Kategori: Dünya Tarihi

  • Trump’ın Gazze Planı mı, Orta Doğu’nun Yeniden Tasarımı mı?


    abd başkanı donald trump 25 ocak 2025 tarihinde, israil ile hamas arasında 15 aydan fazla süren ve gazze şeridi’nde geniş çaplı yıkıma yol açan savaşın ardından gazze şeridi’nin “temizlenmesi” fikrini ortaya attı. fikrin özü ise gazzelilerin topraklarından sürülerek abd’nin gazze şeridi’ni devralıp yeniden inşa etmesiydi. öneri başta filistinliler olmak üzere pek çok devletin tepkisiyle karşılandı.

    Trump, 5 Şubat 2025 tarihinde fikrinin özünü açıkladı: “ABD, Gazze Şeridi’ni devralacak ve orada bir iş yapacağız… Bu barışı sağlayacağız ve orayı kalkındıracağız. Binlerce istihdam yaratacak ve tüm Orta Doğu’nun gurur duyacağı bir şey olacak… Çok zengin uluslar tarafından sağlanan büyük miktarda parayla inşa edebiliriz. Bu ülkelerden biri Ürdün olabilir, diğeri Mısır olabilir, başka ülkeler de olabilir. Dört, beş veya altı bölge inşa edebilirsiniz.”1

    Gayrimenkul Anlaşması mı, Tehcir ve İmha mı?
    Trump’ın sözlerinin bölge için ne anlama gelebileceği konusu hayli tartışmalıdır. Londra merkezli The Independent gazetesi yardımcı yayın yönetmeni ve ekonomi-politika üzerine yazılarıyla tanınan İngiliz gazeteci Sean O’Grady’in eleştirisi birçok yanıyla dikkat çekicidir:

    “ABD Başkanı’nın Gazze Şeridi’ni ‘Orta Doğu’nun Rivierası’na dönüştürme fikri, emlak krallarının oyun kitabından fırlamış gibi… Bir Amerikan başkanının bütün bir halkın etnik temizliğe tabi tutulmasını, yani zorla göç ettirilmesini savunması şoke edici. Daha sonra bunun, hiç şüphesiz en iyi noktada zevksiz bir Trump Tower oteliyle birlikte, bayağı bir sahil beldesine bağlanması, Trump’ın tuhaf rüyasına başka bir tatsız boyut katıyor.”2

    ABD merkezli CNN’de kıdemli uluslararası muhabir Sam Kiley’e göre, “Trump’ın Gazze rüyası Batı için kâbusa dönüşebilir.”

    Lübnan Gazeteciler Cemiyeti ve Yazarlar Birliği üyesi Refik Huri ise konuyu iki boyutuyla irdeliyor:

    “Trump yönetimi içeride ‘idari ve derin’ devletin tasfiyesinden öteye geçen, alışılmışın dışında kararlar alıyor. Çözümleri, krizleri daha büyük ve daha tehlikeli hâle getiren doğaçlama türünden. Politikaları, ticari anlaşmalar zihniyetiyle yönlendiriliyor.
    Gazze savaşının ‘ertesi günü’ konusundaki anlaşmazlık sorununa, kimsenin aklına gelmeyecek ‘yenilikçi bir çözümü’ var: ABD’nin Gazze halkını yerinden ederek burayı geliştirilmeye açık bir mülk olarak devralması.

    İsrail’in yüzölçümü dar, çözüm; Batı Şeria’yı ilhak ederek genişlemesidir.
    Trump’a göre Filistin Devleti, Suudi Arabistan’ın geniş toprakları üzerinde kurulabilir. Ülkeler, halklar, ulusal haklar yok, sadece uzlaşmalar ve anlaşmalar var.

    Gerçekten de siyaset bilimi ve uluslararası çalışmalar profesörü ve Trump’ın Uzun Gölgesi kitabının yazarı Jonathan Kirshner’in dediği gibi, ‘ABD mantıksızlık çağına girdi!’
    Keza Uzun Oyunu Kaybetmek kitabının yazarı ve seçim kampanyası sırasında Demokrat aday Kamala Harris’in ulusal güvenlik danışmanı olan Philip Gordon da şunu söylerken abartmıyordu: ‘Trump’ın ikinci dönemi, ilk dönemini ılımlı ve akıllıca gösterecektir.’
    Zira Trump’ın Orta Doğu politikasındaki denklem, dengesizlik, düzensizlik ve işgal üzerine kurulu.

    Netanyahu Gazze’de yıkım yapıyor, Trump ise satın alıp inşa ediyor.

    Amerikan yönetimlerinin gerçekleştirmeseler de benimsedikleri ‘iki devletli çözüm’ü Trump, ‘tek devletli çözüm’e dönüştürdü; denizden nehre kadarki Filistin topraklarında Büyük İsrail! Bu politik bir fantezi ancak son derece tehlikeli.”3

    Diplomatik muhabirliğiyle tanınan Lübnanlı gazeteci Hüda Hüseyni, isabetli tespitlerde bulunuyor:

    “…Gözlemcileri gerçekten şaşırtan husus, Başbakan Binyamin Netanyahu’ya belki de en yakın isimlerden olan İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer’in aylardır Gazze’de üç adımın atılması gerektiğini oldukça ikna edici bir şekilde savunması.

    Bunlardan ilki, silahtan arındırılmış bir şehir. Silahsızlandırmanın büyük ölçüde sağlandığı söylenebilir ancak henüz tamamlanmadı. Dermer, Gazze’deki aşırılığın sona erdirilmesi gerektiğini ve bu iki adım tamamlanır tamamlanmaz, Gazze’nin kalkınması için çalışılabileceğini söylüyor.

    21’inci yüzyılda iki milyonluk bir nüfusun yaşadığı 140 mil kare alanı boşaltmak mümkün olmayacak. Başka yere taşınmaya ikna edilenler olabilir ancak Filistinlilerin dolu dolu tarihi göz önüne alındığında, çoğunluğun böyle bir karar alacağını sanmıyorum.

    ABD Gazze’de bağımsız hareket edebilir ancak bu elbette aşırılık yanlılarına kırmızı bayrak sallamak gibi olacaktır. Eğer bu ABD’nin dayattığı bir plandan ibaretse, Orta Doğu’da başarılı olacak tek şey bizzat Filistin halkının kendi geleceğine karar vermesidir.
    ABD’nin hem gayrimenkul geliştiricisi hem de barış elçisi olarak devreye girebileceği fikri ise bir fantezidir.

    Trump planını muhtemelen aşina olduğu terimlerle anlattı; bir gayrimenkul anlaşması. Ama Gazze bir gayrimenkul anlaşması değil. Söz konusu olan bir toprak ve bir ulustur.”4
    Yukarıdaki eleştirilere ek olarak Ürdün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır, Trump’ın projesini reddedince Beyaz Saray yönetimi taktik açıdan daha esnek bir tutum alma yoluna girdi.

    Mesela ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz, CBS News kanalına şunları söyledi:
    “Gerçek şu ki hiç kimse gerçekçi bir çözüme sahip değil. Başkan Trump, masaya bazı cesur, yeni fikirler koyuyor. Eğer Başkan’ın çözümlerini beğenmiyorlarsa tüm bölgeyi kendi çözümlerini üretmeye iteceğini düşünüyorum.”

    ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise 13 Şubat 2025 tarihli açıklamasında şöyle dedi: “Washington, Gazze konusunda Arap ülkelerinden gelecek önerilere açıktır. Araplar bu plandan hoşnut değiller. Eğer daha iyi bir planları varsa bunu sunmanın tam zamanıdır.”

    Trump Planının Beş Amacı
    Trump’ın birinci iktidar döneminden beri İsrail ve Filistin meselesine ilişkin politikasının beş ayağı bulunuyor:

    Bir: Siyonist yayılmacı plana tam destek. Mesela gerçekte Filistinlilerin yaşadığı tarihî Doğu Kudüs’ü yok sayarak birleşik Kudüs kentini İsrail’in ezelî ve ebedî başkenti olmasını destekledi.

    İki: Suriye toprakları sayılan Golan Tepeleri’ndeki İsrail işgalini onaylaması.

    Üç: Anayurdundan edilen Gazzelilerle ikinci kez işgale maruz kalan Batı Şeria topraklarındaki Filistin ahalisinin tehcir edilerek Mısır ve Ürdün topraklarına yerleştirilmesi.

    Dört: Tehcir sonrası boşalan bu topraklarda Yahudi yerleşim birimlerinin kurulmasına onay vermesi.

    Beş: Damadı Jared Koushner’in (Beyaz Saray’ın eski danışmanı) ortaya atıp uygulamaya çalıştığı meşhur “Avraham Anlaşmaları” çerçevesinde başta Körfez’deki petrol zenginleri olmak üzere Arap ülkeleri ile İsrail arasında çok yönlü ilişkilerin kurulup normalleştirilmesi.
    İkinci iktidar döneminde ise Trump daha pervasız görünüyor. Şok etkisi yapan sözler söyleyip para ve sopa gücüyle âdeta projesini dayatıyor.

    Başbakan Netanyahu’ya yakın sağcı bir isim olan İsrail televizyonu Kanal 12’nin siyasi muhabiri Amit Segal gerçeği açıkladı: “Trump’ın önerisi sadece bir dil sürçmesi değildir; Beyaz Saray ve Washington’daki Dışişleri Bakanlığı’nda ciddi bir şekilde tartışılan iyi düşünülmüş bir planın parçasıdır. Netanyahu ve diğer üst düzey aşırı sağcı yetkililer, bu fikirlerden haberdarlar. Filistinlilerin Ürdün, Mısır ve birkaç Müslüman ülkeye geçici ya da kalıcı olarak gönderilmelerini öngören geniş çaplı bir plandan söz ediliyor.”5

    Şarku’l Avsat gazetesi tarafından da yayımlanan belgelerden ilki İsrail İstihbarat Bakanlığı tarafından hazırlandı ve Bakanlığın resmî gazetesinde yayımlandı.

    İkincisi ise Netanyahu’nun Arap ülkelerindeki özel temsilcisi ve “İbrahim Anlaşmaları” dosyasından sorumlu Prof. Meir Ben Shabbat (Şabat) tarafından kurulan ve aşırı sağcı olarak kabul edilen bir araştırma enstitüsünce hazırlandı.

    Her iki belgede de Gazze halkının Mısır’a sürülmesinden bahsediliyor.
    O dönemde eski Başkan Joe Biden tarafından yönetilen ABD yönetimine baskı yapıldı, yönetim müdahale etti ve planı reddettiğini açıkladı, böylece plan rafa kaldırıldı.

    Radikal Siyonist ve ırkçı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in başını çektiği aşırı sağcılar Arnavutluk, Endonezya ve Bosna Hersek’teki ekonomik durum ve bu ülkelerin Filistinli göçmenleri kabul etme potansiyeli üzerine yeni çalışmalara başladı.6

    Öte yandan 21 Şubat 2025’te S. Arabistan’ın başkenti Riyad’da toplanan Arap ülkeleri; halkının yurdundan tehcir edilmeden Gazze’nin yeniden inşası için alternatif bir plan hazırladı. Buna göre; üç aşamada ve beş yıllık süre içinde tamamlanacak projenin maliyeti yaklaşık 20 ila 50 milyar dolar kadar.

    Trump daha önce açıkladığı Gazze planını kabul ettiremediği takdirde, Arap ülkelerine şu önerilerle gidebilir: 1- İnşa edilecek Gazze’de bir Filistin devleti kurulsun. 2- Filistinlilerin önemli bir kısmı, nüfusa ihtiyaç duyan Suriye’ye gönderilsin. 3- Türkiye’nin talip olması hâlinde oraya da gönüllü Filistinliler sevk edebilir.

    Aslında uluslararası kurallar ile Lahey Mutabakatı gereği, Filistinlilere ait olan mal ve mülklerin İsraillilere satışı yasaklanmıştır. Normalde kuralları ihlal eden İsrail tarafına yaptırımlar uygulanması lazım.7

    Trump-Netanyahu Planı Eski Bir Evanjelist-Siyonist Projedir
    Bu projenin özü, Filistin halkının kendi topraklarından Mısır ve Ürdün’e göç ettirilmesidir. Bu plan 1947 yılında, 1948’de Filistin topraklarının bir kısmı üzerinde İsrail devletinin ilan edilmesinden önce uygulandı.

    Fikir babaları ve uygulayıcıları da şu Siyonist şahsiyetlerdi. Theodor Herzl, Ze’ev Jabotinsky, Leon Motzkin, Nahman Syrkin, Menahem Ussishkin, Chaim Weizmann, Israel Zangwill, Yitzhak Ben-Tzvi, David Ben-Gurion, Golda Meir, Menachem Begin, Yitzhak Şamir ve Binyamin Netanyahu.

    Siyonist strateji uzmanları, fırsat doğduğunda Filistinlileri topraklarından zorla ya da gönüllü olarak göç ettirmeye dayanan çeşitli projeler tasarladılar.8

    Mesela Theodor Herzl’in aklından geçen şuydu: “Toprağa yavaş yavaş el koymalıyız. Meteliksiz nüfusa kendi ülkemizde istihdam imkânı tanımayıp onlara başka ülkelerde iş imkânları sağlayarak sınırın ötesine yollamaya çalışmalıyız. Hem el koyma süreci hem de fakirlerin bertaraf edilmesi süreci gizlice ve dikkatli bir şekilde yürütülmelidir!”

    İngiltere Merkezli Hristiyan Siyonizmi
    Trump’ın yaptığı salt bir emlakçılık değildir; o aynı zamanda Hristiyan Siyonizm’in sadık hizmetkârı ve vurucu gücüdür. Çünkü kendisini destekleyip oy veren Evanjelist öğretiyi benimseyenlere göre; Hristiyanların cennetlerine kavuşabilmelerinin yolu ancak İsrailoğullarının emellerinden geçiyor. Yeryüzünün hâkimiyeti İsrailoğulları’nın, ahiret ise Hristiyanlarındır diye inanıyorlar. Ahiret vaktinin vuku bulması için kıyametin kopması gerekir. Kıyametse ancak İsrailoğulları’nın yeryüzüne hâkim olmalarıyla kopacaktır.”9

    Görüldüğü üzere küresel hegemonya mücadelesinde bölgemizdeki jeopolitik oyunlar ile sermaye, din, siyaset ve ideolojik çatışmalar iç içe geçmiştir. Buradan istikrar, huzur ve barış çıkmayacağı açıktır. #

    DİPNOTLAR
    1 https://www.aa.com.tr/tr/dunya/abd-baskani-trump-abd-gazze-seridini-devralacak/3472026, 05 Şubat 2025.
    2 https://www.indyturk.com/node/753697/, 12 Şubat 2025.
    3 https://turkish.aawsat.com/dünya/5112476-trumpın-fantezisi-ve-arap-zirvesi.
    4 https://www.indyturk.com/node/753790/, 13 Şubat 2025.
    5 https://www.indyturk.com/node/753186/, Faik Bulut, 2 Şubat 2025.
    6 https://www.indyturk.com/node/753186/, Faik Bulut, 2 Şubat 2025.
    7 https://www.independentarabia.com/node/616651/, Halil İsa Musa, 28 Ocak 2025.
    8 https://turkish.aawsat.com/opinion/5110971, Cemal el-Keşki, 11 Şubat 2025.
    9 https://www.indyturk.com/node/753833/, Dr. Cemal Kazak, 14 Şubat 2025.
  • Ayn Seylem: Selçuklular’ın Suriye’deki Savaşı

    Ayn Seylem: Selçuklular’ın Suriye’deki Savaşı


    hanedanlıkta soya bağlı yöneticilik söz konusu olduğundan selçuk oğulları arasındaki taht kavgası da kaçınılmaz olmuştur. selçuk oğullarının birbiriyle savaşının kökenleri selçuk bey’in büyük oğlu mikail’in bir savaş sırasında öldürülmesine kadar uzanır. mikail’in babasız kalan oğulları tuğrul ve çağrı beyleri dedesi büyütmüştür. malazgirt zaferi sonrasında anadolu’ya yerleşen selçuklular arasındaki taht kavgası mikail oğulları ile arslan yabgu oğulları arasında devam etmiştir. süleyman şah’ın ölümü de bu kavganın sonuçlarından biridir.

    Ayn Seylem
    Selçuklular’ı savaş meydanında gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Selçuk oğullarının birbiriyle savaşının kökenleri Selçuk Bey’in büyük oğlu Mikail’in bir savaş sırasında öldürülmesine kadar uzanır. Mikail’in ölümü üzerine babasız kalan oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler dedeleri tarafından büyütülürken ailenin liderliğini de Selçuk Bey’in bir diğer oğlu, Mikail’in küçük kardeşi, Arslan Yabgu adıyla daha çok tanınan İsrail üstlenmişti. Arslan Yabgu cesur bir liderdi. Kendisiyle birlikte hareket eden ve Yabgulular olarak bilinen Mansur, Göktaş, Boğa, Anasıoğlu gibi Türkmen beylerinin de desteğiyle kısa süre içerisinde siyasi bir kişilik olarak öne çıkmış, Samaniler’in safında yer almış, gücüyle Karahanlılar ve Gazneliler’i de tehdit eder hâle gelmişti. Bu tehdidin daha fazla büyümemesi için Karahanlılar ve Gazneliler arasında yapılan bir anlaşmanın neticesinde Arslan Yabgu, Gazneli Mahmud tarafından hileyle ele geçirildi ve Hindistan’daki Kalincar Kalesi’ne hapsedildi. Hapiste yedi yıl kaldıktan sonra 1025 yılında hayatını kaybetti. Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra ailenin liderliğini Mikail Bey’in oğulları Tuğrul ve Çağrı beyler üstlendi. Amcaları Musa Yabgu da onlarla birlikte hareket ediyordu. Selçuk Bey’in üçüncü oğlu olan Yusuf Yinal bir süre yeğenlerinden bağımsız hareket edip onlara karşı Karahanlılar safında yer aldıysa da bir süre sonra siyasi bir anlaşmazlık nedeniyle öldürülünce aile fertleri Tuğrul ve Çağrı beylerin etrafında birleşti ve bağımsızlığa giden yolda birlikte hareket etmeyi tercih etti.

    Arslan Yabgu’nun Oğlu Kutalmış’ın Mücadelesi
    Arslan Yabgu hapsedildiği sırada yanında büyük oğlu Kutalmış da bulunuyordu. Kutalmış, Selçuklular’ın meşru yöneticisi olan babası Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra aileyi yönetme hakkının kendi hakkı olduğunu düşünmekle birlikte, hanedan içindeki gücü henüz yeterli olmadığı için Tuğrul Bey ile birlikte hareket etmeyi tercih etti. Tuğrul ve Çağrı beylerle birlikte savaşçılık yönünden ailenin en güçlü üçüncü üyesi olan Yusuf Yinal’ın oğlu İbrahim Yinal’ın da onlarla birlikte hareket etmesi Kutalmış’ın bu kararı almasında etkili olmuştu. Kutalmış, Selçuklular’ın kuruluş mücadelesinin en etkili aktörlerinden birisi oldu. Gerek Gazneliler gerekse Bizans ve Ermenilerle yapılan savaşlarda aktif bir şekilde rol aldı. Tuğrul Bey devrinde Azerbaycan’ın fethiyle görevlendirilen İbrahim Yinal’ın yanında yer alan isimlerden birisi yine Kutalmış oldu. Bu ikili başta Bizans karşısında 1048 yılında kazanılan Pasinler Zaferi olmak üzere büyük siyasi başarılar elde ederek Selçuklu yönetimi içerisinde hayli sivrilmişler, hâliyle bu durum Tuğrul Bey’i de tedirgin etmişti.

    Çağrı bey-tuğrul bey
    Tuğrul Bey ve Çağrı Bey’i savaş meydanında gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Zaman içerisinde Tuğrul Bey’in iyice güçlenmesi, Abbasi halifesini baskı altına alması, ülkesinin sınırlarını genişletmesi, Gürcüleri vergiye bağlaması ve nihayetinde kendi öz yeğenlerini devletin önemli yönetim kademelerine getirmek suretiyle daha içe dönük ve merkeziyetçi bir politika izlemeye başlaması, kuruluşun temel dinamikleri olan Selçuklu emirleri arasında alttan alta bir muhalefetin oluşmasına da neden olmaktaydı. Bu çerçevede idarede kendisine biçilen rolün yetersiz olduğundan hareketle ilk isyan eden şehzade İbrahim Yinal oldu. Türkmen zümrelerinin çok sevdiği bir isim olan İbrahim Yinal, Tuğrul Bey’i hayli zor durumda bırakan bir isyan çıkarmış olsa da Alp Arslan’ın da desteğini alan Tuğrul Bey tarafından öldürüldü.


    “yönetimin kendi ailesinin hakkı olduğunu düşünen kutalmış, tuğrul bey’in yeğenlerinden süleyman’ı veliaht ilan etmesi üzerine, saltanatın kendi hakkı olduğu, babası arslan yabgu’nun hapse düşmeden önce oğuzların yabgusu olduğu için bu vazifeyi şimdi de kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesiyle 1061 yılında isyan bayrağını açtı.”

    İbrahim Yinal’ın ortadan kaldırılmasıyla başsız kalan Türkmenler bu defa Kutalmış’ın etrafında toplandı. Baştan beri yönetimin kendi ailesinin hakkı olduğunu düşünen Kutalmış, Tuğrul Bey’in yeğenlerinden Süleyman’ı veliaht ilan etmesi üzerine, saltanatın kendi hakkı olduğu, babası Arslan Yabgu’nun hapse düşmeden önce Oğuzların yabgusu olduğu için bu vazifeyi şimdi de kendisinin üstlenmesi gerektiği düşüncesiyle 1061 yılında isyan bayrağını açtı. Onun isyan ettiği sırada Tuğrul Bey, Abbasi halifesinin kızı Seyyide Hatun’la evlilik işlerini yürüttüğü için yeterince tedbir alamamış, bu durum Kutalmış’ı daha da güçlendirmişti. 4 Eylül 1063’te Tuğrul Bey vefat ettiğinde yaklaşık iki yıldır devam eden Kutalmış’ın isyanı hâlen bastırılamamıştı. Bu isyanda kardeşi Resul Tegin de onunla birlikte hareket ediyordu. Alp Arslan Selçuklu tahtına çıktığında Kutalmış, Selçuklular’ın başkenti Rey’i kuşatmıştı. Ancak Alp Arslan’ın güçlü ordusu karşısında direnemeyen Kutalmış, savaşı kaybetti. Savaş sırasında kardeşi Resul Tegin ve oğlu Süleyman Şah esir düştü. Hızla kendisinin kontrolündeki Girdkûh Kalesi’ne doğru çekilen Kutalmış, yolu üzerindeki kayalık bir bölgede atından düşerek öldü. Rey’e getirilen cenazesi kendisine karşı isyan ettiği amcasının oğlu Tuğrul Bey’in türbesine defnedildi.

    Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu Oğulları Arasındaki Taht Kavgası
    Kutalmış ile Tuğrul Bey arasında başlayan bu mücadele uzun bir süre devam edecek Mikail oğulları ile Arslan Yabgu oğulları arasındaki taht kavgasını da başlatmış oldu. İsyan sırasında babasıyla birlikte hareket eden Süleyman Şah, amcası Resul Tegin, kardeşleri Mansur, Alp İlig ve Devlet ile birlikte esir alınmış, Alp Arslan’ın gazabından “Bunun devlete bir hayır getirmeyeceğini” söyleyen meşhur Selçuklu veziri Nizamülmülk sayesinde kurtulabilmişti. Sultan tarafından Urfa-Birecik taraflarına gönderilen Süleyman Şah ve kardeşleri, Alp Arslan’ın hâkim olduğu bölgede güvenli bir şekilde yaşayamayacaklarını da anlamışlardı. İşte bu nedenle Kutalmış oğulları kendilerine yeni bir yol çizmeye karar verdi. İlk iş olarak bölgedeki emirlerden Şöklü Bey’e tabi oldular ve Alp Arslan’ın ve Büyük Selçuklular’ın meşruiyet kaynağı Abbasi halifesi yerine Şii dünyasının lideri olan Fatımi halifesine bağlılıklarını bildirdiler. Bu hareket amcaoğulları arasındaki mücadeleyi farklı bir boyuta da taşımış oluyordu. Bu hareketiyle Süleyman Şah, yeni bir devletin meşruiyetini de sağlamış oluyordu.

    Ayn_Seylem_3) harita
    Selçuklular’ın baskısı altındaki Bizans’ı ve Anadolu’yu yurt edinmelerini gösteren harita.

    Bu süreçte Suriye ve Filistin civarında faaliyet gösteren Süleyman Şah ve kardeşlerine ilk Selçuklu darbesi bölgedeki güçlü emirlerden, Sultan Alp Arslan adına hareket eden Atsız Bey’den geldi. Atsız Bey, Süleyman Şah’ın da içinde bulunduğu orduyu mağlup ettiği gibi, onların hamisi olan Şöklü Bey’i de öldürdü.

    Bizans’ta İç Karışıklıklar ve Süleyman Şah’a Açılan Yurt Kapısı
    Süleyman Şah çareyi yanındaki Türkmenlerle birlikte çok daha kuzeybatıya doğru gitmekte buldu. Malazgirt yenilgisinden sonra Anadolu’daki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybeden Bizans İmparatorluğu’nun içerisinde yaşanan iç karşıklıklar Süleyman Şah’ın işini kolaylaştırmıştı. Büyük Selçuklu tahtında ve hâkimi olduğu sahada kendisine hayat hakkı tanınmayan Süleyman Şah, siyasi kariyeri ve soyunun geleceği için yeni bir kapı açtı ve 1075 yılında İznik’i fethederek Türkiye Selçukluları devletinin de temelini attı. İznik’i yeni kurduğu devletin başkenti yapan Süleyman Şah, Bizans İmparatorluğu için Nikephoros Bryennios, Nikephoros Botaneiates ve İmparator Mikhail Doukas arasındaki taht kavgasından da yararlanarak kısa süre içerisinde ülkesinin sınırlarını Marmara ve Karadeniz sahillerine ulaştırdı. Bursa havalisini ve Kocaeli’yi ele geçirip Üsküdar ve Kadıköy’e kadar ilerledi ve Boğaz’dan geçen gemilerden vergi almaya başladı. Bu arada onun bölgedeki hâkimiyeti Sultan Melikşah tarafından da onaylanmış, Sultan bu hareketiyle Anadolu’da bir Selçuklu varlığını kabul etmiş, Abbasi Halifesi el-Kaim Biemrillah da Süleyman Şah’a “Nâsirüddevle” ve “Rükneddin” lakaplarını vermişti. Süleyman Şah’ın kazandığı başarılar ve bölgedeki hâkimiyetini iyice pekiştirmesi üzerine 1081 yılında Bizans tahtına çıkan İmparator I. Aleksios elçiler gönderip kendisine barış teklif etti. İmparator, Süleyman Şah’tan yüksek vergi vermesi karşılığında sınırlarını Dragos Deresi’ne kadar çekmesini teklif ediyordu. Bu teklif, bölgedeki hâkimiyetinin yeterince pekiştiğini düşünen Süleyman Şah tarafından kabul edildi. Süleyman Şah’ın İmparator’un yaptığı bu barış teklifini kabul etmesinin asıl nedeni ise kendisi için âdeta bir kızıl elmaya dönüşmüş olan Büyük Selçuklu tahtını ele geçirme hevesiydi. Büyük Selçuklu tahtına uzanan yol ise öncelikle Suriye’nin ele geçirilmesinden geçiyordu. Süleyman Şah bu amaçla vakit geçirmeden güneye doğru hareket etti.

    Ayn_Seylem_4) Selçuklu3
    Selçuklular’ı savaşa giderken gösteren bir tasvir.
    KAYNAK: HISTORYMAPS

    Süleyman Şah’ın Güneye Yönelişi ve Antakya’nın Fethi
    Sultan ünvanını kullanan Süleyman Şah, Çukurova bölgesine gelerek Ermenilerin hâkimiyetindeki Tarsus, Adana, Misis ve Anazarba’yı ele geçirip Malatya’yı vergiye bağladıktan sonra İznik’e döndü. Ertesi yıl, oğlu Kılıç Arslan’ı da yanına alarak büyük bir orduyla yeniden güneye indi. Süleyman Şah 12 Aralık 1084 yılında Antakya’yı ele geçirdi. Mar Cassianus Kilisesi’ni camiye çevirip 17 Aralık 1084 yılında bu yeni camide 110 müezzin tarafından okunan ezandan sonra cuma namazı kıldı. Bu davranışının şehirdeki İslam ve Selçuklu hâkimiyeti açısından büyük önemi vardı. Süleyman Şah, Antakya’yı ele geçirdiği sırada yerli halka gayet iyi davranmış, mallarının yağmalanmasına engel olmuş hatta onların ricası üzerine Meryem Ana ve Saint Georgios isimlerini taşıyan iki kilisenin inşasına da izin vermişti. Antakya’nın fethi gerek İslam dünyasında gerekse Selçuklu başkentinde büyük yankı uyandırmıştı. Sultan Melikşah bu fetihten memnun olmakla birlikte kardeşi Tutuş’u bölgeye göndermeyi de ihmal etmemişti. Bu, büyük Sultan’ın, günden güne daha da güçlenen Süleyman Şah’ın asıl hedefinin ne olduğunu çok iyi anladığını gösteriyordu.

    Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu Oğulları Arasında Yeni Bir Savaş
    Gerçekten de Süleyman Şah, Antakya’dan sonra Bağras, Samandağı, İskenderun, Darbesak, Artah, Hârim, Tell Başir, Antep, Elbistan, Maraş, Göksun, Behisni (Besni) ve Ra’ban’ı hâkimiyeti altına almış, ardından Halep’e doğru ilerlemeye başlamıştı. Bu fetihlerle birlikte Süleyman Şah’ın devletinin sınırları Marmara Denizi’nden Fırat Nehri’ne kadar uzanmıştı. İlerleyişini sürdüren Süleyman Şah, 20 Haziran 1085’te Selçuklular’ın Musul emiri Müslim’i öldürdü. Artık Halep’i alması an meselesiydi. Ancak bu sırada Şam’a hükmeden ve Suriye’de bir Selçuklu devleti kuran Alp Arslan’ın oğlu ve Melikşah’ın kardeşi Tutuş da Halep’e hâkim olmak istemekteydi. Yanına ünlü komutanlardan Artuk Bey’i de alan Tutuş’un bölgeye gelmesi Mikail Oğulları ile Arslan Yabgu oğulları arasında yeni bir savaşı da kaçınılmaz hâle getirdi.


    “1086 yılının haziran ayı başlarında selçuk bey’in torunları bu kez halep yakınlarındaki ayn seylem’de karşı karşıya geldi. yapılan savaş süleyman şah’ın yenilgisiyle sonuçlandı.”

    1086 yılının Haziran ayı başlarında Selçuk Bey’in torunları bu kez Halep yakınlarındaki Ayn Seylem’de karşı karşıya geldi. Yapılan savaş Süleyman Şah’ın yenilgisiyle sonuçlandı. Süleyman Şah’ın ordusundaki Türkmenler karşılarında Türkmen Beyi Artuk’u görünce onun safına geçmişti. Ayn Seylem Savaşı Süleyman Şah’ın sonu oldu. Oğlu Kılıç Arslan esir edilip Isfahan’a gönderildi. Selçuklu kaynakları Süleyman Şah’ın ölümüyle ilgili iki rivayete yer verir. Bir rivayete göre, hayatında ilk defa yenilgi alan kahraman Süleyman Şah, bu yenilgiyi hazmedememiş, Tutuş’un barış teklifini reddetmiş, ıssız bir yere çekilerek bıçağını kalbine saplamak suretiyle intihar etmişti. Diğer bir rivayete göre ise Süleyman Şah savaş sırasında çarpışırken öldürülmüş, Tutuş savaş meydanını gezerken, askerlerinin yakut ve som altınla işlenmiş zırhı bulunan bir ceset gördüklerini söylemesi üzerine, “Bu Süleyman Şah’a benziyor, ayakları benim ayaklarım gibi, Selçuk oğullarının ayakları birbirine benzer.” diyerek onu teşhis etmişti. Tutuş’un cesedin başında ağlayarak söylediği, “Biz Mikail oğulları sizlere zulmettik, sizleri bizden uzaklaştırıp işte böyle öldürüyoruz.” şeklindeki sözleri âdeta amcaoğullarının hâkimiyet mücadelesindeki hissiyatının da bir yansıması gibiydi. Süleyman Şah’ın cenazesi savaş meydanından alınarak Halep Kapısı’na defnedildi. #

  • Dünya’nın Dönüş Günü

    Dünya’nın Dönüş Günü

    Bugün Dünya’nın Dönüş Günü! Gezegenimizin her 24 saatte bir kendi ekseni etrafında döndüğünün keşfini kutladığımız bu özel gün, doğanın işleyişine dair hayranlık uyandıran bir gerçeği hatırlatıyor. Dünya’nın dönüşü sayesinde günler, geceler, mevsimler, yıllar, rüzgârlar ve yağmurlar mümkün hale geliyor.

    4dbaf731-445a-450a-7898-82bfcab2d2c4

    Dünya’nın döndüğü eksen, Kuzey Kutbu ile Güney Kutbu’nu birleştiren hayali bir çizgidir. Bu eksen üzerinde, gezegenimiz her 24 saatte bir tam tur atar ve bir gün 24 saat olarak kabul edilir. Dünya’nın Güneş etrafında dönüşü ise 365 günden biraz fazla sürer; bu yüzden bir yıl 365 gün olarak hesaplanır.

    Dünya’nın Dönüş Günü, Fransız fizikçi Leon Foucault’un, 1851 yılında kendi icadı olan Foucault Sarkacı ile Dünya’nın dönüşünü kanıtladığı günün yıldönümünde kutlanmaktadır. Foucault Sarkacı, çoğu bilim müzesinde görülebilir ve Dünya’nın dönüşünü görsel olarak açıklar.

    Bu bilimsel buluş, yalnızca fizik dünyasında değil, edebiyat alanında da yankı uyandırmıştır. Ünlü İtalyan yazar Umberto Eco, 1988 yılında yayımladığı “Foucault Sarkacı” adlı romanında, dinsel kökenli irrasyonel düşüncenin, pozitif bilim ve laik düşünce karşısındaki yenilgisini işler. Roman, Foucault’un adını taşırken, bilim ve düşüncenin zaferini edebi bir dille anlatır.

    Dünya’nın Dönüş Günü, sadece bir bilimsel keşfin yıldönümü değil, aynı zamanda yaşamın sürekliliğini sağlayan bu doğal sürecin önemini anlamak için de bir fırsattır. Bugün, gezegenimizin bu hayranlık uyandıran işleyişine bir kez daha teşekkür etme zamanı!

       

  • Savaş Meydanında Can Veren Hükümdarlar

    Savaş Meydanında Can Veren Hükümdarlar


    tarih denince savaş, savaş denince komutanlar, hükümdarlar, liderler akla gelir. bu da kazanılan, kaybedilen savaşları; kurulan, yıkılan devletleri; yaralanan, ölen hükümdarları, sultanları hatırlatır. devletlerin kuruluşundan bugüne kahramanlıklarıyla, cesaretiyle toplumların hafızasında yer etmiş pek çok hükümdar, lider vardır. bir de savaş meydanlarında ölenler… “savaşarak ölmek kahramanların en önemli özelliğidir.” diyerek çin hâkimiyetini reddeden çi-çi kağan, mö 35 yılında çinlilerle yaptığı savaş sırasında, sultan ı. murad ise birinci kosova savaşı’ndan sonra savaş meydanını gezerken öldürülmüştür.

    Savaş Meydanında Can Veren  Hükümdarlar
    Kosova zaferinden sonra Sultan Murad’ın Sırp Miloş Obiliç tarafından şehit edilmesi…
    FOTOĞRAF: İBB ATATÜRK KİTAPLIĞI ARŞİVİ

    Tarih meraklısı bir okuyucunun en fazla ilgisini çeken konular kahramanlık hikâyeleridir. Kadim zamanlardan itibaren gerek Antik Çağ uygarlıkları ve Roma’da gerekse Bozkır kavimleri yahut İslam devletlerinde kahramanlıklarından söz edilen hükümdarlar, komutanlar, askerler, kadınlar tarih yazarlarının eserlerinde kendilerine haklı bir yer bulmuşlardır. İşte bu sebepten olsa gerek Thomas Carlyle tarihin asıl aktörlerinin kahramanlar olduğunu dile getirmiştir. Hemen her dönemde kahramanlıkları, cesareti ve savaşçılıklarıyla öne çıkmış şahsiyetler, hayatlarını daha sakin ve barış içerisinde geçiren akranlarına nispetle daha fazla övgü ve itibara mazhar olmuştur. Mesela İslam âleminde Hz. Hamza’yı ve Hz. Ali’yi öne çıkaran başlıca hususiyetleri savaş meydanlarındaki cesaret ve kahramanlıklarıdır. Roma’da gladyatörler hemen her dönemde hayranlık uyandırmıştır.

    Hukumdarlar_Fatih kitabindan foto - Bellini 1480
    Fatih Sultan Mehmed

    Devlet yöneticileri söz konusu olduğunda da onların korkusuz, cesur ve savaşçı olanları çok daha fazla rağbet görmüş, başarıları nesiller boyunca anlatılagelmiş, aynı aileye mensup olsalar bile diğer hükümdarlara göre daha fazla itibar görmüşlerdir. Mete Han, Bumin Kağan, Kapgan Kağan, Gazneli Mahmud, Sultan Alp Arslan, Çaka Bey, Celâleddin Harezmşah, Cengiz Han, Aydınoğlu Umur Bey, Orhan Gazi, Timur, Yıldırım Bayezid, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, Napoleon gibi büyük hükümdarları diğerlerinden farklı kılan büyük ölçüde savaşçı karakterleri olmuştur. İslamiyet öncesi dönemden itibaren savaş meydanında can vermek savaşçı bir karakter için en büyük ödül ve şeref vesilesi kabul edilmiş, İslamiyet ile birlikte şehadet anlayışının da öne çıkmasıyla vatan, millet ve din uğruna can vermek en kutsal ve övünülesi hadise olarak görülmüştür.

    Tarih, sınırlarını genişletmek, mensup olduğu dini çok daha geniş kitlelere yaymak, ülkelerinin ekonomik çıkarlarını savunmak, halkın huzur ve refahını artırmak amacıyla savaşlar yapan hükümdarların kahramanlık hikâyeleriyle doludur. Hükümdarlar savaşlar kazanıp fetihler yaptıkça güç ve kudretlerini daha da artırmış, gönderdikleri fetihnamelerle başarılarını dost düşman tüm ülke hükümdarlarına duyurmuş, böylelikle müjde ve gözdağını bir arada muhatabına iletme yolunu tercih etmiştir. Kazanılan her zafer, güç ve kudretin biraz daha artması anlamına gelmekteydi. Bu zafer bilhassa kudretli hükümdarlar karşısında kazanılmış ise daha da anlamlı hâle geliyordu. Bununla birlikte yapılan her savaş mutlak bir hâkimiyet anlamına gelmemekteydi. Bazen kesin zafer hedefiyle yapılan bir savaş bir devletin yahut bir hükümdarın iktidarının sonunu getirebiliyordu.

    “Savaşarak Ölmek Kahramanların En Önemli Özelliğidir”
    Tarih boyunca büyük başarılar elde etmiş nice kudretli hükümdarın aldığı bir yenilgi neticesinde savaş meydanında öldürülmek suretiyle iktidarını kaybettiğine şahit olunmuştur. Gerek Batı gerekse Doğu dünyasında bu şekilde hayatını ve iktidarını kaybeden pek çok isim sayılabilir. Batı Hun hükümdarı Çi-çi Kağan Türk tarihinin bu konudaki başlıca isimleri arasında yer alır. Kardeşi Ho-Han-Yeh’in Çin hâkimiyeti altına girme teklifini, “Hunların geleneğine göre esasen güçlü olmak yüceltici, hizmet etmek ise küçültücüdür. Hunlar at üzerinde devlet kurmuşlar, dolayısıyla bütün kavimler arasında saygınlık kazanmışlardır. Savaşarak ölmek kahramanların en önemli özelliğidir.” sözleriyle reddeden Çi-Çi Kağan, MÖ 35 yılında Çinlilerle yaptığı savaş sırasında öldürülmüştü.

    BsFiliz
    Avrupa Hun Devleti Haritası.
    FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS

    Roma’da Türk Korkusu: Hun İmparatoru Dengizik’in Kesik Başı İstanbul’da
    Savaş meydanında öldürülen bir diğer Hun hükümdarı ise Macaristan/Peşte merkezli bir devlet kuran ve dönemin yazarları tarafından “Tanrı’nın Kırbacı” olarak adlandırılan Avrupa Hun İmparatoru Attila’nın oğlu Dengizik’ti. Dengizik 467 yılından itibaren I. Leon idaresindeki Doğu Romalılar ile sınır bölgesinde bazı anlaşmazlıklar yaşamaktaydı.

    467 senesinin kışında Dengizik Konstantinopolis’e saldırmaya karar verdi. Bu savaşı onaylamayan kardeşi İrnek ile yollarını ayıran Dengizik, Aşağı Tuna ve Kıpçak bozkırları arasında yayılan Hun boylarının da desteğiyle donmuş Tuna Nehri’nin üzerinden geçerek Batı Transilvanya’ya girdi.

    Moğolistan : Orhun Yazıtları (Kül Tigin)
    Orhun Yazıtları: Taşlar üzerine yazılmış tarih…

    Söz konusu bölge Got asıllı General Anagastes tarafından idare edilmekteydi. İlerleyişini sürdüren Dengizik Moesia’ya geldiğinde Anagastes’in ordusuyla karşılaştı. Tecrübeli Anagastes, ovada savaşmak yerine Hunları bir boğaza çekmeyi planlamıştı. Plan tam da istediği gibi işledi. Roma ordusunun peşinden giden Dengizik tuzağa düştüğünü anladığında iş işten geçmişti. Ordusunu bu baskından sağ salim kurtarmak için barış teklif ettiyse de istediği neticeyi alamayınca savaş kaçınılmaz oldu. Yapılan savaş Dengizik idaresindeki Hunların kesin mağlubiyetiyle sonuçlandı. Bu yenilgi Roma dünyasındaki Attila kâbusunun bir ölçüde sona ermesi anlamına da geliyordu. Aldığı bu yenilgi nedeniyle kaybettiği iktidarını kurtarmak isteyen Dengizik, 469 yılında bir kez daha Anagastes’in karşısına çıktı. Ancak bu savaş öncekine oranla çok daha kötü seyretti ve kısa sürede ordusu dağılan Dengizik, savaş meydanında Romalılarla çarpışırken öldürüldü. Kesik başı Konstantinapolis’e gönderildi ve Hipodrom’da bir mızrağın ucuna konularak halka gösterildi. Bu savaş sadece Dengizik’in değil Avrupa Hun Devleti’nin de sonunu getirdi.


    “dengizik, savaş meydanında romalılarla çarpışırken öldürüldü. kesik başı konstantinapolis’e gönderildi ve hipodrom’da bir mızrağın ucuna konularak halka gösterildi. bu savaş sadece dengizik’in değil avrupa hun devleti’nin de sonunu getirdi.”

    Kardeş Kılıcıyla Gelen Ecel
    Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık dört yıl sonra İznik merkezli olarak kurulan Türkiye Selçuklu Devleti’nin üç hükümdarı savaş esnasında yahut hemen akabinde ölümle yüzleşmişti. Savaş meydanında öldürülen Selçuklu hükümdarlarından ilki Türkiye Selçukluları’nın kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’tı. Sultan Melikşah’ın Büyük Selçuklu tahtında olduğu dönemde Urfa ve civarındaki Türk akınlarına katılan ve daha sonra İznik’e gelen Süleyman Şah, kısa süre içerisinde Marmara ve Karadeniz hattını kontrol altına aldı. Öyle ki Selçuklu ordusu kısa süre içerisinde Üsküdar ve Kadıköy’e kadar ilerledi. 1082 yılında yapılan antlaşma ile yüklü miktarda verilen vergi karşılığında yapılan Dragos Suyu Antlaşması’yla iki devlet arasında sınır kabul edildi. Bu şekilde hâkimiyetini Bizans Devleti’ne kabul ettiren ve Sultan ünvanını alan Süleyman Şah, asıl hedefi olan Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek amacıyla Anadolu’nun güneyine doğru ilerledi. Tarsus, Adana, Misis, Anazarba’yı (Anazarva) ele geçirdikten sonra Malatya’yı vergiye bağladı. Ertesi yıl tekrar bölgeye sefer düzenleyen Süleyman Şah, 12 Aralık 1084’te Antakya’yı ele geçirdi. Şehirdeki Mar Cassianus Kilisesi’ni camiye çevirdi. Bu arada Antakya’daki Hristiyanların isteği üzerine Meryem Ana ve Saint Georgios Kilisesi’ni inşa ettirmeyi de ihmal etmedi. Antakya’nın fethi Süleyman Şah’ın kudretini daha da artırmış, bölgede güçlü bir Selçuklu hâkimiyeti tesis etmesini sağlamıştı. Kısa süre içerisinde Samandağ, İskenderun, Hârim, Tel Beşir, Göksun, Maraş, Behisni (Besni) de Selçuklu hâkimiyeti altına girdi. Elde edilen bu başarılar Suriye bölgesinin hâkimi ve aynı zamanda Sultan Melikşah’ın kardeşi olan Tutuş’u tehdit ve tedirgin etmeye başlamıştı. 1085 baharında Süleyman Şah’ın Halep üzerine yürümesi, kardeş iki aile arasındaki ilişkiyi “hükmü artık kılıcın vereceği” bir noktaya getirmişti. Uzun süre şehri savunan kale hâkimi çareyi Tutuş’tan yardım istemekte bulmuştu. Ertesi yılın baharında harekete geçen Tutuş, Ayn Seylem’de Süleyman Şah’ın ordusuyla karşılaştı. İki Selçuklu ordusu arasındaki savaşın galibi Tutuş oldu. Savaş meydanında ölü bulunan çok sayıdaki Selçuklu askeri arasında altın işlemeli zırhı ve sultanlara has giysisiyle biri hayli dikkat çekmişti. Bu durum savaşan Tutuş’a haber verildiğinde koşarak cesedin başına gelmiş, Süleyman Şah’ı tanımış ve cesedine sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.

    Hukumdarlar_Gıyaseddin Keyhüsrev_in sikkesi 2
    Hükümdar Gıyaseddin Keyhüsrev’in sikkesi.
    WIKIMEDIA COMMONS, FOTOĞRAF: KAFKA LIZ 

    Süleyman Şah’ın nasıl öldüğü sorusu sonraki yıllarda hayli tartışıldı. Bir rivayete göre, savaş sırasında Tutuş’un askerleri tarafından öldürülmüş, bir rivayete göre de savaşı kaybedeceğini anlayıp savaş meydanından kaçarken atıyla birlikte uçurumdan düşmüş, daha ilginç bir rivayete göre ise daha önce hiçbir savaşı kaybetmediği için bu yenilgiyi içine sindiremeyip bir kenara çekilerek bıçağını kalbine saplamak suretiyle intihar etmişti.
    Süleyman Şah’tan sonra Selçuklular’ın başına geçen, Haçlılar ve Bizans karşında verdiği başarılı mücadeleleriyle tanınan oğlu I. Kılıç Arslan da babasıyla benzer bir kaderi paylaşmıştı. O da Anadolu’nun büyük bir bölümünü kontrol altına aldıktan sonra yönünü Musul ve Kuzey Suriye’ye çevirmiş, ancak 1107 yılında burada Selçuklu kumandanlarından Çavlı ile yaptığı savaşı kaybedince atını sürdüğü Habur Nehri’nde boğulmak suretiyle iktidarını kaybetmişti.

    Savaş meydanında can veren bir diğer Türkiye Selçuklu hükümdarı ise I. Gıyaseddin Keyhüsrev idi. Anadolu’daki Selçukluların kudretli döneminin başlangıcının başlıca mimarı olan ve Kayseri’deki meşhur Gevher Nesibe Darüşşifası’nın da banisi olan Keyhüsrev, Bizans İmparatoru Thedoros Laskaris ile 1121 yılı Haziran’ında yaptığı Alaşehir Savaşı’nı kazanmak üzereyken bir Rum askeri tarafından öldürülmüştü.

    Hukumdarlar_2) Gevher Nesibe Sultan Darüşşifası 1
    Gevher Nesibe Sultan Darüşşifası, Kayseri.
    WIKIMEDIA COMMONS, FOTOĞRAF: R PRAZERES

    Zaferden Ölüme: Sultan I. Murad
    Osmanlıların kuruluş döneminin en kudretli padişahı Sultan I. Murad da savaş meydanında can veren hükümdarlardan birisiydi. Edirne başta olmak üzere Rumeli coğrafyasının büyük bir bölümünün Osmanlı hâkimiyeti altına girmesini sağlayan, elde ettiği başarılarıyla Bizans, Sırp ve Bulgar devletlerini baskı altına alan Sultan I. Murad, 1389 yılında Sırp kralı Lazar idaresindeki Sırp, Bosna, Hırvat, Arnavut, Bulgar, Macar ve Çek askerlerinden oluşan ittifakı ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Bu zafer Balkan coğrafyasında Osmanlı hâkimiyetinin kalıcı hâle gelmesini sağlamış ancak kudretli hükümdarın hayatına mal olmuştu. Osmanlı kaynaklarının aktardığına göre galibiyet sonrası savaş meydanını gezen Sultan Murad, yerdeki yaralılar arasına gizlenen ve bir isteği olduğunu söyleyerek yanına yaklaşan Miloş Obiliç’in hançer darbesiyle şehit edilmişti.

    Tarih boyunca savaş meydanlarında ölen hükümdarlar elbette burada bahsedilenlerle sınırlı değildir. 589 yılında çıktığı bir sefer sırasında alnından okla vurulan Doğu Göktürk hükümdarı Baga Kağan; İstanbul’da Bozdoğan kemeri olarak bilinen meşhur Valens kemerini yaptıran Doğu Roma’nın kudretli imparatoru, 378 yılındaki Hadrianapolis Savaşı’nda öldürülen Roma İmparatoru Flavius Iulius Valens; Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi sırasında sur içinde savaşarak can veren Bizans İmparatoru XI. Konstantin Paleologos girdikleri savaşlarda hem canını hem de iktidarını kaybeden hükümdarlar arasında yer almaktadır. #

  • Amerika’da çaylar döküldü: Bağımsızlık demleniyor…

    Amerika’da çaylar döküldü: Bağımsızlık demleniyor…

    Britanya’nın sömürgeciliğine karşı, Amerika kıtasındaki İngiliz asıllı yerleşimcilerin başlattığı protesto hareketi; iktisadi/mali bir karara karşı çıkmaktan çok, siyasi, sosyolojik, hattâ anayasal haklarla ilgili çok daha derin bir tepkinin ifadesiydi. Gemilerdeki çaylar denize boşaltıldı. Bu, 2 yıl sonra başlayacak bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olacaktı.

    Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın (1775-1783) başlamasından sadece 2 sene önceydi. Massachusetts Körfezi’nde, Boston limanı açıklarındaki 3 geminin ürünlerinin denize dökülmesi iktisadi/mali bir kararı protesto gibi görünüyordu ama; aslında siyasi, sosyolojik, hattâ anayasal haklarla ilgili çok daha derin bir tepkinin ifadesiydi. Büyük Britanya Krallı-ğı’nın Kuzey Amerika’da bulunan, Atlas Okyanusu kıyısına dizilmiş 13 kolonisi 18. yüzyılda hem nüfusça hem de ekonomik olarak çok büyümüştü; 1750’lerde yaklaşık 1.5 milyon nüfusu vardı. Bu 13 kolonide köle oranı 5’te 1, kuzeydeki kolonilerde ise 12’de 1’di; Britanya’nın gayrisafi yurtiçi hasılasının %40’ı bu 13 koloniden geliyordu.

    Samuel Adams
    Siyasetçi Samuel Adams ve tüccar John Hancock “Boston Çay Partisi”nin hazırlayıcı ve uygulayıcılarındandı.
    John Hancock

    Bu kolonilerde yaşayanlar, kendilerini tıpkı Britanya’da yaşayanlar gibi eşit “İngiliz tebaa” olarak görüyorlardı. Bir süredir, özellikle temsiliyetle ilgili 1689 İngiliz Haklar Bildirgesi’ne göre, bu insanların Londra’daki parlamentoda neden temsil edilmediğiyle ilgili bir memnuniyetsizlik vardı. Bu memnuniyetsizlik, 7 Yıl Savaşları (1756-1763) ve Amerika kıtasında Fransızlara karşı gerçekleşen Fransız ve Kızılderili Savaşı (1754-1763) sonrasında daha da büyüdü; zira krallık bu savaşlardan galip ayrılsa da kasası tamamen boşalmıştı. Ayrıca krallığın en önemli ticari aktörü olan Doğu Hindistan Şirketi’nin işleri savaş döneminde çok zarar görmüştü.

    Savaşlardan zarar gören ekonomiyi düzeltmek adına İngiliz parlamentosu ardı ardına kolonilere ve buradaki ticarete vergiler getirdi (Şeker Yasası 1764, Damga Yasası 1765…). Son olarak 1773 Mayıs’ında Doğu Hindistan Şirketi’ne çay ticareti konusunda önemli bir ayrıcalık getiren hattâ tekel özelliği veren “Çay Yasası”, kolonilerde krallığa bağlılıkla ilgili büyük tereddütler oluşturdu. “Temsiliyet olmadan vergilendirme olmaz” (No taxation without presentation) düşüncesi, “vatanseverler” olarak adlandırılanların temel motivasyonlarından biriydi. Yani “anavatandakiyle eşit bir İngiliz olarak eğer vergi ödüyorsam, mecliste benim de temsil edilmem gerekli”, ayrılıkçıların en önemli düsturu olmuştu.

    Anavatanda ise Hazine’nin kolonileri korumak için kullanıldığı ve bunun karşılığında kolonide-kilerin de ellerini ceplerine atmaları gerektiği görüşü hakimdi. Ayrıca yine İngiliz parlamentosunda, kolonilerdeki nüfusun “zahiri” olarak temsil edildiği (“virtual representation”) görüşü hakimdi. Buna göre parlamentodaki temsilciler, kolonilerden seçilmemiş olmalarına rağmen oradaki İngiliz tebaanın da haklarını mecliste savunduklarını iddia ediyorlardı.

    13 koloni ile İngiliz meclisi arasındaki tüm bu karşıtlıklar, Boston Limanı’na gelen 3 geminin içindeki çayların denize dökülmesiyle somut bir hâle gelecekti. Boston’un gösterdiği bu ilk tepki, bağımsızlık hareketinin organize olmasının yolunu açacaktı.

    TarihteBuAy-3
    Çay sandıklarının denize dökülmesini tasvir eden gravür, William Cooper’ın 1789 tarihli The History of North America eserinden (Kongre Kütüphanesi).

    1773’teki Çay Yasası, ‘kaçak çay’ ticaretini kırmak için çıkmıştı

    Britanya’nın 1763 sonrası çıkardığı yasalar, kolonilerden elde edeceği vergileri arttırmak ve krallığın en önemli ticari kurumu olan Doğu Hindistan Şirketi’nin çıkarlarını korumak üzerine kuruluydu. “Çay Yasası”ndan önce “Townshend Yasaları” (1767-1768), çay ve başka ürünler üzerinden bunu ancak sağlayabiliyordu. Çay ise satılan tüm ürünler arasında ticari değeriyle en önemli ürün olarak dikkati çekiyordu: 1768’de Doğu Hindistan Şirketi’nin toplam cirosunun %48.3’ü çaydan geliyordu.

    TarihteBuAy-4
    1973’te ABD Posta İdaresi, Boston Çay Partisi’ni konu alan 4 puldan oluşan bir set yayımlamıştı.

    Büyük bir nüfusun olduğu bu 13 koloni çay için önemli bir pazardı; fakat bu pazarda Hollandalı tüccarların sattığı “kaçak çay” baskındı (Britanya ve kolonileriyle arasındaki ticareti düzenleyen ve ticari gelirin imparatorluk içerisinde kalmasını sağlayan “Seyir Yasaları”na göre yabancı tüccarların getirdiği/sattığı ürünler kaçak statüsündeydi). Tahminlere göre 1770’lerin başında Hollandalı tüccarlardan yıllık yaklaşık 3.15 milyon kilogram “kaçak çay” Kuzey Amerika’ya geliyordu ve bu miktar, 13 koloninin tüketiminin neredeyse yarısıydı.

    Mali olarak zor durumda olan ve Britanya’daki depolarında tonlarca çayı olan Doğu Hindistan Şirketi’nin tek kurtuluşu, parlamentonun ona sağlayacağı vergi avantajı ve çay alanında verilecek bir tekel statüsüydü. 1773’teki “Çay Yasası” ile bunlar sağlandı; kolonilere çay satma hakkı artık sadece onlarda ve kolonilerdeki temsilcilerindeydi. Britanya’nın kolonilerdeki yerel ticarete yasa ve vergilerle bu denli müdahale
    etmesi; kendilerini eşit tebaa olarak gören ve “vatansever” diye adlandırılan Boston’da siyaset/ ticaretle ilgilenen kişileri öfkelendirdi. Aralarında -geleceğin ABD’sinin “kurucu babaları”ndan olan- siyasetçi Samuel Adams ile bölgenin en zenginlerinden tüccar John Hancock’un da bulunduğu bu kişiler, “Boston Çay Partisi”nin hazırlayıcı ve uygulayıcılarından olacaktı.

    Huzursuzluğun bir sebebi de yeni coğrafi hat idi

    Büyük Britanya’nın 1763’ten sonra ardı ardına koyduğu vergiler ve kolonilerdeki ticari hayata müdahelesi, çayla ilgili çıkan yasayla zirve yapmıştı. Yine 1763 sonrası ilan edilen bir “Kraliyet Bildirisi”, kolonilerdeki huzursuzluğun diğer bir önemli sebebiydi. Her ne kadar İngiltere, 7 Yıl Savaşları’nda Fransa’yı ve müttefiklerini mağlup edip Kuzey Amerika’da yeni topraklar edinse de, Kral 3. George hem İspanya ve Fransa gibi Avrupalı güçlere hem de Amerikan yerlilerine karşı yeni bir mücadeleye girmekten kaçınıyordu. Bu nedenle bir kraliyet bildirisi yayımlamış; 13 Koloni’nin batısına bir hat çekerek bundan sonra bu hattın ötesine yerleşim kurulmayacağını ilan etmişti. Halbuki koloni nüfusu gittikçe artmakta ve gelişen tarım sektörü için daha çok arazi gerekmekteydi. Koloni nüfusu ise, kendilerine daha önce yeni yerleşimler vaadedildiğini iddia ediyordu. Zengin ve nüfuzlu iş insanları olan arsa spekülatörlerinin faaliyetleri de bu hatla kısıtlanıyordu. 1768’de kolonilerde yaşayanların memnuniyetsizliğini azaltmak adına bu hat biraz daha batıya kaydırılsa da yeterli olmadı. Anavatandakilerin sadece vergiyle iktisadi hayata müdahalesi değil, yerleşimlerin genişletip genişletilemeyeceğine de karar vermesi huzursuzluğu arttıracak; önce “Boston Çay Partisi”ne sonra da Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na giden yolun taşlarını döşeyecekti.

    TarihteBuAy-5
    1973’te açılan Boston Çay Partisi Müzesi’nde çayların döküldüğü tarihî gemilerin tam ölçekli replikaları ve orijinal çay sandıkları sergileniyor. Boston Limanı’ndaki müzede gemilere çıkan ziyaretçiler, denize çay sandığı atıyorlar.
    TarihteBuAy-6

    ‘Boston Çay Partisi’ ismi sonraki yıllarda şekillendi

    TarihteBuAy-7
    Hadisenin yaşandığı 16 Aralık 1773’ün ertesi sabahında, denize dökülen çayların bir kısmının kıyıdan toplandığı şişe, Massachusetts Historical Society’de sergileniyor.

    Bugün “Boston Çay Partisi” denen protesto gösterisi, aslında şehrin önde gelen politikacıları, tüccar ve kaçakçılarının çok önceden organize ettiği, yani spontane olmayan bir hareketti. Hattâ çayları denize döken protestocuların giymiş olduğu yerli Mohawk kıyafetleri Britanya’ya karşı bir Amerikan kimliğinin ifadesiydi. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na giden yolda bir dönüm noktası olan bu gösterinin ismi ise çok daha sonraları konacaktı. Bu hadise, gerçekleşmesinden sonraki 10 yıllar boyunca “Boston Limanı’ndaki Çay İmhası” veya “Boston Çay Krizi” olarak anıldı; ilk defa 1820’ler ve 1830’larda ülkenin bağımsızlık tarihi yazılırken ve ABD’de artık ulusal bir bilinç oluşmaya başladığında vurgulandı; biraz da ironik olarak “Boston Çay Partisi” adıyla anılmaya başlandı.

    Boston’daki çay dökme eylemi tek örnek değildi

    Boston’daki eylem ilk ve en büyük olmakla beraber tek değildi. Bundan sonra 13 Koloni’nin farklı liman kentlerinde farklı metotlarla çayın ya limana indirilmesi ya da indirilmiş olan çayın satılması engellendi. Boston’u ilk olarak Philadelphia takip etti; Boston’daki gösteriden sadece birkaç gün sonra çay yükü olan gemi kıyıya yanaştırılmadı ve Britanya’ya geri gönderildi. Charleston’da ise depolara alınan çayın satılması önce engellendi; sonra buna el konuldu ve kolonideki tüccarlar tarafından satıldı. 1774’e gelindiğinde ise, sırasıyla New York, Annapolis, Edenton ve Greenwich (New Jersey) limanlarına getirilen çaylar ya yakıldı ya da bunların satılması engellendi.


  • 1. Savaş’ın bitişi: 106. yılda, ölen askerleri hatırlamak…

    1. Savaş’ın bitişi: 106. yılda, ölen askerleri hatırlamak…

    1918’de sona eren 1. Dünya Savaşı, asker-sivil 18 milyon insanın ölümüne yol açan bir dehşet dönemiydi. Her yıl Belçika’nın Ypres şehrinde, 11. ayın 11’inde, saat 11.00’de başlayan anma törenlerinde tüm ülkelerin kayıpları anılıyor, acılar paylaşılıyor ve gelecek için bir devamlılık umudu taşınıyor: Gelincikler hep yaşasın ve unutmayalım diye.

    Büyük Savaş, yani ikincisi çıktıktan sonra 1. Dünya Savaşı olarak anılan 191418 dönemi. Bugünkü dünyanın ve sınırların büyük ölçüde ortaya çıktığı; imparatorlukların çöktüğü; devrimlerin ve karşı devrimlerin birbirini izlediği ve 30’lu yıllardan itibaren tekrar felaketli günlere doğru gidildiği bir yakın tarih silsilesi. Gerek ülkemizi gerek Avrupa ve dünyayı doğru anlamak, nereden gelip nereye doğru gittiğimizi sorgulamak -eğer mümkünse değiştirebilmek- için, hiç değilse ana hatlarıyla bilmemiz gereken bir dönem.
    Bizim daha ziyade ve normal olarak doğu cephesini (Çanakkale-Ortadoğu) bildiğimiz 1. Savaş, batıda da çok büyük kayıplara, acılara yol açtı; 9 milyon civarında asker, bir o kadar da sivil hayatını kaybetti. Bu dehşet devri, 1918’de, 11. ayın 11’inde, saat 11.00’de yürürlüğe giren bir ateşkesle sona erdi. Biz de bundan 13 gün önce Mondros Bırakışması’nı (30 Ekim 1918) imzalamıştık; birkaç ay sonra İstiklal Harbi’ne doğru ilerleyen mücadelemiz başlayacaktı.

    Havadis
    11 Kasım’da Ypres’te yapılan anma törenleri ve gelincik sembolü.

    Savaş’ın bitişi, çok uzun zamandır Belçika’nın Ypres şehrindeki anma törenleriyle hatırlanıyor. Her ülkeden gelen torunlar, çocuklar, eski askerler, temsilciler, o günlerin acılarını hatırlayıp tüm hayatını kaybedenleri anıyor; gelecek için bir umut çiçeği taşıyor: Bir gelincik rozeti. Bu çiçeğin sembol olması, Kanadalı doktor-asker John McCrae’nin o dönem yazdığı meşhur “In Flanders Fields” (Flaman Ovasında) şiiri: “In Flanders fields the poppies blow/Between the crosses, row and row… (Gelincikler dalgalanır Flaman Ovası’nda/
    Uzanır sıra sıra haçların arasında…). Hayatını kaybeden askerlerin ağzıyla yazılmış bu şiir, bugün hayatta olanlara, geçmiş günleri unutmamalarını söylüyor.

    Bu seneki anma törenleri yine büyük bir katılımla Ypres’te, Menin Gate anıtı ve çevresinde yapıldı. 106. yıl anma törenleri hem hüzünlü hem güzeldi. Beni ise İskoç gaydalarından ziyade Türk devletinin basit bir çelenkle de olsa temsil edilmemesi hüzünlendirdi.

  • Reklam ve ürün yerleştirme Roma’da, arenada başladı

    Gladyatörlerle ilgili kafamızda görkemli, kanlı sahneler canlandırıyoruz ama, o anlı-şanlı dövüşçüler birbirlerine dalmadan önce oyunların sponsorlarına teşekkür ediyorlar. Kendi anlaşmaları uyarınca yerel radyo gibi “Octavius kuruyemişleri yediğim için rakipleri dövüyorum; dayak yemem ama Octavius yerim; Octavius kuruyemişleri Kemeraltı Çarşısı’nda” diye reklam yapıyorlar. “Cengaver Sıralı Otogaz Sistemleri“ anonsuyla..

    Lafa gelince en değerli şeyimizin zaman olduğu konusunda maşallah hepimiz hemfikiriz; ama açıkçası söylediklerimizi ciddiye alan bir uzaylı bizi bir süre uzaktan gözlemlese, “E iyi, bunlar bayağı varlıklı bir türmüş herhalde. Galaksilerarası seyahati de çoktan çözmüşlerdir. Bunlara yardım etmeye gerek yok; biz sağdan dönelim, Alfa Centauri’ye doğru yol alalım kaptan” der; biz de keriz gibi uzaylının nimetlerini en yakın rakibimiz Alfa Centauri sistemindeki arkadaşlara kaptırırız.

    Hafiza-2
    Fransız Ressam Jean-Léon Gérôme’un 1872 tarihli gladyatör tasviri (Phoenix Sanat Müzesi).

    Tabii eğer dünya tarihinden aklımda kalanlar ışığında düşünecek olursak, ne kadar iyi niyetli, en azından “özünde iyi ama çevresi kötü” ya da “tanısan çok seversin” türünde arkadaşlar olurlarsa olsunlar; dünyamızı ziyaret edecek olan uzaylıların ağzımızı-burnu-muzu kıracağına neredeyse kesinlik derecesinde eminim.

    Zira ne bileyim, aklımda kaldığı kadarıyla dünya tarihinde kendisinden biraz daha geri kalmış bir medeniyetle karşılaşanların, bu durumu kimi zaman binlerce yıl süren bir sömürü vesilesi hâline getirmediği hiçbir karşılaşma gelmiyor aklıma. Elbette bizim de aramızda bazı “uzaylı friendly” arkadaşlar var. Tıpkı Cortez’in gemileri kıyıya yaklaşırken “korkmayın, bu adamlar okyanusları aştı bize geldi, bize çok faydası olacak” diyen keriz Aztekli gibi. Veya “Hollandalılar çok fiyat kırıyordu, bu İngilizlerin gelmesi çok iyi oldu, çok da güzel oldu” diyen Anzavur kılıklı Kızılderili gibi. Valla ben kendi payıma, muhtemel bir uzaylı ziyaretinde saklanmayı tercih ederim.

    Dediğim gibi, hem zamanın ne kadar değerli olduğunu söylüyor hem de “itibardan tasarruf olmaz” diyerek bol bol harcıyoruz. Hesapta reklamlara vakit ayırmak istemediğimiz için, katır yükü para verip platformlardan film-dizi izliyoruz. Reklamcıyla aşık atmak kolay mı? Herifçioğlu haşırt diye yerleştiriyor ürününü diziye. Hattâ öyle bir yerleştiriyor ki, resmen oramıza-buramıza giriyor ekrandan ürünler. Bu ürün yerleştirme işinden rahatsız olduğumuzda da “bu yeni icat çıktı başımıza, eski reklamlar bile daha iyiydi” diyoruz demesine de, aslında bunun hiç de yeni bir şey olmadığını gözden kaçırıyoruz.
    Zira aklımda yanlış kalmadıysa tarihteki bilinen ilk ürün yerleştirmeler-reklamlar Roma’da gladyatörler tarafından yapılıyor. Gladyatörler birbirlerine kafa-göz dalmadan önce arenada toplanan kalabalığa hangi yağı kullandıklarını, hangi umumhaneye gittiklerini, hangi terziden giyindiklerini falan söylüyorlar.

    Yani biz kafamızda böyle görkemli, kanlı sahneler canlandırıyoruz ama o anlı-şanlı gladyatörler dövüşten önce oyunların sponsorlarına teşekkür ediyor, kendi anlaşmaları uyarınca yerel radyo gibi “Octavius kuruyemişleri yediğim için rakipleri dövüyorum; dayak yemem ama Octavius yerim; Octavius kuruyemişleri Kemeraltı Çarşısı’nda, Octavius kuruyemişleri, kuruyemişte bir marka!” diye reklam yapıyorlar. Dövüşler “Cengaver Sıralı Otogaz Sistemleri Gladyatörleri Sunar!” anonsuyla başlıyor falan.

    Hafiza-1

    Üstelik öyle harala-gürele “yiğidim bizim de namımız yürüsün” diye verilen reklamlar da değil bunlar. Aklımda kaldığı kadarıyla reklamveren-ler hangi arenada hangi dövüşe hangi sosyo ekonomik gruptan insanlar gidiyor falan onları da gayet dikkate alıyorlar. “Hasat mevsimidir, çok turist gelir” diye yerel ürünlerin reklamları artıyor. Zaten yanılmıyorsam oyunları da ona göre planlıyorlar “hmm, önümüzdeki ay Galatia’da turnuva varmış; Eskişehir’in Tatar’ı boldur, yardırın et ve rakı reklamlarını” ya da “A bak Pompeii turnuvası Kasım’da, biz bu Roma maçını başka aya alalım” falan gibi konuşmalar geçiyor toplantı odalarında.

    Yani ben de Kırkpınar güreşlerinde pehlivanların kıspetlerinde ürün yerleştirme gördüğümde şaşırmış, bu duruma biraz da bozulmuştum, ama esasen bu temaşa işinin temelinde reklam hep varmış meğer. Biz de keriz gibi hiç reklam almadan mizah dergisi çıkarmaya çalıştık durduk boşuna. “Cengaver Sıralı Otogaz Sistemleri”nin sunduğu Aklımda Kaldığı Kadarıyla Dünya Tarihi’ni okudunuz, iyi de ettiniz.

  • Dindar kesim ile ilericiler yanyana geldi: Kölelik bitirildi

    Dindar kesim ile ilericiler yanyana geldi: Kölelik bitirildi

    Britanya’nın 19. yüzyıl başlarında dünyadaki en güçlü devlet olarak köleliği yasaklaması ve ardından bu sistemi sürdüren ülkelere politik ve askerî müdahalelerde bulunması, köleliğin tüm dünyadan silinmesinde en belirleyici etken oldu. Bu süreçte hem din adamları hem de muhafazakar kesime muhalif Whig’ler ortak tutum aldılar.

    Bugün tanımladığımız hâliyle kölelik, daha çok Afrika kıtasından koparı­lıp özellikle Yeni Dünya’daki dev çiftliklerde/plantasyonlarda ve madenlerde karşılıksız-zorla ça­lıştırılma; 16. yüzyıldaki coğrafi, teknik ve denizcilik alanındaki gelişmeler (Atlantik’teki gelgit akıntılarına rağmen seyr ü sefer edebilen “karavela”ların ortaya çıkması) sonucu oluşmuş ve şekillenmişti. Atlantik köle tica­retine dayanan bu sistem, İngiliz gemici John Hawkins’in başla­masına önayak olduğu çok kârlı “üç köşeli ticaret”le zaman içinde zirve yaptı. Buna göre tekstil, rom ve mamul mallar İngiltere liman­larından Afrika kıyılarına ulaşır ve burada ürünler ya satılır ya da köleleştirilecek Afrikalılarla ta­kas edilir; gemiye yüklenen “kö­leler” Amerika’da satılır; buradan da alınan şeker, pamuk ve tütün Avrupa’ya getirilirdi. Bu ticareti kârlı hale getiren, köle ticare­tinden ziyade limanlar arasında gerçekleşen bu devridaim idi.

    Napolyon Savaşları’ndan (1803-1815) muzaffer çıkmış dö­nemin açık ara süper gücü olan Britanya’da, köle ticaretine ve kö­lelik sistemine karşı çıkılmasın­da ise farklı motivasyonlar vardı. Avrupalıların uzunca bir süredir hem Afrikalı siyahların hem de yeni tanıştıkları Amerikan yerli­lerinin “kendileri gibi insan” olup olmadıklarına dair tereddütleri vardı! Farklı atalardan (polygene­sis) gelen başka “insansı” varlık­lar olup olmadıkları, buna bağlı olarak da Hıristiyan olabilmeleri veya Hıristiyanca bir muamele hakedip haketmedikleri, kilisede, biliminsanları ve düşünürler ara­sında yaygın bir tartışma konu­suydu. Bu insanların kültürlerini ve sanatlarını daha çok tanıdıkça, Avrupa’da onların da kendileri gibi olduğu kanısı yaygınlaşmaya başlamıştı. O dönem bilim olarak kabul edilmeye başlanan biyolo­jinin ürettikleri de, yine bu insan­ların “beyazlar”la aynı kökenden geldiği iddiasını desteklemek­teydi. Hıristiyan din adamları da, Afrikalıların tıpkı Avrupa’daki kendi cemaatleriyle aynı oranda dine yatkın olduğunu gözlem­lemiş ve onların düşüncesi de bu insanların Hıristiyanlaşarak ruhlarının kurtulması(!) yönünde değişmişti.

    TarihteBuAy-3
    Atlantik köle ticaretini kârlı hâle getiren sadece kölelerin Yeni Dünya’da satılması değil, Avrupa-Batı Afrika-Amerika arasında yapılan çok boyutlu ticaretti.

    Biyologlar ve düşünür­ler açısından soydaşlarının/ insan soyunun köleleşmesi; Hıristiyanlar açısında da din­daşlarının köle olması kabul edilemezdi. Tüm bu bakışaçıları hem İngiliz toplumunda ve hem de ülkenin parlamentosunda kölelik karşıtı seslerin artma­sına neden oldu. Parlamenter William Wilberforce ve Thomas Clarkson gibi isimlerin başını çektiği kölelik karşıtı hareket; 1807’de köle ticaretinin yasak­lanmasını sağlayan yasanın ka­bulünü, ardından da 28 Ağustos 1833’te köleliğin İngiltere ve kolonilerinde yasaklanmasını getirdi. Buna rağmen, kölelerin gerçek anlamda özgürleşmesi ve beyazlarla eşit sayılması; hem Britanya’nın hem de diğer Avrupalı güçlerinin köleliği yoketmesi çok daha uzun bir süre sonunda gerçekleşecekti. Britanya’nın o dönemde dünya­daki en güçlü devlet olarak kö­leliği yasaklaması ve ardından köle ticaretini/kölelik sistemini sürdüren ülkelere politik ve as­kerî müdahalelerde bulunması, kölelik sisteminin tüm dünya­dan silinmesinde en belirleyici etken oldu.

    1-Britanya, köle ticaretini insani nedenlerle mi, siyasi nedenlerle mi yasakladı?

    Britanya kamuoyunda ve siyasetinde köle ticaretinin yasaklaması ve ardından köleliğin kaldırılmasıyla ilgili duyarlılığın oluşmasında iki karakterin katkısı çok bü­yüktü. Cambridge’te dinî bir eğitim alırken kölelik hakkın­da bir makale/kompozisyon yarışmasına katılan Thomas Clarkson’ın hayatı tamamen değişecek ve kendini bu konuya adayacaktı. Öncelikle Afrika’da görev yapmış misyoner din adamlarından köle ticareti hakkında korkunç hikayeler dinleyen Clarkson, buradan hareketle önce broşürler ha­zırladı, ardından kimi millet­vekillerini de ikna ederek bir dernek kurdu. İrtibat kurduğu milletvekilleri arasında bir zamanların “bon vivant”ı (sefa p…….i) Willam Wilberforce da vardı. Wilberforce, Avam Kamarası’nda lobi yapıp de­falarca kölelik karşıtı yasa­lar sunarken, Clarkson tüm Britanya’yı gezerek halka bu davayı anlattı ve köleliğin kaldı­rılması için imza kampanyaları gerçekleştirdi (1792’de 380 bin ila 400 bin arası imza. 1814’te ise 1.375 milyon imza).

    TarihteBuAy-1
    Esir edilmiş, köleleştirilmiş kadınlar, erkekler ve çocuklar. Cumberland- Virginia, 4 Mayıs 1862

    Bir yanda kölelik karşıtlı­ğıyla ilgili bu insani girişimler bilinmekle beraber, özellikle anti-kolonyal ve anti-kapitalist akademik literatürün geliştiği 2. Dünya Savaşı sonrası dönem­de, Britanya’nın tarihteki kö­lelik karşıtı tavrıyla ilgili farklı tezler ortaya atıldı. Gelecekte Trinidad&Tobago’nun kurucusu ve ilk başbakanı, Oxford mezu­nu Eric Williams; Britanya’nın geçmişteki köle karşıtlığında ve uluslararası siyasette köle ticaretini engellemesinde insa­ni sebeplerden ziyade ülkenin bundan fazla bir kâr etmemesi­nin ve kapitalist düzende ücretli emeğin daha kullanışlı olduğu yaklaşımının etkili olduğunu öne sürdü (bu argüman daha sonraları çokça tekrarlanan ve geliştirilen bir tez olmak­la beraber, Britanya’da bazı siyasilerin ve din adamlarının hem içeride hem başka ülke­lerde köleliğin kaldırılması için çıkarsızca çalışmaları da önemlidir).

    TarihteBuAy-2
    Hayatını köle ticaretinin ve köleliğin kaldırılmasına adayan William Wilberforce. Yasanın kral tarafından onaylandığını göremeden, 29 Temmuz 1833’te ölmüştü.

    2-Din adamlarıyla Whig’ler köleliğe karşı beraber hareket etti

    İngiliz misyoner din adamları hem Amerika’da hem Afrika’da siyahlar ve onların yaşadıkları insanlık dışı durumlar üzerine yaptıkları gözlemleri kaleme almaktaydı. Bu yazılar 18. yüzyıl ortalarında İngiltere’de basılıp okunmaya başlayınca, kamuo­yunda da kölelik konusunda bir duyarlılık ve bir tepki oluştu. Din görevlileri, broşürler-posterler hazırlamakta ve meydanlarda konuşmalar yaparak davala­rını toplumla paylaşmaktaydı.

    Özellikle Kuveykır (Quaker) din adamlarının ve cemaatinin başını çektiği Clapham Cemiyeti ile 1787’de kurulan “Köle Ticaretinin Kaldırılmasını Sağlama Cemiyeti” (Society for Effecting the Abolition of the Slave Trade) toplumda ve parlamentoda hayli etkindi. Bu cemiyetlerin Wilberforce, banker Henry Thornton ve Thomas Babington gibi kimi üyeleri aynı zamanda milletvekiliydi.

    TarihteBuAy-4
    Dönemin ünlü sanayicisi Josiah Wedgwood’un (1735-1790) ürettiği madalyon ve üzerindeki desen, kölelik karşıtı davanın yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendi. Madalyondaki siyahi figür şöyle yakarıyor: “Ben bir insan, bir kardeş değil miyim?”

    Dindar kesimin kölelik karşıtı müttefiki, bekleneceği üzere meclisteki muhafaza­kar grup olan Tory’ler değil ilerlemeci Whig’lerdi (sadece Wilberforce bir Tory idi). Bunun fiilî nedeni ise, Tory’ler arasında köle ti­careti yapan veya köleliğe bağlı işlerde yatırımları olan milletvekillerinin bulunması idi. Whig’ler ise özellikle Fransız Aydınlanması’ndan ve oradaki insan haklarıy­la ilgili gelişmelerden haberdar olan ilerlemeci milletvekillerinden oluşu­yordu. Bu ilginç ittifak, Fransız Devrimi’nden ve yaydığı fikirlerden gençliğinde hayli etkilenmiş olan ünlü Whig baş­bakan Charles Grey (Earl Grey çayına ismini veren Kont Grey) yönetiminde 1833’te meyvesi­ni verecekti. Din adamlarının etkisiyle kamuoyundan gelen baskıya dayanamayan Tory’ler ve zaten kölelik karşıtı olan Whig’lerin oylarıyla mecliste köleliğin kaldırılmasıyla ilgili yasa kabul edildi ve 28 Ağustos 1833’te de Kral 4. William tara­fından onaylandı.

    3-Köle sahiplerine yüklü bir tazminat ödendi!

    TarihteBuAy-5
    Dönemin ünlü sanayicisi Josiah Wedgwood’un (1735-1790) ürettiği madalyon ve üzerindeki desen, kölelik karşıtı davanın yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendi. Madalyondaki siyahi figür şöyle yakarıyor: “Ben bir insan, bir kardeş değil miyim?” Türkçede “İsyan!” adıyla gösterilen ve Marlon Brando’nun başrolünü üstlendiği “Burn!” filmi, Britanya’nın kölelik karşıtlığını 19. yüzyılın ortalarında nasıl kullandığını(!) anlatıyor.
     
     

    Onlarca yıldır geçirilemeyen köleliğin kaldırılmasıyla ilgili yasa parlamentoda kabul olun­duğunda bile, köle sahiplerini temsil eden milletvekillerinin itirazları sürmekteydi. Zira bu defa da köle sahipleri mağdur(!) olmuştu. Ellerindeki kölelerden artık faydalanamayacak olan bu grupların, “Batı Hindistan Yetiştiricileri ve Tüccarları Londra Cemiyeti” (London Society of West India Planters and Merchants) adlı lobi yapan bir organizasyonları mevcuttu. Bu cemiyetin girişimleri sonu­cu 1833 Köleliğin Kaldırılması Yasası’yla beraber köle sahip­lerine yüklü bir miktar tazmi­nat ödenmesi de kabul edildi. Kölelerini serbest bırakmak “zorunda kalacak” bu kişilere, o dönem İngiltere GSMH’sinin %4’üne denk gelen 20 milyon Pound ödenmesi kararlaştırıldı (bugünün değeriyle yakla­şık 6 milyar USD). 5 milyon Pound’luk kısmı direkt hazi­neden ödenirken, geri kalan 15 milyon pound Nathan Mayer Rothschild ve kayınbiraderi Moses Montefiore tarafından finanse edildi. Bu borçlar farklı dönemlerde yeniden yapılan­dırıldı ve vergi mükellefleri tarafından ödenmesi 2015’e kadar sürdü! (Borçların tahsil edilmesinin 182 yıl sürmesi meblağın büyüklüğünden değil, İngiliz hükümetlerinin bunları öderken kullandığı finansal araçlardan/teknik sebeplerden kaynaklandı).

    4-Britanya’da yasaklanması yetmedi, başka ülkelere de müdahale edildi

    Britanya, 1807 ve 1833’te çıkardığı yasalarla uluslararası arenada da kölelik karşıtlığının bayrak taşı­yıcısı olmuştu. Bu yasalarla aslın­da sadece İngiliz gemileri kontrol edilecekken, İngiliz donanması diğer ülke gemilerine de baskın­lar yaparak yaklaşık 1.600 gemiyi ele geçirdi ve 150 bin civarında Afrikalı kurtarıldı. Bu müdahale­lere, 1841’de Britanya’nın önder­liğinde Rusya, Prusya, Fransa ve Avusturya’nın imzaladığı “Afrika Köle Ticareti’nin Bastırılması Antlaşması” meşruluk kazan­dırmıştı. İngiltere, 1808-1870 arasında Batı Afrika Filosu (West Africa Squadron) ile uzunca bir dönem ülkenin dış politikasına yön veren Lord Palmerston’ın önderliğinde Afrika ve Amerika kıtasında yapılan Atlantik köle ticaretini tamamen engelleye­cekti.

  • Beyazıt Meydanı’nda kimyasal saldırı tatbikatı

    Beyazıt Meydanı’nda kimyasal saldırı tatbikatı

    AyinFotosu-2

    Türkiye 2. Dünya Savaşı’na katılmasa da hem savaş öncesinde hem de savaş sırasında pek çok şehirde geniş çaplı tatbikatlar düzenlenmişti. Fotoğraflar, savaşın arifesinde hava taarruzu ve düşmanın kimyasal silah kullanması ihtimaline karşı İstanbul’da ilk defa düzenlenen tatbikattan. Büyük fotoğrafta Beyazıt Meydanı’nda üzerinde “Boğucu Gazlı” yazan kağıtla yerde yatan kişi görülüyor. Küçük fotoğraftaysa gaz maskeli sağlık ekipleri, “zehirli gazdan etkilenmiş biri”ni polisler eşliğinde ambulansa taşıyor. Gerçekçi olması için savaş uçaklarının alçaktan uçup İstanbul’un bazı noktalarına “zararsız bombalar” attığı tatbikat sırasında, Aksaray’daki evinde uçaklardan korkup fenalaşarak Haseki Hastanesi’ne kaldırılan 65 yaşındaki Ayşe Şükrü hayatını kaybetmişti.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    AyinFotosu-1
  • Tatbikat değil gerçek yangın

    Tatbikat değil gerçek yangın

    AYIN-FOTOSU-2

    Fotoğraf Ankara’da yolda yürürken bir kamyonun yandığına tesadüfen tanık olan Akşam gazetesi foto muhabiri Abbas Goralı (1932-2002) tarafından çekilmiş. Goralı’nın kadrajı ve aksiyonu dondurduğu an, refleks makineler döneminde bir ustalık eseri ortaya koymuş. Kendisinin fotoğrafın arkasına düştüğü notta ise hadise şöyle özetleniyor: “Saat 15’te Sıhhiye (Lozan) Meydanı’ndan geçmekte olan ot yüklü bir kamyon, otların troleybüs tellerine dokunması üzerine ateş almıştır. Otların yanmağa başlamasından 5 dakika sonra itfaiye gelerek yangını söndürmüştür. Lozan Meydanı’nda trafik ½ saat aksamıştır.”

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    AYIN-FOTOSU-1