Kategori: Dünya Tarihi

  • Sakız adasındaki camide Bizans Eserleri Müzesi

    Yunanistan’ın Sakız adasında bulunan Mecidiye Camii, 1848’de Sultan Abdülmecid devrinde yapılmış ve iki yıl sonra bizzat padişah tarafından ziyaret edilmiş. Bugün Yunanistan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor.

    Anadolu yarımadasının yedi kilometre batısın­da bulunan Sakız adası (Chios), tarihte Ege adaları­nın en zengini olarak bilinir. Tarihî İyonya bölgesine dahil olan bu ada, MÖ 7. yüzyılda Efes, Milet gibi şehirlerle bir­likte İyonya birliğini kurmuş­tur. Tarihî yazgısı, komşusu olduğu Batı Anadolu şehirle­riyle bir olan bu adanın halkı, Pers, Atina, Sparta ve Make­donya güçleri altında yaşa­dıktan sonra, MÖ 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur.

    Bizans dönemi sonlarına doğru ilk Türk denizcisi Ça­ka Bey, 1090 senesinde yedi seneliğine adaya hakim olur. Bu kısa dönem sonrası adada tekrar Bizans egemenliği, da­ha sonra da Venedik ve Ceno­va hakimiyeti görülür. Sakız adası Kanunî Sultan Süley­man döneminde, 1566’da Pi­yale Paşa tarafından fethedi­lir. Osmanlı-Venedik savaşları sırasında 1694’de elden çıkan ada, 1695’te tekrar ele geçiri­lir. Yunan bağımsızlık isya­nı sırasında, 1820’lerde adada şiddetli çatışmalar yaşanır. Çok sayıda Hıristiyan ve Müs­lüman bu çatışmalarda hayatı­nı kaybeder.

    Osmanlı camiinde Bizans Eserleri Abdülmecid döneminde inşa edilen ve bugün müze olarak kullanılan camide Bizans dönemine ait freskler ve Bizans sonrası mezar taşları sergilenmekte.

    Antik çağdan beri tarımsal üretim zenginliği ile bilinen adanın önemli ihraç madde­leri olan zeytinyağı ve şarabın arasına, Ortaçağ’dan itibaren sakız da (mastik) katılmıştır. Adanın Türkçe ismini veren bu madde, bodur bir ağaçtan elde edilir. 19. yüzyılın orta­larından itibaren, Sakız adası buharlı gemilerle deniz ticaret filosu işletmede öncü olur ve daha da zenginleşir.

    Osmanlı devrinde Sa­kız’daki Türk ve Müslümanlar, adanın merkezi olan Kastro’da kaleiçinde yaşıyorlardı. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrasın­da, modernleşmeye çalışan Osmanlı Devleti’nde Müslü­manların kaleiçinden şehrin genişlemeye başlayan modern mahallelerine taşınmalarını teşvik için Sultan Abdülme­cid döneminde Sakız merke­zinde bir cami inşa edildi. Dr. Şefaattin Deniz’in araştırma­sına göre, Sultan Abdülme­cid Han’ın irâde-i seniyyesi ve onun vakıf kaynaklarıyla in­şa edilmiş olmasından dolayı, Sakız Adası İskelebaşı’ndaki bu camiye Mecidiye Camii adı verildi. 1847’de inşaına başla­nan cami, 1848 sonbaharın­da bitirildi. Mimarı, mühen­dis Osman Tevfik Efendi’y­di. Kubbesi ve bir minaresi olan cami, 19. yüzyıl Osman­lı mimari stilini yansıtmak­taydı. Avlusundaki çeşmesi ve muvakkithanesi bugün de ayaktadır. Camiye vakıf geliri getirmesi için 11 adet dükkan inşa edilmiş, minare ve çeşme alemleri Istanbul Ortaköy Me­cidiye Camii’nin de alemleri­ni yapan dökmecibaşı İbrahim Ağa tarafından yapılmıştır.

    Mecidiye Camii 1847’de inşasına başlanan ve bir yılda tamamlanan caminin mimarı mühendis Osman Tevfik Efendi’ydi. Cami, kubbesi ve minaresiyle 19. yüzyıl Osmanlı mimari stilininin başlıca örneklerinden biri.

    Sakız Mecidiye Camii’nin en ilginç tarihsel özelliği, ese­re ismini veren sultanın bu­raya yaptığı ziyarettir. Yunan Bağımsızlık Savaşı sonrası Ege adalarında Osmanlı ege­menliğini vurgulamak için Ta­if vapuru ile Ege ve Akdeniz gezisine çıkan Sultan Abdül­mecid, 18 Haziran 1850, Salı akşamı Sakız adasına gelmiş, üç gece adada kalmış ve Cuma namazını adını taşıyan camide kıldıktan sonra adadan ayrıla­rak Çeşme’ye geçmiştir.

    Balkan Harbi sırasında 1912’de Yunan hakimiyetine geçen Sakız’da, Müslümanla­rın 1924 mübadelesi ile Ana­dolu’ya göç etmeleri sonucu bugün Müslüman nüfus ya­şamasa da, ada yaz aylarında Türk turistlerin akınına uğru­yor. 1927’de Yunanistan tara­fından tarihî eser olarak tescil edilen Sakız Mecidiye Camii, bugün şehrin ticari merkezin­de yoğun yapılaşma arasında seçilebiliyor. Cami, Yunanis­tan Kültür ve Turizm Bakan­lığı’na bağlı “Bizans Eserleri Müzesi” olarak kullanılıyor. Bizans freskleri yanında “Bİ­zans sonrası” döneme ait mezartaşları da burada sergile­niyor!

  • Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun engellenemez yıkılışı

    Bundan 26 yıl önce, Aralık 1991’de SSCB fiilen sona erdi. 1917 Ekim Devrimi’nden itibaren iktidarı elinde tutan komünist rejimin orak-çekiçli bayrağı indi, yerine üç renkli Rusya bayrağı çekildi. Sayısız mücadelenin bileşiminden oluşan bu muazzam sürecin kilometre taşları.

    Fransız İhtilali’nin 200. yıldönümün­de, Doğu Avrupa kimilerinin dev­rim dediği bir dizi büyük değişime sahne oldu. Olup bitenlerin sadece iki yıl içerisinde SSCB’nin tarihe karışmasıyla sonuçlanacağını, 1989’da çok az kişi tah­min edebilmişti.

    Doğu ve Orta Avrupa ulusları bağım­sızlıklarını kazanmaya çalışırken, diğer yandan da Rusya ve diğer Doğu Bloku ül­kelerinde reformcularla eski parti çizgi­sini savunanlar arasında adı konulmamış bir içsavaş yaşanıyordu. Muhafazakarlar Gorbaçev’in değişimlerine karşı çıkıyor, reformcular ise değişimin yeterince hızlı olmadığını ileri sürüyordu ki, ikinci ke­simin içinde birkaç yıl sonra SSCB’yi ip­tal eden kararı imza edecek olan Yeltsin de vardı. Bu mücadele 1991 Ağustos’un­da eski ekolden komünist bürokratların açık bir darbe girişimine dönüştü; ancak tarihin çarkları artık geriye dönemezdi. Darbenin bastırılmasında öne çıkan Rus­ya Federasyonu başkanı Yeltsin, Gorba­çev’in Kırım’dan Moskova’ya gelmesini sağladı. Ancak ar­tık ipler onun elindeydi. Gücü elinden kayıp giden Gorbaçev 25 Aralık 1991’de istifa etti ve Yeltsin hemen ertesi gün SSCB’nin sona erdiğini ilan etti. Moskova’da tüm yetki şimdi ona aitti (Gorbaçev’in daha sonraları “Yeltsin’in Po­litbüro’dan uzaklaşmasından sonra tekrar önemli görevlere gelmesine izin vermek en bü­yük hatalarımdan biriydi” de­diği öne sürülmüştür).

    Kremlin’de dalgalanan orak-çekiçli bayrak indiri­lerek yerine üç renkli Rus­ya bayrağı çekildi. SSCB, ku­ruluşunun 69. yılında tarihe intikal ederken, komünistler de 1917 İhtilali’nin 74. yılında sahneden çekiliyordu. Sayısız mücadelenin bileşiminden oluşan bu muazzam süreci bi­raz daha geriden alalım.

    1980’li yıllarda Sovyet sis­temi tüm haşmetine rağmen içten içe çürüme ve dağılma sürecine girmişti. Aksi hal­de Gorbaçev gibi reformist bir kişi Politbüro’ya giremez, bu kurumun önemli işlerini yönetemez ve Mart 1985 ta­rihinde genel sekreterliğe ge­tirilemezdi. 1964’den 1982’ye kadar parti genel sekreterliği yapmış olan Brejnev döne­minde iyice hantallaşmış olan yapı, Yuri Andropov’un iki, Konstantin Çernenko’nun sa­dece bir yıl süren yönetimle­rinde değişmediği gibi, gidişat da artan bir endişe uyandır­maktaydı. Böylece, açık farkla en genç Politbüro üyesi olan 54 yaşındaki Gorbaçev’in li­derliğinden medet umuldu. O da hiç vakit yitirmeden kolla­rı sıvadı. Önünde, son derece verimsiz bir ekonominin mo­dernizasyonu ve parti başta olmak üzere her alanda hantal bir yapı arz eden bürokrasi­yi etkin kılmak gibi çok zor iki görev vardı.

    Kremlin’de kitleler Ağustos 1991’deki darbe girişiminden sonra halk sokağa dökülerek Gorbaçev’e destek verdi (üstte). Yüksek Sovyet toplantısında Gorbaçev ve Yeltsin el sıkışması yeni Rusya Federasyonu’nun habercisiydi (solda).

    Ekonomideki yeniden ya­pılandırmaya “peresteroyka” adını verdi. Stalin döneminden kalma merkezî planlamayla yö­netilen ekonominin teknik ve organizasyon olarak yenileş­tirilmesi için halkın desteğine ihtiyacı vardı. Geniş kesim­leri politik olarak kazanmak için açıklık politikasını öne sürdü ki, buna da “glasnost” adı verildi. Bu iki terim derhal dünya siyasi literatürüne gir­di. Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev döneminde uç verme­ye başlayan ancak kısa süre­de durdurulan yumuşama, bu ikinci gelişinde geri dönülmez bir şekilde ülkeyi sardı. İfade ve eleştiri özgürlüğü artarken, yıllardır sansüre takılmış ki­taplar basıldı, oyunlar sahne­lenmeye başlandı. KGB bile eleştiriliyordu ama, diğer ülke­lerde olduğu gibi paçayı kolay kaptırmayacaktı.

    Elbette ki tüm bu değişim­ler çok kısa sürede gerçekleş­medi. Ressamlar, müzisyenler ve diğer sanatçılar istedikleri gibi çalışmak üzere çok zorlu mücadeleleri sürdürdüler, ifade özgürlüğü hiçbir alanda kolay kazanılmadı ama Pandora’nın Kutusu bir kez açılmıştı. Her ne kadar Komünist Partisi’nin önderliği henüz sorgulanmıyor­sa da, bunu sona erdirecek güç­ler artık harekete geçmişti.

    Gorbaçev’in işi kolay de­ğildi. Bugün durumun umut­suzluğu daha iyi değerlendiri­lebiliyor. Rus ordusu 1979’dan beri Afganistan’da sonu görün­meyen bir asimetrik savaş yü­rütüyor, silahlanmanın yükü, kaynaklar üzerinde büyük bas­kı yapıyordu. Ayrıca 1986’da Çernobil’deki nükleer facianın günlerce halktan gizlenmesi hiç de yerinde bir tutum olmamış, ancak radyasyonun İsveç ma­kamları tarafından keşfedilme­sinden sonra açıklama ve tahli­ye yapılmıştı. Çarlık dönemin­den Bolşeviklere geçen sansür ve kapalılık alışkanlıkları o ka­dar kısa sürede geride bırakıla­mazdı.

    Ancak, bunlardan çok daha önemli bir başka husus vardı ki, o da nüfus artış hızının 1950 ile 1981 arasında % 1.8’den % 0.8’e düşmüş olmasıydı. Bu, ülke­de uzun vadede bir nüfus krizi yaşanacağına işaret ediyordu. Bebek ölüm oranı binde 25 gi­bi oldukça yüksek bir düzeyde idi. Kürtaj sayısı doğumların çok üzerinde olup, nüfus yaş­lanıyordu. Etnik Ruslar ayrıca SSCB nüfusu içerisindeki pay­larının son 30 yıl içerisinde % 55’den % 51’e düşmüş olmasın­dan da hoşnut değillerdi. Bun­lar rejimin geleceği açısından, suç oranı ve alkolizm sorunun­da çok hızlı artışla birlikte, de­rin tehlike arz ediyordu. Ülke üretmiyor, tüketmiyor ve üre­miyordu.

    Glasnost kör-topal ilerle­yedursun (Stalin’in milyonlar­ca cinayeti açıkça tartışır hale gelmişti), perestroyka bir türlü başarılı olamıyordu. İşletmele­re devlet sübvansiyonu kesil­se bile üretkenlik artışı ve en azından kendisini çevirecek kadar kârlılık sağlanamıyordu. Keza tarım alanında da 50.000 kolektif işletme veya devlet iş­letmesinde, çalışanlara teşvik verilmesine ve küçük özel çift­çiliğin özendirilmesine rağmen üretim artmadı. İşletmelerin büyük bölümü zarar ediyor ve devlet fonlarıyla ayakta tutulu­yordu. Çoğu yerde bir kişilik iş için üç-dört kişiye maaş öden­mekteydi. Ortada tam bir “dev­let maaş verir gibi yapıyor, işçi­ler ve memurlar da çalışır gibi yapıyorlar” durumu vardı.

    Darbe girişimi sırasında Moskova Darbe girişimi sırasında Moskova’da tanklar kol gezerken halk darbecilere direnmişti (üstte). Moskova’daki Lubyanskaya meydanında bir grup, Sovyet istihbarat örgütü Çeka’nın kurucusu Dzerjinski’nin heykelinin yıkılışını izliyor (altta).

    1989’a gelindiği zaman, 1917 sonundan beri ilk kez, çok sa­yıda adayın yarıştığı seçimler yapıldı. Oy verenler 2.250 üyesi olan Halk Temsilcileri Kong­resi’ni seçti, onlar da 542 üye­li yasama organı olan Yüksek Sovyet’i oluşturdular. Ayrıca, beş yıl için seçilen bir başkan olacaktı. Bu seçimin niteliği, rekabete rağmen tartışmalıy­dı; çünkü sandalyelerin üçte bi­ri parti ve bağlı kuruluşlar için ayrılmıştı. Buna rağmen yeni muhalefet partileri, resmen ol­masa da fiilen oluşmaya baş­ladı.

    1990’da Gorbaçev, Batı’da­ki yetkili başkanlık modeline yakın bir statüyü kabul ettirdi. İşler bu safhaya geldiğinde çok önemli bir değişiklik daha orta­ya çıkmaktaydı. Devletin parti­ye üstünlüğü öne çıkmakta ve kabul edilmekteydi. Ne var ki her büyük kriz döneminin ge­nel özellikleri, SSCB’de de orta­ya çıktı. Yapılanlar ve yapılma­yanlar kimseyi tatmin etmiyor, ülke bölünüyordu. Reformları çok yavaş bulanlar ile çok aşı­rı bulanlar giderek daha kızgın tartışmalara girdiler. Ama bu­nun ötesinde, 200’e yakın etnik ve dinî gruptan oluşan ülkede özerklik ve bağımsızlık iste­yenler seslerini yükseltiyor, es­ki düşmanlıklar canlanıyordu. Azeriler ve Ermeniler toprak savaşına başlarken, Gürcistan ve diğer Kafkasya toplulukları arasında da çatışmalar yüksel­di. Baltık ülkeleri bağımsızlık hareketlerine giriştiler. Böyle bir ortamda reformların yürü­tülmesi çok daha zor hale geldi. Ve işte, tam da bu dönemde Do­ğu Avrupa ülkelerinde bir dizi büyük siyasi değişim veya baş­ka bir deyişle “devrim” patlak verdi (Hangi terimin kullanıla­cağı nihayetinde bir tanım me­selesidir).

    Parti ve devlet reformu, ekonomik değişim için başarı­sız çabalar, siyasi muhalefetin açık hale gelmesi, 64 bin kayıp verilen Afganistan işgalinin sona erdirilme çabaları, etnik çatışmalar ve bağımsızlık ha­reketleri ile Doğu Avrupa’daki olayların hepsi üstüste gelince, hâlâ çok verimsiz olan bir sis­temin tüm bunlarla aynı an­da başa çıkması imkansız hale geldi. Çöküşün koşulları ortaya çıkmıştı. Şimdi bağımsızlık ha­reketleriyle birlikte, dış olayla­ra bir göz atalım.

    SSCB’nin 15 Temmuz’u Moskova’da kalabalık grupların darbe girişimi sırasında askerî araçların Kızıl Meydan’a ilerleyişini durdurması 15 Temmuz ile benzer manzaralar meydana getirmişti.

    Glasnost ile başlayan mu­halefet hareketleri önce Rusya’da yükselmiş, bu Doğu Avru­pa’daki gelişmeleri tetiklemişti. Ruslar kendi basın özgürlükle­rini genişletirken, diğer ülke­lerin 2. Dünya Savaşı sonra­sından kalan Stalinci parti şef­lerinin sansürüne tâbi şekilde yaşamaları elbet kabul göre­mezdi. İlginçtir, bu kez de Doğu Avrupa’daki olaylar ters yön­de etki yaparak Rusya’yı daha derinden sarsacaktı. Pandül “doğu-batı-doğu” diye sallandı, sallanırken de dünyayı sarstı.

    Estonya’da ve Kazakistan’da huzursuzluk daha 1986-87’de ortaya çıkmaya başlamıştı. Kısa süre içinde tüm Baltık ülkeleri bağımsızlık hazırlığına başladı. 1988 Şubatı ile 1989 Ağustos’u arasında Kafkasya, Ukrayna, Baltık ülkeleri ve Moldavya’da olaylar yükseldi. Aynı dönemde Doğu Ukrayna, Batı Sibirya ve Kuzey Kafkasya’da çok yaygın madenci grevleri görüldü. Hazi­ran 1989’da Fergana vadisinde Özbekler, Stalin’in buraya sür­düğü Mesket Türklerine saldı­rıp 115’den fazla kişiyi öldür­dü. Karadeniz çevresinde ise Abhazlar Gürcülerle, Kazaklar da Lezginler (veya Lezgiler) ile çatışmaya başladılar. İşler gün be gün kontrolden çıkıyordu. Doğu Avrupa daha fazla daya­namazdı.

    SSCB’nin kaderinin belirlendiği yıllar Darbe girişimi sırasında Rusya devlet başkanı Boris Yeltsin hükümet binasının önünde halkı darbeye karşı genel greve çağırmakta (üstte). 1990’da Moskova’da ilk McDonalds açıldığı gün Moskova’daki restoranı otuz bin kişinin ziyaret etmesi Sovyet Ekonomosi’nin sona erdiğini simgeleyen fotoğraflardandı (altta).

    1980’leri yaşayanlar Polon­ya’da Lech Walessa ve Daya­nışma Hareketi muhalefeti­ni çok iyi hatırlar. 1970’lerde reformcu Edmund Gierek’in zamanında gelişen bu hareket, Rusya’nın Polonya üzerinde­ki ağır baskısıyla sona erdiril­mişti. Gierek’in yerine parti ve hükümet lideri olarak General Jaruzelski getirildi. Gösteriler ve grevler yasaklandı, Wale­sa tutuklandı. Fakat küskün bir işçi sınıfıyla sorunları çözeme­yeceğini gören Jaruzelski, işçi liderlerini serbest bırakıp sıkı­yönetimi kaldırdı. Ancak 1985- 89 arasında direniş giderek arttı ve nihayet Dayanışma’ya seçimlere katılma izni veril­di. Komünistlere gene konten­jan ayrılmıştı ama 40 yıldır ilk kez yapılan serbest seçimler­de Dayanışma, rakiplerini silip süpürdü. Geçmişinden kopmak isteyen Polonya Komünist Par­tisi dağılırken, Batı tipi bir sos­yalist partiye dönüştü.

    Polonya, barışçı bir şekil­de sistemden çıkmıştı. Polon­ya’dan sonra Macaristan da ha­rekete geçti ve 1989 Eylül’ünde Batı ile sınırını açarak değişime katıldı. Akabinde Doğu Alman­ya’daki büyük değişim başladı. Onlar da kapıları açtılar ve ser­bestlik olunca Batı’ya ilticanın azalacağını düşündüler. Ne var ki, 1989/90 kışında yarım mil­yondan fazla kişi Batı’ya kaçtı ve ülke hızla boşalırken yıl so­nuna doğru Berlin Duvarı açıl­dı. 2.4 milyon üyesi olan Doğu Alman Komünist Partisi de hız­la çözüldü. Arkasından ABD ve SSCB, savaş sonrası sınırla­rının değişmeyeceği garantisi şartıyla iki Almanya’nın birleş­mesine muvaffakat ettiler.

    1989’un değişim fırtınala­rında Çekoslovakya’nın özel bir yeri vardır. 1968’deki halk ayak­lanmasının Varşova Paktı ordu­ları tarafından işgalle bastırıl­masından 21 yıl sonra Prag’da gösteriler o kadar etkiliydi ki, genel grev karşısında çaresiz olduklarını anlayan parti ve hü­kümet yetkilileri derhal istifa ettiler. 68’in kahramanı Dub­çek, yeni başbakanın yanında halkın karşısına çıkarak, onun özgürlük vaatlerini destekle­di. Gorbaçev de ülkedeki Rus askerlerini çekmeyi kabul et­ti. Muhalif yazar Vaclav Havel geçici başkan olurken, bir ülke daha eski sistemi yıkmış oldu. Tüm bunlar kan dökülmeden, sadece muhalefetin ezici güç gösterisi sayesinde gerçekleşti.

    Benzer bir değişim, halkın tek parti diktatörlüğüne artık tek bir gün dahi dayanmak is­temediği Bulgaristan’da tekrar­landı. 1954’den beri iktidarda olan Todor Jivkov’un Kasım ayında görevden alınması üze­rine yönetime getirilen Peter Mladenov, 11 Aralık 1989 tari­hinde Komünist Parti’nin artık iktidarda olmadığını açıkladı. Bu karar bir ay sonra parla­mento tarafından onaylana­caktı ama, ahalinin kızgınlığı çabuk geçmemiş olacak ki 1990 yazında kızgın bir grup Komü­nist Parti binasını ateşe verdi.

    Sovyet rejiminde yumuşama dönemi Ekonomide açıklık anlamına gelen ve Sovyet rejiminin yumuşatıldığı Perestroyka döneminde yasaklı tüm kitaplar yeniden basıldı (sağda). Bu dönemde popülerleşen çocuk diplomasisiyle 1988’de Los Angeles’tan 9 yaşındaki bir öğrenci Rusya’ya barış mesajı getirdi (üstte).

    1989 Aralık ayına gelindi­ğinde, Doğu Avrupa’da Çavu­şesku’nun Romanya’sından başka diktatörlük kalmamıştı. Tüm bu olaylar olurken ikti­dardakiler durumu adeta uzak­tan seyretmişlerdi. Ne var ülke için için kaynıyordu ve yılın son günlerinde olaylar aniden patlak verdi. Ordu, hüküme­tin “halka ateş” emrine uyma­dı. Çavuşesku’nun özel muha­fızları devreye girdi ve yüzler­ce kişinin öldürüldüğü şiddet eylemlerine girişildi. Bunun üzerine ordu da Çavuşesku’nun muhafızlarına hücum ederek onları dağıttı. Çatışmalar sü­rerken Bükreş’ten kaçan dik­tatör yakalanarak “ayaküstü mahkemesi”nde ölüme mah­kum edildi. Noel günü karısıyla birlikte kurşuna dizildi. Böyle­ce Doğu Avrupa’daki son dikta­törlük de tarihe karışmış oldu. Şimdi tarihin pandülü tekrar SSCB’ye doğru sallanacak ve oradaki işini tamamlayacaktı.

    1990 ve 1991’de SSCB’yi oluşturan tüm cumhuriyet­ler durumu görmüş ve dağılma sonrasındaki bağımsızlık için hazırlanmaya başlamışlardı. Bunlar arasında üç Baltık cum­huriyeti, Estonya, Letonya ve Litvanya bağımsızlık ilan ettik­ten sonra SSCB bunu tanıma­mıştı. Henüz buna hazır değildi. Bir yandan görüşmeleri sürdü­rürken diğer yandan da bu ülke­lerdeki duruma darbe girişim­leri ve askerî operasyonlarla müdahale etmeye çalıştılar ama direniş karşında geri çekildikleri gibi, Batı ül­kelerinin bu bağımsız­lıkları tanıması karşı­sında çaresiz kaldılar. Bu süreçte Gorbaçev’e Nobel barış ödülü veril­miş ve perestoroyka ser­best piyasaya geçişin hız­landırılmasıyla sürdürül­meye çalışılmıştır ama, söz konusu günlerde siyaset öne çıkmış, ekonomiye kulak asan pek kimse kalmamıştı.

    1991’de üç Baltık ülkesi ve Gürcistan’ın bağımsızlık ila­nından sonra, diğerleri de on­ları izledi. Bu dağılma süreci­ni askerî darbeyle durdurma yolunda beyhude gayret sırası, şimdi Rusya’daki bir grubun eline kalmıştı. Ne var ki dağıl­mayı önlemek bir yana, Ağus­tos ayında bu grubun yarattı­ğı kriz tam tersine kopmaları hızlandırdı ve hemen ertesinde bağımsızlık ilanları resmî hale getirildi. Darbenin bastırılma­sıyla, 15 devletin egemenliğinin resmen tanınması önünde bir engel kalmadı. 1991 sonunda SSCB tarihe karışırken, Baltık ülkeleri ve Gürcistan dışın­da kalanlar Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) oluşturdu­lar ama, bu, egemen devletler arasında bir işbirliği antlaşma­sından ibaretti. Gürcistan bir ara katılıp sonra tekrar ayrıldı. Yeltsin ise BDT’den ayrı ola­rak, hiç değilse gevşek bir Slav birliği oluşturmaya çabaladı. Rusya, Belarus, Ukrayna ve Ka­zakistan’ın yoğun Rus nüfusa sahip Kuzey bölgesini BDT’nin ötesinde birleştirme çabaları başarılı olmadı. Öte yandan da­ğılma da kolay olmamıştı. Zira tüm ülkelere dağılmış Rusların ve Rus birliklerin geri çekilme­si, üslerin ve tesislerin paylaşıl­ması, yeni orduların yaratılma­sı, her ülkede kalan azınlıkla­rın durumu, Kırım ve Donetz’in tartışmalı toprakları gibi sayı­sız sorun ortaya çıktı ve bunlar günümüzde de bu ülkeleri sars­maya devam ediyor.

    ANALİZ

    SİSTEM NEDEN-NASIL YIKILDI?

    Savaşta, sürgünde, angaryada milyonlarca kişi can verdi…

    Stalin dönemi katliamlarından ekonomik baskılara, silahlanma yarışından kapalı toplum yapısına…

    Hiç kuşku yok ki en temel­deki neden, Çarlık Rusya’sı tarafından işgal ve ilhak edilen ülkelerin, bunun komünistlerin eliyle devamını kabul etmeme­sidir. SSCB tüm halkların gönüllü birliği üzerine kurulmuş olduğunu iddia etmiş olsa da, bu saf bir pro­pagandaydı. Bu “birlik” Kızılordu sayesinde zorla oluşturulmuştu; direniş ise hiçbir zaman sona ermemiş, açık veya kapalı bi­çimlerde sürmüştü. Komünistler işgal, asimilasyon, sürgün, toplu nüfus transferleri gibi yollarla Çarlık politikalarını devam ettir­diler. Örneğin Baltık ülkelerini denetlemek için buraya yer­leştirilen Ruslar her zaman kanayan bir yara oldu ki, bu her ülkede belli ölçülerde vardı. Stalin, Finlandiya (ki 1941’deki savaşla bu ülkeden de Karelya’yı almıştır) ile Kars-Ardahan hariç, Çarlık döneminde ilhak edilmiş top­rakların hepsini tekrar işgal etmiştir.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-278.jpg

    İkinci faktör, Gor­baçev’in glasnost ile aşılmaya çalışılan kapalı toplum mesele­sidir. Ülke, her zaman ağır baskı, yasaklar ve sansürle yönetilmiş, muhalif görüş sahipleri kitlesel imha veya sürgünle karşılaşmıştı. Büyük bir toplumun uzun süre bu kadar ağır baskı ve zulümle yöne­tilmesi olanaksızdı. Bu nedenle parti ve devlet mekanizmaları sorgulamayan, eleştirmeyen, sadece yerli-yersiz talimatları uygulayan memurcuklarla (apa­ratchik) dolmuştu. Keza, bu ül­kede tarihî kökleri çok derin olan yabancı düşmanlığı ile sınırların kapatılması, ahalinin seyahatinin bile sınırlanması, artık bu çağda sürdürülemezdi.

    Üçüncü faktör, ekonomik başarısızlıktır. Endüstrileşme için birikim, işçi sınıfına çok az ücret verilmesi ve köylülerin elindeki ürüne zorla el konulması pahasına gerçekleşmişti. Sayısı asla bilinmeyecek kadar köylü, tüccar, işletme sahibi ve okumuş insan kolektifleştirme sırasın­da öldürülmüş veya açlıktan hayatını yitirmiştir. Bunun etnik temizlikle birleştirilmesi (örneğin Ukrayna’daki Holomodor) bu ülkedeki yarayı kapatılmaz hale getirdi. Kurulan devlet işletmeleri ve kolektif çiftliklerde verimlilik son derece düşük kalmış, bunun sonucunda tüketime arz edilen ürün miktarı ve çeşidi çok sınırlı kalmıştır. Ayrıca hizmet sektörünün ihmal edilmesi de hayat kalitesini düşüren çok temel bir etkendi. Uzun çalışma saatlerinden sonra la­hanadan başka mal kalmamış olan dükkanlarda sıraya giren insanlar mutlu olamazdı. Bol olan tek şey, alkolizmi yaygınlaştıran içki arzıydı.

    Dördüncü faktör silahlanma ve uzay yarışına ayrılan dev fonlardır. Depolarda ve limanlarda çürüyen on binlerce uçak, tank, gemi ve füze yerine biraz daha azı yapılsa, hatta her yıl hiç değilse bir-iki nükleer denizaltı ve geminin parası halkın refahı için harcansa, insanlar biraz daha mutlu olabilirdi. Her alanda kapitalist ülkeleri geçme iddiası, ancak daha özgür, mutlu ve şevkli bir ahaliyle başarılabilirdi. Kaldı ki, örmeğin bilim alanında Lysen­ko gibi sözde materyalist bilim sahtekarları nedeniyle Vavilov gibi gerçek âlimlerin öldürülmesi ülkeye sonsuz zararlar vermiştir.

    Beşinci faktör, planlamanın sorunlarının teknik olarak çözülme­miş olmasıdır. Böylece sürekli yanlış kaynak tahsisi yapılmış, tüketim ve yatırım sektörleri arasında dengeler oluşturulamamış, verim artırılama­mıştır. 1970’lerde Sovyet sanayisi aynı üretim için gelişmiş ülkelerden en az iki kat daha fazla işgücü ve enerji kullanıyor, ayrıca ekolojik felaketler de birbirini izliyordu.

    Ekonomik başarısızlık Stalin’den beri devam eden korumacı Sovyet ekonomisinde, çöküşe doğru temel tüketim mallarına erişimin zorluğu yeniden ortaya çıktı. 1940’lardan beri görülmeyen ekmek kuyrukları 1991’de kendini tekrar göstermişti.

    Nüfus meselesi de altıncı faktördür. 1. Dünya Savaşı ve onu izleyen uzun içsavaş sırasında milyonlarca insan yokolmuş, bunu zorla kolektifleştirme ve parti temizlikleri ile muhaliflerin yoke­dilmesi sırasında öldürülen kitleler izlemişti. Nihayet 2. Dünya Savaşı sırasında yapılan büyük hataların kayıpları artırması nedeniyle, dört yılda 26 milyon insan yitirilmiştir. Sayısız milyonlar da sürgünde, çalışma kamplarında ve angaryada hayatını kaybetmiştir. Bu konuda araştırma yapanlar saçlarını başları­nı yolar, çünkü gerçek rakama ulaş­mak mümkün değildir. Belki biraz yaklaşan tahminler yapılabilir. Her halükarda 1914 ile Stalin’in ölümü arasındaki 39 yıldaki insan kaybı 40 ila 50 milyon arasındadır; muh­temelen 50’ye yaklaşmış veya az aşmıştır. Ahalisi bu kadar ezilen bir sistemin bu kadar ayakta kalması bile mucizedir. Gerçi, Bolşeviklerin 1917’den sonra ülkeyi ayakta tu­tacak yegane güç oldukları yaygın kabul görür; ancak bu doğru olsa bile, dağılmayı sadece bir süre, yani 74 yıl için ertelemiş oldular.

    Nihayet yedinci faktör olarak bu dağılma sürecinde dış ilişkilerin rolünden de söz etmek gerekir. Sta­lin yıllarında Komünist Enternasyo­nal’in tamamen Rus çıkarlarının bir aracı olması, bu ülkenin ilk yılların­da görülen uluslararası dayanışma ve yardımlaşmayı yıkmıştır. Ayrıca, başta Çin olmak üzere diğer ülkeler­le ilişkiler çok sorunluydu. İşgal et­tikleri ülkelerle kurdukları Varşova Paktı da faydasından daha fazla yük getirmekteydi. Batılı güçler bu ülke­lerdeki muhalefeti her yolla destek­leyerek SSCB’yi sıkıştırdılar, Soğuk Savaş’ı yitirmesinin koşullarını oluşturdular. Bu arada yumuşamayı da aynı amaçla kullandılar. 1973’te başlayan Helsinki Görüşmeleri ve bunu izleyen antlaşmalar, SSCB tarafından mevcut statünün kabulü için bir fırsat olarak görülmüş ve çok istenmişti. Bu antlaşmalarda öngörülen ve güvenlik şartlarına ek olarak Batı’nın ısrar ettiği özgürleş­me, işbirliği, insan hakları konuları, Doğu Avrupa’daki muhaliflerin bi­raz olsun nefes almasını sağlayarak 1989 olaylarının koşullarını olgun­laştıracaktı. Soğuk Savaş Batılıların zaferiyle biterken, sadece eski, SSCB toprakları değil, Balkanlar ve Ortadoğu’da da karışıklar artırıla­cak ve kanlı olaylar yaygınlaşacak­tı. Yeni dünya düzeni, yeni güçleri harekete geçirmekte hiç gecikmedi.

  • Katalonya’nın trajik kahramanı: Lluís Companys

    Kısa bir süre önce İspanyol hükümetinin bir sözcüsü, bağımsızlık ilan etmeye hazırlanan özerk Katalonya Başkanı Puigdemont’u uyararak ona Lluís Companys’in kaderini hatırlattı. İki tarafın da tarihi pervasızca kullandığı pekçok örnekten biriydi bu. 1940’ta Naziler tarafından trajik bir şekilde idam edilen Companys, Katalanlar’ın gözünde bir kahramandı ama bir ayrılıkçı değil bir cumhuriyetçiydi.

    İspanya ve onun özerk bölgesi Katalonya, uzun bir diktatör­lüğün (1939-1975) ardından neredeyse bir o kadar zaman süren (1978-2008) olağanüstü bir toplumsal, siyasal, ekonomik gelişme yaşadıktan sonra, şimdi unutmaya çalıştığı bir geçmiş­le yeniden yüzleşiyor. Ancak bu karşılaşmada tarih tabutundan yeni bir yüzle doğuyor. Öyle ki, bugün ayrılıkçı Katalan gençle­rin çoğuna göre, İspanya İçsava­şı (1936-39), Hitler ve Musso­lini’nin desteklediği faşist bir askerî darbeyle başlayan, farklı toplumsal sınıf ve siyasal gruplar arasında yaşanan ve bütün İs­panya’yı ikiye bölen bir çatışma değil; “Franco’cu kötü İspanyol­lar”la, Cumhuriyetçi iyi Katalan­lar”ı karşı karşıya getiren bir ba­ğımsızlık savaşından ibaret.

    1934’te kurulan Katalan devleti 6 Ekim 1934’te hükümet, Barcelona’daki Generalitat (Katalonya Özerk Topluluğu) binasının Cumhuriyet meydanına bakan balkonunda.

    Tarihte sadece dokuz saatli­ğine Katalonya Devleti’nin baş­kanı olan bu trajik kahraman, dünyada milliyet savaşlarının değil sınıf savaşlarının hâkim olduğu bir dönemin insanıydı. İspanya’da 1931’de krallığın dev­rilmesiyle ilan edilen cumhuri­yet, bu avukatı devrime coşkuy­la katılan Katalonya’da siyase­tin ön saflarına çıkarmıştı. Yeni cumhuriyet anayasası, krallık döneminin üniter devlet mode­line son vererek bölgelere özerk­lik tanıyan bir yapı öngörüyordu. Böylece Katalonya’da, cumhuri­yetçi Esquerra Republicana de Catalunya (ERC) partisinin ön­derliğinde yeni bir rejim başladı. Ortaçağ’dan 1714’e, yani İspan­ya’nın merkeziyetçi bir krallığa dönüştüğü yıla kadar Katalon­ya’da İspanya kralı adına halk­tan vergi toplayan ve “Generali­tat” adı verilen kurum, tamamen farklı işlevlere sahip, modern bir özerk yönetim olarak yeniden kuruldu.

    O sırada İspanya’nın asıl so­runu, şu veya bu bölgedeki ay­rılıkçılık talepleri değil, henüz yeni doğan cumhuriyeti fazla gelişmeden boğmak için hazırda bekleyen eski rejimin güçlerinin tehdidiydi. Ülkenin diğer yerle­ri gibi Katalonya’da da sağcılar, liberaller, kralcılar, sosyalistler, komünistler, anarşistler vardı ve hepsi de tetikteydi. Toprak sahipleri ve köylüler, işçiler ve sanayiciler arasındaki gerginlik had safhadaydı. Tartışmaların konusu ayrılıkçılık değil, devrim veya karşı-devrimdi.

    Cumhuriyetin ilanından bir­kaç yıl sonra, kralcılar ve sağcı­lar bütün muhafazakar eğilim­leri birleştiren CEDA (İspanya Özerk Sağ Konfederasyonu) adlı bir örgüt kurdular. Onlara para­lel olarak Katalonya’daki sağcılar da Lliga adlı bir örgütün şemsi­yesi altında birleşti. Bu sağcı ör­gütler cumhuriyeti kabul etmiş miydi, yoksa asıl amaçları onu dinamitlemek miydi? Bu soru­nun cevabı gerçekte ne olursa olsun, aralarındaki düşmanlık, yanyana yaşama ihtimalini sıfıra indiriyordu.

    Bütün ülkede 1933 Kasım’ın­da seçim yapıldı. Kadınlara oy hakkı tanındığından ve oy ver­me yaşı 25’ten 23’e indirildi­ğinden çok sayıda insan sandık başına gitti. Hem İspanya, hem Katalonya’da sağcılar önemli bir başarı kazandı. İşte kahrama­nımız Lluís Companys o sırada Katalonya (Generalitat) Başkanı seçildi.

    Katalan devletini Companys ilan etti Companys, 6 Ekim 1934 akşamı, saat 08.00’de yaptığı konuşmada özerk Katalan devletinin kuruluşunu resmen ilan etti.

    Bütün İspanya için gergin günler başlamıştı. Hükümete sağcı CEDA üyelerinin girme­si, ülkenin her yerinde cumhu­riyete karşı bir sabotaj olarak algılandı. Ordudan aşırı sağ bir darbe beklentisi gittikçe arttı. İspanya hükümeti ile Katalon­ya hükümeti arasındaki ilişki kopma noktasına geldi. Ancak bağı koparan bir ayrılıkçılık ta­lebi değil, toplumsal bir mesele oldu. Katalonya hükümeti Nisan 1934’te Tarım Sözleşmeleri Ya­sası’nı kabul etti. Yasanın amacı, toprak sahipleriyle gündelikçi tarım işçileri arasındaki ilişkileri düzenlemek, topraksız köylülere çalıştıkları toprakları dağıtmak­tı. Bunun üzerine, toprak sahip­lerinin sözcüsü olan Lliga, yasa­nın İspanya Anayasa Mahkeme­sine götürülmesini sağladı. Sağcı üyelerin çoğunlukta olduğu mahkeme de, Katalan parlamen­tosunun böyle bir yasa çıkarma hakkı bulunmadığını gerekçe göstererek yasayı iptal etti.

    Lluís Companys’in ceva­bı dört gün gecikti. 12 Haziran 1934’te, Katalan hükümeti eski­sinin aynısı olan yeni bir yasayı bir kere daha yerel parlamento­dan geçirdi. Olaylı oturum sıra­sında Barcelona’daki yerel par­lamentonun önü, gösteri yapan tarım işçileri ve cumhuriyetçi Katalan partisi ERC’nin militan­larıyla dolmuştu; hatta bazıları duvarlara tırmanarak meclisten içeri girmeye çalışıyordu.

    Bu protestolar, sadece Kata­lonya ile sınırlı değildi. Aynı sıra­da hükümete CEDA üyelerinin girmesine karşı çıkan Asturias bölgesindeki maden işçileri de bir ayaklanmaya girişmişlerdi. Olaylar Bask bölgesinde de sürü­yordu. Aradaki fark, Atlantik Ok­yanusu’nun kıyısındaki Asturias ve Bask bölgelerinde ayaklanma­yı sosyalist, komünist ve anar­şist işçiler sürdürürken, Akdeniz kıyısındaki Katalonya’da aynı işi Generalitat hükümetinin üstlen­mesiydi.

    İktidar sonrası parmaklıklar Companys ve hükümeti Katalan devletini ilan ettikten 9 saat sonra tutuklanıp bir gemiyle Katalonya’dan götürüldü.

    Lluis Companys, 6 Ekim 1934’te akşam saat sekizde Bar­celona’da Generalitat binasının Cumhuriyet meydanına (bugün gösterilerin yapıldığı San Jaume meydanı) bakan balkonuna çıktı ve şöyle dedi:

    “Katalanlar! Bir süredir cum­huriyete ihanet etmek için fırsat kollayan kralcı ve faşist güçler hedeflerine ulaştılar ve iktidarı ele geçirdiler.(…) Katalonya bay­rağını dalgalandırıyor ve herkesi görev başına, Generalitat hükü­metine itaat etmeye çağırıyoruz. Generalitat hükümeti, halk ve parlamento adına Katalonya’da iktidara tamamen el koyuyor, İs­panyol Federal Cumhuriyeti’ne bağlı Katalan Devleti’ni ilan edi­yor; faşizme karşı genel protes­tonun önderleriyle ilişkilerini güçlendirerek, onları Katalon­ya’da [bütün İspanya’yı temsil eden] geçici bir cumhuriyet hü­kümeti kurmaya çağırıyor. Geçi­ci cumhuriyet, Katalan halkının bağrında, ortak ülkümüz olan özgür ve muhteşem bir Federal Cumhuriyet kurmak için gere­ken kardeşliği bulacak!”

    Companys cezasını çekmek üzere İspanya’nın güneyindeki Cádiz kentinde bir hapishaneye yerleştirildi.

    Companys, Madrid’e karşı böyle ayaklanırken, kendi partisi olan ERC’nin genç militanları­na (“Mavi Gömlekliler” denilen bu gençler, partinin en radikal kesimini oluşturan paramiliter bir güçtü) ve onları yöneten Jo­sep Dencàs adında karanlık bir adama (sonradan anarşistlere yaptığı işkencelerle tanınacak­tı) güveniyordu. Bunlar meydan­da toplanmışlardı ancak Com­panys, güvenmediği anarşistlere silah dağıtmadığından, ilan ettiği “Katalan Devleti”ni destekleye­cek sayıda taraftar bulamamış­tı. Durumunu güçlendirmek için bölgedeki en yüksek askerî mer­ci olan General Domingo Batet’e yeni devleti desteklemesi çağrı­sında bulundu. Belki de Batet’in, bir Katalan olduğu için bu emre uyacağını düşünüyordu ama ge­neral Madrid’deki cumhuriyetin hizmetindeydi: Hemen iki ta­burla Barcelona’ya gelerek mey­danda toplanmış gençlerle çatış­tı. 80 kişinin öldüğü çatışma çok kısa sürdü. Ardından bütün Ka­talan hükümeti tutuklandı.

    Companys, Katalonya’nın İspanya’dan ayrıldığını değil, fe­deral İspanyol cumhuriyetinin içinde bir devlet olduğunu ilan etmişti; buna rağmen 1935’te cumhuriyetin yüksek mahkeme­sinde askerî ayaklanmaya teşeb­büsten yargılanarak 30 yıl hap­se mahkum oldu; İspanya’nın güneyinde, Akdeniz kıyısındaki Cádiz kentinde bir hapishane­ye gönderildi. Hapis hayatı faz­la uzun sürmedi, çünkü 1936’da yapılan seçimler sonucu iktida­ra gelen solcu Halk Cephesi ge­nel af ilan etti. Serbest bırakılan Companys, Cádiz’den Barcelo­na’ya dönerken yol boyunca her bölgede coşkuyla karşılandı, coş­kulu konuşmalar yaptı; karşılık­lı olarak “Yaşasın Cumhuriyet!”, “Yaşasın Endülüs!”, “Yaşasın Ka­talonya!” gibi sloganlar hiç eksik olmadı.

    Franco’dan sonra Barcelona 12 Haziran 1936’da Franco’nun askerî ayaklanması Katalonya’da başarılı olmadı. Ancak üç yıl sonra Katalonya Franco güçlerine teslim olmak zorunda kaldı.

    İçsavaşın sonuna doğru Ka­talonya, Fransa’yla sınırı nede­niyle bütün cephelerde ilerleyen Franco ordusundan kaçanların sığındığı bir yer haline dönüş­tü. 5 Şubat 1939’da, Franco’cu­lar Katalan hükümetinin elin­de kalan son kent Girona’yı da alınca, Companys, Fransa’ya doğru giden mülteciler kervanı­na katıldı. Bir süre sonra artık diğer sayısız İspanyol gibi Pa­ris’te bir mülteciydi, Burada bir yandan sürgündeki Generalitat hükümetini ayakta tutmak, bir yandan da şizofreni hastası olan oğlu Lluïset’e bakmak için çır­pınıyordu. Tam o sırada 2. Dün­ya Savaşı patlak verdi; 1940’ta Nazi ordusu Paris’e girdiğinde güneye doğru kaçan kalabalık­ların arasında İspanyol mülteci­ler de vardı. Lluís Companys’in oğlunu taşıyan ambulans, düşen bombalar nedeniyle bozulunca, diğer hastalar gibi o da kendisi­ni karayolunun ortasında buldu; tamamen yabancı bir ülkede, nerede olduğunu bilmeden, gü­neye doğru yürüyerek kayboldu. Babası hasta oğlunu bir daha hiç göremedi. Companys’in, çok bü­yük bir tehlike altında olmasına rağmen Fransa’da kalmasına yol açan, diğer önde gelen İspanyol mülteciler gibi Meksika’ya doğ­ru yelken açmasını engelleyen, kayıp oğlunu bulma umuduydu. Franco rejiminin Gestapo ara­cılığıyla peşinde olduğunu gayet iyi biliyordu. Atlantik kıyısında La Baule-les Pins adlı (bugün Baule-Escoublanc) bir balıkçı köyünde saklanan eski Katalon­ya Başkanı, oğlunun akıbetini araştırmak için elinden geleni yapıyordu.

    Montjuïc Kalesi’nde 14 Ekim 1940’ta yakalandıktan sonra 14 Ekim 1940’ta kurşuna dizilen Katalan liderin Barcelona, Monjuïc Kalesi’ndeki mezarı bugün kutsal bir ziyaret rotasına dönüşmüş durumda.

    Fransa’ya kaçan cumhuri­yetçileri yakalamak için uğraşan Franco rejiminin içişleri baka­nı Serrano Suñer, bizzat Hit­ler’le görüşerek bu konuda Al­manlar’ın yardımını sağlamıştı. Companys’i bulmak için Fran­sa’ya gönderilen İspanyol polis komiseri Urraca Pastor, Gesta­po’nun yardımıyla eski başka­nın bütün adımlarını izleyerek Fransa’da yaşamış olduğu her yeri dolaştıktan sonra, nihayet saklandığı balıkçı köyünü bul­du. 13 Ağustos 1940’ta Com­panys, önce Gestapo karargahı­na götürüldü; 29 Ağustos’ta ise İspanyollar’a teslim edildi. Mad­rid’e götürülerek Genel Güven­lik İdaresi (DGS) denilen siyasi polisin Puerta del Sol meyda­nındaki binasının bodrumu­na atıldı. Bu işkence merkezin­de dayak yedi, hakarete uğradı. Yeni rejimin önde gelenleri onu görmeye gelerek aşağılamak için önüne para ve ekmek kırıntıları fırlattı. 3 Ekim’de üzerinde kan­lı kıyafetleriyle Barcelona’daki Montjuïc Kalesi’ne gönderildi. Askerî ayaklanmaya karışmak­la suçlanarak 14 Ekim’de idama mahkum edildi; bir saat bile sür­meyen duruşmanın ertesi günü sabaha karşı kurşuna dizildi.

    Bugün Barcelona Mont­juïc’deki mezarı kutsal bir ziya­retgah haline dönmüş olan Lluís Companys, Katalan ayrılıkçıla­rın en büyük simgelerinden biri. 1934’te ilan ettiği “Katalan Dev­leti” dokuz saat sürmesine rağ­men, ayrılıkçılar için tarihteki başlangıç noktalarından biri sa­yılıyor. Ancak onun sadece Ka­talonya’da değil, İspanya’nın her yerinde 1930’larda ortaya çıkan cumhuriyetçi önderlerden biri olduğu unutuluyor. Katalanlar arasında da Franco yanlılarına bol bol rastlandığını, hatta Fran­co ordusunun cumhuriyete karşı isyanını bir “Haçlı seferi” olarak kutsayan Kardinal Enric Pla i Deniel’in bir Katalan olduğunu kimse hatırlamak istemiyor.

  • Eski Roma’da ‘koltuk’ sevdası

    İnsanoğlu her ne kadar kuş misali bugün orada öbür gün başka yerdeyse de, kimi in­sanlar önemli bir makama gelin­ce tembel hayvan misali yerin­den kalkmamakla meşhur. Tabii önceden de vardır ama benim aklımda kaldığı kadarıyla Roma Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında böyle bir hadise var. Şimdi bu Romalılar krallığı yıkıyorlar, ye­rine yöneticinin seçimle iş başı­na geldiği cumhuriyeti kuruyor­lar ama galiba bütün kanunla­rı yenileyemiyorlar, tam öyle Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlayamıyorlar, o yüzden de eski kanunları değiştirip yeni kanunlar yapmak lüzumunu du­yuyorlar.

    Artık ben Livy’nin yalancı­sıyım, Romalılar 10 kişiyi seçip Atina’ya gönderiyor. Bizim İs­viçre’den gidip kanun beğenip getirmemiz gibi, onlar da gidip kanunları inceliyorlar; gitmiş­ken diğer şehirlerin kanunları­na da bakıyorlar. Ha tabii “Bu iş öyle olmadı, 10 kişi keriz mi de Atina’ya gitsin, o ara Güney İtalya’da bir sürü Yunan şehir devleti var, oralara gitmişlerdir” diyen de var. Zaten bu yaptıkla­rı kanunlar da, laf aramızda hiç de öyle aranıp bulunacak tipten kanunlar da değildi diye hatırlı­yorum. İşte ne bileyim “Kim ki bir başkası hakkında aşağılayıcı şarkı yapa, o kişi ölene kadar so­palana!” gibi kanunlar var mese­la. Artık kanunları yapanlardan birinin Demet Akalın gibi bir es­ki sevgilisi vardı da kadın buna ayrıldıktan sonra şarkı mı yaptı bilemiyorum.

    Tabii arada “önemli karar­lar halkın oyuna sunulmadan alınmayacaktır, tamam otobüs durağının yerini sormayalım ama önemli kararları da alalım, otobüs ne zaten” gibi kanunlar da var. Zaten bakmayın, aslında alacak-verecek meselelerini çö­züme kavuşturmak için başla­mışlar kanun yapmaya ama, tor­ba yasa gibi içine ıvırzıvır mad­deler de eklemişler.

    Verginia’nın ölümü ve Claudius Vincenzo Cammucini’nin 1804’te yaptığı tabloda, Claudius sevdiği kadın Verginia öldürülürken bile tahttan kalkmıyor.

    Appius Claudius da bu kanun yapan ekibin içinde (“Hangi Cla­udius?” diye soran görüyorum arkadan: Appius Claudius Cras­sus Sabinus Regillensis. Milattan önce beşinci yüzyıl ortalarının Claudius’u işte). Ha nedir, oturup “herkes seçimle gelecek, seçim­le gidecek, kimse görev süresini geçirmeyecek” diye kanun yap­tıktan sonra, artık “siftah bizden bereket Allah’tan” mı dedi bilmi­yorum; koyduğu kanunu çiğneyip koltukta oturmaya devam eden de bu Claudius yine.

    Bu koltuğa kurulup kalkma­dığı yetmiyormuş gibi “Arkadaş hani seçim yapacaktık, bu nasıl iş?” diye itiraz eden Siccius di­ye bir askeri “Vay sen darbeci­sin, Ergenekoncusun, Romulus­çusun” diye öldürtüyor, cinaye­ti de başkalarının üzerine atıp dış güçler yaptı diye kapatmaya çalışıyor. Tabii insanlar homur­danmaya başlıyorlar ama barda­ğı taşıran son damla magazin­den geliyor.

    Bu bizim oturduğu koltuktan kalkmaz Claudius, Verginia diye bir kıza tutuluyor. Yeni koyduk­ları kanunlara göre evlenmeleri mümkün değil. Kendi aristokrat, kız avam ama kanun olmasa bile kızın hiç gönlü yok Claudius’ta. Kızın babası sevilen sayılan bir yüzbaşı; kendisi de zaten başka­sıyla nişanlı, çeyizini düzmüş ev bakıyorlar; kızın okulu bitince evlenecekler. Bu bizim Nuri Al­ço Claudius, sen kalk kızı adam­larından birine kaçırt, sonra da adama “Bu benim kölemdi ki” di­ye iddia ettir, dava önüne gelince de alavere dalavere, kızı köle ilan et. Hesapta kızı adamının kölesi yaptıktan sonra adamından alıp kendi kölesi yapacak. E ama kızın babası da yüzbaşı; itiraz ediyor, toplanıyorlar falan ama nafile. Claudius kafayı takmış kıza bir kere. Kızının köle olmasına gönlü elvermeyen babası kızını oracık­ta öldürüyor. E zaten olaya uyuz olan halk bunun üzerine daha da sinirleniyor, Claudius’u o bir tür­lü kalkmadığı koltuktan indirip yargılamak üzere hapsediyorlar, ertesi gün de hücresinde ölü bu­luyorlar. Livy’ye göre intihar ama büyük ihtimalle cinayet.

    Yani bu oturduğu koltuk­tan kalkmama olayı yeni değil, hep var. Kimisi ölene kadar kol­tuğundan kalkmıyor, kimisi de koltuğundan kalkana kadar öl­müyor.

  • Cehennemlik eski askerin‘cehennem makinesi’

    Napoléon Bonaparte ordusunda savaşıp madalyalar kazanan Giuseppe Fieschi, zamanla gözden düşmüş, suç batağına saplanmıştır. Fransız Devrimi’nden sonraki gelişmelerden hiç memnun olmayan cumhuriyetçiler, kral Louis Philippe’i ortadan kaldırmak için bu eski askerle anlaşırlar. Fieschi’nin hazırladığı 25 namluluk makineden çıkan kurşunlar kralı öldürmez ama 18 kişi hayatını kaybeder. Fieschi ve destekçileri giyotine, kral İngiltere’ye yollanır.

    NEDİM YÜKSEL

    Yıl 1815. Fransa 26 yıl için­de önce monarşi, son­ra cumhuriyet, ardın­dan imparatorluk derken yine monarşide karar kılar ve XVIII. Louis’yi yeni Fransa kralı ilan eder (neden XVI’dan XVIII’e at­landığını merak edenler için: XVII numara daha 10 yaşında ince hastalıktan gitmişti). “Ar­zulanan” kral 1824 yılında başı gövdesinden ayrılmadan aşı­rı sişmanlık, damla hastalığı ve kangren gibi doğal nedenlerle ölünce, yerine en küçük kardeşi X. Charles geçer.

    Tahta geçtiğinde 67 yaşın­da olmasına karşın ağabeyinden daha az şişman ve daha sağlıklı olan Charles, geçen 35 yıl içinde olanlardan pek de hoşnut değil­dir. İlk iş olarak başbakanının eline, meclisin onaylamasını is­tediği “kanun hükmünde karar­name”leri tutuşturur. Bunların içinde devrim sonrası toprakları ellerinden alınan soylulara taz­minat ödenmesi, din dışı dav­ranışların cezalandırılması, ve­rasetin yeniden en büyük erkek çocuğa geçmesi gibi hükümler vardır. Bir yıl sonra (halkın tep­kisini çekmemek için 1775’den bu yana terkedilmiş olan) kral­ların kilisede kendilerini kutsal yağla mesh ettirip kutsamaları geleneğini canlandırır.

    Cehennem makinesi Kral Louis-Philippe’e suikastte kullanılan birbirine bağlı 25 tüfek namlusundan oluşan düzenek tek bir kişi tarafından ateşlenerek eş zamanlı olarak yüzlerce misket ve saçmayı hedefe gönderebilme kapasitesine sahipti.

    Öte yandan ekonomi kötüle­miş, halk huzursuzlanmaya baş­lamıştır. Kralın destekçileri ya­pılan seçimleri kaybeder. Char­les derhal başı derde giren her hükümdarın yapması gerekenle­ri yapar: Başbakanı azleder, ola­ğanüstü hal ilan eder, anayasayı askıya alır, parlamentoyu feshe­der, seçim kanununu değiştirir, basına sansür koyar, muhalif ga­zeteyi kapatır. Fakat tüm bu ön­lemlere karşın ne hayat pahalılı­ğının önüne geçilebilmiştir ne de vatandaşın hoşnutsuzluğunun. Hatta bu arada Cezayir’i fethet­­­mesi bile halkın gönlünü alma­ya yetmez. “Temmuz Devrimi” başlamıştır. Atalarının “başları­na” gelenleri yaşamak istemeyen Charles, Ağustos 1830’da kuzeni Louis Philippe’e gönderdiği bir beyanname ile tahtı (henüz on yaşına bile gelmemiş olan) toru­nu Henry’ye devrettiğini, Louis Philippe’i de kral naibi olarak atadığını bildirip, Kont Ponthieu takma adıyla Birleşik Krallığa gider.

    Louis Philippe, koca Fransa krallığını bir çocuğun eline ver­mektense memleketi çok daha iyi yönetecek birinin başa geç­mesinin daha doğru olacağı dü­şüncesindedir; bu kişi de kendi­sidir. Birkaç gün naiplik yaptık­tan sonra kendini kral seçtirir. Geriye baktığı zaman bunun sandığı kadar doğru bir düşünce olmadığını anlayacaktır.

    Gerçi o dönemde Fransız­lar kendi icatları olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve benzeri “so­yut kavramları” 10-15 yıl içinde bir kenara bırakmışlardı ama, bu virüsler diğer Avrupa ülkeleri­ne bulaşmıştır. 1820-1850 ara­sında Avrupa’nın birçok ülkesi karanlık günler geçirmektedir. Rusya’da Aralıkçı (Decembrist) ayaklanması bastırılmış; Belçi­ka’da Felemenkler Hollanda’dan bağımsızlığını ilan etmiş; Polon­yalı genç subayların başlattığı kalkışma kendini aynı zamanda Polonya kralı sayan Çar I. Nikola tarafından ezilmiş; Almanya’nın Westphalia eyaletinde zorun­lu askerlik ve hayat pahalılığına sinirlenen halk sivil itaatsizlik eylemlerine başlayıp kira söz­leşmelerini, vergi beyanname­lerini ve askerlik kayıt belgeleri­ni yakmışlar; Britanya’da kralın soylu, zengin ya da toprak sahibi olmayan kullarına da oy kullan­ma hakkı verilmesine yönelik gösteriler başlamıştır. Hatta, Osmanlı Devleti bile Tanzimat Fermanı’nı ilan ederek tüm va­tandaşlarının (özellikle de gay­rımüslimlerin) can ve mal gü­venliğini sağlamaya, adaletli bir yargı ve vergi düzeni kurmaya, rüşveti önlemeye söz vermek durumunda kalmıştır. Sözün kı­sası, monarşiler için pek de se­vimli bir dönem değildir.

    1835 suikasti 28 Temmuz 1835’te düzenlenen, aralarında kralın da bulunduğu resm-i geçit Temple Bulvarı’ndan devam ederken, Guiseppe Fieschi (altta) bulvar üzerindeki 50 numaralı apartmanın 3. katına gizlenmiş ve hazırladığı düzeneği ateşlemişti.Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-2-1.jpg

    Fransa’da ise Louis Philippe liberal görüntüsü ile burjuvala­rın desteğini, dışarıdan sade ve gösterişsiz bir yaşam sürüyor görüntüsü ile de halkın sevgisini kazanmıştır. Kendisine “Burju­va Hükümdar” ya da “Vatandaş Kral” gibi isimler takılır ama, yıl­lar geçmesine rağmen Fransa’da özene bezene kurdukları cum­huriyetin daha 15 yılı dolmadan ellerinden alınmasına içerle­yen cumhuriyetçileri memnun etmek o kadar kolay olmaz. Bu yetmezmiş gibi zıt kanatta, tah­tın gerçek varisinin 10 yaşındaki Henry olduğuna inanan ve Phi­lippe’e tahtta oturan bir sahte­kar gözüyle bakanların sayısı da azımsanacak gibi değildir. Za­man içinde Philippe’in gittikçe artan otokrat, muhafazakar ve mutlak monarşik tu­tumu birçok destek­çisinin karşı tarafa geçmesine neden olur.

    Sözü geçen hoşnutsuz cumhuriyetçiler ara­sında 61 yaşındaki saraç Pierre Morey ile bakkal ve İnsan Hak­ları Derneği Roma Şubesi Baş­kanı Theodore Pépin de vardır. Gençliğinde çeşitli eylemlere karışan Morey, derneğin 1833’te kral tarafından yasadışı ilan edi­lip kapatılmasına çok bozulmuş­tur. Kader onun önüne Korsikalı Giuseppe Fieschi’yi çıkaracaktır.

    Napoléon Bonaparte ordu­sunda savaşıp madalyalar ka­zanan eski asker Giuseppe, o zamanlarda henüz tanımlanma­mış olmakla birlikte, olası bir “travma sonrası stres bozuklu­ğu” yaşamaktadır. Komutanına ihanet edip Avusturyalılar’a bilgi sattığı için ordudan tart edilen Giuseppe’nin ailesiyle ile de ara­sı bozulmuş, kız kardeşi ve ka­yınbiraderiyle miras kavgasına girmiş, babadan bir şey kalmaya­cağı anlaşılınca inek çalmıs, ine­ğin kendisine ait olduğuna dair sahte evrak düzenlediği ortaya çıkınca hırsızlık ve sahtekarlık suçlarından 10 yıl hapse mah­kum olmuştur. Hapiste dokuma ve kumaşçılık zenaatini öğrenen Giuseppe, cezasını tamamlaya­rak tahliye olur.

    Devrim hatırası: Giyotin Morey, Pépin ve Fieschi’den oluşan suikast ekibi yargılandıktan sonra idama mahkum edildiler. 19 Şubat 1836 tarihinde Paris’te
    saat sabah 8’i gösterirken giyotin üçünün de başını aldı. İnfaz sonrasında François-Gabriel Lépaulle, Fieschi’nin kesilen başını tablolaştırdı (altta).

    1830’a dek bir kumaş atöl­yesinde çalıştıktan sonra Louis Philippe’in çıkardığı aftan ya­rarlanarak kendisinin teğmen rütbesiyle orduya geri alınması gerektiğini ve gösterdiği madal­yaların bunu kanıtladığını iddia eder. Bu girişiminde bir derece­ye kadar başarılı olur ve ancak çavuş rütbesiyle askere alınır. Askerde kendisi gibi afla geri dö­nen yarbay Gaspard Lavocat’nın takdirini kazanan Giuseppe, yine onun içişleri bakanlığına yaptığı tavsiye ile Paris Emni­yet Genel Müdürü Jean-Jacqu­es Baude’un emrinde cumhu­riyetçilerin arasına ajan olarak gönderilir ve birçok komployu ortaya çıkartır. Bir yıl sonra Ba­ude’un başarısız bulunarak gö­revden alınması Giuseppe’nin de yıldızını söndürür ve bir süre sonra yeterince takdir edilme­diğinden yakınarak istifa eder. Hapisteki günlerinde tanışıp bir­likte yaşadığı kadın arkadaşı La­urence Petit ile de arası bozulun­ca gidecek yeri kalmaz.

    Giuseppe yine de pes etmez. 17. yüzyılda Kardinal Riche­lieu için inşa edilip onun ölü­münden sonra kral sarayına, Louis Philippe’in döneminde de “AVM” ve kumarhaneye dö­nüşen Palais-Royal’in müdavi­mi olmakla kalmaz, içindeki bir mağazaya da müdür tayin edi­lir. Mağazadan çok kumarhane ile ilgilenen Giuseppe, kumar borçlarını ödeyebilmek için ça­lıştığı yerden zimmetine para geçirince mahkemelik olur. Za­ten sabıkalı olan Giuseppe’nin okkalı bir ceza yememek için tek bir yolu kalmıştır: Ortadan kaybolmak.

    Polis ajanı olarak çalıştı­ğı günlerde tanıştığı komşusu saraç Pierre Morey ona yardım elini uzatır ve Giuseppe’yi evin­de saklamaya başlar. Robes­pierre hayranı olan Morey’nin aklında cumhuriyetin eski güzel günlerine dönmekten başka bir şey yoktur. Buna ulaşmak için de öncelikle kraldan kurtulmak gerektiğini düşünmektedir. Üs­tüste yediği darbelerle herke­se düşman olan Giuseppe ise, para dışında dostu kalmadığını bilmektedir. Pierre’e kendi tasa­rıladığı bir silahla yalnızca kra­lın değil, aynı zamanda kraliyet ailesinin de icabına bakabilece­ğini, ancak bu silahın 500 fran­ka malolacağını söyler. Pierre gözleri parıldayarak arkadaşı bakkal Théodore’a koşar ve so­nunda hayallerini gerçekleştire­bilecek birini bulduğunu söyler, planını anlatır. Théodore da ik­na olmuştur. İki ahbap ortak­laşa 500 frankı denkleştirip Gi­useppe’ye verirler. Giuseppe 16 yaşında asker olup önce 1812’de Napoléon’un Moskova seferin­de, sonra Napoli kralı Joachim Murat’nın ordusunda katıldığı savaşlarda üstün başarı göster­miş; sonra yeniden katıldığı or­duda görevini yine başarıyla ye­rine getirmiştir. Şimdi ise tüm bunların değerini anlamayan ahmaklara günlerini göstere­cektir. Öyle bir silah geliştirme­lidir ki, hedefi vuramama ola­sılığı olmasın. Okuma-yazmayı askerlikte öğrenen, hiç eğitim almamış olan Giuseppe’nin bu silahı tasarımlarken kalem-ka­ğıt kullanıp kullanmadığını ya da birtakım geometrik ölçümler yapıp yapmadığını bilemiyoruz ama, emin olduğumuz bir şey var: Giuseppe işini şansa bırak­mak istememektedir.

    Geçit töreninin yapılması beklenen Temple Bulvarı üze­rinde 50 numaralı apartmanın üçüncü katında caddeye bakan dört odalı bir daire kiralanır. Gi­useppe, önce ahşap bir kasa ya­parak pencere önüne yerleştirir ve üzerine (nereden bulduğu­nu bilemediğimiz) 25 adet tüfek namlusunu caddeye doğru yak­laşık 20 derece açıyla yanya­na bitişik olarak birbirlerine ve bu kasaya bağlar. Daha sonra, bütün tüfeklerin tek bir fitille aynı anda ateşlenmesini sağ­layacak bir mekanizma gelişti­rir. Her bir namluya 8 misket, 15-20 tane de saçma doldurur. Daha sonra bu alete “cehennem makinesi” (machine infernale) adı verilecektir. Artık Temmuz Devrimi yıldönümü için yapıl­ması planlanan geçit törenini beklemekten başka yapacak işi kalmamıştır.

    I. Louis-Philippe ve öfkeli
    cumhuriyetçiler


    Temmuz monarşisinin kralı
    Louis –Philippe’e, iktidarı
    boyunca yedi suikast
    girişiminde bulunuldu ve
    bunların hepsi başarısız
    oldu.

    28 Temmuz 1835 Cumarte­si günü öğle saatlerinde Louis Philippe, üç büyük oğlu ve mai­yeti ile birlikte Muhafız Alayı’nı teftiş etmek üzere yola çıkar. Tören alayı Giuseppe’nin ko­nuşlandığı apartmanın önün­den geçerken büyük bir gürültü kopar ve ortalık kıyamet yerine döner. Toz-duman yatışınca kı­yametin bilançosu ortaya çıkar: 18 ölü, 42 yaralı. Ölüler arasın­da eski başbakan, 8. Lejyon’un komutanı ve sekiz subay, dört yüksek rütbeli subay ve dört si­vil vardır. Fakat nasıl olduysa kral ve prensler bu kıyametten sağ çıkmışlardır. Kralın atı vu­rulmuş, kendisi ise başında ha­fif bir sıyrıkla olayı atlatmıştır. Kral geçit resminin devam et­mesini buyurur ve sağ kalanlar yola koyulurlar.

    Cehennem makinesinin 25 namlusundan dördü yarılmış, dördü ateşlememiş, bir tane­si de falya deliği olmadığı için doldurulmamıştır. Yani belki de makineden ancak % 64 verim sağlanabilmiş olması, kralın ve prenslerin hayatını kurtarmış­tır. Bu arada, yarılan namlular­dan fırlayan metal parçalar Giu­seppe’nin elinin iki parmağını uçurmuş, yüzünde ve başında derin yaralar açmıştır. Giusep­pe hastaneye kaldırılır ve giyo­tin bıçağının altına yatırılma­dan önce büyük bir ihtimamla yaraları iyileştirilir. Pierre ve Theodore da giyotine yollanır.

    Louis Philippe ise zaten da­ha önce bir suikast girişimini atlatmıştır. 1836’da iki kez, 1840 ve 1846’da yine iki kez, toplam­da ise yedi suikast girişiminden sağ-salim çıktıktan sonra, 1848 Şubat Devrimi sırasında alela­cele yazdığı bir mektupla tahtı dokuz yaşındaki torununa bıra­kıp kuzeninin izinden Britan­ya’ya kaçar. Kaçarken kullan­dığı takma ad “Mr Smith” dir (“Vatandaş Kral” lakabı boşuna verilmemiş!). Fransa yaklaşık 60 yıl sonra bir yıllığına da olsa yeniden cumhuriyet olur.

    Kral kıl payı kurtuldu Eski hükümet lideri Edouard Mortier’nin de öldüğü 1835 suikastının bilançosu 18 ölü, 42 yaralıydı. Kralın ise atı vuruldu; kendisi başında hafif bir sıyrıkla olayı atlattı.
  • En diptekiler kımıldadı ve suyun üstüne çıktı…

    En diptekiler kımıldadı ve suyun üstüne çıktı…

    Tam 100 yıl önce 7 Kasım’da Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler, tüm ülkeyi sarsan ve dengeleri değiştiren devrimin öncüsü oldular. Sokağın, siyasetin, sosyalizmin dünyayı değiştirdiği günlerde yaşananlar.

    Dergimizin Mart 2017 sayısında 20. yüzyı­lın belli başlı, hatta belki de en önemli olayı Rus Devrimi’ni oluşturan tarih­sel koşulları ve öncesinde­ki 1917 Şubat Devrimi’nin ilk günlerini ele almıştık. “Rusya’da tarih hızlı akıyor­du ama bu akışta girdaplar da vardı” diye sonlanan bu yazıdan devamla, şimdi tam 100 yıl önceki Ekim Devri­mi’ne gidiyoruz.

    EKİM DEVRİMİ
    Nevski Bulvarı
    Petrograd Nevski Bulvarı’nda geçici hükümeti protesto için buluşan göstericilerin üzerine ateş açılması, devrime giden yolda en önemli kırılma anlarından biriydi (4 Temmuz 1917). Jonathan Sanders’in karesi Ekim Devrimi’ne giden sürecin simgelerinden birini oluşturdu.

    Şubat Devrimi yalnızca 300 yıllık Romanov haneda­nına son vermemiş, Rusya’yı dünyanın en demokratik ül­kesi haline getirmişti. Ken­diliğinden oluşan Sovyetler bir yanda, Geçici Hükümet diğer yanda, belirsizlikle malul bir “ikili iktidar” dö­nemi yaşanıyordu. Çarlığın devrilmesine yolaçan savaş ve açlık toplumu çığırın­dan çıkarmış, acil ve köklü bir çözüm beklentisi toplu­mun alt tabaklarına hakim olmuştu.

    Olaylar hızlanıyor

    20-21 Nisan’da Geçici Hü­kümet’in Rusya’yı savaşta tutacağına dair açıklama­sıyla, durağanlaşan sokak gösterileri yeniden başladı. Devrimin merkezi başkent Petrograd’ta hükümetin iti­barı zedelenmeye başladı. Ekonomik durum da gide­rek kötüleşiyordu. Ulaşımın sürekli aksaması, devrimin verdiği hızla işçi komitele­rinin müdahaleleri, grev­ler, lokavtlar derken enflas­yon ücretleri iyice eritiyor, insanların talepleri daha da yakıcı hale geliyordu.

    Üç yıllık savaştan sonra tedirginlik ve hoşnutsuzluk fabrikalarda olduğu gibi kış­lalarda da çok güçlüydü. Se­ferberliğe katılan 8 milyon askerin üçte biri kaçaktı.

    RUSSSSS2
    Asker halk barış istiyor
    Şubat Devrimi’nden sonra savaşa devam edilmesi, asker ve sivillerin protesto gösterilerinde sık sık buluşmasını sağladı.

    İhtiyat ve acemilerin eği­timinden yükümlü birlikler­den oluşan Petrograd garni­zonundaki 250-300 bin asker kentin öncü işçileriyle düzenli ilişkiye geçmiş, sovyetlerdeki en radikal kesimlerle yakınlaşmış­lardı. Finlandiya körfezindeki bir adada bulunan ve devrimin tarihinde özel bir yeri olan 20 bin kişilik Kronştad bahriyelile­ri, devrimin en radikal kesimini oluşturuyordu.

    Mart’tan sonra bütün bü­yük partilerin birlikler katında propagandayla yükümlü askerî örgütleri vardı. Bolşeviklerin askerî örgütünün başında par­tinin en solundaki iki isim bu­lunuyordu: Vladimir Nevskiy ve Nikolay Podovskiy. Bolşevikler bu örgüt sayesinde, köylü-as­kerler aracılığıyla kırsal kesimi etkilemeye ve burjuvaziyi devir­mek için vazgeçilmez olan as­kerî gücü elde etmeye çalışıyor­lardı. Bu örgüt, Nisan ayında 50 bin adet yayımlanan gazetenin yarısını Petrograd’ta dağıtıyor, diğer yarısını cepheye gönderi­yordu.

    Şubat Devrimi’nde önemli bir yeri olan Petrograd garnizo­nu, Geçici Hükümet karşısında hem silahsızlandırmaya tâbi tu­tulmamak hem de cepheye gön­derilmemek yönünde kararlı bir duruş sergiledi. Geçici Hükü­met ve Sovyetler’i denetlemekte olan kesimler, askerlere ana va­tan hizmetinde hayatlarını fe­da etmeleri çağrısında buluna­rak ulusal birliğin sağlanmasını gözeten savaşa devam kararını sürdürürken; aslında bir yan­dan da devrimin yükselişine set çekmek, başkentteki askerleri cepheye sürmek istiyordu.

    Haziran ve Temmuz ayla­rı askerî ve toplumsal davanın keskinleşmesine sahne oldu. İk­tidar meselesi aylar sonra gün­cellik kazandı ve Bolşevikler’in ‘kahrolsun kapitalist bakanlar” ve “bütün iktidar Sovyetler’e” sloganları her geçen gün yay­gınlaşmaya başladı.

    Mayıs ayında Kronştad bahriyelileri ile hükümet karşı karşıya geldi. Bahriyeliler de­niz üssünün tam kontrolünü ele geçirmişlerdi ve yönetimi hükümetin gönderdiği subay­lara teslim etmeyi reddettiler. Aynı şekilde Viborg işçi ma­hallesindeki Petrograd anar­ko-komünist federasyonunun ele geçirdiği ve kendi merkezi haline getirdiği binayı hükü­met geri almak istediğinde, bölgede yaygın bir grev dalgası patlak verdi ve hükümet ancak “Temmuz Günleri” diye tabir edilen baskı döneminde bura­ya girebildi.

    Sokak kendini örgütlüyor

    Mayıs ortasında Bolşevikler’in askerî örgütü, hükümetin sal­dırı niyetine karşılık acil barışı dayatmak için garnizon askerle­riyle bir gösteri düzenleme ka­rarı aldı. Bolşevikler’in merkez komitesinde bu konuda farklı fikirler vardı. Merkez komite­si sekreteri Sverdlov kitlelerin duygularını ifade edecekleri bir kanal açmak gerektiğini be­lirterek bu kararı destekliyor­du. Karşı çıkanlar ise katılımın düşük olması halinde, yeter­li hazırlık olmadığı için hare­ketin ezileceğini söylüyorlardı. Sonuçta Petrograd komitesi ve askerî örgüt, anarko komünist­lerin ve Troçki önderliğindeki grubun (Temmuz ayında Bolşe­vikler’e katılacaklardı) desteğiy­le gösterinin düzenlenmesini üstlendi.

    Ekim Devrimi_1917_Bolsevikler Kis Sarayinin onunde
    Kışlık Saray’ın önünde Bolşevikler.
    RUS_YENI__002
    Komutan Troçki 
    Troçki (1879-1940) çarlığın devrilmesi sürecinde olduğu gibi, Geçici Hükümet’e karşı ayaklanmanın örgütlenmesinde önemli rol oynadı; Petrograd Sovyeti’nin başkanı oldu; Kızıl Ordu’yu kurdu, düzenli, orduya komutanlık etti.

    3-24 Haziran’da birinci Tüm Rusya İşçi ve Asker Sovyeti de­legeleri toplandı. Bu kongrede Sosyalist Devrimciler ve Men­şevikler’in ağırlığı vardı; Bolşe­vikler ise 822 delegeden 105’ini temsil ediyordu. “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganı, kongrenin karşı olduğu bir gösterinin ana sloganı olacaktı! Bolşevikler bu­nun üzerine gösteriden vazgeç­tiler. Sovyet yönetimi ise Bolşe­vikler’i de gözeterek, ancak esas olarak kendi meşruiyetini pe­kiştirmek için 18 Haziran’da “il­haksız barış ve bütün halkların kendi geleceklerini belirleme hakkı, devrimci asker, işçi ve köylü hareketinin birliği” adına bir gösteri düzenledi.

    18 Haziran’da başkentin o güne kadar görmediği 400 bin kişilik bir kalabalık sokağa indi. “Kahrolsun Savaş”, “Kahrolsun 10 Kapitalist Bakan”, “Bütün İktidar Sovyetler’e” sloganları başkentte deprem etkisi yarattı

    Aynı gün Rus ordusu Galiç­ya’da Avusturya ordusu karşı­sında ilerleme kaydetmişti; an­cak iki günlük ilerleme sonra­sında askerler durdular ve daha ileri gitmeyi reddettiler. Asker­ler silahlarını subaylarına çevi­rirken, geride bulunan askerler cephenin ön saflarına geçmeyi reddettiler. İki hafta sonra Al­manlar’ın karşı saldırısı yıkıcı oldu ve iki hafta içinde 70 bin kayıp verildi. Köylü askerle­rin azımsanmayacak bir kısmı memleketlerine döndü. Alman­lar’ın bu hızlı ilerleyişi Geçi­ci Hükümeti çok zor durumda bıraktı.

    Lenin 20 Haziran’da “pro­vokasyona düşmemek” için çok dikkatli olmak gerektiğini belir­tiyordu. Ona göre kitleler tered­düt etmekle birlikte, henüz Sov­yet çoğunluğundan kopmamış­lardı. Ayrıca taşrada durumun Petrograd’takine benzemediğini biliyordu.

    Anarko komünist önder Ble­ichman’ın sözüyle artık “sokak örgütleyiciydi”. Sokak gösterile­ri ise silahlı çatışmalara yolaçı­yor, çok sayıda insan ölüyor ve yaralanıyordu.

    RUS_AYLAR_TMZ004
    Bolşevikler’e karşı hükümet askerleri
    Geçici Hükümet’in başkentte sıkıyönetim ilan etmesinden sonra Bolşeviklerle güvenlik güçleri arasında bir çatışma dönemi başladı. Kerenski’ye bağlı askerler Lenin’in firarı ve Troçki’nin tutuklanmasıyla bir süreliğine sokaklara hakim oldu.

    Nisan’dan Temmuz’a kadar geçen bu karışık dönemde, va­tandaşların büyük kısmı Geçici Hükümet’ten giderek umudu­nu kesmeye başlamıştı. Vıborg işçileri, Petrograd garnizonu ve Kronştad bahriyelileri ise ciddi bir kopuşun en büyük ve önemli parçalarını oluşturdular.

    Bolşevik Partisi ise bu dö­nemde sanıldığı gibi merkezî bir biçimde Lenin’in direktifle­riyle yürüyen bir parti değildi. Partide kabaca üç kanat bulu­nuyordu: İktidarın ele geçir­mesini öteleyen, diğer sosyalist partilerden kopmamaya çalışan bir sağ kanat, Temmuz günleri­nin en atak kesimini oluşturan aşırı bir kanat ve Lenin’in şah­sında bir “merkez”.

    Askerî diktatörlük ya da devrim

    3-4-5 Temmuz Günleri’ndeki çatışmalardan sonra Bolşevik­ler, savaşa karşı oldukları ge­rekçesiyle “Alman ajanı” diye itham edildiler ve sert bir bas­kıya maruz kaldılar. Koşulların giderek dayanılmaz hale geldiği bu dönemde, Rusya tarihsel iki­lemle yüzyüzeydi: Ya bir askerî diktatörlük ya da devrim.

    Temmuz ayında Geçici Hü­kümet’in girişimiyle, yalnızca Petroragrad’ta 800 kişi tutuk­landı. Kamanev, Kollontay gi­bi Bolşevik önderlerin yanısı­ra, yakında partiye katılacak olan Troçki ve Lunaçarski gibi önemli isimler de tutuklandı (bunların bir kısmı daha sonra Kornilov vakasında, bazıları ise Ekim Devrimi’nden sonra ser­best bırakıldı). Temmuz göste­risine katılan birlikler silahsız­landırıldı ve cepheye gönderil­di. Şubat Devrimi ile kaldırılmış olan idam cezası askerler için yeniden yürürlüğe kondu.

    RUS_YENI__007
    Petropavlosk Kalesi
    Petropavlosk Kalesi, Bolşevikler tarafından en büyük engellerden biri sayılıyordu. Devrime çok kısa bir süre kala Petersburg Sovyeti’nden taraf olunca devrimin de en önemli merkezlerinden biri oldu. Kışlık Saray, kalenin Neva Kapısı’ndan bombalanacaktı.

    Geçici Hükümet, sosyalist partilerle Anayasal Demokrat­lar arasındaki telafi edilme­si mümkün görünmeyen bir gerilimle felç olmuştu. Geçici Hükümet’teki sol partiler Sov­yetler’e dayanıyordu; Anayasal Demokratlar ise yalnızca Bol­şevikler’in değil Sovyetler’in de devreden çıkarılmasından yanaydılar.

    Temmuz gösterilerinin ar­dından gelen baskı sonucu, Bolşevikler silahlı ayaklanma hazırlığını önlerine koydu­lar. Temel meselelere çözüm getirilemeyişi, insanların ra­dikal sola yönelmesine neden oluyordu. Güç ilişkilerindeki değişimin izlenebildiği Sovyet seçimlerinde, Eylül ayından itibaren Bolşevikler ve mütte­fikleri giderek çoğunluğu elde etmeye başladı.

    Diktatörlük hevesi

    Cephedeki gelişmeler, güç iliş­kilerindeki değişimin de baro­metresi gibiydi. Alman ordu­su Riga limanı dolayını işgal ettiğinde, Petrograd üzerinde doğrudan bir tehlike oluştu­ruyordu. Öte yandan yaz ay­larında köylü ayaklanmaları neredeyse ülkenin bütününde yaygınlaşmıştı. Bu durumda çevresindeki danışmanlarıyla hükümet içinde bir hükümet pozisyonu kazanan Başbakan Kerenskiy, general Lavr Kor­nilov’u orduların başına atadı. “Ulusu selamete eriştirecek kahraman” olarak takdim edi­len Kornilov, monarşiye bağlı aşırı sağcı bir geçmişe sahip­ti. Yani Geçici Hükümet’le ay­nı siyaseti gütmesi mümkün değildi. Onun önünde açık bir gerici askerî diktatörlükten başka bir yol yoktu. Kerenskiy, Kornilov’u atayarak Rusya’nın önündeki “ya devrim ya askerî diktatörlük” ikileminin akıbe­tini hızlandırmıştı. Kornilov işi gücü bırakıp Petrograd’a haddini bildirmeye yeltendi. Bu da Bolşeviklerin küllerin­den yeniden doğmalarını sağ­layacak olan “Karşı-devrime karşı mücadele birliği komite­si”nin kuruluşuna yol açtı. Bü­tün işçi ve halk örgütlenmeleri Kornilov’a karşı birlikte dav­randı, ortadan kaybolan Kızıl Muhafızlar yeniden teşkilat­landı ve 25 bin kişi hemen bu kuvvetlere yazıldı.

    RUS_YENI__006
    Devrim günü
    25 Ekim’de Kızıl Muhafızlar, silahlarıyla Askerî Devrimci Komite’nin emirleri doğrultusunda harekete geçti.

    Trenlerle başkente gelme­ye çalışan Kornilov’un ordusu demiryolcular tarafından sü­rekli engellendi ve asla baş­kente varamadı; ordu Petrog­rad Sovyeti’nden gönderilen ajitatörlerin çalışmasıyla tek bir kurşun atmadan dağıl­dı. Kornilov kaçtı ve birkaç ay sonra ölü bulundu.

    Ağustos sonundaki bu olayın akabinde güç ilişkile­ri kökünden değişmeye baş­ladı. 14’te Eylül Petrograd’da ön-parlamento adıyla bilinen bir toplantı yapıldı. 550 üye­lik herkesin temsil edildiği bu kuruldan ne savaş ne barış lehine bir karar çıkmaması, aslında temsiliyet ve meşrui­yet krizinin derinliğini göster­mekteydi. Bu sırada Bolşevik­ler Petrograd ve Moskova gibi önde gelen iki kentin sovye­tinde çoğunluğu ele geçirdiler. Artık devrim kapıdaydı.

    ‘Dünyayı Sarsan On Gün’

    Rus Devrimi’nin birçok aktörü arasında, Amerikalı gazeteci John Reed’in yazdığı Dünyayı Sarsan On Gün kitabı hiç şüp­hesiz edebiyatta ve daha sonra sinemada unutulmaz bir yer edindi. Devrimin tanığı, hatta aktörlerinden biri diyebilece­ğimiz John Reed, adeta “dev­rimin zabıt katibi” gibi günü gününe Petrograd’ın her köşe­sinde, en derin tartışmalardan gündelik hayatın en anlamsız gözüken ama manzarayı ta­mamlayan küçük hikayelerine kadar benzersiz bir tablo çizdi. 1 Ocak 1919’de kitaba yazdığı önsözü “Bolşevizm konusunda ne düşünülürse düşünülsün, Rus Devrimi insanlık tarihi­nin büyük olaylarından biridir ve Bolşevikler’in ortaya çıkı­şı da dünya çapında önem ta­şıyan bir olaydır” der. Her ne kadar “angaje” bir gazeteci ol­sa da “gördüğü gibi” yazar.

    1DSCF6347
    RUS_1917001
    Kışlık Saray
    Kışlık Saray’ın 1917’den ve bugünden bir görünümü.

    İnsanlar 100 gram ekmek tayınına talim ederken tiyat­roların her gece dolması, Şal­yapin’in şarkı söylemesi, Me­yerhold’un sahneye koyduğu Tolstoy’un Korkunç İvan’ının Aleksandirnski Tiyatrosu’nda sahnelenmesi… Bütün bunlar basit zıtlıkları dile getirmek­ten ziyade, gündelik hayatın doğal akışını aktarmaktaydı.

    2 cift dekupe
    Şubat Devrimi
    Petrograd garnizonu temsilcileri pankartlarıyla Şubat Devrimi’nde öldürülen yoldaşlarını anıyor.

    Evet, John Reed’in dile ge­tirdiği gibi Rusya’da halk (na­rod) artık olup bitene karşı kayıtsız kalamayacak durum­daydı ve bu durumdan vazife çıkartmak için neyin ne oldu­ğunu öğrenmek istiyordu. Si­yaset erbabı için en tehlike­li olan da buydu. İnsanlar her yerde konuşuyor, tartışıyordu.

    Devrimin planlama mer­kezi, rahibelerin yönettiği bir okul olan Smolnıy Enstitüsü’y­dü. Öğrenciler için hazırlanmış tabelaların altında, çeşitli siya­si faaliyetler yürüten birimler çalışıyordu. Her yanda “Yol­daşlar, sağlığınız için her yanı temiz tutunuz” yazıyor, Sovyet demokrasisinin timsali olarak masalarda çeşitli siyasi partile­rin sattığı kitap ve broşürler bu­lunuyordu. Bu arada devrimin meşruiyetini sağlayacak olan İkinci Kongre hazırlıkları sürü­yordu. İlk kongreye katılan bir delege şimdiki delegelerin ön­cekinden çok farklı, cahil ve ka­ba olduğunu belirtiyordu. John Reed koca koca kitapların anla­tamadığını bir cümlede özetle­mişti: “Rusya’nın en alt katları kımıldamıştı ve şimdi suyun üs­tüne çıkanlar diptekilerdi”.

    Devrilecek hükümet yok

    Bolşevik Partisi Merkez Ko­mitesi’nin 23 Ekim toplantısı, ertesi sabaha kadar sürdü. Le­nin ve Troçki ayaklanmadan yanadır ama, verdikleri önerge kabul edilmez. Ardından bir işçi ayaklanmadan yana sert bir konuşma yapar, tekrar oy­lamaya yapılır ve böylece ka­rar çıkar. 31 Ekim’de Lenin şunları yazacaktır: “Ya bütün iktidarın Sovyetler’e verilme­si sloganımızdan vazgeçeceğiz ya da bir ayaklanmaya gidece­ğiz. Ortası yok…”. Lenin, kaçı­nılmaz gidişatı özetlemiştir.

    1DSCF6224
    Lenin’in odasında
    Yazarımız Masis Kürkçügil, NTV Tarih 10. sayıda yayımlanan Ekim Devrimi konusu için Rusya’ya gitmiş, bugün ancak özel izinle girilebilen devrimin ana mekanlarında çalışmıştı. Lenin’in çalışma masasında, 2009.
    En diptekiler kımıldadı ve suyun üstüne çıktı…

    John Reed, devrimden bir hafta önceki manzarayı şöyle resmediyordu: “Kumarhaneler akşamdan sabaha kadar dolup taşıyor, şampanyalar su gibi akıyor… Şehrin merkezinde geceleyin pahalı kürkler giy­miş, mücevherler takmış oros­pular aşağı yukarı geziniyor…”. Smolnıy’in üst katında ise As­kerî Devrimci Komite, Troç­ki’nin başkanlığında toplanı­yor; sabaha kadar konuşma­lar yapılıyor, insanlar yerlerde yatıyordu. Petrograd Sovyeti her geçen saniye hedefe yakla­şıyor, “Troçki, Kamanev, Volo­darski günde altı, sekiz, bazen on saat konuşuyorlardı”.

    Nihayet 6 Kasım 1917 Sa­lı gecesi önemli noktalar Kızıl Muhafızlar tarafından ele ge­çirildi. Neva nehrinin üzerin­deki köprüler Vıborg mahal­lesindeki işçilerin geçişine sahne oluyor; junkerler engel olmaya çalışırken Kronştad bahriyelileri tekrar köprüle­ri kapatıp geçişi sağlıyordu. 7 Kasım Çarşamba sabahı, gün devrime doğdu. “Tramvay­lar Nevski’de (5 km.’lik büyük bulvar) bir aşağı bir yukarı gi­dip geliyorlar. Erkekler, kadın­lar ve küçük çocuklar tram­vayların her yanına asılmışlar. Dükkanlar açık; caddedeki ka­labalıklarda öncekilere oranla daha az tedirginlik var…”.

    Kışlık Sarayı filmlerdeki gi­bi büyük bir taaruzun sonucu değil, Kızıl Muhafızların yan kapıdan girmesiyle, ciddiye alı­nabilir bir çatışma olmadan ele geçirilmişti. Ortada devrilecek bir hükümet bile kalmamıştı. John Reed “Tarihte hiçbir za­man bu kadar sessiz olmamış­tır bu şehir; o gece ne bir teca­vüz ne bir hırsızlık vakası oldu” diye yazacaktır.

    Ancak savaş bitmeyecek, yabancı orduların ve Çarlık komutanlarının devrimi çö­kertme saldırıları başlayacak ve ülke 1. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir içsavaşa sü­rüklenecektir.

    TROÇKİ’NİN BAŞESERİ

    Devrimin tarihi
    Türkiye’de yazıldı

    RDT KAPAK FILME

    Devrimin iki önderinden biri olan Troçki’nin Türkiye’deki sürgün gün­lerinde yazdığı Rus Devriminin Tarihi, yazarın kendi siyasi konumunu ortaya koymadan, çok geniş kesimlerden elde ettiği bilgileri kullanarak sekiz aylık bir dönemi sürükleyici bir üslupla yazdığı, vazgeçilmez bir başvuru kaynağı. Siyasetçi, tarihçi ve edebiyatçı içiçe geçmiş ve devrim süreci büyük kitlelerin bir hikayesi olarak resmedilmiş. Türkçe’de 1998’de üç cilt olarak basılan kitap, 100. yıl münasebetiyle Yazın Yayıncılık tarafından tek cilt, 888 sayfa olarak yeniden basıldı.

    DÜNYAYI SARSAN 30 GÜN

    24 EYLÜL Bolşevikler Moskova belediye seçimlerinden başarıyla çıkıyor.
    1 EKIM Lenin’in Bolşevikler İktidarı Koruyabilecekler mi? kitabı yayında.
    7 EKİM Ön-parlamento açılmasına karşın Bolşevikler buna katılmayı reddediyor.
    9 EKİM Petrograd Sovyeti Devrimci Askerî Şubesi kuruluyor.
    10 EKİM Bolşevik Parti Merkez Komitesi toplantısından silahlı ayaklanma kararı çıkıyor.
    13 EKİM Petrograd Sovyeti’nin askerlerden oluşan seksiyonu, askerî alandaki iktidarın bütünüyle Devrimci Askerî Komite’ye verilmesini oyluyor.
    18 EKİM Zinovyev ve Kamanev, Gorki’nin Novaya Şisn gazetesinde ayaklanma kararına karşı çıkıyorlar.
    19 EKİM Lenin, artık Zinovyev ve Kamanev ile yoldaş olmadıklarını belirterek partiden uzaklaştırılmalarını istiyor.
    20 EKİM Devrimci Askerî Komite ayaklanma için fiilî hazırlıkları başlatıyor.
    23 EKİM Petropavlosk kalesi, Petrograd Sovyeti’ne destek olacaklarını ilan ediyorlar.
    24 EKİM Geçici Hükümet, Devrimci Askerî Komite üyelerinin tutuklanması, Bolşevik gazetelerinin yayınlarının durdurulması emirlerini verirken, Kızıl Muhafızlar aracılığıyla etkili mevzileri elinde bulunduran Lenin gece saatlerinde Smolyniy’deki Bolşevik merkezine geliyor.
    25 EKİM Sabaha karşı 02.00 itibariyle hareket başlıyor, Devrimci Askerî Komite’ye bağlı askerler saat 12.00’de Cumhuriyet Meclisi’ni kapatıyorlar. Lenin, Petrograd Sovyeti’nin oturumunda Troçki’nin davetiyle kürsüye çıkıp konuşmasını yapıyor. Saat 21.00’de Kışlık Saray’a karşı operasyon başlıyor.

  • Myanmar’da eski bir acı ve sembolik şehitliğimiz

    Myanmar’da eski bir acı ve sembolik şehitliğimiz

    Dünya Savaşı sırasında esir düşen Türk askerlerinden yüzlercesi bugün Myanmar’daki esir kamplarında tutulmuş; çoğu burada şehit olmuş ve gömülmüştü. On yıllarca ilgi gösterilmeyen mezarlar parçalandı; 2011’de yapılan son şehitlik ise orijinal mezartaşlarını, dönemin anı ve izlerini barındırmıyor.

    Myanmar’daki kayıp şehitlik Myanmar’daki Türk şehitlikleri konusu NTV Tarih’in Mart 2011 tarihli 26. sayısında gündeme taşınmıştı.

    Biri “Kardeşim” diyordu “yeni tutsaklıktan kur tulup geldim. İznim debitmek üzere. Günler geçiyor. İşlemler daha fazla uzamasın istiyorum”. Masa başındaki memur yanıt veriyordu: “Kırmızı g..lü balmumu ile davet etmedik. Gelmeseydiniz”.

    Teğmen Mehmet Arif (Ölçen), 1. Dünya Savaşı sonunda esaretten dönenlerin Harbiye Nezareti’nde gördüğü aşağılayıcı muameleyi böyle anlatıyor. Bir de dönemeyenler vardı. Binlerce meçhul asker esir kamplarında hayatını kaybetti.1. Dünya Savaşı’nda Türk ordusunda 200 binden fazla asker esir düştü. Bu esirlerin 135 binden fazlası İngilizler tarafından Kıbrıs, Malta, Mısır, Hindistan ve Myanmar’daki kamplara gönderildi.

    Burma’daki esirleri en çok zorlayan şey iklimdi. Sıcaklık dayanılmazdı ve Muson mevsiminde bölge çok yağmur alıyordu. Uzun süre esir kamplarında kalanlarda görülen psikolojik rahatsızlık “telörgü hastalığı” ve sıtma, Türk esirleri de etkilemişti. İklim ve coğrafi koşullara uyum sağlayamayan yüzlerce Türk savaş esiri Burma’daki kamplarda hayatını kaybetti. Tabip Yüzbaşı Behiç Bey’in raporuna göre 1914-1918 yılları arasında Thayet’teki kampta ölenlerin sayısı 195’ti, ATASE arşivindeki belgelere göre Meiktila’dakiler 1000’den fazlaydı.

    Thayet ve Meiktila’da hayatını kaybeden Türk esirleri uzun yıllar unutuldu. 1960’larda Yeni Delhi Büyükelçiliği’nin bölgede yaptığı çalışmalarda Thayet’te 173 kabir tespit edildi ve şehitlerin isim listesi çıkarıldı. Girişimler nihayet 1996’da sonuç verdi ve Thayet’teki şehitlik açıldı.

    “Esaret Günlüğü” belgeseli için 2011’in Ekim ayında Myanmar’a gittim. Yangon’dan önce Pyay’a, sonra Irrawaddy Nehri’ni tekneyle geçerek Thayet’teki şehitliğe ulaştık. Mezartaşları hâlâ duruyordu, ancak şehitlik köylüler tarafından tarlaya çevrilmişti. Türk askerleri için dikilen anıtın üzerindeki yazı da silinmeye yüz tutmuştu. Meiktila’da bulunan şehitliğin hali ise içler acısıydı. Mezartaşları ise Burmalı askerler tarafından tahrip edilmişti. 200’e yakın mezartaşı bir caminin avlusunda gelişigüzel istif edilmiş, bir bölümü maalesef parçalanmıştı.

    2012’de Meiktila’daki mezartaşları, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ziyareti öncesinde, mezarlıktaki yerlerine dikildi. Thayet kasabasından 2015’te açılışı yapılan yeni şehitliğe giden 3 kilometrelik yol geçen yıl tamamlandı. Yeni şehitlik, Çanakkale muharebe alanlarına her yıl birkaç tane kondurulan sembolik şehitliklere benziyor. Orijinal mezar taşlarıyla birlikte, esaretin anıları ve izleri de yok sayılıyor.

    Fasulye tarlasında Türk mezarları 2000’lerin başında hükümetin gündemine gelen 1. Dünya Savaşı sırasında esir düşmüş Türk askerlerin mezarları, kaderlerine terk edilmişti. Restore edilene kadar atıl bir şekilde bırakılan dört şehitlikten biri olan Thayet Myo, fasulye tarlası olmuştu.
  • Arakan Müslümanları: Ülkenin yerli yabancıları

    Arakan Müslümanları: Ülkenin yerli yabancıları

    Arakanlı Müslümanların (ya da Rohingyaların) uğradıkları felaketler, Türkiye de dahil uluslararası kamuoyunun ilgisini Güneydoğu Asya’nın fakir ve istikrarsız ülkesi Myanmar’ın üzerine çekti. BM’nin “etnik temizlik” olarak adlandırdığı, Myanmar yönetiminin ise “terörle mücadele” diyerek geçiştirdiği baskı, sürgün ve katliam siyaseti halen devam ediyor. 1938’den beri süren Budist-Müslüman çatışmasından bir insanlık dramına…

    Myanmar’daki olaylar, bölge tarihinin önemli kırılma noktaların-dan birinin 80. yıldönümüne denk geldi. Britanya parlamentosunun kabul ettiği bir kanun uyarınca, bugünkü Myanmar 1937’de Büyük Britanya’nın Hindistan sömürgesinden ayrıldı ve Burma (ya da Birmanya) adıyla, kendi genel valisi, hükümeti ve parlamentosu olan ayrı bir sömürge olarak düzenlendi. Fakat hemen ardından gelen 2. Dünya Savaşı ve Japon işgali nedeniyle bu sömürge yapılanması uzun ömürlü olamadı; zaten Hindistan ve Pakistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmelerinden bir yıl sonra, yani 1948’de Burma da bağımsızlığına kavuştu. Ancak o tarihten beri de ülkede taşlar bir türlü yerine oturmadı. Bu çerçevede, Myanmar’ın yakın tarihinin bir savaş, iç karışıklık, fakirlik ve demokrasi yoksunluğu tarihi olduğunu söylemek abartılı olmaz.

    Bitmeyen zulüm ve 1 milyon mülteci 1970’lerin sonundan itibaren yaşadıkları sürekli zulüm nedeniyle 1 milyona yakın Rohingyalı, Myanmar’dan göç etmek zorunda kaldı. Bu mülteciler komşu Bangladeş başta olmak üzere çevre ülkelere dağıldılar.

    Bağımsızlık öncesinde bile ülkede kendini hissettiren etnik ve dinî azınlıklar sorunu, 1962’de başlayan ve neredeyse 50 yıl süren askerî rejim sırasında daha da derinleşti. 53 milyon nüfuslu Myanmar, 2011’den itibaren yavaş yavaş sivilleşme ve Batı’yla yakınlaşma politikası benimsedi; fakat ülkenin Bangladeş sınırına bitişik Arakan eyaletinde yaşayan Müslüman azınlıkla, ülke nüfusunun yüzde 88’ini oluşturan Budist çoğunluk arasındaki çatışmalar aynı dönemde yeniden alevlendi. Aslında bir hayli eski olan Rohingya sorunu da dünya gündeminde ilk kez bu dönemde kendisine bir yer bulabildi. 2017 Ağustos’undan bu yana yaşanan operasyonların, çatışmaların ve Bangladeş’e sığınan 370 bin mültecinin yarattığı kriz, Myanmar Anayasası’ndaki ifadeyle “devlet danışmanı”, yani Başbakan olan Aung San Suu Kyi’yi uluslararası kamuoyu önünde çok zor durumda bıraktı. Batı basını tarafından birkaç yıl öncesine kadar demokrasi havarisi olarak görülen Aung San Suu Kyi, şimdi iktidara tutunmak ve siyasal-ekonomik anlamda hâlâ çok güçlü olan orduyu kızdırmamak uğruna milliyetçi-Budist dalgaya bel bağlamakla; dolayısıyla Arakan Müslümanları’nın yaşadıkları trajediye göz yummakla itham ediliyor.

    Askerî rejime karşı giriştiği mücadele nedeniyle 1991 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen; uzun yıllar ev hapsinde tutulduktan sonra 2012’de bir siyasi parti kurmasına izin verilen Aung San Suu Kyi’nin 2016’da başbakan olması, Myanmar’ın demokrasiye geçişinin sembolü olarak görülmüştü. Bugün ise kendisine verilen Nobel ödülünün geri alınması talepleri yoğunlaşıyor; Desmond Tutu ya da Malala Yusufzay gibi diğer Nobel sahipleri birbiri peşisıra Aung San Suu Kyi’ye “bir şeyler yap” mesajları gönderiyor.

    Zulümden trajik kaçış Rohingyalılar bölgedeki şiddetten kaçmak için köylerini terk edip günlerce süren yürüyüşler sonucu komşu Bangladeş’e ulaşıyorlar.

    Aslında Aung San Suu Kyi’nin yaşadıkları, Myanmar’ın sıkışmışlığının bir özeti gibi. Bu sıkışmışlığın temelinde, kimlik sorununu bir türlü çözememiş olan ülkede uzun yıllar süren askerî rejimin, Budizm odaklı Birman milliyetçiliğini sürekli kaşımış olması yatıyor. Aslında Birman milliyetçiliği, İngilizlerin bir zamanlar Bhutan’dan Bangkok’a kadar uzanan Birman İmparatorluğu’nu 1885’te yıkmalarının ve ülkeyi Hindistan’a bağlamalarının şokunu halen atlatabilmiş değil. Birman imparatorluk hanedanı kendi soyunu bizzat Buda’ya dayandırdığı ve Birmanlar da kendilerini “Buda’nın halkı” olarak tanımladığı için, Birman milliyetçiliğinin temelinde Budizm’in yer alması anlaşılır bir durum.

    İnsanlığın 2. Dünya Savaşı’na doğru sürüklendiği 1930’larda Birman bağımsızlıkçılar, bir ölçüde Japonya’nın da etkisiyle militarist milliyetçiliği model olarak benimsemişlerdi. Bu çerçevede Do Bama (Biz Birmanlar) örgütü çatısı altında birleşen silahlı gruplar, hem İngiliz sömürge yönetimine hem de ülkelerinde “yabancı” olarak gördükleri unsurlara karşı mücadele başlatmışlardı.
    1937’ye kadar Hindistan sömürgesinin bir parçası olarak yönetilen Myanmar’a bu dönemde önemli sayıda Hintli, daha az da olsa Çinli göçmenler yerleşmişti. Birmanlar, yönetici sınıfın İngilizlerden, şehirlerdeki serbest meslek ve ticaret erbabının Hintli ve Çinlilerden oluştuğu sömürge döneminde tepkisel bir milliyetçiliğe savrulmuş; hatta 1930-31 yıllarında ülkenin o zamanki başkenti Rangun’da, Hintlilerle Çinlilerin ev, dükkân ve tapınaklarına karşı saldırı ve yağma olayları gerçekleşmişti.

    Bu çerçevede, ülkedeki ilk Budist-Müslüman çatışması da 1938’de yaşandı. Savaş yıllarında Birman milliyetçileri Büyük Britanya’ya karşı mücadele adına, işgalci Japon ordusuyla işbirliği yapmaktan da geri durmadılar. Ülkede yaşan yüzbinlerce Hindu ve Müslüman’ın bağımsızlık ilanının hemen ardından Hindistan’a ve bugünkü Bangladeş’e kaçmış olmaları bu açıdan değerlendirilebilir.
    1962’de bir darbeyle yönetimi ele geçirdikten sonra tek parti rejimine dayanan ve “Sosyalizme Doğru Birman Yolu” adını verdikleri siyasal ve ekonomik bir programı yürürlüğe koyan Myanmar ordusu, Batılı şirketlerin elindeki petrol, doğalgaz ve yeşim madenlerini kamulaştırırken, “ekonomiyi millileştirme” anlayışının bir sonucu olarak Hindu ya da Müslüman azınlığın malına mülküne de el koymuştu. Askerî rejim döneminde Arakan Müslümanları üzerinde kurulan baskı giderek yoğunlaştı; dönem dönem Rohingyaları Bangladeş’e sürme amaçlı operasyonlar eksik olmadı.

    1982’de yeni bir vatandaşlık kanunu kabul eden Myanmar, “yerli” olarak tanımladığı 135 etnik grubun listesini yayınladı; Rohingyalar ise bu listede kendilerine yer bulamadı. Esasen Birman milliyetçileri bu topluluğa “Rohingya” denmesini bile kabul etmiyor ve “Bengali” ifadesini dayatıyor. Zira ülkede ki resmî söyleme göre sayıları 1 milyonu bulan Arakan’daki Müslümanlar, vaktiyle Hindistan sömürgesinden ve ardından bağımsız Bangladeş’ten göç etmiş yabancılardan ibaret. Myanmar devletinin yasadışı göçmen muamelesi yaptığı bu topluluk, vatandaşlık haklarından da böylelikle mahrum bırakılmış oluyor. Kuşaklardır Arakan’da yaşamalarına rağmen vatansız durumuna düşen Rohingyalar, kimlik kartları olmadığı için eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinden de yararlanamıyor.

    Aung San Suu Kyi başbakan olur olmaz, başında BM’nin eski Genel Sekreteri Kofi Annan’ın bulunduğu bir komisyonu, bu topluluğun sorunları hakkında bir rapor kaleme almaya davet etmişti. Annan 24 Ağustos 2017’de sunduğu ayrıntılı raporunda öncelikle vatandaşlık meselesinin halledilmesi üzerinde durmuştu. Ancak bu rapor fazla tartışılamadı; zira tam da ertesi gün kendine Arakan Rohingya Kurtuluş Ordusu (ARSA) adını veren silahlı bir grubun Myanmar ordusuna ait karakolları basarak çok sayıda askeri öldürdüğü iddia edildi. Ordu, adlarını ilk kez Ekim 2016’da duyuran ARSA militanlarının peşine düştüğünü söyleyerek mevcut mülteci krizine yol açan operasyonları başlattı; Annan’ın raporu da rafa kalktı.

    ‘Demokrasi havarisi’ Nobel Barış ödüllü başbakan Aung San Suu Kyi, 1989-2010 arasında askerî cuntaya muhalefet nedeniyle 15 yıla yakın ev hapsinde tutulmuştu. Bugün ise iktidarını korumak adına Rohingyalılar’ın uğradığı zulme sessiz kaldığı için dünya kamuoyu tarafından eleştiriliyor.

    Myanmar hükümeti, ARSA’nın El-Kaide ve IŞİD ile bağlantılı olduğunu, örgüt lideri ve yakalanan militanların bir kısmının Pakistanlı, bir kısmının da Endonezyalı olduğunu açıklayarak, yürütülen askerî operasyonların küresel terörizmle mücadele kapsamında değerlendirilmesini istiyor. Ordunun siyasetten çekilme sürecini yavaşlatan bu türden bir iç güvenlik sorunu, muhtemelen ülkedeki bazı kesimler tarafından kullanışlı olarak da görülüyordur.

    Myanmar’ın demokrasiye geçiş sürecini frenleyen, Batı’yla kurmakta olduğu ilişkileri baltalayarak onu geleneksel müttefikleri Çin ve Rusya’ya doğru iten, bünyesinde Malezya, Endonezya gibi Müslüman ülkeler barındıran Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ASEAN içinde çatlak yaratan Rohingya krizi, her şeyden önce bir insanlık dramı. Uluslararası sistemin ağırlık merkezinin Asya-Pasifik bölgesine kaymakta olduğu bir dönemde, dünyanın en çok mülteci veren sekizinci ülkesine dönüşen Myanmar’ın yakın coğrafyası için bir istikrarsızlık kaynağı olmasına daha ne kadar göz yumulacağı ise, bölgede kurulmak istenen oyuna bağlı.

    Resmi adı: Myanmar Birliği Cumhuriyeti
    Bağımsızlık Tarihi: 4 Ocak 1948
    Başkent: Naypyidaw
    Nüfus: 52.89 Milyon (2016)
    Yüzölçümü: 678,500 km2
    Resmi Dil: Birmanca
    Tanınan Etnik Gruplar: %68 Birmanlar, %9 Şanlar, %7 Karenler, %4 Rakhineler, %3 Çinliler, %2 Hintler, %2 Monlar, %5 Diğer

    Bu ülkenin adı ne?

    Burma mı, Birmanya mı, Myanmar mı?

    Myanmar’ın tarihsel olarak adı, ülke nüfusunun %68’ini oluşturan Birman (ya da Bama) etnik grubunun adından yola çıkarak, İngilizce ve Birmanca “Burma” olarak kabul edilmişti. Türkçede ise uzun süre bunun Fransızca versiyonu olan Birmanie’den ötürü, Birmanya kullanıldı. 1989’da ise askerî yönetim sömürge döneminin izlerini silme gerekçesiyle ülkenin adını Myanmar olarak değiştirdi. Bu kelime, yine Birman etnik grubunun başka bir adından türetilen bir ifade. Askerî rejimi destekleyen Çin gibi ülkeler Myanmar adını hemen benimserken, Batılı başkentler bu ismi kullanmayı uzun süre reddetti. Ancak bu tavır, son yıllardaki demokratikleşme süreciyle birlikte yumuşadı. Günümüzde Britanya ve Kanada gibi ülkeler Burma, Fransa da Birmanie adını resmen kullanmaya devam ediyor; ABD Dışişleri Bakanlığı ise kendi web sitesinde “Burma (Myanmar)” ifadesini kullanıyor. İsviçre, Hindistan, Bangladeş, Japonya, Almanya gibi pek çok ülke ve BM, ASEAN gibi uluslararası kuruluşlar ise Myanmar ifadesini kabullenmiş durumda.

    Ülkeyle 2012’de diplomatik ilişki kuran ve buradaki Türk şehitliklerinin bakımını üstlenen Türkiye de bu tarihten beri resmî yazışmalarında Myanmar adını kullanıyor. Basın dünyasında da durum karışık. BBC, CNN, Al Jazeera, Russia Today gibi kuruluşlar Myanmar’ı tercih ederken, Fransız basını Birmanie’den vazgeçmiyor.

  • Beş haftada beş büyük kasırga

    Beş haftada beş büyük kasırga

    Bölge ülkelerini peş peşe vuran beş tropik fırtınalar, Texas, Florida gibi ABD eyaletleri ile Küba ve Dominik Cumhuriyeti gibi ada ülkelerinde büyük yıkıma neden oldu. Karayip ülkeleri ve ABD’de en az 170 kişi hayatını kaybetti. Boğaziçi Üniversitesi’nden klimatolog Levent Kurnaz, bu tür doğal afetlerde, ne kadar önlem alınırsa alınsın büyük ekonomiye sahip ülkelerin para, yüksek nüfuslu ülkelerin ise can kaybından kurtulamadığını söylüyor.

    Kasırga sezonu Ağustos sonunda peş peşe iki büyük kasırga ile ABD’nin güney eyaletlerini vurdu. Can kayıpları ilk belirlemelere göre 170’e ulaştı. Bu yıl meydana gelen kasırgalar, yaklaşık 150 milyar dolar hasara yol açtı. Katia Kasırgası ve peşi sıra gelen José Kasırgası hızının bir bölümünü kaybetse de, onların takipçisi Maria, Dominik Cumhuriyeti’ni yerle bir etti.

    Su kütlesindeki ısıdan beslenen bu tropik rüzgârların hızının normal durumlarda karaya doğru mesafe alırken azalmasıyla etkisi kısa sürmekte. Fakat 17 Ağustos’ta karaya çarptığında Harvey’in hızı 215 km idi. İki hafta sonra Irma, 295 km hızla onun üzerine geldi ve tarihte bilinen en şiddetli kasırga olarak kayıtlara geçti.

    Kısa sürede birbiri ardına tekrarlaması ve her birinin şiddetlerini önemli ölçüde koruyarak karaya ulaşmaları, kasırgaların yıkıcı etkisini had safhaya ulaştırdı. Bu sırada Orta Amerika’da, Meksika açıklarında 8.1 büyüklüğün de bir de deprem gerçekleşti. Deprem, son yüzyılda meydana gelenlerin en büyüğüydü. İki hafta sonra Meksika, 7.1 ile bir kez daha sallandı.

    Irma’nın acı bilançosu Kategori 5 şiddetindeki “tarihin en büyük kasırgası” Irma’da 81 kişi hayatını kaybetti, hasarın 65 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

    Kasırgalar, rüzgarlarının hızlarına göre 1’den 5’e kadar seviyelerle (118 km hızdan itibaren 153 km’ye kadar kategori 1, 177 km’ye kadar kategori 2, 208 km’ye kadar kategori 3, 251 km’ye kadar kategori 4, 252 km’den üstü kategori 5 şeklinde) sınıflandırılıyor.

    Bu yıl Atlas Okyanusu iki kez kategori 5 seviyesinde kasırga gördü. Kategori 4 seviyesindeki Harvey sırasında yağan yağmurdan dolayı sel sularıyla boğuşmak zorunda kalan büyük bölgeler olmuştu. Harvey Kasırgası’nın maddi bilançosu 75 milyar doların üzerinde olsa da can kaybı sadece 71 kişiydi. Kategori 5’teki Irma Kasırgası’nda 81 kişi hayatını kaybetti, hasarın 65 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Daha sonra Karayip Denizi’nde rüzgarların hızının artması sonucu Katia Kasırgası meydana geldi. Jose, kategori 4’e kadar yükseldi fakat kategori 1 seviyesinde kıyıya vardı. Kategori 5 seviyesindeki Maria ise Irma’nın harap ettiği yerleri bir kez daha vurarak zararı katladı.

    Atlas Okyanusu’nda görülen fırtınalarda rüzgâr hızlarını, yağış miktarlarını ve yönlerini önceden belirlemek ve ölçebilmek mümkün olduğundan, son yıllarda can kaybı fazla olmuyor; fakat büyük maddi hasarlar kaçınılmaz oluyor. Kasırgalar konusunda #tarih’e bilgi veren Prof. Dr. Levent Kurnaz, Irma Kasırgası’nın ABD’nin Florida Eyaleti’ne doğru gideceği ve büyük hasar yaratma potansiyeli taşıdığı neredeyse bir hafta önceden belli olduğundan, bu fırtınadan zarar görebilecek kişilerin çoğunluğunun tahliye edilebildiğini söylüyor. Fakat Prof. Kurnaz, bir noktaya dikkati çekiyor: “Her ne kadar televizyonlarda ABD’yi vuran kasırgalardan bahsediliyor olsa da, özellikle can kaybı açısından bakıldığında Atlas Okyanusu’ndaki fırtınalar Pasifik Okyanusu’nun batısı ve Hint Okyanusu ile kıyaslandıklarında aynı derecede ciddi insan kayıplarına yol açmıyor”.

    Tarihte en fazla can kaybına yol açan otuz fırtınaya baktığımızda bunlardan sadece bir tanesinin, 1780’deki (fırtınalara isim verilmeye başlanmadan önce) Büyük Kasırga’nın Atlas Okyanusu’nda oluştuğunu belirten Kurnaz, altı tanesinin Çin ve Japonya’yı etkilediğini söyledi. Geri kalan yirmi üç büyük fırtına ise Hindistan, Burma ve Bangladeş’e zarar veren fırtınalar olmuş. Bu da, tarihte olduğu gibi bugün de büyük fırtınalardan fakirlerin daha fazla zarar gördüğünü gösteriyor.

    Amerika’yı vuran kasırgalarla türdeş, 1970’te Bangladeş’i vuran Bhola Siklonu 500.000’e yakın insanın ölümüne yol açmıştı. 1970 Kasım’ının başında Hindistan’ın doğu tarafındaki Bengal Körfezi’nde oluşan bu fırtına Bangladeş’i vurduğunda, oluşturduğu rüzgârın hızı saatte 185 kilometreyi geçiyordu. Bhola Siklonu ile kıyasladığımızda 2005’te ABD’deki Katrina Kasırgası (180 km, kategori 3) resmi olarak 1.836 kişinin ölümüne, fakat 108 milyar dolar maddi hasara yol açmıştı.

    AFETİN BİLİMİ

    Neden kasırga olur?

    Okyanuslar üzerinde ısınarak yükselen havanın yerinde düşük basınç merkezleri oluşur ve o bölgede ortaya çıkan kuvvetli rüzgârlar bu merkezleri takip ederek hareket eder. Merkezin altındaki su ne kadar sıcaksa basıncı da o denli düşük olur; buna bağlı olarak da rüzgarlar o denli hız kazanır. Sıcak hava merkezin etrafında kuzey yarım kürede saat yönünün tersine, güney yarım kürede ise saat yönünde döner. Bu fırtınaların gözlendiği yerler Ekvator’un hemen kuzeyi ve güneyidir.

    Ekvator’un kuzeyinde, Atlantik Okyanusu ve Amerika Kıtası’nın batı kesiminde görüldüklerinde kasırga, Pasifik Okyanusu’nun batı kıyılarında, Asya’nın açıklarında meydana geldiklerinde tayfun, Hint Okyanusu’nda ise siklon adını alır. Karalar denizler kadar enerji sağlayamadığından rüzgârlar bu fırtınayı karaya doğru sürüklediğinde bu büyük fırtınalar gücünü kaybeder. Bu nedenle Türkiye ve çevresinde bu denli büyük ve güçlü fırtınalar gözlenmez.

    Fırtınalara hep kadınların isimlerinin verildiği ise doğru değildir. Okyanuslarda oluşan fırtınaların rüzgâr hızları belirli bir seviyeyi geçince bu fırtınalara önceden belirlenmiş bir listeden sıradaki isim verilir. Genelde isim listeleri bir kadın bir erkek ismi olacak şekilde hazırlanır. Son ayda Atlantik Okyanusu’nda gördüğümüz Harvey ve Jose erkek, Katia, Irma ve Maria kadın isimleridir.

  • Paris’te ‘İnsan Müzesi’ En uzak geçmişten en yakın geleceğe doğru

    Paris’te ‘İnsan Müzesi’ En uzak geçmişten en yakın geleceğe doğru

    1938’de açılan Musée de l’Homme (İnsan Müzesi), bu yıl çağdaş vizyonlu sergilere ev sahipliği yapıyor. Evrim kuramı, ırkçılık, kaybolan diller… Dev sergi alanı, tarih-biyoloji-etnoloji-antropoloji dörtgeninde sıra dışı bir eğitim aracı, bin beş yüz araştırmacıyı barındıran özel bir bilimsel corpus.

    Paris Evrensel Sergisi için 1878’de inşa edilmiş Tro cadéro Sarayı; tam karşısına Eyfel kulesi kondurulmadan on bir yıl önce 1882’de sarayın bir bölümünde açılan Etnografya Müzesi, gerçekte Musée de l’Homme’un (İnsan Müzesi) atası. Serüven daha da geriye, Buffon’un girişimiyle hayata geçirilen Botanik Bahçesi’nin XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yola çıkışına dek gidiyor: Bu ikili bugün de biribirini tamamlayan iki ana parçadır ve dünyadaki benzerlerine model oluşturmuştur.

    Musée de l’Homme 1938 yılında açılmış, 2002’de yenilenmesi yolundaki yasanın çıkışına dek ilk parametrelerine bağlı kalmıştı. Bu durumun bilimsel gelişmelerin sonuçlarına ayak uyduramaması nedeniyle haklı ve ağır eleştirilere konu olduğu biliniyor: Sözgelimi, daha önce başka bir denememde (NTV Tarih 49. sayı) değinmiştim, olağandışı fiziksel özellikleriyle “Hottentot Venüsü” diye adlandırılan Saartjie Baartman’ın kalıntılarının teşhir edilmesinin önüne yıllar sonra geçilmişti. 2009-2015 arası kapalı kalan İnsan Müzesi, bütünüyle yenilenmiş içdüzeni kadar, tazelenmiş perspektifiyle de bugün benzersiz bir başvuru merkezi olma niteliği taşıyor: Dev bir sergi alanı, tarih-biyoloji-etnoloji-antropoloji dörtgeninde sıradışı bir eğitim aracı, binbeşyüz araştırmacıyı barındıran özel bir bilimsel corpus.

    Trocadéro’dan İnsan Müzesi’ne 1878 yılındaki Paris Evrensel Sergisi için inşa edilen Trocadéro’nun ardından geride kalan saray, 1938’den bugüne İnsan Müzesi’ni ağırlamakta.

    Ana gövdeye eklemli bir “geçici sergi” mekânında, 2017 programında yeralan, alabildiğine çağdaş vizyonlu “Biz ve Ötekiler” konulu ırkçılık karşıtı sergi başlıbaşına bir “ders” niteliği taşıyor: Kim kimin ötekisi, hepimiz bir başkasının yabancısı değil miyiz? Aşırı didaktik yaklaşıma teslim olmayan, modern çağdan günümüze uzanan tüm ırkçı saplantıları deşifre eden bir küratörlük çalışması. Sergi sürerken ABD Virginia’da patlak veren Charlottesville olaylarında neo-nazileri, Ku Klux Klancıları, “süprematist”leri, sözün özü beyaz ırkın sözümona üstünlüğünü savunan moronları azdıran zihniyetin eski işaretleri, 1929 tarihli metal plaketlere nakşedilmiş resmî “uyarı”ların üçü yerine oturuyordu:
    “No dogs, No Negroes, No Mexicans”;
    “Zenciler otobüsün arka tarafına”;
    belediyenin çift musluklu çeşmesi: Biri beyazlar, ötekisi zenciler için-şaka gibi gerçekler
    İnsan Müzesi, aslında, ilk salonun ilk bilgi levhasıyla büzüştürüyor: Yeryüzünde sekiz buçuk milyon canlı türü yaşıyor, insan bunlardan biri. Evrim kuramı üzerinde abes ötesi tartışmalara gömüleduralım, müze duvarları hem bütün canlı türlerinin ve insanın, hem toplumların ve uygarlıkların geçirdiği farklı evrim parametrelerinin sonuçlarını, somut örneklerini işliyor. Canalıcı parçalar karşımızda: 28 bin yaşındaki homo sapiens kafatasıyla filozof Descartes’ınki vitrinde yan yana.

    Geniş inanç yelpazesi şaşırtıcı renkler barındırıyor: Hayata ve ölüme değişik kültürlerin bakışı, o bağlamda işe koşulan hayal gücünün sınır tanımaz yaratıcılığı ve bütün bunların yaşandığı ritüeller, nesneler, mekanizmalar. Sözgelimi, adını olsun duymadığım “Molybdomancie”: Suya kurşun atarak gerçekleştirilen bir kehanet uygulaması. Ve Osmanlılarda da rastladığımız, heybetli örneklerini Topkapı Müzesi’nin koleksiyonlarında gördüğümüz “tılsımlı gömlek”ler başta Orhan Şaik Gökyay, yerli yorumcularımızın üzerinde durduğu bu inanışın Afrika ve Asya uygarlıklarındaki rengârenk uzantıları.

    İnsan Müzesi’nin çarpıcı bölümlerinden birini balmumu anatomi çalışmalarının Ortaçağ’dan başlayarak XVIII. ve XIX. yüzyıllarda doruğuna varan sonuçları oluşturuyor. Sanatla bilimin böylesine iç içe geçtiği çok sayıda alan bulmak zordur. Unutmamak gerekir: Dinsel inançlar nedeniyle insan gövdesinin kutsal, dolayısıyla dokunulmaz kılındığı çağlarda bu gözüpek, doğru ve ince emek gerektiren ürünlerin ortaya koyulmuş olması dev bir adımdı: Hem bilimsel araştırmaların, hem tıp dünyasındaki gelişmelerin hız kazanmasına yol açmış hamleler…

    Önyargılardan ırkçılığa Müzede yer alan “Biz kimiz?”, “Nereden geliyoruz?”, “Nereye gidiyoruz?” sergilerinin yanı sıra, “Biz ve Ötekiler -Önyargılardan Irkçılığa” geçici sergisi 2018 Ocak ayına kadar müzede.

    Müzenin açık ara en büyüleyici kesiti, yeryüzünde konuşulan bütün dilleri, lehçeleri konu edinen, hiç benzerini görmediğim pano: Geniş bir alana yayılmış onlarca plastik dilden hangisini çekseniz hafifçe, çoğunu ilk kez duyacağınız yeryüzü dillerinden birinin ses kaydına kulağınızı dayayıp dinleyebiliyorsunuz. Aralarında kaybolmak üzere olanlar var; düpedüz bir avuç insanın son temsilcileri olduğu kabile dilleri.

    Müze, etkin bir bölümüne Jean Rouch Merkezi’yle kavuşmuş bulunuyor ayrıca: Etnografinin kamera yoluyla açılmasına öncülük eden sinema adamının adının verildiği bu alan, o gün bugün yepyeni boyutlar kazanmış durumda. İnsan Müzesi yalnızca içeriğiyle değil, büyük senaryosu ve olağanüstü tasarımıyla da çağdaş bir üniversiteyi akla getiriyor. Günümüzde müzecilik, küratörlük başlı başına yaratıcılık alanlarına dönüşmüş durumda. Trocadéro’daki taş yapının içi yepyeni bir dille örülmüş. Dün ve bugün neyse, yarına yönelik bakış açısı tüm endişe verici soru işaretleriyle son salonda son vurguyu getiriyor: Bu gidiş, globalleşmenin utkusunun ardından uygarlığın mı bir tek, insanlığın da sonunu getirebilecek taşkınlıklarıyla İsrafil’in surunun çalmak üzere olduğunun göstergesi.

    Müze salonları tenha. Dışarıda mahşeri kalabalık: Her ırktan, ulustan insanlar gelmiş, tam karşıdaki Eyfel’e ayarlı “selfie”lerini çekedursunlar, besbelli “durum”un farkında değiller.