Kategori: Dünya Tarihi

  • Hansarayı ve Kırım Tatarları

    Hansarayı ve Kırım Tatarları

    Kırım Hanları, yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey sınırında bağlaşık bir kuvvet teşkil ettiler. 16. yüzyılda inşasına başlanan Bahçesaray’daki Hansarayı, imparatorluğun başkentindeki Topkapı Sarayı’nın küçük bir modelini andırıyordu. 18. yüzyılda Batılılaşma etkilerinden nasibini alarak barok ve rokoko usullerde yenilendi.

    Rus İmparatorluğu Kırım’ı 1783’de işgal, 1792’de ilhak ederek Kırım Hanlığı’na son verdi. 1944’de Stalin’in emriyle gerçekleşen büyük sürgüne kadar, Tatarlar Kırım nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyorlardı. Kırım 1954’de Sovyetler Birliği içerisinde Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti’ne devredildi. Sovyetlerin dağılması ile birlikte 1990’larda anayurtlarına dönen Kırım Tatarları, bugün 250 bin civarında bir nüfus ile Kırım’da yaşayanların %10’unu oluşturuyorlar. 2014 yılındaki Rus işgali ve ilhakına kadar Kırım’daki Tatar tarihi ve kültürünün en önemli simgesi olan Hansarayı, Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyeti dahilinde bir müze olarak korunuyordu. Çoğu ülke tarafından resmî olarak tanınmayan Kırım’daki mevcut Rus yönetimindeki durum, Kırım’da Türkçe konuşan halkın kaderi gibi, bu anıtlar için de belirsizlik içeriyor.

  • Latin Amerika’nın vicdanı

    Latin Amerika’nın vicdanı

    Kendine has üslubuyla acıların unutulmaması için değil, umutların yitirilmemesi için yazdı. Latin Amerika’nın vicdanıydı.

    Uruguay’da orta halli bir ailenin çocuğu olarak 3 Eylül 1940’da dünyaya gelen Eduardo Galeano, başta futbol olmak üzere merak sardığı uğraşlardan hiçbirinde dikiş tutturamayınca, 14 yaşında sosyalist El Sol’da gazeteciliğe başladı. Burada yazılar yazıyor, ünlü siyasi simaların karikatürlerini yapıyordu. Henüz 20 yaşında önemli haftalık dergilerden Marcha’nın yönetiminde yer aldı. 1964’te başkent Montevideo’daki günlük Epoca’nın yöneticisiydi. 1973’teki askeri darbede önce hapsedildi, ardından Arjantin’e sürgüne gönderildi. Burada üç yıl boyunca yöneteceği Crisis dergisini kurdu. 1976 askerî darbesinden sonra ölüm mangalarından tehditler alınca Barcelona’ya yerleşti, 1985’te ülkesine dönene kadar orada yaşadı.

    Eduardo Galeano, en iyi olmasa da en ünlü eseri Latin Amerikanın Kanayan Damarları ile başlayarak ve giderek daha incelikli hale gelen bir uslupla bellek kaybına karşı özgün bir edebi bir tavır sergiledi. Yavanlığa düşmeden, propagandacılığa kaçmadan, büyük bir umut yeşerticisi olarak öncelikle kendi kıtasındaki yıkımlara karşı çıktı. Acıları istismar etmeyen bu samimi tavrı, Galeano’nun dünyanın dört bir yanından insanın geleceğe umudunu besleyen bir anlatıcı olarak tanınmasını sağladı. Galeano’nun nev-i şahsına münhasır yazarlığı, üslubunun farklılığı, yapıtının tasnif dışı oluşunun sırrı, muhtemelen yine 2009’da yaptığı şu açıklamada gizliydi: “Şehrazad’ı tanıma şansım olmadı, anlatı sanatını Bağdat sarayında öğrenmedim; benim üniversitelerim Monte- video’nun köhne kahveleriydi.” 2010’da saygın Stig-Dagerman edebiyat ödülü töreninde Galeano, “onların sözcüsü olmaya çalışmadan her zaman ‘dünyanın lanetlileri’nin yanında” diye takdim edilmişti. Edebi çalışmalarının yanı sıra dünya sosyal forumlarına katılması, Porto Alegre forumunun önde gelen imzacılarından olması, Filistin için Russel Mahkemesi’nde yer alması bu onur verici takdimi sonuna kadar hak ettiğinin en açık göstergeleriydi.

    Galeano: Acıları istismar etmedi, umudu yeşertti.

    TARİHE KALANLAR

    Hayat 10:36’da durdu

    31 Mart 2015 günü Türkiye tarihinin en büyük elektrik kesintisi yaşandı, neredeyse ülkenin tamamı bir gün boyunca enerjisiz kaldı. Batı illerinde 10:36’da başlayan kesintiler domino etkisiyle kısa sürede bütün Türkiye’yi etkisine aldı. Vatandaşlar ulaşım araçlarında mahsur kaldı, ameliyatlar yapılamadı, eğitim ve üretim aksadı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı “anlaşılabilir” bir açıklama yapmadı.

    Kenya’da katliam

    2 Nisan’da Kenya’nın kuzeydoğusundaki Garissa kentinde, üniversite kampüsünü basan El Kaide’nin Somali kolu Eş Şebab’a bağlı saldırganlar, çoğu öğrenci 147 kişiyi katletti.

    Akdeniz’de trajedi

    13 Nisan’da Libya’dan İtalya’ya kaçak göçmen taşırken batan gemideki 550 kişiden yaklaşık 400’ü öldü. 19 Nisan’da yine aynı rotada seyreden ve 700’e yakın kaçak göçmen taşırken Lampedusa Adası açıklarında alabora olan gemiden sadece 28 kişi kurtarılabildi. Böylece, sadece 2015’te Akdeniz’de hayatını kaybeden göçmen sayısı 1600’ü buldu.

    François Maspero öldü

    Fransız editör, yazar, çevirmen François Maspero 83 yaşında öldü. 50’li yılların sonunda kendi adıyla anılan yayınevini kuran Maspero, özellikle 60’lı ve 70’li yıllarda yükselen sosyalist hareketin önemli figürlerindendi.

  • Nimrud, Süleyman Şah’tan önemsiz mi?

    Nimrud, Süleyman Şah’tan önemsiz mi?

    Musul’un üç önemli tarihi yerleşkesi de, IŞİD’in saldırılarıyla büyük oranda tahrip edildi. 100 yıl öncesine kadar atalarımızın, dedelerimizin yaşadığı bu coğrafyadaki tarihî mirasa, Batılılardan çok Türkiye’nin sahip çıkması gerekiyor.

    Dicle’nin suladığı bereketli topraklara sahip Musul havzasında Yeni Assur İmparatorluğu’nun üç başkenti yer alır; Kalhu, Dur Şarrukin ve Ninive. Bugüne değin arkeolojik değerleri ile gündemde olan Musul’un bu üç önemli eski yerleşmesi, artık saldırı ve tahribat haberleri ile anılır oldu.

    Saldırılar önce Koyuncuk’ta yer alan Ninive’ye gerçekleştirildi. IŞİD mensupları, kışla-sarayın yer aldığı Nebi Yunus Tepesi’ndeki Yunus peygamberin türbesini yokolma derecesinde tahrip ettiler. Sonrasında ise Khorsabad köyü yakınlarındaki Dur-Şarrukin kenti hedef oldu. Ünlü Assur kralı II. Sargon’un (MÖ 721-705) başkent olarak tasarlayıp inşa ettirdiği bu önemli yerleşmenin son durumu hakkında ne yazık ki hiçbir bilgi bulunmuyor. IŞİD’in en yoğun saldırı yaptığı merkez ise Nimrud adıyla da bilinen Kalhu. 19. yüzyılın ortalarında (1845-1855) Austin Henry Layard ile Hormuzd Rassam tarafından gerçekleştirilen kazılarda açığa çıkarılan Kuzeybatı Sarayı ile anıtsal yontuların Avrupa ve Amerika’daki yankıları çok büyük olmuştu. Uzun süre duraksayan kazı çalışmaları 1949’da Max Edgar Lucien Mallowan tarafından yeniden başlatıldı ve aralıksız on dört dönem devam etti.

    Dicle ve Büyük Zap’ın kesişme noktasında yer alan Kalhu, kral II. Assurnasirpal (MÖ 883- 859) tarafından geleneksel başkent Assur terkedilerek siyasi yönetim merkezi yapıldı. Assurnasirpal, Tevrat’ta Kalah olarak anılan Nimrud’a görkemli bir saray inşa ettirdi. Kuzeybatı Sarayı olarak anılan yapı, Osmanlı sarayları da dahil olmak üzere Önasya saraylarının atası olarak bilinmektedir. 2100 x 1670 m’lik boyutuyla 360 hektarlık bir alana yayılan bu görkemli Asur kentinde Irak devleti tarafından 1960 ve 70’lerde restorasyon çalışmaları gerçekleştirildi ve özellikle de sarayın taht odası, anıtsal girişi ile birlikte ayağa kaldırıldı.

    Kısa bir süre önce Kuzeybatı Sarayı ile hemen kuzeyindeki zigguratın bombalarla yokedilişini yansıtan filmler sosyal medyada yayınlandı. 2014’ün Ekim ayında gerçekleştiği düşünülen saldırıların taht odasının girişindeki kabartmalar ile boğa-adam (lamaşşu) heykellerini hedef aldığı gözlenmektedir. Patlayıcıların yanısıra iş makineleri ile yapılan tahribatlarla kalıntıların buldozerler ile daha da küçük parçalara ayrılması hedeflemiş gibi görünmektedir. Saray odalarındaki kabartmalar ise balyozlar ve hiltilerle yokedilmiştir. Bazı parçaları British ve Bern Müzelerinde olan bu kabartmalar toz haline getirildikten sonra varillere doldurulmuş ve patlatılarak araziye saçılmıştır. IŞID’in özellikle Nimrud’a, herşeyi yok etme pahasına saldırmasının nedeni çok büyük olasılıkla bu eski yerleşmenin İbrahim peygamberin düşmanı olan Nemrut’la olan isim benzerliğidir.

    Kültürel Barbarlık Bir asır kadar önce Osmanlı toprağı olan bölgedeki Asur yerleşimlerinin IŞİD tarafından önce yağmalanması; ardından bombalar, dozerler ve maktaplarla yerle bir edilmesi, tüm dünyada 2001 yılında Taliban’ın Afganistan’daki Bamiyan heykellerini tahrip etmesine benzer bir kültürel vahşet olarak yorumlandı.

    Mezopotamya’nın durmayan bir tempoda tahrip edilen arkeolojik değerleri ile kültürel ve tarihî mirası Türkiye’yi de ilgilendiren kritik bir konuma gelmiştir. Bugün sınırlarımıza birkaç yüz kilometre mesafedeki bu örenyerleri, 100 yıl öncesinde atalarımızın, dedelerimizin yaşadığı bir coğrafyada yer alıyordu. Buradaki kazıları başlatan İngiliz ve Fransızlar’ın Osmanlı Devleti’nden izin almış oldukları gerçeği unutmamalıdır. Nimrud, Khorsabad ve Koyuncuk’taki anıtsal eserleri bilim için değil yağma için açığa çıkararak ülkelerine taşıyan Avrupalıların, IŞİD tahribatından kaygı duymalarını ve üzülmelerini umut etmek bile iyimser bir yaklaşım olacaktır. Zaten mevcut durum, kaygının ötesine çoktan geçmiş olmayı gerektirmektedir. Bu bakımdan her türlü siyasi yaklaşımın ötesinde, geri dönüşü olmayan tahribatları durdurmak yolunda Türkiye’nin daha aktif tutum alması gerekmektedir. Bölgedeki Türk-Osmanlı mirası, sadece Süleyman Şah türbesinden ibaret değildir.

    Hâl-i hazırdaki korkunç tabloya Suriye toprakları da dahil edildiğinde, ören yerlerinde kaçak kazılarla, iş makinalarıyla, patlayıcılarla yok edilen, müzelerde yağmalanan, belki de satılan tarihsel mirasımızın, yani insanlığımızın kayboluşuna insanoğlu olarak seyirci kalıyor olmamız ne acı.

    Mezopotamya’da son cinayet

    Tüm zamanların en iyi polisiye yazarlarından Agatha Christie’nin Önasya kültürlerine olan merakı bilinen bir gerçekliktir. Türkiye, Mezopotamya ve Mısır’ı romanlarındaki coğrafyada sıklıkla gördüğümüz Agatha Christie’nin Doğu romantizmini yaşamasında Nimrud’un etkisinin çok büyük olduğu söylenebilir. Nimrud kazılarının son başkanı Max Edgar Lucien Mallowan ile 1930 yılında evlenen ve kazılara uzun yıllar bilfiil katılan Agatha Christie’nin “Mezopotamya’da Cinayet” romanını örenyerinde kendi elleriyle yaptırdığı kazıevinde kaleme aldığı bilinmektedir. Bugün gelinen noktada tarihin yanında dünya edebiyatının da bir parçası durumuna gelmiş olan Nimrud antik kenti ve kazıevinin yokedilişini çaresizce izliyoruz.

  • Selçuklular da, Osmanlılar da Türkler de onları silmek istedi: Mengücekoğulları

    Selçuklular da, Osmanlılar da Türkler de onları silmek istedi: Mengücekoğulları

    1070’lerden 1270’lere Erzincan-Kemah-Divriği bölgesini yurt tuttular. Başta Divriği Külliyesi olmak üzere, eşsiz benzersiz anıt eserler bıraktılar. Çağlarında Selçukluların silahına, sonrasında Osmanlıların kayıt gazabına, günümüzde de Türk torunların yanlış restorasyonlarına boyun eğdiler. Zamanının çok ötesinde bir uygarlığın, zamana karşı direnişi…

    Bir gezi grubuyla 2012’deki Kemah ziyaretinde, Melik Gazi’deki küçük müzede görücüye çıkarılmış mumya kafaya en çok ben baktım. Vitrin içinde yorgan döşek yatan sanki ateşli bir hasta. Kırcıl saçlı başı görülebiliyor… Kimbilir kaç zaman, kaç yüzyıl, bu baş ve kemikleşmiş vücut, Tanrı yağmur yağdırsın diye kümbetinden çıkartılıp aşağıya indirilerek boynuna ip bağlanıp Karasu’ya bırakılmıştı? Artık bir turizm varlığı olmuş. Vitrine yanaşanlar, ne Mengücek ne Alparslan ne Romen Diyojen anımsamadan, şaşkın ve “ölü korkusu” ile bakıyorlar. Bu yeni yüksek sergileme fikri (!) tutmuş olmalı ki dışarıda satış, pazarlama girişimleri başlamış. Çay, kahve, börek… Buyurun hoş geldiniz sıcaklığı… 940 yıl önce Kemah Kalesi’ni fetheden gazinin mumya kafası, bugün de Kemah’ı turizme açmada görev yüklenmiş!

    Eşsiz bir külliye, gizemli simgeler

    Küçük bir beylik, anıt eserler gizemli simgeler bıraktı: Hâlâ okunamamış şematik kuş, ejderha rölyefleri.

    Tarih bilginlerimizin Süryani-Ermeni kroniklerinden alıntılayarak kendi kitaplarına düştükleri dipnotlardaki bilgilere göre, Malazgirt Savaşı’nı kazanan Alp Arslan, komutanları Artuk’a, Saltuk’a, Danişmend’e, Mengücik’e “Ne duruyorsunuz, aslan yavruları olunuz, Anadolu’yu fethediniz” demiş; onlar da tümenleri ve arkadan gelen onbinlerce Oğuz-Türkmen göçmeniyle sarp dağları, derin vadileri aşarak fetihler yapmış, ilk Türk beyliklerini kurmuşlardı. Bu cam içinde patiskaya sarılmış baş, o serüvenin bir kahramanı, Erzincan-Kemah-Divriği üçlüsünü fethedip beylik kuran Mengücek Gazi’ydi. Ben bu gazilerin fütuhatını, 1960’da Anadolu’nun Fethi’ni yazan (Merhum) Ord. Prof. Mükrimin Halil (Yınanç) Hoca’nın Ortaçağ İslâm tarihçisi aksan ve üslubundan heyecanlanarak dinlemiş bir bahtiyarım! Yınanç’ı da anarak mumya kafaya herkesten çok baktım, herkesten farklı düşüncelere daldım. Divriği’deki insanlık mirası şaheseri yaptırtan Ahmed Şah ve Melike Turan Melek, demek bunun torunlarıydı. At sırtında göçebe kalabalıklarla gel, çadırlar kur, torunların kentler, kaleler yüceltsin insanlığa anıt miraslar bıraksınlar…

    Taç kapılarına bin türlü bezekler, lotüsler, hayat ağaçları, büstler, girlandlar, Türk yıldızları, çelenkler, gülceler, şamdanlar yüklenmiş eşsiz bir külliye (aşağıda)… Ziyaret edenler anlamak, görmek yerine önünde fotoğraf çektirip
    “ hayran oldum” diyerek geçiştiriyorlar.

    Anadolu’nun eski kentlerinden Divriği’nin tarihi, son bulgular ışığında MÖ 9.-7. yüz- yıllara, Urartulara ulaşıyor. Kanyonlarla parçalanmış genç dağlar arasındaki bu kapalı yöreye, Arap coğrafyacılar, Fırat’ın kaynağı tanımlamasıyla el-Abrik (İbrik) adını vermişler. Kent, 9. ve 10. yüzyıllarda Bizans’ın doğu sınırı garnizonu iken “Tephrike” diye anılmış. 11. yüzyılın son çeyreğinde Alp Arslan’ın emirlerinden Mengücek Gazi fethetmiş. Yaklaşık 1170-1270 arasında da Mengücekoğullarının bir koluna payitaht olmuş.

    Fırat’ın kollarından Çaltı suyunun iki yakasını tutan kanyonun bakışık zirveleri- ne inşa edilen şato esintili, iki kaleden Kestoğan daha yalçın, efsaneleri daha gizemli. Buraya Büyük Mitridat’a hazine gömdürten, Meryem Ana ile Aziz Pavlus’u bir süre burada saklayan, kaleden kaleye ip gerip âşıkları buluşturmak isteyen rivayetçiler var. Hüzünlü ve ıssız bu iki yazgıdaş kaleden Kestoğan, Urartu yapısı. Kentin yanıbaşındaki Divriği Kalesi ise ilk yapısıyla 9.-10. yüzyıllarda, Bizans ordularına karşı cengaver Pavlikanların sığınağı olmuş.

    Kemah’taki sergileme: Yorgan altına alınmış mumya kafa muhtemelen Mengücek Gazi

    O eski kalenin yerini alan 1234-1251 tarihli Divriği Mengücek Kalesi ile Kemah, Harput, Eğil, Şebinkarahisar, Niksar kaleleriyle, İngiltere’deki aynı dönem Norman kalelerinin benzerliğini açıklamak zor. 1830’larda Divriği’ye uğrayan İngiliz gezgin Ainsworth da “Surlar iki sıralı, Sarasenic (Arap-İslâm) karakterinde, batı Asya’da görülen bu tarz kalelerin en mükemmellerinden- dir” diyor. 1890’larda gelen W. Yorke ise “Tepedeki ilk duvarları, Pavlikanların inşa ettiği” tahmininde bulunmuş.

    Kale Camii’nin önündeki temenos izleri, taşa oyulmuş kurban çukuru; yamaçlarda ve kalenin altındaki doğal – oyma mağaralara bakıp, burayı bir tutunma noktası ve kutsal tepe seçen ilk sakinler neolitik insanlardı dense de, bu zaman derinliği karanlıktır. 9. yüzyılda burayı üssü’l-hareke seçen dualist Pavlikanların da bu kaya oyuntularında anıları olmalı.

    KUZEY TAÇ KAPI – KIBLE KAPISI

    ŞİFAHANE ( DARUŞŞİFA ) KAPISI

    Danişmendli, Saltuklu, Artuklu beylikleri gibi Mengücekliler de Orta Asya kökenli, Selçuklu Sultanlığına bağlı ilk Türk-Müslüman beyliklerindendi. Siyasal varlıklarının 11. yüzyılın sonlarından 13. yüzyıl ortalarına kadar sürekliliğine karşın, tarih sayfalarında tutabildikleri yer, egemenlik dönemleri ve bıraktıkları eserlerle kıyaslanamayacak kadar boyutsuzdur. Yukarı Fırat havzasındaki yurtlarının Erzincan, Şebinkarahisar, Kemah, Divriği sınırlarını aşmadığına da izlerinin ve anılarının bu yöredeki yoğunluğu tanık. 1170’e doğru Erzincan ve Divriği kollarına ayrılan aileden egemenler, “melik” ve “şah” sanlarını taşımışlardır.

    Divriği kolunun, Mengücek oğlu İshak’tan sonraki paylaşımda I. Süleyman’la 1150’lerde başladığı sanılıyor. Kitâbelerin delâletiyle babadan oğula 5 melik saptanıyor. Altıncı bir egemen kaydeden herhangi bir kitabe yok. Divriği Melikliği en geç1270’lerde kapanmış olmalı. Soy atası Mengücek Gazi ile oğlu Emir İshak’ın Anadolu gazalarına katılmalarına; Erzincan melikleri Behram Şah’la oğlu Alaeddin Davud’un siyasi, askeri faaliyetlerine; Divriği şahlarının bıraktıkları mimarlık eserlerine rağmen, Mengüceklerin Divriği kolunun tarih kaydı dışında kalışınabir açıklama bulmaksa zor.

    CAMİ KAPISI – ÇARŞI KAPISI

    ŞAH CAMİ KAPISI

    Divriği’deki kapanıştan sonraki yüzyılda, aynı aileden Sitti Hatun, Tâcülmülk, Tâcünnisâ sanlı kadınların onursal koruyuculukları saptanıyor. Divriği’ye gelince, tarihteki yegane parlayışını, Mengücekoğulları egemenliğinde yaşadığı gibi, en görkemli anıtlarını da -adları var kendileri yok- Mengücek şahları çağında kazanmıştır.

    Dış dünyaya kapalı Divriği coğrafyasında yüz yıldan fazla tutunan Mengücekoğulları’nın kitabî tarih bilgilerinin dışında kalışı şaşırtıcıdır. Divriği meliklerinin evrensel uygarlığa anıt eserler bırakmalarına karşın, çağdaş tevarih yazarları bu aileye neden yok ya da silik saymışlardır?

    Mengücek tarihi konusunda bilinenler

    Emir Mengücek Gazi’nin Yu- karı Fırat havzasını yurt edindiği, oğlu Emir İshak’ın bölgesel çatışmalara katıldığı, İshak’ın ölümünden (1142?) sonra oğullarının bir paylaşım gerçekleştirdikleri; Davud’un (öl. 1151) Erzincan ve Kemah’ta, Süleyman’ın Divriği’de, Selçuklu sultanlarına bağlanarak kendi küçük hükümetlerini kurduklarıdır.

    Erzincan, Kemah, Köğonya (Şebinkarahisar) Meliki Davud’un oğlu Melik Gazi Fahreddin Behramşah (1162- 1225), Mengücekoğulları’nın en ünlüsüdür. Altmış yılı aşkın melikliğinin parlak evrelerinde -ülkesinin küçüklüğüne karşın- Anadolu Ortadoğu Türk-İslâm dünyasında ulu ve saygın bir hükümdar havası estirmesi ilginçtir. Behram’ın bu şansı yakalamasında, Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’a (1155-1192) damat olmasının, Sultan İzzettin Keykâvus’u da (1211- 1220) damat edinmesinin katkısı vardı elbette. Genceli Nizamî, Farsça Mahzen-i Esrar’da, Behram Şah’ı “Altı bucağın, yedi feleğin padişahı, dokuz dairenin merkezi, şahların başbuğu, sonsuz bilgisiyle cihanın en ünlüsü, savaş günlerinin kahramanı, insanlık mayasının şerefi, dünya gözünün ışığı, sultanların sığınağı, şahlara taç veren, sultanları tahta oturtan” diye abartmış!

    Behram Şah’ın ölümünden sonra bir bölüşüm daha yaşanmışsa da oğulları Melik Alâeddin (II.) Davud Şah’ın (1225-1228), Kemah ve Erzincan’da, Melik Muzafferüddin Mehmed’in (1225- 1228) Köğonya’daki kısa egemenliklerine Selçuklu Sultanı A. Keykubad, topraklarını ilhak ederek son vermiş ve her ikisini de sürgüne göndermiştir. Davud Şah sürgün yaşamını Ilgın’da, Muzafferüddün Mehmed Kırşehri’de geçirirlerken, bu ikincisi Kırşehir’de türbe ve medrese yaptırmış; bir kızı, Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’le (1237- 1246) evlenmiştir. Behram Şah’ın Divriği’de darüşşifa yaptıran kızı Melike Turan Melek’in bu kentteki konumu, bitişik camiyi yaptıran Ahmed Şah’la hanedan akrabalığı dışında ikinci bir bağı olup olmadığı sorusu ise yanıtsızdır.

    Divriği’ye gelince… Bu küçük kente ve çevresine Mengücek Gazi’nin ya da oğlu İshak’ın fethiyle egemen olan hanedan kolunu, melik ve şah sanlı beyler temsil etmiştir. Bunlar babadan oğula: İshak oğlu Süleyman, Şahin Şah, II. Süleyman Şah, Ahmed Şah ve Melik Müeyyed Salih’tir. Behram Şah ve oğlu II. Dâvud, İbni Bibi Selçuknâmesi ile daha birkaç kaynakta anılmışken, Divriği Mengücek meliklerinin beş egemeninden hiçbirinin adı, ne Selçuklu, ne Osmanlı kaynaklarında geçmez. Külliyeyi gören ve kitabelerdeki adları mutlaka okumuş olan Evliyâ Çelebi, neden ”Bânisi Âl-i Selçuk’dan Sultan Alâeddin’dir” demiş veya Kâtib Çelebi “Divriği’deki Ahmed Paşa Camii ki Bursa’nın Ulucamii tarzındadır” diyerek Ahmed Şah’ı niçin Ahmed Paşa yapmış; ya da kaledeki Süleyman Şah-Şahin Şah Camiini Osmanlı vakıflar yönetimi neden Süleyman Paşa Camiine dönüştürmüştür? Öyle anlaşılılyor ki Divriği Mengücek şahlarına karşı bir tepkisi yaşanmış. Başka Türkmen beyliklerinden söz eden kaynaklar, olası ki Divriği meliklerini şah sanlarından ötürü Kızılbaş Erdebil şahlarıyla eş tutarak anmak istememişler.

    Sonuç: Divriği Mengüceklerinin varlığını kitabelerle birkaç sikke dışında veren bir kaynak yoktur. Anadolu’nun ortasında melik ve şah unvanlarıyla yüzyıldan fazla hükümran olmalarına, Abbasi halifelerinden onursal unvanlar almalarına, bıraktıkları anıtların değerine karşın Divriği Mengücekleri tarih siliğidir!

    DİVRİĞİ KÜLLİYESİ

    Türk – İslâm mimarisinin dünya mirası şaheseri

    Divriği’deki Mengücek eseri, günümüzde, dünyanın ve Ortadoğu’nun en görkemli mimarlık ve yontu anıtları arasında ilk sıradadır. Anadolu’nun aydınlanma çağını da simgeleyen bu başyapıtın benzerini hatta daha sanatlısını, Anadolu sultanları Keykâvusların, Keykubadların, Konya’da Kayseri’de Sivas’ta yaptıramayışları, bu ayrıcalığı, egemenlik alanı Divriği’den ibaret yerel bir melikle ona ortaklık eden kuzeni bir melikeye bırakışları şaşırtıcıdır.

    UNESCO Kültür Komitesi’nin, 1985’te belirlediği ilk “Dünya Kültür Mirası” listesine Türkiye’den seçilen üç varlıktan biri Divriği Külliyesi, diğerleri, İstanbul Tarihî Yarımada ve Kapadokya olmuştu.

    İspanya’daki Elhamra’dan (14. yüzyıl) Hindistan’daki Tac Mahal’e (17. yüzyıl) kadar İslam uygarlıkları eksenindeki en eski ve en az onlar kadar değerli olan Divriği Külliyesi, Türk mimarlığının ve İslâm dünyasının şaheserlerindendir. Külliye, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad’ın çağdaşı, Mengücekoğullarının Divriği Meliki Ahmed Şah’ın Ulucamii ile kuzeni Behram Şah kızı Melike Turan Melek’in, camiye bitişik Darüşşifasını kapsamaktadır.

    İnsanlık mirası Divriği Külliyesinin 1930’lu yıllardaki görüntüsü. Anıteser yanlış restorasyonlarla ciddi kayıplara uğradı.

    1228 tarihli Külliye, kentin o dönemdeki yerleşimine göre hakim bir noktada konumlandırılmıştır. Yüksek kabartma nitelikli, kozmik şemalı özgün dekorasyonlu dört tac kapısının ve iç mekanlarının hemen hiç bozulmadan zamanımıza kadar korunması İslâm dünyası için tektir. Selçuklu döneminin bu başeserini yücelten taş, ahşap, yazı sanatkârları, Ahlatlı Tiflisli üstatlar: Hurremşah, Hurşad, Ahmed, İbrahim ve Mehmed, eserdeki imzalarıyla tanınıyorlar. Ancak bunların adlarına, Anadolu ve Ortadoğu’da başka bir eserde rastlanmıyor.

    Külliye çevresindeki hamam bedesten ve medrese kalıntıları, şah ve hacip kümbetleri, kuzeydoğudaki kayalığa Ahmed Şah yaptırdığı 1234-1237 tarihli Men-gücek kalesi oğlu Melik Salih’in 1251’de yaptırdığı Arslanburç Fars kemerli kapı cephesinde çiçekli kûfi ve nesih yazıtlar okunan, 1181 tarihli Süleyman Şah Camii topluca değerlendirildiğinde, aynı çağı yaşamış Anadolu kentlerinden hiçbirinin, tarih nirengilerini bu zenginlikte koruyamadığı fark edilir.

    850 yıllık özgün eserin kâbus dolu son 50 yılı

    Yüzyıllarca iyi korunmuş bir dünya şaheserine, bilim ve teknoloji çağında, onarmak ya da restore etmek gerekçesiyle zarar vermek Türkiye koşullarında doğal, çok örnekli, sıradanlaşmış bir pişkinliktir. Artık her restorasyon, kamu bütçesinden ayrılan ödenekle yepyeni bir yapıya dönüştürülüyor.

    Bir dünya şaheseri olan külliye de yüzyıldan beri bir dizi onarıma ve takviye amaçlı müdahalelere tâbi tutulmuş, ancak, koruma ve çevresel düzenleme amaçlı bir projeden yoksun bırakılmıştır. Son 50 yıldaki müdahalelerse, yapıyı güçlendirmek şöyle dursun sekiz asırlık direncini tehlikeye sokmuş; iç dış bezemelerine zarar vermiş, örgü taşlarının, içeride ve kapılarda yoğunlaşan rutubet erimelere neden olmuştur. En özensiz, bilim-teknik ve vicdan dışı operasyonlar 1965-2008 evresindedir. Teras örtüsünün defalarca değiştirilmesi, külliyenin oturduğu zeminin çevresinde, temel ve ana duvarları etkileyen, drenaj sistemini bozan, üstelik çok çirkin istinat, imlâ duvarları örülmesi, etkilenme alanına kaçak yapılar inşası bu evrededir.

    Kemah Melik Gazi’deki kümbetleri. 1960’larda (Necdet Sakaoğlu’nun 1960’larda yaptığı çizim ve aldığı notlarla) üstte. “Türk tipi” restorasyonda kavuştuğu yeni biçimi ve bir kubbe eksiğiyle 2000’lerde! (altta)

    Külliyenin, bu tahribat sürecinden ivedilikle kurtarılması için ulusal ve evrensel düzeyde kabul görecek; anıt eserin doğal ve tarihsel çevresini oluşturan Kale çarşı arasındaki Mengücek başkenti sit alanını esas alan, arkeolojik çalışmalara dayalı bir restorasyon-koruma projesi henüz yapılmamıştır.

    Divriği’deki mimarlık şaheserinin, sanatsal eşsizliği ve gizemleriyle dahası, kapılarında, kubbe ve tonoz örgelerinde, duvar yüzeylerinde “bir anda, beklenmedik bir nedenle iş bırakılmış” izlenimi veren dekoratif sorunlarıyla özgün varlığını sekiz asırdır koruyabilmiş olması bir mucizedir.

    Şöyle ya da böyle korunagelmiş esere, bilim ve teknoloji çağı 21. yüzyılda, geçen asırdaki kaba ve sorumsuz müdahalelerin devamı uygulanmak istenirse, bu nasıl önlenecektir? Eserin en ağır tahribatı son 50 yılda yaşadığı da inkâr edilemiyor ama eski eserlere reva görülen restorasyon tahribatları da devam ediyor. Bunlar 2008’de Divriği’de yaşandı. Anadolu’daki Türk eserlerinin en eskisi kabul edilen 850 yıllık Kale Camii sözde restore edildi. Sıvalarına, terasına, taç kapısındaki eşsiz Fars kemerine kadar nesi varsa biçim değiştirdi. Zavallı mabede, çimentoyla, çinkoyla, Afyon mermeriyle, plastik boyalarla yeni bir üslup (!) giydirildi! Bu sorumsuzluğu ne merkezindeki ne yerel sorumlular, ne bir üniversite, ne sivil toplum kuruluşları, ne âlimlerimiz, uzmanlarımız önemsemediler.

    Ola ki bu bir yoklama idi. Kale Camii’nin yokedilişine ses çıkarılmadığına göre sıra dünyaya bir harika armağan eden Ahmed Şah’ın, Turan Melek’in, Hurremşah’ın, Hurşad’ın, Tiflisli Ahmed’in, Kâtip Mehmed’in eserine gelmiş demektir. Üstüne kondurulan çatı, arkasına bindirilen suya rutubete boğma galerisi, çevresine örülen bayağı duvarlar, bezemelerine sıvanan çimentolar, hırsıza kaptırmayalım gerekçesiyle şuraya buraya götürülen donanımı; “Allah korusun!” dedirten bir kâbusun yaklaştığını gösteriyor.

    Dünya İnsanlık Mirası listesine Türkiye’den dahil edilen yegane mimarlık anıtının başına gelenleri ve gelecekleri, sadece sergilemeler, sunumlar, toplantılar önleyebilir mi?

    Yok olan kapılar

    Yandaki abanoz kapı ve pencere kanatları, daha onlarcası Darüşşifa’da sergilenirdi. Yapı güvensiz bulunarak götürüldü! Ne zaman nereye kimlerce?.. Divriği’de camide bir tutanak bırakılmadan.

  • Üç-dört ağaç meselesinden çok daha fazlası

    Üç-dört ağaç meselesinden çok daha fazlası

    Ekoloji mücadelesi, artık Türkiye’deki toplumsal hareketin ayrılmaz bir parçası durumunda. Devlet şiddetinin de, sermaye – siyaset arasındaki derin bağların da daha billurlaştığı bu zamanlarda, yaşam alanlarına yapılan müdahalelere karşı ses de daha gür çıkıyor.

    UYGAR ÖZESMİ

    Bergama, 2001

    Bugün Türkiye’de yaşadığımız doğa katliamı, her ne kadar mevcut iktidar kendini soyutlamaya çalışsa da, şüphesiz Cumhuriyet’in oturduğu modernist kalkınmacı temelden gelmekte. Hatta bugünün iktidar partisinin adında kalkınma var. Bu kalkınma ne pahasına olursa olsun bir kalkınma anlayışı. Kalkınma ile gerçekleşen iktisadi büyüme ise iktidarın dayanaklarını beslemekte. Her ne kadar Cumhuriyetin başlangıç yıllarında iktidar günümüzden daha toplumcu olsa da, o kadar sanayi, tarım ve ulaşım ekseninde odaklıdır ki, ABD’de ilk milli park 1872’de ilan edilirken, Türkiye’de ilk Yozgat Çamlığı Milli Parkı ancak 1958 yılında ilan edilmiştir. O zamandan bu yana da milli parkların veya korunan alanların dışında kalan alanlar devletin veya özel sermayenin hakkı ve tasarruf alanı olarak görülmüştür. Bunun en güzel örneği Demiryolları vasıtasıyla iç Anadolu köylüsünün işçi ve tüccar haline getirilmesidir. Anadolu’da demiryollarının nispeten yaygınlaşması ve sanayi atılımı öncesi köylüler tam anlamıyla para ekonomisinin neredeyse tamamen dışında, kendi kendine yeter ve doğaya zarar vermeyen bir varoluş içindeydi. Sivas – Erzurum Demiryolu İnşaası (1933-1939) sırasında hat müteahhidi Nuri Demirağ’ın Kızı Gülbahar Erdinç’i dinliyoruz: “O zamanın Anadolu insanı çok çalışmazdı. Aza kanaat ederdi. Babam Halep’ten, Şam’dan kumaşlar, incik boncuklar getirmiş. Onlara işletip, dokutturup sattırmıştır. Yani oradaki insanlar, almanın-satmanın zevkine varabilsinler diye. İnsanları böyle çalışmaya alıştırarak o demiryollarını yapıyor.”

    Ankara, Atakule, 2002

    Aynı iktisadi bakış açısı koruma kavramının içinde de kendisini göstermeye devam ediyor. Korunuyor dediğimiz milli park dışında özel statüyle korunan ormanlar, meralar, zeytinlikler gerçekte bu alanlardan elde edilen ağaç, ot ve zeytin için, yani ekonomik fayda için korunmaktadır. Kanunlar ise devletin ve çiftçinin talebi karşılamak için yapılacak üretimin o kaynağı kurutmamasını öngörmektedir. Ne yazık ki bugün ormanlar ve meralar, yol ve köprü yapımı, her türlü enerji santrali, sanayi tesisi ve otelden yazlık eve akla gelebilecek her türlü yapılaşma için ya tahsis edilmekte, ya kiralanmakta, ya da statüleri değiştirilmektedir. Enerji ve maden yatırımları için zeytinlikleri yok etmek üzere hazırlanan taslak yasa belki de bu konudaki adımların sonuncusu. Elektrik Piyasası Kanunu ile Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı yasalaşırsa zeytinliklerin ortadan kaldırılmasına neden olacak eski zeytinliklerde yapılacak enerji yatırımlarının çoğu kömür gibi fosil yakıtlara veya nükleere dayalı olacağından, doğaya ve insana büyük zarar verilecektir. Bunun yanında daha önce küçük zeytinlikler koruma statüsünün dışına çıktığı için her türlü yapılaşmaya açılabilecektir. Zeytinliklerin korunması konusunda süren mücadele zeytin üreticileri ile enerji sermayesini karşı karşıya getirmekte ve çevre hakkı mücadelesi içindeki sivil toplum kuruluşları bu mücadelede zeytin üreticileri ile ittifak yapmaktadır. Öte yandan bölgesel olarak kimi zeytin üreticileri yasayı desteklemektedir, çünkü arazilerini kısa vadede daha çok nakit getirecek yatırımlar için satmayı seçmektedirler. Çevre örgütlerinin ise aynı arazilere fosil yakıt yerine yenilenebilir enerji yatırımı yapıldığında tepkisinin ne olacağı hala netlik kazanmış değil. Buradaki temel sorun yine çevresel etkileri dışlayan tüketim ve büyüme ekonomisi. Zira sisteme dahil herkesin beslediği tüketim ve büyüme ekonomisinin gereği; daha çok enerji, üretim ve kısa vade nakit. Mücadelenin içindeki taraflar dahi bu gerçekliğin içinde hareket ediyor.

    Köylülerle çevreciler el ele 1990’lı yıllardan itibaren, çevre tahribatının olduğu yerlerde hem yöre halkı hem çevre örgütleri yaşam alanlarını korumak için mücadele etti. Bergamalıların siyanürlü altına karşı yaptığı ilginç eylemler başka yerlerdeki eylemlerin öncüsüydü. Büyükeceli köylüler Akkuyu’da yapılacak termik santrale karşı Ankara’ya gidiyor (üstte). Aynı gerekçeyle yapılan bir Greenpeace eylemi (altta).

    Bu paradigmanın dışında söz söyleyebilmiş tek çevre ve doğa koruma hareketi Hidro-elektrik Santral (HES) karşıtı mücadeleler olmuştur. Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde yoğunlaşan HES karşıtı mücadele suyun akışını doğanın işleyişinin bir gereği, yaban hayatının ihtiyacı ve yerel halkların su/dere ile olan ilişkisi ve erişim hakkı temelinde ele almıştır. Bu mücadelede etkin olan yerel halk ve özellikle de kadınlar olmuşlardır. Anadolu’dan 35 yaşında bir köylü kadının söyledikleri doğayı merkeze alan bu anlayışı en iyi şekilde ifade ediyor: “Biz o hayvanların hakkını da savunmuş oluyoruz kendi hakkımızı savunurken. Ve onun gibi yanımızda olmayan, görmediklerimiz, yeraltında yer üstünde, gökyüzünde binlerce hayvanın hakkını savunuyoruz. Binlerce canlının, bitkinin, çiçeğin, böceğin hakkını savunuyoruz. Bunu savunurken birilerinin bizi örgütlemesine hiç gerek yok. Birilerini örgütlüyoruz, diyoruz ki, devlet devlet, biz varız. Vatandaşız, canlıyız, yaşıyoruz. Ama devlet nerede, devlet yok!”

    Halka danışmadan, halka rağmen Bölge halkının görüşleri alınmadan, halka rağmen dayatılan ve çevreye zarar veren projelere karşı duranların sayısı gün geçtikçe artıyor. Semtin tek yeşil alanının talan edilmesine karşı çıkan Validebağlılar.

    Ana akım çevre hareketinin tarihi 

    Türkiye’de ana akım orta sınıf çevre hareketinin doğuşu akademisyen ve bürokratlar tarafından 1955 yılında kurulan Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’ni saymazsak 1970’lere dayanır. Bunların arasında Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu, Doğal Hayatı Koruma Derneği ve Türkiye Çevre Vakfı sayılabilir. Daha sonra sivil toplum 1980 darbesinden sonra ancak 1990’larda toparlanmış, ve 1990’lı yıllarda Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL), Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaç- landırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı (TEMA) ve Greenpeace kurulmuş ve çalışmalarına başlamıştır. Örgütlenme ve kurumsal çalışmalar 2000’lerde yükselişe geçmiş Doğa Derneği kurulmuş, doğa koruma hareketi platformlar ve KarDoğa gibi federasyonlar şeklinde örgütlenmeye başlamış, Van’daki Doğa Gözcüleri Derneği gibi yerel çevre ve doğa koruma örgütleri kurulmuş ve etkin çalışmalar yapmaya başlamıştır.

    Ne yazık ki bu etkin sivil yapılanma 2010’dan beri yavaş yavaş ancak nihai olarak tam bir alan savunmasına ve direnişe dönüşmüşse de etki gösterebildiği alanlar elinden alınmış ve sadece tepkisel bir alana sıkıştırılmıştır. 1990’larda devlet kurumları ile işbirliği ve iletişimsel mantık içinde çalışan ve ilişki kuran sivil toplum kuruluşları yavaş yavaş siyasallaşan bürokrasi içinde devre dışı bırakılmıştır. Siyasal atamalar şube müdürleri ve hatta memur seviyesine kadar derinleşmiş, bunun sonucunda siyasal yönelim ve bilgi yoksunluğu ile hareket eden bürokratlarla sivil toplum örgütleri bir iletişimsel mantık içinde hareket edemez olmuşlardır.

    Başka mücadele alanlarının tersine çevre hareketi içinde iktidar yanlısı çevre ve doğa koruma sivil örgütleri kurulamamıştır, kurulanlar ise uzun ömürlü ve etkin olamamışlardır. Bunun nedeni ancak iktidarla ilişkili bir çevre hareketinin, iktidarın çevre ve doğayı kalkınma ve iktisadi çıkarlar çerçevesinde sömürme mantığına taban tabana zıt oluşu olabilir; kısaca iktidar yanlısı bir korumacı zihniyetin imkansızlığı.

    Türkiye tarihine geçen Gezi Parkı direnişinin sembol karelerinden biri.

    Türkiye’de mevcut iktidarın köylü nüfusu yüzde 6’lara indirme projesi içinde kaçınılmaz bir kentleşme problemi yükselişi yaşanıyor. Köylü nüfus azalsa da bütün satha yayılmış bir direniş hareketi söz konusu. Dicle vadisine yapılmaya çalışılan barajlar ve kenti vadiye indirme projelerinden, Yalova’da taş taş üstüne bırakmayacak 69 taş ocağına; Aliağa’ya, Karabiga’ya yapılmaya çalışılan seri termik santrallerden, Çeşmeye ve Boz Dağlara yapılmaya çalışılan Rüzgar Enerji Santrallerine (RES); Mersin, Sinop ve İğneada’ya yapılması planlanan nükleer santrallerden, her deredeki HES karşıtı mücadeleye kadar. Bu direniş daha da şiddetlenerek, davalar, nöbetler, baskınlar ve arbedeler ile sürmekte ve ülkenin her yanında devam etmekte. Bütün bu gelişmelerdeki ana sorun HES mücadelelerinde olduğu gibi yerel halkın görüşü alınmadan, kaygılarına yanıt bulunmadan, halka rağmen bu projelerin dayatılması. Çevre ve doğa koruma sorununun yanında derinleşen bir anti demokratik ve devletçi bir dayatma sorunu. Dayatmaların temelinde yatan ise kalkınma perdesi arkasında halkçı olmayan, sermaye ve şirket yanlısı politikalar. Bu politikalar halkı, kendisini korumakla görevli kolluk kuvvetleri ile karşı karşıya getiriyor. Artan bir polis devleti olgusu ve anti-demokratik uygulamalar çevrenin ve doğanın korunmasını tüketim ve büyüme ekonomisini ayakta tutmaya çalışan iktidarla bir çatışmaya doğru sürüklüyor.

    Santral uğruna katledilen zeytin ağaçları Manisa’nın Soma ilçesinde Yırcalı köylüler, termik santral yapımı için fikirleri kendilerine ait 6 bin 600 zeytin ağacının katledilmesine karşı birçok eylem yaptı.

    Bunun çatışmanın en çarpıcı örneği, kendini kent ortamında Haziran 2013’de Gezi Parkı’nda gösterdi. Kentin son kalan yeşil alanlarından biri daha tüketim ve büyüme ekonomisinin tapınaklarından olan bir alışveriş merkezine (AVM) kurban ediliyordu. Halkın isteklerine karşı ve halka rağmen iktisadi çıkarlar için bir yeşil alan daha yok ediliyordu. Milyonlarca insan “4-5” ağaç için sokaklara döküldü ve 15 gün boyunca Gezi parkı’nda tüketim ekonomisinin dışında bir paylaşım ve topluluk ekonomisi, bir öz yönetim sistemi kurdu. Gezi Parkı direnişinin temel ögeleri bu açıdan Türkiye’nin her yerinde ki direniş ve bu direnişlerin özlemlerinden farklı değildi. İstanbul Validebağ Korusu’nda aynı direniş bugün sürmekte, henüz sonuç alınmadı ve ne yazık ki bütün bu direnişlerin kazanıldığını söylemek zor. Nitekim mücadelelerin çoğu kaybediliyor aynen Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadyumu ve eski TEKEL likör fabrikası yerine AVM ve Gökdelen inşaatlarının yükselmesi gibi, kazanılan mücadelelerden çok halka rağmen, doğaya rağmen, adım adım yok edilen yeşil alanlar ve kent dokusu her geçen gün artıyor. Köy köy, vadi vadi – mera, orman, tarım arazisi, dere, göl, sulakalan demeden – tüketim ve büyüme ekonomisini tanrı buyruğu gibi içselleştirmiş bir iktidar önüne geleni yutuyor. Geleceğimizi elimizden alan, sesi olmayan canlıları ve yaşam ortamlarını yutan bu düzenin nerdeyse hepimiz bir neferiysek, önce direnmemiz gereken iktidar içimizdeki iktidar. İçimizdeki ekonomik insanı, Homo economicus’u alt ettiğimiz noktada dönüştürülmesi gereken iktidar dışımızda ve açık seçik karşımızda.

  • İktidarlar rant, doğa can derdinde

    İktidarlar rant, doğa can derdinde

    Anadolu coğrafyasının ekosistemi özellikle son yıllarda yıkımın eşiğine geldi. Doğaya müdahalenin yakın tarihine bakıldığında, siyasal iktidarların bugün ayyuka çıkan çevre düşmanlığının izleri görülüyor. İşte Karadeniz Sahil Yolu’ndan Akkuyu Nükleer Santrali’ne, Bergama siyanür mücadelesinden Gökkafes’e uzanan, 1980’den bugüne kısa bir çevre güncesi.

    Anadolu coğrafyasının ekosistemi özellikle son 20-30 yıllık süreçte yıkımın eşiğine geldi. Ormansızlaşma nedeniyle toprakların yüzde 86’sı erozyon tehdidi altında. Sulak alanların yarısı son 50 yıl içinde yok olurken, son 40 yıl içinde 1 milyon 300 bin hektarlık – yani üç tane Van Gölü kadar- sulak alan kurutuldu, tahrip edildi. 472 balık türünün yarısı tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Fosil yakıt kullanımı nedeniyle Türkiye’de hava sıcaklığı 1976’dan beri 1 santigrat derece arttı. 1990 yılından bugüne, gezegene salınan karbon emisyonlarını en çok artıran ülke ise Türkiye (Doğa Hakları Çalışma Grubu, WWF, Global Forest Watch verileri).

    1980’lerden bugüne, ‘kırılma noktaları’ diyebileceğimiz olaylar üzerinden memleketin çevre müdahaleleri tarihine bakmak ise bugün daha da önem teşkil ediyor; zira bu hikayeler bir yandan çevre mücadelesinin geçmişini hatırlatırken, bir yandan bazı şeylerin nasıl da değişmediğini ortaya koyuyor. Yargı kararlarına rağmen siyasi iradenin kazanımları, ‘turizm’, ‘kalkınma’, ‘enerji’ gibi gerekçelerle gözden çıkarılan doğal kaynaklar, sesini çıkaranlara uygulanan yıldırma politikaları sadece dünü değil, bugünü, hatta bazen bir ‘deja-vu’ hissiyle anlatıyor.

    FSM KÖPRÜSÜ

    Binlerce hektar ormanı yedi

    Boğaziçi Köprüsü, 1973’te açıldıktan 14 sene sonra başlangıç kapasitesinin dört katı araca evsahipliği yapıyordu. Köprü, İstanbul’un trafiğini kaldıramaz hale gelince ikincisi için planlama başladı. Birincisinden beş kilometre kuzeyde yapılan ikinci köprünün ‘kurdelesini’ 3 Temmuz 1988’de dönemin başbakanı Turgut Özal kesti. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçen ilk araç da onun resmi otomobili olmuş; tanıtım filminde, eşi Semra Özal’la köprü keyfi yaşayan Özal’ın “Hadi bir kaset koy da neşelenelim Semra’cım” lafı dillere pelesenk olmuştu. İkinci köprü esas olarak insanların yeşil alanlarla ilişkisini vurdu. İlk 10 yıl içinde sadece Anadolu yakasında 17.155 hektar orman alanı geri dönülmez bir şekilde yok edildi. Yok edilen ağaçların büyük bir kısmı yerleşim alanlarıyla iç içe olan koruluk, bahçelik, makilik gibi alanlardı.

    KARADENİZ SAHİL YOLU

    Sel ve yıkımlara yol açtı

    Sinop’tan Sarp Sınır Kapısı’na uzanan 604 kilometrelik D-010, nam-ı diğer Karadeniz Sahil Yolu’nun temelini Karadenizli bir Başbakan, Mesut Yılmaz 1997’de attı; açılışı bir başka Karadenizli Başbakan, Tayyip Erdoğan 2007’de yaptı.

    Fakat ‘küçük’ bir sorun vardı: yol kıyıdaki çoğu bölgenin denizle ilişkisini kesmiş, üstelik bol yağmur alan toprak yapısına uyumlu tasarlanmamıştı. Doğanın müdahaleler karşısında nasıl dirençli olduğu çabuk ortaya çıktı. 2009’da Giresun’daki yağışlar nedeniyle biriken su, sahil yolu engeline takılıp tahliye edilemedi, ciddi maddi hasar meydana geldi. 2010’da Rize Gündoğdu’da aynı nedenle biriken sel suları 12 kişinin yaşamına mâl oldu. 2011’de Rize’deki sel nedeniyle 1 kişi öldü.

    Giresun, 23 Temmuz 2009

    Aslında Murat Karayalçın’ın başbakan yardımcılığı döneminde hazırlanan farklı bir otoyol projesi, sahilden değil yukarıdan geçiyordu. Fakat bir dizi viyadük ve tünel gerektirdiği için yüksek maliyet gerekçesiyle rafa kaldırılmıştı. 2010’da, dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, “Yanlış bir projeydi ama yapmak zorundaydık. Ciddi bir para harcanmıştı. Bitirilmesi gerekiyordu” diyordu.

    CARETTA CARETTALAR

    Kaplumbağalar hâlâ tehlikede

    Çevreci June Haimoff, İztuzu Plajı

    Dünyanın en güzel plajlarından biri olan Dalyan’daki İztuzu Plajı’nda 1987’de Kavala Grubu tarafından İngiltere-BAE ortaklığıyla 1800 yataklı bir otel inşaatına başlandı. Bu, ataları yaklaşık 95 milyon yıldır yeryüzünde olan caretta carettaların, Akdeniz kıyısında Yunanistan’ın Zakintos adasıyla birlikte en büyük yumurtlama alanı olan İztuzu’nun yok olması anlamına geliyordu. Dönemin Turizm Bakanı Mesut Yılmaz önceleri “50-60 kaplumbağanın nesli tükenecekse, tedbir alırız. Ancak bunlar için binlerce dönüm alanı milli park ilan etmeye gerek yok” dese de, Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) başkanı Prens Philip ve Avrupa Konseyi’nin devreye girmesiyle olay uluslararası bir boyut kazandı ve 1988 yılında Turizm Bakanlığı projeyi iptal etmek zorunda kalıp İztuzu’nu çevre koruma bölgesi ilan etti. Bugünse, 15 Özel Çevre Koruma bölgesinden biri olan, nesli tükenmekte olan caretta carettaların hayata başladığı nokta olan İztuzu, yeni tehlikelere gebe.

    GÜVENPARK

    Otopark durdu, metro vurdu

    Ankara’nın Anavatan Partili belediye başkanı Mehmet Altınsoy, 1987’de Kızılay’daki Güvenpark’ı otopark ve alışveriş merkezine çevirmek istiyordu. ‘Çevre Duyarlılığını Yayma Grubu’ harekete geçip dava açtı ve imza kampanyası başlattı. Parka konulan ve ‘Güvenpark otopark olmasın’ yazılı kartonlarla çevrilen masada iki ayda 60 bin imza toplandı. Danıştay’ın 1988’de verdiği kararla otopark ve çarşı projesi iptal edildi. Yine de Güvenpark, 1987 yılından bugüne çok değişti. İki sene sonra görevi devralan yeni Belediye Başkanı Murat Karayalçın döneminde, metro projesi nedeniyle park şantiyeye döndü, ağaçlar söküldü; “yerlerine dönecekler” dense de o ağaçlar kök saldığı toprağı bir daha göremedi. Metronun yaklaşık üçte birini yok ettiği parkın son talihsizliği de polis karargahı haline dönmek oldu.

    ALTIN MADENLERİ

    Siyanür yaşamı zehir etti

    Çokuluslu Eurogold şirketi, 1989’da Ege’nin bereketli ve kadim topraklarından Bergama’nın Çamköy, Ovacık ve Narlıca köylerinden oluşan bölgeye bir altın madeni açmak istiyordu. Altın cevheri siyanürle ayrıştırılacak, kimyasal atıklar maden sahasındaki atık havuzuna gömülecekti. Buna karşı başlatılan ve halkın kitlesel katılımıyla büyüyen mücadele yıllar sürdü ve maden sahası 1998’de mahkeme kararıyla kapatıldı. Ancak hukukun kazandırdıklarını siyaset geri aldı. 2002’de maden yeniden açıldı. Kararı veren Bakanlar Kurulu’nun gerekçesi ‘Ekonomik kalkınma’ ve ‘ulusal çıkar’dı. Topraklarını korumak için uğraşan köylülerse yıllarca yargılandı. 2005’te Eurogold’un yerine faaliyete başlayan Koza Altın, Bergama’da siyanürlü altın çıkarmaya devam ediyor.

    MERALAR

    Rant hayvan doyurmaz

    Anadolu’da hayvanların otlatıldığı mera alanları 1950’li yıllarda 21.7 milyon hektar iken, bugün yaklaşık 10 milyon hektara düştü. Son yıllarda meralar artık yeni imar planları için ‘can simidi’ görevi görüyor. 2004’te kanunda yapılan değişiklikler, meralar üzerindeki yasadışı imar çalışmalarına tapu verilmesini sağladı. Asıl darbeyi ise 2013’te çıkarılan ‘Bütünşehir’ Yasası ve Temmuz 2014’te Torba Yasa’daki maddeler vurdu. Değişiklikle ‘alternatif bir alan bulunmaması durumunda’ Bakanlar Kurulu kararıyla kentsel dönüşüm bölgesi ilan edilen yerlerdeki meraların imarının önü açıldı.

    Diyarbakır, Fotoğraf: Hüsamettin Bahçe

    KURUYAN GÖLLER

    Yanlış tarım su bırakmadı

    Türkiye’de özellikle 2000’li yıllarda sulama amaçlı barajların yapılması, su rejimini değiştiren sonuçlara yol açtı. Bunun örneklerinden biri de Tuz Gölü’nü de içine alan ve 20 yıldır su seviyesi her yıl 1,5 metre düşen Konya Havzası. Bunun nedeni Türkiye›nin bu en kurak havzasında çok su isteyen şeker pancarı gibi tarım ürünlerinin teşvik edilmesi. Aynı sürecin izini Burdur Gölü’nde de sürmek mümkün. 90’lı yıllara kadar kuru tarım yapılan Burdur Gölü Havzası’nda besiciliği arttırmak için mısır, yonca gibi hayvan yemi amaçlı, bol su isteyen ürünler ekildi. DSİ, kuraklığı iklimsel nedenlere bağlasa da, bölgede son 40 yıldaki yağış miktarının pek de değişmemiş olması gerçeği ortaya koyuyor. Böyle giderse göl 20 yıl sonra tamamen kuruyacak.

    HES’LER

    Dereleri mahvettiler

    Senoz Vadisi, Rize

    Türkiye’de 1990’ların ortalarından itibaren, ‘yeni ve temiz bir enerji kaynağı’ olarak nehir tipi hidroelektrik santraller (HES) konuşulmaya başlandı. İlk santralin kurulacağı bölge dünyanın korunması gereken 200 ekolojik bölgesinden biri olan Fırtına Vadisi’ydi. Proje önceleri “termik santralden iyi” denilerek bölge halkı tarafınan sevinçle karşılansa da, 50 binin üzerinde ağacın kesileceği ve ekosisteme zarar vereceği ortaya çıkınca hukuki süreç başlatıldı. 1997’de enerji piyasasına gelen yap-işlet-devlet modeliyle birlikte suyun kullanım hakkını 49+49 yıllığına devralan özel sektör de proje hazırlamaya başladı. HES’ler Karadeniz’le de sınırlı kalmadı; Fındıklı, Çamlıhemşin, Senoz, İkizdere’yle başlayan yola Erzurum Tortum, Antalya Alakır, Muğla Yuvarlakçay gibi yerler de eklendi. Bugün Karadeniz başta olmak üzere ekosistemi geri dönülemez şekilde tahrip eden nehir tipi yüzlerce HES’in faaliyeti devam ediyor.

    TERMİK SANTRALLER

    Filtresiz santral bacaları

    Yatağan Termik Santrali 1982’de üretime başladı. Santral açıldığında hem istihdam hem de enerji sağlayacağı için bölge halkı tarafından sevinçle karşılanmıştı. Fakat santralin yaklaşık 25 km uzağına Gökova ve Yeniköy termik santralleri yapılacak olmasıyla birlikte pembe bulutlar dağıldı. Yıl 1984’tü, Yatağan’ın filtresiz bacalarından yayılan radyoaktif madde ve uranyum artık etkisini iyice göstermeye başlamıştı. Zeytin ve tütün rekoltesi düşmüş, kızılçam ormanları hızla sararmaya başlamıştı. Köylüler ve çevreciler diğer iki santralin yapımını engellemek için harekete geçti. Ancak hükümet kararlıydı. 1984’te dönemin Enerji Bakanı Cemal Büyükbaş, “Buraya turistik santral yapacağız. Gelen turist hayran kalacak, gezmek isteyecek” derken, Başbakan Özal bir yıl sonra “Gökova’da termik santral yazın önemli bir sorun yaratmaz. Sadece yağmuru aside dönüştürür” diyordu.

    Yatağan Termik Santrali

    Gökova ve Yeniköy termik santralleri herşeye rağmen açıldı. Yatağan Santrali bacasına filtre takılması, açıldıktan 18 yıl, Gökova Santrali’ne ise 7 yıl sonraya nasip oldu. Çevre örgütlerinin mücadele etmediği Maraş’taki Afşin-Elbistan termik santralinin A ünitesi 1984’te sessiz sedasız açılmıştı. Santralin bacasında halen bir filtreleme sistemi bulunmuyor.

    AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ

    Putin’e ÇED raporu jesti

    İçel’in 150 km batısındaki Akkuyu’ya yapılacak nükleer santral ilk zikredildiğinde yıl 1976’ydı. Sonrasında hükümetler, ortaklar, yapım modelleri değişti, ama Akkuyu’daki nükleer planları değişmedi. Çernobil felaketinin olduğu Nisan 1986’da askıya alınan nükleer santral çalışmaları 1998’de tekrar gündeme gelse de ihale sürecinin sorunları nedeniyle ‘başka bahara’ bırakıldı. 2004’teyse dönemin Enerji Bakanı Hilmi Güler, “Yakında santral üreticisi ülkelerle görüşeceğiz” diyerek nükleer santralin ‘baharını’ yeniden müjdeledi.

    Akkuyu Nükleer Santrali’nin daha önce iki kez reddedilen ÇED raporu, santrali yapacak Rusya’nın Devlet Başkanı Putin’in Ankara ziyaretiyle aynı gün, 1 Aralık 2014’te kabul edildi.

    PARK OTEL VE GÖKKAFES

    İlk hukuksuzluk anıtları

    Gökkafes

    İstanbul’un yakın tarihinde iki bina çok konuşuldu: Gökkafes ve Park Otel. Gökkafes (Süzer Plaza) süreci, II. Abdülhamid döneminde tapu kaydına «inşaat yapılamaz» şerhi düşülen «Pera Bahçeleri» üzerine 1983’te alınan 24,5 metrelik imar izniyle başladı. Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı döneminde 134 metre olmasına izin verilen bina, Sözen döneminde mühürlendi. Beyoğlu Belediyesi, 1997’de araziye inşaat yapılamaz şartının tekrar getirilmesi için mahkemeye başvurmuşken araya Başbakan Mesut Yılmaz girdi; arazi Beyoğlu’ndan alınıp ANAP’lı Şişli Belediyesi’ne verildi. Yargıtay’ın ‘bina yapılamaz’ kararını onamasına rağmen inşaat tamamlandı. 1979’da kapatılan Park Otel’in arazisine ise 1988’de yine belediye başkanı Dalan döneminde 18 kat izni verildi. 1993’te Danıştay kararıyla inşaat durduruldu. Mayıs 2011’de, Anıtlar Kurulu, yapının otel olarak düzenlenmesi için hazırlanan plana izin verdi. İki yıl süren inşaatın ardından Park Bosphorus İstanbul Hotel hizmete girdi.

  • Dileyen dilediği ağacı keserdi

    Dileyen dilediği ağacı keserdi

    Osmanlı Devleti’nde, 19. yüzyılın ortalarına kadar dileyen herkes ormana girip canının istediği kadar ağaç kesebilirdi. Tanzimat’ı takip eden 1850’li yıllarda Orman Mektebi açılıp çeşitli düzenlemeler yapılıncaya kadar bu durum böyle devam etti.

    Arapça iki sözcüklü cibâl-i mubaha, İslâmî- şer’i bir deyimdir, fetvalarda geçer. “Orman herkese açıktır, isteyen dilediği gibi keser biçer” anlamındadır. Cibâl dağ demekse de ormanla örtülü dağ anlamak gerekir. Baltasını bileyen, ormana girer, keser biçerdi. Vergi de ceza da yoktu. Gölden kayadan elde edilen tuz için vergi ödenirdi de 1850’lerde Orman Mektebi açılıp nizamnameler çıkarılıncaya kadar orman ürünleri beleşti. Dahası ormanı kesip kökleri söküp tarım alanı açmak teşvik ediliyordu. Çünkü yer açan ekip biçer, aşar öderdi.

    Devletinin ormanlara bir olumsuz bakışı da yolkesen eşkıyası yüzündendi. Bunlar, bahar yaz aylarında soygun yapmak için yola yakın ormanlarda gizlenirdi. Hicrî 1167’de (1754) Divân-ı Hümâyûn’dan Sivas ve Diyarbakır valiliklerine yazılan bir hükümde özetle şöyle deniyor: “Mevsim-i bahar gelmekle ağaçlar yapraklandı. Zümre-i eşkıya ormanlara yaslandı!”

    Bir bilim ve kalem insanımız ağaç ve orman tarihimizi yazmak istese, elinde meşe budağı ava çıkmış Anadolulu Homo Sapiens’ten, ormanlara siyanür göletleri oyan bugünün maden işletmecilerine nasıl bir tarih çizelgesi kurar? İnsanoğlundan korunmak için 1000 metreden daha yukarılara çekilen ağaç türlerinin serüvenleriyle baltalı atalarımızdan bugünün sözde uygar çalımlılarına kadar ağaç ve orman düşmanlarının özgeçmişlerini yan yana görmek, herhalde ilginç olur.

    Amasra’nın Bostanlar köyündeki Kestanelik’te, kovukları küçük birer oda gibi yaşlı ağaçlar vardı. Bölge ağaçlarını tanıyan orman müdürü, herhalde mübalağa da ederek “Bu ağaçlar İskender’le yaşıt, selam durun” demişti! 21. Yüzyıla girerken Bartın Çimento fabrikasına hammadde veren bir müteahhit aradığı kili bu koruluğun altında buldu. Gölgeliğinde mandaların geviş getirdiği, kovuklarında çocukların saklambaç evcilik oynadığı Kestanelik tarumar edildi.

    Ağaç kesme fetvası Sultan I. Ahmed’in saltanatında (1603-1617) derlenen bir kanunnâmenin, ağaç, cibâl-I mubaha (orman) ve bağ bahçe konularına ilişkin fatvaların yer aldığı sayfalarından biri.

    Amasra kasabasının meydanındaki anıt ıhlamur ağacı ise bir Alman botanik dergisinin kapağı için 1950’lerde poz vermişti. Onu da karşısındaki Muhtarlık Bahçesine belediye binası yaptıran başkan kestirdi. İdam gerekçesi, bahçedeki taflan, manolya ve akasyaların yerine oturtulan beton belediyenin uzaklardan görünmesini engellemesi olmuştu!

    Operatör Cemil Paşa Şehremini (İstanbul Belediye Başkanı) olunca ailelerin ağaçtan ve bahçeden yoksun kalmamaları için Gülhâne, Sultanahmet, Fatih, Doğancılar parklarını açmış, Çamlıca Kısıklı Bahçesi’ni yeniden düzenlemişti. Yüzyıl önceki o medeni görüşün günümüze yansıması nedir? Çamlıca tepeleri önce ruhsatsız sonra ruhsatlı yapılaşmaya terk edildi.

    Çamlıca, eski bahçeler, teferrüçgâhlar, çayırlar, korular… Asırlık ardıç dişbudak, kestane, çınar, meşe ve ötekileri, ne zorbalıklara kıyımlara kırımlara ateşlere direnerek bugünlere gelebildiklerini, orman-ağaç yazarlarını bulsalar elbette anlatacaklardır. Zamansız kaybettiğimiz Hikmet Birand (1904-1972 bunun öncülüğünü üstlenmişti. Büyük Adanın Yeşil Örtüsü (1936), Keltepe Ormanlarında Bir Gün (1948), Türkiye Bitkileri (1952), Anadolu Manzaraları (1957), Kurak Çorak (1962) Alıç Ağacı ile Sohbetler (1968), Birand’ın bize bıraktığı servettir.

    Orman yağmasıyla mücadele 19. yüzyılın ikinci yarısında ağaç kesmeye eskisi kadar müsahama gösterilmemeye başlandı. Orman ve Maden Nazırı Selim Melhame Paşa’nın 12 Ekim 1893 tarihli raporunda, ormanların tarla yeri açmak için ahali tarafından kasten yakıldığı, orman kolcularının yetersiz veya kayıtsız kaldığı yazıyor. Raporda ayrıca kimseye boş orman arazilerinin kimseye mülk olarak verilmemesi gerektiği yazıyor (solda). Bundan üç gün sonra, kimsenin mülkiyetinde olmayan ormanların devlete ait olduğu, bundan sonra kimseye boş orman arazilerinden tapu verilmemesinin kararlaştırıldığı ilan ediliyor (sağda).

    Karagöz’e şikayet Karagöz dergisindeki karikatürde Beykoz Belediyesi’nin kestiği yüz yıllık dört ağaç, dertlerini anlatacak kimse bulamadıkları için Karagöz’e dert yanar: Ağaçlar: Bizim en gencimiz yüz elli yaşındadır. İçimizde ömrü üç yüz yıla yaklaşan vardı. (…) Gölgelerimizin altında Beykozluların dedeleri dinlenmişti. Bugünkü belediye başkanı ve üyeleri, diyelim ki kendilerinden sonrakileri düşünmüyorlar, acaba bizim en aşağı yüz elli yaşında bulunduğumuza niçin hürmet etmediler? (…) Haydi bize kıydılar, o meydanın bomboş, halkın güneş altında kalışına da mı acımadılar! Karagöz: Belediyenin halkı düşünüp, hallerine acımalarını bekleyemeyiz. Teessüf olunur ki görevlerini de ancak tahtibattan ibaret zannediyorlar.”

    120 YIL ÖNCE

    Tanrının lütfu orman, baltayı vuran insan

    Günümüzden 120 yıl önce yayımlanan Coğrafya-yı Umrânî‘nin ormanlar bahsinde Rumeli ve Anadolu ormanları için ilâhi bir bahşayiş (bağış) denmiş. O zamanki ölçümlerle ormanlar 12 milyon hektarlık bir araziyi örtüyormuş. Bundan az ormana sahip ülkelerin ormanları önemli birer gelir kaynağıyken biz keyfemâyeşâ (gelişigüzel) yararlanıp tahrip ediyormuşuz.

    Rumeli ve Anadolu’nun orman bölgelerini ve ağaç türlerini tanıtan Coğrafya muallimi Mehmed Hikmet Bey, ağaçların “hazlarına ve sevgilerine” de değinmiş. Köknar, taze topraktan, gayet dik meyilli araziden hazzedermiş. Beğenip yerleştiği yerler: Ilgar, Abbas, Ala, Keşiş Kaz, Bulgar, Anti Toros, Yozgat’taki Akdağ’mış. Sindbâr (Lârbin) koruları, Çal, Kümbet, Zigana, Bolu, Düzce, Keşiş, Domaniç, Dikili, Bulgar, Toros’u yurt edinmiş; birçok türü sayılan çam, zayıf, kumsal ve kuru arazileri tutmuş. Ardıç, pürnâr (yeşil meşe), ak meşe, kara meşe, kestane, şimşir, servi, çitlembik, orman portakalı, Rize’nin köylerinden, Mapavri’de (Çayeli), Yafa’da, Adana’da Berket Dağı’nın eteğinde, Karagöl Mescit ormanlarında, Bursa’da Keşiş Dağı’nda (Uludağ) serpilmiş. Muş sancağında da ceviz ormanları varmış. Doğal ki bugün yok! Eski ormanların Anadolu arazisinde insanoğlundan kurtuluş için tırmandıkları irtifalar, 120 yıl önceki ölçümlerle 1400-3000 m arasında.

    Yine öğreniyoruz ki 19. yüzyılda, hammaddesi ormanlardan elde edilen üretim ve tüketim alanları günümüzle kıyaslanmayacak kadar çok. Marangozlar, doğramacılar, keresteciler, kutucular, arabacılar, çıkrıkçılar, tezgâhçılar, fıçıcılar, nalıncılar… En obur iki tüketim kapanı da Tophane ve Tersane imiş. Ayrıca unutmamalı ki Suriçi İstanbul’un yaklaşık 100 bin yapısının yüzde doksanı ahşaptı. Yakacakta da odun ve odun kömürü tüketiliyordu. İlkokul sınıflarında coşarak söylediğimiz “Baltalar elimizde” diye başlayan “Oduncu“ canlandırmasındaki korkunç mesajın öğretmenler bile henüz ayrımında değillermiş.

    Kitapta gemi direkleri, bina yapımları için köknar meşe kestane tomruklarının Sinop’tan geldiği açıklanıyor. Karaağaç, kızılağaç, kuyu, maden ocağı, Tophane ve Tersane işlerinde; kavaklar bina yapıcılığında; meşe, köknar, ceviz, kiraz ,dişbudak, kayın, çınar, armut, ünnap ve zeytin doğramacılıkta; gürgen, kestane ve huş, koçu ve nalın imalatında; akça ve köknar, musiki âletleri yapımında kullanılır, odun kömürünün en alası meşe, gürgen, kayından yakılırmış. Çabuk tutuşan huş ve gürgen fırıncılarca makbulmüş.

    Yakacak odun naklinin nehirlerde sallarla yapılması da ilginç. Bu şekilde taşımacılığa uygun olmayan çay ve ırmaklarda ise sahiplerince damgalanmış odunlar suya bırakılır, sel odunu denen dağınık odunlar uygun yerlerde yapılan süzeklere kadar ‘omcıcı’ denilen görevlilerce indirilip toplatılırmış. Bu meslek, Şile, Akçaşehir, Ereğli, Giresun Tirebolu’da, Karadeniz’e akan Ağva, Karasu, Melen, Kuluç, Aksu Harşit çaylarında eskiden beri yapılarak ormanlardan külliyetli sel odunu Karadeniz sahiline indirilerek denizden İstanbul’a sevk olunurdu. Kızılırmak yoluyla Sivas’a, Tozanlı suyundan Tokat’a, Keşiş Dağı’ndan Nilüfer Nehri’yle Bursa’ya aynı usulle sallar tertip edilip odun indirilirmiş.

    Odun kömürü mahrukatta önemli olduğundan pek çok ormanlarda özellikle Istıranca’da, İzmit yarımadası ormanlarında “torluk” denen kömür ocaklarında yakılıyor. Istıranca kömürleri İnbada, Midye Silivri iskelelerinden yelken gemileriyle Karadeniz ve Marmara üzerinden İstanbul’a naklediliyordu.

    Zift ve katran, Bursa, Balıkesir, Kastamonu, Kosova, Trabzon, en çok da Bartın, Artava, Görele, Kazdağı çam ormanlarında üretilir; Görele, İnebolu, Bartın iskelelerinden tulumlarla İstanbul’a sevk olunurdu. Görele katranı en makbulüdür. Tabakhanelerde kullanılan kabukların en alaları, meşe, kestane kabuğudur. Söğüt ve aksöğüdün taze dallarından fıçı çenberi sepet çubukları; Huş ağacı dallarından süpürge yapılır. Sahil çamlarından elde edilen reçine, çam sakızı, katran, terementi, Tersane-i Âmire levazımındandır. Bunlar, eczacılıkta da diğer sanayi alanlarında da tüketilir. Barut imalinde gerekli kömür söğütten, top barutu kavak kömüründen elde edilir. Akdiken ağacı kömürü ressamlıkta kullanılır.

  • Her şey biriktirmekle başladı

    Her şey biriktirmekle başladı

    Merak, ihtiyaç, daha rahat bir yaşam, hırs, iktidar, güç, ölümsüzlük arayışı… İnsan binlerce yıldır bunlar ve benzeri nedenlerle attığı adımlarla, gezegendeki pek çok canlı türüyle birlikte kendi türünü de tehlikeye attı, atmaya devam ediyor.

    OYA AYMAN

    Artık biliyoruz! Doğadaki işleyişi bozan tek canlı türü insan ve gezegendeki yaşamı sona erdirebilecek ayak izlerimiz giderek derinleşiyor. 1850 yılından, yani sanayi öncesi dönemden günümüze kadar sıcaklık yaklaşık 0,9 derece arttı ve insan faaliyetlerinin neden olduğu bu artışın 0,6 derecelik kısmı, son 65 yılda gerçekleşti. Giderek artan tahribat ve kirliliğin nedeni, sanayileşme ve kentleşme olarak gösterilse de, derin ayak izlerini küçültmenin yolu, türümüzün gezegende ilk izlerini bıraktığı zamanlardan bugüne kadar geçen tarihsel süreçte, doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini anlamaktan geçiyor olabilir.

    Gezegenimizin 4,5 milyarlık tarihinde, modern insanın atasının bilinen ilk fosilleri yaklaşık 2,4 milyon yıl öncesine uzanıyor. Milyonlarca yıl avlanan, bitki tohumları, yapraklar, kök ve meyve toplayarak türünü sürdüren insanın ayak izleri, ateşi bulmasıyla belirginleşmeye başladı. Ateşin keşfi, neslini sürdürebilmesi için önemli bir eşik olsa da, bu keşif, doğada insan eliyle gerçekleşen belki de ilk tahribat olan, orman yangınlarına neden oldu. Yangınlar ormanları tahrip etti ama insan nüfusunun az olması ve göçebe yaşamı, doğanın kendisini onarabilmesine olanak tanıdı. Gezegeni asıl değiştiren süreç, insanın yabani tohumlardan gıdasını yetiştirmeyi keşfetmesiyle başladı. Tarihçi Clive Ponting, ilk tarım uygulamalarına, MÖ 15.000 yılında, Verimli Hilal olarak adlandırılan kuzey Mezopotamya’da rastlandığını ve tarıma geçişte en kabul gören tezlerden birinin, artan nüfusun çevre üzerine getirdiği baskı olduğunu belirtiyor. İnsanın Anadolu’nun güneydoğusunu da içine alan Verimli Hilal’in bereketli topraklarına attığı tohumlar, aynı zamanda gezegendeki yaşamı tehdit edecek boyutlara varan değişimlerin de tohumlarıydı.

    Antik Mısır’da av İnsanın binlerce yıl temel faaliyetlerinden biri olan avcılık tarım toplumuna geçildikten sonra da sürdü. Sol sayfadaki duvar resminde, M.Ö. 1350’li yıllarda balık ve kuşlarla dolu sazlıkta kuş avlayan Mısırlı bir avcı tasvir ediliyor. Üstteki resimde de sopalarla kuş avlayan Mısırlı avcılar var.

    Alet kullanmak ve ateş yakabilmek dışında, insanı diğer canlılardan ayıran bir özelliği daha vardı artık: Biriktirmek. Bu özellik, doymak bilmeyen iştahını öyle kamçılıyordu ki, biriktirmeye başladığı andan itibaren yetinmeyi de bıraktı ve daha fazlasını istemeye başladı. Bir yandan avlanıp toplarken diğer yandan da ekip biçtiği yerlerde yerleşik topluluklar kurdu. Artık av peşinde koştuğu riskli günler geride kalmıştı. Daha fazla ürün ve yerleşik yaşam nüfusun artmasına neden oldu. Tarım devrimi öncesinde dört milyon olduğu tahmin edilen insan nüfusunun, MÖ 1000 yılında 50 milyona, MS 200 yılında 200 milyona yükseldiği sanılıyor. Günümüzde yedi milyara ulaştı.

    İnsan, tarımla birlikte doğanın verdiğinden daha fazlasını aldı, sahip oldu, alışveriş yapmayı öğrendi. Ve ticaret doğdu. Bitkiler ve hayvanlar da insanlarla birlikte doğal hareketlerinin dışında yer değiştirmeye başladı.

    İnsan, ilk dönemlerde mağara duvarlarına yaptığı resimlerde, çoğunlukla doğayı tanrılaştırıyordu. Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önceye tarihlenen Göbeklitepe’nin insan biçimli dikilitaşlarında yer alan boğa, yaban domuzu, yılan ve akbaba gibi hayvan motifleri, insanın doğa karşısında kendisini tanrılaştırma serüveninin, avcı toplayıcı dönemlere dayandığını gösteriyor. O dönemlerde yaşamın sürdürebilmesi doğayı çok iyi gözlemlemeye bağlıydı. Doğal döngüler izlenerek ürün yetiştiriliyor, hayvanları evcilleştiriliyor, yaşamı doğanın ritmine göre şekillendiriliyordu.

    Tarımla birlikte ticareti de öğrenen insan İnsan, tarımla birlikte doğanın verdiğinden daha fazlasını aldı, sahip oldu, alışveriş yapmayı öğrendi ve ticaret doğdu. Fransa’da bulunan, Roma döneminden kalma sütunda meyve pazarı ve toprağı işleyen iki köylü tasvir ediliyor.

    Antik dönemde Anadolu’da yaşayan insanlar, kadının doğurganlığı ile doğanın üretkenliğini özdeşleştiriyordu. Doğurganlığı, dolayısıyla yaşamın sürekliliğini temsil eden anatanrıça aynı zamanda bereketin de simgesiydi. Sunduğu bereketle doğanın insanı besleyip türünü sürdürmesini sağlıyordu. Hititlerdeki Kubaba, Friglerdeki Kybele, kökenini, Anadolu’nun bilinen en eski yerleşimlerinden olan Çatalhöyük’teki anatanrıça kabartma ve heykelciklerinden alıyordu. Doğal varlıkların tanrılaştırıldığı Anadolu coğrafyası sadece gökyüzü ve yeryüzünün değil, dağın, güneşin, ayın, rüzgarın, fırtına gibi pek çok doğa olayının da tanrılaştırıldığı bir coğrafyaydı. Dağ, taş, ağaçlar, nehirler yaşayan varlıklardı. Boğa, aslan, leopar gibi hayvanlara kutsallık atfeden antikçağ insanı, hayvanların ruhuna da saygı duyuyor ve onlardan izin alarak avlanıyordu. Doğal varlıklara ya da yaban hayatına saygısızlık ettiklerinde kıtlık, sel, deprem gibi felaketlerle cezalandırıldıklarına inanıyorlardı. Ancak tanrıların gazabı, ormanları yok etmelerini ve toprak anayı yormalarını engellemedi. Nüfusu giderek arttı ve iflah olmaz iştahı pek çok uygarlığın sonunu getirdi.

    Çiftçi ve saban İnsanlar tarım toplumuna geçtikten sonra hayvanları da tarımsal üretim için kullanmaya başladı. Mısır’daki antik Teb kentinde bulunan duvar resminde saban süren bir çiftçi görülüyor.

    Doğayı, yönetebileceği bir alan olarak görmeye başlayan insan için, doğal ”varlık”lar artık birer ”kaynak”tı. Tarıma dayalı Neolitik toplumların, gelişmiş örneklerinden biri olan ve günümüzden 5500 yıl öncesinden itibaren Mezopotamya’da ortaya çıkan Sümer İmparatorluğu’nun yok oluşunda da suyun ve toprağın kendini yenileyemeyecek denli tüketilmesinin önemli payı vardı. Sümerlerin yazıyı keşfi, besin fazlasını toplama, depolama ve dağıtma sürecindeki karmaşık işlemleri kaydetmelerini sağladı. Bu durum, merkezi denetimin artmasında ve tarım faaliyetlerinin yoğunlaşmasında belirleyici oldu. Kentlerin ve orduların beslenmesi için bataklıkları kuruttular; kanallar, barajlar ve bentlerle topraklarını suladılar ama aşırı sulama toprakta tuzlanmaya neden oldu. Tuz oranı o kadar yükseldi ki, buğday ekimi durdu. Öyle ki, MÖ 2000’den kalma belgelerde ”toprağın beyaza dönüştüğü” yazıyor. Ürünün, İlk Hanedan dönemindeki miktarın üçte bire indiği 1500 yılda Sümer’in tarımsal temelleri çökmüş, Mezopotamya toplumu az nüfuslu yoksul bir imparatorluk kalıntısına dönüşmüştü.

    Sümer’deki ilk kentlerden birinin kazılarında görev yapan Leonard Woolley, o dönem güney Mezopotamya’nın büyük ölçüde ağaçsız ve ıssız manzarasından şaşkınlığa düştüğünü anlatıyor: “Geçmişle gelecek arasındaki zıtlık öylesine büyük ki… Bu ıssız yerde bir zamanlar çiçekler açtığını, bu harabenin canlı bir dünyayı besleyecek meyveler verdiğini düşünmek çok zor…” (Kaynak: Dünyanın Yeşil Tarihi. Clive Ponting)

    Doğal varlıklar üzerindeki benzer baskılar, Anadolu’da hüküm süren antik dönem uygarlıklarında da yaşandı. Gerek madenleri eritmek üzere yakılan fırınlarda, gerekse gemilerde, yapılarda
    ve mobilyalarda kullanmak üzere sürekli ağaç kesimleri yapıldı. Tarım alanı açmak; barınak, tapınak ve gemi yapımı, ısınma ve aşırı otlatma gibi nedenler ormanların yok olmasına neden oldu.

    Yunan filozofu Platon’un Kritias’ta yazdıkları, antikçağda insanın neden olduğu doğa tahribatı hakkında fikir veriyor: ”…Elinizde hastalıkla tükenmiş bir bedenin iskeletine benzer birşey var; bereketli, yumuşak toprak tamamen yok olmuş ve yeryüzüne yalnızca deri ve kemik kalmış… Phelleus’un kayalık vadisi zengin toprakla kaplıydı, dağlar bugün de izlerini görebileceğimiz geniş ağaçlarla doluydu. Bugün yalnızca arıları besleyebilen dağlar kısa süre öncesine kadar, kesildiklerinde çatıları bugün bile ayakta olan dev binalara çatı kirişi sağlayan ağaçlara sahipti…”

    Daha fazla maden daha fazla tahribat Madenciliği binlerce yıl önce keşfeden insan, teknoloji geliştikçe daha fazla yeraltı kaynağı buldu ve her yeni maden doğanın biraz daha tahrip edilmesinin önünü açtı. Kaliforniya’da tahminen1754 yılında faaliyet gösteren bir altın madeni (üstte). 1747 tarihli gravürde altın ve gümüş cevherini işleyenler görülüyor (altta)

    Cennetten kovulan insan

    İnsanın toprağı işleyip, doğanın üzerinde hakim olma isteği sonucunda sorunlarla karşılaşması, yaradılış efsanelerinde de geçiyor. Bugün tek tanrılı dinlere kadar ulaşan ”yaradılış”, ”sonsuz hayattan kovulma”, ”tufan” gibi kadim anlatıların bilinen kökeni Sümer mitolojisine kadar dayanıyor. Sümer mitolojisinde Emeş-Enten ve Lahar-Aştan’ın hikayesi, Eski Ahit’te sözü geçen, Habil ile Kabil’in hikayesine benzer anlatımlar içeriyor. Adem’in oğulları avcı Habil ile tarımı seçen Kabil arasındaki hüsumetin sonucunda, Kabil’in Habil’i öldürerek tarımın yaygınlaşmasına neden olmasına dair kadim hikaye, insanın avcı toplayıcılığı terk edip toprağı işleyip, doğadan verdiğinden daha fazlasını isteyerek ya da başka bir deyişle doğaya hükmetmeye çalışarak doğayı/tanrıları/tanrıyı kızdırdığı düşüncesinden kaynaklanıyor olabilir.

    Ancak ne bu kadim anlatılar, ne de Frygia Kralı Midas’ın altının yenmeyeceğine dair dersler içeren efsanevi öyküsü, insanları doğal varlıklar üzerinde egemen olma ve onları yönetme isteğinden alıkoymadı. Önceleri evreni yönetmek, gök olaylarına hükmetmek, toprağa müdahale etmek, suyun akışını değiştirmek gibi güçleri, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olduğunu iddia eden tanrı-krallar tarafından iktidar aracı olarak kullanıldı. ”Cennetten kovulan insan”, doğayla uyum içinde yaşamak yerine onu yönetmeye kalkarak ”kendi cehennemini” yaratmaya başlamıştı.

    Anadolu’nun eski insanları doğal varlıklara tanrısal güç ve kutsallık atfediyordu. Tek Tanrılı dinlerle birlikte doğa artık Tanrı’nın kutsallığının bir göstergesiydi; doğanın düzeni ilahi düzenin bir parçasıydı. İslam’a göre bütün kainat; güneş, yıldızlar, nehirler, ağaçlar, çiçekler Allah tarafından yaratılmıştı. Dr. İbrahim Özdemir, İslam’ın çevreye bakışı konusunda, ”Bizler Allah’ın yeryüzündeki emanetçileri ve halifeleriyiz” diyor ve devam ediyor: ”Tabiatın ve dünyanın efendileri olmadığımız gibi, dünya da dilediğimiz gibi tasarruf yapacağımız veya yapabileceğimiz bir malımız değildir… İnsan, yeryüzünün efendisi ve hâkimi değil, mütevazi bir üyesidir,” diyor.

    Ortaçağ’ın Hristiyan engizisyonlarında olduğu gibi, dinin pek çok fraksiyona bölünerek, bir iktidar aracı haline gelmesinin ardından, insanın doğaya bakışı köklü bir değişikliğe uğradı. 16 ve 17. yüzyılda Bacon ve Descartes gibi felsefeci ve bilim insanlarının, doğa ve akıl arasında bir bağ kurulabileceği fikri gelişmeye başladı. Bacon, Novum Organum adlı eserinde şöyle diyordu: “İnsan, doğanın yöneticisi ve yorumcusu olarak, doğa dü- zeni üzerindeki gözlemlerinin izin verdiği kadar eylemde bulunabilir ve nedenleri anlayabilir. Daha ötesini ne bilir, ne de bilebilir.”

    Bu yaklaşım tarzı, insanın doğa üzerindeki her tür eylemini meşru kılması açısından önemliydi. Ortaçağ’dan sonra insan, doğayı matematiksel açıklamalarla anlamaya çalıştı ve keşfettiği teknolojiler ile kendisini doğa karşısında üstün ve yüce bir varlık olarak gördü. Doğa üzerinde araştırmalar yapmak, onu kullanmak ve kendi ihtiyaçlarına karşılık verecek sonuçlara ulaşmak gerekiyordu.

    Ormanların yerine zeytinlik ve bağlar

    Avrupa’da, tarım yapmak için geniş araziler elde etmek üzere doğal ormanların yok edilmeye başlanması onbirinci yüzyıla rastlıyor. Öyle ki, Akdeniz bölgesindeki zeytin, asma, maki bitki örtüsü ve kokulu bitkiler, aslında bu bölgenin doğal bitki örtüsü olan meşe, kayın ve sedir ağaçlarından oluşan sınırsız ormanların kesilmesiyle ortaya çıkmıştı.

    Ancak bu yağmacılık, iklimleri değiştiren; binlerce hektarlık ormanları yok eden; toprağı, nehirleri, okyanusları kirleten sanayi devrimi sonrası yağmacılığıyla karşılaştırıldığında çok masum kalıyor.

    O dönemlerde yönetenler ve zenginler dışındaki halk için yetinmek, hala bir erdemdi. Toprağı ekip biçen çiftçi, doğayı gözlemlemeye devam ediyor, ay takvimiyle ekip biçiyor, kesmek zorunda kaldığı ağaçların yerine yenisini dikiyor, hayvanların doğadaki hareketlerinden sonuçlar çıkarıyordu.

    Anadolu’ya gelen eski göçebe Türkler de yüce dağların, ağaçların güçlü ruhları barındırdığına inanıyor, onları göktanrının yeryüzündeki varlığının göstergesi olarak kabul ediyordu. Eski Türklerin inanışına göre, ağaçların da bir ruhu vardı ve gece ormandan geçerken, onları haberdar etmek için ağaca vurulurdu (Bugün bazılarının nazar değmesin diye tahtaya vurma alışkanlığı da bu geleneğin bir devamı). Türk mitolojisinde, hayat ağacı olarak kabul edilen “evliya ağaç”, Tanrı’ya kavuşmanın yoluydu ve çoğunlukla meşe ve ardıça atfedilen kutsal ağacın küçük bir dalını bile kesmeye kimse cesaret edemezdi.

    İnsanın doğaya yönelik tahribatında, tarımı benimsemesi ve yerleşik toplumları oluşturmasının ardından ikinci önemli dönüm noktası, yeni enerji kaynaklarını keşfetmesiydi. Yüzyıllardır kendi gücüyle birlikte, evcilleştirdiği hayvanların ve bitkilerin enerjisini kullanan insan, önce buharlı makineyi ardından da fosil yakıtların kullanım alanlarını keşfetti. Pandoranın kutusundan çıkan kötücül fosil yakıtlar sayesinde insan dünyanın en ücra köşelerine ulaştı. Yaşamla birlikte doğanın tahribatı da hızlandı.

    Sanayinin Anadolu’ya gelmesi ise 19. yüzyıla rastlıyor. Osmanlı’nın artan borçlarıyla sanayileşmenin ilk adımları atıldı. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Anadolu insanı değilse de Osmanlı burjuvazisi rafine edilmiş beyaz şekerle, fabrikada dokunan kumaşlarla, kauçuk ayakkabılarla tanışmıştı. Yerel ve küçük ölçekte üreterek, büyük ölçüde kendine yeterli olabilen toplulukların, büyük sanayiyle birlikte giderek bağımlı topluluklara dönüşmesinin kapıları aralanmıştı.

    Artık üretenler ve tüketenler vardı ve birbirlerinden giderek uzaklaşıyorlardı. Dokuma tezgahlarında üretilen pamuklu ve basmalar değil, fabrikalarda üretilen orlonlar ve jarseler daha cazipti. Toprak kapların yerini porselen ve kristaller alıyordu. Kerpiç, taş ve ahşap mimari ustaları betona yenik düştü. Sofralarda pekmez yerine şeker, bademli incir yerine çikolata vardı.

    Bombaların hammaddesi gıda sanayiinde

    Kırsalda yaşayanların doğayla ilişkisinin bozulmasında ise kent kültürünün; topraktan ve toprağa dayalı üretimden kopan, doğanın bütünü yerine insanı merkeze alan kültürün popülerleşmesinin etkisi büyüktü.

    İkinci Dünya Savaşı sonrasında silah sanayiinde kullanılan bombalar, dönüp dolaşıp başka bir savaşın aracı oldu: Savaş sanayiinin ortaya çıkardığı zirai ilaçlar, insanın doğayla savaşındaki kilometre taşlarından biriydi. Pek çok patlayıcının temel taşı nitrojen gübre yapımında da kullanıldı, sinir gazından böcek ilacı imal edildi. Bir zamanlar ürünler için zararlı olabilecek böcekler ve otlar ”verimlilik” adına birden bire düşman ilan edildi. Zararlı böceklerle birlikte yararlı böcek ve bakteriler de yok edildi, sentetik gübreler toprağı giderek fakirleştirdi, ambarlarda ertesi yıl için saklanan atalık tohumların yerini sadece tek seferlik verim getiren hibrit tohumlar aldı. Bombalardan doğan zirai mücadele ilaçlarının yaptığı yıkım, savaşta bombaların verdiği zarardan çok daha büyüktü. Ay takvimini kullanan; kuşların, yılanların davranışlarını toprağı ekmek, ürün toplamak için işaret belleyen Anadolu köylüsü artık çocuğunu üniversiteye gönderebilmek, karısına bulaşık makinesi alabilmek ve daha fazlası için kimyasal ilaç ve gübrelere başvuruyor. Günümüzde pestisit adı verilen zirai ilaçlar yüzünden, topraklar fakirleşiyor, biyolojikçeşitlilik yok oluyor, yılda 3 milyon çiftçi zehirleniyor, 40 bin çiftçi ölüyor.

    Tahribatta yeni aşama: Sanayi Devrimi Sanayi devrimiyle birlikte insanın doğa tahribatı yepyeni bir aşamaya geçti. Kontrolsüz üretim ve hiçbir önlem alınmadan faaliyet gösteren fabrikalar, çevreye telafisi imkansız zararlar verdi.

    Daha fazla tüketim

    1940’lı yıllarda vida sıkanla boya yapanın tek bir arabayı oluşturduğu Fordist üretim sistemi ve izleyen yıllarda bilgi toplumuna geçişle birlikte iletişimin yaygınlaşması, ulaşımın artması küreselleşmeyi ve daha fazla tüketimi beraberinde getirdi.

    İnsanın karnını doyurmak için elinde mızrakla bir hayvanı kovalamak zorunda kaldığı günler çok geride kalmıştı. İstanbul’da yaşayan bir kişi, kilometrelerce ötede üretilen enerjiyle ısınıyor ya da kilometrelerce ötede yetişen sebze ve meyveleri yiyor, kilometrelerce öteden gelen suyu içiyor. Bilgisayarını açıp istediği yemeği ısmarlayabiliyor. Doğadan uzaklaştığı için bu rahat yaşamının bedellerini de fark etmiyor. Sıcaklığını elektrik ya da fosil yakıtla konforumuza göre ayarladığımız, havayı bile geçirmeyecek denli korunaklı evlerde, koltuğa uzanmış televizyon izlerken; dışarıda fırtınalar kopuyor, leylekler göç ediyor, uzaklarda bir yerde bir vaşak öldürülüyor, otobanda karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir tilki eziliyor, iklimler değişiyor, buğdaylar susuzluktan kavruluyor, nehirler susuz kalıyor, ağaçlar çiçek açmıyor.

    Küresel Ayak izi Ağı’nın hesaplamalarına göre; 1970’li yılların ortalarına kadar doğanın kendini yenileme kapasitesi içinde kalındı. Ancak o tarihten sonra insan, dünyanın kendini yenileme kapasitesinden daha fazla tüketti. WWF-Türkiye’nin verilerine göre, geçtiğimiz yıl 19 Ağustos tarihinden sonra, 2014’ün geri kalanı boyunca yaptığımız tüm faaliyetler sonucu yarattığımız kirlilik, doğa tarafından bertaraf edilemeyecek. Bu tarih 2000 yılında 1 Ekim’di. Her geçen yıl dünyanın ürettiği kaynaklardan daha fazlasını tüketiyoruz. Doğaya borçlanıyoruz.

    Herşeyin ayağına gelmesini isteyen, standartlaşma ve kalite adına tek tipleşen, çeşitliliği yok eden insan, diğer doğal varlıkların karşısında bir tüketiciye/yok ediciye dönüştü.

    Daha fazla tükettiren Fordist üretim 1940’lı yıllarda vida sıkanla boya yapanın tek bir arabayı oluşturduğu Fordist üretim sisteminin tüm sektörlere yayılması ve izleyen yıllarda bilgi toplumuna geçişle birlikte iletişimin yaygınlaşması, ulaşımın artması küreselleşmeyi ve daha fazla tüketimi beraberinde getirdi.

    Doğa korumacı anlayış

    1930’lu yıllarda Manyas ve Soğuksu gibi doğal alanların milli park ilan edilmesiyle birlikte Anadolu insanı doğanın koruma anlayışıyla tanıştı. Dışa açılma ve kalkınma politikaları, sanayileşme ve kentleşmenin doğaya yönelik tahribatını artırdı. Hatta Türkiye dünyada olduğundan çok hızlı bir kentleşme yaşadı. 1927 yılında nüfusun yüzde 75,8’i kırsalda yaşarken bugün bu oran tam tersine döndü. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı kentlerde yaşarken, Türkiye’de bu oran çok daha yüksek. Oysa 1927 yılında Türkiye nüfusunun sadece yüzde 24’ü kentlerde yaşıyordu. Kentleşme, daha fazla doğal alan tahribatı, daha fazla enerji, daha fazla gıda, daha fazla inşaat, kısacası daha fazla tüketim demekti.

    Sadece Güneydoğu’da yaşanan olaylar değil, evleri baraj altında kalan, sazlıkları kuruyan, piyasa koşullarına ayak uyduramayıp çiftçiliği bırakan milyonlarca insan şehirlere, kasabalara göç etti.

    Türkiye’de pek çok insanın TV’deki ”eskimiş çoraplarınızı atın, atamıyorsanız paspas yapın” reklamıyla tanıştığı kullan-at kültürü, daha fazla üretime, dolayısıyla daha fazla doğal varlık kaybına ve atıklardan kurtulmak için daha fazla enerji harcanmasına neden oldu.

    Kentin betonları arasında gökyüzüne ve yeşile hasret kalan insanların biraz olsun nefes alabilmek adına oluşturduğu ve bacasız sanayi adını verdiği turizm geride kalan doğal alanları yutmaya başladı. 1980’li yıllarda kentlilerin tatil ihtiyacını karşılayabilmek adına başlayan turizm yatırımları, önce kıyıları, sonra ormanları ve yaylaları işgal etti.

    1960’lara kadar istediğimiz kadar büyüyebileceğimizi, istediğimiz kadar kirletebileceğimizi sanıyorduk; dünya adeta kir tutmayan bir kumaştı. Ama sanayinin ürettiği deterjanlar, temizlemekten çok kirletti, saldığı duman ve atıklar hasta etti.

    Çok sayıda uygarlığın iz bıraktığı Anadolu toprakları, doğa tahribatının en yoğun yaşandığı coğrafyalar arasında olmasına rağmen, toprak kültürünü yaşatıldığı yerleri de barındırıyor. Anadolu’nun köylerinde, ataları gibi toprağa bağlı yaşamı sürdüren çok az sayıda yaşlı insan hala ay takvimine göre ekip biçiyor, kırlangıç yuvalarının bozulmasını uğursuzluk sayıyor, zeytini zemheri soğuklarından sonra topluyor, toprağa iyi bakarsa toprağın da ona iyi bakacağına inanıyor.

    Pek çok ekolojiste göre, Rachel Carson’ın, üretimi artırmak için kullanılan tarım ilaçlarının korkunç etkilerini anlattığı 1962 tarihli Silent Spring (Sessiz Bahar) adlı kitabıyla başlayan modern ekolojist devrim, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yankılarını buldu. Kelaynaklarla birlikte, insan ve diğer türlerin sağlığını da ciddi ölçüde tehdit eden DDT adlı tarım ilacı 80’li yıllarda yasaklandı. 80’li yılların sonunda ise Türkiye, toprağı, suyu kirleten ve canlıların sağlığını tehdit eden tarım ilaçlarına karşı doğa dostu yöntemleri savunan organik tarımla tanıştı.

    Bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de hem doğa korumacı hem de daha az tüketen, doğa dostu üretimi, yerelliği ve yeterliliği temel alan büyümeyi değil küçülmeyi savunan yeni bir ekonomi anlayışı filizleniyor. Ekolojik yaşam savunucuları, bir yandan doğayla yeniden ilişki kurmaya ve atadan kalma geleneksel doğal yaşam bilgisini ve atalık tohumlarını koruyup kollamaya çabalarken, diğer yandan da ”doğa hakkı” kavramının anayasaya girmesi için uğraş veriyor.

    Binlerce yılın ürünü olan üretim ve tüketim düzenlerimiz, yoksulluk ve refahın dağılımı gibi konular, doğal varlıkların kullanımıyla doğrudan ilgili. İnsanın, dünyanın kapalı bir sistem olduğu ve yol açtığı her tahribatın kendisini de etkileyeceği gerçeğiyle yüzleşmesi için artık bilimsel araştırmalara gerek yok. İklim değişikliğinin sonucunda ortaya çıkan kuraklığın susuz ve gıdasız kalmamıza ya da sanayinin yol açtığı kirliliğin sağlığa etkilerini biliyoruz.

    Tarım ve fosil yakıtların keşfi, insanın doğayı tahribinde iki önemli kilometre taşıydı. İkisi de insanın yaşamını kolaylaştırdı ama insan, madalyonun diğer yüzündeki resmi yeni fark ediyor: Orada, insanın birkaç bin yıllık refahının bedelinin kendisini yok oluşa sürükleyebilecek denli ağır olduğunun işaretleri var.

    Merak, ihtiyaç, daha rahat bir yaşam, hırs, iktidar, güç, ölümsüzlük arayışı… Bu ve benzeri nedenlerle attığı adımlarla, gezegendeki pek çok canlı türüyle birlikte, kendi türünü de tehlikeye atan insan, geçmişteki deneyimleri geleceğe taşır mı? Bunu sorgulamak bu yazının sınırlarını aşar ama yanıt, tarihte saklı olabilir: Anadolu’nun pek çok kadim öyküsü, haddini bilmeyen insanın yol açtığı yıkımın, dönüp dolaşıp yine onun başını yaktığını anlatır. Mitolojide, insanı cezalandırmak için onu, erkek ve kadın olarak ikiye böldüğünü söyleyen Zeus da, “Yine de hadlerini bilmez, uslu durmazlarsa, yeniden onları ikiye bölerim,” der ve devam eder: “Bu kez tek bacak üzerinde zıplaya zıplaya giderler!” 

  • Doğa üzerinde oynadığımız tehlikeli oyunlar

    İnsan, doğadaki işleyişi bozan tek canlı türü. Başka türlerin yaşam hakkına saygı duymayan, kendi “ihtiyaçları” için doğaya hükmetmeyi bir hak olarak gören insanoğlunun çevre tahribatı son dönemde ayyuka çıkmış olsa da tarihi epey eskiye dayanıyor.

    Doğanın geri dönüşsüz biçimde tahrip edilmesi, insanoğlunun yabani tohumlardan gıdasını yetiştirmeyi, yani tarımı keşfetmesiyle başladı. O zamana kadar avlanıp toplanarak yaşayan, ihtiyacıyla yetinen insanın hayatına tarımla birlikte biriktirme kavramı da girmiş oluyordu. Biriktirmeye başladıktan sonra yerleşik yaşama geçen, teknoloji geliştikçe kendisini iyice doğa karşısında üstün görmeye başlayan insanoğlunun doğa tahribatı yeni enerji kaynaklarının keşfi ve sanayi devrimiyle birlikte iyice arttı.

    20. yüzyıla gelindiğinde iletişimin ve ulaşımın yaygınlaşması, bir yandan insan hayatını “kolaylaştırıyor” diğer yandan tüketimi ve dolayısıyla doğa tahribatını daha önce hiç olmadığı kadar arttırıyordu. Tahribatın artmasına paralel olarak, gelişmiş ülkelerde yaşam alanlarını korumak isteyen, çevre duyarlılığına sahip insanların sayısı da arttı. Duyarlılılığın yükselmesi ve çevre kıyımının yol açacağı felaketlerin inkâr edilemez hale gelmesi, birçok devletin çevre korumayı ilke edinmesine yol açtı.

    Görünüşte Türkiye’de de adında “çevre” olan bir bakanlık ve sözümona çevreyi koruduğu iddia edilen bazı yasalar var. Ancak bazıları son derece geri olan bu yasalara bile uymayan siyasi iktidarlar, özellikle 1980’li yıllardan sonra termik santrallerden AVM’lere, otoyollardan madencilik faaliyetlerine kadar, ”kalkınma” adına yaptıkları yatırımlarla doğayı katletmeyi bir hak olarak gördüler.

    #tarih’in bu kapak konusunu insanın doğayı nasıl tahrip ettiğinin ve yaşam alanlarını korumak isteyenlerin mücadelesinin tarihine ayırdık.

  • Avrupa’da rüzgâr soldan esiyor

    Avrupa’da rüzgâr soldan esiyor

    Yunanistan seçimlerini kazanarak bir yandan Avrupa solunda heyecan dalgası yaratan, diğer yandan AB’nin zengin ülkelerini korkutan Syriza’nın kökenlerinde, Anadolu’nun işgaline karşı Yunan ordusundaki bozguncu faaliyetlerden 1930’lu yıllardaki Metaksas diktatörlüğüne, II. Dünya Savaşı’ndaki işgalden 1967-74 Albaylar Cuntası’na karşı mücadeleye uzanan bir arka plan mevcut.

    Altı yıl aradan sonra, 2014’te yeniden bir ekonomik gelişme gözüktüyse de Yunanistan savaş yaşamadan yıkıma uğrayan, ekonomisinin yüzde 30’unu yitiren bir ülke.
    11 milyon nüfusun 2 buçuk milyonu yoksulluk sınırının altında ve 3 milyon 800 bin kişi de buna katılma tehlikesiyle karşı karşıya. İşsizlik yüzde 26.6, 15-24 yaş diliminde yüzde 52’ye çıkıyor. Ücretler 2009’dan bu yana her yıl yüzde 5 düşüyor. Nüfusun yarısı ihtiyacı olan ilacı almaktan aciz. Binlerce öğretmen işini kaybetti ve sınıflar tıka basa dolu. Eğitime ayrılan bütçe dört yılda yüzde 33 kesintiye uğramış durumda ve 2016 için de yüzde 14’lük bir kesinti öngörülüyor. İntihar sayısında artış var. 1930’lu yıllardaki krizden bu yana benzeri bir durum görülmemişti. Bu koşullar altında yapılan Ocak 2015 seçimlerini, Yu- nanistan’ın geleneksel iki partili sisteminin dışından gelen Radikal Sol Koalisyon (Syriza) yüzde 36.23 oyla kazandı. Şimdiden bu seçim zaferinin hem Yunanistan tarihinde hem de en azından Avrupa’da yaratacağı ciddi gelişmeler tarihin kapısını zorluyor.

    Syriza 2004 (yüzde 3.5) ve 2009 (yüzde 4.9) seçimlerinde ulusal ölçekte ihmal edilebilir bir konumdaydı. Ancak 2012 Mayısında yapılan seçimde yüzde 16, bir ay sonraki seçimde yüzde 26 oy alarak Ocak 2015 seçimlerinde birinci parti olacağını göstermişti. Syriza’yı uçuran ise bir umut arayışında olan ve yıllardır genel grevden sokak gösterilerine büyük bir direniş gösteren kitle hareketliliği oldu.

    Şimdi ihtiyar kıtada 1974 Portekiz’deki Karanfil Devrimi’nden bu yana görülmedik bir heyecan dalgası, özellikle Güney Avrupa’yı etkiliyor. Bu partinin kökeni ve ne menem bir parti olduğuna dair olmadık iddialar ileri sürülüyor. Yakın tarihte 1970’de Şili’de Salvador Allende’nin sosyalist partisinin seçimi kazanmasını hatırlatan bir durum var.

    Partinin gövdesini oluşturan Synaspismos (SYN), 1968 Çekoslovakya işgalinin ardından işgale karşı çıkanlar ve 1970’li yıllarda Avrupa komünizminin etkisi altında olan Yunanistan Komünist Partisi’nden (KKE) kopanların oluşturduğu bir parti.

    Ancak partinin damarında önemli yer tutan komünist geleneğin kökenleri daha eski.

    KKE’nin 1919’da kuruluşundan sonra Anadolu’nun işgaline karşı Yunan ordusundaki bozguncu faaliyetlerden 1930’lu yıllardaki Metaksas diktatörlüğüne, İkinci Dünya Savaşı’nda önce İtalyan daha sonra Alman işgali ile 1967-74 Albaylar Cuntası’na karşı mücadeleye uzanan bir arka plan mevcut. Çipras’ın başbakan olur olmaz ilk işinin 1 Mayıs 1944’te Naziler tarafından infaz edilen 200 komünistin anıtını ziyaret etmesi bu geleneğe duyduğu saygıyı gösteriyor.

    Solun daha önce gösterdiği en önemli seçim başarısı, yasaklı olan ve kendi adına seçime giremeyen KKE’nin 1958’de Solun Demokratik Birliği (EDA) olarak girdiği seçimlerde %28 oy almasıydı (Bu oran 1964’te yüzde 11’e düştü). EDA içinde 1961’de katledilen, Vasili Vasillikos’un Z adlı romanının ve romandan uyarlanan Costas Gavras’ın yönettiği Ölümsüz filminin kahramanı milletvekili Lambrakis, şair Yannis Ritsos ve ünlü müzisyen Mikis Theodorakis de bulunuyordu. Dolasıyla bu gelenek genel olarak yüzde 10’dan aşağı olmayan bir toplamı ifade etmenin yanı sıra ülkenin toplumsal, siyasal ve kültürel yaşamında köklü bir yer tutmaktaydı.

    1974 yılında Albaylar Cuntası’nın devrilmesiyle Yunan siyasal sistemi yeniden düzenlendi ve esas olarak PASOK ile Yeni Demokrasi’nin oluşturduğu merkez sağ ve merkez solda ikisi de kayırmacılık esası üzerine işleyen iki partili bir sistem üzerine kuruldu. Yeni Demokrasi lideri Karamanlis, KKE’yi yasallaştırdı. O dönemden 1989’a kadar KKE’nin oyu yüzde 10 civarındaydı. KKE 1989’da, kendisinden daha evvel kopmuş olan Avrupa komünizminden etkilenenlerle seçimler için Synaspismos (SYN) adıyla bir koalisyon oluşturdu. Seçmen nezdinde beklenen sonuç elde edilemeyince koalisyon dağıldı ve 1991’de SYN, KKE’den ayrı bir parti haline geldi. Aynı yıl, Sovyetler Birliğinin çöküşü bir dizi ülkedeki sol hareketin gerilemesine yol açarken Yunanistan’da sol kendi yoluna devam etti.

    1996’da yüzde 5.1 alan SYN, 2002’de radikal soldan kesimlerle birlikte bir koalisyon olarak Syriza’yı kurdu. 2004’te SYN’nin başkanı olan Alekos Alavanos, 2008’de yerini henüz 34 yaşında olan bugünkü başbakan Çipras’a bıraktı. Böylece Yunan politikasındaki dinozorların arasında ilk kez genç bir parti lideri belirmiş oluyordu.

    Temmuz 2013’te Syriza koalisyon olmaktan çıkıp parti haline geldi.

    2000’li yıllarda küreselleşme ve ırkçılık karşıtı hareket, göçmenlerle dayanışma, kadın ve LGBT hareketi gibi alanlarda etkin olan partiye KKE’den kopan sendikacıların da katılmasıyla bir
    sol kanat oluşmaya başladı. Kendi dışlarındaki radikal solla organik ilişkiye geçen partide sol kanat bu- gün partinin üçte birini oluşuyor. Eski KKE’den gelenler, eski Maocular, Troçkistler ve bağımsızlardan oluşan bu sol kanat borçların ödenmesi, Euro, AB gibi konuların yanı sıra ittifak politikasına da farklı bakıyor.

    Şubat ortasında yapılan bir kamuoyu araştırması Syriza’nın oylarının %45,4’e çıktığını, Yeni Demokrasinin oylarının %18,4’e düştüğünü göstermekte. 2012’den bu yana yüzde 6-7 dolayında oy alan faşist parti Altın Şafak’ın da oyları da iki puan düşmüş gözüküyor.

    Yeni heyecan dalgası SYRİZA oyların yüzde 36,23’ünü alarak 1974 Karanfil Devrimi’nden bu yana görülmedik bir heyecan dalgasıyla Güney Avrupa’yı etkiliyor.

    2015 seçimleriyle, halkın acil ihtiyaçlarını giderecek bir umut olarak yeni tipte bir partinin öne çıkması bir kez daha kayırmacılık üzerine oturmuş iki partili sistemin çöktüğünü kanıtlıyor. Ancak uçurumdaki insanların yeniden ayakları üzerinde nasıl durabileceği sorusunun yanıtı, benzer durumdakilerin yakından izledikleri zorlu bir güç ilişkileri mücadelesine bağlı.

    Syriza lideri Çipras’a gelince… Her ne kadar Chavez ile aynı günde doğmuş olsa da onun gibi bir hatip olarak öne çıkmış değil. Ayrıca liderliğinin ilk döneminde, uluslararası bir havası da yoktu. Ancak partinin Atina belediye seçimlerinde başı çekmesiyle yıldızı parladı. Eleştirinin ötesinde krizden çıkış için bir seçenek sunması hızla yükselmesine neden oldu. Geçtiğimiz yıl yapılan Avrupa parlamentosu seçimlerinde İtalya’da solun birleşerek seçime katılmasında rol oynadı. “Bir Başka Avrupa İçin-Çipras Listesi” diye anılan bu koalisyon 4.03 oy alarak üç milletvekilliği çıkardı. Bugün İspanya’da Öfkeliler Hareketi’nin oluşturduğu ve önümüzdeki Kasım seçimlerinde yüzde 30 dolayında oy alması beklenen Podemos da Syriza’nın yakın izleyicilerinden.

    Latin Amerika’daki sol gelişmelerden etkilenen Çipras’ı en çok etkileyen Bolivya’da çok farklı toplumsal hareketlerin birleşmesiyle Evo Morales’in liderliğindeki MAS’ın hükümete gelmesiydi. Şimdi kendisi Avrupa’da bir başka deneyimin sözcüsü haline geldi. Çipras, 29 Mayıs 2012’de Guardian’da kendisiyle yapılan görüşmede “Siyasette kurtarıcı veya kahramanların olduğunu sanmıyorum. Kendimi bir kurtarıcı olarak görmüyorum. Selamete ancak halk kitleleri gücün ellerinde olduğunu anladıklarında ulaşılabilir” diyerek ardında kitle desteği olmadığı takdirde işinin zor olacağının bilincinde olduğunu göstermekteydi.

    Aynı görüşmede, “Almanya sizin düşmanınız mı?” sorusuna ise “Yaşadığımız savaş ne halklar ne milletler arasında. Bir yanda emekçiler ve halkın çoğunluğu, öte yanda dünya kapitalistleri, bankacılar, borsa piyasasındaki spekülatörler, büyük yatırım fonları bulunuyor. Avrupa’nın ne yeni bir New Deal ve Marshall planına ne de Obama’nın izlediği gibi yayılmacı bir para politikasına ihtiyacı var” diyerek bir sosyal selamet perspektifine sahip olduğunu da gösterdi.

    ALMANYA – YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ

    2. Dünya Savaşı’nın kapanmayan hesabı

    Çipras hükümeti işe başlar başlamaz, Yunanistan’da Nazi Almanyasının yarattığı tahribat dolayısıyla Almanya’nın Yunanistan’a olan borcu için bir komisyon atadı. Komisyonu SYRİZA üyesi, Nazizme karşı direnişin sembol isimlerinden Manolis Glezos yönetiyor. 1939’da henüz bir liseliyken işgalci İtalya’ya ve Metaksas diktatörlüğüne karşı bir anti faşist grup oluşumuna katılan Glezos, Nazi işgalinin hemen akabinde 30 Mayıs 1941’de Akropolis’in tepesindeki Nazi bayrağını indirerek Yunanistan’daki ve belki de Avrupa’daki ilk direniş eylemine imza atmıştı. Glezos 2014 seçimlerinde büyük miktarda tercihli oyla Avrupa parlamenteri seçildi.

    Almanya bugüne kadar 1941- 44 arası Nazi işgalinin Yunanistan’da yaratığı tahribatın tanzim edilmesi için kararlaştırılan miktarın ancak altmışta birini ödedi. Ocak 1946’da Paris’te müttefiklerin düzenledikleri konferansta Almanya’nın işgal ettiği 18 ülke için ödemesi gerekenlerin %3.7’si kadarını Yunanistan’a ödemesine karar verilmişti.

    İşgale karşı gerilla direnişi II.Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı ilk gerilla tarzı direniş 1941’in Ekim ayında başladı. Dağlarında direniş geleneği güçlü olan ülkede gerillalar, işgalcilere ve işbirlikçilerine karşı çok sayıda eylem gerçekleştirdi. Gerillalarla baş etmekte zorlanan işgalciler sivil halka yönelik çok sayıda katliam gerçekleştirdi.

    1938 satın alma gücüne göre 7.1 milyar dolar olan bu miktarın 2010 yılı karşılığı 106.5 milyar dolar. Oysa 1946, 1960 ve 2003’te Almanya’nın ödediği miktar 2010 satın alma gücü bakımından toplam 1.781 milyar dolara karşılık düşüyor. Yani toplam borcun altmışta biri!

    1946’dan bu yana bütün Yunanistan hükümetleri Almanya’dan bu tazminatın ödenmesini talep etti. Daha 2010’da Başbakan Yardımcısı Pangalos, Alman medyasına Nazilerin Yunan ekonomisini çökerttiklerini, binlerce insanı öldürdüklerini, Yunanistan Bankası’ndaki ve ülkedeki bütün altınları ve paraları ülkelerine taşıdıklarını ve bunların asla geri verilmediğini belirtmişti.

    2. Dünya Savaşı’ndan sonra NATO’nun ve Varşova Paktı’nın kurulması, Soğuk Savaş gibi olaylar dünyanın durumunu köklü bir biçimde değiştirmişti. Amerika, İngiltere ve Fransa’nın NATO çerçevesinde Almanya’nın yeniden inşası ve silahlandırılmasına öncelik vermeleri bu anlaşmanın gereklerinin sessizce geçiştirilmesine yol açtı.

    Nazi bayrağını indiren adam Çipras hükümetinin Yunanistan’da Nazilerin yarattığı tahribat dolayısıyla Almanya’nın Yunanistan’a olan borcu için oluşturulan komisyonun üyesi olan Manolis Glezos, 30 Mayıs 1941’de Akropolis’teki Nazi bayrağını indirerek ülkesindeki ilk direniş eylemine imza atan iki genç öğrenciden biriydi.

    Öte yandan Nazilerle müttefik olan ve Yunanistan’ın işgaline katılan İtalya, Bulgaristan, Romanya ve Finlandiya ile de 1947’de bir barış anlaşması yapılmıştı. İtalya ve Bulgaristan, 2010 değerleriyle toplam 2.2 milyar dolar, yani Almanya’dan daha fazla tazminat ödedi.

    1941’de nüfusu 6.9 milyon olan Yunanistan’da Alman işgali 520 bin insanın ölümüne yol açtı. Bunların 125 bini açlıktan, 53 bini kırsal alanda ve dağlarda yapılan operasyonlarda, 91 bini rehine olarak, yaklaşık 100 bini toplama kamplarında ve 58 bin Yahudi ve Çingene Yunanlı da yok etme kamplarında hayatlarını kaybetti.

    600 yerleşim yeri, 350 bin ev yakılıp yıkıldı. Hiçbir Alman hükümeti Alman işgalinin Yunanistan’daki tahribatını müzakere etmeye yanaşmadı. Ne kurbanlara tazminat verilmesi ne de savaş suçluların soruşturulması söz konusu oldu.

    Alman işgali boyunca Yunanistan’ın yeraltı ve yerüstü kaynaklarının tarumar edilmesine ilişkin rakamlar da yukarıdaki tahribata paraleldir. Örneğin bütün petrol ve kömür rezervi, 71 bin ton kuru üzüm, 18 bin ton zeytin yağı, 7 bin ton pamuk, 3.500 ton şeker, 3 bin ton pirinç ve 1940-41 tütün rekoltesinin tümü, Kuzey Afrika’da bulunan Rommel komutasındaki Nazi ordusunu beslemek için Alman işgalciler tarafından gasp edilmişti.