İslâm mimarisinin en eski ve değerli yapılarından Halep’teki Ulu Cami’nin minaresi, içsavaş koşullarında dört sene önce tamamen yıkılmıştı. 1090 yılında Selçukluların ayağa kaldırdığı bu meşhur minare ve caminin son hali, bölgeye giden gazeteci Fehim Taştekin’in fotoğraflarıyla ortaya çıktı.
AYŞE DENKNALBANT
8. yüzyıldaki Şam Emeviye Camii ile çağdaş olduğu kabul edilen ve İslâm mimarisi içinde önemli bir yeri olan Halep Ulu Camii, Halep Kalesinin batısındaki eski Bezzazlar Çarşısı’nda yer alan külliyenin içinde bulunmaktadır. Emevi halifesi Süleyman b. Abdülmelik tarafından 715-716 yıllarında yaptırılan ilk yapı tahrip olmuştur. Caminin günümüze ulaşan en eski kısmı, 1090 yılında Selçuklu sultanı Melikşah’ın kapsamlı bir onarım esnasında ele aldığı minareydi. Sonrasında bir yangında tekrar harap olan cami, Nureddin Zengi’nin emriyle yeniden yaptırılmış ve bu inşa faaliyetinde minaresi korunmuştu. Memlûklu döneminde de tonozlarda, kubbelerde ve avlu revaklarında çeşitli onarımlar yapılmış olan yapıda, Osmanlı döneminde III. Murat ve II. Abdülhamid tarafından da çalışmalar yaptırılmıştı.
Bugün ise içsavaşın en çok zarar verdiği tarihî yapılardan Halep Ulu Camii’nin yıllara meydan okuyan tarihî minaresinin yerinde yeller esiyor!
Büyük bir revaklı avlunun güneyinde yer alan cami (harim mekânı), enine gelişen dikdörtgen şemada. Kare kesitli payelere oturan çapraz tonozlarla örtülü ve mihraba paralel üç nefli yapıda, orta nefte mihrap önünde kubbe bulunmakta. Mihrabın solunda, şebekeli bir ziyaret penceresi ile cami mekânına bağlanan ve Hz. Zekeriyya’ya izafe edilen türbe yer almakta. Caminin taçkapısı siyah, beyaz ve sarı renkli taş kullanımı ile geometrik geçmeli düzende, yerel Suriye mimarisi özellikleri gösteren süslemeler görülmekteydi. Camiyi ve revakları çatı seviyesinde dolaşan taş konsollar ve dendanlar da dikkat çekiyordu.
Caminin avlusu ile etrafındaki revaklar oldukça gösterişli mekânlardı. Avluya girişi sağlayan üç kapıdan kuzeybatı ve doğudakiler derin eyvan şeklinde olup batıdaki daha küçüktü. Kuzeybatı kapı da iki renkli taş süslemeli ve üç dilimli kapı açıklığının üzerinde yine renkli taşla oluşturulmuş geometrik örgülü süslemesi vardı. Avlunun beyaz mermer zemini üzerinde renkli taşlarla geometrik kompozisyonlar oluşturulmuştu. Zengi, Memlûklu ve Osmanlı dönemlerinde onarımlar gören revaklar, mimari düzenleme olarak farklı özellikler göstermekteydi. Ayrıca revak kemerlerinin bazıları da zigzag desenli geometrik motiflerle süslenmişti. Avluda bulunan iki şadırvan, altı sütunun taşıdığı kubbeli düzende idi.
Tarih de katledildi 2013’ün Nisan’ında yıkılan Halep Ulu Camii’nin minaresi, 1000 yıllık bir kültür mirasıydı (altta). Gazeteci Fehim Taştekin, Ocak başlarında Halep’ten geçti ve yıkımın boyutlarını twitter’da sergiledi (üstte ve altta).
2013 senesine kadar caminin kuzeybatı köşesinde avlu duvarları üzerinde yükselen minare, kesme taş malzemeyle örülmüş olup kare planlıydı. Dikdörtgen prizma kaidesiyle birlikte altı kattan oluşan minarenin her katı silmeli çerçevelerle diğerinden ayrılmıştı. Minarenin cephelerinde kabartma rozetler, sütunçelerle taşınan dilimli kemer motifleri ve kufi kitabe kuşakları süsleme olarak yer almıştı. Kitabelerden minarenin inşasına sultan Melikşah zamanında başlandığı ve Sultan Tutuş zamanında bitirildiği anlaşılmakta idi. Buradaki kitabelerde ayrıca çeşitli sureler vardı.
Suriye’de 2011 senesinde başlayan içsavaşta Halep Ulu Camii de diğer anıt eserler gibi büyük zarar gördü. 2013 senesi Nisan ayında ise Selçuklu medeniyetinin Halep’teki en önemli simgelerinden biri olan Ulu Camii’nin minaresi tamamen yıkılarak yok oldu.
Kitabelerinde Selçukluların Suriye’deki hâkimiyet dönemine ait önemli bilgiler içeren, ayrıca süslemeleriyle dikkat çeken, şehrin neredeyse her yerinden görülebilecek bir konumda yer almakta olan minarenin günümüzde tamamen yok olması, savaşın insanlar üzerindeki yıkım etkisinin yanı sıra, kültür varlıkları için de nasıl tahrip edici olduğunu bize acı şekilde göstermektedir.
Yunanistan’ın batısındaki sakin ve güzel Arta Körfezi (Amvrakikos), 1569 yıl arayla dünya tarihinin iki büyük deniz muharebesine sahne oldu. İlkinde Romalı Octavianus, ikincisinde Barbaros Hayreddin tarih sahnesinin unutulmazları arasında girmişti.
MÖ 44 senesinde Julius Sezar öldürüldüğünde, resmî anlamda henüz bir cumhuriyet olan Roma’nın yönetimi Sezar’ın varisi Octavianus ile komutanı Marcus Antonius arasında bölüştürülmüştü. İlki cumhuriyetin batıdaki topraklarını alırken, ikincisi doğudaki bölgelerin yanısıra Sezar’ın eski sevgilisi, Mısır Kraliçesi Kleopatra’ya da sahip olmuştu. Bu bölünmüşlükten çıkan güç mücadelesinin akıbeti, MÖ 2 Eylül 31’deki Actium Muharebesi’nde belli oldu.
Octavianus
Antonius ve Kleopatra, körfez girişinin güneyindeki Actium kalesinin bulunduğu yerdeki kara gücünü, Octavianus’un ordu ve donanmasının kuşatması nedeniyle etkin kullanamadılar. Sonunda, 200 gemilik donanmaları ile kuşatmayı yararak Mısır’a çekilmeyi planladılar ve Octavianus’un amirali Marcus Agrippa komutasındaki 400 gemiden oluşan filoya taarruz ettiler. Gün boyu süren muharebeler sonunda Kleopatra kuşatmayı yararak Mısır’a doğru yelken açtı. 30 – 40 gemisini kaybeden Antonius da ordu ve donanmasını başsız bırakarak Kleopatra’nın gemisine geçti ve sevgilisiyle Mısır’a kaçtı; ordusu ve kalan donanması Octavianus’a teslim oldu.
Octavianus, Ağustos MÖ 30’da ordusuyla İskenderiye kapılarına dayandığında, Antonius ve Kleopatra intihar ettiler. Bu olay, sadece içsavaşı bitirmiyor, Roma’yı bir imparatorluk haline getiriyor, Octavianus’a da bugüne kadar takvimde yer alacak yeni ismini veriyordu: Augustus!
Körfezin güney girişindeki Actium’un hemen karşısında, kuzeyde yer alan kale/şehir ise, tarihimizin unutulmaz isimlerinden birisini taşıyor: Preveze.
Barbaros Hayreddin
Eylül 1538’de Cenovalı Amiral Andrea Doria komutasındaki Kutsal İttifak (İspanya, Venedik, Cenova, Malta, Papalık) donanması Preveze açıklarında konuşlandı. Karaya asker çıkarıp Preveze kalesini ele geçirmeye çalıştılarsa da geri püskürtüldüler. Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması ise, 1569 yıl önce Marcus Antonius’un karargah kurduğu Actium’a deniz piyade (levent) askerleri çıkarttı ve ele geçirilen kaleden yapılan top ateşi ile Haçlı donanmasını Arta körfezi girişinden uzaklaştırdı.
28 Eylül 1538 gündoğumunda başlayan sürpriz Osmanlı taarruzu, rüzgar yetersizliği nedeniyle manevra yapamayan ağır Haçlı gemilerinin, kürekli ve hızlı Osmanlı kadırgaları tarafından ele geçirilmesi ve batırılması sonucunda zaferi getirdi. Ertesi gün Andrea Doria savaş alanını terkederken, sadece Preveze’yi değil, Akdeniz’in büyük bir kısmını da Osmanlı İmparatorluğu’na teslim ediyordu. 1571’e kadar…
İmparatorluk kurma hayalini biraz fazla kuran Kraliçe Teuta, Roma elçilerini öldürtünce bedelini ağır ödemiş. Daha yakın tarihe bakacak olursak; Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov mollalar tarafından öldürülünce şah öyle korkmuş ki, hemen torununu “buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş.
Elçiler, tarih boyunca misafir bulundukları topraklarda korunmuş ve hatta üzerine titrenmiş görevliler. Herhâlde bir geçiş aşaması olmuştur ama, insanlık ilk çağlardan itibaren, düşman da olsa dost da olsa bir ülkenin kendi topraklarındaki temsilcisini korumanın daha akıllıca olduğunu anlamış. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Çin savaş hukukunun “yangında ilk kurtarılacaklar” listesinde elçiler ve teslim olanlar ilk sırada yer alıyor. Zaten düşünecek olursak, özellikle modernite öncesi iletişim olanakları sınırlıyken, toprağına yabancı diyarlardan gelen adamı hoş tutmak akıllıca bir davranış. Toprağındaki elçileri hoş tutmazsan, yarın öbür gün barbar akını olduğunda, barbarlar kapına dayanana kadar haberin olmaz ya da sinsi ve stokçu bir hükümdar olmana rağmen elindeki fazla tahılı, karşı tarafta kuraklık olduğunu bilmediğin için ucuza verirsin. En kötüsü de, ola ki savaşırken teslim olmaya karar verdin, onu bile zor yaparsın.
Uzak diyarların elçileri bir önemliyse, yakın diyarların elçileri iki önemlidir diğer yandan. Zira en çok komşun ya da çok yakınında olan ülkelerle savaşır, onlarla barışır, çok öyle deplasmana çıkmazsın. E savaştığın komşunla er geç barışacağın için, o elçiyi hoş tutmak mantıklıdır. Zaten kafası çalışan her devlet bunu az çok bilir, bilmeyenler de genellikle unutmaları mümkün olmayan bir şekilde öğrenir.
“VALLA BENİM ELİMDE OLAN BİR ŞEY YOK, BENİM ASKERLERİM ASLA ROMALILARA YANLIŞ YAPMAZ AMA BU MİLLETİM NE İSTERSE ONU YAPAR. BEN BU MİLLETİ EVİNDE ZOR TUTUYORUM, ONA BİR GARANTİ VEREMEM. AMA SEN BANA YANLIŞ YAPTIN! ASKERLER TUTUN ŞUNLARI!..”
Aklımda yanlış kalmadıysa Polybius, Roma Cumhuriyeti ve merkezi bugünkü Arnavutluk civarı olan İlirya arasındaki savaşın sebeplerinden biri olarak benzer bir durumu göstermiş. Galiba ilk başta ortada bir sıkıntı yok; İlirya kendi çapında bazı yayılmacılıklar, büyük imparatorluk kurma afacanlıkları gösterse de Roma Senatosu belki de o aralar Kartaca daha büyük tehdit olduğu için bu İlirya’yla fazla ilgilenmiyor.
Griboyedov’un katli ve şahın diyeti elmas 1826’da, aynı zamanda bir oyun yazarı olan Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov öldürülmüş. İran şahı Rusların vereceği tepkiden o kadar çok korkmuş ki, hemen torununu “Efendim buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş. Soyyet döneminde pullara da basılan meşhur Şah Elması.
İlirya giderek komşularının topraklarına göz dikiyor falan ama, İliryalı korsanlar Romalı denizcileri soymaya başlayınca Roma Senatosu kıllanıp İliryalılara iki elçi gönderiyor. O sıralar İlirya’nın başında Kraliçe Teuta var. Mağrur bir hanım, konuyu komşuyu yağmalamış, kendi topraklarında başgösteren bir isyanı bastırmış, özgüveni yüksek bir kimse diye hatırlıyorum. Her neyse hanımefendi Roma’dan gelen iki elçiyi dinlemiş, sonra da, “Valla benim elimde olan bir şey yok, benim askerlerim asla Romalılara karşı bir yanlış yapmaz ama bu milletim ne isterse onu yapar. Ben bu milleti evinde zor tutuyorum, ona bir garanti veremem” demiş. Ha şimdi orada Roma elçisinin de bir yanlışı olmuş, kraliçenin bu tutumuna diplomatik olmayan bir dille cevap vermiş, kadıncağız da buna alınmış. Ben tamamen haksız demiyorum, onun da haklı olduğu yerler var yani. Ama elçileri öldürtmesi biraz ileriye gitmek olmuş. Bu haber Roma’da duyulunca Romalılar galeyana gelmiş ve kraliçenin “milletler hukukunu” ihlâl ettiğini iddia ederek savaş hazırlıklarına başlamışlar. Ha şimdi belki de böyle bir şey olmamıştır da, Roma İlirya’yı işgâl etmek için böyle bir bahane uydurmuştur bilemem, dediğim gibi ben Polybius’un yalancısıyım. Ama neticede bunu bahane eden Roma ordusu ilk kez sıcak topraklara, pardon Balkanlar’a hakim olmanın coşkusuyla, bizim Kraliçe Teuta’nın elinde ne var ne yoksa almışlar, onu da küçük bir bölgede, her yıl vergi vermek koşuluyla tutmuşlar.
Daha yakın tarihe bakacak olursak (yok o kadar yakınlaşmayacağım merak etmeyin), 19. yüzyıl başlarında aynı zamanda bir oyun yazarı olan Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov vakası var. Mollaların kışkırttığı öfkeli bir kalabalık Rus sefaretinin önünde toplanmış, kapıları bacaları kırarak içeri girmiş, elçiyi ve sefaretteki diğer insanları öldürmüş. İran şahı Rusların vereceği tepkiden o kadar çok korkmuş ki, hemen torununu, “Efendim buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş. Bu davranış mı Rusya’nın öfkesini yatıştırmış yoksa o sırada altı aydır falan devam etmekte olan Osmanlı-Rus savaşı mı bilmiyorum.
Dünyanın en büyük Bizans külliyatlarından biri, ABD’nin başkentindeki Dumbarton Oaks enstitü ve müzesinde. Konu üzerine yazılmış 149.000 bin eser ve 1.200 tarihî obje, Bizans dünyası ve kültürünü kapsamlı şekilde ziyaretçilere sunuyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington DC’nin Georgetown semtinde bulunan Dumbarton Oaks enstitü ve müzesi, Anadolu’nun Bizans geçmişine yeni dünyadan bir kapı aralıyor.
Müzeye ismini veren ve muhteşem bahçelerin içinde yer alan malikane, 1800 senesinde inşa edilmiş. 1920’de burayı satın alan Bliss ailesi, evlerini sahip oldukları kitap ve antika eserlerin korunacağı, konserlerin verileceği bir kültür merkezine dönüştürmüşler. Igor Stravinsky, mâlikanenin sahipleri için 1938 yılında “Dumbarton Oaks” isimli bir konçerto yazmış. 1944’te Birleşmiş Milletler’in kuruluşuna önayak olan ve savaş sonrası dünya düzeninin görüşüldüğü uluslararası barış konferansı da yine bu mekanda toplanmış.
Bliss ailesi, vasiyetleri ile bu mekan ve koleksiyonlarını Harvard Üniversitesi’ne bırakmış ve müze halen bu saygın üniversite tarafından idare ediliyor. Dünyadaki en önemli Bizans araştırma merkezlerinden birisi olan Dumbarton Oaks, konuyla ilgili 149.000 eseri kütüphanesinde barındırıyor.
Müze koleksiyonlarından biri de, Kolomb öncesi Amerika kıtasının yerli kültürlerine dair. 1959’da New Yorklu mimar Philip Johnson’un tasarladığı bu bölüm, kubbe, sütunlar ve ışık kullanımıyla etkileyici bir görünüme sahip. Johnson, tasarımının ilham kaynağının Mimar Sinan’ın eserleri olduğunu belirtmiş.
Bin yıllık eser ve tarihî eşyalar Müze bölümünde 1087-1143 arasında yaşamış, 25 yıl hüküm sürmüş Bizans İmparatoru II. İoannis Komnenos’un kabartması (üstte) ve erken dönem Bizans örtüleri ve duvar kumaşlarının sergilendiği bölüm (altta).
Müzenin Bizans bölümünde, 4. ve 15. yüzyıllar arasına tarihlenen 1.200 obje bulunuyor. Antakya mozaiklerinden değerli altın takılara, eşsiz bir sikke koleksiyonundan 6. yüzyıldan kalma metal aydınlatma armatürlerine uzanan bu zengin koleksiyon, Bizans dünyasını ve kültürünü derli toplu bir sergileme içinde ziyaretçilerine sunuyor.
Ayasofya ve Kariye’nin 1930’larda müzeye dönüştürülme çalışmaları sırasında, üzerleri sıva ile örtülmüş mozaikleri sabırlı bir çalışma ile gün ışığına çıkaran Boston’lu restoratör Thomas Whittemore ve ekibinin arşivi de Dumbarton Oaks koleksiyonunda bulunuyor.
Sibiryalı cahil bir köylü olan Grigori Rasputin, 20. yüzyıl başlarında gezgin vaizlik ve şifacılıktan, Rusya’yı fiilen yöneten bir adam mertebesine yükselmişti. Çariçe’nin güvenini kazanıp Rus sarayına sızdıktan sonra ipleri eline alan Rasputin’in dinî istismarlar, seks skandalları, siyasi entrikalarla dolu hayatı, 1916’da yine hanedan üyesi bir prensin tabancasından çıkan kurşunlarla sonlanmıştı. Çarlık Rusyası da bir yıl sonra aynı kaderi paylaşacaktı.
Rusya’yı sarsan ilk devrim 1905’te patlak verdiğinde, çar ailesinin en önemli sorunu Ağustos 1904’te doğan tek erkek çocukları Veliaht Alexis’in hemofili hastalığından muzdarip olmasıydı. Çariçe hekimlerin yanısıra “geleneksel” tedavi yöntemlerini de önemsiyordu. Çar hatıra defterine devrimin en kritik günlerinde şunları yazıyordu: “Tobolsk’tan Grigoriy adlı bir Tanrı adamıyla tanıştık”. Sözü edilen adam Çarlık Rusyasının yönetici çevrelerini yıllarca uğraştıracak olan Rasputin’den başkası değildi.
1869 doğumlu Grigori Yefimoviç Rasputin, çarlığın son yıllarında bu “sağaltıcı” gücünden istifade ederek ilkin çariçenin güvenini ve desteğini kazanmış ve sonra da başkentin idari ve siyasi çevrelerinde nüfuz sahibi biri ve hatta neredeyse bir devlet kurumu haline gelmiştir. “Staretz” (ihtiyar ermiş) olarak da adlandırılan Rasputin, aşırı renkli özel hayatıyla siyasi rolünden çok daha fazla ilgi çekmiştir.
Alman asıllı çariçe ve hasta veliaht
Rasputin tarihe aristokratik bir aşk hikayesinin beklenmedik misafiri olarak atlamıştır. Kraliçe Victoria’nın torunu (kızının kızı) Alice’le Windsor Sarayında tanışan çarlığın varisi Nikolay, birbirlerine aşık olmuşlardı. Çar II. Aleksandr, Hesse ailesinde bir çeşit kan hastalığı olan hemofilinin ırsi olduğunu bildiğinden buna bir süre karşı çıksa da sonunda razı oldu. Onun ölümünden sonra Nikolay tahta çıktı ve çariçe dört kız çocuğu doğurdu. Ancak tahta bir varis gerektiğinden bir erkek çocuğu doğurmak için doktorların yanısıra şarlatanlara, üfürükçülere, büyücülere, yani “geleneksel” yöntemlere de bel bağlıyordu. Nihayet 1904’te Aleksis doğdu ve beklendiği gibi hemofili hastasıydı.
Kadınların sevgilisiydi Sibirya’nın bir köşesinden gelip imparatorluğun merkezine yerleşen Rasputin, gizemli duruşu ve etkileyici karakteriyle kadınları etrafına toplamakta oldukça yetenekliydi. Kısa zamanda hem konumunu güçlendiriyor hem de bütün saray kadınlarıyla çeşitli biçimlerde ilişki kuruyordu.
İşte tam da bu sırada Çariçe Aleksandra Fiyodorovna, çaresizlik içinde zaten eğilimli olduğu mistik arayışlarına denk düşen ve ölümüne kadar gölgesi gibi yaşayacak olan Rasputin’e rastladı, daha doğrusu tosladı. Uygun zamanda uygun yerde bulunan bu “Tanrı adamı”, kısa zamanda yüksek yerlerde kendine yardımcılar bulacak, daha doğrusu onlar kendisini bulacaklar ve böylece çariçeyi ve onun aracılığıyla da çarı sıkı sıkıya avucuna alan yeni bir yönetici odak oluşacaktı.
Zamanla arşivlerin önemli bir kısmı harap olduğu için hakkında kendi anlattıklarından fazla birşey bilinmese de, Rasputin’in Pokrovskoye’de 1869’de doğduğu, 19 yaşında evlenip beş çocuk sahibi olduğu bilinmekte. Külhanbeyliği, sarhoşluğu ve çapkınlığı ile bilinen Rasputin, aslında cahil bir köylüydü. Bir papazın etkisiyle nedamet getirmiş ve evini barkını terkedip manastır manastır dolaşarak Rusya’da çok rastlanan gezginci vaizlerden biri olmuştu. Günahı günahla arıtmayı savunan (“Tanrı’ya yakınlaşmak, erişmek için çok günah işlemek gerekir”), uyuşturucu ve dansı, dinle erotizmi kaynaştıran bir mezhebe, Khlyst’lere yakınlaştı. Dinsel takıntılarına ölçüsüz seks maceralarını da katarak tüm ülkede ün saldı.
Hipnoz becerisi
Hipnoz becerisi de olan ve Sibirya’daki geleneksel tedavi yöntemlerini de bir miktar bilen Rasputin, çarlık ailesinin yakınlarıyla evli olan Karadağ kralının kızlarından, Kiev’de rastladığı Büyük Düşes Maritze tarafından 1904 ilkbaharında impatorluğun başkentine davet edilmişti. Başkent Petersburg’a geldiğinde kadınlardan oluşan geniş bir çevre edindi. Çar ve çariçe ile tanışma imkanı buldu. Artık sarayda hem tabiat üstü güçleri olan bir hekim hem de bir aziz muamelesi görüyordu.
Çariçe, Rusya hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordu. Rasputin onun için siyasal olarak da sanki köylü Rusya’nın temsilcisi, Tanrı tarafından gönderilen ve tahtla köylülerin birliğinin timsali olan bir insandı. Ahlaki düşüklüğüne ilişkin söylenenleri ise bir iftira olarak görüyordu.
Rasputin’in imparatorluk sarayında geleneksel köylü, mujik kıyafetiyle arzı endam etmesi ona ayrı bir hava veriyordu. Kolsuz kaput, kuşaklı gömlek, koca ayakkabılar, taranmamış bir sakalla gerçek bir Rus köylüsüydü! Rasputin, çarın Tanrı tarafından gönderildiğine ve Rus halkını temsil ettiğine inanıyordu. Duma yani meclis, işe yaramaz soyluların oyun alanıydı.
Rasputin, saraydaki ilk yıllarından sonra yavaş yavaş siyasete dahil olarak büyük meselelerde de çariçe aracılığıyla ağırlığını koymaya başladı. Örneğin Balkan Harbi’nde, 1905 Japon Savaşı yenilgisinden zayıflayarak çıkan imparatorluğun yeni bir çatışmaya hazırlıklı olmadığından hareketle barıştan yana oldu. Rasputin’in kabine üzerindeki ağırlığı 1905 Devrimi’nin sularının çekilmesinden, başbakan Stolipin’in genç bir anarşist tarafından öldürülmesinden sonra daha da arttı.
Polis teşkilâtının hafiyeleri her gün saat saat Rasputin’i izliyor ve raporlarında Pok-rovskoye’deki köyüne sarhoş bir hâlde ailesini ziyarete gittiğini, bu sırada babasıyla kanlı bıçaklı bir kavgaya tutuştuğunu bildiriyorlardı.
Bu raporlar, destansı bir üslûpla onun delişmenliklerini anlatıyordu: “Bugün sabahın beşinde tümüyle sarhoş bir şekilde evine döndü… 25’i 26’ya bağlayan geceyi aktrist V. Rasputin’le geçirdi… Prenses D. ile birlikte Astoria Oteli’ne geldi… Gece onbire doğru Çarskoye Selo’dan evine döndü… Rasputin Prenses Ş. ile birlikte eve geldi; çok sarhoştu; beraberce hemen çıktılar… Sabah beşte oldukça sarhoş vaziyette evine döndü. Bu notlar, istihbaratçı jandarma generali Globaçev tarafından derlenip imzalanmıştı.
‘Din büyüğü’ Rasputin Rasputin’in kariyeri, gezici vaizlikle başlamıştı. Kendisini bir “din büyüğü” olarak konumluyor, Çarlık Rusyasındaki taassubu da kendi çıkarları için kullanıyordu. Saraydaki nüfuzu arttıkça, dinî çevrelerdeki etkisi de artacaktı.
Rasputin’in kirli çamaşırları raporlarda
Hafiyelerin bir kez daha şişelerin ve kadınların sayısını kaydettiği bir gün, çariçe çara mektubunda acılarından bahsediyordu: “Rasputin’i kadınları öpmekle suçluyorlar. ‘Havariler’i oku, onlar da hoşgeldiniz manasına her erkek ve kadını öpüyorlardı”. Havarilere yapılan bu atıfın, hafiyeleri ikna ettiği pek söylenemez. Bir başka mektupta çariçe daha da ileri gidiyordu: “Akşam İncil’i okurken, uzun uzun dostumuzu düşündüm: Yahudi vaizleri ve Farisiler de kendilerinin mükemmel oldukları inancıyla nasıl da İsa’ya işkence etmişlerdi… Gerçek şu ki, hiç kimse kendi ülkesinde peygamber olamaz”.
Çar II. Nikolay’ın Rasputin hakkındaki söylenenlerden ve istihbarat raporlarından haberdar olmaması imkansızdı. Ancak eşi Aleksandra Fiyodorovna’ya, veliahtın hastalığı nedeniyle ancak uzman hekimlere güvenilmesi gerektiğini anlatamıyordu. Çariçe için ise Rasputin’in iyleştirici gücü herşeyden önemliydi.
Çariçe yalnızca oğlunun sağlığı için değil, Rusya’nın geleceği, yani çarlığın istikbali için de Rasputin’in öğütlerini tanrısal bir buyruk addediyordu. Ona göre bakanlar bile Rasputin’in sözlerini dikkate almalıydı. Hatıralarında şunları yazmıştı: “… Savaş Bakanının seçtiği adamı beğenmiyorum. Kendisi dostumuzun düşmanıdır ve bize uğrsuzluk getirir”. “Dostumuz” dediği Rasputin’in, stratejik meselelerde bile “değerli fikirler”i vardı.
Çariçe çarı etkisi altına almıştı, Rasputin de çariçeyi. Herhangi bir anlaşmazlık olduğunda Rasputin, çariçeyi köyüne dönmekle tehdit ediyordu. Stolipin’in öldürülmesinden sonra onun yerine başbakanlığa getirilen Vladimir Nikolayeviç Kokovtsov, başlarda arkadan yönetilebilecek biri olarak görüldüğünden çariçe tarafından çok tutuluyordu. Ancak Rasputin’in saraydaki nüfuzuna dayanamadı.
1912 Şubat’ında ana çariçe bile şöyle yazıyordu: “Zavalı gelinim kendisini ve hanedanı nasıl bir felakete sürüklemekte olduğunu anlayamaz. Kendisi bir kere bu kötü adamın kutsallığına inanmış, bizler bu felaketi önleyemiyoruz”.
Petrograd Metropoliti Pitirim ve okumasını zar zor beceren Başpiskopos Varnava, mevkilerini Rasputin’e borçlulardı. Rasputin, diğer bir çokları arasında Stürmer’i başbakan, Protopopov’u içişleri bakanı, Rayev’i yeni baş vekilharç olarak atadı.
Polis tarafından kumarbaz ve tefeci olarak fişlenen “ihtiyar ermiş”in mali danışmanı Yahudi Simanoviç, son derece namussuz bir adam olan Dobrovolskiy’i de adalet bakanı olarak atamıştı!
1 Ağustos 1914’te Almanya ile Rusya arasında savaş ilan edildi. İlk askerî başarılardan hemen sonra, kışa doğru teçhizat noksanlığı ve ordunun başındaki Nikolay Nikolayeviç’in yetersizliğinden ötürü durum tersine döndü. II. Nikolay komutayı bizzat ele alarak cepheye gitti ve hükümdarlık naipliğini eşi çariçeye, yani Rasputin’e bıraktı.
Rasputin oturuyor, generaller ayakta Çar II. Nikola’nın iki generaliyle olan bu fotoğrafı, askerlerin Rasputin’le aralarındaki hiyerarşiyi ortaya koyuyor. Rasputin, ordu içindeki tayinleri dahi kontrol ediyordu.
Savaş ve Rasputin’in değişen kaderi
Birbirinden uzak kaldıklarında çariçe sık sık eşine yazıyordu: “… Benim kendi düşüncem böyle, ama dostumuzun bu konuda ne düşündüğünü de öğrenmeye çalışacağım”. Bir başka mektupta “… Ben güçlüyüm, dostumuza ve bana her konuda güven… Dostumuzun duaları ve yardımıyla her şey yolunda gidecek… Eğer o yanımızda olmasaydı, her şey çoktan bitmiş olurdu, buna tümüyle inanıyorum…”
Rasputin’in nüfuzu artmıştı ama, başta hüsnü kabul gördüğü dinî çevreler de dahil olmak üzere askerî ve siyasal yönetici kesimle ilişkileri giderek bozulmaya başlamıştı.
Duma’da 1915 yazında liberal ve ılımlı muhafazakârlardan oluşan bir çoğunluk belirmiş ve “ilerici grup” adını almıştı. Bu gruptakiler ülkedeki krize bir çözüm aramak için çarla konuşmak istemiş, ama çar onları reddetmişti. İlerde başbakan olacak olan Kerenski, böylesine bir kriz döneminde Rasputin’in (Grişka) başbakan olma ihtimaline karşı şu notu düşüyordu: “…Grişka tam bir ‘çarıklı enkanıharp’. Petrograd’da başbakan olup sorumluluk almaktansa, sarayda ve iktidarda kalmayı tercih eder”.
Rusya’da Şubat Devriminden çok önce çarlık yalnızca halk katında değil, ordu ve toplumun üst kesimlerinde de itibar kaybetmişti; yalnızca Rasputin’in elinde oyuncak olan sağcı gericiler ve bir takım bürokratlarca destekleniyordu. Orduda ve aristokraside çarın üzerindeki etkisinin silinmesi için, çariçeyi bir şekilde uzaklaştırmanın yolları aranıyordu. Şubat Devrimi arefesinde, her tarafı bir saray darbesi kokusu sarmıştı. Güneybatı cephesi komutanı ünlü general Krimov, Ocak ayı başlarında başkente gelerek bir takım görüşmeler yaptı. 1916 Mart’ının ortasında gerçekleştirilmesi tasarlanan bir darbenin hazırlığına girişilmişti bile. Çarın varlığında savaşın kazanılmasının imkansız olduğunu düşünüyorlardı.
Soyluların yanısıra Romanov hanedanı da Rasputin’den kurtulmanın yollarını arıyordu. 16 Aralık 1916 gecesi, çarın yeğeni Büyük Düşes İrina ile evli olan Prens Feliks Yussupov’un evindeki bir davete Rasputin de çağrılmıştı. Diğer davetliler arasında bir başka çar yeğeni Grandük Dimitriy Pavloviç, aşırı sağcı milletvekili Vladimir Purişkeviç, subay Sukhoten ve başhekim Stanislas Lazovert de vardı.
Soyluların intikamı
Prens Yussupov, yakın mesafeden Rasputin’i vurdu ve ceset birkaç gün sonra Neva nehri üzerindeki Petrovski köprüsü civarında bulundu. Suratı hurdahaş ve vücudunda üç kurşun yarası bulunan Rasputin’in ciğerlerindeki su, nehre atıldığında henüz nefes aldığını göstermekteydi.
Rasputin saraya yakın inşa halindeki bir kiliseye çar, çariçe, kızları ve nedimelerinin katıldığı bir törenle gömüldü. Cinayeti işleyenlerden grandük, sarayında göz hapsine alındı. Sempati ziyaretlerinin ardı arkası kesilmedi. Çariçenin öz kızkardeşi cinayeti işleyenler için dua ettiğini ve onların bu yurtsever hareketini kutsadığını belirten bir telgraf çekti. Yussupov, ehine tiyatrolarda gösteriler yapıldı, gazetelerde makaleler yayımlandı. Toplumun her katında adeta bir rahatlama hissi belirdi.
Manipülasyon ustası Çariçeyi kontrolü altına alarak çarı da yönetmeye başlayan Rasputin, binlerce kitaba, afişe, filme konu oldu.
Saraydaki yükselişi çok hızlı ve bir o kadar da mantığa aykırı gerçekleşen Rasputin’in öldürülüşü de yaşamı gibi hileli ve tuzaklı oldu.
Rasputin’in mirası
Rasputin artık yoktu, ama gölgesi hüküm sürmeye devam etti. Komplocuların tüm beklentilerinin aksine, imparatorluk çifti inatla Rasputincilerin en nefret edilen şahsiyetlerini üst düzey görevlere atamayı sürdürdü. Cinayet iktidar denkleminde önemli bir rol oynamıştı ama, krizi dindirmek bir yana daha da ağırlaştırdı. Şair A. Blok, Rasputin’in öldürülmesi konusunda şöyle yazacaktı: “Onu haklayan kurşun, hanedanı da tam kalbinden vurdu”.
Rasputin’in öldürülmesinden sonra monarşi son günlerini yaşadı. On hafta sonra Şubat Devrimi kapıyı çalıyordu. Troçki ünlü Rus Devriminin Tarihi kitabında olayı şöyle özetleyecekti: “Eski rejimin bir temsilcisi senatör Tagantsev, ‘Rasputin varolmasaydı onu yaratmak gerekecekti’ demişti. Bu sözün onu söyleyenin düşündüğünden daha fazla anlamı var. ‘Serserilik’ten toplumun alt katmanlarındaki anti-sosyal parazitizmin uç bir ifadesini anlıyorsak eğer, Rasputin’in serüveninin öncelikle taçlanmış bir serserilik olduğunu söyleyebiliriz”.
Rasputin, 1917 Devriminden sonra çarlık rejiminin çürümüşlüğünü ifade eden bir imaj olarak yaşadı. Rasputin adı 20. yüzyıl boyunca devlet ve din işlerinde entrikacılık, imparatorlukların çöküşü, manipülasyon, seksüel fanteziler gibi birçok alanda kullanılan bir sembol haline geldi. Hakkında sayısız kitap yazılan, filmler- diziler- müzikler yapılan Rasputin, bir popüler kültür ikonu olarak hâlâ yaşıyor.
Asya’dan Afrika’ya ülkeleri fethettirdi, 7 yüzyılın en güçlü imparatorluğunu kurdu. Bir halife gibi değil, sade bir Müslüman olarak yaşadı. Deveye kölesiyle nöbetleşe binen, yamalı elbisesiyle hutbeye çıkan, adaletin, eşitliğin, bilgeliğin sembolü Ömer; pazar yerinde yine bir köle tarafından hançerlenmiş; cinayetin arkasında müşriklikten dönme Mekkeli soyluların olduğu iddia edilmişti.
Hulefâ-i Raşidîn diye anılan ilk dört İslâm halifesinden Hz. Ebubekir’den sonra gelen, Hattab oğlu Hz Ömer’dir (Mekke584?-Medine 23Kasım 644 /Halifeliği 23 Temmuz 634- 23Kasım 644).
Başlangıçta unvanı “Halifet Halifeti’r-Resulullah”(Resulullahın Halifesi Ebubekir’in Halifesi) iken, fetihler başlayıp sınırlar genişleyince “Emirü’l- mü’minîn”(Müminlerin başı) unvanını alarak hükümdarı olmuştu. İslâm tarihinde bu unvanı alan halifelerin ilki Ömer’dir. Buyruğu altına aldığı Asya’dan Afrika’ya uzanan ülkelere bakınca emiril-müminin unvanını, imparatora, şehinşah veya sultana eşit saymak gerekir. Diğer yandan İslâm ordusunun başkomutanı konumunda olmasına karşın istila ve fetihlerde komutanlık etmeyerek bu görevi arkadaşlarına bırakmıştı.
Günümüze kadar İslâm ülkelerinde adaletin, insanlar arasında eşitliği gözetmenin, bilge yöneticiliğin simgesi sayılagelen Hz. Ömer; Mekkeli Medineli mücahitlerden gazâ bölüklerinin öncülüğünde mevâli denen paralı askerle kölelerden ateşli orduları sevk ederek Asya’dan Afrika’ya ülkeleri fethettirmiş, o dönemin en güçlü imparatorluğunu kurmuştu. Oysa kendisi yamalı giysileriyle hutbeye çıkacak, cami toplumuna bir zamanlar deve çobanlığı yaptığını anlatacak, devesine kölesiyle nöbetleşe binecek kadar hakkaniyet gözetirdi. Kendisi, hükümdarlık belirtilerinden uzak, servet ve mülk yoksunu sıradan bir Arap gibi yaşamayı seçmişti.
Ömer ilk Müslüman olanların 40’ıncısı, sağlığında cennetle müjdelenen on sahabeden (Aşerei mübeşşere) idi. Ebubekir gibi Ömer’in de bir kızı Hz. Muhammed’le evliydi. Şahsiyetini, ahlak ve erdemini, başarılarını veren, hikmetli söz ve anekdotlarını içeren kitaplar çoktur. Gençliğinde, müşriklerden korkarak ibadetlerini gizli yapan ilk Müslümanları cesaretlendirerek Kâbe’nin avlusunda alenen namaz kılmalarına öncülük ve koruyuculuk etmişti. Bireyleri kabileler arası anlaşmazlıkları çözen bir aileye mensuptu. Haklıyla haksızı ayırmadaki şaşmaz bilgeliği nedeniyle “Fâruk” (ayırt eden, Ömerü’l-Fâruk) lakabıyla ünlenmişti. Hıristiyanlarsa onu “Müslümanların Pavlus’u” diye överlerdi. Halifelik dönemi için, “kurt-la koyunun arkadaşlık ettiği yıllar” denmiştir. Gazve denen Müslüman-müşrik savaşlarının hemen hepsine katılmıştı.
Hz. Ömer’in ‘imzası’ Hazreti Ömer’in Ayasofya’daki hüsn-ü hattı: Ömer el Faruk
İslâmiyete kısa zamanda uçsuz bucaksız ülkeler kazandıran, devlet yapısını kurarak kurumları örgütleyen Hz.Ömer’dir. Paralı askerlerden orduyu, kamu hazinesi Beytülmâl’i, İslâm vergi hukukunu ve mahkemesini, kadılık kurumunu ve divanı kuran, İslâm devletinin ahalisini Arap, mevali reaya sınıflarına ayırarak vergilendiren odur.
Arap kabilelerini, orduyu ve eyalet bürokrasisini örgütlerken Müslümanlığı seçmeyip kendi dinlerinde kalanlara “ehl-i zimme” adıyla yaşama ve ticaret güvencesi sağlarken bunları haraç ve cizyeye bağlamıştı. Arap yarımadasını salt Arap vatanı yapmak amacıyla Yahudi, Hıristiyan ve Mecusilerin bu sınırın dışına çıkmalarına izin verirken, bir yandan da bunların göçeceği ve ticareti geliştireceği yarı askerî kentler kurdurmuştu. Basra, Kufe, Fustat (Kahire) bunlardandır.
Hz. Muhammed, Ömer ve diğer halifeler:
Hz. Muhammed (ortada yüzü nikaplı, başında peygamberlik nûru), çevresinde dört halife. Soldan itibaren Ebubekir, Ömer, Ali, Osman. Hz Muhammed’in üstündeki kişi, dedesi Abdülmuttalip. Subhatu’l-Ahbar’dan
Hz. Ömer suikastı
610- 632 arasındaki Hz. Muhammed’in peygamberliği ve Gazavat-ı Nebevî evresiyle Hz.Ebubekir’in iki yıllık halifeliğindeki savaşlarda ölenler-öldürülenler, 661 Kerbela olayına kadar Dört Halife döneminde yaşanan vakalar, fütuhat kitaplarının uzun öyküleridir. Ama asıl ibretlik dönem 644-661 arasındaki on yedi yılı temsil eden öncül-ardıl üç halifenin (Hz Ömer, Osman, Ali) hançer ve kılıçla öldürülmeleridir. Bu suikastlar, daha ilk yüzyılda “İslâm barış dinidir” söyleminin boşlukta kaldığını gösteriyor. İslâm dininin yüzyıllardan beri toplumlara barış götürdüğünü ileri sürmek içinse teviller (söz çevirme) yapılır.
Zengin efendisinin vergisini indirmediği için tarihin en âdil buyrukçusu Hz Ömer’in karnına çift dilli hançerini defalarca saplayan kölenin bu eylemi, İslâm tarihi kronolojisine kaydedilmiş dehşet uyandıran ilk cinayettir. Adaleti ve eşitliği önce kendi nefsinde uygulayan Halife Ömer’in hedef alınması ise anlamlıdır.
Olay, İslâm tarihlerinde yalınkat, ayrıntıları çelişkili cümlelerle geçiştirilmiştir, Öyle ki suikast yeri, halifenin olaydan ne kadar sonra öldüğü bile açık değildir. Kaynaklarda: Mugirebin Şu’be’nin kölesi olan suikastçı Ebu Lû’lû Firuz’un, Medine çarşısında rastladığı Hz.Ömer’e, efendisinden fazla vergi alındığını öne sürerek şikayet ettiği, halifenin de şer’i hukuktan ödün verilmeyeceğini uyardığı, Lû’lû’nun, ertesi sabah Mescid-i Nebevî’de-cemaate imamlık ederken- halifeyi yaraladığı veya halife sabah namazı için evinden çıkıp mescide gitmek üzere Medine çarşısından geçerken yolunu kesen Lû’lu’nun saldırısına uğradığı, başka bir anlatıda Halife çarşıda dolaşırken kölenin hedefi olduğu; o gün, ertesi gün veya dört gün sonra öldüğü…gibi farklı bilgiler vardır.
Sözlü aktarımlara dayanan bu anlatılar, İslâm tarih geleneği olan rivayetlerin, “öyle ya da şöyle, fark etmez” anlayışıyla aktarıla geldiğine de bir örnektir. Olayı öyküsel ekleme, uydurma ve destansı abartmalarla zenginleştiren anlatılar da yok değildir.
İslâm kaynakları Hz. Ömer suikast tarihini “Hicrî 23 yılı Zilhicce ayının âhiri” verir. Buayın âhiri -son 10 günü- Miladi14- 23 Kasım 644’ü karşılar.
3 kıtada İslâm:İslâmiyetin, Hz. Muhammed, Dört Halife, Emevî, Abbasîve Endülüs Emevîleri dönemlerindeki (620-720) fetih ve istilalarla üç kıtada ulaştığı sınırlar: Pembe alan Hz. Muhammed, turuncu alan Hz. Ömer, yeşil alanlar Emevîler ve Endülüs Emevileri dönemlerini gösteriyor (Ahmed Refik, Büyük Tarih-i Umumi, C.5, İstanbul 1912).
Farklı anlatılar
Suikastı anlatan kaynaklarda şu ayrıntı ve farklılıklar dikkati çeker:
-Bir rivayete göre o yılki hac ayı zilhiccede başkanlık ettiği hacdan Medine’ye döndüğünde, köle (İranlı) Ebu Lû’lû’ (Levlev),çarşıda rastladığı Ömer’den, efendisi Kûfe valisi Mugıre bin Şu’be’nin ödeyeceği vergiyi azaltmasını talep edince, Ömer bu isteği reddeder. Ertesi gün sabah namazı için camiye gelen halifeye Lû’lû, iki uçlu hançerİni defalarca saplar. Ağır yaralı Ömer, elinden tuttuğu Abdurrahman bin Avf’ı imamlığa geçirdikten sonra evine götürülür. O gün, ertesi gün veya dört gün sonra vefat eder. Peygamberin Ravza-i mutahhara denen kabrinin ayakucunda, Hz. Ebubekir’in yanına gömülür.
-Adı kaynaklarda Ebu Lû’lû- Lülü, Ebu Levlev geçen köleyi, Yahudi Mecusi, hatta casus gösteren yazarlar vardır. Hz.Ömer’in: -Efendin Mugire’den alınan vergi fazla değildir! demesi üzerine aldığı emri yerine getiremediği için öfkelenerek cinayeti göze almış, iki uçlu veya iki ağızlı hançeriyle Ömer’den başka daha 13 kişiyi yaralamış, bunlardan yedi veya dokuzu ölmüş, Luû’lû da bıçağını göğsüne saplayarak intihar etmiştir.
Şeceredeki isimler:
En üstte Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalip, hemen altında Hz. Muhammed ve çevresinde halifeler. Hz. Ömer’in sol üstünde görülen kişi için “Kurtulmuş” denilmiş. Silsilenâme’den.
– Köle, Hz. Ömer’in reddinin ertesi sabah Mescid-i Nebevî’ye giderek Halifeyi bekler. Halife cemaat saflarını kontrol ederek öne geçer ve namaza durur. Lû’lû, saftan çıkıp hançerini halifeye art arda saplar (Bu sahne, –
– Hz. Ali suikastındaki gibi namazda şahadetin daha değerli olduğunu düşünen bir yazıcı tarafından eklenmiş de olabilir).
– Ömer’i öldüren, karnına saplanan hamle olmuş. Köle başkalarını da yaralayarak kaçarsa da intiharı yakalanmaya tercih eder. Evine götürülen yaralı Ömer, katilinin bir Müslüman olmadığını öğrenince Allaha şükreder. Evine götürülüşü bundan sonradır.
– Olay sırasında mescitte bulunanlardan tanıklık edenlerden ikisi Abdullah bin Abbasile Amr bin Meymûn’dur. Yaralı Ömer, Abdullah’a: -kendisini öldürmeye kasdedeni öğrenmesini ister! Abdullah mescitten çıkıp bir saat sonra döner ve saldırganın Mugire’nin kölesi olduğunu bildirir. Ömer:-Ben onun için iyilik emretmiştim dedikten sonra, ölümü bir Müslüman elinden olmadığı için Allaha hamdeder.
– Çevresinde toplananlar durumun umutsuzluğundan korkuya kapılarak, o güne kadar bu derece korkunç bir olayın yaşanmadığını belirtirler. Şifa olur diye içirilen şerbet ve süt Ömer’in karnındaki yarıktan akar.
– Oğlu Abdullah’a borçlarının toplamını soran Halife, 86 bin dirhem olduğunu öğrenince, aile bunu ödeyemezse kabilesi Beni Adiyy’ye, onlarda ödeyemezse Kureyşilere tamamlatılmasını vasiyet eder. Sonra oğlunu Peygamberin evine – eşi Ayşe’ye göndererek, “Ömer, iki arkadaşının yanına gömülmek için izin istiyor” ricasında bulunmasını söyler.
– “Ey Emirilmüminin, vasiyette bulun ve yerine halife bırak” dendiğinde, “o görev şurânındır” anlamında altı kişiyi (Hz. Ali, Talha, Zübeyir, Abdurrahman, Sa’ad ve Osman) işaret eder. Bunlar cennetle müjdelenenlerden hayatta olanlardı. Başka vasiyetlerde de bulunur.
İslâm dini ve yeni imparatorluk için bir dönüm noktası sayılan Hz. Ömer suikastını, Arap tarihçilerden, onun köktenci yönetiminden bıkan, müşriklikten dönme Mekkeli soyluların düzenlettiğini ileri sürenler olmuştur. Ömer’in oğlu Abdullah’ın, intihar eden Lu’lu’ya destek verdikleri kanısıyla, katil saydığı kişileri yargılatmadan öldürtmesi de bunun kanıtı gösterilmiştir. Mekkeli aristokratların, Hz. Ömer’e ardıl olarak Hz. Osman’ın seçimini desteklemeleri de aynı gerekçeye bağlanır.
Yazma nüshadan Emirü’l-Mü’minîn
Hakkı bâtıldan ‘fark’ ettirdi, bunun için ona ‘Faruk’ dendi
Hüseyin Hezârfen’in Tenkîhü’t-Tevârih-î Mülûk adlı eserinde, 63 yaşında katledilen Hz. Ömer’in kısa hayat hikayesi de yer alıyor.
Kureyşlidir. (Soyca) Hz.Resulullah’la (ortak ataları Mere b Kâ’b’da) buluşur. Hulefa-i Râşidin’de iptida emirilmüminîn buna denildi. Uzun boylu, beyaz tenli, dişleri ak ve parlaktı. Başının tepesinde ve önünde saçı yoktu. Şeci’, âdil, güzel menıkıbeleri, ahlakı ve övülmeye değer davranışları, zühdü, haramdan sakınması ile müstesna idi. Ömer el-Faruk denirdi. Çünkü Müslümanlar Dini Muhammedî’yi açığa vurmada müşriklerden korkarlardı. Ne zaman ki Ömer Müslüman oldu, İslâm dinini izhar ederek hakkı bâtıldan “fark” ettirmişti. Bundan dolayı “Faruk” dediler. Ümm-i veled (köleden doğan) cariyelerin de köle olarak satılamayacağı bunun içtihadıdır. Ramazanda teravihi halkın toplanıp imamla kılmaları da Ömer’in fermanıdır. İptida Hicret tarihini zapt ettirip defterlere kitaplara emirlere yazdırmak, (kamu) işleri için divan da bunun emriyledir.
Hazret-i Ömer zamanında pek çok fetihler olmuştur. Evvelâ Hicret’in on dördüncü senesinde (M636) Ebu Übeyd Mes’ud Sakafî’yi Şam-ı şerife gönderip sulh ile feth ettirdi. Baalbek’i, Hama’yı, Humus’u da aldı. O sene Basra şehri kuruldu. On beşinci de Antakya, Seremin, Gazaz, Maraş, Kayseriye Nablus alındı. Sonra kendi varıp Beyt-i mukaddes’i (Kudüs) (sulhen) fethetti. Daha sonra Sa’ad bin Ebi Vakkas hazretlerini Acem (İran) cengine gönderip Rüstem ile cenk ve kendisini helâk ederek mallarını aldı. Sa’ad Medâyin’e varıp kisranın tac ve hazinesini aldı. Tekrit, Musul ve Kûfe şehirlerini kurdurdu. Tekrit’le Musul’u fethinden sonra karargâh eyledi.
Hicretin on altıncı senesinde Faruk hacca varıp Mescid-i Haram’ı tevsi eyledi. On yedinci senede Basra emiri olan Ebu Musâ, Ahvaz’ı Tester’i Hürmüz’ü feth etti. Kisra’nın serdarı olan Hürmüz’ü tutup İslâma gelmesiyle kurtuldu. Hicretin yirminci senesinde Mısır, İskenderiye ve cümle Mısır diyarı Amr ibn Âs tarafından feth edilerek Fustat (Kahire) kuruldu. Yirmi birinci senede Numân bin Markan ve Talha ibn Abdullah’ı serasker edip Acem’e (İran) gönderdi. Acem beylerbeyisi Firûzân yüz eli bin askerle Hemedan önünde İslâm askeriyle cenk edip Huda’nın hikmetiyle kılıçtan geçti. Firûzân kaçıp dağa çıktı. Orada Kat’anî adlı kimseyle arkadaş olup defaten tepelendi. Serasker olan Nu’man ve Talha şehit oldular. Sonra Hemedan, İsfahan, Azerbaycan Râz, Cürcân, Kazvin, Zencâre, Taberistân, Mağrib’de Berka, Trablus Nûbe-i Berber feth oldu. Ahnef bin Kays Horasan’a varıp Yezdcerd’le cenk eyleyip Türkistan’a kaçırdı. Herat Mervez’i feth ve Belh’e kadar gitti. Ekseri Şark ve Garp Ömer’in zamanında alındı. Hatta derler ki feth olunan yerlerde on bin minber dikildi (câmi yapıldı)
Hilâfeti Hicret’in on üçünde başladı. Müddeti on yıl altı ay sekiz gündür, (sonu) Hicret’in yirmi üçündedir. Ömrü altmış üçe vardıkta Zilhicce ayının 24’ünde sabah namazına imamlık edip dururken Mugire bin Şa’be’nin Levleve (lû’lû) adlı kâfir kölesi Ömer’e incinip iki başlı hançerle altı yerinden vurup üç günden sonra âhirete ulaştı.
17.yüzyıldan yazma nüsha Hezârfen Hüseyin Ayvansarayî’nin Tenkihü’t-Tevârih (Hicri 1119 – Miladi 1670) adlı eserinin yazma nüshası. “Zikr-i Hılâfet-i Ömer Emirü’l- Müminîn” başlıklı kısmın Hz. Ömer’i anlatan 18-19. sayfaları.
İspanya’da, Endülüs (Andalusia) bölgesi ve Kurtuba kenti, 9. ve 10. yüzyıllara damgasını vuran İslâm kültür ve sanatının zirvesine ev sahipliği yapıyor.
Endülüs, Kurtuba (Cordoba)… İspanya’nın güneyindeki Endülüs (Andalusia) bölgesindeki Kurtuba, her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği tarihî bir şehir. İspanya’yı dünyaya tanıtan bütün semboller Endülüs’te bulunuyor: Flamenco, boğa güreşi, Avrupa’nın bu en batısındaki İslâm kültürel ve mimari etkileri…
Endülüs, Müslümanlar için çokkültürlülüğün ürettiği olağanüstü zenginlik ve renkliliğin, sanatın, mimarinin, felsefenin, belki bir daha hiç yaşanamayacak bir altın çağın bilinçaltında bıraktığı nostaljik bir iççekiş. O yüzden Arap olsun, Kuzey Afrikalı olsun, Türk olsun, Müslümanlar Endülüs’e yüzyıllar boyunca başkentlik yapmış Kurtuba şehrine gitmek ve bugün katedral/müze olarak işlev gören Kurtuba Ulu Camii’ni (La Mezquita – Mescit) ziyaret etmek ister.
Ulu Cami’nin hemen yakınındaki küçük bir mescit, TİKA tarafından onarılarak hizmete açılmış.
Endülüs’te 711 yılında başlayan Müslüman (Arap/ Berberî) egemenliği, küçük Granada Emirliği’nin 1492’de Katolik krallar tarafından yıkılması ile son buldu. Bu uzun dönemin Müslüman egemenliği altındaki en güçlü ve zengin zamanları 9. ve 10. yüzyıllarda yaşandı. Kurtuba Ulu Camii’nin temelleri 785 yılında atıldı. 961 yılında son ilaveler yapıldığında, cami 175 x 134 metre uzunluğunda, 1293 sütun bulunan dev bir mabede dönüşmüştü. Mihrabı İstanbul’dan gelen Bizans mozaikleri ile süslüydü. Cami 1236’da Hıristiyan kralların eline geçince, kiliseye dönüştürüldü.
Binanın ortası 16. yüzyılda yıkılarak, bu bölüme barok bir katedral inşa edildi. Bugün Kurtuba Ulu Camii’nin çok yakınında, 12. yüzyılın ünlü filozofları İbn Rüşd’ün ve Moshe ben Maimon’un ders verdiği mekanların, sokakların arasında faal durumda küçük bir mescit bulunuyor. Kurtuba’daki küçük Müslüman cemaatinin ve buraya gelen turistlerin kullanımı için 1994 yılında açılan bu mescit zaman içinde harap olmuştu. Kısa bir süre önce Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından onarıldı ve yeniden hizmete açıldı. Kurtuba Ulu Camii, bugün katedral-müze olarak işlev görüyor.
Kurtuba Ulu Camii, bugün katedral-müze olarak işlev görüyor.
Bundan 80 yıl önce Sovyetler Birliği’nde başlatılan büyük siyasi- etnik tasfiye sırasında, yaklaşık 1 milyon kişi öldürüldü, milyonlarca Rus toplama kamplarına gönderildi. 1938’e varıldığında, 1917 Devrimi sırasındaki Bolşevik merkez komitesinden neredeyse sadece Stalin sağ kalmıştı. “Büyük Terör” adını alan temizlik hareketiyle, yeni egemenlerin bürokratik rejimi ülkeye hakim oldu.
Ağustos 1936 ila Mart 1938 arasında Stalin’in eski muhaliflerini, hasımlarını ve gözden düşmüş veya kazaya uğramış parti- devlet yöneticilerini tasfiye ettiği üç mahkemeye Moskova Mahkemeleri adı verildi. Kızıl Ordu mensupları için ayrıca kapalı bir mahkeme daha vardı. Bu göstermelik siyasi mahkemelerin yanısıra, bölgelerde ve özellikle sınır boylarında etnik temelde bir dizi yargılama da yapılmıştı. Bir bütün olarak “Büyük Terör” adını alan bu temizlik hareketi Rusya’nın köklü bir dönüşüm geçirmesinin bir göstergesiydi.
Moskova Mahkemeleri, 1930’lu yıllarda yeniden şekillenen rejimin tabiatı ve yeni egemen seçkinlerin toplumsal mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak belirmiştir. Parti ve devlet bürokrasisinde 1920’li yılların ortalarından itibaren başlayan dönüşüm, çalkantılı ve baskıcı bir toplumsal modernleşmeyle atbaşı giderek on yıl sonra yeni bir rejimin kurulmasına varmıştır.
Tasfiyeler sonucunda başta siyaseten bir kıymet-i harbiyesi kalmayan 1917 Ekim Devrimi’nin hayattaki Bolşevik Partisi önder kadroları olmak üzere, Kızıl Ordu’nun önde gelen kadroları idamlar dahil çeşitli cezalara çarpılarak SSCB’nin yönetici elitinde radikal bir değişikliğe yol açıldı; böylelikle Stalin’in mutlak egemenliğinde, varoluşlarını devrime değil “yeni rejim”e ve elbette onun şefine borçlu olan yönetici kesimin iktidarı perçinlendi.
Gelişmelerin en simgesel belirtisi, 1917 Ekim’indeki merkez komitesinden Stalin dışında kimsenin neredeyse sağ kalmamış olmasıydı. Daha kesin bir ifadeyle, Lenin dönemindeki Politbüro’dan sadece Stalin, Kalinin ve Molotov sağ kalacaktı. Artık “1937 Kuşağı” denen ve varlıklarını Stalin’e borçlu olan Hruşçov (Kruşçev), Beria, Malenkov, Jdanov, Brejnev gibi isimler sahnedeydi.
Moskova Mahkemeleri aslında hiçbir gücü olmayan siyaseten birçok kez Stalin’e teslim olmuş, pişmanlıklarını dile getirmiş “eski Bolşevikler” veya yine herhangi bir siyasal gücü olmayan (dünyanın birkaç ülkesinde küçük çevreler hariç), kendisine vize verilmediği için Türkiye’den Fransa’ya oradan Norveç’e ve son olarak da Meksika’ya gitmek zorunda kalan Troçki ve yandaşlarına karşı gibi gösterilmişse de, bütün bu temizlikler parti- devlet aygıtının tepeden tırnağa yenilenmesi için uydurulmuştu.
1917 Devrimi’nin merkez komite üyeleri Bolşeviklerin devrim sırasındaki yönetici kadrosu, çok büyük oranda Moskova Mahkemeleri sürecinde idam edildi.
Eskilerin mahkûm edilmeleri yetmezdi; Stalin yeni bir tarih yazmak için onların itibarlarını da yok etmeliydi.
Stalin’in yönetiminde Moskova Mahkemeleri, 1919’da “Dünya Devriminin merkezi” olarak kurulmuş olan Komünist Enternasyonal’in de köklü dönüşümler geçirdiği bir evrede gerçekleşti. Almanya’da Hitler’in iktidara yürüyüşünü, Hitler’e karşı sosyal demokratlarla işbirliğini reddederek kolaylaştıran Stalin yönetimi; Fransa’da ise sosyal demokrasinin yanı sıra kimi burjuva partilerini de müttefik edinmiş, İspanyol Devrimi’nde ise benzer bir politikayla Barcelona komününü boğazlayarak yoluna devam etmişti. 1935’te yapılan Komintern (Komünist Enternasyonal) kongresi fiilen son kongre (1943’te fesih edildi) olarak tescil edildi ve SSCB’nin dünya politikasında kesin bir ters dönüş yapıldı.
Büyük Terör’ün temeli
SSCB’de cebri kolektifleştirmenin ürünü olan kıtlık, nüfusun yarısını oluşturan 70 milyon insanı vurmuştu. Kıtlıktan ve hastalıktan 1930-33 arasında 4,6 ila 8,5 milyon insan öldüğü tahmin ediliyor. Bütün engellemelere rağmen milyonlarca insan kıtlık bölgelerinden kaçarak kentlere yığıldı. Moskova’nın nüfusu 1928’den 1933’e 2 milyondan 3,4 milyona çıktı. 1926-30 arası kentlerin nüfusu 30 milyona kadar yükseldi. Birinci beş yıllık plan çerçevesinde büyüme oranı yüzde 44’tü ve bu oran neredeyse 1897-1926 arasındaki toplam büyüme kadardı. Ücretli emek gücü 10 milyondan 22 milyona yükseldi. Sonuçta, iş disiplininin zorla dayatıldığı, milliyetçiliğin coşkulu şekilde yükseldiği, kariyerizmin ödüllendirildiği ve yeni bir bürokratik konformizmin belirginleştiği kentler, kitlesel biçimde kırsallaştı.
Moshe Lewin’in ironik biçimde işaret ettiği gibi, bu büyük karmaşıklık içinde toplum, sınıfsal ilişkiler yok olduğu için değil, tüm sınıflar “şekilsiz ve kaynaşma içinde” bulunduğu için, neredeyse meşhur “sınıfsız toplum” haline geldi.
Hızlı sanayileşme yeni kadrolara ihtiyaç duydu ve bunlar ortalama yedi yıllık bir eğitimle devlet kadrolarında yer alırken “eski”leri gölgede bırakmaya başladılar. Bunların siyasal eğitimi de üstünkörüydü; ikinci elden veya tahrif edilmiş metinlerden öğreniyorlardı. Parti tarihi 1927’den itibaren çarpıtılmaya başlanmış; Marx’ın Paris Komünü derslerinden çıkardığı sosyalist işleyişin (demokrasi) temel özellikleri çiğnenmişti.
Maddi teşviklerle bu yeni elit beslendi ve toplumsal hiyerarşide yeni bir yer edindi. En üstte Nomenklatura yer alıyordu. 1939 başında Nomenklatura’da yer alan 32,899 kişinin 15,485’i, 1937-38’de atanmıştı.
Cebri kolektivizasyon ve hızlandırılmış sanayileşme ancak şiddet yoluyla sürdürülebilirdi. Buna uygun olarak yönetici aygıtta bir patlama yaşandı. Moshe Lewin tarafından analiz edilen arşivlere göre, 1928- 1939 arasındaki 10 yıllık zaman diliminde yönetici personel sayısı 1 milyon 450 binden 7,5 milyona, beyaz yakalı işçi sayısı ise 3,9 milyondan 13 milyon 800 bine yükseldi. Böylece bürokrasi, kendi çıkarları olan, gerçek ve belirgin bir toplumsal güç haline geldi.
Temizliğin ayak sesleri
1933’den 1935’e kadar partiye yeni üye kabul edilmediği gibi 340 bin üyenin elendiği bir temizlik yapılmıştı. Bu dönemde, sonradan Büyük Terör’ün bütün aksaklıkları sırtına yüklenecek olan Yejov en üst kademelere doğru tırmanmaya başladı.
1934’teki parti kongresinde (Muzafferler Kongresi) Buharin, Kamanev, Zinoviev, Rikov, Tomski, Piyatakov ve diğer eski Bolşeviklerin, Stalin’e övgüler düzerek hatalarını kabul etmelerine izin verilmişti. Bütün zamanların ve bütün halkların en büyük şefi oydu.
Aralık 1934’te Leningrad örgütü başkanı Kirov’un bir cinayete kurban gitmesi üzerine Stalin durumdan vazife çıkaracak ve kimi yazarlara göre Almanya’daki “Uzun Bıçaklar Gecesi”ne benzer bir hareket başlayacaktır. Birkaç ay önce gizli polis teşkilatı GPU, yeniden yapılandırılarak NKVD adını almıştı.
1934 kongresinde seçilen 139 merkez komite üyesinden 102’si kurşuna dizildi, 5’i intihar etti. Delegelerin yüzde 54,6’sı hapse atıldı. 1934 parti kongresinin 1966 delegesinden 1108’i tutuklandı, 848’i kurşuna dizildi.
Gerçek nedenler
Mahkemelerde avukat, kanıt vs. gerekmiyordu. İşkenceyle veya itirafları karşılığında serbest bırakılacakları vaatleri ile sanıklar verdikleri ifadelerle kendilerini ve birbirlerini suçlamış oluyordu ve bu da idam edilmeleri için yeterli bulunuyordu!
Başta Ekim Devrimi’nde önemli rolleri olan eski Bolşeviklere yönelik düzmece, göstermelik davalar, siyasal yöneticilerin önemli oranda tasfiyesi, orduda neredeyse bütün tecrübeli içsavaş yaşamış kadroların temizlenmesi kentlerde çok farklı nedenlerle geniş tutuklamalar, kolektifleştirmeden kalma bir hesaplaşma sevdasıyla “Kulak”lara yönelik operasyon, etnik-ulusal temizlikler bir anda üs üste binercesine patlak vermiş gibi gösterildi. Stalin’in doğrudan denetimi ve yönetimi altındaki Büyük Terör’ün göstermelik değil de gerçek nedenleri hakkında ne söylenirse söylensin, sonuçta parti-devletin büyük bir tasfiye hareketi ile yenilendiği gerçektir.
Parti içinde temizlik devam ederken, Ağustos 1936’da (daha sonra 1. Moskova Mahkemesi olarak anılacak olan) Zinovyev ve Kamenev’in dahil olduğu bir grubun yargılanmasıyla parti içi terör zembereğinden boşalmaya başladı. Savcı 1920’de Bolşeviklere katılan eski Menşevik Vişinski’ydi. Stalin, “Troçkist-Zinovyeci Merkez” adında bir davanın üretilmesinde ısrar etti. 1932’de sözde böyle bir blok kurulmuştu. Ağustos ayında beş gün içinde bitirilen davaların ardından Zinoviev, Kamanev ve 14 sanık idam edildiler.
Ağustos 1936’daki ilk duruşmada rejimin en tehlikeli düşmanı olarak “Troçkizm” gösterilmiş, Kasım ayına doğru hedef genişlemiş ve ulusal ekonomideki “sabotajcılar” ve “halk düşmanları” kategorisi de eklenmiştir.
Büyük Terör’ün zirvesi olan 1937’de Stalin, halkı da kadrolara karşı çıkmaya ve onları ihbar etmeye davet etmiştir. Zaten birkaç yıldır NKVD her okulda her devlet dairesinde ve her fabrikada kendisine muhbirlik yapanlardan oluşan devasa bir ağ kurmuştu (Ek gelir sağlamak için tamir işleriyle uğraşan bir işçi, 1935’te fazla para istediği için komşuları tarafından “bodrumda Troçki’yi saklıyor” diye ihbar edildi ve bir çalışma kampında üç yıl cezaya çarptırıldı. Asılsızlığı bilinse de kaynağı kurutmamak için ihbarlar değerlendirilmeliydi! Aslolan ihbar mekanizmasının iyi işlemesiydi.)
Yejov, İçişleri Halk Komiseri oldu. Aralık ayında “Paralel Anti-Sovyet Merkez” diyerek, Radek, Piyatakov gibi “eskiler”in üzerine gidildi. Ocak 1937’te yine birkaç gün içinde yargılama ve infazlar yapıldı.
Kızıl Ordu’da tasfiye
Mayıs 1937’de, sekiz üst düzey Sovyet generali vatana ihanet, casusluk ve askerî darbeyle hükümeti devirme suçlamasıyla tutuklandı ve iki hafta sonra yapılan kapalı bir duruşmanın ardından idam edildiler. Stalin’in ordu içinde başlattığı bu tasfiyeler 35 bin kişiye kadar ulaştı.
Savunma Halk Komiseri yardımcısı ve bir efsane olan Mareşal Tuhaçevskiy, Troçkistler, sağ muhalefet ve Alman gizli servisiyle birlikte komplo hazırlamakla itham edilerek tutuklandı. İşkenceyle sorgulandı, kan revan içinde Stalin’in önüne çıkarıldı. Bu ordudaki temizliğin tepedeki görünümüydü. Savunma Halk Komiseri Voroşilov, 1937-38 yıllarında ordudan 40 bin kişinin tasfiye edildiğini belirtti (bunların dörtte biri zamanla görevlerine döndüler).
Kızıl Ordu’daki temizlik sırasında yüksek komuta kademesindeki 767 subaydan 412’si kurşuna dizildi, 29’u hapishane öldü, 3’ü intihar eti ve 59’u zindanlarda çürüdü. 1941 yazında yarbay ya da albay rütbesindeki subayların %75’i ve siyasi komiserlerin %70’i bir yıldan kısa bir süredir görevdeydi… 1940’daki Finlandiya savaşı, Kızıl Ordu’nun savaşa hazır olmadığını gösterecekti
‘Gizli blok’
Mart 1937’de Stalin, “Zinovyevci-Troçkist blok Alman gizli polisinin bir casusluk ve sabotajcı-terörist acentasına dönüşmüş” dedi ve bu örgütün SSCB’yi yıkmak isteyen Fransa ve İngiltere tarafından desteklenen Finlandiya, Baltık ülkeleri, Polonya, Romanya, Türkiye ve Japonya gibi ülkelerle de ittifak içinde olduklarını ifade etti. Aynı toplantıda Yejov, “Japon-Alman-Troçkist ajanların yıkıcı, sabotajcı ve casusluk faaliyetlerinden çıkarılacak dersler” adıyla bir sunum yaptı. Temizlik NKVD’nin bölüm şefleri ve yardımcılarının tutuklanmasıyla başladı. Sonradan verilecek resmî rakam, 7298 NKVD mensubunun tasfiye edildiğiydi. Önce temizliği derinleştirecek kadroları terfi ettirmek gerekiyordu. NKVD memurlarının maaşları yükseltildi. Ortalama işçi ücreti 250 ruble iken NKVD’lilerinki 3500’e çıktı.
2 Temmuz 1937’de Politbüro’nun idama kadar karar verme yetkisi tanıdığı üç kişilik heyetler için kotalar tespit edildi ve bölgelere gönderildi. Kotalar, idam edilecekler ve kamplara gönderilecekler olmak üzere iki kategoriden oluşuyordu. Belirlenen kotalar becerikli yerel NKVD yöneticileri tarafından rahatlıkla aşılabiliyordu. Yani suçlular isim isim değil, “sayı ile” belirlendiler hemen ardından 00447 sayılı karar uyarınca “hainler”in eşlerinin de 5-8 yıl kamplara kapatılmaları kabul edildi. Çocuklar da devlete kaldı. Bu süreçte 18 bin eş ve 25 bin çocuk kayboldu.
Sonuçta kabaca şöyle bir tablo ortaya çıktı:
Kuzeydoğu’daki ünlü Kolima kampında 1934’te 350 bin kişi varken 1941’de bu rakam 3 milyona çıkmıştı!
Yıl
Tutuklanan kişi sayısı
Çalışma kaplarına gönderilenler
1937
820.881
1938
96.3679
539.923
1938
1.317.195
600.724
Etnik tasfiyeler
Ocak 1938’den itibaren terörün ağırlık merkezi etnik operasyonlara yöneldi. 1937’deki “Kulak” operasyonları artık geride kalmıştı. Etnik operasyon için kota sistemi uygulanmadı. Bu operasyonlarda 350 bin kişi tezgahtan geçti, bunların 247.000’ine ölüm, 88.000’ine çalışma kampı ya da hapis cezası verildi.
1937’de Alman asıllı yurttaşlar da dahil olmak üzere Almanya ile herhangi bir şekilde bağlantısı olanlar tutuklanıyordu. 65 bin kişiden 55 bini mahkûm oldu, 4 bini idam edildi! Aralarında birçok siyasi mültecinin de bulunduğu sürgün Polonyalıların sayısı, esas olarak Ukrayna ve Beyaz Rusya sınırında olmak üzere 1,5 milyondu. 170 bin Koreli sürgün edildi. Komintern içinde de bir temizlik yürütüldü; SSCB’de bulunan yabancı komünist partilerin önemli bir kısmı yok edildi.
Terör zıvanadan çıkıyor
1938 Mart ayında ise 3. Moskova Mahkemesi olarak anılan ve Buharin, Piyatakov gibi Lenin’in vasiyetnamesinde (partiye mektup) partinin en parlak gençleri olarak belirtilen “eski Bolşevik”ler tekrar hedefe alındı. İspanya İçsavaşı’nda “Troçkist” avına çıkan generaller, casuslar, Stalin’in Madrid elçisi eski Troçkist Antonov-Ovseenko da (ihtilalde Kışlık Sarayı ele geçirmişti) temizlenenler arasındaydı.
Ağustos 1938’de Gürcistan parti lideri Beria, içişleri birinci yardımcılığına ve kısa bir süre sonra NKVD başkanlığına getirildi; böylelikle Yejov’un kuyusu kazılmaya başlandı.
Kasım 1938’de temizlik durduruldu. Stalin, temizlik ameliyesinin kendisine elbette karşı değildi. Ancak ortaya çıkan huzursuzlukları da bir aşırılık diye nitelendirdi ve bunların sorumlusu olarak NKVD ve Yejov’u gösterdi. Yejov önce içişleri halk komiserliğinden istifa ettirildi, ardından 10 Nisan 1939’da tutuklandı. Odasında yapılan aramada bol içki şişesinin yanısıra, Kamanev, Zinoviev ve diğer önde gelen isimlerin idam edildiği kurşunlar, üzerinde adları yazılı bir kağıda sarılı olarak bulundu. Haziran 1939’da, uzun yıllar boyunca Almanya, Polonya, İngiltere ve Japonya’ya casusluk yapmakla suçlandı. Savcı, avukat ve tanık olmadan yargılandı. Kendi talimatıyla yapılan bir NKVD infaz yerinde kurşuna dizildi. İktidardayken somut deliller yerine sözde itiraflar peşindeydi; kendisi yargılanırken itirafa gerek bile yoktu.
İHANETE UĞRAYAN DEVRİM
Troçki’nin önce ailesi sonra kendisi öldürüldü
Troçki’nin yakın uzak akrabaları da 1936-38 temizliğinde NKVD tarafından öldürüldü: Erkek kardeşi Aleksandr, kız kardeşi Olga, ilk karısı Aleksandra Sokolovskaya, Rusya’da kalan oğlu Sergey ve intihar etmiş olan kızı Zinaida’nın her iki kocası. Troçki’nin diğer oğlu Lev Sedov da Paris’te bir klinikte 1938’de öldü.
Moskova Mahkemeleri başlarken Norveç’te sürgün olan Troçki, eşi Natalya ile birlikte, devlet başkanı Cardenas’dan alınan bir vizeyle 1937 başında Meksika’ya vardı. Mahkemelerin suçlamalarına karşı zamanın ünlü pedagog ve filozofu profesör John Dewey başkanlığında Moskova Mahkemelerini soruşturma komisyonu oluşturuldu.
Troçki kendisine yöneltilen suçlamaları maddi ve siyasi olarak çürüttü. Kısa bir süre önce bitirdiği Sovyetler Birliği üzerine çalışmasının (İhanete Uğrayan Devrim) bir devamı olarak Stalin’in Cinayetleri başlıklı kitabında hem bu komisyona verdiği ifadeleri derledi hem de Mahkemelerin Rusya’nın siyasal ve toplumsal tarihindeki yerini değerlendirdi. Bugün arşivler açıldıktan sonra bu komisyona verilen ifadelerle arşiv belgelerini karşılaştırmak ibret verici.
Herkesin bunca insanın “itirafları” karşısında şaşkınlığına dair şöyle diyordu: “Söz konusu ‘itiraf’ kâbuslarını açıklamanın tek yolu, bu sanıkların inançlarından geçmiş yıllar boyunca pek çok kez döndüklerini bir an için bile gözden kaçırmamak olacaktır”.
Mahkemedeki bütün iddiaları kılı kırk yararak incelerken, ağırlığı Rusya’daki toplumsal ve siyasal dönüşüme vermişti. Kitabın son bölüm başlığı “Sonun Başlangıcı”ydı.
STALİN TERÖRÜ VE TÜRKİYE
Ali Cevdet idam edildi, Nâzım ucuz atlattı
Türkiye Komünist Partisi (TKP) Dış Bürosu, 1933’te çıkarılan 10. yıl affıyla parti yöneticilerinin özgürlüklerine kavuşmasının ardından, 1934 içinde genişletilmiş toplantılar yaptı ve bu toplantılarda bir “Kara Liste” de oluşturuldu; bu listede Nâzım Hikmet’in de aralarında bulunduğu “Troçkist-polisçi muhalefet” de yer aldı. Nâzım Hikmet’in Moskova Mahkemeleri sırasında Türkiye’de olması, muhtemel bir felâkete uğramasını engellemiştir. Türkiye Komünist Partisi’nin KUTV’daki (Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi) temsilcisi Ali Cevdet, Türkiye’de 1925 TKP davasında gıyabında mahkûm oldu, Berlin’de Tıp tahsili sırasında “Berlin Türk Talebe Cemiyeti” başkanlığı yaptı; 1926’dan itibaren TKP Dış Büro üyesi olarak Moskova’da yaşadı. 1929-1930 yıllarında Türkiye’de gizli siyasal faaliyet yürütüp yakalanmayan tek MK üyesi olarak Moskova’ya döndü. 8 Ekim 1937’de tutuklandı ve 19 Şubat 1938’de idama mahkûm edilerek hemen kurşuna dizildi. Yirmi yıl sonra itibarı iade edildi. Adı bulunan listenin altında Stalin, Molotov ve Kaganoviç’in imzaları bulunuyor. Listeyi hazırlayan NKVD görevlisi ise Aralık 1938’de tutuklanıp Ocak 1940’da kurşuna dizildi. İtibarı da iade edilmedi.
Napoléon Bonaparte’la başlayan modern askerî darbeler tarihi, 20. yüzyılda en sert ve acımasız örnekleriyle dünyayı kuşattı. Halk adına ama halka rağmen harekete geçen “paşalar”, çeşitli azınlıkların ve emperyal güçlerin iradesiyle toplumları zapturapt altına almaya çalıştılar. Amerika’dan Asya’ya, öne çıkan darbeler…
Onu canlı teslim alamadılar Başında miğferi, elinde silahı, etrafında yakın korumaları, cuntacılara ölümüne direnen Şili’nin sosyalist başkanı Salvador Allende’nin son anları, 11 Eylül 1973.
Bir azınlığın zor kullanarak ve beklenmedik bir biçimde hareket ederek, anayasal olmayan araçlarla devlet iktidarına hamle yapmasına taklib-i hükümet, hükümet devirme, askerî darbe denegelmiş. Modern tarihteki ilk imalatı Fransa’da olduğundan “coup d’État” sözcüğü çeşitli dillere geçmiş, askerî darbeye ise daha ziyade “putsch” denmiş. Her türlü darbe özellikle ordudan veya ordunun bir kısmından, ancak bir miktar siyaset erbabı ve hatta “sivil toplum”dan da destek almıştır.
Darbelerin sivil dayanakları olmadan bir meşruiyet sağlaması mümkün olmamıştır. Her halükârda popüler ve kitlesel olan devrimden farklı olarak, darbe bir azınlığın eylemidir.
Darbeler devri başlıyor
“Coup d’État” siyasal literatüre Napoléon adlı bir “aile markası” olarak girmiştir. Modern siyasal tarihteki birçok terim Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu gibi, bu da devrimin kaderi 1793’te belirlendikten sonra ortaya çıkmıştır. 1789’dan on yıl sonra, 8 Kasım 1799’da (cumhuriyetin takvimine göre yıl VIII’dir ve günlerden 18 Brumaire’dir) 30 yaşındaki general Napoléon Bonaparte, Eski Rejim’in ve kralın dönüşünü engellemek için Direktuvar rejimine son vererek darbe yapar.
Devrimi noktalayan darbe Fransız Devrimi takvimine göre VIII. yılın Brumaire ayının 18’inde (Miladi: 9 Kasım 1799) gerçekleştiği için 18 Brumaire olarak adlandırılan darbede Napoléon Bonaparte 500’ler Konseyinde. General konuşmasıyla dinleyicileri ikna edemeyince askerleri göreve çağıracak, devrim sona erecektir. François Bouchot, 1840.
1848 Devrimi’nin ardından bu kez 2 Aralık 1851’de yeğeni Louis-Napoléon Bonaparte, bir sonraki yüzyılda sıkça rastlanacak “güruh-u serseriyenin siyasete cebren ve hile ile müdahale etmesi”ne bir örnek oluşturacak olan 10 Aralık çetesiyle, modern sınıfların siyasete ağırlığını koyamadığı bir dönemde, “kılıç, bıyık ve üniforma” diyerek devlete el koyacaktır.
Huzur ve sükun adına sureti haktan görünürek, dönemin bir takım demokratik haklarını askıya alarak toplumu zaptu rapt altına alan modern darbeler silsilesinin sıklet merkezi böylece Fransa olmuştur. Artık modern tarihte “durumdan vazife çıkarmak” konusunda mahir olan zabit-katip taifesi, toplumu hizaya sokmak için özellikle siyasal istikrarsızlık dönemlerinde sık sık sahneye çıkacaktır.
Bir istisna mı, arıza mı?
Darbelerin istisna olmaktan öte, toplumsal sınıflardan herhangi birinin iktidar için yeterli güce erişemediğinde, düzenin sağlanması için bir kural kabul edildiği bile söylenebilir. Kimi ülkelerde darbelerin vakayı adiyeden sayılmasının kurumsal nedenleri de vardır. Ulusu inşa eden ordular olunca, toplumun zıvanadan çıktığına kanaat getiren askerlerin “babalık” duyguları kabarır. Afrika ve Latin Amerika’daki bir dizi ülkede (bu kıtalarda darbe ülkeleri alabildiğine yaygındır) ordunun işi gücü memleketi korumak değil, toplumu ikide bir tornadan geçirmek olmuştur. Dolayısıyla her ne kadar istisnai hal olarak addedilse de, darbeler beklenmedik anlarda ve yerlerde “düzenleyici” olarak zuhur etmektedir.
Darbeler yüzyılı
Sömürgecilik sonrası kurulan devletlerde genel olarak karizmatik şeflerin (caudillo) darbeleriyle ulusun inşası için eksik sayılan tarihsel faktörün ikamesine girişilmişse de, yakın tarihteki darbeler yalnızca ülkelerin değil dünyanın da güllük gülistanlık olmadığı dönemlerde, cebren ve hile ile arzı endam ederler. 20. yüzyılın en ünlü darbelerine bakıldığında dünyanın gidişatının izlerini de görmek mümkündür.
Eli kanlı diktatör Ordunun büyük bir kısmını etrafında toplayarak darbe yapan general Franco yüksek rütbeli yandaşlarıyla Madrid sokaklarında, 1936.
Mart 1920’de Almanya’da Weimar Cumhuriyeti için de tehlike teşkil eden cumhuriyet karşıtı birtakım birlikler oluşturulur. Müttfiklerin talebi üzerine Reich hükümeti bunları fesh eder. 13 Mart 1920’de yüzbaşı Ehrhardt’ın oluşturduğu ve general von Lüttwitz’in komuta ettiği altı bin kişilik bir birlik, Deutsche Vaterlandspartei’ın (muhafazakar ve askerî bir rejimden yana bir parti: Alman Anavatan Partisi) kurucusu Wolfgang Kapp (1858–1922) lehine Berlin üzerine yürüyüşe geçer. Ordu ayaklananlar üzerine ateş açmayı reddeder. Hükümet başkentten ayrılıp Stuttgart’a kaçmak zorunda kalır. Kapp yeni bir geçici hükümet kurar. Ancak sendikaların, komünist ve sosyal demokrat partinin bütün ekonomiyi felç eden ve Berlin’deki bütün memurları direnişe geçiren bir genel grev düzenlemesiyle karşı karşıya kalınca. İsveç’e sığınmak zorunda kalır.
Heil putsch! Artık iktidardaki Führer ve kurmayları, 8-9 Kasın 1923’te Hitler ve Nazi arkadaşlarının kalkıştığı başarısız bir kalkışma olan “Münih Birahane Darbesi”ni (Almancası Hitlerputsch) anma gününde gösteri yürüyüşünde.
Faşizmin yükselişi
Eski sosyalist, yeni faşist! İtalya’da iktidara el koyan faşist lider Benito Mussolini çoğunluğu eski muhariplerden oluşan “kara gömlekli”leriyle Roma’da bir sokak toplantısında (üstte). Üzerinde Mussolini’nin resminin yer aldığı bir propaganda afişi (altta).
Savaş sonrası büyük çalkantılar içindeki İtalya’da 1922’de Benito Mussolini’nin Roma üzerine yürüyüşü, içerdiği toplumsal ilişkiler açısından her ne kadar 1851’deki Bonaparte’ın (yeğen) 10 Aralık çetesine benzer bir manzara arz etse de, dünyanın halleri artık değişmiştir. Henüz birkaç yıl öncesine kadar sosyalist partiden olan Mussolini böylece yeni bir darbe çağını açıyor, savaşın yarattığı tahribatla umutsuzluğa düşen kitleleri ardına takarak adına “faşizm” denen ve önce Almanya sonra İspanya’ya sıçrayacak olan kara vebayı yaymaya başlıyordu.
Devlet kurumlarından herhangi birinde herhangi bir konumu olmayan, ardında ne ordu ne devletlu denebilecek kesimler bulunmayan Mussolini’nin bu yeni modelini taklit eden Adolf Hitler, bir yıl sonra 1923’te Münih’te başarısızlıkla sonuçlanacak olan Birahane Darbesi hamlesini yapacaktı.
Almanya savaştan yenilgiyle çıkmış, tam boy bir toplumsal felaketten kurtulmak için radikal bir çözüm peşinde koşan umutsuz kitlelerin ülkesi haline gelmişti. Kurulu düzen kendini yeniden formatlayacak konumda olmadığından siyaset on yıl boyunca istikrarsızlığını sürdürecek ve 1923’teki başarısız darbeden dersler çıkaran Hitler iktidara yürüyecekti.
İtalya ve Almanya’dan sonra Avrupa’nın kıyısında Portekiz’de bu kez “sivil’ değil “askerî” bir darbeyle iktidar değişti. General António Óscar de Fragoso Carmona 1923’den beri bakandı. 1926’da bir “pustch”la iktidara geldi. Estado Novo (Yeni Devlet) diye bir anayasa yapıldı. Aslında iktidar, kendisinden sonra başkan olacak olan Salazar’daydı. Muhafazakar, Katolik ve milliyetçi ve elbette otoriter bir rejim inşa edildi. Dönemin diktatörlerinden farklı olarak kişi putlaştırmasına yönelinmedi. Başlıca sloganı “Tanrı, Aile ve Vatan” olsa da, tarihe 3 F ile geçti “Fado, Fatima, futbol!” Yüzyılın en uzun otoriter rejimine 1974’te “Karanfil Devrim” son verecekti.
Dönemin bir diğer darbecisi iki modeli, “sivil’ ile “askerî” olanı, “putsch” ile “coup d’État”yı birleştiren Franco idi. 1936’da bir general olarak orduyu meşru cumhuriyete karşı darbeye sürüklerken, aşırı sağ Falanjist hareketi de liderliği altına alacak ve sınırdaşı Portekiz’in olduğu gibi ilham kaynağı İtalya’nın ve artık kendini toparlayarak bu cephenin önderi konumuna yükselmiş olan Almanya’nın da desteğini alacaktı.
İhtiyar kıtada darbeler
İhtiyar kıtanın darbelerle ünsiyetinin ıstırabını, bu tarihle doğrudan bir ilişkisi olmasa da en fazla çeken ülke Cezayir oldu. Bu ülkede yirmi yıl arayla Fransızlar merkezî hükümete karşı darbeye teşebbüs ettiler. Bunlardan ilki, Nazi işgali döneminde, Kasım 1942’de gerçekleşti. 2. Dünya Savaşı’nın önemli uğraklarından biri olan bu olayın aktörleri bir kaç istisna dışında sivildiler. Polis merkezini ele geçirip oradan değişik merkezlerin işgaline girişmişler ve sonuçta Amerikalılar savaşmadan çıkarma yapabilmişlerdi. Çakaralmazlarla silahlanmış direnişçilerin generallere karşı bu zaferi, Müttefiklerin Afrika’da ikinci bir cephe açmasına imkan verdi.
Darbe cenneti Cezayir Fransız 1. Paraşütçü Alayı halkı kontrol etmeye çalışıyor (üstte). The New York Times’ın Ahmet Bin Bella’nın Savunma Bakanı Bumedyen tarafından devrildiği 1965 darbesini duyuran nüshasının kupürü (altta).
Cezayir bu kez ulusal kurtuluş savaşında bir kez daha askerî darbeye maruz kaldı. Bu kez Paris işgal altında değildir ve General de Gaulle, Cezayir’in bağımsızlığını kabul etmek zorunda kalmıştır. Ocak 1961’de Cezayir’in kendi geleceğini belirleme hakkı için hem Cezayir hem Fransa’da bir referandum yapılmış ve %75’le kabul edilmişti. Fransız hükümeti Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne bağlı geçici hükümetle ilişkiye geçince, onca yıldır bir dizi hükümet döneminde zorlu bir savaş yürütmüş olan ordunun bir kesimi De Gaulle’ün ihanetine uğradıklarına inanarak buna karşı koymaya niyetlendi. Cezayir’in kurtuluşu, bu darbe girişimiyle nesillerdir orada yaşayan Fransızlar için ve elbette Cezayirliler için savaşın en zor ve ancak anlamsız dönemini oluşturmuştur.
Cezayir’deki bu iki Fransız darbesinin yanısıra bağımsızlıktan üç yıl sonra 1965’te Savunma Bakanı Albay Bumedyen, Ahmet Bin Bella’yı devirerek 1978’e kadar sürecek iktidarının zeminini oluşturacak darbesini gerçekleştirmiştir. Böylece 60’lı yıllarda benzer ülkelerde sıkça rastlanan darbeler kervanına Cezayir bu kez kendi öz darbesiyle katılmıştır.
Aralık 1991’de yapılan genel seçimlerde FIS (İslami Selamet Cephesi) oyların çoğunluğunu kazanınca Ocak 1992’de generaller seçim sonuçlarını geçersiz ilan etmişler, devlet başkanı Şadil Bencedid’i indirerek yerine Muhammed Budiaf’ı getirmişlerdir. Bu darbeden sonra başlayan dinci terörizme karşı mücadele başlığı altında 100 binden fazla insan ölmüştür.
İran ve CIA darbesi
2. Dünya Savaşı’nın hemen bitiminde “darbeler”, artık uluslararası siyasetin bir aracı haline de geldi. Savaş sonrasında İran, yabancı orduların geri çekilmesinden sonra İran Azerbeycanı ve Kürdistanı’ndaki siyasal oluşumları çökertti. Musaddık’ın baskın olduğu Ulusal Cephe, petrol kaynaklarının “millîleştirilmesini” talep eden bir yasayı meclisten geçirdi. 1947’de İran, ABD ile ordusunu eğitmek üzere askerî yardım ve danışmanlık için bir anlaşma imzaladı. 1951’de pan-islâmist parti, şahı destekleyenlerle Nisan ayından beri başbakan olan Musaddık’ı destekleyenler arasında bölündü. 1953’te Musaddık, 2009’da Barak Obama’nın resmen kabul ettiği üzere Amerikan ve İngiliz gizli servisleri tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı. Amerikan desteğini alan şah, bundan sonra kademeli olarak otokratik ve diktatoryal bir rejim kurdu.
Tahran yanıyor! İran’da meydana gelen 1953 darbesinde Şah yanlısı göstericiler komünist bir gazetenin ofis eşyalarını sokaklarda yakıyor, Tahran, 19 Ağustos.
1965’te ise Endonezya’da yüzyılın en büyük katliamını yapan, bir milyon insanın hayatına malolan bir darbe gerçekleşti. Soğuk Savaş ortamında iki kutuptan farklı bir arayış temelinde oluşturlan Bağlantısızlar Hareketi’nin önemli bir figürü olan kurucu baba Sukarno, general Suharto tarafından devrildi. Darbede, Sukarno’nun bölgede ABD’nin çıkarlarıyla ters düşmesinin önemli payı vardı.
Katliam gibi kalkışma 1.000.000’a yakın insanın öldüğü, artçı sarsıntıları halen devam eden 1965 Endonezya darbesinde, askerler Komünist Parti Gençlik Kolları üyelerini hapishaneye götürmek üzere kamyonlarda topluyor.
Darbeler laboratuvarı: Latin Amerika
Bir alt kıtadan bir ülke gibi söz edilse de, Latin Amerika’da çok farklı toplumsal formasyonları olan ülkeler bulunmakta. Yine de sömürgecilik sonrası oluşan siyasal yapılar ve çok erken tarihlerde ABD’nin bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak ilan etmiş olması, darbeler tarihi açısından ortak bir kader yarattı.
Özellikle Küba devriminden sonra denetim dışı her hareketin o ülkeyi “Kübalılaştıracağı” takıntısı, Pentagon’un tekrarlanan kâbusu olmuştur.
Öte yandan Peru, Ekvator ve Bolivya gibi And ülkeleri denen yoksullarla, Brezilya, Şili, Arjantin ve Uruguay gibi nisbeten gelişmiş ülkelerde çeşitli gerilla hareketleri ortaya çıkınca, kimilerinde (örneğin Uruguay’da Tupamarolar gibi) bir içsavaş ortamı oluşmuştu. Ekonomik ve sosyal kriz karşısında halkın taleplerini karşılamaktan aciz olan yöneticiler siyasal boşluğa yol açmışlar, darbeler ve diktatörlükler bunu doldurmaya heves etmişlerdir.
Venezuella, Kosta Rika ve Kolombiya hariç, kıtanın diğer bütün ülkelerinde askerî darbe salgın halindeydi. Ordular modern kurumlardı, profesyoneldi ve genellikle devletlerin en sağlam yapıları olarak görülüyorlardı. Siyasal hayatın merkezinde devlet bulunuyordu. Öte yandan toplumsal eşitsizliklerin çok güçlü olduğu kıtada toplumsal ve ekonomik merkezileşme ile genel oy ve demokrasinin birçok kuralı arasında ciddi çelişkiler bulunmaktaydı. Genellikle ordunun müdahalesinden kastedilen, geleneksel toplumsal iktidar sahiplerinin kendileri için tehdit olarak algıladıkları siyasal dinamiklere karşı orduyu göreve çağırmalarıydı. Her ne kadar askerler darbe yapsa da, bunu talep eden sivil elitlerdi. Bu seçkinler 1930’lu yıllarda büyük bunalıma bağlı olarak demokratik bir ortamda kendi egemenliklerinin sorgulanabileceği kaygısıyla bir dizi askerî diktatörlüğe yol açmışlardı. Ancak 60’lı yıllar geçmişi aratacaktı.
Perde kıtanın en büyük ve güçlü ülkesi Brezilya’da açıldı. 1964’te popülist başkan Joan Goulard’ın reformlarına karşı çıkan sanayiciler, toprak sahipleri ve orta sınıf tarafından desteklenen mareşal Castelo Branco, meclis tarafından başkanlığa getirildi. ABD’nin belirleyici bir rol oynadığı bu darbenin ardından, asker ve polise herhangi bir mahkeme kararı olmadan insanları tutuklama ve hapsetme yetkisi tanındı ve 1985’e kadar sürecek bir diktatörlük rejimi kuruldu.
Latin Amerika’da hiç eksik olmayan darbelerin en trajik olanı, seçilmiş Cumhurbaşkanı Salvador Allende’nin başkanlık binasının bombalandığı Şili’dir. Kuvvet komutanları darbenin akşamında iktidarı kesin olarak ele geçirerek General Pinochet’i başkan yaptılar. Kimsenin kılını kıpırdatamayacağı bir süratle gerçekleştirilen darbeye karşı sendikalar genel grev ilan edemedi, Allende ise teslim olmaktansa ölmeyi tercih etti. Siyasal partiler, sendikalar, meclis, belediye meclisleri feshedildi, basın özgürlüğü kaldırıldı, muhalefet edenler ve etmesi düşünülenler tutuklandı, hapsedildi, işkenceye uğradı ve öldürüldü.
Askerî diktatörlük 1990’a kadar devam etti ve Pinochet ölümüne kadar, insanlık suçu işlemiş olarak uluslararası hukukun konusu oldu.
Şili’nin ardından 1976’da önce Uruguay ve sonra Arjantin’de askerî darbeler gerçekleşti.
Latin Amerika’da sol akımların 60’lı ve 70’li yıllarda önemli bir potansiyeli ve etkisi vardı. Aynı dönemde Latin Amerika’daki darbelerin bir de ortak gizli örgütü bulunuyordu. Şili, Arjantin, Bolivya, Brezilya, Paraguay ve Uruguay’ın gizli servisleri, ABD’nin tam desteğinde “Operación Cóndor” namıyla maruf bir cinayet şebekesi kurdular. Siyasi muhalifleri ABD, Fransa, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde bulup öldüren bu örgüt, Arjantin’de ünlü “ölüm uçuşlarını” (uçaktan insanları denize atmak) örgütlemiş, solcu teröristlerin peşinde olduğunu iddia ederken her türden muhalifi ve onlarla sınırlı kalmayarak ailelerini ve dostlarını da infaz etmişti.
Komünist darbe!
Rusya’da 1917 Devrimi sırasında bir darbe teşebbüsü akim kalmışken, SSCB’nin çöküşü sırasında da yine akim kalacak bir darbe teşebbüsü yaşandı.
1917 yazında geçici hükümetin cephedeki, Temmuz 1917 günlerinde Bolşeviklerin başarısızlığından sonra General Kornilov, ülkeyi krizden çıkarmak, disiplini sağlamak için bir darbe girişiminde bulunmuştu. Hükümetten geniş bir otonomi talep eden Kornilov, Petrograd’da Bolşeviklerin bir ayaklanma başlatacağı haberini alarak sovyetleri bastırmak için süvarileri gönderdi. Bu arada bir anlaşmazlık sonucu Başbakan Kerensky, Kornilov’un hükümeti devirmeye niyetlendiğini ve askerî bir diktatörlük kurmak istediğini belirterek istifasını istedi. Sonuç olarak Kornilov kan dökülmeden yedi bin Kazak askerin kendisini terketmesi sonucu davayı kaybeder. Devrim içinde bir darbe de böylece akamete uğrar.
Yeltsin’in dik duruşu 1991’de SSCB’de Komünist Parti’nin muhafazakâr kanadının darbe girişimini Boris Yeltsin’in “dik duruşu” çökertti. Yelsin askerî darbenin fişini çekerken, zırhlı araçtaki askerin yıkılmış görüntüsü, darbecilerin halet-i ruhiyesini yansıtıyor.
74 sene sonra, Ağustos 1991’de ise SSCB artık başka bir yol ayrımındadır. Komünist Partisi’nin muhafazakar kesimi, ülkede köklü reformlar iddiasında olan Gorbaçov’un Kırım’da olmasından yararlanarak bir darbe yapınca, Moskova ve Leningrad sokaklarında büyük gösteriler düzenlenir. Rusya Devlet başkanı Boris Yeltsin zırhlı bir askerî aracın üstüne çıkar ve fotoğrafı sembol haline gelir. Moskova’ya gönderilen askerî güçler göstericilerin yanında yer alır ve Gorbaçov Kırım’daki daçadan dönerek Sovyetler Birliği Komünist Partisi genel sekreterliğinden istifa eder ama Sovyetler Birliği’nin başında kalır. Aynı yılın sonunda bağlı ülkeler bağımsızlıklarını ilan edecek ve SSCB tarihe karışacaktır.
Yunanistan: Albaylar Cuntası
1963 seçimlerinde %53’le seçimleri kazanan dede Papandreu, aşırı sağın güçlü olduğu orduyu bir ayıklamaya tâbi tutmak istemişti. 1965’te ordunun baskısıyla Kral Konstantin Yorgıs, Papandreu’yu azletti. Bu arada çeyrek asır sonra başbakan olacak olan Miçotakis partide bir bölünme yaratmış, böylece siyasal merkez parçalanmış ve ardarda hükümetler kurulmaya başlanmıştı.
ABD’nin desteklediği monarşi ülkeyi derlemekten uzaktı. Siyasi cinayetlerle (Gavras’ın “Z “filmi ile ölümsüzleşen milletvekili Lambrakis’in öldürülmesi gibi) sarsılan ülke, Nisan 1967’de albay Papadopulos başkanlığında “Albaylar Cuntası” ile karanlık bir döneme girdi. Siyasal kurumların meşruiyet kaybı işlerini kolaylaştırır ve anayasa ilga edilir.
Cuntanın sonunun başlangıcı Yunanistan’da 1967-74 yılları arasında hüküm süren Albaylar Cuntası sırasında, 17 Ekim 1973’te Atina Teknik Üniversitesi öğrencileri rejime karşı ayaklanmış, çıkan olaylarda 34 öğrenci ölmüş, yüzlercesi yaralanmış, binlercesi sıkıyönetim ilanından sonra kurulan askerî mahkemelerde yargılanmıştı.
Aralık 1967’de bu kez generallerin desteğiyle Kral Konstantin bir karşı darbe ile iktidarı ele geçirmeye çalışırsa da başarısız olur ve Roma’ya sürgün gider. Yunanistan toplumunun kurucu kabusu olan cunta, 1973’te bir referandumla monarşiye son verir.
Muhalefet içerde ve dışarda direnir. Bugüne kadar anılmaya devam eden 17 Kasım 1973’de politeknik okulunun tanklarla işgali öğrencileri ayaklandırdığı gibi halkı da sokaklara döker. Kıbrıs olayları ise cuntanın cenaze marşını çalar. Yunanistan cuntacıları bin yıllık cezalara mahkum edilir ve toplumsal vicdanda asla affedilmeyen bir örnek olarak tarihe geçerler. Geniş insan yığınlarının kendi deneyimleriyle kendi güzergahlarını inşa etmesinin önündeki en önemli engellerden biri, onların siyasal kültürlerini tahrip eden darbeler olmuştur. Darbeler her ne kadar bir devlet iktidarına yönelik olsa da halkın iradesinin hiçe sayılması ve hükümsüz kılınması anlamına gelir. İnsanlığın daha güzel bir dünyaya yürüyüşü, geleceğin yeniden inşası mümkün olacaksa bu, birilerinin toplumu tapulu malı gibi görüp güya bir takım “ulvi amaçlar” adına, aslında bir azınlığın çıkarları için yaptığı hamlelerle değil; “havada kuş, suda balık” gibi çok olanların “kahreden ve yaratanlar”ın ortak eseri olacaktır.
Yanlış hatırlamıyorsam yalakalarının diplomatik başarılarını yere göğe sığdıramadığı adamların başında bizim meşhur Şarlman geliyor (ya da Charlemagne, Büyük Karl artık kafanıza göre). Tabii, Şarlman bu şişirmelere inanıyor mu, inanıyormuş görünüp kullanıyor mu ya da en baştan kullanılmak üzere kendi mi uydurtuyor bilmek mümkün değil. Yani evet, bir yandan koskoca imparator olmuşsun, bu kadar saflık çok da mümkün değil gibi.
Çok da ufalamamak lâzım, büyük ihtimâlle Şarlman kendisi hakkında anlatılan şişirmelerin farkındadır. Yani evet, okuma-yazma bile bilmeyen, üstelik bir türlü de öğrenemeyen bir adam ama danışmanlarına öyle “şu kitapların özetini bir anlatın bana” demiyor, her akşam yemek yerken kitapları baştan sona yüksek sesle okutuyor. Ha nedir? O zamanlar imparator olmak için yok üniversite bitirmiş olacaksın, yok intihal yapmayacaksın, yok iki değil dört yıllık mezunu olacaksın gibi gereksizlikler yok. Kılıcını iyi kullanan oturuveriyor tahta. Tabii babası kılıcı iyi kullanıp kontenjandan tahta oturanlar var ama Game of Thrones’tan da bildiğimiz gibi kılıçla koltuğa oturan, evladını da kılıçla yaşayacak şekilde yetiştiriyor.
Şarlman, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, kıta Avrupa’sında birlik ve beraberliği sağlamıştı. Bu “birlik ve beraberliği sağlamak” 8-9. yüzyıllarda genellikle rakipleri öldürüp şehirlerini yağmalayıp ele geçirmek ve yerle bir edilen mahallelerin, köylerin üzerine TOKİ’ye toplu konut yaptırmak anlamına geliyor. Ama yine de Şarlman o kadar insafsızlaşmamış, ele geçirip yağmaladığı şehirlerin farklı diller konuşan halklarına ve tarihsel dokularına zarar vermemiş diye biliyorum. İşte kıta Avrupa’sında birlik ve beraberliği sağlayan Şarlman bu hâkimiyetini bir de Papa’nın desteğiyle taçlandırmak isteyip Kutsal Roma İmparatorluğu’nun temellerini atıyor ve o dönemin dünyasındaki üç büyük güçten biri oluyor.
Diğer güçler nedir diye baktığımızda resmen en iyi üçüncü olmanın bile çok zor olduğu bir ölüm grubu görüyoruz. Bir tarafta (bugün tarihçilerin “Sen de Roma İmparatorluğu’sun, o da Roma İmparatorluğu, bari biz sana Bizans diyelim de karışmasın” dediği) Roma İmparatorluğu’nu, Bizans’ı önce küçük yaştaki oğlu yerine, daha sonra da bizzat yöneten İmparatoriçe Irene’yi, diğer tarafta da grup lideri olarak Abbasi hükümdarı Harun Reşid’i görüyoruz. Şarlman kendi Öz Hakiki Roma İmparatorluğu’na rakip olarak Bizans’ı gördüğü için Irene’nin “Din kardeşiyiz gel birlik olalım,” çağrısını görmezden geliyor ve üç kişilik bir elçi heyetini Bağdat’a gönderiyor. Dört yıl sonra üç kişilik heyetten sadece bir tanesi yanında bir fille geri dönüyor.
Tabii o zamanlar cep telefonu yok, adamı gönderiyorsun, gelene kadar bekliyorsun; yolda ne olduğunu da hiç bilmiyoruz, artık giderken mi öldüler, gelirken mi öldüler, yoksa “Usta sen bizi yok yaz, biz burayı beğendik burada kalacağız” diye dönmek mi istemediler… Zaten şimdi eğri oturalım doğru konuşalım, koskoca Şarlman seni Bağdat’a gönderecek, dört yıl sonra elinde bir fille çıkageleceksin; benim aklıma çok yatmıyor doğrusu. Şimdi Google Maps’e sordum, Aachen’den Bağdat’a yürüyerek 36 günde gidersin dedi. Günde sekiz saat yürüyelim deseniz aşağı yukarı üç ayda Bağdat’tasınız, ki koskoca Şarlman’ın da elçilerini Bağdat’a yalınayak başı kabak gönderdiğini zannetmiyorum. Hiç olmazsa altlarına at, ceplerine harçlık vermiştir de göndermiştir.
Sonradan Harun Reşid’in Şarlman’a hediye ettiği fil işi büyüyor, koskoca kilise orglarından altınlı zümrütlü çanak çömleğe ve Kudüs şehrinin anahtarına kadar bir alay şey ekleniyor. Ayrıca Harun Reşid tarafından bu anahtarla birlikte Kudüs yönetiminin de Şarlman’a verildiği de söylenmeye başlanıyor. Hesapta dev diplomatik başarı ama Abbasi kayıtlarında bir satır yok. Üç kişilik heyet gitmiş, heyetten biri anca dört yıl sonra geri dönmüş, valla nereden baksanız şaibe akıyor. Ama yemişler işte ve hatta yedikleri yetmiyormuş gibi 19. yüzyıla kadar da Kudüs bizim yok sizin diye gargarasını yapmışlar. Şimdi ben kimseye cevap hakkı doğsun istemem ama Şarlman kusura bakmasın, ben olsam yemezdim. Ha fil güzel ama artık nereden buldularsa.