Kendisi, erdemli olmayı başköşeye koyan düşüncelerinin yanısıra, her insanın nerede ve hangi toplum içine doğduğundan bağımsız olarak büyük insanlığın da bir parçası olduğunu ileri sürmüş. Bugün dünya vatandaşlığı fikri giderek uzak bir hayal. Hatta Zenon’un memleketi Kıbrıs’ın yarısında yaşayan insanları, dünyada bir ülke hariç kimse tanımıyor.
Kıbrıslı Zenon kardeşimiz, bundan yaklaşık 2.300 yıl önce “dünya vatandaşlığı” fikrini ortaya atan ilk insanlardan (Aşil’le tosbağayı yarıştırıp sonra bahisçilere paralarını vermemek için polim yapan diğer bir Zenon daha var; bizim Kıbrıslı Zenon başka). Kendisi Atina’daki Stoa Okulu’nun kurucusu. Erdemli olmayı başköşeye koyan düşüncelerinin yanısıra, her insanın nerede ve hangi toplum içine doğduğundan bağımsız olarak büyük insanlığın da bir parçası olduğunu ileri sürmüş. Tabii Kıbrıs o zamanlar az-çok kozmopolit bir yer; Fenikeliler ve Grekler beraberce kardeş-kardeş yaşıyor. Zaten Zenon da Fenikeli olarak biliniyor; ama Kıbrıs hakkında bir şey biliyorsak, has Kıbrıslıların kendilerini öncelikle Kıbrıslı olarak tanımladığı; onun için “Kıbrıslı Zenon” diye geçmiş bu abi tarihe.
Kıbrıslı Zenon, eğer aklımda yanlış kalmadıysa insanların taşıdığı birbirinden farklı kimliklerin esasen tek bir merkez etrafında toplanması gerektiğini savunmuş; milattan önce 3.-4. yüzyılda bir tür “Avrupa Birliği fikri”ni tüm dünyaya uyarlamış.
Bizim Zenon, hayata tüccar olarak başlıyor. Akdeniz’de o liman senin bu liman benim ucuza alıyor pahalıya satıyor. Bu işlerden çok da güzel para kazanıyor ediyor falan ama, günün birinde bunun teknesi mi batıyor, fırtınadan canını zor mu kurtarıyor nedir, birden uluslararası ticarete tövbe edip ya da kazandığı parayla kendisini erken emekli edip Atina’ya gidiyor.
Atina’daki ilk günlerinde bir kitapçı dükkanına gidiyor. Bir felsefe kitabından çok etkilenip satıcıya “Bu kitaptaki gibi adamları nerede bulabilirim?” diye soruyor. Kitapçı da, tesadüf bu ya, tam o sırada oradan geçmekte olan dönemin ünlüsü Krates’i gösterip “Aha, o adamlardan biri” diyor. Krates biliyorsunuz, esasen zengin ama malı-mülkü dağıtmış, parasını denize atmış, “homeless” olarak yaşamaya başlamış falan. Bir tür Ferrari’sini satan bilge ama gidip de TET konuşmacısı olup bu münzeviliğini paraya çevirmemiş.
Kıbrıslı Zenon da herhalde tüm diğer felsefesine ek olarak “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma” felsefesini de içinde taşıdığından, bu Krates’in öğrencisi olmuş. Düşünecek olursak, Zenon’un yaptığı daha zor: Diyojen ve Krates “Hacı bu para bizi bozar” deyip fakir kalmışlar da Zenon paraya rağmen kendisini bozmamış gibi. Ayrıca öyle Kinikler gibi “donu fora edeyim, utanmazlık düsturum olsun, sağa sola işeyeyim, itlik-kopukluk da erdemdir” dememiş, gitmiş kendi okulunu kurmuş, Stoacılığı başlatmış.
Zenon’un dünya vatandaşlığı fikri bizim için kıymetli. Üstelik bunu az biraz kavmiyetçi sayabileceğimiz Yunanlar da teslim etmiş; Zenon öldüğünde mezartaşına “Evet Fenikeli olabilirsin / Ne çıkar bundan, Kadmos da oralı değil miydi? / Ve o değil miydi biz Yunanlara yazıyı öğreten?” yazmışlar.
Zenon’dan 2.300 yıl sonra, dünya vatandaşlığı fikri giderek uzak bir hayale dönüşmeye başladı tabii. Hatta ne gariptir ki, bizzat Zenon’un memleketi Kıbrıs’ın yarısında yaşayan insanları dünyada bir ülke hariç kimse tanımıyor. Hadi o kurulan devleti tanımıyorlar da, üzerinde yaşayan insanları, onların evliliklerini, sanatçılıklarını, sporculuklarını da tanımıyorlar; olimpiyatlara, futbol turnuvalarına, müzik festivallerine katılmalarını yasaklıyor, insanları cezalandırmaktan çekinmiyorlar. Kıbrıslı Zenon’un 2.300 yıl sonraki hemşehrilerinin yarısı da, nikah akitleri geçerli sayılsın diye mecburen Türkiye’ye ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’ne gidip orada evleniyor.
İtalyan Yarımadası merkezli Roma ile Konstantinopolis merkezli Bizans arasındaki dinîsiyasi çekişme ve anlaşmazlıklar, özellikle Dört Halife dönemindeki (632-661) Müslüman fetihleriyle beraber ciddi bir bölünmeyle sonuçlandı. Papa ve patrikler arasındaki gerilimler, her iki tarafın da diğerinin düşmanlarıyla işbirliği yapmasına kadar uzanacaktı.
Hıristiyanlığın ortaya çıkışından ve yayılmaya başlamasından yaklaşık 3 yüzyıl sonra, yeni oluşan bu cemaatin içinde itikadi/öğretisel ayrılıklar başgöstermişti. Bu bölünmelerin önüne geçmek için en büyük adım, Hıristiyanlığa geçen ilk Roma imparatoru olan Büyük Konstantin’in önayak olduğu İznik Konsili’nde (325) atıldı. Ancak başkentin yine aynı imparator tarafından Yeni Roma’ya (Konstantinopolis’e yani İstanbul’a) taşınmasının getirdiği otorite tartışması “Büyük Bölünme”nin altyapısını oluşturacaktı.
Papalığın bulunduğu Roma kentinin “barbarlar” tarafından ele geçirilmesiyle (476), buradaki “kutsal makam”ın meşruiyeti, Doğu’da devam etmekte olan Roma İmparatorluğu’ndaki din adamları tarafından sorgulanmaya başlanmıştı. Hıristiyanlığın devlet dini olarak yeni başkentte kabul edilmesi de (380), Konstantinopolis’e dinî otorite merkezi olarak ayrı bir güç katmaktaydı. Bu durum, İmparator 1. Justinianus’un İtalyan Yarımadası’ndaki Roma şehriyle beraber eski imparatorluk topraklarını fethetmesi ve “pentarşi” sistemini resmîleştirmesine kadar devam etti. 5 apostolik, yani Havariler tarafından kurulmuş, makamın yönettiği bölgeleri işaret eden “pentarşi” düzeni şu şekilde tasarlanmıştı: Havarilerden Petrus’un kurduğu Antakya; Roma; İskenderiye; Konstantinopolis ve daha sonra Kudüs makamları. Böylece 5 patrik ve bölge belirlenmişti.
Papa 6. Paulus ve Patrik 1. Athenagoras, 1964’te Kudüs’te buluşmuş ve Doğu- Batı Kiliseleri’nin tekrar birleşebilmesi için konuşmuşlardı.
Bir zamanlar Herakleia’ya (Marmara Ereğlisi) bağlı olan Byzas kenti, Konstantinopolis’e dönüştükten sonra havari Andreas’ın (Petrus’un kardeşi) kurmuş olduğu iddiasına dayanan bir apostolik makama ve patrikliğe dönüştürülmüştü. Kudüs de kendisine ithaf edilen kutsiyetten ötürü havarilerden Yakup’un (İsa’nın kardeşi olarak geçen, bir ihtimal üvey kardeşi, bir ihtimal de kuzeni olan kişi) kurduğu söylenen son patriklik olmuştu. Justinianus’un kurduğu düzene göre tüm bu Havarilerin kurduğu kutsal makamlardan Roma, yine “eşitler arasında birinci” kabul edilmişti; fakat her makam kendi bölgesinde tam otoriteye sahipti.
Bu durum, Dört Halife dönemindeki (632-661) Müslüman fetihleriyle beraber fiilen bozuldu; zira Antakya, Kudüs ve İskenderiye’ye bağlı bölgeler İslâm İmparatorluğu’nun kontrolüne geçmişti. Böylece geriye Roma ve Konstantinopolis, yani sırasıyla biri dinî gücün diğeri ise Hıristiyan siyasi gücünün iki merkezi kaldı. İkonoklazm tartışmaları ve 800’de Papa’nın Şarlman’ı Kutsal Roma İmparatoru ilan etmesi yine kırılma noktalarını oluşturdu.
1054’e gelindiğinde Papa 9. Leo’nun bir mektupla gönderdiği heyetin Konstantinopolis Patriki Mihail Kerularios’u aforoz etmesi, iki kilise arasındaki ilişkileri geri dönülmez bir yola sokacaktı. Bu hadise daha sonra tarihçiler tarafından Doğu-Batı bölünmesinin gerçekleştiği tarih olarak kabul edilecekti. Şimdi bu hadisenin arka planına ve sonrasına bakalım:
1-‘Konstantin’in Bağışı’ adlı sahte belge, kopuşu tetikledi
Konstantinopolis’teki Patrik Mihail Kerularios ile Roma’daki Papa 9. Leo, birçok konuda ihtilaf halindeydi. Bunların en önemli sayılanlarından biri, efkaristiya/ komünyon ekmeğinin mayalı mı yoksa mayasız mı olacağı hakkındaydı! Ayrıca Papalığın diğer patrikler arasındaki birincil konumu ve “filioque” diğer ihtilaf konuları idi. “Filioque” yani “Ve Oğul’dan” anlamına gelen Latince tabir, Kutsal Ruh’un sadece “Baba’dan” değil “Baba ve Oğul’dan” geldiği ayrımını vurgulamaktaydı ve önemli bir itikadi problem kabul ediliyordu.
Papa, Patrik Kerularios’e bir mektup yazarak Roma’daki “kutsal makam”ın üstünlüğünü vurgulamıştı. Ancak mektupta çok sayıda ithaf yapılan ve “Konstantin’in Bağışı” adı verilen metin sahte bir metindi. 8. yüzyılda yine siyasi bir ihtiyaç üzerine düzenlenmiş/üretilmiş bu belge, imparator 1. Konstantin’in Roma’daki Papalığa diğer patrikliklerden üstün bir konum ve başka ayrıcalıklar verdiğini gösteriyordu (Bu belge sonraki yıllarda da Papalık tarafından yine siyasi amaçlar için kullanıldı; ta ki 15. yüzyılda Rönesans’la beraber klasik metinler üzerine çalışan bilginler bunun orijinal olmadığını tespit edene kadar… Dönemin uzmanları, yazmadaki dilin 8. yüzyıla özgü olduğunu belirlediler. Yine bir Rönesans bilgini olan Katolik rahip Lorenzo Valla ise belgenin sahteliğinin bariz olduğunu ve Katolik Kilisesi’nin bunu bilmesine rağmen yine de kendi amaçları için kullandığını iddia etmişti).
15. yüzyılın ünlü ressamı Pisanello, Floransa Konsili’ne (1439) katılan Bizans delegasyonunu bu şekilde resmetmişti (Margaret Day Blake Koleksiyonu, The Art Institute of Chicago).
2-Papa, gönderdiği elçiler henüz yoldayken hayatını kaybetti (1054)
Papa 9. Leo, anlaşmazlık yaşadığı konularda Patrik Kerularios’u uyarmak için ve aynı zamanda İtalya’nın güneyini işgal eden Normanlara karşı ittifak oluşturmak üzere en yakınlarından oluşan bir delegasyonu Konstantinopolis’e gönderdi (1054). Kardinal Humbert ve Papalık sekreteri Lorenli Frederik’in (geleceğin Papa 9. Stephanus’u) başını çektiği grup Konstantinopolis’e ulaştığında gayet iyi bir şekilde karşılandı; fakat delegasyon henüz yoldayken Papa hayatını kaybetmişti. Bu durum, Konstantinopolis’e ulaşanların meşruiyetini etkiliyordu. Konstantinopolis Patrikliği’yle görüşmeler buna rağmen devam etti; fakat tartışmalı konularda bir uzlaşma gerçekleşmedi.
Bunun üzerine 16 Temmuz 1054’te Kardinal Humbert’in başını çektiği bu delegasyon, Patrik Kerularios Mihail’i ile onu destekleyenlerin aforoz kararını içeren bir bildirge hazırladı ve bunu Ayasofya’da süren bir ayin sırasında kilise sunağına astı. Bu anlaşmazlığın sadece dinî sonuçları olmadı, yeni seçilen Papalar Bizans’a karşı bu sefer Normanlarla ittifak kurmaya başladı. Yeni kurulan bu ittifaka karşı girişilen mücadelede, Bizans İmparatorluğu, Güney İtalya’da kalan son topraklarını da kaybedecekti.
3-Kopuş tek bir anda gerçekleşmedi ama, 1204’te kesinleşti
16 Temmuz 1054, Doğu ve Batı kiliselerinin kopuşu ile ilgili en önemli tarih olsa da, Doğu- Batı bölünmesi aslında bir sürecin ürünüydü. Papalıkla Konstantinopolis Patrikliği’nin
karşılıklı “restleşmesi”, yaşandığı dönemde geçici ve hatta “günlük” bir güç çekişmesi olarak algılanmış ve iki kilise arasındaki ilişkiler pratikte devam etmişti.
Ancak Doğu ve Batı arasında yüzyıllardan beri süren en önemli ayrılık aslında dil konusunda idi. Doğu’da hem din hem de kültür dili Grekçeydi; Batı’da ise Latince kullanılıyordu. İki yüzyıldan uzun bir süre (537-752 arasında “Bizans Papalığı” adı verilen dönem) boyunca Konstantinopolis’in siyasi gücün merkezi hattâ İtalyan Yarımadası’nın fethinden sonra Papaları tayin eden otorite olması yine bu ayrımın kökenlerini oluşturuyordu. 1054’teki olayın bir benzeri Patrik Photius’un Papa 1. Nikolas tarafından aforoz edilmesiyle (863) gerçekleştiyse de, bundan ötürü ortaya çıkan bölünme Papa’nın ölümüyle geçiştirilmişti.
8. yüzyılda “üretilmiş” bir belge olan “Konstantin’in Bağışı”nın en eski kopyalarından. İsviçre-St. Gallen Manastırı’nda bulunan belge 9. yüzyıla tarihleniyor.
“Büyük Bölünme”yi sağlayan sürecin en çarpıcı olayları ise 1054’ten sonra ardı ardına gerçekleşecekti: Papalık’ın başını çektiği ve 1095’ten itibaren başlayan Batı’dan kutsal topraklara doğru seferler (Haçlı Seferleri); İstanbul’da yaşayan ve Papalık’a bağlı Latin cemaatlerin mahallelerine yapılan saldırılar ve buradaki katliamlar (1182); buna misilleme olarak Papalık’la işbirliği içinde olan İtalyan Yarımadası’ndaki Normanların Bizans’a bağlı Selanik’te gerçekleştirdiği yağmalama (1185); ve en önemlisi Haçlı Seferi’ne katılan Latinlerin İstanbul’u işgali ve yağmalaması (1204).
Tüm bu hadiseler sonucunda Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki müzakere yolları kapanacaktı.
4-Karşılıklı aforozlar kaldırıldı; yine de bölünme sonlanmadı
“Büyük Bölünme”yle büyük darbe alan Hıristiyanlık aleminde ilişkilerin onarılması da yüzyıllar alacaktı. 1054’teki karşılıklı aforoz hadisesinden hemen sonraki büyük çalkantılara evsahipliği yapan iki yüzyıl, Doğu-Batı kiliseleri arasındaki ilişkilerin düzeltilmesini imkansız kılmıştı. İlk birleşme girişimi ancak 1439’da Floransa Konsili’nde gerçekleşebildi. Osmanlı tehlikesinden ötürü Batı’dan destek bekleyen Bizans İmparatoru 9. İoannes Paleologos, Papa 4. Eugenius’un hazırlattığı iki kilisenin birleşmesine dair Papalık fetvasını (Greklerle Birlik Fetvası) imzaladı ve böylece kağıt üzerinde de olsa bir birlik sağlandı. Bu birlik, Osmanlıların İstanbul’u fethi (1453) ve Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmasıyla son buldu; zira Fatih Sultan Mehmet, fethin ardından birlik karşıtı Gennadios Skolarios’u İstanbul Patriki ilan ederek bu girişimi geçersiz kılacaktı.
Doğu-Batı kiliselerinin ayrılığını sonlandırmak üzere diğer bir girişim de çok yakın tarihte, 1965’te gerçekleşti. Papa 6. Paulus ile İstanbul Patriki 1. Athenagoras, 1964’te Kudüs’te Zeytindağı’ndaki görüşmelerinden 1 yıl kadar sonra 11. yüzyıldaki seleflerinin karşılıklı olarak gerçekleştirdikleri aforozları kaldırdılar. Bu gelişme “birleşmeye doğru uzanan bir yol” olarak görülse de, aradan geçen 60 yıllık süredeki karşılıklı iyi niyet girişimleri, Doğu-Batı kiliselerinin birliğini sağlayamadı.
Bugün Magna Carta, kanun önünde eşitlik ve adalete süratli erişim gibi “hukukun üstünlüğü”nün temelini oluşturan birçok prensibin çıkış noktası kabul ediliyor. 13. yüzyıl İngiltere’sinin koşulları ve güç dengelerinde bir dizi tartışmalı yönü olan bildirge; 17. yüzyıldan itibaren mutlakiyetçi yönetimlere karşı bir sembol konumuna yükseldi.
Baronlar diye anılan soylular, piskoposlar ve İngiltere kralı arasında bir barış antlaşması olan ve daha sonra Magna Carta olarak adlandırılacak doküman, Kral John’un (“Yurtsuz John” / 1166-1216) kıta Avrupa’sındaki topraklarını kaybetmesiyle başlayan bir sürecin sonunda ortaya çıktı. İngiltere Krallığı, Kral John’un tahta ilk geçtiği yıllarda Normandiya ve Anjou’yu Fransa Krallığı’na kaybetmişti; sadece Akitanya elinde kalmıştı. Krallık, kaybettiği bu toprakları geri alabilmek için baronlardan yüklü miktarda borç aldı; onlardan asker talep etti ve vergileri arttırdı. Kralın giderek keyfîleşen tutumu sonucunda, soylular 1214’te ayaklanarak John’un yönetimine tepki gösterdi. Çaresiz kalan kral, talep edilen belli hakları onlara vermeyi kabul etti: Londra’nın hemen batısındaki Windsor kentinde, Runnymede çayırında 15 Haziran 1215’te gerçekleşen buluşmada; Canterbury Başpiskoposu Stephen Langton’un hazırladığı taslaktan oluşturulan ve bugün Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) olarak bilinen meşhur antlaşma metni imzalandı.
Magna Carta, ABD Anayasası’nın önemli esin kaynaklarından biri. Amerikan Barolar Birliği, bu sözleşmenin imzalanmış olduğu İngiltere’deki Runnymede’e bir anıt yaptırmış.
Magna Carta’danöncesi de vardı:1100 yılındaki sözleşme
Britanya Adaları, tarih boyunca farklı kavimlerce işgal/istila edilip ardından yine onlar tarafından yurt edinildi. Son işgalciler olan Normanlar, 1066’da kendilerinden önceki Anglo-Saksonları Hastings Muharebesi’nde mağlup etmiş ve ardından Normanların lideri William, tüm İngiltere’yi tek bir taç altında birleştirmişti. Bu durum, çoğunluğu Anglo- Sakson kökenli eski toprak sahibi soylular, kilise topraklarını idare eden üst düzey din görevlileri ve yeni gelmiş olan Norman soylular arasında toprakların bölüşümü/paylaşımı konusunda sorun çıkardı. Bunlar dışında kalan halkın çoğunluğu da Norman soyluları henüz benimsememişti.
1100’e gelindiğinde Kral 2. William bir av partisinde şüpheli bir oka hedef oldu ve yerine kardeşi 1. Henry geçti. Norman fethinden 34 yıl sonra, tahttakilerin gücü ve meşruiyeti tartışmalı hâle gelmişti. Özellikle 2. William’ın keyfî idaresi, gücünü kötüye kullanması ve derebeylerini aşırı vergilendirmesi bu duruma katkıda bulunmuştu. 1. Henry, tahta geçtikten sonra konumunu sağlamlaştırmak adına bir metin hazırlatarak, baronlara ve kiliseye bazı haklar/ tavizler vermişti. “Özgürlükler Sözleşmesi”(Charter of Liberties) adı verilen bu metin 115 yıl sonra Stephen Langton’a kaynak oluşturacaktı. 1. Henry bu bildirgeyle ve yönetimi sırasında hukukun üstünlüğüne verdiği önemle, kısa süre sonra “Adaletin Aslanı” olarak anılmaya başlandı.
Kimi tarihçiler ise bu bildirgenin de İngiliz hukuk geleneğinde bir ilk olmadığını; Norman istilasından önce zaten soylular ve kral arasında belirli imtiyaz antlaşmaları bulunduğunu; Norman istilasıyla bu geleneğin bozulduğunu söyler. Bununla birlikte “Özgürlükler Sözleşmesi” öncesi böylesi kapsamlı ve somut maddeleri olan bir belge bulunmamaktadır.
Bozulan antlaşma2 sene sonrakabul edilecekti
Bir barış antlaşması olarak imzalanan Magna Carta, kısa süre sonra tarafların antlaşma maddelerine uymaması sonucu bozuldu. Baronlar, “isyancı” ilan edilen baronları da konseylerine dahil etmiş, ordularını dağıtmamış ve Kral John da kısa bir süre sonra memnun olmadığı bu durumdan kurtulmak için Papa 3. Innocentius’a başvurarak Papalığın antlaşmayı geçersiz kılmasını sağlamıştı. Hatta Papalık, metni hazırlayan Stephen Langton’ı da başpiskoposluk görevinden uzaklaştırmıştı.
Böylece antlaşmanın hemen ardından, 1. Baronlar Savaşı adı ile anılan savaş patlak verdi ve bu esas olarak tahttaki hanedanı değiştirme mücadelesine dönüştü. Fransa Veliaht Prensi Louis (gelecekte Kral 8. Louis), babasına ve Papa’nın ikazına rağmen İngiltere’yi işgal etti. Bu savaş sırasında Kral John dizanteriden vefat etti ve yerine henüz 9 yaşındaki oğlu 3. Henry tahta geçti. Bu sırada baronların büyük bir kısmı da Louis’nin karşısında mevcut krallarını destekledi. 3. Henry savaşa sebep olan bildirgeyi kabul etti; ayrıca 1217’de İngilizlerin zafer elde etmesi üzerine bu antlaşmayı tekrar imzaladı.
Antlaşma, “büyük” (Magna) unvanını 2 yıl sonra, 1217’de aldı
Günümüze 1215’teki Magna Carta’nın dört nüshası ulaşabilmiştir. Bunlardan hiçbiri Runnymede’deki sözleşme değildir, kentlere gönderilen resmî nüshalardır (orijinal bildirgeler).
Kralın baronlara ve üst düzey ruhban sınıfa verdiği imtiyazları içeren barış antlaşmasının ismi 1215’te henüz “Magna Carta” değildi. Kral imzalayana kadar metnin adı “Baronların Maddeleri” veya “Baronlar Nizamnamesi” (Articles of the Barons) idi. Kralın mührüyle bir kraliyet fermanına/bildirgesine dönüştü; fakat bugün bilinen ismini alması 1217’de gerçekleşti. Bu tarihte Kral 3. Henry tarafından kabul edilerek tekrar duyurulan antlaşma yanında, bir de “Ormanlar Sözleşmesi” (Charter of the Forest-Carta Forestae) adlı başka bir antlaşma daha yapıldı. Önemli bir ticari kaynak olan ormanlar ve kraliyet ormanlarının kullanımını düzenleyen bu bildirge ile ayrımını yapabilmek için, 1215 bildirgesine “Magna Carta” (Büyük Sözleşme) adı verildi. 1215’teki “antlaşma” bir bölünmüşlüğün sonucuyken, 1217’deki bir birliğin ifadesi olmasıyla “büyük”lük kazanmıştı.
Önemini kaybedenMagna Carta, 17. ve 19. yüzyılda mitleştirildi
Bugün Magna Carta’ya bir evrensellik ve hukukun üstünlüğü kavramının kökeni olma niteliği atfedilse de, bu bildirge aslında Britanya Adaları’ndaki tarihsel bir dönemin özel şartlarına has siyasi ve ekonomik paylaşımı düzenleyen bir belgeydi. Yeni Norman kral ve yöneticiler, Haçlı Seferleri’ne giden kral ve soylular (John’un selefi ve ağabeyi, Haçlı Seferleri’nin ünlü figürü Aslan Yürekli Richard idi) ve Norman yöneticilerin de teşvikiyle kilisenin eskisinden daha güçlü bir şekilde Britanya Adaları’nda organize olması, bu özel şartları getirmişti.
İngiltere Kralı John’un, ölümünden sonra İngiliz rahip “Paris’li Matthew” tarafından yapılmış bir tasviri.
Başa geçen her İngiltere Kralı, kendinden öncekilerin imzaladığı Magna Carta’yı tekrar imzaladıysa da, bu zamanla sadece bir formaliteye dönüştü. Her kral yine kendi şartlarına göre daha az veya çok mutlakiyetçi bir siyaset sürdürdü. Zaten 3. Henry döneminde artık parlamentoya dönüşmüş olan “büyük konsey”lerin çıkardıkları kanunlar, sözleşme maddelerini fiilen anlamsız kılıyordu.
Papa 3. Innocentius, Magna Carta’yı geçersiz ilan etmiş ve buna katılan baronları aforoz etmişti.
“Magna Carta”yı yeniden gündeme getiren ve ona evrensel bir anlam yükleyen ise 17. yüzyılın ünlü hukukçusu Edward Coke (1552-1634) oldu. Stuart Hanedanı’nın ilk İngiltere kralları 1. James ve 1. Charles, 1603’ten 1649’a kadar kralların Tanrı’dan gelen sınırsız haklara sahip olduğu düsturuyla mutlakiyetçi bir iktidar sergiliyor, parlamento da bu anlayışa karşı çıkıyordu. Coke’un bu tarihî Magna Carta’ya ve siyasi geleneğe yaptığı vurgu, işte bu tepkinin bir ifadesiydi. Kısa bir süre sonra gerçekleşecek olan İngiliz Devrimi (1640) ve ardından 1688’deki Şanlı Devrim (The Glorius Revolution) yine Coke’un Magna Carta’yla ilgili argümanlarını kullanacaktı.
“Whig tarih yazımı”nın (kabaca parlamentocu/parlamenter monarşist) artık zirve yaptığı Viktorya Dönemi’nde (1837- 1901), o zamanın ünlü tarihçisi William Stubbs, Magna Carta’yı tekrar ele aldı. Bu antlaşmanın İngiltere’nin anayasal tarihinde ileriye doğru büyük bir adım ve parlamentonun evriminde kilit bir hadise olduğunu vurgulayarak Magna Carta’yı mitleştirdi. Magna Carta, İngiliz parlamentosu ve anayasasının kökeni değilse de tarihsel süreçte her ikisinin de en önemli ilham kaynağı durumuna geldi.
Amerika’daki toprak sahiplerine de yüzyıllar sonra ilham oldu
Magna Carta sadece İngiltere’deki mutlakiyet karşıtlarına değil, İngiltere’nin sömürgesi olan Amerika kıtasındaki kolonilere ve oradaki ayrılıkçılara/bağımsızlıkçılara da ilham verdi. Coke’un çalışmalarından ve İngiltere’deki gelişmelerden haberdar olan “13 Koloni”deki toprak sahipleri, Magna Carta’daki baronlardan esinlenerek tıpkı onlar gibi adil vergilendirme isteyip hukukun keyfî uygulanmasına karşı bir mücadele başlattı. Bu mücadele daha sonra bağımsızlık savaşına dönüşecekti.
Bağımsızlıktan sonra ABD Anayasası, Magna Carta’daki bazı maddeleri temel aldı ve kullandı. Bugün bile ABD’de birçok hukuki alanda bu ünlü bildirgeden alıntı yapılmaktadır.
Burgonya Dükü Filip’in emrinde “astığım astık, kestiğim kestik” davranan hırslı komutan Von Hagenbach, ayaklanan İsviçreliler tarafından yargılanıp idam edilmiş. Elbette kendisi ilk savaş suçlusu değil; mahkum edilen ilk savaş suçlusu. Tabii çok korkunç günahları var ama, bildiğiniz gibi savaş suçu ancak savaşı kaybettiğinizde suç oluyor!
Peter von Hagenbach yani Hagenbachgiller’in Peter, eğer aklımda yanlış kalmadıysa tarihimizin ilk savaş suçlusu. Kendisi esasen düşük seviyeden bir soylu. Bu tabii yüksek seviye soylulara göre daha soysuz olduğu anlamına gelmiyor; sadece “ataları yeterince şerefsizlik yapıp daha geniş topraklara hakim olamamış; daha dişli gördüğü, yenişemediği diğer üst seviye soyluların emrine girmiş” demek diye biliyorum. Ancak kendisi hırslı bir şahıs; öyle 657’ye tâbi Habsburg hanedanı komprodoru olarak kalmak niyetinde değil gibi geliyor bana. Hâtta “Ben anne tarafından Belmont çocuğu sayılırım, Burgonya Dükalığı bize sahip çıksın” falan da diyor; yetmiyor Burgonya dükünün Lüksemburg seferine de Belmont Ağası olarak katılıyor. Sürekli bir yaranma çabası anlayacağınız. Yani ne bileyim, Lüksemburg seferine Burgonya Dükü Filip zaten kaç kişiyle gitmiştir ki? Zaten aklımda kaldığı kadarıyla Lüksemburg hanedanı tükeneyazınca, son Lüksemburg düşesi ülkeyi parasıyla sattıydı, Filip de kendi malını almaya gittiydi. Ha kuşatma falan olmuştur ama, yine de pek kimsenin burnunun kanadığını sanmam.
Bizim Hagenbachgillerin Peter’e dönecek olursak… Onun bu sefer sırasında dükün matarasını taşımak falan gibi yeterlilikler gösterdiğini söylemek mümkün tabii. Umduğunu bulamamış olacak ki, tarih sahnesine birkaç yıl sonra -1450’lerin başında galiba- Basel şehrinden bir bankeri rehin alıp fidye isteyerek çıkıyor. Sözkonusu banker basbayağı Habsburgların mültezimi, öyle Banker Bilo falan değil yani. Tabii Peter’in bağlı olduğu Filip, olayı öğrenince durduk yere bu herif yüzünden hem Habsburglarla hem de Basel’le papaz olmak istemiyor, anında serbest bıraktırıyor.
Diebold Schilling’in Berner Schilling isimli eserinde Hagenbach’ın yargılanışı.
Tabii nasıl ki 1950’ler deyince Chuck Berry’yi anmadan geçemiyorsak, 1450’ler deyince İstanbul’un fethini anmamak olmaz. İstanbul’un fethinin ardından bu Burgonya dükü, top meselesine ilk uyanan Batılı hükümdar oluyor. Hemen Osmanlıları örnek alarak onlarınki gibi bir topçu birliği kuruyor, Osmanlıların kullandığı gibi yekpare toplar döktürüyor falan; bu bizim Peter’i de topçuların başına ikinci kumandan atıyor. Bizim kuntiz de, bir yandan Filip’in oğlu Charles’a yanlıyor, ağzından girip burnundan çıkıyor, genç oğlanın akıl hocalığını kapıyor. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bu genç veliahta yönelik bir suikast planını engelliyor falan ama, onu da kesin kendi planlamıştır diye düşünmeden edemiyorum.
Genç veliaht Charles, babası henüz yaşarken tahta çıkınca da Allah bizim Peter’e “yürü ya kulum” diyor. Charles’a isyan etmek isteyen Liege ve Dinant şehirlerini topa tutuyor; isyanı bastırınca da sonunda muradına erip şövalye ilan ediliyor ve vekilharçlık görevine getiriliyor. Peter ilk iş olarak o dönem hayli güçlü yerel idareleri, loncaları, esnaf ve sanatkar odalarını, taksiciler odasını falan kaldırıyor; gümrük vergilerini arttırıyor, yeni vergiler salıyor, özel tüketim vergisi getiriyor, halkın ümüğünü sıkıyor. İtiraz edenlere ibret olsun, “bak bakalım bir daha itiraz edebilecekler mi” diye de muhalefet eden üç kişiyi sallandırıyor. Bu baskıcı rejimin sonunu getiren ise isyan ederek ayaklanan İsviçre kantonları oluyor; bunlar ayaklanmakla yetinmeyip Peter’in ofisini basıp herifi tutukluyorlar. Habsburgların da arkalamasıyla bölgedeki tüm kontların, serbest şehirlerin falan temsil edildiği bir mahkeme kuruluyor. Peter kendisini, “ne yaptıysam dükalığın emirlerini yerine getirmek için yaptım” diyerek savunuyor ki, aslını isterseniz, bizim Charles’ın Peter’in yıllar süren görevi esnasında astığı astık, kestiği kestik bir denyo olarak hüküm sürdüğünden haberinin olmaması imkansız gerçekten de. Ancak bu savunma işe yaramıyor, “sen şövalye ilan edilmiştin, şövalye yasadışı emri uygulayamaz, yasadışı vergi salamaz, o yüzden suçlusun” diyorlar; önce şövalyeliğini elinden alıp sonra da kendisini idam ediyorlar. Peter de tarihe dünyanın ilk savaş suçlusu olarak geçiyor.
Elbette kendisi ilk savaş suçlusu değil; yargılanan ve mahkum edilen ilk savaş suçlusu. Misal, benim aklıma ilk gelen Roma ve Kartaca arasındaki savaş. Bu savaşta Romalılar savaş suçu işlemiş midir? Eh, herhalde. Tabii şimdi “o zamanlar kurallar yoktu, sonradan koyduk” diyenler olabilir. Velev ki olaydı; kim yargılayacaktı Roma’yı? Kartaca… Kartaca mı kalmış; adamlar tanık bile bırakmamış. Savaş suçu, anlaşılan o ki, savaşı kaybettiğinizde yargılanmanıza konu olan bir suç türü. Yani sanki en büyük savaş suçu, savaşı kaybetmek gibi bir şey. Kalpler nasıl hissederse hissetsin, gönlünüzden ne geçerse geçsin, kazananı yargılayamıyorsunuz. Ha, “vicdan mahkememizde yargıladık” falan derseniz o da belki.
Ülkemizde ilk 1 Mayıs gösterisi, bundan 103 yıl önce 1921’de Ankara sokaklarında gerçekleşti. Günümüze kadar ilk 1 Mayıs’ın 1922’de kutlandığı düşünülüyor ve yine Ankara’daki bu “Amelenin Bayramı”nda, “imalat-ı harbiye amelesinin istasyon civarında toplandığı, daha sonra mürettiplerin ve şimendifer- dekovil amelesinin de onlara iltihak ettiği” aktarılıyordu. Milletvekilleri Yunus Nadi, Tevfik Rüştü ve Numan Efendi’nin bulunduğu bu gösterilere Sovyet sefarethanesinden bir temsilci de katılmıştı. 1 Mayıs 1921’e ait bu fotoğraf ise ilk defa yayımlanıyor ve yine Ankara’daki ilk 1 Mayıs yürüyüşünü belgeliyor. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üyeleri, 1921 Şubat’ında faaliyetlerini askıya almalarına rağmen kovuşturmaya uğrayacak, partinin önde gelen simaları mahkum edilecek; ancak Eylül 1921’de çıkarılan bir afla serbest bırakılacaklardı.
İngiliz gücü ve Britanya imparatorluğuna dünya ölçeğinde emperyal bir nitelik kazandıran Kraliçe Victoria, 19. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurdu. 63 yıl tahtta kalan Kraliçe hem bu döneme adını verdi hem de uluslararası güç dengelerini değiştirdi. “Avrupa’nın büyükannesi” Victoria’nın yeni dünya düzeni, 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecekti.
1899’da Kraliçe Victoria ve gelecekteki krallar 5. George, oğlu kral 7. Edward ve torunu kral 8. Edward.
Kraliçe Victoria, muhafazakar ve zaman zaman baskıcı kimliği ile anılsa da onun dönemi Birleşik Krallık’ın sanayileşmede, demiryollarında ve askeriyede yaptığı büyük teknik atılım-lara şahit oldu. Londra’da 1851 Büyük Sergisi’nin yapılmasına eşi Prens Albert ile beraber önayak olmuş, imparatorluğun ne kadar büyük bir ilerleme içerisinde bulunduğunu ve bu teknik/teknolojik gelişmedeki yerini göstermiştir.
Yine onun dönemi, Britanya imparatorluğunun denizaşırı topraklarda genişlemesinin de zirvesini oluşturdu. 18 yaşına girmeden hemen önce tahta geçen Victoria, tüm seleflerinden daha uzun, 63 yıl tahtta kaldı; hem ülkesi hem dünya büyük dönüşümler geçirirken, dönemin süper gücü olan ülkesinde ve dünyada istikrarı koruyabilmek için birçok girişimde bulundu. Uzun hükümdarlığı süresince inişli-çıkışlı bir popülariteye sahip olsa da, ülkesinde ve uluslararası tarihyazımında Viktorya Çağı, İngiliz gücünün serpilip sağlamlaştığı bir dönemdir.
1. Gerçek bir 9 canlıydı tam 8 suikasttan sağ çıktı
19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında Avrupa’ daki monark veya başkanlara, neredeyse tüm hükümdarlara başarılı/başarı-sız sayısız suikast girişiminde bulunuldu. Bunlar arasında 8 suikast girişiminin 8’ini de sağ atlatan Kraliçe Victoria başı çeker. 1840’ta henüz tahtının ilk yıllarında ve yeni evlenmişken, üzeri açık faytonla bir seyahat sırasında akıl sağlığı yerinde olmayan 18 yaşındaki Edward Oxford tarafından silahlı saldırıya uğradı ve kocasıyla sağ kurtuldu (suikastçı tabancasında sadece barut bulunduğunu, kurşun bulunmadığını iddia etmişti). Oxford vatana ihanetten suçlu bulunsa da, akıl sağlığı yerinde olmadığı için asılmak yerine Avustralya’ya sürgün edildi. Diğer 7 suikast girişiminin failleri de, farklı nedenlerle asılmaktan kurtuldu. Bu saldırılar arasında yalnızca biri ve sonuncusu politik nedenlere dayalıydı, 1872’de 17 yaşındaki İrlanda kökenli Arhtur O’Connor, Buckingham Sarayı’nın bahçesine saklanarak Victoria’ya ateş etti. Esas amacı silahla kraliçeyi korkutarak İrlandalı siyasi mahkumları özgür bırakmasını sağlayacak bir karar kağıdını ona imzalatmaktı.
Charles Burton Barber’ın 1876’da tamamladığı “Kraliçe Victoria ve John Brown” tablosu. Kraliçenin Brown’a 50. yaş gününde hediye ettiği tablonun detayında, ölümünden sonra heykelini diktireceği Balmoral Şatosu seçilebiliyor.
2. Hindistan’ı taca bağladı, ‘Kayzer-i Hind’ oldu
Kraliçe Victoria ve Hint kökenli yardımcısı Abdül Kerim, 1890. Kraliçe, Hindistan İmparatoriçesi olduktan sonra Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenmişti.
Hindistan 1774’te, Britanya Doğu Hindistan Şirketi tarafından atanan genel vali ile doğrudan bu şirketin yönetimi altına girmişti. Bu durum 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’na kadar devam etti. 1858’de çıkarılan yasa ile şirket devredışı bırakıldı ve ülke Büyük Britanya’ya bağlandı. Hindistan Ofisi tüm bu toprakların yönetimini, atadığı valilerle devam ettirdi. Ancak Birleşik Krallık’ın kraliçesi olan Victoria, taca bağlanan bu geniş toprakları klasik unvanı ile yönetemezdi; zira burası “Hindistan İmparatorluğu” olarak anılmaktaydı. Dönemin ünlü İngiliz oryantalisti G. W. Leitner, hem Hintçesi hem Urducası aynı olan “Kayzer-i Hind” unvanı önerisini getirdi. Bunun üzerine Kraliçe’nin çok iyi anlaştığı başbakanlarından Benjamin Disraeli, ona diğer unvanlarının yanına “Hindistan İmparatoriçesi”ni eklemeyi önerdi. Victoria’nın bunu kabul etmesi üzerine, Kraliçe 1 Mayıs 1876’da imparatoriçe ilan edildi. 1 Ocak 1877’de ise Delhi’ de Victoria’nın gıyabında taç giyme töreni gerçekleştirildi. İmpa-ratoriçe 1880’lerde, yardımcısı Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenecekti.
Kraliçeye yapılan 8. suikast girişimi, ilk resimli haftalık haber dergisi The Illustrated London News’in kapağında, 11 Mart 1882.
3. Eşi için yas tutması parlamenter monarşinin sonunu getirecekti
Victoria, tahta geçişinden kısa bir süre sonra dayısının oğlu olan Albert ile evlenmişti. Prens Albert, evlilikleri boyunca Victoria’nın her alanda önemli destekçisi, yol göstericisi oldu. İlişkileri kamuoyunda hep takdirle karşılandı; Cumhuriyetçilerin güçlendiği dönemlerde bile kraliyetin popülaritesi korundu, hatta arttı. Albert’ın 1861’deki erken vefatı Victoria’yı büyük bir yasa boğdu ve uzun süre kamuoyunun karşısına çıkmadı. Bu uzun süren yas ve kendini izole etmesi, bir müddet sonra hem parlamentonun hem kamuoyunun tepkisini çekti, hem de kraliyet/parlamenter monarşinin destekçilerinin elini zayıflattı. Bu durum Cumhuriyetçiler için Kraliçe aleyhine büyük bir koza dönüşecekken, Victoria, dayısı Leopold’un uzun telkinleri sonucu yaklaşık 3 sene sonra, 1864’te ilk defa tekrar halkın arasına çıktı.
4. Eşinin ölümünden sonra, dedikodular ayyuka çıktı
Kraliçe, eşinin ölümünden sonra 40 yıl daha yaşadı. Ömrünün geri kalanında, dönem dönem kendisine platonik de olsa “çeşitli aşklar” yakıştırıldı ve bu özellikle saray çevrelerinde tartışmalara yol açtı. Prens Albert henüz hayattayken onun yardımcısı olarak saraya giren İskoç John Brown, prensin ölümünden sonra kraliçenin yas tuttuğu dönemde bu defa onun hizmetine girdi ve en yakını oldu. Victoria, ona 2 defa üstün hizmet madalyası verdi; hatta 1876’da Brown’ın 50. yaş gününde hediye ettiği portre, ikisinin arasındaki yakınlık tartışmalarını arttırdı. O kadar ki sarayda kimileri Kraliçe Victoria’dan “Bayan Brown” olarak bahsediyordu. Aralarındaki ilişki hakkında spekülasyonlar 1883’te Brown’ın ölümünden sonra da sürdü; zira Kraliçe onun bir heykelini Balmoral Şatosu’na diktirdi (Kraliçe’nin ölümünün ardından oğlu Edward, bu heykeli saray arazisinde gözden ırak bir yere taşıtacaktı).
Brown’ın ölümünün ardından bu defa da Kraliçe’nin Müslüman-Hint kökenli ve “Munşi” lakaplı Abdül Kerim’le yakınlığı benzer dedikoduları gündeme getirdi. Hatta Abdül Kerim’in sarayda edindiği kimi politik bilgileri Hindistan’ daki “Müslüman Vatanseverler Cemiyeti”ne ilettiği iddia edildi. Victoria, Brown’ın portresini yaptırdığı gibi Abdül Kerim’in de portresini yaptırıp ona hediye etti. Kraliçe’nin sağlığının kötüye gittiği son zamanlarında, hanedan üyeleri ve saraydakiler Abdül Kerim’i uzaklaştırdı. Kraliçe, ölümünden birkaç sene önce ona unvan ve Hindistan’da toprak verdi ve böylece “Munşi” doğduğu topraklara geri dönmüş oldu.
Matthew White Ridley’in 1877’de Frank Leslie’s Illustrated Newspaper’da yayımlanan çiziminde Kraliçe Victoria, 9 çocuğu, onların 6’sının eşi ve 23 torunuyla beraber. Kraliçe, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’daki diğer büyük hanedanlarla evlendirecekti.
5. ‘Avrupa’nın büyükannesi’ lakabını aldı; ancak tarihte başka ‘büyükanneler’ de vardı
Victoria, çocuklarını Avrupa’daki diğer büyük krallıklara/imparatorluklara sahip hanedanlarının varisleri ile evlendirirken Britanya’nın süper güç statüsünü devam ettirmeyi ve Avrupa’da barışa dayalı bir istikrar oluşturmayı hesaplamıştı. Gerçekten de 20. yüzyılın ilk yıllarına gelindiğinde, Britanya, Rusya ve Alman imparatorluklarının başında oğlu ve torunları-kuzenleri vardı. Yine aynı yıllarda anne veya baba tarafından torunları/küçük torunları arasında Norveç, Yunanistan ve Romanya kralları bulunmaktaydı. Bu özelliğiyle yaşadığı dönemde ve sonrasında kendisine “Avrupa’nın büyükannesi” lakabı takılmıştı. Ancak bu lakabı tarihte başkaları da edinmişti. 12. yüzyılda yaşayan Akitanya Düşesi Eleanor, Victoria’nınki ile benzer amaçlarla tüm çocuklarını dönemin büyük hanedanlarıyla evlendirmişti. Orléans Düşesi Charlotte Elizabeth de torun ve küçük torunlarıyla 18. yüzyıldaki birçok monarkın büyükannesiydi. Avusturya İmparatoriçesi ve Napoléon’un eşi Josephine de Beauharnais de, yine “Avrupa’nın büyükannesi” olarak anılmıştı. ■
Portekiz’de 42 yıl süren diktatörlük, 1974’te askerlerin başlattığı devrim ile kansız biçimde sona erdirilmişti. Namluların ucuna takılan karanfillerden hareketle “Karanfil Devrimi” adını alacak ve tüm ülkeyi etkileyen hareket, birçok alanda getirdiği kazanımlara ve yeşeren umutlara rağmen 19 ay sonra yenilgiye uğrayacaktı.
Portekiz’de 25 Nisan 1974’te Rádio Renascença (Radyo Rönesans), José Afonso’nun rejim tarafından yasaklanan “Grandola Vila Morena / Grandola, Kavruk Tenli Şehir” şarkısını yayımladığında genç subaylar harekete geçiyordu. Bu, “Karanfil Devrimi”nin başlangıç sinyaliydi: Genç subayların oluşturduğu Silahlı Kuvvetler Hareketi (MFA-Movimento das Forças), 42 yıllık diktatörlüğe karşı ayaklanmıştı.
MFA 1973’te küçük rütbeli subaylar tarafından, özellikle Afrika’ya gönderilecek subayların sivillerden de devşirilmesi kararıyla güçlenerek kurulmuştu. Amaçları askerî bir rejim değil, özgür seçimlerle sivil bir yönetim kurmak, demokrasiye geçmek ve sömürgelerin bağımsızlığıydı.
António de Oliveira Salazar, 1932’den beri Portekiz’i faşizan yöntemlerle idare ediyordu; ülkeye “Estado Novo” (Yeni Devlet) adını vermişti. Salazar’ın 1968’de beyin kanaması geçirmesiyle Marcelo Caetano Konsey Başkanı olmuş ve ülkede dikta rejimi devam etmişti.
Askerler 25 Nisan 1974’te kışlalardan çıkıp Caetano’nun bulunduğu binayı ve gizli polis merkezini (PİDE) kuşatırken, radyodan sık sık sokağa çıkılmaması anons ediliyordu. Buna rağmen halkın kendiliğinden kitlesel katılımı ile sokaklar bayram yerine dönmüştü. Ateş açılması durumunda bir katliam yaşanması ihtimaline rağmen, binlerce insan Carno Kışlası önünde toplandı ve “faşizme ölüm” diye haykırmaya başladı. Lizbon’un ana caddesi Rossio’da bir çiçek satıcısı, satışa sunduğu mevsimlik çiçekleri askerlere sundu: Kırmızı karanfiller! Ertesi gün Le Monde gazetesi başsayfada “Karanfil Devrimi Portekiz’de zafer kazanıyor!” manşetiyle çıkacaktı.
Askerlerin “sokağa çıkmayın” çağrısına ragmen, halk coşkuyla devrimi kutlamıştı.
Tankların ve tüfeklerin namlularına takılan karanfiller bir anda devrimin simgesi olmuştu. Caxias ve Peniche cezaevlerinin kapıları açıldı; tüm siyasi tutuklular serbest bırakıldı. Siyasi polis PIDE ve rejimin gazetesi A Epoca’nın genel merkezi dağıtıldı ve sansür kaldırıldı. Darbeciler kan dökmekten sakınırken, PIDE ateş açarak 4 kişinin ölmesine ve 45 kişinin yaralanmasına neden oldu. Devrim değil, karşı devrim kan akıtmıştı.
25 Nisan 1974 darbesi, Otelo Saraiva de Carvalho ve Ramalho Eanes gibi genç subayların eseriydi. İletişim araçlarını hemen ele geçiren ve halkın aktif desteğini alan MFA, bu subayların sürpriz etkisi sayesinde başarılı oldu. Generaller António de Spínola ve Costa Gomes daha sonra bu girişime destek verdiler; ancak sömürge imparatorluğundan kademeli olarak çekilmeyi destekleyen bu eski moda generaller, olayların hızıyla kenara itileceklerdi.
1973’ün Eylül ayında Şili’de ordu faşist bir rejimin temellerini atarken, Portekiz’de genç subayların hareketi ülkeyi demokratikleştiriyordu. Sömürgelerden başlayan hareket metropole yönlenmiş, toplumun birikmiş sorunlarının çözümü için hızla ve anında bir toplumsal devrim ihtiyacı ortaya çıkmıştı. Portekiz Devrimi’nin ardından İspanya ve Yunanistan’da da rejim değişiklikleri yaşanacaktı.
Bugün belleklerden neredeyse silinmiş olsa da, Portekiz Devrimi o günlerde Vietnam Savaşı kadar önemliydi. Gabriel García Márquez, “dünyanın en büyük köyü” dediği Lizbon’dan “Herkes konuşuyor, kimse uyumuyor… Portekiz’de ücretler Avrupa’nın en düşüğü ama, insanlar ara vermeden, çalışma saatlerine bakmaksızın çalışıyorlar…” diye yazıyordu. Hadiseler sırasında Lizbon’da bulunan İspanyol romancı Manuel Vazquez Mortalban “Bu, arabayla gidebileceğimiz ilk devrim” derken ekliyordu: “Faşist Portekiz’in önemli döviz kaynaklarından biri eğlence turizmiydi, demokratik Portekiz’de bunu siyasal turizm ikame ediyor.”
Her ne kadar diktatörlük bir anda ve kansız yıkılmışsa da bir dizi sorun vardı. Her şeyden önce 9 milyonluk ülkenin Afrika’daki sömürgelerinde (Angola, Mozambik, Gine) düzeni sağlamak giderek imkansızlaşıyordu. Ulusal bütçenin 3’te 1’i buna ayrılırken, 60’lı yıllarda başlayan bağımsızlık hareketlerini bastırmak için 800 bin Portekizli 4 yıllık askerlik hizmetine koşulmuş ve binlercesi ölmüştü. Gençler askere gitmek yerine, özellikle Fransa gibi daha iyi hayat koşullarının bulunduğu ülkelere kaçıyorlardı. 1960-74 arası 1.5 milyon genç ülkeden göçetmişti. Afrika’daki gerilla hareketinin başarısı rejimi çıkmaza sürüklerken, 1973’te kapitalizmin savaş sonrası en ağır krizi boy verdiğinde fabrikaların kapatılmasıyla işten çıkarmalar hızla artmıştı.
Silahların namlularına takılan karanfiller, Portekiz devriminin simgesi olacaktı.
Genç subayların yürüttükleri devrime, işçi hareketi de bütün deneyimsizliğine rağmen anında katıldı ve bu harekete “sosyal bir yöneliş” vermeye çalıştı. 60’lı yıllarda köyden kente gelen genç işçi sınıfı, yani nüfusun 3’te 1’ini oluşturan 3 milyon insan, kısa zamanda işçi, asker ve mahalle komisyonlarında toplandı. Lizbon ve Porto’da başarılı olunduysa da, ulusal ölçekte bu taban örgütlenmelerin birliği sağlanamadı.
Yine de resmî rakamlara göre sermayeden emeğe %18’lik bir transfer gerçekleşmiş; eğitim, sağlık ve sosyal güvenliğe eşitlikçi ve evrensel bir erişim sağlanmaya başlanmıştı.
Karanfil Devrimi’nin liderlerinden Carvalho 2021’de öldü.
15 Mayıs 1974’te Cumhurbaşkanı General Spinola’nın başkanlığında geçici bir hükümet kuruldu. Özgürlükler yeniden teminat altına alındı ve ekonominin kilit sektörleri millîleştirildi. Sosyalist lider, Dışişleri Bakanı Mario Soares, sömürgelerin bağımsızlık hareketleriyle derhal müzakerelere başladı. Bu ülkeler hızla egemen devletler hâline geldiler: 1974’te Gine-Bissau, 1975’te Angola, Mozambik, Goa, Daman ve Diu. Portekiz’in çekildiği Doğu Timor ise Endonezya tarafından işgal edildi. Ülkede Sol çoğunluğun hakim olduğu Dışişleri Bakanlığı Devrim Konseyi, 25 Kasım 1975’te yeni bir darbe girişiminin ardından feshedildi. Ilımlı subaylar ve demokratik partiler, inisiyatifi yeniden ele geçirdi. Sosyal ve demokratik yönelimli yeni bir Anayasa 2 Nisan 1976’da günışığına çıktı ve takip eden 25 Nisan’daki yasama seçimleri ile bir devir noktalandı.
1.5 yıllık süreçte tüm bu yasal-politik dalgalanmalar yaşanırken, insanlar harekete geçerek kendi sorunlarını çözmeye yönelmişti. Kadınların yalnızca “dul” olarak aile reisi sıfatıyla oy kullanabildikleri, onun dışında oy hakkının olmadığı; boşanma hakkı, diplomatik kariyer hakkının bulunmadığı bir toplumdan; kadınların fabrikalardaki işçi denetim hareketinde faal olarak yer aldığı bir düzene geçildi (Kürtaj hakkı ise ancak 2007’de kabul edilecekti). Kadınların devrime katılımında, çalışma hayatında yüksek oranda yer almaları önemli rol oynamıştı. Öncelikle fabrika ve işletmelerdeki taban örgütlenmelerinde -hatta zaman zaman öncü olarak- yer aldılar ve özellikle konut sorunu dahil mahalli sorunların çözümü için kurulan komisyonlarda faaldiler.
Halkın üretimde, mahallede kurduğu taban demokrasisi, ulusal ölçekte bir iktidar alternatifi olarak ortaya çıkamamıştı. Devrimin yenilgisi, Kilise ve Sağ’la ittifak içinde gerçekleştirilen 25 Kasım 1975 darbesiyle ve Komünist Parti’nin buna direniş göstermemesi nedeniyle başladı.
1986’dan bu yana Avrupa Birliği ülkesi olan Portekiz, Avrupa’da Sol’un en güçlü olduğu ülkelerden biriydi. Ancak 10 Mart 2024’te yapılan erken genel seçimde Sağ toplamda %52.6 oy aldı. Geçen seçimde %7 oy alan aşırı Sağ Chega oylarını %18’e çıkararak sürpriz yaptı. Chega 230 sandalyelik mecliste 48 sandalye kazandı. Sosyalist Parti ise tam 13 puan kaybederek %28 ile 77 sandalye kazanabildi. Sağcı Demokratik İttifak’ın azınlık hükümeti kurması bekleniyor. Ancak 50 yıl önce faşist diktatörlüğün sonlandırıldığı Karanfil Devrimi’ni yaşayan ülkede aşırı Sağ’ın bir sonraki seçimde koalisyon ortağı olma ihtimali büyük.
Musolini’den sonra Hitler’den önce iktidar olan Portekiz diktatörü António de Oliveira Salazar, 36 yıl boyunca ülkeyi demir yumrukla idare etmişti.
Devrimin şarkıları
Karanfil Devrimi’nin işaret fişeği, José (Zeca) Afonso’nun “Grândola, Vila Morena” şarkısı oldu. İnsanlar “Grandola, kavruk tenli şehir/Kardeşliğin diyarı, öncülük eden insanlar sendedir, ey şehir” diye başlayan şarkıyla birlikte, 42 yıllık diktatörlüğü devirmek için sokağa çıktı. Şarkıyla başlayan devrim için, daha sonra başka şarkılar da yapıldı. Bunlardan en ünlüsü Yunan asıllı Fransız şarkıcı Georges Moustaki’nin “Portugal”ıydı.
1860’lardan itibaren iç-dış ve askerî politikaları belirleyen-yöneten Otto von Bismarck, ülkesinin bir süper güç olmasını sağladı. İngiltere ve Fransa’nın aksine, parlamenter çoğulcu eğilimlere, liberallere, sosyalistlere karşı çıktı; savaş yanlısı politikalarla sosyal devlet anlayışını birleştirmeye çalıştı. Tarihî rolü hâlâ tartışılan Bismarck’ın öyküsü.
Otto von Bismarck (1815- 1898), -tarihçiler ve siyasiler tarafından olumlu/olumsuz şekilde değerlendirilip sözleri ve icraatları hâlâ tartışılsa da- Almanya’nın birliğinin kurulmasında ve Alman halkının bir “kultur-nation”dan ulus-devlete dönüşmesinde en önemli figürdü. Uzun siyasi hayatı boyunca iç ve dış politikada farklı ittifaklar kurarak hem kendi siyasi gücünü hem de Prusya’nın (daha sonra Almanya) konumunu uluslararası arenada yükseltmiş ve ülkesinin bir süper güç olmasını sağlamıştı.
Almanya’nın birleşmesinin mimarı olan Otto von Bismarck 1 Nisan 1815’te doğdu. Almanya’nın ilk şansölyesi, sosyalistlerin Almanya vatandaşlığından atılmasını öngören bir yasa çıkarmak istemişti.
Ordunun yeniden düzenlenmesiyle ilgili yasayı, mecliste çoğunluk olan liberal görüşlü Alman Terakki Partisi’ne rağmen geçirmiş (1862); hemen ardından yaşanan savaşlarda Danimarka Krallığı’nı (1864), Avusturya İmparatorluğu’nu (1866) ve Fransız İmparatorluğu’nu (1871) Bismarck’ın hem başbakanı hem de dışişleri bakanı olduğu Prusya kazanmıştı. Son zaferinin ardından Prusya, diğer Alman prensliklerini de yanına alarak Alman İmparatorluğu (1871) şemsiyesi altında bir birlik kurdu. Aynı zamanda bu galibiyetler serisi, Prusya Kralı 1. Wilhelm’e imparator olabilmek için gereken meşruiyeti verdi; Bismarck da bu yeni kurulan birliğin şansölyesi ve dışişleri bakanı oldu. Ulus-devlet ve parlamentolaşma sürecinde Bismarck liderliğinde, Britanya ile Fransa’dan farklı ve illiberal bir yol izleyen Almanya’nın gelecekte karşılaşacağı siyasi problemler, çoğunlukla tarihçiler ve siyasetçiler tarafından bu “sonderweg”e (“özel yol” anlamında) bağlanacaktı.
1-Almanya’yı veAlmanları birleştirmeye çalışan ilk lider değildi
Napoléon Savaşları sırasında Kutsal Cermen İmparatoru (Alman ulusunun Kutsal Roma İmparatoru) 2. Franz, mağlubiyeti sonrası (1806) bu unvanından vazgeçmek zorunda kalmış, bir yerde aslında bu tacın/unvanın Bonaparte’a geçmesinden korkmuştu. Tacın sahibi artık (milliyetçilik kavramının da gelişmesiyle) bu uzun isimlendirmeden ziyade “Alman İmparatoru” olarak da anılır olmuştu. 2. Franz’ın “Alman İmparatoru” tacından feragat etmesiyle bu unvan sahipsiz kaldı.
1848 Avrupa Baharı
1848 Avrupa Baharı, Alman prensliklerini de siyasi olarak derinden sarstı. Prensliklerde kurulan meclisler, Frankfurt’ta birleşerek bir “ulusal meclis” oluşturdu. 28 Alman devletçiğinin imzaladığı anayasayla, Prusya Kralı 4. Friedrich Wilhelm, “Almanlar’ın İmparatoru” ilan edildi. Ancak dönemin ünlü hukukçusu Eduard von Simson ve devlet adamı Heinrich von Gagnern’in öncülüğündeki bu girişim, 4. Friedrich Wilhelm tarafından reddedildi. Reddetmesinin farklı sebepleri vardı. Bunlardan biri, onun bu “Tanrısal” hakkının halk tarafından seçilmiş bir meclis tarafından verilemeyeceği inancıydı. Bu hak, kendisine ancak ve ancak soyluların ve en üst düzey din adamlarının oluşturduğu bir seçiciler kurulu (elektoral kolej) tarafından tanınabilirdi. Ayrıca bu unvanı kabul etmesiyle, diğer Alman prenslikleri ve Avusturya İmparatorluğu’yla savaş çıkabilirdi.
Bismarck’ın generalden dışişleri bakanına, federal şansölyeden, avcıya, diplomata, parlamento başkanına kadar farklı rollerini gösteren 1867 tarihli karikatür.
2-Triumvirlik (3’ler erki)dönemi ve Bismarck’ınyıldızının parlaması
1858’de 4. Friedrich Wilhelm, fiziki ve zihinsel olarak tahtta yetersiz kalmaya başladı. Bu sebeple yerine kardeşi 1. Wilhelm’i naip prens olarak atadı. Bu, Prusya için “Yeni Çağ”ın başlangıcı ve reaksiyoner çağın kapanışıydı. 1. Wilhelm, abisinin aksine “1850 Anayasası” üzerine ant içmiş ve ardından da reaksiyoner/koyu muhafazakar başbakan Manteuffel’i görevinden almıştı. Ardından mecliste liberaller ve parlamentaristlerle işbirliği yapabilecek isimleri başbakan olarak atadı. 1861’de tahtı resmen 1. Wilhelm olarak devraldıktan sonra, yine meclisle çalışabilecek fakat krala sadık bir isim aramaya başladı. O sırada Prusya Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke (Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonunda da önemli roller oynamıştır) ve Savaş Bakanı Albrecht von Roon, Sankt-Petersburg ve ardından Paris’te elçilik yapan Otto von Bismarck ismini krala önerdiler. Bismarck’a da bu fırsatın bir daha çıkmayacağını ve başkente dönmek için acele etmesi gerektiğini belirttiler. Berlin’e ulaştıktan 3 gün sonra başbakan ve dışişleri bakanı ilan edilen Bismarck ile, Roon ve Moltke’nin “3’ler erki”, böylece 23 Nisan 1862’da başlamış oldu. Kral, soylular ve mecliste özellikle liberalleri dengede tutan bu üçlü yönetim Almanya’nın birleşme savaşlarında çok önemli bir rol oynayacak; ancak Roon’un sağlığının 1873’ten itibaren kötüye gitmesiyle bozulacaktı. Moltke ise Fransızlar’a karşı zaferiyle (1871) bir “ulusal kahraman”a dönüşecek; Bismarck da dönemin siyasi lideri olarak öne çıkacaktı.
Roon (ortada) ve Moltke’nin (sağda) girişimiyle Bismarck, Prusya Başbakanı olarak atanmıştı
3-“Kan ve demir”konuşmasındanordu reformuna
1862’de Prusya Krallığı için, gücün seçimle gelen bir meclisle paylaşılması çok yeni bir tecrübeydi. Her ne kadar Kral 1. Wilhelm İngiliz tipi bir parlamenter monarşiye özense de, kimi yerlerde meclisi bir engel olarak görüyordu. Özellikle diğer Alman prenslikleri arasından askerî gücüyle sıyrılmış olan Prusya’nın, orduda bir reorganizasyona gitmesi kaçınılmazdı. Bunun için meclise getirilen yasa, ordunun bütçesinin ve asker sayısının artırılmasından zorunlu askerliğin süresinin uzatılmasına kadar çok yönlü bir düzenleme getiriyordu. Ayrıca meclisle imparator arasında, subayların sadece soylulardan değil sıradan vatandaşlar arasından da seçilmesiyle ilgili bir çekişme vardı.
Başbakan atanan Otto von Bismarck, 30 Eylül 1862’de parlamentoda ünlü konuşmasını gerçekleştirdi: “Viyana Konferansı’nda belirlenen Prusya sınırları, sağlıklı bir devlet yaşamı için uygun değildir. Zamanımızın büyük sorunları konuşmakla ve çoğunluk kararlarıyla çözülemez -1848 ve 1849’daki büyük hata bu idi-; bilakis çelik ve kanla çözülebilir.” Bu konuşmanın ardından Bismarck ipleri eline alacak, Roon ve Moltke’yle birlikte “ordu reformu”nu gerçekleştirecekti.
4-Sosyal devleti kurupgüçlendiren Bismarck, sosyalistlere karşı acımasız bir liderdi
Otto von Bismarck, “Junker” denilen toprak sahibi ve çeşitli ayrıcalıklara sahip bir aileden gelmekteydi. Hem yurtdışında elçilik döneminde hem de ülkesindeki siyasi kariyerinin başlangıcında, sanayileşmenin getirdiği sosyal ve ekonomik problemleri gözlemlemiş; bunların getireceği toplumsal kırılmalara karşı bir dizi önlem alınması gerektiğini öngörmüştü. Siyasi iktidarını artık sağlamlaştırmış olduğu 1880’lerde, modern anlamda sosyal devletin temelini oluşturacak yasaları sırayla geçirdi. 1883’te sağlık sigortasına dair yasayı, 1884’te işyerinde bir kaza gerçekleşmesi durumunda malul duruma düşen işçiyi maaşa bağlayan başka bir yasayı, 1889’da da bir tür emekli sandığı kuran yasayı meclisten geçirdi. Temel amacı, sanayi ve tarım işçileriyle imparatorluk arasındaki bağları güçlendirmekti. Diğer amacı ise, siyasi rakipleri olan sosyal-demokrat ve sosyalistlere destek veren tabanı onlardan koparmaktı. 1890’a kadar sosyalistlere karşı olan yasakları genişletti; sosyalist dernekler-partiler kapatıldı ve tekrar kurulmaları yasaklandı.
Hamburg’da bulunan 34 metrelik Bismarck heykeli de şu sıralar Almanya’da tartışma konusu. Liberaller “Alman sömürgeciliğinin simgesi” gördükleri anıtı kaldırmaya çalışıyor.
5-Gözden ve güçten düşme: Koyduğu yasaklar kendisonunu da getirecekti
Bismarck, siyasi kariyeri boyunca farklı rakiplere karşı farklı siyasi partilerle ve gruplarla işbirliği yaptı. Örneğin ulus-devletin egemenliğine karşı bir sorun teşkil ettiğini düşündüğü Katolikler’e ve onları temsil eden Merkez Parti’ye karşı politik hayatının başlarında liberallerle işbirliği yaptı (kulturkampf). Daha sonraki dönemde ise sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı Merkez Parti’nin desteğini alamadı. 1888’de yeni imparator 2. Wilhelm, Bismarck’ın dış politikasından memnun olmadığı için ve kendisini by-pass edebilecek bir figür olduğunu düşündüğünden onu zayıflatmak istemekteydi. Aynı yıl Bismarck, sosyalistleri Alman vatandaşlığından çıkartacak yasayı meclisten geçirmeyi denedi ama başarılı olamadı. 1890’da ise “Anti-Sosyalist Yasa”nın kaldırılması için yapılan oylamaya 2. Wilhelm dolaylı olarak destek verdi ve böylece bu yasa 12 yıl sonra rafa kaldırıldı. Parlamentodaki bu mağlubiyetle ve hemen ardından genel seçimlerde Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin ezici zaferiyle iyice zayıflayan Bismarck’ın şansölyelik kariyeri, imparatorun Leo von Caprivi’yi bu göreve atamasıyla sona erdi.
Bismarck, Papalık ve Almanya’daki Katolik kurumlara karşı da bir mücadele başlatmıştı.
Hafızalara sessiz sinema döneminin büyük yıldızlarından Harold Lloyd’un bir binanın tepesindeki saatten sarkma görüntüsüyle kazınan “Safety Last!”, 1 Nisan 1923’te vizyona girdi. Fred Newmeyer ve Sam Taylor’ın yönettiği 73 dakikalık filmin bu ikonik karesi, başroldeki Lloyd’un 12 katlı bir binaya tırmandığı 20 dakikalık bölümün bir parçasıydı. Bugünkü gibi sayısız çekim hilesinin ve teknolojik numaranın olmadığı 1920’lerin kısıtlı olanaklarıyla çekilen son derece gerçekçi tırmanma sahneleri, filmin sinema tarihinde müstesna bir yer edinmesini sağladı.
Günümüzde izleyenlerin dahi yüreğini ağzına getiren bu sahneler, dönemin izleyicilerini daha da çok korkutmuştu. İzlerken fenalaşıp bayılanların olduğu, bazı sinemaların kapısında ambulansların beklediği yönündeki haberlerin de yardımıyla büyük bir gişe başarısı elde eden film, o dönemde bugünün değeriyle 27.5 milyon USD’lik hasılata ulaştı. Usta yönetmen Orson Welles’in “Kusursuz bir komedi mimarisi eseri” diye tanımladığı “Safety Last!”, en iyi komedi filmleri listelerinde yer almayı sürdüren bir klasik.
Almanya’da 1933’te iktidarı ele geçiren Naziler’in yaptığı ilk işlerden biri, 1919’dan beri kullanılan ve siyah-kırmızı-sarı şeritlerden oluşan Almanya bayrağını yürürlükten kaldırmak olmuştu. Siyah-beyaz-kırmızı şeritli imparatorluk bayrağı ile Naziler’in gamalı haçlı bayrağı birlikte kullanılacaktı. Kararın ardından Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, yurtdışındaki Alman diplomatik temsilciliklerinde asılı bayrakların değiştirilmesi emrini gönderdi. İstanbul Gümüşsuyu’nda bulunan Almanya Başkonsolosluğu binasındaki eski bayrak da 17 Mart 1933’te kaldırıldı; binanın caddeye bakan büyük cephesine gamalı haçlı bayrak, yan cephesine ise imparatorluk bayrağı çekildi. Naziler 1935’te imparatorluk bayrağını da yasaklayacak ve gamalı haçlı bayrak 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’e kadar Almanya bayrağı olarak kullanılacaktı.