1798-1855 arasında yaşayan Polonyalı şair Adam Mickiewicz, ülkesinin özgürlük mücadelesinin sembol ismi oldu. Rus işgali ve Kırım Savaşı sırasında askeri görevler de üstlenen ve müttefik Osmanlı topraklarına gelen ozan, İstanbul-Beyoğlu’nda öldü.
SEDA KÖYCÜ *
Polonya tarihinin belki de en sancılı döneminde, ulusunun ayağına 123 yıl boyunca hiç çıkmayacak bir pranganın takıldığı dönemde doğmuş ve bu pranganın çıkarılabilmesi için yaşamı boyunca mücadele etmiş, Polonyalıların asırlardır başlarına taç ettiği, dünyaca ünlü bir büyük yurtsever ozandır Adam Mickiewicz (1798- 1855).
Söz konusu pranga 1795’te, dönem Avrupa’sının güçlü devletleri Avusturya, Rusya ve Prusya tarafından takılır ulusunun ayağına. Topraklarını bu devletlerin üçüncü ve ‘öldürücü’ darbesiyle tümüyle yitirip bir devlet olarak Avrupa haritasından silinen Polonyalılar uzun soluklu (1795-1918) bir bağımsızlık mücadelesine girişirler. İşte bu mücadelede ön saflarda yer alan isimlerden biri Adam Mickiewicz olur.
Çok genç yaşından itibaren bu mücadelenin bir neferi olan yurtsever ozanın amacı, yapıtlarında işgal altındaki ulusuna bağımsızlık mücadelesinde güç ve cesaret vermek, ulusunu yüreklendirmektir. Yapıtlarından birinde şöyle seslenir şair:
Doğmuşum kölelik içinde, Zincire vurulmuşum daha beşikte. Selam sana istikbalin fecri, Ardından doğacaktır Hürriyet Güneşi…
(Çev. Dariusz Cichocki)
Esin kaynağı Polonyalı şair 19. yüzyılda hem edebiyatçılar hem de millliyetçi akımlar için esin kaynağı olmuştu. Walenty Wańkowicz’in 1828’de yaptığı Mickiewicz tablosu.
Bu bağlamda ozanın sanatında Polonyalıların, bağımsızlıklarını savaşarak elde etmek suretiyle işgal altındaki diğer uluslara bir örnek oluşturacakları, onlar için bir Mesih, bir kurtarıcı olacakları inancı doğrultusunda Mesihçilik düşüncesi de çıkar ortaya. Polonya ulusu işgal altındaki ulusların İsa’sıdır, ozana göre.
Ballady i romanse (Baladlar ve Romanslar) adlı yapıtıyla 1822’de Polonya edebiyatında Romantizm dönemini başlatan ve bu edebiyatın en büyük temsilcisi haline gelen Mickiewicz, dört bölümden oluşan, Polonya ve dünya edebiyatı klasikleri arasına girmiş, ulusal bir destan niteliğindeki büyük başyapıtı Dziady’yi (Atalar) yayımlamaya başladığında (1822) henüz yirmi dört yaşındadır. Ulusal destan niteliğindeki bir diğer büyük yapıtı Pan Tadeusz’u (Bay Tadeusz) 1834’te, otuz altı yaşındayken buluşturur okuyucuyla.
İşgal altındaki Polonya topraklarında bir kurtuluş savaşı niteliğinde ortaya çıkan 1830 Kasım Ayaklanması’nın haberini yurtdışında alır ve ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasıyla yaşamının sonuna dek bir daha asla dönemez yurduna. Bu tarihten sonra mücadelesini Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde sürdürür.
Bağımsızlık mücadelesine sadece kalemiyle de katılmaz ünlü ozan; bu uğurda politik görevler de üstlenir. İşte bu görevlerden biri Mickiewicz’i 1855 yılında, bir göçmen olarak yaşadığı Paris’ten Fransa Eğitim Bakanlığı’nın sözde bilimsel bir görevlendirmesiyle Osmanlı Devleti’nin kalbi İstanbul’a getirir.
Mickiewicz, Osmanlı Devleti’nin Polonya topraklarının büyük bir bölümünde işgalci konumunda olan Rusya’ya karşı verdiği Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında, müttefik Osmanlı Devleti’nin topraklarında kurulmuş ve Osmanlı yönetiminde bulunan Polonya askerî birliğinin konumunu güçlendirme göreviyle gelir İstanbul’a. Aralarında bir koordinasyon sağlamak üzere Burgaz ve Dobruca’da bulunun iki Polonya alayını ziyaret eder. Ancak, bu ziyaretler İstanbul’u ozanın yaşamının son durağı kılar, ne yazık ki. Resmî kaynaklara göre, Mickiewicz yaşamını Polonya askerî birliğini ziyareti sırasında yakalandığı sanılan kolera hastalığı nedeniyle yitirmiştir. Ancak, bir de resmî olmayan kaynaklar vardır ve bunlar ozanın muhaliflerince zehirlendiğini söyler.
Mickiewicz bir Türk dostu aynı zamanda ve bu yurtsever ozanın Türk ulusuna duyduğu bu dostluk duygusu yine kendi ulusuyla bağlantılı, kuşkusuz ki.
İstanbul, kolera ve ölüm 1855’te Kırım Savaşı sırasında İstanbul’a gelen Adam Mickiewicz, bugün müze haline getirilen Tarlabaşı Tatlı Badem Sokağı’nda ahşap evin yerine yapılan 29 no’lu evde yaşadı ve sadece iki buçuk ay sonra koleradan öldü. İstanbul’da da hem edebiyat çalışmalarına devam etmiş hem de Polonya’nın Rus işgalinden kurtulması için çalışmıştı.
Osmanlı Devleti, Polonya’nın işgale uğrayıp Avrupa haritasından silinmesini asla kabul etmez ve Osmanlı topraklarına sığınan Polonyalılara kucak açar. İstanbul’daki Polonezköy işte bu tarihi gerçeğin günümüzde de varlığını sürdüren en somut simgesi.
Polonya ulusunun, zor günlerinde kendisine kucak açan Türk ulusuna duyduğu büyük sevgiyi Mickiewicz şu sözleriyle geçirir tarihe: “Polonya’nın düşman komşuları tarafından ezilmesine hiçbir devletin karşı çıkmadığı günlerde, tek dostumuz Türkler olmuştur. Düşmanlarımızın önünde eğilmemiş ve Polonya’nın işgalini kabul etmemiş bir ulus oldukları için Türklere dostluk besleriz biz.”
Bu çağlar üstü ozanın anısını Türk topraklarında, İstanbul’da günümüzde Beyoğlu semti Tatlı Badem Sokak’ta bulunan ve ölümünün yüzüncü yıl dönümü olan 1955’te müze haline getirilen son ikâmet ettiği ev yaşatmaktadır.
* Prof. Dr. Seda Köycü, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Slav Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Polonya Dili ve Kültürü Anabilim Dalı öğretim üyesidir.
Tarihi insanlar yaptı ama kumandayı doğanın ele aldığı dönemler de yaşandı. Bunun çarpıcı örneği, ‘Küçük Buz Çağı’dır. Soğukların felakete, sellerin afete dönüştüğü; kıtlık, hastalık, göç ve toplu ölümlerin hüküm sürdüğü bu uzun kış boyunca tarihi biraz da doğa yazdı. Tabiat insana soğuk yüzünü gösterdi, bütün büyük olayların iklimle şu ya da bu düzeyde ilişkisi oldu.
Dünya soğudu uygarlık buz kesti
Tarihin liderlerin eseri olduğu hayalinden kurtulmaya başlayalı çok olmadı. Toplumların, kitlelerin ve liderlerin dışında, doğa olaylarının tarihi ne denli etkilediği, belirlediği iklim araştırmalarıyla her geçen gün daha çok anlaşılıyor. Kuraklıklar, seller, afetler, hastalıklar toplumları bazen tarihten siliyor, bazen de yerlerinden yurtlarından edip yollara düşürüyor. Kimisini zenginleştirip, kimisini esarete sürüklüyor. Liderlerin giriştikleri teşebbüslerin ancak sınırlı bir biçimde etkili olabileceği görülüyor.
16. yüzyıl ressamlarının eserlerinde sık sık tasvir ettikleri ağır kış koşulları, Pieter Bruegel’in Karda Avcılar (1565) tablosunun da temasıydı.
Uzak geçmişte iklimin, çevrenin ve insan faaliyetlerinin birbiri üzerinde yol açtığı değişimleri antropologlar ve arkeologlar inceleyedursun, biz burada yakın tarihin -yani son bin yılın- bazı olaylarına göz atalım. Bu dönemde insanlığın kaderini etkilemiş olan en önemli hadise, 1300’den 1850’lere, bazı görüşlere göre 20. yüzyılın başlarına kadar sürmüş olan “Küçük Buz Çağı”dır. İngilizce’de “Little Ice Age” adı verilen bu olgu, literatürde yerini almıştır. 1954’te İstanbul Boğazı’nın buzlarla kaplanması, muhtemelen bu dönemin son uzantılarından biridir. Söz konusu dönemdeki bütün büyük olayların iklimle şu veya bu düzeyde ilişkisi vardır. İşin dikkati çekici tarafı, soğukların bazen kuraklık, bazen de aşırı yağış ve sellerle birlikte gelmiş olmasıdır. Bütün dünyayı etkileyen bu olaylara, kendi geçmişimizden, neredeyse bütün tarihi Küçük Buz Çağı’nda seyreden Osmanlı İmparatorluğu’ndan çarpıcı bir örnekle, Celali isyanlarıyla başlayalım.
Hendrick Avercamp, Kış Manzarasında Buz Patencileri, 1608
İsyanların Anadolu’daki büyük nüfus artışıyla ilgisi, tarihçiler tarafından daha önce de birçok kez ifade edilmişti. 16. yüzyılda bölgedeki nüfus iki katına kadar çıkmış, bu da ciddi bir huzursuzluk kaynağı olmuştu; çünkü o günün teknolojisiyle daha verimsiz toprakları işleyerek üretimde artış sağlamak olanaksızdı. Nüfus fazlası kentlere taşıp düzeni sarsmaya başlarken, Kıbrıs Seferi’nin bile bu insanlara yer bulmak için açıldığı şeklinde yorumlar vardır. Ancak bu nüfusun yarıdan fazlası, 1600’lerin başlarında dağılacak veya yok olacaktı. O kadar ki, imparatorluğun bazı bölgelerinde 1800’lerin ilk yarısında bile nüfus 1590’dakinden daha düşüktü.
Osmanlı ordusuna iklim darbesi Lehistan seferinin ilk adımı 1620 Çuçaro zaferinden sonra 1621’de Hotin üzerine yürüyen Sultan II. Osman, Leh ve Boğdan kuvvetleri karşısında imparatorluk tarihinin en ağır yenilgilerinden birine uğradı. Ordu erken bastıran kış yüzünden kırıldı. Genç sultan hezimetten isteksiz savaşan yeniçerileri sorumlu tutacak ve canından olacaktır.
Felaketler 1560’lardan itibaren dalgalar halinde gelmeye başladı. 1564-65, 1570-71, 1574, 1579 ve 1583-85 yıllarında kuraklık ve kıtlık ardı ardına imparatorluğu vurdu. İbrahim Peçevi, Tebriz Seferi sırasındaki büyük soğuklardan söz eder: “Soğuklar o kadar arttı… köyler ve yollar belli olmaz hale geldi. Ne yol, ne kılavuz, ne arpa, ne yiyecek vardı… her şeyi kaplayan cansıkıcı kardan başka şey yoktu. Dokuz Ulum adlı büyük suyun kıyısına ulaşıldığı zaman sular kabarmış, ırmak taşmıştı… suda boğulanların sayısı da hesapsız idi”.
Ölüm her yerde Soğuk, yokluk, kıtlık ve hastalıktan yüz binlerce insanın kırıldığı kıta Avrupa’sında ölüm günlük hayatın sıradan bir simasıydı, her an her yerde herkesin karşısına çıkabilirdi.
1621 yılı olayları arasında İstanbul Boğazı’nın donmasını ise gene Peçevi, tarihinde Haşimi’nin şiiriyle aktarılır:
“İstanbul Üsküdar arası dondu, kış katı oldu
Geçer her canibe adem yürür havf etmeyip buzda
Denizle yer bir oldu, var ona ibret gözüyle bak…”
Arkasından Neşati’nin dizelerini koymuştur:
“Emr-i Hak ile İstanbul’da olan kış bu sene
Belki dünya duralı olmadı bir böyle şita
Üskidar ile İstanbul dondu, derya kurudu
Her gören sanırdı deniz olmuş sahra…”
Donmuş Göl, Isaac van Ostade, 1648.
Kuraklıktan kaynaklanan kıtlıklarla birlikte, “Küçük Buz Çağı”nın en soğuk dönemlerinden biri 1580-1630 arasında meydana geldi. Susuzluk ve soğuklar ile barış zamanı toprağı ekip biçen tımar askerinin savaşa gitmesi tarım üretimine darbe vururken, 1593’te başlayan Avusturya savaşlarının 1606’ya kadar sürmesi kaynak sıkıntısını arttırdı. Kaldı ki, 1579’dan 1590’a kadar süren İran savaşları ülkeyi zaten çok yıpratmıştı. 1590’da imparatorluk altı yüzyıldır görülen en büyük kuraklıkla karşılaştı ve bu durum aralıksız beş yıl sürdü. Zaten ertesi yıl Celali İsyanları yeniden ve çok büyük ölçekte patlak verecekti. O kadar ki, bu isyanların ilk büyük lideri olan Karayazıcı Abdülhalim, Ankara’dan Urfa’ya kadar olan geniş bölgelerin hakimi haline gelmişti. İsyan, Karayazıcı’ya Amasya Sancak Beyliği verilerek bir süreliğine yatıştırılabilmişti. Daha sonra 1600 yılında ikinci bir sefer düzenlendi ve Abdülhalim yenilgiye uğratıldı ama huzursuzluk azalmadı, isyanlar yakın aralıklarla birbirini izleyen dalgalar halinde devam etti. Birçok Osmanlı birliği asilerin karşısında yenilgiye uğrayarak kalelere çekilmek zorunda kaldı. Açlık ve asayişsizlik o kadar artmıştı ki, insanlar ovaları ve büyücek yerleşimleri terkedip uzaklara veya işler düzelince geri dönme umuduyla yaylalara, orman köylerine kaçtılar. Ama dönemediler ve oralarda yoksullaşıp kültür birliğini daha da yitirdiler. “Büyük Kaçgun” adı verilen bu olay, Anadolu’da ekonomik hayatın yanı sıra kültür hayatını da yıkıntıya uğratmış, ahali kentleşmenin ve kentler arasındaki ilişkilerin getirebileceği avantajlardan yoksun kalmıştır. Söz konusu dönemlerde havanın soğuması, çoğu zaman diğer aşırı iklim olaylarıyla birlikte geliyordu. İlkbaharlar bazen kurak, bazen de yazlarla birlikte aşırı yağışlı geçerek ürünlerin küflenmesine yol açıyordu. Ayrıca soğuklar nedeniyle yüksek bölgelerde tarım üretimi yapılamaması da mahsulü azaltıyordu. Bu durum ahalinin açlık nedeniyle direncinin düşmesine ve salgın hastalıklara daha açık hale gelmesine neden olmuştur.
Göç ettiren kıtlık 1845-46’da Çankırı ve havalisinde görülmemiş bir kıtlık yaşandığından aç kalan ahalinin yurdunu, evini terk ederek başka yerlere göç ettiğini belirten üç sayfalık defterin son sayfası.
Aynı dönemlerde Avrupa da büyük felaketler yaşadı. Açlığın boyutlarını anlatmak için 17. yüzyılda Avrupalıların boy ortalamasının, 16. ve 18. yüzyıllardan iki santim daha kısa olduğunu belirtmek yeterlidir. Kaldı ki, 18. yüzyıl da genelde kıtlıkların devam ettiği bir dönemdi. Soğuklar aynı zamanda kemirgenlerin evleri istila ederek, doğudan gelen hıyarcıklı veba salgının daha hızlı yayılmasına da yol açmıştır. 1333’te Çin’de başlayan ve gemilerin taşıdığı farelerle yaygınlaşan salgın, 1348’de İngiltere’ye kadar ulaşmıştı. Kara Ölüm denilen veba, 1390’a kadar Avrupa’nın soğuk ve açlıktan iyice zayıf düşmüş nüfusunun üçte birini yok etti. İzlanda’nın nüfusu ise hastalık değil ama tarım ve hayvancılık yapılamaması nedeniyle yarı yarıya azaldı. Bazı Avrupa kentlerinin üniversiteleri bir daha açılmamak üzere kapandı. Ama esas değişim sosyal alanda gerçekleşti. Emek o kadar azaldı ki, özellikle İngiltere’de serflik yerini ücretli işçiliğe bıraktı. İşlenemeyen topraklar bölünüp satıldı ve para daha az kişinin elinde toplanmaya başladı. Tüm bunlar kapitalizme geçişin koşullarına etki etti. Feodalizm hızla çözülürken, merkeziyetçi monarşik devletler için daha elverişli koşullar meydana geldi. Ancak kralların koydukları yeni vergiler de köylü isyanlarına yol açacaktı. Kötü muamele, açlık veya vergiler nedeniyle isyan eden köylüler, düzenin direği ve en büyük toprak sahibi olan Katolik kilisesinden meşruiyet sağlayamayınca, farklı dini yorumlar ve mezhepler için potansiyel oluşturdular. Dönemle ilgili bir ayrıntı da 14. yüzyılda soğukların başlamasıyla birlikte Kuzey Avrupa bağlarının yok olması ve burada şarap yerine arpa-bira kültürünün hakim olmasıdır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda soğukların yarattığı bir başka felaket ise 1. Viyana Kuşatması’dır. Osmanlı ordusu iklim koşullarını gözönüne alarak hazırlık yapar, genellikle seferlere 3 Mayıs’ta Hızır İlyas gününde başlar ve Ruz-i Kasım denilen 5 Kasım günü ordu dönmüş olurdu. Bu tarih aşılırsa askerler ve atlar, açlık ve soğuktan kırılırdı. 1529 seferinde Kanuni’nin 10 Eylül’de Budin’i teslim aldıktan sonra geri dönmesi gerekirdi. Ne var ki Macarların kutsal tacı Viyana’ya kaçırılırken, İzvornik Sancakbeyi Bali Bey tarafından ele geçirildi ve 14 Eylül’de Zapolyai’nin başına kondu. Bu arada Bali Bey, Alman öncü kuvvetlerini Viyana’nın 15 kilometre yakınına kadar izleyip kesin yenilgiye uğratmıştı. Kanuni bu durumdan yararlanma dürtüsüne kapıldı ve 27 Eylül’de Viyana önlerine geldi. Bu tarih değil Viyana, herhangi bir kalenin kuşatılması için dahi çok geçti. 14 Ekim’e kadar süren kısa kuşatma sırasında açlık ve yağmur büyük sıkıntı yarattı. 15 Ekim’de ilk kar yağdı. Ordu çadırlar dahil ağırlıklarını yollarda terkederek ve açıkta kamp yaparak İstanbul’a ancak 16 Aralık günü varabilmişti. Kayıplar için 14 ila 25 bin arasında rakamlar verilmiştir ama, bunların ne kadarının soğuk ve hastalıktan öldüğü bilinmemektedir. Akıncı birlikleri düşmanın takibini önledikleri için, kayıplar örneğin Napoléon’un Rus seferindeki kayıp oranının çok altında olmuştu ama, Osmanlılar tabiatın koyduğu sınırları aştıkları için gene de ağır bir ceza ödediler.
12. Karl’ın uğursuz kışları 1709 “Büyük Kış”ında Rusya seferinde zorlu hava şartlarına yenilerek Osmanlılar’a sığınan İsveç Kralı “Demirbaş” Karl, 1718’deki Norveç seferinde vurularak öldü. Cenazesi İsveç’e omuzlarda taşınarak götürüldü.
Açlıktan ölüyoruz! Rus halkını açlık kurbanlarına yardıma çağıran 1899 tarihli afiş.
Etkileri on yıllarca süren “Büyük Patates Kıtlığı”ndan yaklaşık 30 yıl sonra New York’ta yayınlanan Harper’s Weekly dergisinin 28 Şubat 1880 tarihli kapağı: “İrlanda’da açlıktan ölüyoruz”.
17. yüzyıla gelindiğinde özellikle Doğu Avrupa ve Rusya’da açlık can almayı sürdürdü. 1600’lerin hemen başında çok sayıda Rusun açlıktan öldüğü, İskandinavya’daki kıtlığın İsveç’in Polonya ve Baltık kıyılarını işgal nedenlerinden biri olduğu ifade edilmiştir. Yüz yıl sonra 1709’daki büyük kışın, ordusuyla Rusya’da bulunan İsveç Kralı 12. Karl’ın (Demirbaş Şarl) yenilgisinin temel nedeni olduğundan söz edilir. Bu yılın soğuklarına İngiltere’de “Great Frost,” Fransa’da ise “Le Grand Hiver” denmişti. Güneş Kral 14. Louis sarayında titrerken hayvanlar ahırlarda donmuş, halk için büyük ateşler yakılmıştı. Bu koşullarda zayıf düşen İsveç ordusu (ki o dönemde henüz hiç yenilgi tatmamıştı) Poltava’da, Büyük Petro’ya yeni ordusunu kurduğundan beri beklediği zaferi bırakarak dağılmış; Karl da Osmanlı topraklarına sığınarak yıllarca Bender kalesinde zoraki misafirlik yapmıştı.
18. yüzyıla gelmeden önce sadece iki ülke, Hollanda ve İngiltere dış ticaretle zenginleşerek 17. yüzyılda kıtlıkların açlık boyutuna ulaşmasını engellemişti. İngiltere’de son kitlesel açlık 1623-24 yıllarında görüldü. İngiltere ve Hollanda tahıl açıklarını karşılayacak paraya ve o dönemde bunu taşıyacak yegane vasıta olan gemilere sahiptiler. Diğer ülkelerde bunların ikisi de kafi miktarda yoktu. O dönem Avrupa’nın en kalabalık ülkesi olan Fransa’nın bazı olanakları varsa da, bu yeterli değildi. Fransız İhtilali öncesinde, özellikle 1784 yılından başlayarak Avrupa’da soğuklar artmış ve yazlar da kurak geçmişti. 1785 yılında yem üretilememesi nedeniyle hayvanların kesilmesi daha sonra gıda fiyatlarını artırdı. Öyle ki yoksullar gelirlerinin yarısından fazlasını sadece ekmek almak için harcamak durumundaydı. 1780’lerin sonunda Fransız maliyesi iflas etti. Asiller ve ruhban sınıfının vergi vermeyi reddetmesi ise siyasi krizi başlattı. Kral ve varlıklı kesimler arasındaki çekişmenin siyasi krizin gelişmesindeki ilk adım olduğu açıktır. İhtilalciler, siyaset sahnesine aristokrasinin direnişiyle açılan bu çatlaktan çıkmış, bu nedenle Fransız İhtilali’nde kıtlığın rolü olduğu vurgulanmıştır. İhtilalin yarım yüzyıl sonrasında ise, hızla Avrupa’yı saracak olan demiryolları sayesinde kıtlık olan bölgelere tahıl taşınabilecekti. Nitekim 1848’e kadar olan ihtilallerde kıtlıkların rolüne işaret edilmiş ve bu tarihten sonra açlık nedeniyle hiçbir ihtilal olmadığına da dikkat çekilmiştir.
İklim ve kıtlıktan söz ederken İrlanda’ya değinmeden geçemeyiz. Bu ülkede iki büyük açlık vardır. Birincisi 1740-41 yıllarında meydana gelmiş olup, aşırı soğuklar ve yağışın yoksul halkın temel besini olan patatesi çürütmesiyle ortaya çıkmıştır. Diğer olay ise 1845-52 yılları arasında, yine “büyük patates açlığı”dır. 1 milyon kişinin ölüp, daha fazlasının da göç ettiği bu ikinci hadise, İrlanda’daki iklimden çok bu ülkedeki İngiliz politikaları ve İngiltere’deki olumsuz iklim koşullarının yarattığı gıda talebi nedeniyle meydana gelmiştir. İngiliz toprak sahipleri para eden ürünleri İngiltere’ye gönderirler ve işgalden sonra eski topraklarında işçi haline düşmüş olan İrlandalılar da patates yerdi. Yoksul halkın besini olan patates rutubet artışına bağlı olarak gelişen bir küf nedeniyle mahvolmuş, ancak bu sırada İrlanda’dan, uzaktaki İngiliz toprak sahiplerine ait 4 bin gemi dolusu tahıl ihraç edilmiş ve İngiltere hükümeti piyasa kendisini düzeltir fikrine ve Tanrı cezalandırıyorsa bir bildiği vardır bahanesine dayanan liberal bir yaklaşımla gıda yardımını uzun süre reddetmiş, hatta engellemiştir. Bu katı tutumun sonucu, yarım yüzyıl sonra İrlanda’da bağımsızlık mücadelesinin geri dönülmez şekilde yükselmesi ve 1916’daki ayaklanma olmuştur.
Küçük Buz Çağı’nın dönüm noktaları
1250
Kuzey Atlantik’in güney bölgelerinde buzadalar görüldü. Grönland’daki yerleşim bölgeleri genişleyen buzulların tehdidi altında kaldı.
1275-1300
Buz tabakalarının altında kalarak ölen bitkiler üzerinde yapılan radyokarbon tarihlemelerine göre, buzulların yayılması hızlandı.
1270-1475
Büyük Okyanus adalarında yapılan oksijen izotopu analizleri sıcaklığın yaklaşık olarak 1,5 derece düştüğü sonucunu verdi.
1300
Kuzey Avrupa’da yazlar serinledi; hayvanların üreme, bitkilerin gelişme mevsimleri olumsuz etkilendi.
1300-1400
Buzulların ve buzla kaplı yüzeylerin genişlemesi Grönland’daki İskandinav yerleşimcileri yaşam alanlarını terk etmeye zorladı.
1500
Sertleşen kışlar İngiltere, Hollanda ve Kuzey Fransa’daki akarsu ve kanalları dondurdu. Londra’daki Thames ve Paris’teki Seine nehirleri her yıl buz tutmaya başladı.
1520-1670
Güney Amerika’da ikinci soğuk dönem başladı.
1607
Donan Thames Nehri üzerinde ilk panayır kuruldu.
1607-1608
Kuzey Amerika’ya yerleşen öncü Avrupalı göçmenler Superior Gölü’nün Haziran ayına kadar buzla kaplı olduğuna tanık oldu.
1658
Kopenhag’ı istilaya giden İsveç ordusu denizi buzlar üzerinden yürüyerek geçti. 17. yüzyılın sonu Kıtlık Kuzey Fransa’dan Norveç, İsveç, Finlandiya ve Estonya’ya sıçradı.
1777-78
General George Washington komutasındaki Amerikan Devrim Güçleri, Valley Forge’da soğuktan dağıldı.
1780
New York limanı dondu. 19. yüzyılın başı Montana’daki Glacier Ulusal Park’ındaki buzulların genişlemesinin durduğu kaydedildi.
1814
“Thames Nehri Buzüstü Panayırları”nın sonuncusu düzenlendi.
19. yüzyıl sonu
Kaydedilen küresel ısı artışlarına göre, Küçük Buz Çağı’nın sonuna gelindi.
Günümüz tarihçileri artık “hava durumu”na bakıyor
1950’li yıllara kadar tarihte iklim olaylarına neredeyse hiç değinilmez, belki birkaç satırla geçiştirilirdi. Waterloo’da yağmur yağmasa, Moskova Seferi’nde karakış erken bastırmasa gibi. Ne var ki iklim olaylarının toplumların tüm hayatını belirlediği, isyanların ve savaşların tetikleyicisi olduğu giderek daha fazla tarihçinin dikkatini çekmeye başladı. Braudel’in 1949 tarihli önemli kitabı Akdeniz (La Méditerranée et le Monde Méditerranéen à l’Epoque de Philippe II) her ne kadar çok ayrıntılı olmasa da bu alana değinen ilk çalışmalardan biriydi, ama o kitabın yazıldığı tarihte iklim araştırmaları henüz emekleme çağındaydı ve destekleyici çalışmalar yoktu. 1960’larda Fransız tarihçi Emmanuel Le Roy Ladurie Les Paysans du Languedoc isimli doktora tezinde iklimin tarihi olaylarla bağlantısını daha ayrıntılı şekilde ortaya koyarak ilk çevre tarihçilerinden biri oldu. Buzullar, hasat tarihleri, günlükler, ağaç halkalarından çıkan iklim serileri ve diğer kaynaklardan gelen veriler tarih yazımını beslemeye başladı. Tarihi olayların iklimden bağımsız ele alınamayacağı, tartışma götürmez bağlantılar karşısında herkes tarafından kabul edildi.
Küçük Buz Çağı’nın artçı dalgaları Küçük Buz Çağı’nın artçı dalgaları 20. yüzyılın ortalarına kadar devam etti. Kapağındaki kara gömülmüş Pera fotoğrafıyla, Servet-i Fünûn Dergisi’nin 10 Şubat 1904 tarihli nüshası, bu duruma tanıklık ediyor.
Sam White’ın 2011 yılında yayımlanan Osmanlı İmparatorluğunda isyana yol açan iklim koşullarıyla ilgili çalışması Osmanlı’da İsyan İklimi bize kendi tarihimizle ilgili yararlı bilgiler sağladı. Yeni bir çevre krizine doğru gidiyor olmamızın da her alandaki bilim insanlarını iklim konusunu ele almaya yönelttiği düşünülmelidir. Gelecekte tarihçiler muhtemeldir ki, Suriye’de uzun süren kuraklıktan sonra aile işletmelerinin çöküp hayvanların öldüğünü, dolayısıyla milyonlarca çiftçinin köylerini terk edip kentlere sığındığını ve buraya akan yoksulluğun örgütler tarafından kullanılmaya hazır kitleler oluşturduğunu yazacaktır.
Tarihte devrimler, büyük dönüşümler durup dururken gerçekleşmez. Ne Augustus, “Ulan ne diye yetkilerimi herkesle paylaşıyorum, dur ben bunları tek elde toplayayım,” demiştir ne de Fransız Devrimi “Off bu rejim çok eskidi, yakışıyor mu bizim gibi trendsetter ülkeye,” denilerek gerçekleştirilmiştir. Bildiğimiz diğer bir şey de “Haydi beraber devrim yapalım,” diye yola çıkan insanların bir noktada birbirlerine girmesi, alavere dalavereyle devrimin aktörlerinden birinin diğerlerine galebe çalmasıdır. Bunun en güzel örneklerinden birini de Roma Cumhuriyeti’nin sonunda görebiliriz.
Sezar’ın ölümünün ardından senato Roma Cumhuriyeti’ni tekrar ele geçirir ama hemen sonra Augustus’la birlik olup senatoya karşı savaşan Lepidus ve Marcus Antonius zafer kazanıp ülkeyi beraber yönetmeye başlarlar. Millattan önce 40’lı yılların sonunda, 42- 43 gibi olacak. Sinsi Augustus, ilk başlarda Lepidus ve Marcus Antonius’a ne istedilerse verir hatta kendisi azla yetinir.
Ha nedir, Roma’yı ele geçirmişlerdir ama kasa tamtakır kuru bakırdır. Para bulmak için önce Cicero’yu vatan haini ilan eder ve malına mülküne el koyup öldürürler. E bakarlar kimse ses çıkarmıyor, başlarlar Roma’nın ileri gelenlerini “Bu vatan haini, bu çapulcu,” diye sıradan geçirmeye. Bu operasyonlar sırasında malını kaptırıp hiç olmazsa canını kurtaran birkaç kişi, “Cicero’yu almaya geldiklerinde sesimi çıkarmadım çünkü Cumhuriyetçi değildim,” falan demiş mi onu tam bilemiyorum bakın.
Roma’yı beraberce yöneten üçlüden ilk çırak çıkan yanlış hatırlamıyorsam Lepidus olur. Daha önce kendisine verilen topraklara karşı o da emrindeki lejyonları, firardaki senato üyelerine karşı kesin bir zafer kazanmak için emanet etmiştir ama bu zafer kazanıldığında Augustus ve Antonius Roma topraklarını kendi aralarında bölüşür, Lepidus’a da zırnık koklatmazlar. Lepidus karşı çıksa da mücadeleyi kaybeder ama yine de Roma’ya dönerek senatoya girmesine izin verilir. Ettiği lafları yutar, daha önce Karunlukla, hukuksuzlukla suçladığı Augustus’un yanında ıvır zıvır işler müdürü olur.
Bir sonraki anlaşmazlık önce arazi rantı yüzünden çıkar. Augustus’un kupon arazileri hep kendine ve yakınlarına ayırması Antonius’u kızdırır. Bu sorun bir anlaşmayla çözülse de gerilim devam eder. Milattan önce 30’lu yılların sonuna gelirken Roma’nın sokakta bağırıp çağıran tellâllardan oluşan basın yayın organlarının çoğunu eline geçiren Augustus, Mısır’da Kleopatra’yla yaşayan Antonius hakkında karalama kampanyası başlatır. Antonius özünü unutmuş, Kleopatra’nın oyuncağı olmuştur, Roma’nın değil Mısır’ın çıkarları için çalışmaktadır, dış güçlerin maşasıdır, tek başına ihanet şebekesidir falan fıstık.
Antonius’un aklı geç de olsa başına gelir ve Augustus’u diktatörlükle, yasa dışı davranmakla, elâlemin malına mülküne konmakla falan suçlar ama iş işten geçmiştir artık. Senatodaki Antonius’a bağlı bazı vekiller istifa etse de Augustus bundan etkilenmez.
Roma Cumhuriyeti’nin son savaşı başlar: Augustus’a bağlı askerler, zamanında Roma Cumhuriyeti’nin can damarlarına girmiş olan Antonius’un ordusunu yener ve Augustus da cumhuriyeti ele geçirmek için beraber yola çıktığı arkadaşlarını tamamen ortadan kaldırmış olur. E tabii cumhuriyeti de.
Geçtiğimiz ay İspanyolların Güney Amerika’yla ilişkilerinden bahsetmiştim. Bir de tabii Kuzey var. Malumunuz Kızılderililerle Avrupalıların giriştiği ticarette Avrupalı kürk alıyor karşılığında da Red Kit’ten öğrendiğimiz kadarıyla incik boncuk veriyor. Tabii çoğumuz özlü sözleriyle Rock Bar ve öğrenci evlerinin duvarlarını süsleyen Kızılderililerin incik boncukla kandırıldığını düşünüyoruz. Hâlbuki o boncuk dediğimiz, adamların para birimi. Avrupalı altını eritip yuvarlayıp para diye kullanırken o da bazı doğal kaynakları biçimlendirip para diye kullanıyor. Yeterince uzaktan bakarsanız ikisi de aynı şey. Bu sırada tarihler 16. yüzyıl sonunu gösterirken Avrupa’da kürk modası başlıyor. Şapkadan içliğe her şey kürk. Hollandalılar da gidip Amerika’dan kürk toplamaya başlıyor. Peki bu tacirler ellerine tüfek alıp kunduz mu avlıyor, kürkünü yüzüp gemiye mi yüklüyor? Elbette hayır. İlk temaslardan sonra Kızılderililer Avrupalının kürk istediğini ve karşılığında “boncuk” verdiğini duyunca, neredeyse kunduz neslini tüketecek şekilde avlanmaya başlıyorlar ve her Kızılderili elinde kürkle gemi yolu bekler oluyor. Avrupa’dan gelen bir gemi, kıyı boyunca elindeki kürkleri kendisine sallayan Kızılderililerden kürkleri toplaya toplaya gidebiliyor.
Şimdi bu ortalama Rock’çının kafasındaki kalender kızılderilinin “Bir gün gelecek o kâğıt paranın yenmeyeceğini anlayacaksınız,” tavırlı imajını yerle bir ediyor olabilir. Zira gün geldiğinde (örneğin son kunduz da tükendiğinde) o boncukları yemenin de mümkünatı yok ama Kızılderili gayet boncuk peşinde.
Bu sırada Hollandalılar Manhattan’ı satın alıyor, Kızılderililer de “Kayalığı kakaladık sarı kafaya,” diye eğleniyorlar. Bu işte güzel para olduğunu gören İsveç de Yeni Hollanda’nın az aşağısına Pensilvanya civarına Yeni İsveç diye ülke kuruyor. Nasıl olsa nehir boyu kürk satan bir alay Kızılderili var.
Tabii ticaretin kurdu Hollandalılar bu işe bozuluyor. Kızılderililere “Önüne gelene bazen üçe bazen beşe kürk satıyorsunuz. Biz üçün beşin hesabında değiliz, aranızda anlaşın, fiyatı da belirleyin ama bir tek bize satın,” diyorlar. Kızılderililer de kabul ediyor. Hollandalı, daha sonra Pensilvanya’daki paralel devlet Yeni İsveç’i de ele geçiriyor ki değmeyin keyiflerine. (Tabii sonra rüya bitiyor, sarı kafa Manhattan’ı, Surinam karşılığında İngilizlere vermek zorunda kalıyor ve Gullit’inden Rijkaard’ına gelecekteki futbol takımının bel kemiğini oluşturuyor.) Kızılderililer de keyifli, resmen boncuk içinde yüzüyorlar.
Ha nedir? Avrupalı da bakıyor ki bu boncukları imâl etmek kolay, resmen boncuk basmaya başlıyor. Nasıl ki Güney Amerika altını Avrupa’da enflasyona yol açtıysa, Kızılderili ekonomisinde de boncuk enflasyonu baş gösteriyor. Bir yandan gelen gideni aratır misali, dinlerine karışmayan Hollandalı yerine onları Hıristiyan yapmaya çalışan veya topraklarından kovalayan, hastalık bulaştıran diğer Avrupalılarla uğraşmaya başlıyorlar ve paranın (boncuğun) yenmeyecek bir şey olduğunu geç de olsa anlıyorlar.
Bundan 810 yıl önce talan edilen Kostantiniye, Ortodoks Kilisesi’nin himayesindeki “Kutsal Emanetler’iyle de ünlüydü. Sözkonusu parçalar Avrupa’nın çeşitli kentlerine dağıldı ve zamanla “çoğaldı”. Bu yadigar eşyaların rivayet, fantezi ve gerçek arasında dolaşan gizemli hikayeleri…
Ortaçağ boyunca, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun tarihini kateden anadamarlardan birini “Haçlı Seferleri” oluşturmuştur. 1096 ile 1272 arası gerçekleşen sekiz seferin hedef coğrafyasında merkezi Kudüs temsil etmiş, çevrel coğrafya Suriye’ye, Hatay üzerinden Anadolu yarımadasına ve İstanbul’a, bu arada Balkan yarımadasından Kıbrıs’a ve Mısır’a daha yaygın bir alana uzanmıştı. İlk bakışta, bütün seferlerin Hıristiyan ülkelerinden devşirilen askerî güçlerle Müslüman dünyanın Arap ve Türk ağırlıklı güçleri arasında yaşanan çarpışmalar olduğu gerçeğine dayanılarak dinsel çatı altında toplandığı görülse de, gerçek eksenin ekonomik gerekçelere bağlandığını söylemek güç değildir.
Son Akşam Yemeği’nin masa örtüsü Viyana, Schatzkammer Müzesi’nde sergileniyor.
Bu seferlerden dördüncüsü, doğrudan doğruya Bizans’ı hedef almış olmasıyla ötekilerden ayrılır. Kostantiniye, iki kuşatma sonrası, 1204 yılının 13 Nisan günü “düşmüş”, 1261’de yeniden, Paleologos eliyle Bizans’a geçişine dek geçen süre içinde, elliyedi yıl boyunca bir Doğu Latin İmparatorluğu merkezi olarak anılmıştı. Bu dönemin şehrin bugünkü hemşerilerini ilgilendirmeyeceğini, 1453 sonrası Osmanlı kimliğine bürünüşünü önceleyen bir parantez sayılabileceğini düşünmek yanlış olur: Osmanlılar, fethettikleri şehri geçmişinden soyutlamamış, tam tersine kurucusunun ismiyle adlandırma geleneğini sürdürmüşlerdi.
Fetih öncesi kent betimlemelerinde pek çok yapının harap halde olduğu kaydedilmiştir; bu görünümde, Dördüncü Haçlı Seferi sırasında ve Latin parantezinde talan edilişinin, yangınlar ve yıkımlar sonrası Kostantiniye’nin düşkünleşmesinin payı hayli büyüktü.
Dördüncü Haçlı Seferi’ne ilişkin bize ulaşmış iki “birinci elden” tanıklık metni var: Üst konumda bir beyzâde olan Geoffroy de Villehardouin’in, havas perspektifiyle kaleme aldığı Kostantiniye’nin Fethi ile Rover (Robert) de Clari’nin, alt sınıftan bir gözlemcinin, belki daha avam optiğinden ama çok daha gerçekçi bir yaklaşımla tuttuğu kayıtlar. (Villehardouin’in “sessiz” geçmeyi yeğlediği, çünkü vandal boyutunu paylaşmadığı olaylara, başta Dufournet, uzman yorumcular dikkat çekmiştir). Bu iki ana kaynak ölçüsünde “doğrudan” ve “içeriden” kaleme alınmış olmasalar da, Gunther de Pairis’in Devastatio Constantinopolitana’sı ya da Niketas Koniatas’ın Tarih’i türünden dönem ürünlerinden devşirilen bilgilerin, yaşanan yağmanın boyutlarını açan bir dizi belgenin varlığını unutmamak gerekir. Bunlara, Henri de Valenciennes’in, dilimize -Villehardouin’le birlikte- Ali Berktay tarafından çevrilen kroniğini eklemeliyiz (İş Bankası Kültür Yayınları, 2008).
Aziz Yahya’nın kafatası ve çarmıhın parçası Avrupa genelindeki pek çok kilise ve müzede 1204 sonrası İstanbul’dan götürüldüğüne inanılan kutsal emanetler yer alıyor. Aziz Yahya’nın kafatası Fransa, Amiens Katedrali’nde; Hz. İsa’nın gerildiği çarmıhın parçaları Viyana, Schatzkammer Müzesi’nde bulunuyor.
Haçlı Seferleri’nin sözümona ulvî ya da kutsal hedeflerinin altında gerçekte ekonomik ve siyasal gerekçelerin belirleyici olduğu yorumcuların paylaştığı bir görüş. Özellikle dördüncü seferin amacının Bizans başkenti olarak tayin edilişinde şehrin gözkamaştırıcı hazinelerinin rol oynadığı açıktır. Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi, neredeyse kuruluş döneminden başlayarak, Hıristiyanlığın doğduğu ve yayıldığı coğrafyadan “kutsal emanetler”i toplamıştı. Bu malzemenin ne kadarı “sahih”ti, hakiki olabilirdi, kestirmek olanaksız olsa bile, zaman içinde “uydurma bakiyye”nin aralarına katıldığına kesin gözüyle bakabiliriz.
Umberto Eco, güzelim romanı Baudolino’nun 37. bölümünde bekaya (reliquae) listesini ince ironisiyle ağırlamazdan önce, konuyu, Amerika’nın kopyalanmış dünyasını aynı lezzetle çözümlemeye yöneldiği Sahtenin Savaşı’nda enine boyuna işlemişti. Eco’nun listesinde “ortaçağ prenslerinin ya da katedrallerinin hazinelerinde hiçbir ayrım gözetmeksizin biraraya getirilen nesneler”den bir seçmeye rastlanır: İsa’ya takılan dikenli tacın bir dikeni, çarmıha ait parçalar, Meryem Ana’ya ait elbisenin parçaları, Son Akşam Yemeği’nin sofra örtüsü, Aziz Yusuf’un nişan yüzüğü, Aziz Yahya’nın kafatası… diye çeşitlenerek uzayan bu dökümün Dördüncü Haçlı Seferi’nde Bizans başkentinde yağmalanan kutsal yadigârlarla karşılaştırmasını farklı kaynaklar üzerinden yapabiliyoruz.
Kostantiniye’nin hazinelerine Batı edebiyatında ilk gönderme, özgün elyazması 1879’da British Museum’dan çalınan ve o gün bugün izine rastlanmayan Charlemagne’in Hac Seferi’ndedir. Metin üzerinde derinlemesine inceleme yapan Horrent ve Aebischer gibi filologlar, bu anonim şiiri kaleme alan kişinin kulaktan dolma ve abartılı bilgilerle kutsal kalıntı listesini şişirdiği, işin içine Meryem’in ayakkabı tekini bile sokuşturduğu görüşündeler. Her durumda, zaman içinde, Haçlı seferlerine katılan pek çok soylunun ve soysuz sopsuzun iştahını kabartan bir rivayet deposudur bu.
Villehardouin, bu türden ganimet konularına yüz sürmemiştir kayıtlarında. Buna karşılık, Clari ayrıntılı bir sunuma başvurur: İsa’nın çarmıhından insan bacağı büyüklüğünde bir parça, Romalı askerin böğrünü deldiği mızrağın ucu, çivilerden ikisi, kristal bir şişede toplanmış Kutsal Kan, çarmıhtan indirildiğinde giydirilen tünik, Meryem’in giysisi, Aziz Yahya’nın kafatası…
Meryem Ana’nın kıyafeti Gerçekliğine inanılan emanetlerden Aziz Yahya’nın dişini koruyan rölik, Almanya, Braunschweig’da (üstte sağda); Meryem Ana’nın kıyafeti Fransa’da Chartres Katedrali’nde yer alıyor.
13. yüzyıl başında kâğıda düşülmüş bu verileri dönemin rivayet ve fantezi dünyasına bağlamak kolaya kaçmak olur: 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başı Bizans “kazıcı”ları arasında ön sırayı tutan Bruun, de Mély, Jean Ebersolt gibi isimlerin yapıtlarında kutsal yadigâr çerçevesi daha da genişlemiştir! Kutsal Sünger, Meryemin gözyaşlarını sızdırmayı sürdüren taş, Antakya’dan Bizans sarayına getirildiği söylenen İsa’nın el ve bilek kemikleri, azizlerin saçları, kafatasları, İsa’nın Agbar’a yolladığı elyazısı mektup, bir Yahudi tarafından delinince içinden kesintisiz biçimde kan sızan ikona yeterli ipucu verecektir.
Ebersolt, 1204 yağmasının ardından, sözkonusu parçaların Avrupa’nın hangi kentlerine ve kiliselerine dağıldığını aktarırken, bazılarının “çoğaldığına” dikkat çeker (Yahya’nın kafatasına pek çok kilisede rastlanır örneğin), bir de Bizanslıların Haçlıları sahte örneklerle aldattıklarını, birçok hakiki (!) parçayı da gizlemeyi başarmış olduklarını vurgular: Johannis de Mandeville 14. yüzyılda, Clavijo 15. yüzyıl başında Kostantiniye’de gördüklerini aktarırken bu durumu doğrulamışlardır.
21. yüzyıl başında bize bu bağlamda kalan seçenekler bellidir: Dileyen, Eco’vari bir çeşitlemeye yönelerek bugünden yarına kalabilecek “yeni” emanetlerin çetelesini çıkarır; dileyen, Borges’vari bir yaklaşımla, günümüz İstanbul’unda özenle saklanılan has yadigârlardan hareketle gizemli bir öykü kurar — iş, bir sakal kılından peygamber klonlama girişimine dek gidebilir!
13 Nisan 1204’te İstanbul’a tamamen hakim olan Haçlılar, tarihin yazdığı en korkunç kıyım ve talanlardan birini gerçekleştirdiler. Üç gün boyunca devam eden yağma sırasında kadınlara, rahibelere tecavüz edildi. Kutsal mekanlar yağmalandı, eşyalar içki kabı, ikonalar kumar masası yapıldı.
Sokaklarda korkunç bir kıyım yaşanıyordu. Haçlılar surların bazı kulelerine çıktıktan sonra Haliç surlarının bir kapısını açtılar ve kente girmeyi başardılar. Tanrının koruduğuna inandıkları kentlerine Haçlıların girmesi kent halkında büyük bir dehşet yarattı. Halk sadece bir savaşı değil Tanrının yardımının da kaybedildiğini düşünüyor olmalıydı. Haçlılar da savaşı kazanmalarının ancak Tanrının yardımı ile olduğunu düşünüyordu. Geoffroi de Villehardouin sadece 20 bin kadar savaşçının 400 binden kalabalık bir şehri ele geçirebilmesini buna bağlar.
Bugün Ayvansaray adıyla bildiğimiz eski Blahernai bölgesi önünde Haçlı askerlerini gösteren canlandırma. İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç
Şehrin düşmesinden önceki son mücadeleler sırasında İmparator Murtzuflos son bir gayretle caddelerde atını dörtnala sürerek tebaasına moral vermeye çalıştı, ama olmadı. Kurulduğu günden beri dünyada eşi benzeri görülmemiş büyüklükteki orduların kuşatmasına dayanan kent düşmüştü. Haçlılar havanın kararmasına kadar devam eden kavga ve katliamdan yorulup bir meydanda kamp kurdular. Yine de bir karşı saldırıdan korktukları için kampın etrafında yangınlar çıkardılar.
İstanbul halkı bir taraftan düşmekte bir yanda da yanmakta olan kentlerini kurtarmaya çalıştı. İmparator ise artık kendisi için endişelenmeye başlamış ve bugün Sultanahmet semtinde Çatladıkapı’da kalıntıları bulunan Bukoleon Sarayı’na çekilmişti. Kısa süre sonra kaçmayı tek çözüm görerek Trakya’ya gitti. Bazıları hemen Konstantinos Laskaris isimli genç bir soyluyu Ayasof- ya’da imparator ilan ettiler. Bu en yeni imparator da birkaç saat içinde Asya tarafına kaçmayı tercih etti. Halkın bir kısmı ise kente girenlerle savaşmak yerine Haçlıları kente getirdiğine inandıkları eski bir heykeli yıkmaya koyuldular. Bu, bir zamanlar Atina kentinin akropolünü süsleyen Tanrıça Athena’nın İstanbul’a getirilmiş olan heykeliydi.
Haçlılar artık surları aşamaz Surlar, İstanbul’u denizden gelecek tehlikelere karşı yüzlerce yıl korudu. Ancak zamanla önleri doldu, üzerlerine ev ve iş yerleri inşa edildi.
Kutsal ikonaları kırıp şehitlerin kutsal emanetlerini ağzıma alamayacağım yerlere attılar. İsa Mesih’in kanını ve etini her yere saçtılar. Bu Hıristiyan karşıtları kilisedeki kadeh ve tabakları alıp mücevherlerini çıkardıktan sonra, kendi içecek kapları olarak kullanmaya başladılar… Bütün dünyanın hayran olduğu altarı parçaladılar ve parçalarını aralarında paylaştılar… İsa’ya hakaret etmek için fahişenin birini patriğin koltuğuna oturttular. Bu kadın müstehcen şarkılar söyleyerek kutsal mekanda terbiyesizce dans etti… İffetli annelere, masum kızlara, kendini Tanrıya adamış rahibelere bile merhamet etmediler… Sokaklarda, evlerde ve kiliselerde sadece çığlıklar ve yakarmalar duyuluyordu.
Tarihçi Niketas Koniates
Marmara Denizi kıyısındaki Büyük Saray’ın günümüze ulaşan en önemli bölümü Bukoleon Sarayı cephesinin 1934 ve günümüzdeki (üstte) görünümü. Bu saray, Haçlıların kentte ilk yöneldikleri yerlerden biridir.
13 Nisan Salı günü şafak söktüğünde Haçlı ordusu tekrar savaşa hazırlandı. Gece boyunca iki imparatorun kentten kaçtığını, direnişin tamamen sona erdiğini bilmiyorlardı. Sabah saray ve imparatorluğu koruyan Varang muhafızlarından bir heyet ve kentten kaçmamış bir grup papaz, Haçlı önderi Bonifacio’yu ziyaret edip kentin kendisinin olduğunu bildirdiler. Batılı kaynaklar Bukoleon Sarayı’na doğru ilerleyen Bonifacio’nun korku içindeki halk tarafından imparator olarak selamlandığını yazar. Yangının devam ettiği kent teslim olmakta geç kalmıştı. Haçlılar önceden kararlaştırdıkları gibi üç gün boyunca yağmaya müsaade ettiler. Bukoleon ve Blahernai sarayları, içindekilerin güvenliği karşılığında Haçlılara teslim edildi. Her iki sarayın inanılmaz zenginlikteki hazineleri yağmalandı.
Askerler tüm şehre yayılmıştı. Ama kentin Haliç kıyısındaki bazı mahalleleri daracık sokaklar içinde çok katlı binalardan oluşuyordu. Taş ve tuğladan inşa edilen bu yapıların üzerinde ve etrafında ahşap odalar, mekânlar, kulübeler sokaklara taşıyordu. Kente hâkim olduklarında bile askerler buralara girmeyi reddettiler. Villehardouin bu durumu şöyle tanımlar: “Kentin içine girecek kadar yiğit biri çıkmadı. Çünkü oraya girmek çok tehlikeli olabilir, çok büyük ve yüksek saraylardan üzerlerine taşlar atılabilir, daracık sokakların içinde öldürülebilir ya da arkalarından sokaklar ateşe verilip kavrulabilirlerdi”.
Kilise ve manastırların yağması ise en korkunç olanıydı. Ayasofya’nın altın ve gümüşten yapılma sunak masası parçalanmış, yağmalanan kıymetli malları taşımak için kiliseye sokulan at ve katırların bazıları taşıdıkları yükün altında yıkılıp kalmıştı. Bütün bunların yanında kilisede İstanbul Patriğinin oturduğu tahta bir fahişe çıkarıldı ve uygunsuz şarkılar söylemeye, erotik danslar yapmaya zorlandı. Bunlar, Rumların asla unutmadığı hakaretler olarak tarihe kalacaktı.
Ayasofya’da anlatılanlara benzer hikayeler diğer kilise ve manastırlarda da yaşandı. Bugünkü Fatih Camii’nin yerinde bulunan Kutsal Havariler Kilisesi’nde bulunan imparator lahitleri açılarak mezarlarda kalan son eşyalar da yağmalanmıştı. Özellikle Ayasofya’yı yaptıran İmparator İustinianus’un lahti açılıp kemiklerine saygısızlık edildi. Kiliselerde ayinlerde kullanılan altın ve gümüşten kutsal eşyalar üzerlerindeki kıymetli taşlar çıkarılıp içki kapları yapıldı, en kutsal ikonalar oyun tahtası ya da masa haline getirildi.
İlk yağmalanan saraydı Blahernai Sarayı’nın günümüze ulaşan birimlerinden Edirnekapı yakınlarındaki Tekfur Sarayı. Haçlılar, Bukoleon ve bu sarayda büyük bir yağma gerçekleştirmişlerdi (üstte). Panvinius’un (15. yüzyıl) gravüründe bugün Sultanahmet Meydanı olan Hipodrom ve çevresi (altta). Hipodrom, Haçlı istilası sonrası bir daha eski görkemli günlerine dönemedi.
Kentteki kadınlar için de acı günlerdi. Haçlılar annelere, kız çocuklarına, hatta kadınlar manastırlarındaki rahibelere tecavüz ettiler. Olayın çaresiz ve korkmuş görgü tanıklarından Niketas Koniates kentte yapılan yıkım ve yağmanın çok canlı bir tasvirini verir. Ama modern araştırmacılar onu aşırı duygusal ve abartılı bulurlar. Dünyanın en büyük ve en zengin kentlerinden birine giren savaşçıların savunmasız kalan kente neler yapabileceğini düşünmek yeterlidir.
Üçüncü gün yağmanın sona ermesi istendi. Haçlılar ganimetin nasıl paylaşılacağı konusunda anlaşmışlardı. Elde edilenler üç manastırda toplanacaktı. Ardından Franklar ve Venedikliler arasında paylaşılacaktı. Villehardouin, dünya yaratıldığından beri hiçbir şehirde bu kadar çok ganimetin birarada görülmediğini söyler. Tüm bu eşyanın maddi değerini belirlemek neredeyse imkansızdır. Haçlılar savaştan önce elde edilen ganimeti biraraya getirip paylaşacaklarına yemin etmişler, din adamları bu yemine uymayanları korkunç beddualar ile tehdit etmişlerdi. Yine de birçok kişi yağmaladıkları malları sakladı. Yağmalanan malları sakladıkları tespit edilenler en ağır şekilde cezalandırıldı, birçoğu asıldı. En meşhuru boynunda üzerinde haçı bulunan kalkanı ile asılan bir şövalye oldu.
Üç manastırda toplananlar ikiye bölündü. Haçlılar kendilerine düşen pay ile önce Venediklilere borçlarını ödediler. Kalanlarsa tüm askerlere eşit olarak paylaştırıldı. Kimse rütbesi ya da kahramanlığına göre daha fazla pay almadı…
ANALİZ
Bizans’ın kafası kesildi ama gövdesi yaşadı
AYŞEN GÜR
Konstantiniye düşünce, Haçlılar 1 Ekim 1204’te tumtaraklı bir Latinceyle Partito terrarum imperii Romaniae (Romania imparatorluğunun topraklarının paylaşımı) adını verdikleri bir antlaşma imzaladı. Flandres Kontu Baudouin, Bizans’ın ilk Latin imparatoru seçildi. Bu Latin sülalesi 1261’e kadar başkentte hüküm sürecekti. Bizans’ın toprakları kağıt üzerinde paylaşıldı. Ama aslında kazanan tek taraf Venedik’ti. En iyi koşullarda ticaret imtiyazları elde ettiği gibi, Ege’de bir sömürge imparatorluğu kurdu. Mora yarımadasındaki limanları ve bir dizi adayı ele geçirdi. Buradaki egemenliğini iki yüzyıl sürdürdü. Girit ancak 1669’da Osmanlılara geçecekti.
İstanbul’da kurulan Latin İmparatorluğu’nun Haçlı seferlerinin davasına yararı değil, zararı dokundu. Buraya yerleşen Haçlılar kutsal topraklara gitmedi. Aksine, Akka’daki Haçlı devletiyle bir çeşit rekabete girdiler. Batı, bu diyarlarda iki devleti birden koruyamaz, savaşçı gönderemezdi. Avrupalı şövalyeler artık Akka’yı değil İstanbul’u tercih ediyordu; hatta Akka’daki Haçlılar bile İstanbul’a göç etmeye başlamıştı. 13. yüzyıl bitmeden taşıma suyla çalıştırılan bu iki kukla devletin de sonu geldi.
1204’te Bizans’ın kafası kesilmişti ama gövdesi üç ayrı yerde yaşadı. Aleksios ve David Komnenos’un Trabzon’da kurdukları devlet 1461’e kadar sürdü. Komnenos-Dukas ailesinin Epir’de kurduğu despotluk, Yunanistan’ı paylaşan Haçlıların korkulu rüyası oldu. Bu despotluğun elinde tuttuğu kentler Osmanlılar karşısında azala azala 15. yüzyılda sona erdi. Üçüncü çekirdek ise Nikea (İznik) kentinde büyüdü. Burada Laskaris’lerin kurduğu devlet, Bizans direnişinin esas kalesiydi. 57 yıl sonra İstanbul’u yeniden kazanan da İznik İmparatoru VIII. Mihail Palaiologos oldu.
1204’ün, Bizans’ın gerçek çöküş tarihi olduğu söylenir. Ancak başkentini kaybetmiş bir devletin 255 yıl daha adını yaşattığını unutmamak gerekir. Bir başka görüşe göre, başkentin kaybedilmesi, Bizanslıların uzun süredir ihmal ettiği çevreyi canlandırmalarına yol açmış, özellikle İznik devleti, Türklerin batıya doğru ilerleyişini zorlaştırmıştı. Elbette bunda, 13. yüzyılın ortasında Anadolu’da beliren bir başka faktörün, yani Moğol gücünün de etkisi olmuştu.
Haçlıların bir başka başarısızlığı da, Bizans topraklarında Roma Kilisesi’ni yerleştirme çabasının boşa çıkması oldu. İstanbul’a istenildiği kadar Latin patrikler atansın, Ortodoks Rumlar asla Katolik olmadı. Kostantiniye Kilisesi, tıpkı Roma Kilisesi gibi kendisini evrensel olarak tanımlıyordu. 1204 tecavüzü iki kilise arasındaki birleşme girişimlerini zorlaştırdı. Yıllar sonra Osmanlılar kenti almaya hazırlanırken Lukas Notaras’a atfedilen, “Şehirde Latin başlığı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim!” sözünün kökeni budur.
YAĞMANIN AVRUPA’DAKİ HATIRALARI
Hipodrom’un atları Venedik’te
Venedikliler 1204 yağması sırasında, birçok kıymetli ve kutsal eseri şehirlerine götürdüler. Bugünkü Sultanahmet Meydanı, o günkü Hipodrom’un sembolü olan muhteşem dört bronz at heykeli, şimdi San Marco Kilisesi’ni süslüyor.
Fransız ve Flaman kökenli Haçlılar girdikleri yerlerde korkunç bir tahribat yaptılar. Ama Venedikliler daha az yakıp yıktılar; daha çok elde ettiklerini Venedik şehrine taşımayı tercih ettiler. Venedik’te bulunan San Marco Kilisesi’ni 4. Haçlı Seferi’nin en büyük anıtı haline getirdiler. Yapının tüm cepheleri ve içi İstanbul kiliselerinden sökülen malzeme ile kaplandı. Sütunlar, sütun başlıkları, kaideler, korkuluk levhaları, vaiz kürsüsü parçaları buraya yerleştirildi.
Bugün kilisede bir vakitler İstanbul’da kullanılan ayin eşyaları kalisler, kaşık ve tabaklar, kutsal hatıraların saklandığı kutular sergilenmektedir ve benzeri bir koleksiyon hiçbir yerde yoktur. San Marko’nun en muhteşem hatıralarından biri, Pantokrator Manastırı Kilisesi’nin (bugünün Zeyrek Kilise Camii) templonunda olduğu sanılan altın mine işi muhteşem bir panodur. Bu anıtsal eser Pallo d’oro adıyla bilinir ve bugün San Marco’nun apsisinde sergilenmektedir. Aynı kilisenin güneyinde ise meşhur “zafer getiren Meryem ikonası” vardır.
Replikalar dışarda orijinaller içerde Venedik’teki San Marco Kilisesi, Haçlı yağmasında taşınan eserlerin en yoğun bulunduğu yer. Ünlü dört bronz at heykelinin asılları kilisenin içinde, replikaları dış cephesinde, girişin hemen üstünde sergileniyor.
Kilisenin batı cephesinde bir galeriye yerleştirilen dört bronz at da İstanbul Hipodromundan Venedik şehrine taşınmıştır. Bizans başkentini süsleyen ve dört atlı bir yarış arabasını çeken atların araba ve sürücüleri günümüze ulaşamamıştır. Antikçağ’dan günümüze kalan en önemli heykellerden olan atlar, önce kilisenin dış cephesine konmuş, sonrasında iklim şartlarının yarattığı olumsuzluklardan korunmak için orijinaller kilisenin içine alınmıştır. Bugün ilk kondukları yerde kopyaları sergilenmektedir. Atların kopyalarından biri de, bugün Emirgan’da Sabancı Müzesi girişindeki Atlıköşk önünde sergilenmektedir.
Yağmanın Rumları en derinden yaralayan boyutlarından biri de, birçok aziz ve azizenin kutsal sayılan kemiklerinin muhteşem mahfazaları içinde Avrupa’ya götürülmesidir. Bugün Avrupa kentlerinin çoğunda rölik denen bu kutsal hatıraları saklayan kiliseler vardır.
YAĞMANIN ARKEOLOJİSİ: SARAÇHANE KİLİSESİ
Kilisenin parçaları dörtbir yana dağıldı
Saraçhane Aziz Polyeuktos Kilisesi’nin benzersiz sütun ve süslemeleri, bugün Barcelona ve Venedik’teki müze veya kiliselerde.
Haçlı felaketinin bazı izleri İstanbul’da yapılan kazı ve restorasyonlarda ortaya çıktı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Saraçhane’de Haşim İşcan alt geçidinin yanında bir park içinde kalıntıları duran Aziz Polyeuktos Kilisesi’dir. 6. yüzyılda Prenses İulia Anicia tarafından benzersiz taş süslemeler ile inşa ettirilmişti. 1960’larda İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Nezih Fıratlı ve İngiliz arkeolog Martin Harrison tarafından yapılan kazılar, görkemli kilisenin Haçlı seferi sırasında nasıl yağmalandığını ortaya çıkarmıştı.
İstanbul’dan Venedik’e San Marco Kilisesi’nin önünde bulunan payeler (üstte sağda), esasında 800 yıl önce İstanbul’daki Aziz Polyeuktos Kilisesi’nin taşıyıcı ayaklarıydı. 1960’larda yapılan kazılarda payelerin benzerleri bulundu ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde koruma altına alındı (üstte solda).
Kilisenin mermer süslemesinden bir grup, bugün İtalya’nın Venedik şehrinde San Marco Kilisesi’ndedir. Bunlardan en tanınanı, İtalyan biliminsanlarınca “Pilastri Acritani” (Filistin’deki Akka’dan gelen payeler) olarak isimlendirilmiştir. Ama bu eserlerin parçaları İstanbul’da bulunduktan sonra kökeni konusundaki tartışma sona ermiştir. Yine kiliseye ait bir sütun başlığı Barcelona Arkeoloji Müzesi’nde korunmaktadır. Muhtemelen 4. Haçlı seferine katılan Katalanlar tarafından ülkelerine götürülmüştür.
Artık San Marco Kilisesi’ni taşıyor Aziz Polyeuktos Kilisesi’nin taşıyıcı ayaklarına benzer şekilde, bazı sütun başlıkları da San Marco Kilisesi inşaatında kullanılmıştı. İstanbul’daki kazılarda başlıkların benzerleri bulunmuştur (altta).
Haçlılarca tahrip edildiği anlaşılan kilisenin parçalarına İstanbul içinde de rastlanmıştır. Edirnekapı semtinde bir paye başlığı, Kocamustafapaşa semtinde ise bir paye kaplaması bulunmuştur. 1994’de Ahırkapı Feneri bitişiğindeki bir kulede Bizans dönemine ait sütun, sütun başlığı, korkuluk levhası gibi birçok mimari parça bulunmuştur. Muhtemelen Haçlılar, eserleri sevketmek için deniz kenarındaki bu kulede depolamış, ama sevkiyat gerçekleşmemiştir. Çok önemli bir grup eser ise Zeyrek Kilise Camii restorasyonu sırasında ortaya çıkmıştır. Bizans döneminin Pantokrator Manastırı olan yapı, Haçlıların yağmaladıkları malzemeyi topladıkları merkezlerden biri olarak bilinmektedir.
YAĞMANIN ARKEOLOJİSİ: TETRARHİ HEYKELİ
Gövdeleri Avrupa’da bir ayağı İstanbul’da
Bugün Venedik’te San Marco Kilisesi’nin önünde duvara yerleştirilmiş, birbirine sarılmış durumda dört Roma hükümdarını temsil eden kabartma heykel, İmparator Diokletianus’un yönetim anlayışının en somut hatırası olarak bilinir. Başlangıçta Mısır’dan Venedik şehrine getirildiği düşünülen kabartmalardan birinin sol ayağı eksiktir. Bu eksik bölümün beyaz taşla tamamlandığı görülür.
1950’lerde İstanbul Laleli Bodrum Mesih Mehmet Paşa Camii bitişiğinde yapılan kazılarda, porfir bir heykelin çok zor tanımlanan ayak parçası bulunmuştur. İstanbul Arkeoloji Müzesi müdürlerinden Nezih Fıratlı tarafından teşhis edilen eser Venedik’teki kabartmanın eksik parçasıdır. Böylece 13. yüzyılın ilk yarısında yerinden çıkarılan ve belki bu işlem sırasında kırılan ayak parçası, yaklaşık 750 yıl sonra İstanbul’da yapılan bir kazıda tespit edilmiştir. Bu kabartma heykellerin, Laleli semtinden geçen Divanyolu üzerinde, Philadelphion adını taşıyan meydanda bulunduğu tahmin edilmektedir.
Kralın yolda düşen topuğu Bugün Venedik’te yan yana sergilenen dört imparatorun tasvir edildiği Tetrarhi heykeli esasında iki ayrı parçaydı ve Laleli’de iki sütun üzerinde yer alıyordu. Heykeller İstanbul’dan götürülürken imparatorlardan birinin ayağı kırılıp düşmüş. Laleli, Bodrum Camii’nde bulunan bu parça, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.
HAÇLILARIN İSTANBUL’DAKİ MİRASI
Binlerce eseri çaldılar birçok fresko bıraktılar
İstanbul’u işgal ettikleri 57 yıl boyunca tarihi hazineleri Avrupa’ya taşıyan Haçlılardan geriye, sadece bir Katolik kilisesinde yaptırdıkları freskolar kaldı.
Kenti 1204’te fetheden Haçlılar, 1261’e kadar şehre hakim oldular. Geçen 57 yıl boyunca İstanbul’dan birçok kıymetli eseri yağmaladıkları gibi, şehirde bugün de görülebilen çeşitli izler bıraktılar. Bunların en meşhuru, Haçlıların Venedikli komutanı Dandolo’nun Ayasofya’nın güney galerisinde, yerde bir mermer levha üzerinde görülen ismidir. Birçok yayında bunun onun mezarı olduğu söylense de, aslında Sultan Abdülmecid zamanında yapının onarımını yapan Fossati Kardeşler bu ismi oraya kazımıştır. Dandolo öldükten sonra Ayasofya’ya gömülmüş, mezarı ise büyük ihtimal 1261’de şehri geri alan Bizanslılar tarafından yokedilmiştir. İsviçre’nin İtalyanca konuşan bölgesinden olan mimarlar bu istilanın meşhur kahramanını Ayasofya’da yaşatmak istemiştir.
4. Haçlı Seferi’nin en önemli isimlerinden Dandolo’nun Ayasofya’ya gömüldüğü bilinir. 19. yüzyılda yapılan onarımda Bizans dönemine ait bir korkuluk levhası üzerine ismi kazınmıştır.
Ayasofya’nın batı cephesinde bulunan uçan payandaların Haçlılar tarafından inşa edildiği tahmin ediliyor.
Bazı Avrupalı araştırmacılar Haçlıların Ayasofya’nın ayakta kalabilmesi için batı cephesine “uçan payanda” denilen destekleri inşa ettiklerini iddia ederler. Bu adeta Haçlı seferinin savunması gibidir. Avrupa’da gotik mimari ile yaygınlık kazanan uçan payandaların İstanbul’daki örnekleri bazı açılardan farklıdır. Bu nedenle araştırmacıların çoğu bu görüşü benimsemez. Genellikle bu payandaların 10. ya da 14. yüzyılda inşa edildiği düşünülür.
Kalenderihane Camii’nde bulunan Haçlı şapelinin freskoları.
Haçlıların kentte tespit edilen tek ciddi hatırası, Bizans devrindeki adı kesin olarak bilinmeyen Kalenderihane Camii’ndedir. O dönem bu kilise Katolik din adamlarına tahsis edilmişti. 1960’lı yıllarda yapılan restorasyonlarda, kilisenin yanında bulunan 13. yüzyıla ait şapellerden birinde Katoliklerin aziz kabul ettiği Asisili Aziz Francesco’nun hayatını anlatan bir dizi fresko bulunmuştur. Bu manastırı kullanan muhtemelen Fransisken tarikatından rahiplerin yaptırdığı bu sahneler, şehirde kalan ve tartışması olmayan tek Haçlı hatırasıdır. Haçlı işgalinin bittiği 1261’den sonra resimlerin üzeri bir şekilde kapanmış olmalıdır. Bu sahneler İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde korunmaktadır.
HANDAN BÖRÜTEÇENE’NİN 1204 TEMALI SERGİSİ
İstanbul’un hayaleti vücudunu arıyor
Sanatçı Handan Börüteçene, daha henüz çocukken Sultanahmet Meydanı’nı gezdiren ağabeyinin “burada çok eskiden atlar duruyordu” sözünü hatırlıyor. “Onlar geri gelsinler” diye başlayan ısrarını hep sürdürmüş yaşamı boyunca. Venedik’te San Marco Kilisesi’nde bulunan heykellerin Türkiye’ye iadesi için onlarca görüşme, yazışma yapmış. Hiç değilse bronzdan replikaları yapılsın diye uğraşmış; olmamış.
Sanatçı Börüteçene’nin 4. Haçlı seferi sırasında yağmalanan kıymetleri temsil eden çalışması ve bu çalışmanın ilgili yerlerde çekilen fotoğrafları.
Börüteçene ilk kez 15 yıl önce sergilediği ve 1204 Latin istilası sırasında yağmalanan kıymetleri temsil eden çalışmasını, yeni bir düzenlemeyle bu kez İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergiliyor. Sanatçı, İstanbul’un Hayal’et’ini görünür kılmak için diktiği bir giysi heykel ve bu giysi heykelin çektirdiği hatıra fotoğraflarından oluşan yerleştirmesiyle İstanbullulara sesleniyor: Şehrimizin tarihî mirasına sahip çıkalım!
YAĞMADAN GERİ DÖNENLER
Kimi kutsal emanetler 800 yıl sonra iade edildi
Haçlıların bir Hıristiyan kente uyguladıkları vahşet ve yağma, Ortodoks ve Katolik dünyaları arasındaki sorunları daha da derinleştirdi. Günümüzde iki kilise arasındaki ilişkileri düzeltmek için taraflar büyük çaba gösteriyor. 2004’te Haçlıların İstanbul’dan götürdüğü kutsal yadigarların ikisi kente iade edildi. Ortodoks Kilisesi için çok önemli olan İstanbul Patriklerinden İoannes Hrisostomos ve Gregorius Theologios’un kutsal kemikleri, İstanbul Rum Patrikhanesi’ne iade edildi. Patrikhane kilisesinin kuzey nefine yerleştirilen bu hatıraların yanına, daha sonra Aziz Basileus’un da kutsal yadigarlarından bir parça gönderilmiştir.
Bu sembolik geri dönüş İstanbul Rum Patrikhanesi açısından çok önemli bir sonuç olsa da, Haçlı seferinin etkisi ve tartışmaları bitecek gibi görünmüyor. Bu satırlar yazıldığı sırada Türkiye’ye gelen Papa Franciscus’un da, İstanbul’da Rum Patriği Bartholomeos’u ziyaret etmesi bekleniyor. Bu ziyarette de bazı geri dönüşler olup olmayacağı ise şimdilik bilinmiyor.
Papa’nın İstanbul Rum Patrikhanesi’ne iade ettiği kutsal emanetlerin muhafazaları.
Uzun tarihi boyunca İstanbul birkaç kere yabancı orduların işgaline uğradı. Bunların en korkunçlarından biri, 13 Nisan 1204 sabahı başlayan Haçlı işgali oldu. Katolik Hıristiyanlar, Ortodoks Hıristiyanların şehrini yaktılar, insanları öldürdüler, dokuz yüz yıldır barındırdığı sanat eserlerini, dinî hatıralarını çaldılar, Avrupa’nın dörtbir yanına kaçırdılar. Bizanslı tarihçiler “Araplar bile bu deccal habercilerinden daha merhametli hareket ederdi” diyecekti.
Haçlı seferleri içinde en çok bilinenleri, birinci ve dördüncüsüdür. Birinci seferde Kudüs Müslümanların elinden alındı ve burada bir Haçlı devleti kuruldu. Dördüncüsünde ise Kostantiniye, Hıristiyanların elinden alındı ve burada da bir Haçlı devleti kuruldu.
Dördüncü Haçlı seferi, geride olağanüstü kronikler (vekayinâmeler) bıraktı. Ortaçağın iki büyük tarihçisi Bizanslı Niketas Koniates ve Fransız Geoffroi de Villehardouin, çarpışan iki tarafı en canlı betimlemeler, en keskin yorumlarla aktardılar. Sıradan bir Haçlı olan Fransız Robert de Clari’nin kitabı da bir başka kaynaktır. Onlar sayesinde olayları gün gün izleyebiliyor, iki tarafın da duygularını anlayabiliyoruz.
Yeni imparator surların üstünde Baudouin de Flandres, İstanbul surlarının üzerinde. Kent alındıktan sonra da seçimle Bizans Latin İmparatoru olacaktı.
Bu Haçlı seferi, sözde Ortadoğu’daki Müslümanlara karşı düzenlendiği halde neden Hıristiyan Kostantiniye’nin yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanmıştı?
III. Innocentius 1198’de papa olduğunda bir Haçlı seferi düzenlemeye kararlıydı. 1187’de Kudüs Haçlıların elinden çıkıp yine Müslümanların eline geçmiş, burada kurulmuş olan Haçlı devleti de Akka’da sıkışıp kalmıştı. Mukaddes şehri yeniden almak üzere Avrupa’da çağrılar başladı. Bu seferi, Flaman, Fransız ve İtalyanların baskın olduğu bir grup üstlendi. Seferin resmi önderliğini İtalyan Monferrato Markisi Bonifacio üstlendi. Bir başka isim de Flandres Kontu Baudouin’di.
Amaç Akka’daki Haçlı devletine destek vermek ve Kudüs’ü Müslümanların elinden almaktı. Ancak oralara nasıl gidilecekti? İlk iki Haçlı seferinde Anadolu’yu katetmenin ne kadar zor olduğu ortaya çıkmıştı. Bizans’tan Selçuklu Türklerine kadar sayısız engel vardı. Dolayısıyla deniz yolu tek alternatifti. Üstelik İtalya’dan doğu Akdeniz’e deniz yolculuğu sadece dört-altı hafta alıyordu. Bunun için, Akdeniz’in en büyük deniz gücü Venedik’in yardımı şarttı.
Tintoretto’nun (16. yüzyıl) istilayı tasvir eden tablosu, Venedik Doç Sarayı’nda sergileniyor.
Haçlı temsilcileri, Venedik Docu Enrico Dandolo’nun huzuruna çıktılar. Bu 90’lı yaşlardaki kör adam seferin gerçek lideri olacaktı. İki taraf arasında Nisan 1201’de bir anlaşma yapıldı: Venedikliler 33 bin 500 insan (şövalye ve piyade) ayrıca 4500 at taşıyacak gemiler yapacak, 9 aylık iaşe sağlayacaktı. Karşılığında Haçlılar Venedik’e at başına dört, adam başına iki mark ödeyecekti. Venedik’in hazırlıkları bir yıl sürecek, toplam 85 bin marka malolacaktı (bu rakam, Fransa kralının iki yıllık gelirine eşitti). Ayrıca Venedik 50 kalyonla sefere katılacaktı. Seferin doğrudan Akka’ya değil, Mısır’a yapılmasına da karar verildi. Bu mantıklı bir stratejiydi. Çünkü Eyyubi sultanı El Âdil’in yönetimindeki Mısır’da egemenlik kurmadan Kudüs’ü geri almak ve elde tutmak imkansızdı.
Haçlılar bir yıl sonra 33 bin 500 adamı Venedik’e getirmeyi taahhüt etmişlerdi. Oysa Nisan 1202’de Venedik’e sadece 12 bin Haçlı geldi. Peki, Venedik’in bir yıl boyunca bütün tersanelerini bu işe ayırarak inşa ettiği gemilerin parasını kim ödeyecekti? Bunun üzerine Dandolo bir çıkış yolu önerdi: Eğer Dalmaçya kıyısındaki Zara kentine (bugün Hırvatistan’da Zadar) saldırırlarsa, bu borcu oradan elde edecekleri servetle kapatabilirlerdi. Gerçi Zara Roma Kilisesi’ne bağlı bir Hıristiyan kentiydi. Ama Venedik, 265 kilometre güneydoğusundaki bu zengin ticaret kentini, yani rakiplerinden birini ele geçirmek istiyordu. Haçlıların içine düştüğü vicdan muhasebesi çok uzun sürmedi. Papanın itirazlarına, hatta orduyu aforoz etmesine rağmen Zara’yı kuşattılar, ele geçirdiler, yaktılar, yıktılar ve yağmaladılar (Kasım 1202). Üstelik Venediklilere borçlarını ödeyecek kadar servet elde etmiş de değillerdi.
Sen haçı taşımayı bırak, ona saygısızlık ettin ve ayaklar altına aldın. Paha biçilmez bir inci peşinde olduğunu söylüyordun, ama esasında en değerli inci olan Mesihimizin vücudunu çamura attın. Müslümanlar dahi bu kadar saygısızlık etmedi.
Tarihçi Niketas Koniates
Bu noktada, sahneye çıkan yeni bir aktörden söz etmek gerekiyor. Bu genç adam, Bizans prensi Aleksios Angelos’tu. Babası Bizans İmparatoru II. İsakos, kardeşinin yaptığı bir darbeyle tahttan indirilmiş ve gözlerine mil çektirilmişti. Genç Aleksios Avrupa’da mülteci olarak yaşıyor ve aynı adı taşıyan amcası III. Aleksios’u devirip yerine geçmek için müttefik arıyordu. Haçlılara bir teklif yaptı: Kendisini Bizans tahtına çıkarırlarsa, hem Venedik’e olan borçlarını ödeyecek, hem de Bizans kilisesine katolikliği kabul ettirip papalığa bağlayacaktı.
Bizans kentlerinde kurdukları kolonilerde ticaret yapan Venedikliler, Cenovalılar, Pisalılar ve Amalfililer kendi aralarındaki müthiş rekabet yetmiyormuş gibi, sık sık yerli Rumlarla ve iktidarla da çatışmışlardı. Kostantiniye’de bu Batılı tüccarlara karşı ayaklanmalar olmuş, mahalleleri yakılıp yıkılmış, öldürülmüş, hapse atılmışlardı. İktidardaki III. Aleksios’un Venediklilere bakışı da olumsuzdu. Dandolo, onun yerine yeğenini tahta geçirirse, Venedik’in Bizans’tan önemli imtiyazlar koparacağının farkındaydı. Haçlı dostlarına bu yeni hedefi kabul ettirmekte zorluk çekmedi. III. Aleksios, yaklaşan tehlike karşısında başını kuma gömmüştü. Bağdat ve Pekin ile birlikte dünyanın en büyük üç kentinden biri olan Kostantiniye’de hiç önlem alınmadı. Niketas Koniates’e göre “gemi yapalım, kuşatmaya hazırlanalım” gibi öneriler karşısında imparator, bir ceset gibi ifadesiz kaldı. Av partileri düzenlediği ormanlarda gemi inşası için ağaç kesilmesin diye harem ağalarına emirler yağdırdı.
Hayali barış görüşmesi Gustave Doré’nin (19. yüzyıl) hayali gravüründe, Bizans İmparatoru V. Aleksios, Haçlı donanmasının başındaki Enrico Dandolo ile barış görüşmesi yapıyor.
Dandolo ise, Haçlı komutanlarına “midesi dolu savaşçının kazanma şansı, midesi boş olana göre daha fazladır” özdeyişini hatırlattı. Böylece Haçlı donanması Haziran 1203’te önce Kadıköy’e yanaş- tı. Buradaki Kalkedon Sarayı’na yerleşen Haçlılar, bol bol erzak buldular. İki gün sonra da Üsküdar’a, Scutari Sarayı’na geçtiler. Kostantiniye surlarla çevriliydi; Haliç kıyısı ise, bir zincirle dışarıdan gelecek gemilere kapatılmıştı. Haçlılar, şehri ancak bu zinciri aşıp Haliç’e girerek alabileceklerini biliyorlardı. Çünkü Haliç kıyısındaki surlar o kadar güçlü değildi.
5 Temmuz’da Haçlılar Üsküdar’dan Galata’ya geçti. İmparator, buradaki kulenin (yaklaşık bugünkü Galata Kulesi’nin yerinde) eteklerinde çadırını kurmuş, ordusunu toplamıştı. Ancak davulların gümbürtüsü eşliğinde gemilerden inmeye başlayan Haçlıları görünce, imparator dahil hepsi gerisin geriye kaçtı. Haçlı ordusu kulenin dibinde kamp kurdu. Gece, sandallarla Haliç’i geçen Bizanslı askerler karargâha baskın düzenledi. Baskın kısa sürede tersine döndü; Bizanslı askerler sığınmak üzere kuleye koşarken, Haçlılar peşlerine takıldı. Kulenin kapıları Bizanslıların arkasından kapanmadan içeri dalmayı başardılar. Artık kule ellerindeydi. Ardından Haçlı donanmasının en büyük gemisi Kartal, Haliç’teki zinciri kırdı. Donanması olmayan Bizans’ın balıkçı mavnalarına varıncaya kadar toplayabildiği gemilerin tümü, güçlü Haçlı donanmasının önünde süprülüp gitti.
Fransız şövalye Villehardouin’in yazdığı kitabın, 14. yüzyıl tarihli yazmasından Haçlı saldırısını gösteren minyatür.
11 Temmuz’da Haçlılar, Ayvansaray’da Blahernai Sarayı’nın bulunduğu yerden surlara hücum etti. Gemiler surlarla deniz arasındaki küçük kara parçasına yanaştı. Kör ihtiyar Dandolo’nun Venedik’in sembolü Aziz Marco aslanı işlenmiş bir sancakla en önde hücüma katılması, bütün askerlere cesaret vermişti. Surlarda başlayan çarpışma sırasında Haçlıların dumanının arkasına gizlenmek için çıkardığı yangın, şehre yayılarak 20 bin Bizanslıyı evsiz bıraktı. 17 Temmuz gecesi, İmparator III. Aleksios, yanına kızını ve hazinesini alarak şehirden kaçtı. 18 Temmuz sabahı Şehirlerin Ecesi, artık imparatorsuzdu. Bizanslılar telaşla gözlerine mil çekilmiş eski imparator II. İsakos’u yeniden tahta çıkardılar. Yani Haçlıların müttefiki Prens Aleksios’un babası tekrar imparator olmuştu. Prens, Haçlı komutanlarıyla birlikte şehre girdi, babasını selamlayarak onunla birlikte IV. Aleksios adıyla ortak imparator oldu.
Artık Haçlılar alacaklarını tahsil edip Mısır’a gidebilirlerdi. Hatta Mısır sultanı El Âdil’ e “Ey kutsal toprakların kâfir işgalcisi, geliyoruz!” şeklinde bir mektup bile yolladılar. Bu arada Robert de Clari’nin anlattığına göre, o sırada Kostantiniye’de bulunan “Konya Sultanı” (I. Gıyaseddin Keyhüsrev), Haçlılara yanaşarak “Aleksios’a yaptığınız gibi beni de kardeşimin yerine tahta çıkarırsanız, Hıristiyan olurum” diye teklifte bulundu; Haçlılar reddettiler. Bunun üzerine kızan Keyhüsrev şehirden ayrıldı (ve kendi çabasıyla Selçuklu tahtına oturdu).
Eugène Delacroix’nın eserinde (19. yüzyıl) Haçlılar, İstanbul’a giriyor.
Haçlılar bir türlü bu zengin ve güzel şehirden kopamadı. Sonradan bunun suçunu da “kalleş Rumların entrikaları”na yükleyeceklerdi. Oysa IV. Aleksios Venediklilere 50 bin mark ödemiş, sonra bir 36 bin mark daha vermişti. Hatta bunun için kilise süslemelerini söktürmüştü. Niketas Koniates yeni imparatora lanetler yağdırıyor, “Dokunulmaza dokundu; artık Roma Devleti (Bizans) yok olmaya mahkum” diye yazıyordu.
Kostantiniye’de herkes, “barbar Latinler” denilen Haçlılardan nefret ediyordu. Haçlı komutanlarından Blois Kontu Louis, yıllar önce Bizans’a gelin gitmiş teyzesi Fransız prensesi Agnès’i ziyaret ettiğinde, Agnès sanki Fransızca’yı unutmuş gibi davranarak yeğeniyle konuşmaya bile yanaşmamıştı.
İtalya’daki San Giovanni Evangelista Kilisesi’nde bulunan 13. yüzyıl tarihli dönem mozayiğinde İstanbul’un teslim alınışı resmedilmiş.
19 Ağustos 1203’te, Haçlılar şehirdeki bir camiye saldırarak yaktılar. Alevler sadece camiyi değil, bütün şehri sardı. Büyük agora mahvoldu, sütunları yıkıldı, bir kilometrekarelik alan harabeye döndü. Halkın nefreti daha da arttı. Nihayet 25 Ocak 1204’te Kostantiniye halkı yeni bir imparator seçmek üzere Ayasofya’da toplandı.
İki gün sonra, Haçlı düşmanı yeni bir imparator ortaya çıktı. Kaşları çok gür ve birleşik olduğu için “Murtzuflos” olarak anılan V. Aleksios (Dukas), IV. Aleksios’u tahttan indirip öldürttü. Haçlılara da yedi gün içinde şehri terketmeleri çağrısında bulundu. Yanına Meryem ikonasını alarak askerleriyle birlikte peşlerine düştü. İkonanın üzerinde Meryem ve havarilerin resimleri, içinde Hz. İsa’nın süt dişi, vücuduna saplanan mızrağın ve kefeninin bir parçası bulunuyordu. Koniates’e göre Bizanslılar ikonayı bir “komutan” olarak görüyor, o yanlarında oldukça yenilmeyeceklerine inanıyorlardı. Ancak Haçlılar Murtzuflos’u kaçmaya zorladıkları gibi, Meryem ikonasını da ele geçirdiler. Ertesi gün ikona bir Venedik gemisine yerleştirildi; gemi, davullar eşliğinde surların önünde turlar atarak Bizanslıların moralini bozmak için sergilendi.
Palma Le Jeune (17. yüzyıl) eserinde Haçlıların İstanbul istilası
9 Nisan 1204’te Haçlı donanması Ayakapı’daki Evergetes manastırından (muhtemelen bugünkü Gül Camii) Blahernai sarayına doğru uzanan surların önüne yanaştı. Villehardouin’e göre, gemi ve kalyonlar 1.5 kilometre boyunca muhteşem bir manzara oluşturuyorlardı. Ancak o gün rüzgar nedeniyle Haçlı gemileri karaya yanaşamadı bile. Robert de Clari’ye göre surlardaki Bizanslılar bayram yapıyor, pantolonlarını indirerek Haçlılara kıçlarını gösteriyordu. Bu yenilgi üzerine Haçlıların kampındaki fahişeler uzaklaştırıldı ve herkes dualara gömüldü.
12 Nisan pazartesi sabahı, günahlarından arınmış Haçlılar yeniden saldırıya geçti. Bu defa rüzgar onlardan yanaydı. Cennet ve Hacı adlı gemiler, bugünkü Fener’de Petrion Kapısı önündeki surlara yanaştı. Gemi direklerinden surlara merdivenler atıldı ve Petrion Kapısı düştü. Murtzuflos, bir hazine toplayarak şehirden kaçtı. 13 Nisan sabahı, Bizanslı asiller Blahernai sarayına sığındı. Panik içindeki halkın bir bölümü kaçmak için şehrin öbür tarafındaki Altın Kapı’ya hücum etti; yurttaşlarının korkaklığını öfkeyle kınayan Niketas Koniates’e göre “hak ettikleri cehenneme kadar gittiler.” Villehardouin ise şöyle der: “Bundan sonrası bir katliam ve yağma sahnesiydi: Rumlar her yerde kılıçtan geçirildi… Öldürülenlerin ve yaralananların sayısı o kadar çoktu ki, saymak mümkün değildi.”
Büyük İstanbul yağması başlamıştı.
PAPA III. INNOCENTIUS (1160/1161-1216)
ADI MASUM KENDİ ZALİM
İtalyan Lotario dei Conti 1198’de papa olduğunda Innocentius adını aldı. Tarihin en etkili papalarından biridir. Kilise yasasında reform yaptı. Ancak bugün adı, Hıristiyanlara karşı açtığı Haçlı seferleriyle tanınıyor. Bizans saldırısından sonra 1208’de bu kez Avrupa’da “sapkın” ilan ettiği Hıristiyanlara karşı Haçlı seferi ilan etti. Fransa’nın güneyi ve İspanya’nın kuzeyinde Katar tarikatına mensup 20 bin erkek, kadın ve çocuk bu seferde öldürüldü.
ENRICO DANDOLO (1107/1110?-1205)
90 YAŞINDAKİ KÖR LİDER
1192’de Venedik Docu (Doge) seçildi. 1171’de Bizans İmparatoru, İstanbul’da Cenovalılara saldıran Venediklilerin tümünü hapse attırmıştı. Söylentiye göre Dandolo da o sırada kör edilmişti. Öykü doğru değildi ama Dandolo İstanbul’u iyi tanıyordu. Kendini Haçlı seferine adadığında 90 yaşında olduğu söyleniyordu. Venedik’in yönetimini oğlu Raniero’ya bıraktı. Bulgarların Latin imparatorluğuna saldırısı sırasında öldü, Ayasofya’ya gömüldü.
BAUDOUIN DE FLANDRES (1171-1205/6?)
İKTİDARIN KEYFİNİ SÜREMEDİ
Flandres ve Hainaut (bugün Belçika’da) Kontu Baudouin, Haçlı seferinin birkaç önderinden biriydi. Kostantiniye alındıktan sonra da seçimle Bizans Latin İmparatoru oldu. Ancak bunun keyfini süremedi. Bir yıl sonra Edirne’ye saldıran Bulgar Kralı Kaloyan’la çarpışırken ortadan kayboldu, bir daha kendisinden haber alınamadı. Kimilerine göre esir düşmüş, işkence altında ölmüştü. Oğlu olmadığı için yerine kardeşi Henri ikinci Latin imparatoru oldu.
NİKETAS KONİATES (1155-1217)
UMBERTO ECO’DAKİ TARİHÇİ
Önemli devlet görevleri üstlenmiş ama asıl 21 ciltlik Tarih’iyle tanınan Bizanslı tarihçi, Haçlı seferi sırasında İstanbul’daydı. Yangında evini kaybederek Venedikli bir tüccarın yanına sığınmıştı. Haçlıların yağması sırasında onu bu arkadaşı kurtardı. Haçlılara “bunlar benim esirim” diyerek Koniates’i, hamile eşini ve çocuklarını şehir dışına kaçırdı. Koniates İznik’e yerleşti. Umberto Eco’nun Baudolino (2000) romanındaki karakterlerden biridir.
GEOFFROI DE VILLEHARDOUIN (1160-1212?)
GÖZ TANIĞI FRANSIZ ŞÖVALYE
Bu Fransız şövalyesi, 4. Haçlı Seferi’nde Venedik’le yapılan anlaşmanın mimarlarındandı. Hayatının son yıllarında seferin bir kroniğini kaleme aldı. Bu kitap, ilk Fransızca eserlerden biri kabul edilir. Villehardouin, Haçlıların yaptığı katliamlardan söz etse bile bunların üzerinde fazla durmamaya çalıştı. Yeğeni Geoffroi, sonradan Yunanistan’da küçük bir Haçlı devleti olan Akhaia’nın prensi oldu.
IV. ALEKSİOS ANGELOS (1182-1204)
KULLANILAN ÇOCUK İMPARATOR
Bizans İmparatoru II. İsakos Angelos’un oğludur. Babası tahttan indirildiğinde (1195) o da hapse atıldı. Ancak kız kardeşinin kocası Alman prensi Philipp von Schwaben onu kaçırtarak yanına aldı. Genç Aleksios, seferin İstanbul’a kaymasının bahanesiydi. Haçlılar tarafından tahta çıkarıldığında hiçbir şansı yoktu. Koniates’e göre “çocuktan farksız”dı. Tahttan indirildikten sonra yeni imparator Murtzuflos tarafından boğduruldu.
Önce VII. Louis’nin sonra II. Henry’nin karısı, Aslan Yürekli Rişar’ın annesi… Aslında bunların çok ötesinde, hem yaşadığı 12. yüzyıla hem sonrasında Avrupa tarihine damga vurmuş bir kadın karakter.
Geçenlerde Hürriyet’in “Seyahat” ekinde “Tarihî Kervan Yolunda 3 Gün” başlıklı bir yazı dikkatimi çekti. Bu kervan rotalarında “Giden Gelmez Dağları”, “Bulamaç Kazanı”, “At İzi” , “Sakal Tutan” gibi ilginç coğrafi yer adları var. Bu dağlardaki “geçitleri çevreleyen kayalıkların arkasına saklanan haramiler, kervan yolcularını sakalından tutup kenara çekerlermiş”.
Bu satırları okuduğum zaman, tarihte Akitanya Düşesi Eleanor diye bilinen Fransa kraliçesinin 1148’de bu tasvirlere benzer bir geçiş hikayesi bulunduğunu hatırladım. Fransa’nın güneybatısında bulunan Akitanya bölgesi bir dükalık idi. Eleanor, babasının ani ölümü üzerine 1137’de hem düşes unvanını aldı hem de babasının vasiyeti üzerine evlendiği Louis kral olunca o da Fransa kraliçesi oldu.
Louis, Papa’nın da teşviki ile 1145’de II. Haçlı Seferine çıktı ve bir rivayete göre Fransa’yı kraliçeye bırakmak istemediği için Eleanor’u da yanında götürmek istedi. Diğer bir görüşe göre de Kraliçe Eleanor kendisi bu sefere katılmak istedi. Zira amcası Raymond, Antakya’yı ele geçirip kendi hükümranlığını ilan etmişti.
Kral ve kraliçe Bizans İmparatorluğu başkentine geldiler ve Miryakefalon Savaşından tanıdığımız Manuel Komnenos tarafından karşılandılar. Bizans kraliçesi İrene de Eleanor’a özel bir ilgi gösterdi. Ama Manuel Komnenos aslında onları başından savmaya çalışıyordu ve yenilen Germen Haçlı ordusunu galip gösterip, kral ve kraliçeyi Germenlere katılmaları için teşvik etti.
Kostantiniyye’den Anadolu’ya devam eden Fransız kuvvetleri, Denizli yakınındaki Honaz Dağı çevresinde ve Kazık Beli geçidinde büyük bir yenilgiye uğradı. Yabancı kaynaklarda Türkler olarak belirtilen Selçuklu askerleri aynı anda birkaç yerden hücum ettiler. Kraliçe Eleanor bütün bu hengame sırasında öncüleri takip ederek, ağırlıklarla beraber ilerlemişti. Ancak ordunun asıl kısmı Selçuklular tarafından epeyi hırpalanmışlar, Kral VII. Louis canını zor kurtarmıştı.
Batılı tarihçiler olayların bu şekilde gelişmesinde, kraliçenin nedimelerinin ve ağırlıklarının hareketi zorlaştırmış olmasının önemli rolü bulunduğunu ileri sürer. II. Haçlı seferi, zaten ilişkileri gergin olan karı kocanın arasını daha da açmıştır. Papa’nın karşı çıkmasına rağmen boşanırlar. Akabinde her ikisi de tekrar evlenir. Eleanor’un evlendiği Normandiya Dükü Henry, daha sonra II. Henry adıyla İngiltere tahtına geçer. Bu evlilikten 8 çocuk olur; bunlardan biri de bizim gene Haçlı seferlerinden bildiğimiz Aslan Yürekli Richard’dır (Rişar).
Eleanor, 1173-74’de oğlu Henry’nin kardeşlerini tahtı ele geçirmek için kışkırtması olayında oğullarının yanında yer alır. Bu sebepten de kocası tarafından onbeş yıl ev hapsinde tutulur. Bir Noel gününde bu hapisliğe ara verilmesi ile bütün bu tarihi olayların hatırlandığı birkaç günü konu eden Kış Aslanı filmi ise neredeyse 800 yıl sonra çekilecek, başroldeki Katharine Hepburn ve Peter O’Toole’a Oscar kazandıracaktır (1968).
Türkçe tarih kitaplarında Akitanyalı Eleanor yer almamıştır, ondan ancak kral Louis’nin karısı diye söz edildiğini görürüz. Oysa Eleanor edebiyatçıları, trubadurları ve romantik şiirler söyleyen ozanları himaye etmişti. “Courtly Love” denen akımın onun zamanında başladığı söylenir. O sıralarda gelişmekte olan deniz hukuku (conventions) ile ilgilenmiş ve 1160’da bu anlaşmaların İngiltere’de kabul edilmesini sağlamıştır. İstanbul ve Kudüs ile yapılacak ticaretin düzenlenmesinde de rol oynamıştır. Avrupa kültürü ve kadın tarihi açısından çok büyük öneme sahip olan ve “Avrupa’nın büyükannesi” diye adlandırılan bu kadın, son yıllarını bir manastırda geçirmiştir.
Galiba önce iş bölümü bulmuşuz. Tam birer keriz gibi oturup her işi yapacağımıza, işleri paylaşıp birine “Sen iyi ekmek pişiriyorsun, sen ekmek pişir, biz uğraşmayalım,” diğerine “Abi bak bir kere o koyun öyle kesilmez, eti hep ziyan ettin, ha ama bıçağının maşallahı var bak. Sen sırf bıçak yap, demir döv, kap kacak yap,” demişiz. Elinden hiçbir iş gelmeyen yarım akıllı iri arkadaşı da, “Sen de bari şurada dur da tarlaya depoya göz kulak ol,” diye bekçi koymuşuz. Hafızam beni yanıltmıyorsa, ekmek pişiren fırıncı, bıçak yapan demirci olurken bekçi diye işe koyduğumuz iş bilmez de başımıza kral kesilmiş, devlet olmuş. Sonrası malum. Diyelim tavuk alacaksınız, elli ekmek götürmek gerekiyor. Tut ki köyü aç bırakma pahasına elli ekmeği götürdünüz. E ekmekler tavukçu yiyene kadar bayatlar? Dolayısıyla bu noktada tavuk için elli ekmek vermek yerine, bir taahhütte bulunmak akıl edilmiş, elli ekmek (ya da iki gömlek) yerine geçen bir borç senedi verilir olmuş. E bu borç senedi ne? Ne silah ne zırh ne de tencere yapmaya yarayan ama yumuşak ve parlak, altın diye bir maden. Nadir olması ve paslanmaması da kullanılmasında bir etken tabii, orası ayrı.
Tabii zamanla altın, değiştirmek için kullanıldığı şeylerden daha önemli oldu ve insanlar bu altın işini niye akıl ettiklerini unuttular. Savaşlar altın için çıktı, gözü dönmüş hükümdarlar, altın için nice koç yiğitleri ölüme gönderdi ama… İşte bir de aması var.
16. yüzyılın Fabrikatör Saim Bey’i, karşısında dur diyecek bir Yaşar Usta olmayan büyük patron, milyarder, para babası, denizler hâkimi, armadalar sahibi İspanya Krallığı, konkistadorlarıyla Güney Amerika’da ne kadar altın gümüş bulduysa hepsini gemilere doldurup getirdi ama, altınlarını çalıp kılıçtan geçirdiği o güzel iyi insanların, birbirine parayla pulla değil sevgiyle bağlı Azteklerin de ahı tuttu tabii. Gerçi ne yalan söyleyeyim Aztekleri de tam hatırlamıyorum, kendilerine has bir sinsilikleri varsa bilemem.
İspanyollardaki neşeyi bir düşünün. Sandık sandık altınlar, neredeyse ülkedeki altını ikiye katlamışlar, yani eskisine göre iki kat zenginleşmişler ve bunu kutlamak için aralarından en küçüklerini ekmekle şarap almaya göndermişler. E ama giden çocuk bir bakmış, ekmeğin de şarabın da fiyatı iki katına çıkmış. E eldeki para da iki katına çıktı deseniz, tam da öyle değil; deniz aşmak için o kadar masraf yapıldı neticede. Onca yolu keriz gibi boşa gidip gelmiş olmuşlar yani. Koskoca İspanya, iki kat zenginleştim zannederken ülkede resmen siz deyin bir 24 Ocak, ben diyeyim bir 5 Nisan kararları, daha küçükler desin bir 28 Şubat 2001 ekonomik krizi yaşanıvermiş.
Yanlış hatırlamıyorsam tarihte bunun gibi ani enflasyon vakaları az da değil. Ne kadar ürettiysen o kadar zengin oluyorsun, elindeki paranın değerini de alabildiği ekmek belirliyor. Kürk getiren Hollanda, patates ve pamuk getiren İngiltere keyfine bakarken, altın gümüş getiren İspanyol batıveriyor. Üretmediğin zaman, gün geliyor elindeki para, pul oluveriyor. Hele bir de o parayla şanına şan katacak agoralar, çarşılar, kervansaraylar yaparsan şanın da coğrafi keşiflerin kerizi oluveriyor. Hele bir de keşfe bile çıkmadan borçla topladığın parayı mermer saraylara yatırdıysan yandı gülüm keten helva.
Berlin Duvarı yalnızca bir şehri değil, tüm Almanya’yı ayırıyordu. Tüm acımasız önlemlere rağmen sosyalist sistemden kaçmayı başaran Henry Leuschner’in hikayesi, bütün bu bölünmüşlüğün vücut bulmuş haliydi.
HELENA DAVENPORT
Berlin Duvarı, Soğuk Savaş’ın sembolü olan ölümcül bir sınırdı. Çünkü üç metre, altmış santimetre boyundaki beton duvarı aşmaya çalışanlar anında vurulacaktı. İlk olarak 13 Ağustos 1961 gecesi saat 01:00’den itibaren üç saat içerisinde, Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) emriyle dikenli teller yerleştirildi. Bazı insanlar son şanslarını değerlendirerek sınırdaki evlerinin camından Batı tarafına atladı. Birkaç hafta sonra dikenli teller sabit duvar haline geldi. İnsanlar işlerini, sahip olduklarını ve akrabaları ile iletişimlerini bir anda kaybetti.
Henry Leuschner, duvar inşa edildikten bir yıl sonra Doğu Almanya’daki Jena kentinde doğdu. Gençlik günlerini “Üç kişiysen, çetesin; yanında tırnak makası varsa kamu malına zarar vermek istiyorsun. Geçersiz imza taşıyan bir öğrenci kimliğine sahipsen dolandırıcısın. Oyuncak tabancan varsa teröristsin” diyerek hatırlıyor.
İş, hayatının merkezi; iş arkadaşları, en yakın tanıdıkların. Sosyalist devletin dayattığı böyleydi; çalışılan işletme için yaşanan bir hayat. Tatiller toplu olarak sendika tarafından organize edilir, çocuklar iş yerindeki kreşte yetiştirilirdi. Boş zamanlarda işletme politikalarıyla meşgul olunur ya da işletme dahilindeki kültürel aktivitelere gidilirdi. Kontrol mükemmeldi. DDR vatandaşı kolektif yapı içerisinde çalışmalıydı. Farklılık, dikkat çekmek ve birey olmak gibi şeyler istenmiyordu. Batıdan gelenler – yiyecek, kıyafet, müzik, edebiyat – hoş karşılanmadığı gibi yasaktı da. Fotokopi makinaları bile, kitapların illegal çoğaltılmasını önlemek amacıyla devlet tarafından sınırlandırılmıştı. Özel ihtiyaçlar için başvuruda bulunmak gerekirdi. Evler, arabalar, meslek eğitimi almak için kontenjanlar devlet tarafından bölüştürülürdü. Hayatın her alanı devleti ilgilendirirdi. Önemli olan, sisteme uyumdu. Yuvada bile SED ideolojisi öğretiliyor, okulda bir yandan bu eğitim devam ederken bir yandan da Özgür Alman Gençliği Birliği’ne üye olmak dayatılıyordu. Çünkü üye olmadan gelecekte bir kariyer düşünülemiyordu.
Yattığı hapishanede rehber Henry, kıyafetleri, sarı boyalı saçları, yaşam tarzıyla, Doğu Almanya sisteminin tam zıttını yansıtıyordu. Bugünse, 30 yıl önce işkence gördüğü Berlin’deki hapishanede rehberlik yapıyor.
Henry Leuschner daha çocukluğunda devletin filtresine takılmıştı. O, mevcut kalıplara uymuyor, zaten uymak da istemiyordu. Okulda “davranış” notu “yetersiz”di. Saçlarını uzatır, eski bir parka ve üzerinde USA yazılı tişörtler -kısaca Batı kıyafetleri- giyerdi. Özgür Alman Gençliği Birliği’ne katılmasına izin verilmedi. Daha altıncı sınıftayken tahtaya kabaca Batı Berlin’in sınırlarını çizip ortasına “Gelecek Vadeden Ülke” yazmıştı. Henry, özgürlüğü istiyordu. İstediğini düşünmeyi, söylemeyi, okumayı ve dinlemeyi diliyordu. Kaçış yeri olarak, devletten bağımsız tek topluluk olan Protestan Kilisesi’nin gençlik topluluğunu buldu. Sosyalist bir devlette kilise bir yandan değer ve anlam kaybederken diğer yandan sistem muhalifleri için önem kazanıyordu. Bazı kiliselerde başka yerde gerçekleştirilmesi yasak olan münazaralar, okumalar ve hatta punk konserleri düzenleniyordu. Yönetim, kiliseye karşı gelemiyordu. En azından resmî olarak. Sonuçta inanç özgürlüğü anayasanın temel parçalarından biriydi. Fakat yine de, güvenlik birimleriyle perde arkasında iş birliğinde olanlar dışında bu gençlik topluluğuna katılanlar bile her an hapishaneye düşebilridi. Henry, kilisede bile birçok gayrıresmi devlet çalışanı olduğunu aktarıyor. Onuncu sınıfa geçtiği 1978’de, askerî beden eğitimi dersine katılmayı reddetti: “Makinalı tüfekle ormanda koşmak, bana gerçekten aptalca geldi. Ardından okuldan atıldım ve kırk katırla kırk satır arasında seçim yapmam gerekti”. Ya çatı kaplama ya da duvarcılık eğitimi alacaktı. Henry ilkini seçti.
Sosyalist sistemde herkes eşitti ama bazıları da ayrıcalık sahibiydi. SED üyesi olanların üniversiteye girişte önceliği vardı. Partiye karşı olanlarınsa, hemen hemen hiçbir şansı yoktu. Belki de dayatılandan farklı bir iş seçmek istedikleri için çalışmayanlar “Asosyaller Yasası” kapsamında devlet düşmanı olarak değerlendiriliyordu. Ceza olarak aileler ayrılmaya zorlanıyor ve çocuklar, kendilerine sosyalist terbiye aşılanması için yurtlara gönderiliyordu. SED o zamanlar göğsünü gererek DDR’de işsizlik olmadığını iddia ediyordu. Esasında yapacak işleri olmasa bile çoğu kişi çalışıyormuş gibi yapıyordu. İşletmeler kâr etmese de olumsuz algı oluşturacakları kaygısıyla devam ettiriliyordu.
Henry Leuschner, iş eğitimi alırken büyük bir sorunla karşılaştı: Ulusal Halk Ordusu’nda zorunlu askerlik. Bu görevi tamamıyla reddetseydi çatı kaplama eğitimi hakkını da kaybedecekti. Ancak, askerliğini silahsız inşaat askeri olarak yapma imkanı vardı (Protestan Kilisesi’nin çalışmaları sayesinde silahı reddedenler için farklı askerlik yöntemleri de vardı). Henry, inşaat askeri olma kararının gerekçesini devlete “pasifizm sempatisi” olarak aktardı. Büyük bir hata. Gerekçesini kaleme aldıktan üç gün sonra kapısına Milli Savunma Bakanlığı çalışanlarıyla askerî polis dayandı. Bugün 52 yaşındaki Henry anlatıyor: “Sözde, silah gücünü reddeden davranışlarım sebebiyle DDR’nin baş düşmanı Almanya Federal Cumhuriyeti’ni savunmuşum”. Henry’nin Jena’dan çıkması yasaklandı. Her salı polise yoklama vermesi gerekecekti. Ayrıca, kendisini DDR düşmanı olarak gösteren BM12 tipi yeni bir kimlik verildi. Bu kimlik, sahiplerinin küçük olaylarda sebep gösterilmeden tedbir amaçlı hapse atılmasına imkan veriyordu. Henry, yeni kimliğini plastik folyoya sarıp göğsünde taşımaya başladı. Bir büyük hata daha. Bu sefer de kendi sorunlarıyla toplumu sıkmakla suçlandı ve kimliği elinden alındı.
Geriye kalanlar 9 Kasım günü binlerce Almanın alaşağı ettiği (üstte) Berlin Duvarı’ndan geriye kalanlar, bugün turistik bir ziyaret noktasından ibaret (altta).
Partice tanınan sanatçı, biliminsanı ya da sporcular DDR’nin reklamını yapmak için batıya gidip gelebiliyorlardı. Başkaları için yurtdışına çıkış başvurularının sonuçlanması yıllar sürüyordu. Belli meslek ve yaş gruplarına seyahat daha en baştan yasaklanmıştı. Milli Savunma Bakanlığı, tanıdıklarını, iş arkadaşlarını, akrabalarını görevlendirerek başvuruda bulunanların her adımını belgeliyordu.
Niye bu kadar çok insan böylesi bir takip sistemine dahil oldu? Bu soru henüz yanıtlanmış değil. SED, birçok insanı, kendi sistemlerinin var olan tek gerçek sistem olduğuna inandırmayı başarmıştı. Propagandaları beyin yıkamanın sınırlarındaydı. Kimine rüşvet verildi, kimileri tehdit edildi.
Henry ilk yurtdışına çıkış başvurusunu 18 yaşındayken yaptı. “Tabii ki eğlenmek istiyorduk ama aynı zamanda Vietnam’da neler olup bittiğini de öğrenmeliydik. DDR’deyken hiçbir şeyden haberimiz olmuyordu ki.” Bir yıl geçmesine rağmen sonuç alamadı. Henry daha fazla bekleyemeyip 1 Nisan 1981 günü en iyi arkadaşıyla trene binerek DDR, Batı Almanya ve Çekoslovakya sınırlarının kesiştiği Dreiländereck’e doğru yola çıktı. Saçları masmavi boyalı Henry ve arkadaşı yol boyunca izlendiklerini hissedebiliyordu. Sıradaki ilk durakta tutuklanacakları korkusuyla hareket halindeki trenden atladılar. Ormanın içinde yürüyüp yönlerini kaybettiler ve kendilerini elektrikli tellerin önünde buldular. Ancak hangi tarafın Doğu hangi tarafın Batı olduğunu ayırt edemediler. Daha ilk çitte Henry’nin arkadaşını elektrik çarptı. Baygın şekilde duvar ve elektrikli çit arasındaki “ölüm şeridi”nde kaldı. Kendilerine geldiklerinde karşılarında gördükleri tabela bulundukları yeri anlatıyordu: mayınlı bölgeye girmişlerdi. Henry “Bir bomba ikimizi aynı anda havaya uçururdu. O yüzden ayrıldık” diyor. İki genç, donmuş zemin üzerinde ayrı ayrı sürünerek ilerlemeye başladı. Karşı taraftaki çitlerde yeniden buluşmak istiyorlardı. Ancak, çitte siren şeklinde bir mekanizma asılıydı. Bu mekanizma, üzerine 50 kg’dan fazla yük binince harekete geçen otomatik ateşleme sistemi SM-70’ti ve onlar bunu bilmiyordu. Henry, tüm ağırlığı ile tellere tutunup kendini yukarı çekmek istediğinde bir anda yüzlerce kurşun ateşlendi. “Ayaklarımın üzerindeki karı silkelemeye çalıştım, ta ki onların kar değil, boşta kalan kemiklerim olduğunu anlayana kadar. Ağlayamadım bile”.
Henry hastanede uyandı ve ağır yaralarına rağmen tutuklanıp Berlin-Hochschönhausen hapishanesine gönderildi. DDR’den kaçma girişimi sebebiyle bir yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı. En iyi arkadaşından hiç haber almadı. 1983’te serbest bırakıldı. Aynı yıl, 28 Eylül’de polisler yine önünü kesti. “Esas şimdi başlıyoruz, diye düşündüm” diyor Henry. Ancak, olaylar farklı gelişti ve Batı Berlin’e götürüldü. Özgürdü. Üç günlük sevinç sarhoşluğu ardından özgürlüğüne nasıl kavuştuğunu da öğrendi. Hapishanedeyken, iki arkadaşı Berliner Morgenpost gazetesinde ona dair bir haber yayınlamış, Federal Almanya’dan bir milletvekili de yazıyı okumuştu. Ancak milletvekili Henry’nin adını görünce hayli şaşırmıştı. Çünkü o çoktan Batı’da olmalıydı. Zira bir yıl önce Federal Almanya hükümeti, Henry’nin serbest kalması için Doğu’ya fidye ödemişti. Fakat DDR’nin ödemeye rağmen Henry’i henüz Batı’ya göndermediği anlaşıldı. Sebep, SM-70’ten kalan mühimmat kalıntılarını hâlâ vücudunda taşımasıydı. Doğu SM-70’lerin varlığını inkar ediyor, Henry de kanıtları vücudunda taşıyordu. Dolayısıyla Batı’nın onu görmemesi gerekiyordu. Yine de Federal Almanya hükümeti bir yıl geç de olsa Henry’i Batı Berlin’e getirtmeyi başarabildi.
Duvar, yaklaşık 28 sene boyunca ayakta kaldı. DDR vatandaşları 1989 yılında, sefil ekonomik durumdan dolayı, yoğun ancak şiddet içermeyen protestolar düzenleyince SED’in önde gelen isimlerinden Günter Schabowski 9 Kasım 1989’daki bir basın toplantısında DDR vatandaşlarının gelecekte herhangi bir neden göstermeksizin yurtdışına çıkış başvurusunda bulunabileceğini açıkladı. Oysa, bir gazetecinin “Ne zamandan itibaren?” sorusuna hazırlıksızdı. Verdiği “Derhal, gecikmeksizin” cevabı, Avrupa’nın bölünmüşlüğünün sonu anlamına gelecekti. Binlerce DDR vatandaşı sınır kapılarına yığıldı. Öncesinde başvuru yapılması gerektiği, kimseyi ilgilendirmiyordu. Almanya içerisindeki sınırlar ardı ardına açılmaya başlandı. Duvar yıkıldı. Bir sene içinde SED diktatörlüğü de. Ve bugün artık duvarın yıkılışının tam 25. yıl dönümündeyiz.
Henry artık müze olan eski Berlin Hochschönhausen Hapishanesi’nde ziyaretçilere rehberlik yapıyor. Yani tam da 1981’deki kaçma girişiminden sonra yargı kararını bekleyip saatlerce ifade verdiği ve işkence gördüğü yerde.
En kıymetli pasaport Doğu Almanya pasaportu elde etmek ve onunla yurt dışına çıkış için gerekli onaylar, yıllar alıyordu. DDR yıkılınca artık pasaport da anlamsızlaşmıştı.
Sovyetler’in işgal ettiği, 1949’tan sonra da DDR olan bölgede tahminlere göre 280 bin kişi politik sebeplerle hapis cezasına çarptırıldı. Kaçma girişimleri sırasında ya da sınır bekçileriyle çatışmalarda kaç kişinin hayatını kaybettiği kesin olarak bilinmiyor. Fakat şu kesin, 1980’lerin sonunda DDR’de her yıl 5 ila 6 bin arası insan intihar ediyordu. Bu sayı Demokratik Almanya’yı dünyanın en yüksek üçüncü intihar oranına sahip ülkesi yapmıştı.