Yunanistan’ın Sakız adasında bulunan Mecidiye Camii, 1848’de Sultan Abdülmecid devrinde yapılmış ve iki yıl sonra bizzat padişah tarafından ziyaret edilmiş. Bugün Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor.
Anadolu yarımadasının yedi kilometre batısında bulunan Sakız adası (Chios), tarihte Ege adalarının en zengini olarak bilinir. Tarihî İyonya bölgesine dahil olan bu ada, MÖ 7. yüzyılda Efes, Milet gibi şehirlerle birlikte İyonya birliğini kurmuştur. Tarihî yazgısı, komşusu olduğu Batı Anadolu şehirleriyle bir olan bu adanın halkı, Pers, Atina, Sparta ve Makedonya güçleri altında yaşadıktan sonra, MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur.
Bizans dönemi sonlarına doğru ilk Türk denizcisi Çaka Bey, 1090 senesinde yedi seneliğine adaya hakim olur. Bu kısa dönem sonrası adada tekrar Bizans egemenliği, daha sonra da Venedik ve Cenova hakimiyeti görülür. Sakız adası Kanunî Sultan Süleyman döneminde, 1566’da Piyale Paşa tarafından fethedilir. Osmanlı-Venedik savaşları sırasında 1694’de elden çıkan ada, 1695’te tekrar ele geçirilir. Yunan bağımsızlık isyanı sırasında, 1820’lerde adada şiddetli çatışmalar yaşanır. Çok sayıda Hıristiyan ve Müslüman bu çatışmalarda hayatını kaybeder.
Osmanlı camiinde Bizans Eserleri Abdülmecid döneminde inşa edilen ve bugün müze olarak kullanılan camide Bizans dönemine ait freskler ve Bizans sonrası mezar taşları sergilenmekte.
Antik çağdan beri tarımsal üretim zenginliği ile bilinen adanın önemli ihraç maddeleri olan zeytinyağı ve şarabın arasına, Ortaçağ’dan itibaren sakız da (mastik) katılmıştır. Adanın Türkçe ismini veren bu madde, bodur bir ağaçtan elde edilir. 19. yüzyılın ortalarından itibaren, Sakız adası buharlı gemilerle deniz ticaret filosu işletmede öncü olur ve daha da zenginleşir.
Osmanlı devrinde Sakız’daki Türk ve Müslümanlar, adanın merkezi olan Kastro’da kaleiçinde yaşıyorlardı. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrasında, modernleşmeye çalışan Osmanlı Devleti’nde Müslümanların kaleiçinden şehrin genişlemeye başlayan modern mahallelerine taşınmalarını teşvik için Sultan Abdülmecid döneminde Sakız merkezinde bir cami inşa edildi. Dr. Şefaattin Deniz’in araştırmasına göre, Sultan Abdülmecid Han’ın irâde-i seniyyesi ve onun vakıf kaynaklarıyla inşa edilmiş olmasından dolayı, Sakız Adası İskelebaşı’ndaki bu camiye Mecidiye Camii adı verildi. 1847’de inşaına başlanan cami, 1848 sonbaharında bitirildi. Mimarı, mühendis Osman Tevfik Efendi’ydi. Kubbesi ve bir minaresi olan cami, 19. yüzyıl Osmanlı mimari stilini yansıtmaktaydı. Avlusundaki çeşmesi ve muvakkithanesi bugün de ayaktadır. Camiye vakıf geliri getirmesi için 11 adet dükkan inşa edilmiş, minare ve çeşme alemleri Istanbul Ortaköy Mecidiye Camii’nin de alemlerini yapan dökmecibaşı İbrahim Ağa tarafından yapılmıştır.
Mecidiye Camii 1847’de inşasına başlanan ve bir yılda tamamlanan caminin mimarı mühendis Osman Tevfik Efendi’ydi. Cami, kubbesi ve minaresiyle 19. yüzyıl Osmanlı mimari stilininin başlıca örneklerinden biri.
Sakız Mecidiye Camii’nin en ilginç tarihsel özelliği, esere ismini veren sultanın buraya yaptığı ziyarettir. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrası Ege adalarında Osmanlı egemenliğini vurgulamak için Taif vapuru ile Ege ve Akdeniz gezisine çıkan Sultan Abdülmecid, 18 Haziran 1850, Salı akşamı Sakız adasına gelmiş, üç gece adada kalmış ve Cuma namazını adını taşıyan camide kıldıktan sonra adadan ayrılarak Çeşme’ye geçmiştir.
Balkan Harbi sırasında 1912’de Yunan hakimiyetine geçen Sakız’da, Müslümanların 1924 mübadelesi ile Anadolu’ya göç etmeleri sonucu bugün Müslüman nüfus yaşamasa da, ada yaz aylarında Türk turistlerin akınına uğruyor. 1927’de Yunanistan tarafından tarihî eser olarak tescil edilen Sakız Mecidiye Camii, bugün şehrin ticari merkezinde yoğun yapılaşma arasında seçilebiliyor. Cami, Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor. Bizans freskleri yanında “Bİzans sonrası” döneme ait mezartaşları da burada sergileniyor!
Bundan 26 yıl önce, Aralık 1991’de SSCB fiilen sona erdi. 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren iktidarı elinde tutan komünist rejimin orak-çekiçli bayrağı indi, yerine üç renkli Rusya bayrağı çekildi. Sayısız mücadelenin bileşiminden oluşan bu muazzam sürecin kilometre taşları.
Fransız İhtilali’nin 200. yıldönümünde, Doğu Avrupa kimilerinin devrim dediği bir dizi büyük değişime sahne oldu. Olup bitenlerin sadece iki yıl içerisinde SSCB’nin tarihe karışmasıyla sonuçlanacağını, 1989’da çok az kişi tahmin edebilmişti.
Doğu ve Orta Avrupa ulusları bağımsızlıklarını kazanmaya çalışırken, diğer yandan da Rusya ve diğer Doğu Bloku ülkelerinde reformcularla eski parti çizgisini savunanlar arasında adı konulmamış bir içsavaş yaşanıyordu. Muhafazakarlar Gorbaçev’in değişimlerine karşı çıkıyor, reformcular ise değişimin yeterince hızlı olmadığını ileri sürüyordu ki, ikinci kesimin içinde birkaç yıl sonra SSCB’yi iptal eden kararı imza edecek olan Yeltsin de vardı. Bu mücadele 1991 Ağustos’unda eski ekolden komünist bürokratların açık bir darbe girişimine dönüştü; ancak tarihin çarkları artık geriye dönemezdi. Darbenin bastırılmasında öne çıkan Rusya Federasyonu başkanı Yeltsin, Gorbaçev’in Kırım’dan Moskova’ya gelmesini sağladı. Ancak artık ipler onun elindeydi. Gücü elinden kayıp giden Gorbaçev 25 Aralık 1991’de istifa etti ve Yeltsin hemen ertesi gün SSCB’nin sona erdiğini ilan etti. Moskova’da tüm yetki şimdi ona aitti (Gorbaçev’in daha sonraları “Yeltsin’in Politbüro’dan uzaklaşmasından sonra tekrar önemli görevlere gelmesine izin vermek en büyük hatalarımdan biriydi” dediği öne sürülmüştür).
Kremlin’de dalgalanan orak-çekiçli bayrak indirilerek yerine üç renkli Rusya bayrağı çekildi. SSCB, kuruluşunun 69. yılında tarihe intikal ederken, komünistler de 1917 İhtilali’nin 74. yılında sahneden çekiliyordu. Sayısız mücadelenin bileşiminden oluşan bu muazzam süreci biraz daha geriden alalım.
1980’li yıllarda Sovyet sistemi tüm haşmetine rağmen içten içe çürüme ve dağılma sürecine girmişti. Aksi halde Gorbaçev gibi reformist bir kişi Politbüro’ya giremez, bu kurumun önemli işlerini yönetemez ve Mart 1985 tarihinde genel sekreterliğe getirilemezdi. 1964’den 1982’ye kadar parti genel sekreterliği yapmış olan Brejnev döneminde iyice hantallaşmış olan yapı, Yuri Andropov’un iki, Konstantin Çernenko’nun sadece bir yıl süren yönetimlerinde değişmediği gibi, gidişat da artan bir endişe uyandırmaktaydı. Böylece, açık farkla en genç Politbüro üyesi olan 54 yaşındaki Gorbaçev’in liderliğinden medet umuldu. O da hiç vakit yitirmeden kolları sıvadı. Önünde, son derece verimsiz bir ekonominin modernizasyonu ve parti başta olmak üzere her alanda hantal bir yapı arz eden bürokrasiyi etkin kılmak gibi çok zor iki görev vardı.
Kremlin’de kitleler Ağustos 1991’deki darbe girişiminden sonra halk sokağa dökülerek Gorbaçev’e destek verdi (üstte). Yüksek Sovyet toplantısında Gorbaçev ve Yeltsin el sıkışması yeni Rusya Federasyonu’nun habercisiydi (solda).
Ekonomideki yeniden yapılandırmaya “peresteroyka” adını verdi. Stalin döneminden kalma merkezî planlamayla yönetilen ekonominin teknik ve organizasyon olarak yenileştirilmesi için halkın desteğine ihtiyacı vardı. Geniş kesimleri politik olarak kazanmak için açıklık politikasını öne sürdü ki, buna da “glasnost” adı verildi. Bu iki terim derhal dünya siyasi literatürüne girdi. Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev döneminde uç vermeye başlayan ancak kısa sürede durdurulan yumuşama, bu ikinci gelişinde geri dönülmez bir şekilde ülkeyi sardı. İfade ve eleştiri özgürlüğü artarken, yıllardır sansüre takılmış kitaplar basıldı, oyunlar sahnelenmeye başlandı. KGB bile eleştiriliyordu ama, diğer ülkelerde olduğu gibi paçayı kolay kaptırmayacaktı.
Elbette ki tüm bu değişimler çok kısa sürede gerçekleşmedi. Ressamlar, müzisyenler ve diğer sanatçılar istedikleri gibi çalışmak üzere çok zorlu mücadeleleri sürdürdüler, ifade özgürlüğü hiçbir alanda kolay kazanılmadı ama Pandora’nın Kutusu bir kez açılmıştı. Her ne kadar Komünist Partisi’nin önderliği henüz sorgulanmıyorsa da, bunu sona erdirecek güçler artık harekete geçmişti.
Gorbaçev’in işi kolay değildi. Bugün durumun umutsuzluğu daha iyi değerlendirilebiliyor. Rus ordusu 1979’dan beri Afganistan’da sonu görünmeyen bir asimetrik savaş yürütüyor, silahlanmanın yükü, kaynaklar üzerinde büyük baskı yapıyordu. Ayrıca 1986’da Çernobil’deki nükleer facianın günlerce halktan gizlenmesi hiç de yerinde bir tutum olmamış, ancak radyasyonun İsveç makamları tarafından keşfedilmesinden sonra açıklama ve tahliye yapılmıştı. Çarlık döneminden Bolşeviklere geçen sansür ve kapalılık alışkanlıkları o kadar kısa sürede geride bırakılamazdı.
Ancak, bunlardan çok daha önemli bir başka husus vardı ki, o da nüfus artış hızının 1950 ile 1981 arasında % 1.8’den % 0.8’e düşmüş olmasıydı. Bu, ülkede uzun vadede bir nüfus krizi yaşanacağına işaret ediyordu. Bebek ölüm oranı binde 25 gibi oldukça yüksek bir düzeyde idi. Kürtaj sayısı doğumların çok üzerinde olup, nüfus yaşlanıyordu. Etnik Ruslar ayrıca SSCB nüfusu içerisindeki paylarının son 30 yıl içerisinde % 55’den % 51’e düşmüş olmasından da hoşnut değillerdi. Bunlar rejimin geleceği açısından, suç oranı ve alkolizm sorununda çok hızlı artışla birlikte, derin tehlike arz ediyordu. Ülke üretmiyor, tüketmiyor ve üremiyordu.
Glasnost kör-topal ilerleyedursun (Stalin’in milyonlarca cinayeti açıkça tartışır hale gelmişti), perestroyka bir türlü başarılı olamıyordu. İşletmelere devlet sübvansiyonu kesilse bile üretkenlik artışı ve en azından kendisini çevirecek kadar kârlılık sağlanamıyordu. Keza tarım alanında da 50.000 kolektif işletme veya devlet işletmesinde, çalışanlara teşvik verilmesine ve küçük özel çiftçiliğin özendirilmesine rağmen üretim artmadı. İşletmelerin büyük bölümü zarar ediyor ve devlet fonlarıyla ayakta tutuluyordu. Çoğu yerde bir kişilik iş için üç-dört kişiye maaş ödenmekteydi. Ortada tam bir “devlet maaş verir gibi yapıyor, işçiler ve memurlar da çalışır gibi yapıyorlar” durumu vardı.
Darbe girişimi sırasında Moskova Darbe girişimi sırasında Moskova’da tanklar kol gezerken halk darbecilere direnmişti (üstte). Moskova’daki Lubyanskaya meydanında bir grup, Sovyet istihbarat örgütü Çeka’nın kurucusu Dzerjinski’nin heykelinin yıkılışını izliyor (altta).
1989’a gelindiği zaman, 1917 sonundan beri ilk kez, çok sayıda adayın yarıştığı seçimler yapıldı. Oy verenler 2.250 üyesi olan Halk Temsilcileri Kongresi’ni seçti, onlar da 542 üyeli yasama organı olan Yüksek Sovyet’i oluşturdular. Ayrıca, beş yıl için seçilen bir başkan olacaktı. Bu seçimin niteliği, rekabete rağmen tartışmalıydı; çünkü sandalyelerin üçte biri parti ve bağlı kuruluşlar için ayrılmıştı. Buna rağmen yeni muhalefet partileri, resmen olmasa da fiilen oluşmaya başladı.
1990’da Gorbaçev, Batı’daki yetkili başkanlık modeline yakın bir statüyü kabul ettirdi. İşler bu safhaya geldiğinde çok önemli bir değişiklik daha ortaya çıkmaktaydı. Devletin partiye üstünlüğü öne çıkmakta ve kabul edilmekteydi. Ne var ki her büyük kriz döneminin genel özellikleri, SSCB’de de ortaya çıktı. Yapılanlar ve yapılmayanlar kimseyi tatmin etmiyor, ülke bölünüyordu. Reformları çok yavaş bulanlar ile çok aşırı bulanlar giderek daha kızgın tartışmalara girdiler. Ama bunun ötesinde, 200’e yakın etnik ve dinî gruptan oluşan ülkede özerklik ve bağımsızlık isteyenler seslerini yükseltiyor, eski düşmanlıklar canlanıyordu. Azeriler ve Ermeniler toprak savaşına başlarken, Gürcistan ve diğer Kafkasya toplulukları arasında da çatışmalar yükseldi. Baltık ülkeleri bağımsızlık hareketlerine giriştiler. Böyle bir ortamda reformların yürütülmesi çok daha zor hale geldi. Ve işte, tam da bu dönemde Doğu Avrupa ülkelerinde bir dizi büyük siyasi değişim veya başka bir deyişle “devrim” patlak verdi (Hangi terimin kullanılacağı nihayetinde bir tanım meselesidir).
Parti ve devlet reformu, ekonomik değişim için başarısız çabalar, siyasi muhalefetin açık hale gelmesi, 64 bin kayıp verilen Afganistan işgalinin sona erdirilme çabaları, etnik çatışmalar ve bağımsızlık hareketleri ile Doğu Avrupa’daki olayların hepsi üstüste gelince, hâlâ çok verimsiz olan bir sistemin tüm bunlarla aynı anda başa çıkması imkansız hale geldi. Çöküşün koşulları ortaya çıkmıştı. Şimdi bağımsızlık hareketleriyle birlikte, dış olaylara bir göz atalım.
SSCB’nin 15 Temmuz’u Moskova’da kalabalık grupların darbe girişimi sırasında askerî araçların Kızıl Meydan’a ilerleyişini durdurması 15 Temmuz ile benzer manzaralar meydana getirmişti.
Glasnost ile başlayan muhalefet hareketleri önce Rusya’da yükselmiş, bu Doğu Avrupa’daki gelişmeleri tetiklemişti. Ruslar kendi basın özgürlüklerini genişletirken, diğer ülkelerin 2. Dünya Savaşı sonrasından kalan Stalinci parti şeflerinin sansürüne tâbi şekilde yaşamaları elbet kabul göremezdi. İlginçtir, bu kez de Doğu Avrupa’daki olaylar ters yönde etki yaparak Rusya’yı daha derinden sarsacaktı. Pandül “doğu-batı-doğu” diye sallandı, sallanırken de dünyayı sarstı.
Estonya’da ve Kazakistan’da huzursuzluk daha 1986-87’de ortaya çıkmaya başlamıştı. Kısa süre içinde tüm Baltık ülkeleri bağımsızlık hazırlığına başladı. 1988 Şubatı ile 1989 Ağustos’u arasında Kafkasya, Ukrayna, Baltık ülkeleri ve Moldavya’da olaylar yükseldi. Aynı dönemde Doğu Ukrayna, Batı Sibirya ve Kuzey Kafkasya’da çok yaygın madenci grevleri görüldü. Haziran 1989’da Fergana vadisinde Özbekler, Stalin’in buraya sürdüğü Mesket Türklerine saldırıp 115’den fazla kişiyi öldürdü. Karadeniz çevresinde ise Abhazlar Gürcülerle, Kazaklar da Lezginler (veya Lezgiler) ile çatışmaya başladılar. İşler gün be gün kontrolden çıkıyordu. Doğu Avrupa daha fazla dayanamazdı.
SSCB’nin kaderinin belirlendiği yıllar Darbe girişimi sırasında Rusya devlet başkanı Boris Yeltsin hükümet binasının önünde halkı darbeye karşı genel greve çağırmakta (üstte). 1990’da Moskova’da ilk McDonalds açıldığı gün Moskova’daki restoranı otuz bin kişinin ziyaret etmesi Sovyet Ekonomosi’nin sona erdiğini simgeleyen fotoğraflardandı (altta).
1980’leri yaşayanlar Polonya’da Lech Walessa ve Dayanışma Hareketi muhalefetini çok iyi hatırlar. 1970’lerde reformcu Edmund Gierek’in zamanında gelişen bu hareket, Rusya’nın Polonya üzerindeki ağır baskısıyla sona erdirilmişti. Gierek’in yerine parti ve hükümet lideri olarak General Jaruzelski getirildi. Gösteriler ve grevler yasaklandı, Walesa tutuklandı. Fakat küskün bir işçi sınıfıyla sorunları çözemeyeceğini gören Jaruzelski, işçi liderlerini serbest bırakıp sıkıyönetimi kaldırdı. Ancak 1985- 89 arasında direniş giderek arttı ve nihayet Dayanışma’ya seçimlere katılma izni verildi. Komünistlere gene kontenjan ayrılmıştı ama 40 yıldır ilk kez yapılan serbest seçimlerde Dayanışma, rakiplerini silip süpürdü. Geçmişinden kopmak isteyen Polonya Komünist Partisi dağılırken, Batı tipi bir sosyalist partiye dönüştü.
Polonya, barışçı bir şekilde sistemden çıkmıştı. Polonya’dan sonra Macaristan da harekete geçti ve 1989 Eylül’ünde Batı ile sınırını açarak değişime katıldı. Akabinde Doğu Almanya’daki büyük değişim başladı. Onlar da kapıları açtılar ve serbestlik olunca Batı’ya ilticanın azalacağını düşündüler. Ne var ki, 1989/90 kışında yarım milyondan fazla kişi Batı’ya kaçtı ve ülke hızla boşalırken yıl sonuna doğru Berlin Duvarı açıldı. 2.4 milyon üyesi olan Doğu Alman Komünist Partisi de hızla çözüldü. Arkasından ABD ve SSCB, savaş sonrası sınırlarının değişmeyeceği garantisi şartıyla iki Almanya’nın birleşmesine muvaffakat ettiler.
1989’un değişim fırtınalarında Çekoslovakya’nın özel bir yeri vardır. 1968’deki halk ayaklanmasının Varşova Paktı orduları tarafından işgalle bastırılmasından 21 yıl sonra Prag’da gösteriler o kadar etkiliydi ki, genel grev karşısında çaresiz olduklarını anlayan parti ve hükümet yetkilileri derhal istifa ettiler. 68’in kahramanı Dubçek, yeni başbakanın yanında halkın karşısına çıkarak, onun özgürlük vaatlerini destekledi. Gorbaçev de ülkedeki Rus askerlerini çekmeyi kabul etti. Muhalif yazar Vaclav Havel geçici başkan olurken, bir ülke daha eski sistemi yıkmış oldu. Tüm bunlar kan dökülmeden, sadece muhalefetin ezici güç gösterisi sayesinde gerçekleşti.
Benzer bir değişim, halkın tek parti diktatörlüğüne artık tek bir gün dahi dayanmak istemediği Bulgaristan’da tekrarlandı. 1954’den beri iktidarda olan Todor Jivkov’un Kasım ayında görevden alınması üzerine yönetime getirilen Peter Mladenov, 11 Aralık 1989 tarihinde Komünist Parti’nin artık iktidarda olmadığını açıkladı. Bu karar bir ay sonra parlamento tarafından onaylanacaktı ama, ahalinin kızgınlığı çabuk geçmemiş olacak ki 1990 yazında kızgın bir grup Komünist Parti binasını ateşe verdi.
Sovyet rejiminde yumuşama dönemi Ekonomide açıklık anlamına gelen ve Sovyet rejiminin yumuşatıldığı Perestroyka döneminde yasaklı tüm kitaplar yeniden basıldı (sağda). Bu dönemde popülerleşen çocuk diplomasisiyle 1988’de Los Angeles’tan 9 yaşındaki bir öğrenci Rusya’ya barış mesajı getirdi (üstte).
1989 Aralık ayına gelindiğinde, Doğu Avrupa’da Çavuşesku’nun Romanya’sından başka diktatörlük kalmamıştı. Tüm bu olaylar olurken iktidardakiler durumu adeta uzaktan seyretmişlerdi. Ne var ülke için için kaynıyordu ve yılın son günlerinde olaylar aniden patlak verdi. Ordu, hükümetin “halka ateş” emrine uymadı. Çavuşesku’nun özel muhafızları devreye girdi ve yüzlerce kişinin öldürüldüğü şiddet eylemlerine girişildi. Bunun üzerine ordu da Çavuşesku’nun muhafızlarına hücum ederek onları dağıttı. Çatışmalar sürerken Bükreş’ten kaçan diktatör yakalanarak “ayaküstü mahkemesi”nde ölüme mahkum edildi. Noel günü karısıyla birlikte kurşuna dizildi. Böylece Doğu Avrupa’daki son diktatörlük de tarihe karışmış oldu. Şimdi tarihin pandülü tekrar SSCB’ye doğru sallanacak ve oradaki işini tamamlayacaktı.
1990 ve 1991’de SSCB’yi oluşturan tüm cumhuriyetler durumu görmüş ve dağılma sonrasındaki bağımsızlık için hazırlanmaya başlamışlardı. Bunlar arasında üç Baltık cumhuriyeti, Estonya, Letonya ve Litvanya bağımsızlık ilan ettikten sonra SSCB bunu tanımamıştı. Henüz buna hazır değildi. Bir yandan görüşmeleri sürdürürken diğer yandan da bu ülkelerdeki duruma darbe girişimleri ve askerî operasyonlarla müdahale etmeye çalıştılar ama direniş karşında geri çekildikleri gibi, Batı ülkelerinin bu bağımsızlıkları tanıması karşısında çaresiz kaldılar. Bu süreçte Gorbaçev’e Nobel barış ödülü verilmiş ve perestoroyka serbest piyasaya geçişin hızlandırılmasıyla sürdürülmeye çalışılmıştır ama, söz konusu günlerde siyaset öne çıkmış, ekonomiye kulak asan pek kimse kalmamıştı.
1991’de üç Baltık ülkesi ve Gürcistan’ın bağımsızlık ilanından sonra, diğerleri de onları izledi. Bu dağılma sürecini askerî darbeyle durdurma yolunda beyhude gayret sırası, şimdi Rusya’daki bir grubun eline kalmıştı. Ne var ki dağılmayı önlemek bir yana, Ağustos ayında bu grubun yarattığı kriz tam tersine kopmaları hızlandırdı ve hemen ertesinde bağımsızlık ilanları resmî hale getirildi. Darbenin bastırılmasıyla, 15 devletin egemenliğinin resmen tanınması önünde bir engel kalmadı. 1991 sonunda SSCB tarihe karışırken, Baltık ülkeleri ve Gürcistan dışında kalanlar Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) oluşturdular ama, bu, egemen devletler arasında bir işbirliği antlaşmasından ibaretti. Gürcistan bir ara katılıp sonra tekrar ayrıldı. Yeltsin ise BDT’den ayrı olarak, hiç değilse gevşek bir Slav birliği oluşturmaya çabaladı. Rusya, Belarus, Ukrayna ve Kazakistan’ın yoğun Rus nüfusa sahip Kuzey bölgesini BDT’nin ötesinde birleştirme çabaları başarılı olmadı. Öte yandan dağılma da kolay olmamıştı. Zira tüm ülkelere dağılmış Rusların ve Rus birliklerin geri çekilmesi, üslerin ve tesislerin paylaşılması, yeni orduların yaratılması, her ülkede kalan azınlıkların durumu, Kırım ve Donetz’in tartışmalı toprakları gibi sayısız sorun ortaya çıktı ve bunlar günümüzde de bu ülkeleri sarsmaya devam ediyor.
ANALİZ
SİSTEM NEDEN-NASIL YIKILDI?
Savaşta, sürgünde, angaryada milyonlarca kişi can verdi…
Stalin dönemi katliamlarından ekonomik baskılara, silahlanma yarışından kapalı toplum yapısına…
Hiç kuşku yok ki en temeldeki neden, Çarlık Rusya’sı tarafından işgal ve ilhak edilen ülkelerin, bunun komünistlerin eliyle devamını kabul etmemesidir. SSCB tüm halkların gönüllü birliği üzerine kurulmuş olduğunu iddia etmiş olsa da, bu saf bir propagandaydı. Bu “birlik” Kızılordu sayesinde zorla oluşturulmuştu; direniş ise hiçbir zaman sona ermemiş, açık veya kapalı biçimlerde sürmüştü. Komünistler işgal, asimilasyon, sürgün, toplu nüfus transferleri gibi yollarla Çarlık politikalarını devam ettirdiler. Örneğin Baltık ülkelerini denetlemek için buraya yerleştirilen Ruslar her zaman kanayan bir yara oldu ki, bu her ülkede belli ölçülerde vardı. Stalin, Finlandiya (ki 1941’deki savaşla bu ülkeden de Karelya’yı almıştır) ile Kars-Ardahan hariç, Çarlık döneminde ilhak edilmiş toprakların hepsini tekrar işgal etmiştir.
İkinci faktör, Gorbaçev’in glasnost ile aşılmaya çalışılan kapalı toplum meselesidir. Ülke, her zaman ağır baskı, yasaklar ve sansürle yönetilmiş, muhalif görüş sahipleri kitlesel imha veya sürgünle karşılaşmıştı. Büyük bir toplumun uzun süre bu kadar ağır baskı ve zulümle yönetilmesi olanaksızdı. Bu nedenle parti ve devlet mekanizmaları sorgulamayan, eleştirmeyen, sadece yerli-yersiz talimatları uygulayan memurcuklarla (aparatchik) dolmuştu. Keza, bu ülkede tarihî kökleri çok derin olan yabancı düşmanlığı ile sınırların kapatılması, ahalinin seyahatinin bile sınırlanması, artık bu çağda sürdürülemezdi.
Üçüncü faktör, ekonomik başarısızlıktır. Endüstrileşme için birikim, işçi sınıfına çok az ücret verilmesi ve köylülerin elindeki ürüne zorla el konulması pahasına gerçekleşmişti. Sayısı asla bilinmeyecek kadar köylü, tüccar, işletme sahibi ve okumuş insan kolektifleştirme sırasında öldürülmüş veya açlıktan hayatını yitirmiştir. Bunun etnik temizlikle birleştirilmesi (örneğin Ukrayna’daki Holomodor) bu ülkedeki yarayı kapatılmaz hale getirdi. Kurulan devlet işletmeleri ve kolektif çiftliklerde verimlilik son derece düşük kalmış, bunun sonucunda tüketime arz edilen ürün miktarı ve çeşidi çok sınırlı kalmıştır. Ayrıca hizmet sektörünün ihmal edilmesi de hayat kalitesini düşüren çok temel bir etkendi. Uzun çalışma saatlerinden sonra lahanadan başka mal kalmamış olan dükkanlarda sıraya giren insanlar mutlu olamazdı. Bol olan tek şey, alkolizmi yaygınlaştıran içki arzıydı.
Dördüncü faktör silahlanma ve uzay yarışına ayrılan dev fonlardır. Depolarda ve limanlarda çürüyen on binlerce uçak, tank, gemi ve füze yerine biraz daha azı yapılsa, hatta her yıl hiç değilse bir-iki nükleer denizaltı ve geminin parası halkın refahı için harcansa, insanlar biraz daha mutlu olabilirdi. Her alanda kapitalist ülkeleri geçme iddiası, ancak daha özgür, mutlu ve şevkli bir ahaliyle başarılabilirdi. Kaldı ki, örmeğin bilim alanında Lysenko gibi sözde materyalist bilim sahtekarları nedeniyle Vavilov gibi gerçek âlimlerin öldürülmesi ülkeye sonsuz zararlar vermiştir.
Beşinci faktör, planlamanın sorunlarının teknik olarak çözülmemiş olmasıdır. Böylece sürekli yanlış kaynak tahsisi yapılmış, tüketim ve yatırım sektörleri arasında dengeler oluşturulamamış, verim artırılamamıştır. 1970’lerde Sovyet sanayisi aynı üretim için gelişmiş ülkelerden en az iki kat daha fazla işgücü ve enerji kullanıyor, ayrıca ekolojik felaketler de birbirini izliyordu.
Ekonomik başarısızlık Stalin’den beri devam eden korumacı Sovyet ekonomisinde, çöküşe doğru temel tüketim mallarına erişimin zorluğu yeniden ortaya çıktı. 1940’lardan beri görülmeyen ekmek kuyrukları 1991’de kendini tekrar göstermişti.
Nüfus meselesi de altıncı faktördür. 1. Dünya Savaşı ve onu izleyen uzun içsavaş sırasında milyonlarca insan yokolmuş, bunu zorla kolektifleştirme ve parti temizlikleri ile muhaliflerin yokedilmesi sırasında öldürülen kitleler izlemişti. Nihayet 2. Dünya Savaşı sırasında yapılan büyük hataların kayıpları artırması nedeniyle, dört yılda 26 milyon insan yitirilmiştir. Sayısız milyonlar da sürgünde, çalışma kamplarında ve angaryada hayatını kaybetmiştir. Bu konuda araştırma yapanlar saçlarını başlarını yolar, çünkü gerçek rakama ulaşmak mümkün değildir. Belki biraz yaklaşan tahminler yapılabilir. Her halükarda 1914 ile Stalin’in ölümü arasındaki 39 yıldaki insan kaybı 40 ila 50 milyon arasındadır; muhtemelen 50’ye yaklaşmış veya az aşmıştır. Ahalisi bu kadar ezilen bir sistemin bu kadar ayakta kalması bile mucizedir. Gerçi, Bolşeviklerin 1917’den sonra ülkeyi ayakta tutacak yegane güç oldukları yaygın kabul görür; ancak bu doğru olsa bile, dağılmayı sadece bir süre, yani 74 yıl için ertelemiş oldular.
Nihayet yedinci faktör olarak bu dağılma sürecinde dış ilişkilerin rolünden de söz etmek gerekir. Stalin yıllarında Komünist Enternasyonal’in tamamen Rus çıkarlarının bir aracı olması, bu ülkenin ilk yıllarında görülen uluslararası dayanışma ve yardımlaşmayı yıkmıştır. Ayrıca, başta Çin olmak üzere diğer ülkelerle ilişkiler çok sorunluydu. İşgal ettikleri ülkelerle kurdukları Varşova Paktı da faydasından daha fazla yük getirmekteydi. Batılı güçler bu ülkelerdeki muhalefeti her yolla destekleyerek SSCB’yi sıkıştırdılar, Soğuk Savaş’ı yitirmesinin koşullarını oluşturdular. Bu arada yumuşamayı da aynı amaçla kullandılar. 1973’te başlayan Helsinki Görüşmeleri ve bunu izleyen antlaşmalar, SSCB tarafından mevcut statünün kabulü için bir fırsat olarak görülmüş ve çok istenmişti. Bu antlaşmalarda öngörülen ve güvenlik şartlarına ek olarak Batı’nın ısrar ettiği özgürleşme, işbirliği, insan hakları konuları, Doğu Avrupa’daki muhaliflerin biraz olsun nefes almasını sağlayarak 1989 olaylarının koşullarını olgunlaştıracaktı. Soğuk Savaş Batılıların zaferiyle biterken, sadece eski, SSCB toprakları değil, Balkanlar ve Ortadoğu’da da karışıklar artırılacak ve kanlı olaylar yaygınlaşacaktı. Yeni dünya düzeni, yeni güçleri harekete geçirmekte hiç gecikmedi.
Kısa bir süre önce İspanyol hükümetinin bir sözcüsü, bağımsızlık ilan etmeye hazırlanan özerk Katalonya Başkanı Puigdemont’u uyararak ona Lluís Companys’in kaderini hatırlattı. İki tarafın da tarihi pervasızca kullandığı pekçok örnekten biriydi bu. 1940’ta Naziler tarafından trajik bir şekilde idam edilen Companys, Katalanlar’ın gözünde bir kahramandı ama bir ayrılıkçı değil bir cumhuriyetçiydi.
İspanya ve onun özerk bölgesi Katalonya, uzun bir diktatörlüğün (1939-1975) ardından neredeyse bir o kadar zaman süren (1978-2008) olağanüstü bir toplumsal, siyasal, ekonomik gelişme yaşadıktan sonra, şimdi unutmaya çalıştığı bir geçmişle yeniden yüzleşiyor. Ancak bu karşılaşmada tarih tabutundan yeni bir yüzle doğuyor. Öyle ki, bugün ayrılıkçı Katalan gençlerin çoğuna göre, İspanya İçsavaşı (1936-39), Hitler ve Mussolini’nin desteklediği faşist bir askerî darbeyle başlayan, farklı toplumsal sınıf ve siyasal gruplar arasında yaşanan ve bütün İspanya’yı ikiye bölen bir çatışma değil; “Franco’cu kötü İspanyollar”la, Cumhuriyetçi iyi Katalanlar”ı karşı karşıya getiren bir bağımsızlık savaşından ibaret.
1934’te kurulan Katalan devleti 6 Ekim 1934’te hükümet, Barcelona’daki Generalitat (Katalonya Özerk Topluluğu) binasının Cumhuriyet meydanına bakan balkonunda.
Tarihte sadece dokuz saatliğine Katalonya Devleti’nin başkanı olan bu trajik kahraman, dünyada milliyet savaşlarının değil sınıf savaşlarının hâkim olduğu bir dönemin insanıydı. İspanya’da 1931’de krallığın devrilmesiyle ilan edilen cumhuriyet, bu avukatı devrime coşkuyla katılan Katalonya’da siyasetin ön saflarına çıkarmıştı. Yeni cumhuriyet anayasası, krallık döneminin üniter devlet modeline son vererek bölgelere özerklik tanıyan bir yapı öngörüyordu. Böylece Katalonya’da, cumhuriyetçi Esquerra Republicana de Catalunya (ERC) partisinin önderliğinde yeni bir rejim başladı. Ortaçağ’dan 1714’e, yani İspanya’nın merkeziyetçi bir krallığa dönüştüğü yıla kadar Katalonya’da İspanya kralı adına halktan vergi toplayan ve “Generalitat” adı verilen kurum, tamamen farklı işlevlere sahip, modern bir özerk yönetim olarak yeniden kuruldu.
O sırada İspanya’nın asıl sorunu, şu veya bu bölgedeki ayrılıkçılık talepleri değil, henüz yeni doğan cumhuriyeti fazla gelişmeden boğmak için hazırda bekleyen eski rejimin güçlerinin tehdidiydi. Ülkenin diğer yerleri gibi Katalonya’da da sağcılar, liberaller, kralcılar, sosyalistler, komünistler, anarşistler vardı ve hepsi de tetikteydi. Toprak sahipleri ve köylüler, işçiler ve sanayiciler arasındaki gerginlik had safhadaydı. Tartışmaların konusu ayrılıkçılık değil, devrim veya karşı-devrimdi.
Cumhuriyetin ilanından birkaç yıl sonra, kralcılar ve sağcılar bütün muhafazakar eğilimleri birleştiren CEDA (İspanya Özerk Sağ Konfederasyonu) adlı bir örgüt kurdular. Onlara paralel olarak Katalonya’daki sağcılar da Lliga adlı bir örgütün şemsiyesi altında birleşti. Bu sağcı örgütler cumhuriyeti kabul etmiş miydi, yoksa asıl amaçları onu dinamitlemek miydi? Bu sorunun cevabı gerçekte ne olursa olsun, aralarındaki düşmanlık, yanyana yaşama ihtimalini sıfıra indiriyordu.
Bütün ülkede 1933 Kasım’ında seçim yapıldı. Kadınlara oy hakkı tanındığından ve oy verme yaşı 25’ten 23’e indirildiğinden çok sayıda insan sandık başına gitti. Hem İspanya, hem Katalonya’da sağcılar önemli bir başarı kazandı. İşte kahramanımız Lluís Companys o sırada Katalonya (Generalitat) Başkanı seçildi.
Katalan devletini Companys ilan etti Companys, 6 Ekim 1934 akşamı, saat 08.00’de yaptığı konuşmada özerk Katalan devletinin kuruluşunu resmen ilan etti.
Bütün İspanya için gergin günler başlamıştı. Hükümete sağcı CEDA üyelerinin girmesi, ülkenin her yerinde cumhuriyete karşı bir sabotaj olarak algılandı. Ordudan aşırı sağ bir darbe beklentisi gittikçe arttı. İspanya hükümeti ile Katalonya hükümeti arasındaki ilişki kopma noktasına geldi. Ancak bağı koparan bir ayrılıkçılık talebi değil, toplumsal bir mesele oldu. Katalonya hükümeti Nisan 1934’te Tarım Sözleşmeleri Yasası’nı kabul etti. Yasanın amacı, toprak sahipleriyle gündelikçi tarım işçileri arasındaki ilişkileri düzenlemek, topraksız köylülere çalıştıkları toprakları dağıtmaktı. Bunun üzerine, toprak sahiplerinin sözcüsü olan Lliga, yasanın İspanya Anayasa Mahkemesine götürülmesini sağladı. Sağcı üyelerin çoğunlukta olduğu mahkeme de, Katalan parlamentosunun böyle bir yasa çıkarma hakkı bulunmadığını gerekçe göstererek yasayı iptal etti.
Lluís Companys’in cevabı dört gün gecikti. 12 Haziran 1934’te, Katalan hükümeti eskisinin aynısı olan yeni bir yasayı bir kere daha yerel parlamentodan geçirdi. Olaylı oturum sırasında Barcelona’daki yerel parlamentonun önü, gösteri yapan tarım işçileri ve cumhuriyetçi Katalan partisi ERC’nin militanlarıyla dolmuştu; hatta bazıları duvarlara tırmanarak meclisten içeri girmeye çalışıyordu.
Bu protestolar, sadece Katalonya ile sınırlı değildi. Aynı sırada hükümete CEDA üyelerinin girmesine karşı çıkan Asturias bölgesindeki maden işçileri de bir ayaklanmaya girişmişlerdi. Olaylar Bask bölgesinde de sürüyordu. Aradaki fark, Atlantik Okyanusu’nun kıyısındaki Asturias ve Bask bölgelerinde ayaklanmayı sosyalist, komünist ve anarşist işçiler sürdürürken, Akdeniz kıyısındaki Katalonya’da aynı işi Generalitat hükümetinin üstlenmesiydi.
İktidar sonrası parmaklıklar Companys ve hükümeti Katalan devletini ilan ettikten 9 saat sonra tutuklanıp bir gemiyle Katalonya’dan götürüldü.
Lluis Companys, 6 Ekim 1934’te akşam saat sekizde Barcelona’da Generalitat binasının Cumhuriyet meydanına (bugün gösterilerin yapıldığı San Jaume meydanı) bakan balkonuna çıktı ve şöyle dedi:
“Katalanlar! Bir süredir cumhuriyete ihanet etmek için fırsat kollayan kralcı ve faşist güçler hedeflerine ulaştılar ve iktidarı ele geçirdiler.(…) Katalonya bayrağını dalgalandırıyor ve herkesi görev başına, Generalitat hükümetine itaat etmeye çağırıyoruz. Generalitat hükümeti, halk ve parlamento adına Katalonya’da iktidara tamamen el koyuyor, İspanyol Federal Cumhuriyeti’ne bağlı Katalan Devleti’ni ilan ediyor; faşizme karşı genel protestonun önderleriyle ilişkilerini güçlendirerek, onları Katalonya’da [bütün İspanya’yı temsil eden] geçici bir cumhuriyet hükümeti kurmaya çağırıyor. Geçici cumhuriyet, Katalan halkının bağrında, ortak ülkümüz olan özgür ve muhteşem bir Federal Cumhuriyet kurmak için gereken kardeşliği bulacak!”
Companys cezasını çekmek üzere İspanya’nın güneyindeki Cádiz kentinde bir hapishaneye yerleştirildi.
Companys, Madrid’e karşı böyle ayaklanırken, kendi partisi olan ERC’nin genç militanlarına (“Mavi Gömlekliler” denilen bu gençler, partinin en radikal kesimini oluşturan paramiliter bir güçtü) ve onları yöneten Josep Dencàs adında karanlık bir adama (sonradan anarşistlere yaptığı işkencelerle tanınacaktı) güveniyordu. Bunlar meydanda toplanmışlardı ancak Companys, güvenmediği anarşistlere silah dağıtmadığından, ilan ettiği “Katalan Devleti”ni destekleyecek sayıda taraftar bulamamıştı. Durumunu güçlendirmek için bölgedeki en yüksek askerî merci olan General Domingo Batet’e yeni devleti desteklemesi çağrısında bulundu. Belki de Batet’in, bir Katalan olduğu için bu emre uyacağını düşünüyordu ama general Madrid’deki cumhuriyetin hizmetindeydi: Hemen iki taburla Barcelona’ya gelerek meydanda toplanmış gençlerle çatıştı. 80 kişinin öldüğü çatışma çok kısa sürdü. Ardından bütün Katalan hükümeti tutuklandı.
Companys, Katalonya’nın İspanya’dan ayrıldığını değil, federal İspanyol cumhuriyetinin içinde bir devlet olduğunu ilan etmişti; buna rağmen 1935’te cumhuriyetin yüksek mahkemesinde askerî ayaklanmaya teşebbüsten yargılanarak 30 yıl hapse mahkum oldu; İspanya’nın güneyinde, Akdeniz kıyısındaki Cádiz kentinde bir hapishaneye gönderildi. Hapis hayatı fazla uzun sürmedi, çünkü 1936’da yapılan seçimler sonucu iktidara gelen solcu Halk Cephesi genel af ilan etti. Serbest bırakılan Companys, Cádiz’den Barcelona’ya dönerken yol boyunca her bölgede coşkuyla karşılandı, coşkulu konuşmalar yaptı; karşılıklı olarak “Yaşasın Cumhuriyet!”, “Yaşasın Endülüs!”, “Yaşasın Katalonya!” gibi sloganlar hiç eksik olmadı.
Franco’dan sonra Barcelona 12 Haziran 1936’da Franco’nun askerî ayaklanması Katalonya’da başarılı olmadı. Ancak üç yıl sonra Katalonya Franco güçlerine teslim olmak zorunda kaldı.
İçsavaşın sonuna doğru Katalonya, Fransa’yla sınırı nedeniyle bütün cephelerde ilerleyen Franco ordusundan kaçanların sığındığı bir yer haline dönüştü. 5 Şubat 1939’da, Franco’cular Katalan hükümetinin elinde kalan son kent Girona’yı da alınca, Companys, Fransa’ya doğru giden mülteciler kervanına katıldı. Bir süre sonra artık diğer sayısız İspanyol gibi Paris’te bir mülteciydi, Burada bir yandan sürgündeki Generalitat hükümetini ayakta tutmak, bir yandan da şizofreni hastası olan oğlu Lluïset’e bakmak için çırpınıyordu. Tam o sırada 2. Dünya Savaşı patlak verdi; 1940’ta Nazi ordusu Paris’e girdiğinde güneye doğru kaçan kalabalıkların arasında İspanyol mülteciler de vardı. Lluís Companys’in oğlunu taşıyan ambulans, düşen bombalar nedeniyle bozulunca, diğer hastalar gibi o da kendisini karayolunun ortasında buldu; tamamen yabancı bir ülkede, nerede olduğunu bilmeden, güneye doğru yürüyerek kayboldu. Babası hasta oğlunu bir daha hiç göremedi. Companys’in, çok büyük bir tehlike altında olmasına rağmen Fransa’da kalmasına yol açan, diğer önde gelen İspanyol mülteciler gibi Meksika’ya doğru yelken açmasını engelleyen, kayıp oğlunu bulma umuduydu. Franco rejiminin Gestapo aracılığıyla peşinde olduğunu gayet iyi biliyordu. Atlantik kıyısında La Baule-les Pins adlı (bugün Baule-Escoublanc) bir balıkçı köyünde saklanan eski Katalonya Başkanı, oğlunun akıbetini araştırmak için elinden geleni yapıyordu.
Montjuïc Kalesi’nde 14 Ekim 1940’ta yakalandıktan sonra 14 Ekim 1940’ta kurşuna dizilen Katalan liderin Barcelona, Monjuïc Kalesi’ndeki mezarı bugün kutsal bir ziyaret rotasına dönüşmüş durumda.
Fransa’ya kaçan cumhuriyetçileri yakalamak için uğraşan Franco rejiminin içişleri bakanı Serrano Suñer, bizzat Hitler’le görüşerek bu konuda Almanlar’ın yardımını sağlamıştı. Companys’i bulmak için Fransa’ya gönderilen İspanyol polis komiseri Urraca Pastor, Gestapo’nun yardımıyla eski başkanın bütün adımlarını izleyerek Fransa’da yaşamış olduğu her yeri dolaştıktan sonra, nihayet saklandığı balıkçı köyünü buldu. 13 Ağustos 1940’ta Companys, önce Gestapo karargahına götürüldü; 29 Ağustos’ta ise İspanyollar’a teslim edildi. Madrid’e götürülerek Genel Güvenlik İdaresi (DGS) denilen siyasi polisin Puerta del Sol meydanındaki binasının bodrumuna atıldı. Bu işkence merkezinde dayak yedi, hakarete uğradı. Yeni rejimin önde gelenleri onu görmeye gelerek aşağılamak için önüne para ve ekmek kırıntıları fırlattı. 3 Ekim’de üzerinde kanlı kıyafetleriyle Barcelona’daki Montjuïc Kalesi’ne gönderildi. Askerî ayaklanmaya karışmakla suçlanarak 14 Ekim’de idama mahkum edildi; bir saat bile sürmeyen duruşmanın ertesi günü sabaha karşı kurşuna dizildi.
Bugün Barcelona Montjuïc’deki mezarı kutsal bir ziyaretgah haline dönmüş olan Lluís Companys, Katalan ayrılıkçıların en büyük simgelerinden biri. 1934’te ilan ettiği “Katalan Devleti” dokuz saat sürmesine rağmen, ayrılıkçılar için tarihteki başlangıç noktalarından biri sayılıyor. Ancak onun sadece Katalonya’da değil, İspanya’nın her yerinde 1930’larda ortaya çıkan cumhuriyetçi önderlerden biri olduğu unutuluyor. Katalanlar arasında da Franco yanlılarına bol bol rastlandığını, hatta Franco ordusunun cumhuriyete karşı isyanını bir “Haçlı seferi” olarak kutsayan Kardinal Enric Pla i Deniel’in bir Katalan olduğunu kimse hatırlamak istemiyor.
İnsanoğlu her ne kadar kuş misali bugün orada öbür gün başka yerdeyse de, kimi insanlar önemli bir makama gelince tembel hayvan misali yerinden kalkmamakla meşhur. Tabii önceden de vardır ama benim aklımda kaldığı kadarıyla Roma Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında böyle bir hadise var. Şimdi bu Romalılar krallığı yıkıyorlar, yerine yöneticinin seçimle iş başına geldiği cumhuriyeti kuruyorlar ama galiba bütün kanunları yenileyemiyorlar, tam öyle Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlayamıyorlar, o yüzden de eski kanunları değiştirip yeni kanunlar yapmak lüzumunu duyuyorlar.
Artık ben Livy’nin yalancısıyım, Romalılar 10 kişiyi seçip Atina’ya gönderiyor. Bizim İsviçre’den gidip kanun beğenip getirmemiz gibi, onlar da gidip kanunları inceliyorlar; gitmişken diğer şehirlerin kanunlarına da bakıyorlar. Ha tabii “Bu iş öyle olmadı, 10 kişi keriz mi de Atina’ya gitsin, o ara Güney İtalya’da bir sürü Yunan şehir devleti var, oralara gitmişlerdir” diyen de var. Zaten bu yaptıkları kanunlar da, laf aramızda hiç de öyle aranıp bulunacak tipten kanunlar da değildi diye hatırlıyorum. İşte ne bileyim “Kim ki bir başkası hakkında aşağılayıcı şarkı yapa, o kişi ölene kadar sopalana!” gibi kanunlar var mesela. Artık kanunları yapanlardan birinin Demet Akalın gibi bir eski sevgilisi vardı da kadın buna ayrıldıktan sonra şarkı mı yaptı bilemiyorum.
Tabii arada “önemli kararlar halkın oyuna sunulmadan alınmayacaktır, tamam otobüs durağının yerini sormayalım ama önemli kararları da alalım, otobüs ne zaten” gibi kanunlar da var. Zaten bakmayın, aslında alacak-verecek meselelerini çözüme kavuşturmak için başlamışlar kanun yapmaya ama, torba yasa gibi içine ıvırzıvır maddeler de eklemişler.
Verginia’nın ölümü ve Claudius Vincenzo Cammucini’nin 1804’te yaptığı tabloda, Claudius sevdiği kadın Verginia öldürülürken bile tahttan kalkmıyor.
Appius Claudius da bu kanun yapan ekibin içinde (“Hangi Claudius?” diye soran görüyorum arkadan: Appius Claudius Crassus Sabinus Regillensis. Milattan önce beşinci yüzyıl ortalarının Claudius’u işte). Ha nedir, oturup “herkes seçimle gelecek, seçimle gidecek, kimse görev süresini geçirmeyecek” diye kanun yaptıktan sonra, artık “siftah bizden bereket Allah’tan” mı dedi bilmiyorum; koyduğu kanunu çiğneyip koltukta oturmaya devam eden de bu Claudius yine.
Bu koltuğa kurulup kalkmadığı yetmiyormuş gibi “Arkadaş hani seçim yapacaktık, bu nasıl iş?” diye itiraz eden Siccius diye bir askeri “Vay sen darbecisin, Ergenekoncusun, Romulusçusun” diye öldürtüyor, cinayeti de başkalarının üzerine atıp dış güçler yaptı diye kapatmaya çalışıyor. Tabii insanlar homurdanmaya başlıyorlar ama bardağı taşıran son damla magazinden geliyor.
Bu bizim oturduğu koltuktan kalkmaz Claudius, Verginia diye bir kıza tutuluyor. Yeni koydukları kanunlara göre evlenmeleri mümkün değil. Kendi aristokrat, kız avam ama kanun olmasa bile kızın hiç gönlü yok Claudius’ta. Kızın babası sevilen sayılan bir yüzbaşı; kendisi de zaten başkasıyla nişanlı, çeyizini düzmüş ev bakıyorlar; kızın okulu bitince evlenecekler. Bu bizim Nuri Alço Claudius, sen kalk kızı adamlarından birine kaçırt, sonra da adama “Bu benim kölemdi ki” diye iddia ettir, dava önüne gelince de alavere dalavere, kızı köle ilan et. Hesapta kızı adamının kölesi yaptıktan sonra adamından alıp kendi kölesi yapacak. E ama kızın babası da yüzbaşı; itiraz ediyor, toplanıyorlar falan ama nafile. Claudius kafayı takmış kıza bir kere. Kızının köle olmasına gönlü elvermeyen babası kızını oracıkta öldürüyor. E zaten olaya uyuz olan halk bunun üzerine daha da sinirleniyor, Claudius’u o bir türlü kalkmadığı koltuktan indirip yargılamak üzere hapsediyorlar, ertesi gün de hücresinde ölü buluyorlar. Livy’ye göre intihar ama büyük ihtimalle cinayet.
Yani bu oturduğu koltuktan kalkmama olayı yeni değil, hep var. Kimisi ölene kadar koltuğundan kalkmıyor, kimisi de koltuğundan kalkana kadar ölmüyor.
Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan Giuseppe Fieschi, zamanla gözden düşmüş, suç batağına saplanmıştır. Fransız Devrimi’nden sonraki gelişmelerden hiç memnun olmayan cumhuriyetçiler, kral Louis Philippe’i ortadan kaldırmak için bu eski askerle anlaşırlar. Fieschi’nin hazırladığı 25 namluluk makineden çıkan kurşunlar kralı öldürmez ama 18 kişi hayatını kaybeder. Fieschi ve destekçileri giyotine, kral İngiltere’ye yollanır.
NEDİM YÜKSEL
Yıl 1815. Fransa 26 yıl içinde önce monarşi, sonra cumhuriyet, ardından imparatorluk derken yine monarşide karar kılar ve XVIII. Louis’yi yeni Fransa kralı ilan eder (neden XVI’dan XVIII’e atlandığını merak edenler için: XVII numara daha 10 yaşında ince hastalıktan gitmişti). “Arzulanan” kral 1824 yılında başı gövdesinden ayrılmadan aşırı sişmanlık, damla hastalığı ve kangren gibi doğal nedenlerle ölünce, yerine en küçük kardeşi X. Charles geçer.
Tahta geçtiğinde 67 yaşında olmasına karşın ağabeyinden daha az şişman ve daha sağlıklı olan Charles, geçen 35 yıl içinde olanlardan pek de hoşnut değildir. İlk iş olarak başbakanının eline, meclisin onaylamasını istediği “kanun hükmünde kararname”leri tutuşturur. Bunların içinde devrim sonrası toprakları ellerinden alınan soylulara tazminat ödenmesi, din dışı davranışların cezalandırılması, verasetin yeniden en büyük erkek çocuğa geçmesi gibi hükümler vardır. Bir yıl sonra (halkın tepkisini çekmemek için 1775’den bu yana terkedilmiş olan) kralların kilisede kendilerini kutsal yağla mesh ettirip kutsamaları geleneğini canlandırır.
Cehennem makinesi Kral Louis-Philippe’e suikastte kullanılan birbirine bağlı 25 tüfek namlusundan oluşan düzenek tek bir kişi tarafından ateşlenerek eş zamanlı olarak yüzlerce misket ve saçmayı hedefe gönderebilme kapasitesine sahipti.
Öte yandan ekonomi kötülemiş, halk huzursuzlanmaya başlamıştır. Kralın destekçileri yapılan seçimleri kaybeder. Charles derhal başı derde giren her hükümdarın yapması gerekenleri yapar: Başbakanı azleder, olağanüstü hal ilan eder, anayasayı askıya alır, parlamentoyu fesheder, seçim kanununu değiştirir, basına sansür koyar, muhalif gazeteyi kapatır. Fakat tüm bu önlemlere karşın ne hayat pahalılığının önüne geçilebilmiştir ne de vatandaşın hoşnutsuzluğunun. Hatta bu arada Cezayir’i fethetmesi bile halkın gönlünü almaya yetmez. “Temmuz Devrimi” başlamıştır. Atalarının “başlarına” gelenleri yaşamak istemeyen Charles, Ağustos 1830’da kuzeni Louis Philippe’e gönderdiği bir beyanname ile tahtı (henüz on yaşına bile gelmemiş olan) torunu Henry’ye devrettiğini, Louis Philippe’i de kral naibi olarak atadığını bildirip, Kont Ponthieu takma adıyla Birleşik Krallığa gider.
Louis Philippe, koca Fransa krallığını bir çocuğun eline vermektense memleketi çok daha iyi yönetecek birinin başa geçmesinin daha doğru olacağı düşüncesindedir; bu kişi de kendisidir. Birkaç gün naiplik yaptıktan sonra kendini kral seçtirir. Geriye baktığı zaman bunun sandığı kadar doğru bir düşünce olmadığını anlayacaktır.
Gerçi o dönemde Fransızlar kendi icatları olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve benzeri “soyut kavramları” 10-15 yıl içinde bir kenara bırakmışlardı ama, bu virüsler diğer Avrupa ülkelerine bulaşmıştır. 1820-1850 arasında Avrupa’nın birçok ülkesi karanlık günler geçirmektedir. Rusya’da Aralıkçı (Decembrist) ayaklanması bastırılmış; Belçika’da Felemenkler Hollanda’dan bağımsızlığını ilan etmiş; Polonyalı genç subayların başlattığı kalkışma kendini aynı zamanda Polonya kralı sayan Çar I. Nikola tarafından ezilmiş; Almanya’nın Westphalia eyaletinde zorunlu askerlik ve hayat pahalılığına sinirlenen halk sivil itaatsizlik eylemlerine başlayıp kira sözleşmelerini, vergi beyannamelerini ve askerlik kayıt belgelerini yakmışlar; Britanya’da kralın soylu, zengin ya da toprak sahibi olmayan kullarına da oy kullanma hakkı verilmesine yönelik gösteriler başlamıştır. Hatta, Osmanlı Devleti bile Tanzimat Fermanı’nı ilan ederek tüm vatandaşlarının (özellikle de gayrımüslimlerin) can ve mal güvenliğini sağlamaya, adaletli bir yargı ve vergi düzeni kurmaya, rüşveti önlemeye söz vermek durumunda kalmıştır. Sözün kısası, monarşiler için pek de sevimli bir dönem değildir.
1835 suikasti 28 Temmuz 1835’te düzenlenen, aralarında kralın da bulunduğu resm-i geçit Temple Bulvarı’ndan devam ederken, Guiseppe Fieschi (altta) bulvar üzerindeki 50 numaralı apartmanın 3. katına gizlenmiş ve hazırladığı düzeneği ateşlemişti.
Fransa’da ise Louis Philippe liberal görüntüsü ile burjuvaların desteğini, dışarıdan sade ve gösterişsiz bir yaşam sürüyor görüntüsü ile de halkın sevgisini kazanmıştır. Kendisine “Burjuva Hükümdar” ya da “Vatandaş Kral” gibi isimler takılır ama, yıllar geçmesine rağmen Fransa’da özene bezene kurdukları cumhuriyetin daha 15 yılı dolmadan ellerinden alınmasına içerleyen cumhuriyetçileri memnun etmek o kadar kolay olmaz. Bu yetmezmiş gibi zıt kanatta, tahtın gerçek varisinin 10 yaşındaki Henry olduğuna inanan ve Philippe’e tahtta oturan bir sahtekar gözüyle bakanların sayısı da azımsanacak gibi değildir. Zaman içinde Philippe’in gittikçe artan otokrat, muhafazakar ve mutlak monarşik tutumu birçok destekçisinin karşı tarafa geçmesine neden olur.
Sözü geçen hoşnutsuz cumhuriyetçiler arasında 61 yaşındaki saraç Pierre Morey ile bakkal ve İnsan Hakları Derneği Roma Şubesi Başkanı Theodore Pépin de vardır. Gençliğinde çeşitli eylemlere karışan Morey, derneğin 1833’te kral tarafından yasadışı ilan edilip kapatılmasına çok bozulmuştur. Kader onun önüne Korsikalı Giuseppe Fieschi’yi çıkaracaktır.
Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan eski asker Giuseppe, o zamanlarda henüz tanımlanmamış olmakla birlikte, olası bir “travma sonrası stres bozukluğu” yaşamaktadır. Komutanına ihanet edip Avusturyalılar’a bilgi sattığı için ordudan tart edilen Giuseppe’nin ailesiyle ile de arası bozulmuş, kız kardeşi ve kayınbiraderiyle miras kavgasına girmiş, babadan bir şey kalmayacağı anlaşılınca inek çalmıs, ineğin kendisine ait olduğuna dair sahte evrak düzenlediği ortaya çıkınca hırsızlık ve sahtekarlık suçlarından 10 yıl hapse mahkum olmuştur. Hapiste dokuma ve kumaşçılık zenaatini öğrenen Giuseppe, cezasını tamamlayarak tahliye olur.
Devrim hatırası: Giyotin Morey, Pépin ve Fieschi’den oluşan suikast ekibi yargılandıktan sonra idama mahkum edildiler. 19 Şubat 1836 tarihinde Paris’te saat sabah 8’i gösterirken giyotin üçünün de başını aldı. İnfaz sonrasında François-Gabriel Lépaulle, Fieschi’nin kesilen başını tablolaştırdı (altta).
1830’a dek bir kumaş atölyesinde çalıştıktan sonra Louis Philippe’in çıkardığı aftan yararlanarak kendisinin teğmen rütbesiyle orduya geri alınması gerektiğini ve gösterdiği madalyaların bunu kanıtladığını iddia eder. Bu girişiminde bir dereceye kadar başarılı olur ve ancak çavuş rütbesiyle askere alınır. Askerde kendisi gibi afla geri dönen yarbay Gaspard Lavocat’nın takdirini kazanan Giuseppe, yine onun içişleri bakanlığına yaptığı tavsiye ile Paris Emniyet Genel Müdürü Jean-Jacques Baude’un emrinde cumhuriyetçilerin arasına ajan olarak gönderilir ve birçok komployu ortaya çıkartır. Bir yıl sonra Baude’un başarısız bulunarak görevden alınması Giuseppe’nin de yıldızını söndürür ve bir süre sonra yeterince takdir edilmediğinden yakınarak istifa eder. Hapisteki günlerinde tanışıp birlikte yaşadığı kadın arkadaşı Laurence Petit ile de arası bozulunca gidecek yeri kalmaz.
Giuseppe yine de pes etmez. 17. yüzyılda Kardinal Richelieu için inşa edilip onun ölümünden sonra kral sarayına, Louis Philippe’in döneminde de “AVM” ve kumarhaneye dönüşen Palais-Royal’in müdavimi olmakla kalmaz, içindeki bir mağazaya da müdür tayin edilir. Mağazadan çok kumarhane ile ilgilenen Giuseppe, kumar borçlarını ödeyebilmek için çalıştığı yerden zimmetine para geçirince mahkemelik olur. Zaten sabıkalı olan Giuseppe’nin okkalı bir ceza yememek için tek bir yolu kalmıştır: Ortadan kaybolmak.
Polis ajanı olarak çalıştığı günlerde tanıştığı komşusu saraç Pierre Morey ona yardım elini uzatır ve Giuseppe’yi evinde saklamaya başlar. Robespierre hayranı olan Morey’nin aklında cumhuriyetin eski güzel günlerine dönmekten başka bir şey yoktur. Buna ulaşmak için de öncelikle kraldan kurtulmak gerektiğini düşünmektedir. Üstüste yediği darbelerle herkese düşman olan Giuseppe ise, para dışında dostu kalmadığını bilmektedir. Pierre’e kendi tasarıladığı bir silahla yalnızca kralın değil, aynı zamanda kraliyet ailesinin de icabına bakabileceğini, ancak bu silahın 500 franka malolacağını söyler. Pierre gözleri parıldayarak arkadaşı bakkal Théodore’a koşar ve sonunda hayallerini gerçekleştirebilecek birini bulduğunu söyler, planını anlatır. Théodore da ikna olmuştur. İki ahbap ortaklaşa 500 frankı denkleştirip Giuseppe’ye verirler. Giuseppe 16 yaşında asker olup önce 1812’de Napoléon’un Moskova seferinde, sonra Napoli kralı Joachim Murat’nın ordusunda katıldığı savaşlarda üstün başarı göstermiş; sonra yeniden katıldığı orduda görevini yine başarıyla yerine getirmiştir. Şimdi ise tüm bunların değerini anlamayan ahmaklara günlerini gösterecektir. Öyle bir silah geliştirmelidir ki, hedefi vuramama olasılığı olmasın. Okuma-yazmayı askerlikte öğrenen, hiç eğitim almamış olan Giuseppe’nin bu silahı tasarımlarken kalem-kağıt kullanıp kullanmadığını ya da birtakım geometrik ölçümler yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama, emin olduğumuz bir şey var: Giuseppe işini şansa bırakmak istememektedir.
Geçit töreninin yapılması beklenen Temple Bulvarı üzerinde 50 numaralı apartmanın üçüncü katında caddeye bakan dört odalı bir daire kiralanır. Giuseppe, önce ahşap bir kasa yaparak pencere önüne yerleştirir ve üzerine (nereden bulduğunu bilemediğimiz) 25 adet tüfek namlusunu caddeye doğru yaklaşık 20 derece açıyla yanyana bitişik olarak birbirlerine ve bu kasaya bağlar. Daha sonra, bütün tüfeklerin tek bir fitille aynı anda ateşlenmesini sağlayacak bir mekanizma geliştirir. Her bir namluya 8 misket, 15-20 tane de saçma doldurur. Daha sonra bu alete “cehennem makinesi” (machine infernale) adı verilecektir. Artık Temmuz Devrimi yıldönümü için yapılması planlanan geçit törenini beklemekten başka yapacak işi kalmamıştır.
I. Louis-Philippe ve öfkeli cumhuriyetçiler
Temmuz monarşisinin kralı Louis –Philippe’e, iktidarı boyunca yedi suikast girişiminde bulunuldu ve bunların hepsi başarısız oldu.
28 Temmuz 1835 Cumartesi günü öğle saatlerinde Louis Philippe, üç büyük oğlu ve maiyeti ile birlikte Muhafız Alayı’nı teftiş etmek üzere yola çıkar. Tören alayı Giuseppe’nin konuşlandığı apartmanın önünden geçerken büyük bir gürültü kopar ve ortalık kıyamet yerine döner. Toz-duman yatışınca kıyametin bilançosu ortaya çıkar: 18 ölü, 42 yaralı. Ölüler arasında eski başbakan, 8. Lejyon’un komutanı ve sekiz subay, dört yüksek rütbeli subay ve dört sivil vardır. Fakat nasıl olduysa kral ve prensler bu kıyametten sağ çıkmışlardır. Kralın atı vurulmuş, kendisi ise başında hafif bir sıyrıkla olayı atlatmıştır. Kral geçit resminin devam etmesini buyurur ve sağ kalanlar yola koyulurlar.
Cehennem makinesinin 25 namlusundan dördü yarılmış, dördü ateşlememiş, bir tanesi de falya deliği olmadığı için doldurulmamıştır. Yani belki de makineden ancak % 64 verim sağlanabilmiş olması, kralın ve prenslerin hayatını kurtarmıştır. Bu arada, yarılan namlulardan fırlayan metal parçalar Giuseppe’nin elinin iki parmağını uçurmuş, yüzünde ve başında derin yaralar açmıştır. Giuseppe hastaneye kaldırılır ve giyotin bıçağının altına yatırılmadan önce büyük bir ihtimamla yaraları iyileştirilir. Pierre ve Theodore da giyotine yollanır.
Louis Philippe ise zaten daha önce bir suikast girişimini atlatmıştır. 1836’da iki kez, 1840 ve 1846’da yine iki kez, toplamda ise yedi suikast girişiminden sağ-salim çıktıktan sonra, 1848 Şubat Devrimi sırasında alelacele yazdığı bir mektupla tahtı dokuz yaşındaki torununa bırakıp kuzeninin izinden Britanya’ya kaçar. Kaçarken kullandığı takma ad “Mr Smith” dir (“Vatandaş Kral” lakabı boşuna verilmemiş!). Fransa yaklaşık 60 yıl sonra bir yıllığına da olsa yeniden cumhuriyet olur.
Kral kıl payı kurtuldu Eski hükümet lideri Edouard Mortier’nin de öldüğü 1835 suikastının bilançosu 18 ölü, 42 yaralıydı. Kralın ise atı vuruldu; kendisi başında hafif bir sıyrıkla olayı atlattı.
Tam 100 yıl önce 7 Kasım’da Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler, tüm ülkeyi sarsan ve dengeleri değiştiren devrimin öncüsü oldular. Sokağın, siyasetin, sosyalizmin dünyayı değiştirdiği günlerde yaşananlar.
Dergimizin Mart 2017 sayısında 20. yüzyılın belli başlı, hatta belki de en önemli olayı Rus Devrimi’ni oluşturan tarihsel koşulları ve öncesindeki 1917 Şubat Devrimi’nin ilk günlerini ele almıştık. “Rusya’da tarih hızlı akıyordu ama bu akışta girdaplar da vardı” diye sonlanan bu yazıdan devamla, şimdi tam 100 yıl önceki Ekim Devrimi’ne gidiyoruz.
Nevski Bulvarı Petrograd Nevski Bulvarı’nda geçici hükümeti protesto için buluşan göstericilerin üzerine ateş açılması, devrime giden yolda en önemli kırılma anlarından biriydi (4 Temmuz 1917). Jonathan Sanders’in karesi Ekim Devrimi’ne giden sürecin simgelerinden birini oluşturdu.
Şubat Devrimi yalnızca 300 yıllık Romanov hanedanına son vermemiş, Rusya’yı dünyanın en demokratik ülkesi haline getirmişti. Kendiliğinden oluşan Sovyetler bir yanda, Geçici Hükümet diğer yanda, belirsizlikle malul bir “ikili iktidar” dönemi yaşanıyordu. Çarlığın devrilmesine yolaçan savaş ve açlık toplumu çığırından çıkarmış, acil ve köklü bir çözüm beklentisi toplumun alt tabaklarına hakim olmuştu.
Olaylar hızlanıyor
20-21 Nisan’da Geçici Hükümet’in Rusya’yı savaşta tutacağına dair açıklamasıyla, durağanlaşan sokak gösterileri yeniden başladı. Devrimin merkezi başkent Petrograd’ta hükümetin itibarı zedelenmeye başladı. Ekonomik durum da giderek kötüleşiyordu. Ulaşımın sürekli aksaması, devrimin verdiği hızla işçi komitelerinin müdahaleleri, grevler, lokavtlar derken enflasyon ücretleri iyice eritiyor, insanların talepleri daha da yakıcı hale geliyordu.
Üç yıllık savaştan sonra tedirginlik ve hoşnutsuzluk fabrikalarda olduğu gibi kışlalarda da çok güçlüydü. Seferberliğe katılan 8 milyon askerin üçte biri kaçaktı.
Asker halk barış istiyor Şubat Devrimi’nden sonra savaşa devam edilmesi, asker ve sivillerin protesto gösterilerinde sık sık buluşmasını sağladı.
İhtiyat ve acemilerin eğitiminden yükümlü birliklerden oluşan Petrograd garnizonundaki 250-300 bin asker kentin öncü işçileriyle düzenli ilişkiye geçmiş, sovyetlerdeki en radikal kesimlerle yakınlaşmışlardı. Finlandiya körfezindeki bir adada bulunan ve devrimin tarihinde özel bir yeri olan 20 bin kişilik Kronştad bahriyelileri, devrimin en radikal kesimini oluşturuyordu.
Mart’tan sonra bütün büyük partilerin birlikler katında propagandayla yükümlü askerî örgütleri vardı. Bolşeviklerin askerî örgütünün başında partinin en solundaki iki isim bulunuyordu: Vladimir Nevskiy ve Nikolay Podovskiy. Bolşevikler bu örgüt sayesinde, köylü-askerler aracılığıyla kırsal kesimi etkilemeye ve burjuvaziyi devirmek için vazgeçilmez olan askerî gücü elde etmeye çalışıyorlardı. Bu örgüt, Nisan ayında 50 bin adet yayımlanan gazetenin yarısını Petrograd’ta dağıtıyor, diğer yarısını cepheye gönderiyordu.
Şubat Devrimi’nde önemli bir yeri olan Petrograd garnizonu, Geçici Hükümet karşısında hem silahsızlandırmaya tâbi tutulmamak hem de cepheye gönderilmemek yönünde kararlı bir duruş sergiledi. Geçici Hükümet ve Sovyetler’i denetlemekte olan kesimler, askerlere ana vatan hizmetinde hayatlarını feda etmeleri çağrısında bulunarak ulusal birliğin sağlanmasını gözeten savaşa devam kararını sürdürürken; aslında bir yandan da devrimin yükselişine set çekmek, başkentteki askerleri cepheye sürmek istiyordu.
Haziran ve Temmuz ayları askerî ve toplumsal davanın keskinleşmesine sahne oldu. İktidar meselesi aylar sonra güncellik kazandı ve Bolşevikler’in ‘kahrolsun kapitalist bakanlar” ve “bütün iktidar Sovyetler’e” sloganları her geçen gün yaygınlaşmaya başladı.
Mayıs ayında Kronştad bahriyelileri ile hükümet karşı karşıya geldi. Bahriyeliler deniz üssünün tam kontrolünü ele geçirmişlerdi ve yönetimi hükümetin gönderdiği subaylara teslim etmeyi reddettiler. Aynı şekilde Viborg işçi mahallesindeki Petrograd anarko-komünist federasyonunun ele geçirdiği ve kendi merkezi haline getirdiği binayı hükümet geri almak istediğinde, bölgede yaygın bir grev dalgası patlak verdi ve hükümet ancak “Temmuz Günleri” diye tabir edilen baskı döneminde buraya girebildi.
Sokak kendini örgütlüyor
Mayıs ortasında Bolşevikler’in askerî örgütü, hükümetin saldırı niyetine karşılık acil barışı dayatmak için garnizon askerleriyle bir gösteri düzenleme kararı aldı. Bolşevikler’in merkez komitesinde bu konuda farklı fikirler vardı. Merkez komitesi sekreteri Sverdlov kitlelerin duygularını ifade edecekleri bir kanal açmak gerektiğini belirterek bu kararı destekliyordu. Karşı çıkanlar ise katılımın düşük olması halinde, yeterli hazırlık olmadığı için hareketin ezileceğini söylüyorlardı. Sonuçta Petrograd komitesi ve askerî örgüt, anarko komünistlerin ve Troçki önderliğindeki grubun (Temmuz ayında Bolşevikler’e katılacaklardı) desteğiyle gösterinin düzenlenmesini üstlendi.
Kışlık Saray’ın önünde Bolşevikler.
Komutan Troçki Troçki (1879-1940) çarlığın devrilmesi sürecinde olduğu gibi, Geçici Hükümet’e karşı ayaklanmanın örgütlenmesinde önemli rol oynadı; Petrograd Sovyeti’nin başkanı oldu; Kızıl Ordu’yu kurdu, düzenli, orduya komutanlık etti.
3-24 Haziran’da birinci Tüm Rusya İşçi ve Asker Sovyeti delegeleri toplandı. Bu kongrede Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler’in ağırlığı vardı; Bolşevikler ise 822 delegeden 105’ini temsil ediyordu. “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı, kongrenin karşı olduğu bir gösterinin ana sloganı olacaktı! Bolşevikler bunun üzerine gösteriden vazgeçtiler. Sovyet yönetimi ise Bolşevikler’i de gözeterek, ancak esas olarak kendi meşruiyetini pekiştirmek için 18 Haziran’da “ilhaksız barış ve bütün halkların kendi geleceklerini belirleme hakkı, devrimci asker, işçi ve köylü hareketinin birliği” adına bir gösteri düzenledi.
18 Haziran’da başkentin o güne kadar görmediği 400 bin kişilik bir kalabalık sokağa indi. “Kahrolsun Savaş”, “Kahrolsun 10 Kapitalist Bakan”, “Bütün İktidar Sovyetler’e” sloganları başkentte deprem etkisi yarattı
Aynı gün Rus ordusu Galiçya’da Avusturya ordusu karşısında ilerleme kaydetmişti; ancak iki günlük ilerleme sonrasında askerler durdular ve daha ileri gitmeyi reddettiler. Askerler silahlarını subaylarına çevirirken, geride bulunan askerler cephenin ön saflarına geçmeyi reddettiler. İki hafta sonra Almanlar’ın karşı saldırısı yıkıcı oldu ve iki hafta içinde 70 bin kayıp verildi. Köylü askerlerin azımsanmayacak bir kısmı memleketlerine döndü. Almanlar’ın bu hızlı ilerleyişi Geçici Hükümeti çok zor durumda bıraktı.
Lenin 20 Haziran’da “provokasyona düşmemek” için çok dikkatli olmak gerektiğini belirtiyordu. Ona göre kitleler tereddüt etmekle birlikte, henüz Sovyet çoğunluğundan kopmamışlardı. Ayrıca taşrada durumun Petrograd’takine benzemediğini biliyordu.
Anarko komünist önder Bleichman’ın sözüyle artık “sokak örgütleyiciydi”. Sokak gösterileri ise silahlı çatışmalara yolaçıyor, çok sayıda insan ölüyor ve yaralanıyordu.
Bolşevikler’e karşıhükümet askerleri Geçici Hükümet’in başkentte sıkıyönetim ilan etmesinden sonra Bolşeviklerle güvenlik güçleri arasında bir çatışma dönemi başladı. Kerenski’ye bağlı askerler Lenin’in firarı ve Troçki’nin tutuklanmasıyla bir süreliğine sokaklara hakim oldu.
Nisan’dan Temmuz’a kadar geçen bu karışık dönemde, vatandaşların büyük kısmı Geçici Hükümet’ten giderek umudunu kesmeye başlamıştı. Vıborg işçileri, Petrograd garnizonu ve Kronştad bahriyelileri ise ciddi bir kopuşun en büyük ve önemli parçalarını oluşturdular.
Bolşevik Partisi ise bu dönemde sanıldığı gibi merkezî bir biçimde Lenin’in direktifleriyle yürüyen bir parti değildi. Partide kabaca üç kanat bulunuyordu: İktidarın ele geçirmesini öteleyen, diğer sosyalist partilerden kopmamaya çalışan bir sağ kanat, Temmuz günlerinin en atak kesimini oluşturan aşırı bir kanat ve Lenin’in şahsında bir “merkez”.
Askerî diktatörlük ya da devrim
3-4-5 Temmuz Günleri’ndeki çatışmalardan sonra Bolşevikler, savaşa karşı oldukları gerekçesiyle “Alman ajanı” diye itham edildiler ve sert bir baskıya maruz kaldılar. Koşulların giderek dayanılmaz hale geldiği bu dönemde, Rusya tarihsel ikilemle yüzyüzeydi: Ya bir askerî diktatörlük ya da devrim.
Temmuz ayında Geçici Hükümet’in girişimiyle, yalnızca Petroragrad’ta 800 kişi tutuklandı. Kamanev, Kollontay gibi Bolşevik önderlerin yanısıra, yakında partiye katılacak olan Troçki ve Lunaçarski gibi önemli isimler de tutuklandı (bunların bir kısmı daha sonra Kornilov vakasında, bazıları ise Ekim Devrimi’nden sonra serbest bırakıldı). Temmuz gösterisine katılan birlikler silahsızlandırıldı ve cepheye gönderildi. Şubat Devrimi ile kaldırılmış olan idam cezası askerler için yeniden yürürlüğe kondu.
Petropavlosk Kalesi Petropavlosk Kalesi, Bolşevikler tarafından en büyük engellerden biri sayılıyordu. Devrime çok kısa bir süre kala Petersburg Sovyeti’nden taraf olunca devrimin de en önemli merkezlerinden biri oldu. Kışlık Saray, kalenin Neva Kapısı’ndan bombalanacaktı.
Geçici Hükümet, sosyalist partilerle Anayasal Demokratlar arasındaki telafi edilmesi mümkün görünmeyen bir gerilimle felç olmuştu. Geçici Hükümet’teki sol partiler Sovyetler’e dayanıyordu; Anayasal Demokratlar ise yalnızca Bolşevikler’in değil Sovyetler’in de devreden çıkarılmasından yanaydılar.
Temmuz gösterilerinin ardından gelen baskı sonucu, Bolşevikler silahlı ayaklanma hazırlığını önlerine koydular. Temel meselelere çözüm getirilemeyişi, insanların radikal sola yönelmesine neden oluyordu. Güç ilişkilerindeki değişimin izlenebildiği Sovyet seçimlerinde, Eylül ayından itibaren Bolşevikler ve müttefikleri giderek çoğunluğu elde etmeye başladı.
Diktatörlük hevesi
Cephedeki gelişmeler, güç ilişkilerindeki değişimin de barometresi gibiydi. Alman ordusu Riga limanı dolayını işgal ettiğinde, Petrograd üzerinde doğrudan bir tehlike oluşturuyordu. Öte yandan yaz aylarında köylü ayaklanmaları neredeyse ülkenin bütününde yaygınlaşmıştı. Bu durumda çevresindeki danışmanlarıyla hükümet içinde bir hükümet pozisyonu kazanan Başbakan Kerenskiy, general Lavr Kornilov’u orduların başına atadı. “Ulusu selamete eriştirecek kahraman” olarak takdim edilen Kornilov, monarşiye bağlı aşırı sağcı bir geçmişe sahipti. Yani Geçici Hükümet’le aynı siyaseti gütmesi mümkün değildi. Onun önünde açık bir gerici askerî diktatörlükten başka bir yol yoktu. Kerenskiy, Kornilov’u atayarak Rusya’nın önündeki “ya devrim ya askerî diktatörlük” ikileminin akıbetini hızlandırmıştı. Kornilov işi gücü bırakıp Petrograd’a haddini bildirmeye yeltendi. Bu da Bolşeviklerin küllerinden yeniden doğmalarını sağlayacak olan “Karşı-devrime karşı mücadele birliği komitesi”nin kuruluşuna yol açtı. Bütün işçi ve halk örgütlenmeleri Kornilov’a karşı birlikte davrandı, ortadan kaybolan Kızıl Muhafızlar yeniden teşkilatlandı ve 25 bin kişi hemen bu kuvvetlere yazıldı.
Devrim günü 25 Ekim’de Kızıl Muhafızlar, silahlarıyla Askerî Devrimci Komite’nin emirleri doğrultusunda harekete geçti.
Trenlerle başkente gelmeye çalışan Kornilov’un ordusu demiryolcular tarafından sürekli engellendi ve asla başkente varamadı; ordu Petrograd Sovyeti’nden gönderilen ajitatörlerin çalışmasıyla tek bir kurşun atmadan dağıldı. Kornilov kaçtı ve birkaç ay sonra ölü bulundu.
Ağustos sonundaki bu olayın akabinde güç ilişkileri kökünden değişmeye başladı. 14’te Eylül Petrograd’da ön-parlamento adıyla bilinen bir toplantı yapıldı. 550 üyelik herkesin temsil edildiği bu kuruldan ne savaş ne barış lehine bir karar çıkmaması, aslında temsiliyet ve meşruiyet krizinin derinliğini göstermekteydi. Bu sırada Bolşevikler Petrograd ve Moskova gibi önde gelen iki kentin sovyetinde çoğunluğu ele geçirdiler. Artık devrim kapıdaydı.
‘Dünyayı Sarsan On Gün’
Rus Devrimi’nin birçok aktörü arasında, Amerikalı gazeteci John Reed’in yazdığı Dünyayı Sarsan On Gün kitabı hiç şüphesiz edebiyatta ve daha sonra sinemada unutulmaz bir yer edindi. Devrimin tanığı, hatta aktörlerinden biri diyebileceğimiz John Reed, adeta “devrimin zabıt katibi” gibi günü gününe Petrograd’ın her köşesinde, en derin tartışmalardan gündelik hayatın en anlamsız gözüken ama manzarayı tamamlayan küçük hikayelerine kadar benzersiz bir tablo çizdi. 1 Ocak 1919’de kitaba yazdığı önsözü “Bolşevizm konusunda ne düşünülürse düşünülsün, Rus Devrimi insanlık tarihinin büyük olaylarından biridir ve Bolşevikler’in ortaya çıkışı da dünya çapında önem taşıyan bir olaydır” der. Her ne kadar “angaje” bir gazeteci olsa da “gördüğü gibi” yazar.
Kışlık Saray Kışlık Saray’ın 1917’den ve bugünden bir görünümü.
İnsanlar 100 gram ekmek tayınına talim ederken tiyatroların her gece dolması, Şalyapin’in şarkı söylemesi, Meyerhold’un sahneye koyduğu Tolstoy’un Korkunç İvan’ının Aleksandirnski Tiyatrosu’nda sahnelenmesi… Bütün bunlar basit zıtlıkları dile getirmekten ziyade, gündelik hayatın doğal akışını aktarmaktaydı.
Şubat Devrimi Petrograd garnizonu temsilcileri pankartlarıyla Şubat Devrimi’nde öldürülen yoldaşlarını anıyor.
Evet, John Reed’in dile getirdiği gibi Rusya’da halk (narod) artık olup bitene karşı kayıtsız kalamayacak durumdaydı ve bu durumdan vazife çıkartmak için neyin ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Siyaset erbabı için en tehlikeli olan da buydu. İnsanlar her yerde konuşuyor, tartışıyordu.
Devrimin planlama merkezi, rahibelerin yönettiği bir okul olan Smolnıy Enstitüsü’ydü. Öğrenciler için hazırlanmış tabelaların altında, çeşitli siyasi faaliyetler yürüten birimler çalışıyordu. Her yanda “Yoldaşlar, sağlığınız için her yanı temiz tutunuz” yazıyor, Sovyet demokrasisinin timsali olarak masalarda çeşitli siyasi partilerin sattığı kitap ve broşürler bulunuyordu. Bu arada devrimin meşruiyetini sağlayacak olan İkinci Kongre hazırlıkları sürüyordu. İlk kongreye katılan bir delege şimdiki delegelerin öncekinden çok farklı, cahil ve kaba olduğunu belirtiyordu. John Reed koca koca kitapların anlatamadığını bir cümlede özetlemişti: “Rusya’nın en alt katları kımıldamıştı ve şimdi suyun üstüne çıkanlar diptekilerdi”.
Devrilecek hükümet yok
Bolşevik Partisi Merkez Komitesi’nin 23 Ekim toplantısı, ertesi sabaha kadar sürdü. Lenin ve Troçki ayaklanmadan yanadır ama, verdikleri önerge kabul edilmez. Ardından bir işçi ayaklanmadan yana sert bir konuşma yapar, tekrar oylamaya yapılır ve böylece karar çıkar. 31 Ekim’de Lenin şunları yazacaktır: “Ya bütün iktidarın Sovyetler’e verilmesi sloganımızdan vazgeçeceğiz ya da bir ayaklanmaya gideceğiz. Ortası yok…”. Lenin, kaçınılmaz gidişatı özetlemiştir.
Lenin’in odasında Yazarımız Masis Kürkçügil, NTV Tarih 10. sayıda yayımlanan Ekim Devrimi konusu için Rusya’ya gitmiş, bugün ancak özel izinle girilebilen devrimin ana mekanlarında çalışmıştı. Lenin’in çalışma masasında, 2009.
John Reed, devrimden bir hafta önceki manzarayı şöyle resmediyordu: “Kumarhaneler akşamdan sabaha kadar dolup taşıyor, şampanyalar su gibi akıyor… Şehrin merkezinde geceleyin pahalı kürkler giymiş, mücevherler takmış orospular aşağı yukarı geziniyor…”. Smolnıy’in üst katında ise Askerî Devrimci Komite, Troçki’nin başkanlığında toplanıyor; sabaha kadar konuşmalar yapılıyor, insanlar yerlerde yatıyordu. Petrograd Sovyeti her geçen saniye hedefe yaklaşıyor, “Troçki, Kamanev, Volodarski günde altı, sekiz, bazen on saat konuşuyorlardı”.
Nihayet 6 Kasım 1917 Salı gecesi önemli noktalar Kızıl Muhafızlar tarafından ele geçirildi. Neva nehrinin üzerindeki köprüler Vıborg mahallesindeki işçilerin geçişine sahne oluyor; junkerler engel olmaya çalışırken Kronştad bahriyelileri tekrar köprüleri kapatıp geçişi sağlıyordu. 7 Kasım Çarşamba sabahı, gün devrime doğdu. “Tramvaylar Nevski’de (5 km.’lik büyük bulvar) bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlar. Erkekler, kadınlar ve küçük çocuklar tramvayların her yanına asılmışlar. Dükkanlar açık; caddedeki kalabalıklarda öncekilere oranla daha az tedirginlik var…”.
Kışlık Sarayı filmlerdeki gibi büyük bir taaruzun sonucu değil, Kızıl Muhafızların yan kapıdan girmesiyle, ciddiye alınabilir bir çatışma olmadan ele geçirilmişti. Ortada devrilecek bir hükümet bile kalmamıştı. John Reed “Tarihte hiçbir zaman bu kadar sessiz olmamıştır bu şehir; o gece ne bir tecavüz ne bir hırsızlık vakası oldu” diye yazacaktır.
Ancak savaş bitmeyecek, yabancı orduların ve Çarlık komutanlarının devrimi çökertme saldırıları başlayacak ve ülke 1. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir içsavaşa sürüklenecektir.
TROÇKİ’NİN BAŞESERİ
Devrimin tarihi Türkiye’de yazıldı
Devrimin iki önderinden biri olan Troçki’nin Türkiye’deki sürgün günlerinde yazdığı Rus Devriminin Tarihi, yazarın kendi siyasi konumunu ortaya koymadan, çok geniş kesimlerden elde ettiği bilgileri kullanarak sekiz aylık bir dönemi sürükleyici bir üslupla yazdığı, vazgeçilmez bir başvuru kaynağı. Siyasetçi, tarihçi ve edebiyatçı içiçe geçmiş ve devrim süreci büyük kitlelerin bir hikayesi olarak resmedilmiş. Türkçe’de 1998’de üç cilt olarak basılan kitap, 100. yıl münasebetiyle Yazın Yayıncılık tarafından tek cilt, 888 sayfa olarak yeniden basıldı.
DÜNYAYI SARSAN 30 GÜN
24 EYLÜL Bolşevikler Moskova belediye seçimlerinden başarıyla çıkıyor. 1 EKIM Lenin’in Bolşevikler İktidarı Koruyabilecekler mi? kitabı yayında. 7 EKİM Ön-parlamento açılmasına karşın Bolşevikler buna katılmayı reddediyor. 9 EKİMPetrograd Sovyeti Devrimci Askerî Şubesi kuruluyor. 10 EKİMBolşevik Parti Merkez Komitesi toplantısından silahlı ayaklanma kararı çıkıyor. 13 EKİMPetrograd Sovyeti’nin askerlerden oluşan seksiyonu, askerî alandaki iktidarın bütünüyle Devrimci Askerî Komite’ye verilmesini oyluyor. 18 EKİMZinovyev ve Kamanev, Gorki’nin Novaya Şisn gazetesinde ayaklanma kararına karşı çıkıyorlar. 19 EKİM Lenin, artık Zinovyev ve Kamanev ile yoldaş olmadıklarını belirterek partiden uzaklaştırılmalarını istiyor. 20 EKİMDevrimci Askerî Komite ayaklanma için fiilî hazırlıkları başlatıyor. 23 EKİMPetropavlosk kalesi, Petrograd Sovyeti’ne destek olacaklarını ilan ediyorlar. 24 EKİMGeçici Hükümet, Devrimci Askerî Komite üyelerinin tutuklanması, Bolşevik gazetelerinin yayınlarının durdurulması emirlerini verirken, Kızıl Muhafızlar aracılığıyla etkili mevzileri elinde bulunduran Lenin gece saatlerinde Smolyniy’deki Bolşevik merkezine geliyor. 25 EKİMSabaha karşı 02.00 itibariyle hareket başlıyor, Devrimci Askerî Komite’ye bağlı askerler saat 12.00’de Cumhuriyet Meclisi’ni kapatıyorlar. Lenin, Petrograd Sovyeti’nin oturumunda Troçki’nin davetiyle kürsüye çıkıp konuşmasını yapıyor. Saat 21.00’de Kışlık Saray’a karşı operasyon başlıyor.
Dünya Savaşı sırasında esir düşen Türk askerlerinden yüzlercesi bugün Myanmar’daki esir kamplarında tutulmuş; çoğu burada şehit olmuş ve gömülmüştü. On yıllarca ilgi gösterilmeyen mezarlar parçalandı; 2011’de yapılan son şehitlik ise orijinal mezartaşlarını, dönemin anı ve izlerini barındırmıyor.
Myanmar’daki kayıp şehitlik Myanmar’daki Türk şehitlikleri konusu NTV Tarih’in Mart 2011 tarihli 26. sayısında gündeme taşınmıştı.
Biri “Kardeşim” diyordu “yeni tutsaklıktan kur tulup geldim. İznim debitmek üzere. Günler geçiyor. İşlemler daha fazla uzamasın istiyorum”. Masa başındaki memur yanıt veriyordu: “Kırmızı g..lü balmumu ile davet etmedik. Gelmeseydiniz”.
Teğmen Mehmet Arif (Ölçen), 1. Dünya Savaşı sonunda esaretten dönenlerin Harbiye Nezareti’nde gördüğü aşağılayıcı muameleyi böyle anlatıyor. Bir de dönemeyenler vardı. Binlerce meçhul asker esir kamplarında hayatını kaybetti.1. Dünya Savaşı’nda Türk ordusunda 200 binden fazla asker esir düştü. Bu esirlerin 135 binden fazlası İngilizler tarafından Kıbrıs, Malta, Mısır, Hindistan ve Myanmar’daki kamplara gönderildi.
Burma’daki esirleri en çok zorlayan şey iklimdi. Sıcaklık dayanılmazdı ve Muson mevsiminde bölge çok yağmur alıyordu. Uzun süre esir kamplarında kalanlarda görülen psikolojik rahatsızlık “telörgü hastalığı” ve sıtma, Türk esirleri de etkilemişti. İklim ve coğrafi koşullara uyum sağlayamayan yüzlerce Türk savaş esiri Burma’daki kamplarda hayatını kaybetti. Tabip Yüzbaşı Behiç Bey’in raporuna göre 1914-1918 yılları arasında Thayet’teki kampta ölenlerin sayısı 195’ti, ATASE arşivindeki belgelere göre Meiktila’dakiler 1000’den fazlaydı.
Thayet ve Meiktila’da hayatını kaybeden Türk esirleri uzun yıllar unutuldu. 1960’larda Yeni Delhi Büyükelçiliği’nin bölgede yaptığı çalışmalarda Thayet’te 173 kabir tespit edildi ve şehitlerin isim listesi çıkarıldı. Girişimler nihayet 1996’da sonuç verdi ve Thayet’teki şehitlik açıldı.
“Esaret Günlüğü” belgeseli için 2011’in Ekim ayında Myanmar’a gittim. Yangon’dan önce Pyay’a, sonra Irrawaddy Nehri’ni tekneyle geçerek Thayet’teki şehitliğe ulaştık. Mezartaşları hâlâ duruyordu, ancak şehitlik köylüler tarafından tarlaya çevrilmişti. Türk askerleri için dikilen anıtın üzerindeki yazı da silinmeye yüz tutmuştu. Meiktila’da bulunan şehitliğin hali ise içler acısıydı. Mezartaşları ise Burmalı askerler tarafından tahrip edilmişti. 200’e yakın mezartaşı bir caminin avlusunda gelişigüzel istif edilmiş, bir bölümü maalesef parçalanmıştı.
2012’de Meiktila’daki mezartaşları, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ziyareti öncesinde, mezarlıktaki yerlerine dikildi. Thayet kasabasından 2015’te açılışı yapılan yeni şehitliğe giden 3 kilometrelik yol geçen yıl tamamlandı. Yeni şehitlik, Çanakkale muharebe alanlarına her yıl birkaç tane kondurulan sembolik şehitliklere benziyor. Orijinal mezar taşlarıyla birlikte, esaretin anıları ve izleri de yok sayılıyor.
Fasulye tarlasında Türk mezarları2000’lerin başında hükümetin gündemine gelen 1. Dünya Savaşı sırasında esir düşmüş Türk askerlerin mezarları, kaderlerine terk edilmişti. Restore edilene kadar atıl bir şekilde bırakılan dört şehitlikten biri olan Thayet Myo, fasulye tarlası olmuştu.
Arakanlı Müslümanların (ya da Rohingyaların) uğradıkları felaketler, Türkiye de dahil uluslararası kamuoyunun ilgisini Güneydoğu Asya’nın fakir ve istikrarsız ülkesi Myanmar’ın üzerine çekti. BM’nin “etnik temizlik” olarak adlandırdığı, Myanmar yönetiminin ise “terörle mücadele” diyerek geçiştirdiği baskı, sürgün ve katliam siyaseti halen devam ediyor. 1938’den beri süren Budist-Müslüman çatışmasından bir insanlık dramına…
Myanmar’daki olaylar, bölge tarihinin önemli kırılma noktaların-dan birinin 80. yıldönümüne denk geldi. Britanya parlamentosunun kabul ettiği bir kanun uyarınca, bugünkü Myanmar 1937’de Büyük Britanya’nın Hindistan sömürgesinden ayrıldı ve Burma (ya da Birmanya) adıyla, kendi genel valisi, hükümeti ve parlamentosu olan ayrı bir sömürge olarak düzenlendi. Fakat hemen ardından gelen 2. Dünya Savaşı ve Japon işgali nedeniyle bu sömürge yapılanması uzun ömürlü olamadı; zaten Hindistan ve Pakistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmelerinden bir yıl sonra, yani 1948’de Burma da bağımsızlığına kavuştu. Ancak o tarihten beri de ülkede taşlar bir türlü yerine oturmadı. Bu çerçevede, Myanmar’ın yakın tarihinin bir savaş, iç karışıklık, fakirlik ve demokrasi yoksunluğu tarihi olduğunu söylemek abartılı olmaz.
Bitmeyen zulüm ve 1 milyon mülteci 1970’lerin sonundan itibaren yaşadıkları sürekli zulüm nedeniyle 1 milyona yakın Rohingyalı, Myanmar’dan göç etmek zorunda kaldı. Bu mülteciler komşu Bangladeş başta olmak üzere çevre ülkelere dağıldılar.
Bağımsızlık öncesinde bile ülkede kendini hissettiren etnik ve dinî azınlıklar sorunu, 1962’de başlayan ve neredeyse 50 yıl süren askerî rejim sırasında daha da derinleşti. 53 milyon nüfuslu Myanmar, 2011’den itibaren yavaş yavaş sivilleşme ve Batı’yla yakınlaşma politikası benimsedi; fakat ülkenin Bangladeş sınırına bitişik Arakan eyaletinde yaşayan Müslüman azınlıkla, ülke nüfusunun yüzde 88’ini oluşturan Budist çoğunluk arasındaki çatışmalar aynı dönemde yeniden alevlendi. Aslında bir hayli eski olan Rohingya sorunu da dünya gündeminde ilk kez bu dönemde kendisine bir yer bulabildi. 2017 Ağustos’undan bu yana yaşanan operasyonların, çatışmaların ve Bangladeş’e sığınan 370 bin mültecinin yarattığı kriz, Myanmar Anayasası’ndaki ifadeyle “devlet danışmanı”, yani Başbakan olan Aung San Suu Kyi’yi uluslararası kamuoyu önünde çok zor durumda bıraktı. Batı basını tarafından birkaç yıl öncesine kadar demokrasi havarisi olarak görülen Aung San Suu Kyi, şimdi iktidara tutunmak ve siyasal-ekonomik anlamda hâlâ çok güçlü olan orduyu kızdırmamak uğruna milliyetçi-Budist dalgaya bel bağlamakla; dolayısıyla Arakan Müslümanları’nın yaşadıkları trajediye göz yummakla itham ediliyor.
Askerî rejime karşı giriştiği mücadele nedeniyle 1991 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen; uzun yıllar ev hapsinde tutulduktan sonra 2012’de bir siyasi parti kurmasına izin verilen Aung San Suu Kyi’nin 2016’da başbakan olması, Myanmar’ın demokrasiye geçişinin sembolü olarak görülmüştü. Bugün ise kendisine verilen Nobel ödülünün geri alınması talepleri yoğunlaşıyor; Desmond Tutu ya da Malala Yusufzay gibi diğer Nobel sahipleri birbiri peşisıra Aung San Suu Kyi’ye “bir şeyler yap” mesajları gönderiyor.
Zulümden trajik kaçış Rohingyalılar bölgedeki şiddetten kaçmak için köylerini terk edip günlerce süren yürüyüşler sonucu komşu Bangladeş’e ulaşıyorlar.
Aslında Aung San Suu Kyi’nin yaşadıkları, Myanmar’ın sıkışmışlığının bir özeti gibi. Bu sıkışmışlığın temelinde, kimlik sorununu bir türlü çözememiş olan ülkede uzun yıllar süren askerî rejimin, Budizm odaklı Birman milliyetçiliğini sürekli kaşımış olması yatıyor. Aslında Birman milliyetçiliği, İngilizlerin bir zamanlar Bhutan’dan Bangkok’a kadar uzanan Birman İmparatorluğu’nu 1885’te yıkmalarının ve ülkeyi Hindistan’a bağlamalarının şokunu halen atlatabilmiş değil. Birman imparatorluk hanedanı kendi soyunu bizzat Buda’ya dayandırdığı ve Birmanlar da kendilerini “Buda’nın halkı” olarak tanımladığı için, Birman milliyetçiliğinin temelinde Budizm’in yer alması anlaşılır bir durum.
İnsanlığın 2. Dünya Savaşı’na doğru sürüklendiği 1930’larda Birman bağımsızlıkçılar, bir ölçüde Japonya’nın da etkisiyle militarist milliyetçiliği model olarak benimsemişlerdi. Bu çerçevede Do Bama (Biz Birmanlar) örgütü çatısı altında birleşen silahlı gruplar, hem İngiliz sömürge yönetimine hem de ülkelerinde “yabancı” olarak gördükleri unsurlara karşı mücadele başlatmışlardı. 1937’ye kadar Hindistan sömürgesinin bir parçası olarak yönetilen Myanmar’a bu dönemde önemli sayıda Hintli, daha az da olsa Çinli göçmenler yerleşmişti. Birmanlar, yönetici sınıfın İngilizlerden, şehirlerdeki serbest meslek ve ticaret erbabının Hintli ve Çinlilerden oluştuğu sömürge döneminde tepkisel bir milliyetçiliğe savrulmuş; hatta 1930-31 yıllarında ülkenin o zamanki başkenti Rangun’da, Hintlilerle Çinlilerin ev, dükkân ve tapınaklarına karşı saldırı ve yağma olayları gerçekleşmişti.
Bu çerçevede, ülkedeki ilk Budist-Müslüman çatışması da 1938’de yaşandı. Savaş yıllarında Birman milliyetçileri Büyük Britanya’ya karşı mücadele adına, işgalci Japon ordusuyla işbirliği yapmaktan da geri durmadılar. Ülkede yaşan yüzbinlerce Hindu ve Müslüman’ın bağımsızlık ilanının hemen ardından Hindistan’a ve bugünkü Bangladeş’e kaçmış olmaları bu açıdan değerlendirilebilir. 1962’de bir darbeyle yönetimi ele geçirdikten sonra tek parti rejimine dayanan ve “Sosyalizme Doğru Birman Yolu” adını verdikleri siyasal ve ekonomik bir programı yürürlüğe koyan Myanmar ordusu, Batılı şirketlerin elindeki petrol, doğalgaz ve yeşim madenlerini kamulaştırırken, “ekonomiyi millileştirme” anlayışının bir sonucu olarak Hindu ya da Müslüman azınlığın malına mülküne de el koymuştu. Askerî rejim döneminde Arakan Müslümanları üzerinde kurulan baskı giderek yoğunlaştı; dönem dönem Rohingyaları Bangladeş’e sürme amaçlı operasyonlar eksik olmadı.
1982’de yeni bir vatandaşlık kanunu kabul eden Myanmar, “yerli” olarak tanımladığı 135 etnik grubun listesini yayınladı; Rohingyalar ise bu listede kendilerine yer bulamadı. Esasen Birman milliyetçileri bu topluluğa “Rohingya” denmesini bile kabul etmiyor ve “Bengali” ifadesini dayatıyor. Zira ülkede ki resmî söyleme göre sayıları 1 milyonu bulan Arakan’daki Müslümanlar, vaktiyle Hindistan sömürgesinden ve ardından bağımsız Bangladeş’ten göç etmiş yabancılardan ibaret. Myanmar devletinin yasadışı göçmen muamelesi yaptığı bu topluluk, vatandaşlık haklarından da böylelikle mahrum bırakılmış oluyor. Kuşaklardır Arakan’da yaşamalarına rağmen vatansız durumuna düşen Rohingyalar, kimlik kartları olmadığı için eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinden de yararlanamıyor.
Aung San Suu Kyi başbakan olur olmaz, başında BM’nin eski Genel Sekreteri Kofi Annan’ın bulunduğu bir komisyonu, bu topluluğun sorunları hakkında bir rapor kaleme almaya davet etmişti. Annan 24 Ağustos 2017’de sunduğu ayrıntılı raporunda öncelikle vatandaşlık meselesinin halledilmesi üzerinde durmuştu. Ancak bu rapor fazla tartışılamadı; zira tam da ertesi gün kendine Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu (ARSA) adını veren silahlı bir grubun Myanmar ordusuna ait karakolları basarak çok sayıda askeri öldürdüğü iddia edildi. Ordu, adlarını ilk kez Ekim 2016’da duyuran ARSA militanlarının peşine düştüğünü söyleyerek mevcut mülteci krizine yol açan operasyonları başlattı; Annan’ın raporu da rafa kalktı.
‘Demokrasi havarisi’ Nobel Barış ödüllü başbakan Aung San Suu Kyi, 1989-2010 arasında askerî cuntaya muhalefet nedeniyle 15 yıla yakın ev hapsinde tutulmuştu. Bugün ise iktidarını korumak adına Rohingyalılar’ın uğradığı zulme sessiz kaldığı için dünya kamuoyu tarafından eleştiriliyor.
Myanmar hükümeti, ARSA’nın El-Kaide ve IŞİD ile bağlantılı olduğunu, örgüt lideri ve yakalanan militanların bir kısmının Pakistanlı, bir kısmının da Endonezyalı olduğunu açıklayarak, yürütülen askerî operasyonların küresel terörizmle mücadele kapsamında değerlendirilmesini istiyor. Ordunun siyasetten çekilme sürecini yavaşlatan bu türden bir iç güvenlik sorunu, muhtemelen ülkedeki bazı kesimler tarafından kullanışlı olarak da görülüyordur.
Myanmar’ın demokrasiye geçiş sürecini frenleyen, Batı’yla kurmakta olduğu ilişkileri baltalayarak onu geleneksel müttefikleri Çin ve Rusya’ya doğru iten, bünyesinde Malezya, Endonezya gibi Müslüman ülkeler barındıran Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN içinde çatlak yaratan Rohingya krizi, her şeyden önce bir insanlık dramı. Uluslararası sistemin ağırlık merkezinin Asya-Pasifik bölgesine kaymakta olduğu bir dönemde, dünyanın en çok mülteci veren sekizinci ülkesine dönüşen Myanmar’ın yakın coğrafyası için bir istikrarsızlık kaynağı olmasına daha ne kadar göz yumulacağı ise, bölgede kurulmak istenen oyuna bağlı.
Resmi adı: Myanmar Birliği Cumhuriyeti Bağımsızlık Tarihi: 4 Ocak 1948 Başkent: Naypyidaw Nüfus: 52.89 Milyon (2016) Yüzölçümü: 678,500 km2 Resmi Dil: Birmanca Tanınan Etnik Gruplar: %68 Birmanlar, %9 Şanlar, %7 Karenler, %4 Rakhineler, %3 Çinliler, %2 Hintler, %2 Monlar, %5 Diğer
Bu ülkenin adı ne?
Burma mı, Birmanya mı, Myanmar mı?
Myanmar’ın tarihsel olarak adı, ülke nüfusunun %68’ini oluşturan Birman (ya da Bama) etnik grubunun adından yola çıkarak, İngilizce ve Birmanca “Burma” olarak kabul edilmişti. Türkçede ise uzun süre bunun Fransızca versiyonu olan Birmanie’den ötürü, Birmanya kullanıldı. 1989’da ise askerî yönetim sömürge döneminin izlerini silme gerekçesiyle ülkenin adını Myanmar olarak değiştirdi. Bu kelime, yine Birman etnik grubunun başka bir adından türetilen bir ifade. Askerî rejimi destekleyen Çin gibi ülkeler Myanmar adını hemen benimserken, Batılı başkentler bu ismi kullanmayı uzun süre reddetti. Ancak bu tavır, son yıllardaki demokratikleşme süreciyle birlikte yumuşadı. Günümüzde Britanya ve Kanada gibi ülkeler Burma, Fransa da Birmanie adını resmen kullanmaya devam ediyor; ABD Dışişleri Bakanlığı ise kendi web sitesinde “Burma (Myanmar)” ifadesini kullanıyor. İsviçre, Hindistan, Bangladeş, Japonya, Almanya gibi pek çok ülke ve BM, ASEAN gibi uluslararası kuruluşlar ise Myanmar ifadesini kabullenmiş durumda.
Ülkeyle 2012’de diplomatik ilişki kuran ve buradaki Türk şehitliklerinin bakımını üstlenen Türkiye de bu tarihten beri resmî yazışmalarında Myanmar adını kullanıyor. Basın dünyasında da durum karışık. BBC, CNN, Al Jazeera, Russia Today gibi kuruluşlar Myanmar’ı tercih ederken, Fransız basını Birmanie’den vazgeçmiyor.
Bölge ülkelerini peş peşe vuran beş tropik fırtınalar, Texas, Florida gibi ABD eyaletleri ile Küba ve Dominik Cumhuriyeti gibi ada ülkelerinde büyük yıkıma neden oldu. Karayip ülkeleri ve ABD’de en az 170 kişi hayatını kaybetti. Boğaziçi Üniversitesi’nden klimatolog Levent Kurnaz, bu tür doğal afetlerde, ne kadar önlem alınırsa alınsın büyük ekonomiye sahip ülkelerin para, yüksek nüfuslu ülkelerin ise can kaybından kurtulamadığını söylüyor.
Kasırga sezonu Ağustos sonunda peş peşe iki büyük kasırga ile ABD’nin güney eyaletlerini vurdu. Can kayıpları ilk belirlemelere göre 170’e ulaştı. Bu yıl meydana gelen kasırgalar, yaklaşık 150 milyar dolar hasara yol açtı. Katia Kasırgası ve peşi sıra gelen José Kasırgası hızının bir bölümünü kaybetse de, onların takipçisi Maria, Dominik Cumhuriyeti’ni yerle bir etti.
Su kütlesindeki ısıdan beslenen bu tropik rüzgârların hızının normal durumlarda karaya doğru mesafe alırken azalmasıyla etkisi kısa sürmekte. Fakat 17 Ağustos’ta karaya çarptığında Harvey’in hızı 215 km idi. İki hafta sonra Irma, 295 km hızla onun üzerine geldi ve tarihte bilinen en şiddetli kasırga olarak kayıtlara geçti.
Kısa sürede birbiri ardına tekrarlaması ve her birinin şiddetlerini önemli ölçüde koruyarak karaya ulaşmaları, kasırgaların yıkıcı etkisini had safhaya ulaştırdı. Bu sırada Orta Amerika’da, Meksika açıklarında 8.1 büyüklüğün de bir de deprem gerçekleşti. Deprem, son yüzyılda meydana gelenlerin en büyüğüydü. İki hafta sonra Meksika, 7.1 ile bir kez daha sallandı.
Irma’nın acı bilançosuKategori 5 şiddetindeki “tarihin en büyük kasırgası” Irma’da 81 kişi hayatını kaybetti, hasarın 65 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
Kasırgalar, rüzgarlarının hızlarına göre 1’den 5’e kadar seviyelerle (118 km hızdan itibaren 153 km’ye kadar kategori 1, 177 km’ye kadar kategori 2, 208 km’ye kadar kategori 3, 251 km’ye kadar kategori 4, 252 km’den üstü kategori 5 şeklinde) sınıflandırılıyor.
Bu yıl Atlas Okyanusu iki kez kategori 5 seviyesinde kasırga gördü. Kategori 4 seviyesindeki Harvey sırasında yağan yağmurdan dolayı sel sularıyla boğuşmak zorunda kalan büyük bölgeler olmuştu. Harvey Kasırgası’nın maddi bilançosu 75 milyar doların üzerinde olsa da can kaybı sadece 71 kişiydi. Kategori 5’teki Irma Kasırgası’nda 81 kişi hayatını kaybetti, hasarın 65 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Daha sonra Karayip Denizi’nde rüzgarların hızının artması sonucu Katia Kasırgası meydana geldi. Jose, kategori 4’e kadar yükseldi fakat kategori 1 seviyesinde kıyıya vardı. Kategori 5 seviyesindeki Maria ise Irma’nın harap ettiği yerleri bir kez daha vurarak zararı katladı.
Atlas Okyanusu’nda görülen fırtınalarda rüzgâr hızlarını, yağış miktarlarını ve yönlerini önceden belirlemek ve ölçebilmek mümkün olduğundan, son yıllarda can kaybı fazla olmuyor; fakat büyük maddi hasarlar kaçınılmaz oluyor. Kasırgalar konusunda #tarih’e bilgi veren Prof. Dr. Levent Kurnaz, Irma Kasırgası’nın ABD’nin Florida Eyaleti’ne doğru gideceği ve büyük hasar yaratma potansiyeli taşıdığı neredeyse bir hafta önceden belli olduğundan, bu fırtınadan zarar görebilecek kişilerin çoğunluğunun tahliye edilebildiğini söylüyor. Fakat Prof. Kurnaz, bir noktaya dikkati çekiyor: “Her ne kadar televizyonlarda ABD’yi vuran kasırgalardan bahsediliyor olsa da, özellikle can kaybı açısından bakıldığında Atlas Okyanusu’ndaki fırtınalar Pasifik Okyanusu’nun batısı ve Hint Okyanusu ile kıyaslandıklarında aynı derecede ciddi insan kayıplarına yol açmıyor”.
Tarihte en fazla can kaybına yol açan otuz fırtınaya baktığımızda bunlardan sadece bir tanesinin, 1780’deki (fırtınalara isim verilmeye başlanmadan önce) Büyük Kasırga’nın Atlas Okyanusu’nda oluştuğunu belirten Kurnaz, altı tanesinin Çin ve Japonya’yı etkilediğini söyledi. Geri kalan yirmi üç büyük fırtına ise Hindistan, Burma ve Bangladeş’e zarar veren fırtınalar olmuş. Bu da, tarihte olduğu gibi bugün de büyük fırtınalardan fakirlerin daha fazla zarar gördüğünü gösteriyor.
Amerika’yı vuran kasırgalarla türdeş, 1970’te Bangladeş’i vuran Bhola Siklonu 500.000’e yakın insanın ölümüne yol açmıştı. 1970 Kasım’ının başında Hindistan’ın doğu tarafındaki Bengal Körfezi’nde oluşan bu fırtına Bangladeş’i vurduğunda, oluşturduğu rüzgârın hızı saatte 185 kilometreyi geçiyordu. Bhola Siklonu ile kıyasladığımızda 2005’te ABD’deki Katrina Kasırgası (180 km, kategori 3) resmi olarak 1.836 kişinin ölümüne, fakat 108 milyar dolar maddi hasara yol açmıştı.
AFETİN BİLİMİ
Neden kasırga olur?
Okyanuslar üzerinde ısınarak yükselen havanın yerinde düşük basınç merkezleri oluşur ve o bölgede ortaya çıkan kuvvetli rüzgârlar bu merkezleri takip ederek hareket eder. Merkezin altındaki su ne kadar sıcaksa basıncı da o denli düşük olur; buna bağlı olarak da rüzgarlar o denli hız kazanır. Sıcak hava merkezin etrafında kuzey yarım kürede saat yönünün tersine, güney yarım kürede ise saat yönünde döner. Bu fırtınaların gözlendiği yerler Ekvator’un hemen kuzeyi ve güneyidir.
Ekvator’un kuzeyinde, Atlantik Okyanusu ve Amerika Kıtası’nın batı kesiminde görüldüklerinde kasırga, Pasifik Okyanusu’nun batı kıyılarında, Asya’nın açıklarında meydana geldiklerinde tayfun, Hint Okyanusu’nda ise siklon adını alır. Karalar denizler kadar enerji sağlayamadığından rüzgârlar bu fırtınayı karaya doğru sürüklediğinde bu büyük fırtınalar gücünü kaybeder. Bu nedenle Türkiye ve çevresinde bu denli büyük ve güçlü fırtınalar gözlenmez.
Fırtınalara hep kadınların isimlerinin verildiği ise doğru değildir. Okyanuslarda oluşan fırtınaların rüzgâr hızları belirli bir seviyeyi geçince bu fırtınalara önceden belirlenmiş bir listeden sıradaki isim verilir. Genelde isim listeleri bir kadın bir erkek ismi olacak şekilde hazırlanır. Son ayda Atlantik Okyanusu’nda gördüğümüz Harvey ve Jose erkek, Katia, Irma ve Maria kadın isimleridir.
1938’de açılan Musée de l’Homme (İnsan Müzesi), bu yıl çağdaş vizyonlu sergilere ev sahipliği yapıyor. Evrim kuramı, ırkçılık, kaybolan diller… Dev sergi alanı, tarih-biyoloji-etnoloji-antropoloji dörtgeninde sıra dışı bir eğitim aracı, bin beş yüz araştırmacıyı barındıran özel bir bilimsel corpus.
Paris Evrensel Sergisi için 1878’de inşa edilmiş Tro cadéro Sarayı; tam karşısına Eyfel kulesi kondurulmadan on bir yıl önce 1882’de sarayın bir bölümünde açılan Etnografya Müzesi, gerçekte Musée de l’Homme’un (İnsan Müzesi) atası. Serüven daha da geriye, Buffon’un girişimiyle hayata geçirilen Botanik Bahçesi’nin XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yola çıkışına dek gidiyor: Bu ikili bugün de biribirini tamamlayan iki ana parçadır ve dünyadaki benzerlerine model oluşturmuştur.
Musée de l’Homme 1938 yılında açılmış, 2002’de yenilenmesi yolundaki yasanın çıkışına dek ilk parametrelerine bağlı kalmıştı. Bu durumun bilimsel gelişmelerin sonuçlarına ayak uyduramaması nedeniyle haklı ve ağır eleştirilere konu olduğu biliniyor: Sözgelimi, daha önce başka bir denememde (NTV Tarih 49. sayı) değinmiştim, olağandışı fiziksel özellikleriyle “Hottentot Venüsü” diye adlandırılan Saartjie Baartman’ın kalıntılarının teşhir edilmesinin önüne yıllar sonra geçilmişti. 2009-2015 arası kapalı kalan İnsan Müzesi, bütünüyle yenilenmiş içdüzeni kadar, tazelenmiş perspektifiyle de bugün benzersiz bir başvuru merkezi olma niteliği taşıyor: Dev bir sergi alanı, tarih-biyoloji-etnoloji-antropoloji dörtgeninde sıradışı bir eğitim aracı, binbeşyüz araştırmacıyı barındıran özel bir bilimsel corpus.
Trocadéro’dan İnsan Müzesi’ne1878 yılındaki Paris Evrensel Sergisi için inşa edilen Trocadéro’nun ardından geride kalan saray, 1938’den bugüne İnsan Müzesi’ni ağırlamakta.
Ana gövdeye eklemli bir “geçici sergi” mekânında, 2017 programında yeralan, alabildiğine çağdaş vizyonlu “Biz ve Ötekiler” konulu ırkçılık karşıtı sergi başlıbaşına bir “ders” niteliği taşıyor: Kim kimin ötekisi, hepimiz bir başkasının yabancısı değil miyiz? Aşırı didaktik yaklaşıma teslim olmayan, modern çağdan günümüze uzanan tüm ırkçı saplantıları deşifre eden bir küratörlük çalışması. Sergi sürerken ABD Virginia’da patlak veren Charlottesville olaylarında neo-nazileri, Ku Klux Klancıları, “süprematist”leri, sözün özü beyaz ırkın sözümona üstünlüğünü savunan moronları azdıran zihniyetin eski işaretleri, 1929 tarihli metal plaketlere nakşedilmiş resmî “uyarı”ların üçü yerine oturuyordu: “No dogs, No Negroes, No Mexicans”; “Zenciler otobüsün arka tarafına”; belediyenin çift musluklu çeşmesi: Biri beyazlar, ötekisi zenciler için-şaka gibi gerçekler İnsan Müzesi, aslında, ilk salonun ilk bilgi levhasıyla büzüştürüyor: Yeryüzünde sekiz buçuk milyon canlı türü yaşıyor, insan bunlardan biri. Evrim kuramı üzerinde abes ötesi tartışmalara gömüleduralım, müze duvarları hem bütün canlı türlerinin ve insanın, hem toplumların ve uygarlıkların geçirdiği farklı evrim parametrelerinin sonuçlarını, somut örneklerini işliyor. Canalıcı parçalar karşımızda: 28 bin yaşındaki homo sapiens kafatasıyla filozof Descartes’ınki vitrinde yan yana.
Geniş inanç yelpazesi şaşırtıcı renkler barındırıyor: Hayata ve ölüme değişik kültürlerin bakışı, o bağlamda işe koşulan hayal gücünün sınır tanımaz yaratıcılığı ve bütün bunların yaşandığı ritüeller, nesneler, mekanizmalar. Sözgelimi, adını olsun duymadığım “Molybdomancie”: Suya kurşun atarak gerçekleştirilen bir kehanet uygulaması. Ve Osmanlılarda da rastladığımız, heybetli örneklerini Topkapı Müzesi’nin koleksiyonlarında gördüğümüz “tılsımlı gömlek”ler başta Orhan Şaik Gökyay, yerli yorumcularımızın üzerinde durduğu bu inanışın Afrika ve Asya uygarlıklarındaki rengârenk uzantıları.
İnsan Müzesi’nin çarpıcı bölümlerinden birini balmumu anatomi çalışmalarının Ortaçağ’dan başlayarak XVIII. ve XIX. yüzyıllarda doruğuna varan sonuçları oluşturuyor. Sanatla bilimin böylesine iç içe geçtiği çok sayıda alan bulmak zordur. Unutmamak gerekir: Dinsel inançlar nedeniyle insan gövdesinin kutsal, dolayısıyla dokunulmaz kılındığı çağlarda bu gözüpek, doğru ve ince emek gerektiren ürünlerin ortaya koyulmuş olması dev bir adımdı: Hem bilimsel araştırmaların, hem tıp dünyasındaki gelişmelerin hız kazanmasına yol açmış hamleler…
Önyargılardan ırkçılığa Müzede yer alan “Biz kimiz?”, “Nereden geliyoruz?”, “Nereye gidiyoruz?” sergilerinin yanı sıra, “Biz ve Ötekiler -Önyargılardan Irkçılığa” geçici sergisi 2018 Ocak ayına kadar müzede.
Müzenin açık ara en büyüleyici kesiti, yeryüzünde konuşulan bütün dilleri, lehçeleri konu edinen, hiç benzerini görmediğim pano: Geniş bir alana yayılmış onlarca plastik dilden hangisini çekseniz hafifçe, çoğunu ilk kez duyacağınız yeryüzü dillerinden birinin ses kaydına kulağınızı dayayıp dinleyebiliyorsunuz. Aralarında kaybolmak üzere olanlar var; düpedüz bir avuç insanın son temsilcileri olduğu kabile dilleri.
Müze, etkin bir bölümüne Jean Rouch Merkezi’yle kavuşmuş bulunuyor ayrıca: Etnografinin kamera yoluyla açılmasına öncülük eden sinema adamının adının verildiği bu alan, o gün bugün yepyeni boyutlar kazanmış durumda. İnsan Müzesi yalnızca içeriğiyle değil, büyük senaryosu ve olağanüstü tasarımıyla da çağdaş bir üniversiteyi akla getiriyor. Günümüzde müzecilik, küratörlük başlı başına yaratıcılık alanlarına dönüşmüş durumda. Trocadéro’daki taş yapının içi yepyeni bir dille örülmüş. Dün ve bugün neyse, yarına yönelik bakış açısı tüm endişe verici soru işaretleriyle son salonda son vurguyu getiriyor: Bu gidiş, globalleşmenin utkusunun ardından uygarlığın mı bir tek, insanlığın da sonunu getirebilecek taşkınlıklarıyla İsrafil’in surunun çalmak üzere olduğunun göstergesi.
Müze salonları tenha. Dışarıda mahşeri kalabalık: Her ırktan, ulustan insanlar gelmiş, tam karşıdaki Eyfel’e ayarlı “selfie”lerini çekedursunlar, besbelli “durum”un farkında değiller.