“En grève jusqu’à la retraite!” (Emekliliğe kadar grev!)
Fransa’da akaryakıt zamlarıyla alevlenen “Sarı Yelekliler” hareketi ivme kaybederken, emeklilik yaşı ve haklarıyla ilgili yeni düzenlemeler, işçi kesiminde büyük reaksiyon yarattı. Uzun zaman sonra neredeyse tüm solu ve işçi sendikalarını biraraya getiren genel grev kitlesel ölçekte devam ediyor. Bu defa Başkan Macron’un işi zor görünüyor.
Fransa’da 2019’un son ayında, 5 Aralık’ta başlayan ve ülkeyi felç eden grevler, büyük sokak gösterileriyle devam ediyor. Artık tarihin tozlu sayfalarına kalktığı sanılan, çalışanların en geleneksel eylem biçimlerinden biri ve en etkilisi olan “genel grev”, aslında başka dillere çevrilse de esas olarak bir Fransız mamulatıydı. 19. yüzyıl sonunda Fransa’daki sendikacılık çevresinde “devrim” ile eşanlamlı bir sözcük olarak kullanılmış, 1906’da CGT (Confédération Générale du Travail) tarafından başlıca ilke olarak kabul edilmişti.
1905 Sank Peterburg, 1917 İspanya, 1920’de Kapp darbesine karşı Almanya, 1926 İngiltere, 1936 Fransa (Amsterdam’da Yahudilerin tehcirine karşı), 1968 Fransa, 1975’te eşit haklar için kadınların genel grevleri… ilk akla gelenler. Fransa için henüz belleklerden silinmemiş ve o zamanki başbakan Juppé’nin adıyla anılan bir emeklilik planının ardından patlak veren 1995 genel grevi, eylemcilerin de hükümetin de gözünde bir zirve.
Macron geliyor
Macron başkan olurken emeklilik sistemini değiştireceğini belirtmişti. Seçmenin % 25 oyu ile iktidar olan Macron, aşırı sağcı Marine Le Pen karşısında çoğunluğun “defi bela” kabilinden oy vermesiyle kazanmıştı. Önümüzdeki dönemde de en büyük güvencesi, iki turlu seçimden ikinci çıksa bile birinciliği sağlama alacağı inancı. Macron iki sene önce -60’lardan bu yana ülkeyi yöneten Cumhuriyetçi Parti (de Gaulle’cü) ile Sosyalist Parti’nin çöküşünün üzerine iktidara gelince- güçlü devlet ve neoliberal ekonomik politikalar için önceki hükümetlerin beceremediği bir işe girişti: Çalışanların kazanımlarını tırpanlamak için Thatcher’vari reformlar yapmak! Bunun için Thatcher nasıl madenciler sendikasını çökerttiyse, Macron da demiryollarını hedef aldı.
İktidara gelir gelmez sendikaların tepkisine yol açmadan iş kanununda bazı değişiklikler yaptı. 2018’in ilk aylarında ise SNCF’in (demiryolları) statüsünü değiştirdi. Bir çok anonim şirkete dönüştürülen işletmede binlerce kilometre yol iptal edildi ve hatlar rekabete açıldı. Demiryolcuların neredeyse bir asırlık statüsü, 1 Ocak 2020 itibarıyla artık değişmiş durumda. İş garantisinin yanısıra mesleğin zorluğundan ötürü emeklilik hakkını hareket halinde olanlar için 52, yerleşikler için 57 yaş olarak belirleyen eski düzenleme artık kaldırılıyor.
Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi her ne kadar akaryakıta yapılan zamlara karşı ortaya çıkmışsa da, kısa zamanda satın alma gücünün arttırılması, asgari ücretin yükseltilmesi, özetle zenginler için zenginlerce yönetilen topluma karşı halk sınıflarının sesini duyurabileceği bir demokrasi talebini yükseltti. Macron hükümeti 80’li yıllardan bu yana sürdürülen kemer sıkma politikalarındaki kritik eşik denebilecek emeklilik tasarısını gündeme getirince, bu defa sendikalar nihayet kış uykusundan uyandılar.
Fransa’da Macron’un bu saldırısına karşı, Sarı Yelekliler hareketinin dışında liselilerden demiryolları çalışanlarına kadar bir dizi kısmi ve kendiliğinden direnişler oldu. Hastahanelerin acil servislerinde çalışanlar sendikaların da desteği ile bir ulusal eşgüdüm komitesi kurdular ve dokuz ay süren bir direniş yürüttüler (halkın % 88’i bu hareketi destekliyordu). 13 Eylül’de Paris’te toplu ulaşımda 1 günlük de olsa çok yaygın bir greve gidildi.
Kuğuların grevi Macron’un emeklilik planına karşı başlatılan greve Paris Operası da katıldı. Garnier Sarayı önünde Paris Senfoni Orkestrası eşliğinde Kuğu Gölü’nden bir sahne sergileyen balerinler, 64 yaşına kadar işlerini sürdürmelerinin imkansız olduğunu söyledi.
Hedefteki paralar: Emeklilik fonları
Oldukça karmaşık olan emeklilik sistemi, 42 meslek grubundaki ayrı sistemleri tek bir sisteme bağlamayı hedeflerken, mesleki zorluklar gözardı edilecek ve 62 yaş limiti kaldırılacak. Hükümetin emeklilik reform tasarısını reddeden beş sendika, 20 Eylül’de yaptıkları bir toplantı ile 5 Aralık’ta harekete geçeceklerini ilan etmişlerdi. Reform kelimesi eskiden işçilerin bir takım kazanımları için kullanılırken, birkaç on yıldır iş kanundan emekliliğe, sağlıktan ulaşıma, işçi haklarındaki “gerilemeler” anlamına geliyor!
İki ay önceden hem sektörel hem de süresiz olarak ilan edilen grev, emeklilikten başlayarak Macron yönetiminin siyasetine toptan karşı çıkmayı hedefliyordu. 5 Aralık 2019 Ulusal Eylem Günü’nde, özellikle kamu sektöründe, toplu ulaşım ve demiryollarında, Paris başta olmak üzere tüm Fransa felç oldu. Macron’un emeklilik sistemindeki değişime çok da karşı çıkmayan en büyük işçi konfederasyonu CFDT’den de greve katılımların olması, Macron’un zaten tartışmalı olan meşruiyetini daha da zedeledi.
Güvenlik güçlerinin verdiği 800 bin sayısına karşılık, sendikalar ilk gün 1.5 milyon insanın greve katıldığını belirtiyor. Sokak gösterileri ise ülkenin irili-ufaklı kentlerinde yoğun bir katılımla sürdü.
SNCF’de grev kitleseldi. Greve katılım, kondüktörler arasında % 87, kontrolcüler arasında % 80 gibi yüksek bir oranda gerçekleşti. Paristeki 14 metro hatının 10’u o gün ve sonraki günlerde çalışmadı. Üniversiteler ve liseler de kapandı. Bu sırada sendika yönetimleri ile Sarı Yelekliler arasındaki görüşmeler karşılıklı bir güvensizlik içinde cereyan etti. Marseilles, Nantes, Bordeaux gibi kentlerde Sarı Yelekliler gösterilere katıldılar, yolları kestiler, paralı geçişleri ücretsiz kıldılar. İlginç toplantılardan biri de yalnızca kadınların katıldığı (feminist militanlar, tarihçiler, ekonomistler ve sendikacılar) 9 Aralık’taki bir toplantıydı. Emeklilik tasarısının kadınların durumunu hükümetin dediğinin aksine daha da ağırlaştıracağı vurgulandı; “Bu tasarı erkekler tarafından erkekler için tasarlanmış”.
Fransa’nın her köşesinde Protestolar yalnızca başkent Paris’te değil Marsilya, Bordeaux, Rennes, Lille ve Lyon gibi kentlerde de devam ediyor. Joker, tüm dünyada olduğu gibi Marsilya’daki gösterilerde de sembol…
Başbakanın hamlesi
Başbakan Edouard Philippe’in 11 Aralık’ta yaptığı açıklama, Fransızların % 61’i tarafından ikna edici bulunmadı. Aynı araştırma halkın % 68’inin de grevcileri haklı bulduğunu gösterdi. En düşük emekli gelirinin 1000 euro olması ise iyi karşılandı. Hükümet 15 Aralık’tan sonra, yaklaşan Noel tatili vesilesiyle hareketin sönümlenmesini beklemekteydi. SNCF’in başındaki Jean-Pierre Farandou, bayram dönemlerinin ailelerin buluşması için önemli bir an olduğunu söyleyerek grevlere ara verilmesi çağrısında bulunurken, kimi sendikalar buna sıcak bakmadı.
Başbakan görüşmeye hazır olduğunu, elini uzattığını belirterek özellikle CFDT yönetimininden bir işaret bekliyor. İstifayı düşündüğünü söyleyerek tereddüt eden ve ardından istifa eden projenin mimarı hükümet üyesi Jean-Paul Delevoye’in emekliliğin 1963 doğumlulardan itibaren başlatılmasını önerdiği tasarı, başbakan tarafından şimdiden 1975 doğumlulara çekilmiş vaziyette!
Noel ruhu sokaklarda Hükümet 15 Aralık’tan sonra, yaklaşan Noel tatili vesilesiyle eylemlerin hız keseceğini tahmin ediyordu, ama sendikalararası toplantıda yeni bir ulusal eylem günü saptamadan yerel eylemlere devam kararı alındı.
Solu birleştiren Macron!
17 Aralık’ta hükümetin “reformuna” hepten karşı olan ve tasarının geri çekilmesini talep eden sendikalar (CGT, FO, FSU, Solidaires ve dört gençlik örgütü) ve Sosyalist Parti’den başlayarak, popülistlere, Komünist Parti ve Troçkistlere kadar geniş bir yelpazenin katıldığı bir toplantıda seferberlik ilan edildi. Yeni Anti-Kapitalist Parti sözcüsü Olivier Besancenot ironi yaparak “harekete yeni bir nefes verdiği için” Başkan Edouard Philippe’e teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Ne de olsa merkezin solundaki siyasal partiler 23 yıl sonra ilk kez biraraya geliyorlardı!
Özellikle başlıca sınai faaliyetlerin büyük kısmının mekan değiştirmesi; emeklilik, iş kanunu gibi ulusal ölçekteki uygulamalar ve işten çıkarmalar; kamu kesiminin çözülmesi gibi sektörel alandaki gerilemeler yüzünden, sendikalar toplumdaki nüfuzlarını önemli ölçüde kaybetmişlerdi. Sarı Yelekliler hareketinin giderek zayıflamasıyla, sendikalar emeklilik tasarısı etrafında bir meşruiyet oluşturarak yeniden hayat bulma imkanı yakaladılar.
CGT 17 Aralık’ta katılımın 1.8 milyon olduğunu belirtti. Sendikalararası toplantıda yerel eylemlerle ve Noel’de kesinti yapmadan ama yeni bir ulusal eylem günü de saptamadan harekete devam kararı alındı.18 Aralık sabahı toplantılar başlamadan birkaç saat önce Macron, özellikle emeklilik yaşı konusunda bir “iyileştirme”nin mümkün olabileceğinden sözederek hiç değilse bayram süresince eylemlere bir ara verilmesini sağlamaya çalıştı.
Merakla beklenen ise, hükümete yakın ve kırmızı çizgisi 64 yaş olan CFDT Genel Sekreteri Laurent Berger’nin tavrıydı. Görüşmeler sonucunda sendikacılar hükümetin kararlığının anladıklarını belirttiler ancak kendilerinin de kararlı olduklarını açıkladılar. Uzlaşma olmamıştı. Laurent Berger ise bugün-yarın bir ilerlemenin kaydedilebileceğine inanmadığını, ancak başbakanın bu konuda adım atması gerektiğini belirtti.
1919’daki Amritsar Katliamı, sömürgelerini Fransa’ya kıyasla çok daha hoşgörüyle yönettiğini iddia eden İngiliz imparatorluğunun unutmak istediği bir olaydır. İngiliz askerleri, Pencab vilayetinin Amritsar kentinde bir bahçede sivil Hintli halka ateş açarak 1000’e yakın insanı katlettiler. Dönemin Pencab Valisi Michael O’Dwyer 21 yıl sonra Londra’da, katliamdan kurtulan Udham Singh tarafından öldürülecekti.
Bu yıl Nisan ayında Hindistan’ın Amritsar kentinde “Caliyanvala Bahçesi Katliamı”nın 100. yılı nedeniye anma törenleri düzenlendi. Ancak bu vesileyle Hintlilerin İngiltere’den bekledikleri resmî özür mesajı yine gelmedi. 1997’de İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth katliam anıtının önüne çelenk koymuş; kocası Prens Philip ise tam orada, anıtın önünde İngiliz askerlerinin 13 Nisan 1919’da sivil halka ateş açarak öldürdüğü insanların sayısı konusunda Hindistan hükümeti yetkilileriyle tartışmaya girerek, eşinin yaptığı jesti sıfıra indirmişti.
Amritsar Katliamı, aynı zamanda iki insanı 21 yıl arayla karşı karşıya getiren bir intikam hikayesini de içinde barındırıyordu. Bu adamlardan Michael O’Dwyer Katolik bir İrlandalıydı ama İngiliz emperyalizmine yürekten inanıyordu. Oxford Üniversitesi’nin başbakan yetiştirmesiyle ünlü Balliol Koleji’nde okuyarak istediğine kavuşmuş; 1885’te Indian Civil Service (ICS) denilen Hindistan sömürge idaresine memur olarak girmeyi başarmıştı. Bütün hayatı çalışma, disiplin, kurallar ve Britanya bayrağından ibaretti.
Katliamın resmiAmritsar’da Altın Tapınak yakınındaki Caliyanvala Bahçesi bugün katliamın anıldığı büyük bir anıt alanı. Anıt alanındaki bir duvar resminde katliamın ayrıntılı bir tasviri görülebilir.
Hikayenin öbür kahramanı Udham Singh ise Hindistan’ın Pencab vilayetinde en aşağı kastın bir üyesi olarak dünyaya gelmişti. Annesini üç, babasını dokuz yaşında kolera salgınlarında kaybetmiş, Amritsar’da bir yetimhanede büyümüştü. Doğuştan asi, tam bir maceracı, biraz deli ve saplantılı ama herkese kendini sevdiren, karizmatik bir adamdı.
Katliamın resmiO korkunç günle ilgili başka bir resim, kan gölüne dönmüş piknik alanını gösteriyor.
Michael O’Dwyer, mesleğinde yükselerek 1913’te Pencab valisi oldu. Hindistan Genel Valisi’ne bağlı “vilayat” yöneticileri arasında en katısıydı. 1. Dünya Savaşı başlar başlamaz O’Dwyer kâh toprak vaadinde bulunarak, kâh zora başvurarak sayısız Pencaplıyı İngiliz ordusuna yazdırmayı başardı. Marangozluğa yetenekli olan genç Udham Singh, bu kampanya sonucunda Basra’da Osmanlılara karşı savaşan İngiliz ordusuna amele olarak katılan gençlerden biriydi.
Udham Singh (1899-1940)
Michael O’Dwyer, bu savaş sırasında Pencap’ta tam bir sıkıyönetim uyguladı. Onun valiliği döneminde Hindistan’ın Savunması Yasası’nın (Defense of India Act) sert önlemleri sayesinde Pencap’ta 46 kişi idam edildi; oysa aynı sürede Büyük Britanya’nın tamamında sadece 3 kişi asılmıştı. Aynı dönemde Gandhi adında bir Hintli avukat, İngiliz hizmetinde kanlarını akıtarak kendilerini kanıtlamış Hintlilere özyönetim hakkı tanınacağı umuduyla siyasi hayatına başlamıştı. Ancak Hintli askerlere toprak falan dağıtılmadığı gibi, özyönetim vermek bir yana, 1919’da çıkarılan Anarşik ve Devrimci Suçlar Yasası (Rowlatt Yasası) sayesinde baskıcı önlemler daha da genişletildi. 1919’da Hindistan’da bir yandan şiddet yanlısı Gadhar partisi, bir yandan Kongre Partisi içinde Gandhi’nin barışçıl bağımsızlık hareketi parladı. Hindular, Sihler ve Müslümanların bu siyasi hareketlerde yanyana yer alması, sömürge yönetiminin temelini oluşturan böl-yönet politikasını etkisizleştirdi. Londra’ya yollanan raporlarda üç büyük grubun birlikte hareket edilmesinden duyulan dehşet, açıkça ifade ediliyordu.
Sıkıyönetim ve işkence 1919’un Nisan ayındaki katliamın ardından sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Gandhi yanlılarının 1919 Nisan ayında büyük kentlerde düzenlemeye karar verdiği mitingler, arka arkaya çakan sayısız kıvılcıma dönüştü. Gandhi’nin şiddet karşıtı politikasının ne olduğunu tam olarak kavrayamayan İngiliz memurların beceriksizliği, Delhi başta olmak üzere protestocuların öldürülmesiyle sonuçlandı. Hindistan kazanı kaynadıkça kaynadı. Pencab’ın Lahor’dan sonraki ikinci kenti Amritsar’da, biri Hindu hekim diğeri Müslüman avukat olan iki Gandhi yanlısı önderin kaçırılır gibi tutuklanarak vilayet dışına gönderilmesi, insanları sokağa dökerek İngilizlere yönelik şiddet ve yağma hareketlerinin başlamasına neden oldu.
Sıkıyönetim ve işkence Sorumlu görülenler direklere bağlanarak dövüldü.
İşte Amritsar Katliamı, bu gergin ortamda gerçekleşti. 13 Nisan 1919’da kentte Vaisakhi bayramının kutlanacağı sırada, Gandhi yanlıları da barışçıl bir miting için el ilanları dağıtmakla meşguldü. Pencab Valisi Michael O’Dwyer bayram ya da miting arasında fark gözetmiyordu; önemli olan kalabalıkların biraraya gelmesini önlemekti. Lahor’daki askerî birliği Amritsar’ı yatıştırmak üzere görevlendirdi. Tuğgeneral Reginald “Rex” Dyer komutasındaki piyadeler, makineli tüfekleri ve zırhlı araçlarıyla kente girdi; çığırtkanlar toplanma yasağı ilan edildiğini bildiren buyrukları şehrin birkaç yerinde okudu. Ancak halkın pek umurunda olmadı bu. 13 Nisan sabahı Hindular ve Sihler, ünlü Altın Tapınak’ta yapılan bayram töreninden sonra, çoluk-çocuk piknik yapmak ve uçurtma uçurmak üzere yakındaki Caliyanvala Bahçesi’ne (Jallianwala Bagh) gittiler. Bir köşede Gandhi yanlıları platform kurmuş, mitinge hazırlanıyordu. Tıklım tıklım dolu parkta çok az insan bu mitingle ilgilenmekteydi; zira kurumuş kuyusu dışında birkaç ağaçtan başka bir şey bulunmayan, duvarlarla çevrili bu boş arsa halkın bayram günlerinde eğlenmek için geldiği bir yerdi.
Unutulmayan katliam Amritsar Katliamı, meydana geldiği Caliyanvala Bahçesi’nde canlandırılıyor.
Her şey sadece 15 dakikada olup bitti: Tuğgeneral Dyer’ın askerlerinin aniden bahçenin kapılarından birinden içeri girmeleri, kalabalığın üzerine ateş açmaları, duvarlara tırmanarak kaçmak isteyenleri sırtlarından vurmaları, en az 1650 mermi harcadıktan sonra aniden ölüleri, yaralıları, bağıranları, ağlayanları, kendilerini kuyuya atanları oracıkta bırakarak dönüp gitmeleri… İngilizlere göre 379 kişi, Hint Kongre partisine göre ise 1000 kişi hayatını kaybetmişti. İçlerinde isimleri saptanabilen 14 çocuk vardı.
Katliamdan sonra Pencap Valisi Michael O’Dwyer ile Tuğgeneral Rex Dyer’ın Amritsar’daki askerî rejimi yaz aylarına kadar sürdü. Halka uygulanan cezalar arasında, bir İngiliz kadınının saldırıya uğradığı sokağın iki hafta boyunca iki taraftan kapatılması ve orada yaşayanların evlerine karınlarının üzerinde sürünerek gitmeye zorlanması; suçluların sokaklarda direklere bağlanarak dövülmesi; okul çocuklarının toplu halde “Pişmanım, Pişmanım, Pişmanım” diye bağırtılması gibi önlemler bulunuyordu. Bütün İngiliz raporlarında “ders vermek” en çok kullanılan deyimdi.
100 yıllık kurşun izleriCaliyanvala Bahçesi’nin duvarlarında, katliam sırasında atılan mermilerin izleri bugün de görülebiliyor.
O Nisan ayında Amritsar’da olanlar herkesin hayatını değiştirdi. Vali O’Dwyer ile Tuğgeneral Dyer, İngiltere’yi ikiye bölen bir kavganın içine düştüler. Michael O’Dwyer yaptıklarını savundu; İngiltere’de karşılaştığı eleştirileri de Hindistan’da görevli birçok İngiliz gibi, Londra’daki seçkinlerin uzak sömürgeyi koruyan bekçilere ihaneti olarak gördü. Erken emekliliğe zorlanan Tuğgeneral Dyer’a gelince… Hayranlarının desteğine rağmen ruhsal bir çöküntü içindeydi. Sonunda Londra’yı terkederek ıssız bir kır evine çekildi.
Amritsar Katliamı, Udham Singh için bir saplantıya dönüşmüştü. Efsaneye göre o gün geçici iş olarak, bahçede toplananlara su satıyordu ve kurşunlardan zor kurtulmuştu. Bir arkadaşına şöyle demişti: “Bir insan vurulduktan sonra ne kadar susar, biliyor musun? O kadar susarsın, o kadar susarsın ki, dünyanın bütün suyu olsa yetmez”.
Udham Singh’in sonraki hayatı öyle bir maceraydı ki biyografisini yazan Anita Anand’ın yayımladığı çeşitli ülkelere ait resmî belgeler olmasa, kimse buna inanmazdı. Afrika’da İngiliz imparatorluğunun son tren yatırımı olan Uganda Demiryolları’nda çalıştı; Meksika’da evlendi; Detroit’te Ford otomobil fabrikasının montaj hattında görev aldı; Londra’ya gidip geldi; Hindistan’a döndüğünde yakalanıp beş yıl hapis yattı; Rusya’ya, ABD’ye, yeniden Londra’ya gitti; orada ünlü yönetmen Alexander Korda’nın Hindistan’la ilgili iki filminde rol aldı; Hint devrimci Ghadar partisinin üyesi oldu; FBI’ın ve İngiliz Gizli Servisi’nin dosyalarına girdi; durmadan isim ve kimlik değiştirdi. Hayatında değişmeyen tek motif, Amritsar’ın sözü geçtiğinde öfkeden köpürmesi ve sorumluları cezalandıracağını söylemesiydi.
Önce su satıcısı sonra aktör Udham Singh’in hayatı, Uganda’dan Rusya’ya, işçilikten oyunculuğa tam bir maceraydı. Singh (ortada), 1937’de Alexander Korda’nın “Elephant Boy” filminde…
Udham Singh’in bu hedefine ulaşması 21 yıl sürdü. O süre zarfında, “Amritsar Kasabı” Tuğgeneral Reginald Dyer, inme geçirip çoktan ölmüştü. Ancak eski Pencap Valisi Michael O’Dwyer, Hindistan uzmanı olarak konuşmalar yapıyor, kitaplar yazıyordu. 13 Mart 1940’ta yine bu konuşmalardan birindeydi. Londra’daki Caxton Hall’de Afganistan meselesi masaya yatırılmıştı. Eski vali dinleyicilere Pencap’taki isyanı nasıl bastırdığını bir kere daha anlattıktan sonra, bu dersin Afganistan’da da uygulanabileceğini söyledi. Alkışlar arasında biten konuşmanın ardından diğer konuklarla ayakta sohbet ettiği sırada, sabırla onu dinlemiş olan Udham Singh nihayet 21 yıllık hedefiyle karşı karşıya geldi ve onu Smith &Wesson tabancasıyla vurdu!
İntikamın üstü itinayla örtülür
Katliam sırasında Pencab valisi olan Michael O’Dwyer’ın öldürülmesi, Daily Herald gazetesinde birinci sayfadan duyurulmuştu. Fakat daha sonra suikastla ilgili belgelere yayın yasağı getirilecekti. Katliamın sorumlusu İngiliz komutan Tuğgeneral Reginald Dyer, 1927’de felç geçirerek ölecekti.
Michael O’Dwyer’ın öldürülmesi 2. Dünya Savaşı’nın yeni başladığı o günlerde İngiltere için bir felaketti. Nitekim Almanlar fırsatı kaçırmadılar, kendi medyalarında Amritsar Katliamı’nı bir kere daha anlatarak Hintlileri aldıkları intikamdan dolayı kutladılar. Suikastla ilgili belgelere 50 yıllık, hatta bazılarına 100 yıllık yayın yasağı getirilmesi; Udham Singh’in davasının iki günde bitirilip hemen idam edilmesi; mahkemenin basına kapalı tutulması; mahkumun salondan çıkarılırken söylediği son sözlerin gazetecilere aktarılmaması; İngiliz yetkililerinin olayı sıradan bir saldırıya dönüştürmek için ne kadar çaba harcadığını ortaya koyuyordu. Udham deli gibi bağırmıştı oysa: “Siz pis köpekler! Hindistan’a geldiğinizde kendinize entelektüel diyorsunuz, yönetici diyorsunuz; aslında en aşağılık sınıftansınız”. Yargıç tarafından susturulunca: “Hindistan’da ne yaptığınızı bizden duymak istemiyorsunuz. Hayvanlar, hayvanlar, hayvanlar…” diye bağrmıştı. Salondan dışarı sürüklenirken son sözleri kendi dilindeydi: “Inkilab! Inkilab!”.
Yeniden kahraman
Unutturulan Amritsar Katliamı, Hindistan’ın bağımsızlığına kavuşmasının ardından yeniden hatırlandı. Kahraman mertebesine yükselen Udam Singh’in heykelleri ise bütün ülkeye yayıldı.
Udham Singh, 31 Temmuz 1940’ta Pentonville Cezaevi’nde asılarak idam edildi. 2. Dünya Savaşı’nın kargaşası içerisinde Amritsar Katliamı yeniden unutuldu, Udham Singh’in intikamı ise sessizce geçiştirildi. Ancak savaştan sonra bağımsızlığına kavuşan Hindistan’da Udham Singh’i kahraman mertebesine yükselten yeni bir hareket başladı. Nihayet 19 Temmuz 1974’te Udham’ın naaşını Londra’dan getiren uçak Hint topraklarına indiğinde, onu büyük bir kalabalık bekliyordu. Tabut bütün Pencab’ı dolaştıktan sonra külleri yedi ayrı kap içinde Hindular, Müslümanlar ve Sihler için kutsal sayılan çeşitli mekanlara dağıtıldı. Sonuçta Udham Singh, bütün dinlerden Hintlilerin ortak bir düşman karşısında birleştiği bir dönemin insanıydı.
Caliyanvala Bahçesi’ndeki anıtın önünde her 13 Nisan’da anma töreni düzenleniyor.
Udham Singh filmi 2020’de
Hindistan’da bugün Udham Singh’e “şehid-i azam” denildiğini söylersek, ülke tarihinde işgal ettiği yeri de anlatmış oluruz. Hindistan kurulur kurulmaz her şehre bir heykeli dikildi. Hint sineması sayısız Udham Singh filmi çekti. 2020’de gösterime girmesi beklenen son Udham Singh filminde de, başrolü Asya sinemasının yıldızlarından Vicky Kushal üstlendi.
“Sympathisanten: Unser Deutscher Herbst” (Sempatizanlar: Bizim Alman Sonbaharımız) yarım yüzyıl önce Almanya’nın gündeminden eksik olmayan “sempatizanlık” olgusu üstüne, birinci dereceden işin içine dahil olmuş, dönemin aydınlarına odaklanan bir yapım. Şiddet eylemcileri, ölümü de göze alıyorlar genellikle. “Sempatizanlar”ın ise öyle sıkıntıları yok; bu da kalleşçe bir duruş duygusu, düşüncesi veriyor haklarında.
Arte’de Felix Moeller’in sarsıcı belgeseli: Rote Armee Fraktion (RAF) “sempatizanlar”ı etrafında dönen bir soruşturma. Program, esgeçtiğim bir belge-filmi önüme çıkardı: Kluge-Fassbinder-Schlöndorff üçlüsünün ve başka sinemacıların ortak yapımı “Deutschland im Herbst” (Alman Güzü, 1978). Herhalde filmin ismi Stig Dagerman’a çakılmış selamdır.
RAF’ın kısa, kanlı, ultradramatik tarihi; uzun, derin konu başlığı. Türkiye’ye de uzanan o silahlı mücadele damarı bütün Avrupa’da söndü; bizde sürüyor.
Moeller’inki (Sympathisanten: Unser Deutscher Herbst), adı üstünde, yarım yüzyıl önce Almanya’nın gündeminden eksik olmayan “sempatizanlık” olgusu üstüne, birinci dereceden işin içine dahil olmuş Margarethe von Trotta-Volker Schlöndorff başta olmak üzere dönemin aydınlarına odaklanan bir yapım.
Net bir tanımı yapılabiliyor mu “sempatizan”ın? Hukuki bir “statü”sü, dolayısıyla sorumluluk çerçevesi sözkonusu mu? Bu sorular, türevleri, dile açık seçik getirilmiyor Türkiye’de. Kürt hareketinin, Gülen örgütünün ya da bambaşka bir toplumsal oluşumun, örneğin Gezi kalkışımının/olaylarının sempatizanı olmak bedel ödemeyi mi gerektirir; öyleyse hangisi, hangi ölçütlerle, hangi ölçüde?
Bir aile, bir dönem Felix Moeller, “Sempatizanlar”la, tanınmış bir yönetmen olan annesi Margarethe von Trotta ve üvey babası yönetmen Volker Schlöndorff üzerinden hem kişisel tarihinin hem de dönemin fotoğrafını çekiyor. Fotoğrafta, Von Trotta ve Schlöndorff, 1979 Hamburg Film Yapımcıları Festivali’nde…
Heinrich Böll de suçlanmış sempatizan olmakla; ölüm tehditleri yapılmış, durumdan yaralanmış. Ne ölçüde sempati duymuştu Baader-Meinhof ikilisine, RAF’a; bir yerden sonra, “infaz”lar azaltmıştı belki de başta duyduğu sempatiyi. Von Trotta-Schlöndorff çiftinin ellerini taşın altına koydukları, uzaktan sempati duymakla yetinmedikleri vurgulandı belgeselde: Linçi göze alarak sokulmuşlar RAF’a, ama ellerine silah da almamışlar. Örgüt üyeliği başka seçim; koyu sempatizanlık ise gözüpeklik istiyor.
Baader-Meinhof’u hapiste ziyaret etmişti Sartre. Fransız entelektüelleri ciddi destek çıkmışlardır. Şu var: Tuzu kuruydular. Türkiye örneğinde de sürgünden gazel okuyan sempatizanlardan çok hoşlanılmamıştır. “Oynak”lardan da.
Mahkemede puro Baader-Meinhof üyeleri (soldan sağa) Horst Soehnlein, Thorwald Proll, Andreas Baader ve Gudrun Ensslin 1968’de Frankfurt’ta yargılanırken…
Bir de benim gibi sessiz, ürkek, pısırık, dolayısıyla yararsız olanlar vardır. Hiç değilse zararları dokunmamıştır diye avunulabilir öyle durumlarda!
Canalıcı konu.
Eşinirken, 50. yaşında Kluge’ye seslenen nefis bir yazısına rastladım Fassbinder’in.
Belli ki rastlantı, bir gece sonra, Senato kanalında Action Directe belgeseli, peşisıra bir oturum.
Jean-Marc Rouillan ve arkadaşları, 30 yıl hapisane faslından sonra meğer geçen yıl salıverilmişler (bu “müebbet” hikayeleri anlaşılır gibi değil -anasını babasını, eşini ve iki çocuğunu taammüden öldüren Rouillan geçen ay ‘şartlı tahliye’ edilebildi- bir manastırda kalacak iki yıl boyunca!). Hapis kaldıkları süre içinde “söz hakkı” verilmemişti onlara. Çıkar çıkmaz 420 sayfalık bir kitapla Action Directe’in 10 yıl boyunca düzenlediği 80 eylem ve cinayetlerini savunan kitabını yayımlamış Rouillan. Libé’nin sitesinden bir yazı okudum: “Pişmanlık yasası”ndan dileseler yararlanıp daha erken özgürlüklerine kavuşabilirlermiş, Kızıl Tugaycılar gibi. Âlâ doğrusu!
Fransa’nın ultra sol’u
Fransa’da 1979-1987 yılları arasında birçok terör saldırısı gerçekleştiren anarşist-komünist grup Action Directe’in kurucusu Jean-Marc Rouillan… Rouillan, 1987’de yakalanmış ve ömür boyu hapse mahkum edilmiş; 2012’de ise şartlı tahliye edilmişti.
General ya da büyük işadamı öldürmek, sistem karşıtlığının köktenci kararları olarak değerlendiriliyor bu insanlar tarafından. “Bedeli ‘bu kadar’ mı olmalı(ydı)” diye aklından geçirenlerin nüfusu kabarıktır herhalde. Referandum yapılsa bugün, hangi ülkelerden geri döner “ölüm cezası”; bilinmez.
Bu tür eylemleri yapmayı üstlenenler, ölümü de göze alıyorlar genellikle. “Sempatizanlar”ın ise öyle sıkıntıları yok; bu da bana kalleşçe bir duruş duygusu, düşüncesi veriyor haklarında. Birilerinin gözüpekliğinin arkasında durmanın da somut bedeli olmalı bence -göze alanlar gelsin o sahaya.
Action Directe’in Ortadoğu panoramasına bulaşması, İran-Molla rejiminin tetikçiliğini üstlendiği yolundaki savlar konuşulurken, konu bir dönem Filistin Halk Kurtuluş Ordusu kamplarında görülen silahlı eğitime dayandı. “Bizimkiler”in bir dökümü yapılmış mıdır, yapılmış olsa gerektir… “Silâhlı mücadele” için Maocu olarak yola koyulan “sempatizanlar”; köylüleri ayaklandırmaya çalışırken bugün azılı anti-komüniste dönüşen ve olmayacak erk yalakalıklarına sapanlar; Rouillan gibi iyi-kötü bedel ödemiş katillerden daha mı az suçludur?
Türkiye’de 68 kuşağının dilinden düşmeyen bir slogan, 1980’lere gelinceye dek tüm muhalif gösterilerde tekrarlanmaya devam etti: “Ho Ho Ho Şi Min / İki, üç… / Daha fazla Vietnam …” Dünyanın uzak ucunda önce Fransa’ya, ardından ABD’ye kafa tutan küçük ülke Vietnam’ın ulusal kurtuluş savaşı, tüm dünyada anti-emperyalist mücadelenin simgesine dönüşmüş, Ho Chi Minh ise dönemin dünya liderleri arasında yer almıştı.
Ho Amca ve Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi, önce 2. Dünya Savaşı sonrasında tükenmiş durumdaki Fransız sömürgeciliğine, ardından 1960’larda ABD’ye karşı yürütülen mücadeleyle 20. yüzyıla damgasını vurdu. Başta Amerikan halkı olmak üzere, başka ülkelerin halkları nezdinde büyük bir sempatiye mazhar olan bu mücadele, 1968’in ortak halet-i ruhiyesinin oluşmasında çok önemli rol oynamıştı.
Ho gençlerle… Renkli bir kişilik olan ve gençlerle zaman geçirmeyi seven Ho Chi Minh 1961’de çekilen bu fotoğrafta Çin’deki Lijiang Nehri’nde yürüyüşte.
O yıllarda ABD’deki savaş karşıtı hareket dünyanın belli başlı ülkelerini derinden etkiliyor; Şubat 1968’de Doğu Berlin’de 30 bin, Ekim 1968’de Londra’da 100 bin kişi (2. Dünya Savaşı sonrasındaki en büyük toplantı) gösterilere katılmıştı. ABD’de gençlik, sendikalar ve harp malûllerine uzanan bir zincirdeki protestolar, savaşın beklenenin aksi bir seyir izlemesiyle birleşince, Pentagon Vietnam’dan geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Bu savaş vesilesiyle ünlü Britanyalı filozof Bertrand Russell’ın başkanlığında (Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Laurent Schwartz, Lélio Basso, Isaac Deutscher vd. -Türkiye’den de Mehmet Ali Aybar’ın katılımıyla) sivil bir uluslararası mahkeme kurularak, ilk kez bir devletin yargılanmasına da tanık olunuyordu. Bu mahkeme, ABD’nin Vietnam halkına karşı bir soykırım suçu işlediği kararına varmıştı.
Vietnam’daki savaşın simgesi ise “Ho Amca” diye de anılan Ho Chi Minh’di. Paris, Berkeley, Torino, Tokyo, Berlin sokaklarında Ernesto Che Guevara’nın yanısıra onun siması da arzı endam eylemişti.
Ho, 1890’da üç kardeşin sonuncusu olarak dünyaya geldi. Yetim kalan babası çok küçük yaşlardan itibaren hem okumak hem çalışmak zorunda kalmış ve 1901’de edebiyat doktorası yaparak Vietnam’daki en yüksek akademik düzey eğitimi tamamlamıştı. Yüksek memurluk önerilerini başta reddettiyse de, sömürgeci Fransızların ısrarıyla Annam Protektorası’nda mandarin olarak görev yaptı. Sonrasında ise “kölelikten beter” dediği bu görevden ayrıldı ve ölümüne kadar bir köyde geleneksel hekimlik yaptı.
Cumhuriyeti ilan ettiHo, 1945’te Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan ettiği Hanoi’de bir askerî kampta çalışıyor, 1951.
Bu köyde okuyan Ho ise 1908’deki bir köylü gösterisinde sözcülük yapınca okuldan atılmış ve çeşitli mesleklerde çalışmıştı. Daha sonra köyden ayrılmaya karar vererek üç yıl boyunca Vietnam’ın her köşesini dolaşmış ve ülkesini tanımıştı. 1911-1917 arasında ise aşçı yamağı olarak çalıştığı gemiyle beş kıtayı görme fırsatını yakalamıştı. Londra’dayken İrlandalı milliyetçilerle ilişki kurmuş, Paris’teki toplantılara katılarak sömürgecilik karşıtı yazılar kaleme almıştı. Yazıları Le Populaire ve La Nouvelle Vie Ouvrière gibi Fransız Solu’nun yayın organlarında yayımlanmıştı. Fransa’da bulunduğu süre içerisinde, çeşitli tiyatro oyunları da yazdı.
‘Vietnam Dilekçesi’
Ho, 1. Dünya Savaşı sonrasında tarihe geçecek bir metin kaleme aldı. Amerikan, Fransız ve İngiliz yetkililere hitaben kaleme aldığı “Vietnam Halkının Dilekçesi”ni bu ülkelerin devlet başkanlarına gönderdi. Ho’nun Vietnam halkının kendi geleceğini belirleme hakkını vurgulayan bu yazısı, L’Humanité gazetesinde yayımlandı. Ho yazısında, sömürge halklarının geleceğinin Versailles Antlaşması’yla belirlenmesine karşı çıkıyordu.
1919’da Fransız Sosyalist Partisi’ne katılan Ho, yaşamını Paris’te sürdürürken çeşitli dergilerde yazılar yazmaya devam etti; 25 Aralık 1920’deki kongrede, çoğunlukla birlikte partiden ayrılarak Komünist Parti’nin kuruluşunda yer aldı.
Mayıs 1923’te Jean Cremet ile birlikte Moskova’ya çağırıldı (Jean Cremet, 1927’de Troçki’nin ihracına karşı çıktığı için gözden düşen; Komintern görevlisi olduğu Çin’de 1931’de izini kaybettiren; André Malraux’nun İnsanlık Durumu ve Umut romanlarında sözü edilen; ölümünden sonra isimsiz hayatı keşfedilen ilginç bir eylem adamıydı). Köylü meselelerinde uzman olarak kabul gördüğünden Köylü Enternasyonal’i (Krestintern) başkan yardımcılığına atandı. Akabinde Hindiçini’de devrimci örgütler kurmakla görevlendirilerek Çin’e gönderildi. 1924’te Kanton’a geldi ve burada göçmen Vietnamlılar arasında çalışarak “Viet Nam’ın Genç Devrimcileri” örgütünü kurdu; burada öne çıkanları Moskova’ya eğitime gönderdi. 1927’de Çinli bir Katolik kadınla evlendi. 1927’de komünistlerle ittifakına son veren Çan Kay Şek’in katliamlarından sonra milliyetçilerle ilişkisini kesti ve tutuklanmamak için önce Hong Kong’a, oradan Moskova’ya geçti. 1928-30 yıllarında bu kez yerel komünist örgütlenmeler için gönderildiği Malezya ve Siam’da görev yaptı.
‘Sosyalist kamp’ın üçüncü adamı 1950’lerle birlikte “sosyalist kamp”ın yüksek tribününde kendine yer bulan Ho Chi Minh, Sovyetler Birliği Komünist Partisi 1. Sekreteri Nikita Kruşçev ve Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao Zedung’la birlikte bir yemekte.
Şubat 1930’da Mao’nun yardımıyla Laos ve Kamboçya’yı da kapsayacak şekilde Hindiçini Komünist Partisi’ni kurdu. Bu esnada İngilizlerce tutuklanıp sınırdışı edildi; 1934-1938 döneminde Moskova’da sakin bir hayat sürdü. Komünist Enternasyonal’in 7. ve son kongresinde Genel Sekreter Giorgi Dimitrov’la birlikte “Halk Cephesi” fikrini savundu.
1936’da Fransa’da Léon Blum başkanlığındaki hükümet siyasi af ilan etmiş ve sömürge Vietnam’da komünistlere de kanun çerçevesinde siyaset yapma imkanı tanınmıştı. Vietnam’ın bir başka özelliği ise Moskova’da mahkemeler aracılığıyla parti ve Komünist Enternasyonal’de “temizlikler” başlamışken, Vietnam’da Stalinistlerle Troçkistlerin belediye seçimlerinde işbirliği yapabilmesiydi (Vietnam’daki Troçkistler, 2. Dünya Savaşı sonrasında Stalinistler tarafından katledileceklerdi).
Ho Chi Minh: 1941’deki isim
Ho 1938’de Çin’de 8. Ordu’nun siyasi komiserliğine atandı; oradan Vietnam sınırına geçti ve burada iki müstakbel mesai arkadaşıyla tanıştı: İlki askerî komutan olarak, ikincisi ise dış politikada öne çıkarak tarihe geçecek olan Vo Nguyen Giap ve Pham Van Dong.
1941’de Fransa’nın Almanya karşısında yenilgisi üzerine bir grup insanla birlikte Tonkin bölgesine hareket etti. Aslında o güne kadar Nguyen Ai Quoc başta olmak üzere yeraltı çalışmasında ve yazılarında en az 150 takma isim kullanmışken artık yerleşik olarak kalacak Ho Şi Minh adını burada aldı. “Vietnam’ın Bağımsızlığı İçin Birlik”i (Viet Minh) kurdu ve bu örgütle hem işgalci Japonlara hem de sömürgeci Fransızlara karşı savaş açtı. Ortak düşman olan işgalci Japonlara karşı yardım için gittiği Çin’de, milliyetçi Mareşal Çiang Fa Kwai tarafından 1942’de tutuklandı ve 1 yılını hapiste geçirdi. Aralık 1944’te Vo Nguyen Giap’ın yöneteceği kurtuluş ordusunun ruşeymi olan Vietnam’ın Kurtuluşu İçin Silahlı Propaganda Birliği’ni kurdu. Bundan 1 yıl sonra, düşen bir Amerikan uçağının pilotu sayesinde ilişkiye geçtiği ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı aldı.
1945’te Japonların yenilgisiyle Hanoi’de Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni ilan etti. Fransız Hindiçini için 9 yıl sürecek bir dönemeç böylece başlamış oldu. Fransızlarla Temmuz 1946’da Paris’te başlayan görüşmeler çıkmaza girince, Çin’in de yardımıyla özellikle ülkenin kuzeyinde Fransız sömürgeciliğine karşı silahlı mücadeleye devam edildi. 2. Dünya Savaşı bitiminde barutunu tüketmiş olan Fransız sömürgeciliği, Kasım 1946’da Hai Phong’u bombalayarak saldırıya geçti.
ABD’den yardım aldı Ho Chi Minh, 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’ya karşı işbirliği yaptığı ABD güçlerinden silah ve mühimmat yardımı almıştı.
Stalin ve Mao’nun yanındaki yerini alıyor
Ho Chi Minh 1951’de Moskova’da Stalin ve Mao’nun yanında Sovyetler Birliği’nin yüksek tribününde yer alarak artık yalnızca Vietnam direnişinin simgesel bir siması olmanın ötesine geçmiş, o zamanki adıyla “sosyalist kamp”ın önemli bir yöneticisi olmuştu. Mayıs 1954’te Dien Bien Phu yenilgisiyle Fransa geri çekilmeyi kabul etmiş ve Temmuz 1954’te Cenevre Antlaşması’yla ülke ikiye bölünmüştü.
Bu bölünmenin ardından 17. paralelin kuzeyi ve güneyi yirmi yıllık bir mücadeleye sahne olacaktı. Ho Chi Minh ülkenin birliğini sağlamak için ABD desteğindeki güneyin kukla rejimine karşı mücadeleyi sürdürmüştü. Kuzey Vietnam’ın insani ve maddi açıdan yardımda bulunduğu Güney Vietnam Kurtuluş Cephesi (Vietkong) 1960’ta kuruldu. Güney Vietnam’daki bu örgütlenmeye karşılık ABD’nin helikopterler, silah ve mühimmat yardımlarıyla mevcut hükümeti ayakta tutma çabası ancak üç yıl sürebildi. 1963’te Güney’deki hükümet devrildi ve 1966’da yoğun ABD bombardımanı başladı. Sadece bir yıl sonra 485 bin Amerikan askeri Vietnam topraklarında savaşa girmişti. ABD karşısında gerilla mücadelesi veren Vietnam Kurtuluş Cephesi ağır kayıplarına rağmen Amerikan askerlerinin çekildikleri bölgeleri tekrar ele geçiriyordu.
Ho, Moskova’da toplanan 5. Komintern Kongresi’nde arkadaşlarıyla, 1924 (en önde oturan).
1968’de ABD’de başlayan yoğun protestolar ve Başkan Johnson yönetiminin Vietnam’da zafer elde ettiğine dair algı oluşturma çabasının boşa çıkmasıyla barış görüşmeleri konuşulmaya başlandı. ABD’nin Mart ayında My Lai köyünde 500’den fazla köylüyü akıl almaz yöntemlerle katletmesi kamuoyunda infiale yol açmış, tüm dünyada muhaliflerin Vietnam’daki mücadeleye desteğini başka bir noktaya taşımıştı.
Paris’te 1969’da ağır aksak başlayan barış görüşmeleri ancak Ocak 1973’te antlaşmayla sonlanabildi. Yapılan antlaşma ile ABD çekilme kararı aldı ve bu kanlı savaş 1975’te savaş sona erdi. Ho Chi Minh 40 yıllık yolculuğunun sonunu göremeden Eylül 1969’da öldü. Onun yerini alan Le Duan, barış imzalanana kadar savaşmayı sürdürdü. Ülkenin birliği sağlandığında Vietnam Savaşı’nda çok önemli bir role sahip Saygon kentine onun adı verildi. “Ho Chi Minh düşüncesi” bugünkü Vietnam’ın resmî ideolojisi. Ancak bugünkü Vietnam’ın onun hayal ettiği ülke olup olmadığı ayrı bir konu…
BİYOGRAFİ
Lacouture’ün 51 yıllık kitabı
Ünlü Fransız gazeteci ve biyografi yazarı Jean Lacouture, 1967’de Ho Chi Minh’in biyografisini yazmıştı. Kitap sadece bir yıl sonra 1968’de Şerif Hulusi çevirisiyle Payel Yayınları’ndan basıldı. Bugün Türkçede Ho Chi Minh ile ilgili külliyat zayıf olduğundan, bu biyografi 51 yıl sonra hâlâ önemini koruyor. Ne yazık ki bu kitabın da yeni baskısı yok. Merak edenlerin sahaflardan eski baskısına ulaşmaya çalışması veya kütüphanelerden faydalanması gerekiyor
“Cellat uyandı yatağında bir gece / ‘Tanrım’ dedi ‘Bu ne zor bilmece: / Öldükçe çoğalıyor adamlar / Ben tükenmekteyim öldürdükçe’…” Ataol Behramoğlu’nun 1974’te yazdığı dizeler, adeta 450 yıl önceki Nürnberg celladı Franz Schmidt’in ruh halini anlatıyor. 45 yıllık kariyeri boyunca 361 kişiyi idam eden, sayısız insanı kamçılayan, damgalayan, yakan Franz Schmidt, emekli olduktan sonra anatomi bilgisinden dolayı hekimlik yapmıştı.
Nürnberg hiçbir zaman sıradan bir Alman şehri olmadı. Yeni Çağ’ın başında zengin tüccarlarıyla, güçlü zanaat loncalarıyla, etkin, akılcı kent yönetimiyle, Albrecht Dürer gibi ressamlarıyla tanınırdı. 19. yüzyılda Wagner’in bestelediği “Nürnberg’in Usta Şarkıcıları” (Die Meistersinger von Nürnberg) operası, kentin müzik yarışmalarını ve ayakkabıcı müzisyen Hans Sachs’ı (17. yüzyıl) bütün dünyaya tanıttı. Ancak 1923-1938 arasında Nazi Partisi’nin gözalıcı, korkutucu yıllık mitingini burada düzenlemesi, savaş sonrasında da Müttefiklerin Nazileri yargılayacak mahkemeleri kurmak için burayı seçmesi, şehre kapkara bir gölge düşürdü.
Kurt Adam ve “Tekerlek” cinayetleri nedeniyle “Bedburg’un Kurt Adamı” olarak anılan Peter Stumpp ailesiyle birlikte öldürülmüştü. 1589’daki idamın canlandırıldığı gravür.
Nürnberg’in bu karanlık yüzüne eklenebilecek bir başka belge de, cellat Franz (Frantz) Schmidt’in (1555- 1634) günlüğüdür. Franz Schmidt meslek hayatı boyunca işiyle ilgili bütün bilgileri bir günlüğe kaydetmişti. Franz Usta (Meister Franz) olarak da tanınan Schmidt’in ek yorum yapmadan, duygularını yansıtmaksızın, suçluların isimlerini, yaşlarını, suçlarını ve cezalarını kaydettiği bu günlükten öğreniyoruz ki, 45 yıllık kariyerinde 361 kişiyi idam etmiştir. Ayrıca yüzlerce insanı kamçılamış; muhabbet tellallarının yanağını “N” (Nürnberg’in N’si) harfiyle damgalamış; “hırsız-fahişeler”in kulaklarını, küfürbazların dillerini kesmiş; aynı suçu işlemeyeceklerine yemin ettikleri halde yeminlerini bozmuş fahişelerin, hilekâr kumarbazların, eşkiyanın ve diğer suçluların parmaklarını koparmıştı. Günlüğüne bir bürokrat titizliğiyle her yılın sonuna “toplam: 20”, “toplam: 18” diye öldürdüğü kişilerin sayısını eklemişti.
Ceza hükümleri, Nürnberg’in bir parçası olduğu Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nda geçerli yasalara uygun olarak mahkeme tarafından veriliyordu. Nürnberg, 1532’de İmparator Şarlken’in (5. Karl) çıkardığı Carolina Yasaları’na uyan bir kentti. Ama kentlerin en gaddarı değildi. 16. yüzyıl sonunda Alman şehirlerinden fırtına bulutu gibi geçerek yüzlerce kadının yakılmasına ve boğulmasına neden olan cadı avı salgınına teslim olmamıştı.
Hırsızın idamıNürnberg celladı Franz Schmidt’i gösteren dönem gravürü. 18 Mayıs 1591’de Franz Usta, hırsız Hans Fröschel’i idam ediyor. Nürnberg Arşivleri.
Babası ve eniştesi de aynı meslekten
Franz Usta’nın ailesi aslında dokumacıydı ancak daha Franz doğmadan önce eniştesi kendisine saldıran büyük bir köpeği öfkeyle sahibine fırlatmış ve böylelikle adamın ölümüne yolaçınca loncasından atılmıştı. Başka bir iş bulamadığından cellatlığa razı gelmişti. Toplumda meslek ve loncalar arasında büyük prestij farkları vardı. Cellatlık en onursuz işlerden biriydi. Ailenin başına gelen felaketten sonra sadece Franz’ın eniştesi değil, babası da bu mesleği seçmek zorunda kalmış, cellat olmuştu. Franz da babasını izlemişti.
18 yaşındaki Franz’ın günlüğüne kaydettiği ilk olay şöyle: “5 Haziran 1573. Ceyern’li Leonardt Russ, bir hırsız. Steinach kentinde asılarak idam edildi. İlk idamımdı”. 1578’e kadar Hof kentinin celladı olan Franz, o tarihten emekliye ayrıldığı 1617’ye kadar Nürnberg’in cellatlığını üstlendi. Yasalara olan merakı, bilgileri kaydetmekteki dikkati nedeniyle araştırmacılar, Franz Usta’nın sıradan bir cellattan daha fazlası olduğuna inanmakta haklıdır. Emekli olduktan sonra cellatlık lekesini üzerinden atmak için yıllarca uğraşması, hatta Nürnberg’in ünlü şarkı yarışmasına katılması (başarılı olamadı), usta celladın toplumda yükselme isteğini gösteriyordu.
Nürnberg Cellat KöprüsüNürnberg’in Cellat Köprüsü (Henkersteg), 1890’lar. “Henker” yani cellat, bu köprüden geçerek adadaki evinden kente gelir ve görevini yerine getirirdi. 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz bombardımanında yıkılan köprü 1954’te yeniden yapıldı.
Celladın kentin mezbahası, domuz pazarı ve hapishanesinin yanında özel bir evde yaşaması gerekiyordu. Sadece diğer onursuz mesleklerden (mezbahacı, derici, mezar kazıcı, hapishane gardiyanı) ailelerin kızlarıyla evlenebilirdi. Görevleri arasında intihar edenlerin yakılması, sokak ve tarlalardan ölü hayvanların toplanması, çöplerin kaldırılması, lağımların temizlenmesi gibi işler vardı; zaten celladın gelirinin büyük bir bölümü topladığı çöplerden geliyordu. İdam şekilleri arasındaki hiyerarşi de buna bağlanabilirdi: Kafası kesilmek en onurlu idamdı çünkü cellat bu işi ölene dokunmadan yapıyordu; oysa asılmak, cellat kurbanın boynuna ipi geçirirken fizik temasa yol açtığı için çok daha onur kırıcıydı.
Franz Usta yaptığı iş nedeniyle vicdan azabı çekiyor muydu? Bunu günlüğüne bakarak söylemek kolay değil; ancak her kurbanın suçunu uzun uzun anlatması, buna karşılık cezayı kısaca not etmesi, belki de yaptığı işe bir meşruiyet kazandırma çabasıydı.
Ceza sistemi ‘iyileşiyor’Reform yaparak ceza sistemini “iyileştiren” Bamberg kentinde kullanılması yasal işkence ve idam araçları (üstte). Franz Schmidt’in babasının cellatlık yaptığı Bamberg kentinde idam şekilleri: Tekerlek ve kafa kesme.
Verdiği ilginç ayrıntılar, bazı cezaları adil bulmadığını gösteriyordu: “Bir baba oğulla ve aynı şekilde 21 erkekle cinsel ilişki kurduğu için Anna Peyelstain’in kılıçla kafası kesildi. Jerome Peyelstain adlı kocası kamçılanarak kentten kovuldu. Adam kentten ayrılmadan önce karısının mezarının yanındaki Aziz Peter Kilisesi’nin duvarına şunları yazdı: ‘Baba, oğul ve diğerleri de (karımla) aynı muameleyi görmeliydi. Yani İmparator ve Kral’a sesleniyorum çünkü adalet yerini bulmadı. Ben, zavallı bir adam olarak masum olduğum halde acı çektim. Elveda ve iyi geceler”.
Franz Usta, uygun bulmadığı cezaların değiştirilmesi için lobi yapabiliyordu. Örneğin çocuğunu öldüren kadınların çuvala konulup nehre atılmaları yerine meydanda kafalarının kesilmesinin daha uygun olduğuna kent yönetimini ikna etmişti. Kurban pişmanlık gösterdiğinde mahkemeden cezasında küçük iyileştirmeler yapılması için ricacı oluyordu.
Kızgın demirle yakılıyor Nürnberg’i sarsan bir olayda, babasını öldüren Franz Seuboldt idam alanına götürülürken, cellat Franz Usta suçlunun etini kızgın demirle yakıyor.
Ancak işini yaparken hiçbir kaçamağa başvurmuyordu. Şubat 1585’te eşkıyalık yapan kendi kayınbiraderini idamların en korkuncuyla, tekerlekle öldürmekte tereddüt etmemişti. Birçok ülkede kullanılan tekerlek yönteminde kurbanın kol ve bacakları açılarak tahtalara bağlanıyor, cellat bir araba tekerleğini sopa gibi kullanarak bacaklardan başlayıp kemikleri kırıyordu. Bu idamlardan en ünlüsü, 22 Eylül 1589’de Franz Seuboldt’un bir gravüre konu olan ölümüydü. Franz Usta, bu kurbanın suçunu şöyle yazmıştı:
“Bir kayanın arkasına saklanıp, üstünü başını çalılarla örterek babasını bekledi; babası bir çığırtkan kuşunu asmak için direğe tırmandığı sırada dört kurşunla onu vurdu, baba ertesi gün öldü. Kimin öldürdüğünü kimse bilmiyordu ama (katil) oradan kaçarken, bir gün önce terziden aldığı eldiveni düşürdüğünü farketmedi. Bir kadın bu eldiveni bulunca kimin katil olduğu anlaşıldı. Önceki yıl babasını iki kere zehirlemeye kalkmış ama başaramamıştı. Bu suç için bir kağnıya yatırıldı, bedeni iki kere kızgın pençelerle yakıldı, sonra bacakları tekerlekle parçalanarak idam edildi”.
İşkence sayesinde doktorluğu öğrendi
Cellat aynı zamanda sorgucuydu. Kurbanın suçunu itiraf etmesi için gereken işkenceleri de yürütmek zorundaydı. Bu süreç, önce kullanılacak araçların kurbana gösterilerek ne işe yaradığının anlatılmasıyla başlıyordu. Çoğu insan bu noktada çözülüp ne isteniyorsa itiraf ediyordu ama, daha dayanıklı çıkanların parmakları pençelere kıstırılıyor, bacakları uzatılıyor, koltukaltları yakılıyor, kafalarına “taç” (madeni bir başlık) takılıyor veya ayaklarına ağırlık bağlanarak asılıyordu (strappado). Franz Usta’nın bunları yaparken “işkence edilebilirliği” (Foltertauglichkeit) dikkate alması gerekiyordu. Yani suçlanan kişinin hayatını tehlikeye sokacak an gelmeden durmalı, gerekirse sanığın yaralarını tedavi etmeli, sonra yeniden başlamalıydı.
Bu durumda, cellatlıktan ayrılan Franz Usta’nın bir hekim olarak yeni bir mesleğe atılmasında şaşılacak ne olabilir? Sonuçta insan anatomisini onun kadar iyi bilen yoktu. Ölümüne yakın, aralarında bir Töton şövalyesinin de bulunduğu 15 bin kişiyi aldıkları çeşitli yaralardan ötürü tedavi ettiğini iddia ederek övündü. Ancak hiçbir zaman tam olarak çok istediği “onur”a kavuşamadı. Franz Usta’nın nasıl çalıştığını görmek için koşa koşa meydanları, suçluların sürüklendiği yolları doldurmakta sakınca görmeyen insanlar, kendisini bir türlü kabullenemediler. Birkaç yüzyıl sonra idamlar artık utanılacak hale gelip meydanlardan kapalı yerlere taşındığında da durum değişmedi. 1899-1939 arasında 395 kişiyi idam eden Fransa’nın resmî celladı Anatole Deibler’in acı acı yakındığı gibi:
“İnsanın (savaşta) ülkesi adına öldürmesi, madalyalarla ödüllendirilen bir şeref. Ama kanun adına öldürmesi, aşağılama ve nefretle cezalandırılan iğrenç, korkunç bir iş”.
Suç ve ceza tarihi
Cellada hoşgörü tepki topladı
Franz Schmidt’in günlüğü Alman tarihçilerin gözünden kaçmadı; 1801 ve 1913’te yayımlandı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra devletin uyguladığı şiddet, egemenliğin aracı olarak yeni bir bakışla ele alındı. Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu (Surveiller et Punir: Naissance de la Prison) adlı kitabı bir çığır açtı. Yeniçağ Avrupa tarihçisi Joel Harrington, 2016 tarihli The Faithful Executioner adlı kitabında Franz Usta’nın günlüğünün tamamını yayımladı, başka belgelerle yaşamını günışığına çıkarmaya çalıştı. Kitap, cellada “hoşgörüyle” yaklaştığı gerekçesiyle eleştirilere konu oldu.
Bizim ayran gönüllü Avusturya-Macaristan Arşidükü Rudolf aynı zamanda dengesiz bir arkadaş. Sevgilisi Mary Vetsera’yla bir odaya kapanıyor, kıza bir veda mektubu yazdırıyor ve önce kızı vuruyor sonra da kendini. Yerine Franz Ferdinand geçiyor ve… Eh, gerisini biliyorsunuz zaten… Franz Ferdinand öldürülüyor ve bu 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oluyor… Oğlana sevdiği kızı almadıkları için neler oldu görüyorsunuz. Üstelik sonrasında Almanlar ve Avusturya-Macaristan yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık.
Dünyada yaşanan süreçlerin izlerini ararken iyice geriye gitmek ve dünya tarihini adeta başlangıç koşullarına hassas bağımlılıkla açıklayarak, en ufak hadiselerin bile onlarca, yüzlerce yıl sonra gerçekleşen olaylara etki ettiği fikrine varmak, sanırım bir tarihçi hastalığı.
Bu şekilde dedektiflik yaptığınız zaman, 2019’da İstanbul’da bir yerel seçimin sonucunu 1. Dünya Savaşı’na, 1. Dünya Savaşı’nı 1848 Devrimlerine, 1848 Devrimlerini 1789 Devrimi’ne, onu 14. Louis’ye ve Westfalya Barışı’na, Westfalya Barışı’nı Haçlı Seferleri’ne, Haçlı Seferlerini Roma’nın gerilemesine, Roma’nın gerilemesini cumhuriyetin yıkılışına, cumhuriyetin yıkılışını da milattan önce 2. yüzyıldaki bir ekonomik krize bağlayabilirsiniz. Yani en sonunda 2019’daki bir yerel seçimin sonucunun, 2200 yıl önce günümüz İtalya’sında yaşanan bir ekonomik krizden kaynaklandığını iddia edebilirsiniz. Etmezsiniz tabii, yolda bir yerlerde (bana kalırsa daha 1. Dünya Savaşı’na bile varmadan) sebep-sonuç zincirini bitirirsiniz, ama böyle bir şey var.
1. Dünya Savaşı’nın asıl nedenlerini sıralarken pek akla gelmeyen bir hadise, aslında bahsettiğim şekilde (yani gerçek bir ruh hastası gibi) değerlendirilirse, birdenbire asıl nedenler arasında sayılabilecek bir önem kazanabilir. Nasıl mı? Mesela şöyle:
Veliaht Rudolf ve sevgilisinin çifte intiharı (#tarih, Nisan 2019).
Aklımda kaldığı kadarıyla, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliaht prensi Arşidük Rudolf, tarihin en eli kanlı krallarından Belçika Kralı 2. Leopold’un kızı Stephanie’ye görür görmez aşık oluyor ve annesinin çok istememesine rağmen babasını bu evliliğe ikna ediyor. Belçika kralı katil Leopold’un zaten canına minnet; boru mu, kızını Habsburg’lara gelin veriyor! Gerçi tarihte Habsburg’lara gelin vermeyen bir Tellioğulları bir de Seferoğulları ama, Leopold hanedanı çok genç bir hanedan. O kadar önemsiz ki, babası 1. Leopold’e yeni kurulan Yunanistan’ın krallığını bile teklif etmişler. Hatta “hepimiz güçlü devletiz, hiçbirimiz diğerinin Yunan kralı olmasını istemiyoruz; ama bu önemsiz bir adam, bunu yapalım” demişler (Sonra hem biraz daha az tehditkar olan hem de kişisel olarak Antik Yunan hayranı Bavyera kralının oğlu Otto’yu Yunanistan’a kral yaptılar biliyorsunuz. Tabii bağımsızlığını yeni kazanan Yunan halkına hiç soran yok, orası ayrı).
Artık lokum-çikolata yapıp mı gittiler bilmiyorum; Habsburggiller Stephanie’yi ailesinden ister, ailesi de verir ama Stephanie henüz çok küçüktür ve evlilik için hazır olmadığı görülünce evlilik iki yıl ertelenir. İki yıl sonra ise artık bizim Rudolf eşeğinin hevesi mi geçmiş bilinmez, özellikle çocukları olduktan sonra çok çalkantılı bir evlilik süreci başlar. Rudolf boşanmak ister ama burada koskoca Avustruya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht prensinden bahsediyoruz. Papa izin verse, babası Franz Joseph izin vermez ki, vermiyor da zaten. Bizim Rudolf da teselliyi içki, uyuşturucu ve başka kadınlarda aramaya başlıyor.
Yetmiyor, Stephanie’ye belsoğukluğu bulaştırıyor ve kızın kısır kalmasına neden oluyor. Bu arada İmparator Franz Joseph ne kadar muhafazakarsa, oğlu Rudolf de o kadar liberal bir arkadaş ve başta Bismarck olmak üzere Avrupa siyasetinin önde gelen muhafazakarları Rudolf’e uyuz oluyor. Zira Rudolf Avusturya-Macaristan’ın Almanya’yla ittifak yapmasını gereksiz buluyor ve imparatorluğun etnik yapısının sadece üçte birini oluşturan Almanların bütün önemli mevkilerin neredeyse tamamını işgal etmesine de karşı. Hatta eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Fransa ve İngiltere’yle de daha sıcak ilişkiler kurmak niyetinde.
Bizim ayran gönüllü Rudolf, hepsinin üzerine gidip bir de genç bir baronese, Mary Vetsera’ya âşık oluyor. Barones deyince şimdi bize çok şaşaalı geliyor ama, kendi hâlinde orta düzey bir bürokratın kızı. Tabii olay Franz Joseph’in kulağına gidince imparator küplere biniyor ve hemen ilişkiyi bitirmesini istiyor. Ama Rudolf aynı zamanda dengesiz bir arkadaş. Mary Vetsera’yla bir odaya kapanıyor, kıza bir veda mektubu yazdırıyor ve önce kızı vuruyor sonra da kendini (Bkz. #tarih, sayı: 59, Nisan 2019, Cem Akoğul’un yazısı).
Rudolf’ün cinnetinin ardından, Franz Joseph’in başka oğlu olmadığı için veliahtlığa yeğeni Franz Ferdinand geçiyor ve… Eh, gerisini de biliyorsunuz zaten. Franz Joseph’in muhafazakar politikaları devam ediyor, imparatorluk topraklarında Rudolf yaşasa ve etkili olabilse kucaklayacağı halklar giderek radikalleşiyor ve Franz Ferdinand’ı öldürerek, hesapta 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oluyor.
Yani en başta Franz Joseph, oğlu Rudolf’ün boşanıp sevdiği kadınla evlenmesine izin verse Avusturya-Macaristan ve Almanya bu kadar yakınlaşmayacak; 1. Dünya Savaşı çıksa bile ittifaklar bu şekilde kurulmayacak! Ama oğlana sevdiği kızı almadıkları için neler oldu görüyorsunuz. Üstelik sonrasında Almanlar ve Avusturya-Macaristan yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık.
19. yüzyıl boyunca her hal ve şerait altında devrim peşinde koşmuş, bu uğurda birkaç kez ölümün kıyısından dönmüş, 33 yıl hapislerde çürümüş bir eylem adamı: Louis Auguste Blanqui. Victor Hugo’nun “öfkenin vücut bulmuş gibi göründüğü hüzünlü hayalet” diye tanımladığı Blanqui hakkındaki yeni araştırmalar onun “fikir fukarası bir darbeci”den çok daha fazlası olduğunu ortaya koyuyor.
Sezarizm, Bonapartizm, Peronizm, Marksizm… Kişi adlarıyla anılan çok özel koşullarda oluşan siyasal akımların kimi bir dünya görüşünü niteler, kimi ise sadece bir yönetim biçiminden ibarettir. Bunların arasında fikriyatından çok eylemiyle öne çıkan biri var ki, diğerlerinin arasında nevi şahsına münhasır bir yer tutuyor: Auguste Blanqui (1805-1881).
Her ne kadar kendi döneminin ötesinde “dar bir kadronun komplosuyla iktidarı ele geçirmek” olarak özetlense de, Blankizm aslında Fransız Devrimi’nin yarım bıraktığı bir özgürlük türküsünü kendi çağında tamamlama iddiasındaydı.
Başta sıkı bir Robespierre hayranı olan Auguste Blanqui, siyasal özgürlükle ekonomik özgürlük arasındaki ilişkiyi kuran Hebert’in Fransız Devrimi’nde temsil ettiği sol kanada meyletmiş ve devrimin koşullarını veri alarak hareket etmişti. 19. yüzyıl Fransa’sında çalkantılı siyasal hayatında “Mahpus” diye de anılan Blanqui, insanın tarihin aktörü olmasının sanki simgesiydi.
Giyotine gittiler1822’de giyotine gönderilen Carbonari üyesi dört asker: Jean-François Bories, Jean-Joseph Pommier, Charles Goubin ve Marius-Claude Raoulx. 18. Louis’yi tahttan indirmek için komplo kurmak suçlamasıyla 19 Mart 1820’de tutuklandılar ve iki yıllık yargılamanın ardından idam edildiler.
Evet ihtilal ama hangi ihtilal?
“1789 İhtilal-i Kebiri” sadece bir başlangıçtı. Yalnızca Fransa için değil monarşi ile yönetilen bütün Avrupa için çanlar çalıyordu. Devrimin vaatlerini geçiştirmeye çalışan yöneticiler karşısında, Baldırıçıplaklar (Sans-culotte) üç yıl sonra kralı devirdiler. Cumhuriyet ilan edildi ve Ocak 1793’te kral giyotine gönderildi. Ancak hoşnutsuzluk durulmadı. Ilımlı Jirondenlerin gidip yerine radikal Jakobenlerin gelmesi de özellikle Baldırıçıplaklar’ın radikal kanadı olan “Enragé’ler” ve “Hebertçiler” gibi kesimleri tatmin etmedi. Jakoben otoriterliğe karşı çıkanları Robespierre infaz ettirdi. Sol muhalefet baskılanınca, Jakobenlerin halk desteği de iyice azaldı. Temmuz 1794’te Robespierre devrildi ve bir dönem sona erdi.
1799’da Napoléon Bonaparte askerî diktatörlük ilan edip ardından 1804’te imparatorluğu tesis etti. Böylece devrimin yıkıntıları üzerinde yeni bir “monark” peydahlandı.
Devrimin çocuğu Auguste Blanqui
İyi bir eğitim gören Blanqui, 1822’de “yaşasın özgürlük” diye haykıran Carbonari (1800’lerin başında İtalya’da aktif devrimci örgüt) üyesi dört kişinin öldürülmesine tanık oldu ve bu olayın ardından genç yaşta aktif olarak siyasete katıldı. Birkaç yıl sonra 1827’de tıp ve hukuk tahsili için Paris’e geldi ve katıldığı sokak eylemlerinde birçok defa yaralandı. Burada yaşadıklarından, devrime ihanet edilerek halkın çıkarlarının görmezden gelindiği sonucunu çıkarmıştı. Siyaseten solda olan ütopyacı sosyalistler, mücadele etmek yerine zamanı gelince herkesi kapsayacak tasarımlar peşindeydiler. Blanqui ise geleceği tasarlamak için geçmişten kurtulmak gerektiğini söylüyordu. 1830 Temmuz Devrimi’nde Blanqui ve birlikte çatıştığı Parisli işçiler ellerine ne geçirdilerse onu kullanarak çatışmaları sürdürdüler. Blanqui üç gün boyunca olayların ortasındaydı. Gösterdiği cesaret kendisine yeni hükümet tarafından –sonra unutulsa da– Temmuz Nişanı verilmesine neden oldu. Kral ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Sağcılar, liberaller, cumhuriyetçiler derken, “Yurttaş Kral” diyerek bu kez Orléans sülalesinden bir kral (Louis Philippe) başa geçirildi. Toprak sahiplerinin nüfuzundan bankerlerin nüfuzuna geçen yönetim bir anayasal monarşi oldu. Blanqui devrimin yarı yolda kalmaması, ihanete uğramaması için halkın zaferini kalıcı kılacak bir “adanmışlar örgütlenmesi”ne ihtiyaç olduğu kanısına vardı.
Nam-ı diğer “Mahpus”
Hayatının yarısını hapishanelerde geçiren Blanqui’ye bu sebepten dolayı “mahpus” da diyorlardı. Öyle ki, yaşamı boyunca mücadelesini verdiği Paris Komünü’nden bir gün önce tutuklanmış, dünya gözüyle komünü görememişti.
Cumhuriyetçilikten sosyal devrimciliğe
Fransız Devrimi’nin en radikal kanadı Gracchus Babeuf’ün temsil ettiği cumhuriyetçilik ve komplocu Carbonaricilik ile modern sosyalist hareket arasında bir geçişi temsil eden Blanqui, 1830’lu yıllardan itibaren cumhuriyetçiliğin sınırlarının bilincine vardı. Denebilir ki, tıpkı Marx gibi liberal hümanizmden sınıf mücadelesi sosyalizmine vardı. Bir yandan bir takım hayaller peşinde koşan ütopik sosyalistlere karşı çıkıyor öte yandan da döneminde etkin olan Comte’un pozitivizmini reddediyordu.
Siyasal özgürleşmeyle beşerî ve toplumsal özgürleşme arasındaki karşılıklı etkileşimi hayatının merkezine koyan Blanqui, yaşadığı dönemde Fransız siyasetinin önde gelen bir siması iken ölümünden sonra yalnızca “darbeci” olarak hatırlanacaktı. Son zamanlarda Blanqui hakkında yapılan yeni araştırmalar ise 19. yüzyılın bu en inatçı eylem adamının fikir fukarası olmadığını, adanmışlık, sebatkarlık, sonuna kadar direnme gibi hasletlerinin yanısıra dünyayı değiştirmek için yabana atılmayacak fikirler de geliştirdiğini gösteriyor. En azından sorduğu sorular, Machiavelli ile aynı kulvarda olmasa da, siyasi taktik ve strateji meselelerinde önemli adımlar attığını ortaya koyuyor.
Darbeci mi, komplocu mu?
Blanqui, kuşağının diğer benzerleri gibi Carbonari tipi örgütlenmeden başkasını bilmiyordu. Çalışan sınıfların henüz bugünkü anlamıyla bir siyasal parti inşa etmekten uzak, hatta sosyolojik olarak da henüz ruşeym halinde olmaları, Blanqui’yi ağır baskı koşullarında gizli örgütlenmeye yöneltmişti. Buna rağmen siyasal bir değişim için propaganda imkanlarını sonuna kadar zorlamıştır. Mümkün olduğu anda da –örneğin Temmuz Monarşisi günlerinde– aleni siyasal faaliyet yürütmüştür. Ancak hayatı boyunca tutuklanma ihtimali olmadan böyle bir faaliyet yürütme imkanı oldukça sınırlıydı.
Blanqui’ye sonradan yakıştırılan “elitist ve hiyerarşik bir örgütlenme fikrinden vazgeçememe” gibi bir tutumu, yaşadığı dönemle birlikte değerlendirmek gerekir; o dönemde başka türlü bir örgütlenme neredeyse imkansızdı. Henüz hapisten yeni çıkmışken patlak veren 1848 Devrimi’nde cumhuriyet ilan edilip geçici hükümet göreve başlarken siyasal bir parti kurmuş, açık toplantılar düzenlemiş, günlük bir gazete yayımlamıştır. 1848 Devrimi sırasında, bir karşı devrimin kapıda olduğuna dair ikazda bulunmuştur. Aynı yılın Haziran’ında Paris’te işçiler katledilirken bu ikazının ne kadar yerinde olduğu anlaşılacaktı.
3. Cumhuriyet’in ilanı Fransız ressam Jean Louis Ernest Meissonier’nin Paris Kuşatması isimli eseri. Fransızların 1870’te Prusya karşısında bozguna uğramasının ardından 3. Cumhuriyet ilan edilmişti. Göreve gelen hükümetin ömrü kısa olmuş, yerine Victor Hugo ve Auguste Blanqui’nin de yer aldığı dört kişilik yeni hükümet ilan edildi.
Blanqui’nin düşüncesinde devrimci azınlık ile halk kitlesi arasındaki ilişki, yani demokrasi meselesi hep sorunlu olarak kaldı. 1848 Devrimi’ndeki rolünü Karl Marx döneme ilişkin ünlü kitabında (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i) erken Mayıs ayaklanması vesilesiyle şöyle açıklar: “Bu yeni durum, Blanqui ve yoldaşlarını –yani, proleter partinin gerçek önderlerini– kamusal sahneden silmekten başka bir sonuca yol açmadı”.
Ardından Louis Napoléon’un yükselişi ve İkinci İmparatorluk sökün etti. 1859’da serbest kaldığında Belçika’ya yerleşti ve o gün için azımsanamayacak, 2500 kişilik bir gizli örgüt kurdu (geleceğin başbakanı Clémenceau bu dönemde harekete katıldı). Tekrar hapsedildi, 1865’te hapisten kaçtı. Marx onun 1. Enternasyonal’e katılması için uğraştıysa da bu örgütün Fransız kesiminde Proudhoncular olduğundan Blanqui buna yanaşmadı.
Blanqui Blanqui’ye karşı
3. Napoléon tahta çıktığında “devrimler çağının bittiğini” ilan etmiş, fakat bunu yaparak yaşanan en radikal devrimin zeminini bizzat kendisi döşemişti. Toplumsal yapı kökten bir dönüşüme uğramış, imparatorun militarizm takıntısı onu Bismarck Prusyas’ına savaş açmaya kadar sürüklemişti. Temmuz 1870’te Prusya’ya karşı açtığı savaşı Eylül’de Sedan’da kaybetmesinden iki gün sonra Paris’te cumhuriyet ilan edildi. İmparatorluk hiçbir zorlama olmadan çökmüştü. Ancak yeni hükümet âtıl kalınca, Ekim sonunda halk Hôtel de Ville önünde toplanarak hükümet üyelerini tutukladı. Aralarında Victor Hugo ve Blanqui’nin de bulunduğu dört kişilik yeni bir hükümet ilan edildi. Ardından yapılan seçimlerde ise Blanqui kaybetti. Nihayet 17 Mart’ta tutuklandı. Bir gün sonra ise Paris Komünü ilan edildi. Paris’te hem Alman ordusuna hem de Thiers hükümetine karşı direnmek için yepyeni bir örgütlenmeye girişildi. 19. yüzyılın komün yönetiminin en önemli sorunlarından biri, askerî bakımdan direnişi sürdürebilecek iyi bir örgütlenmesi olmamasıydı. Öte yandan merkezileşmiş bir önderliğin olmaması da zaman kaybına neden oluyordu. Nitekim Komün uzun süre savunma konumunda kalınca, Thiers zaman kazanıp ordusunu yeniden düzenledi.
Ağustos 1870’te imparatorluk çökmüşken, arkadaşları şartların olgunlaştığından dem vurup hemen harekete geçmek gerektiğini belirtirken Blanqui bunun tam aksini düşünüyordu. Buna rağmen karara uydu. Ekim ayında yine akim kalan bir ayaklanma teşebbüsünün ardından Komün’ün ilan edilmesinden bir gün önce tutuklandı. Ve hayatının en önemli olayının bir aktörü olmak yerine yine mahpus olarak kaldı. Prusya ordusunun kuşattığı Paris’te ilan edilen Komün, Versailles’a çekilmiş, savaşı kaybetmiş ancak halka da haddini bildirme niyetinde olan Thiers hükümetiyle rehine pazarlığına girişti.
Blanqui’nin mezarı 1 Ocak 1881’de ölümünün ardından cenazesi Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı’na defnedildi. Mezarında yer alan heykel Fransız heykeltıraş Jean Dalou tarafından 1885’te tamamlandı.
Komün ilk olarak Blanqui’ye karşılık Paris piskoposunu ve daha sonra elindeki tüm rehineleri vermeyi teklif etti. Elbette Blanqui’nin yandaşları da Paris komününde yer alıyordu, ama bunların bir çoğunluk olduğunu söylemek zordur. Jakobenlerden çeşitli sol eğilimlere oldukça karmaşık bir bileşim vardı. Blanqui’nin kendi saflarının ötesindeki nüfuzu, onun yöntemlerini uygun görmeyenlerin de takdirini kazanmasına yolaçmıştı. Ancak hepsinin gözünde Blanqui, tartışmasız bir biçimde çalışan kitlelerin tarihsel yürüyüşünün bir simgesiydi. Thiers böyle bir takasa yanaşmadı. Komün kanla bastırıldı. Geriye kalanlar sürgüne gönderildi. 19. yüzyıl Fransa’sının devrimler çağı bitmişti. 1870’li yılların sonlarında, Paris Komünü sürgünlerinin affı için kitle hareketi gelişirken Blanqui yeniden bir simge haline gelmişti. Af kampanyasıyla 1879 seçimlerinde Blanqui, Bordeaux’dan aday gösterildi ve milletvekili seçildi. Ardından serbest bırakıldı. Ülkenin dört bir yanında büyük kalabalıkların katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı.
1881’de vefat ettiğinde cenaze törenine 200 bin kişi katıldı. Sözü burada Victor Hugo’ya bırakmak gerek: “Büyük yetenek, sıfır ikiyüzlülük; özelinde nasılsa kalabalık önünde aynı. Şiddetli inanç, ciddi, asla gülmeyen, saygıları ironiyle karşılayan, iğnelemeyle karışık takdir, küçümsemeyle karışık sevgi ve sıradışı bir adanmışlığa ilham verme… Belirli zamanlarda artık bir insan değil; her türden sefaletten doğan her türden öfkenin vücut bulmuş gibi göründüğü bir tür hüzünlü hayalet”.
2 KİTAP
Türkçe’de Auguste Blanqui
Edebi Şeyler Yayınevi’nden çıkan Louis-Auguste Blanqui: Bir İsyancının Portresi, yazarın Türkçede yayımlanan ilk biyografisi. Doug Enaa Greene’in kaleme aldığı, Türkçeye Soner Torlak tarafından çevrilen kitapta 19. yüzyıl devrimciliğinin simge ismi üzerine her şey anlatılmamış olsa da; derli toplu, bu tarihin yabancısı için de merakla okunabilecek, sarkmayan bir çalışma.
Louis-Auguste Blanqui (Bir İsyancının Portresi), Doug Enaa Greema, Edebi Şeyler, Nisan 2019, 226 s.
Blanqui, 1872’de Taureau Kalesi Hapishanesi’nde yazdığı Yıldızlardan Ebediyete Astronomiyi Temel Alan Bir Varsayım adlı kitabında, döneminin bilimsel bulgularını biraraya getirerek bir tür “paralel evren” ve “ebedi dönüş” kuramı geliştiriyor. Metis’ten çıkan kitaba Blanqui’nin hayat hikayesi ve bugün için anlamı üzerine ekler yapılmış.
Yıldızlardan Edebiyete (Astronomiyi Temel Alan Bir Varsayım), Louis-Auguste Blanqui, Metis Yayınları, Ekim 2015, 188 s.
SEMBOL SLOGAN
Ni Dieu ni Maître
“Ne Tanrı ne Efendi!” anlamına gelen “Ni Dieu ni Maître”,1880’de Auguste Blanqui tarafından çıkarılan gazetenin ismiydi. Blanqui, gazetesini kurduktan bir sene sonra hayatını kaybetti. Ölümünden sonra Blanqui’nin gazetesinin adını sahiplenen anarşist hareket, bunu “motto” haline getirdi ve slogan olarak kullanmaya başlandı. Bugün de anarşist hareketin söyleminde “Ni Dieuni Maître” sembolleşmiş bir slogan.
Tarih oğlunu öldüren hükümdarlarla doludur ama bu idamlardan pek azı Çoson (Kore) Krallığı’nın veliahtı Prens Sado’nun 1762 Temmuz’undaki ölümü kadar tuhaf ve korkunçtur. Shakespeare trajedilerine taş çıkaran bu gerçek öyküde, babası Kral Yongjo tarafından bir pirinç sandığına kilitlenen prens, sekiz gün sonra ölür. Veliahtın eşi Prenses Hyegyong, yıllar sonra olayın perde arkasını anlatacaktır.
Kaygılar ve pişmanlıklar
Sado’nun babası Kral Yongjo, yeni yayımlanan toplu yazılarında şunları söylüyor: “Tahta çıktıktan 51 yıl sonra bugün, kaygılarım 1 milyon, pişmanlıklarım 1 milyar.”
Kral Yongjo, 4 Temmuz 1762’de oğlu ve veliahtı Sado’yu huzuruna çağırdı. Kılıcıyla yere vurdu ve veliaht prensin unvanını geri aldığını bildirdi. Sarayın avlularından birine bir pirinç sandığı getirildi. Sado sandığın içine sokuldu ve kapağı kapatıldı. Sado yaz güneşinin altında, avludaki bu dar hapishanede açlığa ve susuzluğa mahkum edildi.
Kimilerine göre birisi sandığın üzerine su dökerek tahtaların arasından içeri su sızmasını sağladı (buna cüret ettiği için idam edildi), kimilerine göre yağmur yağdığından içeri su sızdı. Sekiz gün sonra, 12 Temmuz’da sandık açıldığında Sado’nun ölmüş olduğu anlaşıldı.
Bu olaydan esinlenilerek yapılan “Taht” filminde, senaryo yazarı babayla oğul arasında bir kurmaca diyalog yazmıştı. Kral, veliahta kendini öldürmesini emrediyor, prens ise ona şöyle cevap veriyordu: “Hayır! Beni sen öldür!” Bu anlamlı bir diyalogdu. Çünkü Kore’de kendini öldürmek, Batı’daki tek tanrılı dinlerde olduğu gibi bir günah değildi. Oysa bir babanın oğlunu öldürmesi, bir oğulun babasını öldürmesi kadar olmasa bile, büyük bir günahtı. Dolayısıyla belki kral, kendini bu günahtan korumak için oğlunu intihara zorlamış; oğul ise nefret ettiği babasını büyük bir günahın yükü altında bırakmak amacıyla onu kendisini öldürsün diye kışkırtmıştı.
Prens Sado’ya iade-i itibar
Prens Sado’nun adı öldükten sonra kayıtlardan çıkarıldı. 14 yıl sonra oğlu tahta çıkış konuşmasına “Ben Prens Sado’nun oğluyum” diye başlayarak babasına itibarını iade etti.
Prens Sado’nun (1735- 1762) ölümünü edebiyatçı ve sinemacıların gözde öyküsü haline getiren, dul eşi Prenses Hyegyong’un (1735-1815) yıllar sonra kaleme aldığı Hanjungnok (Acılı Günlerin Öyküsü) adlı anıları oldu. Çoson Krallığı’nda sarayda olup bitenler günü gününe Çoson Hanedanı Yıllığı’na ve Kraliyet Kalemi Günlüğü’ne kaydedilirdi, ancak Prens Sado’nun ölümü kritik bir konu olduğundan olayla ilgili resmî bilgi azdı. Prenses Hyegyong, anılarını yeni kuşağa ve tahttaki torununa geçmişi aktarmak üzere yazdığını söylüyordu: “Olayları olduğu gibi kayda geçirmezsem, kimse ne olup bittiğini anlayamaz”.
Çoson Krallığı, bugün “yeni Konfüçyüsçülük” denilen dinî, siyasi, ahlaki düşünce sistemi üzerine kuruluydu. Yeni Konfüçyüsçülük bizi bu bağlamda ilgilendiren en önemli ilkelerinden biri, bir kuşağın önceki kuşaklara karşı ödevleriydi ki, bunu her toplumda rastlanan büyüklere saygı ilkesiyle açıklamak yeterli değildir. Çin’de olduğu gibi Kore’de de evlerde ata tapınaklarının kurulduğunu, ölmüş anne-baba, büyükbaba-büyükanne vb. gibi geçmiş kuşaklara tapınıldığını belirtirsek, büyüklere gösterilmesi gereken saygı ve itaatın derecesini de anlatmış oluruz. Büyüklerin de sonraki kuşağa karşı “çocukların alacağı” denilen bazı yükümlülükleri vardı. Bu hiyerarşik toplumda yasal eşin kocasına, ikinci, üçüncü eş ve cariyelerin yasal eşe, çocukların anne ve babalarına, uyrukların krala karşı ödevleri de aynı ilkeye dayanıyordu.
Gelgelelim iktidardaki Çoson (aile adı Yi) Hanedanı’nın bu ilkelere uyduğu pek söylenemezdi. Diğer kraliyet aileleri gibi onlar da entrika ve iktidar kavgalarının esiriydi. Bir babanın oğlunu cezalandırması mümkünse de, durup dururken öldürmesi hoş karşılanmazdı. Ama kraliyet ailesinde bu tür olaylar hiç olmuyor değildi. Örneğin 17. yüzyılda Kral İnjo, oğlu veliaht Sohyeon’u kafasına mürekkep hokkası atarak öldürmüş, ancak olay prens kaza sonucu düştü de başını çarptı diye açıklanmıştı. Prens Sado’nun babası Kral Yongjo da (1694-1776) yeni Konfüçyüsçülük ideal bir örneği değildi. En alt sınıftan bir cariyeden doğmuştu; üstelik tahta çıkmak için ağabeyini zehirleyerek öldürdüğü söylentisi yaygındı.
Sado’nun oğlu Kral Jeongjo, 1795’te babası için yaptırdığı Hvaseong Kalesi’ndeki görkemli mezarı 8 gün süren bir törenle ziyaret etmişti. Resim, bu ziyareti anlatan albümden…
Prens Sado da kraliçenin değil, kralın cariyelerinden Sonhui’nin oğluydu. Babasının başka erkek evladı olmadığından veliaht yapılmış, Hanyang’daki (bugünkü Seul) saray kompleksinde (Çangyeongung) kendisine ayrılan köşkte harem ağaları ve öğretmenlerin gözetiminde yetişmişti. 1744’te kendisiyle aynı yaşta küçük bir kızla evlendirildi. Soylu Hong ailesinden gelen Hyegyong, çok sayıda aday arasından kral ve kraliçe tarafından özenle seçilmişti. Çiftin tek oğlu sonradan Jeongjo (1752-1800) adıyla kral olacaktı.
Kral Yongjo, buluttan nem kapan bir adamdı. Sado ondan müthiş korkar, babasının huzurunda elini ayağını nereye koyacağını bilemezdi. Prensin en büyük kabusu Fırtına Tanrısı’ydı. “Gökgürültüsü” anlamına gelen kelimenin karakterlerinden bile korkuyordu. Babası da aklen çok sağlıklı değildi. O da “ölüm” ve “geri dönüş” kelimelerinden ürkerdi. Kral oğluyla bir-iki dakika bile konuşsa ardından hemen ağzını çalkalıyor, kulaklarını yıkıyor ve kılık değiştiriyordu. Bir gün Kral aniden oğlunu ziyaret etti. Sado öyle dehşete kapıldı ki, sorulara doğru dürüst cevap veremedi. Babası onun sarhoş olduğuna hükmetti, oysa sarayda içki içmek yasaktı.
Prenses Hyegyong kocası için şöyle yazıyordu: “Hasta olmadığı zamanlar açık fikirli ve olgundu. Ama hastalık pençesine yapışmayagörsün, tamamen değişiyordu. Öyle farklılaşıyordu ki, ikisinin aynı insan olduğuna inanmak zordu”. Karısının anlattığına göre Sado ömrünün son yıllarında şiddet belirtileri göstermeye başladı. Harem ağalarını, hizmetçileri, cariyeleri öldürüyordu. Karısına “umutsuzluğa kapıldığımda insanları veya hayvanları öldürmek beni rahatlatıyor” diye itiraf etmişti. Dedikodular arasında, kızkardeşlerinden Prenses Huvavan’a tacizde bulunduğu iddiası da vardı.
Sado’da zamanla bir giyim-kuşam saplantısı ortaya çıktı. Kıyafet seçmek için saatler harcıyor, saf ipekten giysileri ruhlara adakta bulunmak üzere yakıyordu. Bir yıl kraliyet mezarlarına yapılan resmî ziyarete veliahtın da katılmasına izin verildi ama yol boyunca o kadar yağmur yağdı ki, kral bunu gökyüzünün hoşnutsuzluğuna vererek oğlunu geri yolladı. Veliaht ise uğursuzluğu seçtiği kıyafete bağlayarak depresyona girdi.
Prenses Hyegyong’un anlattığı bu olayların yanısıra siyasal çekişmeler de eksik değildi. Ülkede “Noron” ve “Soron” denilen iki siyasi hizip arasında mücadele yaşanıyordu. Bir bürokrat devleti olan Çoson’da iktidar, ülke çapında yapılan sınavlarda başarılı olarak devlet görevine atanan memurların elindeydi. Bu ulema arasında, ritüeller üzerine çıkan, bir yandan da reformlar (vergi sistemi, askerî örgütlenme vb.) konusundaki düşünce farklılıklarına dayalı ayrışmalar çok önce başlamıştı. Bu ortam Sado’nun düşüşünü hazırladı. Haziran 1762’de Na Gyongon adlı bir memur, veliahtın 10 hatasını içeren bir listeyi saray meclisine sundu. O sırada veliahtın annesi Sonhui’nin de Sado’nun artık delirmiş olduğuna karar vererek durumu krala bildirdiği yani oğlunun ipini çektiği öne sürüldü.
Sandık hapishanesiSado’nun kapatıldığına benzer, ancak küçük bir çocuğun sığabildiği bu pirinç sandığı bugün onun onuruna yapılmış. Hvaseong Kalesi Müzesi…
Her ne olduysa, 4 Temmuz 1762’de Sado’nun o güne kadarki bütün hayali korkularını aşan trajik an geldi. Saraydaki Munjeongjeon köşkünün önündeki avluya bir pirinç sandığı getirilerek prens bunun içine hapsedildi. Veliahtın ölümü sonraki yıllarda Soron-Noron kavgasının ve Noron içindeki hiziplerin en önemli çekişme konusu oldu. Prenses Hyegyong şöyle diyordu: “İki görüş ortaya atıldı. Birine göre kralın kararı tarafsız ve adildi. Diğer görüşe göre ise Prens Sado büyük bir haksızlığa uğramıştı. Oysa iki görüş de eşit derecede yanlıştı (…) Merhum kralın ilk başlarda oğlunu gerektiği kadar sevmediği doğruydu ama sonunda yaptığını yapmaktan başka çaresi kalmamıştı. Prens Sado’ya gelince, son derece cömert ve iyi karakterine rağmen, umutsuzca hastaydı. Devletin bekası söz konusu olduğundan bu korkunç sona maruz kaldı”.
Sado öldükten sonra babası, küçük torunu Jeongjo’yu veliaht olarak yetiştirdi ve tahtını ona bıraktı. Babasını küçük yaşta feci şekilde kaybetmesine, annesinden zorla ayrılmasına rağmen Kral Jeongjo, akıl sağlığı yerinde, reformcu bir hükümdar olarak tarihe geçti. İlk yaptığı işlerden biri, babası için bugün UNESCO dünya miras listesinde bulunan bir kaleyle çevrili bir mezar, planlı modern bir kent yaptırmak oldu.
EDEBİYAT VE SİNEMA
Sandıkta geçen 8 günün hikayesi
Prenses Hyegyong’un 1795-1806 arasında yazdığı Hanjungnok (Sessizlik Kayıtları) adlı otobiyografi, modern Kore edebiyatının önemli bir eseri. Pek çok yabancı dile çevrilen anılar o kadar “modern” bir dille kaleme alınmıştı ki, Batılı tarihçileri şaşkınlığa sürüklemişti. Bu anılar, Güney Kore’de birçok film ve televizyon dizisine kaynaklık etti. En tanınmışı, 2015 tarihli Lee Joonik’in yönettiği “Sado” (veya “Taht”) adlı film oldu. O yıl Asya’daki tüm sinema ödüllerini toplayan, 45 milyon dolar gişe hasılatı yapan, Cannes Film Festivali’nde çok beğenilen film, Prens Sado’nun sandıkta geçen 8 gününü anlatıyor.
Sizin için gidip araştırdım ve siz de neden o ismin aklımda olmadığını anlayacaksınız, zira arkadaşımızın adı Luis Rafael de la Trinidad Otilio Ulate Blanco. Adamın ismi resmen boyundan uzun ve kusura bakmayın kendisi için hafızamda yer yok. Onu hafızama yazmak için bir-iki bilgi silmem gerekecek. Mesela eskiden Kadir İnanır’ın uzatmalı nişanlısının modacı Canan Yaka olduğu bilgisini silebilirim. Ama takdir edersiniz ki bu tip şeyler daha çok ilgi çekiyor.
Yıl 1944. Kosta Rika 1932’den beri bir hâkim parti sistemiyle yönetilmekte, iktidardaki muhafazakar demokrat Ulusal Cumhuriyet Partisi, kurduğu Zafer İttifakı’yla seçim üzerine seçim kazanmaktadır. Muhalefet bloku yıllardır seçim zaferine hasret ve 1944 seçimlerinde artık kimin aklına geldiyse, kendilerince çok dahice bir strateji geliştirerek kalkıp Ulusal Cumhuriyet Partisi’nin iki dönem önceki başkanını aday gösteriyorlar. Yani bir nevi “biz halkı ikna edemiyoruz, burada hâli hazırda halkı ikna etmiş partinin eski başkanı var, onu aday gösterelim” şeklinde; hani sekiz-dokuz yaşında olsanız “Aferin çok güzel düşünmüşsün” diyebileceğiniz bir kerizlik.
Tabii bu “Bir siyasi rakiple yarışırken o siyasi rakibin alibaba.com’dan kargo bedava sipariş verilmiş çakmasını yarışa sokma” stratejisi ne kadar başarılı olabilirse o kadar başarılı oluyor. Şimdi Allah için eğer yanlış hatırlamıyorsam, iktidardaki Zafer İttifakı da iplemiyor bu durumu, kalkıp eski başkanlarının bahçesine helikopterle indirme yapıp korkutmaya falan çalışmıyor, çünkü zaten neden çalışsın ki?
Elbette orijinali dururken kimse çakmasına, aynı partinin daha önce kullanıp attığı bit pazarı eskisine yüz vermiyor ve iktidardaki Zafer İttifakı 1944 seçimlerini de, üstelik %75 oy alarak kazanıyor. Ulusal muhalefet de seçimlerden sonra takkesini çıkartıp önüne koyuyor (Belki “kimin fikriydi ulan bu iktidar partisine karşı iktidar partisinin kullanıp attığı paçavrayı aday göstermek?” temalı dev bir kavga da olmuş olabilir; neticede Kosta Rikalılar da bizim gibi sıcakkanlı insanlar. Gerçi Kosta Rika’yı sadece 1-1 berabere kaldığımız 2002 Dünya Kupası maçından tanıyorum, ama olsun, neticede tropikal kuşakta insanlar; kesin sıcakkanlıdırlar).
Muhalefet blokunu oluşturan Demokrat Parti, Ulusal Birlik Partisi ve Sosyalist Parti, işte bu 1944 seçimlerinden sonra ortak aday belirlemek için biraraya geliyor ve bu sefer gerçekten içlerinden birini seçiyorlar. Aklımda kaldığı kadarıyla önce bir ön seçim yapıyorlar, sosyalist aday ön seçimde eleniyor ama ikinci seçimi de sosyalist adayın desteklediği aday alıyor. O adayın adı maalesef aklımda değil. Sizin için gidip araştırdım ve siz de neden o ismin aklımda olmadığını anlayacaksınız, zira arkadaşımızın adı Luis Rafael de la Trinidad Otilio Ulate Blanco. Adamın ismi resmen boyundan uzun ve kusura bakmayın kendisi için hafızamda yer yok. Onu hafızama yazmak için bir-iki bilgi silmem gerekecek. Mesela eskiden Kadir İnanır’ın uzatmalı nişanlısının modacı Canan Yaka olduğu bilgisini silebilirim. Ama takdir edersiniz ki bu tip şeyler daha çok ilgi çekiyor; davetlerde falan Kosta Rika muhalefetinin 1948’de gösterdiği aday yerine Canan Yaka’yı hatırlatıp nostalji fırtınası yaratmak daha çok sükse yapıyor.
Her neyse, muhalefet bloku 1948 seçimlerine tek adayla katılınca, iktidardaki Zafer İttifakı bu seçimi bir ölüm-kalım seçimi hâline getiriyor ve halktan son bir kez daha Zafer İttifakı’nı seçmelerini istiyor ve aksi takdirde ülkenin geleceğinin tehlikeye gireceğini söylüyor. Ama halk “Arkadaş bu kaçıncı son şans, zaten 12 yıldır ülkeyi siz yönetiyorsunuz, yeter artık” diyor ve 8 Şubat 1948’de gerçekleştirilen başkanlık seçiminin galibi yüzde 50’nin biraz üzerinde bir oyla muhalefet blokunun adayı Blanco oluyor.
Ancak Kosta Rika’yı bir 28 Şubat darbesi bekliyor. Zira 28 Şubat 1948’de Ulusal Seçim Kurulu oy çokluğuyla seçimleri iptal ediyor. Maalesef ondan sonra ipler kopuyor ve 44 gün süren Kosta Rika İçsavaşı başlıyor. Yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bu elim hadiseyi müteakip isyan edenler geçici bir hükümet kuruyor, yeni bir anayasa yazıyor ve geçici hükümet çekilirken bizim Blanco da sonunda mazbatasını alıyor. Biraz geç oluyor ve hayli güç oluyor ama Kosta Rika o tarihten bugüne ilginç bir şekilde Orta Amerika’nın en istikrarlı demokrasisi oluyor.
Halepli Kubatoğlu Süleyman, tam 219 sene önce yine bir Haziran ayında, Mısır’daki Fransız kuvvetlerinin komutanı Jean-Babtiste Kléber’i bıçaklayarak öldürmüştü. Yakalanan Süleyman, korkunç işkencelerle katledildi ve bedeni sergilendi. Bu hadiseden sonra yazılanlar, hem geriye hem bugüne doğru uzanan “Haşhaşi efsaneleri”ni oluşturdu. Süleyman’ın, Fransızların iddia ettiği gibi bir Osmanlı ajanı olup olmadığı netlik kazanmadı. Belgeler konuşuyor…
1789 yılında 3. Selim’in Osmanlı tahtına geçmesinden az sonra gerçekleşen Fransız Devrimi, Kanuni ile başlayan Osmanlı-Fransız dostluğuna zarar vermemişti. Buna rağmen Fransızlar 14. Lois zamanından beri, İngilizlerin dünya ticareti ve sömürgecilik sahasındaki liderliğini engellemek adına, Mısır’ı ele geçirmeyi planlıyorlardı.
Devrimin güçlü generali Napoléon, İmparatorluk geçmişinden gelen bu yayılmacı politikayı kuvveden fiile çıkardı. 19 Mayıs 1798’de, rivayetlerin çeşitliliğine göre elli savaş gemisi, üç yüz ila beş yüz parça nakliye gemisinden ibaret Fransız donanması, on bin denizci, otuz beş bin piyade ve süvari ile Tulon deniz üssünden yola çıktı. Doğu Ordusu olarak adlandırılan ordu 1 Temmuz’da Mısır kıyılarına ulaştı. Kölemenleri bozguna uğratarak adım adım Mısır’ı işgal ettiler. Başlangıçta Mısır’ın yerlileriyle iyi geçinmeye çalıştılar. Napoléon, İslamiyet ve Hz. Muhammed övgüsüyle halkın karşısına çıktı. Kurdukları matbaada basıp dağıttıkları yüzlerce bildiri ile aslında Osmanlı Devleti’nin dostu olduklarını, Mısırlıları ezen, İstanbul’daki padişaha itaat etmeyen Kölemen beyleriyle hesaplaşmaya geldiklerini ilan ettiler.
Mısır’ın istilası Napoléon Bonaparte Fransa’nın ticari çıkarlarını genişletmek ve İngiltere’nin gücünü kırmak için 1798’de Mısır’a yelken açtı. “Bonaparte Sfenksin Önünde”, Jean-Léon Gérôme, 1868.
Fransızların başlangıçta Kölemen beylerine karşı olan sözleri halk üzerinde etkili olduysa da ordunun şiddetli para sıkıntısı çekmesiyle ahali üzerine tevzi ettikleri ağır vergilerden ve yağmalardan bunalan halk, bilhassa Ezher Medresesi ulemasının önderliğinde birkaç kez ayaklandı. İşgal esnasında adım adım gerçekleştirmeyi tasarladıkları silah, mühimmat fabrikalarını, baruthane ve dökümhaneleri işletmeye açamadılar. Sadece Fransa’dan getirdikleri askere maaş olarak dört milyon Frank borçlanmalarına rağmen halktan dört milyon Frank vergi tahsil edebildiler. Nil’in taşmasının gecikmesiyle üründe kıtlık olduğu, savaş dolayısıyla ticaret hacmi de daraldığı için Mısır halkından daha fazla gelir elde etmenin imkânı yoktu. Toplam borçları on bir milyon Frank’a yaklaşmıştı (BOA. HAT.144/6041). Üstelik kolayca üstesinden geldikleri Kölemen askerlerinin yerine savaş tecrübesi olan Anadolu ve Rumeli askeriyle, Osmanlıyla ittifaka giren İngiliz ve Rus kuvvetleri de cephelere yerleşmeye başlamıştı. Osmanlılar kayıplarını kolaylıkla takviye ettikleri halde Fransızlar yerini dolduramadıkları güzide askerlerini kaybetmekle kalıyordu. Savaşa dayanabilecek sadece on bin kadar askerleri kalmıştı. Parasızlık, hastalık, susuzluk, takviye alamamak gibi sıkıntılarla karşı karşıya kaldıkları bir sırada Napoléon iki veya üç ufak gemi ile Mısır’dan firar edip Eylül 1799’da Fransa’ya döndü. Yerine bıraktığı General Kléber ile işgalin yeni bir dönemi başladı.
Mısır’da Kléber devri
Jean-Babtiste Kléber 1753’te, o zamanlar Fransa’ya ait Strasbourg’da doğmuştu. Çocukluğunda inşaat ustası olan babasının sanatını öğrendi. Askerî okula gidip kraliyet ordusuna katıldıysa da buradan ayrılıp mimarlığa başladı (O dönemde inşa ettiği binaların birkaçı günümüzde de ayaktadır). Fransız Devrimi’nde devrimciler safında gönüllü olarak savaştı. Askerî eğitim gördüğü için devrim sonrası kraliyet taraftarlarıyla olan mücadelede birliklere komuta etti. Kraliyet yanlılarına karşı acımasız yöntemlerle mücadele etmesiyle öne çıktı. 1796’da istifa ettiyse de Napoléon’un Mısır Seferi’ne katılmak üzere yeniden orduya iltihak etti. Bu kararda, babası ve kendisinin meslekleri gereği Mason olmasının etkisinden sözedilir. Masonluğun Mısır piramitlerini inşa edenlerden kaynaklandığı rivayetlerini doğrularcasına, Mısır’daki ilk Mason locası olan İsis Locası’nı kurdu.
Kléber, Mısır seferinin kötüye gitmesiyle Napoléon’un Fransa’ya firar ettiğini ve yerine kendisini vekil bıraktığını üç gün sonra öğrendi. Duruma sitem etse de vatanseverlik duygusuyla buna katlandığı, Direktuvar Meclisi’ne yazdığı ama Osmanlı istihbaratının ele geçirdiği mektuplarından anlaşılıyor (BOA.HAT.144/6041). Kléber en zor zamanda ordunun iaşe ve ikmal işlerini yoluna koydu. Askerler kendisinden memnundu. Napoléon’un aksine Mısır halkını hoş tutmaya çalışmadığı gibi düşmanca eylemlere girişti. Ezher Medresesi’ni kapattı. Ezher ulemasına uyguladığı baskılarla onların büyük nefretini kazandı.
Kléber Mısır’daki vaziyeti ümitsiz gördüğünden bir an önce ülkeyi tahliye etmenin çaresini arıyordu. 24 Ocak 1800’de Osmanlılarla imzaladıkları El-Ariş Sözleşmesi’yle Mısır’ın tahliyesinin ilk adımı atıldı. Öncelikle işgal ettikleri yerlerin bir kısmını, üç ay içinde de ülkeyi tamamen terk edeceklerdi. Ne var ki İngilizler anlaşmayı kabul etmeyip Fransızların tutuklanarak hapsedilmelerini ve İngiltere’ye gönderilmelerini isteyince Kléber direndi ve savaş yeniden başladı. Elindeki az sayıda kuvvetle, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu Heliopolis’te bozguna uğrattı. Terkettiği yerleri yeniden işgal ederek durumunu sağlamlaştırdı. Bu sırada bir suikast sonucu öldürüldü ve Mısır’da dengeler tamamen değişti.
Generalin katli Bonaparte zamanla durumun ümitsiz olduğunu görünce 1799’da Mısır’dan firar etti. Giderken idareyi general Jean-Baptiste Kléber’e bıraktı. Kléber ise bir suikaste kurban gidecekti. “Kléber Suikasti”, Antoine-Jean Gros, 1820, Strasbourg Tarih Müzesi.
Kléber’in öldürülmesi
14 Haziran 1800, Kléber’in Mısır Başkadısı tayin ettiği Ahmed Arîşî’nin mahkemeye tören alayıyla gönderildiği gündü. Dikkatlerin burada toplandığı sırada, Kléber de Kahire’de ikamet ettiği Özbekiyye meydanındaki Elfî Bey Konağı’nın yenileme çalışmalarını, refakatindeki ordu mimarı Protain ile inceliyordu.
Onlar bahçede dolaşırken arzuhal sunmak isteğiyle yanlarına yaklaşan Türk kıyafetli biri aniden Kleber’i göğsünden dört defa bıçakladı. Müdahale eden Mimar Protain elindeki sopayla suikastçinin başına birkaç kere vurduysa da o da yaralanmaktan kurtulamadı. Kléber kısa sürede can verdi. Katil savuşup ortadan kayboldu. Şaşkınlık geçince takibe başlayan askerler, suikastçının yakındaki bir bahçede gizlendiğini gören Mısırlı yaşlı bir kadının ihbarıyla üstü başı kan içindeki saldırganı yakaladılar. Olayda kullanılan kanlı hançeri de toprağa gömülmüş halde buldular.
Canice infaz edildi Fransız komutan General Kléber’i katleden Kubatoğlu Süleyman ağır işkencelerle öldürüldü.
Suikastçı, Kléber’in yerine getirilen General Abdullah Jacques Menou’nun (Yerli bir kadınla evlenip Abdullah adını alan bu general Mısır’a geldikten sonra Müslüman olmuştu. Cevdet Paşa din değiştirmesinin sahte olduğunu söyler) emriyle oluşturulan askerî heyet tarafından sorgulandığında adının Süleyman, doğum yerinin Halep, yaşının 24 ve mesleğinin de Arapça kâtipliği olduğunu söyledi. Cami-i Ezher’de üç yıl ilim tahsil etmiş, Mekke ve Medine’de üç yıl yaşamıştı. General Menou ilk iş olarak Halepli Süleyman’ı yargılamaya ve suç ortaklarını ortaya çıkarmaya çalıştı.
Önce eli bileğine kadar yakıldı; sonra kazığa oturtularak cesedi günlerce teşhir edildi.
Süleyman’ın sorgusu ve işkenceler
Süleyman’ın ilk sorgusundan itibaren Sadrazam Yusuf Ziya Paşa veya Halep’teki Yeniçeri Ağası Yasin Ağa tarafından görevlendirilip görevlendirilmediği, Ezher hocalarıyla, öğrencileriyle bağlantısının olup olmadığı öğrenilmeye çalışıldı. Paris’teki barış müzakerelerinde de en önemli konu irtibatların araştırılması olmuştur. Fransa Dışişleri Bakanı Talleyran’ın suikastçının Osmanlı Devleti tarafından görevlendirildiği iddialarına, Osmanlı Sefiri Seyyid Ali Efendi “Devlet-i Aliyye’nin böyle bir âdeti yoktur” diyerek itiraz etmiştir.
Süleyman ilk anda kastedilen kişilerle bir bağının olduğunu inkâr etse de, işkence altındaki sorgusunda Mısır’dan ricat edip Şam’a yerleşen Osmanlı ordusundaki Yeniçeri ağasının talimatıyla Gazze’ye geldiğini, orada bir süre kaldıktan sonra Ezher müderrislerinden Seyyid Mehmed Kudsî, Seyyid Ahmed Vâlî, Şeyh Abdullah Gazzî ile Şeyh Abdülkadir Gazzî adlı dört zata suikast niyetini söylediğini itiraf etti. Gerçi onlar kendisini vazgeçirmek için nasihat etmişlerdir ama, o dinlemeyip tasarladığını icra etmekten çekinmemiştir. Bu itiraf üzerine Ezher müderrisleri, firar eden Şeyh Abdülkadir Gazzî hariç hemen tutuklandılar. Sorgularında Süleyman’ın kendilerine dair söylediklerini inkâr ettilerse de, sonraki günlerde yüzleşme esnasında onu tanıdıklarını kabul ettiler.
Süleyman’ın suikast sırasında kullandığı hançer bugün Fransa’daki Carcassonne Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergileniyor.
Süleyman’ın, sorgucuların ısrarla bağlantı kurmaya çalıştıkları Ezher Şeyhi Şerkavî ile bağlantısını inkâr ederken onun Şafiî ve kendinin Hanefî mezhebinden olduğunu, işbirliği yapamayacağını söylemesi ilginçtir. Kahire’de bir okulun idarecisi olan ve Halepli Süleyman’a hat dersleri veren 80 yaşlarındaki Hattat Bursalı Mustafa Efendi de sorgulanır ama Kléber cinayetinden haberi olduğuna dair delil bulunamadığından serbest kalır.
General Menou başkanlığında dokuz kişiden oluşturulan mahkemeden, yargılama sonunda çıkan kararlar korkunçtur. Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın, bıçak kullandığı elinin bileğine kadar yakılmasına, kazığa oturtulup öldürüldükten sonra etlerini kuşlar yiyip bitirene kadar cesedinin kulede sergilenmesine, Ezher şeyhlerinin suikast planından haberleri olduğu halde Fransızları haberdar etmemesi suçundan başları kesilerek idamlarına karar verilir. Mahkeme aynı zamanda yargılama kararının ve belgelerinin 500 nüsha basılması ve Mısır’ın farklı illerinde bu amaç için belirlenmiş yerlere asılması için Türkçe ve Arapçaya çevrilmesini de hükme bağlar.
Ve infaz günü…
Ezher Medresesi’nin üç şeyhi başları kesilmek suretiyle idam edilir. Cesetleri ailelere teslim edilmeden yakılacakları yere götürülür. Süleyman’a izletilen bu idamlardan sonra, kaynamış katran dökülerek elinin kemikleriyle birlikte yanıp erimesi karşısında en ufak bir acı belirtisi göstermeden dayanması, olaya şahit olanları çok şaşırtmıştır. Daha da şaşırdıkları husus, bileğinden koluna doğru katranın sızmasıyla “cezasının sadece elinin yakılması, bileğinin bundan muaf olduğunu” haykırmasıdır. Eli yakıldıktan sonra cerrahi müdahaleyle anüsü açılarak kazığa oturtulmuş ve orada da en ufak bir acı belirtisi göstermeden dört saat sonunda can vermiştir. Cesedi rivayetlere göre 1 ay ile 5 ay arasında kuşların etleri kemiklerinden sıyırmasına kadar yüksek bir yere bırakılmıştır. Kafatası ile iskeleti daha sonra Doğu Ordusu doktoru Larrey tarafından alınmış ve sergilenmek- incelenmek üzere Paris’te Doğa Tarihi Müzesi’ne konulmuştur. Kléber’in cenazesi ise Fransa’ya getirildiğinde Napoléon’un emriyle geçici olarak gömüldüğü yerde 18 yıl kaldıktan sonra doğum yeri Strasbourg’a nakledilmiş ve adıyla anılan meydandaki anıt-mezara gömülmüştür.
Fransız ve Osmanlı kaynakları suikast olayını ana hatların benzerliğiyle aktarırlar. İstila zamanlarını yaşayan Mısırlı Abdurrahman Caberti’nin Tarih’i, Hekimbaşı Behçet Molla tarafından Tarih-i Mısır adıyla Nisan 1810’da Türkçeye çevrilmiştir. Mısır Seferi’nde Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın yanında bulunan Darendeli İzzet Hasan Efendi tarafından Ziyaname adlı eser yazılmıştır. Bunlar Kléber’in katledilmesinden bahseden ilk çalışmalardır. Cevdet Paşa Tarihi’ndeki anlatım daha derli toplu ve yorumludur. En kapsamlı kaynak ise “Correspondance officielle de l’armée d’Egypte” adlı Fransız ordusunun resmî bültenidir ki General Menou zamanında Mısır’daki tüm ordu yazışmalarını içerdiği gibi Halepli Süleyman’ın davasına ait tutanaklara da yer vermektedir.
Görüp inceleyebildiğimiz kaynaklarda Süleyman’ın babası hakkında Osmanlı Arşivi’nde bulduğumuz belgelere yansıyan bilgiler yoktur. Cevdet Paşa’nın geleneksel sözlü rivayetlerden derlediği bilgilere göre Süleyman Ağa, Halep şehrinde Müstedâm Bey mahallesinde sakin Osman Ağa adlı zatın oğlu imiş ve bunların ecdâdı Kilis kazasına tâbi Cum nahiyesindeki Kökân köyünde Kubad Bey hanedanına mensuplarmış. Büyükbabaları Halep’e gelip o vaktin nüfuzlularından Çelebi Efendi’ye hizmet etmişler. Kilis’in Cum nahiyesi ve Kökân köyü, günümüzde Suriye tarafında bugünkü Afrin bölgesinde kalmaktadır. Süleyman’ın babası Osmanlı Arşivi belgelerinde (bizzat kendi imzasına göre) Ömeriye Camii İmamı Hafız Mehmed Emin olarak geçer. Kudüs’te de Ömeriye Camii bulunmakla beraber yaşadığı yer olan Halep’teki Ömeriye Camii’nin imamı olmalıdır. Fransız tutanaklarında ismi aynıdır ama mesleğinin tereyağı tüccarı olduğu belirtilir. Cevdet Paşa, Süleyman’ın baba adını Osman olarak verir ki belgelere göre yanlıştır. Kardeşi Hüseyin ve babası Mehmed Emin’in ayrı ayrı arzuhallerinde annesinin hayatta olduğu kayıtlıdır. Oğlunun ölümünden iki yıl sonra yazılıp babası Mehmed Emin’in imzasını taşıyan ilk arzuhalde, Hacı Süleyman’ın cihad niyeti ve Allah rızası için istilacı Fransızların reisi “Kelbûn”u (Kléber yerine Arapça’da “köpekler” anlamına gelen “Kelbûn”denilmesi, işgale uğramış halkın o sıralarda yakıştırdığı isim olabilir) öldürdükten sonra canice şehit edildiği anlatılır. Kendilerine geçinecek bir miktarda yardım yapılması talebi üzerine, Halep Muhassıllığı gelirlerinden günde 15 akçe yevmiye tahsis edilir.
Bu belgeden iki yıl sonra Süleyman’ın kardeşi Hüseyin tarafından yazılan ikinci arzuhalden, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın Kahire’ye geldiğinde Süleyman’ı sordurup akrabalarını araştırdığı, cesedinden geriye kalanları bir yere gömdürüp itibar gösterdiğini anlıyoruz. Sadrazam dönüşte Halep’e geldiğinde, Molla Emin’i huzuruna davet edip ihsanlarda bulunacağı sırada Halep Valisi İbrahim Paşa’nın mani olup “dünyalığı güzeldir, bir şeye ihtiyacı yoktur” demesi üzerine babasına on akçe ihsanda bulunulmuştur. Babasının arzuhalindeki 8 Mayıs 1802 tarihi, Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın Mısır dönüşünde orduyla birlikte Halep’te kaldığı 28 Nisan-13 Mayıs 1802 arasına tesadüf etmektedir. Buna göre babası arzuhalini Halep’te bizzat sadrazamın huzurunda vermiş olmalıdır.
Hüseyin’in anlattıklarının, tahsis edilen akçenin 15 yerine 10 akçe olması haricinde doğru olduğu anlaşılıyor. Belki de sadrazamın buyruldusuna rağmen defterdarlıkta bir şeyler değişti ve ödeme 10 akçeyle sınırlandırıldı. Böylelikle iki yıl sonra Hüseyin, bu paranın yetmediğini, aslında ailesini Süleyman’ın geçindirdiğini, anne ve babasına bakmaya kudretinin olmadığını ifade ettikten sonra kendine de 10 akçe tevcih edilmiştir.
Kilis ve Halep gibi Türkmen nüfusun en yoğun bulunduğu bölgenin bir ferdi olan Kubatoğlu Süleyman’ın menşei Osmanlı kaynaklarında belirtilmemiştir. Çeşitli Fransız kaynakları onun Türk, Kürt veya Arap olduğunu söylerler ama ittifak edememişlerdir. Türk kıyafeti taşımasına, Kléber’in ölümünden sonra General Menou tarafından Ezher Medresesi’ndeki Türklerin kovulmasına, sülale adının Kubatoğlu olmasına bakılırsa Türk olması ihtimali büyüktür.
Suikast sonrası Mısır
General Kléber
Fransızlar Kléber’in ölümünden sonra Mısır’da olağanüstü güvenlik önlemleri aldılar. Üst düzey subaylar neredeyse evlerinden dışarıya çıkamadı. Askerleri ise katliam ve yağmalara daha fazla yüz buldular. Kléber’in katlinin önemli bir sonucu da Haçlı Seferleri sırasında Hasan Sabbah’ın suikastçı Haşhaşi müritlerine Batı dillerinde verilen ad olan Assassin tabirinin araştırılmasının önünün açılmasıdır. Düşmanlarını Kléber’in katlinde olduğu gibi hançerle katleden Haşhaşilere yönelik ilgi, olay anında bizzat Mısır’da bulunan Sylvestre de Sacy gibi önemli bir oryantalistten başlayarak, Hammer’den Bernard Lewis’e kadar önde gelen oryantalistlerin eser vermelerine sebep olmuştur.
Süleyman’ın ölümüne ve ölümünden sonraki durumlarına dair babası ve kardeşinin kendilerine bir gelir temini maksadıyla Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya yazdıkları arzuhalleri bugüne kadar yayımlanmamıştır. İlk kez yayımladığımız bu belgelere göre Kubatoğlu Süleyman eylemini bilinçli bir şekilde gerçekleştirmiştir. Hakkında böylelikle malumat sahibi olduğumuz Kubatoğlu Süleyman Ağa, Osmanlı topraklarını işgale kalkan emperyalizme bıçak çeken ilk şehittir.
Kléber’in ardından General Kléber’in öldürülmesinden sonra Strasbourg’da heykeli yapılmış, naaşı da burada toprağa verilmişti.
Fransızca-Arapça hüküm (ferman) Kléber’in öldürülmesinden sonra Mısır’da Fransız baskısı iyice artmış, yeni komutan Jacques Menou tüm kente asılan Arapça ve Fransızca afişlerde Müslüman halka gözdağı vermişti: “Muzaffer başkomutan ve âkil yönetici, General Abdullah Jak Mönu’dan Allah’ın ebediyete kadar Fransız Cumhuriyeti’ne bahşettiği Mısır’ın bütün livalarındaki köy şeyhlerinin hepsine hükümdür ki, bundan böyle şeyhlik sıfatını taşıyabilmek ve köylerinde yöneticilik yapabilmek için bütün şeyhlerin ellerinde gereken işlemlere göre tanzim edilmiş bir ferman bulunması mecburidir”.
8 Mayıs 1802:
Baba Mehmed Emin, Kléber yerine ‘kelbûn’ (köpekler) dedi
[Kubatoğlu Süleyman’ın babası Hafız Mehmed Emin’in Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya arzuhali. BOA.A.RSK 3909/73]
Oğlunun ölümünden iki yıl sonra sadrazama bir dilekçe yazan Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın babası Mehmed Emin, Fransız komutan için “kefere-i dalâlin re’îsi Kelbûn (köpekler) demişti. Babaya günde 15 akçe yevmiye tahsis edildi.
Devletlü inayetlü kâffe-i enâma [merhametlü] —– ma‘denü′l-cûd ve′l-kerem efendim Sultanım dâme mâdâme′l-âlem hazretleri sağ olsun
Arzuhâl-i kulları[dır ki] bundan akdem Mısr-ı Kâhire′ye Francelü keferesi müstevlî iken oğlum El-Hâc Süleyman Efendi kulları [—] aliyye talebiyle niyyet-i cihâd ve taleb-i rızâ-i Rabbi′l-Alemîn ki “İnnallâhe′şterâ mine′l-mü’minîne emvâlehüm ve enfüsehüm bi-enne-lehümü’l-cenneh” [Arzuhalde “emvâlehüm ve enfüsehüm” sırasıyla hatalı yazılan Tevbe Suresi 111. ayetin doğrusu “enfüsehüm ve emvâlehüm” şeklinde olup “Şüphesiz Allah müminlerden canlarını ve mallarını kendilerine vereceği cennet karşılığı satın almıştır.” anlamındadır.] âyet-i şerîfinin mezâyâsına ittibâ‘en fîsebilillâh ticâret-i uhreviyye içün bey‘ ve Mısır′da müctemî‘ olan kefere-i dalâlin re’îsi Kelbûn’u ve rufekâsını katl eyledikden sonra kendüyi ol tâ’ife-i dalâl envâ‘-ı ta‘zîb ile şehîd eyledikleri veliyyü′n-ni‘am efendimin sâmi‘a-i devletleri olmağla bu kulları ve vâlidesi âteş-firâk-ı veled ile mahrûk ve câr-ı[?] mihnet-i gâm ile âzürde olup ancak efendimizin enzâr-ı rahîmânelerine eşedd-i ihtiyâc ile muhtâc olduğumuzdan nâşî lutfen ve rahmen bu kullarını inâyet-i müşîrâneleri ile işmâl buyurulmak niyâziyle işbu arzuhâle cesâret olundu. Bâkî lutf u ihsân hazret-i men-lehü′l-emrindir.
Bende
Hâfız Mehmed Emîn
İmâm-ı Câmi‘i Ömerî
Radiyallahu Te‘ala anhü
6 Ağustos 1804
Süleyman’ın kardeşi: ‘Perişan haldeyim… Bir yevmiye ya da maaş’
[Kubatoğlu Süleyman’ın kardeşi Hüseyin’in Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’ya arzuhali. BOA.C.HR.41/2015]
Halepli Kubatoğlu Süleyman’ın kardeşi Hüseyin de babasından iki yıl sonra sadrazama bir arzuhal yazmıştı. Ana-babasına bakmaya kudretinin olmadığını ifade eden Hüseyin’e de günde 10 akçe verilmesi emredilmişti.
Devletlü, inayetlü ve amme-i zuafaya sıyanet ve merhametlü efendim sultanım hazretleri devlet ü iclal-i ebediyle sağ olsun.
Arzuhal-i kullarıdır ki; Mısır hengâmında Haleb-i Şehbâ sakinlerinden karındaşım el-Hâc Süleyman kulları Fransız adüvvî-i bed-kârın başbuğlarını katl eyledikde Fransız keferesi karındaşım kullarını şehîd olup imrâr-ı vakt devletlü inâyetlü efendimiz Mısr-ı Kâhire’ye teşrîflerinde müteveffâ karındaşım kullarının hal-i keyfiyetini manzûr-ı inâyetleri buyuruldukda bir mahalle defn ve itibar-ı lutfiyyetleri buyurulup akrabasından hayatda kimi vardır deyü tecessüs emr u fermân buyuruldukda Haleb-i Şehbâ’ya teşrîf ve pederim Molla Emin kulunuzu Devlet-i hâk-i pâye getirdüp nazar-ı devletleri buyuruldukda hadden mütecaviz kerem ihsânınız inâyet buyurılacak iken İbrahim Paşa pederimin hakkında cihet-i dünyeviyyesi güzel olup bir şeye ihtiyacı yokdur deyü cevab eylediklerinde pederim kullarına on akçe ihsân inayetleri buyurulmağla ancak pederimi ve validemi ve bâ-husûs bu kulunuzu idare eden müteveffa kulları iken bi-emrillahi teâlâ kaderullaha bir dürlü çare bulunmayıp gayyûr sahib-i adalet gazi vezir-i alişan olup bu fakr u halim ile validemi ve pederimi idareye kudretim olmayıp evvelen Cenâb-ı Allah sâniyen devletlü inâyetlü merhametlü efendimiz hazretlerine perişan halimi ifade edip yevmiye yahud bir maaş kerem inayet buyurulmak itasıyla yüzüm hâke sürüp arzuhale cesaret olundu. Merahim-i aliyyelerinden mercudur ki manzur-ı devletleri buyuruldukda fakir ve han köşelerinde sefil sergerdân bir pareye muhtaç kulunuzu mesrûr handân buyurulmak babında emr u fermân devletlü inayetlü merhametlü efendim sultanım hazretlerinindir.