Tarihin en zalim ve en affedilmez suçlarını işleyenler, genellikle işledikleri suçların öbür dünyada affedileceğine ciddi ciddi inanmış adamların arasından çıkmış. Her ne kadar ölümden sonra ilahi bir güce hesap verecek olmasının insanı suç işlemekten alıkoyacağı düşünülse de, ilahi bir güce hesap vereceğine inananlar zaten o ilahi gücü onurlandırmak üzere suç işler. Bunlar bir suç işlediğinde ya da birisini kırdığında bile, sadece kendi vicdanıyla başbaşa kalanların aksine, genellikle masadan hesabı ödemeden kalkmak eğilimindedir.
Tabii bu, kendilerine biçtikleri haklılık gömleğini hiç çıkaramıyor olmalarından ileri geliyor. İster ilahi bir güce ister şaşmaz bir doktrine inansın, körü körüne inananlar asla yanılmıyor. Liberalin bile asla yanılmayanı ve inandığı düşünceyi Westboro Babtist Kilisesi’nden bile bağnazca tek şaşmaz doğru zannedeni var.
Mesela ünlü Mountain Meadow katliamı haklılığına inanan, ölümden sonra kavuşacakları bir cennete hazırlanan ve herhâlde o yüzden olacak yaptıklarının hesabını bu dünyada vermemek için ellerinden geleni yapmaya hazır bir grup dini fanatiğin işi. Yanlış hatırlamıyorsam 19. yüzyılın ortalarında, henüz yeni kurulmuş Mormonluk dinini benimsemiş dini bütün kimseler çoluk-çocuk demeden yoldan geçen onlarca yolcuyu katlediyor. Gerçi ne bileyim, bir katliamdan önce “efendim kadınlar ve çocuklar bir kenara çekilsin, geri kalanınızı öldüreceğiz” diyen katliamcıyı da alkışlayacak değiliz herhalde.
Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla, bu Mormonluk dini uzun yıllar kalpazanlık ve dolandırıcılık suçlarından hapis yatan bir arkadaşın, New York’un taşrasındaki evinin arka bahçesinde yepyeni bir kutsal kitap bulmasıyla başlıyor. Bu bizim kalpazanın evinin bahçesinde bulduğu tabletlere göre, işte İsa aslında çarmıha gerilmemiş, kalkmış Amerika’ya gelmiş, oralarda takılmış falan gibi, okudukça insanın karnına ağrılar girecek şeyler. Hani bunun yanında Çiftlikbank son derece ciddi bir müessese olarak kabul edilebilir, o derece. Ama nasıl ki her topal satıcının bir kör alıcısı varsa, her dolandırıcılık sabıkalısının da söylediği sözlere inanmaya dünden razı bir alay adam var.
7 Eylül 1857’deki Mountain Meadows katliamı
Artık bizim kalpazan “La oğlum inanmayın buna, bu kalpazan yav, o kitabı da kendi yazmıştır” diyenlerden mi rahatsız olmuş bilmiyorum, alıyor kendisine inananları Batı’ya hicret ediyor. Her gittikleri yerde kovuluyorlar falan ve sonunda o zamanlar sahipsiz olan Utah’a yerleşiyorlar; ama Birleşik Devletler gelip toprağımıza çöker mi diye de korkuyorlar.
Diğer yandan da kıta içinde göç hareketleri sürüyor. Bizim Red Kit’ten tanıdığımız kervanlardan biri, artık Arkansas’dan galiba tam hatırlamıyorum, Kaliforniya’ya gitmek için bölgeden geçerken Mormonlar kıllanıyor. Artık “bunlar ateistmiş, bunlar kafirmiş” gibi söylentiler yayılıyor mu, Salt Lake City sokaklarında bağıra çağıra insanlar katliama davet ediliyor mu bilemiyorum. İşte bu kervandaki insanlar kamp yaparken, Kızılderili kılığına girmiş dini bütün Mormonlar tarafından kuşatılıyor, bir iki gün kuşatma altında kalıyorlar.
Kuşatma sırasında bir Mormon, bu sefer Mormon kılığında kampa gelerek kamptakilere Kızılderililerle anlaştıklarını, onlara refakat ederek güvenli bir şekilde bölgeden çıkarabileceklerini söylüyor. E böyle dini bütün bir Mormona kim güvenmez? Ha ben kalpazanın ansızın evinin arka bahçesinde bulduğu kitaba inanan adama güvenmem şahsen ama, bizim kervandaki arkadaşlar güveniyor işte ve güvende olduklarını zannederek yola çıkmışken hepsi öldürülüveriyor.
120 yolcuyu öldüren dini bütün Mormonlar, kendi aralarında, katliamla ilgili kimseye bir şey söylemeyeceklerine pırıl pırıl dinleri üzerine yemin ediyorlar. Zaten katliamı da Kızılderililerin üzerine atıyorlar. Ne de olsa hesabını cennetin kapısında verecekler ya, bu dünyada hesap vermenin ne anlamı var öyle değil mi?
Katliamın sorumlusu olarak bir kişi daha sonra idam edilse de tüm suçlular ve suça azmettirenler cezasız kalıyor. Ha ama şu var, bugün o katliamın gerçekleştiği yerde bir anıt var, en azından kebapçı, Disneyland falan yapmamışlar.
Geçen aylarda Aslan Yürekli Richard’ın makus talihini anlatmıştım. Hani bu garibimi “Sen devam et biz arkandan geliyoruz” diye Haçlı seferine yollamışlardı da geride bıraktığı malına mülküne çökmüşlerdi; garibim de yollarda dönerken perişan olmuştu. Hah işte bu Richard’ın küçük kardeşi Yurtsuz John, hatırlarsanız Richard yola çıkar çıkmaz krallığa çökmeye kalkmıştı. Yurtsuz John’u da anlamak lâzım; küçük kardeş olduğu için babasından toprak kalmamış, bir de dalga geçer gibi adama “Yurtsuz” diye isim takmışlar. E o da hırs yapmış, abilerine bilenmiş.
Bu Yurtsuz John, Richard dönüş yollarında mahpus kalınca utanmadan “Hadi beyler rehine parası topluyoruz” diye vergi üzerine vergi bindirmiş. Hayır topladığı vergileri gerçekten fidyeye verse tamam da, onları da cebine indirmiş. Yanlış hatırlamıyorsam otoriteye karşı savaşan halk kahramanı Robin Hood figürü de bu dönemin ürünü. Zaten bir yerde eşkıyaların hikayeleri anlatılmaya başlanmışsa, anlayın ki orada halk yönetimden illallah demiştir.
Aklımda kaldığı kadarıyla Richard güç bela geri döndükten sonra yine de “Kardeştir, atsan atılmaz, satsan satılmaz” diyerek John’u affeder; krallığının Normandiya’daki topraklarını da az çok geri alır ama sefasını sürmeye ömrü yetmez. Richard’ın ardından tahta geçen John, şimdi nereden baksanız tatminsiz, kompleksli bir adam. Herhalde sürekli bir mağdur olduğunu, kendisine haksızlık edildiğini düşünüyor, komplekslerini gidermek için kardeşim dediği adamları (ki kardeşi neticede) satacak kadar hırslı. E bu kral olunca sapıtıyor tabii tahmin edebileceğiniz gibi.
Hayır içkisi falan olsa sarhoşluğu pis diyeceğim ama, bu çapsız John güç sarhoşu, kendini dev aynasında gören bir manyak. Tutturuyor “Vay atalarımızın topraklarıdır” diye (ki kendisi aslında İngiliz değil Fransız, zaten İngilizce bile bilmiyor herif) Normandiya’daki eski topraklarına kafayı takıyor. “Üç aya kalmaz Rouen Katedrali’nde pazar ayini yapacağız!” diye savaşa giriyor. Ama arkadaş, insan bunca böbürlenmeye karşın bu kadar mı basiretsiz olur? Dayak üstüne dayak yiyor, efelendikçe yeniliyor, eğer yanlış hatırlamıyorsam tek bir askerî zafer de elde edemiyor.
Yalnız bu savaş işi, kazanıyor olsanız bile bedava değil. Silahı var, askeri var, iaşesi var derken bizim eski adıyla Yurtsuz yeni adıyla da “yumuşak kılıç” John, yükleniyor vergiye. Bardağı taşıran son nokta hangisidir bilmiyorum; artık millî içki viskiye %225 vergi mi koydu, atı, eşeği olana özel tüketim vergisi mi bindirdi, o kısmı aklımdan çıkmış. Ama tüm derebeylerinin John’a karşı ayaklanması kuzeyden başladığına ve bu işin en başta gelen önderi de İskoç kralı Alexander olduğuna göre, gerçekten viskiye vergi koymuş olabilir. Malum, İskoçlar o devirde viskiye buz koyanı bile mancınığa bağlayıp okyanusa fırlatıyorlar (günümüzde sınırdışı etmekle yetiniyorlar).
E bu derebeylerine John’un vergilerinden iflahı kesilen şehirliler de katılıp adamlara surların kapılarını açınca, bizim bölgesel güç olma heveslisi John pes ediyor. Zaten bakmayın esip gürlediğine; hayatı boyunca ciddi bir rakibinin meydan okumasına karşılık verebilmiş değil, biraz korkak bir adam. Ama işte bu derebeyleri de John’un yıllarca esip gürlemesinden dolayı psikolojik olarak çekiniyorlar mıdır bilinmez, John’u devirecek yerde önüne bir anlaşma koyuyorlar. O da hepinizin çok iyi bildiği meşhur Magna Carta işte. Tabii maddelerden biri, kralın kafasına göre vergi koymasını engelliyor. Ama herhalde en önemli maddesi “Hiç kimse, hukuksuz bir şekilde tutuklanıp hapsedilemez, malına mülküne el konulamaz, sürgün edilemez” diyen ve hukukun üstünlüğüne göz kırpan madde.
Tamam, bu anlaşma dönem dönem çiğneniyor falan ama netice itibariyle bundan 803 yıl önce, tam da dergimizin bu sayısını okuduğunuz Haziran ayında imzalanıyor mu imzalanıyor. Hayırlı Haziranlar.
1959’da kurulan ve Bask bögesinin İspanya’dan ayrılmasını savunan ETA, tam 59 yıl sonra geçen Mayıs ayında kendini feshetti. 800’den fazla insanın ölümünden sorumlu örgüt millliyetçi-marksist-maoist çizgiler arasında gidip gelmiş, 2011’de eylemlerini durdurduğunu açıklamıştı.
Euskadi Ta Askatasuna (ETA) – “Bask Ülkesi ve Özgürlük”, İspanyol devletine karşı bağımsızlık için yürüttüğü 59 yıllık mücadeleden sonra kendini feshetme kararı aldı. Fesih, bu dönem zarfında yürüttükleri eylemlerde kullandıkları şiddetin kurbanı olan 800’den fazla insanın ölümüne yol açmış olmaktan ötürü bir özürü de içeriyordu.
31 Temmuz 1959’da Franko rejimine karşı mücadele için kurulan ve Bask bağımsızlık hareketinin bir bileşeni olarak gelişen ETA, böylece 2 Mayıs 2018 itibarıyla tarihe tevdi edildi.
İber Yarımadası’nın ayrıksı bir bölgesi, Pirene’nin iki tarafındaki tarihsel Bask ülkesidir (Euzkadi). İspanya sınırları dahilindeki güney, 19. yüzyılda zengin maden yataklarıyla (kömür, bakır, çinko, demir vd.) yarımadanının en gelişkin sanayi bölgesi haline gelirken geleneksel demografik yapı hızla değişime uğradı. Basklılar da kendilerini İspanya’nın diğer halklarından tamamıyla farklı bir halk olarak tanımlayarak, yokolmamak için özel bir milliyetçilik geliştirdiler. Önceki fiili otonomi dönemlerinin ardından 19. yüzyıl sonundaki merkezileştirmeyle birlikte resmî dil dışında –Bask dili dahil– diğer dillerin yasaklanması da açık bir asimilasyon politikasının ürünüydü.
1892 gibi erken bir tarihte kurulan Partido Nacionalista Vasco (PNV- Bask Milliyetçi Partisi), bağımsızlığı hedefleyen tek parti olarak İspanya İçsavaşı’nı Franko’nun kazanmasına kadar varlığını sürdürdü. Guernica’da simgeleşen içsavaşın yarattığı tahribat, bölgede “ayrılıkçı” eğilimlerin alabildiğine güçlenmesinin de tarihsel zeminini oluşturmuştur.
1950’li yılllarda PNV, Franko rejiminden kurtulmak için bütün stratejisini ABD’yi şartsız destekleme üzerine kurmuştu. Aynı dönemde parti dışında örgütlenen alt sınıflardan gelen genç entelektüellerin oluşturduğu milliyetçiler ise özellikle Cezayir bağımsızlık mücadelesi örneği ile “Üçüncü Dünyacılık”tan esinlenerek farklı bir stratejinin peşine düştüler. Bask ülkesi İspanya’nın sanayi bakımından en gelişkin bölgesi olmasına rağmen, bu yeni kuşak tek çözümün sömürgecilerin şiddetle ülkeden atılmaları olduğunu düşünüyordu.
1959’daki kuruluşundan 1962’deki ilk meclisine kadar geleneksel Bask milliyetçiliğinden (dine saygı ve Bask halkının etnik farklılığı) etkilenmeye devam ettiler ve siyaseten merkezle ilişkinin tamamen kesilmesine yöneldiler. Ülkenin en gelişmiş sanayi bölgesinde bir gerilla stratejisini tercih ettiler. Bask’ın kültürel farklılığının siyaseten diğer bölgelerdeki devrimcilerle ortak birşey yapmaya imkan vermediğinden hareket eden ETA, yine de kendinden önceki milliyetçi akımlardan farklı olarak ırkın biyolojik ve genetik anlayışı yerine, kavmin dilinin ayırdediciliğini öne çıkartmış ve daha “modern bir milliyetçiliğe” geçiş sağlamıştır. 1962’deki ilk meclis“eylem/ baskı/eylem” ilkesini gündemine alır. Buna göre Frankocu rejime karşı yürütülen eylemler rejimin kitlelere baskı uygulamasına yol açacak ve kitleler de panik ve ayaklanmayla buna karşı çıkacaklardı.
Buna karşın ETA kabaca bir “terör örgütü” değildi. Milliyetçiliğin modernleşmesinin yanısıra, dünyadaki yeni tartışmalar da örgütü etkiliyordu. 1965’te “işçici” (uvriyerist) bir yeni akım belirdi ve bu akım Maoizme yöneldi. “Üçüncü dünyacılar”ın lideri bir eylem sırasında yakalanıp 24 yıla mahkûm olup eğilim de büyük bir polis baskısına uğrayınca, ETA’da maoist eğilim hakim oldu. Beşinci meclis (1966-67) artık geleneksel milliyetçilikten tamamen koparak marksizme yöneldi. Milliyetçi ve üçüncü dünyacı görüşler resmen sürse de emek dünyasının sorunları öncelik kazanmaya başladı. Ayrıca ilk kez açıkça “ulusal birlik” yerine, İspanya’daki tüm çalışan sınıfların çıkarı gözetilecekti. Bu da İspanya’nın diğer bölgelerindeki anti-faşist güçlerle işbirliği anlamına geliyordu.
Ancak “üçüncü dünyacılar”ın etkin olduğu yürütme, siyasi bürodaki dört önemli muhalif önderi ihraç etti. Bunlar da önce ETA BERRI’yi kurdular ve birkaç yıl sonra da İspanya ölçeğinde maoist hareketi oluşturudular.
Mart 1967’de delegelerin ezici çoğunluğu yeni bir yönetim seçtiğinde, eskiler örgüttün ayrıldılar. Bu tarihten sonra yeni yönetim bütün riskleri alarak silahlı mücadeleyi başlattı. Siyasi büro 2. Dünya Savaşı’nda Gestapo’nun işbirlikçisi ve San Besatian polis şefi Melitón Manzanas’ın öldürülmesine karar verdi ve suikastin başarıya ulaşmasından sonra bütün İspanya’da olağanüstü hal ilan edildi. Devlet tarafından kör bir baskı uygulandı. Polisin istihbaratı oldukça iyiydi ve ETA’nın beklediği gibi devletin kitlelere karşı uyguladığı baskının ardından bir ayaklanma gelmedi.
İlkbahar 1969’da ETA’ya bağlı olduğu iddiasıyla 400’den fazla insan sorguya çekildi. Aynı yıl boyunca 2.000 tutuklama gerçekleşti.
Bir İspanyol polisinin öldürülmesi ile ilgili Burgos Davası (1970), Bask sorununun kamuoyuna maledilmesinde önemli bir rol oynadı. Bu davada yargılanan ve ölüme mahkûm edilen militanlar, örgüt içindeki güç dengelerini değiştirdi. ETA’daki bölünmeyle, Devrimci Komünist Birlik-Bask’da LKI /Liga Communista Irauzalea) kuruldu.
20 Aralık 1973’te ETA, Franko’nun başbakanı ve onun yerine geçmesi beklenen Amiral Carreo Blanco’ya suikast düzenledi. ETA’nın siyasal vitrini Herri Batasuna’nın popülaritesi arttı ve kitle desteği bakımından PNV’nin ardından bölgenin ikinci partisi haline geldi. Ancak bu eylemden sonra ETA daha da militarist bir yönelişe girdi.
Ogro Operasyonu ETA, 20 Aralık 1973’te en sarsıcı eylemlerinden birini gerçekleştirdi. ‘Ogro Operasyonu’nda Franko’nun başbakanı ve ardından gelecek isim olarak görülen Amiral Carreo Blanco’nun arabasını patlattı. Aracı 20 metre havalandıracak güçteki patlama anı görüntülenebilmişti.
Karanfil Devrimi ve ETA
Portekiz’deki 1974 Karanfil Devrimi’nden sonra, ETA bir kez daha silahlı mücadele ile kitle çalışmasının nasıl uyumlaştırılacağı üzerinde durdu. Franco’nun ölümünden sonra rejim gevşerken ülkede siyaset renklenmiş ve ETA bu yeni döneme uygun bir taktik geliştirememişti.
Devlet katından Bask sorununu çözmeye yönelik ilk ciddi girişim 1982’de hükümeti kuran sosyalist partiden (PSOE) geldi. Bir yandan halkı kazanmak için “açılımlar” hazırlanırken öte yandan ETA’yı çevresiyle birlikte çökertmek için masum insanlar öldürülmeye başlanınca, ETA beklenmediği kadar güçlendi ve silahlı mücadeleye yeni katılımlar oldu (sonraki yargılamalarda hükümet yetkilileri GAL’den ötürü cezalandırıldı). Bu hükümetin ardından gelen muhafazakar yönetim de baskı politikalarını sürdürdü ve kara propagandayla ETA’yı çökerteceğini sandı. 2004’te Madrid’de 200’e yakın insanın ölümüne neden olayın faili olarak ETA’yı gösterdi; ancak El Kaide’nin olayı üstlenmesi bu propagandanın ve politikanın mahiyetini ortaya koydu.
Ülkede daha sonra gelen Zapatero yönetimindeki Sosyalist Parti, silahları bırakma baskısıyla ETA’yı siyasal alana çekmeye çalıştı. İspanya’da özerkliğin alabildiğine genişletmesi, hapisteki ETA militanlarının eylemlere son verme çağrısına zemin hazırladı. ETA, kendi örgütünden, halkından gelen baskılar karşısında geçen yıl silah depolarını teslim etmeye başladı ve nihayet uyguladığı şiddetin kurbanı olanlardan özür dileyerek kendini feshetti. ETA son olarak, sorunun kendileriyle başlamadığını ve kendilerini feshetmeleriyle de bitmediğini belirtti.
ETA tamam, Bask devam 22 Şubat 2018’de ETA liderleri örgüt içinde yapılan ‘tamam mı devam mı’ oylamasının ardından “Politik süreci körüklemek için silahlı çatışma çağını kapatmanın zamanı geldi” açıklamasıyla fesih kararını duyurdu.
Bütün 60’lı yıllar, kız-erkek gençlerin “en iyisini baban bilir” muhafazakârlığına, ataerkil iktidarlara ve her türlü geleneğe başkaldırdığı, onlara başka grupların da katıldığı bir dönüşüm dönemiydi. Bunu en açıkça izleyebileceğimiz alan da dış görünüş ve kıyafetlerdeki çarpıcı değişimdi.
Her şey Mayıs 1968 başında Paris’te başlamış gibi gözükmesine rağmen, etkileri günümüze kadar süren kültürel devrim aslında 1960’lardan beri ABD başta olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde toplumsal yaşamdaki hızlı değişimler, siyasal çatışmalar, savaş ve ırkçılık karşıtı protestolar, sarsıcı yeni müzikler, tavırlar ve giyim tarzları ile artık olgunluk noktasına varmıştı. Ancak Fransız solunun tarihini kaleme alan gazeteci yazar Jacques Julliard’ın söylediği gibi, Fransızların değişim baskısını kaynatıp kaynatıp patlatmak gibi bir adetleri vardı: “Beceriksiz yabancılara kalsa, XVI. Louis’den XVIII. Louis’ye (mutlak monarşiden meşrutiyete) ulaşmak için, arada bir XVII. Louis’den geçerlerdi. Biz ise Robespierre ve Napoléon’dan geçtik”.
Bugün bazı tarihçiler 1968’in “gerçek” bir devrim olmadığını, “amacına” ulaşamadığını çünkü bir Robespierre’in ortaya çıkmadığını, bir devletin gümbür gümbür yıkılmadığını iddia etmektedir. Ancak 1789’da Fransa ve 1917’de Rusya’da olanları altın standart kabul etmeyenler ve devrim terimine daha geniş anlam yükleyenler için 1960’larda olanlar Batı ve sonra dünyanın geri kalan toplumlarını derinden etkileyip değiştiren büyük bir kültürel devrimdi.
Sutyenler, topuklular çöp sepetine 7 Eylül 1968’de Atlantic City’de feministler toplanıp Miss America güzellik yarışmasını protesto etmek için topukluları, sutyenleri ve kozmetik ürünlerini çöpe atıp yakmışlardı.
Bu bir gençlik devrimiydi; dünyada üniversite öğrenci sayısı rekor bir düzeye ulaşmış, ABD’de genç erkekleri orduya katılmaya zorlayan Vietnam savaşının yarattığı karamsarlık herkesi etkisi altına almıştı. 1965’te Amerikan moda dergisi Vogue’un editörü Diane Vreeland ilk kez “Youthquake” (Gençlik Depremi) deyimini havadaki bu değişiklik için kullanmıştı. Aynı zamanda feminizmin ikinci dalgası denilen, kadın hakları mücadelesinde yeni bir dönüm noktasıydı. Öte yandan bir “yoksullar” devrimi değildi yaşanan; Batı, Doğu ve üçüncü dünya dahil dünya ekonomisinin kesintisiz büyüme eğilimini sürdürdüğü 1960’lı yıllarda ortaya çıkmıştı. Fransa’daki yaygın işçi grevleri dışarıda tutulursa, orta sınıfın devrimiydi. ABD’de bu büyük değişimin çok önemli bir parçası olan vatandaşlık hakları mücadelesine bile, en yoksul siyahlardan çok eğitimli siyahların önderlik ettiği görülüyordu.
İşte böyle bir süreci izleyebileceğimiz en görünür alanın moda olduğunu söylersek bazıları şaşırabilir. Ancak onlara 1968’den yalnız beş yıl sonra Şili’de askerlerin darbe yapar yapmaz ilk iş sokakta yakaladıkları genç kadınların pantolon paçalarını ve genç erkeklerin uzun bırakılmış saçlarını kestiklerini hatırlatabiliriz; sonuçta moda toplumsal bir aynaydı.
Mini etek çılgınlığı 60’lı yıllarda pantolon kadınlar için sıradan bir hale gelmekle kalmamış, Mary Quant ve Joan Huir’in 1965’te geliştirdiği mini etek, Fransız modacı André Courrèges’in tasarımıyla daha da kısalmış ve süper mini etek haline gelmişti. Hemen ardından çıkan Mini eteğin tamamlayıcısı külotlu çoraplar da jartiyerleri tarihin çöplüğüne göndermişti.
Şapkasız ve eldivensiz yaşam
1950’lerde modaya zengin, olgun seçkinlerin zevkleri hükmediyordu. Lüks endüstrisi Paris’te, Cristóbal Balenciaga ve Hubert de Givenchy gibilerin zengin ve belli bir yaştaki kadınlar için hazırladığı düzenli koleksiyonlara, her müşterinin ölçüsüne göre dikilen kıyafetlerle terzilik emeğine dayanıyordu. Kadınlar hâlâ sokakta şapka ve eldiven giyiyorlardı; erkeklerin ise kamuya açık alanlarda şapkasız dolaşması neredeyse imkânsızdı. (Türkiye’de kıyafet değişikliği sırasında şapka boşuna lanse edilmemiş, Tayvan’da Çang Kay Şek’in modernleşme atılımı sırasında kadınlara nasıl eldiven giyecekleri boşuna öğretilmemişti). Ancak 1960’daki ABD başkanlık seçimi sırasında John F. Kennedy halkın karşısına mümkün olduğu kadar şapkasız çıkmakta ısrar etti. Hatta ABD Birleşik Şapka İşçileri Sendikası Başkanı Alex Rose, başkan adayına bir miting sırasında şapka giydirmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Çünkü Kennedy kampanyasında bütün imajını gençlik ve değişim üzerine kurmuştu. Şapka takmak istememesi de bunun bir parçasıydı. Sıkıcı, muhafazakâr, gri 50’ler bitiyor; bireyci, canlı, renkli 60’lar başlıyordu.
Bu dönemin gençleri, “en iyisini baban bilir” muhafazakârlığına başkaldırmışlardı.1960’ların başından itibaren çoğu, herkesin gözüne batacak şekilde normların tamamen dışında görünmek için çırpınmaya başlamıştı. Bu dönemin önemli İngiliz kadın giysi tasarımcısı ve sanatçılarından Marion Foale çocukluğunu şöyle anlatıyor: “Pazar Okuluna (din eğitimi) tam bir minyatür anne gibi, beyaz eldivenler, şapka ve el çantasıyla, annemin diktiği, aynen kendi elbisesine benzeyen bir elbiseyle gitmek zorundaydım. Kimin hoşuna gider ki bu? Hepsine tekmeyi basmak geliyordu içimizden”.
The Beatles ve stil devrimi Kadınlar gibi erkekler de görünümlerini radikal bir şekilde değiştirmiş, kıyafet devriminin parçası olmuşlardı. Bunun en önemli göstergelerinden biri Beatles grubunun takım elbiseli, beyefendi damat adayı görüntülerinden kurtulup yakasız gömlek, topuklu çizme gibi kıyafetler giyip saçlarını uzatarak bıyık ve sakal bırakmaları oldu.
Hazırgiyim demokrasisi
Kadınlar bu yıllarda pantolonu sıradan hale getirmekle kalmadı, mini eteği de kucakladı. İngiliz kadın tasarımcılar Mary Quant ve Joan Huir’in 1965’te geliştirdiği, aynı yıl Fransız modacı André Courrèges’in Paris’te nihayet başarıyla (daha önce iki kere denemiş kimseyi ikna edememişti) lanse ettiği mini etek gittikçe kısaldı; dizden 10-15 cm yukarı kadar gitti. Mini eteğin arkasından, onun vazgeçilmez parçaları, en önemlisi de jartiyerleri tarihin çöp sepetine atan külotlu çoraplar geldi. Kendilerini kanıtlamış, vaktiyle avangard atılımlarıyla insanları şaşırtmış, eski ünlü modacılar şaşkına dönmüştü. Coco Chanel mini eteği “çok çirkin, çok pis” diye reddetmiş, kendi dünyasının sona erdiğini anlayan Balenciaga 1969’da moda sahnesinden ebediyen çekildiğini açıklamıştı ama, Yves Saint-Laurent gibi yeni rüzgardan hoşlanan, dümenini ona doğru kıranlar da vardı.
Miss America protestoları Ulusal Kadın Özgürlüğü Partisi üyeleri 1968 yılında Birleşik Devletler, Atlantic City’de düzenlenen Miss America güzellik yarışmasını protesto ediyor. Ellerindeki pankartlara “Miss America büyükbaş açık arttırmasına hoş geldiniz” ve çıplak bir kadının vücudunun parçaları büyükbaş hayvan parçalarıymış gibi gösterilip “Yavan biftek alışkanlığınızdan kurtulun” sloganları yazılmış.
Modayı ilgilendiren gelişmelerin en önemlisi, bugün de canlılığını koruyan dev bir sanayinin yani hazırgiyimin başlamasıydı. Moda evlerinden ısmarlanan, birkaç bin kişi dışında kimsenin satın alamayacağı kadar pahalı veya orta sınıf için daha ucuza terzi elinden çıkma ya da evde dikilen giysiler gittikçe artan tüketim ihtiyacını karşılayamıyordu. Böylece 1960’lar paraca ulaşılabilir yeni bir modanın gelmesini kolaylaştırdı. Avrupa ve ABD’nin büyük kentlerinde Fransızca “küçük mağaza” anlamına gelen ama artık sadece giysi ve aksesuar bulabileceğiniz dükkan anlamını kazanan “butik”ler açılmaya başladı. İngilizler de hemen bu kavramı ve kelimeyi benimsediler; eskisi gibi tencereden ayakkabıya herşeyin satıldığı çok katlı dev mağazalara gitmek yerine, “Lord Kitchener’ın Uşağıydım” gibi yaratıcı isimler taşıyan küçük butiklerden alışveriş etmek çok daha zevkliydi. Ünlü olmasalar bile hiç değilse genç olan yeni “stilist”ler giysilerini buralarda satıyordu.
Twiggy’nin silueti Sıkı bel, kabarık etek, kusursuz saç ve makyajdan sonra, pekçok moda geleneğinin bir isyan eylemiyle yıkıldığı bu dönemi en iyi temsil eden kişi İngiliz model Twiggy’ydi. Gerçek adı Lesley Hornby’ydi; takma adını “dal” anlamına gelen “twig”den alıyordu. Twiggy, kısacık kırpılmış saçları, erkek çocuklarını andıran siluetiyle 60’lı yılların yüzü oldu.
Giysi üretiminin sanayileşmesi ve dağıtım devrimi gelmese, bu gelişme büyük kentlere özgü gelip geçici bir akım olarak kalacaktı. Ama tekstil endüstrisi ile stilistleri buluşturan stil bürolarının, ardından mantar gibi büyüyen zincir butiklerin ortaya çıkışı, kimse için özel olarak tasarlanmamış, herkesin satın alabileceği, çok çeşitli modellerde giysilerin bütün dünyaya yayılmasını sağladı. Örneğin Fransa’daki Prisunic, kısa sürede 460 mağazaya ulaştı. Yves Saint-Laurent, 1966’da Seine Nehrinin sol yakasında açtığı Rive Gauche mağazasını hazırgiyime, daha da önemlisi, gençlik rüzgarından esinlendiği yeni modaya ayırdı. 1969’da San Francisco’da günümüzde de önemli bir hazırgiyim markası olan Gap’in ilk mağazası açıldı. Hazırgiyimin önemi, artık herkesin birbiriyle aynı giyinmesine yol açsa da, en son modayı izleyebilmesi, modanın sokağa inmesi ve demokratikleşmesiydi.
Özgürlüğün çöp sepeti
1960’larda kadın veya erkek bir insanın saçından topuğuna kadar dış görünüşü; kim olduğunu ve hangi siyasi görüşe yakın durduğunu gösteren en önemli sinyaldi. Kadınlar için giyimin anlamı ikiye katlanıyordu; çünkü bu dönem, onların yaklaşık kırk yıl önce oy hakkını elde etmelerinden sonra, bu defa başka özgürlük ve haklar için mücadeleye giriştikleri kritik bir çağdı. Simone de Beauvoir’ın Le Deuxième Sexe (İkinci Cins) adlı kitabı 1949’da yayımlanmıştı. Kopardığı fırtına hâlâ devam ediyor, sürekli yeniden basılıyor ve dünyanın her yerinde genç kadınların başucu kitabına dönüşüyordu. Fransız düşünür, kadınların iradeleri dışında, erkeklerin egemen olduğu bir kültür tarafından “yaratıldıklarını”, kendilerine dayatılan bir kimliği yaşamak zorunda bırakıldıklarını ve artık bu ötekileşmeden kurtulmak ve insanlığa katılmak istediklerini yazmıştı.
Rive Gauche’da İlk YSL mağazası 60’larda modaya dair gelişmelerden en önemlisi hazırgiyim sanayisinin başlamasıydı. Yves Saint- Laurent, 1966’da Seine Nehrinin sol yakasında açtığı Rive Gauche mağazasını hazırgiyime ve gençlik rüzgarından esinlendiği yeni modaya ayırmıştı.
ABD güzellik yarışması (Miss America) hiçbir zaman ilerici bir etkinlik olmamıştı ama 1968’de bir feminist devrimin kıvılcımını çaktı. Simone de Beauvoir’ın kitabını okuyanlar, feministlerin neden bu yarışmayı kendilerine hedef olarak seçtiklerini anlamakta zorlanmazlar. Yarışma, erkeklerin yarattığı, kadınların da kabullenip benimsediği belli bir kadınlık ve güzellik anlayışının gözle görülür, elle tutulur halde cisimleşmesiydi.
“Kişisel olan siyasaldır” sözleriyle ün kazanan Carol Hanisch adlı radikal bir feminist, Miss America yarışmasına karşı düzenlenecek bir saldırının kadınların özgürlük hareketini kamusal alanda öne çıkarmanın bir yolu olduğuna inanmıştı. 22 Ağustos 1968’de New York Radical Women adlı feminist hareket, 7 Eylül’de, yarışma günü “her türlü siyasi görüşten kadınları” Atlartic City’de yarışmanın yapılacağı merkezin önüne davet eden bir basın bildirisi yayınladı. “Bizi temsil ettiklerini ileri sürdükleri her alanda kadınları aşağılayan” bu yarışmayı protesto edeceklerdi. Protestoda “özgürlüğün çöp sepeti” adı verilen bir bidon bulunacak, katılımcılar, “çorap, korse, bigudi, takma kirpik, peruk ve çeşitli kadın dergilerinin temsili sayılarını” buraya atacaklardı. Ayrıca yarışmayı kullanan veya sponsorluğunu üstlenen şirketlere de boykot uygulanacaktı. Protesto planlandığı gibi Atlantic City’de yarışmanın yapıldığı binanın önünde “Bütün Kadınlar Güzeldir”, “Sığır yarışmaları insanlığı aşağılar”, “Makyaj bize yapılan baskının yaralarını gizleyebilir mi?” gibi sloganların yazıldığı pankartlarla gerçekleşti. Medyada özgürlüğün çöp sepetine atılan sutyenlerin yakıldığına dair, doğru olmayan haberler çıktı ve olay törensel sutyen yangını efsanesini doğurdu. Bu protestoda asıl önemli olan nokta, kıyafet ve görünüşün nasıl siyasallaştığını bir kere daha göstermesiydi.
Mick Jagger’ın elbisesi Genç erkekler bir buçuk asır boyunca üzerlerinden çıkarmadıkları ağırbaşlı, ciddi, koyu renkli takım elbiseden oluşan üniformalarını 1960’larda fırlatıp attılar. Üstlerine başlarına renk geldi, kravattan kurtuldular ve süslenmeye bile başladılar. İngiltere’de Michael Fish adında genç bir erkek terzisi, Mr Fish (Bay Balık) adıyla çılgın bir giyim markası kurdu. Müzisyen David Bowie’nin sahne kıyafetlerini, boksör Muhammed Ali’nin göz alıcı bornozunu, Peter Sellers’ın film giysilerini dikti. En akılda kalan giysilerinden biri de, Rolling Stones grubunun üyesi Mick Jagger’ın giydiği “Mr Fish elbisesi”ydi.
Protestonun olduğu yaz, aynı yerde bir başka yarışma daha tarihe geçti: İlk kez siyah kadınların katıldığı “Miss Black America” güzellik yarışması, siyahların vatandaşlık hakları mücadelesinin zirve noktasına ulaştığı bu dönemde (mücadelenin efsanevi lideri Martin Luther King dört ay önce öldürülmüştü), siyahların en önemli örgütü NAACP’nin desteğiyle düzenlendi. Yarışmayı kazanan Saundra Williams’ın “Afro” denilen tarzda kıvırcık saçları, o güne kadar hep beyaz kadınlara özenen siyah kadınların kendilerine özgü bir güzellikleri olduğunu vurguluyordu.
Beatles görünümü
Görünümlerini radikal bir şekilde değiştiren sadece kadınlar değildi. Aynı dönemde erkekler için de bir kıyafet devrimi oldu. Mayıs 1968 başında Paris’teki ilk öğrenci olaylarının fotoğraflarına baktığımızda, polislerin miğferleriyle 1. Dünya Savaşı askerlerini andırdığını, protestocuların arasında hâlâ ceket, ütülü pantolon giymiş, kravatlı, kısa saçlıların olduğunu görürüz. Aslına bakılırsa, Fransız delikanlıları politika ve protesto konusunda 1 numarada olsa bile, kıyafet ve görünümde henüz eskiyle bağlarını tam olarak koparmamıştı. İngiliz delikanlıları bu konuda çok ataktılar. Dönemin ruhunu en iyi kavrayan ve simgeleyen bir grup da, Beatles ve Rolling Stones başta olmak üzere İngiliz müzik toplulukları ve dönemin diğer rock ve pop müzik ikonlarıydı. İngiltere’nin ağır kast sistemine, aşılamaz sınıf bariyerlerine, hâlâ Victoria çağının kalıntılarından kurtulamamış muhafazakâr ahlakına meydan okumakta onlar başı çekti. 1963’te Beatles, Ana Kraliçe ve Prenses Margaret’in katıldığı bir konserde şarkılarına başlamadan önce grup üyesi John Lennon dinleyicilere şöyle seslendi: “Ucuz koltuklarda oturanlar, el çırpın! Diğerleri, mücevherlerinizi şıkırdatın!” Beatles üyeleri önce kravatlı, takım elbiseliydiler, sonra uzun perçemler bırakarak saçlarını “mop-top” (kelimesi kelimesine paspas tepe) tarzında kestiler; ardından yakasız gömlek, topuklu çizme giymeye, saçlarını daha da uzatmaya, sakal ve bıyık bırakmaya başladılar ve sonunda tepeden tırnağa bambaşka bir görünüme ulaştılar; dünya gençliği de onları izledi.
Gençler arasında olup bitenleri, kendi gençlikleri 2. Dünya Savaşı’nın zorlukları içinde geçmiş anne babalarının, iktidardaki geleneksel politikacıların kolay kolay kavraması mümkün değildi. Örneğin Hayat Dergisi’nin 28 Mayıs 1964 tarihli sayısında “Dünya Gençliğini Tehdid eden Tehlike” başlığıyla yayınlanan yazı, eski kuşağın şaşkınlığını ve sıkıntısını yansıtıyordu. Başlığın altında şu satırlar vardı: “Yeni merak ve salgınlar, birçok memleketlerde gençleri gayesiz ve zararlı meşgalelere sürüklüyor. Terbiyeciler, bu temayülün yeni nesiller için tehlikeli olacağından endişe ediyorlar” Yazı şöyle bitiyor: “Dünya terbiyecilerinin bütün ümitleri, şuurlu, sorumluluk hissine sahip gençlerin bu geçici cereyanlara kapılmamış olmasına bağlanmıştır. Daha önceki salgınlar gibi, bu da bir gün geçecektir”.
Kuşkusuz bu da bir gün geçti; ancak diğer önceki salgınlar gibi geride derin izler bırakarak.
1968 baharında üniversitelerde başlayan gösteriler işçilerin de katılımıyla kitlesel bir hal almış, kamuoyunun sempati ve desteği de göstericilerden yana dönmüştü. Yüzbinler Paris’te gösteri yapmaya başlamış, kendiliğinden gelişen büyük hareketlenme herhangi bir liderin veya partinin veya örgütün kontrolünü reddetmişti. Ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu.
Paris’in banliyösü Nanterre’de öğrenciler, Vietnam savaşına karşı gösteride tutuklanan arkadaşlarının serbest bırakılması için 22 Mart’ta fakültenin yönetim binasını işgal ederler. 2 Mayıs’ta üniversitede bir “anti-emperyalist” gün ilan edilip dersler engellenince, idare üniversiteyi kapatır.
Ertesi gün hareket, kent merkezindeki Quartier Latin ve Sorbonne’a yayılır. Mayıs 68 başlamıştır. 400 göstericinin yerleştiği Sorbonne’un rektörü, aşırı sağcıların herhangi bir müdahalesine engel olmak gerekçesiyle polisi çağırır ve sıkı bir çatışmadan sonra okul boşaltılır ama gösteriler sokaklara yayılır. Aralarında başlıca öğrenci sendikası yöneticisi Jacques Sauvageot, Daniel Cohn-Bendit, Henri Weber, Brice Lalonde, José Rossi, Alain Krivine, Guy Hocquenghem, Bernard Guetta ve Hervé Chabalier’nin bulunduğu 574 kişi tutuklanır. Yaralı sayısı da hatırı sayılır düzeydedir: 279 öğrenci, 202 polis.
6 Mayıs’ta öğrenciler daha hazırlıklıdır. Sonuç: 300 yaralı polis ve 442 tutuklama.
Paris sokaklarında direniş Paris’in 3. ve 4. bölgelerinin sınırındaki Arşivler sokağında öğrenciler ve işçiler birlikte gösteri yürüyüşündeler.
Komünist Partisi ve Maoist Parti devrimin öğrencilerden değil işçilerden geleceğini bildirerek harekete mesafe alır. Komünist Partisi denetimindeki büyük sendika CGT’nin genel sekreteri Georges Séguy, öğrenci hareketini işçi sınıfını maceraya sürüklemekle suçlar. Birkaç gün içinde bu geleneksel örgütlerin tabanlarının yönetimlerini pek de ciddiye almadıkları ve kendi bildiklerini okuyacakları görülecektir.
Bu arada 7 Mayıs’ta daha sonra da kendi alanlarında önemli similar olacak Siné, Wolinski, Guy Hocquenghem, André Glucksmann, Bernard Kouchner ve diğerlerinin kurduğu bir gazete sokaklarda 100 bin satışa kadar ulaşır.
10 Mayıs’ta liseli ve üniversiteli 20 bin öğrenci Quartier Latin’i işgal ederek bir dizi barikat kurarlar. 6-7 bin polisin katıldığı operasyonla sabah düzen sağlanır. 125 araba yanmış ya da tahrip edilmiş durumdadır. Sokaklar savaş görmüş gibidir. Kaldırımlar sökülmüştür. 247 polis yaralanmış, 469 kişi gözaltına alınmıştır. Bu kendiliğinden patlamada Alain Krivine ve Daniel Cohn-Bendit gibi sözcülerin bulunduğunu eklemek gerek.
Bütün bu çatışmalar sırasında polisin orantısız güç kullanmasıyla öğrencilere olan sempati artar. Marsilya’dan Strasbourg ’a irili ufaklı işgal ve gösteriler başgösterir.
13 Mayıs’ta öğrenciler, işçiler, memurlar Fransa’nın her yerinden Paris’e akın eder. Kentin bütün ana arterleri göstericilerle dolup taşar. Gösterici sayısı 500 bin iken polis olayı küçültmek için 200 bin rakamını verir.
Sendikacılar, öğrenci çevresinden gelen ve kendi geleneksel sloganlarının çok ötesine taşan taleplerin işçileri etkilemesine karşıdırlar ama, işçiler arasında bir radikalleşmenin önü alınamaz.
Quartier Latin’de işgal10 Mayıs 1968’de liseli ve üniversiteli öğrenciler Quartier Latin’i işgal ederek polise karşı barikatlar kurmuştu. Savaş alanına dönen sokaklarda kaldırımlar sökülmüş, 125 araba yanmış ve tahrip edilmişti. İşgali engellemek için 6-7 bin polisin katıldığı operasyonda 247 polis yaralanmış, 469 kişi de gözaltına alınmıştı.
Tarihteki ilk “yabanıl” genel grev
Sorumluların da beklemediği bir şekilde 13 Mayıs’taki sembolik grev o gün sona ermez ve izleyen günlerde hızla yayılır. İki açıdan tarihsel bir önemi vardır bu genel grevin: Tarihin ilk “yabanıl grevi” (grève sauvage: sendikaların kontrolü dışında genel iş bırakma) olmasının yanısıra, tüketim toplumunda bir ülkeyi felç eden ilk genel grevdir.
Grevler fabrika işgalleriyle çoğalır. 24 Haziran’a kadar sürecek olan bu dalganın ortasında 22 Mayıs’ta 10 milyon ücretli grevdedir. Sendikalar bu patlamanın ardından yavaş yavaş hareketin başına geçmeye başlarlar. Öğrencilerin işçilerle ilişkilerini kesmek için fabrika kapılarını kapatırlar. Öğrencileri engellerlerken kendi işçilerini diğer fabrikalardakilerden yalıtmış olurlar.
Gelişmeler karşısında kendini pek güvende hissetmeyen Komünist Partisi, sendikalar aracılığıyla Başbakan Pompidou’nun görüşme talebini olumlu karşılar. Yapılan görüşmelerde 1936’dan beri görülmemiş kazanımlar elde edilir. Asgari ücret %36 artar. Sendikaların fabrika içinde çalışmaları sağlanır.
68 Paris barikatları Paris sokaklarında polise karşı direnen gençler kaldırım taşı, kapı, pencere ellerine ne geçerse barikatlara katıyor, böylece 1871’in ünlü Paris Komünü barikatlarının nostaljisini de yaşatmış oluyorlardı.
Görüşmeler sürerken grev hareketi derinleşir ve siyasallaşır. Mitterand dahil çeşitli siyasetçiler değişik hükümet formülasyonları peşindedir. Kimse general De Gaulle’ün yeniden ipleri eline alacağına inanmaz.
De Gaulle 29 Mayıs’ta ortadan kaybolur. Kendi ifadesiyle çekilmeyi de düşünmüştür. Almanya’da Cezayir savaşı sırasında kirli bir geçmişi olan general Jacques Massu ile görüşür. Ordunun desteğini alınır. Karşılığında Massu’ye iade itibar verilecektir. De Gaulle 30 Mayıs’ta döner ve millet meclisini fesheder. De Gaulle’ün kültür bakanlığını da yapmış olan ünlü romancı, eski solcu André Malraux’nun da düzenleyicisi olduğu büyük bir yürüyüş, 300 bin kişinin katılımıyla Champ-Elysées’de gerçekleşir. De Gaulle çekilmeyeceğini ve başbakanı da değiştirmeyeceğini ilan eder. Erken seçim ilanını işçiler arasında en nüfuzlu parti olan Komünist Partisi kabul eder.
Polis şiddetine karşı omuz omuza Gösteriler sırasında polisin gaz ve copuna karşı gençler birlik olmanın verdiği cesaretle önemli bir direniş gerçekleştirdiler. Birçok defa polisle karşı karşıya gelen kadın ve erkek öğrenciler polisin yoğun şiddetine maruz kalmıştı.
Bazı yerlerde polisle çatışmalar olsa da grevler ağır ağır sönümlenmeye başlar. 12 Haziran’da radikal sol örgütler feshedilir. 14 ve 16 Haziran’da Odéon ve Sorbonne polis tarafından pek zorlanmadan boşaltılır. 23-30 Haziran genel seçimleri De Gualle’cülere millet meclisinde mutlak bir çoğunluk kazandırır. Ancak De Gaulle’ün de yeri doldurulmaz olmadığı anlaşılmıştır.
22 Mart’tan De Gaulle’ün gidişine
22 Mart’tan itibaren daha ziyade kendiliğinden bir hareket olarak gelişen hadiseler, herkese açık genel meclislerde doğrudan demokrasi ile alınan kararlarla, özellikle yönetim binalarının işgaline yönelik doğrudan eylemlerle protesto hareketinin yaygınlaşmasına yolaçmıştır. Açıkça herhangi bir kurumsallaşmaya karşı çıkarak öğrencilerin öz-örgütlenmesi, dönemin temel özelliklerinden biridir. Serge July, Daniel Cohn-Bendit gibi liderler öne çıkmış olsa da, bunlar genel öğrenci kitlesinin çok değişik görüşlerini temsil etmekten uzaktılar. Dolasıyla hareketin tek bir sözcüsü olduğu söylenemez.
Mayıs 68’in gelişimi içinde iki yörünge vardır; bir yanda öğrenciler diğer yanda işçiler. Her iki hareket çok büyük kitleleri seferber etmişse de, bir kaynaşma, buluşma sözkonusu olmamıştır. Bunda her iki kesimin güdülerinin birbirinden farklı olmasının önemli bir rolü vardır.
Paris’te öğrencilerin yanısıra işçiler de sokak gösterilerinde yerlerini aldı.
Yine de itiraz edenlerin birleştiği bir nokta var: 1958’de bir tür darbeyle, Cezayir Savaşı vesilesiyle iktidara gelen De Gaulle rejimine karşı olmak. Bu rejimin şahsında köhnemiş üniversite yapısına, tüketim toplumuna, geleneksel değerlere ve kurumlara ve nihayetinde kapitalizme bir itiraz vardır. Dünyanın bir dizi ülkesindeki olayların tetiklenmesine katkıda bulunan Fransa’nın kendisi de bu olaylardan etkilenmiştir.
Mayıs’ta yükselen öğrenci hareketiyle, Haziran 1936 Halk Cephesi dönemini de aşan 20. yüzyılın en büyük genel grevinin patlak vermesiyle, ülke tam anlamıyla felç olmuştu. Devletin neredeyse tatile çıktığı bu günlerde her yerde meclisler kuruluyor, sokak toplantıları düzenleniyor; herkes derdini anlatmak için söz alıyor, liselerden tiyatrolara, işletmelerden, fabrikalardan olmadık mekanlara toplum kaynıyordu.
Dünyanın ve hayatın köklü bir dönüşümü özlemiyle yürütülen bu tartışmalar bir devrimci yanılsamaya yol açmış olsa da, ortada devrim yapacak bir örgütlenme veya bir iktidar perspektifi bulunmuyordu. Her ne kadar radikal solcular sokak gösterilerinde “iktidar emekçilere” deseler de, bu bir özlemden öteye gitmiyordu. Oysa emekçilerin siyasal partileri ve sendikaları, bu sloganı sokaklarda yükseltenleri tehlikeli “provakatörler” olarak görüyorlardı. Sonuçta onlar da geleneksel toplumun bir parçası olmuşlardı. Dolayısıyla ortada barikatlar, kızıl ve kara bayraklar olsa da, ne bir darbe ne de içsavaş girişimi sözkonusuydu. Radikal solun çeşitli renklerinin hareketin önsaflarında olması, hareketin bütününü temsil etmek ve yönlendirmek açısından bir şey ifade etmiyordu.
Fransa Mayıs 68’ini bütün hızlı akışına rağmen her tarihsel olay gibi evrelerine ayırmak mümkündür. 3 Mayıs’tan genel grevin patlak verdiği 13 Mayıs’a kadar esas olarak öğrencilerin gündemi belirlediği; hemen hemen toplumun bütünü etkileyen genel grevden hükümetle müzakereye oturulan 27 Mayıs’a kadar işçi sınıfının damgasını taşıyan ve nihayet bu tarihten genel seçimleri yapıldığı 30 Haziran’a kadar kurumsal siyasetin öne çıktığı dönemler. 30 Haziran erken seçimiyle kamuoyunda bir dönüş olur, grevler sonlandırılırken; Sorbonne ve Odéon gibi itiraz merkezleri polis tarafından boşaltılmıştır.
68’in açtığı yoldan 70’li yıllarda yeni hareketler gelişir. Özyönetim girişimleri, ekoloji, feminist hareket boyverir. Sendikal alanda, gençlik örgütlenmelerinde yeni gelişmelerle toplumsal ve kültürel alanda bir dizi kazanım da 68’in ürünü olarak kabul edilir.
Kurumsal siyaset açısından da ilginç bir tarihi vaka vardır. Millet Meclisi seçimlerini açık farkla kazanan De Gaulle, Nisan 1969’da bütün ağırlığını koyarak bir referanduma gider ve kaybettiği takdirde çekileceğini belirtir. Referandum sonucunda kaybeder ve belirttiği gibi çekip gider.
KANLA KARIŞIK OLİMPİYATLAR
Meksika’da gösteriler ve devlet terörü
1919’dan beri iktidarda olan devlet partisine karşı demokratik haklar için düzenlenen gösteriler, 1968 Ekim başında ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür. 7 Ekim 1968’de Mexico’da başlayan Olimpiyat Oyunları, şu sloganla tanıtılır: “Barış içinde herşey mümkündür!” , Paris dünyaya herşeyin mümkün olduğuna dair bir inancı aşılarken, Meksika’nın başkenti de hareketlenmişti. Millet Meclisi ve katedralin ortasında gösterilere kapalı olan büyük Zocalo meydanı, demokratik haklar ve siyasi mahpusların serbest bırakılması talebiyle işgal edildi. Bu mahpusların kimisi 1959’daki bir grevin önderleri kimisi 1966’dan beri içerde olan çeşitli sol gruplara mensup kişilerdi.
Polis göstericilere meydanı dar etti. Gerekçe, Ekim ayında yapılacak 19. Olimpiyat Oyunları için kamu barışının sağlanmasıydı. 30 Temmuz şafağında paraşütçüler, makineli tüfek alayı, hafif tanklarla ve bazukalarla üniversiteye saldırdı. Ağustos ve Eylül aylarında üniversite gençliği, eski ve yeni siyasi mahpusların özgürlüğü için tekrar kampanyalar düzenledi. Hareketin yönetimini bir ulusal grev konseyi üstlenmişti. Bildiriler ve toplantılarla görüşlerini açıklayan öğrenciler, polisle çatıştılar. Basın tamamıyla hükümet tarafından denetlendiği için, gösterilerdeki ölü ve yaralı sayısı hakkında kesin bilgi edinilemez.
Üniversite rektörü Javier Barrs Sierra, açıkça hareketi destekler. 7 Ağustos’ta kent halkının büyük desteğiyle yapılan bir gösteride, gençler Zocalo meydanını işgal ederler ve ardından içerdekilerin serbest bırakılması için hapishaneye yönelirler. 13 Eylül’de yeniden büyük bir gösteri yapılır. Hükümet üniversiteyi kontrol etmek üzere askerleri gönderir.
1968’de Mexico City’deki “Zócalo” da zırhlı arabalar.
1919’dan beri iktidarda olan bir devlet partisine karşı, demokratik haklar için başlatılan bu gösteriler, başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın emriyle 2 Ekim’de ordu tarafından bastırılır. Tahminlere göre 300 kişi öldürülür.
Hareket 68 gün sürmüştür ve ancak 1971’de serbest kalmaya başlayacak olan binlerce tutuklu pahasına düzen sağlanır. Çeşitli yazar ve gazeteciler, olayda CIA’in parmağı olduğuna dair görüş belirtirler.
7 Ekim 1968’deki Olimpiyat Oyunları, ünlü yazar George Orwell’in 1984 kitabındaki göndermeleri aratmayacak şu döviz altında başlar: “Barış içinde herşey mümkündür!” Olimpiyatlarda ise madalya kürsüsüne çıkan iki siyah Amerikalı, Tommy Smith ve John Carlos, ulusal marşları çalınırken Kara Panter örgütünün simgesiyle, kalkan yumruklarıyla ölenlere selam gönderirler.
1968 KENT MUHAREBELERİ!
Japonya: Zengakuren veya ‘şehir gerillası’
50 yıl önce Ocak ayında başlayan gösteriler hızla kitlesel bir karakter kazandı; Zengakuren adındaki gençlik örgütü özellikle üniversitelerde ve sokaklarda büyük işgaller gerçekleştirdi, protestolar düzenledi. Çok şiddetli yaşanan olaylar, ancak 68 sonlarında yatışacaktı.
68’in renkli bir ülkesi de Japonya’dır. Burada da Batı’da olduğu gibi eğitim sistemine yönelik ciddi bir karşı çıkış sözkonusudur. Öte yandan savaşın acılarını yaşamış ülkede, ABD’nin Vietnam Savaşı’na karşı da bir tepki vardır.
O dönemde Japonya’nın ayırdedici özellikler eden biri, hızlı ekonomik büyümenin insan ve çevre üzerindeki tahribatıydı. Japonya’daki olaylar Mayıs 68’den yaz sonuna kadar öğrencilerin üniversiteleri işgal edip bütün faaliyetleri durdurmasıyla başladı. Kuzey Vietnam’ı bombalayan uçaklar, Japonya’daki Okinawa Amerikan üssünden hareket ediyordu. Ayrıca Amerikan savaş gemileri de Japon limanlarında ağırlanıyordu. Kore savaşından beri Japonya, Amerikan ordusu için vazgeçilmez bir üs işlevi görüyordu. Ülke 1951 San Fransisco Antlaşması’yla ABD’nin sadık bir müttefiki olmuştu.
ABD’ye ve onun Vietnam’a müdahalesine karşı şiddetli gösteriler, 1963’den itibaren Zengakuren (1959’da aşırı sol tarafından kurulan, Japon Öğrencileri Özerk Komiteleri Ulusal Birliği) tarafından başlatılmıştı. Zengakuren o dönemde Japonya’daki toplam üniversite öğrencisinin üçte biri kadar, yani 700 bin üyeye sahipti (400 yerde örgütlüydü). 68’de mücadele keskinleşmiş ve öğrenciler Amerikan güçlerini hedef almışlardı. Ocak ayında Sasebo limanına yanaşacak uçak gemisini engellemek için binlerce öğrenci polisle çatışmıştı. Mart ayında Tokyo’da bir Amerikan askerî hastahanesinin yapılmasına karşı gösteri düzenlendi. Nihayet 29 Nisan’da göstericiler Okinowa üssünü işgal ederek Amerikan birliklerinin geri çekilmesini talep ettiler.
Havalimanı protestosuYeni Tokyo Uluslararası Havalimanı’nın inşasına karşı yapılan Zengakuren protestosu.
Japonya’daki hareketin ayırdedici özelliği, gösterilerin ateşli olmasa da silahlı ve aşırı şiddetli oluşuydu. Kaskları ve bambudan mızraklarıyla Zengakuren üyeleri özel polisle çatışmak için birlikler halinde örgütlenmişti. 68 sonbaharında Zengakuren Tokyo’nun merkezinde gerçek bir “kent gerillası” savaşı başlattı. Çatışma, öğrenci ve işçi göstericilerle düzen güçleri arasında çok sert cereyan etti.
Nisan ayından itibaren Fransa ve ABD’de olduğu gibi liseli ve üniversiteliler, Vietnam Savaşı ile birlikte kendilerini doğrudan ilgilendiren taleplerle, sınav seçme sistemine ve harçlara karşı başlattıkları hareketle 200 üniversiteyi işgal etmişlerdi. Kampüslerde polisin yanısıra milliyetçi ve aşırı sağcı gruplarla da çatıştılar.
Öte yandan yüksek ve hızlı büyümenin yarattığı tahribata karşı mücadelede, Kyushu adasındaki Minamata kentine de sıçradı. Buradaki Chisso kimya işletmesi, uzun yıllardır metal artıklarını denize döküyordu. Yerel halk ve balıkçıların birinci derecede etkilendiği (yüzlerce ölü) bu durumdan kurtulmak için “Minamata hastalığı”na karşı büyük bir mücadele başlatıldı (tazminat talepleri ancak bir dizi davadan sonra 1995’te gerçekleşecekti). Tokyo’nun kuzeyindeki Narita’da başlayan havaalanı inşası da bölge sakinlerini ayaklandırmış, çiftçiler göstericilere katılmıştı.
15 Haziran’da ABD’nin Vietnam müdahalesine karşı onbinlerce insanın katıldığı büyük bir gösteri düzenlendi. Yaz boyunca üniversite işgalleri arttı ve öğretim üyeleri de öğrencileri desteklemeye başladı. Ekim sonunda Zengakuren’in öncülüğündeki hareket simgesel mekanlarda eylemler başlattı; işçiler ve öğrenciler üç gün boyunca parlamentoyu, ABD büyükelçiliğini, polis merkezini kuşattılar. Olaylar üç yüz yerleşim bölgesine yayıldı. Esas çatışmalar Tokyo ve Nihon Üniversitelerinde cereyan eder. Nihayet Kasım 68 ve Ocak 69’da polisin buralara yerleşmesiyle rejim huzara kavuşur.
1945 ilkbaharında Almanya’nın savaşı kaybedeceği anlaşılmış, Avrupa coğrafyasının alacağı yeni şekil üzerine ABD ile SSCB arasında yeni çekişmeler başlamıştı. Üst düzey Nazi subaylarının karşılıklı istihbarat faaliyetleri için kullanılması, Soğuk Savaş’ı sembolize eden bir başlangıç oldu. Dönemin önde gelen aktörleri ve perde arkasında yaşanan mücadelelerin analizi.
8 Mart 1945 günü Kuzey İtalya’daki SS birliklerine ait siyah bir otomobil Chiasso’daki sınır kapısında durdu. İtalyan direnişinin iki lideri Feruccio Parri ve Antonio Usimani arabadan indirildi. Ne olduğunu tam anlamadan şaşkınlık içerisinde ve her an sırtlarından birer kurşun yemeyi bekleyerek İsviçre sınırına doğru olan kısa mesafeyi adımladılar. Yanlarındaki SS subayı Yüzbaşı Zimmer, nöbetçiyle şifre alışverişi yaptıktan sonra şunları söyledi: “Buradaki iki kişiyi lütfen Allen Dulles’a götürün ve General Wolff’un iyi dileklerini iletin”. Sonra döndü ve arabasına atlayarak gözden kayboldu. Hiçbir şeyden haberleri olmayan Parri ve Usimani kurşuna dizilmekten kurtuldukları gibi, üstüne bir de özgür kalmışlardı.
İki saat sonra SS arabası bir kez daha Chiasso’da aynı kapıya geldi. Bu kez hepsi sivil kıyafetli kişiler kapıya yaklaştı. Birisi üniformasını çıkarmış olan Zimmer, diğeri ise ilk görüşmeleri yürütmüş olan Albay Dollmann idi. Başından beri görüşmelerde aracılık yapmış olan İtalyan işadamı Baron Luigi Parilli de buradaydı. Sonuncular ise İtalya’daki tüm SS birliklerinin komutanı Obergruppenführer General Karl Wolff ile yaveri Sturmbahnnführer Eugen Werner’den başkası değildi. Amerikan OSS (Office of Strategic Services -Stratejik Hizmetler Bürosu) istihbarat örgütünün İsviçre’deki yöneticisi Allen Dulles ile görüşmeye gelmişlerdi.
Daha önce de bir dizi ön görüşme yapılmıştı ama “Sunrise” operasyonunun başlangıç tarihi olarak 8 Mart günü gösterilir. Dulles’a göre bu tarih Avrupa’da savaşın sonu açısından ABD ve OSS için bir “sunrise” yani gündoğumu idi. Ancak bunun operasyonun resmî adı olması Amerikalı General Lemnitzer ile İngiliz General Airey’in İtalya’daki teslim görüşmelerini üstlenmelerinden sonrasına aittir.
Barış görüşmelerinin iki önemli ismi
ABD ile Naziler arasındaki savaşı bitirmeye yönelik gerçekleştirilen Operation Sunrise’ın iki önemli aktöründen biri ABD’de daha sonra CIA olacak Stratejik Hizmetler Bürosu’nun başındaki Allen W. Dulles.
Parri ve Usimani’ye gelince… Hiçbir şeyden haberleri yoktu ama, Dulles Almanlardan temas teklifi alınca, onlardan, niyetlerinin ciddi olduğunu göstermeleri için birkaç direniş liderini serbest bırakmalarını istemişti. Şimdi işin ciddi olduğu anlaşılmış ve SS’ler görüşme için gelmişlerdi.
Pekala taraflar birbirlerine nasıl güvenmişti? Ya da güveniyorlar mıydı? Bunun için biraz daha geriye gitmemiz gerekir.
Barış görüşmelerinin iki önemli ismi
ABD ile Naziler arasındaki savaşı bitirmeye yönelik gerçekleştirilen Operation Sunrise’ın iki önemli aktöründen diğeri ise üst düzey Nazi subayı Karl Wolff.
Dulles’ın İsviçre bölümünü yönettiği OSS, 1941 sonunda, bir yıl önce oluşturulan İngiliz SOE (Special Operations Executive) örgütünün muadili olarak kurulmuştu. OSS savaştan sonra kapatılıp 1947 yılında yerine CIA kurulunca, bu işi üstlenen generallerden sonra Dulles kurumun ilk sivil direktörü olacak ve sözkonusu görevi 1953’den 1961’e kadar sürdürecekti. Amerikalıların örgütü, esas olarak 1942 ortalarında faaliyete geçti. Amacı istihbarat işlerinin yanı sıra psikolojik savaş, sabotaj, gerilla faaliyetleri ve düşman işgali altındaki bölgelerde direnişi desteklemekti. Avrupa’ya binlerce ajan gönderdiler, direnişçilere eğitim ve malzeme yardımı yaptılar.
OSS’in en yoğun faaliyet alanlarından birisi de Balkanlar ve özellikle Yugoslavya olup, İtalyan direnişine yardımları onların gerisinde kalmıştı. Bununla birlikte savaşın sonuna yaklaşıldığında, Ruslar doğudan, İngiliz ve Amerikalılar batıdan ilerlerken, İtalyan cephesinin sadece güney ucunda sayıları yarım milyonu bulan muazzam Alman kuvvetleri bulunmaktaydı. İşte bu büyük gücün Alpler’den kuzeye çekilip Almanya’nın son savunmasına katılması veya Alpler’de hazırlanmakta olduğu söylenen büyük ulusal sığınakta kullanılması, savaşı bir ön önce bitirmek isteyen Müttefik karargahını meşgul etmekteydi. Stalin de Roosevelt’e yazdığı mektuplardan birisinde, İtalya’dan iki Alman tümeninin çekilip Doğu cephesine nakledilmesinden yakınmıştı.
Operasyonun aktörleri Operasyonun iki kilit isminden Allen W. Dulles ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) en uzun süre görevde kalan sivil yöneticisiydi.
Almanların Alpler’deki büyük sığınağının bir efsane olduğu daha sonra ortaya çıkacaktı ama, 1944/45 kışında buna inananların ya da en azından bundan endişe duyanların sayısı az değildi. İşte bu ortamda Dulles bir yandan bu sığınağın hazırlıklarını araştırıyor diğer yandan da İtalyan direnişçilere daha fazla yardım edilmesi halinde kaplumbağa hızıyla kuzeye ilerleyen Müttefik ordularının hızlanacağını savunuyordu. Bu durumda, altı yıldır süregelen savaşı uzatması beklenen sığınak engellenebilirdi. Nitekim Dulles daha sonraları SS liderleriyle yaptığı görüşmelerin amacının sığınak planlarını engellemek olduğunu ileri sürecekti.
Ne var ki, Müttefik yüksek komutanlığı Güney Avrupa cephelerindeki yardımın büyük bölümünü Tito’nun partizanlarına göndermeyi sürdürdü ve bu nedenle İtalyan direnişi nispeten zayıf kaldı. Müttefikler’in, Kuzey İtalya’da etkin olan komünist partizanların güçlenmesini önlemek için bu yola başvurdukları da ifade edilmiştir. Ayrıca Müttefikler zorla askere alınan Çekler ve Mussolini’ye kurdurulan kukla faşist devletin (Salo Cumhuriyeti) bazı birliklerinin toplu halde taraf değiştirme taleplerini de kabul etmedi; onların küçük gruplar halinde güneye sızmaları istendi. Böylece Almanların İtalyan cephesi savaşın sonuna kadar ayakta kaldı.
Alman tarafında bir avuç en fanatik Nazi dışında herkes yenilginin kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Ancak ordu (Wehrmacht) liderleri, gerek SS’lerin korkusundan gerekse de hain olarak damgalanarak tarihe geçmekten kaçındıkları için durumu büyük bir sessizlik içerisinde izliyorlardı. Kaldı ki Alman subayları Hitler’e kişisel bağlılık yemini etmişlerdi ve bu gönüllü olarak yapılmış olmasa da, ciddiye alanları çoktu.
Operasyonun aktörleri
Karl Wolff ortada ise Naziler’in SS Birlikleri’nin başındaki en yüksek askeri lider Himmler’in emir subayıydı.
SS’ler barış arayışları konusunda biraz daha rahattı, çünkü çekinecekleri bir başka güç yoktu. Karl Wolff, bir zamanlar yardımcısı olduğu Himmler’in, üçüncü ülkelerin temsilcileri aracılığıyla Müttefikler’i barış konusunda yokladığından haberdardı. Bu nedenle rahat hareket edebiliyordu. Kaldı ki o dönemde Almanlar büyük savaş suçları işledikleri Rusya ve Doğu Avrupa’dan ilerleyen Kızılordu’ya teslim olmaktan “haklı olarak” korkuyorlardı. Bu nedenle Müttefikler’e teslim olmak için büyük çaba gösterdiler. Müttefikler kendilerine teslim olanların bir kısmını Ruslara verdi gerçi ama, onların çoğu SSCB ülkelerinden gelen kişilerdi ve Ruslar tarafından derhal idam edildiler. Nazilere gelince… Hem Amerikalılar hem de Ruslar bir kısmını mahkeme edip cezalandıracak ama önemli bir kısmını da Soğuk Savaş’ta birbirlerine karşı kullanacaklardı.
8 ve 9 Mart tarihlerindeki görüşmelerde OSS ajanları Wolff’un Himmler tarafından yönlendiriyor olmasından kuşku duyuyorlardı. Ayrıca Werner veya Dollman’dan birisinin ordu temsilcisi olarak geldiğini varsaydılar. Wolff, Dulles’in kayıtsız şartsız teslim önerisini reddetmedi ama diğer komutanları buna ikna etmenin zorluğunu öne sürdü. Bununla birlikte döner dönmez İtalya cephesinin başkomutanı Kesselring ile görüşeceğini söyledi. Ayrıca bir grup Anglo-Amerikan esirinin güvenliğini sağlayacak ve elinde kalan son bir grup Yahudi’yi serbest bırakacaktı.
Hitler’e en yakın isimlerden üst düzey SS Subayı Karl Wolff (en arkada).
Bu görüşmeler Batılı başkentlere bildirildikten sonra Amerikalılar ile İngilizler arasındaki sayısız anlaşmazlıktan biri daha patlak verdi. Müttefikler, Almanlar ile ayrı bir barış yapmayacakları konusunda antlaşmaya varmışlardı. Şimdi, İsviçre’deki bu görüşmelerin Rusya’ya bildirilmesi gerekiyordu. Ne var ki Amerikalılar konuyu Ruslara hemen açmak istemediler ve gerekçe olarak da bunun görüşmeleri tehlikeye atacağını ileri sürdüler. Ne var ki Churchill kendi inisiyatifi ile durumu hemen Moskova’ya iletti. Onun gerekçesi, Rusların aksi halde ayrı bir barış yapılacağını düşünerek bütün işbirliği kanallarını kapatacakları görüşüne dayanmaktaydı.
Churchill endişelerinde haksız değildi; çünkü Ruslar gerçekten de savaş boyunca bu endişeden hiç kurtulmamışlardı. Stalin’e göre Batılılar, Ruslar ile Almanların birbirlerini tüketmelerini bekleyerek avantaj elde edeceklerdi. Almanlar da bunu bilerek davranmışlar ve Ruslara, ikili ajanlar vasıtasıyla, sanki Batılılarla görüşüyorlarmış gibi sahte haberler sızdırmışlardı. Bu çerçevede daha önceleri Pravda gazetesinde bir haber yayınlanmış, sözde iyi haber alan Yugoslav ve Yunan kaynakları Pravda‘nın Kahire muhabirine Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’un İspanya’da İngilizlerle ayrı bir barış için görüştüklerini iletmişlerdi. Pravda‘nın Kahire’de bir muhabiri olmadığı biliniyordu. Belli ki bu haber Stalin tarafından muhtemel Anglo-Amerikan girişimlerini önlemek için yazdırılmıştı.
Esasen Ruslar, Avrupa’da ikinci cephe açılmasının da kasten, kendilerinin yıpratılması amacıyla geciktirildiğini ileri sürüp duruyorlardı. Savaşın sonu yaklaştıkça iki tarafın arasındaki çatlak giderek büyüyordu. Örneğin Ruslar 1944 yazı sonunda, Müttefik uçaklarına Varşova’daki ayaklanan Polonyalılara yardım atılması için üslerini kullandırtmamıştı. Müttefikler de 1945 başında Dresden’in bombalayan uçaklara sorun olduğu taktirde kesinlikle Rus bölgesine inmemelerini, ne pahasına olursa olsun Müttefik hatlarına dönmeye çalışmalarını, bu olmazsa da paraşütle atlayıp uçaklarını Alman topraklarına düşürmeleri talimatı vermişti. Böylece hassas hedefleme cihazları parçalanıp Rusların eline geçmeyecekti.
İşte, bu koşullarda, yani Churchill’in emrivaki mesajı resmî Müttefik mesajlarından önce Moskova’ya ulaşınca, Ruslar Bern’de İsviçrelilerin yardımıyla sürdürülen görüşmelere katılmak istediklerini ifade ettiler. Amerikalılar buna kesinlikle karşı çıktılar ve Churchill’in Rus temsilcilerin İsviçre’ye götürülmesi yolundaki talebini de reddettiler. Onlara göre bu politik bir konu değil, salt İtalya cephesini ilgilendiren bir askerî meseleydi.
İngiltere’den İtalyan partizanlara yardım Karl Wolff’un, Batılı Müttefikleri partizanlarla karşı karşıya bırakma tehdidinin üzerine İngilizler 1945’in Nisan ve Mayıs aylarında İtalyan direnişçilere yardımlarda bulundu. Kuzeybatı İtalya’nın Fransız Alplerine yakın Cuneo şehrine yapılan yardımlar uçaklardan atılan konteynırlarla gerçekleşti.
Böylece 11 ile 19 Mart tarihleri arasında ilişkiler gerginleşti ve Molotof kendilerinim katılmadığı görüşmelerin derhal kesilmesini talep etti. Buna rağmen görüşmeler devam etti ama İtalya’daki Alman komutanlar sorumluluk almaktan kaçındıkları için ciddi bir ilerleme kaydedilemedi. Nihayet Nisan sonunda 2 Mayıs’ta geçerli olmak üzere teslim antlaşması imzalandı ki, bu Almanya’nın topyekun teslim imzalanmasından sadece beş gün önce gerçekleşmiş oldu (Belge 7 Mayıs’ta imzalanmış olup, 8 Mayıs günü itibariyle geçerli olacaktı. Bu nedenle iki farklı tarihe rastlanmaktadır).
Operation Sunrise, böylece ne 2. Dünya Savaşı’nın genel gidişi ne de İtalya’daki askerî ve politik durum üzerinde ciddi bir fark yaratmadı. Ancak Batılılar ile Rusya arasındaki çatlağı derinleştirerek Soğuk Savaş’ın gelişmesinde küçümsenmeyecek bir rol oynadı. Ne var ki Trieste konusunda ciddi bir fark yarattığı söylenebilir. Burası, Yalta Konferansı ve diğer görüşmelerde savaş sonrası ateşkes hattı çizilmemiş yegane bölgeydi. Anglo-Amerikan güçleri, İtalya’da teslimin birkaç gün öne alınması sayesinde ilerleyip Trieste’ye girdiler ve büyük bir güçle ilerleyen Tito kuvvetlerinin buraya girmesini engellediler. İki taraf da haftalar boyunca bölgeye asker yığıp eller tetikte bekledi ama Yugoslavlar sonunda çekildiler. Bunda kuşkusuz Stalin’in onları bu konuda desteklememesinin de rolü vardı. İşgal ettiği muazzam bölgeleri sindirmeye çalışırken muhtemelen yeni bir sorun istememiş veya Yugoslav güçleri üzerindeki kontrolünün zayıflığı nedeniyle üzerine gitmemişti. Burada hem doğu-batı ilişkileri, hem de Rus-Yugoslav ilişkileri Soğuk Savaş’ın ilk sınavından geçmişti.
Naziler İtalya’dan çekiliyorlar
Karl Wolff’un Almanlar’ın İtalya’dan çekilmesini onayladığı Caserta’da imzalanan teslimiyet belgesi için 25 Nisan 1945’te verdiği vekaletname yazısı bugün Birleşik Krallık Milli Arşivleri’nde bulunuyor.
Sunrise’ın diğer bir kazancı, Almanların götürmekte olduğu Ufizzi Galerisi’ne ait sanat eserlerinin eksiksiz olarak iadesi ve bazı savaş esirlerinin serbest kalması oldu. Almanlar diğer bölgelerde savaşın son saatlerinde bile esirleri ve Yahudileri öldürmeye devam ederken, İtalya’ya gönderilmiş olanlar hayatta kaldılar. Bu arada çatışmaların yoğunluğunu düşürerek, iki taraftan birkaç bin asker ve partizanın hayatta kalmasını da sağlamış olabilir. Nihayet, Sunrise, bize savaşta ilişkilerin ne kadar karmaşık olduğunu ve müttefiklerle uğraşmanın bazen düşmanla uğraşmaktan daha zor olduğunu gösteren örneklerden birisidir.
Karl Wolff’a gelince… O, Batılı güçler ile belli ölçülerde işbirliği yapmanın savaş sonrasında Almanya’ya sağlayacağı avantajları en erken kavrayanlardan birisi olmuştu. Keza İtalya’daki konumunu mümkün olduğu kadar uzun sürdürerek astlarını belli ölçüde korumaya çalıştı. Bununla birlikte bu işi ancak 13 Mayıs’a kadar sürdürdü ve o gün tutuklandı. Himmler ve Heydrich öldükten ve Ernst Kaltenbrunner 1946’da idam edildikten sonra hayatta kalan en kıdemli SS lideri olacaktı. Buna rağmen Sunrise’daki rolü nedeniyle Nurnberg’de mahkemeye çıkarılmadı ve İngilizler tarafından 1949 yılında Hamburg’da sessizce yargılandı. O sıralarda Soğuk Savaş doruğa çıkmış, Berlin ablukası büyük bir krize dönüşmüştü. İtalya’da görüştüğü Müttefik komutanlar Lemnitzer ve Airey ile Dulles’ın lehinde tanıklıkları ile beraat etti.
Teslim belgesi imzalanıyor 29 Nisan 1945’te Nazi binbaşısı Eugen Wenner sivil kıyafetlerle İtalya’nın Caserta şehrindeki Müttefik karargahında Karl Wolff’u temsilen teslimiyet belgesini imzalıyor. Bu sırada Alman yarbay Victor von Schweinitz kendisi gibi sivil kıyafetlerle Wenner’i izliyor.
1962 yılında Eichman davası Nazi liderlerinin tekrar soruşturulmasına yol açtı. Karl Wolff’un Ulaştırma Bakanlığı’na yazdığı bir mektup ele geçti. Burada her gün “seçilmiş halktan” beş bin kişinin Treblinka’ya gönderilebilmesinden duyduğu mutluluğu dile getiriyordu. Treblinka’da ne yapıldığını bilmediğini ileri sürerek inanılması olanaksız bir savunma yaptı. Alman arşivlerinin düzenliliği 15 yıl hüküm giymesini sağlamıştı ve 1970’lerin ortasında hapisten çıktıktan bir süre sonra öldü.
Bununla birlikte Wolff, Soğuk Savaş’ın gelmekte olduğunu iyi tespit etmişti. 1945 Mayıs’ında tutuklandıktan kısa süre sonra iki astına şunları söylediği kaydedilmiştir: “Reich’ımıza tekrar kavuşacağız. Diğerleri kendi aralarında kavgaya tutuşacak ve biz ortada, ikisini birbirine karşı kullanacağız”. Almanlar Reich’larını geri alamadılar ama Soğuk Savaş sayesinde fiili bağımsızlıklarını daha erken kazanıp ülkelerini birleştirdiler. Bu dönemde Batılıların müttefiki olarak öne çıkacak olan kişi ise Amerikalıları ikna ederek Ruslara karşı Batı Alman istihbarat servisinin başına geçecek olan Reinhart Gehlen olacaktı. Bu yıllarda Nazi anti-komünizmi, Amerikan anti-komünizmi ile birleşerek Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynayacaktı.
Nurnberg’den kurtuldu ama fazla kaçamadı
Karl Wolff, Himmler ve Heydrich gibi Nazi liderleri öldükten sonra hayatta kalan en kıdemli SS lideriydi. Ama Operation Sunrise’daki rolü nedeniyle Nurnberg’de yargılanmadı. 1962’ta Almanya’daki Eichman davasında Nazi liderleri tekrar soruşturulmaya başlanınca suçlu bulundu ve 15 yıl hüküm giydi.
Sunrise’ın diğer yıldızı Allan Dulles ise bu sayede bir istihbaratçı olarak ün yaptı. Bu onun 1953 yılında CIA’nın beşinci direktörü olmasını ve sekiz yıl bu görevde kalmasını kolaylaştırdı. Bu dönemde kardeşi John Foster Dulles Dışişleri Bakanı, Sunrise’da birlikte çalıştığı İtalya’daki Amerikan generali Lyman Lemnitzer de ordu kurmay başkanıydı. Bu ekip sözkonusu dönemde birçok örtülü operasyona imza atacaktı ki, bunlar arasında İran’da Musaddık’a karşı ve Guetamala’da yapılan darbeler başta gelir. Nihayet Küba krizi sırasında da bu görevdeydi ama Domuzlar Körfezi çıkarmasının başarısızlığından sorumlu tutuldu. Daha fazla kaynak verilseydi, bunu başarabileceğini ileri sürmüştür.
Gerek 2. Dünya Savaşı’nda yetişen kuşak, gerekse de temeli atılan ilişkiler Soğuk Savaş’ın büyük bölümünde de dünya politikasını belirlemeye devam etti. Bu dönemin yapısı, psikolojik savaş ve örtülü operasyonlar geleneğinde büyük sıçramalara yol açmıştır.
SOVYET TV DİZİSİNDE “OPERATION SUNRISE”
Sovyetler’in Bond’u yoktuama Maxim Isaev’i vardı
BAHARIN ON YEDİ ANI, Yön.: Tatyana Lioznova, Oyn.: Vyacheslav Tikhonov, Leonid Bronevoy, Ekaterina Gradova.
Bölüm başına elli ile seksen milyon arasında izleyicisiyle Sovyetler Birliği’nin televizyon tarihindeki en popüler dizilerden “Baharın On Yedi Anı” başarısını Operation Sunrise hadisesine borçludur. 73’te çekilen ve ülkede halen daha gelmiş geçmiş en iyi casusluk-gerilim dizisi sayılan 12 bölümlük yapımda baş kahraman Maxim Isaev, Moskova tarafından görevlendirilmiş bir Sovyet ajanıdır. Isaev, Max Otto von Stierlitz ismiyle Nazilerin güvenlik ve istihbarat ajansı Reich Güvenlik Baş Dairesi’ne sızmış, yıllar içinde yakalanmadan üst düzeylere kadar yükselen bir Nazi subayı olmuştur.
Operation Sunrise’a doğru açılan yolda Nazi istihbaratının baş ismi Schellenberg, Hitler’in savaşa devam etmeye kararlı olmasına rağmen, Himmler’i Amerikalılarla gizli pazarlıklar yürütmesi için ikna eder. Böylece Almanlar Batı cephesinde savaşı durdurup bütün güçleriyle Doğu cephesinde Sovyetler’e yoğunlaşabileceklerdir. Bunun için Himmler, Karl Wolff’u Amerikan istihbarat ajanı Allen Dulles ile tarafsız İsviçre’de görüşmek üzere görevlendirir. Dizide savaşın sonlarına gelinmişken Isaev’in gizli görevi Amerikalıların Almanlarla kapalı kapılar ardında pazarlık peşinde olup olmadığını öğrenmek ve herhangi bir anlaşmaya ikili casusluk yaparak hem Hitler hem de Stalin adına engel olmaktır.
Tabii Isaev Nazi subayı olarak üst düzey mertebelere erişmek için çeşitli güç dengeleri kurmaya çalışırken birtakım şüpheleri üstüne çekmekten kendini alıkoyamamıştır. SS Generali Ernst Kaltenbrunner’in şüpheleri sonucunda Heinrich Müller onun hakkında soruşturma başlatır ve Isaev zorlu görevini yerine getirmeye çalışırken bir yandan da kimliğini gizli tutmayı başarmalıdır.
Yulian Semyonov’un aynı ismi taşıyan romanından uyarlanan dizide esasen Maxim Isaev, sert ve mantıklı karakteriyle Sovyetler’in 70’lerde Batı’nın tatlı dilli, nazik ve rahat James Bond’una verdiği bir cevap niteliğindedir. Öyle ki Isaev’in kadınlara ya da içki içmeye ayıracak vakti yoktur. O zamanını yalnız başına geçiren sık sık kahve ve sigara içen, kendisini işine adamış bir KGB ajanıdır. Dizi onun bu imajıyla ortaya çıktığında Sovyet istihbarat servisi KGB’nin genç ve eğitimli kesimleri kendisine çekmesi için adeta reklam kampanyası işlevini görmüştür. Nitekim önce KGB’nin sonra da Sovyetler Birliği’nin lideri olan Yuri Andropov diziyle ilgilenmesi adına bu amaçla görevlendirilmiştir. İlginçtir ki Putin de dizinin çekilmesinden tam iki yıl sonra 23 yaşında KGB’ye girmiş ve ilk görevini Isaev gibi Almanya’da yapmıştır.
Dizinin baş karakteri Max Otto von Stierlitz Nazilerin arasına sızmış, KGB ajanı Maxim Isaev’i Vyacheslav Tikhonov (sağda) oynamıştı.
Esas olarak sivillerin hedef alınarak askerî yapıların ve ülkelerin çökertilmesi tarihte ilk kez İspanya İçsavaşı’nda denendi; 2. Dünya Savaşı sırasında ise yaygın şekilde uygulandı. 1944’ten sonra özellikle Almanya’nın Dresden şehrini hedef alan ve Japonya’ya atılan atom bombalarıyla tepe noktasında varan katliamlar, savaş ve insanlık tarihindeki en büyük trajedileri yarattı.
1. Dünya Savaşı’nın en korkunç yanı siperlerdeki topçu bombardımanı dehşetiydi. 2. Dünya Savaşı’nda ise vahşet çok daha büyümüştür. Bunların birincisi sivillerin ve savaş esirlerinin toplu katliamıdır. İkincisi ise burada ele alacağımız terör bombardımanlarıdır. Öncelikle söyleyelim ki, bunları savaşan güçlerin hemen hepsi az veya çok oranda uygulamıştır. Tabii, hava kuvveti olmayanlar veya başkaları tarafından kurtarılan bazı küçük ülkeler hariçtir ama, onların da bir kısmı savaşın karmaşası içerisinde çoğu etnik ağırlıklı toplu katliam yapmışlar ve/veya sivilleri sürgün etmişlerdir.
Bilindiği gibi 1936-39 İspanya İçsavaşı, bir anlamda 1939-45 savaşının küçük bir provasıydı. Guernica ve Madrid’in bombalanması gelecekteki dehşetin habercisi oldu. 1939’da ise Polonya ordularının dağılmasından sonra yarısına yakını subaylardan oluşan birlikler Varşova’da son bir direniş gösterirken, şehrin işkencesini uzattılar. Burada Alman uçakları kenti yıkmak için büyük bir hevesle saldırdı; çünkü yüz yıldır Rusya ile birlikte işgallerinde bulunan ancak asimile etmeyi başaramadıkları bu ülkenin 1918’de yeniden ayağa kalkmış olmasını hazmedememişlerdi. İşte şimdi gene Ruslar ile birlikte iki koldan saldıracaklardı. 1939 bombardımanı Varşova’nın 2. Dünya Savaşı’nda uğradığı ilk büyük yıkımdı ve sonuncusu olmayacaktı.
Dresden dümdüz oldu Almanya’nın tarihî şehri Dresden, 13 Şubat-15 Şubat 1945’teki bombardımanların ardından tanınmaz hâle gelmişti. City Hall Kulesinin önünde eskiden binalarla dolu olan alan, günümüzde otopark olarak kullanılıyor.
Varşova’ya yapılan hava akınları daha savaşın ilk günü başladı. Kentin altyapısı çökerken yangınlara müdahale edilemedi ve yüz binlerce kişi evsiz kaldı. Hava bombardımanının acımasız olmasının bir nedeni de, Polonya orduları dağıldıktan sonra Alman tümenlerinin Varşova’da daha fazla kayıp vermeden bir an önce Batı cephesine gönderilmek istenmesiydi. Bu nedenle hastaneler dahil olmak üzere hiçbir hedef esirgenmedi, yangın bombaları atıldı, kent dumanlardan görünmez oldu. Yiyecek bulmak için dolaşan siviller makineli tüfekle tarandı.
Dehşeti artıran bir faktör de gecikmeli tapalar ile patlamaların sürekli kılınmasıydı. Son saldırıya geçtikleri 25 Eylül günü 1200’e yakın çıkış yaparak Alman uçakları 550 ton bomba attılar ve bombardıman şehrin teslim olduğu 28 Eylül’e kadar sürdü. Kentin yanıp yıkılmasını iki taraf da, yani Almanya ile Müttefikler kendi cephelerinde propaganda için kullandı.
1939 Eylül sonundan 1940’ın 10 Mayıs’ına kadar Batı cepheleri “sahte savaş” adı verilen bir durgun döneme girdi. O tarihte Almanlar, Hollanda, Belçika ve Ardenler üzerinden “yıldırım savaşı”nı başlattılar. Rotterdam’a yapılan bombardıman bu dönemin olaylarında önemli bir yer tutar. Almanlar burada da kent savaşlarına girmeden şehri hızla teslim almak istiyordu. Hollandalılar direnişe niyetli değildi ama, teslim heyeti görüşmeye giderken Luftwaffe’ye haber ulaştırılmadı ve 14 Mayıs günü Luftwaffe önceden hazırlanan plana göre kent merkezini bombaladı. Dünya artık terör bombardımanları çağına girmişti.
Varşova ve Rotterdam, savaşın geri kalanı boyunca İngilizler tarafından Alman kentlerinin bombalanması için bahane olarak kullanıldı. Bu işi “Şişko Goering” ile “Kalleş Hitler” başlatmıştı; o halde başlarına gelenlerden kendileri sorumluydu. Ama işin bu safhaya gelmesi için arada bir basamak daha vardı ve o da Londra’nın bombalanmasıydı.
1940 yazında beş Batı Avrupa ülkesini işgal eden Almanlar İngiltere’yi de pes ettirmek için “The Blitz” adı verilen bombardımanı başlattılar. Temmuz sonundan Kasım’a kadar İngiltere’de 20.000’i Londra’da olmak üzere 40.000 sivil öldü. Londra yanıp yıkılırken Coventry, Liverpool, Portsmouth ve Southampton en çok zarar gören kentler arasındaydı. Yangın bombaları işin dehşet kısmını çok iyi ortaya koyarken, İngilizleri de terör bombardımanına yönelten esas faktördü. Onlar da yangın bombaları, parça tesiri ve yüksek infilaklı bombalardan oluşan ölüm kokteylleri hazırladılar.
1940-41 kışında İngiltere’de yanıp yıkılan kentlerin dumanları tüterken ve muzaffer Almanya tek başına kıtaya hakimken, Alman moralinin yıkılabileceğine ancak İngiliz bombardıman komutanlığının tutucu doktriner kurmayları inanabilirdi. Yazdıkları raporlarda “Batı Almanya’nın nüfusu kesintisiz patlayıcı yağmuru altında sığınaklara koşuyor ve nefret edilen Nazi rejimine karşı komplo yapıyor” şeklinde, gerçekle en ufak alakası olmayan değerlendirmeler bulunuyordu. “Batı Almanya”dan söz etmelerinin nedeni ise Berlin’e yapılan akınlarda aşırı kayıp vermeleri, bu dönemde daha çok Hamburg liman kenti ile Düsseldorf, Köln, Essen gibi Ren bölgesi hedeflerine yönelmeleriydi.
Hamburg savaş boyunca en çok yanıp yıkılan kentlerin başında geliyordu. 27/28 Temmuz 1943 gecesi kent, tarihte ilk kez rastlanan korkunç bir ateş fırtınasını yaşadı. 24/25, 27/28, 29/30 Temmuz ve 2/3 Ağustos geceleri RAF, 25 ve 26 Temmuz gündüz saatlerinde de Amerikan 8. Hava Kuvveti tarafından atılan çok sayıda yangın bombası 22 kilometrekarelik bir alanda 1000+ derecelik bir ısı yarattı ve yangınlar çevredeki havayı saatte 250 kilometreye varan hızla çekmeye başladı. İnsanlar, çatılar, ağaçlar, her şey alevlere doğru sürüklendi. Isı insanları sığınaklardan çıkmaya ittikçe, patlayan bombalar onları geri inmeye zorladı. Tekrar sığınağa indiklerinde karbon monoksitten öldüler ve sığınaklar birer krematoryuma döndü.
Bu hafta içerisinde Hamburg’da yaklaşık 50.000 kişi hayatını yitirdi, 1 milyon kişi kenti terketti. Alman hükümeti burada oluşacak bir paniğin ülkeye yayılmasını önlemek için özel gayret sarfetti ve başarılı da oldu. Kent, konutların üçte ikisi mahvolmasına rağmen hızla toparlandı ve sadece yedi haftalık üretim kaybına uğradı. Sonuçta Almanlar giderek artan bombardımanlara rağmen, Rus orduları Berlin sokaklarında Hitler’in sığınağının kapısına gelinceye kadar teslim olmadılar.
Kalıcı izler Bombardımanların etkisi, şehirler üzerindeki kalıcı izler bıraktı. Dresden Frauenkirche ray hattı, bombardımandan yedi yıl sonra.
İngilizlerin, kara harekatını reddederek, bunun yerine Alman kentlerini yakıp yıkmaktan başka bir şey düşünmeyen Harris’i komuta makamında tutmaları ilginçtir. Normandiya çıkarması hazırlıklarının başladığı 1943 sonlarında bile “Berlin’i yıkarak 500 bombardıman uçağı bedel mukabilinde savaşı kazanırız” diyordu. Belki de Amerikalılar ile birlikte diğer operasyonları hazırlarken, Almanları yıpratmak için onun gibi, kayıplara hiç aldırmadan hedefine kilitlenmiş birisini görevde tutmak istediler. İşte bu genel çerçeve içerisinde Alman kentleri muazzam bir yıkıma uğradı; ama bunlar içerisinde Dresden’in özel bir yeri vardır.
Dresden, Doğu Almanya’da, Silezya’nın başkenti olan güzel bir Ortaçağ kenti idi. Bir askerî hedef olarak fazla önemi yoktu ama Harris’in derdi bu değildi. O, katliamın kod adı olan “moral” kelimesinin arkasına gizlenerek, o güne kadar nispeten sağlam kalmış olan son Alman kentlerinin de yakılması peşindeydi. Bu olayın gerçekleştirildiği 1945 Şubat’ında Almanya’nın yenileceği beklenmekle birlikte bunun ne kadar süreceği hâlâ bilinmiyor, altıncı yılını süren savaşın fedakarlıkları öfkeyi son haddinde tutuyordu. Keza toplama kamplarının vahşeti de ortaya çıkmaktaydı. Bu nedenle itiraz olsa bile, dikkate alınması beklenmezdi.
Birkaç kaynakta, Berlin’e hücuma hazırlanan Rusların Dresden demiryolu merkezinin imhasını talep ettiklerinden sözedilir ama böyle bir bilgi çoğu kaynakta yoktur. Her halükârda Harris, eski ahşap evleri ve daracık sokaklarıyla ilgisini bekleyen sıradaki hedefini (kendi sözleriyle) şöyle tanımlamıştı: “İnsan yerleşiminden çok, ateş almaya hazır bir odun yığınını andırıyor”. Kentin 600.000 olan nüfusu Ruslar’ın önünden kaçmakta olan mültecilerle 1 milyona yaklaşmış olup, bir miktar Müttefik savaş esirini de barındırıyordu. Kader onlara, tıpkı Hiroşima ve Nagasaki’deki savaş esirleri gibi, kendi uçaklarından gelecek bir ölüm hazırlamaktaydı.
Dresden, RAF tarafından 13/14 Şubat gecesi 2.659 ton yangın ve infilak bombası atan 805 uçakla bombalandı. 14 ve 15 Şubat günlerinde Amerikalılar her seferinde 600’den fazla uçakla iki akın daha yaptılar. Burada da muazzam bir alev fırtınası oluştu ve sığınaktaki insanlar bile binlerce derecedeki ısıyla kavruldu. Nehre atlayanlar da alev fırtınasından kurtulamadı. David Irving 1963’te Dresden ile ilgili kitabını yayımlayınca, ben de uzun süre burada verilen 135.000 ölü rakamını temel almıştım. Ne var ki daha sonra (o yıllarda Doğu Almanya’nın bir parçası olan) Dresden polis şefliğinden alınan bilgilerin 25.000 ölü ve 35.000 kayıp olduğu şeklindeydi ki, bu da 55-60.000 gibi yine muazzam bir ölü sayısına işaret eder.
Atom bombaları: En az 129 bin ölü Hiroşima’ya atılan atom bombası, Hiroşima Ticaret Müzesi Binası’nın kubbesinin tam üzerinde patlamıştı. Bugün bu bina “Atomic Bomb Dome – Atom Bombası Kubbesi” olarak bilinen Hiroşima Barış Anıtı Parkı’nda korunuyor. 6 Ağustos 1945’teki Hiroşima ve 3 gün sonraki Nagazaki bombardımanları sonucu en az 129 bin kişi hayatını kaybetti.
Tokyo’nun bombalanması ise daha büyük bir trajedidir. Amerikalılar Japon anakarasına yakın adaları ele geçirdikçe üsler oluşturdukları gibi, daha yüksekten daha çok bomba bırakabilen B-29 Superfortress uçaklarını da devreye sokmuştu.. Böylece, 1942’de sadece psikolojik etki için Tokyo’ya yapılan küçük Doolittle akınından sonra, 1944’te Japonya anakarasına ciddi bombardıman başladı. Bunlar 25 Ağustos 1945 günü ülke teslim oluncaya kadar sürdü ki en büyüğü 9/10 Mart 1945 tarihinde yapılan Tokyo bombardımanıdır. “Operation Meetinghose” adı verilen bu olayın savaş hedefleriyle ilgisi olmayıp, tam anlamıyla bir terör ve intikam bombardımanı olduğu açıkça görülür. Öncelikle, herhangi bir askerî tesis veya sanayi bölgesi değil, doğrudan yerleşim yerleri hedef alınmıştır. İkinci olarak, çoğu ahşap hatta kağıttan yapılmış evleri yakmak için bomba yükü çok az sayıda tahrip bombası ve on binlerce küçük yangın bombasının bileşiminden oluşturulmuştur. Ayrıca, daha fazla yangın bombası yüklenilebilmesi için uçakların makineli tüfekleri çıkarılmış ve dalgalar halinde akın yapılmıştır. Bu bombardımanda şehir üzerinde olulan alev fırtınaları o kadar büyüktü ki, ışığı 200 km’den görülebiliyor, ısı dalgası uçakları yükseltiyor, yanan cesetlerin kokusuyla karışık duman pilotların kusmasına yol açıyordu. Önceki ay yapılan bir bombardımanda şehrin 2.5 kilometrekarelik bir alanı yanmıştı. Bu bombardımanda ise 42 kilometrekare kent alanında 286.000 bina yok oldu, evsizlerin sayısı 1 milyonu geçti. Tıpkı Dresden’de olduğu gibi, suya atlayarak kurtulmaya çalışanlar haşlandı, sığınaktakiler zehirlendi ve kavruldu. Japonlar sanki yüzyıllar boyunca bu ateşe odun taşımışlardı. Uzaktan izleyenler “cehennem bile bu kadar sıcak olamazdı” demişlerdir.
Tokyo Polis Müdürlüğü’ne ait olduğu ifade edilen 124.711 kişinin öldüğünü rakamına rastlanmakla birlikte, 80 ila 150 bin arasında değişen rakamlar bulunmaktadır ve gerçek rakam asla bilinemeyecektir. Tokyo’ya birkaç akın daha yapıldıktan sonra Mayıs ayında bunlar kesildi, çünkü yarısından fazlası yakılan kentte toplu hedef kalmamıştı. Ne var ki Kobe, Osaka, Nagoya, Kawasaki ve Yokohama kentleri de terör akınına maruz kalmışlar ve binalarının dörtte biri ila yarısını yitirmişlerdi. Japonya’da siviller o kadar ezildi ki, savaşın son dönemi ve teslimden sonraki ilk dönemde yüz binlerce insan açlık ve hastalık nedeniyle hayatını yitirdi. Tabii, bu arada Japonlar’ın da masum olduklarını sanılmamalı. Çin’de sivil halka yönelik sayısız katliamlar vardır. Literatüre “Rape of Nanking” adıyla geçen acımasız katliamın, Şanghay’ın bombalanmasının ve bu ülkeye havadan hıyarcıklı veba mikrobu atılarak en az on bin kişinin öldürülmesinin sorumlusu Japon genelkurmayıdır. Tencere dibim kara, seninki benden kara.
2. Dünya Savaşı’nda bombardıman, sivillere karşı özel bir terör yöntemi olarak benimsendi. Atom bombalarının da -şayet atılacaksa- niçin askerî üslere değil de kentlerin ortasına atıldığı sorulmalıdır. Bombanın tesirini göstermenin elbette başka yolları vardı. Burada en mâkul yanıt, terör-korku-intikam saiklerinin devreye girmesidir. Amerikalıların atom bombasını Almanya’ya atıp atmayacaklarını bilemeyiz; belki de atarlardı ama ırkçı önyargıların ve Pearl Harbor/Bataan/Okinawa/Iwo Jima/kamikazeler gibi olayların yarattığı intikam duygusunun bu bombaların sivillere yönetilmesini kolaylaştırdığını söylemek olasıdır.
DEHŞETİN ANALİZİ
Yeni silahlı gücün engellenemez yükselişi
1.Dünya Savaşı’nda hava kuvvetleri yeni bir güç olarak ortaya çıkınca, bunun nasıl kullanılacağı üzerine tartışmalar da yoğunlaştı. İlk başta keşif ve düşman keşfini önleme amacıyla kullanılan uçaklar, aradan bir yıl bile geçmeden yer hedeflerine taarruza başladılar; hemen akabinde de bombardıman ve avcı filoları olarak ayrıldılar. Almanlar 1915’ten itibaren Londra’yı önce zeplinler sonra uçaklarla bombardıman ettikleri zaman fazla hasar veremediler ama, İngiliz RAF’ın kurucularından olan Trenchard “hava bombardımanın moral etkisi maddi etkisinin 20 katıdır” demişti.
İngiltere bombardıman komutanlığına giderek daha büyük önem vermeye başladı. 1921’de The Command of Air adlı kitabını yayınlayacak olan İtalyan generali Guilio Douhet de hava bombardımanı ile sivil halkın moralinin yokedilerek düşmanın savaş azminin kırılabileceğini iddia etti. Trenchard ve Douhet “stratejik bombardıman” tezinin kurucuları sayılır. 1940 yazındaki “Blitz” sonrasında İngilizler Alman avcı uçaklarıyla başa çıkamayınca gece bombardımanına ağırlık verdiler ama, yapılan bir inceleme o dönemde uçakların sadece üçte birinin bombalarını hedefin etrafındaki 15 kilometre çapında bir daire içine düşürebileceklerini gösterdi. Yani, bir şehirden daha küçük bir hedefi vuramıyorlardı. Bunun üzerine şehirleri bombalamaya geçtiler.
Tokyo 1945Sivillerin dehşete düşürülmesiyle ülkenin veya şehrin kolayca teslim olacağı inancı bombardımanların başlatıcısı oldu. Fakat birçok örnekte sivillerin teslim olmaktansa direnmeyi seçmesi bunu boşa çıkardı. Tokyo, 1945.
Churchill’in bilimsel danışmanı Lord Cherwell, konutları tahrip etmenin Alman direnişini kırmanın en iyi yolu olduğunu ileri süren bir tez geliştirdi. İngiltere’de Hull kentinin bombalanması sonrasında her on evden birinin bombalanmasına rağmen halkta ciddi moral bozukluğu olduğunu, evlerini yitirmenin insanları arkadaşları veya akrabalarını yitirmekten daha çok etkilediğinden hareketle, 58 büyük Alman kentinin bombalanmasının Alman moralini yıkacağını söyledi. Böylece, nokta hedeflerinde bombaların çok büyük bölümü boşa giderken, bu oran deniz hedeflerinde % 99’a varırken, kent bombardımanında her bombanın işe yarayacağı düşünüldü. İngiliz bombardıman komutanı Arthur Harris ise durumu büyük bir hevesle özetledi: “Kentleri bombardıman etmemizin nedeni fabrikaların yanında olmaları nedeniyle değildir. Niyetimiz sivilleri dehşete düşürmek, evleri yıkarak büyük bir mülteci kitlesi yaratmak, ulaştırma ve altyapıyı yıkarak hayatı felç etmektir. Nüfusu yüz binden fazla olan 58 Alman kentinin yakılıp yıkılması Almanya’yı teslime zorlayacaktır”.
Harris bundan sonra tüm gayretini kentler üzerinde yoğunlaştırdı ve Normandiya çıkarması hazırlıkları da dahil olmak üzere, Müttefik Yüksek Komutanlığı’nın tüm diğer hedefler için filo tahsisine karşı savaş açtı. “Berlin’e dört akın daha yaparsam savaş biter” diyordu ama çok iyi korunan bu kente yapılan akınlar muazzam kayba yol açmaktaydı. Bu sabit fikri RAF bombardıman filosunun savaş boyunca 7.449 dört motorlu bombardıman uçağı ve yaklaşık 50.000 değerli havacı yitirmesine yol açtı. USAAF ise 8.067 dört motorlu bombardıman uçağı yitirdi. Harris’in yaptığı işe duyulan tepkiler giderek artmış olmalı ki, savaştan sonra emsalleri arasında bir tek o mareşal yapılmadı ve son yıllarını küskünlük içerisinde geçirdi (Arthur ‘Bomber’ Harris (1892 – 1984), 1977’de kendisiyle yapılan bir röportajda “bir daha o zamanı yaşamak durumunda kalsam, yine aynı şeyi yapardım” demişti.
Terör bombardımanı ile düşmanın moral çöküntüsüne uğratılıp iradesinin kırılacağı tezi çok tartışmalıdır. Ne İngiltere ne de ondan çok daha fazla bombardımana uğrayan Almanya’da teslim eğilimi görülmemiştir. Hollanda ise Rotterdam bombalanmadan teslime karar vermişti. Japonya da çok ağır bombardımana karşı teslim olmadı ve şayet iki atom bombası atılmasaydı gene olmazdı. Vietnam’a gelince… 2. Dünya Savaşı sırasında tüm ülkelere atılan bombalardan fazlasına tek başına maruz kaldı ama halkın iradesi kırılmadı. Bununla birlikte terör bombardımanı bugün ABD’nin hava doktrinin önemli bir parçası olup “shock and awe” adıyla anılmaktadır. Bağdat’ın bombalanması buna örnektir.
VERİLER NEYİ İFADE EDİYOR?
Kağıthane üzerindeki rakamlar ve ölen gerçek insanlar
Savaş kayıpları, özellikle de bombardıman kayıplarıyla ilgili verilerde muazzam farklılıklar bulunması birçok kişiyi şaşırtmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Öncelikle, savaş sırasında kentlerde birçok kişi geçici olarak veya kaybıyla ilgili bildirimde bulunacak bir yakına sahip olmadan yaşamaktadır. Kaldı ki çoğu zaman kayıtlar da yanıp yokolur veya kasten imha edilir. Bazı kişiler kentten ayrılmış, kaçmış; bazı mülteciler veya çalışanlar ise yeni gelmiş; keza aileler dağılıp birbirinden habersiz olarak farklı yerlere sürüklenmiş oluyordu. Bazı cesetler eriyip gidiyor ya da toplu mezarlara sayılmadan gömülüyordu. Bu kaosu hayal etmek bile kolay değil. Ayrıca çoğu zaman yetkililer kayıp rakamlarını daha az gösterirken karşı taraf da abartıyordu.
Sonraki yıllarda yazarlar ve araştırmacılar da ideolojik tutumlarına göre rakam tercih ettiler, ediyorlar. Bu rakamlar doğruymuş gibi kayıtlarda kalıyor. 2. Dünya Savaşı’nda ve hemen akabinde on milyondan fazla evsiz kalan ya da anayurtları işgale uğramış mülteci, sayısı bilinmeyen köle işçi, yurtlarından sürülen etnik azınlıklar (ki bunların sayısı da on milyondan fazladır), esir kamplarında ölen yaklaşık dört milyon asker ve bu arada kaldıkları ve gittikleri yerlerde ve dahi yollarda katliama uğrayanlar, siyasi cinayetler, direnişte ölenler ve direnişçiler tarafından öldürülenler…
En iyi niyetli çabayla bile içinden çıkılmayacak bir kaostur bu. Bu nedenle rakamlara mertebe olarak bakmak en doğrusudur. Öte yandan, 80 veya 150 bin ölü bizim için sadece bir rakamdır ama, aradaki fark 70 bin ailenin trajedisidir. Bunlar birkaç nesil sonra geçmişe gömülüyor. Bugün ülkemizde kaç kişi sürülen veya katliama uğrayan atalarını biliyor?
Hayatını Afrika gorillerini araştırmaya adamış Dian Fossey, bundan 32 yıl önce Ruanda’daki araştırma merkezinde vahşi şekilde öldürülmüştü. Çoğumuzun National Geographic belgesellerinden ve beyazperdeden tanıdığı Fossey, biricik ailesi olarak gördüğü, birlikte yaşadığı gümüş sırtlı gorillerle ölümde de buluşmuştu. Bir bilim insanının unutulmaz mücadelesi.
Gorilleri tanıyorduFossey, zamanla her bir gorilde birbirinden farklı burun izlerini ayırt edecek kadar yetkinleşti; bu izlerin fotoğraflarını çekti, resimlerini çizdi, giderek gorillere isim vermeye de başladı.
Ruanda, Uganda ve Kongo’nun sınırlarında, 80 km. boyunca Virunga volkanik sıradağları uzanır. Bu sıradağlardan Karisimbi ve Visoke’yi birleştiren, neredeyse her zaman sisler içinde olan sırtta, deniz seviyesinden 3000 m yükseklikte, yağmur ormanları arasında bir mezarlık var. Yosunlarla kaplı 25 tahta tabela ve bir bronz mezar taşının altında, 25 goril ve bir kadın yanyana yatıyor. Mezarları gibi kaderleri de ortak; burada yatan gorillerin çoğu ve kadın, vahşi cinayetlere kurban gittiler.
Gorillerle ilk karşılaşma
Amerikalı Dian Fossey 1963’ün Eylül ayında, neredeyse bir yıllık maaşına denk bir banka kredisi çekerek, uzun süredir düşlerini süsleyen kıtaya, Afrika’ya yedi haftalık bir tatil için gelmişti. Kenya, Tanzanya, Kongo ve şimdiki adı Zimbabve olan Rodezya’da, kıtadaki yaban hayata tanıklık edeceği yerleri, millî parkları, yaylaları, dağ kraterlerini, gölleri dolaştı. Durakları arasında hayvanbilimci George Schaller’in gümüşsırtlı dağ gorillerini bir yıl süreyle incelediği Kongo’daki Kabara bölgesi de vardı. Dian, gorillerle ilk karşılaşmasından şöyle söz edecekti: “Gorillerle ilk karşılaşmamı hiç unutmadım (…) Bitki örtüsünü incelerken, bizimle eşit derecede meraklı siyah grubu farketmiştik. Liderlerinin çehresi ve bize arkaları dönük tüylü kafalar. Parlak gözler, geniş alnının altından sinirli bir şekilde bakıyordu; sanki bizim arkadaş mı düşman mı olduğumuzu kestirmeye çalışıyordu (…) Büyük maymunlarla ilk karşılaşmamdan etkileyici bir izlenim kaldı. Oradan gönülsüzce ayrıldım, ama bir şekilde sisli dağın gorilleri hakkında daha çok şey öğrenmek için geri döneceğimi biliyordum”.
Alaylıydı, etolog oldu Dian Fossey, başta goriller üzerindeki incelemesine bir alaylı olarak başlamıştı, 1976’da Cambridge Üniversitesi’nde yaptığı hayvan davranışları alanındaki doktorasıyla etolog unvanını aldı.
Leakey ile kesişen yollar
Dian Fossey, daha önce ünlü paleoantropolog Dr. Louis Leakey ile tanışmıştı. Bu gezi sırasında Kabara’ya mutlaka uğrayarak gorilleri görmesini de o salık vermişti. Leakey’in önerisine uyarak Kabara’ya giden Fossey, tatilinin sonunda Kentucky Louisville’deki yaşamına geri döndü. Ama Afrika’yı ve bağrındaki yaban hayatı, özellikle gorillerle karşılaştığı büyüleyici anları ve Leakey ile yaptığı sohbetleri aklından çıkaramadı. Courier-Journal gazetesinde Afrika izlenimlerini ve fotoğraflarını paylaştığı üç yazısını yayımladı.
Kongo’da ve Ruanda’da
Dian Fossey bundan sonraki ilk sekiz ayını Swahili dilini öğrenerek ve 1959-1962 arası dağ gorilleriyle iki yıl kadar çalışmış olan George Schaller’in yayımladığı kitabı hatmederek geçirdi. Doğduğu ve 32 yılını geçirdiği ülkeyi, akademik eğitim gördüğü ve on yıllık sağlık uzmanlığını bırakarak yeni yaşamına doğru yola çıktı. 1966’ın Aralık ayında Nairobi’ye vardı ve ilk önce Tanzanya Gombe Çayı Şempanze Rezervi’ne, Jane Goodall’ı ziyarete gitti. Burada Jane’in şempanze çalışmalarını gözlemled; ondan deneyimleri ve yöntemleri hakkında bilgi aldı.
Daha sonra Kongo Kabara’da, gorillerle ilk kez karşılaştığı yaylada kamp kurarak çalışmaya başladı. Kongo’da karışıklığın egemen olduğu zamanlardır; Belçika’ya karşı verilen bağımsızlık savaşı henüz bitmiştir ama, ülke içindeki ayrılıkçı grupların birbiriyle savaşı sürmektedir. Çalışmalara başladıktan 10 ay sonra, içsavaş kamp alanına da ulaşır ve askerler Dian ile çalışanlarını dağdan indirip gözaltına alırlar. Fossey rüşvetle gözaltından kurtulur ve Kisoro’ya kaçar. Uganda makamları Kongo’ya dönmemesini söylese de Fossey kolay vazgeçecek biri değildir. Dr. Leakey ile birlikte, çalışmasını sıradağların Kongo tarafında değil, Ruanda tarafında devam ettirmeye karar verir.
Dian Fossey, Karisimbi ve Visoke dağlarının arasındaki sırtta kurduğu kampa, her iki dağın kesişimi olan bir isim verir: Karisoke Araştırma Merkezi. Takvimler 24 Eylül 1967’yi göstermektedir.
Ancak yeni bir zorluk vardır: Kongo tarafındaki dağ gorilleri, Schaller’in çalışmalarından ötürü insana alışıktır fakat Ruanda tarafındaki goriller için insanlar, kaçak avcılardır; onlardan uzak durulması gerekir! Fossey’in burada izlemeye başladığı, farklı numaralarla andığı goril gruplarına yaklaşabilmesi zaman alacaktı. Önceleri onları uzaktan izleyerek eylemlerine, mimiklerine, çıkardıkları seslere aşina oldu. Sonra güvenlerini kazanmak için onları taklit etti, benzer sesler çıkarttı ve onlar gibi ağır hareketlerle yabani kereviz sapı kemirdi. Daha sonraları gorilleri kendine alıştırmadaki başarısını, ABD’de mesleğini yaparken, otistik çocuklarla çalışmalarından edindiği deneyimlere borçlu olduğunu söyleyecekti.
Goriller kendisine yaklaşana kadar bir girişimde bulunmuyordu. İlişkiyi, gorillerin belirlediği koşullarda yürüttü. Yaban ortamda kendisine yeten koşullarda bulunan, insana hiçbir gereksinim duymayan bir canlıyla, başka türlü uzun vadeli bir ilişki kurabilmek mümkün değildi.
Zamanla her bir gorilde birbirinden ayrı olan burun izlerini ayırdedebilir hâle geldi; bu izlerin fotoğraflarını çekti, resimlerini çizdi, giderek gorillere isim vermeye de başladı.
Dian Fossey çalışmalarından ancak çok küçük bir çevrenin haberdar olduğunu, herkesten uzakta ve izole yaşadığını, alaylı bir araştırmacı olduğundan yaptıklarının akademik meşruluğundan kuşku duyulduğunu düşünmekteydi. Ocak 1970’te National Geographic’e kapak olmasıyla, geniş çevrelerce de tanınan biri haline geldi. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi’nde hayvan davranışları alanında doktoraya başladı; 1976’da doktoralı bir etolog olacaktı.
‘Dağda yalnız yaşayan kadın’
Ruanda dağlarında hayat hiç kolay değildi; günün çoğu yağışlı, hava nemli, insan boyunda ısırgan otları ve yabani kerevizlerle kaplı yamaçlar güneşli günlerde bile ıslaktı. Fossey ise ilk gençliğinden beri sigara tiryakisi ve astım hastasıydı. Oksijenin az olduğu yükseklerde akciğerleri zorlanıyordu. Diğerlerinin bir saatte tırmandığı yamaçları, iki-iki buçuk saatte, nefes nefese aşabiliyordu. Defalarca kaygan toprakta düşmüş, kemiklerini kırmış, bir keresinde kırık kaburga parçası akciğerlerini delmişti. Ama değil kampı bırakmaya, tedavi görmeye bile -çok zorunlu kalmadıkça- yanaşmıyordu.
Fossey kampta günlük işlerde çalışan yerliler dışında çoğunlukla yalnız kaldı; giderek yalnızlığına daha çok sarılmaya, kampa gelip gidenlerle daha az iletişim kurmaya başladı. Çalışmalara katılmak üzere gelen öğrencilerin çoğu birkaç günden fazla dayanamayıp geri dönüyordu. Fossey de arkadaşlarına yerli halkın taktığı “Nyramachabelli” adını kendisine yakıştırıp, gururla “dağda yalnız yaşayan kadın” anlamına geldiğini yazıyordu.
Fossey’in çocukluğu da yalnızlık ve sevgisizlikle geçmişti; onu hiçbir zaman benimsememiş bir üvey baba ve umursamaz bir anneyle büyümüştü. Çocukluğunda göremediği ilgi ve şefkati, başkalarına sunabileceği bir meslek seçmiş, sağlık çalışanı olmuş, tüberküloz hastalarıyla, otistik ve engelli çocuklarla çalışmıştı. Karisoke’de ise tüm duygusal yakınlık ve bağlanma ihtiyacını, gorillerle kurduğu iletişimle karşılamaya başlayacaktı.
Goriller için savaş
Virunga ve Karisimbi Dağları, Ruanda Hükümeti tarafından millî park ilan edilmişti. 1920’lerden beri dağ gorili avı yasak olamasına rağmen, kaçak avcılar bölgede yoğun faaliyet halindeydi ve park görevlilerine rüşvet vererek işlerini yürütüyorlardı.
Gorillerin dolaştığı yerlerde yüzlerce kapan vardı. Bu kapanlar ceylan ya da manda yakalamak amacıyla kurulmuş bile olsa, bunlara yakalanan gorillerin ayaklarında kangrenlere, sonu ölümle biten enfeksiyonların geliştiği yaralanmalara yolaçmaktaydı. Ayrıca çobanlar ve sürüleri gorillerin beslendiği bitkileri eziyor, onları dayanamayacakları kadar soğuk bölgelere çıkmaya zorluyordu. Fossey bu duruma karşı bir şeyler yapmak istedi; araştırma için aldığı fonların bir bölümüyle silahlı devriyeler kiraladı. Dört Afrikalı çalışandan oluşan devriye ekibi, bir yılda 987 avcı tuzağını imha etti. Bu da yerli halk ile Dian Fossey arasında giderek düşmanlık boyutu kazanan bir ilişkiye yol açtı.
Sisteki Goriller National Geographic Araştırma Komitesi 1980’de bölgedeki avcılar ve yerlilerle girdiği çatışmalı süreçten ötürü Fossey’den bir süreliğine Ruanda’dan ayrılmasını istedi. Bu arada Dian Fossey, Cornell Üniversitesi’nde ders verdi ve Sisteki Goriller kitabını yazdı.
“Uygar dünya” duvarlara asmak için goril kafası, kül tablası olarak kullanmak için goril eli talep etmekteydi. Batılının dekorasyon zevkinden, Afrikalı insana ekmek kapısı çıkmıştı. Fossey, her birine birer isim verdiği, özel ilişkiler geliştirdiği hayvanlara zarar veren avcılara karşı amansız bir savaş yürütmeye koyuldu…
Dian Fossey’i 26 Aralık 1985’te, henüz 53 yaşındayken bu hayattan koparacak olan cinayete giden yolda en sert viraj, “Digit”in ölümüyle işaretlidir. Fossey goril davranışlarını anlattığı konferanslarında, bazen izleyicilerin şaşkın bakışları karşısında, “Naomm, mknown, manumm naoummm, naoumm?” gibi goril sesleri çıkarır, “Digit”ten “arkadaşım” diye söz ederdi. Gorillerle henüz çalışmaya başladığı yıllarda, göz teması kurabildiği ilk goril o olmuştu.
31 Aralık 1977’de, başı ve elleri kesilerek ölüme terkedilmiş bir goril cesedi bulunur. Fossey cesede bakmaya gittiğinde onu hemen tanır. Sevgili arkadaşı “Digit”in cansız ve eksik bedenini kampa taşıtarak, katledilmiş diğer gorillerin yanına gömdürür. Bütün bunlar olup biterken son derece soğukkanlı görünür ama, daha sonra yaşanacaklar, aslında ruhunda fırtınalar koptuğunu gösterecektir.
Korkunç son
Fossey bu hadiseden sonra adeta yavrusunu savunan yabani bir hayvana dönüşür ve kendi kanunlarını uygulamaya başlar. Yakaladığı kaçak avcıları yetkililere teslim etmek yerine, onları ısırgan otlarıyla döverek aşağılar; kamplarını, evlerini ateşe verir; hayvanlarına el koyar; hatta birinin çocuğunu rehin alır. Ağaçlara cadı resimleri çizmek, korkunç maskeler takarak “ben bu dağın tanrıçasıyım, siz benim çocuklarımı öldürdünüz ben de sizi öldüreceğim” diye tehditler savurmak, uyuşturucu haplarla bayılttığı avcıları “senin aklını aldım, bir daha buraya gelirsen yine alırım, ama bu sefer geri vermem” benzeri sözlerle korkutmak gibi yöntemler uygular.
Benzersiz fotoğraflar Karisoke’ye gelen National Geographic fotoğrafçısı Bob Campbell burada üç yıl kalıp Fossey’in bugüne ulaşan en nadide fotoğraflarını çekti.
Şubat 1979’da, araştırma merkezinin sponsorlarından National Geographic’ten bir telgraf gelir: “Kampınızdaki olaylarla ilgili rahatsız edici raporlar aldık. National Geographic’te kaygı ve utanç yaratan bu savaşı durdurun”. Birkaç gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Cyrus Vanse, Ruanda Elçisi Frank Craigler’e bir teleks yollayacaktır: “NG Araştırma Komitesi, Dian Fossey’in bir süreliğine Ruanda’dan ayrılması gerektiğine inanıyor. Bu, yerel gerilimleri düşürecektir”.
Dian Fossey 14 yıldır uzun süreli olarak hiç ayrılmadığı kampını, 1980’de belirsiz bir süreliğine terketmek zorunda kalır. 1981-83 arasında Cornell Üniversitesi’nde ders verir ve Sisteki Goriller kitabını yazar. Ortalığın biraz soğuduğuna inandığında geri dönmek için tekrar vize başvurusu yapar ve bir yolunu bulup Karisoke’ye geri döner.
Aradan çok geçmeden, 28 Aralık 1985 sabahında, Dian Fossey’in cesedi Karisoke Araştırma Merkezi’ndeki kulübesinde bulunur. Kulübeye giren katiliyle çetin bir mücadele yürüttüğü etrafa saçılan eşyalardan anlaşılmaktadır. Vahşi bir cinayet gerçekleşmiştir. Fossey’in başı palayla doğranmıştır. Dian Fossey, kulübesinin arkasında oluşturduğu, en sevdiği gorillerini bağrında saklayan mezarlığa gömülür.
Arkadaşıyla yan yana Dian Fossey’in “arkadaşım” dediği goril Digit’inki ile yan yana olan mezarındaki İngilizce dizeler: “Nyiramachabelli” Dian Fossey 1932-1985. Kimse gorilleri daha fazla sevmedi / Huzur içinde uyu sevgili arkadaşımız / Sonsuza kadar korunmalısın / Bu kutsal toprakta / Çünkü kendi evinde, ait olduğun yerdesin.
Aradan geçen bunca yıla rağmen, Dian Fossey cinayeti hâlâ gizemini koruyor. Ruanda soykırımı sırasında kapatılan kamp alanı, bugün virane halde. Ayakta tek bir yapı yok; ama Fossey’i ve yanyana yattığı gorillerini anmak için bölgeye gelen turistlerce hâlâ ziyaret ediliyor.
Karisoke Araştırma Merkezi ise günümüzde Musanze yakınlarındaki binasında faaliyet göstermekte; Dian’ın başlattığı günlük goril izleme programı ve koruma çalışmaları da sürdürülüyor. Virunga Dağları’ndaki goril nüfusunun 1973’te 275’in altında olduğu kaydedilmişti. Düzenli gözlemlemeler, yasadışı avcılığı engelleme çabaları ve acil veteriner müdahalesi gibi önlemler sayesinde, sayıları günümüzde 480 civarına ulaşmış durumda.
Jane Goodall’ın, Dian Fossey için yapılan bir anma toplantısındaki sözleriyle bitirelim: “Dian’ın kaçakçılarla tek başına savaşmak, kendi kanunlarını uygulamaya başlamak gibi yanlış bir yol seçtiği doğrudur. Ama bunun, gördüğü korkunç hataları düzeltebilmenin tek yolu olduğunu düşünüyordu. Bunun için onu nasıl suçlayabiliriz? Gombe şempanzeleri kaçak avcıların hedefi olsa, ne tepki verirdim, bilmiyorum. Dian olmasaydı, büyük bir olasılıkla bugün Ruanda’da dağ gorili kalmazdı”.
SANATTA DIAN FOSSEY
Belgeseli, filmi, operası…
Dian Fossey’in sıradışı yaşamı, film şirketleri Universal ve Warner Bros arasında paylaşılamadı. İlkin ayrı olan projeler daha sonra birleştirildi ve Dian Fossey’in kitabıyla aynı ismi taşıyan “Sisteki Goriller”, Michael Apted yönetmenliğinde çekildi. Sigourney Weaver, Dian Fossey’i canlandırdı (1988).
Çeşitli kuruluşlarda birçok belgesel programına konu olan Dian Fossey hakkında Aralık 2017’de yayınlanan National Geographic TV kanalının “Sisler İçindeki Sır” başlıklı belgeseli son bağımsız yapım oldu. Ayrıca Kentucky Operası’nın Fossey için yaptığı “Nyramachabelli” başlıklı bir çalışması (2006) var.
Dian Fossey, Kongo’da Karisimbi ve Visoke dağlarının arasındaki sırtta kurduğu kampa, her iki dağın kesişimi olan bir isim verdi: Kari-soke Araştırma Merkezi (1967). 1963’te bölgeye ilk kez gelmiş ve buradaki gümüş sırtlı gorillerden çok etkilenmişti. Kurduğu araştırma merkezinde yıllarca gorillerle birlikte yaşayacaktı.
Nazi Almanya’sının Avrupa’daki işgali başladığında, İngiltere bu büyük tehdit karşısında yapayanlız kalmıştı. Her an Alman uçaklarını ve Alman istilasını bekleyen İngilizler, Churchill’in liderliğinde son savaşa hazırlandılar. Sovyetler’e saldırının henüz başlamadığı, ABD desteğinin belli belirsiz olduğu 1940 yılının ikinci yarısında, İngilizler tek başınaydı. “En Karanlık Saat” filmi o bunalımlı günleri, Tanju Akad ise gerçekte yaşananları anlatıyor.
İngiltere 1940 Mayıs’ının son günlerinde kendisini birdenbire Nazi Almanya’sı karşısında yapayalnız buldu. Ordusunun ağırlıkları Dunkerk’te bırakılmış, Hitler’in ülkeyi istila etmesinin önündeki tek engel olarak daracık Manş Kanalı ve donanma kalmıştı. Fransa çökmek üzereydi ve Almanlar kanalı geçtikleri takdirde karşılarında tam donanımlı tek bir birlik bulacaklardı: Tümgeneral Bernard Montgomery komutasındaki 3. Tümen.
20 tümenden fazlasına yetecek eğitimli askerleri vardı ama bunların o yıl içinde donatılması olanaksızdı. İstila paniği içerisinde, müzelerdeki silahları bile birliklere dağıtmaya başladılar ama hiçbir şey yetmiyor, yedekler süpürge sopalarıyla talim yapıyordu. Almanya her fetihle Avrupa’nın en gelişmiş fabrikalarını ele geçirirken, İngiltere’nin kaynakları gittikçe azalmaktaydı. Tüm dünya teslim olmalarını veya en azından kıta Avrupa’sında Nazi hâkimiyetini tanıyacak bir antlaşma yapmalarını beklemeye başlamıştı. Sadece İngilizler farklı düşünüyordu.
2 Haziran günü Dunkerk’ten gelen birliklerin çıkarıldığı Dover limanı ile Londra arasındaki yol boyunca muazzam kalabalıklar toplanmış, büyük bir zafer kutlaması yapılıyordu. Ordu, (40 bini esir düşen) 68 bin eksikle de olsa, kurtulmuştu. Gazeteler coşkuyu artırıyor, bayraklar sallanıyor, bandolar askerleri kamplarına uğurluyordu. Durumu gören bir Fransız irtibat subayının söyle mırıldandığı duyuldu: “İngilizler yenilgiyi böyle karşılıyorlarsa, zafer törenlerinde ne yaparlar acaba?”
Aynı gece Churchill odasında dönüp dolaşıyor, ulusa ertesi gün yapacağı sesleniş için en uygun sözleri arıyordu. Savaşlar Dunkerk gibi tahliyelerle kazanılamazdı elbette. Nihayet sekreteri Mary Shearburn’un daktilosu tıkırdamaya başladı. On milyonların zihnine kazınacak olan şu sözler ertesi gün radyoda okunacaktı: “Dermanımız tükenmeyecek, yenilmeyeceğiz. Sonuna kadar gideceğiz. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanuslarda savaşacağız… Bedeli ne olursa olsun adamızı savunacağız. Plajlarda savaşacağız, çıkarma yerlerinde savaşacağız, tarlalarda ve sokaklarda savaşacağız, teperlerde savaşacağız…” ve bir dakika kadar duraladıktan sonra ekledi: “Asla teslim olmayacağız”.
Ve gene aynı gün, dünyanın dört köşesine yayılmış sömürge ve dominyonlardan asker getirilmesi için çalışmalara başlandı. “En kısa sürede Filistin’den sekiz tabur getirmeliyiz” diyorlardı ama istila kısa sürede gerçekleşirse ne onlar yetişebilirdi, ne de Avustralya ve Yeni Zelanda’nın söz verdiği birer tümen. Kanada, ikinci tümenin sevkini hızlandırmayı kabul etmişti ama, söz verdiği 100 bin askeri henüz seferber edip donatamamıştı. Dominyonların yurttaşları uzaklardaki bir savaş için fedakarlık etmeye o kadar da istekli değildi.
İşin aslına bakılırsa, İngiliz halkının küçümsenmeyecek bir kısmı savaşa devam arzusunu taşımıyordu. Enformasyon bakanlığı geniş bir araştırma yaptırmış ve ülkenin bazı bölgelerinde moralin düşük olduğunu ve bir bölümün yüksek kararlılığına rağmen, halkın sadece yarısının tek başına savaşa devam beklentisi içerisinde olduğunu tespit etmişti. İngiltere’nin Hitler’i tek başına yenmesi olanaksız olduğuna göre, teslimiyet değil ama, bir antlaşma yapılması yaygın bir beklenti haline gelmişti. Bu kısa sürede değişecek, özellikle de Temmuz’da başlayacak bombardıman savaş azmini pekiştirecekti.
Hitler birkaç hafta İngilizlerin teslim olmalarını bekledikten sonra bu ülkeyi Luftwaffe ile dize getirmeyi düşünüyordu. Esasen bu sırada Almanlar Fransızların isteksizce hazırladıkları son savunma hatlarını parçalayacak, bu ülkeye kayıtsız şartsız teslim antlaşmasını imzalattıktan sonra İngiltere’ye yakın hava üsleri kuracaklardı. Bu nedenle İngilizlerin kendilerini toparlamak için birkaç haftaları oldu. Bu arada Knickenbein’ı bozacak elektronik tedbirlerini geliştirmeye çalışacak, aynı zamanda Spitfire ve Hurricane avcı uçaklarının üretimini artırmak için deli gibi çalışacaklardı. Keza, Savaş Bakanı Eden her an beklenen Alman paraşütçüleri gözlemek amacıyla haftada en az 10 saat görev yapacak bir Yerel Savunma Gönüllüleri teşkilatı için radyodan çağrı yapınca, 16 ila 60 yaş arasından olması istenen gönüllüler birkaç dakika sonra karakollara gelmeye başlamıştı. Başvurular beklenenin çok üzerindeydi. Yarım milyon kişilik bir güç oluşturulacak, ama çok azına tüfek verilebilecekti. Bunlara, çoğu sopa taşıdıkları için “broomstick army”, yani “süpürge sapı ordusu” adı yakıştırıldı.
Dunkirk tahliyesi Alman uçaklarından açılan ateşlere rağmen İngiliz destroyerları birkaç sefer sonucu Dunkirk’te sıkışmış birlikleri anakaradaki Dover limanına tahliye etti.
Aslında Hitler’in planları hazır olmadığı gibi, istila hazırlıkları henüz başlamamıştı bile. Ancak Avusturya, Çekoslovakya, Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Fransa o kadar hızla işgal edilmişti ki, hükümetin de o yöndeki propagandasıyla, İngilizler o yazı Alman paraşütçüleri her an kendi bahçelerine inecekmiş gibi bir beklenti içerisinde geçirdi.
Bu psikolojik ortamda parlamento, sadece iki muhalif oyla, hükümete tüm kişisel hakları askıya alan olağanüstü yetkiler verdi. Görevliler her eve girebilecek, arama yapabilecek, karartmayı denetleyecek, şüphe üzerine tutuklama yapabileceklerdi. Tüm işyerleri ve fabrikalar, taşıt araçları ve banka hesapları da devlet tarafından kullanılabilecekti. Grevler yasaklanmış olup, herkes tatil yapmadan haftada yedi gün çalıştırılabilecekti ki, talihin garip cilvesi, bunu uygulatmak hayatı boyunca 40 saatlik iş haftası için mücadele etmiş olan Çalışma Bakanı Bevin’e düştü. Hitler 9 ay önce Polonya’yı işgal ederek 2. Dünya Savaşı’nı başlatmıştı ama, savaş İngiltere’ye gerçek anlamıyla şimdi gelmekteydi (Buraya meraklısı için bir not düşelim. Uzun çalışma saatlerinin üretimi ciddi şekilde düşürdüğü anlaşılınca bundan hemen vazgeçildi).
1940 Mayıs ve Haziran’ında İngiltere’de olan biri, Londralı çocukların demiryoluyla uzak köylere gönderilmesini izleyebilir, paraşütçüleri şaşırtmak için tüm köy ve sokak tabelalarının ve yol işaretlerinin kaldırıldığını görebilirdi. Ayrıca kıyıdan içerlere doğru sayısız beton mevzi ve tank tuzağı yerleştiriliyor, madenciler kuyulara su basıp dağlara ve tepelere çekilmenin planlarını yapıyordu. Bu direnme eğilimi, Fransa’daki teslimiyetçilikle tam bir tezat oluşturmaktaydı. Bu olayların hemen arkasından “Battle of Britain” adı verilen hava muharebeleri başladı, ama önce Haziran ile Temmuz başındaki İngiliz-Fransız ilişkilerine değinmemiz yerinde olacaktır.
Beklenen: Londra bombardımanı Hitler İngilizler’in teslim olmasını bekledikten sonra ülkeyi hava akınlarıyla dize getirecekti. Seferber olan halk her an beklenen Alman paraşütçülerini gözlemek için çatılara çıkmıştı.
1940 Haziran’ının ilk günlerinde Fransa’nın düşeceği giderek kesinlik kazanırken, Churchill kendi hazırlıklarına zaman kazandırmak için bu ülkenin direnişini uzatmaya, bu arada güçlü Fransız donanmasının Almanlara teslimine karşı tedbir almaya çalışıyordu. Ne var ki Fransızların istediği hava savunma filolarını göndermedi, çünkü bunların İngiltere’nin savunması için elzem olduğu açıktı. Churchill buna rağmen savaşa devam kararını açıklayınca Fransızlar “nasıl” diye sordular, “artık bir ordunuz yok ki”.
Sömürgelere çekilecek Fransız hükümetiyle birlikte savaşa devam umudunu yitiren İngilizler Oran yakınlarında Mers El Kebir’de bulunan Fransız donanmasının Almanlara teslimini önlemek için oluşturdukları bir görev gücünü limanın önüne yolladılar. Fransızlara dört seçenek sunuldu. İngilizlere katılabilir, azaltılmış mürettebat ile enterne edilmek üzere bir İngiliz limanına gidebilir, Karayiplerdeki Fransız limanlarında veya ABD gözetimi altında silahtan arındırılabilir veya altı saat içerisinde kendilerini batırabilirlerdi. Fransızlar hepsini reddedince ateş açıp bazı Fransız gemilerini batırdılar, bir kısmını da kullanılmaz hale getirdiler. 1200’den fazla Fransız denizci öldü ve bu olay iki ülke arasındaki ilişkilerde kapanmayan bir yara olarak kaldı. İngiliz Akdeniz filosu bundan sonra İtalyan donanmasıyla savaşacak ve 11 Kasım’da Taranto deniz üssüne Japonların Pearl Harbour için örnek alacakları başarılı bir baskın yapacaklardı.
Hitler, İngilizlerin inatçılığı karşısında önce şaşırdı, sonra da Luftwaffe bombardımanı başladı. Bununla hem İngiltere’yi teslime zorlamak, hem de bu ülkeyi istila için 16 Temmuz’da hazırlanmaya başlanan “Deniz Aslanı” harekatının önkoşulu olan hava üstünlüğünü ele geçirmek amaçlanıyordu. İşin aslında, 33 tümenle yapılması düşünülen bu operasyon için Almanya’nın elinde gerekli araçlar yoktu ama gene de Fransa’dan Hollanda’ya kadar uzanan limanlarda bazı tekneler toplanmaya başlandı. Royal Air Force (RAF) buna karşı ülkenin güneydoğusuna ağırlık vererek hava savunma sektörleri oluşturdu. Her sektör, radar ve izleme birimleri, sektör kontrol istasyonları ve avcı filoları için üslerden oluşmaktaydı. Ayrıca uçaksavar topçusu vardı.
3 Temmuz ila 10 Ağustos arasında yapılan ön çatışmalarda Almanlar 364, İngilizler 203 uçak yitirdiler. Almanlar bu sırada Stuka pike yer destek uçaklarının burada işe yaramadığını ve kolayca düşürüldüklerini anlayıp bunları geri çektiler. 10 Ağustos günü akınlar ciddi bir şekilde başladı. 13 Ağustos’da yapılan “Kartal Günü”nde (Adlertag) Alman yüksek komuta heyeti, 1000’den fazla uçağın toplanıp Manş’ı geçmesini kıyıdan izlediler. Bu haftalarda günde 2.000’e yakın çıkış yapabiliyor ve İngiltere’nin bunları karşılama gücünün kısa sürede tükeneceğini umuyorlardı.
Metroya sığınan İngilizler Nazi uçakları Londra semalarında sık ve güçlü hava akınları düzenlerken halk bu saldırılardan korunmak için Londra metrosuna sığınmıştı.
Ne var ki İngilizler 1940 yılı boyunca 4.283 avcı uçağı imal ederek bu alanda Almanları geride bıraktılar. Her seferinde karşılarında yeni filolar gören Almanlar moral bozukluğuna uğradı. Eylül başında 1000 uçaklık yeni akınlara rağmen direniş azalmadı. Kışın akınlar seyrekleşti ve 1941 baharında filolar Barbarossa harekatı için Rusya sınırına kaydırıldıkça İngiltere Hava Muharebesi söndü. Bu dönemde iki taraf da çok abartılı iddialarda bulundular. Buna göre 2.968 Alman ve 3.058 İngiliz uçağı düşürülmüştü. Gerçekte İngilizler 915, Almanlar 1.733 uçak yitirmişlerdi (Farklı sayılar vardır ama hepsinde mertebe aşağı yukarı aynıdır). İngiliz havacıları Almanları püskürtürken, kara orduları da yeniden donatıldı. Ne var ki bu arada Londra çok büyük zarar görmüştü.
Londralılar “blitz” adı verdikleri bombardıman günlerinde ya metro istasyonlarında yaşıyor, ya da evlerinin bahçesine gömdükleri “Anderson shelter” adı verilen basit sığınaklara iniyorlardı. Gece bombardımanlarında sirenler, ışıldaklar, uçaksavarların baraj ateşi, bomba patlamaları, itfayecilerin umutsuz çalışması ve yangınlara rağmen bir süre sonra kulaklarını bile tıkamadan uyumaya alıştılar. Gündüz ise kimileri dışarıya çıkıp uçakların it dalaşını ve havada bıraktıkları izleri seyre dalıyordu.
Sadece 7 Eylül ile 13 Ekim arasında Londra’ya 13.651 ton HE (patlayıcı) bomba ve 12.586 yangın bombası atıldı. Birçok evin yanısıra önemli tarihî eserler de yıkıldı. İtfaiye çaresiz kaldı ve kentin her yerine su depoları yapılması kararlaştırıldı. En önemli sorun halkın moraliydi ve kısa sürede kontrol altına alınan bir olay hariç, herhangi bir yerde panik çıkmadı. İngilizler ileride büyük Alman kentlerini yerlebir ederek intikamlarını alacaklar, ama onlar da Almanların direniş azmini yıkamayacaklardı. Orada Gestapo İngiliz bombardımanında yılgınlık gösteren veya yağmacılık yapanları derhal öldürecek veya çalışma kampına gönderecekti.
Bombardımanın yükünü Londra çekti ama simge kenti (İspanya’daki Guernica gibi) Coventry oldu. Aslında Londra’nın acıları İngiltere’nin kurtuluşu anlamına geliyordu; şöyle ki, Almanların radar ve hava üslerine saldırıları sürerken İngiliz Bombardıman Komutanlığı 80 uçaklık bir akınla Berlin’i bombalayınca öfkeye kapılan Hitler hedefi Londra’ya çevirdi. Bu da İngiliz Avcı Komutanlığı’nın (Fighter Command) nefes alıp kendisini toparlamasını sağladı. Radarlar ve üsler kısa sürede yeniden tam kapasite çalışmaya başladı.
Bombaların altındaki İngiltere için en kritik mesele Rusya ve ABD’nin Hitler’in Avrupa hakimiyetini kabul ederek Almanya ile antlaşmaya varmalarıydı. Bu nedenle kapsamlı bir çalışmaya girdiler. ABD’yi savaşa devam edeceklerine inandırmak, özellikle 1940 yazında öncelikli iş olarak ele alındı. Roosevelt ve çevresi, İngiltere’ye verecekleri gemilerin olası bir teslim antlaşmasıyla Almanya’nın eline geçmesinden endişe duyuyorlardı. ABD’deki propaganda işlerini yönetmek üzere eski savaş kahramanı, Kanada doğumlu çok zengin bir sanayici olan William Stephenson’u New York’taki istihbarat bürolarının başına getirdiler. Göstermelik işi Pasaport Kontrol Dairesi başkanıydı ama, görevi Almanları gözden düşürmek, izolasyonist politikacıları ikna etmek, ABD’deki İngiliz çıkarlarını ve sipariş edilen savaş malzemesini korumaktı. Bu iş için şantaj, suikast, propaganda, sahte belge kullanma dahil her şeyi yapmaya hazırdı. Stephenson ayrıca Kongre üyelerine sahte bir Alman haritası verip, bunu onların Latin Amerika ülkelerini ele geçirme planı olarak sunmuş ve Amerikan halkının savaşa bakışıyla ilgili kamuoyu araştırmalarını etkilemeye çaba göstermişti. Ayrıca Almanların Avrupa’da yaptıkları zulümle ilgili birçok fotoğraf ve belgeyi el altından basına dağıtıp yayımlanmasını sağlamıştı. Kuşku yok ki Stephenson tüm bu işleri ABD yönetiminin örtülü desteği olmadan yapamazdı. ABD savaşa girinceye kadar Roosevelt biraz da bu sayede yardım için bazı girişimler de bulnabilmişti.
İngiltere’nin Guernica’sı Coventry Alman hava akınları en çok Londra’yı vurdu; fakat İspanya’daki Guernica gibi İngiltere’de de Coventry yerle bir edildi. Churchill 1941 Eylül’ünde şehrin harap olmuş katedralini incelemekte.
Savaşın ikinci yılına girerken İngiltere büyük bir mali sıkıntı içerisindeydi. En gerekli malzemelerin alınması için bile haftalık kotalar konulmuştu. Denizaltı savaşı da yoklukları artırıyor, her batan gemi İngiliz ticaret filosunu daha da azaltıyor, inşa edilen gemi tonajı bazı aylarda batanları karşılayamıyordu. Alman işgaline giren ülkelerin gemilerinin bir kısmının İngiliz donanmasına ve ticaret filosuna katılması bir süre rahatlık sağladı ama çözüm değildi. Roosevelt destek vermek istemekle birlikte, izolasyonist baskıyı kırmakta zorlanıyordu. Eylül ayında 50 adet eski, ama işe yarar durumda destroyeri İngiltere’ye vererek konvoy korumasına çok önemli bir katkı sağladı. Bunların karşılığını da parayla değil, İngiltere’nin Atlantik’teki bir dizi üssünü 99 yıllığına kullanma hakkı şeklinde aldılar. Danimarka sürgün hükümeti ile Grönland’ın kullanılması için ve ayrıca İzlanda ile antlaşmalar yapılarak konvoy refakatçılarına üs olanakları sağlandı.
Nihayet 1941 Mart’ında Roosevelt “Land Lease” adı verilen bir programı Kongre’den geçirerek İngiltere’ye yardımı sistemli hale getirdi. Bu kanun, başkana gerekli gördüğü herkese istediği her malzemeyi satma, imal etme, ödünç verme, transfer, kiralama veya takas etme olanağı sağlıyordu. Bu tarihten itibaren İngiltere, bedeli savaştan sonra ödenmek üzere doğrudan ABD hükümetine sipariş vermeye başladı. Hükümet bunları kendi hesabına imal ettirip İngiltere’ye ve sonra da Rusya’ya gönderdi.
Rusya’ya gelince… İngiltere bu ülkenin Almanya ile ittifakı yenilemesinden korkuyordu. Esasen savaş 1939 Ağustos ayında yapılan Ribbentrop-Molotov antlaşması sayesinde başlamış, Stalin Baltık ülkelerini işgal ve Doğu Avrupa’yı paylaşma hırsıyla Hitler’in saldırganlığını mümkün kılmıştı. Sonbahardan itibaren, Hitler “Deniz Aslanı” adı verilen İngiltere’yi istila planını rafa kaldırırken, İngiliz istihbaratı Rus sınırına yapılan yığınakla ilgili bilgileri toplayarak Ruslara bildirmişti.
Ne var ki Stalin, Hitler’e karşı son derece titiz bir yatıştırma politikası yürütüyordu. Alman yığınağını Hitler’in yeni bir nüfuz alanı paylaşımı isteğine yordu. İngilizlerin yolladığı istihbaratı da Almanya ile ilişkilerini sabote etmeye yönelik bir komplo olarak değerlendirdi. Sonuçta, Almanya 1941 yılının 22 Haziran günü Rusya’ya vargücüyle saldırınca, Rus birlikleri yeni bir tertiplenmenin ortasında yakalanarak perişan oldular. Ama artık İngiltere karşısında yalnız değildi. Bir süre sonra ABD de savaşa girince, iki ülke Rusya’yı ayakta tutarak Alman gücünü yıpratması için ciddi bir yardım göndermeye başladılar. 1944 yazında Fransa’da ikinci bir cephe açılıncaya kadar büyük muharebeler Rusya’da cereyan edecek, Anglo-Amerikan güçleri mihver ordularıyla Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’deki tâli cephelerde karşı karşıya geleceklerdi.
EN KRİTİK YIL: 1940
ALMANYA’YA KARŞI, SONUNA KADAR…
KEREM YALÇINER
Mayıs 1940’ta, Nazilerin Fransa taarruzu sırasında Britanya parlamentosu çalkalanmaktaydı. Anthony McCarten’ın senaryosunu yazıp John Wright’ın çektiği “Darkest Hour” (En Karanlık Saat), muhaliflerin yıkıcı eleştirileri karşısında istifa etmeye zorlanan Başbakan Chamberlain’in ve azınlıkta kalan hükümetinin çaresizliğiyle başlıyor. Hemen ardındaki sahnede Chamberlain’in yerine gelmesi muhtemel olarak düşünülen Vikont Halifax’ı görüyoruz. Ülkesini Nazilere teslim edecek başbakan olarak anılmak istemediğini belirtip kapalı kapılar ardından bu işi üstlenecek tek bir ismi gösteriyor. Bu isim Britanya tarihindeki başarısızlıklarına, mensubu olduğu Muhafazakar Parti’nin çoğunluğunu oluşturan hasımlarına ve Kral 6. George’un da aralarında bulunduğu barış yanlısı kanada rağmen mağlubiyeti göğüsleyeceği düşünülen Winston Churchill’dir.
EN KARANLIK SAAT Yön.: John Wright Oyn.: Gary Oldman, Kristin Scott Thomas, Lily James 2 Şubat’tan itibaren
Nazi tehdidi Birleşik Krallığın üzerine çökmüşken, 200 bin Britanya askeri Dunkerk’te pusuya düşürülmüşken, Churchill bütün ipleri eline alır. Ülkenin yazgısı onun kararına kalmıştır. Film, savaş süresince seçeneklerin gittikçe azaldığı, İngiltere’nin kaderinin çizildiği bu 20 güne odaklanıyor. Yönetmen Joe Wright, Gary Oldman tarafından ustaca canlandırılan Churchill’le, biyografinin ötesinde bir portre sunuyor.
Churchill, kendi partisinin ve yakın çevresinin bile “en azından günde iki kere doğruyu gösteren saatle” özdeşleştirdiği bu yalnız adam, 31 yıllık hayat arkadaşı Clementine’ın da desteğiyle ülkesinin özgürlük ve bağımsızlık ideallerini savunacak güce erişmek için yüzünü Britanyalılara doğru çevirir. İşte tam bu noktada, yorulmak bilmez sekreteri Elizabeth Layton’ın da yardımlarıyla o ünlü söylevini okur ve “en karanlık zamanlarında” bütün halkı yekvücut savaşa çağırır: “Sonuna kadar savaşacağız. Fransa’da savaşacağız, denizlerde ve okyanusta savaşacağız, göklerde savaşacağız, her ne pahasına olursa olsun adamızı savunacağız. Kıyılarda, tarlalarda, sokaklarda, tepelerde savaşacağız, asla teslim olmayacağız”.
Filmin son sahnesinde Churchill söylevini tamamlamış, bütün parlamentoyu konuşmanın heyecanıyla yerle yeksan etmiştir. Bu sırada Muhafazakar Parti sıralarında usulca konuşmakta olan iki kişiyi görürüz. Onlardan biri “ne oldu?” diye sorar. Diğeri Churchill’in ezeli rakibi Vikont Halifax’tır ve soruya şöyle cevap verir: “İngiliz dilini seferber edip savaşa yolladı”. Filmde Halifax’a söylettirilen bu cümle, 1963’te ölümünden yedi ay önce Başkan Kennedy tarafından Churchill’e fahri Amerikan vatandaşlığı verildiği sırada sarfedilmişti. Ama sözler Kennedy’ye de ait değildi; 1954’te Amerikalı gazeteci Edward R. Murrow tarafından söylenmişti.