Kategori: Dünya Tarihi

  • Godiva çıplak geçti, vergi yükü hafifledi

    Godiva çıplak geçti, vergi yükü hafifledi

    Bir çikolata markasına adını ve logosunu veren Lady Godiva, Batı Ortaçağı’na özgü bir efsanenin kahramanıdır. Gerçekten yaşamış soylu bir kadına atfedilen hikaye, o dönemde halkın feodal düzene ve kadınlara bakışını yansıtır. Ata binmiş ve çıplak olarak kent çarşısına gelen Lady Godiva, derebeyi kocasının halka koyduğu vergileri kaldırtmıştır.

    Efsaneye göre bundan 960 sene evvel Lady Godi va, İngiltere’de Coventry çarşısını atının üzerinde çırılçıplak geçerek, kenti kocasına vergi ödemekten kurtarmıştır. Bu hikaye, bir Ortaçağ şehri için derebeyinin baskısından kurtularak vergi muafiyeti sağlayan özgürlük beratına kavuşmanın ne kadar önemli olduğunu açıklar. Lady Godiva ise olayda Hz. Havva veya Hz. Meryem rolünü oynar. Çıplak kadın bedeni, yaptığı fedakârlığın simgesidir. Güçlü bir derebeyi olan kocasına karşı çıkması, ama bunu isyana kalkışarak, ihanet ederek değil ikna ederek yapması, Ortaçağ’da “iyi kadın” figürünün en önemli özelliği olan ve başka birçok hikâyede karşımıza çıkan merhamet ve hayırseverliğe işaret eder.

    Pekçok efsane gibi bunun da tarihî kökleri vardır. Mercia Kontu Leofric (öl. 31 Ağustos 1057), dönemin İngiltere’sinde kraldan hemen sonra gelen üç büyük derebeyinden biriydi. İngiltere Kralı Danimarkalı Canute’a verdiği destek, onun kardeşinin yerine tahta çıkmasını sağlamıştı. Başka birçok kasaba ve köy gibi, Coventry de kontun toprakları arasındaydı. Son derece merhametli ve hayırsever bir kadın olarak tanınan karısı Godgifu (sonraki vakanüvisler bu adı ‘Gaufride’ diye vermiş ve zamanla Godiva’ya dönüşmüştü) ile birlikte mutlu bir hayat sürmüş, kiliselere pekçok bağışta bulunmuş, toprak vakfetmişti.

    Lady Godiva, Coventry çarşısında efsaneye konu olan ünlü ‘çıplak’ geçişini yapıyor, David Gee, 1829.

    Coventry kentinin en geç 1280’da özgürlük beratına (yani derebeyine ödemesi gereken vergilerin bir bölümünden bağışık tutulduğuna dair belgeye) sahip olduğu biliniyor. Nitekim 1495’te bu beratın bir kenara atılarak, yünlü kumaşa ve çırak çalıştıranlara yeniden vergi konulması üzerine, kentteki St. Michael Katedrali’nin (1940’ta ünlü Alman hava bombardımanının bir anısı olarak bu katedral şimdi yıkık haldedir) kapısına birisi şu mısraları yazacaktı: “Bu kentin özgür olması gerekirdi ama şimdi esir/ Oysa İyi Hanım Havva burayı özgürleştirmişti”.

    Ortaçağ’daki İngilizlerin “toll” dediği bu vergiler, basit bir uygulama değildi. Bu geçiş, yol veya köprü vergisi, bizim tarihimizdeki “mûrûriye” veya “bac” ile karşılaştırılabilir ama aslında çok daha geniş bir anlam taşır. İngiliz Ortaçağ tarihçisi Ian Mortimer “toll”ları şöyle sıralar: “Bir tüccar olduğunuzu düşünün. Kente geçişi sağlayan köprü için ödeme yapacaksınız. Kağnınızda ne varsa, onun için de vergi ödeyeceksiniz. Kent kapısından geçmek için de ödeme yapacaksınız. Kente girince pazardaki yeriniz için ‘stallage’, mallarınızı depolamak için ‘lastage’ ödeyeceksiniz. Eğer kent bir limansa ‘wharfage’ ve ‘bastage’ vereceksiniz. Ayrıca kentte satacağınız malın benzerini üreten zanaatkâr loncasına ödeme yapacaksınız. Kentin surlarının bakımı için ‘murage’, döşeli yolları kullanmak karşılığında ‘pavage’, kentin içindeki köprüler için ‘pontage’ ödemelisiniz. Eğer derebeyi kente bir ‘charter’ yani berat vermişse, kentin zanaatkâr ve tüccarları, bu toll’ların çoğundan muaf olacak”. Bu listeye eklenmesi gereken bir başka ‘toll’ da atlardan alınan vergiydi. 1280’de Coventry özgürlük beratını aldıktan sonra bile, at vergisi kaldırılmamıştı.

    Çırılçıplak meydan okuma Ünlü Ortaçağ anlatısında, XI. yüzyılda Coventry halkı Chester Kontu’nun ağır vergileri altında ezilmektedir. Lady Godiva duruma üzülerek kocası konttan ahaliye insaflı davranmasını ister. Kont, bunu ancak Lady Godiva şehrin çarşısından at sırtında anadan üryan geçmesi şartıyla kabul edeceğini bildirir. Hikayeye göre, Lady Godiva kocasının blöfünü görecektir.

    Vergi listesi, özgürlük beratının, bir kentin zanaatkâr ve tüccarları için ne kadar önemli olduğunu gösteriyordu. Peki kentin bu beratı almasını Lady Godiva mı (veya Godgifu veya Gaufride) sağlamıştı? Coventry kenti onun döneminde gerçekten vergi alınan, ciddi bir ticaret ve zanaat merkezi miydi? 1377 yılının baş vergisi kayıtlarına göre Coventry, 8 bin kişilik nüfusu, 4817 vergi mükellefiyle İngiltere’nin dördüncü en büyük ve zengin kentiydi. Ancak bu tarihten 300 yüzyıl önce, yani kontla kontesin yaşadığı 11. yüzyılda, tahminlere göre Coventry tek katlı kulübelerde yaklaşık 350 serfin barındığı, büyücek bir köyden ibaretti. Yani ‘toll’ları kendine dert edecek bir durumda bile değildi. Kaldı ki Godiva efsanesine benzer hikayelere, sadece İngiltere’nin başka kentlerinde değil, Alman, İskandinav, hatta Hint folklorunda bile rastlanmıştı.

    Belki de hikayenin doğru olup olmadığı sorusunu bir kenara bırakmalı, böyle inatçı bir efsanenin ne anlama geldiğini, neden doğduğunu ve neden yıllarca yaşadığını incelemeliyiz. O zaman hikayeye dönelim: Lady Godiva’dan yazılı olarak ilk söz eden, vakanüvis Wendower’li Roger (öl. 1237) olmuştu. Kaleme aldığı öykü özetle şöyleydi:

    “Hz. Meryem’in sadık bir müridi olan Kontes Godiva, Coventry kasabasını ağır ‘toll’ yükünden kurtarmak isteyerek, kocası konta halkı serbest bırakması için yalvardı. Kont, kendisine bu kadar zararı dokunacak bir talepte bulunduğu için onu azarladı ve konuyu açmasını yasakladı. Ancak kontes, kadınlara özgü inatçılığıyla durmaksızın yalvarmaya devam etti. Sonunda kont sıkılarak şöyle dedi: ‘İyi o zaman, çıplak olarak bin atına, çarşının bir ucundan öbürüne sür, döndüğünde istediğini alacaksın.’ Kontes şöyle sordu: ‘Eğer bunu yaparsam, istediğimi yapacak mısın?’ Ve o şöyle dedi: ‘Evet, yapacağım.’ O zaman Tanrı’nın sevgili kulu Kontes, çıplak olarak atına bindi, tokalarını çıkardı, saçlarıyla bütün vücudunu örttü ve böylece pazar yerinden bembeyaz bacakları dışında kimseye görünmeden geçti. Sevinçle kocasının yanına döndü. Bunun üzerine Kont Leofric de Coventry kasabasını ve sakinlerini serbest bıraktı”.

    ‘La Milo’ nun Godiva alayı 20. yüzyıl başında klasik kadın heykellerini canlandırarak üne kavuşan ‘La Milo’ takma isimli Avustralyalı performans sanatçısı Pansy Montague, Coventry’de Lady Godiva’nın at sırtında çıplak geçişisini de canlandırmış, performans büyük ilgi uyandırmıştı, La Milo’nun, Lady Godiva’yı canlandırırken çekilen fotoğrafın kartpostalı, Ulusal Portre Galerisi, Canberra, Avustralya.

    Sonradan bu hikayeye başka ayrıntılar eklendi; güya kontes pazar yerinden geçmeden önce halka haber salmış, herkes evine girip pencerelerini kapatmıştı; böylece Godiva’yı kimse çıplak olarak görmemişti. Bir süre sonra “dikizci Tom” ayrıntısı hikayeye sızdı. Buna göre, herkes pencerelerini kapatmışken Tom adında bir terzi çırağı, pencereyi aralayıp kontes hazretlerini gözlemişti. Böylece İngilizce’ye “dikizci” veya “röntgenci” anlamında “peeping Tom” deyimi kazandırılmış oldu.

    Bu hikayenin özü, yani güçlü ve zengin bir adamın iyi karısının toplumun en altındakileri düşünmesi, kocasını onları affetmesi için ikna etmesi, bugün de devam eden çok köklü bir geleneğin parçasıydı. Bu iyi kadınlar, Ortaçağ’da serfleri ve düşman esirleri gözetmiş, modern çağda fakir ve muhtaçlar için hayır işleri yapmışlardı. İtalyan tarihçi Silvana Vecchio, Ortaçağ için şöyle yazıyordu: “Laik literatür, bir karının kocasına nasıl yardım edebileceği sorununu ayrıntılı el aldı; bir kadının kocasının manevi rehberi ve danışmanı olma olasılığına izin verdi. Barberino’lu Francesco’ya göre, bir kraliçe sadece günlük gereksinimelerinde kocasına yardım etmekle kalmamalı, ahlaki tutumlarında ve siyasal atılımlarında ona danışmanlık yapmalı, onu merhamete teşvik etmeli ve saray entrikalarına karşı korumalıydı”.

    Coventry’nin sembolü

    İskoç heykeltraş Sir William Reid Dick tarafından yapılan Lady Godiva heykeli, 1949’dan bu yana Coventry’de, şehir merkezini süslüyor.

    Ortaçağ’ın belki de en büyük kadın yazarı olan Christine de Pisan, Livres de Trois vertus (Üç Erdem Kitabı) adlı eserinde, prenseslere kocalarının ruhlarına özen göstermelerini, onları kibarca uyarıp yanlışlarını düzeltmelerini öğütlüyordu. Dolayısıyla insanların da sert ve acımasız bir krala karşı, kraliçeden yardım istemeleri doğaldı. “İyi” kraliçe yardım taleplerine kulak veriyor, “kötü” kraliçe zulümde kocasıyla yarışıyordu. Örneğin 17. yüzyılda, savaşta ölen Froulay Kontu’nun beş parasız kalan annesi ve karısı, yardım istemek üzere Fransa Kralı XIV. Louis’nin metresi Markiz de Montespan’ın huzuruna çıkıp diz çöktüklerinde, Markiz onları öfkeyle itmiş, “Dindar değilim ben! İyi değilim ben! Kaprisli şımarık, paragöz, günahkâr kadının tekiyim ben! Kötü bir kadınım ben!” diye söylenerek uzaklaşmıştı. Belli ki Markiz, hakkında yapılan dedikodulara duyduğu öfkeyle bu eleştirileri üstleniyor ve bu haliyle “Godiva” karakterinin tam tersini simgeliyordu.

    Festivali de var! Coventry’de 1998’den beri düzenli olarak yapılan Godiva Festivali’ne her yıl ortalama 150.000 kişi katılıyor.

    Lady Godiva’nınkine benzer en ünlü yarı-gerçek öykü, 1347’de Fransa’nın Calais kentinde geçti. Olay, Fransız vakanüvis Jean Froissart’ın anlattığına göre şöyle gelişti: Şehir, İngiliz ordusu tarafından kuşatılmıştı. Günlerce süren kuşatmadan sonra, kentin zanaatkâr ve tüccarları (burjuvaları) insanların açlıktan kırıldığını görerek teslim olmak üzere İngiltere Kralı III. Edward’a haber gönderdiler. En büyük korkuları şehrin yağmalanması ve halkın kılıçtan geçirilmesiydi. Kral Edward, kentin en önemli burjuvalarından altısının yalın ayak, başı kabak, boyunlarında ip, ellerinde kentin anahtarıyla teslim olmalarını istedi. Bu altı kişiye kral istediğini yapacaktı, ancak şehir sakinleri affedilecekti.

    4 Ağustos 1347’de, kuşatmanın 11. ayı biterken altı kişi Calais’den çıkarak İngiliz ordusuna teslim oldu. Bu sahne ünlüydü; çünkü 1895’te heykeltraş Auguste Rodin, Calais kentinin siparişiyle olayın bir heykelini “Les Bourgeois de Calais” yapacaktı. Altı adam, kralın ayaklarına kapanarak affedilmeleri için yalvardı ama Edward, kafalarının vurulmasını emretti. O anda devreye kocasıyla birlikte kuşatmaya katılmış olan İngiltere Kraliçesi Phillippa girdi; Edward’a Calais’nin bu altı zavallı temsilcisinin hayatını bağışlaması için yalvardı. Sonunda kral karısının sözünü dinledi. Günümüz tarihçileri, Calais kentini tamamen İngiltere’ye bağlamayı planlayan kralın, halkın sevgisini kazanmak için zaten bu altı kişiyi affetmeyi düşündüğünü, hatta her şeyin baştan sonra bir senaryodan ibaret olduğunu öne sürerler; gerçekten de Calais sonraki 200 yıl boyunca İngiltere’nin bir parçası olacaktır. Ancak muhtemelen doğru olan bu hikaye, Ortaçağ’da asil bir hanımdan neyin beklendiğini gösterir.

    Orijinal adı Lady Godiva of Coventry olan 1955 tarihli Amerikan yapımı filmin afişi. Film, Türkiye’de Vatan Kurtaran Kadın ismiyle gösterilmişti.

    Calais kenti başına gelenleri nasıl unutmadıysa, Coventry kenti de unutmadı: Vakanüvisler, aynı hikayeye ekler ve süslemeler yaparak birkaç yüzyıl boyunca anlattılar; bir bölümü günümüze ulaşmış çeşitli baladlar yazıldı. Ancak efsanenin asıl canlanışı, 17. yüzyıl başına denk geldi. Çünkü bu tarihte artık Ortaçağ’ın feodal düzenini geride bırakan İngiltere’de kentler özgürlük beratları elde etmek için ciddi bir mücadele içindeydi. Kayda geçen ilk “Godiva alayı” da kentte 1678’de yapıldı; bu tören için yazılanlara göre “James Swinnerton’ın küçük oğlu, Lady Godiva kılığına girerek pazar yerinden atıyla geçmiş” sonra da olayın anısına bir madalyon bastırılmıştı. O tarihten sonra, 20. yüzyıla kadar her yıl Coventry’de Büyük Panayır sırasında bir “Godiva alayı” düzenlendi. Genç bir kız (giyinik olarak) atla panayır alanından geçerken, belediye başkanı ve kent meclisi üyeleri de alaya katılıyorlardı. Geçen yüzyılda sadece birkaç kere yapılan tören, 21. yüzyılda her yıl düzenlenen Godiva festivaliyle yeniden canlandırıldı.

  • Altın Çağ’dır adı, kötü biter sonu

    Altın Çağ’dır adı, kötü biter sonu

    Giriş bölümleri “geçmişlerini bilmeyen toplumlar, geleceklerini göremezler” gibi beylik cümlelerle başlayıp sonuç bölümleri de her nasılsa birbirinin kopyası olan takriben 12 bin doktora tezinin yazarlarını saymazsak; tarihin elinden en çok çektiği insanlar, uzak geçmişte yaşanan bir altın çağın varlığına inanıp bu altın çağ hayaliyle yaşadıkları toplumu geçmişe götürmeye çalışanlardır. Tabii altın çağcıların karşısında bir de karanlık çağcılar var, o da fena ya, ayrı mesele.

    Ama doğruya doğru; şöyle etrafınıza bir sorun, herkesin en çok sevdiği filmler gençliklerinin baharında çekilen filmler, en sevdiği müzikler gençliklerinin baharında yayınlanan albümlerdir genellikle. İnsan geçmişi, geçmişte yaşanan bir dönemi değil, kendi gençliğini özler daha çok. “Yoo bence en iyisi 60’lar rock ama ben 77’liyim, naber?” diyen arkadaşlar da ilk gençliklerinde Ace of Base yerine “60’lar rock” dinlemişler, laf aramızda iyi de etmişler. Zaten istisnalar bir kenara bırakılacak olursa hayat hemen her anlamda daha iyiye gider her zaman. Hemen celallenmeyin, o kadarını ben de biliyorum, istisnalar müstesna dedim.

    Bir de daha geniş bir perspektiften bakınca daha iyiye gidiyor her şey, öyle doğrusal bir çizgi izlemek zorunda değil. Yer yer birkaç on yıl öncesinden daha kötüye gidebilir, yer yer birkaç on yıllığına basbayağı karanlık bir çağa girebilir ama, geri çekilip baktığınızda herhangi bir yerin iki yüz yıl öncesinden daha kötü olması ve de uzun süre daha kötü kalması için insanüstü bir gayret gerekir. Bu bakımdan birtakım insanların asırlar öncesinde boncuk ararcasına altın çağlar arayıp güzellemeler yapması gerçekten enteresan. “Tekrar büyük Finlandiya! Yeniden muhteşem Polonya! Haydi o eski büyük Pomeranya için!” gibi sloganlarda bahsedilen o eski büyük ülkeler gerçekten büyük müdür bilinmez ama, bir ihtimal “Bakın bir zamanlar ne de büyüktük, istesek yine öyle büyük olabiliriz” şeklinde söylenen yalanı inandırıcı kılmak için kullanılıyor da olabilirler.

    Altın çağ, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, zaten ilk kez iyiden iyiye mitolojik, aslı astarı olmayan, Hesiodos’un milattan önce altıncı ya da yedinci yüzyılda yazdığı bir şiirle ortaya atılan bir fikir. Biz nasıl bugün tarihi bakır çağı, tunç çağı falan diye dönemlendiriyorsak Hesiodos da gitmiş altın çağ, gümüş çağ, bronz çağ, mansiyon çağ diye bir çaba içine girmiş. Hesiodos’un “altın çağ” dediği de Kronos’un, hani Zeus’un babası olan arkadaşın hüküm sürdüğü dönem. Aklımda kaldığı kadarıyla gümüş çağ da Kronos’un mahdumu Zeus Bey’in egemenliğinde ki hakikaten yaşanacak çağlar değil. Olimpos Dağı’ndan kalkıp büyükbaş hayvan kılığına girip ırza namusa göz dikilen bir dönemden söz ediyoruz. İnsan gibi istese belki kızı verecekler ama bildiğin hayvan kılığına girip geliyor ayı, öyle bir dönem. Bu ilk “altın çağ” tamamen fantastik zaten de, insan evladı tarih boyunca kendine yeni altın çağlar bulmaktan da geri kalmıyor. Mısır’ın altın çağına bakıyoruz, piramitler falan var varolmasına da, aklımda kaldığı kadarıyla altın çağda o piramitleri var etmek için boğaz tokluğuna, çokluk bir ömür çalışan insancıklar da var.

    Tabii, altın çağ peşine, “Yahu biz o gün bin atlı ne kadar da şendik” diye geçmişten gurur vesileleri çıkarma telaşına düşmenin basit bir açıklaması da var. Misal, ne zaman futbol muhabbeti açılsa, konuyu bir şekilde Eskişehirsporlu Fethi Heper’in Sevilla’ya son on dakikada attığı üç golle turu nasıl da geçtiğine getiriyorum. Eskişehirspor süper ligde şampiyonluğa oynasa sürekli olarak bunu dile getirir miyim? Muhtemelen getirmem. Fethi futbolu bırakmış, akademik hayata atılmış, profesör olmuş, aradan elli yıl geçmiş ama ne yapalım, Eskişehirspor’un altın çağı da o işte.

    Tabii bu “altın çağ”lar genellikle kendilerini takip eden “karanlık çağlar” yüzünden bulup çıkartılıyor da, çoğunlukla o karanlık çağın da hazırlayıcısı oluyorlar bir yandan. Amerika’nın “kükreyen 20’leri” dedikleri 20’li yıllar, hemen sonrasında Büyük Buhran çıktığı için altın çağ ama bu altın çağın o Büyük Buhran’da da bir payı olmadığını kim iddia edebilir? Hatta nerede bir altın çağ varsa, o altın kaplamanın altında çürümeye başlamış, ha dağıldı dağılacak bir yapı vardır gibi geliyor bana.

  • Sah Sapur

    Roma orduları 260 yılında, bugünkü Şanlıurfa civarındaki Edessa Savaşı’nda, Pers İmparatoru Şehinşah I. Şapur ve ordusu karşısında tarihinin en ağır yenilgisine uğradı. Bugün İran’ın Şiraz kenti kuzeydoğusunda, Persepolis harabeleri yakınındaki Nakş-ı Rüstem’deki devasa kaya rölyefi, bu zafer sürecini betimliyor.

    Milattan sonra 2. yüz­yılda altın çağını ya­şayan Roma İmpara­torluğu, sonraki yüzyılda “ge­rileme devri” diyebileceğimiz bir döneme girdi. Tarihçile­rin “üçüncü yüzyıl krizi” adı­nı verdikleri bu dönemde Ro­ma İmparatorluğu, bir yandan içindeki yönetim sorunları, isyanlar, taht kavgaları ve hız­la yayılan Hıristiyanlık dini­nin etkisi ile sarsılırken, diğer yandan Ren ve Tuna nehirleri­nin belirlediği Avrupa sınırla­rında Gotlarla Fırat nehrinin belirlediği Asya sınırlarında da İran Sâsâni İmparatorluğu ile sürekli bir savaş hali yaşı­yordu.

    Yerine geçtiği Parth İmpa­ratorluğu’nun mirasını dev­ralarak İran, Doğu Anadolu, Ortadoğu ve Orta Asya’nın bir bölümünü egemenliği altın­da tutan Sâsâniler, 3. yüzyıl­dan İslâm fetihlerinin başladı­ğı 7. yüzyıla kadar Ortadoğu ve İran’ı yönettiler ve bu coğraf­yanın bugüne kadar süregelen dil ve kültürünün kadim yapı­taşlarından birini oluşturdu­lar. Sâsâni tarihinin en güçlü krallarından birisi kabul edi­len Şehinşah I. Şapur 240-270 seneleri arasında hüküm sür­dü ve bu dönemde Roma İm­paratorluğu’na, Britanya’dan Fırat’a kadar uzanan bu büyük imparatorluğa tarihinin en bü­yük askerî yenilgisini yaşattı.

    Savaş bugünkü Şanlıurfa (Edessa) ve Harran (Carrhae) şehirleri arasındaki bir yer­de 260 senesinin ilkbaharında gerçekleşti. Şapur, bir kaç yıl­dır Roma’nın doğu eyaletlerine seferler yapıyor, Roma’nın bu coğrafyadaki en önemli şehri olan Antakya’yı yağmalıyordu. Buna bir son vermek isteyen 60’lı yaşlarındaki Roma İmpa­ratoru Valerianus 70.000 kişilik ordusuyla savaş alanına geldi­ğinde, lejyonları hem Anado­lu’ya kuzeyden saldıran Gotlar­la savaşmaktan, hem de veba salgınından yıpranmıştı. Ro­malılar Sâsânilerin kendilerini kuşatmasına ve kesin yenilgiye engel olamadılar. Şapur ile ba­rış görüşmesi yapmaya çalışan İmparator Valerianus, 50.000 askeriyle birlikte esir düştü (Edessa Savaşı).

    Hikayenin devamının izi­ni İran’da sürüyoruz: Valeria­nus’un öyküsü belirsiz. Kimi antik kaynaklar, İran’ın Nişa­pur kentine götürüldüğünü ve kendisine hayatının sonuna dek iyi bakıldığını yazarken; kendisinden işkence görmüş Hıristiyanlar, Şapur’un Valeria­nus’u aşağıladığını, daha sonra erimiş altın içirterek öldürttü­ğünü ve derisini yüzdürüp dol­durttuktan sonra cesedini Zer­düşt tapınağında sergilediğini anlatıyorlar.

    Taşa kazınan zafer Roma İmparatoru Marcus Julius Philippus (Arap Filip), at üzerindeki mağrur Şah Şapur’un karşısında diz çökmüş. Sol arkada ise Edessa’da esir düşen İmparator Valerianus kendisini bileklerinden yakalayan Şah Şapur tarafından, bilinmeyen bilinmeyen bir geleceğe götürülüyor (üstte). Nakş-ı Rüstem’deki devasa kaya rölyefleri (altta).

    Edessa Savaşı’nın en önem­li anıtı Şiraz şehrinin kuzey­doğusunda, antik Pers Akame­nid İmparatorluğu’nun şehri Persepolis harabeleri yakının­daki Nakş-ı Rüstem’de görüle­bilir. MÖ 5. yüzyılda kayalara oyulmuş Büyük Pers İmparato­ru Darius’un mezarının hemen altında, 3. yüzyılda I. Şapur’un yaptırttığı devasa kaya rölyefi bulunuyor. Bu rölyef Şapur’un Romalılara karşı zaferini anla­tıyor. Savaştan önce, 244 sene­sinde Şapur’a çok büyük para­lar ödeyerek ağır şartları olan bir barış antlaşması imzala­mış Roma İmparatoru Marcus Julius Philippus (Arap Filip), at üzerindeki mağrur Şah Şa­pur’un karşısında diz çökmüş olarak tasvir ediliyor. Sol arka­da ise Edessa’da esir düşen İm­parator Valerianus gözüküyor. Şapur kendisini bileklerinden yakalamış, bilinmeyen akıbeti­ne doğru çekiyor…

  • Dünden bugüne Kore krizi

    Dünden bugüne Kore krizi

    Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.

    Donald Trump’ın başkan seçilmesinden ardından Kore krizi akut hale geldi. Trump’ın iç politikadaki başarısızlıkları telafi etmek için Rusya, Çin ve Kuzey Kore gibi bir “dış tehlike”ye karşı ulusal bir seferberlik havası yaratmaya çalışması kadar; özellikle Kuzey Kore yönetiminin konvansiyonel ve nükleer silah denemelerini sıklaştırması da krizi derinleştirdi.

    Kriz doğal ve esas olarak bü­yük devletler arasındaki dünya ölçeğindeki güç ilişkilerinden, Doğu Asya’nın bütünündeki ge­rilimlerden ve iki Kore arasındaki statükonun korunması veya ilişkilerin kopması gibi hassas noktalardan kaynaklanmakta. Kore savaşandan bu yana 65 yıl geçmiş olmasına rağmen ateşkes dışında herhangi bir barış antlaş­ması imzalanmadığı için, yarıma­dada bugün resmî anlamda da bir savaş hali mevcuttur.

    2. Dünya Savaşı’nın bitimin­de, 1948’de seçilen Kore (Güney) Cumhurbaşkanı Syngman Rhee’a karşı direniş başlamış, iki yıl sonra genelleşerek uluslara­rası bir boyut kazanmıştı. Kim İl Sung, Rus ordusundan bir ay sonra Kuzey Kore’ye geldi ve Moskova onun yeni rejimin başına geçmesine yardım etti. 50’li yıllarda temizlik hareketle­riyle iktidarını sağlamlaştırdı. İlk kurbanlar, düzmece davalarla içerdeki komünistler oldu, Çin ve Sovyet yanlıları da daha sonra aynı kaderi paylaştılar. Despo­tik bir rejim kuruldu ve Kim İl Sung’dan sonra, Kim Jong-İl ve Kim Jong-Un hanedanıyla bugü­ne ulaştı. Aynı süreçte Güney’de de Kuzey’i aratmayan despotizm yılları yaşandı.

    Siyaset sahnesinde 70’li yıllarda Çin-Amerikan ilişkile­rinin tesisi, Çin’de kapitalizmin gelişmesi, SSCB’nin çöküşü, Kim İl Sung gibi “kurucu” bir liderin ölümü gibi bir dizi gelişmenin yanısıra; 90’lı yıllardaki büyük açlık gibi sosyal olaylara rağmen, rejim kendini siyasal olmaktan ziyade etnik bir milliyetçilik temelinde ayakta tutabildi. Özellikle Japon işgali direnişine dayanan ve sonunda bir “gerilla devlet” ulusal anlatısı üzerine temellenen bu milliyetçilik, Batı’nın bir müdahalesine karşı ayakta kalmak için nükle­er silaha sahip olma amacında somutlaştı.

    ABD başta olmak üzere diğer güçler de dahil olmak üzere böl­gede aşırı bir silahlanma sözkonusu ve Uzakdo­ğu’daki bu yarış, kimin ilk kez silah çekeceğini önemsiz kılan bir hal almış durumda. Trump’ın gelişi, zaten pek tekin olmayan bu ortamı daha da belirsiz hale soktu. Güney Koreliler ise doğal olarak askerî bir çözüm yerine müzake­re siyasetini destekliyor. Kuzey Kore rejiminin “istisnai” karakteri bir yanda, ABD başta olmak üzere bölgedeki büyük güçlerin askerî gösterileri diğer yanda, bölgesel olmanın ötesinde uluslararası bir felaketin sirenleri çalmakta.

    KOREA-NORTH/
    Kim Jong-Um

    Güney’de bu Mayıs’ta, böyle bir dönemde göreve başlayan yeni başkan Moon Jae-in, iki Kore arasında uzun süredir devam eden gerginliğe son verme ve ülkesinde köklü bir yenilenme iddiası ile ortaya çıktı. Merkezde­ki ve muhafazakar rakiplerini ge­çen Demokrat Parti kökenli yeni başkan, on yıldır hüküm süren muhafazakar iktidardan sonra ilk ilerici yönetici. Kuzey’e karşı ABD ile ittifakın devamını savu­nan Moon Jae-in, aynı zamanda diyalogun da geliştirilmesinden yana. Hatta daha da ileri giderek “Güney Kore, bir gün barışcıl bir birleşmeyi sağlamak için Kuzey Kore halkına yaklaşmalı. Kim Jong-un’u Kuzey’in yöneticisi ve diyalog için muhatabımız olarak tanımalıyız” diye eklemekte.

    Kuzey Kore’nin de “doğru şartlar altında ABD yönetimi ile diyalog kurarız” diyerek yeni bir döneme geçilebileceğini dile getirmesi, tansiyo­nun düşebileceği umudu yaratıyor. Yine de Kore coğrafyası, önümüzdeki dönemde kolay sakin­leşecek gibi görünmü­yor.

  • Ateş altında insanlık savaşı

    1950’den 1953’e Kore’de devam eden sıcak savaş, milyonlarca kişinin ölümüne, evsiz kalmasına yol açmıştı. Muharebelere katılan Türk askerleri, karşılarındaki düşmandan çok, çaresiz-kimsesiz kalan siviller ve çocuklarla ilgilenmek zorunda kaldılar. Kimi zaman kendi canları pahasına, Koreli sivilleri kolladılar. Necmettin Özçelik’in özel arşiv fotoğraflarıyla cephenin öteki yüzü.

    KAHRAMAN ÜSTTEĞMEN VE KORELİ ÇOCUK

    1.Tugay, Topçu İleri Gözetle­me Subayı Üstteğmen Meh­met Günenç, bölük hatları­na giren düşmanla çok yakın temasta idi. 22-23 Nisan 1951 günü saat 01:00’da kendi bu­lunduğu yerin koordinatlarını Türk topçusuna vererek bu­raya ateş etmelerini istemiş, “bizi onlara teslim etmeyin, vatan sağolsun” diyerek şehit olmuştur. Koreli çocukla görü­nen soldaki Yüzbaşı Süleyman Pulat, sağdaki ise şehit Üstteğ­men Mehmet Günenç’tir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-677-13.jpg

    ANKARA OKULUNDA İNSANLIK DERSİ

    Türk askeri Kore’ye ilk adım attığından itibaren, ailesini kaybetmiş çocuklara hem gi­yim hem yiyecek konusunda yardımcı oldu. Daha sonra bu çocukların eğitimleri için An­kara Okulu kurulmuş ve bura­daki çocukların bütün masrafla­rı Türk tugayları tarafından karşı­lanmıştı. Bu gi­rişimleri yansı­tan posta pulları, Türkiye’de de bir dönemin insan­lık dersini yansı­tıyor.

    CEPHEYE GİTMEDEN BAYRAM NAMAZI

    Kore’ye gidecek 1. Tugay askerleri, Eylül 1950’de yola çıkmadan evvel İskenderun’da toplu bayram nama­zı kılıyor (solda). 1 yıl sonra bu defa Kore’de bayram namazında, Tugay müftüsü Muhsin Örtülü, Rama­zan Bayramı sabahı vaaz verirken (altta).

    ŞEHİT VE KAHRAMAN PİLOT MUZAFFER ERDÖNMEZ

    Hava Pilot Üstteğmen Muzaf­fer Erdönmez (soldan ikinci), 21 Nisan 1951 tarihinde Kunu­ri yakınlarında Yalu nehri üze­rinde bir köprüyü imha görevi almış, uçağı vurulduktan son­ra atlamamış, uçağı hedef köp­rüye çevirmiş, tüm bomba ve roketleri ile köprünün tama­men imha edilmesini sağlaya­rak şehit olmuştu.

    BAHTİYAR YALTA: KUNURİ KAHRAMANI

    Türk Tugayı’nın ilk ve önem­li muharebesi, Kuzey Kore’nin kuzeyindeki Kunuri bölgesin­de yaşanmıştı. O sırada ha­van takım komutanı olarak muharebeye giren Üsteğmen Yalta (en arka sırada, ortada, miğfersiz), yanındaki 3 subay ve 76 erle birlikte düşman mu­hasarasını yarmış; Kunuri’den Pyongyang’a kadar 100 km. yürüyerek, üç gün boyunca hiç uyumadan savaşarak geri çe­kilmişti. Yakın tarihte vefat eden Yalta’nın, Kunuri muha­rebeleri üzerine kitabı, ulusla­rarası nitelikte bir harp tarihi çalışmasıdır.

    BIYIKLI ASKERLER

    Güney Koreli göçmenlere yar­dımcı olan askerler, palabı­yıklarıyla dikkati çekiyor. Ko­re’deki askerlerimize istedik­leri takdirde bıyık bırakmak serbestti. En büyük ceza ise, bir suç işledikleri takdirde bı­yıkların bütün tugay önünde kesilmesiydi (solda ve sağda).

    MARLYN MONROE: SARIŞIN BOMBA!

    Ünlü film yıldızı Marlyn Mon­roe 17 Şubat 1954 günü Ko­re’ye gelmiş ve aralarında 4. Türk Tugayı’nın da bulundu­ğu birliklere konser vermişti. Monroe’nun Kore’ye gelişi, dö­nemin basınında da geniş şe­kilde yer almıştı.

    AĞIR MAKİNALI ŞAHAP GÜRELİ

    Üstteğmen Şahap Güreli, her gittiği yerde yanından ayırmadığı ve sürekli sırtında taşıdığı ağır makinalı tüfeği ile muharebelerde adından söz ettirmiş, kah­raman bir subaydı.

    UNUTULAN KAHRAMANLAR

    Sarıkamışlı Er Hacı Altıner, savaştan sonra Amerika Bir­leşik Devletleri’nde sembol askerlerden biri olmuştu. Sa­vaşta görev yaptığı süre içeri­sinde 14 kere yaralandı. ABD Başkanı tarafından özel olarak davet edildi. En önemli savaş madalyası olan gümüş yıldız ile onurlandırıldı. Birçok şeh­rin fahri hemşerisi ilan edil­di. Hatta ABD’de kalması için ikna edilmeye çalışıldı. Fakat sadece görevini yaptığını ve Türkiye’ye dönmek istediğini belirterek bu teklifi kabul et­medi (üstte).

    3. Tugay’dan Yüzbaşı Şina­si Sükan, Karson ileri karako­lunda savaşırken, düşman el bombası ile bacağı parçalanan bir kahramandı. Tek başına 75 Çinli askeri savaşdışı bırak­mıştı (solda ortada).

    1. Tugay’dan Teğmen Rıdvan Terzi ise Zonguldaklı bir su­baydı. 17-18 Mayıs muharebe­sinde, 5. Bölük Takım Komu­tanı olarak karşısındaki Çinli birliklerin içerisine çift taban­ca ile girmiş, birçok düşmanı öldürmüş, kendisi de göğsün­den vurularak şehit olmuştu (solda altta).

  • İthal imparator I. Maximillian’ın Meksika trajedisi

    İthal imparator I. Maximillian’ın Meksika trajedisi

    Avrupa devletlerinin desteği ve Meksikalı monarşistlerin isteğiyle 1862’de Amerika kıtasına giderek imparatorluk koltuğuna oturan I. Maximillian (Arşidük Ferdinand), beş yıl sonra ülkedeki içsavaşta yenildi. Tam yüz elli yıl önce Cumhuriyeçiler tarafından kurşuna dizildi. Ünlü ressam Manet’nin tablosundan Osmanlı gazetelerine uzanan ve yolda değişen bir tarih öyküsü… 

    Genç yaşta öldürülen Meksika imparatoru I. Maximillian (1832-1867). 

    Kuzey ve Orta Amerika’nın en eski ülkesi Meksika’da, M.Ö. 1. yüzyıldan itibaren Maya, Olmek, Toltek, Zapotek, Aztek adlı başlıca kabileler, zaman zaman çatışıp, zamanla birleşerek, gelişmiş bir kültür ve sanat ortamının görüldüğü devlet ve imparatorluklar kurmuştur. Maya ve sonrasında kurulan Aztek imparatorlukları, icatları, alfabesi, dini, tarım-sulama teknolojisi, madenciliği olan, kalabalık nüfusunu rahatlıkla doyuran, gelişmiş bir uygarlığa sahipti. 

    Bu büyük imparatorluk, 1519’da Hernan Cortes’in başlarında olduğu İspanyol işgalcilerin sadece beş-altı yüz kişilik birliğine anlaşılmaz bir şekilde boyun eğse de tamamen teslim olmadı. Yüzyılın sonuna kadar işgal harekâtı genişledi ve direniş de aynı oranda yayıldı. Ne var ki tahminen 25 milyon insandan 23 milyondan fazlası katledilecek, İspanyol işgalcilerin insanlık dışı icraatlarıyla 1600’lerin başında yerlilerin sayısı 1,5 milyona kadar inecektir. 

    İspanya krallığına bağlanan topraklar, İspanyol sömürgesi haline getirildi. 300 yıl boyunduruk altında yaşayan ülkeye yoğun bir İspanyol ve Latin Avrupalı göçmen de iskân edildi. Zamanla İspanya bağlantısını reddeden, yerli, melez ve İspanyol göçmenlerden ibaret yeni bir ulusun doğuşuna, Meksikalı kimliğinin gelişmesine tanık olundu. Meksikalı yerli ve göçmen kitlelerin Hidalgo adlı bir rahibin önderliğinde İspanyol zulmünden kurtulmak için 1810’da başlattığı direnişin ardından ülke 1821’de bağımsızlığa kavuştu ve 1. Meksika İmparatorluğu kuruldu. 

    Bağımsızlık ilanı, ülkede yaşanan kargaşaya çare olamamıştır. İspanyollardan kurtulsalar da yeni yeni büyümekte olan ABD’nin ülkelerinde gözü vardır. ABD Başkanı Monroe’nun adıyla anılan “doktrin” 1823’te ilan edilmiş, buna göre ABD, Avrupa ülkelerinin Amerika kıtasında sömürge edinmelerine kesinlikle karşı çıkmıştır. Bundan sonra tüm Amerika kıtası ABD’nin nüfuz sahası olacak, Texas’ı ilhak etmesi üzerine çıkan 1846-48 savaşı sonunda New Mexico, Nevada, Arizona, California eyaletlerini de Meksika’dan koparıp alacaktır. 

    Hadisenin resim kaydı Ressam Edouard Manet’nin yüz yılı aşkın süredir Mannheim Müzesi’nde sergilenen “I. Maximillian’ın İnfazı” tablosu 1868’de, hadiseden bir yıl sonra yapılmıştı (üstte). Eser, Goya’nın 1814’de yaptığı tablodan esinlenmişti. Olayın fotoğrafı hem Manet, hem tarih için aydınlatıcı bir kareydi (altta).

    1857-60 yılları arasında Katolik kilisesi karşıtlığı, toprak reformu ve yeni anayasa talepleriyle ortaya çıkan, Liberal-Muhafazakâr rekabetiyle gerçekleşen “Reform Savaşı”nı kazanan liberaller 1861 yılında iktidara geldiler ve liderleri Benito Juarez devlet başkanı oldu. İlk iş olarak dış borçların ödenmesini belirsiz bir süreye ertelediler. Bunun üzerine Meksika’dan alacaklı olan Fransa, İspanya ve İngiltere’nin müttefik orduları Meksika’yı işgal etti.

    Fransa’nın Meksika’yı sömürgeleştirme planını açığa çıkarmasıyla, İngiltere ve İspanya ittifaktan ayrıldı. Fransa İmparatoru III. Napolyon tarafından yeni bir sömürge gözüyle bakılan Meksika’nın işgali pek kolay olmadı. Fransızları Puebla Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğratan Meksikalılar, zafer günü olan 5 Mayıs 1862’yi “Cinco de Mayo” adıyla millî birliklerinin en büyük bayramı olarak günümüzde de coşkuyla kutlamaktadırlar. Çeşitli muharebelerde başarı kazansalar da Devlet Başkanı Juarez ve cumhuriyetçi Meksika güçleri daha fazla direnemeyip başkenti terkettiler. İşgal 1863’te tamamlandı. 10 Temmuz’da 2. Meksika İmparatorluğu ilan edildi. Kilise adamları, büyük toprak sahipleri, aristokrasi ve monarşi yanlısı olup cumhuriyet aleyhtarı olanlar yeni devletin destekçileri oldular. 

    İmparatorluk kurulmasına kurulur ama tahtı boştur. Kimin tahta çıkarılacağına III. Napolyon karar verir. Habsburg hanedanından Avusturya İmparatoru Franz Joseph’in kardeşi, imparatorluk veliahdı Ferdinand Joseph’e teklif götürülür. 19. yüzyıl Avrupa monarşilerinde böyle bir yönetim geleneği oluşmuştu. Emperyalist devletlerin monarkları zaten birbirleriyle akraba olduğundan, her yeni kurulan devletin hanedanı da kendi soylarından tesis ediliyordu. Bağımsızlığını kazanan Yunanistan’a 1832 yılında tek kelime Yunanca bilmeyen, üstelik Katolik mezhebinden olduğu halde Ortodoksluğa geçen, Alman Wittelsbach hanedanından, reşit bile olmayan Otto kral “tayin” edilmişti. 

    Avrupa’da başlayan bu uygulamanın Atlantik ötesine götürülmesi söz konusu oldu. Arşidük Ferdinand’ın seçilmesi de bu gelenekle alakalıdır. Daha sonraki yıllarda da Avrupa’da bu geleneğin devam ettiğini görüyoruz. 1878 yılında Alman Hohenzollern hanedanından Katolik Alman prensi, I. Karol adıyla Romanya tahtına oturtuldu. 1879’da Alman Battenberg hanedanından Alexander, Bulgaristan’a Prens unvanıyla seçildi. Ama Bulgar, Yunan ve Romenler ithal krallarına Meksikalılar gibi muhalefet göstermediler. 

    1832 doğumlu Arşidük Ferdinand, 1857’de Belçika Kralı I. Leopold’ün kızı Prenses Charlotte ile evlendikten sonra İtalya’nın Trieste şehrindeki Miramare kalesine yerleşti. Botanik araştırmalarına verdiği önemle kalenin bahçesini botanik bahçesi haline getirmiş, Avusturya tahtındaki sırasını bekliyordu. Meksika monarşistlerinin teklifini ilk önce reddetse de Meksika’dan Miramar’a gelen kalabalık bir heyetin taht teklifini cazip bulup geri çevirmedi. Heyet tarafından halkın kendisini istediğine dair yalan beyanlarla kandırıldığı söylenir. Meksika ve Orta Amerika’da botanik araştırmaları yapabilme fırsatının da teklifi kabulünde etkisi olduğu iddia edilir. 

    Maximillian’ın son anları Fransız ressam Jean-Paul Laurens’ın, “Maximillian’ın Son Anları” adlı çalışması, imparatoru yanındakileri teskin etmeye çalışırken gösteriyor. 

    Arşidük Ferdinand, eşi Prenses Charlotte ile 12 Haziran 1864’te Mexico City’ye ulaştı ve I. Maximillian adıyla 2. Meksika İmparatorluğu’nun tahtına oturdu. Cumhuriyetçiler ve Muhafazakârlar arasındaki iç savaş henüz bitmemişti, yer yer şiddetli mücadeleler oluyordu. Avusturya, Belçika gönüllü taburları yanında Mısır’dan gönderilen bir birlik de Fransa İmparatorluk Ordusu saflarında Cumhuriyetçilere karşı savaşıyordu. 

    Maximillian ilk icraatları ile kendini tahta davet eden muhafazakâr monarşistleri şaşkına çevirdi. Yıllardır mücadele ettikleri Liberal Cumhuriyetçilerin programlarına uygun, kilise ve toprak reformlarına niyetlenen Maximillian’a siyasi desteğe devam etseler de reformlarına karşı çıktılar. Fransız ordusu da çeşitli cephelerde yenilmeye başladı. Juarez taraftarı Cumhuriyetçilerin önde gelenlerinin öldürülmesine dair Maximillian’ın ilan ettiği “Bando Negro Programı” muhalefeti daha da şiddetlendirdi. 

    Goya’nın hadiseden 60 yıl önceki tablosu Fransisco Goya’nın 1808’de yaptığı ve I. Napolyon’a isyan eden İspanyolların kurşuna dizilişini gösteren tablosu, Edouard Manet’nin meşhur tablosuna esin kaynağı olmuştu. 

    Amerika, 1861 yılında Kuzey-Güney içsavaşı çıktığından, nüfuz sahası olarak gördüğü komşusu Meksika’ya müdahale edememişti. Buna rağmen diplomatik ataklarını sürdürdü. Kongre, daha 1862’de Meksika’da monarşi kurulmasını reddeden bir karar aldı. 1865’te Amerikan İçsavaşı bitince Meksika’ya müdahale başlamıştı. Çemberin giderek daraldığını görüp Meksika’yı Fransız sömürgesi kılma hayallerinden vazgeçen III. Napolyon, Fransız ordusunu geri çekme kararı alınca, Maximillian itiraz etse de sözünü geçiremedi. İmparatoriçe Charlotte Avrupa’ya gidip bizzat III. Napolyon’a yalvarsa da karar değişmedi. Papa Pius’un desteği için İtalya’ya gitmesi de bir işe yaramadı. 

    31 Mayıs 1866’dan itibaren Fransız ordusu ülkesine döndü. Az sayıdaki Avusturya ve Belçika gönüllüleri, Meksikalı monarşistlerle birlikte Maximillian’ın yanında savaşı sürdürdüler ancak bir yıl dayanabildiler. 15 Mayıs 1867’de sığındıkları Querétaro şehrinde Cumhuriyetçilere teslim oldular. Maximillian ile Meksika muhafazakâr monarşistlerinin önde gelenlerinden General Miguel Miramón ve Tomás Mejia kısa süren bir mahkeme sonucu idama mahkûm edildiler. 19 Haziran 1867 sabahında aynı şehirde kurşuna dizildiler. 

    Juares, idamların affedilmesine yönelik uluslararası baskı ve ricalara kulak asmadı. Dünya çapında ses getiren, şok etkisi yaratan bir olay oldu. Paris Uluslararası Fuarı sürerken, Osmanlı padişahı Sultan Aziz ve daha birçok kral, çar, imparator misafirken Paris’e ulaşan kurşuna dizme haberi, III. Napolyon’u dehşete düşürdü. İmparatoriçe Charlotte, İtalya’da Miramar Kalesine döndü ama aklını kaçırmıştı. 

    İllüstrasyon ve fotoğraf İmparator I. Maximillian ile Miramón ve Mejia kurşuna diziliyor. Dönem illüstrasyonunda (üstte) betimlenen idam mangası, fotoğrafçıya da poz vermişti (altta). 

    Bu trajik ölümün ardından Maximillian’a adanmış eserler ortalığı sardı. Franz Lizst’in Cenaze Marşı, Edouard Manet’nin kurşuna dizilme anını zapteden tabloları, çok sayıda monografi ve kitap ile gündemdeki yerini uzun süre devam ettirdi. Enis Batur’un, Manet’nin tabloları hakkında kaleme aldığı bu sayımızdaki denemesini okumalısınız.

    Sultan Abdülaziz döneminde Osmanlı basını gelişmiş bir düzeyde olmasa da, dünya konjonktürünü çok iyi takip ediyordu. Jöntürkler yurtdışına kaçmış, orada kurdukları gazetelerle propagandalarını sürdürüyorlardı. Tam 150 yıl önce Ali Suavi Muhbir gazetesini çıkarıyor, Sultan Aziz’den ziyade, Babıâli yöneticileri, sadrazamlar Âlî ve Fuad Paşalar aleyhinde yaptıkları yayınlarla, bunların yönetim tarzlarını “istibdad” olarak değerlendiriyorlardı. 

    İstibdad olarak nitelenen bu devirde çıkan İstanbul gazetesi ise 4 Kasım 1867 tarihli 4. sayısında Maximillian’ın kurşuna dizilmesini kapaktan veriyor, gömüldükleri yerin gravürünü hiç endişesiz yayımlıyordu. Haber metni daha da şaşırtıcıydı. İdam öncesinde Maximillian’ın vatandaşlara yönelik beyannamesi ve vasiyetnamesi olduğu belirtilen metinler, sanki devrin hükümdarına, padişahına söylenemeyenleri onun ağzından söyletmek istemiş gibidirler. Bu nedenle gazetede yayımlanan metnin ne kadar gerçek olduğunu ne kadar değiştirildiğini bilmiyoruz. Bununla birlikte çok iyi yazılmış bir metin olduğu ortadadır.

    Muhakkak ki bu olay II. Abdülhamid devrinde yaşansaydı, kapaktan görülmek bir tarafa iç sayfalarda birkaç satırla bile yer bulamazdı. 

  • Bunlar Cizvit! Bunlar Fransız! Bunlar gafil!

    Bunlar Cizvit! Bunlar Fransız! Bunlar gafil!

    Bazı kelimeler zamanla kendilerine yüklenen ikincil ve olumsuz anlamlar öne çıktığı ya da insanlar durup dururken o kelimeden utanmaya başladığı için terkedilir ya da artık sadece olumsuz anlamda kullanılmaya başlanır. Bir kelimeden utanılmasına en yakın örnek “hela” sanırım. Ben mesela, tuvalet çağında dünyaya geldim. İnsanlar “hela” yerine daha kibar olduğunu düşündükleri “tuvalet”i kullanmaya başlamışlardı. Çocuğum olursa o da “lavabo” çağında büyüyecek. Belki de yakında “oynamak”, “oyunculuk” kelimeleri de, üzerlerine yüklenen negatif anlamla aktörler tarafından kullanılmaz olacak. 

    Zaten aktörlük bu konuda mimli. Aklımda yanlış kalmadıysa, bugün Batı dillerinin çoğunda “ikiyüzlü” anlamına gelen kelime eski Yunanca’da aktör anlamına gelirmiş. Bu kelime bilhassa politikacılar için ikiyüzlülüklerini, talkım verip salkım yutmalarını, yalancılıklarını işaret etmek için kullanılmaya başlayınca, aktörler kendilerini tanımlamak için başka bir kelime kullanmaya başlamışlar. İkiyüzlülük “ne zamanın bir işleri” diye düşünecek olursak, hemen her zamanın bir işleri diyebiliriz. En azından Antik Yunan’da var. 

    Tabii yakın tarihten de esaslı örnekler var. Misâl, özetle “Devlet sağlık hizmeti vermesin, parası olan doktora gitsin, parası olmayan ölsün” diyen para babası, milyarder, fabrikalar sahibi Charles Koch, aynı düşüncenin bayraktarı Hayek’i Amerika’ya çağırıyor, kurduğu enstitünün başına geçsin diye. Ama Hayek, “Yok abi, benim safra kesesi sorunlu, burada Viyana SSK’da tedavi beleş, gelemem” diyor. E milyarder Koch ne yapıyor? Hayır, “Hayekçiğim gel, safra kesenin masrafı benden” demiyor da “Ya sen bir vakitler burada üniversitede ders vermiştin, sigortaya girişin yapılmıştır, oradan yürürüz” diyor. 

    Daha gerilere gidecek olursak tarihteki ikiyüzlü ahlâksızların piri Titus Oates’i görüyoruz. Titus arkadaş, 17. yüzyıl Londrası’nda önce diplomasını kimse görmediği ve ‘mezun olduğu’ Cambridge’ten bir tane bile sınıf arkadaşı olmadığı hâlde, “üniversite mezunuyum” diye yalan söyleyerek vaazlar vermeye başlıyor ve İngiltere Kilisesi’ne rahip yazılıyor. Sonra hasımlarını altetmek için haklarında seks skandalları uydurup “Bunlar ahlaksız, bunlar böyle, bunlar şöyle” diye ortalığı birbirine katıyor. Katıyor katmasına da, hasımlarını neyle suçluyorsa kendisi on katını yapıyor. 

    Hırsından gözü dönen Titus, dönemin yıldızı parlayan tarikatı Cizvitlere yanaşıyor. Cizvitler, eğitime büyük önem veren, bugün hâlâ her yerde üniversiteleri olan, hep güleryüzlü ama ketenpereci bir adamlar. Sonra, daha önce bu yollarda beraber yürüdüğü Cizvit tarikatıyla arası bozulan Titus oturuyor sahte belgeler hazırlıyor ve “Cizvitler darbe yapacak” diye yaygaraya başlıyor. 

    E şimdi o dönem İngiltere’de darbeler dönemi, bir önceki darbenin üzerinden çok zaman geçmemiş, bu yalan etkili olur. Böylece Londra’da önce Cizvit avı başlıyor, daha sonra da kraliyete muhalif isimler teker teker derdest ediliyor. Cizvit olsun olmasın, yönetimin beğenmediği herkes “Bunlar içimizdeki Fransızlar! Bunlar Katolik! Bunlar Cizvit!” diye suçlanıyor. Katolik olduğundan şüphelenilenlerin bile Londra’ya on milden fazla yaklaşması yasaklanıyor, Cizvit tarikatına yakın zenginlerin malına mülküne el konuluyor. 

    Üç-beş yıl sonra darbe marbe olmadığı anlaşılsa da olan oluyor, Titus’un uydurduğu yalanlarla düzinelerce insan asılarak idam ediliyor, kovuluyor, kaçıyor. Ha peki olmayan darbeyi ortaya çıkardığı için önce kahraman, sonra at hırsızı ilan edilen Titus cezasını çekmiş midir derseniz, tarihte işler maalesef masallardaki gibi bitmiyor. Bir ara “Ulan hergele, hepten kolpacıymışsın” diye yargılayıp hapse atmışlar atmasına da, bir zaman sonra çıkmış, üstüne bir de maaş bağlatmış. Sonra bir ara maaşını kesmişler, sonra yeniden bağlamışlar falan feşmekan. 

    Ha aradan üçyüz yıl geçtikten sonra arkasından atıp tutuyoruz ama, işte suçluların cezasını vermeyi tarihe bırakınca böyle oluyor; düzinelerce insanın canına, binlercesinin mahvına sebep olan herifçioğlu ancak yıllar sonra tarihe “gelmiş geçmiş en madrabaz ikiyüzlülerden biri” olarak geçiyor. 

  • Sofya günleri

    Sofya günleri

    Mustafa Kemal 1915 Ocak sonlarında yurda dönüp Çanakkale’de göreve başlamadan önce, 15 ay boyunca Sofya’da askerî ataşe olarak görev yapmıştı. Birkaç yıl önceki Balkan Savaşı’nda Osmanlıları feci bir yenilgiye uğratan Bulgarlar, güzel kadınlar ve vatan aşkı arasında geçen yılların izleri… 

    Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey, Bulgaristan Krallığı’nın başkenti Sofya’ya 28 Ekim 1913’de, 32 yaşında geldi. 

    Bu ülke Osmanlı İmparatorluğu’ndan sadece beş yıl önce bağımsızlığını kazanmış, bir yıl önce de Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti’ne feci bir yenilgi yaşatıp, ordusunu Çatalca önlerine kadar getirmişti. Bulgarlar ve müttefikleri arasındaki çatışmalardan yararlanan Osmanlı ordusu, daha sonra güç bela Edirne’yi geri alabilmişti. Mustafa Kemal’in, arkadaşı Büyükelçi Ali Fethi (Okyar) Bey’le birlikte birkaç ay öncesine kadar savaşılan bir ülkeye diplomat olarak atanmaları, o kuşağın genç yaşta üstlendiği sorumlulukların ağırlığını bize gösterir. 

    Yeniçeri kıyafeti İstanbul’daki müzeden 

    Mustafa Kemal, İstanbul’dan istettiği Yeniçeri kıyafetini, 24 Mayıs 1914 gecesi Sofya Subay Kulübündeki kıyafet balosunda giymişti. 

    1878’de içişlerinde bağımsız bir prenslik olarak Osmanlı Devleti’nden otonomi kazanan Bulgaristan, hızlıca Batılılaşan bir ülke oldu. Suriye-Lübnan, Libya ve Balkan Savaşları’nın içinde cepheden cepheye koşan parlak genç subay Mustafa Kemal, hayatının 15 ayını Sofya şehrinde geçirecek ve hayal ettiği modern hayatı burada yaşayacaktı. Buradaki görevinden sonra 20 Ocak 1915’de Çanakkale’ye çıkacak ve bu savaş meydanının ateşinden yükselen bir yıldız olarak dünya tarihine geçecekti. 

    Atatürk’ün hayatının Sofya’daki bölümü için başvurduğumuz temel kaynak, Altan Deliorman’ın Mustafa Kemal Balkanlar’da isimli eseri. Bu kitap elimizde Sofya sokaklarında O’nun izlerini aradık; bir asker ve diplomat olarak buradaki hayatını takip ettik. Akıcı, etkileyici Fransızcası ve Makedonya aksanlı Bulgarcası ile burada herkes ile iletişim kurup, toplumun bütün kesimlerinde saygı ve sevgi uyandırdığını öğreniyoruz. 

    Mustafa Kemal 19 Mayıs 1914 akşamı İvan Vazov tiyatrosundaki Aida operasını izlemiş ve çok etkilenmişti. Kendisi de 20 yıl sonra kendi ülkesinin başkentinde ilk operayı kuracaktı. Tiyatro binası bugün hâlâ ayakta. 

    Mart 1914’te yarbaylığa terfi eden Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1914 akşamı İvan Vazov tiyatrosundaki Aida operasının galasına, arkadaşı Şakir Zümre Bey ile birlikte gitti. Perde arasında Bulgar Çarı Ferdinand’ın locasına davet edildiler, onunla sohbet ettiler. O gece uyuyamamış, arkadaşı Şakir’e “Balkan Harbi’nde neden yenildiğimizi anlıyorum” demişti. Opera gibi gelişmiş bir sanatı icra, tiyatro binalarını inşa etmiş Bulgar milleti, eski efendilerinin köhnemiş gücüne karşı tabii başarılı olmuştu. İvan Vazov Ulusal Tiyatrosu’na bugün bakarken, o genç subayın 20 yıl sonra kendi ülkesinin başkentinde kurduğu operayı düşünüyoruz. 

    O gece Mustafa Kemal’i uyku tutmamasının belki bir nedeni daha vardı: Gösteri sonrası gittikleri Bulgaria otelindeki davette tanıştığı General Kovaçev’in güzel kızı Miti. Mustafa Kemal, hayatının en büyük aşkı olarak kalacak bu güzel genç kadınla evlenmek istedi. Ülkelerin ve kültürlerin farkı, savaş ve vatan görevi bunu imkansız kıldı… Kraliyet sarayının hemen karşısında bulunan bugünkü Bulgaria oteli, o tanışmanın yaşandığı özgün binanın yerine 1938’de inşa edilmiş. 

    Bulgaria’da başlayan ve biten aşk Bulgaria Oteli, Mustafa Kemal’in sıklıkla gittiği ve hayatının aşkı olarak kalacak General Kovaçev’in güzel kızı Miti’yle karşılaştığı yerdi. Ülke ve kültür farkları, savaş ve vatan görevi karşısında, evlilik planları da gerçekleşmeyecekti. Kraliyet sarayının hemen karşısında bulunan bugünkü Bulgaria oteli, o tanışmanın yaşandığı özgün binanın yerine 1938’de inşa edilmiş. 

    Temsil etmeyi, temsil ederken de göz kamaştırmayı çok iyi biliyordu. 24 Mayıs 1914 gecesi Subay Kulübündeki kıyafet balosunun yapıldığı salona girdiğinde bütün gözler ona döndü. Bu balo için İstanbul’daki Askeri Müze’den bir Yeniçeri kıyafetini özel olarak getirtmişti. Gecenin kıyafet birincisi olarak seçildi. Mavi Tuna valsi çalarken, Miti’yi dansa kaldırdı… Subay Kulübü binası ve balo salonu bugün de yerinde duruyor, davetler ve etkinlikler için kullanılıyor. 

    Mustafa Kemal otellerde kalmaktan hem sıkılmış hem de bunu karşılayacak parası kalmamıştı. İstanbul Harbiye Nezaretinden bir ev tutmak için izin ve para istedi. Ödeneğin gelmesi ile Ferdinand Bulvarı 17’deki tek katlı evi kiraladı. Bu evin bulunduğu yerin bugünkü adresi Vasil Nevski Bulvarı 80 ve buradaki evin yerine inşa edilmiş binada bugün Türkiye Büyükelçiliğinin ofisleri bulunuyor. Mustafa Kemal ve Ali Fethi Bey’lerin çalıştığı Osmanlı İmparatorluğu sefaret binası ise bugün Türkiye Büyükelçiliği rezidansı olarak kullanılıyor. 

    Sofya’dan ayrıldıktan 5 ay sonra, Çanakkale cephesindeki kan ve ateş içerisinde, Eceabat’tan yolladığı mektubunda eski ev sahibesine şöyle yazacaktı: 

    “Maydos, 5 Haziran 1915 

    Pek Muhterem Hilda Christianus Hanımefendi, 

    Birbuçuk ay yolda kalmış mektubunuzu dün aldım. Sizden ayrılışımdan beri beş ay geçti. O zamandan beri gerçekten tam manasıyla meşguldüm. Fakat sizin bana verdiğiniz Almanca derslerini asla unutmadım. Sizi temin ederim ki top gürültüleri ve mermi yağmuru altında mühim muharebe günlerinde dahi hayatımın en güzel hatıraları bu güzel ve dostane saatlerdi. (…) Psikolojik bir hadisedir ki, insan hayatta bazı dostluklar elde etmek için fevkalade çalışmak ve fedakarlıklar yapmak zorundadır. Mesela, siz bana sormuştunuz: ‘Siz ne zaman albaylığa terfi edeceksiniz?’ diye. Benim cevabım şu olmuştu: ‘Bu bir savaş meydanında kazanılır’. 

    Siz bana mukabele ettiniz: ‘Bunu ispat ediniz.’ 

    Sizin arzunuza uyarak beş günden beri albayım.” 

  • Büyük Rus Devrimi 100 yıl önce başladı

    Büyük Rus Devrimi 100 yıl önce başladı

    1917’nin başlarında sadece Rusya’yı değil, 20. yüzyılı ve dünya tarihini değiştiren en önemli hadiselerden biri yaşandı. Çarlığın yıkılması, Sovyetlerin kurulması ve ikili iktidar durumuyla ortaya çıkan Şubat Devrimi, ekim ayındaki sosyalist devrime uzanacak sürecin başlangıcı oldu. Taraflar, olaylar ve yorumlarla…

    Rus Devrimi kimi için insanlığın kurtuluşu yolunda önemli bir adım, kimi için de bir felaket olarak 20. yüzyıla damgasını vurdu. Tarihin gidişatı üzerinde birinci dereceden etki yaratan bu olay, hiç şüphesiz Fransız Devrimi ile birlikte tartışmaların odak noktasında bulunmaya devam ediyor. Tıpkı 1789 Fransız Devrimi’nin 200. yılında olduğu gibi, Rus Devrimi’nin 100. yılında da tartışmalar yeniden canlanacak. Ama önce vâki olanın ne olduğuna kısaca bir gözatmak gerekir. 

    Rus Devrimi, ilki Çarlığı deviren, ikincisi Geçici Hükümet’e son veren bir sosyalist devrimle iki evreye ayrılır. #tarih dergi Şubat’ta başlayan, Ekim’de sonuçlanan devrimin ilk aylarını bu sayıda, son aylarını ise Kasım sayısında ele alacak. 

    Uluslararası Kadın Günü’nde, Nevski Bulvarı üzerinde yapılan sayısız gösterilerden biri. Sabah hali vakti yerinde kadınların gösterisinden sonra binlerce kadın tekstil işçisi “Ekmek” diye haykırarak devrimin yolunu döşüyorlar. 

    Doğu ile Batı arasında sıkışmışlık 

    Çarlık Rusyasının en belirgin özelliklerinden biri ekonomik, toplumsal ve kültürel olarak evriminin yavaşlığıydı. Step Rusyasının mirası dolayısıyla Doğu’nun boyunduruğunda iken, bir yandan da Batı’nın askerî baskısı altında bulunuyordu. Ülke, Avrupa kapitalizminin iktisadi evriminin bütün aşamalarından geçmemiş; ancak Avrupa kapitalizminin ulusal sınırların dışına taşmasına bağlı olarak gelişim göstermişti. Böylece Rusya aradaki boşluğu telafi etme imkanı bulmuştu. Bunun sonucunda, örneğin 1905’den 1. Dünya Savaşı’na kadar olan kısa dönemde, sanayi üretimi iki katına çıkmıştı. Yine de emek üretkenliğinin zayıflığından ve nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülerin içinde bulundukları koşullardan ötürü, ekonomi dengesizdi. 

    Buna karşılık sanayinin ani büyümesi binlerce işçinin çalıştığı devasa fabrikaların kurulmasına yol açmıştı. 1000’den fazla insanın çalıştığı işletmeler ABD’de toplamın % 18’i iken Rusyada bu oran % 42 idi. Rus sanayisinin neredeyse tamamı, aracı bankalar ağıyla Avrupa mâli sermayesi tarafından denetlenen bankaların elindeydi. 

    Coğrafi yaygınlığının yanısıra Çarlık Rusyası, esas olarak tarımsal bir ülke olmakla birlikte dünyanın beşinci sanayileşmiş ülkesiydi. Sanayi sermayesi ise Fransa, Almanya ve Belçika’dan geliyordu (madenciliğin % 85’i, demir ve çeliğin % 50’si). Son derece yoğunlaşmış (Petrograd’daki Putilov fabrikasında 24 bin çalışan) 3.5 milyonluk bir işçi sınıfı vardı. 

    Bu ekonomik durum, Rus burjuazisinin toplumsal ve siyasal fizyonomisini derinden belirliyordu: Sayısal olarak zayıftılar ve siyaseten Çara, dolayısıyla kokuşmuş aristokrasi ve bürokrasiye teslim olmuşlardı. Bu rejim başta Fransa olmak üzere Avrupa burjuvazisi tarafından da destekleniyordu. 

    Rus burjuvazisi 1905’te işçiler ayaklandığında Çarı devirmek bir yana belli bir parlamenter rejim kurma azmini bile gösterememişti. Buna karşın işçi sınıfı oldukça güçlüydü ve hızla bilinçleniyordu. Bunlar Batı’daki kardeşlerinin deneyimine sahip olmayan köylü kökenli işçilerdi; daha doğrusu sanayinin yarattığı büyük talep karşısında hızla işçileşmişlerdi. 

    Kırsal kesimle bağlarını tamamıyla koparmamış olan bu işçi sınıfı, bir-iki büyük kentte yoğunlaşmıştı ve örgütlenme açısından hızla mesafe kaydediyordu. Batı’daki işçilerden farklı bir yörünge izleyerek, onların deneyimlerinin yanısıra, 1905’de görüldüğü üzere kendi özörgütlenmelerini, işçi delegeleri sovyetlerini kurarak, işçi hareketi tarihine çok hızlı bir giriş yapmışlardı. 

    Şubat Devriminden sonra Duma silahlı muhafızlar tarafından korunuyor. 

    Savaş herşeyi altüst ediyor 

    Hantal çarlık, savaşa aslında hem hazırlıksız hem de meşruiyeti pamuk ipliğine bağlı iken girdi. 1. Dünya Savaşı, “düveli muazzama”nın dünya egemenliğini paylaşım savaşıydı. Ancak Osmanlılar için olduğu gibi Rusya için de böyle bir iddia çapını fazlasıyla aşıyordu. Rusya’nın Boğazlar başta olmak üzere savaşta güttüğü amaç, ancak müttefiklerinin çıkarlarıyla uyuştuğu ölçüde geçerli olabilirdi. Dolayısıyla tıpkı Osmanlılar gibi Rusya da kendisinden daha güçlü olan müttefiklerinin hesabını ödemek durumundaydı. 

    Mecburi askerî hizmetin geçerli olduğu Rus ordusu da toplumsal çelişkileri en sıcak şekilde yaşıyordu. Subaylar geldikleri yönetici sınıfın geçmişe hayranlık, bürokratlık, kokuşmuşluk gibi arazlardan sakatlanmışken; köylüler de ileri tekniklerle yapılmış ithal askerî araç ve gereçleri kullanabilecek durumda değildi. Sanayide olduğu gibi askeriyede de Rusya müttefiklerine bağlıydı, ancak müttefikleri kendisine yardım yapamayacak kadar uzaktaydılar; daha doğrusu aradaki yol Almanlar ve Osmanlılar tarafından kesilmişti. 

    1914 Ağustos’undan sonra hızla bir takım başarılar elde eden Rus ordusu, özellikle sanayisinin ve komuta kademesinin yetersizliğinden devamlı gerilemeye başladı. Polonya, Litvanya ve Galiçya’da büyük topraklar kaybetti. Boğazlar’ın kapalı olması, dışarıya son derece bağımlı ekonomiyi tıkadı. 1916-17 kışı Rusya’nın savaşı sürdürme kapasitesi bir yana, ayakta kalmak için bile ne kadar kırılgan olduğunu açığa çıkardı. Büyük kayıplar veren ordunun mühimmat yetersizliğinin yanısıra gıda sorunu da, üç yıla yaklaşan bu savaşa artık dur demekten başka bir çare bırakmıyordu. 

    Ülkenin bütününde sefalet bütün haşmetiyle hüküm sürüyordu. Çarlık rejimi meşruiyetini yitirmiş, Rasputin’in öldürülmesinden sonra (bkz: #tarih, Aralık 2016) Çarlık ailesi halk bir yana aristokrasiden de uzaklaşmış, kaderiyle başbaşa kalmıştı. 

    Askerî yenilgiler orduda büyük bir moral kırıklığına ve firarlara yol açmaktaydı. Zaman geçtikçe de cephede ve cephe gerisinde belirgin bir savaş yorgunluğu ortaya çıktı. Onda dokuzu köylü olan ordu çok ağır kayıplar verdi (1.800.000’i asker olmak üzere toplam 3.5 milyon). 

    Öte yandan en yoksul kesimler ve köylüler savaş giderleri için günlük ekmeklerinden olurken, ulusal ekonominin %50’si ordunun ihtiyaçlarına ayrılırken, birileri büyük kârlar elde ediyordu. 1915’te savaşın Rusya’ya maliyeti 10 milyar rubleydi; 1916’da 19 milyar rubleye; 1917’nin yalnızca ilk altı ayında 10 milyar 500 milyon ruble çıktı. Kamu borcu 1918 başında 60 milyar rubleye, yani 70 milyar diye tahmin edilen millî servetin neredeyse tamamına eşit bir düzeye çıkacaktı. 

    Devrim manzaralı kışlık saray Şubat’tan Ekim’e Devrimin en simgesel mekanı Kışlık Saray’dı. Sarayın ele geçirilmesi kadar önündeki büyük meydandaki gösteriler sanki devrimin barometresiydi. 

    Ve grevler yeniden başlıyor… 

    1. Dünya Savaşı, Rusya’da yükselen grev dalgasına son vermişti. İşçiler cepheye gönderilince Petrograd’da işçi sınıfının %40’ı yenilenmişti. Ancak grevler 1915’de yeniden başladı ve ekonomik taleplerin ötesine geçerek başta savaşa karşı olmak üzere siyasal bir karakter kazandı. Savaş, hayat pahalılığını dayanılmaz kıldı ve henüz 1915 sonunda gıda krizi patlak verdi. Cephedeki askerlerdeki mühimmat kıtlığına, kentlerdeki grevler eşlik ediyordu. Çarlık ise karşı karşıya bulunduğu sorunlardan herhangi birini çözmekten aciz, felç olmuştu. 

    1916 yılı boyunca insanların gündelik hayatlarını idame ettirmeleri giderek zorlaşırken gösteriler yükselen bir eğri çizmeye başladı ve talepler radikal, siyasal bir yöneliş kazandı. 1916- 17 kışında kriz zirve yaptı: Soğuk iyice azıttı ve kentlerde aranan herhangi birşey artık bulunmaz oldu; fiyatlar üç ayda % 25 artı. Ekim’in ardından grevler patlak verdi (yaklaşık 200 bin grevci), Ocak ayında grevler yeniden hız kazandı, orduda huzursuzluklar ayyuka çıktı. 

    Rus işçi sınıfı toplumda azınlık olsa da, köylülükle sıkı bağları nedeniyle güçlü bir destek alabiliyordu. Köylü askerler de cephelerde, köylerinde ömürleri boyunca elde edemeyecekleri deneyimleri kısa zamanda edinerek, toplumun oldukça aktif bir kesimi haline gelmişti. Tarım meselesinin çözümü için çarlığın devrilmesinin bir önşart olduğu konusundaki genel kanı yaygınlaştı. Böylece askerî yenilgiler ve iç gerilimler monarşiyi olduğu kadar burjuvaziyi de sarsmaya başladı. 

    Duma’da herkesin hep bir ağızdan tartıştığı, alkışlar ve el kalıdırlarak oylanan kararların alındığı tam bir karmaşa ortamı hakimdi. Gerçek kararlar yürütme komitesinde ve komisiyonlarda alınıyordu. 

    Sol partiler 

    Sosyalizm adına sahne alan siyasal partilerin ise savaş başladığında siyaseten dönüştürücü bir güç olamadıkları görülmüştü. Köylü partisi (Sosyal Devrimciler) ve Menşeviklerin (Sosyal Demokrat) büyük kısmı, Avrupalı kardeşleri gibi savaşa karşı mücadele etmek yerine sosyal şoven bir tutum takınmışlardı. 1905 yenilgisinin ardından ağır bir baskı altında kalan Bolşevik Partisi ise sürgünde yeniden yapılanmış ve savaş arefesinde kendini oldukça toparlamıştı. Ancak polis her tarafa sızmıştı. Örneğin 1914’te Petrograd’da parti komitelerindeki yedi kişiden üçü polisti! Yani gizli polis Okrana’nın ajanıydılar. Bolşevik partisi 1914’ten itibaren savaşa karşı çıkan tek parti olduğundan, siyaseten ve örgütsel olarak polis tarafından çok sıkı gözetim altındaydı. Bir polis raporu şu satırları geçiyordu: “En enerjik, en canlı, yorulmak bilmeden mücadeleye, aralıksız direnmeye ve örgütlenmeye en yetenekli unsurlar…” 

    Çarlığın son beş günü: 23-28 Şubat 1917 

    16 Şubat’ta ekmek karneye bağlandı. Kente on günlük un kalmıştı. Petrograd ve Rus sanayinin kalbi olan Putilov fabrikasında bir grev girişiminden sonra lokavt ilan edildi ve fabrika kapandı. 

    İşte bu birikimin ardından, 8 Mart Uluslararası Kadın Günü vesilesi ile kentin varoşlarında özellikle kadınların etkin olduğu, barış ve ekmek için grevler ve gösteriler patlak verdi. 24 Şubat’ta gösteriler devam etti; işçiler ateş eden polislerle çatıştı. 25 Şubat’ta göstericiler karakolları yağmalayarak silahlandılar. Çar ve genelkurmay, güvendikleri askerî birlikleri Petrograd’a gönderdiler; cesaretleri kırılan göstericiler evlerine döndü. Hükümet şimdilik kazanmış görünüyordu ve sıkıyönetim ilan edildi. Duma (Yasama Meclisi) başkanı Rodzianko bir “güven hükümeti” atanmasını rica eden bir çağrıda bulundu ama Çara göre bunlar “saçma sapan şeyler”di. 

    Bunun üzerine işçiler kendiliklerinden işi bıraktılar ve kitleler halinde gösteriye katıldılar. Fabrikadan fabrikaya dolaşarak diğerlerini kendilerine katılmaya çağırdılar. Sosyalist partiler gidişata ayak uydurmaya çalıştı. Büyük bir kısmı asker eşi olan ve emekçilerin en ezilen kesimini oluşturan tekstil işçisi kadınlar, hareketin yayılmasına büyük katkıda bulundu. Hemen ardından genel grev patlak verdi ve devasa gösteriler yapılmaya başlandı. Gücünün farkına varan kitleler, genel grevi kendiliğinden bir ayaklanmaya dönüştürdüler. 

    Hükümet sert önlemler almaya niyetlendiyse de, 1905 Devrimi’ni bastıran Kazaklar pasif kaldılar ve hatta kimi zaman ateş açan polise karşı göstericileri savundular. İşçiler, askerleri kendilerine katılmaya davet ettiler. Artık polis müdahale ettiğinde göstericiler sonuna kadar direnmeye kararlıydı. 

    Hiçbir parti kitlelerin tam tekmil tarihe dalmasına karşı ne yapacağını kestiremedi. 

    Çariçe ise 26 Şubat sabahı Çar’a “şehirde asayiş berkemal” diye yazarken, akşam “şehirde herşey yolunda gitmiyor” diyerek sanki olayların ne kadar hızlı aktığını aktarıyordu. 

    Tsarskoye Selo’daki yazlık sarayında gözaltına alınan Çar II. Nikolay olayların akışını anlamaktan uzak, hanedanını çöküşünü seyretmekteydi. 

    Sovyetler kuruluyor 

    1905’te olduğu gibi başkent Petrograd’da Menşevikler tarafından, her bin işçiye bir delege hesabıyla “sovyetler” kuruldu ve Bolşevikler de buna katıldı. İki farklı meşruiyetin ilişkisinden oluşan bir ikili iktidar durumu ortaya çıktı. 

    26 Şubat’ta başkentte artık genel bir çatışma ortamı vardı. İşçiler, polis ve askerle çatışıyorlardı. 200 bin göstericinin yer aldığı olaylarda 40 kişi hayatını kaybetti. Akşamında askerler de ayaklanmaya katıldılar. Silahlı kuvvetlerinden yoksun kalan monarşi tuzla buz olmuştu. Hapishanelerin kapıları açıldı, resmî daireler ve elbette Kışlık Saray ele geçirildi. Erzak işlerini düzenlemek için bir komisyon kuruldu. 

    Menşevikler Duma’daki burjuva partileriyle siyasal bir çözüm müzakere etmeye, Bolşevikler ise fabrika ve kışlalara yöneldi. 

    O ana kadar mevcut siyasal partilerden herhangi birinin olaylara müdahale etmesi sözkonusu değildi. 27 Şubat’ta Viborg varoşunda iki askerî birlik işçilere katıldı; böylece işçiler silahlanma imkanı buldu (40 bin tüfek). Kent artık fiilen ayaklanmacıların eline geçmiş oldu. 

    Askerler, öğrenciler, işçiler ve yoksul mahalle sakinleri Tavriçeskiy sarayına yöneldiler. Burada devrimci bir genelkurmay yer almaktaydı ama ayaklanmadan sonra ilan edilmişti ve herhangi bir şeyi yönetmemişti; devrimin gerçek yöneticileri sokaklardaydı ve bu ilk kurumsallaştırmaya güven duymuyorlardı. 1905’in anılarıyla, sınıf mücadelesi deneyimini taşıyanlar tabandaki, sokaktaki işçiler ve askerlerdi. 

    İkili iktidar 

    Ayaklanma karşısında burjuvazi Çarı destekledi ve monarşinin baskıyı artırmasını talep etti. Ancak isyan devam ediyordu ve işçi-asker sovyetleri kurulmuştu. Özelikle Petrograd Sovyetleri, 1905 Devrimi’nin küllerinden yeniden doğmuştu. Sovyetin yürütmesine, savaş öncesinde çoğunluk olan sosyalist partilerden Sosyal Devrimciler ve Menşevikler seçildi. 

    Kitleler sovyetlere güvenerek onlara iktidar rolü biçmişti. Ancak ortada paradoksal bir durum vardı: Bu sosyalistler iktidarı istemiyorlardı! Ortada bir devrimci durum varken, o güne kadar savundukları barış, cumhuriyet, toprakların dağıtılması gibi taleplerinden yasallık adına vazgeçiyorlardı. Geriye yalnızca ifade özgürlüğü kalmıştı. Ayaklanmada herhangi bir rolü olmayan ve hatta ayaklanmanın başarısızlığa uğraması için çalışan burjuvazi de iktidarı istemiyor; monarşiyi yeniden yerleştirmeyi talep ediyordu. 

    2 Mart’ta Moskova ve taşrada sovyetler kurulurken, Çar 3 Mart’ta kardeşi Büyük Dük Mihaïl Aleksandroviç Romanov adına tahtından feragat etmek istedi. Ancak Mihail Aleksandroviç bunu reddetti; çarlık monarşisi ve üç yüzyıllık bir hanedan hâk ile yeksan olmuştu. 

    Sonuçta liberal burjuvazinin partisi Kadetler (Anayasal Demokratlar), Sosyal Devrimciler ve Menşevikler, prens Lvov başkanlığında, aslında Kadetlerin şefi Milyukov’un yönetiminde, Adalet Bakanı Kerenski’nin şahsında sosyalist soslu bir geçici hükümet kurmakta anlaştılar. Sosyal Devrimciler ve Menşeviklerden oluşan Petrograd Sovyet Yürütme Komitesi, işçileri ve askerleri liberal burjuva yeni hükümeti desteklemeye çağırdılar. 

    Ayaklanmaya katılanların hepsi, şüphesiz aynı bilinç düzeyinde değildi. Ezici çoğunluğu köylü kökenli olan askerler, programlarında köylüye toprak vaadeden sosyal devrimcileri seçerek onları çoğunluk yaptılar. Kadetlerin dişe dokunur bir başarıları yoktu. İşçi partilerine gelince… Menşevikler tabanda nüfuz sahibi idiler, Bolşevikler ise daha ziyade öncü işçiler arasında. Lenin’in yokluğunda Bolşevikler de tıpkı Menşevikler gibi sovyetlerde bir tür parlamenter mücadele ile kendilerini sınırlamışlar, hatta ilk zamanlar geçici hükümeti desteklemişlerdi. 

    Nisan’da Petrograd’a gelen Lenin, önce partideki kafa karışıklığını giderir sonra hedefini belirler: Bütün iktidar Sovyetlere! 

    Her şey mümkün 

    Ortada tam bir ikili iktidar durumu vardı: Bir yanda kısmi sosyalist destekli liberal burjuvazi tarafından yönlendirilen resmî ve yasal bir geçici hükümet, öte yanda Petrograd sovyetlerinin iktidarı. Her ne kadar sovyet yürütme kurulu iktidarı reddederek ilk başta geçici hükümeti desteklemiş olsa da, durum belirsizliğini ve istikarsızlığını sürdürüyordu. Kitleler çarı devirerek elde ettikleri gücün farkında olarak, siyaset sahnesini terketmeye niyetli değillerdi. Ayrıca sekiz saatlik işgünü kazanımıyla gazete okuma, toplantılara katılma, siyasal tartışma ve eylem için zaman kazanmışlardı. Halkın siyasal bilincinde ve eyleminde tam bir patlama yaşanıyordu. 

    Petrograd’da bu tarihî hadiseler yaşanırken, savaş da bir yandan devam ediyordu. Askerler yığınlar halinde firar ederken, bir yandan da subaylarıyla kapışıyorlardı. Şartsız acil barış özlemi her tarafı sarmıştı… 

    Geçici hükümet ise devrimi tüketmek ve savaşa devam etmek niyetindeydi. Sovyetler ise tam anlamıyla bilincinde olmadıkları bir iktidarı ellerinde bulundurmaktaydı. Sovyetlere ilk seçilenler veya katılanlar da oldukça karmaşık bir tablo oluşturmuştu. Her ne kadar “işçi ve asker sovyetleri” dense de, temsil kabiliyetleri farklı kesimlerin yanısıra seçilmemişler de buradaydı. Özellikle öğrenci, avukat, gazeteci gibi kürsü alabilen kesimlerden gelenler kararların alınmasında etkin olurken, fabrikaların ve kışlaların gerçek sesi pek duyulmuyordu. 

    Sovyetlerdeki ve sosyalist partilerdeki karmaşaya son verecek ilk adım, Lenin’in 3 Nisan’da Petrograd’a gelmesi oldu. Gelir gelmez Nisan Tezleri adıyla ünlenecek, Bolşeviklerin siyasetini radikal bir biçimde çizen ve mevcut yönetimi eleştiren görüşlerini formüle etti. Lenin savaşa son vermek ve köylülere toprak dağıtılması için “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganını öne attığında, kendi partisinde bile bir sarsıntıya yol açtı. Bolşeviklerin 15 bini Petrograd’da (özellikle işçi mahallesi Viborg’da) olmak üzere 79 bin üyesi vardı. 28-29 Nisan’da yapılan parti konferansında Lenin kendi çizgisini kabul ettirdi. 

    Rusya’da tarih hızlı akıyordu ama bu akışta girdaplar da vardı. Ekim’e doğru düz bir çizgi üzerinde değil, askerî diktatörlük ihtimalinin de bulunduğu karmaşık bir eksen üzerinde yoğun mücadeleler sürecekti.

    1917: SÜREKLİ DEVRİM YILI 

    9 OCAK Petrograd’da 50 bin işçi grevde, 1905’teki Kanlı Pazar anısına gösteriler. 

    22 ŞUBAT İşçilerin son derece siyasallaşmış olduğu Putilov fabrikalarında lokavt. 

    23 ŞUBAT Uluslararası Kadınlar Günü; yiyecek kıtlığına karşı büyük gösteriler. 

    24 ŞUBAT 200 bin işçi grevde. 

    25 ŞUBAT Petrograd’da genel grev. 

    26 ŞUBAT Orduyla göstericiler arasında şiddetli çatışmalar. Çarın Duma’yı dağıtması. 

    27 ŞUBAT Çarlık muhafızlarında isyan. Petrograd’da ayaklanma. İkili iktidar: Duma’nın Geçici Hükümeti ve Petrograd İşçi Delegeleri Sovyeti. 

    1 MART Petrograd’ın büyük meydanları sürekli gösteri mekanlarına dönüşmesi; yüzlerce sovyet, binlerce fabrika ve mahalle, köylü, ev kadınları milis komitelerinin kuruluşu. 

    2 MART Prens Lvov’un başkanlığında, liberal bir geçici hükümetin kurulması; II. Nikolay’ın Grandük Mihail lehine tahttan feragati. 

    3 MART Grandük Mihail’in tahtı reddetmesi. 

    6 MART Geçici Hükümet programının ilanı: Genel af, genel oya dayanan bir kurucu meclisin oluşturulması, savaşın sürdürülmesi. 

    14 MART Sovyetlerin tazminatsız ilhaksız barış çağrısı. 

    3 NİSAN Lenin’in başkent Petrograd’a gelişi. 

    4 NİSAN Lenin’in Nisan Tezleri’ni açıklaması. 

    20-21 NİSAN Dışişleri Bakanı Milyukov’un Rusya’nın savaşı sürdüreceğini belirtmesi üzerine Sovyetlerin sert tepkisi. Gösteriler ve Petrograd sokaklarında şiddetli çatışmalar. 

    5 MAYIS Petrograd Sovyet temsilcilerinden Kerenski, Savaş Bakanı; Çernov, Tarım Bakanı olur, ikinci Geçici Hükümet kurulur. 

    7 MAYIS Troçki’nin Petrograd’a varışı. 

    17 MAYIS Kronstadt’da sovyetin kendini tek yönetici ilan etmesi. 

    18 HAZİRAN Rus ordusu Galiçya’ya taarruz eder; 2 Temmuz’da Almanların karşı saldırısıyla düzensiz biçimde geri çekilmeye başlar. 

    3-5 TEMMUZ “Temmuz günleri”nde hükümete ve sovyete karşı işçi, asker ve Kronstadt bahriyelilerinin şiddetli gösterileri. Bolşevikler uzun bir tereddütten sonra hareketi destekler. Sıkıyönetim ilan edilir. Yüzlerce Bolşevik militan, Almanya hesabına casusulukla suçlanarak tutuklanır. Lenin Finlandiya’ya kaçar. Troçki tutuklanır. 

    7 TEMMUZ Kerenskiy başkanlığında “Soyalist Devrimin Selamet Hükümeti”nin kurulması. 

    24 TEMMUZ Kerenskiy başkanlığında, 3. Geçici Hükümet’in (Kadetlerle birlikte) kurulması. 

    18-21 AĞUSTOS Almanlar’ın Riga’yı ele geçirerek başkent Petrograd’ı tehdit etmesi. 

    25-31 AĞUSTOS General Kornilov’un askerî darbe teşebbüsü. 

    4 EYLÜL Troçki’nin kefaletle serbest bırakılması. 

    9 EYLÜL Bolşevikler’in Petrograd Sovyetinde çoğunluğu elde etmesi. 

    24 EYLÜL Kerenskiy başkanlığında, son koalisyon hükümetinin kurulması. 

    (1 Şubat 1918’e kadar Rusya’da kullanılan Julien (Ortodoks) takvimi ile Batı (Gregoryen) takvimi arasında 13 gün fark vardır. Dolayısıyla Şubat Devrimi Mart, Ekim Devrimi, Kasım diye de anılmaktadır. Bu kronoloji, eski takvime göredir.)

     

  • Bunları gören insan zannederdi!

    Bunları gören insan zannederdi!

    Haziran 2007’de ABD Soykırımı Anma Müzesi’ne bir fotoğraf albümü ulaştı. Albümün ilk sayfasında bulunan “Auschwitz 21.6.1944” notu bunun son derece nadir bir parça olduğunu gösteriyordu. Çünkü Auschwitz’de savaş sırasında çekilmiş pek az sayıda fotoğraf vardı. 

    Görsel-1-
    Auschwitz’de görevli subaylar ve kadın personelden (Helferhinnen) oluşan bir grup yakınlardaki Nazi dinlenme tesisi Solahütte’de kasvet (!) dağıtıyor.

    Nerede ve ne zaman çekildiklerini bilmiyorsanız bu sayfalarda göreceğiniz fotoğraflar sizde hoş duygular uyandıracaktır. Genç, sağlıklı, bakımlı kadınlar ve erkekler birlikte hoşça vakit geçiriyorlar. Sanki tatildeler, çalıp söylüyor, yiyip içiyor, eğlenip gülüyorlar. Fakat bir sorun var! Bu hayat dolu insanların hemen yakınlarında bir ölüm kampı bulunuyor. Orada adamlar ve kadınlar can verene dek zorla çalıştırılıyor, çocuklar tıbbi deneylerde perişan ediliyor, mahkumlar yakılıp yok ediliyor. Orası Auschwitz, tarihin gördüğü en korkunç yer! Fotoğraflarda iş streslerini atarken (!) göreceğiniz bu güzel(!) insanlar orada görev yapıyorlar. Bunlar Auschwitz’de çalışan Nazi subay ve gardiyanlar. Bunlar tutukluları öldüresiye çalıştıranlar, işkenceye yatıranlar, soykırıma tabi tutanlar. Bunlar korkunç emirleri gözlerini kırpmadan uygulayanlar. Oysa ne kadar da insana benziyorlar… 

    Görsel-2-
    Auschwitz’in daha önce hiç görülmemiş gülen yüzünü (!) dünyaya tanıtan fotoğraf albümü. Solda kamp komutanı Baer, sağda emir subayı ve albümün sahibi Karl Höcker.
    img176
    Gaz odalarının Nazi dönemindeki tek somut kanıtı! 1944 Ağustos’unda çekilmiş bu fotoğraf karesini, ilk kez 2001’de sanat tarihçisi Didi-Huberman kamuoyuna “gaz odaları”nın kanıtı olarak sundu ve Lanzmann ile aralarında “gaz odalarının varlığı için kanıt aranamaz” ekseninde kanlı polemik yaşandı (Photographies des camps de concentration et d’extermination Nazis, 2001).

    AUSCHWITZ’DE HAYATIN OLAĞAN AKIŞI 

    Üzerinde adı bulunmamakla birlikte, müze uzmanlarının yaptığı araştırmalar sonucunda albümün Auschwitz’in son komutanı Richard Baer’in yaveri Karl Höcker’e ait olduğu neredeyse kesin olarak anlaşıldı. Höcker Mayıs 1944’ten kampın boşaltıldığı Ocak 1945’e kadar bu görevde bulunmuştu. Albümde yer alan fotoğraflar SS subaylarının ve kamp çalışanlarının günlük hayatları ve rutin faaliyetleri hakkında yepyeni bilgiler sağlıyordu. 

    Görsel-3-
    Soldan sağa: “Ölüm meleği” doktor Josef Mengele, eski kamp komutanı Rudolf Höss, Josef Kramer ve ismi bilinmeyen bir subay.

    MACAR YAHUDİLERİ YANARKEN… 

    1944 yazında ve sonbaharında çekilen fotoğraflardan anlaşılan oydu ki, doğudaki kampları ele geçirip dağıtan Sovyet kuvvetleri kampın kapılarına dayanmışken bile Auschwitz’de çalışan subay, gardiyan ve diğer personel sosyal hayatlarını hiçbir şey yokmuşçasına sürdürüyordu. Üstelik fotoğraflar çok özel bir döneme aitti: O günlerde kampa getirilen Macar Yahudilerini yakarak imha etmek için fırınlar tam kapasiteyle çalıştırılıyordu. Albüm, Nazilerin bu insani dramdan zerre kadar etkilenmediğini gözler önüne seriyordu. 

    Görsel-4
    Karl Höcker (solda önde), aralarında Auschwitz’in işinin ehli (!) doktorlarının da bulunduğu bir grup iş arkadaşıyla sonbahar güneşinin tadını çıkartıyor
    Görsel-5
    Solahütte’de günlük dertlerinden (!) arınmak için hiyerarşik düzeni bozmadan akordeon eşliğinde şarkı söyleyen SS subayları. Ön sırada soldan sağa, Karl Höcker, Rudolf Höss, son kamp komutanı Richard Baer, Josef Kramer, Franz Hössler ve Josef Mengele.
    Görsel-6
    Yünlü eteklikler, pamuklu bluzlar… Auschwitz’in bir örnek giyinmiş kadın görevlileri bir Solahütte tatilinde Karl Höcker’in dağıttığı böğürtlenlerle müzik eşliğinde ziyafet çekiyor.
    Görsel-7

    EN ZALİMLER TATİL KAZANIYORDU

    Albümdeki karelerin en dikkat çekicileri, Auschwitz’e 30 kilometre uzaklıktaki Nazi dinlenme tesisi Solahütte’deki yaşantıdan kesitler içeriyor. Arşiv kayıtlarına göre göre Auschwitz’deki kirli görevlerini diğerlerine örnek olacak biçimde kusursuzca yerine getiren kamp çalışanları Solahütte’de bir tatille ödüllendirilerek teşvik ediliyordu. 

    Görsel-8
    Auschwitz’de günahsız insanlar acılar içinde can verirken, yemyeşil bir ormanın içinde kurulu Solahütte’nin huzur dolu sessizliğinde dinlenen kamp çalışanları.

    ALBÜMÜN SAHİBİ KARL HÖCKER’E NE OLDU?

    Höcker, Auschwitz boşaltılıncaya kadar kampta kaldı. Ocak 1945’te Dora- Mittelbau’ya komutan olarak atanan Baer ile birlikte yeni görev yerine gitti. Müttefikler kampı kurtarırken ortadan kayboldu. İngilizler onu Hamburg yakınlarında yakaladı. 1946’da sadece 18 aylık bir tutukluluktan sonra serbest bırakıldı. Batı Alman savcılar Eichmann Davası’ndan önce onu aramaya başlayıncaya kadar kimse peşine düşmedi. Engershausen’de karısı ve iki çocuğuyla yaşadı, bir bankada şef kasiyer oldu. 1965’te Frankfurt Auschwitz davalarında 1000 kişinin öldürülmesine yardımcı olmaktan yedi yıl hapse mahkum oldu. 1970’de serbest bırakıldı. Bankadaki görevine döndü. Emekli olduktan sonra bahçesinde çiçek yetiştirdi. Hakkındaki belki de en büyük delil olan fotoğraf albümü 2007’de ortaya çıktığında artık çok geçti. Höcker, 2000 yılında 88 yaşında eceliyle ölmüştü. 

    Görsel-9
    Auschwitz’de daktiloluk, sekreterlik, telgraf operatörlüğü gibi görevler üstlenen kadın çalışanlara Helferhinnen (yardımcı) deniliyordu. Höcker, Solahütte yolunda serviste personel kızlarla neşeli bir sohbette.

    Auschwitz güncesi 

    25 OCAK 1940 

    SS’ler Polonya’nın Krakow şehrine 60 kilometre uzaklıktaki Oswiecim’de bir toplama kampı kurmaya karar verdi. 

    20 MAYIS 1940 

    Berlin bölgesindeki toplama kampı Sachsenhausen’den nakledilen 30 hükümlüden oluşan ilk mahkum kafilesi Auschwitz’e getirildi. 

    1 MART 1941 

    Kampı ziyaret eden Heinrich Himmler kampın kapasitesinin 30.000 kişiye çıkarılmasını, yakınlardaki Birkenau’da yeni bir kamp inşası emrini verdi. 

    3 EYLÜL 1941 

    İlk gazla toplu öldürme gerçekleşti. Naziler 600 Sovyet mahkum ile hasta ve zayıf 250 mahkumu Zyklon B gazıyla imha etti. 

    15 ŞUBAT 1942 

    Yukarı Silezya’dan getirilen Yahudi kafilesi kampa ulaşır ulaşmaz gaz odasına gönderildi. 

    26 ŞUBAT 1943 

    İlk Roman kafilesi kampa getirildi, yıl sonuna kadar sayıları 18.000’i bulacaktı. 

    7 EKIM 1944 

    Gaz odalarındaki ölü bedenleri taşımaya zorlanan Yahudi grubu isyan girişiminde bulundu. Hepsi öldürüldü. 

    25 KASIM 1944 

    Sovyet birlikleri yaklaşırken Himmler kanıt bırakmamak için Auschwitz- Birkenau’daki gaz odaları ile krematoryumların yıkılmasını emretti. 

    18 OCAK 1944 

    Sovyet kuvvetlerinin kampa iyice yaklaşması üzerine SS’ler kampı boşalttı. 60 bin mahkum batıya yürümeye zorlandı. Bu ölüm yürüyüşünde 15.000’i hayatını kaybetti. 

    27 OCAK 1945 

    Kampa giren Sovyet güçleri kalan 7.000 civarında mahkumu serbest bıraktı. Kampta o güne kadar yaklaşık 1.000.000 Yahudi, 74.000 Polonyalı, 21.000 Çingene ve 15.000 Sovyet savaş esiri yok edilmişti.