Kategori: Dünya Tarihi

  • General Franco’nun bitmeyen intikamı

    1939’da yıktığı 2. İspanya Cumhuriyeti’ni ölene dek cezalandıran General Franco, İspanya’yı 1948’e kadar sıkıyönetimle idare etti. Cumhuriyet’in reformları yok edildiği gibi, cumhuriyetçilere de kefaret ödemesi gereken günahkârlar gözüyle bakıldı. 10 binlerce muhalif idam edildi, 100 bin siyasi tutuklu yıllarca hapishanelerde kaldı.

    On yıl önce, Başbakan José Luis Zapate­ro’nun büyükbabası, İspanya’da güncel tartışmala­rın en canlı konusuydu. Juan Rodríguez Lozano adındaki bu yüzbaşı, 18 Ağustos 1936’da, darbeci ve ayaklanmacı asker­lerin safına geçmeyi reddede­rek Cumhuriyet’e sadık kaldığı için Léon yakınlarında kurşu­na dizilmişti. Yıllar sonra do­ğan torunu 2004’te başbakan olduğunda, içsavaş kurbanı dedesi birden bütün ülke tara­fından tanınır hale geldi. Çün­kü Zapatero, büyükbabasının idam edilmeden önce ailesine gönderdiği son mektubun, po­litikaya girmesinde en önemli etken olduğunu açıklamıştı.

    Başbakanın girişimiyle 2007’de “Tarihî Hafıza Yasası” kabul edildi; bununla Fran­co dönemininin son hatıraları (heykeller ve diğer semboller) siliniyor, iç savaşta ölenlerin ailelerine verilen tazminat­lar artırılıyor, toplu mezarla­rın kazılması ve ölülerin kim­lik tespitine devletin yardımı öngörülüyor, 1939’da sürgüne gidenlerin ve Uluslararası Tu­gaylarda Cumhuriyet için sa­vaşmış yabancıların çocuk ve torunlarına İspanya vatandaş­lığı veriliyordu.

    Bu noktada başbakanın büyükbabasının hatırası, suç­lamaların hedefi haline geldi. İki gazetecinin yazdığı, cum­huriyetçi yüzbaşının aslında Mason olduğu iddialarının yer aldığı kitap için yapılan tanı­tıma, şimdiki başbakan Ma­riano Rajoy bile katıldı (sağcı Halk Partisi’nin lideri olması­na rağmen Rajoy’un büyükba­bası da Cumhuriyet dönemin­de Galicia eyaletinin özerklik yasasını hazırlamış, Franco döneminde üniversiteden atıl­mış bir hukuk profesörüydü).

    Elveda İspanya İçsavaşın Franco ve faşistler tarafından kazanılmasından sonra Fransa’ya kaçmak zorunda kalanlar, çoğunlukla dul kalmış annelerdi.

    Kurşuna dizilen yüzbaşı­nın Mason olduğu veya olma­dığı iddiasının bu kadar cid­diye alınması, İspanya yakın tarihini bilmeyen bir insana saçma gelebilir. İkinci Cum­huriyet’in bir “Yahudi-Ma­son-Bolşevik komplosu” ol­duğu iddiasının yıllarca tek­rarlandığı, Franco iktidara geldikten sonra 10 bin kişi­nin Masonluk iddiasıyla idam edildiği göz önüne alındığın­da, Yüzbaşı Lozano tartışması daha iyi anlaşılabilir. Yüzbaşı­ya karşı başka suçlamalar da ortaya atıldı: Bir iddiaya göre görevli olduğu bölgede Falan­jistleri öldürmüştü, bir başka iddiaya göre kendisinden daha solcu maden işçilerini kurşu­na dizdirmişti veya ordu için­de iki taraflı bir ajandı.

    Bu iddiaların doğru olup olmaması önemli değil. İlginç olan, içsavaş bittikten yak­laşık 70 yıl sonra yapılan bu tartışmalarda, savaş ve sonra­sının bütün ideolojik kavga­larının, ülkeyi boydan boya birkaç kere bölen yarılmala­rın, kapanmayan yaraların su yüzüne çıkmasıdır.

    Gerçek şu ki, içsavaş bo­yunca ele geçirdiği topraklar­da bir terör politikası izleyen Franco, bu politikayı zaferi ka­zandıktan sonra da bırakmadı. Nisan 1939’da ülkenin tamamı kendi yönetimine girdiğinde, savaşı bu defa askerî mah­kemelerde, hapishanelerde, toplama kamplarında, amele taburlarında, hatta Fransa’ya sürgüne gidenlerin peşine dü­şerek devam ettirdi. Temmuz 1936’da ilan ettiği sıkıyöneti­mi ancak 1948’de kaldırdı.

    Kanlı bir içsavaştan son­ra, zaferi kazananın artık bir barışma politikasını benimse­mesi, kendisini “bütün İspan­yolların babası” olarak sunma­sı beklenebilirdi. Ama Franco barışmayı reddetti. İçsavaşın bitmesinden otuz yıl sonra, 31 Mart 1969’da yayınlanan bir kanun hükmünde kararname, nihayet Cumhuriyet dönemi suçlarının zaman aşımına uğ­radığını kabul etti. Bu karar­namede bile, içsavaştan hâlâ “Haçlı seferi” diye söz edili­yordu. Franco, kimseyi affet­meyeceğini, savaşı kazandık­tan sonra 19 Mayıs 1939’da Madrid’de düzenlediği büyük zafer geçidinde yaptığı konuş­mada belirtmişti: “Kendimizi kandırmayalım: Büyük serma­yenin marksizmle ittifakını sağlayan ve İspanyol düşmanı devrime yol açan Yahudi ruhu öyle bir günde yok edilemez; hâlâ çoğu insanın kalbinde çarpmaya devam etmektedir”.

    Robert Capa iş başında Macar fotoğraf ustası Robert Capa savaş sırasında film çekiyor. En ünlü fotoğrafı, 5 Eylül 1936’da bir anarşistin ölüm anını ve İspanya İçsavaşı’nı ölümsüzleştirmişti.

    İçsavaş aynı zamanda bir rakam savaşıydı. Hangi taraf daha çok insan öldür­müştü? Bu konuda da zafer Franco’nundu. Çarpışmalar sürerken, darbecilerin cephe gerisinde ele geçirdiği kent ve köylerde 200 bin insanı öl­dürdüğünü belirten İngiliz ta­rihçi Paul Preston, kitabına “İspanyol Holokostu” başlığı­nı atmıştı. Ona göre Cumhu­riyetçilerin Franco tarafın­dan ezildiği süreç, bir soykırı­ma benziyordu. İngiliz askerî tarihçi Antony James Beevor da rakamlar konusunda ay­nı kanıdaydı. İspanyol tarihçi Julius Ruiz ise, savaş sırasın­da idam edilen Cumhuriyetçi sayısını 150 bin, savaştan son­ra idam edilenlerin sayısını 50 bin olarak veriyordu.

    Buna karşılık Cumhuri­yet denetimindeki bölgelerde, cephe gerisinde 40 bin kişinin öldürüldüğü (ancak bunların çoğu Cumhuriyet hükümeti­nin denetimi dışında işlenen katliamlardı ve Cumhuriyet’in güçsüzlüğünün kanıtlarından biriydi) genel olarak kabul edi­liyordu. 2000’li yıllarda başla­yan, 2008 ekonomik krizinden sonra azalan kazı çalışmala­rında sayısız toplu mezar orta­ya çıkarılmıştı.

    Ölen Cumhuriyetçiler bir bakıma kurtulmuşlardı; öl­meyenleri ise yeryüzünde bir cehennem bekliyordu. Savaş bittikten sonra, Nisan 1939 ile Ocak 1940 arasında 1 mil­yon kişi Franco’nun elindeydi. Yarım milyon savaş esiri 180 toplama kampında, 90 bin esir Amele Taburları’nda (BBTT) ve 47 bin genç erkek, firari as­kerlerin gönderildiği Amele Askerler Disiplin Taburları’n­daydı (BDST). Ayrıca hapis­hanelerde 300 bin kadın ve erkek vardı. 1943’te nüfusu 26 milyon olan ülkede hâlâ 100 bin siyasi tutuklu vardı.

    Franco rejimi 2. Cumhu­riyet dönemini hem silmek hem cezalandırmak istiyor­du. O dönemde devlete hizmet etmek bir suç haline dönüş­tü; bu insanlar askerlerin yö­netimi devralmasına yol açan düzensizliğe katkıda bulun­dukları için “askerî isyan çı­karmakla” suçlanıyordu. Da­ha savaş sürerken, darbenin birinci yıldönümünde verdiği bir röportajda Franco “Ulu­sal Hareket bir ayaklanma de­ğildir. Asıl asiler Kızıllardır” demişti. Rejimin ilk yılları­nın önemli faşist önderlerin­den İçişleri Bakanı hukukçu Serrano Suñer, büyük tasfi­ye ve idam dalgasına “tersi­ne adalet” (justicia al revés) adını takmıştı. Cumhuriyet döneminde sıradan bir devlet memuru olmak artık suçtu. Örneğin Katalonya’da 15 bin 860 devlet memurundan 15 bin 107’si işini kaybetti. Eği­timle ilgili bir istatistiğe göre, rejimin ilk yıllarındaki tas­fiye politikası sonucu bütün ülkede ilköğretim müfettiş­lerinin yüzde 40’ı, ilköğretim memurlarının yüzde 26’sı ve ortaöğretimde görevli öğret­menlerin yüzde 38’i sistem dışı kaldı; yani sürgüne gitti, idam edildi, hapse girdi veya işten atıldı.

    Franco rejimi, kiliseyle kurduğu ittifak nedeniyle Al­man ve İtalyan faşizmlerinden farklıydı. Cumhuriyet, 1931 Anayasası’nda İspanya’yı laik bir ülke olarak tanımladığın­da, Katolik kilisesini de kar­şısına almıştı. Franco ayakla­nınca Kilise hemen destekle­miş ve bunu dinsizlere karşı bir “Haçlı seferi” olarak nite­lendirmişti. İçsavaş sırasın­da Cumhuriyetçilerin elindeki bölgelerde 7 bin din adamı öldürülmüştü; dolayısıyla Ka­tolik kilisesinin Cumhuriyet­çilere olan düşmanlığı bir ba­kıma doğaldı.

    Rejimin ilk yıllarındaki ideolojik egemenlik savaşında Kilise laik rakibini (Falanj ha­reketini) kolaylıkla safdışı bı­raktı. “Yeni İspanya”da bütün diğer Cumhuriyet reformları gibi, eğitim reformu da tersine döndü. Ortaöğretimde Katolik tarikat okullarında okuyan öğ­renci oranı 1933-34 eğitim-öğ­retim yılında yüzde 8.3 iken, 1940-41’de yüzde 61.5’e çıkmış­tı; özetle devlet, eğitimi kiliseye devretmişti. “Cura”lar yani köy papazları, halkı denetlemekte Guardia Civil’e (jandarma) gö­re çok daha etkiliydi. Kısacası 1939-1945 dönemine “totaliter ve ulusal-Katolik” denilmesi haksız sayılmazdı.

    Ülkede kalan Cumhuri­yetçiler ve siyasi mirasçıları, uzun diktatörlük yılları bo­yunca, gazeteci yazar Miguel Salabert’in 1958’deki ünlü ma­kalesine attığı başlık gibi, bir “iç sürgün” hayatı sürdürmek zorunda kaldı. Cumhuriyet’in elindeki bölgelerde işlenen katliamların intikamı katbekat alınmasına rağmen, kazanan taraftaki suçlular diktatörlük yılları boyunca rahatça yaşa­maya devam etti. Cezasız ka­lan bu suçlular için halk ara­sında sayısız ilahi adalet hika­yesi ortaya çıktı.

    Son yıllarda yapılan yerel ve sözlü tarih çalışmalarında köy ve kasabalarda anlatılan, doğrulanması zor pek çok öy­kü kayda geçti. Örneğin: Şair García Lorca’yı Granada’da 1936’da kurşuna dizenlerden Juan Luis Trescastro Medi­na hep vicdan azabı çekmiş, 1954’te bir alkolik olarak öl­müştü. Lora del Río’da karnın­dan vurduğu Cumhuriyetçile­rin önce havaya sıçrayıp sonra ikibüklüm olduğunu anlata­rak övünen Falanjist, sonun­da mide kanserinden ölmüştü. Zaragoza yakınındaki Uncas­tillo’da, Belediye Başkanı An­tonio Plano’yu öldüren Falan­jist, ömrünün sonuna kadar yatağında öldürüleceği kor­kusuyla yaşamıştı. Cádiz’deki Ubrique’de bir grup Falanjist, Cumhuriyetçileri kasaba dı­şında öldürmüşlerdi. İçlerin­den biri Diego Flores adında 12 yaşındaki bir çingeneydi. Çocuğun babası, katili “Etin çü­rüsün, acı içinde öl!” diye lanet­lemişti. Katil 1970’lerde cüzza­ma benzer korkunç bir deri has­talığından ölmüştü. Salamanca yakınlarındaki Cantalpino kö­yünde Falanjistler, öldürdükle­ri Eladia Pérez adlı kadını kaz­dıkları mezara sığdıramayınca kafasını kesmişlerdi. Köylüle­re göre Anastasio González adlı katil, yıllar sonra çıldırarak so­kaklarda “beni Eladia’dan kur­tarın!” diye bağırarak dolaşma­ya başlamıştı…

    Savaş sırasında İspanyol entelektüellerinin tamamına yakını Cumhuriyet yandaşıy­ken, tarafsız kalan küçük bir bölümü ise boş yere “Tercer España ”yı (Üçüncü İspanya) özlemişti. Demokrasiye geçil­diğinde bu özlemin nihayet gerçekleşeceği umudu doğdu. Ancak günümüzün tartışmala­rı, henüz geçmişin tarih halini almadığını gösteriyor.

    RESİM

    Guernica: Şiddete karşı hayatı savunan Picasso

    Gerçeküstücülüğün coşkuyla benimsendiği ülkelerin başında İspan­ya geliyordu. Bu akımın rüzgarına kapılan Joan Miró, Salvador Dalí, Oscar Domínguez gibi ressamlar 1930’larda çoğunlukla Paris’te çalışıyorlardı. İçsavaş başlayınca, İspanya Cumhuriyeti 1937 Paris Uluslararası Sergisi için ressamlardan yardım istedi. Böylece sergideki İspan­ya pavyonunda çağdaş İspanyol resminin bir dizi şaheseri sergilendi. Pablo Picasso’nun Guernica adlı eseri bunlardan biriydi.

    Sivilleri hedef alan ilk hava bombardımanı 20. yüzyıl sanat tarihine damgasını vuran tablo, Guernica kentinin 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman ve İtalyan hava kuvvetleri tarafından bombalanıp, sivil halkın katledilmesini tasvir ediyor.

    İspanya’nın Bask bölgesin­deki küçük Guernica kenti, 26 Nisan 1937’de Franco’nun müttefikleri Alman Condor ve İtalyan Hava Lejyonları tarafından bombardımana tutuldu. Sivil halkın katledil­diği bu ilk hava bombardımanı dünyada şok yarattı. Picasso da Uluslararası Sergi için bu olaydan esinlenerek iki ayda dev tuvalini yaptı. Ressam “bu resim odaları süslemek için yapılmadı. Bu resim, düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır” demişti. Siyah- beya­zın tonlarıyla yapılan yağlı­boya tabloda, altı insan ve üç hayvan, vahşice yok edilen hayatın simgeleriydi. Guernica çeşitli ülkeleri dolaştıktan sonra emaneten New York Mo­dern Sanat Müzesi’nde kaldı. Picasso’nun vasiyeti üzerine, İspanya demokrasiye geçtikten sonra 1981’de ilk kez ülkesine geldi. Bugün Madrid’de Kraliçe Sofía Müzesi’nde bulunan tablo, sadece İspanya içsava­şının değil, bütün 20. yüzyılın en güçlü sembollerinden biri olarak tanınıyor.

    FOTOĞRAF

    ‘Düşen Asker’in yükselişi

    Fotoğrafçılık ve foto muhabirliği İspanya İçsavaşı’nda zirvesine ulaştı. Robert Capa, Gerda Toro (1937’de savaş sırasında öldü), Hans Namuth, David Seymour, Juan Guzmán gibi fotoğrafçıların çektiği fotoğraflar dönemin bütün gazetelerinde yayımlanıyordu. Capa’nın bir milisin ölüm anını gösteren Düşen Asker adlı fotoğrafı (5 Eylül 1936) büyük bir ün kazandı. Yıllar sonra, fotoğrafın gerçek değil sahnelenmiş olabileceği iddiası ortaya atıldı. Fransız fotoğrafçı Henry Cartier-Bresson ise içsavaşla ilgili iki belgesel film çekti.

    ROMAN

    ‘Çanlar Kimin İçin Çalıyor’,‘Umut’ kime gülümsüyor?

    İçsavaş dünya entellektüelle­rini ikiye bölmüştü. 1937’de İngili zşair W. H. Auden Left Review dergisinde “Yazarlar İspanya İç Savaşında Taraf Tu­tuyor” başlıklı bir araştırma ya­yınladı. Tüm İngiliz ve İrlandalı yazarlara bir anket yollanmıştı. Buna cevap verenler (İspan­ya Cumhuriyeti) yanlısıyım/ karşıyım/ tarafsızım şeklindeki üç alternatiften birini seçe­ceklerdi. Cumhuriyet’e karşı olduğunu söyleyenler çok azdı, aralarında Evelyn Waugh gibi Katolik yazarlar vardı.

    Cephedeki yazar Amerikalı gazeteci yazar Ernest Hemingway, Aralık 1937’de Teruel Muharebesi sırasında Cumhuriyetçi askerlerle.

    Ezra Pound gibi bir faşist ve Samuel Beckett gibi politikayla hep alay eden bir modernist bile Cumhuriyet’ten yana ol­duklarını söylemişlerdi. Durum Fransa’da da aynıydı. Paul Cla­udel, François Mauriac, George Bernanos gibi Katolik yazarlar Franco’dan yanaydılar; ancak son ikisi içsavaşın sonuna doğru Franco’nun vahşetinden tiksi­necekti. Bunlar dışında nere­deyse tüm Fransız yazar ve şair­leri Cumhuriyet’i desteklediler. İspanya’da gazetecilik yapan hatta Cumhuriyet saflarında çarpışan entelektüeller de hiç az değildi. Bunlardan bazıları, geride önemli eserler bıraktı: George Orwell’in Homage to Catalonia (Katalonya’ya Selam), Arthur Koestler’in Spanish Testament (Türkçesi Ölüm Hücresi) gibi kitapları, André Malraux’nun L’Espoir (Umut), Ernest Hemingway’in For Whom the Bell Tolls (Çan­lar Kimin İçin Çalıyor) adlı romanları, Jean-Paul Sartre’ın Le Mur (Duvar) adlı öyküsü… Bunların çoğu sinemaya da aktarıldı.

    SİNEMA

    Diktatörü madara eden ‘Bir Endülüs Köpeği’

    İlk filmi “Bir Endülüs Köpeği”nden (1929) son filmi “Arzunun O Belirsiz Nesnesi”ne (1977) kadar, yaptığı her film sayısız makaleye konu olan yönetmen Luis Buñuel, İspanya İçsavaşına damgasını vuran bir sinemacıydı. Savaş sırasında kendini Cumhuriyet’in savunmasına adamış, casusluk bile yapmıştı. Cumhuriyet’in yenilgisinden sonra Meksika ve Fransa’da sürgünde yaptığı filmlerle (“Gündüz Güzeli”, “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” vb.) büyük sinema ustaları arasına girdi. Uluslararası imajını zehirlediği için Franco rejiminin korkulu rüyası haline geldi. 1961’de İspanya’da bir film yapmasına izin verildi; ancak Altın Palmiye ödülü kazanan “Viridiana” adlı film rejimi o kadar kızdırdı ki ülkede gösterilmesi 17 yıl boyunca yasaklandı.

    Başrolde Dalí Gerçeküstücülüğün kült filmi, 16 dakikalık “Bir Endülüs Köpeği”, Salvador Dalí’nin Luis Buñuel ile ortak çalışmasıydı (1929).

    ŞİİR

    García Lorca, Machado, Hernández: Şairler ölmez

    Federico García Lorca’nın 18 Ağustos 1936’da güneş doğarken, çok sevdiği Grana­da’da iki köy arasındaki yolda Falanjistler tarafından kurşu­na dizilmesi, içsavaşın büyük trajedilerinden biriydi. 38 yaşındaki şair ve tiyatro yaza­rı, “27 Kuşağı” denilen genç şairler grubunun en parlak üyesiydi. Bu gerçeküstücü topluluk 1931’de 2. Cum­huriyet’in ilanıyla verimli bir döneme girmişti. Cum­huriyet’in yıkılması onları “kayıp kuşağa” dönüştürdü. García Lorca, Cumhuriyet’in tutkulu bir neferi değildi, an­cak yenilikçi bir yazar ve bir eşcinsel olarak Franco’cuların nefretine hedef olmuştu. Öldükten sonra cumhuri­yetçi şair Antonio Machado onun için en ünlü şiirini (Suç Granada’da İşlendi) yazdı.

    Lorca’nın kuşağındakile­rin sonları da daha iyi olmadı. Şair Miguel Hernández 1942’de Franco rejiminin bir hapishanesinde 31 yaşında öldüğünde, onun için şiir yazmak yine aynı kuşaktan Vicente Aleixandre’ye (1977 Nobel Edebiyat Ödülü) düştü. Şair Rafael Alberti, ülkesine ancak Franco’nun ölümünden sonra dönebildi. Sürgüne gidenler arasında şair Juan Ramón Jiménez (1956 Nobel Edebiyat Ödü­lü) ve dindar bir Katolik olma­sına rağmen Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra Arjan­tin’e taşınan besteci Manuel de Falla da bulunuyordu.

    Federico García Lorca (1898-1936).

    Sürgüne gitmeyenler, Franco rejimine boyun eğerek huzursuz bir hayat sürdürdü. Eserleri yasak­lanıp sansürlenen 1989 Nobel edebiyat ödülü sahibi Camilo José Cela, sürgün­den İspanya’ya geri dönen ancak Franco’cu basında “boğa güreşçilerinin ve deri ceketli kadınların filozofu” diye dalga geçilen düşünür José Ortega y Gasset bunlar arasındaydı. Düşünür ve yazar Miguel de Unamuno’nun sonu ise, Lorca’nınki gibi simgesel­di. İçsavaşın başladığı yıl Salamanca Üniversitesi’ndeki bir toplantıda Franco’cuların yaptığı konuşmaları eleştir­mişti. Faşist general Millán Astray’ın “Entelijensiyaya ölüm! Kötü entelektüellere ölüm!” diye bağırarak sözünü kesmesine rağmen Unamu­no, “Kaba kuvvet sayesinde kazanacaksınız ama ikna edemeyeceksiniz” diye devam etmişti. Neredeyse linç edilecekken salondan zorlukla ayrılan yaşlı yazar iki ay sonra öldü.

    HOŞÇA KALIN
    Ölürsem açık bırakın balkonu.
    Çocuk portakal yer.
    (Balkonumdan görürüm onu)
    Orakçı ekin biçer.
    (Balkonumdan duyarım onu)
    Ölürsem açık bırakın balkonu!
    
    Federico García Lorca
    (Çeviri: A. Kadir-Afşar Timuçin)

    TARTIŞILAN ANIT

    İkiye bölünen ülkenin simgesi: ‘Şehitler Vadisi’

    Düşenlerin Vadisi Kelime anlamıyla “Düşenlerin Vadisi” Franco’nun içsavaşta ölen yandaşları için gerçekleştirdiği büyük projeydi. 2009’da kapatılan anıt, 2011’de yeniden açıldı.

    Madrid yakınındaki El Valle de los Caídos, ikiye bölünen İspanya’nın en önemli simgesi olarak yaşıyor. General Franco, 1940’ta bu projeyi “Haçlı seferi”nde ölenlerin gömüleceği bir anıt olarak hayal ediyordu. 1940’da başlanan dev kilise-mezarın yapımında Cumhuriyetçi mahkumlar çalıştırıldı. Pek çok Cumhuriyetçi, mahkumi­yet süresi azaltılacağından gönüllü oldu. Buraya ülkenin çeşitli yerlerindeki mezarlar­dan çıkarılanlar (30 bini aşkın) gömüldü. Bakımı Benedikten tarikatına bırakılan anıt 1 Nisan 1959’da açıldı. Kilisede buraya gömülenlerin kimliği “Tanrı ve İspanya uğruna öldüler 1936-1939” yazısıyla açıkça belirtiliyordu. Zamanla anıta daha kucak­layıcı bir rol atfedildi; buraya Cumhuriyetçi ölüler de taşındı. Ancak Cumhuriyetçilerin siyasi mirasçıları burasını benimse­medi ve gömülenlerin göster­melik olduğunu öne sürdü. General Franco’nun kendisi de öldüğünde buraya defnedildi. Valle de los Caídos, her yıl sağ­cıların gösteriler düzenlemek üzere toplandığı bir hac yerine dönüştü. Tarihî Hafıza Ya­sası, burasının artık siyasi bir rol üstlenemeyece­ğini, dinî bir kurum olarak varlığını sür­düreceğini karara bağladı.

  • Barbarlığa karşı direnişin destanı

    İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyebilecek son büyük devrimin 1937’de İspanya’da yenilgiye uğraması, 20. yüzyıl tarihini de kökten değiştirdi. Cumhuriyetçi hükümetin ve SSCB güdümündeki sol hareketin sosyal devrimi ezmesiyle, Franco liderliğindeki askerler ve faşist hareket ülkeye hâkim oldu. Şerefli bir mağlubiyetin hazin ve dramatik hikayesi…

    Seksen yıl önce İspanya’da yalnızca bu ülkenin kade­rini değil 20. yüzyılı bir bütün olarak şekillendirecek en dramatik hadise cereyan ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nın askerî tekniklerinin ve silah­larının denendiği 1936’daki bu tarihî kapışma, siyasi anlamda da bu büyük savaşa gidişi en­gelleyebilecek son şanstı.

    1930’larda İspanya, monar­şi ile yönetilen 24 milyonluk yoksul ve azgelişmiş bir ülkey­di. Katolik kilisesinin toplum üzerindeki nüfuzu neredeyse mutlaktı. 2 milyon okuma-yaz­ma bilmeyenin bulunduğu ül­kede, eğitim ve kültür adeta çökmüştü. Ülkede 5 bin ma­nastır, 80 bin keşiş ve rahibe ve 35 bin rahip bulunmaktaydı. Ruhban sınıfının gücünü anla­mak için, bunun geniş toprak­lara, taşınmazlara, bankalar ve madenlere sahip olduğu da eklenmeli. Ülkenin en büyük toprak sahibi ve kapitalisti ki­liseydi. “Para kesin Katoliktir” diyordu halk.

    Kadın ve erkek Cumhuriyetçi milisler içsavaşın başlangıcında, Temmuz 1936

    Ulusal gelirin yarısı, ihra­catın 2/3’ü tarımdan geliyordu. 6 milyon köylünün 2 milyonu küçük mülk sahibi, 4 milyonu işçiydi. Toprakların üçte ikisi mülk sahiplerinin yüzde ikisi­ne; ülkenin ekilebilir toprakla­rının yarısı 20 bin büyük top­rak sahibine aitti. Ücretlerdeki düşüklükten dolayı, yüzyılın ilk otuz yılında 2.5 milyon İspan­yol ülkelerini terketmek zorun­da kalmıştı. 8 milyon yoksulun ve 2 milyon topraksız köylü­nün varlığı ise sefaletin boyut­larını açıklıyordu.


    Karanlıkta kar yağıyor,
    Sen Madrid kapısındasın.
    Karşında en güzel şeylerimizi
    Ümidi, hasreti, hürriyeti
    Ve çocukları öldüren bir ordu

    Nâzım Hikmet
    “Karanlıkta Kar Yağıyor” şiirinden, 1937

    109 bin ere 15 bin subayın, 100 ere bir generalin düştüğü ordu, teçhizat açısından yeter­siz ve ancak bir içsavaşta kulla­nılabilecek güçteydi. Burjuva­zinin zayıflığından dolayı, ülke­yi fiilen Katolik ruhban sınıfı, subay kastı ve büyük toprak sahipleri yönetmekteydi. Bu yönetici kastın dünya görüşü­nün feodalite ile henüz bağları­nı koparmamış dinsel yobazlık, sömürgecilikten arta kalan bir ırkçılık, milliyetçilik olduğunu söylemek bile gereksiz.

    Tarih hızlanıyor

    Bu geriliğin yanısıra İspan­ya’da, özellikle 1. Dünya Sava­şı’nda İngiliz ve Fransız serma­yesinin önayak olduğu modern sanayi sektörlerinde çalışan, Katalonya, Bask ülkesi, Madrid ve Asturias gibi büyük sana­yi merkezlerinde yoğunlaşmış, güçlü sendikalarda örgütlen­miş bir işçi sınıfı bulunmak­taydı. Ezcümle krala yakın bir generalin sözleriyle İspanya “tıpası patlamak üzere olan bir şişe şampanya” gibiydi.

    Barcelona barikatlarında savaşan asker ve sivil Cumhuriyetçiler…

    İspanya İçsavaşı bir dizi ev­reden geçen çok radikal dönü­şümlerin ürünü olarak belir­di. Çağdaşı Mussolini tarzı bir yönetimle, 10 yıllık kanlı bir rejimden sonra diktatör gene­ral Primo de Rivera, ülkeyi de­rinden sarsan dünya krizi kar­şısında bir çözüm yolu bula­mayınca, Kral XIII. Alfonso’ya istifasını verdi. 1931’de ülkenin tanıdığı göreli olarak ilk de­mokratik seçimden sonra kral tahttan feragat etti ve Cum­huriyet ilan edildi. Yeni ana­yasada “İspanya her sınıftan çalışanların Cumhuriyetidir” deniyordu. Kadın-erkek eşit­liğini ve kadınlara oy hakkını tanıyan anayasa, laik eğitimi, boşanma hakkını ve yalnızca resmî nikahı kabul ediyordu. Ancak toprak meselesi için bir şey söylemiyordu.

    Buenaventura Durruti Dumange (1896-1936) İspanyol anarşizminin ve devriminin efsanevi siması. İçsavaş sırasında faili meçhul cinayete kurban gitti. Barcelona’daki cenazesine 250 bin kişi katıldı. İki önemli biyografisi Türkçeye çevrilmiştir.

    Diktatörlük yıllarında ezi­len halk tabakaları grev ve diğer yollarla hak aramaya baş­lamışlardı. Eski rejimin imti­yazlıları monarşinin devrilme­sinden de ortalıktaki “düzen­sizlik”ten de hoşnutsuzdular. 1934’te aşırı sağ parti CEDA bir takım ayakoyunlarıyla hü­kümete girdi ve 1931’de elde edilen kazanımları geriletme­ye yöneldi. Kısa bir süre için savaş bakanı olan CEDA’nın lideri Gil Robles, ilerde askerî ayaklanmanın iki önemli sima­sı olacak olan Franco’yu genel­kurmay başkanlığına, General Mola’yı da Fas askerî komutan­lığına getirdi ve liberal subay­ları temizledi.

    Durumdan mennun olan toprak sahipleri “Aç mısınız? O halde Cumhuriyeti yiyin!” diye dalga geçiyorlardı. Aşırı sağ durumdan istifade ederek güçleniyordu.

    1933’te Hitler’in iktida­ra gelmesi, 1934 Avusturya ve Fransa’da aşırı sağın yükselişi, benzer bir akıbetle karşı karşı­ya kalmamak için iktidardaki İspanya Sosyalist İşçi Parti­si’nin (PSOE) sol kanadını ha­reketlendirdi.

    Ekim 1934’te CEDA’nın hü­kümete girmesine büyük tep­ki gösterildi ve kitlesel grev­ler başladı. Esas olarak maden bölgesi olan Asturias’da solun çeşitli renklerinden işçiler yö­netimi ele geçirdiler (Asturias Komünü). Ancak ülkenin diğer bölgelerinden ses gelmeyince, birkaç yıl sonra Cumhuriyet’i ezecek olan Franco’nun Fas birlikleri ve İspanyol yaban­cı lejyonu tarafından 15 gün sonra acımasızca bastırıldılar. Bilanço çok ağırdı: 3 bin ölü, 7 bin yaralı ve 40 bin tutuklu! Bu ayaklanma yine de iki yıl son­raki gerçek halk ayaklanması­nın bir provası oldu.

    Aralık 1935’te patlak veren ikinci bir kriz üzerine ülkede tekrar seçime gidildi.

    Şubat 1936 seçimleri için solun başlıca güçleri PSOE, PCE, UGT ve POUM bir Halk Cephesi oluşturdular. Bu cep­he sol cumhuriyetçi ve bur­juva partilerini de içeriyor­du. Buna karşı sağ ve aşırı sağ da kralcıları, CEDA ve Falanj’ı (Falange Española) içeren bir “Ulusal Cephe” kurdu.

    1 milyondan fazla işçi ve köylü üyesi olan en önemli anarşist örgüt CNT seçimle­re katılmadı ama oy vermeme çağrısında da bulunmadı. Bur­juva partilerinin katılımından dolayı Halk Cephesi’nin prog­ramı ne toprağın ne bankala­rın millileştirilmesini içeri­yordu. Sömürgelerin özgürlü­ğü gibi, Katalonya ve Bask’ın özerkliği gibi meseleler de görmezden gelinmişti.

    Kuzey İspanya’da (Huesca), faşistlerin bir makineli tüfek yuvası aksiyon halinde

    16 Şubat seçimlerini Halk Cephesi az bir farkla kazandıy­sa da seçim sisteminden ötürü sandalye dağılımında büyük fark ortaya çıktı. 473 sandalye­lik mecliste Halk Cephesi (99’u PSOE, 87’si Partido Republica­no Radical, 39’u Union Repub­licana, 36’sı Esquerra Repub­licana de Catalunya’dan, 17’si PCE ve biri de de POUM’dan) 286 milletvekili kazandı. Sa­ğın 88’i CEDA’dan olmak üze­re 132 (Falanj 40 bin oy almış ve temsilci çıkaramamıştı), merkezin de 42 sandalyesi bu­lunmaktaydı.

    Seçim sonuçlarından yü­reklenen geniş kitleler, Halk Cephesi’nin ılımlı programının kendi değişim özlemlerine kar­şılık düşmediği kanısındaydılar. Bunun bir göstergesi olarak 1934’ün siyasal mahpuslarına af çıkarılmasını beklemeden, hapishanelere giderek kapıla­rı açtılar. Ücret artışı ve daha iyi çalışma koşulları için grev­ler patlak verdi. Binlerce köylü, büyük toprak sahiplerinin top­raklarını işgal etmeye başladı.

    Andreu Nin (1892-1937) Annesi köylü, babası ayakkabı tamircisi. 1935’te İşçi Köylü Bloku ile birleşerek POUM’u kurdu. 1937 olaylarından sonra siyasi polis tarafından yakalanıp önce Valencia’ya sonra Madrid’e gönderildi. Rus generali Orlov’un emriyle işkenceye uğradı ve öldürüldü. Açılan arşivler, Stalin’in Orlov’a bu emri bizzat verdiğini kanıtladı.

    Ülkenin her yanında ruh­ban sınıfının baskısının sim­gesi olan kilise ve manastırlar basılıp yakılmaya başlandı. Se­çimlerin hemen sonrasında sağ ve aşırı sağ güçler de yeniden örgütlenmeye başladı. Sol mili­tanlar öldürülmeye başlandı.

    Orduda neredeyse açıkça Cumhuriyet’in şiddetle yıkıl­ması için hazırlıklar başladı. Generaller kendilerine siyasal ve maddi destek vermeyi vaa­deden Portekiz diktatörü Sala­zar, Hitler ve Mussolini ile bağ­lantıya geçtiler. Muzaffer bir devrim, sözü edilen ülkelerde ve bütün Avrupa’da olağanüs­tü sonuçlar doğurabilirdi. Bu askerî hazırlıklardan haberdar olan hükümet ise kendini sa­vunmak için bile herhangi bir önlem almadı.

    16 Temmuz’da Fas’taki ge­neral Franco’nun esas olarak Müslüman Faslılardan oluşan birlikleri Cumhuriyet’e başkal­dırdı ve kuzeye doğru yürüyüşe geçti (kendi tabirleriyle “Glo­rioso Movimiento”). Bu işareti alan yarımadanın bütün kış­lalarındaki askerler ertesi gün harekete geçti. Birkaç gün için­de Portekiz sınırındaki Galicia başta olmak üzere batıda ve güneyde önemli mevkiler elde edildi. Hükümet halka herhan­gi bir çağrıda bulunmak yerine, isyancı generallerle müzakere etmenin yolunu aradı ama bir sonuç alamadı. Cesares Quiro­ga hükümeti “yeni bir ayaklan­ma girişimi başarısızlığa uğra­dı” bile diyebildi.

    18 Temmuz’da PSOE lideri Largio Caballero hükümetten işçilerin silahlandırılmasını ta­lep ettiyse de bir öncekinde ol­duğu gibi reddedildi. Hükümet istifa etti. PSOE’nin sağ kana­dından Prieto generallerle bir uzlaşma sağlamak için Marti­nez Barrio’nun hükümeti kur­masını önerdi.

    Toplumsal devrimi bastır­mak için başlatılan askerî dar­be, tarihin tanık olduğu en bü­yük halk seferberliğini tetikle­di. İnsanlar sokaklara döküldü. UGT ve CNT genel grev çağrısı yaptı. Yeni hükümet ilan edilir edilmez, işçiler silah talep et­mek üzere sokağa çıktılar. İşçi grupları silah depolarını ele geçirerek silahlandılar ve kış­laları kuşatarak darbeci asker­leri etkisiz hale getirdiler. Dar­be başarısız olmuştu. Ülkenin büyük bir kısmında, özellikle başlıca sanayi kentlerinde as­kerler yenildi. İspanya cumhu­riyetçiler kısmında 14 milyon, ayaklanmacılar kısmında 10.5 milyon insan olarak bölünmüş durumdaydı.

    İçsavaşın sembollerinden biri de, Cumhuriyet saflarında yer alan Uluslararası Tugay’dı. İngiliz gönüllüler, 1937.

    Madrid’de kışlalar harekete geçmeden emekçiler sokakla­ra çıktılar ve kenti denetimleri altına aldılar. Barselona’da as­kerlerin yenilgisi çok ağır oldu. Ülkenin ikinci büyük kenti si­lahlı işçilerin eline geçmişti.

    İsyancı silahlı kuvvetler­le, silahlanmış halk arasında hükümet buharlaştı. Gelenek­sel kurumlar şeklen duruyordu ama, onların yerini işçi ve köy­lü komiteleri almıştı. Bu komi­teler Franco ve diğer ayakla­nan generallerin birliklerinin karşısına çıkacak olan milisle­ri oluşturmaya başladılar. Her örgütün kendi milisi vardı. 100 bin milis (%50 CNT, % 30 UGT, %10 PC, %5 POUM), 200 de su­bay bulunuyordu. Bu birlikler­de asker selamı yoktu, subay­lar milisler tarafından seçili­yordu ve askerî operasyonlar herkes tarafından tartışılıyor, karara bağlanıyordu. Kadınlar da milislerde önemli görevler ediniyorlardı (İspanyol Devri­mine kadınların katılımı o güne kadar görülen bütün olaylarda­kinden kat be kat fazlaydı).

    Komiteler işçilerin üretimi yönettikleri işyerlerinde (kısa zamanda Katalonya’daki işlet­melerin %70’inde özyönetim olacaktı) denetimi sağlıyorlar, kamu hizmetlerini sürdürü­yorlar ve adalet hizmeti veri­yorlardı. İşsizlik ve yoksulluğa karşı radikal eşitlikçi önlemler alınıyordu. Barselona’da bütün dilenciler sendikal örgütlen­melerde işe alındılar, her yerde kooperatifler kuruldu.

    Francisco Largo Caballero (1869-1946) Mermer işçisi. Yeni Cumhuriyet’in Çalışma Bakanı. 1936’da Başbakan ve Savaş Bakanı. Cumhuriyet’in yıkılmasından sonra gittiği Fransa’da Nazi işgalinde tutuklanıp toplama kampına gönderildi. Kızıl Ordu tarafından kurtarıldı, Paris’te sürgünde öldü. Naaşı 1978’de 500 bin kişinin katıldığı bir törenle Madrid’e nakledildi.

    Kırsal kesimde yerel komi­teler büyük toprak sahipleri­nin topraklarını gerçek bir ta­rım reformuyla dağıtıyorlardı. Gündelik hayatta da köklü bir değişme oluyor, özellikle anar­şist kadınların öncülüğünde feminizm gelişiyordu. Madrid, Asturias, Valensiya, Aragon ve Katalonya’da bu köklü dönü­şüm diğer bölgelerden daha derindi. Komiteler esas olarak sosyalist, anarşist ve POUM sendikacıları ve örgütsüz işçi­ler tarafından oluşturuluyordu.

    1936 Temmuz’undan Ey­lül’e devlet kurumları ve bur­juvazi zayıflayıp istikrarsızla­şırken, o zamana kadar sömü­rülen sınıflar güçlenmiş, fiili iktidarı ele almıştı. Yani bir “ikili iktidar” durumu yaşan­maktaydı. Buna mukabil ku­rumsal güçlerin başında gelen polis ve ordu kitlesel olarak fa­şist cenaha geçmişti.

    4 Eylül’de PSOE’nin sol ka­nadından ve UGT yöneticisi Caballero’nun başkanlığında yeni bir Halk Cephesi hüküme­ti kuruldu. Caballero hüküme­ti taban komitelerinin işlevini yavaş yavaş törpüleyerek ve so­nunda bunları iptal ederek ikili yapıya son verdi.

    Yeni hükümeti oluşturan sosyalist, Stalinci komünist ve cumhuriyetçi burjuvalar toplumsal kazanımları parça­lamaya başladılar. Çıkarılan kararnameler ve yasalarla el konulan toprakların, fabrika­ların mülk sahiplerine iadesi­ne girişildi. 26 Eylül’de CNT ve POUM Katalan hükümetine (Generalitat) katıldı. 1 Ekim’de milislerin merkez komitesi da­ğıtıldı. Ocak 1937’de bir PSUC yöneticisi olan Comomera “da­ha az komite, daha çok ekmek” gibisinden bir formül dahi bul­muştu. Sağlık ve ekonomi ba­kanlığı anarşistlere verildi ve bu arada tarihte bir ilk gerçek­leşti: Bir CNT üyesi yani bir anarşist polis şefi oldu!

    Bir yanda faşistlere karşı zaferin elde edilmesi için temel koşul olarak sosyal devrimi sa­vunan CNT ve POUM, öte yan­da devrimi erteleyerek faşizme karşı mücadele etmek isteyen PSOE ve PCE, iki farklı strate­jiyi temsil ediyorlardı. Burjuva­zinin ve Stalincilerin savundu­ğu ikinci tez galebe çalacaktı. Sonuç olarak bu görüş yalnızca devrimci umutları yok etmekle kalmayacak, askerî yenilgiye de yol açacaktı.

    İçsavaşın başından itiba­ren her iki kamp da dış destek aradı. Franco’nun güçleri hızla faşist diktatörlüklerden (Por­tekiz, Almanya ve İtalya) silah ve hatta askerî yardım aldılarsa da Cumhuriyetçiler Batılı de­mokrasiler tarafından herhan­gi bir yardım görmediler. Ey­lül’de Avrupa’nın 25 ülkesi bir “müdahale etmeme” antlaşma­sı imzalayarak savaşta iki tara­fa hiçbir yardım yapılmaması­nı karara bağladı.

    17 yaşındaki komünist militan Marina Ginestà içsavaş sırasında Barcelona’da. Ginestà savaştan sağ çıkmış, uzun yıllar yaşamış ve yetmiş sene sonra kendi fotoğrafıyla poz vermişti.

    Aslında Avrupa ülkeleri İs­panya’da muzaffer bir sosyalist devrimden çekiniyorlardı. Böy­lesi bir devrimin başta Fransa olmak üzere komşular üzerin­de doğrudan etkisi olabilirdi.

    Faşist ülkeler de bu anlaş­mayı imzalamakla birlikte, mil­liyetçilere yardımdan kaçın­madılar. Antifaşist İspanya’ya yalnızca iki devlet yardım etti: Kısıtlı imkanlarla Meksika ve SSCB. Ancak SSCB’ninki pek karşılıksız sayılmazdı. Ekim 1936’da sağlanan silahlar, İs­panya bankasının altın rezerv­lerinin tamamına karşılık ola­rak gönderilmişti! Üstelik bu bir şartlı yardımdı: bütün dev­rimci yönelimlere bir son veril­meliydi! Stalin’in kendisi de İs­panya’da devrim istemiyordu!

    Stalin, merkezi hükümet başkanı Largo Caballéro’ya “Özel mülkiyeti korumak ge­rekir!” diye yazıyordu. Alman­ya’nın yükselişine karşı, Batı­lı demokrasilerin dostluğunu kazanmak istiyordu. Stalinci politikaların yürütülmesinde­ki en önemli araç PCE’ydi. Sa­vaşın başlangıcında çok zayıf olan bu parti, kendisine askerî güç ve prestij kazandıracak olan Sovyet yardımı geldikçe nüfuz kazanacaktı. Zira Rus silahları yalnızca Stalin’in po­litikasına uygun davrananlara veriliyordu. PCE, Sovyet yardı­mı ve politik tutumu sayesinde iktidarda önemli mevkiler elde ediyor ve buradaki gücünü de kendi dışındaki solu bastırmak için kullanıyordu.

    Dolores Ibárruri Gómez (1895-1989) ‘Passionaria’ adıyla ünlendi. 1920’den itibaren Komünist Partisi’nin oluşumuna katıldı. 1936’da milletvekili seçildi. İçsavaşta ‘No pasaran!’ sloganıyla ünlendi. İçsavaş bitiminde SSCB’ye gitti. Franco’nun ölümünden sonra 1975’te İspanya’ya döndü. 1977’de milletvekili seçildi. Katolikliğe döndükten sonra 93 yaşında vefat etti.

    Temmuz 36’dan Mayıs 37’ye bir yanda halkın milisler­le, komitelerle kendiliğinden oluşturduğu iktidarla; neredey­se tamamen yıkılmış olan, an­cak yavaş yavaş Halk Cephesi tarafından yeniden inşa edilen devlet aygıtı birarada yaşaması mümkün olmayan iki güç ola­rak belirmişti. Bu noktada güç ilişkileri değişmeye başladı.

    17 Mayıs’ta Negrin hükü­meti kuruldu. 16 Haziran’da POUM’un bütün yöneticile­ri Moskova mahkemelerine paralel bir biçimde “ihanet ve casusluk” ithamıyla tutuklan­dı, Andreu Nin işkenceyle öl­dürüldü.

    Temmuz 36’da başlayan devrimci süreç, Ekim 1936 ile Mayıs 1937 döneminde ke­sin olarak sonlandırıldı. Ekim 36’da Cumhuriyetçi kanadın kurduğu düzenli ordu, Mayıs 1937’de polis teşkilatı ile bir­likte tamamen Stalincilerin kontrolüne geçti. Geriye 1937 başlarında gençlik örgütle­ri birleşen POUM ve CNT’nin tasfiyesi kalıyordu.

    Temmuz 1936’dan beri anarşist işçilerin elinde bu­lunan Barselona’daki telefon merkezine saldırı, provokasyon sürecini başlattı. İşçiler ayak­landı, anarşist ve POUM’cu mi­lislerle sokak savaşı patlak ver­di. Hükümet sarayı barikatlar­la çevrildi. Anarşist bakanlar, merkezî hükümetin taşındığı Valencia’dan gelerek işçileri si­lahlarını teslim etmeye çağırdı ama işçiler bunu reddetti. 5 bin kişilik ulusal muhafız Barcelo­na’ya doğru yola çıkıp, komite­leri dağıtarak, milisleri silah­sızlandırarak ve hatta hapsedip öldürerek şehre vardı. 7 Ma­yıs’ta barikatlar çözüldü.

    George Orwell’ın anıların­dan oluşan Katalonya’ya Selam kitabında anlattığı ve Ken Loa­ch’ın Ülke ve Özgürlük filmin­de sahnelediği bu olay, içsava­şın en dramatik dönüm nokta­sını oluşturur.

    Franco’nun zafer anı Madrid’in düşmesinden sonra İspanya’da Cumhuriyet rejimi yıkıldı (Mart, 1939). Franco Madrid’de muzaffer askerleri selamlıyor.

    1937 yazı, bir “iç hesaplaş­ma” adı altında kanlı bir teröre sahne olacaktır. GPU’nun da aktif olarak katıldığı Troçkist­ler, POUM’cular, sol sosyalist­ler ve anarşistler, hükümet ta­rafından “temizlenirler”.

    Devrim, Franco tarafın­dan değil, bizzat Cumhuriyet­çiler tarafından çökertilmiştir. Hükümet, uluslararası tugayın savaşçılarını geri çeker. Ancak bu, İtalyanların Mart 1938’de 1200 kişinin ölümüne neden olan Barcelona bombardıma­nını engellemez. Şehir 25 Ocak 1939’da Franco birliklerince savaşmadan ele geçirilir. 27 Mart’ta Madrid’e giren Franco yanlıları, 31 Mart’ta bütün ül­keyi kesin olarak ele geçirirler.

    İtalya ve Almanya’dan son­ra İspanya da faşizme teslim olmuştur ve artık 2. Dünya Sa­vaşı’nı kimse engelleyemeye­cektir.

    KRONOLOJİ

    Cumhuriyet, devrim ve karşı devrim

    1930
    Ocak: Diktatör Primo de Rivera’nın istifası.

    1931
    Nisan: Cumhuriyet’in ilanı.
    Haziran: Solun çoğunluğu kazandığı kurucu meclis seçimi.
    Aralık: Katalonya’ya özerklik statüsünün onaylanması.

    1932
    Ağustos: General Sanjurjo’nun başarısız darbesi.

    1933
    Ocak: Almanya’da Hitler iktidarı.
    Eylül: Oğul Rivera’nın Falanj teşkilatını kurması.
    Kasım: Merkez sağın seçim zaferi.

    1934
    Ocak: Alejandro Lerroux hükümeti.
    Ekim: Asturias Komünü ve hareketin kanlı şekilde bastırılması. Katalonya’nın özerkliğinin kaldırılması.

    1935
    Eylül: POUM’un kuruluşu.
    Aralık: Cumhuriyetçilerle PSOE’nin ittifakı; Caballero’nun istifası.

    1936
    Şubat: Halk Cephesi’nin seçim zaferi.
    Temmuz: Askerlerin ayaklanması ve PSUC’un kuruluşu.
    Ekim: Cumhuriyetçi düzenli ordunun kuruluşu. Rus silah ve danışmanlarının gelişi.
    Kasım: Uluslarası Tugay’ın Madrid’e varışı.
    Ekim: Madrid muharebesi
    Aralık: POUM’un hükümetten atılması.

    1937
    Şubat: Malaga’nın düşüşü.
    Mart: İtalyan birliklerine karşı Cumhuriyetçilerin Guadalajara zaferi.
    Nisan: Alman hava kuvvetlerinin Guernica’yı bombalaması.
    Haziran: Bilbao’nun ve Bask ülkesinin düşüşü. POUM’un yasadışı ilan edilmesi
    Eylül: Bask ordusunun teslim oluşu.
    Ekim: Vatikan’ın yeni faşist rejimi resmen tanıması.
    Aralık: Teruel muharebesinin başlaması ve Cumhuriyetçilerin başarısı.

    1938
    Şubat: Teruel’in düşüşü ve Franco’cuların zaferi.
    Temmuz: Ebre’de Cumhuriyetçilerin son büyük saldırısı.
    Kasım: Ebre’de ricat. Uluslararası Tugay’ın ülkeyi terketmesi.

    1939
    Ocak: Faşist birliklerin Barcelona’ya girmesi.
    Şubat: Katalonya’nın düşüşü. İngiltere ve Fransa’nın Franco hükümetini tanıması.
    Mart: Madrid’in işgali ve Cumhuriyet’in sonu.
    Nisan: ABD’nin yeni rejimi tanıması.
    Ağustos: Nazi Almanyası ile SSCB arasında antlaşma

    İÇSAVAŞIN PARTİ VE ÖRGÜTLERİ: DAĞINIK SOLUN KARŞISINDA BİRLEŞİK SAĞ

    PSOE: (Partido Socialista Obrero Español-İspanya Sosyalist İşçi Partisi) 1879’da kuruldu. Sağ cumhuriyetçi (Prieto ve Besterio) ve tabanının çok geniş kesimlerinin radikalleşmesini yönlendirmeye çalışan bir sol (Largo Caballero) arasında parçalanmıştı. 1936’dan içsavaşın sonuna kadar iktidarda kaldı.

    CNT: (Confederación Nacional del Trabajo- Ulusal Emek Konfederasyonu) İşçi hareketinde çoğunluk olan, tarihî anarko-sendikalist merkez. 1936’daki kongresinde, İspanya’da acilen bir liberter komünist rejimin kuruluşunu talep etti.

    UGT: (Union General de Trabajadores-Genel Emekçiler Birliği) Sosyalist Parti’nin etkisindeki ikinci büyük işçi konfederasyonu. 1879’da kuruldu.

    JSU: (Birleşik Sosyalist Gençlik) Sosyalist Gençlik ile Komünist Gençlik’in birleşmesi sonucu 1936’da kuruldu.

    POUM: (Partido Obrero de Unificaciòn Marxista-Marksist Birleşik İşçi Partisi) PCE’den ayrılan Joaquin Maurin yönetimindeki İşçi ve Köylü Bloku (BOC) ve Andres (Andreu) Nin önderliğindeki İspanyol Komünist Sol (Izquierda Comunista Espanõla) gruplarının Asturias ayaklanmasından sonra birleşmesiyle 1935’de kurulan komünist parti.

    FAI: (Federación anarchista iberica-İberya Anarşist Federasyonu) Portekizli anarşistlerle işbirliği içinde militan anarşist grupların 1927’de kurduğu federasyon. CNT denetimi altındaydı. Sağ kanatta Garcia Olivier, sol kanatta Buenaventura Durutti tarafından yönetiliyordu.

    PSUC: (Partido Socialista Unificado de Catalunya-Katalonya Birleşik Sosyalist Partisi) Sosyal demokratlar, sosyalistler, milliyetçiler ve komünist partisinin Katalonya seksiyonunun oluşturduğu parti.

    Falange: (Falanj) Özellikle İtalyan modeline göre José Primo de Rivera tarafından kurulan faşist örgüt.

    Brigadas Internacionales (Uluslararası Tugaylar): Cumhuriyeti savunmak için İspanya’ya gelen anti-faşist militanların oluşturduğu askerî birlikler. Toplam olarak 40 bin gönüllüyü topluyordu (10-15 bin Fransız; 5 bin Alman ve Avusturyalı; 3350 İtalyan, 2800 Amerikalı; 2 bin Britanyalı; biner Kanadalı, Belçikalı, Yugoslav, Macar ve İskandinavyalı ve değişik milliyetlerden 5 bin kişi).

    CEDA: (Confederación Española de Derechas Autónomas) İspanyol Özerk Sağcılar Konfederasyonu) Cumhuriyet karşıtı ve anti-demokratik muhafazakar oluşum. Gençlik örgütü 1936’da tümüyle Falanj’a katıldı.

  • Hindistanlı Mohini Pakistanlı Azadi’ye karşı

    1947’de Britanya Hindistanı’nın bölünmesiyle bağımsızlıklarını ilan eden ve 1948’de savaşan Hindistan ve Pakistan’ın arasının epey gergin olduğu dönemde Hindistan Başbakanı Türk çocuklarına Mohini adlı fili hediye edince Pakistan Başbakanı da Azadi adlı bir fil gönderir.

    Hindistan Başbakanı Nehru, kendisinden fil isteyen Japon çocuklarına 1949’da bir fil hediye etmiştir. Nehru’nun yolladığı filin Japonya’yla aralarındaki dost­luğa nasıl hizmet ettiğini de anlattığı ve dünya çocuklarına hitaben yazdığı mektup, 2 Şubat 1950’de Doğan Kar­deş’te yayımlanınca dergiyi mektup yağmuruna tutan okurlar Nehru’dan Türk çocukları için de fil isterler. Bir sonraki sayıda Nehru’ya hitaben ya­zılan ve yüzden fazla çocuğun imza­ladığı bir mektup yayımlanır. Nehru, mektuba olumlu yanıt verir.

    Nehru’nun fili yollayacağını söy­lemesinin üzerinden epey zaman geçmiştir. 17 Ekim 1950 tarihli Hür­riyet gazetesinde Pakistan’ın da Türk çocuklarına bir fil hediye ede­ceği haberi vardır. Habere göre Hür­riyet muhabiri Hikmet Feridun Es, fili Pakistan Başbakanı Liyakat Ali Han’dan bizzat istemiştir. Bu neden­le fili sahiplenen gazete, kendi rollerinin kanıtı olarak filin adı­nın Azadi (Hürriyet) olmasını gösterir.

    Ancak Hindistan tarafı bir adım öne geçerek fili Pakistan’dan önce yola çıkarır. Mohini adlı dört yaşın­daki fili getiren gemiyi 26 Aralık’ta İstanbul’da bir kalabalık karşılar. İnö­nü Stadı’na götürülen Mohini için düzenlenen törende Vali ve Beledi­ye Başkanı Fahrettin Kerim Gökay ile Doğan Kardeş dergisi adına Vedat Nedim Tör birer konuşma yaparlar. Buradan Taksim’e geçilir ve Taksim Anıtı’na “Hint çocuklarından Türk çocuklarına Mohini eliyle sevgiler” yazılı çelenk konulur. Ertesi gün bir­çok köşe yazarı karşılama törenini ve anıta çelenk koymayı eleştirir.

    Mohini’nin geldiğinin ertesi günü Pakistan da Azadi adlı filin yolda ol­duğunu duyurmuştur. Bütün gazetele­rin Azadi diye söz ettiği file Hürriyet gazetesi Hürriyet demekte ısrarcıdır ve Mohini’den daha üstün olduğu­nu vurgulamak için “Mohini daha 4 yaşında bir yavru. 14 yaşındaki Hürriyet’in cüssesi Mohini’nin tam yedi katı” gibi şeyler yazarlar.

    12 Ocak 1951’de gelen Aza­di için yapılan merasim daha kı­sa tutulur. Vali yerine yardımcısı katılmıştır törene. Taksim Anı­tı’na da gidilmez. Azadi’ye ertesi gün Beşiktaş-Austria ve Fenerbah­çe –Vefa maçlarından önce İnönü Stadı’nda tur attırılır. Azadi de 14 Ocak’ta Ankara’ya Mohini’nin ya­nına yollanır.

    İki fil de kısa sürede hayvanat bahçesinin yıldızı olur ama Hür­riyet gazetesinin bütün çabasına ve Pakistan’ın öne geçmek için 10 Temmuz 1951’de bir de le­opar yollamasına rağmen Mohini kesinlikle daha po­pülerdir.

    Mohini’nin adı günlük kullanıma da girmiştir. Dö­nemin meşhur serserile­rinden Berbat Süleyman, 1956’da cinayetten yargılan­dığı duruşma için geldiği ad­liyede kendisini izleyen va­tandaşlara “Mohini miyim ben ne bakıyorsunuz?” diye tepki göstermiştir örneğin.

    Seyirciyi selamlayan Azadi


    Pakistan Başbakanı’nın yolladığı fil Azadi için düzenlenen tören kısa tutulsa da, Beşiktaş-Austria ve Fenerbahçe-Vefa maçlarından önce İnönü Stadı’nda seyirciyi selamlaması sağlanmıştır.

    1950’lerin tanınmış do­landırıcılarından Kazım Çalışır’ın ve Ankaralı gaze­teci ve foto muhabiri Rıfat Atamtürk’ün (1925-1963) lakabı Mohini’dir. Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tu­haflık adlı romanında da ço­cukluğunu 1950’li yıllarda geçiren ve lakabı Mohini olan bir karakter vardır.

    Azadi’nin ölüm tarihiy­le ilgili çelişkili bilgiler var ama Mohini’nin 50 yaşında, 1996’da öldüğü biliniyor.

  • Eller yukarı Gringo!

    Eller yukarı Gringo!

    Meksika Devrimi’nin iki liderinden biri Pancho Villa, 9 Mart 1916’da Amerikan topraklarındaki Columbus’a saldırmış ve şehri yakıp yıkmıştı. Gerilla savaşının tarihini başlatan ve sonraki yılların istilacı Amerikası’nı istila eden Villa’nın olağanüstü öyküsü.

    95f42/benn/2099/p4
    Torreon fatihi
    26 Nisan 1913’te Durango ve Chihuahua’daki asi komutanlar Jimenez’de buluşup, demiryollarının kavşak noktasındaki Torreon şehrini ele geçirmek için Villa’yı lider seçtiler. Muzaffer komutan Pancho Villa, süvarilerinin önünde Torreon muharebesinde, 29 Eylül-1 Ekim 1913.

    Günümüzden 106 yıl ön­ce başlayan Meksika Devrimi, kesintili oldu­ğu kadar uzatmalı bir devrimdi. Birkaç yıl içinde Pancho Villa ve Emiliano Zapata gibi gele­neksel politik aktörlere benze­meyen gerçek köylü liderleri­nin sahneye çıkması modern tarihin benzersiz bir vakasıydı.

    5640-02

    6 Aralık 1914’te yerel kıya­fetleriyle Mexico’nun en bü­yük meydanı Zócala’ya giren isyancı güçlerin önünde, sekiz “general” yürüyordu. Beş yıl ön­ce hiçbirinin askerlikle ilişkisi yoktu. Onlar, köylü, öğrenci, sı­ğır hırsızı, köy öğretmeni, seyis, haydut ve makinisttiler. Ara­larında dönemin Avrupa’daki devrimlerinde ki gibi profesör, avukat, doktor, gazeteci, profes­yonel aydınlar yoktu. Tercü­man ve aracı kullanmıyorlardı. Bu büyük kitle, önlerinde ken­dileri gibi “generaller”le Ulusal Saraya doğru ilerlediler.

    Aşağıdan, halkın içinden gelen bu önderlerin karşısına, zamanla kurumsal siyasetin ye­ni temsilcileri, bir takım sosyal talepleri kendilerine malederek çıkmaya başladılar. İhtiyar kı­tada 1. Dünya Savaşı başlarken Meksika Devrimi’nin rüzgarı aniden ters esmeye başladı.

    Daha birkaç yıl önce dev­riminin önde gelen simaları arasında yer alan Pancho Vil­la, artık ABD tarafından mu­hatap olarak kabul edilmiyor­du. Anayasacıların 1915’deki zaferi ve köylülerin radikaliz­mi, ABD’yi Villa’yı gözden çı­karıp Carranza’ya yakınlaştır­dı. 1915 sonunda ABD Başkanı Wilson, Venistiano Carran­za’yı Meksika hükümetinin temsilcisi olarak tanıdı. Aynı zamanda muhalif akımlara si­lah satışına da yasak geldi.

    46696
    Pancho Villa, “kurmayları”yla
    Orijinali Washington’daki Kongre Kütüphanesi’nde bulunan bu fotoğrafın kesin tarihi bilinmiyor. Pancho Villa, çapraz fişeklikleri ve uzun namlulu tüfekleriyle cephaneliği andıran yakın silah arkadaşlarıyla.

    Sonraki aylarda, Carranza hükümetinin Savaş ve Deniz Bakanı Obregon yavaş yavaş öne çıkmaya başladı. Obregon, yeni başlayan Cihan Harbi’n­den dersler çıkararak Pancho Villa’ya karşı mitralyözlerle önemli bir başarı kazanmış ve Villa’nın yenilmez kabul edi­len süvarilerini mağlup etmişti. Villa’nın süvarilerinin uygu­ladığı Apaçi taktiği (Süvariler hızla geliyor, 150 metre kala aniden durup ateş ediyor, sonra yakınlaşıp atın yuları ağızların­da iki ellerinde tabancayla tek­rar ateş ediyorlardı) artık tari­he karışmak üzereydi.

    Meksika Devrimi’nin 1915 Nisan-Haziran arası yaşanan en kanlı çatışmaları sırasın­da Pancho Villa cephane ko­nusunda sıkıntı çekmekteydi. Öte yandan “El Parfumado” (koku sürünmüş) diye aşağı­ladığı Obregon’un saldırıla­rı artmış, ele geçirilen subay­ları kurşuna dizilmişti. Villa hem mali olarak çökmüş hem de cephanesinin önemli bölü­münü kaybetmişti. 20 Aralık 1915’te dağlara çekilerek geril­la mücadelesine başladı.

    Pancho_villa_horseback
    Usta binici
    Asıl adı José Doroteo Arango Arámbula olan Pancho Villa’nın takma isimlerinden biri de usta biniciliğine gönderme yapan El Centaura del Norte’ydi. Yani Kuzeyin Centaur’u (yarı at, yarı insan mitolojik varlık). Villa, devrim yıllarında, at sırtında.

    ABD’nin Carranza’dan baş­kasına silah satmama kara­rından en çok etkilenen Villa olmuştu. Ancak sınıra yakın Ciudad Chihuahua’da konuş­landığından, ABD toprakların­dan gizlice silah temin edebi­liyordu. Silah tedarikçisi ise, son olarak kendisine ödediği altın ve gümüşe göre kalitesiz mühimmat vermiş olan Samu­el Ravel’di. Silah taciri Ravel, “Meksikalı haydutlarla müza­kere etmeyeceğini” bildirin­ce, Villa onun yaşadığı ABD topraklarında bulunan Colum­bus’a saldırmaya karar verdi. 17 Şubat’ta San Jeronimo’dan 589 adamıyla hareket etti.

    Meksika Devrimi’nin ba­şından itibaren Amerikan or­dusu, iki ülke arasındaki uzun sınır boyunca karakollar kur­muş ve birçok kez Meksika­lı isyancılarla çarpışmıştı. Bu çarpışmaların en şiddetlisi, işte Villa’nın bu saldırısı sıra­sında tam 100 yıl önce 9 Mart 1916’da gerçekleşti.

    Villa’nın birliklerine, gene­ral Ramon Banda Quesada ko­muta ediyordu. 444 süvarinin katıldığı bu saldırıda postaha­ne, otel ve evler yakılmış, sekiz asker ve ikisi Meksikalı on sivil öldürülmüştü. Villa’nın adam­larından ise 73’ü ölmüştü. Vil­la’nın adamları ev ev silah taci­ri Ravel’i aradılar ama Teksas’a gittiği için bulamadılar.

    00326
    Zaferin yolu, demiryolu
    Meksika İç Savaşı’nda demiryolları hem stratejik üstünlük hem para demekti. Pancho Villa trenlerden oluşan bir ordu kurmuştu.

    1812 İngiliz-Amerikan Sa­vaşı’ndan sonra ABD toprakla­rının yabancı güçlerce ilk (ve son) istilası, Amerikan kamu­oyunda büyük bir şok etkisi yarattı. Villa’yı yakalayıp yar­gılamak üzere general Pers­hing komutasında bir “ceza­landırma harekatı” düzenlen­di. 14 Mart 1916’da başlayıp 17 Şubat 1917’de sona eren bu harekatta Villa ele geçirileme­di ama, Amerikan ordusu bir yıl sonra Pershing’in de komu­tanlık yapacağı Birinci Dünya Savaşı’nda kullanacağı en mo­dern silahları denemiş oldu. Geleceğin ABD Başkanı Dwi­ght D. Eisenhower ve 2. Dünya Savaşı’nın ünlü generali Pat­ton da bu harekatta teğmen rütbesiyle yer aldılar.

    Pershing, Columbus’a dön­düğünde Villa’yı yakalayama­mış olsa da (bir söylentiye gö­re dizinden yaralanmış olan Villa’nın çok yakınından geç­mişlerdi) onun 33 önde gelen adamını yakalamıştı. Üç hafta boyunca aç bırakılan esirler­den dördü öldü, diğerleri son­radan affedildi.

    General Pershing’in taki­binden kurtulan Villa, kuzey­den gelen gringolara karşı di­renişin simgesi haline gelerek büyük bir moral kazandı. 16 Eylül 1916’da bir zamanlar üs­lendiği Ciudad Chihuahua’ya saldırdı ve siyasi mahkumları serbest bıraktı. O yıl zaferden zafere koşarak büyük kent­ler hariç hemen hemen Chi­huahua eyaletinin tamamın­da kontrolü sağlayan Villa, 22 Aralık’ta Ciudad kentini de ele geçirdi. Bu, Villa’nın son bü­yük zaferi olacaktı.

    İlerleyen yıllarda orta sı­nıfların ve Amerikalıların iş­lettiği madenleri kapattığı için madencilerin desteğini yitiren Villa, 1920’de silahla­rını bırakıp köşesine çekile­cek, 1923’te de bir suikaste kurban gidecekti.

    pancho001
    Kadınları severdi
    Villa, bir kadın kendisiyle evlenmek istiyorsa onunla evleniyordu. Evlenirken de boşanırken de yasaya ihtiyacı yoktu. General, 27 karısından en ünlüsü Luz Corral ile.

    Latin Amerika edebiyatı­nın büyük ismi Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, 2013’te Gün­lerin Çocukları kitabının ya­yımlanmasının ardından Amy Goodman’a verdiği bir röpor­tajda Pancho Villa’ya kimsenin bakmadığı bir açıdan bakmıştı:

    “9 Mart 1916 sabahının er­ken saatlerinde Pancho Villa atlılarıyla sınırı geçti, Colum­bus şehrine ateş yağdırdı, bir­çok askeri öldürdü, biraz at ve silah yağmaladı, ertesi gün hi­kayesini anlatmak için Meksi­ka’ya geri döndü. Bu yıldırım harekâtı, Birleşik Devletler’in İngiltere’ye karşı verdiği ba­ğımsızlık savaşından beri ma­ruz kaldığı tek işgaldi. 1812’de bir İngiliz istilası olmuştu ama bence bu gerçek bir istila değil, uzun bir bağımsızlık mücade­lesinin bir fasılasıydı. Pancho Villa’nınki ise gerçek, üste­lik tek istilaydı. Buna muka­bil, Amerika o tarihten bu yana dünyanın hemen hemen bütün ülkelerini istila etti”.

    PORTRE: PANCHO VILLA

    Gerilla savaşının yaşarken yazılan tarihi

    Bir Robin Hood veya bir İnce Memed’di. Kız kardeşini korumak için silaha sarılıp eşkiya olmuştu. Düşmanları için “Cengiz Han”dı. Basit bir sığır çobanıyken “Kuzey Tümeni”nin generali olan bu isyancıyı, Ame- rikalı gazeteci John Reed şöyle takdim eder: “Bu adam tanıdığım en doğal insandı. Vahşi hayvan­lara en yakın olma anlamında doğal…”

    Asıl adıyla Doroteo Arango Arámbula, Haziran 1878’de Durango eyaletinde doğdu. 12 yaşında yetim kalan bu yoksul köylü çocuğu, gömlek değiştirir gibi isim değiştirdi. 1910’a kadar hayduttu, siyasetle ilgisi yoktu. Başkan Madero’ya katıldığında, 400 süvarisiyle binbaşı tayin edildi. Ama bu düzenli askerî ya­şam ona göre değildi. 4 Haziran 1912’de itaatsizlikle suçlanarak tutuklandı. Hapiste tanıştığı genç bir Zapatist sayesinde, devrimin diğer ünlü ismini, onun programını öğrendi, hapisten kaçtı.

    Villa artık askerlerin ve top­rak sahiplerinin işin içinde olma­dığı bir ayaklanmanın gerektiği sonucuna vardı: Yoksulların zamanı gelmişti. Seksen kişiyle yola çıktı, trenleri ele geçirmeye başladı. Gerilla savaşının tarihini başlattı. Onbinlerle ifade edilen güçlere komuta etmeye başladı. Chihuahua’da eyaletini yöne­tirken hazine karşılığı olmayan ama kabul edenin hayatını garantiye alan kağıt para bastı.

    Ondan kurtulmak isteyen yeni lider Carranza, ordusunu modern silahlarla donatmış olan bakanı Obregón’u Villa’nın üze­rine sürdü. Beş yıl sonra 1920’de silahları bırakmak zorunda kaldı. Kendisine verilen topraklarda yaşamaya başladı. 1923’te öldü­rüldü; bindiği arabaya 150’den fazla mermi sıkılmıştı. Geriye, yoktan varolmuş hayatının her evresinden fışkıran bir efsane kalır. Hayatı boyunca 27 defa evlenmiş, 30’dan fazla çocuğu olmuştu.

    Pancho_Villa_bandolier
    (Masis Kürkçügil’in bu yazısı, ilk kez NTV Tarih’in 22. sayısındaki Meksika Devrimi dosyasında yayınlamıştır.)
  • Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti

    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti

    Suriye ve Irak’taki savaşın bugünkü Ortadoğu sınırlarını değiştirmeye başlaması, Cihan Harbi sonunda Osmanlı Devleti’nin yıkılışına bağlanan süreci gündeme getirdi. Genel kanaatin aksine, Batılı devletler ve Rusya’nın bölgedeki fiili egemenliği, 20. yüzyılın başında sağlanmıştı.

    Birçok biliminsanı gibi biz tarihçilerin de başı şu “think tank” denilen kişilerle dertte. Bunlar özgün olmak zorunda olduklarından ortaya durmadan birşeyler atı­yorlar, yarı cahil gazeteciler de bunu hemen kapıp öyle bir yayı­yorlar ki, “yok o öyle değil; aslı şöyle” diyerek lafını duyurabi­len bilimcilere aşk olsun! Son yıllarda bu senaryonun Ortado­ğu coğrafya ve siyasetine ilişkin türevleriyle sıkça karşılaştık. “Büyük Ortadoğu”dan “Yeni Os­manlılık”a, “Arap Baharı”ndan “Sykes-Picot”ya, kafalar iyice karıştırıldı. Hele bu yıl Ekim ayında yüz yaşına basacak olan şu Sykes-Picot Sözleşmesi, IŞİD’in zuhurundan beri iyice kendinden söz ettirir oldu: yok modern Ortadoğu Sykes-Picot Sözleşmesi’yle ortaya çıkmış­mış, yok Sykes-Picot düzeninin sonu mu geliyormuş, daha neler neler…

    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti
    Sözleşmeye isimlerini veren Mark Sykes (İngiltere) ve François Picot (Fransa).

    Sykes-Picot Sözleşmesi, Rusya’nın, hemen Çanakkale harekâtı arifesinde İstanbul ve Boğazlar bölgesini istemesiy­le yapılmaya başlayan Osmanlı topraklarını paylaşma planla­rında bir aşamadır. Bundan da anlaşılacağı gibi, sanılanın ter­sine, Büyük Britanya ile Fransa arasında yapılmış bir sözleşme değil, Büyük Britanya, Fransa ve Rusya arasında yapılmış bir sözleşmedir. Birçok antlaşmada olduğu gibi, tarafların altını im­zaladığı bir metin değil, adı ge­çen üç devletin bakanları ve bü­yükelçileri arasında gidip gelen bir yazışmalar bütünüdür. İki kişinin adını taşımasının nede­ni ise, bu iki kişinin sözleşme­nin temelini oluşturan ilkeleri ilk saptayanlar olmalarıdır.

    Sözleşmenin ne olup ne ol­madığının çözümlemesinden önce hatırlatılması gereken en önemli nokta, bugün adına Or­tadoğu dediğimiz bölgenin tü­münü kapsamadığıdır. Nitekim 1882’den beri Büyük Britanya yönetiminde olan Mısır, 1907’de Büyük Britanya ile Rusya ara­sında etki bölgelerine bölünmüş İran ve 1912’den beri İtalyan yönetimine geçmiş olan Lib­ya, Sykes-Picot Sözleşmesi’ne konu olmamışlardır. Ancak, bu noktadan hareketle sözleş­menin Osmanlı Ortadoğusu’na ilişkin olduğunu da söyleyemi­yoruz. Zira sözleşme yapılma­dan önce Büyük Britanya, hem Suud ailesiyle anlaşarak, kendi himayesinde, bağımsız bir “Su­udi Arabistan”, hem Âsir’deki Seyyid İdrîsî ile anlaşarak Os­manlı Devleti’nden bağımsız bir Âsir, hem de Hâşimî ailesinden Hüseyin İbn-i Ali’yle anlaşa­rak bağımsız bir Hicaz Devle­ti oluşmasını sağlamıştı. Basra Körfezi emirlikleriyle Küveyt’in daha önceden birer İngiliz hi­maye bölgesi olduklarını da ha­tırlayacak olursak, Sykes-Picot Sözleşmesi’nin bugünkü Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Irak Devletleri’nin kapladığı alana, bir miktar da günümüz Türki­yesi’nin topraklarına münhasır olduğu anlaşılır.

    Sykes-Picot Sözleşmesi’ne giden yolda ilk görüşmeler, 1. Dünya Savaşı’ndan önce Bey­rut’ta Fransız konsolosu olup, 1915 yılında Fransa’nın Londra Büyükelçiliği’nde siyasi danış­man olarak görev yapan Charles François Georges-Picot ile Bü­yük Britanya Dışişleri Müsteşa­rı Sir Harold Nicolson arasında, 1915’in Kasım ayında yapılmış ve gelecekteki Suriye’nin statü­süne ilişkin ciddi anlaşmazlık­lar nedeniyle kesilmişti. Ertesi ay, Büyük Britanya Savaş Baka­nı Lord Kitchener’in Ortado­ğu işleri danışmanı, milletve­kili ve yarbay Sir Mark Sykes, İngiliz tarafının temsilcisi ola­rak atandı. Bu iki kişi 1916’nın Ocak ayında bir plan üzerin­de anlaştılar. Ertesi ay ise Bü­yük Britanya ve Fransa Hükü­metleri bu anlaşmayı onayladı. Mart ayında da Georges-Picot ve Sykes, Rusya’ya giderek pro­jelerini Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Sazonov’a sundular. Sa­zonov, Rusya’nın paylaşma pla­nını onaylamaya hazır olduğu­nu, ancak ülkesinin Doğu Ana­dolu’daki toprak isteklerinin ve Karadeniz’deki Rus hakimiye­tinin de sözleşmeye bir biçim­de dahil edilmesini istedi. Bu isteklerin onaylanması ve bun­lara ilişkin bazı değişikliklerin geliştirilmesi bir hayli zaman aldığından, sonunda sözleşme 1916’nın Ekim ayında tamam­lanmış oldu.

    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti
    Sir Edmund Allenby komutasındaki İngiliz birliklerinin Kudüs’e girişi, 1917.
    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti
    Sykes-Picot Sözleşmesi’ne göre Suriye ve Irak. A: Fransız bölgesi – B: İngiliz bölgesi. G. Antonius, The Arab Awakening, Beyrut, 1936.

    Sykes-Picot Sözleşmesi, dört yanından Anadolu, İran, Arap Yarımadası ve Akdeniz’in sınırladığı alanı beş bölgeye ayırıyordu. Buna göre, Kudüs çevresinde yaratılan bir Filis­tin, uluslararası bölge ilan edi­liyordu. Filistin dışında kalan topraklar, Fransa ve Büyük Bri­tanya’nın doğrudan doğruya yönetecekleri iki bölge, bir de ayrıcalıklı etki alanları olacak iki bölge olmak üzere, dörde bölünecekti. Bu son iki bölge­de bağımsız, ancak Fransız ve İngiliz himayesinde kalacak Arap devletleri öngörülüyordu. Büyük Britanya’nın iki bölgesi, İran sınırı ve Basra Körfezi’n­den Mısır’a uzanan bir kuşak oluşturuyor, Fransa’nın iki böl­gesi ise yine İran sınırından Ak­deniz’e uzanan va Anadolu’nun da önemli bir kısmını kapsayan bir kuşak oluşturuyordu. Dikkat edilecek olursa Fransız bölgesi, İngiliz bölgesiyle Doğu Anado­lu’da Rusya’ya bırakılacak top­raklar arasında tampon işlevi görüyor, dolayısıyla Musul’u da içeriyordu.

    Sykes-Picot Sözleşmesi’nin öngördükleri daha 1. Dünya Sa­vaşı bitmeden bozulmuştur. Büyük Britanya, Fransa’yı Mı­sır’dan ve tabii Süveyş Kanalı’n­dan mümkün olduğunca uzak tutabilmek için Dünya Siyo­nist Örgütü’nün isteklerine arka çıktı ve 1917’nin Kasım ayında Filstin’in kendi yönetimi altın­da bir Yahudi yurdu olmasını öngören Balfour Bildirisi’ni ya­yınladı. Çok kısa bir süre sonra patlak veren Bolşevik Devrimi de Rusya’nın paylaşım planla­rından dışlanması sonucunu doğurdu ve paylaşım planların­da öngörülen sınırların yeniden çizilmesini gündeme getirdi. Bu durum ve savaş bittikten sonra yaşanan başka bir dizi gelişme ise Sykes-Picot Sözleşmesi’ni tümüyle havada bıraktı, hattâ bazı konularda Büyük Britanya ile Fransa’nın arasını açtı.

    Sykes-Picot Sözleşmesi’ni kâğıt üzerinde bırakan ilk ge­lişme, Paris’te yapılan barış gö­rüşmelerinde Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni sömürgeler edinilmesine karşı çıkmasıdır. Bunun sonucunda, sözleşmenin öngördüğü dört bölge, kendili­ğinden iki bölgeye inmiş oldu. Büyük Britanya ve Fransa’nın yöneteceği bu iki bölge ise, yi­ne Paris’te verilen bir kararla kurulan Milletler Cemiyeti’n­ce bu iki ülkeye geliştirilmek üzere “emanet” edildi. Ancak, “manda” adı verilen bu sistem iki değil tam dört ülke yarattı. Zira Fransızlar Suriye’yi böle­rek bir Lübnan icat ettiler. İngi­lizler ise, bir Maverâ-yı Ürdün (Ürdün ötesi; Transjordan) ya­ratmak zorunda kaldılar. Zira, Hüseyin İbn-i Ali’nin oğlu Ab­dullah, Suriye ile Arap Yarıma­dası arasına yerleşerek Fransız Suriyesi’ne saldırılar düzenle­meye başlamıştı. İngilizler de, Fransızların tepesinin atıp gü­neye doğru bir harekâta girişe­rek kendilerine ayırmış olduk­ları kuşağı yarmalarından kork­muşlardı. Böylece 1922 yılında, bugünkü Ürdün Krallığı’nın ilk hali meydana çıkmış oldu.

    Ortadoğu’nun haritası 1.Dünya Savaşı’ndan önce çizilmişti
    1917’de Aralık ayında Kudüs’te esir düşen Osmanlı askerleri.

    Büyük Britanya’nın o aşa­mada Fransızların gazabın­dan korkmakta haklı olduğunu teslim etmemiz gerekir, çünkü o günlerde Fransa, Sykes-Pi­cot Sözleşmesi’nin kendisine ayırmış olduğu paydan çok şey kaybetmişti. Nitekim savaş yor­gunu Fransa, 1919 yılında Ana­dolu’da başlayan direniş karşı­sında fazla bir şey yapamayaca­ğını bildiğinden ve sözkonusu direnişin Suriye’ye yayılmasın­dan korktuğundan, daha 1920 yılında Ankara’daki yeni Türk yönetimiyle ilişkiye geçmiş­ti. Bunun sonucunda da Ekim 1921’de imzalanan Ankara Ant­laşması’yla, Sykes-Picot Sözleş­mesi’nin kendisine Anadolu’da verdiği topraklardan vazgeçti.

    Öte yandan, Rusya’nın or­taklıktan ayrılmasıyla Mezopo­tamya ve Doğu Anadolu arasın­da artık bir Rus sınırı olasılığı kalmaması, Büyük Britanya’nın 1. Dünya Savaşı’nın sonların­da işgal etttiği Musul bölgesini kendine ayırmakta ısrar etme­sine neden olmuştu. Buralar­da petrol arama hakkını 1913’te elde etmiş olan bir de İngiliz sermayeli Turkish Petroleum Company’nin bulunması, Fran­sa’nın çok direnememesi sonu­cunu doğurdu.

    Kolayca görüleceği gibi, Sykes-Picot Sözleşmesi, da­ha 1922 yılında hem alan, hem paylaşım, hem de yönetim açı­larından kâğıt üzerinde kalmış bir anlaşmadır. Buna rağmen sözleşmeden günümüzde hâlâ bahsediliyor olmasına neden olarak bir tek IŞİD’in ortaya çıkmasıyla birlikte Irak-Suriye sınırında, yani bir zamanlar Bü­yük Britanya’nın ve Fransa’nın yönettikleri bölgeler arasında­ki sınırda bir değişiklik olacağı beklentisini ya da öngörülerini kabul edebiliriz. Ancak, bu da tarihsel açıdan yanlış bir gö­rüştür, zira sözkonusu sınır, Sy­kes-Picot Sözleşmesi’nden çok önce belirlenmişti.

    19. yüzyılın sonlarında sö­mürge yönetimleri sömürgeci ülkelere pahalı gelmeye başla­mıştı. Aynı dönemde iktisadi bir güç olarak sivrilen Almanya ise, sömürgeleştirilebilecek yer pek kalmamış olduğundan yeni bir üslup geliştirmiş ve en par­lak örneğini Osmanlı Anadolu­su’nda gördüğümüz iktisadi etki bölgesi edinme yoluna gitmişti. Asker göndermeden, bir yığın memur atamadan, yani yöne­timi ve güvenliği yerel yetkeye bırakarak zenginliği ele geçir­me yöntemi diyebileceğimiz bu yaklaşımı, hemen Fransızlar ve İngilizler de benimsediler. Böy­lece bugünkü Suriye ve Lüb­nan’a karşılık gelen bölge Fran­sızların, bugünkü Irak’a karşılık gelen bölge de İngilizlerin ikti­sadi etki alanları oldu. O kadar ki, Amerikalı tarihçi William L. Shorrock, daha 1970’de yayım­ladığı bir makalede, Suriye’de­ki Fransız mandasının kökenini 1901 yılına, o günlerde başlayan kimin nerede demiryolu inşa edebileceği tartışmasına kadar götürmüştür.

    Bir zamanlar 1. Dünya Sava­şı’nın en önemli nedenlerinden biri sayılan, Almanların meşhur Berlin-Bağdat demiryolu proje­si de, Basra Körfezi’ne kimseyi yaklaştırmama politikası güden Büyük Britanya’nın homurdan­masına neden olmuştu. Aynı biçimde Osmanlılar da, Sivas’la Samsun arasındaki demiryo­lunun yapımına ancak 1914’te, Rusya’nın vetosu bazı ödünler verilerek kaldırıldıktan sonra başlayabilmişlerdi.

    Özetle söyleyecek olursak, 20. yüzyıl başlarında Mezopo­tamya’ya İngilizlerin, Suriye yö­resine Fransızların, Kuzey-Do­ğu Anadolu’ya da Rusların izni olmadan tek bir çivi bile çakı­lamıyordu. Bu durum, Filistin asıllı Amerikalı tarihçi Rashid Khalidi tarafından 1988’de ya­yımlanan bir makalede, “Os­manlı Arap topraklarının 1. Dünya Savaşı’ndan önce ikti­sadi açıdan paylaşılması” ola­rak tanımlandı. Yani Sykes-Pi­cot Sözleşmesi’nin işaret etti­ği Fransız ve İngiliz bölgeleri, çoktandır süren fiili bir durumu uluslararası hukuka dönüştür­mekten öteye bir şey yapma­mıştır.

  • Sonu ibret, yolu örnek oldu

    Roma’da MÖ 63’te silahlı kalkışma yoluyla devleti yıkmayı amaçlayan bir çete ortaya çıkarıldı. Komplocular suçüstü yakalanarak idam edildi, ayaklanma bastırıldı. Devlet başkanı Cicero etkili nutuklarıyla bu tertibi bozarken, girişime elebaşılık eden Catilina tarihin çöp sepetine atıldı ama aynı politik yöntemler tekerrür etmeye devam etti.

    Catilina komplosu, bütün ayrıntılarıyla bilinen en eski siyasi komplodur. Aradan 2078 yıl geçmesine rağmen bu olayın bugün de bi­ze anlamlı gelmesinin nedeni, politik yöntemlerin fazla değiş­memiş olmasıdır.

    Roma’da MÖ 63 yılında si­yasi mücadelenin iki tarafını birer ünlü kişi temsil ediyor­du: Bir yanda “komplocu” ve­ya “devrimci” Catilina, diğer yanda ise “düzenin sinsi ko­ruyucusu” veya “bilge devlet başkanı” Cicero vardı. Onlara verdiğimiz bu çelişkili sıfatlar, farklı bakış açılarını yansıtır.

    Cicero, Catilina’ya karşı Cicero, Roma Senatosunda tarihe geçen konuşmalarından birini yapıyor ve Catilina’nın komplosunu ifşa ediyor: “Sabrımızı daha ne kadar zorlayacaksın? Bizimle alay etmeye ne kadar devam edeceksin?”. Diğer senatörler, Catilina’yı yalnız bırakmışlar… Cesare Maccari’nin 1888’de yaptığı tablo.

    40’lı yaşlarındaki bu iki adam, her bakımdan birbi­rinden farklıydı. Catilina çok soylu bir aileden geliyordu; ilk atası Roma’nın kurucula­rındandı, büyük büyük babası Hannibal’a karşı savaşmış bir komutandı. Cicero ise Arpi­num kentinde doğmuş, genç bir göçmen olarak Roma’da yükselmişti. Catilina iyi bir as­kerdi, Cicero askerlikten anla­mazdı, şöhretini hitabet yete­neği ve avukatlık deneyimine borçluydu. Catilina skandalla­rı mıknatıs gibi çekerdi, Fabia adlı bir Vesta rahibesiyle iliş­ki kurduğu için dava edilmiş, mahkemede aklanmıştı. İkinci veya üçüncü karısı güzel Au­relia Orestilla’yı evliliğe ikna edebilmek için, ilk eşinden olan oğlunu öldürdüğü söyle­niyordu. Buna karşılık Cicero, karısı Terentia ile mutlu değil­se bile sakin bir evlilik süren ciddi bir aile babasıydı.

    Komplonun ortaya çıkışı Solda bir kadın, komployu haber veren imzasız mektubu okuyan Crassus’un omzunun üzerinden bakıyor; sağda Cicero oturuyor, ortada Marcellus ve Metellus, Cicero’yu dinliyorlar. Jean-François Janinet’nin gravürü, 1792, British Museum.

    MÖ 63’de Cicero, Ro­ma’nın iki konsülünden biri olarak siyasal yaşamın zirve­sine ulaşmıştı. Catilina ise bir sonraki yılın konsüllerinden biri olmak için girdiği seçimi kaybetmişti. Bu Catilina’nın arka arkaya kaybettiği ikinci seçimdi, bir daha şansı olma­yacağını biliyordu. Çünkü se­çim kampanyası, o zamanlar da çok pahalı bir işti. Seçmen­lere bol bol hediye dağıtmanız beklenirdi; ama ödül yüksek­ti. Bir kere konsül olduktan sonra, ertesi yıl bir eyalete va­li olarak atanırdınız. Gitti­ğiniz eyaletten, Romalıların dalga geçtiği gibi, üç servetle dönmeniz beklenirdi: Biri se­çim harcamaları için aldığınız borçları kapatmak için, ikin­cisi valiliğiniz bittikten sonra açılacak yolsuzluk davasın­da jüriye rüşvet vermek için, üçüncüsü de kendiniz için…

    İki seçim kaybetmek Cati­lina’nın mali durumu üzerinde feci bir etkiye yol açmış olma­lıydı. En azından düşmanla­rı böyle söylüyor, hatta bütün özgür yurttaşların borçlarını silmeyi öngören radikal siyasi programını da buna bağlıyordu.

    Burada durarak olayın ar­ka planına göz atmakta yarar var. Roma Cumhuriyeti’nin bu son yüzyılı (MÖ 1. yüzyıl), bir bunalım ve savaş dönemiydi. Küçük kent devleti, bütün Ak­deniz bölgesine hükmeden bir süper güce dönüşmüştü. Ama eski sistemini korumaya çalı­şıyordu. Bu sistem, hiçbir li­derin aşırı güçlenmemesi, her politikacının birbirini denet­leyip yolunu kesmesi üzeri­ne kuruluydu. Devlet başkanı (konsül) bile bir değil, iki ki­şiydi ve her yıl değişiyordu.

    Buna karşılık toplum bü­yük bir çalkantı içindeydi. Bu yüzyıl içinde Roma önce diğer İtalyan kentleriyle uzun bir savaşa girişmiş, ardından Sparta­cus ayaklanması olmuş, Sulla dik­tatörlüğü gelip geçmişti. Sulla sayısız insanı idam ettirip ma­lına el koymuş, terhis ettiği as­kerlerine İtalya’da topraklar dağıtmıştı. Ama bu uygulamaların meşruiyeti tartışmalıydı. Sul­la’nın eski askerlerinin, bu çift­likler üzerindeki hakları kesin olmadığından toprak fiyatları düşmüştü; Sulla’nın mülkle­rine el koyduğu aileler ise se­fil vaziyetteydi. Herkes borç içinde yüzüyordu, borç faizleri yüzde 40’ları bulmuştu.

    İşte bu ortamda, iki siya­sal akım çarpışmaktaydı. Bir yanda optimates, yani düzenin devam etmesini isteyen mu­hafazakâr seçkinler, “Beyaz Romalılar” vardı. Diğer akımı ise populares, yani sistemde köklü değişiklikler yapmak is­teyen “halkçılar” temsil edi­yordu. Bu akımlardan birine dahil olmak için halktan biri veya bir asil olmak gerekmi­yordu. İkisi de soylu aileler­den gelen Caesar ve Cati­lina birer popularis; buna karşılık taşralı sıradan bir ailenin çocuğu Cice­ro bir optimas’dı. Cicero konsül olmasını muha­fazakâr senatörlere borç­luydu, bu seçkinler, homo novus (yeni adam, sonradan görme) olarak hor gördükleri Cicero’yu kendi davalarını sa­vunması karşılığında istemeye istemeye desteklemişlerdi.

    Kanlı yemin Dokuz kişi bir kaba kanlarını akıtarak komplo için yemin ediyor. Francesco Rainaldi’nin gravürü, 1798.

    Catilina’nın borçların si­linmesi önerisi, seçilememe­sine rağmen Roma’yı karıştır­mış ve senatörlerden çoğu­nu dehşete düşürmüştü. MÖ 63’ün yazında, bütün İtalya kaynıyordu. Sulla’nın eski as­kerlerinden Manlius, Etruria bölgesinde ayaklanmak için asker toplamaya başlamıştı. Ancak Roma’da işlerin karış­ması Ekim ayını buldu.

    20 Ekim’de, on yıl önce Spartacus ayaklanmasını bas­tırarak şöhrete kavuşmuş olan senatör Crassus’un evine bir tomar mektup geldi. Bu imza­sız mektuplar bazı senatörlere hitaben yazılmıştı: 27 Ekim’de şehirde Catilina önderliğinde isyan başlayacağı, önde gelen­lerin öldürüleceği belirtiliyor­du. Crassus hemen mektupla­rı alıp konsül Cicero’ya teslim etti. Mektupların komplocu­lardan biri tarafından gizli bi­rer uyarı olarak gönderildiği­ni iddia eden Cicero, hemen senatoyu topladı; Manlius’un Etruria’da asker toplamasıy­la bu olay arasında bir bağlantı olduğunu, Catilina taraftarları­nın şehri yakacağını öne sürdü. Dehşete kapılan senato, hemen senatus consultum ultimum yani bir çeşit olağanüstü hal veya anti-terör yasası ilan etti. Cicero konsül olarak korkunç komployu bastırmakla görev­lendirildi. Derhal isyan bölge­lerine askerler yollandı, muh­birlere ödül vaad edildi.

    Bundan sonraki hikaye için sözü Sallustius’a bıraka­lım. Sallustius bu olaylar oldu­ğunda 17 yaşındaydı; Catilina Komplosu adlı kitabını yıllar sonra yazacaktı. Ona göre, 6 Kasım akşamı komplocular içlerinden birinin evinde top­landılar. Catilina’nın şehirden ayrılarak Etruria’daki asiler­le buluşmasına, Capua’daki gladyatörlerin de isyana çağı­rılmasına karar verildi. Ayrı­ca ertesi sabah iki komplocu Cicero’nun evine gidecek, onu selamlar gibi yapıp öldürecekti. Ne var ki bu noktada işe kadın parmağı karıştı. Komplocular­dan Curius’un Fulvia adındaki aristokrat sevgilisi, Cicero’nun karısı Terentia’ya gizlice haber yollayarak neler planlandığını bildirdi. Bu sayede Cicero sui­kastten kurtuldu.

    8 Kasım’da işler patlama noktasındaydı. Cicero senato­yu Jupiter Tapınağı’nda top­ladığında, Catilina da sanki hiçbir şey olmamış gibi gelip oturdu. Diğer senatörler on­dan uzağa kaçıştı. Cicero aya­ğa kalkarak doğrudan Cati­lina’ya seslendi, “Sabrımızı daha ne kadar zorlayacaksın? Bizimle alay etmeye ne kadar devam edeceksin?” diye baş­ladı; herkesin komplodan ha­berdar olduğunu, artık değil senatoda, kentte bile yatacak yeri olmadığını söyleyerek Ro­ma’dan çıkıp gitmesini istedi. Catilina cevap vermeye çalış­tı; kendisinin asil, Cicero’nun ise sıradan bir homo novus ol­duğundan dem vurdu. (Daha anlamlı bir şeyler daha söy­lediyse bile, onları kaydeden olmadı.) Bu arada senatörler ayağa fırlayarak ona “Hostis (Düşman)! Vatan haini!” diye bağırmaya başlamıştı. Catili­na’ya oradan ayrılıp sürgüne gitmekten başka çare kalma­mıştı. Bazı çeteciler onunla birlikte şehirden ayrılırken, diğerleri Roma’da kaldı.

    Ancak Cicero, Catilina’nın asıl kitleler üzerindeki etkisini yok etmek gerektiğini bildiğin­den, ertesi gün halkın karşısına çıkarak bir nutuk daha attı: Ca­tilina’nın Roma’yı terk etmesi büyük bir zaferdi, herşey kon-trol altındaydı, sıradan halkın zaten komplocularla bir ilgisi yoktu. Halkın asıl yandaşı Ca­tilina değil, Cicero’ydu. Hatta halkı bu komplodan korumak için, bazı soylularla arayı aç­mayı bile göze almıştı.

    Seçim yardımı! Catilina’nın MÖ 63’de konsüllük seçimi kampanyası için yaptırdığı kap. Bu kaplara içecek veya yiyecek konularak seçmenlere dağıtılırdı.

    Bu noktada işe bir de ya­bancı parmağının karışma­sı şaşırtıcı değil. Tam o sırada, bugünkü Fransa’nın güneyin­de yaşayan Allobroges adlı bir Galyalı kabile, Romalı vali­nin baskısından şikayet etmek üzere Roma’ya bir delegasyon yollamıştı. Catilina’nın yakın adamlarından senatör Lentu­lus Sura, bu elçilerle ilişkiye geçerek onları da ayaklanmaya çağırdı. Hatta ülkelerine dön­düklerinde şeflerine iletmek üzere ellerine mektuplar ver­di. Ama Galyalılar, Catilina’nın durumunun pek parlak görün­mediğini, mektupları Cicero’ya vermenin daha zekice bir siya­si hamle olacağını akıl ettiler.

    Catilina’nın dış güçler­le işbirliğine bile hazır olduğu ortaya çıkmıştı artık. Cicero, ihanetin belgesi olan mektup­lar eline geçer geçmez, şehir­deki komplocuların tutuklan­masını emretti. Bunlardan Cethegus’un evine yapılan baskında bir silah deposu or­taya çıkarıldı.

    Önde gelen beş komplocu, 5 Aralık’ta Concordia Tapına­ğında yapılan senato toplantı­sının tek gündem maddesiy­di. Kendisi de Catilina gibi bir popularis olan Julius Caesar, komplocular idam edilirse halkın tepki göstereceğini id­dia etti. Acele karar verilme­meli, tutuklular müebbed hap­se mahkum edilmeliydi. An­cak Cicero ve yandaşları, eğer iş mahkemeye kalırsa, beş komplocunun kurtulma şansı­nın yüksek olduğunun farkın­daydı. Caesar’dan sonra Cice­ro ve Genç Cato’nun yaptığı iki coşkulu konuşma, bu öne­rinin çöpe atılmasını sağladı. Senato, beş komplocunun ida­mına karar verdi. “Yargısız in­faz” hemen o gün gerçekleşti. Cicero daha sonra kalabalığın karşısına çıkıp kısaca “Vixere” (yaşadılar) diyerek öldükleri­ni ilan etti.

    Bütün bunlar olurken Cati­lina, Etruria’daki silahlı isya­nın önderi Manlius’a katılmış, bir bakıma hakkındaki komplo iddialarının doğru olduğunu göstermişti. Pistoria yakınla­rında MÖ 62’nin ilk günlerin­de Senato’nun ordusuyla karşı karşıya geldiğinde yaklaşık 3 bin kişilik bir gücü vardı. Ön saflarda çarpışarak büyük bir cesaret gösterdi, ölüsü bulun­duğunda, bütün yaralarını ön­den almış olduğu görüldü.

    Catilina çetesi çökmüş, Cicero kazanmış, hatta pater patriae (vatanın babası) ilan edilmişti. Ama yargısız in­faz lekesi alnına sürülmüştü. Dört yıl sonra MÖ 58’de pleb­lerin temsilcisi olan popularis politikacı Clodius, intikamı­nı aldı. Çıkarttığı yasaya göre, Roma yurttaşlarını yargılama­dan öldüren herkes “ateş ve sudan” mahrum bırakılacak­tı; bu yasa Cicero’yu sürgüne zorlamak için çıkarılmıştı. Ni­tekim Cicero, Roma’dan kaça­rak bir süreliğine Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı.

    Populares, Catilina komp­losunda muharebeyi kaybet­mişti, ancak savaşı kazanacak­lardı. Julius Caesar MÖ 49’da iktidarı ele geçirince, Cati­lina’nın programını uygula­yarak bütün borçların dörtte birini sildi. Daha önemlisi, Ci­cero’nun o kadar savunmaya çalıştığı eski cumhuriyeti çöp sepetine atarak imparatorluğa giden yolu açtı.

    BİTMEYEN TARTIŞMA

    Darbeci miydiler yoksa devrimci mi?

    Norveçli yazar Ibsen, 1850’de yazdığı ilk tiyatro oyunu Catilina’nın önsözünde şöyle diyordu: “Tarihte Catilina kadar bütün şöhreti düşmanlarının elinde olan bir başka kişi yoktur”. Ibsen haklıydı. Catilina komplosu hakkında bildiğimiz herşey, ona ve temsil ettiklerine düşman olan Cicero ve Sallustius’un kalemin­den çıkmaydı. Sonraki tarihçiler de Catilina’yı “kötü adam” olarak çizmeyi sürdürdü.

    19. yüzyılda, hikayenin tam tersi olabileceğini düşünen­ler ortaya çıktı. Belki Catilina suçsuzdu. Belki bütün komplo, Cicero’nun uydurmasından iba­retti. Catilina’nın elinden çıktığı iddia edilen tek satırlar, Roma’yı terkederken arkadaşı Catulus’a yolladığı, onun da Senatoda oku­duğu bir mektuptan alınmaydı: “Hakaretlere ve haksızlıklara uğ­radım; öyle ki daha önce de sık sık yaptığımı yapıyorum, hiçbir şeyi olmayanların davasını üstleniyo­rum. Borçlarımı ödeyemediğim için değil; hak etmeyen insanlar şan şöhrete kavuşurken, beni dayanaksız suçlamalarla toplum dışına attıkları için. İtibarımdan geriye kalanı korumak üzere harekete geçiyorum”.

    Roma’dan Londra’ya Catilina komplosu tarih boyunca siyasi mücadelelere ilham verdi. 1850’lerde yayımlanan karikatürde, İngiliz Avam Kamarası’nda Cicero kılığındaki bir milletvekili, Catilina kılığındaki bir başka milletvekilini sıkıştırıyor. John Leech’in yaptığı karikatür, “Roma’nın Komik Tarihi” kitabında yer alıyordu (1851).

    CICERO’NUN ÖLÜMSÜZ PROTESTOSU

    ‘Sabrımızı nereye kadar zorlayacaksın Catilina?’

    Cicero, komployla ilgili olarak attığı dört nutkun elden ele dolaşmasını ve günümüze ulaşmasını sağladı. Bunlardan birincisi, “Quousque tandem abutere, Catilina, patientia nost­ra” yani “Sabrımızı daha nereye kadar zorlayacaksın Catilina?” diye başlıyordu. Bu cümle gü­nümüzde de yaşıyor. Elbette bir fark var. Bunları söylerken Cicero otoriteyi ve devleti temsil edi­yordu; sonraki protestocular ise bu sözleri otoriteye karşı bir silah olarak kullandı. Amerikalı femi­nist Camille Paglia, bir entelektü­el tartışmada, Catilina’nın adını Michel Foucault ile değiştirirken, İspanyol El País gazetesi 1999’da başyazısına “Daha nereye kadar, Aznar…” başlığını atarak dö­nemin başbakanını eleştirirken, Brezilyalı öğrenciler, Catilina yerine kendi YÖK’lerine olan öfkelerini ifade ederken hep Ci­cero’nun sözlerinden yararlandı. Günümüzde de internette ABD Başkanı Obama’dan başlayarak aynı sözlerle protesto edilmeyen politikacı yok gibi.

    ‘Cicero’nun pankartı’ Fidesz partisinin anayasayı değiştirme hazırlıklarını protesto edenler, Cicero’nun tarihe geçen sözlerini pankartlarına taşımışlar. Budapeşte, 2012.
  • Almanlar akıl etti Türkler akın etti

    İhap Hulusi’nin çizdiği 7 Gün dergisi kapağı, Ocak 1935.

    O güne kadar Bursalıların nemli havadan kurtulmak için yazın gittiği bir yer olan Uludağ’ın kış sporları merkezi haline gelmesi fik­ri, spor teşkilatlarını kurup geliştir­mek için Türkiye’de bulunan ve 1930’da Uludağ ile ilgili rapor hazırlayan Alman spor adamlarıdır. 1933’ün Nisan ayında İstanbul’dan yola çıkıp bir hafta konak­layan 30 kişi ise kayak yapmak için Ulu­dağ’a ilk giden kafiledir (üstteki fotoğ­rafta kayanlar). Bu olayla birlikte kaya­ğın popülerliği bir anda artar. Türkiye’de pek bilinmeyen kayağın merak uyandır­ması üzerine çalışmalar hızlanır.

    Sadece yazın hizmet veren otel kışın da hizmete başlar. Bur­sa’dan Uludağ’a şo­se yol yapılır ve yeni tesisler açılır. CHP de bir kayak evi kurar. Kayak sporunu tanıt­mak amacıyla 1934 ve 1935 yıllarında çok sayıda gazeteci ve ünlü isim kayak yapmaya davet edilir. O tarihten son­ra Uludağ kayakla birlikte anılmaya başlar. Kayak hiçbir zaman yaygın bir spor olamasa da Uludağ Türkiye’nin en önemli kış sporları merkezi olmayı sürdürüyor.

    Uludağ’da kayma imkanı olmayanlar için İstanbul’da bir fotoğraf stüdyosunun 1960’larda sunduğu kayakçı fotoğrafı çektirme hizmeti (solda). Daha sonra Halkevi’ne devredilecek olan CHP Dağ Sporları Evi.

    TALİH KUŞU

    Sen misin dava açan

    Galata Köprüsü’ndeki Servet Gişesi’nin sahibi Bay Eskinazi, 10 Şubat 1930’da iş­yerine geldiğinde hayretler içinde kalır. Dük­kânının iki yanına iki piyango gişesi daha kondurulmuştur (aşağıda). Bay Eskinazi kapı yan tarafta kaldığı için dükkânına pencere­den girmek zorunda kalır. Durum kısa sürede anlaşılır. Bay Eskinazi’nin gişenin yerini kira­ladığı ve anlaşmazlığa düşüp davalık olduğu belediye, piyango gişesi açmak isteyen Esnaf Bankası’na başka yer yokmuş gibi Servet Gi­şesi’nin iki yanını göstermiştir.

    Gazeteler vatandaşın hukuku çiğneniyor derken, Esnaf Bankası açıklamasında “Köp­rü’de piyango satmak Eskinazi Efendi’nin in­hisarında (tekelinde) değildir. Kapı meselesi­ne gelince, Eskinazi Efendi kapılarını yandan değil pekâlâ cepheden yapabilir. Eğer hukuk ayaklar altına alınmışsa ayaklar altına alan kapısını cepheden yapmayan Eskinazi Efen­didir” demektedir. Ancak tepkiler üzerine ye­ni gişeler kaldırılır. Servet Gişesi aynı yıl 25 Kasım gecesi şüpheli bir şekilde yanacaktır.

    KIRAAT

    Her işi yaptı, gizli ajanlık hariç!

    Türkiye’de anti-komünist histerinin egemen olduğu Soğuk Savaş yıllarında sosyalist ülkeleri kötüleyen ve tamamen kurgu olmasına rağmen gerçeklere dayanıyormuş gibi pazarlanan ucuz sağcı propaganda kitapları epey yaygındı. Sadık Tiryakioğlu’nun yazdığı, 1976 basımı Bir Türk Ajanının Rusya Hatıraları adlı kitap da bunlardan biri.

    Kendini “Ortaokulda bir öğ­retmenim beni haksız yere komünist olmakla suçladığı günden beri antikomünistim” diye tanıtmasından enteresan bir kişi ol­duğunu anladığımız yazar, iddiasına göre 1951’de 25 yaşında bir ajanken Sovyetler Birliği’ne sızmakla görev­lendirilmiş ve yaşadıklarını 216 say­falık kitabında anlatmış.

    Azeri bir Sovyet vatandaşının kimliğiyle Sovyetler’e sızan Tiryaki­oğlu’nun ilk gözlemi Sovyet halkının sefalet içinde yaşaması. İş bulana ka­dar bir süre sokakta yaşayıp çöpten yiyecek toplayan adamımız “Bizim çöpler ekmek dolu burada ise kırıntı yok” diyerek enteresan bir refah kar­şılaştırması da yapıyor. Yazar, solcu Türk gençlerinin –niyeyse- onar ki­şilik gruplar halinde Sovyetler Bir­liği’ne götürülmelerini de önermiş. Çünkü gördükleri yokluk manzara­larından yıkıma uğrayan gençler dö­nüşte toprağı öpecek ve birinci sınıf Türk milliyetçileri olacaktır.

    Arkasından, kitap boyunca karşı­laştığı bütün kadınlara asılan kendi­si değilmiş gibi Sovyet vatandaşları­nın sapık eğilimlerinden söz ediyor. Okullarda erkek beden eğitimi öğ­retmenlerinin kız öğrencileri “tebrik maksadıyla” sürekli öptüğü gibi bir iddiası var. Peki neden beden öğret­menleri öpüyor da sözgelimi müzik öğretmenleri öpmüyor? Belirsiz… Sapık eğilimlere örnek olarak Rus erkeklerin selamlaşırken birbirini dudaklarından öpmesini de akta­ran ajanımızın başına da son dere­ce talihsiz bir olay geliyor maalesef ve votkayı fazla kaçırdıkları bir gece meyhaneci kılığındaki Ermeni Sov­yet ajanı Agop Azmanyan kendisini dudaklarından öpüveriyor.

    Bir süre boyacılık yaptıktan son­ra, hastabakıcı olup üst düzey bir Sovyet ajanının “sinir hastası” kız kardeşine iğne yapması kaderini de­ğiştiriyor. Kadın, adamımızın “iğne yapma usulünü” o kadar beğeniyor ki bir daha başka kimsenin kendisi­ne iğne yapmasını istemiyor. Daha dördüncü iğne gününde sevgili ol­duğu Nataşa’nın abisi adamımızın zekâsından çok etkilenip kendisini önce Sovyet ajanı yapıyor, ardından bütün Sovyet istihbarat birimleri­nin başındaki Stalin’in sağ kolu Be­ria’yla tanıştırıyor!

    “Sinir hastası” Nataşa Yazarın anlattıklarına çizimler de eşlik ediyor. En solda baskı altındaki Sovyet halkı resmedilmiş. Ortadaki iki çizimde ajanımız, iğne yaparken sevgili olduğu ve birlikte ortamdan ortama koşturduğu “sinir hastası” Nataşa ile. Üstteki çizim ise yazarın
    “Sovyet eğitim sistemi Stalin’e tapma üzerine kurulu” iddiasını açıklamayı amaçlıyor.

    Ancak bundan daha şaşırtıcı bir şey var, gerçekte Ermeni olmayan Beria her ne hikmetse Rusça’yı Er­meni aksanıyla konuşuyor.

    Kitap iyi hoş ama önemli bir de sorunu var. İnsan, bir ajanın hatı­ralarının anlatıldığı kitapta hiç de­ğilse bir iki ajanlık faaliyeti görmek istiyor ama yazar herhalde böyle bir mecburiyeti olmadığını düşün­müş. Kahramanımız bir askeri tesi­sin fotoğrafını çekse, birine suikast düzenlese, isyan çıkarsa, provokas­yon yapsa, birinden gizli belge alsa… Ama yok.

    Beria’yla tanıştıktan sonra “tel­kin kuvvetiyle adam öldüren” KGB ajanlarından filan söz etmeye baş­layınca artık Sovyet devletinin bey­nine girdi ve adam gibi ajanlık ya­pacak diye umutlanıyor insan ama maalesef öyle olmuyor. Kadınlar­la ilişkilerine dair bir dolu palav­ra atan yazarımızın birkaç yalan da ajanlık faaliyetleriyle ilgili söyle­mesinde hiçbir mahsur yok aslında ama buna bile gerek görmemiş. Tek bir yerde “Günlerim çeşitli ajanlık faaliyetleri ile geçiyordu” diyor fa­kat bunların ne olduğunu söylemi­yor. Bütün gün hastanede çalışıyor zaten (“Sovyet Rusya’da insanlar ro­bottur ve köle gibi çalıştırılır”), han­gi ara ajanlık yaptığı belli değil. Ger­çi günahını almamak lazım, belki de gizli görevi Sovyetlere sızıp hasta­bakıcılık yapmaktı, kim bilir?

  • Bir zamanlar Amerika’da

    Belki de seksenli yılla­rın tek kanallı televiz­yonunun gözdesi Dallas dizisi yüzündendir, bizde ABD dendiğinde akla en çok gelen şeylerden biri de Teksas’tır. Hâlbuki aslında Teksas, eğer yanlış bilmiyorsam Amerika Birleşik Devletleri’ne en son katılan bölgelerden biri. Arka­daşlar ondan önce kendi baş­larına bağımsız bir cumhuri­yet, cumhuriyeti ilan etmeden önce de Meksika’nın bir par­çası. Tabii daha da geriye gide­cek olursak illa ki Kızılderililer var, orası ayrı da, işte sırasıyla Fransız, İspanyol ve Meksika egemenliğine girmiş bir toprak.

    İşte bu Teksaslılar, Meksi­ka egemenliği altında yaşarken, Meksika hükümetinin Yeni Meksika kurma peşinde yap­tığı anayasa değişiklikleri ve dayattıkları katı merkeziyetçi tutum, Teksas’ın nüfus yapısı­nın Meksika’dan farklı olarak daha çok İngilizce dilli yerle­şimcilerden oluşmasıyla birle­şince tatsızlık çıkıyor. Aklımda kaldığı kadarıyla bu anayasal değişikliklerle gelen başkan­lık sistemi, başkana meclisi de anayasa mahkemesini de yok sayma hakkı veriyor, ki yanlış bilmiyorsam diktatörlüğün de tanımı bu zaten. E diğer yan­dan Teksaslı, artık o zamanlar petrolü yok, Dallaslar, Ceyar­lar zaten hiç yok, gariban bir halk diyebiliriz, bu işten hoş­lanmıyor. Yani kültürel farklı­lıklar var, dil desen yine farklı ama Meksika dediğim dedik­çi bir tutum içinde bu farklı­lıkları reddediyor. Hatta ABD vatandaşlarının Teksas’a, yani Meksika topraklarına iltica et­melerini falan yasaklıyor ama Trump gibi ABD-Meksika sını­rına duvar örmeyi falan düşü­nüyorlar mı, onu bilmiyorum.

    Artık bir noktadan sonra “Teksaslı diye bir şey yoktur, laf arasında Meksika, Teksika diye konuşurken bunlara da Teksi­kalı denmiş, sonra zamanla Tek­saslı olmuştur,” falan mı demiş­ler o kadarını bilemiyorum, ama bir şekilde Teksaslılar’ın canına tak ediyor ve isyan bayrağı açı­yorlar. Teksaslılar, önce Meksi­kalılara, “Yahu bir arada yaşaya­lım, şu anayasaya geri dönelim,” diyorlar ama Meksikalılar oralı olmayınca, “Biz de kendi kendi­mizi yönetiriz arkadaş,” diyerek özyönetim ilan ediyorlar. Tabii bu arada kendileriyle aynı dili konuşan ve 50-60 yıl önce ku­rulmuş olan komşuları Birleşik Devletler’den de gönüllüler bi­rer-ikişer Teksas’a geliyor.

    Kendisine ‘Karpatlar’ın Maradonası’ misali ‘Batı’nın Napolyonu’ dedirten Meksika Başkanı Santa Anna savaş ilan ediyor, Teksas’a giriyor ve tek bir Teksaslı terörist kalmayın­caya kadar, ordusu teslim olan­ları bile öldüre öldüre Alamo Kalesi’ne kadar ilerleyerek Joh­nny Cash’in de “Remember the Alamo” ağıdında bahsettiği Ala­mo Katliamı’nı gerçekleştiriyor. Alamo’da Meksika ordusunun kuşatmasına iki hafta direnen Teksaslı askerlerin hepsi öldü­rülüyor. Bu askerlerin arasında John Wayne’in sinemada can­landırdığı Davy Crockett de var. Sadece bir kadını, “Git bunu di­ğer Teksaslılar’a anlat” diye sağ bırakıyorlar.

    Ha nedir? Bu kanlı olayın ar­dından, daha önce asker topla­makta güçlük çeken macerape­rest Teksas ordusu, önce geri çe­kiliyor ama kısa süre içerisinde daha fazla askerle toparlanıyor, Meksika ordusuna saldırıyor ve savaşı kazanarak bağımsız Teksas Cumhuriyeti’ni kuruyor. Teksaslıları Alamo’da öldüre­rek sindirdiğini zanneden Santa Anna önce Teksas’ı kaybediyor, on yıl sonra falan Teksas ABD’ye katılınca tekrar geri kazanmaya çalışırken yine yeniliyor ve o çok özendiği Napolyon gibi kendi ül­kesi tarafından sürgüne gönde­rilerek tam manasıyla ‘Batı’nın Napolyonu’ oluveriyor.

    Elbette tarihin ‘eğer’i olmaz ama, bir ihtimal Santa Anna, Teksaslıların (ve kendisine itiraz eden diğer Meksika vilayetleri­nin) itirazlarına rağmen anaya­sayı değiştirip kendini tek yetkili başkan ilan etmese belki Teksas bugün hâlâ Meksika’nın olacaktı. Tabii o zaman ne Dallas, ne Ce­yar ne de Sue Ellen olurdu ama en azından yüzlerce insan bir adamın inadı yüzünden ölmezdi.

  • Beyaz Rusların İstanbul’daki kara günleri

    1917’deki Sovyet Devrimi’nden sonra başlayan içsavaştan kaçan siviller ve yenilen askerlerin onbinlercesi İstanbul ve Çanakkale başta olmak üzere Türkiye’ye sığınmıştı. 1920’lerin İstanbul’unda bir yanda sefalet, bir yanda da düşkün aristokratların ateşlediği yeni bir gece hayatı yaşanıyordu.

    SAADET ÖZEN

    İstanbul için 1920’ler, yak­laşık altmış sene evveli­nin sokaklarda dirildiği yıllar sayılabilir. O dönemin İstanbul’unda, tıpkı 1853-56 arasındaki Kırım Harbi za­manındaki gibi İngiliz, Fran­sız askerleri dolaşıyordu. An­cak iki devir arasında temelli farklar vardı: Kırım Harbi’nde İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti müttefik olarak Rus­ya’yla savaşmış, İstanbul or­duların geçiş ve ikmal yeri ol­muştu. 1920’lerde ise durum daha karmaşıktı. Eski mütte­fikler şimdi işgalci olarak İs­tanbul’daydı; 1. Dünya Savaşı şartları İtalyan ve Amerikalı askerleri de şehre taşımıştı.

    Bir başka önemli nokta İs­tanbul’un bu kez eski hasım Rusya’dan gelenleri de barın­dırmasıydı. Rusya’da devrim olmuş, Bolşeviklere karşı sa­vaşan Beyaz Ordu kuvvetleri peyderpey, bölge bölge yenile­rek gücünü kaybetmişti. Bu­nun üzerine 1917-1920 yılları arasında yeni rejimde yeri ol­mayan iki ila üç milyon Rus ülke dışına çıkmış, bir kısmı İstanbul’a gelmişti.

    Mülteciliğin bitmeyen trajedisi Beyaz Rusların büyük çoğunluğu 1920’li yıllarda Çanakkale ve İstanbul’daki kamplarda çok zor koşullarda yaşadı. Çamaşırlarını kurutan mülteciler…

    Bütün bu farklara rağmen İstanbul açısından Kırım Har­bi’yle Mütareke devri arasında güçlü bir ortak nokta mevcut­tur: Sebep, gerekçe ne olur­sa olsun binlerce insan kendi yaşama usulü, bilgisi, görgüsü, ihtiyacıyla İstanbul’a gelmiş­tir. Herkes ya kendi bildiği gibi yaşamak, az çok kendi orta­mını kurmak peşindeydi, ya­hut hayat bilgisini, tecrübesini ayakta kalmak, aç kalmamak için kullanmak zorundaydı. Bu nedenle –hem Kırım Har­bi sırasında hem 1. Dünya Sa­vaşı’nı takip eden ‘Mütareke Yılları’nda savaş, İstanbul’da kalıcı, kültürel dönüşümleri de tetiklemiştir.

    Kırım Harbi sözgelimi Beyoğlu’nda Avrupai kafele­rin, kafeşantanların yaygın­laşmasından başlayıp, biskü­vi, çikolata, konserve gıda gibi endüstriyel gıdaların dolaşı­mının hızlanmasına kadar, günlük hayatın küçük alışkan­lıklarında birinci dereceden etkili olmuştu. Mütareke devri yine –özellikle Beyoğlu’nda-yoğun bir kültürel dönüşüme yol açtı; en azından devrin ya­zarlarından yansıyan budur. Kırım Harbi’nden bu yana Be­yoğlu Avrupai toplantı ve eğ­lence mekânları anlamında epey yol kat etmiş olsa da Mü­tareke zamanında bir sıçrama yaşandığı hissedilir. O devir­le ilgili anılarda da edebiyat­ta da işin bu tarafı öne çıkar ve bu sıçramanın bir numaralı aktörü –hem dışarlıklı hem İs­tanbullu yazarlar için- aynıdır: Beyaz Ruslar, daha ziyade de kadınlar.

    Elitlerin mekanı Rejans Lokantası, kibrit patatesli Boeuf Stroganoff’u ve sarı votkasıyla “Cumhuriyet eliti”nin tercih ettiği önde gelen gece mekanlarından biriydi.

    Yerli Mütareke yazınında Beyaz Ruslara değinen örnek çoktur, pek çok hatırat, başta Yakup Kadri’nin Sodom ve Go­morre’si ve Ahmet Hamdi’nin Sahnenin Dışındakiler’i ol­mak üzere bugün hâlâ basılan, Mustafa Remzi’nin Pastacı Kız’ı gibi meraklısının bildiği romanlar. Bunun karşısında bir de o devre tanıklık etmiş yabancıların, yine çoğu unu­tulmuş romanlarına rastla­rız. Bunların arasında hikâyesi doğrudan Mütakere devrinde Beyaz Ruslar üzerine kurul­muş –ve en az ele alınmış- ör­neklerinden biri bu yıllarda İstanbul’da bulunmuş Fran­sız gazeteci Paul Haurigot’nun (1902-1955) Acide Russique adlı yapıtıdır. Servet-i Fü­nun’un yayıncısı Ahmet İhsan Tokgöz (1868-1942) bu kitabı Türkçeleştirmiş ve Rus Ateşi ve Bir Haraşo adlarıyla iki kez basmış olduğu için burada da belli bir kitleye ulaşmış oldu­ğu varsayılabilir.

    Ahmet Hamdi’nin Sahne­nin Dışındakiler’deki kahra­manlarına söylettiğine göre, Ruslar para kazanmak için “kendi sanatlarını bize satma” yolunu tutmuşlardı. Paul Ha­urigot’nun Rus Ateşi romanı­nın başkahramanı, serüven peşinde İstanbul’a gelmiş, Ga­latasaray mektebinde hocalık yapan bohem ruhlu Pierre de kendi kendine sorar: Ruslar “İstanbul’a akın edip bir takım barlar açmadan önce gece eğ­lencesine muhtaç olanlar ne yapıyormuş?”

    Bu tür mekânların sadece sattıkları ürünler değil, sun­dukları atmosferde de farklı olan şeyler vardı. Kadınlar ça­lışma hayatının içindeydiler, barların çoğunda kadın gar­sonlar servis yapardı. Müftü­zade Ziya Bey anılarında, “Bu kızların çoğu Rus aristokrat ailelerindendi, bu nedenle ‘besleyenin elini öpmek’ Be­yoğlu’nda bir âdet haline gel­mişti.(…)” diye anlatır. “Ga­rip Rusça şarkılar, şov yapan dansçı bir kız ve bir de çok başarılı, çingene orkestrası. Böyle bir yeri Londra, Paris veya New York’ta da bulursu­nuz, ancak buranın çalışanla­rı bir zamanlar Rus asilzade­leri ve prensleri olduğu için, bu, geceye apayrı bir ‘bohem’ havası katıyordu.”

    Kamplarda zor yaşam Türkiye’ye kaçan Beyaz Ordu askerlerinin çoğu, 20’li yılların başında Gelibolu civarındaki kamplara yerleştirildi. Bunlar, o dönemde çalışmaları süren İngiliz-Avustralya mezarlıklarının yapımında da çalıştılar.

    O dönem İstanbul’da bu­lunan Rus Vertinski ise va­tandaşlarının bu tür işlerde­ki acemiliğinden dem vurur: “Garsonluk açısından biraz acemi olan bu zarif ve şık genç bayanlar cilveyle kırıtı­yorlardı. Gözlerinde ve hare­ketlerinde bir soru okunuyor­du sanki: ‘Beyefendi bu işleri ben nereden bileceğim? Kader utansın işte.’ – (…) hep güler yüzlüydüler, etrafa devamlı tebessüm dağıtıyorlardı. Ser­vis ve hizmet eksikleri, böy­lece telafi edilmiş oluyordu. Bayan garsonlara alışmamış müşteriler afallayarak yemek ücretinden daha fazla miktar­da bahşiş bırakıyorlardı.”

    Rusların eğlence hayatına getirdikleri canlılıktan –başta yukarıdaki satırları yazanlar olmak üzere- istifade edenler çoktur, fakat Ruslara bakış çe­lişkilidir. Gerek Paul Hauri­got benzeri yabancı yazarlarda gerek yerli yazarlarda Ruslar, faydalı bir eğlence işlevini ye­rine getirseler de yalancı, ah­lâken çökmüş figürlerdir. Paul Haurigot’nun başkahrama­nı Pierre’in âşık olduğu Luba sadece onu üzmekle kalmaz, rahat etmek için hem fahişe­lik, hem İngilizler hesabına casusluk yaptığı da sonradan ortaya çıkar. Casus Rus kadın teması Kemalettin Şükrü’nün Mütareke Acıları’nda da var­dır. Mustafa Remzi’nin Pasta­cı Kız romanında da başkahra­man bir pastanede garsonluk yapan bir Rus kadındır. Bu kez casusluk yoktur, ama sonuç yi­ne felâket olur: İki yakın arka­daş aynı Rus kadına aşık olur, nihayet roman bir cinayet ve iki intiharla kapanır.

    Devrin tanığı Samiha Ay­verdi ise, Halit Efendi adın­daki komşularının ölümün­den sonra konağının Beyaz Ruslara verilmesini anlatırken bu bakımdan daha açık ve net yargılarla konuşur: “Her oda­sını bir ailenin işgal ettiği bi­nanın bu yeni sakinleri ile be­raber, memlekete, Türk örf ve adetlerinin tanımadığı bir la­ubalilik, mahremiyeti hiçe sa­yan bir başıboşluk cereyanı da gelmişti. (…) Kağıttan çiçek yaparak bunları Taksim Mey­danı’nda satan eski Rus aris­tokrasisi mensuplarının ya da ordudan kaçmış generallerin getirdikleri ekmek parası, bu genç ve şuh kadınları asla tat­min etmiyordu. Etmediği için de kısa zamanda Halit Efen­di’nin evinden çıkıp, kendileri için tutulmuş garsoniyerler­de, aradıkları sefahata ve lüks hayata kavuşmuş bulunuyor­lardı. (…).”

    Şapkacılar, çamaşırcılar… Rus mülteciler İstanbul’un gece hayatını hareketlendirirken, gündüzleri şapka yapımı ve çamaşırcılıkla geçimini sağlamaya çalışanlar da vardı.

    Görüldüğü gibi yerli ve ya­bancı yazarların zihnindeki Rus kadını pek farklı değil­dir: Asil ama düşkün, kolay, rahat, para kazanmak fuhuş da dahil her şeye eğilimli. Ka­tegorize edilememiş, nereye oturtulacağı bilinememiş bir topluluk söz konusudur: Türk­ler için âdetleri başka, dille­ri başka insanlar, yabancılar içinse tipik şarklının özellik­lerini taşımayan, fakat batılı da denemeyecek, buna rağmen kültür, sanat birikimiyle ür­küten ve saygı uyandıran bir millet, hem küçümseme hem şefkat-merak karışımı hislerle seyredilen bir topluluk. Devrin edebiyatında bir bakıma bü­tün tuhaflıklarıyla kabul edil­miş, seyredilen, gözetlenen eg­zotik nesneler gibidir Ruslar.

    Yazarların bu bakışında yer almayan nokta ise, İstan­bul’a o devirde binlerce Rus’un (bazı kaynaklara göre birkaç sene içinde yüz elli bin) hiçbir sermayeleri, bağlantıları ol­madan geldiğidir. Çoğu İstan­bul’da, Gelibolu’daki kamplar­da zor koşullarda barındı, Av­rupa’ya gidenlerden sinemada, müzik alanında isim yapan­lar varsa da çoğu zor bir hayat sürdü. Bunu hem çeşitli ku­rumların raporları hem fotoğ­raflar ortaya koyar.

    REJANS BEYOĞLU

    Rejans lokantası: Bir kültür sofrası

    1932’de Beyoğlu’nda açılan Rejans erken Cumhuriyet devrinden başlayarak siyaset ve kültür adamlarının favori mekanlarından biri oldu. Dört sene önce kapanan restoran, yakın tarihte tekrar açılıyor.

    Rejans, Beyaz Ruslara çelişkili bakışın hayranlık kısmını kendinde cisimleştirmiş bir abide gibidir. Cumhuriyet devrinde elit bir toplantı ve eğlence mekânı olarak bir işlevi yerine getirmiş, dolayısıyla daha ziyade hayranlık ve takdir hisleriyle anılmış bir lokanta­dır. Ne şekilde, kimler tarafın­dan kurulduğuna dair rivayet muhtelif, oldukça da karışıktır. 2002’de müessesenin kendi bastığı bir kitap dahi kronolo­jiyi netleştirmez. Yaygın kanı Rejans’ın, İstiklâl Caddesi’nde, Olivo Geçidi 15 numaradaki yerinde 1932’de faaliyete başladığıdır. Kaynağı bilinmese de Beyoğlu’ndaki 1920’lerde faaliyette olan La Régence isim­li başka bir lokantanın sahibi Fransız Berthet’nin isim hakkını Mihail Mihailoviç’e devrettiği, onun da bildiğimiz Rejans’ın ku­rucularından olduğu iddia edilir. Mihailoviç’in ortakları olarak Tevfik Manars, Vera Çirik, Vera Protoppova’nın adı geçer.

    Bu karmaşık tarihçenin içinde, Rejans lokantasının bili­nen yerinde daha önce 1924’te Turquoise adında bir lokanta açıldığı bilgisi de yer alır. Esasen pek çok ünlü kurum gibi Re­jans’ın tarihçesi de tam olarak araştırılmış, birincil kaynak­lardan tespit edilmiş değildir. Rejans’ın müdavimleriyle ilgili olarak da –anılar hariç tutulur­sa- genellikle kulaktan kulağa gelen, kaynağı belirsiz bilgilere sahibiz. Neticede tartışmasız sa­yılan, Rejans’ın erken Cumhuri­yet devrinden başlayarak başta Atatürk olmak üzere siyaset ve kültür adamlarının en sevdiği yerler arasında olduğudur. 2011’de kapandığında ortakları arasında Rus yoktu.

    Esasen müessesenin şanı, ayrıntıları önemsiz kılacak kadar büyümüş olduğu için Re­jans’ın tarihi hakkında derinlikli bir araştırmaya ihtiyaç duyul­mamış olabilir. Rejans Cumhu­riyetin eğlence adabına cevap verir ve Cumhuriyet ekabiri kuşak farklarına rağmen aynı kültür çevresine ait olduğunu Rejans’ın kibrit patatesli “Boeuf Stroganoff” ve sarı votkası eşliğinde idrak eder.

    Rejans yeni bir işletmenin elinde yakında yeniden açıla­cak. Bu müjdeyi bir haber sitesi “açıldığı yıllarda Ferhan Şensoy, Bedri Baykam, Enis Batur, Cahide Sonku, İbrahim Çallı, Haldun Dormen, Atilla Dorsay gibi kültür ve sanat camiasının büyük isimlerinin müdavimi olduğu Rejans…” diye veriyor. Haber sitesinin hemen hepsi halen hayatta olan bu isimleri 1930’larda lokantanın müdavi­mi sayması, esasen Rejans’ın ve canlandırdığı kültür silsilesinin değişmezliğine olan bilinçsiz bir inançtan olsa gerek.

  • Kazanabileceğiniz tek savaş

    Burada aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihini yazıyorum yazmasına da, aklımda kalan sadece aldığım
    tarih dersleri değil. Şöyle bir düşününce hâlen devam eden ve şu anda 30. şeref yılını kutladığım
    öğrencilik hayatım boyunca dinlediğim birçok dersten birçok şey aklımın bir köşesinde yer etmiş. Tabii fizik, kimya ve biyoloji gibi derslerden aklımda kalanlar ancak ve ancak dar gelirli bir kardeşimizin kelimeleri birleştirerek vereceği seri ilan kadar yer tutar, orası ayrı, ama mesela Milli Güvenlik dersi hocası emekli albayın şu sözleri kalmış aklımda:

    “Savaş nedir? İstiyorum, vermiyor. O zaman gidip zorla alıyorum, savaş budur. Peki savaş nasıl kazanılır? Girmeyerek. Kaybetsen zaten kaybediyorsun ama kazansan, eline geçen genellikle harcadığını karşılamaz.”

    Valla aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihine ve de İsviçre’nin ekonomisine baktığımda gerçekten de savaşa hiç girmeyenlerin, azını çoğunu bilemem ama bir şekilde kazandığını görüyorum. Hatta İsviçre gibi “Aman kimseye bulaşmayalım,” yaklaşımını devlet politikası hâline getirmiş ve işleri gayet de yolunda gitmiş ülkeler az değil. Misal Paraguay, 10. yüzyılın ilk yarısında böyle bir “kendi kendine yeten yedi ülkeden biri” olma
    hevesine kapılmış ve kendisini dışarıya kapatarak hızlı bir gelişme süreci yaşamıştı. Paraguay’ın kendini dışarı kapatması çok da zor değil: Etrafında Uruguay, Arjantin, Brezilya var. Dünya kupası açısından adeta bir ölüm grubu ama Avrupa ve Ortadoğu’ya kıyasla sakin diyebileceğimiz tıynette ülkeler bunlar.

    Ha nedir, günün birinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında falan, Paraguay Başkanı Lopez ölüyor ve her demokratik ülkede olduğu gibi oğlu Solano Lopez başkan seçiliyor. Tabii ki ismi sadece bu kadar değil ama aklımda bu kadarının kaldığına şükredin artık. Bu oğul Lopez, “Artık bölgede seyirci değil, oyuncu olacağız,” diyor ve Güney Amerika’da diklenmeden dik duracağını ilan ediyor.

    Hâlbuki ondan önce kimse “Paraguay da ürkekmiş, Paraguay da çekingenmiş,” falan demiyor ama oğul Lopez her nasılsa bir komplekse girmiş ve Güney Amerika’nın yükselen bölgesel gücü olma hevesine kapılmış. Ama Arjantin ve Brezilya hayli güçlü. Bizim Lopez uyanık ya, önce ‘komşularla sıfır sorun’ politikasıyla Uruguay’a yanaşıyor. E Brezilya ve Arjantin zaten küs gibi. Bizimki de hesapta Uruguay’ı yanına alıp bu ikisini birbirine düşürecek. Boyuna bakmadan stratejik sinsilikler peşinde.

    Yalnız bir süre sonra Uruguay’da işler karışınca Brezilya kendi çıkarları için duruma müdahale
    etmesin mi? Sen bizim Lopez’i görme, nasıl köpürüyor. Bu bizim salak oğlan, boyuna posuna bakmadan gidip Brezilya’nın ticaret gemilerinden birine el koyuyor. Aklımda doğru kaldıysa gemideki yolculardan biri de Brezilyalı bir devlet adamı mı, komutan mı ne, onu da derdest ediyor ve yetmiyormuş gibi Brezilya’ya savaş ilan ediyor. Aklı sıra Uruguay da onunla olacak, Brezilya ve Arjantin arasında bir sürtüşme olduğu için Arjantin de ona arka çıkacak ve hep birlik olup Brezilya’yı yenecekler. Bir akıllar ki sormayın gitsin.

    Önce Uruguay “Bu stratejik debillikte ben yokum arkadaş,” diyerek karşı tarafa geçiveriyor, Arjantin bu dahice planı başından beri hiç mi hiç umursamıyor ve bir tarafta bizim salak oğlan Lopez, diğer tarafta Güney Amerika’nın iki büyük gücü Arjantin ve Brezilya, yanlarında da Uruguay, hep beraber Paraguay’a karşı savaşa giriyorlar. Sonrasının detaylarıyla canınızı sıkmayayım diyorum ama o detaylar en nihayetinde Güney Amerika’nın en kanlı savaşlarından birine ve 400 bin insanın hayatına mâl oluyor.

    Ha nedir? En başta dediğim gibi, savaşı kaybeden Paraguay çok kaybediyor, evet, ama savaşı kazanan Brezilya borç içinde kalıyor, Arjantin de isyanlarla çalkalanıyor. Son tahlilde, savaşların asla kazananı olmuyor, sadece savaşanlardan biri daha az kaybediyor. Halklarını kişisel hırsları ve hayâlleri için ölüme sürükleyenler de aradan yüzlerce yıl geçse bile unutulmuyor, dünyanın bir diğer ucundaki bir zirzopun yazısına bile konu olabiliyor.