Kategori: Dünya Tarihi

  • Ortadoğu’da sadece ‘Osmanlı’ sıfatı kalmıştı

    Son zamanlarda iyiden iyiye alevlenen Osmanlı hayranlığının, önceki sayılarımızda değindiğimiz özentilik ve görgüsüzlük boyutlarının yanısıra, bir de uydurma tarih boyutu var. Bu uydurma tarihin, öyle ciddî ve bilimsel görünümlü dışavurumları yok tabii. Koyunun olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi kesilen birtakım yeteneksizler, gazete köşelerinde, TV programlarında bol keseden atarak yaratıyorlar bu efsanevî tarihi. Ne kadar okunduklarını, bakıldıklarını bilmiyorum doğrusu; ama yaşadığımız korkunç cahillik ortamında büyük zararlar verme olasılıkları bulunduğu kanısındayım.

    “Yitirilen Cennet”


    Söz konusu uydurma tarihin temel direklerinden biri, bugün tam bir karmaşa içinde olan Ortadoğu’nun, Osmanlı döneminde barış ve huzur içinde yaşamış olduğu varsayımı. Yani Batı taklitçisi milliyetçilerin komploları sonucunda yitirdiğimiz bir cennet yaratılıyor. Bunun bazı çevrelerin rüyalarını süsleyen İslâm ümmetinin birliği arayışının kurgulanmış geçmişi olduğu, tarihyazımına ilişkin azçok bilgi edinebilmiş herkesin anlayabileceği bir şey. Gene de, 1. Dünya Savaşı öncesine özgü bu Osmanlı cennetinin olgusal düzlemde gözden geçirilmesinde yarar var.

    Kudüs Muharebesi sırasında İngilizlere teslim olan belediye başkanı Hüseyin Efendi.

    Osmanlı İmparatorluğu’nun 1910’lardaki durumuna şöyle yüzeysel bir bakış attığımızda, tarih kitaplarındaki
    haritalarda Osmanlı toprağı gibi gözüken Cebel-i Lübnan Sancağı’nın Osmanlı hakimiyetinde olmadığını, Mârunîlerin çoğunlukta bulunduğu bu sancağın mutasarrıfının Fransız dışişleri bakanınca onaylandıktan sonra atandığını görüyoruz. Zaten Cebel-i Lübnan da, 1908’de Osmanlı Parlamentosu’na milletvekili göndermeme kararı almış, bu durum ancak Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na katıldıktan sonra değişmişti.

    Aynı biçimde, bugün adına Küveyt dediğimiz bölgede de Osmanlı hakimiyeti yoktu. Küveyt, Büyük Britanya koruması altında bağımsız olmuştu bile. İşin ilginç yanı, bu durumun daha Sultan II. Abdülhamit döneminde böyle olduğu ve Küveyt’te egemen olan Sabah ailesini sindirebilmek için Sultan’ın Reşid ailesini seferber ettiği, bunların Küveyt’i istilâ ettiği, ama Büyük Britanya’nın devreye girmesiyle daha önceki statükoya süklüm püklüm dönüldüğüdür. Küveyt’in egemen bir emirlik olması, sonuçta Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığı (Ocak – Haziran 1913) döneminde İngilizlerle yapılan bir antlaşmayla kesinleşmiştir. O dönemde İngilizlerin Suud ailesiyle ve bugün Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan aşiret devletleriyle de ikili antlaşmaları olduğunu hatırlatmakla yetinelim.

    İsyanlar coğrafyası


    Yemen’in Aden bölgesi, 19. yüzyıl başlarından beri İngilizlerin elindeydi. Geriye kalan kısmı ise Osmanlı yönetimine karşı isyan halindeydi. İsyanı yöneten İmam Yahya, İtalyanların Libya’ya saldırmaları üzerine savaşı durdurmuş, daha sonra yapılan sözleşmeyle Osmanlı yönetimini tanımış, ama özerkliğini korumuştu. Yemen’in hemen kuzeyindeki Asir bölgesi de 1910’larda Osmanlı yönetimine karşı isyan halindeydi.

    Daha kuzeydeki Hicaz ise 1916’da patlak verecek olan Arap İsyanı’nın hazırlıklarına başlamıştı bile. O kadar ki, isyanın önderi Şerif Hüseyin ibn Ali’nin oğlu Abdullah, 1914 başında milletvekili seçildiği Osmanlı Parlamentosu’na katılmak için İstanbul’a doğru yola çıktığında Mısır’a uğramış ve Lord Kitchener’le görüşerek babasının hazırlandığı isyana Büyük Britanya’dan destek sağlamaya çalışmıştı. Ayrıca bu dönemde Şerif Hüseyin’in, Sultan II. Abdülhamit’in uygulamaya koyduğu Hicaz Demiryolu projesini başarıyla engellediğini ve Medine’ye varmış olan demiryolunun Mekke’ye, oradan da Cidde limanına uzanacak kısımlarının yapılmamasını sağladığını da unutmamak gerekiyor.

    Öte yandan, egemenlik meselesinin yalnızca bu yönetim sorunlarına ilişkin olduğunu sanmak çok yanlış olur. Osmanlı toprakları üzerinde devreye sokulacak herhangi bir iktisadî girişim de bin türlü zorlukla karşılaşıyordu. Nitekim Fransızların izni olmadan Suriye-Lübnan bölgesinde, İngilizlerin izni olmadan da Bağdat-Basra yöresinde Osmanlılar çivi bile çakamıyorlardı. Osmanlı Devleti’yle İran arasındaki sınırın nasıl çizileceğine Rusya karışıyor, aynı Rusya 1913’te yapılmaya başlanan Sivas-Samsun demiryolunun inşaatını engelleyebiliyordu. Cumhuriyet döneminde bitirebildiğimiz bu inşaata Rusya, ancak bazı ödünler elde ettikten sonra, 1914 baharında izin vermiştir.

    Tabii başta sözünü ettiğimiz o uydurma tarihi yaratmaya çalışanların bütün bunlara verdikleri sihirli bir yanıt var: kabahat emperyalizmin. Emperyalizm olgusunu kimsenin yadsıdığı yok gerçi. Ama o noktada durup birilerini şeytanlaştırmak, ideologlara özgü bir tembellik veya kolaycılık oluyor. Yıllar önce tanışma şansı bulduğum, büyük Suriyeli düşünür Sadık Celal el-Azm’ın bu bol keseden atan ideologlara verdiği, aslında bu ülkede çok iyi bildiğimiz ama son zamanlarda unutmaya yüz tuttuğumuz yanıtı hatırlamakta yarar var: “Sömürgeleştirilmek için, önce sömürgeleştirilebilir olmak gerekir”.

  • Ülke tarihi mi millet tarihi mi?

    Ülke tarihi mi millet tarihi mi?

    Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi herkesin de farklı bir tarih görüşü vardır. Genelde hangi kültürde yetişmişsek kendimizinkini doğal buluruz. Bu sav, arada kendi kültürünü eleştirenler yoktur anlamına gelmez tabii. Ancak genel durum, özel örnekleri ortadan kaldırmaz. Mesele, herkesin tarih görüşü derken neden söz ettiğimizdir. Ülke mi, millet mi? Bunlar ayrı ayrı olarak mı karşımıza çıkar, yoksa birarada olabilirler mi?

    Hareketli bir geçmişi olan ve göçebe hayvancılıkla geçinmiş halklar, tarihlerini kişiler ve gruplarla anlatırlar.
    Bu anlatımda destan önemli bir rol oynar. Hareket halinde olan bu toplumlar, destanlarda halkın belleğinde kalmış kahramanlardan bahseder. Lev Gumilev bu konuda göçebeler için “tarih duyguların ifadesini ve gerçeklerin algılanma şeklini yansıtır” der (Halbuki Batı’da bu tür yazım, tarih değil de edebiyat olarak algılanır).

    Onların devamlı olarak kullandıkları, yani yurt edindikleri yaylak ve kışlakları vardır; ama bu halklar için tarihte göçlerle yeni yurt edinmek zor olmamıştır. Kısacası onlar yeni yurtları benimsemişler, eskiyi çoğunlukla geride bırakmışlardır. Eski yurtlar ancak destanlarda, eski zamanları sembolize eden isimler olarak karşımıza çıkarlar.

    Karşıda duran Karadağ anlamındaki “Karşı yatan Karatav” deyimi, destanlarda karşılaştığımız örneklerden biridir. Genelde kuzey yamaçlarının belirginliğinden dolayı karanlık yani kara olan bu dağlara Asya coğrafyasında sık sık rastlanır. Kısacası kültüre yabancı tarihçi için bu deyim ancak karışıklık yaratır. Bu deyimi söyleyenler ise hangi Karadağ’dan bahsedildiğini biliyorlardı. Onların neslinden gelenler burada tam olarak hangi dağdan bahsedildiğini bilmeseler bile, genelde duygusal bağlarını muhafaza ederler. Kısacası göçebe ve göçebe kökenli halklar için yurt hem kutsaldır hem de hareketlidir. Bu sebepten de geçmişte onların tarihleri “ülke tarihi” olmamıştır. Göçebe kökenliler ile ilgili “Hive tarihi” “Kaşgar tarihi” bölge veya ülke tarihi kavramlarıyla modern öncesi ve modern dönemde karşılaşırız.

    Yerleşik kültürler, eski Türkçe deyimle oturak halklardan ise göç yoluyla gelenler ve ezelden beri orada yaşayanlar diye iki kategoride bahsedebiliriz. Göç yoluyla gelenlere iyi bir örnek olan ABD’de tarih eğitimi her ne kadar eyaletten eyalete değişiyorsa da, 1980’lerin orta öğretiminde Amerika tarihi kendilerinin bu ülkeye göçleri ile başlardı. Gelenlerin yerleştikleri yerler -bir çeşit “burası benim” der gibi bir tabirle- insan/göçmen/halk tarihinden toprak/vatan/ülke tarihine dönüşmüş olurdu. 1980’ler Amerika’sında toprağın eski sahipleri daha yeni yeni tek tük de olsa tarih derslerine ve kitaplarına girmeye başlamıştı. Böylece millet tarihi ile ülke tarihinin bir bütün oluşturması daha oluşum halinde idi. Bu süreç Batı’da genellikle başarıyla tamamlanmıştır.

    Ancak Asya’da tarih anlayışına baktığımız zaman, örneğin 14. yüzyıl tarihçisi Reşideddin’in evrensel tarihinde her iki kavramın yan yana kullanıldığını görürüz. Eserde Türk ve Moğolların tarihi olduğu gibi, Çin ve Hint tarihi de bulunmaktadır. Çin tarihi yerleşik bir kültürün kendi tarihine ülke bazında bakmasının en güzel örneklerini oluşturur.

    Çin’de 25 sülale olmuştur; bunların neredeyse yarısı yabancı kökenlidir. Her sülalenin tarihini de kendisinden sonra gelenler yazmıştır. Bir sülale, devr-i hükümeti zamanında ancak gelecek tarihçileri için malzemelerin iyi toplanmasına (ve tabii uygun görülürse kısmen ayıklanmasına) yardım ederdi. Yeni gelen sülale bir öncekinin tarihini yazdırırken, orada da benzer süreçlerin söz konusu olduğunu düşünmek mümkündür. Örneğin Çinggis evladının kurduğu Yuan sülalesi, kendisinden önceki üç sülalenin tarihini yazdırmıştır. Bunlardan ikisi kuzeyden gelen yabancıların kurduğu Hıtay (Liao) ve Cürcet (Jin) sülaleleri idi, diğeri yerli Song sülalesi idi. Tarihçiler hiçbir zaman bu yerli bu yabancı ayırımı yapmamışlardır; zira Çin’i idare eden, Çin hükümdarı olan kimse, Çin tarihinin bir parçasıdır.

    Benzer bir durum İran’da da görülür. Ülke bazındaki bu tarihçilik anlayışında o topraklarda yaşayan insanlar, ister hâkim sülale olsun ister tâbi halklar, o memleketin insanı olarak görülürler ve bu suretle de ülke şemsiyesi altında aidiyetlerini korumuş olurlardı. Yok, eğer şemsiye bir görüş yoksa, yiğidin Amerika’daki gibi yoğurt yiyişini yönlendirmesi uzlaşma sağlayabilir.

  • Tiranı bozan çevresi!

    Tiranı bozan çevresi!

    Napolyon, kendisi için hezimetle sonuçlanacak Waterloo muharebesine girmeden önce kahvaltı ederken, etrafındaki kurmaylarına “Bakın size söyleyeyim, bu Wellington berbat bir komutan, İngilizler de berbat askerler. Bu savaşı öğle yemeğine kadar kazanmış olacağız,” dedi mi elbette tam olarak bilmiyorum. Bilhassa sonrasında olanları düşününce biraz kerizce bir iddia gibi geliyor ama en azından birilerinin “Bir iki haftaya kalmaz Şam’a girip Emevi Camii’nde namaz kılacağız,” dediğini hep beraber biliyoruz. Zaten dünya tarihinden aklımda kalanlar, rakibini küçümseyen, kendi gizli emelleri uğruna halkları ateşe atan ya da doğrudan süzme yoğurt kıvamında olan aktörlerin büyük tokatlar yemeden önce yedikleri tokatlar kadar büyük laflar ettikleri yönünde.

    Tabii öte yandan, hemen bütün bu aktörler tarih sahnesinden çekileyazana kadar hep arkalarında duran, bunları destekleyen, yeri geldiğinde işlenen suçlara bahaneler üreten yeri geldiğinde o suçlara fiilen ortaklık eden bir maiyeti de olmuş. İşin ilginç tarafı, Hegel’in tabiriyle “Geist” Bulutsuzluk Özlemi’nin tabiriyle “olayların akışı” ana aktörleri kendi büyük planı doğrultusunda bir piyon gibi kullanıp harcarken, yıllar boyunca aktörün maiyetinde bulunanlar genellikle çoktan ortadan kaybolmuş ve ortak oldukları suçların hesabını vermeden yeni aktörlere yaslanmışlar. Yani ne bileyim, illa ki bizim Napolyon’un Wellington’u küçümsediği konuşmadan sonra “Doğru abi, Wellington da kim oluyor ya? Havada karada yeriz biz bunları,” diye ara gaz veren, “Abi zaten bu İngiliz askerleri hepten lapacıymış, Yeni Fransa bunları yer be yer” diye beliren birileri de vardır illa ki. Habire Napolyon’un hezimetinden bahsediyoruz bu arada, fakat alanında doktora yapanlar dışında herifin maiyetindekileri bilen eden de yok.

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bunun gibi “tiranların maiyeti” diye bir insan topluluğundan ilk kez bahseden bizim Roterdamlı Erasmus. Erasmus’a göre tiranlık denen müessese çoğunlukla prensin koruması altındaki “kötücül” insanların yaptıklarıyla kurulur. Hatta Erasmus’a göre maiyeti iyi ama kendisi “kötücül” prenslerin yönetimi yine katlanılır yönetimlerdir zira tek bir kişinin açgözlülüğünü ve çılgınca arzularını tatmin etmek daha kolaydır. Yani bir nevi “kendi iyi ama çevresi kötü” deyişinin zıddı. Ama maiyetin de “kötücül” olması açgözlülüğü dindirilecek ve çılgınca arzuları tatmin edilecek çok fazla insan anlamına geliyor. Dolayısıyla kötücül bir prensin tiranlığı, etrafındaki kötücül maiyetle birlikte katlanarak artıyor ve değişim kaçınılmaz hâle geliyor. Tabii artık bizim Roterdamlı bunları yazarken kendisini darbecilikle, Habsburg hanedanına ihanetle, dış güçlerin maşası olmakla ya da geri kafalı bir jakobenlikle suçlayan olmuş mu onu bilmiyorum.

    Yani benim anladığım kadarıyla bizim Roterdamlı Erasmus, “Tek bir tiranla başa çıkmak kolay ama tirandan güç alıp şirketleriyle ihale, basınıyla kamu reklamı, arkasına saklandığı bürokrasi ve kollukla kişisel intikam peşinde koşan maiyetle başa çıkması çok zor anacım, vallahi ülkenin belini büker,” diyor. “Sıcak neyse de nem fena,” gibi bir düşüncesi olduğunu tahmin ediyorum ve inanın bütün bunları latince nasıl söylemiş hiçbir fikrim yok ama söylediklerinin özeti bu.

    Yine hatırladığım kadarıyla dünya tarihinde Nürnberg mahkemeleri dışında diktatörlerin, tiranların maiyeti ya da daha anlaşılır bir dille ifade etmek gerekirse “yancıları” diktatörler devrildikten sonra hayatlarına pekâlâ devam etmişler. Kimi kandırıldığını iddia etmiş, kimi Günter Grass gibi ancak onlarca yıl sonra yancılığını itiraf etmiş kimi Heidegger gibi hayatı boyunca sessiz kalmış da, öldükten sonra günlükleriyle yancılığı ortaya saçılmış. Ha peki tiranlık sürerken maiyetten uzaklaştırılan, uzaklaştırıldıktan sonra aklı ansızın başına gelmişçesine ve bir yandan elinden kayıp giden fırsatlara hayıflanırcasına tiranlığı eleştiren maiyet üyeleri olmuş mudur derseniz bu konuda bir delil sunamam. Ama bir çok kişinin aksine günümüzü anlamak için tarihe bakmaktansa, tarihi anlamak için arada bir günümüze bakmanın gerekli olduğuna inanan bir insan olarak “Kesin olmuştur” diyebilirim.

  • İlk modern savaş: Made in USA

    İlk modern savaş: Made in USA

    Mesele sadece köleliğin ipleri germesinden ibaret değildi. Tarımsal güney, sanayileşmiş kuzey tarafından yutulmaktan korkuyordu. 1861’de iki ayrı zihniyet, iki ayrı yaşam biçimi arasında beklenen fırtına koptu. Teknolojik ve stratejik birçok yeniliğe sahne olan “ilk modern savaş” 600.000 kişiyi yok ederken, ufuktaki harplerin yıkıcılığını da haber veriyordu.

    Amerikalıların kendi aralarında kıyasıya bir savaşa girmelerinden bu yana 150 yıl geçti. 1861’den 1865’e kadar süren bu boğuşmada 600 bin ölü verdiler. Bu, ABD’nin 1. ve 2. Dünya Savaşları ile Kore ve Vietnam’da verdiği ölülerin toplamından fazladır.

    Birbirlerine niçin bu kadar şiddetle saldırdılar ve bu kadar hırsla öldürdüler, niçin tükeninceye kadar barış yapmadılar? Bunun tek bir yanıtı yok. Kölelik yakıcı bir sorundu evet. Ama tek sorun bu değildi. Kuzeyde ve güneyde iki farklı zihniyet, iki farklı hayat tarzı gelişmişti. Tarımsal güney, sanayileşmiş ve büyük sermaye birikimi olan kuzeyin karşısında ezilmeyi zül görüyordu. Konfederasyonun cumhurbaşkanı olan Jefferson Davis daha Mississippi senatörüyken şunları söylemişti: “Sizi ilgilendiren kölelik veya insanlık değil, Kongre ve hükümeti ele geçirip bunları Kuzeyin büyümesinin bir aracı olarak kullanacaksınız”. Bu, yerinde bir öngörüydü.

    Gettysburg muharebesi 2 Temmuz 1863’teki Gettysburg savaşında Birlik kuvvetlerinin süngü hücumu, Don Troiani imzalı resimden detay.

    İç Savaş’ın tohumları aslında daha ülkenin ilk kuruluşunda mevcuttu. Bizim eyalet adı verdiğimiz ilk 13 koloni kendilerini bağımsız birer devlet olarak görmüşler ve birliğe katılma konusunu yıllarca tartıştıktan sonra kendi içlerinde oylamışlardı. Bununla birlikte politik birer varlık olarak kendi haklarından (state rights) vazgeçmemişlerdi, gönüllü girdikleri birlikten çıkma haklarının olduğunu düşünüyorlardı.

    Ülke batıya doğru genişledikçe yeni kurulan her eyalette köleliğin serbest olup olamayacağı konusunda gerilim yaşandı. Daha 1820’de Senato pazarlıkları sonucunda Maine özgür bir eyalet olarak katılırken Missouri köleci bir eyalet oldu ve bu uzlaşma geçici de olsa bir çözüm sayıldı. Bundan sonra 36.30 kuzey enlemi, köleci ve özgür eyaletler arasında sınır olacaktı. Teksas 1845’de köleci bir eyalet olarak kabul edilince bu grup güç kazandı ama Kaliforniya özgür bir eyalet olarak gelince Güneyliler gene gerildiler. 1854’de Kansas ve Nebraska’da kölelik meselesi tekrar alevlendi. John Brown kölelik taraftarlarına karşı ilk silahlı mücadeleyi burada, kölecilerin yaptıkları katliama tepki olarak başlattı.

    Siperde gergin bekleyiş General T.H. Brooks’un komutasındaki Birlik tümenine bağlı askerler, Rappahannock nehrinin batı kıyısındaki siperlerinde, 3 Mayıs 1863’de Fredericksburg’da gerçekleşecek muharebeden önce dinleniyorlar. Amerikan Ulusal Arşivi tarafından Matthew Brady’ye mal edilen bu fotoğrafın aslında A.J. Russell tarafından çekildiğine dair kuvvetli kanıtlar ileri sürülmüştür.

    Zencileri eşit kabul etmemeye kararlı olan geniş bir kesim sürekli olarak Kuzeye ve federal hükümete karşı öfke içerisindeydi. Tabii köleliğe karşı olanlar da tepkiliydi. Öte yandan bir başka sorun da, güneyli çiftçilerin federal vergi ve gümrüklerden zarar gördüklerini düşünmeleriydi. Kısacası, bu, uzun süre tüttükten sonra alevlenen bir yangındı.

    Abraham Lincoln daha savaşın başında önemli olanın kölelik değil birlik olduğunu ifade etmişti. Birliği, köleliği muhafaza ederek sağlayacaksa öyle yapacağını, köleliği kaldırarak sağlayabilecekse de o yolu izleyeceğini söylemişti. Ama savaş topyekun bir hale dönüşünce 1862 sonunda köleliğin kaldırılması için çalışmaya başladı ve 1 Ocak 1863 tarihinden itibaren herkes özgür sayıldı.

    Bunda insani kaygıların yanı sıra, Güneyin insan gücünü zayıflatma hedefi de rol oynadı. Lincoln savaşın bitimini takiben Ford Tiyatrosu’nda oyun izlerken suikaste kurban gidince yerine geçen Grant’ın uzlaşma siyaseti güneyli beyazların siyahiler üzerinde terörle yeni bir baskı kurmalarını kolaylaştırdı. Grant zencilere karşı uygulanan yeni terörü görmezden geldi. Böylece Amerika bu büyük savaştan köleliği resmen kaldırmış ama sosyal eşitsizliğe dokunmamış olarak çıktı. Siyahilerin eşitlik sorununun ciddi şekilde tekrar el alınması için tam yüz yıl geçmesi gerekecek, bu arada KuKluxKlan faaliyetlerini rahatça sürdürecekti.

    Cold Harbor ceset tarlası General Lee komutasındaki Konfederasyon kuvvetleri (Kuzey Virginia Ordusu) ile General Grant emrindeki Birlik güçleri (Potomac Ordusu) Cold Harbor’da Amerikan İç Savaşı’nın en kanlı muharebelerinden birini yaptılar (31 Mayıs-12 Haziran 1864). Birlik yenildi, ölen binlerce askerin cesedi bir yıla yakın savaş meydanında kaldı.

    Güç ve strateji meseleleri

    Savaş aniden gelişmedi. Güneyli milliyetçiler rahatça toparlanabildiler çünkü ortada bunu önleyecek bir güç yoktu. Çok küçük Amerikan ordusu, 1.105 subay ve 15.259 erden oluşuyordu. Çoğu eksik kadrolu 197 bölüğün 179’u batıdaki uzak kalelerde Kızılderilileri gözlüyor, 20’si de Kanada sınırı ve Atlas Okyanusu kıyısında bulunuyordu. 1860 sonunda yapılan seçimleri kazanan Lincoln, 11 Şubat’ta Washington’a doğru yola çıkarken, Davis de çok yakındaki Konfederasyon başkenti Richmond’a gitmek üzere aynı gün evinden ayrılıyordu. İkisi de ordularını oluşturmak için gönüllüleri çağırdılar ve savaş 12 Nisan günü Güneylilerin Charleston limanındaki Sumter kalesine top ateşiyle başladı.

    Strateji eldeki güce göre tayin edilir. 22 milyon nüfusu, 22 bin mil demiryolu olan Kuzey, 1.300.000 sanayi işçisinin çalıştığı 110.000 işletmeye sahipti. Buna karşı, 9 milyon nüfusu ve ilginçtir, gene 9 bin mil demiryolu olan güneyin sadece 110.000 işçisi olan 18.000 işletmesi vardı. 1860’da lokomotiflerin sadece % 4’ü, silahların ise % 3’ü güneyde yapılıyordu.

    Buna rağmen Güneyliler çılgınca bir üretim çabası, ithalat ve Kuzeylilerden ele geçirdiklerini birbirine ekleyerek yeterli piyade silahına sahip oldular. Ancak topçuları daha zayıf kaldığı gibi, Kuzeyin donanmasına denk bir şey yoktu ellerinde. Yenilmeleri kaçınılmaz görünüyordu. Ancak 2.5 milyon kilometrekare toprakları ve kuzeydekilerden çok daha savaşçı bir ahalileri vardı. Kırlarda yaşayanlar, daima kent ahalisine göre daha iyi asker olur. Ayrıca Güneyin generalleri de, özellikle ilk yıllarda daha iyiydi. Kuzeyliler daha örgütçü, Güneyliler ise daha savaşçıydı. Tarihte birçok örnekteki gibi, uzun vadede örgütçüler çok iyi kadrolar yetiştirip savaşçıları yendi.

    Bu koşullarda Kuzeyin zafer yolu, savaşın ilk günlerinde Meksika Savaşı’nın komutanı yaşlı Winfried Scott tarafından çizilmişti. Anaconda Planı olarak anılan strateji, Güneyin denizden ve karadan ambargoya alınıp zayıflatılmasına, sonra Mississippi’den ikiye bölünmesine ve bunun ertesinde de parça parça ezilmesine dayanıyordu. Yani bir yıpratma savaşı öngörülmekteydi. Scott hemen akabinde emekliliğe ayrıldı ama savaş tam da onun gösterdiği şekilde kazanılabildi. Güneyin tek umudu, direnmeyi uzatarak Kuzeyin savaş arzusunu kırmaktı. Ne var ki Kuzeyde “birlik” iradesi çok yüksekti ve birliği masaya yatıracak hiçbir uzlaşmaya yanaşamazlardı. Bu nedenle savaş çok kanlı oldu. Kuzeylilerin en korktuğu şey Güneylilerin yenildikten sonra dağlara çekilip sonu gelmeyecek bir gerilla savaşına başlamalarıydı. Savaşın sonunda güneydeki sivil halkı da hedef alan topyekun bir dizi muazzam saldırıya giriştiler. Güneyin Başkomutanı Lee savaşın dördüncü yılı biterken teslim olduğunda, yanında kalan alayların sancakları birer avuç yalınayak ve aç asker tarafından taşınıyordu.

    Öte yandan Güneyin uzun kıyılarında bulunan 189 liman tam bir ambargoyu olanaksız kılmaktaydı. Bu nedenle özellikle savaşın ilk yıllarında Güneyin gemileri kuşatmayı delip o dönemde Avrupa’da çok aranan pamuğu götürüp silah getirebiliyorlardı. Tabii Kuzeyin tedbirleri arttıkça ve ellerindeki limanlar azaldıkça bu çok seyrekleşti.

    Savaş coğrafyasının en ilginç özelliği, iki başkentin birbirlerine çok yakın olmasıydı. Adeta kafalarından birbirlerine bağlanmış iki güreşçinin boğuşması gibiydi. Buna rağmen Kuzeylilerin Washington’a sadece 100 mil uzakta olan Richmond’a yaptığı seferler başarısız olurken, Güneylilerin yaptığı bir akın ise Washington’da epey heyecan yarattı. Kuzeylilerin Potomac Nehri’ni aşarak ilk ilerleme girişimleri Bull Run’da bozguna dönüştü. Uzun savaşların hepsinde olduğu gibi zamanla yeteneksiz subaylar elendi, savaş liderleri ortaya çıktıkça o tarihe kadar dünyanın gördüğü en güçlü orduların başına geçtiler.

    Cephede bir başkan Başkan Abraham Lincoln, Antietam muharebe alanında Kuzey birliklerini teftiş etmeden önce maiyeti ve General McClellan ile birlikte Potomac Ordusu’nun karargahında, 3 Ekim 1862.

    Kuzeyliler Potomac Ordusu’nu örgütçü ama aşırı pasif General McClellan’ın emrine verdiler. Bıktırıcı uzunlukta hazırlıklardan sonra büyük güç üstünlüğüne rağmen, istihbarat taşeronluğu yapan Pinkerton ajansının aşırı abartılı raporlarını süzgeçten geçirmeden, her operasyonu çok yavaş ve temkinli yaparak Güneylilere tedbir alma fırsatı yarattı.

    Savaşın burada kazanılamayacağı ortaya çıkınca operasyonlar Missisippi’ye kaydı. Shiloh’da sıkışan ama yenilmeyen Grant, kısa süre sonra bu nehrin merkezi sayılan ve çok iyi korunan Vicksburg’u alarak Konfederasyonu ikiye böldü. Bir başka birlik gücü denizden New Orleans’a çıkarak kuzeye ilerledi. Tam da bu tarihte, Lee, Kuzeyi kendi topraklarında sıkıştırıp tayin edici bir muharebe yapmak üzere Pennsylvania’ya girdi. Ne var ki savaşın en kritik muharebelerinden biri olan Gettyssburg’da büyük güç yitirerek çekildi.

    Temmuz 1863 böylece savaşın dönüm noktası oldu. Artık Güney’in tek umudu savaşı uzatıp yıldırma stratejisini sürdürmekti. Ne var ki Kuzey çok kararlıydı. Savaşın başından beri savaşçı general arayan Lincoln sonu gelmeyen muharebelerden sonra Vicksburg fatihi Grant’ın gerektiği gibi savaşacağına karar verip 1864 başında onu başkomutan yaptı. Grant düşmana toparlanma fırsatı veren uzun aralıklarla yapılan muharebeler yerine aman vermeden ardı ardına yapılacak hücumlarla savaşı kazanmaya karar verdi. Atlas Okyanusu kıyısında ilerleyerek hasmını buradaki büyük kentleri savunmak için büyük kuvvetler ayırmaya mecbur bıraktı. Bu sırada Kuzeyin operatif anlamda en yetenekli generali Sherman, toplamı yüz bin asker olan dört kolorduyla muazzam bir akın yaparak güneyin kalbi sayılan Georgia’dan denize ulaştı. Atlanta dahil her yeri yakıp yıkarak topyekun savaşı düşmanın sivil ahalisine taşıdı. Bu, 20. yüzyılda her savaşta tekrarlanmaya çalışılacaktı. Özellikle düşman ordusunu besleyecek çiftlikler yakıldı, hayvanlar öldürüldü. İsyanın başlatıcısı olarak görülen Güney Carolina’da yıkım, intikamcı şekilde daha vahşi oldu. Bu sırada Potomac Ordusu’nun başında ilerleyen Grant ve süvari komutanı Sheridan, Lee’ye her fırsatta hücum ederek nefes aldırmadılar. Orduları eriyen Lee l9 Nisan günü teslim oldu. Beş gün sonra da Lincoln bir suikaste kurban gitti.

    Umutsuz taarruz 29 Kasım 1863’te General Longstreet komutasındaki Konfederasyon kuvvetleri, General Burnside komutasındaki Birlik kuvvetlerinin kontrolündeki Fort Sanders’a umutsuz bir akın gerçekleştirdi. Knoxville savaşının sonunda Tennesee eyaletinin kaderini belirleyen saldırı başarısızlıkla sonuçlanırken, güneyliler 8’e karşı 129 kayıp verdi. “Fort Sanders Taarruzu”, Allison ve Kurtz imzalı kromolitografi, 1891.

    Savaş taktikleri

    19. yüzyılın subayları Napoléon hayranıydı. Onu okuyarak yetişmişlerdi ve onun hücumlarını tekrarlamak istiyorlardı. Ne var ki ateşgücü artmaktaydı. Ağızdan dolma tüfeklerle tek el ateş edildikten sonra süngü hücumuna kalkan taburlar daha düşman siperine varmadan perişan oluyordu. Askerler bunu generallerden önce kavradılar. Alelacele derme çatma bir siper hattı kurup gerisine yerleşince, hele de şarapnel atan birkaç topları varsa, adeta yenilmez oluyorlar, önleri, hücuma kalkan düşman zayiatıyla doluveriyordu. Taktik savunma hücumdan çok daha üstün bir pozisyon olmuştu. Stratejik saldırıda yapılan taktik savunma ise en iyi durumdu. Subaylar bu dersi yüz binlerce askeri telef ederek öğrenecekler, sonra bu dersler unutulacak ve 1. Dünya Savaşı’nın siperlerinde tekrar öğrenilecekti.

    Ancak ABD İç Savaşı’nın daha sonra 1941’e kadar tekrarlanmayan bir özelliği süvari birlikleri tarafından düşmanın geri bölgelerine yapılan akınlardı. Güneyliler bu konuda daha üstündü. Bunlardan Morgan, 2.500 süvariyle Ohio ve Pennsylvania’da aylarca at koşturdu, büyük zarara yol açtı, yakalandı ve hapisten kaçıp 3.000 süvariyle tekrar kuzeye daldı. 1864 yılında ihanete uğrayıp öldürüldü. Buna karşı Kuzeylilerin Richmond yakınlarına yaptıkları Dahlgren akını başarısızlıkla sonuçlandı. Bu tür operasyonlar ancak Amerika gibi çok geniş bir ülkede yapılabilirdi.

    Savaşın sonunda, 240 bin Güneyli askeri öldürmek için 360 bin Kuzeyli asker hayatını yitirmiş oldu. Ancak teslimden sonra özel suçlar dışında güneyli asker ve subayların evlerine dönmesine izin verildi. Korkulan gerilla hareketi ise birkaç vaka dışında gerçekleşmedi.

    DÖNEMİN AMERİKASI

    Sermaye savaşta birikti, kapitalizm vahşi doğdu

    ABD’de toprağın zenginliği sanayileşme için yeterli bir birikim sağlıyordu. Ayrıca demiryolları ve ulaştırmaya elverişli nehir ve göller, uzun kanallarla birbirlerine bağlanmaktaydı. Böylece muazzam bir iç pazar oluşmaktaydı. Güneyin korktuğu şey, Kuzeyin denetiminde gelişen bu pazar içerisinde ezilen taraf olmaktı. İnanılmaz bir dinamizm vardı ve hiçbir şey imkansız görünmüyordu. İnsanlığın kaderini değiştiren on binlerce icadın bu ortamda çıkması hiç de şaşırtıcı değildir. Amerikan Patent Dairesi her hafta yüzlerce berat başvurusunu inceliyordu. İki taraftan toplam 3 milyona yakın kişi askerden geçti. ABD sanayi üretiminin en az yarısı bunların ihtiyaçlarını karşılamaya kullanıldı. Dupont, Remington gibi bugün adını bildiğimiz birçok Amerikan firması bu savaşta büyüdü. Savaşın getirdiği sermaye temerküzü sanayileşmeyi azdırdı. Aynı zamanda hırslı insanlar öne çıkmış, adetler değişmiş, yeni şeylerin kabulü kolaylaşmıştı. Petrol ve çelik krallarının, sığır tüccarlarının, büyük bankaların dönemine girilmekteydi. Bunu elektrik, şehirleşme, tüketim malları, basın ve diğerleri izledi. Büyük baronlar artık kılıçla değil parayla hükmediyordu. Bu dönemin ilk yarısı Mark Twain, ikinci yarısı ise Yurttaş Kane’in dünyasıdır.

    Üretim tam gaz! İç savaş boyunca her iki taraftan toplam üç milyon kişi askere alındı, bunların ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan sanayi üretimi sermaye birikimi sağladı. Savaş sırasında Pennsylvania’da işletilen bir petrol sondaj sahası, 1864.

    TEKNOLOJİK, STRATEJİK VE TAKTİK YENİLİKLER

    İç Savaş hangi “ilk”lere sahne oldu?

    ABD İç Savaşı 1. Dünya Savaşı’nın habercisi gibidir. Uzun ve kanlı yıpratma muharebelerinin ardından gelen aralıksız bir seri hücumla bitmiştir. 1918’deki Müttefik Başkomutanı Foch, 1918 Ağustos’unda başlayan son büyük hücumları yaparken 1864-65 hücumlarını tekrarladığını çok iyi biliyordu.

    Modern savaş mekanik güç ve elektriğin kullanımıyla tanımlanabilir. İlk dönemde bunlar demiryolları, istimbot ve telgraftı. Amerikan İç Savaşı’nda demir-yolları çok önemli bir rol oynadı. Tümenler, kolordular, hatta bazen süvari birlikleri bile trenlerle taşındı, daha önemlisi ikmalleri yapıldı. Ayrıca telgraf, haberleşmeye büyük hız kazandırdı. Bu nedenle demiryolları ve telgraf telleri savaş sırasında akıncı kollarının ilk hedeflerinden birisi oldu. Buharlı gemiler de kuzeye güç ve esneklik kazandırdı. Birçok noktaya asker çıkarıp hasımlarını zor durumda bıraktılar. Modern savaşların öncüsü Kırım Savaşı’nda bunların yeni yeni kullanıma girdiği ve harbin kaderini etkilemediği göz önüne alınırsa, “modernitenin asri imkanları”nın seferber edildiği ilk savaşın ABD İç Savaşı olduğu kabul edilmelidir.

    Bu savaşa ilk modern savaş nitelemesini kazandıran bir başka husus da, sivil halkın birçok kez hedef alınması, kuşatılan kentlerde bombalanması ve savaş çaba- sının topyekun hale gelmesidir. Ayrıca, gazeteciler ve fotoğrafçılar her şeye burunlarını sokarak komutanları kızdırmıştır.

    Keza, en başından 19. yüzyılın ortalarına kadar ateşli silahların hepsi ağızdan doldurulan kaval namluya sahipti. Bu savaşta yivli namlular, kundaktan doldurma mekanizmaları, seri ateşli tüfekler, revolverler ve konik mermiler kullanıma girdi. Ayrıca mayınlar, dikenli teller, el bombaları, balonlar devreye sokuldu, hatta güneyliler, kuzeylilerin eline geçtiği için kullanmaya fırsat bulamadıkları bir denizaltı bile yaptılar.

    Mobil ateş gücü 9 Haziran 1864-25 Mart 1865 tarihleri arasında devam eden Petersburg kuşatması sırasında vagona monte edilerek hareket kabiliyeti kazandırılan toplar da kullanıldı.

    SİLAHLAR

    Ateşler serileşti, menziller uzadı

    ABD İç Savaşı başladığında iki taraf da eski tip namlu ucundan dolmalı kaval tüfekler kullanıyordu. Ancak aralarında Colt ve Smith Wesson’un da bulunduğu revolverler yaygınlaşmıştı. Savaş ilerledikçe, yedi mermi atan seri ateşli Spencer gibi karabinalar kuzeyde kullanılmaya başlandı. Bunlar ilk başta daha çok süvari birliklerine dağıtıldı. Kaval piyade tüfekleri süreç içerisinde kundak tarafından doldurulan, namlusu yivli olduğu için daha uzağa nişan alınabilen, metal kovanla konik minie mermisi atan tüfeklerle değiştirildi. Bunlar seri ateşli değildi ama daha kolay doldurulup daha hızlı ateş sağlanıyor, asker tüfeği doldurmak için ayağa kalkmak zorunda kalmıyordu. Savaşın sonunda altı namlulu, dakikada 350 mermi atabilen Gatling makinelitüfeği sahneye çıktı. Taktikleri değiştirecek kadar uzun süre kullanılamadan savaş bitti. Topçuda ise yivli ve kundaktan doldurulan silahlar henüz çok yeniydi. Bu alanda esas gelişme organizasyonda oldu. Napoléon topçusu gibi piyade hattında ateş edip hücumda etkili olamıyorlardı, çünkü menzili artan piyade tüfeklerinin etkisi altına girdiler. Buna karşın savunma için giderek büyüyen ve merkezileşen büyük topçu birlikleri oluşturuldu. Bunlar piyade hattının gerisinden karşı saflara etkili ateş açabiliyor ve eğik mermi yollu obüslerin oranı artıyordu. Ayrıca balon, mayın ve el bombalarının yanı sıra, Güneylilerin çok yadırgadığı dikenli teller de siper savaşlarının öncüsüydü.

    Yorktown kuşatmasında Birlik topçu bataryası, 1862

    Zırh kuşanan savaş gemileri

    Tarihte, tümüyle demir iki geminin ilk çatışması 9 Mart 1862 tarihinde James Nehri’nin ağzında meydana geldi. Merrimac adındaki gemiyi ele geçirip tamir eden güneyliler buna Virginia adını vermişlerdi. Kuzeyliler ise Monitor adını verdikleri gemiyi hazırladılar. 8 Mart günü Merrimac bölgede ambargo uygulaması yapan Birlik gemilerine saldırdı. Cumberland ve Congress isimli gemileri batırdı. Ertesi gün Monitor ile karşılaştı. İki gemi saatlerce çatıştılar ve sonunda ikisi de geri çekildi. Mermiler ikisini de yaralamış, ama zırhlarını delememişti. Bunu gören Avrupa donanmaları demir gemilerin inşasına geçtiler. “Monitor” ise daha çok nehir ve sığ sularda görev yapan alçak siluetli gemi tipinin genel adı oldu..

    Yaralı Monitor, Virginia (Merrimac) ile kapışmasından sonra limanda.
  • Kababişler: Şeyh bizden iyi bilir

    Kababişler: Şeyh bizden iyi bilir

    Sudan’da Evlad Fazlullah soy ve sülalesi, mülkü yani toprağı uhdesinde bulunduran otorite sahipleri olarak algılanıyor. Çekişmeler hâkim tabaka ve halk arasında değil de Evlad Fazlullah içinde ve bu düzenden beslenen ‘dikka’ mensupları içinde oluyor, halka yansımıyor.

    Antalya’da karşılaştığım bir yörük eskisi, “Ağanın evine tok gelinmez” demiş ve viski istemiş, sonra da 1950’lerde nasıl “yerleştirildiklerini” anlatmıştı. Son yılların üzerimize yüklediği ağırlıkla bölgemizde ve dünyada ortaya çıkan problemleri daha çok etnik bazda veyahut
    da petrol gibi yeraltı kaynaklarının paylaşımı çerçevesinde anlama eğilimindeyiz. Halbuki toprak
    ve su gibi yerüstü kaynakları, Afrika’da göçebe çobanlıkla yürütülen hayvancılık bazıları için yaşam kaynağı olduğu gibi çatışmaların da nedenlerinden biridir.

    Geçenlerde UNDP tarafından 2006’da yayınlanmış olan bir broşür kitap, Batı Sudan’ın batısındaki Darfur krizini birbiri ardına gelen kuraklıklar sonucu tarımla uğraşan yerleşikler ve hayvancılıkla uğraşan göçebeler arasında sınırlı su ve toprak kaynaklarına ulaşma çabası ile ilişkilendirmektedir. Yeni çıkan (2015) çok yazarlı bir kitap da, Temmuz 2011’de Güney Sudan’ın ayrılmasından önceki durumu ele almakta ve su kaynaklarının oluşturduğu problemlere işaret etmektedir. İlginç olan her iki eserde de başkent Hartum’un batısın- da bulunan Kababiş’lerden hiç söz edilmemesidir. Kababişler 1980’lerde Sudan’da bulunduğum sırada “devlet içinde devlet “olarak tanımlanıyorlardı.

    Talal Asad’ın Kababişler hakkındaki eserinin (1970) ana temasını çok küçük bir grup olan şeyh soyunun nasıl olup da kendilerine tanınan ayrıcalık ve hâkimiyeti elde tutup devam ettirdikleri sorusu oluşturmakta ve yazar özgür ve vakur bir görünüm sergileyen Kababiş bireylerinin içinde bulundukları siyasi eşitsizliğe neden razı olduklarını anlamaya çalışmaktadır.

    Genellikle Osmanlıların ve Mısır’ın Sudan üzerinde etkili olduğu “Turkiyya” denilen (1822-1881) dönemde kabile beyleri güçlendirilmiş ve kendilerine kabile toprağı üzerinde tasarruf hakkı verilmişti. Beraber Yönetme (Condominium) adı verilen İngiliz hâkimiyeti döneminde (1899-1935) ise kabilelerin daha ufak gruplar halinde varolmaları ve dolayısıyla beylerin ellerinde güç toplamaması öngörülmüştü. Kababişler 19. yüzyılın sonuna doğru Sudan’da başgösteren Mehdi isyanına karşı bir tutum almışlar ve böylelikle diğer kabilelerin tersine İngiliz döneminde güçlenmişlerdi. Bu süreç içinde Kababişler kan bağına bağlı sosyo-ekonomik ve politik altbirimler olarak gelişmemiş, halk hane bazında merkeze bağlı hale gelmişti. Böylece Şeyh Ali et-Tom ve ailesi dağınık yaşayan farklı Kababiş gruplarını birleştirmiş ve kendileri hâkim bir soy haline gelmişlerdir.

    Yazar, hâkim sülalenin bu hâkimiyeti zorla kabul ettirmediğini söylemekte, bu sülaleye (Evlad Fazlullah) mensup olmayan Kababiş halkının, şeyhlerinin kendilerine sağladıkları ayakta durma gücü, su, toprak gibi yaşam kaynakları dolayısıyla ve kendilerini pazar yerleri başta olmak üzere himayelerine alarak dış dünyada temsil ettikleri için memnun olduklarını aktarmaktadır. Ancak bütün bunun ötesinde Evlad Fazlullah soy ve sülalesinin mülkü yani toprağı uhdesinde bulunduran otorite sahipleri (ehl es-sulta) olarak algılandıklarını ve “şeyh bizden daha iyi bilir” düşüncesiyle kendilerine danışılmasını beklemediklerini görmekteyiz. Şeyh bu otoriteyi şeceresi dolayısıyla sağladığı gibi, yargı gücünü de adil davranışlarıyla elinde tutuyordu. Bu çerçevede de Evlad Fazlullah sülalesi ve soyu dış dünyada kurdukları bağlarla özerk bir bölge haline gelmişlerdi.

    Genelde diğer Sudan kabileleri obadan başlayarak obalar birliği ve daha yüksek meclislerle kendi aralarında danışma mekanizmaları ile tabandan tavana, tavandan tabana bir nevi basamak sistemi ile fikir beyan ederek kendileri hakkında verilen kararları tasvip veya tenkit ediyorlardı. Kababişler ise “ehl es-sulta” olarak gördükleri şeyhin kendilerine danışmasını beklemeden, şeyhin basamaklı danışma sistemini kullanmamasını onun hakkı olarak görüyorlardı. Gerekli basamaklara da şeyh sülalesi mensuplarının yerleştirilmiş olmasını, şeyhin “dikka” adı verilen yürüyen sarayından gönderilen adamların kendilerine emirler getirmesini doğal buluyorlardı. Çekişmeler hâkim tabaka ve halk arasında değil de Evlad Fazlullah içinde ve bu düzenden beslenen dikka mensupları içinde oluyor, halka yansımıyordu. Kısacası şeyhler ağalıklarının icabını yapıyor, ağanın evine tok gelmeyeni boş göndermiyordu.

  • Sensin şövalye ruhlu!

    Sensin şövalye ruhlu!

    Sanırım günlük hayatımızda üzerine basa basa övme amaçlı kullandığımız bazı kavramları biraz deşmek gerekiyor. Yani ne bileyim; yapılan önemli bir jestin, iyiliğin arkasından birisi bana “Vaay, bir hayli şövalye ruhluymuşsun,” dediğinde az çok tarih bilgisine sahip bir insan olarak bozuluyorum, darılmanın eşiğine geliyorum. Yani anlıyorum, hep beraber filmiydi, dizisiydi, romanıydı derken tıpkı Cervantes’in Don Kişot’u gibi, şövalyelere bir hayranlık beslemişiz ama yani Cervantes’in dikkat ederseniz Don Kişot’un gerçek bir mal olduğunu da görmeniz lâzım. Yani demem o ki, gerçekten Don Kişot’la aynı bilgi ve duygu düzeyini paylaşmak -hele hele yanınızda içinden küfrederek de olsa sizi yine az çok hâle yola sokacak bir Sanço Panço olmadan- hayırlı mıdır sizce?

    Tıpkı Don Kişot gibi yanılan birçoğumuzun aksine ben, birisi bana “şövalye ruhlu” dediğinde bozuluyorum. Şövalye ruhlu, benim için maçta hakeme, rakip takıma ve en nihayetinde topu bir türlü kaleye sokamayan Eskişehirspor forvetine yönelik kullanılabilecek bir ifade gibi ve benim için “Ulan şövalye ruhlu!” şeklinde bir kullanımı var. Ama nedir? Biz yıllar yılı kâh Kral Arthur ve yuvarlak masa şövalyelerini ya da Yüzüklerin Efendisi gibi fantastik kuntastik romanlardaki asil ruhlu şövalye tiplemelerini okuya okuya, ipe sapa gelmez ama allah için izlemesi eğlenceli tarihi kahramanlık filmlerini dizilerini izleye izleye şövalyelik kurumunu gözümüzde büyüttük de büyüttük. Şimdi efendim burada yeri gelmişken, fırsatını bulmuşken bir noktayı açıklığa kavuşturmak isterim; o da şövalye dediğinizin ayı oğlu ayıdan öte bir şey olmadığıdır.

    Eğer yanlış hatırlamıyorsam her şeyden önce şövalyelerin çoğunluğu okuma yazma bilmez. Yıkanmak falan zaten hak getire ve üstüne üstlük at üzerinde gezdiği için istesen de kokudan yanına yaklaşamazsın. Yani sizi temin ederim, gerçekten özenilecek bir şey değil. Ha elbette çeşit çeşit insan var, kimisi misal beyaz çizgili İtalyan takım elbise giymeye, kravatsız beyaz gömlek ve kirli sakalla ortalıkta hacminden daha fazla yer işgal edecek şekilde salınarak dolaşmaya da özeniyor, orası ayrı.

    Başa dönecek olursak yapı itibariyle sövalyelik, az çok bizim tımarlı sipahi gibi bir şey ama hiç kimsenin diğerine “Vay gayet tımarlı sipahi ruhlu bir davranış,” dediğini duymadım.

    Tabii “tımarlı sipahi”, tıpkı camsil gibi ne iş yaptığını, nasıl yaptığını anında anladığımız açıklayıcı bir isim: At üzerinde savaş etmeye hazır ve kendisine geçinsin diye bir takım toprak ve köylü verilmiş, emanet edilmiş şahıs. E şövalye ne? O da öyle.

    Dahası, bu şövalye arkadaşlar bir şekilde hesapta belli bir çerçeve içinde bir araya gelerek bir birlik vesaire kurup ne yapıyorlar dersiniz? Bankacılık. Aklımda doğru kaldıysa bugünküne en benzer bir şekilde uluslararası bankacılık, ilk kez şövalyeler tarafından yapılıyor, arbitrajın tadına, komisyonun keyfine şövalyeler tarafından varılıyor. Evet. Bizim kitaplarımızda filmlerimizde romantik serseri, asil ruhlu iyiliksever veya güçsüzleri korumak için canını vermeye hazır fedakâr diye hasletler yüklediğimiz şövalyelik gayet ekmeğinin peşinde ve gayet kendisine emanet edilen toprakta çiftçiyi, savaşa giderken geçtiği yol üzerindeki köylüyü sömüren; para transferi yapmak isteyen tüccarı fahiş banka komisyonları ve hesap işletim ücretleriyle canından bezdiren bir kişi.

    Neticede bu çerçeveden bakacak olursak geçmişte şövalyelerin yaptığı işler, günümüzde belli başlı üç meslek grubu tarafından bölüşülmüş durumda: Belirli mahalleleri, bölgeleri beyaz çizgili takım elbiseleri ve kravatsız beyaz gömlekleriyle sahiplenen mafyalar, ordularda görev yapan uzman er ve erbaşlar, ve son olarak bütün gün swaptı, kambiyoydu, akreditifti uğraşan beyaz yakalı bankacılar günümüzde şövalyeliğin üç ayağını teşkil ediyor. Şimdi böyle söyleyince çok özenilecek bir şey gibi olmadı değil mi?

  • Özel dedektif: Hafiyesi haydut

    Özel dedektif: Hafiyesi haydut

    Her ne kadar binlerce yıllık dünya tarihinde benzer işlevlere sahip insanlar olsa da bu dedektiflik işleri, yakın zamanın işleri. Tabii dedektif dendiğinde çoğumuzun aklına, Sherlock Holmes gibi zeki, ince ayrıntılardan sonuca ulaşan, analitik zekasına şapka çıkartılan bir tür kahraman geliyor. Yıllar yılı nice roman, film ve dizi, kötülere karşı zekaları ve yumruklarıyla savaşan özel dedektif tiplemesini aklımıza kazımış çünkü. Ama pek de uzun sayılmayan özel dedektiflik tarihine baktığımızda özel dedektiflerin imrenilesi kahramanlar değil, eve sokulmayacak, hatta bırakın selamı, yağmurlu havada su bile verilmeyecek adamlar olduğunu görüyoruz.

    Aklımda kaldığı kadarıyla bu özel hafiyelik 19. yüzyılın ilk yarısında Fransa’da başlıyor. Dünyanın ilk dedektiflik bürosunu François Vidocq diye bir arkadaş açıyor. Özgeçmişi genç yaşta hırsızlıkla başlıyor, dolandırıcılık, sahtecilik, yağmacılık, katillik falan derken mahpuslukla devam ediyor. Vidocq, hapisten muhbirlik yapma sözüyle kurtuluyor ve sanki hapisten kaçmış gibi gösterilerek İtalya’ya gidiyor. İtalya’ya giden başkası olabilir, orasını karıştırdım galiba ama bir şekilde Napolyon’un emriyle ilk gizli polis teşkilatını kurma şerefi de bu Vidocq’a kısmet oluyor. Bu gizli polis teşkilatı da büyük oranda abinin hapishane arkadaşlarından oluşuyor. Vidocq bu işi uzun yıllar yaptıktan sonra istifa edip 1830’larda falan dünyanın ilk özel dedektiflik şirketini kuruyor ve
    personelin tamamını yine eski suçlular oluşturuyor. Artık ondan sonra şantaj mı istersiniz montaj mı, aklınıza ne gelirse arkadaştan soruluyor. Ama bir zaman sonra politik bağlantıları onu korumaya yetmiyor ve şirketi kapatmak zorunda kalıyor.

    Hemen hemen aynı dönemde, okyanusun diğer tarafında bir dedektiflik şirketi daha kuruluyor. Adı filmlere, hikâyelere ve şarkılara konu olan, bizim genellikle Red Kit’ten tanıdığımız meşhur Pinkerton Dedektiflik Ajansı bu. Şirketi kuran Alan Pinkerton ağırlıklı olarak fabrikalara hizmet veriyor ve dedektiflerini işçilerin arasına sokarak, işçilerin grev hazırlığında olup olmadığı gibi konularda bilgi sağlıyor. Ama Pinkerton asıl ününe Lincoln sayesinde kavuşuyor.

    Pinkerton ve adamları, halkı selamlamak üzere Ortabatı’dan Vaşington’a doğru yola çıkan Lincoln’e, mola vermeyi planladığı Baltimore’da suikaste uğrayacağını haber ediyorlar. Her nasılsa Pinkerton’ın şehre yerleştirdiği birkaç ajan birtakım söylentiler duymuş, sonra kendileri de Lincoln karşıtıymış gibi yapıp karşıtların güvenini kazanmış ve suikaste dair bütün planları öğrenmişler. Yalnız ismini verdikleri kimse de ortalıkta yok.

    Lincoln’ün etrafındakiler daha sonra Pinkerton’ın yalan söylediğini bildiklerini ama riske girmemek için tavsiyesine uyup Baltimore’u pas geçtiklerini söyleseler de, Pinkerton dedektiflerinin ünü yayılıyor bir kere. Ve ilginç bir şekilde hep benzer başarılar elde ediyor Pinkerton. İşçilerin arasına soktukları ajanlar dev tehlikelerle ilgili raporlar hazırlıyor, aynı ajanlar bazen işçiler greve gittiklerinde işçiymiş gibi polise ya da grev kırıcılara silah sıkıyor ve, iddialar doğruysa, bazı işçi liderlerini ve sendikacıları da öldürüyor. Eh, hiç de Sherlock Holmes’a benzemiyor, öyle değil mi?

    Yani öyle özel dedektif denildiğinde aklımıza hep polisin içinden çıkamadığı cinayetleri çözen adamlar falan geliyor ya, aslında tam tersi; bizzat polisin içinden çıkamadığı cinayetleri yaratan adamlar bunlar kimi zaman. Sherlock Holmes’a can kurban tabii, o ayrı ama aklımda kalanlardan yola çıkarak özel dedektifin eve sokulmaz bir şahıs olduğunu iddia etmeye hiç çekinmiyorum doğrusu.

  • Güneydoğu Asya’da unutulan katliam: Endonezya 1965

    Güneydoğu Asya’da unutulan katliam: Endonezya 1965

    General Suharto’nun askerî darbesini takibeden iki yıl boyunca, Endonezya’da 1 milyondan fazla sivil öldürüldü. Sadece komünistlerin değil, kadınların, çocukların, Çinlilerin, Hıristiyanların, ılımlı Müslümanların evlerinde yakıldığı, linç edildiği toplu katliamlara dünya gözünü kapadı. 50 yıl sonra bu acı miras hâlâ ülkenin üzerinde duruyor.

    Yakın tarihin en kanlı bastırmalarından biri 50 yıl önce 30 Eylül gecesi Endonezya’da başladı. Uluslararası Af Örgütü 1977’de, “birçok bağımsız gözlemciye göre, bu dönemde süratli bir biçimde 1 milyondan fazla insanın öldürülmüş olması muhtemeldir” derken, 1968’deki bir CIA raporu, 1965-66’da Endonezyalı komünistlerin katliamının yüzyılın en trajik ama aynı zamanda en meçhul olaylarından biri olduğunu belirtiyordu. Yakın dünya tarihinin en büyük kitlesel terör hareketleri arasında sayılan Endonezya katliamı, ülkenin kurucu başkanı Sukarno’nun tek adam yönetimi sürecinde 1965’teki askerî darbeyle başladı. % 90’ı Müslüman olan ama nüfusunun 400 farklı etnik bileşimden oluşan Endonezya’da elli yıl önceki kanlı hadiseleri anlamak için, 1920’lerin sonlarından itibaren ülkede yaşananlara kısaca göz atmak gerek.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    İnsan avından toplu kıyımlara 1965’te insan avı şeklinde başlayan cinayetler, neredeyse iki sene boyunca toplu katliamlar olarak devam etti. Askerî rejimin desteklediği paramiliter gruplar, bu katliamlarda aktif şekilde rol aldı.

    20. yüzyılın başlarında ülkenin siyasal hayatında biri İslâmi diğeri sosyalist olmak üzere iki milliyetçi (sömürge karşıtı) hareket belirdi. İlk büyük Müslüman parti Sarekat İslam, başlangıçta sosyalist fikirlerden de etkilenmişti. Endonezya Milliyetçi Partisi’nin kurucusu Sukarno, Endonezya hareketinin birliğini sağlamak için milliyetçilik, din ve komünizm arasında bir uyumu hedefleyen “Nasakom” diye bir slogan kullanıyordu. Bu dönemde bugün bütün okullarda öğretilen “Bahasa” dili ulusal dil olarak kabul edildi.

    Sukarno, 1928’den itibaren Endonezya gençliğinin sloganı olan “tek vatan, tek ulus, tek dil” sloganını gerçekleştirmek için çeşitli muhalefet hareketlerini bastırdı.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    General Suharto

    Aynı süreçte stratejisini ve yönetimini değiştirmiş olan Endonezya Komünist Partisi (EKP), Sukarno’nun bu politikasının ilerici yönlerini desteklemek üzere onun yanında yer aldı. 1920’deki sosyalist partinin devamı olan EKP, Çin ve SSCB dışındaki en büyük komünist partisiydi.

    2. Dünya Savaşı’nda Japonya tarafından işgal edilen eski Hollanda sömürgesi Endonezya, savaş sonrasında Hollandalıların eski sömürgelerini geri alma niyetlerine karşı dört yıllık bir silahlı mücadeleden sonra bağımsızlığını elde etti. Modern Endonezya’nın kurucu başkanı Sukarno aynı zamanda “bağlantısız ülkeler hareketinin” de kurucusu oldu. Aslında anti emperyalist lider mitinin ardında, popülist ve otokrat bir milliyetçi bulunuyordu.

    Endonezya üç meydan okumayla karşı karşıyaydı: Merkezkaç bir dizi hareket karşısında ülkenin birliğini sağlamak; birçok şeriatçı hareketi kontrol edebilmek amacıyla İslâm üzerinde anlaşmak; tarım reformu başta olmak üzere toplumsal sorunlara çözüm bulmak.

    Sukarno 1948’den itibaren orduya dayanarak komünist hareketi, 1950’li yıllarda İslâmi bir devlet kurmak için silahlı mücadele yürüten Dar-ül İslâm cephesini ve daha sonra da Hollanda tarafından desteklenen Moluk’daki ayrılıkçı hareketi bastırdı.

    1959’da başkanlık gücünü alabildiğine artırmaya yönelik “güdümlü demokrasi” ilkesini ilan etti. Devletin temel ideolojisini oluşturan “Pancasila”, beş unsurdan oluşuyordu: Tartışma ve oybirliği; ülkenin birliği; herkes için sosyal adalet; adil ve medeni bir insanlığa bağlılık; tek bir tanrıya inanç (İslâmiyet, Katoliklik, Protestanlık, Hinduizm ve Budizmin bulunduğu ülkede). Böylece İslâmiyet diğer inançların yanına konulurken milliyetçilik öne çıkarılıyordu. Millet Meclisi 1963’te Sukarno’yu ömür boyu başkan ilan ettiğinde artık seçime de gerek yoktu!

    Bu dönemde ağır baskıya uğramış olan EKP, 1955’te yapılan son çokpartili seçimde %16.7 oy almıştı (Sukarno’nun partisi % 22,3; ılımlı Müslüman parti Masyumi % 20.9; Nahdlatul Ulama %18.4 -iki İslâmcı partinin toplamı %39.3 ediyordu). 1962’ye gelindiğinde komünist partinin 3-3.5 milyon üyesi olduğunu söyleniyordu ve kadın, gençlik, sendika gibi kitle örgütlerinde ise yirmi milyona yakın sempatizanı vardı (Ülke nüfusu o zaman 115 milyondu).

    Sukarno 1955’te “Üçüncü Dünya”nın uyanışına işaret eden Asya ve Afrika’dan 25 ülkenin katılımı ile (Nehru’nun Hindistanı, Mao’nun Çini…) ile ünlü Bandung Konferansı’nı düzenledi. Soğuk Savaş döneminde üçüncü bir yol arayışı anlamına gelen bu girişim, aynı zamanda Sukorno’nun ülke içindeki sorunları unutturmasının da bir yoluydu.

    1957’de dünya pazarına yönelik ihraç mallarının üretiminin düşüşü ve ülkedeki yolsuzluklardan ötürü idarenin bozulmasıyla, ülke ekonomik krize sürüklenmeye başladı. Millileştirilen işletmelerin yönetimini büyük ölçüde askerler aldı. Böylece buradan beklenen sonuç elde edilemediği gibi, yapılmak istenen toprak reformu da direnişle karşılaştı. Bütün bu gelişmeler orduyla EKP arasındaki gerilimi artırdı.

    1963’te İngiltere, Borneo adasındaki topraklarını Malezya federasyonuna bırakınca Sukarno’nun sömürge sınırlarını aşan “Büyük Endonezya” düşüncesi ciddi bir darbe aldı. Buna tepki olarak Sukarno, Birleşmiş Milletler’den ve Bretton Woods ürünü kurumlardan çıktı ve tüm yabancı işletmeleri 1965’te millileştirdi. ABD’nin 1948-49’da Hollandalılara karşı desteklediği Sukarno, artık denetlenemez bir unsur haline gelmişti. Üstelik Vietnam Savaşı dolayısıyla bölgede güvenilir müttefiklere ihtiyacı olan ABD için alarm zilleri çalıyordu.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:
    Cinayetlerden haksız hapislere Katliamları takiben, iki milyon masum sivil de keyfi bir biçimde on yıldan fazla hapiste tutuldu. Hayatta kalanlar, bugün hâlâ kısıtlanmış bir hayat sürebiliyor.

    30 Eylül 1965 gecesi yedi generalin öldürülmesiyle başlayan olaylar, General Suharto’nun yüzyılın en kanlı darbesini meşrulaştırmak üzere kullanıldı. GS30 (Gerekan Semtember Tiga Puluh- 30 Eylül Hareketi) Sukarno’yu bir darbeden korumak için generalleri öldürdüğünü açıkladı. EKP’nin başkan ve başkan yardımcısı olan Aidit ve Lukman ile birlikte hükümette üç komünist bakan bulunuyordu. EKP ilkin hareketi desteklediğini belirtmişse de hemen geri çekilmiş ve tabanını seferber etmemişti. Buna karşılık General Suharto, öldürülen generaller kendi önünde olduğundan onların tasfiyesinden de istifade ederek ilkin komünistleri veya öyle oldukları iddia edilenleri kitlesel bir kıyıma tâbi tuttu, ardından da Sukarno’yu indirerek 1998’e kadar sürecek diktatörlüğünün yolunu açtı.

    Darbenin, Çin tarafından desteklenen bir komünist darbeye karşı ulusal değerleri koruma adına yapıldığı iddia edildi. Öte yandan EKP’nin katliam sırasında herhangi bir direniş gösterememesi, değil darbe özsavunma için bile hazırlıklı olmadığını ortaya koydu.

    Önce EKP ve diğer kitle örgütleri kapatıldı. Bir hafta sonra İslâmi bir örgütün anti komünist gençleri (milyonlarca üyesi olan Nhahdlatul Ulema) EKP ve diğer örgüt mekanlarını içindekilerle yakmaya başladı. Ordu aşırı sağ akımları harekete katılmaları için cesaretlendirdi. Katliamlar anti komünist bir çizgide başlamışken, EKP’ye bağlı, sendika, gençlik, kadın örgütlerini aşarak zengin ve sömürücü diye addedilen Çinlilerden, plantasyondaki tarım işçilerine, Hinduizm geleneğine bağlı olanlara dek uzandı.

    1965’te insan avı şeklinde başlayan cinayetler, neredeyse iki sene boyunca toplu katliamlar olarak devam etti. Askerî rejimin desteklediği siviller veya yerel milisler, bu katliamlarda etkin şekilde rol aldı. Korkunç yöntemlerin kullanıldığı bu katliamlarda, topluluk önünde linç etme, ibret-i alem için ceset sergileme, sıklıkla uygulanan yöntemlerdi. Bu bilinçli kontrolsüz kıyımlardan Çinliler, Hıristiyanlar, ılımlı Müslümanlar, kısacası Suharto’yu desteklemeyen neredeyse herkes fazlasıyla nasibini aldı. Java, Bali, Sumatra ve Kalimantan’da yüzbinlerce insan öldürüldü. Soğuk Savaş’ın en gerilimli günlerinde, gerek büyük devletler gerekse dünya kamuoyu katliamlara gözünü kapadı. Gerek zorlu coğrafi koşullar gerekse askerî rejimin büyük baskısı, bağımsız gazetecilerin ülkeye girmesini, bölgede çalışmasını imkansız hale getirmişti.

    Katliamları takiben iki milyon masum sivil de keyfi bir biçimde on yıldan fazla hapiste tutuldu. Böylelikle bağımsızlıktan beri süregelen ülkedeki iç çekişmeler kanlı bir biçimde “çözülmüş” oldu.

    Bugün katliamlardan elli yıl sonra bile, toplama kamplarından çıkanların kimliğinde hâlâ bir kayıt bulunuyor. Aileleri sürekli gözetim altında. 1.5 milyon eski mahkumun itibarının iade edilmesi için sonuçsuz çabalar sürdürülmekte. Yüzbinlerce insan serbest kaldıktan yıllar sonra bile, hâlâ düzenli olarak askerî mercilere görünmek zorunda. Özellikle öğretmenlik, memurluk, gazetecilik, hekimlik, avukatlık gibi bir dizi mesleği icra etmeleri yasak. 20. yüzyılın hâlâ çözümlenmemiş, hesabı verilmemiş bu trajedisi üzerinde sessizlik devam etmekte. 

    KİTLESEL CİNAYETLER ÜZERİNE İKİ FİLM

    Kötüler ve katiller kazandı, adalet 50 yıldır ülkeye uğramadı

    İPEK CENT

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:

    Endonezya’daki kıyımları konu alan 2012 yapımı belgesel film “Öldürme Eylemi” (The Act of Killing), Voltaire’in şu ünlü ve asap bozucu cümlesiyle başlıyor: “Öldürmek yasaktır, o nedenle tüm katiller cezalandırılır. Tabii kitleler halinde ve bando-mızıka eşliğinde öldürmedikleri sürece.” 1965’te yapılan askerî darbe ile Endonezya’da hükümet düşmüş, ‘sözde komünist’ katliamı başlamıştı. Sırtını devlete dayayan ve 1 milyondan fazla Çinliyi, solcuyu, entelektüeli, sanatçıyı, gazeteciyi, öğretmeni en insafsız yöntemlerle, kimi zaman bizzat kendi elleriyle öldüren paramiliter çeteler, kurbanların aileleriyle hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan aynı mahallede, aynı sokakta yan yana yüz yüze yaşamaya devam ettiler.

    Danimarka’da yaşayan ABD’li belgesel yönetmeni Joshua Oppenheimer, uzun süredir planladığı filmi şiddete maruz kalanların gözünden anlatmak amacıyla yola çıkmış. Fakat politik ve sosyal baskı günümüzde de devam ettiği için kimse konuşmaya yanaşmamış. Vahşetin boyutu öylesine büyük ki, tahminen kurban tarafından kimsenin ne olanları anlatmaya mecali var ne de anlatarak ortaya iyi bir şey çıkacağına dair inancı. Sosyal, hukuki veya ilahi, adaletin bugüne dek bir faydasını görmüş değiller. Dolayısıyla yönetmen kamerayı cinayetleri işleyenlere çevirmiş: “Öldürme eylemini bu eylemi gerçekleştirenlerin ağzından dinlemek, bunun da ötesinde onların yaptıklarını kendi zihinlerindeki gibi resmetmelerine imkan tanımak”. Böylece mağdurları dinlemeye alışmış olan seyirci, ilk kez ‘gerçek kötülük’le karşı karşıya kalıyor.

    Güneydoğu Asya'da unutulan katliam:

    Çekimi altı sene süren 2012 yapımı film, bu ay vizyona giren “Sessizliğin Bakışı” (The Look of Silence) ile bir sonraki aşamaya geçiyor. Bu kez kardeşi katledilen bir adamın, katliamı gerçekleştirenlerle yüzleşmesine tanık olacağız. Bu tüyler ürpetici belgeselden, öncülünden de olduğu gibi, herhangi bir pişmanlık, vicdan muhasebesi, gözyaşı beklemek, katillerin içindeki insanı görmeyi ummak pek akılcı değil. Zaten Oppenheimer da durumu tek bir cümleyle özetliyor: “1 milyon kişinin ölümü karşısında, suç işleyenler hâlâ güç sahibi iken bir kişinin pişmanlığı başarı değildir.”

  • Güneş Kral 300 yıl önce battı

    Güneş Kral 300 yıl önce battı

    Saltanatı 72 yıl süren 14. Louis, merkezileşmesinde büyük payı olan Fransa’da devletin dizginlerini öyle bir güçle elinde tutuyordu ki, “Devlet benim” sözleri ona atfedildi. Kendini güneşe benzeten kral 1715’te  öldüğünde, mutlak monarşi zirveye ulaşmıştı. Sonraki 72 yılda oradan tepetaklak yuvarlanacaktı. 

    Efsane kral Louis’nin edindiği ilk lakap Hüdaverdi’ydi (Dieudonné). Çünkü 1 Eylül 1638’de dünyaya geldiğinde, annesi İspanya Prensesi Anne 37, babası Fransa Kralı 13. Louis 38 yaşındaydı ve 17 yıllık evliliklerinde ilk kez çocuk sahibi oluyorlardı. Bu mucizevi çocuk Avrupa monarşisinin büyük simgelerinden biri olacaktı ama, o zirveye ulaşması için fırtınalı bir çocukluk geçirmesi gerekti. 14. Louis babasının ölümüyle beş yaşında tahta çıktı. Annesi Kraliçe Anne, saltanat naibesi oldu. Ancak başta amcası olmak üzere, hanedanın diğer üyeleri, küçük krala el koymak, annesini bir manastıra kapatmak için fırsat kolluyordu. 

    Güneş Kral 300 yıl önce battı
    1648: 10 yaşında (solda). 1670: 32 yaşında (ortada). 1701: 63 yaşında (sağda).

    Ülkeyi annesi ve onun başlıca bakanı olan İtalyan Kardinal Mazarin yönetiyordu. Fransız asilleri, iktidarı bu İspanyol prensesiyle İtalyan din adamına bırakmaya niyetli değillerdi. Kralın gücünün zayıfladığı her dönemde yaptıkları gibi yine ayaklandılar ve Paris halkını da peşlerinden sürüklediler. Fronde denilen bu ayaklanmalar, küçük Louis’ye kimseye güvenmemeyi öğretti. Paris halkının sarayı bastığı, gece yarısı annesi, kardeşi ve Mazarin ile başkentten kaçtığı, güvendiği kuzeni Prens de Condé’nin ihanetine uğradığı bu zor yıllar, ona politika ve iktidar hakkında önemli dersler verdi. 

    Louis’nin gerçekten kral olduğu tarih 1661 yılıdır. Mazarin o yıl öldü. 23 yaşındaki kral, onun yerine başka birini atamayacağını, ülkeyi tek başına yöneteceğini açıklayarak herkesi şaşırttı. Aynı yıl, aşırı zenginleşen, kendisini gölgede bırakan Maliye Bakanı Fouquet’yi de tutuklattı. Artık Fransa’yı tek başına avucunda tutuyordu. Günümüzde dev şirketleri bütün ayrıntılarına kadar denetleyerek başkalarına yetki vermekten kaçınan CEO’lar için kullanılan “mikro yönetici” tabiri, onun için de uygundu. Her gün saatlerce çalışmaya yoğunlaşabiliyor, ancak eğlenceye, ava, dansa, kadınlara zaman ayırmayı da başarıyordu. 

    Tabii onun da bazı bakanları vardı. Hiçbiri Kardinal Mazarin gibi sınırsız bir yetkiye sahip olamadı. Ama Maliye Bakanı Colbert, Fransızların “grand commis de l’état” (büyük devlet memuru) dediği önemli politikacılardan biri oldu. Colbert’in uyguladığı “Fransız merkantilizmi”, ülke içinde endüstri ve üretimin artmasını, ithalatın en düşük düzeyde tutulmasını, paranın yani gümüş ve altın gibi değerli madenlerin ülke dışına akmasının önlenmesi üzerine kurulmuştu. Bunun için Colbert “manufactures” denilen devlet denetiminde tekel gibi çalışan şirketler kurdu. Fransa’nın ilk sömürge imparatorluğu da bu dönemde ortaya çıktı. Hindistan’la ticaret yapan Fransız Doğu Hindistan Kumpanyası, Kanada’da “Yeni Fransa” adlı sömürge, Karayip’deki şeker ve köle adaları, Kuzey Amerika’nın ortasında “Louisiana” adı verilen geniş topraklar, Fransa’yı İspanya, Hollanda ve İngiltere ile karşı karşıya getirdi. 

    Ama Fransızları büyüleyen bu uzak diyarlar değil, Paris ve kralın yaşadığı başkent dışındaki Versailles Şatosu’ydu. Louis, hiç güvenmediği Paris halkını zapturapt altına almak için La Reynie’yi polis şefi (lieutenant général de police) olarak görevlendirerek, modern polis teşkilatının temelini attı. La Reynie, bütün siyasal, kültürel etkinliklerin gözlenmesi, her türlü fesat hakkında bilgi toplanmasıyla görevliydi. Louis’nin her gün okuduğu sayfalarca yazı arasında, La Reynie’den gelen raporlar da vardı. 

    Kendisini güneşe veya Jupiter’e benzetmekten hoşlanan Kral, aynı zamanda bir Mars olmak da istiyordu. Gençlik yıllarında savaşlara bizzat katıldı. Louis’nin ölümünden yirmi küsur yıl sonra Voltaire, bu dönemle ilgili olarak kaleme aldığı kitapta (Le Grand Siècle) “O dönemde yapılmış savaşların ayrıntılarını burada bulmayı beklemeyin” diye yazar. Aynısını biz de söyleyelim. Fransa, İspanya’nın bugün Belçika olarak bildiğimiz topraklarına göz dikmişti ve Louis’nin bütün saray halkıyla katıldığı ilk savaşlar bunlardı. Her bir Felemenk şehrinin alınışı, Büyük İskender’in Pamir dağlarına ulaşması gibi büyük bir zafer olarak kabul edilip eğlenceler, törenler düzenleniyordu. 

    14. Louis’nin en büyük başarısı, bilinçli olarak oluşturduğu imajıydı. Bütün ömrünü kendisinin başrolü oynadığı bir gösteri gibi geçirdi. Bu tiyatroya uygun sahneyi Versailles Şatosu’nu yaptırarak kurdu. “İhtişam, nezaket ve çapkınlık, bu sarayın ruhudur” diye yazmıştı çağdaş bir İngiliz. Versailles’ın bahçeleri, salonları, galerileri, burada düzenlenen balolar, şölenler, kralın saat düzeniyle yaptığı arabalı-arabasız gezintiler, yatış, kalkış törenleri, görkemli sofralarda yediği yemeklerin bolluğu, Mlle de La Vallière, Madame de Montespan gibi metreslerinin göz kamaştıran güzelliği, hep aynı gösterinin parçasıydı. Kral, kendi döneminde parlayan Fransız klasisizminin öngördüğü gibi, özdenetimi elden bırakmayan, hayatının fırtınalarını dışarı yansıtmayan, aşırı gülmek, surat asmak, bağırıp çağırmak gibi aşırılıklara kaçmayan, mükemmel bir oyuncu, tek oğlu öldükten birkaç gün sonra verilen baloda, üzgün üzgün oturan gelinine, “Bizler herkes gibi davranamayız. Kalkın, dansedin” diyebilen bir adamdı. 

    Ancak Louis’nin büyük kral imajı, 1680’lerden itibaren önemli ölçüde zedelendi. 1685’te, büyükbabasının çıkarmış olduğu Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırarak, Fransa’daki Protestan azınlığı ya Katolik olmaya ya da sürgüne gitmeye zorladı. Protestanların gidişiyle Fransa eğitimli, çalışkan ve becerikli bir işgücünden yoksun kaldı, endüstrisi zarar gördü. 

    Güneş artık batmaya başlamıştı. 1688’de Louis, boşalan İspanya tahtına torunlarından Philippe’i çıkartmaya karar vererek büyük bir savaş başlattı. Avrupa’nın diğer iki büyük gücü İngiltere ve Avusturya, Fransa’nın İspanya ve sömürgelerine el koymasını engellemek üzere silahları kuşandılar. İspanya veraseti üzerine sürdürülen savaşlar 1714 Utrecht Antlaşması’na kadar neredeyse durmadan sürdü. Avrupa ile birlikte Fransa için de bu uzun mücadele büyük bir yıkım oldu. O güne kadar Avrupa’nın en büyük askerî gücü sayılan Fransa, bu defa yenilgilere uğradı. 1709’da yaşanan “14. Louis’nin kışı” korkunç bir felaketti. Sıcaklık eksi 20 dereceye kadar düştü, Versailles’daki şarap karafları bile dondu. Köylülerin çektiği sıkıntıların boyutunu anlatmaya gerek yok. Sonunda Louis, torununu İspanya kralı olarak kabul ettirdi ( bugünkü kral onun soyundan gelir) ama Fransız halkı bu korkunç 25 yıldan yaralı olarak çıktı. 

    Kralın alışkanlıkları değil ama kendisi değişmişti. 1683’te kraliçe Marie-Thérèse öldükten sonra, Markiz de Maintenon unvanını verdiği, kendisinden birkaç yaş büyük, dul bir kadınla gizlice evlendi. Bu evlilikle birlikte kralın çapkınlıkları son buldu. Yaşlı çift, Louis ölene kadar tam bir burjuva ailesi gibi uyum içinde yaşadı. Ama artık Versailles eskisi gibi değildi. Savaş ve açlık bulutları zaten bir çeşit devlet töreni gibi sürdürülen eğlencelerin tadını kaçırmıştı. Son yıllarında Louis’nin oğlunun, iki torununun, torununun iki oğlunun arka arkaya ölmesi, sarayı mateme boğdu. Nihayet 1 Eylül 1715’te geride tek torun çocuğu olan 5 yaşında bir veliaht bırakarak gözlerini kapadığında, 72 yıldır oynadığı büyük kral rolünden bıkmış olmalıydı. 

    FRANSIZ KLASİSİZMİNE İLHAM VERDİ

    Majesteleri hem hayatta hem sahnede başrolde

    Güneş Kral 300 yıl önce battı
    Parlayan güneş 1653’te sahneye konan Le Ballet de la Nuit’de Apollon kılığındaki 14. Louis. O sırada henüz 15 yaşında.

    Louis’nin saltanatı, Fransız edebiyatında klasisizm denilen parlak bir döneme denk gelmişti ve bu bir tesadüf değildi. Bu edebiyatın Molière, Racine, Boileau, La Bruyère gibi yazar ve şairlerini, hatta vaazlarıyla edebiyat tarihine giren Bossuet gibi papazlarını düşünürken akla ilk gelen kral ve sarayıdır. Kralın dramatik sanatlara ilgisi 1653’te muhtemelen Lully’nin bestelediği “Le Ballet de la Nuit” adlı dansla başlamıştı.

    Bu dansta kendisi ayı ve yıldızları aydınlatan güneş rolünde dansetmişti. Komedi ustası Molière’in tiyatro topluluğu yıllarca kralın doğrudan himayesi altında en büyük eserlerini sahneledi. İkiyüzlü yobazlarla alay eden Tartuffe komedisini bile kralın desteğiyle sarayda sahneye koymuştu. Molière, kralın himayesini kaybettikten bir yıl sonra sahnede öldü (1673). Büyük trajedi yazarı Racine de tam bir “courtisan”dı. Louis’nin kendisini de, büyük kralı oynayan bir oyuncu olarak bu klasik sanatın önemli bir temsilcisi saymak yanlış olmaz.

    MONARŞİNİN GÜCÜ VE DEBDEBE

    Versailles Şatosu: Küçük Beştepe

    Güneş Kral 300 yıl önce battı
    Muzaffer Fransızoğulları Versailles Şatosu’nda bir zafer ve kabul töreni. 14. Louis, Seneffe savaşından muzaffer çıkan Louis de Bourbon-Condé’yi kabul ediyor.

    Louis’nin en büyük projesi, Versailles Şatosu’dur. Bu küçük av köşkünü 1661’de keşfetmiş, muhteşem bir saraya dönüştürmek üzere ömrü boyunca çalışmıştı. 700 odası, 1513 penceresi, 1252 şöminesi, 67 merdiveni, 483 aynasıyla 67121 metrekareye yayılan sarayın 800 hektarlık bir parkı vardı. Burada 55 havuz ve kanallar, 600 fıskiye yaptırıldı. Sarayın yapımında Le Vau ve Houdouin-Mansart gibi büyük mimarlar, bahçelerin düzenlenmesinde ise Fransız peyzaj sanatının ustası Le Nôtre çalışmıştı. Sarayın görevi, Fransız monarşisinin gücünü dünyaya ilan etmekti. Burada yaşayan saray halkının görevi de aynıydı: Göz kamaştırmak. Aristokratlar Versailles’da küçük bir daire sahibi olabilmek için taşradaki büyük şatolarını terkederek korkulacak feodal beyler olmaktan çıktı, kralın “courtisan”ları yani saray dalkavukları haline geldi. Kralın yengesi Orléans Düşesi şöyle yazmıştı: “Biz çoktan gittikten sonra, bu saray hakkında yazılacak hikayeler, herhangi bir romandan çok daha iyi ve eğlenceli olacak. Korkarım bizden sonra gelenler, bunlara inanamayacak, peri masalı sanacak.”

  • Onlar konuşur Cicero yapar!

    Onlar konuşur Cicero yapar!

    Zamanının büyük devlet adamı ve tarihçisi Polybius, Roma’nın Kartaca’ya olan üstünlüklerini sayarken Kartacalı siyasetçilerin yöneticilik makamlarına açık açık rüşvet vererek, para ve iltimas dağıtarak geldiklerini, ancak Romalıların siyasi rüşveti en sert şekilde cezalandırdıklarını söyler. Tabii ben bu noktada Polybius’un yalancısıyım, zira aklımda kaldığı kadarıyla Polybius’tan sonra işler değişmeye, Roma siyaseti de kirlenmeye başlıyor ve hatta Roma Cumhuriyeti’nin son dönemlerinde artık verdiğiniz selam bile “rüşvet değil” diye alınmıyor.

    Örneğin, herhâlde milattan önce 2. yüzyılın başları olacak, Glabrio isimli bir arkadaş, Roma Censor’u olmak için adaylığını koyuyor ve ilk başta gayet de güzel bir seçim kampanyası yürütüyor. Kendisi henüz iki yıl önce büyük bir askerî zafer kazanmış, Suriye’yi yağmalamış ve kamuoyu anketlerinde falan hep önde. Lâkin rakipleri bir bakıyor ki bu Glabrio öyle böyle değil para saçıyor. “Vay, nereden bu değirmenin suyu” falan derken, Glabrio’nun sağ kollarının ispiyonlamasıyla ortaya çıkıyor ki bu arkadaş Roma’nın Suriye’de kazandığı ganimetin büyük bölümünü çaktırmadan cebe indirmiş, bu işten güzel para yapmış, şimdi de o parayı Censor seçilmek için hunharca dağıtıyor. E tamam, Roma Polybius’tan sonra yozlaşmış dedik ama, o kadar da değil; bu rüşvet ve kaynağına ilişkin deliller mahkemeye sunulunca bizim Suriye fatihi Glabrio o saatte vazgeçiyor adaylıktan.

    Anladığım kadarıyla bu seçim rüşvetleri illa seçimden önce de verilmiyor olacak ki, milattan önce 2. yüzyılın sonuna doğru, seçim rüşvetini önlemek amacıyla “Gizli oy” kanunu çıkıyor ve o tarihten
    sonra da oylar gizli bir şekilde veriliyor. Ama ne çare ki oyların gizli verilmesi seçim rüşvetini engellemiyor ve sonraki on yıllarda seçim rüşveti öylesine kurumsallaşıyor ki bu suça artık sadece para cezası verilir oluyor. E adam zaten para dağıtıyor, bir miktar da ceza olarak ödüyor tabii. Ha, tabii milattan önce kimi zaman ağır kimi zaman hafif cezalar verilen seçim rüşvetini suç olarak kabul etmek Avrupa’nın aklına ancak 17. yüzyılın sonunda geliyor, o da ayrı mesele.

    Tabii seçim sadece rüşvet değil. Bu işin kampanyası, mitingi, döner ayran dağıtması, şarkıcı türkücü çıkartması, bayrak asması da var. Bugün nasıl varsa, Roma’da da var. Hatta rivayet odur ki ilk kez konsüllük seçimine giren Cicero’nun kampanya danışmanlığını üstlenen kardeşi Quintus (ki aslında o da Cicero, ama tıpkı Bach örneğinde olduğu gibi, nasıl bir tek Johann Sebastian Bach, kafadan Bach olarak anılıyorsa Cicero denince de akla Quintus Cicero falan değil, bizim Cicero diye bildiğimiz Marcus Tullius Cicero geliyor) kampanya için bir el kitabı bile yazmış.

    Cicero’nun muhtemelen konsül seçilmesini sağlayan bu el kitabına baktığımızda, önce tabii kitabın Latince olduğunu görüyoruz ama Allahtan birileri çevirmiş de ne yazdığını anlayabiliyoruz. Quintus’un, seçilmesi için Cicero’ya verdiği öğütler şunlar:

    Herkese ne istiyorlarsa söz ver, olur a seçilince sözünü yerine getiremezsen, nasıl olsa iktidardasın (Roma’da üç dönem kuralı yok; her konsül sadece bir yıllığına seçiliyor, sonra tekrar seçilemiyor.)

    İnsanlara duymak istediklerini söyle, yağ çek.

    Tokalaşabildiğin kadar insanla tokalaş (Bu öğüdü yaklaşık iki bin yıl sonra Hasan Celal Güzel tokalaştıklarını üstüne bir de öperek gerçekleştirse de çok işine yaramamıştı).

    Seçmenlere rakiplerinin işlediği suçlarını ve seks skandallarını sürekli hatırlat.

    Cicero, muhtemelen bu öğütleri uygulayarak önce konsül seçiliyor, sonra da Roma siyasetinin en etkili isimlerinden biri olarak hayatına devam ediyor. İnsanlara ne söz verdiğini hatırlamıyorum ama sözlerini tuttuğunu da çok sanmıyorum. Rakiplerine karşı her zaman sivri ve saldırgan bir dil kullanıyor diye aklımda kalmış. Tabii siyaset sahnesinden Kaddafivari bir şekilde ayrıldığını da eklemek gerek.