Kategori: Dünya Tarihi

  • Çağdaş Çin’in tarihi 100 yıl önce başladı

    Çağdaş Çin’in tarihi 100 yıl önce başladı

    1. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri tarafında yer alan Çin, savaştan sonra yine aynı tarafta yer alan Japonya’nın emperyalist girişimlerine maruz kaldı. Batılı galiplerin yeni ortaya çıkan “Bolşevik tehdidi”ne karşı Japonya’ya destek vermesi Çin’deki komünist hareketi ateşleyecek, 4 Mayıs 1919’da başlayan ve ülke çapında yayılan büyük gösteriler ülkenin kaderini ve geleceğini belirleyecekti. 

    Bugün dünyanın en büyük ekonomik gücü olma yolunda ilerleyen Çin, 18. yüzyıl sonunda dünyanın en büyük ülkesiyken, “utanç yüzyılı” olarak adlandırılabilecek 19. yüzyılda büyük çöküntüye uğrayınca, başta İngiltere olmak üzere Rusya, Japonya, Almanya, Fransa gibi ülkelerin tahakkümü altına girmişti. 

    1911’de Sun Yat-sen önderliğinde, son İmparator Pu Yi’nin tahttan indirilmesiyle Birinci Çin Devrimi gerçekleşmiş ve geçici cumhuriyet hükümeti kurulmuştu. Ancak Sun Yat-sen’in halk desteği yoktu. 1912’de iktidar, Batılıların desteklediği geçici başkan general Yuan Shikai’ye geçti; o da Cumhuriyetçilere karşı çıkıp kendisi bir hanedan kurmaya niyetlendiyse de 1916’da öldü ve Çin birbirine hasım ve her birinin kendi ordusu olan ‘savaş ağaları’nın at oynattığı bir ülke haline geldi. Nihayetinde diğerlerini ortadan kaldırarak yeni bir hanedan kurma peşindeki bu savaş ağaları arasında, seyyar satıcılıktan, çalgıcılıktan, haydutluktan gelenler de vardı. 

    Çağdaş Çin
    Öğrenciler en önde 4 Mayıs 1919 günü gerçekleştirilen protestolar sırasında, yaklaşık 3000 öğrenci Tiananmen Meydanı’nda.

    Tam 130 savaş kaydedildi bu dönemde! Devlet neredeyse kayboldu. İngiltere, Japonya ve Rusya bu savaş beylerinden bazılarını destekledi. Aslında Sun Yat-sen de bu savaş ağaları kliğinden bazılarının desteğiyle diğerlerine karşı mücadele ediyordu. Merkezî bir otoritenin yokluğu yerel insiyatiflerin önünü açmıştı. 

    1. Dünya Savaşı’nın başında Japonya, Batılı emperyalistlerin aralarındaki kapışmadan istifade ederek Çin’deki hakimiyetini artırdı. Öte yandan böylesi karmaşık bir dönemde Çin’in kıyı bölgeleri aynı zamanda ekonomik bir patlama ve kültürel bir modernleşmeye sahne oluyordu. Bu da siyaset sahnesine liberalinden anarşistine, geleneklerine bağlı kalsa da modernleşmeden yana olandan marksizme kadar uzanan yeni unsurların sahneye çıkmasına zemin hazırlıyordu. 

    Çağdaş Çin
    Tutukluların gururu Beijing Üniversitesi’nden 4 Mayıs Hareketi’ne katılıp hükümet tarafından tutuklanan öğrenciler, serbest bırakıldıklarında omuzlara alınıyorlar. 

    Versailles Antlaşması ve Çin’deki gelişmeler 

    Ocak 1919’da Cihan Harbi’nin galipleri Versailles Konferansı’nda Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmpatorluğu’nun kaderini belirlemek için toplanırken Almanya’nın Çin’de 20 yıldır hâkim olduğu egemenlik bölgeleri de masaya yatırılıyordu. 

    Çağdaş Çin
    Çinlilerin Versailles Antlaşması Versailles Antlaşması’nın Çin’in bazı bölgelerini Japonya’ya teslim etmesi ulusal bir öfke dalgası yarattı. 4 Mayıs hareketi, bu öfke üzerinden yükseldi. Genç bir ajitatör, işçilere ve askerlere sesleniyor.

    Çin 1917’de daha henüz 1. Dünya Savaşı sürerken, İtilaf Devletleri’nin yanında Almanya’ya savaş ilan etmişti. Almanya daha önce Çin’in Şandong bölgesini denetimi altında tutmuş, Japonya ise hemen savaşın başında Almanları buradan çıkarmıştı. Japonya Versailles’da 21 maddelik taleplerini ağır hükümlerle dayatmış ve Şandong ve Mançurya’da varlığını pekiştirmişti. İtilaf Devletleri’nin yanında yer alan Çin, Amerikan Başkanı Woodrow Wilson’un savaş sonrasında “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”nı savunmasına güvenerek, bu bölgeyi devralacağını düşünüyordu. Ancak Başbakan Duan Qirui’nin gizli bir anlaşmayla bölgeyi Japonlara bıraktığı ve karşılığında kredi aldığı ortaya çıktı. 30 Nisan 1919’da ‘Kutsal Üçlü’ ABD, İngiltere ve Fransa, Versailles Antlaşması’yla sonuçlanacak olan 1919 Paris Barış Konferansı’nda bölgeyi Japonya’nın denetimine bıraktı. Japonya Uzak Doğu’nun jandarmalığına atanmıştı ve artık Sibirya’daki Bolşevik Rusya’ya karşı bir güç olarak görülüyordu. 

    ‘Kahrolsun Konfüçyus ve şürekası…’ 

    Çin’deki 4 Mayıs 1919 hadiseleri, 1915-21 arasında ülkede önemli bir rol oynayan Yeni Kültür Hareketi’nden etkilenmişti. 4 Mayıs’ın iki sloganından biri “Antlaşmaları imzalamayı reddedelim”, diğeri de “Kahrolsun Konfüçyus ve şürekası” idi. Ne de olsa Konfüsyusçuluk, imparatorluk yönetimlerinin ve Yuan Shikai’nin esinlendiği hiyerarşik saygıya dayalı bir düşünceydi. 

    19. yüzyılda modernleşmeciler, Batı’nın teknolojisini alıp Çin kültürünü muhafaza etmeyi düşünüyorlardı. Çin’i emperyalist tahakkümden kurtarıp modern bir ülke haline getirmek isteyen çevreler, birbirlerinden çok farklı disiplinlerden geliyordu. Marksist olmayan sosyalistler, anarşistler, liberaller bu çevrelerin önde gelenleriydi. 

    Çağdaş Çin
    İlk devrimin önderi Sun Yat-Sen, 4 Mayıs 1919’un; yani Birinci Çin Devrimi’nin önderiydi. Asıl mesleği doktorluk olan Sun Yat-Sen, Çin Cumhuriyeti’nin ilk başkanı ve Kuomintang’ın ilk başkanıydı. 

    4 Mayıs 1919 hareketinde, eylemde öne çıkanlar anarşistlerdi. Öte yandan feminizm de bu muhalefetin yabancısı değildi. 1907’de Çin’in ilk feministlerinden Qiu Jin, Mançulara karşı bir komplo iddiasıyla idam edilmişti. 1910’da Wang Jingwei, bir terör eylemine katılmakla itham edilmişti. Çin anarşizmi, sigara ve içki kullanmamak, et yememek, hizmetçi kullanmamak, siyasal mevki kabul etmemek gibi ciddi bir etik boyuta sahipti. 

    Fransa’da yetişmiş ve Fransız Devrimi’ne hayran, 1921’de Çin Komünist Partisi’nin kurucusu ve genel sekreteri olacak olan Çen Dusiu, 1915’te ülkeye dönüşünde Şanghay’da Yeni Gençlik dergisini çıkararak bilim ve demokrasi mücadelesine girişmişti. Yeni Gençlik dergisi geleneksel kültürün terkedilmesini, varolmak için köklü bir yenilenme gerekliğinin altını çiziyordu. Geleneksel dil yerine modern Çincenin kullanılmasını talep ediyordu. O tarihte genç bir eğitmen olan Mao, bu dergide zorla evlilikleri eleştiren bir yazı kaleme almıştı. 

    Çağdaş Çin
    Sokakları dolduranlar 4 Mayıs 1919 devrimi, Çin’de özellikle genç kuşaklardan, aydınlardan ve yoksullardan destek gördü. Temel talep Çin’in ulusal bağımsızlığa sahip olabilmesiydi. 

    Emperyalizme karşı öğrenci-işçi eylemleri 

    Paris görüşmelerinde Çin’deki imtiyaz bölgelerinin Japonya’ya devri haberi 3 Mayıs 1919’da Pekin’e ulaştı ve büyük bir infiale yol açtı. Çin’den ve başka ülkelerdeki Çinli topluluklardan Paris’e protesto telgrafları yağdı. Hiddet yalnızca kendi hükümetlerine değil aynı zamanda Kutsal Üçlü’ye yönelikti; dolayısıyla hem emperyalist müdahaleye karşı hem de Çin’deki savaş ağalarının egemenliğine, hükümete karşı radikal bir hareket boy verdi. 

    Tiananmen’in dışında Semavi Huzur Kapısı’nda toplanan 3 bin öğrenci Çin’in zaptedilebileceğini ama asla teslim olmayacağını; Çin halkının katledilebileceğini ama asla boyun eğmeyeceğini ifade eden bir bildirgeyi açıkladı. Göstericiler ulusu açıkça direnişe çağrıyorlardı. Japon yanlısı bir Bakanın evini basıp polisle çatıştılar. Pekin Üniversitesi öğrencileri Çin’in her tarafına telgraf çekmişler ve halk içinde broşür dağıtacak öğrenci birlikleri örgütlemişlerdi. 

    Çen Dusiu’nun tutuklanmasından sonra grevler Pekin ve Şanghay’da yaygınlaştı. Gösteriler öğrencilerle sınırlı kalmayarak büyük kentlerin işçilerine, ticaret burjuvazisine ve milliyetçi sanayicilere kadar uzandı. Çatışmalarda ölen öğrenciler olmuş, hapishaneler göstericilerle dolmuştu. Haziran’da perakende satıcıları da boykot kararı alınca, Japon mallarına karşı büyük bir kampanya başlatıldı. Ardından harekete katılan işçi sendikaları kapatıldı ama Çin tarihinde görülmedik yaygınlıkta bir gösteri ve grev dalgası ülkeyi sarstı. 

    Sonuçta hükümet istifa etmek zorunda kaldı ve Çin 28 Haziran 1919’da Versailles Antlaşması’nı imzalamayı reddetti. Ağustos başında ülkede göreceli bir dinginlik havası hâkim oldu; grevler ve gösteriler sona erdi. Ancak Çin’de tarih hızlanmış ve 1927’deki İkinci Çin Devrimi’nin güzergahı döşenmeye başlanmıştı. 

    Çağdaş Çin
    70 sene sonra, aynı meydanda 1919’da Tiananmen Meydanı’nı dolduranların torunları, 1989’da bu sefer yine aynı meydana çıkacak, bu sembol görüntüye imza atacaktı.

    Yeni bir başlangıç 

    4 Mayıs 1919’un önemi, hem kırsal kesimde süregiden baskın “feodal” unsurlara hem de giderek artan ekonomik, kültürel, siyasal alandaki yabancı nüfuzuna saldırmasıydı. 1889’deki anayasal hareket, 1901’deki Boxer isyanı veya 1911’deki ilk devrim, birine yaslanarak diğerine saldırmakla sınırlı kalmıştı. Batı veya Japonya üzerinde etkisi olmasa da 4 Mayıs 1919 hareketi Çin’de yurtsever bir atmosferin oluşmasına yol açtı. Henüz oluşum evresindeki kent entelijansyasının başını çektiği hareket, Çin’in geleceği, milliyetçi idealler, gelenek ve modernleşme, bilim ve demokrasi, patriyarka ve kadınların durumu, aydınlanma felsefesi, anarşizm ve sosyalizm gibi tartışmaları gündeme soktu. 

    Rus Devrimi de Çen Dusiu ve Li Dazhao gibi 1921’de Çin Komünist Partisi’ni (53 üyesi vardı) kuracak olan 4 Mayıs 1919’un önemli simalarını derinden etkilemişti. 10 yıllık bir süreden sonra, komünistlerin muhalefetteki ağırlığı ortaya çıkacaktı. 

    100. yılında… 

    4 Mayıs 1919, günümüzde iki Çin’de de kutlanıyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nde “gençlik bayramı” olarak, Tayvan’da “edebiyat bayramı” olarak… Çin Halk Cumhuriyeti’nde rejimin karakterine uygun olarak Konfüçyanizm yeniden itibar kazanmakta. Gösterilerin yapıldığı Tiananmen Meydanı ise 1989’da, yani 4 Mayıs 1919’un 70. yılında bu defa demokrasi talep eden yığınların gösterisine tanık olacak ve yüzlerce insanın ölümüyle bir kez daha tarihe yazılacaktı. 

    Çağdaş Çin
    4 Mayıs’ın anısına Çin başkenti Beijing’te, Dongcheng bölgesinde yer alan ve 4 Mayıs Hareketi’nin anısına dikilmiş anıt. 
  • Mayerling faciası: Avrupa’yı sarsan çifte intihar hadisesi

    Mayerling faciası: Avrupa’yı sarsan çifte intihar hadisesi

    Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tacının veliaht prensi Arşidük Rudolf ile sevgilisi Maria Vetsera’nın Viyana dışındaki Mayerling av köşkünde intihar etmeleri, Habsburg hanedanının prestijine ağır darbe vurmuştu. Gazetecilerin öğrendiklerine göre çift aralarında intihar antlaşması yapmış, Arşidük önce Maria’yı sonra kendisini vurmuştu. Trajik olayın öncesi, sonrası ve Avrupa’daki etkileri… 

    Tarihte tekil bir olayla başlayan öyle kırılmalar vardır ki, bunlar adeta bir domino taşı gibi ilerleyerek hiç beklenmedik daha büyük olaylara evrilmiştir. İşte Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tacının veliaht prensi Arşidük Rudolf ve sevgilisi Maria Vetsera’nın intiharı da böyle bir hadisedir. 

    Arşidük Rudolf, İmparator 1. Franz Joseph ile eşi Bavyera Krallığı’nı yöneten hanedandan (Wittelsbach) Elisabeth’in ya da bilinen ismiyle “Sissi”nin tek oğlu, dolayısıyla tahtın varisiydi. Rudolf’ün yaşamı büyük ölçüde annesinin bencilce ilgisizliği ile babasının muhafazakar yönde dayatmalarıyla şekillenecek ve son bulacaktı. Aslında hem annesini hem babasını derinden etkileyen, 1848 Avrupa Baharı ayaklanmaları ve devrimleriydi. Franz Joseph zaten 1848’de başgösteren olaylar sonrası amcasının tahttan çekilmesi, babasının ise feragat etmesiyle genç yaşta tahta çıkmıştı. Köhnemiş Habsburg yönetimine yeni bir soluk kazandırmak için tacı devraldıysa da reaksiyoner/muhafazakar politikaların odağı olmuştu. 

    Maria Vetsera’nın son mektubu 

    Veliaht Prens Rudolf’ün ölüme götürdüğü 17 yaşındaki sevgilisi Maria Vetsera’nın yazdığı üç intihar mektubu 2015’te günyüzüne çıktı. 

    Döneminin güzellik ve moda anlayışını şekillendirecek olan imparatoriçe ise hayatı boyunca monarşinin ve aristokrasinin devrileceği endişesiyle yaşamış, hatta Habsburg hanedanının devrilerek Avusturya-Macaristan tacını kaybetmesi korkusuyla İsviçre’de bir hesap açmış, zamanının önemli bir kısmını da burada geçirmişti (yine burada 1898’de bir suikaste kurban gidecekti). Rudolf annesiyle az zaman geçirmiş olsa da birçok açıdan ona benzemekteydi; duygusal açıdan kırılgan, hassas, nüktedan ve intihara yatkındı. Belki de babasının gelenekselci tavırlarına tepki olarak ya da annesinin tuttuğu yenilikçi eğilimleri olan özel hocalar nedeniyle, güçlü liberal görüşlere sahip bir hanedan üyesi olarak büyüdü. Genç yaşlarından itibaren liberal görüşlü siyasetçilerin ve aydınların umudu oldu. Babasının onun mesleğinin askerlik olması gerektiği telkinlerine karşın her zaman doğa bilimlerine ilgi duyduysa da, kendisine verilen askerî görevleri de yapmak zorundaydı. Bu onu hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok zorlayacaktı. 

    Rudolf’un bu liberal görüşleri, ailenin/hanedanın ve sarayın onu dışlamasını getirdi. Ayrıca 1883’te Belçika Kralı II. Leopold’un kızı Stephanie ile yaptığı mantık evliliği de kendisini mutsuz etmekteydi. Arşidükün, ailesinin onaylamadığı aristokrat olmayan bir çevresi vardı ve zamanının çoğunu onlarla geçirmekteydi. Tanıdıklarından yayıncı Moritz Szeps’in gazetesi Neues Wiener Tagblatt’ta liberal görüşlerini dile getirdiği imzasız yazılar yazmaya başladı. Zaten daha 20’li yaşlarında bu görüşleri savunan broşürler bastırtmaktaydı ve bunların bir kısmı da saray çevrelerinde bilinmekteydi. Daha o yaşta bir soyluya kendisi için en iyi pozisyonun “bir cumhurbaşkanı olmak” olduğunu belirtmişti. Bu düşüncelerle kendine sarayda birçok düşman edinmişti. 

    Duygusal bir ruh 

    Arşidük Rudolf zor bir çocukluk geçirmişti. Annesinin ilgisizliği, babasının koyu muhafazakarlığı ve yakalandığı belsoğukluğu intihar eğilimini güçlendirmişti. 

    Arşidük Rudolf’ü intihara sürükleyen bir başka neden de, 1886’da ortaya çıkan belsoğukluğu ve bu hastalığa karşı yapılan cıva ve morfin tedavisiydi. Bu onu hem fiziksel hem ruhsal olarak zayıflattı. Babasıyla katıldığı askerî tatbikatlarda dayanıksızlığı yüzünden yaptığı hatalar düşmanları tarafından kullanılıyordu. Hastalıktan dolayı çektiği acılar, hayatı ona yaşanılmaz kılıyordu. İşte bu dönemde intihar fikri aklında iyiden iyiye şekillendi. Aynı dönemde annesinin de hem yazdığı şiirlerde hem yakınlarıyla konuşmalarında intiharı dile getirmesi, esasında bu iki karakterin birbirine nasıl benzediğini gösteriyordu. “Sissi” 1886’da kuzeni Bavyera Kralı 2. Ludwig’in ölümünden sonra bunalıma girmiş, 1888’deki başka bir ölüm de oğlu Rudolf’u karamsarlığa sürüklemişti: Ölen kişi, liberallerin umudu olan Alman İmparatoru 3. Friedrich’ti. Tahta geçtiği yıl kanserden ölen 3. Friedrich’in yerine, gerici, muhafazakar görüşleri çok iyi bilinen ve Rudolf’ten hiç hoşlanmayan 2. Wilhelm Alman İmparatoru oldu. 2. Wilhelm o yıl (1888) Viyana’ya yaptığı ziyarette antipatisini göstermiş ve Rudolf’ün Silahlı Kuvvetler’de çok yüksek bir rütbe olan ve savaş zamanında komuta yetkisi veren “genel müfettişlik”ten (generalinspector) alınmasını istemişti. Bunun üzerine Rudolf de karşılık olarak, 2. Wilhelm’in özel hayatıyla ilgili sırları Fransız Le Figaro gazetesine sızdıracaktı. 

    Kısacası 2. Wilhelm’in Alman tahtına çıkışı, Avusturya-Macaristan veliahtının 3. Friedrich ile birlikte Avrupa’nın ortasında liberal politikaları yürürlüğe koyma hayallerini suya düşürmüştü. 

    Tüm bunlar zaten aşırı kırılgan olan Rudolf’ü sona doğru sürüklüyordu. Eşiyle mutlu olamayan arşidükün başka kadınlarla ilişkileri sır değildi. Bunun en bilineni ise Mizzi Kaspar ile olanıydı. Kaspar, dönemin Viyana’sında “soubrette” adı verilen, genellikle soylularla ilişkisi olan bir hayat kadınıydı. Veliaht prensle ilişkisi yıllardır sürmekte ve onun kendisine verdiği ev, mücevher gibi pahalı hediyeleri kabul etmekteydi. Rudolf önce ona birlikte intihar etmeyi önerdi. O zaman henüz 24 yaşındaki Kaspar bunu reddederek arşidükün teklifini polislere iletti. Polis hiçbir şey yapmadığı gibi bilgiyi hanedana da iletmedi; zira polisin bağlı olduğu İçişleri Bakanı ve onun bağlı olduğu Başbakan Kont Taafe sıkı bir muhafazakardı ve veliahta karşı olduğu çok iyi biliniyordu. Taafe için Rudolf’un intihar ihtimali, önüne geçilmesi şöyle dursun kaçırılmaz bir fırsattı. 

    İntihar evi Veliaht Prens, Mayerling Av Köşkü’nde sevgilisiyle birlikte intihar etti. 1889’da manastıra dönüştürülen köşk, 2014’te müze olarak ziyarete açıldı. 

    Mizzi’ye yaptığı bu tekliften birkaç ay sonra aynı teklifi bu sefer kısa bir süredir ilişkisi olduğu Maria Vetsera’ya yaptı. Maria Vetsera, ailesi 1870’te baronluğa yükseltilmiş yeni soylu bir aileydi. Annesi, Osmanlı kökenli zengin Baltazzi ailesinden gelmekle beraber, tüm çocuklarını yüksek derecede soylularla evlendirmeye gayret eden hırslı bir kadındı; hatta Maria’yı o çevrelere sokmak için hiçbir at yarışını kaçırmadığından, kızın adı “çimlerin meleği”’ne çıkmıştı. Arşidük Rudolf evli olsa da hem 17 yaşındaki Maria hem de annesi için olabilecek en yüksek hedefti. 

    Maria, Rudolf’e karşı derin bir tutku duyuyordu. Onunla ilgili gazete haberlerini okuyor, resimlerini kesip topluyordu. Mizzi’nin aksine onun her dediğini yapmaya hazırdı. Rudolf, Mizzi ile görüşmesinden birkaç gün sonra Maria’yı Viyana dışındaki ormanlarda bulunan Mayerling av köşküne davet etti. Bu köşk arşidükün insanlardan ve saray ortamından kaçmak için satın aldığı bir yerdi. Burası onun gözlerden uzakta intihar-cinayetinin de mekânı olacaktı. 

    29 Ocak 1889’da Arşidük ve Maria ava çıkma bahanesiyle buraya gitti. Ertesi sabah ise köşkün kahyası Ferdinand Loschek ikisini de ölü olarak buldu. Ne olduğunu tam anlayamadan ölüm haberini bir şekilde Viyana’ya, İmparator Franz Joseph ve İmparatoriçe Elisabeth’e ulaştırdı. Ancak bu ölümlerin Viyana’dan uzakta nasıl gerçekleştiği hakkındaki karmaşa, olayın önemini, yani veliahtın ölümünü gölgede bıraktı. 

    Devlete ait olan Wiener Zeitung ertesi gün Rudolf’ün kalp krizi geçirerek öldüğünü bildirdi ama, bu dedikoduları engellemeye yetmedi. İlk başta sadece hanedanın yakın çevresinin bildiği Rudolf’ün intihar ederken yalnız olmadığı bilgisi, daha sonra halk tarafından da duyulmaya başladı. Yabancı muhabirlerin Mayerling’e gelerek olayı öğrenmeleriyle, Maria Vetsera’nın da Rudolf ile birlikte olduğu yazılmaya başlandı. Gazetecilerin öğrendiklerine göre çift aralarında intihar anlaşması yapmış, Arşidük önce Maria’yı sonra kendisini vurmuştu. 

    Olayla ilgili söylentilerin artışında çelişkili ifadeler veren Loschek’in payı büyüktü. Ayrıca imparatorun polis soruşturmasını durdurması da söylentilerin çoğalmasında pay sahibiydi. Rudolf’ün siyasi bir cinayete kurban gittiği en yaygın dedikoduydu. Bu iddiaya göre, liberal görüşlere sahip veliahtın ileride tahta geçecek olmasını engellemek isteyen reaksiyoner çevreler, hatta imparatorun kendisi, bu cinayeti planlamıştı. Bir diğeri ise Masonların ya da ünlü Fransız siyasetçi Clémenceau’nun, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun istikrarını bozmak üzere bunu gerçekleştirdiğiydi. Bu özellikle son Avusturya-Macaristan İmparatoru 1. Karl’ın karısı Zita’nın en sevdiği iddiaydı; bunu sayısız kereler dillendirmişti. 

    Halbuki işin aslı hiç de öyle değildi. Depresif ve intihara yatkın Rudolf, başından beri kendine ölümünde bir eşlikçi aramaktaydı. Çok sonra frengiden ölen Mizzi’ye de aynı teklifi yaptığının ortaya çıkması, bunu ortaya koyan gelişmelerden birisi oldu. Bir diğer gelişme ise Maria’nın ölmeden önce ailesine yazdığı, 2015’te Avusturya’da bir bankada ortaya çıkan (1926’da kasaya konmuştu) üç veda mektubuydu. Zaten Rudolf eşi Stephanie’ye de bir veda mektubu yazmıştı. 

    Liberal prens 

    Veliaht Prens Rudolf’un liberal fikirlerini ifade ettiği muhalif gazete Neues Wiener Tagblatt (solda). Veliaht Prens’in intiharını manşete taşıyan başka bir Avusturya gazetesi (sağda). 

    Rudolf’ün ölümünün intihar değil de cinayet olduğu, kanıtlara rağmen hâlâ sevilen bir tartışma konusudur. Franz Joseph, intihar eden oğlunun Viyana’da Kapusen Kilisesi’nin altındaki Habsburg hanedan mezarlığına gömülebilmesi için, onun akıl sağlığındaki bozukluğu bahane ederek Vatikan’dan özel izin almak zorunda kalmıştır (intihar eden bir kişi Hıristiyan mezarlığına gömülemezdi). Ölümün nasıl gerçekleştiğiyle ilgili belirsizlik, Avrupa’da bir skandallar dizisine dönüşmüştür. 

    Rudolf’un ölümü Habsburg hanedanının prestijine ağır bir darbe vurdu. İmparatorun başka oğlu olmadığı için önce kardeşi Karl Ludwig veliaht olmuştur. O da ölünce unvan oğlu Franz Ferdinand’a geçmiştir. İçinde farklı milletleri barındıran Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda çözülme başlamak üzereyken, bu son veliahtın da bir suikast sonucu ölmesi 1. Dünya Savaşı’nı tetiklemiştir. Franz Joseph’in uzun saltanatının (1848- 1916) ardından, tahta kardeşinin torunu, Franz Ferdinand’ın da yeğeni olan son imparator 1. Karl geçmiştir. 

    ‘MAYERLİNG FACİASI’ FİLMİ

    Başrollerde Ömer Şerif ve Catherine Deneuve

    Terence Young’ın yönetmen koltuğunda olduğu 1968 tarihli “Mayerling” (Mayerling Faciası) filmi, Avusturya-Macaristan veliaht prensi Arşidük Rudolf ile sevgilisi Maria Vetsera’nın trajik ölümlerini odağına alarak, seyirciyi dönemin sosyal atmosferine ve bireysel ilişkilerine götüren önemli bir dönem filmiydi. Young’ın filmi, Habsburg hanedanlığı ile kapalı saray kapıları ardında yapılan görüşmeleri etraflıca senaryolaştırmıştı. Claude Anet’nin Mayerling ve Michel Arnold’ın L’Archiduc romanlarına dayanılarak yazılan senaryoda veliaht prens ile sevgilisini Ömer Şerif ve Catherine Deneuve canlandırmıştı. 15 milyon dolara yakın hasılat yaparak büyük bir başarıya ulaşan film, bugün kült sinema eserlerden biri olarak kabul görmektedir. 

    Terence Young’ın yönettiği Mayerling Faciası filmi, 15 milyon dolar hasılat yapmıştı. 

    DÖNEMİN ÖLÜM MODASI

    Romantizm akımı ve ‘intihar anlaşması’

    18 yüzyılda romantizmin ve bireyciliğin yükselişi, kilisenin etkisini kaybetmesi ve özellikle Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanını yazmasıyla Avrupa’da eğitimli gençler arasında bir intihar salgını ortaya çıktığı söylenir. “İntihar anlaşması” da bu salgının bir parçasıdır. En ünlü vaka, 1813’te Alman şair Heinrich von Kleist’ın Henriette Vogel’le yapıp uyguladığı intihar anlaşmasıydı. Arşidük Rudolf ve Maria Vetsera’nınki de bu çizgiyi izliyordu. Bugün intihar antlaşması, psikiyatrinin alanına girer; psikiyatride uygulanan “intihar etmeme anlaşması tedavisi” de belki buradan hareketle geliştirilmiştir.

  • Faşizmin doğuşu ve iktidara yürüyüşü

    Faşizmin doğuşu ve iktidara yürüyüşü

    1. Dünya Savaşı’nın sonuçları Avrupalı milletleri ekonomik bir darboğaza sürüklerken, radikal siyasal alternatifler toplumda daha fazla karşılık görmeye başlıyordu. Başlangıçta “herşeye karşı” bir ideolojiyle yola koyulan Benito Mussolini, 1919’da eski sosyalistler, devrimci sendikacılar, radikal cumhuriyetçilerden oluşan “Fasci italiani di combattimento”in kurulmasıyla iktidar yürüyüşünü başlatacaktı. 

    Adolf Hitler 2. Dünya Savaşı’nın ortasında, 28 Ekim 1942’de, Benito Mussolini’ye bir kutlama mesajı gönderdi. Mussolini’nin 1922’deki meşhur Roma Yürüyüşü ile iktidarı ele geçirmesinin 20. yılını kutlama mesajında, kendisine şöyle yazıyordu: “20 yıl önceki tarihsel yürüyüşünüzün dünya tarihinde bir dönemeç olduğuna inanıyorum. Size gelince Duce, faşist devrimi zafere yöneltirken, ben henüz feleğin aksiliklerine karşı mücadele ediyordum ve benim mücadelem büyük bir yenilgiyle ve kişisel olarak benim için de 1 yıldan fazla hapisle sonuçlanacaktı”. 

    Führer’in bu sözleri, henüz Nazilerin zirvede olduğu günlerde yazıldığına göre gerçekliğinden şüphe etmemek gerekir. Führer’in bu kadar hayranlıkla sözünü ettiği Mussolini’nin başarısı, tarihe ve siyasal literatüre pek de hayırla yadedilmeyen bir terimi, “faşizm”i katacak; hatta İspanya İçsavaşı gibi erken bir tarihte bile bu tip rejimlerin genel adı olarak kendini kabul ettirecekti. Bugün bu tür siyasal akımlardan sözedince herkesin aklına Almanya’daki Nazi hareketi gelse de, kullanılan sıfat çok daha az bilinen “faşizm”dir. 

    Latinceye ve Antik Roma’ya göndermeler

     23 Mart 1919’da Milano’da doğan faşizm (fasci di combattimento), İtalyanca’da fascio, “sıkıca birbirine bağlı grup, çete”; Latince’de ise fascis, “çubuk demetine sarılı balta” anlamlarına çağrışım yapıyordu. 

    Faşizm bir İtalyan mamulatıdır. Anti-demokratik, totaliter, aşırı sağcı, milliyetçi hareketler için kullanılan “faşist” sıfatı, İtalya’nın Milano kentinde 23 Mart 1919’da San Sepolcro meydanında “Fasci İtaliani di Combattimento”nun kurulmasıyla bir alamet-i farika olarak belirir. Bu paramiliter örgütlenmeler yine Mussolini tarafından Kasım 1921’de kurulacak olan Partito Nazionale Fascista’ya (Ulusal Faşist Parti) dönüşecektir. 

    Bu yıllar, o sıralarda Anadolu’da devam eden Millî Mücadele’de işgalci kuvvetler arasında yer alan İtalya’yı, ülkedeki manzarayı anlamak açısından önemlidir. “Faşist” kelimesi İtalyanca’da “fascio”, sıkıca birbirine bağlı grup, çete anlamında kullanılıyordu. Latince’de fascis, demet anlamının yanısıra, Antik Roma’da otorite simgesi olarak taşınan çubuk demetine sarılı balta anlamına geliyordu ve özellikle Roma tarihinden “stil” araklamaya meraklı Mussolini tarafından sahiplenilmişti.. 

    Ancak kelimeyi tarihsel anlamından devralıp, güncelleştiren Mussolini değildi. İlk kez 1914’te, Büyük Savaş’a girmekten yana olan ve sol militan hareketten gelen entelektüeller tarafından kullanıldı. 7 Ekim 1914’te bir kısım sendika temsilcisi, imparatorluklara karşı İtalya’nın savaşa girmesinden yana olan enternasyonalist devrimci fasci bildirisini imzaladılar. Fasci’ler gelecekteki sosyalist toplumun çekirdeği olarak takdim edildi. İmzacılar, gerici ve dinci diye niteledikleri imparatorluklara karşı sendikacı ve devrimci sosyalistlerin proletaryayı teknik olarak mücadeleye hazırlamasını öngörüyorlardı. Bu amaç doğrultusunda devrimle iktidarı ele geçirmek için bir seçkinler kitlesi yaratmayı hedefliyorlardı. 

    Mussolini ve Farinacci 1920’lerde Mussolini ve grubun önde gelen siması milliyetçi sosyalist Roberto Farinacci tarım kongresinde. 

    Bu tarihte Benito Mussolini, İtalyan Sosyalist Partisi’nin üyesi ve onun yayın organı Avanti!’nin yöneticisiydi. Bahsi geçen metinde onun imzası yoktu ve partisinin çoğunluğu savaşa karşıydı. Bununla birlikte Mussolini, tarafsızlığın gericilik olduğu kanısındaydı. Dahası Mussolini, devrimin (sosyalist devrimi kastediyordu) ancak şiddetle mümkün olacağına ve yine ancak bu işe hazırlıklı bir devrimci grubun iradi eylemiyle yürütülebileceğine inanıyordu. Partinin giderek öne çıkan bir siması olmasına rağmen resmî çizgiyle uyuşmadığı için partiden ihraç edildi ve savaşa girmekten yana olan Il Popolo d’Italia (İtalyan Halkı) gazetesini yayımlamaya başladı. Gazetede savaştan yana olan solcu yazarlar bulunuyordu. 11 Aralık 1914’te Mussolini’nin kurduğu Fasci Autonomi d’Azione Rivoluzionario ile Enternasyonalist Eylem’in fascio’su ile birleşti. 

    Milliyetçiler, eski muharipler ve sendikacılar… Mussolini (altta) savaşa müdahaleyi savunan fütürist milliyetçileri, eski muharipleri ve sendikacıları etrafında toplamayı başarmıştı. Soldan Sağa: Emilio De Bono, Benito Mussolini, Italo Balbo ve Cesare Maria De Vecchi Roma, 28 Ekim 1922. 

    Müdahaleci kamp, farklı gelenekten gelenleri derliyordu. Bazı sanayicilerin desteklediği milliyetçi akımların yanısıra devrimci sendikacılar ve Mussolini gibi dönek sosyalistler bu kampta yer almaktaydı. Unutmamak gerekir ki Mussolini 1918’e kadar sosyalist olduğunu söylüyordu ve hatta Fransız sosyalistlerinden maddi destek de alıyordu. “Savaşa bir sosyal muhteva verilmesi gereği”nden dem vuruyordu. 

    23 Mayıs 1915’te İtalya, kral dahil üç kişinin kararıyla İtilaf Devletleri safında savaşa girdi. Mussolini kendi çevresinde soldan gelen müdahalecilerin (milliyetçi solcuların) yanısıra belli bir siyasal bağlılığı olmayan eski muhariplerden geleneksel sağa uzanan geniş bir kesime seslenmeye başladı. İtalya’da savaşın yarattığı tahribat 1919’dan itibaren savaş ekonomisinden çıkışı zorlaştırırken, 1920-21’de genel dünya ekonomisi kriziyle durum ağırlaşmış, toprak işgallerinden başlayarak toplumsal huzursuzluklar artmıştı. 

    7 Ocak 1919’da fütürist aşırı milliyetçiliğe yakın Mario Carli, savaş birliklerindeki eski muhariplerinden ilk Arditi derneğini kurdu. Birkaç gün sonra ikinci dernek, fütürist şair Marinetti’inin çağrısıyla Milano’da kuruldu ve bunlar İtalya çapında birleştiler. Mussolini ve gazetesi Il Popolo 21 Mart 1919’da Milano’da sadece 60 kişinin katılımıyla bu derneklerin ulusal toplantısını düzenledi. Böylece eski sosyalistler, devrimci sendikacılar, radikal cumhuriyetçilerden oluşan “Fasci italiani di combattimento” kurulmuş oldu. 

    Yine de bu evrede faşist hareket, bir parti olmaktan ziyade ülkenin kurumlarını köklü bir biçimde değiştirmeyi hedefleyen bir eylem hareketi olarak ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla parti olmaktan çok bir anti-parti konumundaydı. Hareket Napoli, Floransa, Bologne gibi kentlere yayıldı. Bu dönemde kitleler nezdinde nüfuzu olan Sosyalist Parti’ye saldırarak güç kazanmaya çalışıtılar. Milano’da Sosyalist Parti ve sendikanın ilan ettiği genel grev sırasında partinin yayın organı Avanti!’nin binasını yaktılar. Bazı uzmanlara göre bu, faşizmin ilk büyük eylemidir. 

    Bütün bu gürültüye rağmen partinin Ekim ayındaki kongresinde 53 ocak ve 7 bin üyenin mevcut olduğu belirtilmektedir. Mussolini siyasal alanını genişletmek için 1919 başında Cumhuriyetçi Parti, İtalyan Sosyalist Birliği, devrimci sendikacılar, fütüristler, yani savaşta müdahalecilikten yana olan kesimlere yaklaşır. Siyasi programı milliyetçi olduğu kadar toplumsal talepler açısından yoğun sosyalist çağrışımlar içerir. Böylesi bir perspektifle Londra Antlaşması’yla İtalya’ya vaadedilen toprakları talep eder ve kapitalizmi telin ederken Bolşevizm’e ve sosyalizme ölümcül bir savaş ilan eder. Bir yandan Kurucu Meclis talebinde bulunarak Senato’nun lağvını ve mecburi askerlik hizmetinin kaldırılmasını önerir. 

    Silahlı güç: Kara Gömlekliler Faşistlerin milis gücü yasadışı ve karşıdevrimci “Kara Gömlekliler” 1920’lerde sağ ile yapılan ittifakta kendileri için olumlu sonuçlar almış, Mussolini’nin iktidara yürüyüşünü başlatmıştı (üstte). 1929’de Mussolini propagandası için kullanılan bir afiş (altta). 

    Bütün bu gürültü patırtı içinde faşist hareket 1919 sonuna gelindiğinde hâlâ oldukça zayıftır. Kasım ayında yapılan genel seçimlerde herhangi bir milletvekilliği kazanamadığı gibi topu topu 17 bin üyeye sahiptir. Bizzat Mussolini, Milano’dan aday olmuş ve 4800 oy almışken, sosyalist rakibi 170 bin, Katolik Halkçı Parti 74 bin oy almıştır. Sosyalistler seçim zaferini kutlarken üzerlerine iki bomba atılır. Mussolini bu olay üzerine tutuklanır ancak bir senatörün müdahalesiyle serbest kalır. 1920 yaz sonuna kadar faşist hareket silahlı bir ajitatörler grubundan ibaretti. Üye sayısı 30 bine çıkmıştır ama Mussolini henüz geniş kitlelerin dikkatini çekmekten uzaktır. 

    Başarısızlıklar karşısında Mussolini, ABD’ye göçetmeyi bile düşünür. 1920 yazında ise küçük ve büyük burjuvaziden katılımlarla hareket yaygınlaşmaya ve seçmen nezdinde meşruiyet kazanmaya başlar. 1920’deki önemli bir değişiklik, yerel paramiliter örgütlenmelerin (squadristi), devlet kademelerinin ve mülk sahiplerinin desteğiyle tarımsal kesimde greve giden işçilere, kentlerdeki muhaliflere baskı uygulamasıyla başgösterir. Sendikaların çökertilmesi ve yerine faşist sendikaların kurulması gibi sonuçlar doğuracak olan bu değişim, Mussolini’nin hareketi dizginlemek, denetimi altına almak için parti kurmasını hızlandırır ve böylece sokağı zapturapt altına alır. 

    Mussolini’nin talihi bir sonraki yıl değişecektir. Güneydeki kırsal kesim de, kuzeydeki sanayi bölgelerindeki hareketlilik karşısında açıkça karşıdevrim safında yer alır ve diğerlerinden farklı olarak “Kara Gömlekliler” diye anılacak olan bir milis teşkilatı kurulur. Sağ’la yapılan ittifakın ilk olumlu sonuçları Mayıs 1921’de yapılan seçimlerde ortaya çıkar. Her yerde aday çıkarmamalarına rağmen, faşistler 35 milletvekilliği kazanırlar ve Kasım’da Ulusal Faşist Parti’yi kurarlar. 

    Tamamıyla yasadışı olan Kara Gömlekliler, eski subayların nezaretinde silahlı ve motorize şekilde sendikacılara, grevci işçilere, sosyalist ve komünist militanlara saldırmaya başlar. Polis teşkilatı, yargı, ezcümle hükümet onların önünü açar. Patronlar da bu hizmetlerinden hoşnut oldukları faşistleri finanse etmeye başlar. 1922’de 700 bin üyeye ulaşırlar. Yine de seçmen kitlesini kazanamadıklarından cebren ve hile ile yani tehdit ederek iktidara gelecektir Mussolini. 

  • Sicilya ve İtalya’da öncü Müslümanlar

    Sicilya ve İtalya’da öncü Müslümanlar

    7. yüzyılın ortasından itibaren Sicilya ve İtalya’yı hedef alan Müslüman Araplar, bölgede silinmez izler bıraktı. Bu seferlerde şüphesiz yağma, soygun, ganimet edinme güdüsü eksik değildi ama, iki yüzyıl boyunca gelenekleri ve töreleri ile bu coğrafyaya mührünü basan, kendilerini bilime, sanata ve edebiyata veren Arapları bir talan kavmi olarak görmek de gerçekçi değildir. 

    Tarihe pek de uygun olmayan ayrıntıların ve efsanevi öğelerin bolca kullanıldığı bir Arap kaynağında, Müslümanların Sicilya’yı ele geçirişinin öyküsü aktarılır. 

    652’de, başında Muaviye bin Hüdai’nin yer aldığı Arap ordusu adanın güney kıyılarına dayanır. Özel isim ve tarih vermeyi pek sevmeyen bu sözde tarihçi, Arap komutanlarıyla Sicilya hükümdarı arasındaki bir konuşmayı bütün ayrıntılarıyla aktarmaktan geri durmaz: “Biz dünyanın dörtbir köşesinde şan salmış, denizlerin ötesine ve dağların doruklarına kadar sesimizi duyurmuş Araplarız. Yüce Allah bize en güçlü, en soylu peygamberi gönderdi” der Hüdai. Sicilya kralının neden adaya saldırmak istediklerini sorması üzerine de: “Buraya gelmemizdeki tek amaç sizi Allah’a ve resulüne bağlamaktır” diyecektir. 

    Bu sözlerdeki gerçek payı nedir? Bunu aramak pek bir sonuca götürmez bizi. Böyle bir konuşma yapılmamış olsa bile, eninde sonunda Arapların ana amacını burada aramak yanlış değildir. Batılı tarihçilerin güvenilmesi bir o kadar güç olan kaynaklarına göre, Araplar yalnızca korsanlık yapan barbar bir kavimdir. İtalyan kaynakları da bir tarih yorumundan çok kanlı haydutluk sayfaları açmışlardır bu konuda. Üstelik, her korsan öyküsünde biraz bulunan romantizme bu konuda nedense hiç yer vermemişlerdir. Her şey mal ve kadın yağmasına indirgenmiş, Arapların hedefinin ganimetten ibaret olduğu gösterilmek istenmiştir. 

    Arapların gözünden Sicilya kralı

     Palatine Şapeli’nin ahşap oyma tavanında Arap usulü tasvirlerle Sicilya Kralı 2. Roger. 

    Şüphesiz yağma, soygun, ganimet edinme güdüsü eksik değildi bu harekatta; ama iki yüzyıl boyunca gelenekleri ve töreleri ile Ada’ya mührünü basan, saraylarında diplomatlarla görüşen, kendilerini bilime, sanata ve edebiyata veren Arapları bir talan kavmi olarak görmek gerçekçi değildir. Hele Müslüman güçlerin Batı’daki yayılmacılığını, Batı’nın Doğu’ya düzenlediği Haçlı seferleri ile karşılaştırmaya girişmek bütün bütüne insafsızlık olur. Haçlıların Doğu’daki tek eylemleri neredeyse yağma ve talan, yıkım ve hırsızlık olmuştu. Bunu bize aktaran yalnızca yerel kaynaklar değildir. Batılı tarih yazarları da aynı gözlemlerde bulunmuşlardır. Bu bakımdan Arapların Sicilya’da ve oradan kalkarak Güney İtalya’daki varlık biçimlerini serinkanlı biçimde değerlendirmekte sayısız yarar vardır. 

    Kaldı ki, özellikle Sicilya’nın yazgısı farklı olmuştur: Ada, iki yüzyıllık Arap egemenliğinden sonra bir tür “yeniden fetih” ile İspanya’da olduğu gibi geri alınmamış, tersine, her bakımdan hem İtalyanlara hem de Araplara göre barbar bir topluluk olan Normanlar tarafından ele geçirilmişti. Bunun sonucu olarak da, Normanlara karşı yerli halk ile artık yerlileşmiş Araplar, aralarındaki din farkına rağmen işbirliği yapma yoluna gitmişlerdi. 

    Siraküza’nın istilası 7. yüzyılın ortalarından itibaren Sicilya’ya hücum eden Müslüman Araplar, 9. yüzyılda adaya bilfiil yerleşmeyi başarmışlardı. 

    Arap egemenliğinin sona erişinden hayli sonra, Avrupa için Sicilya’da ve Güney İtalya’daki kültürel birikim önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşımaktaydı. Bu bakımdan, Arapları kanlı yağmacılar olarak tanımlayan kaynakların güvenilmezliği ortadadır. Çağdaş tarihçi Alberto Ventura, “Bu kadar yıkıcı olduğu varsayılan insanların bu kadar yapıcı olmalarını yoksa nasıl açıklayabiliriz?” yollu haklı bir soruyla yaklaşmıştır konuya. 

    652’den başlayarak adayı hedef aldı Araplar. Bir buçuk yüzyıl boyunca çeşitli aralarla sık sık akınlar düzenlediler. Sicilya bu dönemde, güçlü savunmasına rağmen, Bizans’ın içinde bulunduğu “hasta adam” psikolojisi nedeniyle güçsüz duruma düşmüştü. Tam bu koşullar altında, bir aşk serüveni nedeniyle Bizans’tan ayrılmak zorunda kalmış bir donanma subayı, Afrika’daki emir Ziyadat Allah’ı ziyaret ederek adanın içinde bulunduğu durumu aktardı ve olaya el koyarak adayı işgal etmesini önerdi. Emirin sarayında uzun tartışmalara yol açtı bu; önceleri soğuk biçimde karşılanan öneri, 70 yaşını geçmiş bir fıkıh üstadının kesin tavrıyla iyiden iyiye gündeme geldi. 

    İki yüzyıl sonra yeniden Bizans Siraküza ve Sicilya’nın büyük çoğunluğu 1038-1040 yıllarında ünlü Bizans Generali Giorgio Maniace tarafından Müslüman egemenliğinden çıkartılmıştı. 

    Esat bin Fırat, yalnızca bu harekatı ateşli bir biçimde desteklemekle kalmayacak, bir yandan da askerin başına geçerek büyük bir cesaret ve kahramanlık destanı yazacaktı. Esat, 827’de Mazara’yı ele geçirirken de, bir yıl sonra surlarının dibinde öleceği Siraküza’yı kuşatırken de inanılması zor bir askerî deha örneği verdi; kat kat daha güçlü durumdaki Bizans ordusunu perişan etti. Baştan beri kararlıydı: Onun için utku değildi tek önemli hedef; adaya Arapların kesinkes yerleşmeleri daha önemliydi. Bu, Müslüman askere açıkça verilmiş kutsal bir bildiri oldu: Vebadan ve açlıktan kırılmalarına rağmen kimse onları durduramayacaktı. Kısa sürede, sonradan adanın başkenti yapacakları Palermo’ya ulaşmakta güçlük çekmediler. 

    Müslümanların adadaki egemenlikleri Güney İtalya’da iç faktörlere bağlı biçimde gelişti. Müslüman ordusunun iki temel öğesi Araplarla Berberiler arasındaki uzlaşmazlık öyle boyutlara vardı ki, 886 güzünde bir içsavaş patlak verdi. 2. İbrahim’in köktenci ve sert çıkışı ayrılmanın büyümesini engelleyecekti. 

    Bugün Tunus’un bulunduğu topraklarda, İfrikiya’da sultanlığını sürdüren 2. İbrahim, Müslüman İtalya’nın tarihinde yer alan en önemli, en ilginç devlet adamıdır. Büyük bir yenilikçi, korkusuz bir asker, zalim bir despot, kanlı bir yağmacı, üzerinde anlaşma sağlanamamış bir kişiliktir 2. İbrahim. Ancak sadece Sicilya siyaseti bile, her bakımdan köklü bir perspektifi olduğunu kanıtlamaya yetmektedir. Ada’ya önce oğlu Abdullah’ı göndermiş, ardından onu geri çekerek kendi yerine İfrikiya sultanı yapmış, sonra kendisi orduyla birlikte Sicilya’ya gitmeyi yeğlemiştir. 

    Norman döneminde İslâmi motifler 

    Norman döneminden oyma süslemeli kap. Engobe ve terrakota üzerine tipik bir İslâmi motif olan palmiye ağaçları ile süslenmiş eser bugün Palermo’da, Zisa Müzesi’nde. 12. yüzyıl. 

    Neydi İbrahim’in adaya çıkarken amaçladığı? Çok hırslı bir tasarısı vardı: Adadaki son direnme güçlerini ortadan kaldırıp Güney İtalya’ya çıkacak, oradan da Roma’yı alıp Mekke’ye giden yolu açmak için kuzeye tırmanacaktı. Bununla bitmiyordu bu tasarının sınırı: İkinci bir aşamada İstanbul’u ve Anadolu’yu da fethe kararlıydı. Bu tasarının yalnızca ilk bölümü gerçekleşti, Sicilya’yı bütünüyle temizleyen İbrahim, Güney İtalya’ya ayak bastı ve Cosenza’yı kuşattığında şu kibirli ve öngörüden yoksun sözleri söyledi ayağına gelen elçilere: 

    “Dönün geldiğiniz yere ve herkese bildirin: Roma beni bekliyor, sonra da sırada İstanbul var”. 

    Bir ay sonra dizanteriden öldü. 

    İbrahim’in ölümü, Arapların İtalya’da beklenmedik sonları oldu. Bırakalım Roma’ya iİerlemelerini, Sicilya’yı da kısa sürede bırakıp çekileceklerdi. 

    Sicilya’da savaştan sonra yepyeni bir uygarlığın tohumları atıldı. Özellikle ekonomik ve askerî planlarda gözle görülür bir gelişme kaydedildi. Normanlarm adayı ele geçirişlerini izleyen yıllarda Arapların toplumsal ve kültürel yaşamdaki etkileri azalmadı. Bu, Sicilya’daki Arapların Norman ordusuna katılmalarına yol açtı. Tarihçiler bu dönemde 20 bin Arap askerinin Norman ordusuna katıldığını söyler. Devlet yönetiminde ise Normanların bütünüyle Müslümanların kurduğu sistemi sürdürdükleri görüldü. Kadastro alanında da aynı sistem uygulandı. Sarayda giysiler, törenler, rütbeler konusunda Arap geleneği sürdürüldü; sikke geleneğinde bile bir değişiklik yapılmadı. 

    Şehircilikte İslâm’ın gücü öteden beri bilinmekteydi. Bir belge, adanın başkenti Palermo’yu, Arap egemenliğindeyken şöyle betimlemiştir: 

    “Araplar, Berberiler, Acem ve Tatarlar kadar Sicilyalılar, Rumlar, Yahudiler ve zenciler de uzun elbiseleriyle seyyar satıcıların arasında dolaşırlardı; Müslümanların çeşitli kavimlerinden insanlar değişik saç ve sakal modelleri, çeşitli fizyonomi özellikleriyle göze çarpardı burada”. 

    Savaş gücü açısından Müslümanlar, İslâm dininin kurulduğu yıllardan başlayarak bu alanda üstün bir başarı göstermişlerdi. Doğal koşullara ayak uydurma konusundaki becerileri, çeşitli stratejileri kullanmadaki akıl yürütme biçimleri ve kendilerinden nüfusça kalabalık ordulara karşı kolaylıkla galebe çalabilmeleri, onları bu alanda korkulu bir düş haline getirmişti. Aslında taktik açıdan başarıları tartışma götürürdü. Ama, teknik açıdan önemli buluşlar geliştirmişlerdi. Yaptıkları mancınıklar öylesine güçlüydü ki, pek çok açıdan günümüzün makinalı silahlarını çağrıştıran bir hız ve isabet düzeyine varabilmişlerdi. Gemicilik teknolojisi alanında da deneyimliydi Araplar: Manevra yeteneği gelişmiş, güçlü silahlarla donanmış donanmalarıyla Bizans donanmasını kolaylıkla yenmeyi defalarca başarmışlardı. Sicilya’daki harekat da benzeri bir sonuç getirmiş; getirdikleri yenilikler İtalya’da önemli birer katkı olarak kabul edilmişti. 

    Müslüman uygarlığın adadaki en önemli açılım noktalarından biri de sanat ve bilim alanında gerçekleşti: Tahta oymacılığı, marangozluk Araplarda çok gelişkin bir düzeydeydi. Mimari açıdan da Kurtuba bir yana Palermo, İslâm uygarlığının Avrupa’daki en güçlü merkeziydi: Şehirde 500’ü aşkın cami yükseliyordu. Arap zanaatkârları fildişinden deriye, pek çok materyal üzerinde incelikli çalışmalar yaparak izlerini bıraktılar. 

    Ahşap ve fildişi süslemeleri Boyalı sahneli sandık Palatine Şapeli’nde bulunuyor. 13. yüzyıldan Arap-Norman sanatını gösteren bu eser, su bazlı renkli boya ve altın varaklı siyah tasarım ile ahşap bir çerçeve üzerine fildişinden yapılmış. 

    Osmanlı dönemi ve Otranto seferi 

    İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethini izleyen yıllarda, Arapların yerine İslâm’ın bayrağını taşıyan Osmanlıların hazırladığı dev bir donanma 1480 yazında İtalya hedefine doğru yola çıktı. 40 kadırga, 60 yelkenli savaş gemisi (barça) ve 40 yük gemisinden oluşan donanmada 18 bin savaşçı ve 300 sipahi bulunuyordu. İtalyan karasularına yaklaşan donanma önce Brindisi’ye yöneldi; sonra da Otranto’ya yönelerek 28 Temmuz günü şehri kuşattı. 11 Ağustos günü Osmanlılar Otranto’nun yeni hakimleriydiler. 

    Fethin çarçabuk gerçekleşmesi, savaşta 800 kişinin ölmesi, Hıristiyan devletlerde hem bir panik havası estirdi hem de bu devletlerin karşılıklı olarak birbirlerini pasiflikle suçlamalarına yol açtı. En büyük suçlama Venedik Cumhuriyeti’ne yöneltiliyor, Venediklilerin İstanbul’la işbirliği içine girdikleri ileri sürülüyordu. Gene de bu kargaşa döneminin ardından Hıristiyanlar örgütlenmeye başladılar. Aragonlu Ferrante kısıtlı bir askerî gücün koruduğu Otranto’yu kuşattığında, şehrin kansız biçimde geri verilmesini istedi. İstanbul’dan gelen karşılık ağır ve ürkütücü oldu: Fatih Sultan Mehmet hem Otranto’dan çekilmelerini hem de bunun yanısıra Brindisi, Lecce ve Tarente şehirlerini kendisine teslim etmelerini istiyordu. İstekleri yerine getirilmezse İtalya üzerine sefer düzenleyeceğini, 100 bin kişilik bir piyade gücünün yanısıra 18 bin atlıyı ve toplarını bölgeye sevkedeceğini bildiriyordu Sultan. Bu tavır bütün Avrupa’da bir dehşet atmosferi yarattı. Papa, bu alarm çanları karşısında yeni bir Haçlı seferi düzenlemeye karar verdi. 

    Napoli ve Macaristan kralları, Milano ve Ferrare dükleri, Floransa ve Cenova Cumhuriyetlerinin de katılmasıyla büyük bir ordu hazır ettiler. Bir tek Venedik Cumhuriyeti bu toplanmaya katılmamakta direndi. Amaç yalnızca Osmanlıları Otranto’dan çıkartmak değildi; İstanbul’u yeniden alma fikri gündemdeydi. Ama bütün yapabildikleri 10 Eylül 1481’de Otranto’yu geri almak oldu. Fatih Sultan Mehmet büyük bir sefer için yola çıktı ve hedefi gizli tutulan bu seferin henüz başlangıcında vefat etmesi, hem Avrupalılara rahat soluk aldırdı hem de ölümü hakkında çeşitli söylentilerin doğmasına yol açtı. Otranto’da Osmanlılarm varlığı topu topu 1 yıl sürmüştü. 

    İz bırakan İslâm sanatı Araplar, sanatları-kültürleriyle mimariden modaya ve kullanım eşyalarına, başta başkent Siraküza olmak üzere tüm güney İtalya’nın farklı bir görünüme bürünmesini sağladılar Palermo’daki Paletine Şapeli’nin tavan ve kemer süslemeleri. 

    Kuzey-Batı İtalya’daki Türk tehdidi daha uzun süreli oldu buna karşılık. Yaklaşık 30 yıl boyunca, 1472’den 1499’a kadar, oldukça düzensiz bir biçimde Türk akıncılar bölgede varlıklarını duyurdular. Şüphesiz Venedik yöresindeki bu sürekli tehdit bir fetih hazırlığı niteliği taşımıyordu: Venediklilerin Avrupa’nın kapısında sağlam bir işbirliği merkezi olarak tutulması daha önemliydi. Nitekim o dönemde Batılılar Venedik’i düpedüz “Osmanlı İmparatorluğu’nun metresi” olmakla suçlayacaktı. 

    16. yüzyıl başında Padova ve Verona’ya Arnavut ve Türk akıncıları pek çok sefer düzenlediler. Kanunî Sultan Süleyman, Fransa Hükümdarı 1. François ile bir antlaşma yaptı aynı yıllarda. Fransızlar kuzeyden, Osmanlı ordusu güneyden İtalya’yı ele geçirmek için ortak bir sefer yapacaklardı. Ancak Fransızlar planlarını değiştirmek zorunda kalınca bu tasarı da askıda kaldı. 

    1537’de, Barbaros Hayreddin Paşa’nın emrindeki Lütfü Paşa, donanmayla tek başına bu girişimi üstlenmekle görevlendirildi. Koşullar elverişli değildi: Lütfü Paşa ancak Castro, Urgento gibi şehirlerle, ikincil önemde birkaç kaleyi fethedebildi; sonra da birdenbire donanmayla birlikte geri çekildi. İslâm’ın İtalya üzerindeki son resmî seferi sayılır bu. 

    Askerî tehdit İtalya’da bitmişti ama, Müslüman tüccarlar İtalya sınırları içinde etkili olmaya başlamışlardı. Çok yakın tarihlere gelinene kadar Venedik’te bir Osmanlı ticaret deposunun bulunması, bunun ne kadar güçlü ve sürekli olduğunu gösterir. Bu, aynı zamanda, birkaç yüzyıl boyunca Müslümanların İtalya’da barışçı bir siyasete sadık kalışlarının da öyküsüdür. 

  • Karayipler’de devrimci dalga

    Karayipler’de devrimci dalga

    26 Temmuz 1953’te derme çatma 100 kişilik bir gerilla grubu Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına saldırdı. Başarısızlığa uğrayan bu girişimin öncüsü Fidel Castro, savunmasında “Tarih beni aklayacaktır” ifadesiyle meydan okumuştu. 1959’de Batista rejimini deviren gerillalar, yine Castro’nun öncülüğünde kıtanın en uzun soluklu toplumsal dönüşümünü gerçekleştirdi. Devrimin kısa öyküsü. 

    Devrimden sonra bile Küba hakkında yaygın kanaat bu ülkenin dans, müzik, fuhuş, tütün, turistik merkezler ve pornografik filmler diyarı olduğu yönündeydi. Susan Sontag, 1969 gibi ileri bir tarihte bile Küba’yı böyle tanımlamıştı. Keza adada sinema endüstrisinde de çalışmış olanlardan yine ünlü yazar Arthur Miller, Batista diktatörlüğü döneminde toplumu, mafyanın kollandığı, Amerikalı ve diğer yabancılar için bir genelev olarak takdim ediyordu. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Albay’ın rejimi ABD destekli Albay Fulgencio Batista, 1933’ten 1959’a dek Küba siyasi tarihine damgasına vurdu.
    1940-44 ile 1955-59 yılları arasında, diktatörlük rejiminin devlet başkanlığı görevini üstlenen Batista, tarım arazilerini ve doğal kaynakları çokuluslu şirketlere pazarlamasıyla eleştiriliyordu.

    Küba’da Amerikalı mafya babalarının bulunmadığını, yukarıda sıralanmış yolsuzluk veya benzeri işlerin olmadığını söylemek mümkün olmasa da toplumu bundan ibaret sanmak, ülke gerçekliğini yansıtmak bir yana bugüne kadarki döneme ilişkin ABD kültürü kaynaklı yaygın önyargıların bir ürünü. 

    Ülkede kumarhaneler 1920’lerden itibaren turizme paralel bir şekilde gelişmişse de, örneğin 1956 gibi iyi bir yılda hasılat ancak 30 milyon dolara ulaşmıştı; bu da aynı yıl şeker sanayinin ürettiği değerin ancak 10’da birine karşılık düşüyordu. Ayrıca 50’lerde ülkeye yılda 50-200 bin dolayında turist gelirken, son yıllarda bu sayı yılda 3 milyon! Ama kimse bunun Küba’nın çehresini belirleyen bir sektör olduğunu söylemiyor. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Cienfuegos ve atlı köylüler Fidel Castro’yla Granma çıkarmasında yer alan, Küba Devrimi’nin önderlerinden Camilo Cienfuegos (sağda), 1959’da başkente doğru yola çıkan atlı birliklerin başında, elinde Küba bayrağı ile. 

    Kumarhaneler meselesine gelince… Devrimden sonra Batista diktatörlüğünün unsurları bunun için değil, işkence ve cinayetlerden ötürü sorumlu tutuldular. Küba’nın mafya tarafından yönetilen bir ülke olduğu da bir şehir efsanesi. Her ne kadar birçok mafya ailesi FBI’dan ve Amerikan maliyesinden kurtulmak için Küba’ya yerleşmişler ve örneğin 1948’de filmlere de konu olmuş olan ünlü mafya lideri Lucky Luciano’nun düzenlemesiyle önemli ailelerin temsil edildiği bir toplantı yapılmışsa da, ülke bunların denetiminde değildi ve sınırdışı edilmişlerdi. Elbette diktatör Batista ile mafya arasında bir ilişki vardı; ancak bu mafyaya sığınma imkanı sağlamakla sınırlıydı. 

    Küba’nın bir fuhuş yuvası olması da ülkenin gerçek yüzünü göstermiyordu. 1950’de Havana’da bu mesleği icra eden 270 ev ve hayatlarını böyle kazanan 11.500 kadın bulunsa da, bu durum adanın bir eğlence merkezi olmasından değil, adada hüküm süren yoksulluktan kaynaklanıyordu. 

    Ezcümle 50’li yılların Küba’sını kumarhane, mafya ve fuhuş ile tanımlamak, diktatörlük, genelleşmiş yoksulluk, şekere dayalı monokültür ve kırsalda derin yoksulluk ve yüksek işsizlik oranı gibi unsurlar yanında birşey ifade etmez. Küba’da bir devrimci durum olduysa, ilkindeki belirtiler değil, ikincisindeki gerçekler bu ortamı hazırlamıştır. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Başarısız girişim 
    26 Temmuz 1953’te, Fidel Castro ve beraberindeki 135 isyancı, Albay Alberto del Rio Chaviano’nun kumandanlığındaki Moncada Kışlası’na bir saldırı düzenler. 15 askerin ve 3 polisin öldürüldüğü saldırı başarısızlıkla sonuçlanır. İsyancılar tutuklanır, bir kısmı idam edilir. 

    Kısa tarih 

    Küba 1492’den 1898’e kadar bir İspanyol sömürgesiydi. Bağımsızlık Savaşı sırasında ülke, İspanya’nın kıtadaki son sömürgesiydi. Köle elemeğine dayanan tütün ve şekerkamışı plantasyonları Küba’nın alameti farikasıydı. 1841’de 1 milyonluk nüfusun 400 bini kölelik altındaydı. İspanyollar idari işleri ve ticareti yürütürken zengin Kübalılılar da plantasyonların efendisiydi. 

    1868’de ilk bağımsızlık savaşı başladı. Küba halkının en mütevazı kesimlerinin katıldığı bu savaş 10 yıl sonra ezildi. Ancak bu 10 yıllık savaşın önemli bir kazanımı oldu: 1886’da kölelik kaldırıldı. 

    1895’te Kübalılar tekrar bağımsızlık için silaha sarıldılar. Bu kez hazırlıklıydılar. José Marti’nin önderliğindeki parti, devrimi yönlendirmeye başladı. Lojistik desteği olmadan, 300 binlik sömürge ordusuna karşı herhangi bir kaynaktan yoksun 1,5 milyonluk Küba halkına dayanan devrimciler, sömürgecileri iyice yıprattılar. 1898’de Amerika askerî müdahalede bulundu. Bunun sonucunda Filipinler gibi sömürgeler de İspanyolların elinden çıktı. Kübalıların mücadelesi adanın ABD tarafından ilhakını engelledi ve 1902’de bağımsızlık elde edildi. ABD tahakkümünün altındaki ülkede bugün de Küba bağımsızlığının simgesi olarak kabul edilen Jose Marti önderliğindeki savaşta nüfusunun %22’sini kaybeden Kübalılar için bu hadise, o yüzyılın “Vietnam Savaşı”ydı. Ancak Amerikalıların askerî üssü adada yerleşik kaldı ve Küba’ya müdahale hakkı kabul edildi. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    “Tarih beni aklayacaktır” Moncada Kışlası’na yapılan saldırıdan sonra yargılanan Fidel Castro (en önde), 16 Ekim 1953 günü mahkemede yaptığı ünlü konuşmanı bu cümleyle bitirecekti. Batista, ülke içi siyasi tansiyonun düşmesi amacıyla tutukluları serbest bıraktıracaktı. 

    Bağımsızlık Savaşı’nı sürdüren ordu dağıtıldı ve ABD’nin bastırmasıyla paralı askerlerden oluşan bir ordu kuruldu. ABD’nin adadaki etkisi hızla yayıldı. 1896’da adadaki Amerikan yatırımları 50 milyon dolarken 1906’da 160, 1911’de 205 ve 1923’te 1.2 milyar dolara çıktı. ABD adanın başlıca kaynağı olan şeker sanayinin dörtte üçünü elinde bulunduruyordu. Böylece Küba, İspanyol sömürgeciliğinden ABD’nin “arkabahçesi”ne geçmiş bulunuyordu. 

    30’lu yıllarda Küba’da sol düşünceler ve örgütler gelişmeye başladı. Juan Antonie Mela gibi Latin Amerika sosyalizminin önde gelen simalarının belirdiği bu evrenin ardından, 1935- 39 arasında, devletin ekonomik alana müdahale ettiği, işçiler ve burjuvazi arasında aracı rolü oynadığı, Keynesçi denebilecek bir ekonomi politika yürürlüğü kondu. 

    Batista diktatörlüğü döneminde Küba, her ne kadar ABD’ye bağımlı yarı sömürge bir ülke olsa da, tarımın ağır bastığı bir ülke niteliğinden uzaktı. 1955’te nüfusun %55’i kentlerde ve nüfusun altıda biri Havana’da yaşıyordu. Şeker ve tütünden oluşan tarımsal üretim, kapitalist bir yapıya sahipti. 1934’ten itibaren Kübalılar da işletmelerde söz sahibi olmaya başlamıştı ancak bunların önemli bir kısmı ABD’ye aitti. Venezuela hariç Küba, Latin Amerika’da en çok ABD yatırımı çeken ülkeydi. 

    Küba’da 1959’da Julio Lobo ve ailesi 400 bin hektar toprağın yanısıra gemiler, radyolar, oteller ve banka sahibiydi. Tek başına kendisi yıllık Küba şekerinin % 35-50’sini, ABD’ye ise rafine edilmiş şekerin de %60’ını satıyordu. O zamanlar şeker Küba ihracatının %80’ini ve millî gelirin de üçte veya dörtte birini oluşturuyordu. 

    Küba’da kişi başına aylık gelir de, Arjantin ve Uruguay’dan sonra kıtadaki en yüksek seviye olan 350-550 dolar dolayındaydı. Ancak bu veriler, derin eşitsizliği de gölgeli-yordu. 200 bin köylü ailesinin en azından 140 bini çok yoksuldu. Bu köylü ailelerinin yanısıra, yalnızca sadece şeker kamışı kesicisi olan 600 bin tarım işçisi vardı. Bunlar bir tür “işçi aristokrasisi” olarak kabul edilen, rafineride çalışan ve sendikalarda güçlü bir biçimde örgütlenmiş 100 bin işçiden tamamen farklı koşullardaydılar. 400 bin aile ise yine iyi örgütlenmiş kentsel proletarya saflarındaydı. 200 bin aile, turizmden na-siplenen işlerde çalışanlar, esnaf ve dükkancılardan oluşuyordu. Geriye 400 ila 650 bin kişilik işsizler ordusu kalıyordu. 

    Kentsel ve kırsal proletarya başlıca toplumsal güç olmaktan uzaktı. İdari ve ticari kadrolar, hukukçular, öğretmenlerden oluşan önemli bir kesim ise siyasi ve toplumsal hayatın merkezindeydi. Özellikle bu kesim askerî rejime karşı Küba’da demokratik bir siyasal sistem oluşturmaya çalışmış, ancak gücü yetmemişti. Bizzat Fidel Castro, bu akımın son temsilcilerinden biri olarak hareketin açmazlarını yaşamış ve görmüştü. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Sierra Maestra dağında Fidel Castro, Granma teknesiyle Küba’ya çıkartma yaptıktan sonra, 12 kişilik küçük gerilla grubuyla Sierra Maestra Dağı’na sığındı. Adanın güneydoğusunda yükselen bu sıradağ, Castro’nun Batista’ya karşı yürütülen askerî savaşı kumanda ettiği ve gerilla ordusunu büyüttüğü bir karargâh hâlini alacaktı. 

    1933’den 1935’e Küba, ABD tarafından bastırılan kalkışmalara sahne oldu. Kanlı bir biçimde bastırılan toplumsal hareketlerin sonucunda ABD’nin müdahale hakkı iptal edildi. Bu hadiseler sırasında 1959 devriminde iktidarda olan general Fulgencio Batista ilk kez iktidara gelmiş ve bu bastırmada önemli bir rol oynamıştı. 1944’te seçimleri kaybeden Batista, giderken milyonlarca Doları da yanında götürmüştü. 1952’de ise bu kez askerî bir darbeyle tekrar başa geçecek ve iktidardan ancak devrimle ayrılmak zorunda kalacaktı. 

    Devrim ufukta belirirken 

    Temmuz 1953’te derme çatma 100 kişilik bir gerilla grubu Santiago de Cuba’daki Moncada kışlasına saldırdı. Birçoğu öldürülürken Fidel Castro ve kardeşi Raul Castro kısa süre sonra yakalandı. Fidel savunmasında “Tarih beni aklayacaktır” ifadesiyle meydan okumuştu. Bu söylevde topraksız köylülere toprak dağıtmak, bütün sanayi, ticari ve maden işletmelerinde işçilere kârdan %30 verilmesi, elektrik ve telefon gibi tekellerin millileştirilmesi gibi taleplerde bulunmuştu. Denebilir ki, sonraki yıllarda diktatörlüğe karşı mücadelesinde toplumsal planda daha da ılımlı olmuştu. Böylece gerilla mücadelesini ve 26 Temmuz Hareketi’nin kent mücadelelerini destekleyecek geniş bir toplumsal ve siyasal koalisyona evrilmesini kolaylaştırmıştır. Devrimin hemen ardından kurulan hükümet sanayinin %90’ını ve tarımsal toprakların %70’ini millileştirecekti. 

    Castro 15, kardeşi 13 yıla mahkum olsa da, Batista iki yıl sonra muhalefetin ve Cizvitlerin baskısıyla Moncada kışlasına saldıranlar da dahil olmak üzere bütün siyasal mahkûmları serbest bırakır. Castro kardeşler Meksika’ya geçerler ve orada İspanya İçsavaşı’ndaki komutanlardan Alberto Bayo’nun nezaretinde sıkı bir eğitimden geçerler. Ernesto Che Guevara da ekibe burada katılır. 

    2 Aralık 1956’da Granma teknesiyle Küba’ya çıkan Fidel Castro önderliğindeki bir avuç gerilla Sierra Maestra’da mücadeleye başlamış ve Batista ordusunun 40 bin askerine karşı iki yıllık mücadeleleri sonucunda, bir genel grevin hazırladığı ortamda dik-tatörlüğü tamamıyla çökertmiştir. 

    ABD’nin burnunun dibindeki devrim, oluşumu ve yönelişi itibarıyla bütün dünyanının ilgisini üzerine çekti. Devrim, o güne kadar bilinen Sovyet ve Çin devrimlerinden farklı bir yörünge izlemişti. Herhangi bir partinin önderliğinden sözetmek mümkün değildi. Castro başta olmak üzere Jose Marti çizgisinde liberal görüşlere sa-hip olanların yanısıra, kardeşi Raul gibi daha radikal olanlar ve neredeyse herhangi bir siyasal görüşe sahip olmayanlar da vardı. Gerilla tam anlamıyla bir ordu bile kurmuş değildi; en iyi durumda bile düzenli ordunun 10’da birine karşılık düşen gerilladan düzenli bir yapıya geçmemiş, daha sonra da kendisini bir parti olarak örgütlememişti. 

    Devrimin üçlü ayağı 

    Ocak 1959’da Batista diktatörlüğünün devrilmesine neden olan muhalefet hareketi, sanıldığının aksine yalnızca Granma ile çıkarma yapan gerillalardan ibaret değildi. Gerilla hareketinden de önce kentlerde varolan farklı türden muhalefet hareketleriyle bir bileşimden sözedilebilir. Diktatörlüğe karşı üç farklı düzeydeki mücadele yapılanmış ve bileşik bir hal almıştı. 

    Muhalefetin önde gelen unsuru, devrimin ateşleyicisi olarak Granma çıkarmasıyla gelişen gerilla hareketiydi. Ancak alternatif bir yönetim şekli olarak askerî bir güç halinde kendini geliştiren gerilla hareketi, Nazi işgali altında Yugoslavya’daki kur-tarılmış bölgelerdekiyle veya Çin’deki Yenan Cumhuriyeti ile kıyaslanabilecek bir ölçekte değildi. Mayıs 1958’de gerillayı çökertmek için Batista’nın askerî saldırısının başarısızlığa uğramasından sonra, Sierra Maestra makiliğindeki gerilla, tarım refor-munu uygulamaya koymuştu. 400 hektardan küçük toprak mülkiyetine saygı duyuluyor, diğer toprakların Batista’nın yıkılmasından sonra (ekilebilir 37 hektardan daha aza sahip olanlara) dağıtılacağı belirtiliyordu. Aslında bu önlemler oldukça ılımlıydı, zira toprak sahiplerinin %1.5’i ekilebilir arazilerin %42’sine sahipti. Buna karşılık en yoksul köylülerin oluşturduğu %70’lik bir kesim ekilebilir toprakların ancak %12’sine sahipti. 

    Karayipler'de devrimci dalga
    Zafere doğru 1 Ocak 1959 günü Castro güçlerinin Santa Clara ve Santiago de Cuba gibi stratejik önemdeki şehirleri ele geçirmesiyle Batista ülkeyi terketti. 

    Küba’da ikinci önemli muhalefet hareketi, kentsel işçi hareketiydi. Buradaki Komünist Parti’yle (KP) 26 Temmuz Hareketi’nin direniş ağları arasında ise bir gerilim vardı. 9 Nisan 1958’de kentlerde bir genel grev çağrısı yapıldı. PSP (KP’nin resmî rumuzu) grevle arasına mesafe koydu ve böylece hareketi bölerek eylemin başarısızlığına katkıda bulundu. Batista bunun üzerine askerî karşı saldırıya geçme imkanı elde etti. PSP daha sonra gerilla yönetimiyle müzakereye geçerek önde gelen simalarından Carlos Rafael’i görevlendirdi ve Birleşik Ulusal İşçi Cephesi (FONU) oluşturuldu. Havana’da Ocak 1959’da genel grev çağrısını yapan bu cephe olacaktı. 

    Muhalefetin üçüncü ayağı, kurumsal temsil düzeyinde M 26’ıydı. Burjuva ve ordudan kesimlerin oluşturduğu M 26’nın programı, 1940’daki demokratik anayasaya dönüş, eğitimin planlaması, ılımlı bir tarım reformu gibi demokratik taleplerle sınırlıydı. 

    Devrimin arifesindeki Mayıs ayında, Fidel Castro serbest işletmeler ve sermaye yatırımına açık olduklarını ilan etti. 20 Temmuz’da Batista’nın askerî harekatının başarısızlığa uğramasından sonra Caracas Antlaşması bir tür geçici hükümetin oluşumunu öngörüyordu. Mayıs 1958’den itibaren Batista ordusuna karşı başarılı bir biçimde direnen gerilla prestijini artırdı. O andan itibaren rejim dağılmaya başladı. Batista’nın çevresindeki herkes paniğe kapıldı. Batista’nın kendisi de kaçışını hazırlamaya ve malını-mülkünü kurtarmaya baktı. Genelkurmay’dan general Cantillo, gizlice Castro ile müzakere edecek ancak 1 Ocak 1959’da Batista’nın kaçışından sonra onun bıraktığı yere talip olacaktı. Son dakikadaki bu gelişmeler devrimci süreci radikalleştirmekten başka bir işe yaramadı. 

    Karayipler'de devrimci dalga

    2 Ocak’ta genel grev ve kitle gösterileri başladı. Cantillo’nun iğreti direnişi, devrimci mücadelenin doğrudan ürünü olan askerî gücün bir iktidar organı olarak tescilinden başka bir işe yaramadı. 

    Batista’nın düşüşü ile siyasal iktidar bölündü. Ortada bir formel hükümet bir de reel hükümet bulunuyordu. Caracas’ta kendilerine vaadedilen Bakanlık mevkilerini işgal etmeye gelen “saygın temsilciler” bulunurken, öte yanda da Castro, özgürlük mücadelesinin kalesi olarak ilan ettiği Santiago Cuba’ya girerek burayı yeni başkent olarak tanımlıyordu. Simgesel olmanın ötesinde, otoritenin kimde olduğuna dair bir anlam da ifade ediyordu yeni başkent ilanı. Castro kardeşi Raul’u askerî komutan olarak Santiago’da bıraktı ve Havana’ya olan kısa mesafeyi sekiz günde tamamladı ve formel hükümetten ayrı devrimci iktidarın gücünü gösterdi. 

    5.000 kişilik derme çatma silahlı gerilla örgütü kendisinin 10 katı Batista ordusunu tarumar etmiş, genel grev askerlerin piskolojik olarak silahsızlanmasında belirleyici bir rol oynamıştı. 

    İlk hükümet 

    Batista’ya karşı muhalefetin toplumsal taban açısından temsil kabiliyeti olmayan üye-leri çeşitli mevkilere gelirken, Fidel Castro da silahlı kuvvetler başkomutanı olarak yer aldı. Güçsüz ve dağınık burjuva temsilcileri, düzenli ordudan geri kalanlar, yüksek memurlar, basın ve özellikle büyük toprak sahipleri hâlâ etkindi. M 26 ve Castro ise kentsel kitlelerin seferberliği ve tarım reformu perspektifiyle kazanılmış köylülerce destekleniyordu. Fidel Castro anlamlı bir şekilde hükümet toplantılarını ihmal ediyor ve bir tür paralel devlet başkanı gibi davranıyordu. M 26 hareketi bir parti olmadığı gibi bir karar mercii de değildi. Üstelik bu hareket, yeni dönemin gerekleri konusunda da birlik içinde değildi. Dolayısıyla gerçek iktidar gücü, isyancı ordunun başındaki küçük bir yönetici grubun elinde toplanmıştı. Örneğin Ernesto Che Guevara ve Raul Castro’nun resmî bir hükümet görevi yoktu. Ancak Che’nin yönetimindeki Cabana kışlası adeta bir gölge hükümet işlevi görüyor, tarım, eğitim, orduya ilişkin konuları düzenliyordu. 

    Karayipler'de devrimci dalga

    Diktatörlüğün devrilmesiyle ortaya çıkan bu “ikili iktidar” durumunu doğuran, genel grev karşısında Batista ordusunun çöküşü ve muhalefetteki burjuvazinin zayıflığıydı. Ortada meşruyeti olan herhangi bir siyasal parti de yoktu. Castro’nun isyandan edindiği popülarite her tür unsurun önüne geçmiş haldeydi. Castro 6 Ocak’ta Havana’da yaptığı ilk radyo konuşmasında bu kurumsal zaafın bilincinde olduğunu göstermiş ve devrimin savunulması için 5.000 kişilik bir isyan ordusuna değil, doğrudan kitlelere seslenmişti. Şubat ayında Fidel Castro’nun başbakan olmasıyla bu belirsizlik giderildi. 

    ABD bu dönemde Küba’daki çıkarlarını gözeterek tedbirli davranmış, Batista’yı sonuna kadar desteklememiş ve Fidel Castro da 1959 başında ABD’yi ziyaret etmişti. Ancak 1959 yılı boyunca iktidarını pekiştiren Fidel Castro, Mayıs 1960’ta Sovyetler Birliği temsilcisi Mikoyan’la da görüşmüştü. Tarım reformu ABD’nin çıkarlarını zedelemiş ve Küba giderek radikalleşmeye başlamıştı. 1960’da tarım reformu, 1961’de eğitim reformu yapıldı ve 1962’de uzun vadeli planlamalara gidildi. 

    Küba Devrimi demokratik taleplerle başlayan bir hareketin halkın ihtiyaçlarının giderilmesi için radikalleşmesinin belirgin bir örneği olarak tarihe geçti. Fidel Castro devrimden çok sonra, Nisan 1961’de ilk kez Küba Devrimi’nden bir “sosyalist devrim” olarak söz edecekti. 

  • Kristal Gece: Yahudi soykırımının 2 yıl önceki fragmanı

    Kristal Gece: Yahudi soykırımının 2 yıl önceki fragmanı

    Almanya’da 80 yıl önce gerçekleşen ve “Kasım Pogromu” diye de bilinen “Kristal Gece”, ismini ev ve işyerlerinin kırılan camlarından aldı. Bu, Yahudilere yapılan ve devlet eliyle desteklenmiş tarihteki en büyük saldırılardan biriydi. III. Reich 1941’de Holokost olarak da anılacak soykırım programını hayata geçirdi. Geçen ay sonu ise ABD-Pittsburgh Sinagog’una gerçekleştirilen saldırıda 11 Yahudi katledildi. “Yahudi sorunu” ve anti-semitizm 80 sene sonra hâlâ can almaya devam ediyor.

    Tarihteki ilginç bir tesadüf de Atatürk’ün öldüğü gün Almanya’nın da tarihe geçen bir trajedi, bir dönüm noktası yaşamasıdır. 1871’de birliğini sağlayan Almanya, anti-semitizmin, yani Yahudi karşıtlığının en az olduğu ya da hissedildiği yerdi. Prusya Krallığı ve daha sonra Alman İmparatorluğu’nda, Protestan inancına dönsün dönmesin Yahudiler için kariyer yolları dönemin özgürlükler ülkesi Fransa’ya göre bile daha açıktı.

    Alman İmparatorluğu’nu ilan eden Frankfurt Parlamentosu’nda birçok Yahudi devlet adamı ve hukukçu bulunmaktaydı (hatta meclis başkanı Protestan olmuş bir Yahudi, Eduard Simons idi). Yine Alman ordusunda birçok Yahudi kökenli general mevcuttu (örneğin Liman von Sanders her ne kadar babası Prostestan inancına geçmiş olsa da, onun tarafından Yahudi kökenli idi). Bilim ve sanat dünyasında da önemli insanların Yahudi olması bir engel teşkil etmemekteydi. Böyle bir coğrafyada önce Kristal Gece’ye, hemen sonrasında ise Holokost’a giden yol, tarihin trajik ve şaşırtıcı bir sürecinin ürünüdür.

    Kristal Gece-3
    Führer ve Goebbels Alman bir diplomatın Yahudi aşığı tarafından öldürülmesi, Hitler için ideal bir fırsattı. Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, “Führer’in kararına göre parti herhangi bir gösteri hazırlamayacak, ancak gösteriler kendiliğinden gerçekleşirse de güvenlik güçlerince engellenmeyecek” demişti.

    Her ne kadar Alman entelektüel dünyasında Hundt-Radowsky, Treitschke ve Wagner gibi anti-semitler varolduysa da bunlar azınlığı teşkil ettiler. Bunların ortaya attığı “Yahudi sorunu”, Treitschke’nin “Yahudiler bizim talihsizliğimizdir” (die Juden sind unser Unglück) sözleri ile başlayan Berlin Anti-Semitizm Tartışması gibi konular, genelde 1. Dünya Savaşı’na kadar akademik çevreler ile sınırlı kaldı. Ancak sonrasında mağlup Almanya ikliminde, bu kavram ve tartışmalar milliyetçi siyasetçiler ve ideologlar tarafından gündeme getirildi ve sıradan vatandaşlar arasında da bilinir olmaya başladı.

    Alman İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı’nda herhangi bir büyük muharebede yenilgi almamış ya da işgal sonrasında çekilmemişti. Başgösteren devrimci ayaklanmalar ve imparator II. Wilhelm’in ülkesinden kaçması ile Alman siyasetçiler İtilâf Devletleri ile ateşkes yapmışlardı. Bu durum, Alman milliyetçilerinin, sosyalistlerin, sosyal demokratların ve Yahudilerin imparatorluğu “sırtından hançerlediği” (Wagner’in Götterdämmerung operasında kahraman Siegfried’in sırtından mızrakla öldürülmesine gönderme yaparak) argümanını çıkarmasına altyapı oluşturmuştur. Yeni kurulan Weimar Cumhuriyeti’nde halkın yenilgiyle ve ardından gelen antlaşmanın getirdiği ağır yaptırımlarla kırılan gururunu onarmaya çalışan bu milliyetçi söylemler yaygınlaşmaktaydı. Bu ise ülkedeki önemli ve hem sosyal hem de ekonomik hayatta etkin bir azınlık olan Yahudilere karşıtlığı yanında getirmekteydi.

    Kristal Gece-2
    Tahrip edilen sinagog 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Nazi partisinin militanları tarafından talan edilen yapılar ile kurumlar arasında Berlin’deki Fasenensrasse Sinagogu da vardı.
    Kristal Gece -1

    1929’daki ABD’de başlayan Büyük Buhran, Avrupa’ya ulaştıktan sonra kötüleşen iktisadi koşulları daha da kötüleştirdi. Ayrıca sözde-bilimsel bir kavram olan “Sosyal Darwinizm” bazı çevrelerde ırksal üstünlük/Aryancılık gibi argümanlara altyapı oluşturuyordu. Tüm bunların sonucunda 1933 yılında anti-semitik ve aşırı milliyetçi söylemlerle (ayrıca seçimleri “denetleyen” 50.000 kişilik Hitler’in yardımcı polis kadrosunun baskısıyla) Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) veya bilinen ismiyle Naziler yönetime geldi. Mart ayındaki seçimlerin ardından 1 Nisan’da Yahudilere ait iş yerlerinin Naziler tarafından boykotu başladı. Hemen ardından Aryan olmayanların, yani esasında genel olarak Yahudilerin devlet memuru olmasını engelleyen kanun Nazi hükümetinin onayıyla meclisten geçti (zaten meclisteki diğer partiler etkisiz hale getirilmişti). 15 Eylül 1935’te ise Aryan olanların Yahudilerle evlenmesini yasaklayan Alman Kanı ve Şerefi’nin Korunması Yasası ve kimin Yahudi olup olmadığını belirleyen Nürnberg Yasaları yayınlandı. Bunun sonucunda “Aryan olmayan ırklar” ile sosyal ve ekonomik ilişkiler kopma noktasına geldi.

    Yahudilerin bu olaylar karşısında tepkileri farklıydı. Kimileri toplumlarının daha önce de (geçmişte) yaşadığı acılar gibi bunların geçici olduğunu düşünerek doğdukları toprakları bırakmak istemedi; kimileri ise durumun öncekilerinden farklı olduğunu daha o zamandan görerek başka ülkelere göç etmeyi tercih etti. Yahudi olmayan Almanlar ise siyasi ve ekonomik korkular ile tepki vermeye çekiniyordu. Uluslararası kamuoyu ise savaştan ve Büyük Buhran’dan yorulan ve yılmış halklarını idare etmek adına, Almanya, İtalya gibi agresif dış politika yürüten ülkelere karşı “yatıştırma politikası” güdüyordu.

    Kristal Gece-7
    Almanya’nın kara günü 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece Yahudilere ait binalara düzenlenen saldırılarda 91 kişi hayatını kaybetti. Yahudilere ait 1400’ün üzerinde ibadethane, 7500’e yakın mağaza ve işyeri zarar gördü. 30.000 Yahudi tutuklandı (üstte ve altta).
    Kristal Gece-6
    Tahrip edilen sinagog 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Nazi partisinin militanları tarafından talan edilen yapılar ile kurumlar arasında Berlin’deki Fasenensrasse Sinagogu da vardı.

    Dönemin süper gücü Büyük Britanya’nın başbakanları Stanley Baldwin, sonrasında Neville Chamberlain, Hitler ve Mussolini’nin yapabileceklerini tahmin edemiyorlar; etseler de iç siyaset uğruna (zira savaş istemek seçmenler açısından kabul edilemez bir şeydi) bunların yaptıklarını gözardı ediyorlardı. İtalya’nın Habeşistan’ı işgal girişimine (1935-36) ve Mart 1938’de Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesine, ne Britanya ne de Fransa yeterli tepki gösterdi. Bunun üzerine Hitler’in Çekoslavakya’da yaşayan Alman soydaşlarını (Südet Almanları) kurtarmak adına giriştiği işgale kimse ses çıkarmadığı gibi, 15 Eylül 1938’de Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya’nın Münih’te biraraya gelerek buna onay vermesi, Adolf Hitler’e sonradan yapacağı işlerde kimsenin karşısına çıkmayacağı konusunda büyük bir özgüven verdi.

    İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain’in, Münih Anlaşması sonrası ülkesine geldiğinde 1878’teki Disraeli’nin de konuşmasına atıfta bulunarak “Size Almanya’dan onurlu bir barışla döndüm” demesi ve “yatıştırma politikaları”nı devam ettirmesi, onu daha sonra savaşın çıkmasından sorumlu tutulan İngiliz politikacıların, yani “Guilty Men” (Suçlu Adamlar) arasına sokacaktı. Bu ilhak ve işgallerden sonra bile uluslararası kamuoyundan bir engelleme görmeyen Hitler, artık içeride de istediklerini yapabilirdi. Bir sorun olarak gördüğü Yahudi nüfusu baskılama ve sindirme zamanı artık gelmişti. Yürüttüğü anti-semitik politikaları bir adım ileri götürmeye ve halkı da buna dahil etmeye kararlıydı. Münih Anlaşması’ndan yaklaşık bir buçuk ay sonra gerçekleşecek bir olay, bunun için gerekli altyapıyı sağladı.

    Almanya’da doğmuş Yahudi kökenli Polonyalı göçmen bir ailenin çocuğu olan Herschel Grynszpan, 1936’da Paris’e iltica etmişti. Oraya diplomat olarak tayin olmuş Alman Ernst vom Rath ile muhtemelen bir gönül ilişkisi vardı (kendisi de eşcinsel olan dönemin ünlü entellektüellerinden ve Paris’te yaşayan André Gide de bunu günlüklerinde teyit etmektedir). Henüz 17 yaşındaki Grynszpan, aralarındaki bir anlaşmazlık sonucu 7 Kasım 1938’de Paris’teki elçilik binasında vom Rath’ı silahla vurarak yaraladı. Hitler, vom Rath’ın tedavisi için kendi özel cerrahlarını gönderdiyse de o, yaraları nedeniyle 9 Kasım günü öldü.

    Fırsatlar ve tesadüfler o gün bir araya gelmişti. Führer ve Nazi Partisi için 9 Kasım çok önemli bir gündü. Zira o tarihten (1938 yılından) tam 15 sene önce, 9 Kasım 1923’te, Hitler ve avenesi Münih’te “Birahane Darbesi” diye anılan darbe girişiminde bulunmuş, fakat başarısız olmuşlardı. Bu girişim her sene kutlandığı gibi, o gün de Nazi Partisi tarafından bir kutlama/anma yemeği düzenlenerek yâdedilmişti. Paris’te Alman bir diplomatın bir Yahudi tarafından öldürülmesi böyle bir gecede anti-semitik söylemler için biçilmiş kaftandı ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels bunu değerlendirecekti. Hitler’in o geceden erken ayrılması sonrası, vom Rath olayı ile ilgili Goebbels şöyle diyecekti: “Führer’in kararına göre parti herhangi bir gösteri hazırlamayacak ve organize etmeyecek fakat gösteriler kendiliğinden gerçekleşirse de güvenlik güçlerince engellenmeyecek”. Bu sözler, Yahudilere yapılacak olası saldırılar için açık çekti. Bu ayrıca Goebbels için partide kendini Führer’ine kanıtlamak için uzun zamandır eline geçmiş bir fırsattı.

    Kristal Gece-5
    Çarmıha gerilen Alman Nazilerin gazetesi Der Stuermer, Kristal Gece’ye giden yolu yaratan olayı, bu anti-semitik karikatürle anlatmıştı. Yahudi Herschel Grynszpan, Alman diplomat Ernst vom Rath’ı çarmıha geriyor.

    Nazi Partisi, teşkilatı aracılığıyla organize ettiği güruha Yahudilere ait ibadethane, işyeri, ev ve mezarlıklara saldırma talimatı verdi. Kundaklamak serbest (!) ama ev ve işyerlerindeki eşyaları yağmalamak yasaktı. Ayrıca Almanlara ait mülkler zarar görmeyecekti. 9 Kasım’ı 10 Kasım 1938’e bağlayan gece Yahudilere ait 1400’ün üzerinde ibadethane, 7500’e yakın mağaza ve işyerine saldırı düzenlendi. 91 Yahudi öldürüldü; 30.000 Yahudi erkek tutuklandı ve bunların bir kısmı çalışma/toplama kamplarına gönderildi. Hemen arkasından Yahudilere her türlü iş yapmak yasaklandı.

    17 Kasım’da Ernst vom Rath’ın cenaze töreninde, sanki bir içsavaş varmış gibi “ilk kurşun”u Yahudiler’in attığı Nazi siyasetçiler tarafından vurgulandı. Dışişleri Bakanı Ribbentrop ise “Meydan okumayı görüyoruz ve kabul ediyoruz” diye ekledi. 1933’ten beri baskılanmış ve sindirilmiş Yahudiler için o gece bir dönüm noktası oldu. Artık doğdukları topraklarda kendileri için can güvenliği ve huzur kalmadığını anlamışlardı; fakat yine de yaklaşık iki sene sonra başlayacak soykırım süreci henüz düşünülemeyecek kadar uzaktı. “Kasım Pogromu” diye de bilinen o geceye, ev ve işyerlerinin kırılan camlarına atfen “Kristal Gece” denildi. Bu, Yahudilere karşı yapılan ve devlet eliyle de desteklenmiş tarihteki en büyük saldırılardan biriydi. Artık Yahudiler’in ülkelerini terketmekten başka bir şansları yoktu; fakat III. Reich buna izin vermeyecek, onları çalışma kamplarında yitene kadar savaş için bedava işgücü (!) olarak kullanmayı tercih edecekti.

    Uluslararası kamuoyu Hitler’e -ne yazık ki dur diyemese de, bu insanlık dramını önlemek için girişimlerde bulundu. İngiltere’nin ve az da olsa ABD’nin inisiyatifi ile Yahudi çocuklarını kurtarmak adına bir hareket başlatıldı: “Kindertransport” (kelime anlamı ile “çocukların taşınması”). Buna göre 10.000 kadar Yahudi çocuk velilerinin nezareti olmaksızın Almanya’dan, Avusturya’dan, Çekoslovakya’dan ve Polonya’dan toplanarak Britanya’daki hostellere, pansiyonlara ve evlere yerleştirilecekti. 1938’den 1940’a, yani Nazilerin sınırı geçişe kapatmasına kadar binlerce Yahudi çocuk İngiltere ve ABD’ye taşındı. Her ne kadar bunlar ailelerinden koparılmak gibi bir acıyı yaşasa da, Nazi soykırımından kurtulan o neslin az sayıdaki üyelerinden oldular.

    Kristal Gece yaşandığı dönemde dünyayı derinden etkilemiş ve Nazi Almanyası’nın ne kadar ileri gidebileceği konusunda bir ön fikir vermişti. Bu pogrom, “Holokost” ya da “Shoah” olarak adlandırılan Yahudi soykırımının adeta bir fragmanı olarak, bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.

    Kristal Gece-4
  • Afyon Savaşları: Uyuştur ve yönet, sınırsız kâr et

    Afyon Savaşları: Uyuştur ve yönet, sınırsız kâr et

    19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu sömürgesi Hindistan’da ürettiği afyonu Çin’e satarak, bu ülkeye karşı çay, porselen ve ipek ithalatıyla verdiği dev dış ticaret açığını kapatmak istiyordu. Afyon alışverişini serbest bıraktırmak için çareyi önce tehditle yıldırma taktiklerinde arayan İngilizler sonunda silaha sarılacak, Uzak Asya 19. yüzyıl ortasında Afyon Savaşları’yla karışacaktı… Fransız yazar ve şair Victor Hugo “Bir gün iki eşkıya Yazlık Saray’a girdi. Biri yağmaladı, öbürü yaktı… Tarih önünde iki eşkıyadan birinin adı Fransa, diğerinin adı İngiltere’dir” diyecekti.

    Afyon Savaşları-6
    İngiliz Nemesis savaş gemisi Birinci Afyon Savaşı’nda (1839-1842) Çin donanmasına büyük zayiat verdirmişti, 1841.

    DÜNKÜ AFYON SAVAŞI’NDAN BUGÜNKÜ ABD-ÇİN GERGİNLİĞİNE

    Bu Ağustos’tan beri gökyüzünde bir ticaret savaşı bulutu dolaşıyor. ABD’nin Çin’in ihraç ettiği toplam 250 milyar dolarlık ürüne yüksek gümrük vergisi koyması; Çin’in buna 110 milyar dolarlık Amerikan malına gümrük vergisi koyarak karşılık vermesi; Çin’in ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet etmesi; ABD’nin Çin’i Amerikan seçimlerine karışmakla suçlaması gittikçe artan bir küresel gerilime yol açtı. Çin Başkanı Xi Jinping’in 2049’da ülkesini büyük bir global güce dönüştürecek yeni İpek Yolu atılımına, Trump’ın “Çin bize tecavüz ediyor” diye serzenişlerine bakarak, iki güç arasında yükselen rekabetle sonucu belirsiz bir yola girdiğimizi öne sürenlerin sayısı arttı.

    Bu sırada geçmişin kötü anıları da canlandı: 1839-1860 arasındaki Afyon Savaşları, bugüne benzer şekilde, Çin ile Avrupa arasındaki ticaret dengesinde Batı aleyhine oluşan açığı kapatmak için başlamıştı. Açığı kapatacak tek yolun, sömürgeleri Hindistan’da ürettikleri afyonu Çin’e satmak olduğuna inanan İngilizler, dünyanın en kalabalık ülkesini dev bir uyuşturucu pazarına dönüştürmek için silaha sarılmış ve başarılı olmuşlardı. Böylece Çin resmî tarihine göre, 1949’da kadar uzanacak bir “Aşağılanma Yüzyılı” başlamıştı. 19. yüzyıl sömürgeciliğinin hangi boyutlara vardığını ve tarihin ikide bir neden hortladığını anlamak için Afyon Savaşları’nı inceledik.

    Şöyle bir senaryo düşünün: Kolombiya’daki Medellín kokain karteli, ABD’ye karşı başarılı bir saldırıya girişiyor, sonra ABD’yi kokaini yasallaştırmaya, uyuşturucunun beş Amerikan kentine, vergi ve denetimden muaf olarak girişine izin vermeye zorluyor. Amerikan hükümeti ayrıca savaş tazminatı olarak Kolombiya’ya 100 milyar dolar ödüyor…

    İşte Amerikalı gazeteci Frank Sanello ve sömürgecilik tarihi uzmanı W. Traves Hanes, Afyon Savaşları’nı anlattıkları kitaba böyle bir senaryoyla giriş yapıyor. Bu senaryo saçma gözükse de, 1839-1842 ve 18561860 arasında İngilizleri ve daha sonra Fransızları Çin’le karşı karşıya getiren Afyon Savaşları’nı anlamamızı sağlayan basit bir çerçeve.

    Afyon Savaşları
    Made in India
    Zamanın Britanya sömürgesi Hindistan’ın Patna şehrinde üretilen kaliteli afyon yerli işçiler tarafından sandıklarla taşınıyor.

    Bu tuhaf savaşı anlatmak için önce Hindistan’a gidelim. İngilizler Bengal bölgesini (bugün Bengladeş, Hindistan’a bağlı Batı Bengal ve Bihar’ı kapsayan geniş alan) 1757’de ele geçirdiler. Burada afyon çiçeği üretimi yaygındı. Baş kısmından afyon, tohumlarından haşhaş yağı çıkarılan bu bitkinin olağanüstü bir gücü vardı. Bıçakla çizilmesi sonucu akan süte benzeyen sıvı kurutuluyor, esmerleşiyor; içeriğindeki morfin, kodein, narkotin gibi maddeler sayesinde güçlü bir uyuşturucu, ağrı kesici bir ilaç veya zehir haline dönüşüyordu. Dünyanın başka yörelerinde de (örneğin Anadolu) yetişiyordu ama, Bengal’deki, özellikle Patna’daki afyon en kalitelilerinden biriydi. Hint yarımadasını sömürgeleştirerek buradaki ticareti tekellerine alan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi bunun değerini anladı ve 1793’te Bengal’deki afyon üretimine tekel koydu.

    Çin’e geçersek, dünyanın en kalabalık ülkesi olan ve dünya ticaretinin yüzde 30’unu gerçekleştiren bu büyük imparatorluk, Batı ile alışverişini sadece güney kıyısındaki Kanton (bugün Guangzhou/ Guangjo) limanından sürdürüyordu. Yabancı tüccarlar kentin hemen dışında kendilerine ayrılmış bölgede kurulu “13 fabrika” denilen mahallede yaşıyor, ithalat ve ihracatı buradan yürütüyorlardı. 19. yüzyıldan itibaren, Çin-İngiltere ticaretinde, bugün Çin-ABD ticaretine benzer bir sorun doğdu: Çinliler lehine, Batılılar aleyhine bir açık ortaya çıktı. İngilizler Çin’e ne satarlarsa satsınlar, kendi pazarlarının deli gibi talep ettiği Çin çayı, porseleni ve ipeğini karşılayabilecek büyüklükte bir ihracat kalemi bulamıyorlardı. Sonunda çözümü Hindistan’da üretilen afyonda buldular. Afyon, Çin’de yaygın kullanılan, hatta (Patna’dakiyle aynı kalitede olmasa bile) üretilen bir maddeydi. Bütün dünyada olduğu gibi ağrıyı ve ishali kesmek için birebir, çok önemli bir ilaçtı. Ancak aynı zamanda bağımlılık yaratan keyif verici bir madde olduğunun da herkes farkındaydı.

    Afyon Savaşları-16
    Her şeyin başladığı yer
    Kanton limanı ve “13 Fabrika” diye de isimlendirilen yabancılar mahallesinde Batılı ülke bayrakları, 1800 yılı başları.

    Resmen yasak fiilen serbest

    Afyonun yasaklanması, Çin’in afyon ithalatını durdurmuş değildi. Kaçakçılık, Hong Kong adasıyla Kanton arasındaki Lintin adında küçük bir ada aracılığıyla yapılıyordu. Çin’den gelen uzun ince kaçakçı tekneleri (bunlara Çinliler “yüzayak” “hızlı yengeç” veya “çırpınan ejderha” gibi adlar takmışlardı) adaya yanaşıyor, Kanton’daki yabancı acentalardan gelen alım emirlerini karşılayacak afyonu yüklüyorlardı. Uyuşturucu madde kumaşların altında, sandıklarda gizlenerek Kanton’a ulaşıyordu. Yabancı tüccarlar bu afyon karşılığında aldıkları gümüşü Kanton’da çay, porselen, ipek alıp İngiltere’ye yollamak için kullanıyordu.

    Afyon Savaşları-14
    İngiliz gözüyle Afyon müptelaları
    Çin’de afyon salgını 1960’lara kadar sürecekti. Şangay’daki İngiliz konsolosunun eşi Eleanor Moore Robertson’ın “Afyon İçenler” adlı tablosu, 1935.

    Kaçakçılığın etrafında karmaşık bir bankacılık ağı da kurulmuştu. Örneğin Hindistan’daki bir İngiliz’in ülkesine para yollamak istediğini düşünelim. Önce afyon alıp Kanton’a yolluyor, Kanton’daki banka benzeri kurumlardan aldığı senedi Londra’ya gönderiyor, orada senet paraya çevriliyordu. Elbette bu kaçakçılık her aşamada Çinli devlet görevlilerine ödenen rüşvetlerle yürüyordu.

    19. yüzyıl başında Çin’de afyon kullanımı gittikçe artarken, bu maddenin ne kadar zararlı olduğuyla ilgili tartışmalar da yoğunlaştı. Kanton’daki yerel yönetimin 1836’da yayınladığı bir risaleye göre, “afyon içimi ölümcül bir zehirdi”. Amerikalı misyonerlerin Kanton’da yayınladığı Chinese Repository adlı gazete de aynı fikirdeydi: “Afyonun kurbanına bağladığı zincirden daha güçlü bir kölelik dünyada yoktur”. 1805-1839 arasında Çin’e yapılan afyon ithalatının 3 bin 159 sandıktan 40 bin 200 sandığa çıktığı tahmin ediliyordu. Afyon ülkenin her yerinde, hatta kuzeyinde bile yaygınlaştı, büyük bir gümüş ve bakır sıkıntısı oluştu. Aynı dönemde en büyük gümüş üreticileri orta ve güney Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını ilan etmesiyle gümüş üretimi düşmüştü. Büyük çaplı ticaretin gümüşle, perakende ticaretin ise bakır sikkelerle yapıldığı Çin’de başlayan gümüş sıkıntısı, imparatorluğun son yüzyılındaki ekonomik durgunluk, aşırı nüfus artışı, ordu ve kamu düzeninde genel standartların düşüşünün nedeni, afyon ise bu sürecin tetikleyicisi olarak görüldü.

    Çin sarayındaki afyon karşıtı kesim, 1830’larda İmparator Daoguang’ı kendi tarafına çekti. 1832’de korkuyu artıran bir olay gerçekleşti: Binlerce askerden oluşan birlikler, Kanton’un da bulunduğu Guandong bölgesindeki dağlarda asiler tarafından büyük bir yenilgiye uğratıldı. Olayı incelemeye gönderilen müfettiş, “asileri bastırmaya gönderilen kıyı garnizonlarındaki birliklerin çoğunun afyon içtiğini, onlardan ciddi bir direniş beklenemeyeceğini” bildirdi. Bu raporla sarsılan İmparator Daoguang, 24 Temmuz 1832’de Yasak Şehir’deki Cennet (Gök) tapınağına giderek semavi güçlere neyi yanlış yaptığını sordu. Bu ibadetten sonra kararını açıkladı: Yozlaşmanın esmer ve yapışkan simgesine, afyona karşı savaş başlatılacaktı.

    Afyon Savaşları-13
    Çinliler alemde
    1860’larda çekilen fotoğrafta bir grup Çinli erkeğin, zamanın modasına uygun olarak afyon içtikleri görülüyor.

    Ancak birkaç yıl sonra afyonun yasallaştırılmasını savunan kesim yeniden sesini yükseltti. Onlara göre afyona karşı mücadele etmek mümkün olmadığından, en iyisi bunu vergilendirerek serbest bırakmaktı. Çok geçmedi, afyon karşıtı lobi çok güçlü bir önderle yeniden ön plana çıktı. “Yaz Arınması Çevresi” adlı bir grubun kurucusu olan yargıç Huang Jueci, imparatora yolladığı bir beyannamede şöyle diyordu: “Kırmızı saçlı Avrupalılar, savaşçı ve kanlı canlı Cava adası halkını afyonla baştan çıkardılar, boyun eğdirdiler, topraklarına el koydular. İngilizler de şimdi ülkemize afyonu sokarak imparatorluğu zayıf düşünmeyi planlıyor”. Bu beyanname ilginçti, çünkü Çin’de daha o zamanlar en azından bir bölüm insanın afyonu yabancıların komplosu olarak gördüğünü ortaya koyuyordu. Bunu ayna gibi yansıtan bir başka algı da İngiltere’de doğacaktı; bu görüşe göre İngilizler bu savaşa Çin’e afyon satmak için girişmemişti; maksat bu “geri” ülkeye “medeniyet” götürmekti.

    Afyon Savaşları-12
    Afyonu sat, çayı al
    Çin çayı, İngiltere’ye ihraç edilmek üzere Kanton’dan gemilere yükleniyor.

    Denize dökülen uyuşturucu

    Bu beyannameyi okuyan imparator, 9 Kasım 1838’de Lin Zexu (Lin Zeşu) adında bir üst rütbeli memuru saraya çağırarak “hastalığın kökünü kurutmak üzere güçlü ilaçlar kullanarak afyonun nasıl yok edileceğini” tartıştı. İmparator, görüşmenin sonunda olağanüstü yetkilerle donattığı Lin’i Kanton’a gönderdi. Nehir taşımacılığında yaptığı başarılı çalışmalarla tanınan bu özgüveni yüksek, çalışkan adam, sonradan Çin tarihinin kahramanlarından biri haline gelecekti. Lin, 10 Mart 1839’de Kanton’a varır varmaz bölge halkını “baojiya” denilen kefalet gruplarına böldü; buna göre her grupta beş kişi bulunacak, her biri diğer dördünün afyon kullanmadığına kefil olacaktı. Batılı tüccarlara (ve bazı tarihçilere) saçma gelen bu uygulama, örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda da kullanılmış bir hukuki yöntemdi. Vatandaşların birbirinin kefili olması, kolluk kuvvetlerinin ülkenin her yerine nüfuz etmediği büyük ve kalabalık bir ülkede pratik bir çareydi. Gelir gelmez 1600 kişiyi afyon suçu nedeniyle tutuklayan ve 14 ton afyon ve 43 bin afyon çubuğuna el koyan Lin, asıl sorunun yabancı tüccarlarla çalışma hakkına sahip “Hong” veya “Kohong” tüccarları denilen Çinli işadamları olduğunu biliyordu. Onları 17 Mart’ta huzuruna çağırarak bir nutuk attı: “Taşıma, depolama, satın alma, paketleme, yani ticaretin her aşaması kaçakçılık üzerine kurulu, siz buna göz yummakla kalmadınız, yardım ettiniz ve katıldınız. Yabancılara gizli bilgi verdiniz. Sizin adınıza utançtan yanıyorum” (Bunlar Lin’in tüccarlara yönelik yazılı emrinde yer alan sözlerdi). Lin toplantıda tüccarlara en önemli emrini de verdi: “Şimdi yabancı tüccarlara gidin, ellerindeki bütün afyonu teslim etsinler ve bir daha bu ürünü satmayacaklarına dair bir yemin imzalasınlar!” Olay sırasında Macao’da bulunan İngiltere’nin Kanton’daki temsilcisi donanma subayı Charles Elliot, hemen üniformasını kuşanarak Kanton’a yelken açtı; yabancılar mahallesinin limanına demir atarak bayrağını çekti.

    Elliot’un yabancı mahallesindeki yaklaşık 350 kişiyi koruma altına alması üzerine Lin mahalleyi 1000 kişilik bir askerî kuvvetle kuşattı. Kuşatmanın üçüncü gününde Elliot Çinlilere İngiliz tüccarların elindeki 21 bini aşkın afyon sandığını teslim etti. Tüccarlar dehşete kapılmışlardı. Bunun üzerine Elliot onlara el koyulan malların tam sorumluluğunu İngiltere’nin üstlendiğini açıkladı. Böylece Elliot özel bir ekonomik çatışmayı bir devlet sorunu haline dönüştürmüş oldu. Altı ay sonra kuşatma haberi İngiltere’ye ulaştığında, İngiliz hükümeti, Çinlilere teslim edilen afyonun maliyetinin 2 milyon sterline ulaştığını öğrenince sarsıldı. Hükümetin sorumluluğunu üstlendiği bu para, “İngiliz milli hassasiyetini incitici hakaretlerle” ilgili Çin’den gelen şikâyetlerden daha ikna ediciydi. Yine de Çin’e filo gönderilmesi bir aydan fazla bir zaman aldı. O süre içinde Lin Zexu 19. yüzyıl Çin ulusal tarihine geçecek simgesel hareketini yapmış, İngilizlerden teslim aldığı afyonu, Çin kıyısındaki Humen kentinde denize dökmüştü!

    İpler geriliyor

    Ancak Çin-İngiliz ilişkileri böyle gergin yaşanırken, İngiliz afyon cemaati kendine yeni bir sığınak bulmuştu. Burası derin bir doğal liman olan, Kowloon (Kaulong) Yarımadası’na yakın Hong Kong adasıydı. Hong Kong o kadar kayalık bir adadıydı ki (o zamanlar!), birkaç balıkçı ve korsan köyünden başka bir şey yoktu. Çin yetkilileri İngilizlerin buraya yerleşmesine pek kulak asmadılar. Ancak 1839 yazında bazı İngiliz ve Amerikalı denizcilerin anakaraya çıkarak küçük bir köyde sarhoş olup bir köylüyü öldürmeleri, İngilizlerin suçluları Çinli yetkililere teslim etmeyi reddetmeleri, ilişkileri daha da gerginleştirdi.

    Muhalefete rağmen savaş kararı

    İngiliz tüccar kesiminin silahlı bir çatışma için şerefli bir neden bulmak üzere harcadığı çabalara rağmen savaş kararı dirençle karşılaştı; çünkü konu İngiltere’de iktidar-muhalefet çekişmesinin bir parçası haline gelmişti. Hükümet savaş kararını 9 oy farkla kazandı ve zaten Çin’e doğru yola çıkmış olan savaş gemileri geri çağrılmadı. Çin’deki ilk çatışmalar 1839’da başlamıştı. Ancak Hindistan’dan gönderilen 22 savaş, 27 nakliye gemisi ve 3600 piyadeden oluşan asıl İngiliz filosu Çin açıklarında 4 Temmuz 1840’ta belirdi ve Zhoushan (Joşan) yarımadasına geldi. İngilizler sadece 9 dakika kıyıyı bombaladıktan sonra, karaya çıktılar; iki saatte yarımadanın başlıca kenti Dinghai’ye (Dingay) girdiler. O akşam yaklaşık 1 milyon insan kentten kaçmış, vali küçük bir havuza atlayarak intihar etmişti ve İngiliz bayrağı kent surlarında dalgalanıyordu.

    Çin ve İngiliz askerî gücü arasındaki bu çarpıcı farkı, savaş boyunca tekrar tekrar görmek mümkündü. Ne malzeme, ne örgütlenme ne de birliklerin niteliği açısından Çin askerî gücü eski düzeyinde değildi. Hatta Çin ordusu ateşli silahlara bile tam olarak geçememişti; bazı kesimleri hâlâ 17 ve 18. yüzyıllarda imparatorluğu neredeyse ikiye katlayan fetihler sırasında çok işe yarayan oklar, kılıçlar ve kalkanlarla donatılmıştı. Topları ve savaş gemileri İngilizlerinkiyle karşılaştırılamazdı. 1841’de çarpışmalar güneydeki Kanton’da yoğunlaştığında, İngiliz filosundaki Nemesis adlı buharlı savaş gemisi kıyıda büyük yıkımlara neden oldu

    İlk antlaşma: Afyon serbest değil

    Afyon Savaşları-11
    Adrese hiç ulaşmadı
    Afyonu yok etmek üzere Kanton’a gönderilen Lu Zexu’nun Kraliçe Victoria’ya yolladığı yerine ulaşamayan mektup, 1839.

    Önce 1841 başında iki tarafın temsilcileri, yani İngiliz Elliot ve güneydeki Çin kuvvetlerinin başındaki Qishan (Çişan) arasında Chuanbi (Çuanbi) Antlaşması imzalandı. Buna göre İngilizlere Hong Kong adası ve 6 milyon gümüş dolar tazminat verilecekti. Ancak iki hükümet de bu anlaşmayı reddedince çatışma yeniden başladı. Qishan, Hong Kong’u İngilizlere vermesinin bedelini zincirlenerek Pekin’e götürülüp yargılanmakla öderken, Elliot da görevden alındı. Mayıs 1842’de İngilizler Yangtze (Yangtzi) Nehri boyunca ilerlemeye devam etti. Artık çatışmalar da yoğunlaşmış, ölen Çinli asker ve intihar eden Çinli ailelerin sayısı gittikçe artmıştı ama İngilizler çok az kayıp veriyordu. Ağustos ayında İngilizler Çin’in eski başkenti Nanjing’in (eski adıyla Nankin) ünlü surlarına ulaştılar. İngiliz gemisi HMS Cornwallis’te 29 Ağustos’ta Nanjing Antlaşması imzalandı. Çin İngilizlere 22 milyon gümüş dolar tazminat ödeyecek, beş limanını dış ticarete açacak, eşit diplomatik ilişki kuracak, Hong Kong’u İngilizlere verecekti. İngilizler ticaret yapacakları beş limanda, yani Kanton, Xiamen (Şamen, eski adıyla Amoy), Fuzhou (Fuco), Ningbo ve Şangay’da konsolosluk da açabileceklerdi. Burada okurların dikkatinden kaçmayacak bir eksiklik vardı: afyon ticaretinin serbest bırakılmasından söz edilmiyordu!

    Çinli tarihçilerin deyişiyle bu “birinci eşitsiz antlaşma”dan sonra, beş limanda ve Hong Kong’da yoğun bir ticaret başladı, ancak yerli halkın yabancılara duyduğu öfke de arttı.

    Afyon Savaşları-10
    Hem dövüştüler, hem görüştüler
    Birinci Afyon Savaşı sırasında iki taraf sık sık diplomatik görüşmeler yapmak için bir araya gelmişti. İngiliz ve Çin delegasyonları bir görüşme sırasında.

    Savaşa devam, afyona özgürlük(!)

    Aslında İngilizlerin hoşnutsuzluğunun asıl nedeni ekonomikti. Nanjing Antlaşması’nın getirdiği serbestiden sonra, Çin’de İngiliz mallarının satışının beşe katlanacağı tahmin edilmişti. Ancak 1848’e gelindiğinde, Çin’e yapılan ihracatın 1843’deki rakamların bile altında kaldığı görüldü; üstelik İngiliz tüketicilerinin Çin çay ve ipeğine duyduğu istek azalacağına artmış, çay satışları 1842-1856 arasında ikiye katlanmış, Çin’in İngiltere’ye yaptığı ipek ihracatı ise 20 kat artmıştı. 1854’te Britanya’nın Çin’le ödemeler dengesi yine 8 milyon sterlin açık veriyordu; rakam 1857’de 9 milyon sterline çıktı. Belli ki, afyon İngiliz ödemeler dengesini kurtaracak tek maldı. İngiliz politikacıları ve tüccarları Serbest Ticaret’in medenileştirici misyonu üzerine neler anlatırsa anlatsın, Çin’deki afyon satışlarının Büyük Britanya imparatorluğu için büyük bir gelir kaynağı olduğu inkâr edilemezdi: Bu satışlar Hindistan’daki İngiliz yönetimini fonluyor (1856’da afyon geliri İngiliz Hindistanı’nın toplam gelirinin yüzde 22’sini oluşturmaktaydı), İngilizlerin Hint Okyanusu’ndaki ticareti için gerekli gümüşü sağlıyor ve Çin’den çay, ipek ve porselen alımını karşılıyordu. Bir anlamda dünya ticaretinin de hareketini sağlıyordu afyon; İngilizler Amerikan pamuğunu alınca, Amerikalı tüccarlar bu senetlerle Kanton’dan çay alıyor, Kantonlular da bunu hemen Hint afyonu almak için kullanıyordu!

    Afyon Savaşları-9
    Dehşet saçan savaş makinesi
    Nemesis’in korkunç savaş gücü Çinliler’i dehşete düşürmüştü. Geleneksel bir Çin resminde Nemesis’in saldırısı.

    Kısacası ilk savaşın başaramadığını gerçekleştirmek, yani Çin’de afyon ticaretini serbest hale getirmek için ikinci bir savaş gerekiyordu. Savaş için gerekli bahaneyi bulmak, 1856’da Kanton’a konsolos olarak atanan Harry Parkes’a düştü. 8 Ekim 1856’da Kanton’daki eyalet valisi Ye Mingchen, Arrow adlı bir korsan gemisine el koyunca, istediği bahaneyi bulmuş oldu. Arrow, mürettebatı ve sahibi Çinli olan bir gemiydi ama Hong Kong’a kayıtlıydı ve İngiliz bayrağıyla yolculuk ediyordu. Konsolos Parkes, Ye’ye öfkeli bir mektup yollayarak hemen tazminat ödenmezse, Çin sularındaki İngiliz donanmasının harekete geçeceğini bildirdi. Hong Kong Valisi Sir John Bowring 16 Ekim’de Parkes’a yazdığı gizli mektupta asıl niyeti açıkça belirtiyordu: “Fırsattan yararlanabilir miyiz? Eğer öyleyse, bütün donanmayla gelirim”. Birkaç gün sonra İngiliz topları Kanton surlarını dövmeye başladı. “O kadar güçlüyüz ve haklıyız ki” diye yazdı Bowring sevinçle, “tarihimizde parlak bir sayfa yazmalıyız”.

    Çin savaşı tartışmasının İngiltere’de kamuoyunu nasıl ikiye böldüğünü, Kanton’un bombalanması haberi üzerine Manchester halkının Kraliçe’ye yolladığı ve “utanç duygularını” ifade eden mektuptan anlamak mümkündü. Elbette savaş çığırtkanlığı yapanlar da vardı. Bunların öne sürdüğü iddiaları Morning Post gazetesinde çıkan bir yazı çok iyi özetliyordu: “Son yıllarda öğrendiklerimize bakılırsa, Çin’in kalbine kılıçla ulaşmaktan başka bir yolumuz olmadığı anlaşılır” diye yazmıştı gazete. Ayrıca zaten Çin de “dış dünyaya zorla açılırsa çok şey kazanacak”tı. Britanya’nın tüccarları, misyonerleri ve seyyahları yanlarında “medeni ilerlemenin tohumlarını” bu ülkeye götürecekti; gazeteye göre bu tohumlar, buharlı makine, gaz, matbaa, okul, kilise, demiryolları ve Avam Kamarası’ydı. 1857 yazında İngiltere’de “Çin seçimi” adı takılan seçimlerde savaş partisi, ticaret lobisinin desteğiyle yeniden iktidara geldi. Bu defa İngilizler, yanlarına Fransızları da alarak diplomasi ipini sağlam kazığa bağladılar. İki ülkenin askerî güçleri Çin’e Kanton üzerinden saldırdı. 5 Ocak 1858’de The Times gazetesinin özel muhabiri George Wingrove Cooke’un deyişiyle “bâkir kent”e yani Kanton’a giren askerler şehri yağmaladı.

    Mayıs ayında İngiliz-Fransız filosu nehir üzerinden kuzeye doğru yelken açtı, Pekin’e giden yolları kontrol eden kaleleri yıktı ve Temmuz 1858’de Tianjin Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşmaya, savaşmadıkları halde Amerikalılar ve Ruslar da katılmıştı. Hıristiyan misyonerleri ülkede istedikleri gibi faaliyet gösterecek ve 11 ek liman daha yabancı gemilere açılacaktı. Çin yabancı ithal ürünlerden sadece sabit yüzde 5 vergi alacaktı; bu malların listesinde afyon da vardı. Böylece afyon herhangi bir başka mal gibi yasallaşmış oldu.

    Afyon Savaşları-7
    Emperyalizmin uyuşturucu zaferi
    Afyon Savaşları’nı nihayete erdiren Pekin Antlaşması’nın imza merasimini tasvir eden resim (1860).

    Ertesi yıl İngiliz heyeti antlaşmaların onaylanmış suretlerini teati etmek için Çin’e dönerek Pekin’e doğru yola çıktı. Çin yönetiminde antlaşmadan memnun olmayan taraf atağa geçerek, nehir yoluyla Pekin’e doğru ilerleyen İngiliz kuvvetlerine Dagu (Taku) kalelerinden ateş açılmasını emretti; Pekin’e giden İngiliz diplomasi heyeti tutuklandı. Bunun üzerine çok daha kalabalık bir kuvvetle Çin’e dönen İngiliz-Fransız kuvvetleri, Pekin’e doğru ilerleyerek 5 Ekim’de Yasak Şehir’e ulaştılar. İmparator Xianfeng (Şiyanfeng) ve saray halkı Yasak Şehir’i terkederek kaçtı, geride İngilizlerle anlaşmak için imparatorun genç erkek kardeşi Prens Gong kaldı. 13 Ekim’de Prens Gong kapıları açtırdı, ancak Lord Elgin yönetimindeki İngiliz kuvvetleri tutuklanan İngiliz heyetinden 19 kişinin öldürüldüğünü, hatta bazılarına işkence yapıldığını öğrenince, 18 ve 19 Ekim’de “yüce bir misilleme hareketi” olarak imparatorun yazlık sarayı Yuanmingyuan’a saldırdı. Yazlık saray önce Fransız askerleri tarafından yağmalandı, sonra İngiliz askerleri tarafından yıkıldı. Birkaç gün sonra 23 Ekim 1860’da, Çin hazinesi İngiliz ve Fransızlara savaş tazminatının tamamını ödedi; ertesi gün de Pekin Antlaşması Yasak Şehir’de imzalandı. Bu metinde Tianjin Anlaşması’na ekler yapılmış, bir liman şehrinin daha açılması ve Hong Kong adasının karşısındaki Kowloon Yarımadası’nın da İngilizlere bırakılması şart koşulmuştu.

    Afyon savaşları-18
    Afyon Savaşları’nın en hazin hatırası
    18-19 Ekim 1860’ta Fransızlar ve İngilizler tarafından yerle bir edilen Pekin’in dış bölgesindeki muhteşem Yazlık Saray’ın yıkıntıları 1873’te fotoğrafçı Ernst Ohlmer tarafından böyle görüntünmişti.

    Dört yıl sonra, Büyük Britanya’nın Çin’e sattığı mallar, fethedilmiş ülkenin ithalatının sekizde yedisini oluşturuyordu. Çin’in afyon ithalatı 1859’da 58 bin sandıktan 1879’da 105 bin sandığa çıkmıştı. Nihayet 1906’da hem Çin hükümeti hem de Hong Kong’daki İngiliz idaresi afyon ticaretini yasakladı. Ancak Çin’deki afyon bağımlılığı 1960’lara kadar devam etti.

    Afyon Savaşları’nın bir başka önemli sonucu, Çin’in bir yarı sömürgeye dönüşmesiydi. İngiltere, Şangay’la birlikte Yangtze Nehri havzasını, Fransa güney Çin’deki Kızıl Nehir havzasını, Almanya Shandong (Şandong) eyaletini nüfuz alanları olarak aralarında paylaştı. Çinlilerin vaktiyle düşük kaliteli bulduğu Manchester kumaşları ülkeyi kapladı. Modernleşme çabalarına rağmen Çin Japonya’ya yenildi ve 20. yüzyılın ilk yarısını savaşlar, işgaller, katliamlarla geçirdi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin ideolojik bir yakıştırması olsa bile, gerçekten “aşağılanma yüzyılı”ndan söz edilebilirdi. Bunun anısının Çin’in günümüzde ABD ile giriştiği ticaret savaşlarını etkilemesi hiç de şaşırtıcı değildir.

    Afyon Savaşları-5

    SAVAŞTAN İNSAN MANZARALARI-1

    Çin ve İngiliz tarafında uyuşturucu kralları

    Kanton kentinin hemen dışında, İnci Nehri kıyısında “13 Fabrika” denilen -aslında bildiğimiz fabrikayla ilgisi olmayan- yabancılar mahallesinde Batılı tüccarların “faktörleri”, yani acentaları hem yaşıyor hem iş yapıyordu. Bunlar, yabancılarla çalışma tekeline sahip, sayısı 20’yi geçmeyen Çinli işadamlarıyla ticareti sürdürüyordu. Bu Çinlilere “Kohong” veya “Hong” tüccarı deniliyordu. Hong tüccarlarının en ünlüsü Howqua’nın (Hokua, 1769-1843) servetinin, o sırada İngiltere’nin en zengin adamı olarak bilinen Rotschild ailesinden banker Nathan Rotschild’den 10 kat fazla olduğu söyleniyordu.

    İngiltere tarafında ise en ünlü afyon tüccarları, küçük bir toprak sahibinin oğlu Sir James Matheson ile hekim ve tüccar William Jardine’di. Bu ikili, en büyük afyon ticarethanesi Jardine-Matheson’ın kurucusuydular. Bugün merkezi vergi cenneti Bermuda’da bulunan Jardine-Matheson şirketinin web sitesinde, şirketin 19. yüzyıl başında Hindistan’dan Çin’e afyon kaçakçılığı yaparak nasıl kurulduğu, bu ikilinin Afyon Savaşları’nı başlatmak için İngiliz hükümeti nezdinde nasıl lobi faaliyeti yaptığı anlatılıyor.

    SAVAŞTAN İNSAN MANZARALARI-2

    ‘Düşman madde’yi denize döken kahraman

    İmparator Duaguang’un af yonla mücadele için Kanton’a yolladığı müfettiş Lin Zexu, şehirdeki yabancı mahallesinin kuşatarak ellerindeki afyonu vermelerini istedi. Sonunda 21.306 sandık yani yaklaşık 1.500 ton afyon kendisine teslim edildi. Bu afyon, Haziran 1839’da 23 gün içinde Çuanbi yakınlarında Humen adlı küçük bir kentte yokedildi. 500 işçi üç büyük siper kazdı ve deniz suyuyla doldurdu, tuz ve kireç eklendi. Afyon bu siperlerde pis kokulu dumanlar çıkararak yok oldu. Sonra bu “çamur” denize döküldü.

    Olaydan hemen önce Lin, Güney Denizi’nin ruhuna dualar etti ve özür diledi, su yaratıklarına bir süre bölgeden uzaklaşmaları için çağrıda bulundu. Humen’de afyonun denize atıldığı siperlerin yerinde bugün Lin’in adını taşıyan bir park ve heykel var. Levhada şöyle yazıyor: “İngiliz sömürgeciler afyon kaçakçılığında ellerinden gelen her numaraya başvurdu. Bu lanetli hastalık kutsal topraklarımızın ekonomisini mahvederek üretimi etkiledi ve orduyu zayıf düşürdü”. Çin’in pek çok yerinde, ayrıca New York’taki Chinatown’da Lin’in heykelinin bulunduğunu ekleyelim.

    Afyon Savaşları-4
    Sorunu kökten halletmek üzere özel olarak görevlendirilen Lin Zexu, denize dökmeden önce afyonu çamurla bulamaç haline getirmek için çukur kazdırıyor.

    SAVAŞTAN İNSAN MANZARALARI-3

    Katliamı ‘güzel’ bulan fotoğrafçı

    İtalyan asıllı İngiliz fotoğrafçı Felix (Felice) Beato (18321909) adını Asya’da çektiği fotoğraflarla duyurdu. Önce Hint isyanındaki ölüm tarlalarını fotoğrafladıktan sonra, savaşın başladığı Çin’e geçti. 14 Ağustos 1860’da İngiliz kuvvetleri Tianjin’de Çin istihkâmlarını süpürüp toplam 1500 Çin askerinin tamamını öldürdüğünde oradaydı. Beato can çekişen askerlerin oluşturduğu manzaranın “çok güzel” olduğunu söyleyerek kendisi fotoğraf çekene kadar ölülerin kaldırılmamasını istedi. Çektiği görüntülerden birkaçı, savaş alanında ölüleri gösteren ilk fotoğraflardan biri olarak günümüze kaldı.

    Afyon Savaşları-3

    Afyon Savaşları-2

    SAVAŞTAN İNSAN MANZARALARI-4

    Tapınak yağmacısı baba, saray yağmacısı oğul

    Dünya kültür tarihine yağmacı olarak geçmiş bir başka baba-oğul herhalde yoktur. Bunlardan ilki, 1799-1803 arasında İngiltere’nin İstanbul elçisi 7. Elgin Kontu’dur. Adı, Atina’daki Parthenon Tapınağı’ndan sökerek İngiltere’ye götürdüğü mermer heykeller nedeniyle ün kazandı. Bugün British Museum’daki bu frizler “Elgin Mermerleri” olarak biliniyor. Onun oğlu 8. Elgin Kontu ise, afyon savaşlarında parladı. İkinci afyon savaşında İngiltere’nin tam yetkili temsilcisiydi. 1860’da cezalandırma yöntemi olarak Pekin yakınındaki Yazlık Saray’a (Yuanmingyuan, Eski Yazlık Saray) yağma iznini/emrini veren oydu. Önce Fransız, sonra İngiliz askerlerinin yağmaladığı yeşim taşından süsler, tunç, altın ve gümüş heykel, vazo ve çömlekler, sedef kakmalı kutular, ipek ruloları, kürkler, kitaplar Londra’daki Christie’s müzayede salonlarını şenlendirdi, British Museum’a girdi, Fransız İmparatoriçesi Eugénie’nin bir “Çin Odası” döşemesini sağladı.

    Lord Elgin günlüğüne “Yazık oldu; 1 milyon sterlinlik malvarlığından yalnız 50 bin sterlin elimize kalabildi. Ben de çok şey almak isterdim ama hırsız değilim” diye yazdı. Ardından yağmalanmış sarayın yıkılmasını emretti. İngiliz subayı Charles Gordon (sonradan Afrika’da Mehdi isyanında meşhur olan Gordon Paşa), annesiyle kız kardeşine şöyle yazdı: “Yağmaladıktan sonra sarayı yaktık, dört milyona bile yeniden kurulamayacak yeri vandallar gibi yıktık… Yaktığımız yerlerin güzelliğini ve ihtişamını hayal bile edemezsiniz. Ama o kadar acele ediyorduk ki yeterince yağmalayamadık”.

    Fransız yazar ve şair Victor Hugo ise haberi alınca duyduğu dehşeti şöyle özetleyecekti: “Bir gün iki eşkıya Yazlık Saray’a girdi. Biri yağmaladı, öbürü yaktı… Tarih önünde iki eşkıyadan birinin adı Fransa, diğerinin adı İngiltere’dir”.

    Afyon Savaşları-1
    Çinli afyon zengini Hong tüccarı Howqua (Hokua).
  • NİKARAGUA ve çocuklarını yiyen devrim

    NİKARAGUA ve çocuklarını yiyen devrim

    Daniel Ortega’nın üçüncü başkanlık döneminde, sosyal güvenlik alanında yapılmak istenen kısıtlamalar ülkede büyük kitle gösterilerine yol açtı. Bugüne kadar 400’e yakın insan, ordu ve polisin yanısıra paramiliter güçlerce öldürüldü. Bir zamanlar, neredeyse bütün kesimlerin desteğini alan Sandinist hareketi, artık baskı ve yolsuzlukla anılıyor.

    Bundan 40 yıl önce dünyanın iki ucunda iki farklı devrim dünyayı sarsıyordu: İran’da İslâm devrimi ve Nikaragua’da diktatör Somoza’yı deviren Sandinist devrim.

    Sandinist devrim ülkeyi kendi özel mülkü haline getiren Somoza’ya karşı bütün dünyanın sempatisini kazanan, geniş kitlelerin katılımıyla gerçekleşmiş, çoğulcu bir halk devrimiydi. Başta Pinochet olmak üzere Latin Amerika’da askerî diktatörlüklerin kanlı rejimleri döneminde, Nikaragua devrimi kıtayla sınırlı kalmayarak bütün dünyaya yeni bir umut aşılamıştı. Kadın ve erkek gerillalar, özellikle henüz ilk gençlik çağındaki direnişçiler bir cesaret ve güzellik (estetik) gösterisi sergiliyorlardı.

    Devrimin önderliğini yapan Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) sosyalistti ama, yoksulların, ezilenlerin özgürleşme mücadelesinde esin kaynakları Kitab-ı Mukaddes’in bir Marksist okuması denebilecek “Kurtuluş Teolojisi”ydi. Başında Che beresiyle, şair ve Cizvit papazı Ernesto Cardenal, devrimin karizmatik bir siması olduğu gibi devrimden sonra da Kültür Bakanı olacaktı. Bir elinde silah dağlarda mücadele ederken 1966’da Kolombiya’da öldürülen kurtuluş teolojisinin simgesi papaz Camilo Torres’in attığı tohumlar yeşermişti.

    Diktatör Somoza’nın servetiyle Paraguay’a kaçmasının ardından, Somoza karşıtı bütün muhalefeti kucaklayan bir hükümet kurulmuş, 1980’de La Prensa gazetesinin yöneticisi, ülkenin siyasetindeki önemli simalardan Violeta Barrios de Chamorro’nun istifasıyla Sandinistler iktidara ağırlıklarını koymuşlardı.

    Devrim; bir daha!

    1979 Nikaragua devrimiyle özdeşleşen fotoğrafçı Susan Meiselas, 2018 Haziran’ında Managua’ya geri döndü. Somoza’yı deviren insanların, şimdi de Ortega’ya karşı ayaklandıklarına şahitlik etti.

    Toplumsal ve ekonomik altyapının dağıldığı bu dönemde onbinlerce insan ölmüş, daha fazlası da göç etmişti. Sandinist yönetimde idam cezası kaldırılmış, sağlık parasız hale getirilmiş, bir dizi hükümetdışı toplum kuruluşunun katkısıyla yeni hastahaneler yapılmış, başarılı bir okuma yazma seferberliği yürütülmüş, ekonominin bir bölümü ulusallaştırılmış ve tarım reformu ilan edilmişti. Okuma yazma bilmeyenlerin oranı %50’den % 13’e, çocuk ölümleri yarı yarıya düşmüştü. Dünyanın dörtbir yanından insanlar bu yoksul ülkeyi tanımak ve katkıda bulunmak için çabalıyordu.

    1984’te %75 katılımla gerçekleşen seçimleri %67 ile FSLN’nin lideri Daniel Ortega kazanırken, bir kısım muhalefet yeterli zamanları olmadığından seçim sonuçlarını tanımadıklarını bildirince, dönemin ABD başkanı Reagan karşı-devrimci “Contra”ları silahlandırmış ve Nikaragua’ya ambargo koymuştu. ABD-İran ilişkilerinin en düşmanca olduğu günlerde CIA, İran rejiminden silah satın alarak bunları karşı-devrimcilere vermişti (İrangate). Bu dönemde 30 bin insan öldü ve ekonomi çöktü.

    Yeni Ortega(lar) dönemi

    1990 seçimlerinde La Prensa’nın yöneticisi Violeta Chamorro, Ortega karşısında %54 alarak başa geçti. Ülkede bundan sonra IMF ve Dünya Bankası’nın reçeteleri yürürlüğe koyuldu. Bu dönemde toplumsal kazanımlarda da önemli bir gerileme oldu. 1996 seçimlerinde yine Ortega’ya karşı eski Somozist, muhafazakâr Arnoldo Aléman başa geçti. Görev süresi bittiğinde yolsuzluktan 20 yıla mahkûm olacaktı!

    Ortega 2006’da yeniden iktidara geldi. 10 yılda ülke ekonomisi katlandı, millî gelir 6 milyardan 13 milyar dolara çıktı. Et, kahve, şeker ve altın gibi ihracat ürünlerinin dünya pazarında uygun fiyatlar bulması bir avantaj oldu. Bu elverişli dönemde Venezuela başkanı Chavez, Nikaragua’nın ulusal bütçesinin dörtte birine karşılık düşen bir petrol yardımında bulundu. 10 yıl boyunca yıllık 500 milyon dolara eşdeğer bir yardımdı bu. IMF’nin de ekonomik mucize diye nitelediği bu gelişmelerin önemli bir unsuru da ABD ile ticaret ortamı oldu. Nikaragua bugün ortalama %5 büyüme ile Latin Amerika’nın ikinci ülkesi. Yabancı yatırımcıların bu büyümede payı büyük. Ülkede %40 olan yoksulluk oranı ise değişmedi.

    Somoza’dan Ortega’ya Bir eylemci, Daniel Ortega ile eski diktatör Anastasio Somoza’yı beraber gösteren bir posterle. Başkent Managua’da polis şiddetini ve Ortega hükümetini protesto eden gösteri.

    Ancak bu dönemde önemli bir değişiklik oldu; Nikaragua’nın geçmişiyle kıyaslanmaz bir biçimde topraklar, zenginlik, medya, finans sektörü ve enerji sektörü belli ellerde yoğunlaştı. Nikaragua’da 300 aile, ülke gelirinin üç katı bir zenginliği elde tutmaya başladı. Öte yandan 2009’da faal nüfusun %60’ı kayıtdışı sektörde çalışırken bu oran 2016’da %80’e çıktı. Son 10 yılda yabancı yatırım oranı her yıl %16 oranında artmakta. Hükümet yoksulluğun azaltıldığını söylerken eskisine bakarak zengin sayısının giderek arttığını belirtmemekte. Nüfusun %7-8’i ulusal zenginliğin %46’sını elinde bulundurmakta. Örneğin 2012’den 2013’e 30 milyon doların üzerinde parası olanın sayısı 180’den 190’a çıktı. Bu rakam çok daha zengin olan Kosta Rika’dan (85) bile fazla (Panama’da 105, Salvador’da 45). Kamu kaynaklarının yasadışı kullanımına imkan veren yolsuzluklar dışında bu zenginleşmeyi açıklayacak bir husus yok. Bütün bu verilere ayrıca rejimin giderek otoriterleşen yapısı da eklendiğinde tablo tamamlanıyor.

    Evet isyan!

    Devrimin prestijini temsil ettiği iddiasındaki Daniel Ortega’nın üçüncü başkanlık döneminde, sosyal güvenlik alanında yapılmak istenen kısıtlamalar geçen Nisan ayında büyük kitle gösterilerine yol açtı. Bugüne kadar 350 ilâ 400 kişi ordu ve polisin yanısıra paramiliter denen güçlerce öldürüldü. Ortega bu paramiliter güçleri açıkça “gönüllü polisler” olarak takdim etmekte. Göstericiler bunların uyuşturucu kaçakçıları, mücrimler, eski askerler ve polisler olduğunu belirtiyorlar. Binlerce yaralı var ve şimdiden 20 bin Nikaragualı komşu Kosta Rika’ya geçmiş durumda.

    Ülkede sosyal güvenlik katkı paylarının artırılmasına karşı başlatılan gösterilerin şiddetle bastırılmasıyla, hoşnutsuzluk giderek yükseldi. Gösterilere emeklilerin yanısıra öğrenciler, feminist örgütler, köylüler, okyanuslararası kanal projesine karşı mücadele edenler ve muhalefet partileri de katılınca “Ya Basta!” sloganı barikatların temel sloganı oldu. Genel grev, gösteri ve barikatlar bir dönemki Somoza’nın son günlerini hatırlatırcasına yaygınlaşmaya başladı. 18 Nisan’daki gösterilerin kanla bastırılmasının ardından Mayıs ayındaki Anneler Günü’nde gösterilerde öldürülen çocukların anneleri de büyük bir kortej oluşturdu.

    Devrim başlarken 26 Ağustos 1978’de silahlı protestocular sokaklara çıkmıştı. Matagalpa’daki halk ayaklanmasının fotoğrafını, 40 sene sonra bu defa Ortega’ya karşı ayaklananları görüntülemek için ülkeye gelen efsane fotoğrafçı Susan Meiselas çekmişti.

    Ortega bu gösterileri “hükümet darbesi girişimi”, “satanist darbecilerin oyunu” olarak nitelerken, Nikaragua’da nüfuz sahibi olan kilisenin aracılığıyla muhalefetle de görüştü. Ancak kurumların demokratikleştirilmesi, kurbanlar için adalet ve erken seçim talebini reddederek müzakere kapısını kapadı. Göstericilerin karşı çıktıkları reformun, yani Ortega’nın uygulamaya sokmak istediği sosyal güvenlik reformunun da zaten IMF tarafından tavsiye edilmiş olması, gösterilerin “emperyalist güçlerin bir komplosu” olarak nitelenmesini gülünç kılıyor. Muhalefet ise bir bütün arzetmemekte; sağdan ve soldan farklı akımları içeren öğrenci gençlerden, topraklarını korumaya çalışan köylülere dek uzanıyor. Adalet ve Demokrasi İçin Sivil İttifak, Daniel Ortega hükümetine karşı öğrenci hareketi, köylü hareketi ve bir kısım özel kesim ve insan hakları militanları gibi bir kısım kolektif ve hareketleri içeriyor.

    “Devrimin fotoğrafçısı” olarak kabul edilebilecek, çektiği karelerle dünyayı etkileyen Susan Meiselas, devrimden sonra da sık sık geldiği Nikaragua’ya bu kez hükümete karşı yurttaş hareketine tanıklık etmek için geldi. Fotoğraf çektiğinde barikatlardaki insanların kendisini tanıdığını ve 40 yıl önce de kendi fotoğraflarını çektiğini hatırladıklarını aktarıyor.

    Türkiye’ye de gelen eski gerilla ve bir dönem öncesinin Uruguay cumhurbaşkanı Pepe Mujica, devrimcilerin günü geldiğinde gitmesini bilmesi gerektiğini, Nikaragua’da bir rüyanın otokrasiye dönüştüğünü belirtiyor. Devrimden sonra başkan yardımcılığı yapan Nikaragua’nın en ünlü yazarı Sergio Ramirez de yaşananlara öfkeli. Sandinizmin resmî şarkıcısı 75 yaşındaki Carlos Mejia Godov, bugün direniş için şarkılar ve ölenler için ağıtlar besteliyor.

    Yakınlarda vefat eden, Latin Amerika’nın vicdanı diyebileceğimiz, Latin Amerika’nın Kanayan Damarları’nın yazarı Eduardo Galeano ise çok önceden “hayatlarını riske etme becerisini gösteren Sandinistler şimdi koltuklarını riske etmekten acizler” demişti.

    Bir dönüşümün anatomisi

    Aslında Ortega’nın dönüşümü 1990’dan önce başlamıştı. 1993-95’te Sandinist partide iççatışmalar başgöstermiş ve Ortega parti aygıtını denetimi altına almıştı. Ulusal yönetim, Sandinist meclis ve Cephe Kongresi gibi organların sulandırıldığı 1998 kongresi, bunların yerine Ortega’ya bağlı olan örgütlenmelerin yöneticilerinin katıldığı bir meclis getirmişti. Kısa zaman sonra bu meclis bile toplanmadı. Partiyi kendine bağladıktan sonra Ortega, başkan Arnoldo Alemán ile ittifak kurarak anayasa değişikliğine gitti ve seçilmek için gereken oranı %35’e düşürdü. Burada iki partinin karşılıklı birbirine güvence vermesinin yanısıra, muhalefete de son verilmiş oldu. Sonraki yıllarda milletvekili olacak olan örgütlerin yöneticileri, mücadeleyi bırakıp Ortega iktidarının yapısına dahil oldular.

    40 sene sonra yine barikatlar 1979’da Somoza birliklerine karşı şehirlerini savunmak için barikat savaşı veren Nikaragualılar, şimdi de Ortega’yı düşürmek için barikatların ardına geçtiler.

    Ortega bu dönemde Katolik hiyerarşisinin başındaki Kardinal Obando ile de iyi ilişkiler geliştirdi. Bu vesileyle de 2000’den bu yana yüksek seçim kurulunun başında olan Roberto Rivas sayesinde bu kurulun denetimini sağladı. 1998’den itibaren “Ortegacılık”, başkanın eşi Rosario Murillo’nun yükselişi ile belirlendi. Kızı Zoilamérica’nun, manevi babası Ortega tarafından 11 yaşından itibaren fiziki ve cinsel istismara uğradığını ifşa etmesinden sonra, kızını “mitoman” diye niteleyen Rosario Murillo’nun Sandinist cephede nüfuzu hızla arttı.

    2001 ve 2006 seçimlerinde Ortega’nın başkanlık kampanyasının başında Rosairo vardı. Artık iktidarda bir Ortega-Murillo kliğinden sözediliyordu. Ortega’nın “sol” bir söylemini duymak için 2007’de Chavez’in indirimli petrol kampanyasını beklemek gerekecekti.

    Ortega yönetimi tipik bir kayırmacılık sisteminin ürünü olarak şekillendi. MRS (Sandinist Yenilikçi Hareket-1995) gibi Sandinist cephenin geçmiş özlemlerine sadık kalanların zaten çoktan ayrıldıkları parti, bu kayırmacılığın omurgasını oluşturmakta. Ortega, başkan yardımcısı yaptığı eşi Rosario Murillo ile birlikte ülkenin adli, siyasal, ekonomik, medyatik ve sendikal bütün güçlerini elinde bulundurmakta.

    Direniş Sinemada: ‘Ateş Altında’ filmi ve tarihî gerçekler

    Bundan 35 sene önce Roger Spottiswoode’un yönettiği; Nick Nolte, Joanna Cassidy, Gene Hackman, Ed Harris ve Jean-Louis Trintignant’ın oynadığı Ateş Altında filmi, Nikaragua Devrimi’ne dünya ölçeğinde büyük bir sempati kazandırmıştı. Filmde, Başkan Anastasio Somoza’ya karşı Sandinist muhaliflerin içsavaşını izlemek üzere ülkeye giden gazeteci-fotoğrafçı Russell Price’a (Nick Nolte) iki arkadaşı-meslektaşı refakat ediyordu. Filmin kahramanı Russell, Somoza ordusunun halka karşı acımasızlığını gördükçe savaşı daha yakından izleme ihtiyacını hissediyor ve olaylar gelişiyordu.

    Filmin kritik noktalarından biri, gerçekle ilgisi olmasa da tarihsel bir gönderme yapmasındaydı. Sandinist cephenin kurucusu ve lideri Carlos Fonseca (1936-1976) olaylardan çok önce ölmüştü. Filmde ise aslında ölmediği ve rejim tarafından ölmüş gösterildiği anlatılıyor; kahramanlarımız Fonseca’nın fotoğrafını çekerek insanlara bunu kanıtlamanın peşine düşüyorlardı. Çekilen fotoğrafın etkisi çok büyük olunca, Somoza rejimi Alex Grazier’i (Gene Hackman) yakalayıp öldürüyor; Russell da arkadaşının öldürülmesini fotoğraflıyor, cinayeti belgeliyor, rejimin prestij kaybına uğramasını sağlıyordu. ABD, Somoza rejimine yardımı kesiyor, Sandinistler zafer kazanmış olarak Managua’ya giriyor, diktatör de kaçıyordu.

    Filmin 90’lı yıllarda isyanlara sahne olacak olan Meksika’nın Oaxaca ve Chiapas bölgelerinde çekilmiş olması ise hesapta olmayan başka bir ilginç durumdu. Filmin senaryosu ise aslında gerçek bir hikayeye dayanıyordu. 20 Haziran 1979’da Amerikan ABC televizyonundan Bill Steward, Somozist muhafızlar tarafından öldürülmüş ve cinayet anı kayda alınmıştı. O akşam, Amerikan televizyonları görüntüleri göstermiş ve hükümet çökmekte olan rejime yardımı kesmişti.

    Ateş Altında filmi diktatörlük rejimi, savaş, basın, tarafsızlık gibi konular üzerinde sarsıcı bir etki yaratmış, basit ve sade insanların onurları için direnişini gündeme getirerek sinema tarihinin en etkili yapımları arasına girmişti.

  • SSCB’nin yaprakları ‘Prag Sonbaharı’yla dökülmeye başlamıştı

    SSCB’nin yaprakları ‘Prag Sonbaharı’yla dökülmeye başlamıştı

    “Prag Baharı” olarak bilinen, aslında 1968’in sonbaharında o zamanki Çekoslovakya’da meydana gelen hadiseler; Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nda 20 yıl sonra yaşanacak çöküşün habercisi gibiydi. Ülkenin ihtiyaç duyduğu ekonomik reformlar demokratik hak talepleriyle birleşerek toplumsal bir halk hareketi halini almış ve sonuçta Sovyet tankları ve askerleri idareye el koymuştu. Sürecin hikayesi.

    Bundan tam 50 yıl önce, 20-21 Ağustos gecesi Varşova Paktı birlikleri SSCB’nin bir uydusu olan Çekoslavakya’yı işgal etmek üzere saldırdı. Yaklaşık 100 kişinin öldüğü ve 500 kişinin yaralandığı bu işgal, kendisine “sosyalist” diyen ve aynı kampta yer alan iki ülke arasındaki “dostane” bir mesele olmanın çok ötesine ve tarihe geçiyordu. Aynı zamanda bu hadiseden 20 yıl sonra Doğu Bloku ve SSCB’nin çöküşünün gerekçelerini önceden sunuyordu.

    1953 Doğu Berlin, 1956 Polonya’daki olaylar ve Macaristan ayaklanması; 1956’da Hruşçov’un 22. Kongre konuşmasıyla “Stalinsizleştirme” işlemini başlatması; “sosyalist kampta” büyük bir kapışmayla sonuçlanacak olan Çin-Sovyet tartışmasının 1962’de başlaması; Yugoslavya’nın farklı bir yönetim tarzı geliştirmesi; 1966’da Çin’de “Kültür Devrimi”, Doğu Bloku’nun artık pek de monolitik olmadığının göstergesiydi.

    Tanklarla yüz yüze Kremlin yönetimi, Prag’da yaşanmakta olan konsey hareketinin diğer Doğu Avrupa ülkelerine örnek olmasından korkmuştu. Prag sokakları “asayiş berkemal mi” diye dolanan Sovyet tanklarına tanıklık etti.

    Çekoslavakya, Kızıl Ordu tarafından işgal edilerek “sosyalistleştirilen” ülkelerden diğer farklı olarak iki savaş arasında sanayileşmiş bir ülkeydi ve işçileşme oranı hayli yüksek, siyasi ve kültürel olarak da gelişkin bir konumdaydı. Ülkedeki Komünist Parti, savaş öncesinde de kitlesel etkisi olan bir partiydi.

    1963’te yöneticilerin beşte birinin yüksek eğitimi vardı, bu da eski işçilerin önemli bir kısmının yönetim kademelerini geçtiğinin bir göstergesiydi. Rusya’da başlayan “Stalinsizleştirme” (daha doğrusu Stalin’siz Stalinci rejim) bir dizi ülkeyi etkilerken özellikle Çekoslovakya’daki Yazarlar Birliği çevresindeki aydınlar, demokrasi mücadelesi yürütüyorlardı.

    1960’ların başlarından itibaren millî gelirin ve dolayısıyla ücretlerin düşmesiyle bir ekonomik reform ihtiyacı belirdi. Yöneticiler katında rejimin gevşetilmesi ve bürokratik planın yürümemesi üzerine, işletme yöneticilerine “işçi katılımı”na yer vermek bir çözüm olarak görüldü. Bürokratların yerine teknokratların alınmasıyla halledilecek bir mesele olmadığı için, diğer toplumsal kesimlerin de desteğini arayan reformcular, özellikle 1963’ten itibaren belli bir siyasal gevşemeye yöneldiler. 1950’li yıllarda 1936-38 Moskova Mahkemeleri’ne  benzer göstermelik  yargılamalarda mahkûm olanların itibarı iade edildi; siyasi mahkûmlar serbest bırakıldı; yurtdışına seyahat kolaylaştırıldı; iş kanunu değiştirildi.

    Ocak 1968’te Komünist Parti’nin başına Alexandr Dubçek getirildi. Mart ayının başında da Svoboda devlet başkanı oldu. Böylece parti yönetiminde 1953’ten itibaren genel sekreter olan Novotny’nin temsil ettiği bir muhafazakar kesimle, Dubçek’in temsil ettiği reformcu bir eğilim kararsız bir dengede kaldılar. “Sivil toplum” hareket halindeydi ve sansürün kaldırılması, ifade özgürlüğü talepleriyle işletmelerde konseyler oluşmaya başladı. Bu konseyler 1969’un sonuna kadar hem çoğaldılar hem de aralarında bir eşgüdüm kurdular.

    Filozof Radovan Richta’nın yönetiminde çok farklı disiplinlerden 45 uzman “Medeniyet Dörtyol Ağzında” adlı bir rapor hazırlamışlardı. “Bilimsel ve teknik devrim”in toplum üzerine etkilerini inceleyen bu rapor yalnızca işletmelerde değil toplumun bütününde köklü dönüşümler gerektiğini belirtiyordu. Bu metin önceki “sosyalist” deneyimlerin başarısızlığıyla sınırlı kalmayan bir dönüşümün gereklerini irdeliyordu. Ancak önemli tartışmalar siyaset üzerindeydi. Dubçek’in şu sözleri Brejnev’in kimyasını değiştirmiş olmalı: “Partinin çalışmasında, bürokratik ve derebeylik çağından kalma alışkanlıkları kesinlikle reddediyoruz… hem parti hem de devletin başına geçen adam, kazınılmaz biçimde şahsi iktidarına, kişiliğini putlaştırmaya yöneliyordu”.

    Prag Baharı “yukardan”, yani bürokrasinin kendi içinden bir değişiklik ihtiyacının ürünü olduğu kadar, aydınların ve “aşağıdan” konseyler aracılığıyla işçilerin de eseriydi. İşçilerin yatırımlar üzerine görüş bildirmekten, planın hazırlanmasına uzanan bir zincirde etkinlik kazanmalarının ötesinde, kararların alınmasında doğrudan söz sahibi olmaya ilişkin bir basınç da vardı. Böylece otoriterliğin timsali olan partinin yerini de doğrudan işçiler veya en azından sendika birimleri almaya başlıyordu.

    Nisan 1968’de Komünist Partisi “devletin değil toplumsal mülkiyetin” özyönetimini bildiren bir eylem programı kabul etti. Mayıs ortasından itibaren işçi komisyonları “sosyalist işletmeler” üzerine bir yasa hazırlamak üzere toplandılar. Bazı yöneticilere yönelik grevler başladı. Haziran başında işçi kaleleri diyebileceğimiz CKD-Prague (W. Pieck fabrikası) ve Skoda Plzen’de işçi konseyleri kuruldu.

    Konsey hareketi siyasal bir boyut da kazandı. Yalnızca işletmelerde değil toplumun tamamında da demokratik katılım talep ediliyordu Parti “işletme konseyi” tabirini kullanırken, işçiler “işçi konseyi” diyorlardı. Bu da yönetimden ve tabandan beklentilerin ne derece farklı olduğunu gösteriyordu. Yönetim üretimin artırılması için ortak çalışmadan sözederken, işçiler doğrudan karar alma mekanizmasını kastediyorlardı. 20 Haziran’da sendikalar, “üretici ve sosyalist ortak işletmeci” olarak nitelendiler.

    Büyük Birader’in gazabı

    Dubçek’in genel sekreterliğinden sonra Prag Baharı diye anılan reformların gündeme gelmesi üzerine, Çekoslavakya Komünist Partisi hiçbir şekilde Varşova Paktı’ndan ayrılmaya niyetli olmadığını belirtmesine rağmen olaylar sertleşti. Moskova sansüre, polisin siyasi takibine son verilmesi gibi taleplerin diğer pakt üyelerine, özellikle Baltık ülkeleri ve Ukrayna gibi hoşnutsuzlukların belirgin olduğu bölgelere sıçramasından ürkerek harekete geçti. Üstelik Avusturya ile sınırı olan Çek “muhalifler” Batı’ya kaçabilirler veya diğer pakt ülkelerinden Prag’a geçerek sansürden kurtulabilirlerdi.

    Çekoslavakya’nın Doğu Bloku’ndan çıkacağına ilişkin herhangi bir veri olmadığı gibi, ABD de o sıralar Vietnam Savaşı’nı sürdürüyordu ve Başkan Lyndon Johnson bir de Çekoslavakya ile uğraşacak halde değildi. Dolayısıyla ABD ve onunla birlikte NATO Çekoslavakya’daki olayları görmezden geldi. Üstelik stratejik silahların denetimi anlaşması için Moskova’daki muhatabını rahatsız edecek bir davranış anlamsızdı. Ocak ayından itibaren gelişmeleri kaygıyla izleyen Moskova, Nisan’dan itibaren “Danube operasyonu” adıyla hazırlıklara girişti. Mayıs’ta işgal hazırlıkları tamamlanmıştı. Önce 2. Dünya Savaşı’nın bitmesi kutlamalarını bahane edilecekken bu karardan vazgeçilip başka bir askerî manevra fırsat olarak kullanıldı. Bir yandan da müzakere ile  Dubçek yönetimi sınırlandırılmaya çalışılıyordu. Temmuz’da SSCB ile Slovakya arasındaki bir yerde müzakere başladı. Çek yönetimi reformcularla muhafazakarlar arasında bölünmüştü. Dubçek açıkça Varşova Paktı’ndan ayrılmayacaklarını bildirdi.

    3 Ağustos 1968’de Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya ve Çekoslavakya, Bratislava’da bir konferans düzenleyerek, Marksizm-Leninizme ve proleter sosyalizmine bağlılıklarını ve bütün anti-sosyalist güçlere ve burjuva ideolojisine amansız bir mücadeleden yana olduklarını bildirdiler.

    Daha sonra “Brejnev doktrini” diye anılacak olan, “üye ülkelerden birinde bir burjuva düzeni kurulduğunda Rusya’nın uydularına müdahale hakkı” bu konferansta deklare edildi.

    ‘Doğmayan hürriyet’

    Rusya bir müdahale vesilesi ararken, bir yandan da kendine bağlı güçlerce içerden bir müdahalenin yolunu arıyordu. 11 Prezidyum üyesinin altısının Dubçek’e karşı çıkıp Rusya’nın müdahalesini talep etmesi yeterliydi. 16-17 Ağustos’taki oylama sonucunda, 20 Ağustos’ta başlayacak işgal artık bir davet üzerine gerçekleşebilirdi. Ancak Rus orduları sınıra dayandığında iki üye taraf değiştirecek ve Dubçek tekrar çoğunluğu sağlamış olacaktı! Böylece muhafazakarlar (Moskova yanlıları) sosyalizmi kurtarmak için ülkelerinin işgaline davetiye çıkarmış oldular.

    20 Ağustos gecesi Varşova Paktı birlikleri Çekoslavakya’yı 200 bin asker ve 2.000 zırhlı araçla işgal ettiler (asker sayısı toplamda 500 bine ulaştı).

    Havalanından başlayan işgal, herhangi bir direnişle karşılaşmadan belli başlı kentlere yayıldı. İşgal kuvvetleri esas olarak Ruslardan oluşuyordu, Romanyalılar katılmadı, Arnavutluk bu hadiseyle Varşova Paktı’ndan çekildi. Dubçek direnmeme çağrısında bulundu. Yine de 72 Çek ve 19 Slovak öldürüldü ve yüzlerce asker yaralandı.

    21 Ağustos sabahı Dubçek ve diğer reformcular tutuklanıp bir uçakla Moskova’ya götürüldüler, günlerce sorguya çekildiler.

    Muhazakarlar başkan Svoboda’dan bir “olağanüstü hükümet” kurulmasını talep ettilerse de çoğunlukları olmadığı için bu gerçekleşmedi. 23 Ağustos’ta Moskova’ya gidip Dubçek’in serbest bırakılmasını talep etmek zorunda kaldılar. Ancak 16 Ekim’de 16 maddelik Moskova Protokolü’nü kabul ettiler. Buna göre sansür yeniden yürürlüğü koyulacak, tüm muhalefet grupları feshedilecek ve reformcu kadrolar tasfiye edilecekti.

    ‘Çöp tenekelerinizi kilitleyin’

    Sovyet müdahalesine karşı halkın muhalefeti, şiddet içermeyen kendiliğinden bir dizi olayla gerçekleşti. En önemlisi, işgalcilere su dahil herhangi bir gıda ürünü verilmedi. “İşgalcileri beslemeyin, çöp tenekelerinizi kilitleyin” gibi duvar yazılarıyla işgalcileri ve işbirlikçilerini protesto ediyorlardı. Yollarda Dubçek ve Svobada’nın resimleri çoğalırken, yol soran askerlere yanlış yönler gösteriliyor, sokak levhaları değiştiriliyordu.

    Kovalamaca Bir Sovyet askeri, tankları taşlayan Çek protestocuyu kovalıyor.

    Direniş çok sert olmasa ve uzun sürmese de halkın hoşnutsuzluğu açıktı. Dubçek görevden alınmadı ama sonraki yıl istifaya zorlandı.

    21 Ağustos işgali, konseyler sürecini hem hızlandırdı hem daha da siyasallaştırdı. 23 Ağustos’ta bir protesto genel grevi, işgale karşı emekçileri seferber etti. Hareket siyasal solu, öğrencileri ve işçi örgütlenmelerini birleştirmişti. Fabrikalarda işçiler, 14 Kasım 1968’de toplanacak Parti Merkez Komitesi’nin işgal öncesi siyaseti mahkûm etmesi durumunda greve gideceklerini bildiriler.

    Direnişin bin bir yolu Praglı işçiler ile öğrenciler, kitlesel mitinglerle olmasa da, farklı araçlarla işgale karşı tepkilerini dile getirdi. Duvarlar askerlerin ve tankların evlerine dönmesini talep eden afişlerle doldu. Sokaklarda, yabancı bir şehirde adres soran askerlere cevap verilmesi reddedildi.

    Kasım’da üniversite öğrencileri greve gittiler ve 10 maddelik bir bildiri yayımladılar. İşletmelerde para toplama, kısa süreli iş bırakma, bildiriler, siren çalmalar gibi öğrencilerle dayanışma biçimleri geliştirildi. Eylül’de 19 olan konsey sayısı, 1968 sonunda 120’ye ulaşmıştı. Ocak 1969’da Plzen’deki Skoda fabrikasında 890 bin çalışanı temsilen 182 delege istişari bir toplantı yaptı. Bir başka ifadeyle Çekoslovak işçi sınıfının dörtte birinden fazlası bu toplantıda temsil ediliyordu. Mart başında toplanan sendikalar kongresi, Varşova Paktı güçlerinin işgalini kınayarak işçi konseylerinin yasallaştırılmasını talep etti. Haziran’da konsey sayısı 300’e çıkmıştı ve yaz aylarında 1 milyondan fazla işçinin temsil edildiği 500 işletmeye yayılmıştı.

    Sendikalarda da militanlar ve gençler öne çıkmış, işçi örgütleri çok önemli değişimler geçirmiş ve 1968 sonunda yöneticilerin %70-80’i yenilenmişti.

    Öpücüğün ardı Çekoslavakya Komünist Partisi Sekreteri Alexander Dubçek, dönemin Sovyetler Genel Sekreteri Leonid Brejnev’i 1968 Şubat’ındaki Prag ziyareti sırasında samimi bir şekilde karşılamıştı. Buna rağmen ardından oluşacak olan Brejnev Doktrini ile, Ruslar Varşova Paktı’na üye ülkelere diledikleri zaman askerî olarak müdahale etme hakkını kendilerine tanıyacaktı.

    Moskova ile uzlaşma peşinde olan Dubçek bu hareketi frenledi. İşçilerin oy hakkı kısıtlanırken 3 Nisan’da sansür geri geldi ve 29 Nisan 1969’da Dubçek yerini Husak’a bıraktı.

    1969 Haziran’ında öğrenci birliği feshedildi ve sendika komiteleri temizliğe tâbi  tutuldu. 1970’de 50 bin sendika görevlisi mevkilerini kaybetti. Eylül 1970’de Yazarlar Birliği feshedildi. Yarım milyon üye Komünist Parti’den atıldı.

    1969 sonunda parti merkez komitesi, “konseylerin işletmenin etkinliğini zayıflattığını, “anarşizan ve aşırıcı” eğilimleri izleyen bu yapıların partinin rolünü azalttığını” açıkladı! Şüphesiz “devletin sönümlenmesi” ve özyönetim amaç olarak önemliydi ama bunlar “uzak amaçlar”dı.

    Prag Baharı’nda Chemalik “sosyalist demokrasi ve bürokratik merkeziyetçilik” makalesine haklı olarak “Marx’ın siyasi kuramı iktidarı yüceltmeyi kesinlikle eleştirir” diye başlıyordu. “Doğrudan demokrasi, uygulayıcıları eğitici ve kararlara katılan kişiler haline getirmelidir” diye devam eden anlayış, Moskova’nın tüylerini diken diken eden türdendi.

    16 Ocak 1969’da Jan Palach adında bir öğrenci, ifade özgürlüğüne yönelik baskıları protesto etmek için Venceslas meydanında kendini yaktı. 17 Nisan 1969’da Dubçek yerini Gustáv Husák’a bıraktı. Rusya, artık eski taraftarları için bile bir çekim merkezi olmaktan çıkmıştı. Batı’daki büyük komünist partiler başta olmak üzere bütün dünyada önemli bir tepki vardı. Prag sokaklarındaki gösterilerde unutulmayan Che ile SSCB’nin yolları zaten ayrılmıştı.

    Sokaklarda özgürlük arayışı Çek toplumu, İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde fabrikalarda, okullarda, işyerlerinde oluşturduğu konseylerin ülkenin yönetimine aday olmasını istiyordu. Bürokratik liderliğe karşı isyan dalgası, önce bu isteğin sokaklara taşmasıyla başladı.

    Bahardan geriye kalan

    Dubçek ve çevresi, kitle hareketinin dinamiğinin kendi belirledikleri sınırların ötesine uzandığını farketmişlerdi. Toplumun ve partinin yukardan, tedrici olarak değiştirilmesi bu baskı karşısında tehlikedeydi. Yani muhafazakarların nüfuzunu zamanla azaltarak “yukardan”, yani devlet ve parti katından bir değişiklik yapmanın karşısında bir de “aşağıdan”, halkın kendi talepleriyle oluşan bir irade sözkonusuydu. Dubçek, Nisan ayındaki merkez komitesinde önemli mevkilere önde gelen liberalleri getirdi; ancak bu da halkı tatmin etmedi.

    Cernik hükümetinin kurulması, aslında kapsamlı bir liberalleşme anlamına geliyordu.  Dernek kurma ve toplanma hakkı, basın özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, İçişleri Bakanlığının yetkilerinin sınırlanması ve İşçi Konseylerine ilişkin bir yasa. Yukardan gelişmeler bunlarla sınırlı  kaldı ve baskı karşısında 1 yıl içinde adım adım geri çekildi.

    Vaclav Havel ve Milan Kundera

    İki entelektüel iki farklı yaklaşım

    Milan Kundera
    Vaclav Havel

    Sansüre karşı 1968’den önce mücadele etmiş olan biri anti-komünist bir demokrat diğeri komünist olan iki önemli yazar Vaclav Havel (aynı zamanda 1989’dan sonra Cumhurbaşkanı) ve Milan Kundera, Prag Baharı’nı farklı değerlendirmişlerdir. Kundera, başarısızlığına rağmen Prag Baharı için “sosyalizmle demokrasiyi buluşturan ilk deneyim olarak evrensel bir değere sahiptir” derken; Havel sansürün kaldırılması, bireysel ve kolektif özgürlüklerin yerleştirilmesinin ülkede zaten otuz yıl önce de var olduğunu belirtiyordu.

    1987’de Gorbaçev ‘perestroyka’ya giriştiğinde, Dubçek de 1968’deki “ilham kaynaklarının” aynı olduğunu söyleyecekti.  Prag Baharı’nı ölümsüz kılanın aslında işgal sonrası sonbahardaki direniş olduğu gözönüne alındığında, direnişçilerin hülyasının Dubçek’inkiyle aynı olmadığı açık.

    Prag ve Franz Kafka

    Bürokratik rejim ve edebiyat eleştirisi

    Çek aydınlar, Stalinizmin bilançosu üzerinden bir hareket başlatmışlardı. 50’li yıllarda Arthur London’un İtiraf adlı kitabında ve aynı kitaptan hareketle yapılan Costas Gavras’ın filmindeki yargılamalar, aydınlar arasında yaratılan tahribatı dile getiriyordu. Prag denince akla gelen Franz Kafka’nın yeniden keşfi, bu açıdan önemli bir kalkış noktası oldu. Elias Canetti’nin “Bütün şairler arasında en büyük iktidar uzmanı Kafka’dır. O, iktidarı bütün veçheleriyle yaşamış ve şekillendirmiştir” lafını haklı kılarcasına, kendi ülkesinde “karamsar ve dekadan” diye yasaklanmış olan Kafka, 1963’te Yazarlar Birliği’nin dergisinde gündeme getirildi. Aynı yıl Prag’da Kafka üzerine uluslararası bir konferans düzenlendi. Kafka, bürokratik rejimin eleştirisi için biçilmiş kaftandı.

    Rejim, iktisatçıların ve aydınların eleştirisini bildiği tek silahla, baskıyla cevapladı. Bazı yayınlar yasaklanarak sert bir kampanya yürütüldü. Sansür daha da katılaştırıldı. Bekleninin aksine aydınlar daha da radikalleşti ve parti içindeki “liberaller”le birleşti. 1967 Haziran’ında Yazarlar Birliği kongresi, siyasi ve kültürel tartışmalar arasında muhalefetin sesinin yükselmesine vesile oldu. Yazarlar Birliği yönetimi, parti tarafından kabul edilmedi.

    Yazarlar Birliği’nin yayın organı haftada yarım milyon adet satıyordu. Toplumun hemen hemen her kesimi harekete geçmişti. Sendikalar grev hakkının yerleşmesini istiyorlardı. Öğrenciler bağımsız bir öğrenci parlamentosu kurdular, tartışma kulüpleri peydahlandı. Halkın baskısı karşısında Novotny devlet başkanlığından da ayrılmak zorunda kaldı.

    Doğmayan hürriyet

    Prag Baharı, Türkçeye erken gelmişti

    Aralık 1968’de E Yayınları’ndan çıkan, Aydil Balta’nın çevirdiği bu kitapta, Prag Baharı’nın aktörleri diyebileceğimiz yöneticilerin, aydınların görüşleri kendi kalemlerinden verilmekte. 1921 doğumlu, makinistlik ve çilingirlik yapmış olan Aleksandr Dubçek, 1944’te Slovakya ayaklanmasına katılmış ve iki kere yaralanmıştı. Moskova’daki parti yüksek okulunda okumuş olan Dubçek 1958’de merkez komitesi üyesi olmuş, 1963’te en üst kademeye gelmişti. Onun ve diğer aydınların yazıları Çekoslavakya’da nasıl bir değişim tasarlandığını açıkça göstermekte. Oysa Çekoslovakya üzerine Türkiye’de yürütülen tartışmalar kaba bir kampçılığa kurban edilmiştir (Tarafların bu kitapta söylenenlerden haberleri olup olmadığı bile şüphelidir).

  • Alman işgali sonrası Fransız kurtuluş savaşı ve uzayan krizler çağı

    Alman işgali sonrası Fransız kurtuluş savaşı ve uzayan krizler çağı

    19-25 Ağustos 1944 tarihinde Nazilerden kurtulan Paris, dört yıllık işgal döneminde büyük insani acılar yaşadı. Kurtuluştan sonra başlayan dönem ise yine sancılı oldu. Alman işbirlikçilerin cezalandırılması, komünistlerle yaşanan siyasi krizler ve sonrasındaki Vietnam, Süveyş ve Cezayir krizleri, Fransa’yı uzun süren bir türbülansa soktu. 68 Mayıs’ına dek uzanan bir Fransız öyküsü.

    Dört yıllık işgal boyunca Alman askerlerini her zaman temiz ve ütülü üniformaları içerisinde izlemeye alışmış Parisliler, Normandiya’daki ateş çemberinden kurtulabilen perişan yaralıları, yorgun şoförleri, kuzeye çekilen kafileleri görünce kaderlerinin değişmekte olduğunu anladılar. İyi de, tam olarak ne zaman?

    Çıkarmadan 10 hafta sonra, Müttefik orduları Paris’in batısına ulaşmıştı ama kente girmeye niyetleri yoktu. Bu büyük metropol, diğer başkentler gibi yanıp yıkılacak mıydı? Kızılordu’nun Varşova’da yaptığı gibi, kenti ve ahalisini Almanların zulmüne terkedecekler miydi? Bununla birlikte, işbirlikçiler dışındaki ahali “la grande fuite des Fritz” (Almanların büyük kaçışı) dedikleri olayı büyük zevkle izledi.

    Paris yanacak mı?

    1944 Ağustos’unun sıcak günlerinde Paris işgal komutanı General von Choltitz, Hitler’in kesin emirlerine karşı Paris’i yakmayacak, Seine Nehri üzerindeki 45 tarihî köprüyü havaya uçurmayacaktı. Buna rağmen Müttefik orduları yaklaştıkça direniş yayılırken, şeref meselesi olarak sembolik bir Alman savunması olacaktı elbet. Bu duyulunca, Fransız general Leclerc’in Amerikalılar tarafından donatılmış 2. Zırhlı Tümen’i, Amerikan 4. Piyade Tümeni ile birlikte üç koldan Paris’e ilerlemeye başladı. Leclerc’in çok ama çok acelesi vardı. Ayaklanmaya dönüşen direnişte komünistler öne çıkabilir veya Amerikalılar şehre daha önce girip, de Gaulle’ün Fransa ve “Paris’in Fransız ordusu ve direnişçileri tarafından Müttefik ordularının yardımıyla kurtarıldığı” yalanını  çürütebilirlerdi. Tabii o an henüz bilmiyorlardı ama Choltitz de emre uymadığı için görevden alınabilir ve yakıp yıkma emri uygulanabilirdi.

    Paris kurtuldu!

    Paris’e ilk giren Fransız General Leclerc’in bölüğünden bir tankçı şehir kurtulduktan sonra 25 Ağustos 1944’te düzenlenen geçit sırasında halk tarafından selamlanıyor.

    Bu sırada Hitler, Jodl’a sorup duruyordu: “Brentt Paris?” (Paris yanıyor mu?) Hayır, Paris’te durum son derece karışıktı ama şehir yanmıyordu. Direniş yayılırken kente sığınan Petain hükümetinin üyeleri dağılıp daha kuzeye kaçmış, 20 bin kişilik Paris polisi “Albay Rol” takma adıyla öne çıkan komünist lider Tanguy’un teşvikiyle greve gitmişti. Ne var ki polis gücü çok kısa süre de Gaulle taraftarlarının kontrolüne geçmiş ve valiliği işgal ederek komünistleri ayazda bırakmışlardı. Komünistler buna karşı her yerde Almanlara saldırarak inisiyatifi kazanmak istedilerse de başarıları kısıtlı kaldı. Tanguy’un emri üzerine militanlar sokaklarda 400’den fazla barikat kurup savunmaya geçtiler.

    Şimdi birkaç gün geriye gidelim.

    Kente giriş

    Müttefik başkomutanı Eisenhower, Normandiya’dan kuzeye ilerlerken Paris’e girmeyi hiç istemiyor, bu büyük kentin asayişini üstlenmenin yanısıra, gıda ve petrol stoklarını eritmekten, ulaştırma sıkıntısını arttırmaktan kaçınıyordu. Hedefi, bu kenti “by-pass” ederek ilerlemekti. Ne var ki Paris’te ayaklanma ve katliam olasılığı ortaya çıkınca, Fransızların büyük ısrarı üzerine fikri değişmeye başladı. Bu arada, emir gelsin veya gelmesin, Leclerc bir emrivakiyle Paris’e yürümek üzere günlerdir gizlice petrol ve cephane biriktiriyordu. Nihayet 22 Ağustos günü Eisenhower, Paris’e girmekten kaçınamayacağını düşündü. Leclerc ve 4. Tümen birkaç saat içerisinde ileri fırladılar. Bu saatte artık Eiffel kulesine bile patlayıcı yerleştirildiği öğrenilmişti.

    Naziler Paris’i teslim ediyor Ağustos 1944’te Paris’in düşmesinden üç hafta kadar önce şehre askeri vali olarak atanmış Alman General Dietrich von Choltitz başkentin teslim edildiğine dair belgeyi imzalıyor. Choltitz Hitler’in şehri yakması emrine “tarihe Eyfel Kulesi’ni ve Paris’i yıkan adam olarak geçmek istemiyorum” diyerek karşı gelmişti.

    24’ü sabahı Fransız öncüleri şehre girdiler ama, çılgınca sokaklara dökülen ahali ilerlemelerini engelliyordu. O gece, Choltitz teslim olmadan önce subaylarına bir veda yemeği verirken sokaklarda silah sesleri ahalinin çığlıklarına, bunlar da gramafonlardan ve otomobillere monte edilen hoparlörlerden yayılan marşlara ve kiliselerin çanlarına karışıyordu. Bu sırada Amerikalı, Afrikalı askerler, her türden direnişçiyle birlikte kente doluyordu ama sahnedeki esas kişi De Gaulle olacaktı. 26 Ağustos günü komutanları onu dikkatle bir adım arkasından takip ederken, kente girdi. Bu askerî düzen ile liderliğini vurgulamaya büyük özen göstermişti.  Önce Meçhul Asker anıtına bir çelenk koydu ve Champs-Elysée’den yürüyerek Notre Dame’da kısa bir ayine katıldı. Akabinde taraftarlarının direniş sembolü olan valilik binasına geldi. Direniş liderliği iddiasındaki komünistler bunu hakaret addettiler.

    Gurur yürüyüşü General de Gaulle ve maiyeti şehrin kurtuluşu üzerine 26 Ağustos 1944’te yaptıkları geçitte Zafer Takı’nın bulunduğu Champs Élysées bulvarından aşağı doğru dini töreni gerçekleştirmek üzere Notre Dame Katedrali’ne yürüyor.

    Komünistlerin kaybettiği an

    Nihayet De Gaulle “Ulusal Direniş Komitesi” adı verilen karargahı ziyaret için Hotel de Ville’e geldi. Ona, balkona çıkıp aşağıdaki mahşeri kalabalığa komite adına okuması için bir bildiri hazırlamışlardı. Böylece Özgür Fransa’nın lideri değil, komitenin yürütme yetkilisi gibi görünecekti. De Gaulle kimsenin elini sıkmadan geçti. Belediye Konseyi Başkanı Georges Bidaut aklısıra tuzağını kurmuştu: “General, niçin balkona çıkıp aşağıdaki kalabalığın önünde Cumhuriyet’i ilan etmiyorsunuz?” dedi. De Gaulle onu buz gibi bir bakışla süzdü ve “Cumhuriyet hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Ben zaten Cumhuriyet hükümetinin başkanıyım. Niçin Cumhuriyeti ilan edecekmişim ki?..” diyerek balkona çıktı. Kısa bir hitap “de Gaulle, de Gaulle” dalgalarıyla kesildi. Komünistlerin akıllı olanları, o an partiyi yitirdiklerini anladılar.

    Direnişte öne çıkmaya çalışan komünistler, güvenilirliklerini aslında daha 1939 Ağustos’unda, Moskova’dan Fransız Komünist Partisi’nin Paris yakınlarındaki gizli telsiz istasyonuna gelen bir talimatla yitirmişlerdi. Almanlarla yapılan Ribbentrop-Molotof Antlaşması’nın üzerinden 12 saat geçmeden L’Humanité gazetesinin anti-faşist politikasını değiştirmişler; Hitler faşizmi yerine İngiliz emperyalizmini baş düşman yerine koymuşlar; 1939’daki savaş ilanını da “başkalarının savaşı” olarak nitelemişlerdi. Bu “kıvraklık”, Avrupa komünizminin çöküşündeki en önemli köşe taşlarından birisi olacaktı. Resmen SSCB politikalarını desteklemek zorunda kalan parti, Hitler Rusya’ya saldırınca tekrar politika değiştirecek, ancak bu arada liderleri de ordudan kaçıp Rusya’ya sığınacaktı.

    En son teslim olan Nazi kalesi Naziler Paris’i işgal ettiklerinde, birliklerini, ismini Prens Eugène’den alan kışlaya yerleştirmişti. Paris’in kurtuluşu için verilen mücadele sırasında 25 Ağustos akşamı Almanların direnişçilere en son teslim ettikleri kaleydi.

    Tüm bunların yanı sıra, Paris’i işgal eden Almanlardan “radyo yayını” için izin istemeleri, buna rağmen büyük baskı ve katliamlara uğramaktan kurtulamamaları, onlara olan güveni sarsmıştı. Stalingrad’dan itibaren sözedilmeye başlanan ve son aylarda artmış bulunan direnişleri, kaybettikleri itibarlarını tam olarak geri kazanamazdı. Ama De Gaulle’cüler de onların iktidara ortak olma riskini göze alamazdı. Kurtuluştan hemen sonra Fransa çok çalkantılı günlerden geçiyordu. Bir yandan işbirlikçiler yargılanarak veya yargısız ölüm cezasına çarptırılıyor, geri plana atılmaktan memnun olmayan direnişçilerin de huzursuzluğu artırıyordu. Kendisini her zaman Üçüncü Cumhuriyet’in koruyucusu olarak gören De Gaulle, kurtarılan her ilde kendi komiserlerini yetkili kılmaya ve komünistleri güçsüz bırakmaya çalışıyordu. Buna rağmen 1946’nın sonunda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte yapılan seçimlerde Komünistler 618 sandalyenin 183’ünü almayı başardılar. Sosyalistler 105, Katolik Demokratlar (Halkçı Cumhuriyet Hareketi) 164 milletvekili çıkardılar; çünkü sağ partiler Vichy ile birlikte tavır aldıkları için  itibar kaybetmişti. Ayrıca işbirlikçilerin cezalandırılması için ısrar edenler de solculardı ve Fransa işbirlikçi sayısının çokluğuna rağmen bir bütün olarak işgalde çok acı çekmişti.

    İşbirlikçileri temizleme

    1944’teki kurtuluş sonrasında ülkenin önündeki önemli sorunlardan birisi de işbirlikçilerin ve hainlerin “temizlenmesi” idi. Fransızlar bu iş için “épuration” (saflaşma/arındırma/tasfiye) terimini kullanmışlardır ki 1930’larda Rusya için kullanılan “purge” teriminin aynısıdır. Aslında işbirlikçilerin “cezalandırılması” daha 1942’de tek tük başlamış olup, kurtuluş günlerinde bir furya halini almıştı. Olayların sıcaklığı içerisinde öldürülenleri, halk veya askerî mahkemeler tarafından yapılan idamlar izledi. İkinci aşamada özel mahkemeler kuruldu. Önde gelen işbirlikçiler için 1944 sonlarında özel bir Yüksek Mahkeme faaliyete geçti.

    1945 sonuna kadar idam edilen veya öldürülenler için verilen rakamlar son derece farklı olup 10.000 ile 100.000 arasında değişmektedir. Uzun süre 50.000 rakamına inanıldı ama, çok sonraları bunun 10.000’in biraz üzerinde olabileceği görüşü ağır bastı. Bu konuyu araştırmak için kurulan sayısız komitenin net bir rakam ortaya koyamaması şaşırtıcı değildir. Çoğu işbirlikçi hiçbir kayıt veya resmî karar olmadan öldürülmüş olup, 1 milyondan fazla savaş esiri ve gene buna yakın miktarda köle işçi ülkeye henüz dönmemiş; birçoğu açlık, hastalık veya başka nedenlerle yollarda hayatını kaybetmiş; bir kısmı izini kaybettirmiş; bazıları dünyanın uzak köşelerine kaçmış; bir bölümü SS’lere veya diğer Alman birliklerine katılmıştı. Ayrıca sorumluları veya suçluları korumak için birçok iz örtülmüş, belgeler imha edilmiş, bunların sahteleri tanzim edilmişti. Gerçek rakam ebediyen karanlıkta kalacaktır.

    Mareşal Pétain ve Coco Chanel

    Bu ortamda, halkın her şeye rağmen “Verdun kahramanı” olarak hatırladığı Mareşal Pétain’in idam cezası müebbet hapse çevrildi ve kendisi 1951’de Yeu adasında öldü. Laval ise hapishanede zehir yuttu ama ertesi sabah midesi yıkandıktan sonra ölüm cezası infazı gerçekleşti. Kaderinin mareşalden farklı olacağını herkes biliyordu. Toplamda 160.287 dava açıldı, 7.037 idam cezası verildi ve bunlardan sadece 1.500’ü uygulandı. İlk idam edilenler arasında Fransız gazeteci ve direniş lideri Georges Mandel’i öldüren milisler ve işbirlikçi gazeteciler vardı. 10 bine yakın kişi ise çoğu ilk haftalarda olmak üzere mahkemesiz öldürülmüştü. De Gaulle de bazı tanınmış kişilerin cezalarını hapse çevirdi ama, örneğin işbirlikçilikle iftihar eden Robert Brasillach gibileri idam edildi. Sözkonusu kişi dönek olmadıklarını, işgali severek kabul ettiklerini söylemiş, Müttefikler ilerlerken de “biz korkak değiliz” diye böbürlenmiş, teslim olup mahkemede ölümü bir şeref sayacağını ifade etmişti. De Gaulle onun idamını imzalarken “belki  adalet idamını gerektirmiyor ama devletin bekası bunu talep ediyor” demişti. Bu arada bazı tanınmış kişilerin işbirlikçilikleri görmezden gelindi. Örneğin işgalcilerin hayranı ve Yahudi düşmanı Coco Chanel, Amerikalı askerlere “5 Numaralı” parfümünden yüzlerce şişe dağıtarak yeni döneme uyum sağlarken tutuklandı ama kısa sürede serbest kaldı. Birçokları sadece aşağılanma ile kurtuldu. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra, yeni yakalanan birkaç kişi dışında hapiste kimse kalmamıştı.

    Saçları ‘sıfıra vurma’

    Öldürülenlerin çoğu, direnişçilerle son derece acımasız bir mücadeleye girmiş olan faşist Fransız milis kuvveti üyeleriydi. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collobos horizontales) bekleyen ceza ise saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Elbette bu arada kaçmayı başaran sayısız suçlu olduğu gibi, kişisel garez ve iftira kurbanı olanlar da az değildi. Yargılama ve cezalandırmaların çoğu ilk yıllarda sona erdi ama sonradan yakalananların işlemleri 50 yıldan daha fazla sürdü. “Lyon Kasabı” olarak bilinen Klaus Barbie 1980’lerin sonlarında yargılanırken, yardımcılarından Touvier 1994’de; Gironde bölgesindeki Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmesini sağlayan Maurice Papon ise 1996’da hakim karşısına çıktı. Paris’teki büyük insan avını örgütleyen polis şefi René Bosquet ise 1993’de yargılandı. Büyük olayların hesabı kolay görülmüyor ve o nesiller hayatta kaldıkça sürüyor ve gene tam bitmiyor.

    Yatay işbirliğinin cezası: Saç kazıma İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Alman askerleriyle birlikte olan kadınları (collabos horizontales) bekleyen ceza saçlarının sıfır numara kesilerek halk arasında aşağılanmaya tâbi tutmaktı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağı ihtimali yüksekti.

    İşgal Fransa’da çok fazla işbirlikçilik ve acı bırakmıştı. Şayet De Gaulle kısa sürede düzeni sağlamayı başaramamış olsaydı, intikam eylemlerinin çok daha uzun ve yaygın olacağını öne sürmek mümkündür. Paris’e girdiği zaman Fransa için konuşan direnişçiler değil, kendisiydi ve daha uzun bir süre ülkesinin kaderinde başrolü oynayacaktı.

    İşgal ardından ilk yılları

    Fransız komünistleri ve siyasi muhalefet

    Fransa’da savaşın hemen sonrasında koalisyon hükümetlerinde yer alan komünistler iktidara ortak oldular. Belçika ve İtalya’da da benzer bir durum görüldü. Doğu Avrupa’da Rus işgali altında bölgelerde komünistler diğer partileri koalisyondan atarak iktidara getirildi. 1947’nin Mayıs ayında (bu ülkede bütün olaylar Mayıs’a denk geliyor sanki) Fransa’da Sosyalist Paul Ramadier ve İtalya’da Hıristiyan Demokrat de Gasperi komünistleri hükümetten uzaklaştırdı. Belçika’da da sosyalist Henri Spaak iki ay sonra aynı yola gitti. Bu tarihten sonra hep muhalefette kalacaklardı. Bunun üzerine sendikalardaki güçlerini kullanarak büyük grev dalgaları yaratmaya giriştiler ama parlamentoların itibarını azaltmayı başaramadıkları gibi, işçi hareketleri de bölündü ve bunların büyük kısmı komünistlerin denetiminden çıktı. Keza, Rusya’nın Doğu Avrupa’ya girmesine izin vermediği Marshall yardımları ekonomik yeniden inşayı hızlandırınca, bunu engelleyerek iktidara gelme koşulları oluşturmaya çalışan komünistler daha da destek yitirdiler, zira öncülük iddia ettikleri yeniden inşayı gerçekleştirecek kaynakları yoktu.

    Komünistler bununla birlikte Dördüncü Cumhuriyet boyunca muhalefete devam ettiler. 1956 seçimlerinde hâlâ 150 milletvekilleri vardı. Çoğunlukla merkez partilerinden oluşan zayıf koalisyonlar istikrarlı bir yönetim yaratamayınca De Gaulle’cü hareket öne çıktı ve general bir kez daha ülkesinin kurtarıcısı olarak büyük yetkilerle yönetime geldi. 1959’un Ocak ayında başlayan yeni dönemde parlamentonun başkan üzerindeki denetim yetkileri kısıtlanmıştı ama bu yönetim ülkede hızlı bir büyüme, refah ve istikrar sağladı. De Gaulle bu dönemde sadece ülkesinde değil, Avrupa’da ve dünyada da etkili bir lider oldu. Bu nedenle, rejimin içte ve dıştaki büyük başarılarına rağmen Mayıs 1968’de patlak veren hareket şaşırtıcıdır. Burada De Gaulle’cülerin çaresizlikleri, buna rağmen Haziran seçimlerini kazanmaları ve ertesi yıl yapılan referandumu az farkla da olsa tekrar yitirmeleri, siyasi tarihçileri daima hayrette bırakan bir olaylar dizisidir.

    Fransız İhtilali’nden günümüze

    1792’den 1958’e beş cumhuriyet

    Fransa’da cumhuriyet Devrim’in üçüncü yılında, 1792’de kuruldu. İlk Cumhuriyet Napoléon’un kendisini imparator ilan ettiği 1804’te sona erdi. Onun sürgüne gönderilmesinden sonra 18. Louis’nin getirildiği “Bourbon restorasyonu” dönemi vardır. 1830’da hanedan değişikliği geçiren krallık, 1848’de tekrar sona erdi ve bu tarih ile 1851 arasında kısa bir İkinci Cumhuriyet yaşandı. Bu cumhuriyet de 3. Napoléon’un yeni bir imparator olarak gelmesiyle sona erdi. Ne var ki Fransa’yı sürüklediği Alman savaşı kendisinin de sonu oldu. 1870 ile 1946 yılları arasında çalkantılı bir hayat süren (ve en uzun cumhuriyet olma özelliğini hâlâ koruyan) Üçüncü Cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyetin aslında işbirlikçi Mareşal Pétain tarafından kurulan Vichy rejimi ile 1940’ta sona erdiğini ileri sürenler olmuşsa da, Charles de Gaulle bunu reddetmişti. Bazı direnişçiler (örneğin 1944 Temmuzunda Vercors Platosu’nda iyi hazırlanmayan bir ayaklanmaya girişip Alman paraşütçüleri tarafından imha edilen büyük grup) ilk iş olarak Üçüncü Cumhuriyet’i tekrar ilan etmişlerdi. Yani direnişçilerin Paris’te Charles de Gaulle’den cumhuriyetin ilanını beklemeleri beklenmedik bir olay değildi. O ise Petain’in başından beri kanun dışı olduğunu ileri sürüp ülkede düzeni sağlamaya girişti; akabinde ülke için yeni bir anayasa yapılmasına girişildi; bu 1946’da tamamlandı.

    1946-1958 yılları arasındaki Dördüncü Cumhuriyet istikrarlı olmadı. Savaş sonrasının yeniden inşaı ve Vietnam Savaşı ile Süveyş krizlerinin üzerine gelen Cezayir meselesi ülkeyi sürekli gerdi ve 1958 Mayısında içsavaşın eşiğine getirdi. Nihayet Charles de Gaulle’ü geri çağırmaktan başka bir çare bulunamadı.

    Dördüncü Cumhuriyet’i yıkan esas faktörün sömürge imparatorluğunu koruma çabası olduğu söylenmiştir ve bu doğrudur; çünkü büyük ülkeler arasında sadece Fransa on beş yıl boyunca aralıksız olarak savaşmıştı. Mağluplar, yani Almanya, Japonya ve İtalya yeniden inşa için var güçleriyle çalışırken, Fransa enerjisinin bir kısmını umutsuz davalara harcadı. Sonuçta Charles de Gaulle geri çağırılınca, başkanlık yetkilerini artıran yeni bir anayasa koşulunu dayattı. Böylece 1958’de başlayan ve hâlâ süren Beşinci Cumhuriyet kuruldu. Bundan tam 10 yıl sonra, 1968 Mayısında başlayan kriz ise ertesi yıl Charles de Gaulle’ün referandumu küçük bir farkla yitirdikten sonra çekilmesiyle sonuçlandı, ama cumhuriyet artık istikrara kavuşmuştu.

    Fransa tarihinde Birinci ve İkinci Cumhuriyetlerden sonra çok uzun aralar olup, bu dönemlerde kraliyet ve imparatorluk rejimleri geri gelmiştir. Üçüncü Cumhuriyet ise sadece sürgündeki Charles de Gaulle tarafından yaşatılmıştır. Böylece ancak Dördüncü ve Beşinci Cumhuriyetlere geçişin kesintisiz olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Dördüncü Cumhuriyet sürekli istikrarsızlık içinde, birbiri ardına gelen koalisyon hükümetleriyle geçmişti. Bu durum Beşinci Cumhuriyet’in tahkim edilmiş, daha güçlü bir başkanlık sistemine dönüşmesiyle sonuçlanmıştı; ancak bu sistem içerisinde meclis yetkisiz ve güçsüz kalmamıştır.