Kategori: Diplomasi Tarihi

  • Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    Son 3 yıldır İstanbul’da görev yapan Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov, Türkiye’deki diplomatik kurumlarda yaklaşık 18 sene çalışmış tecrübeli bir bürokrat. Türk dili ve tarihi konusunda da yüksek eğitim almış olan Buravov, Tükiye-Rusya ilişkilerinin tarihini ve özellikle Ukrayna ile devam eden sıcak çatışmanın bugününü ve geleceğini değerlendirdi.

    Sayın Başkonsolos, öncelikle bu harika Rusya Sarayı’nın tarihçesinden kısaca bahsedebilir misiniz?

    İlk olarak #tarih dergisinin bü­tün okurlarını saygıyla selamla­mak istiyorum. Rusya’nın İstan­bul Başkonsolosluğu’nun bulun­duğu sarayın ayrı ve enteresan bir tarihçesi var. Binanın bu­lunduğu topraklar 1730’lardan beri Rusya İmparatorluğu’nun Osmanlı İmparatorluğu’ndaki daimi resmî temsilciliklerinin bulunduğu yerdir. Önce kiralan­mış, sonra da satın alınmış bu arazi üzerinde çeşitli zamanlar­da bulunan yapılar, yangınlar sırasında veya zamanla tahrip edilmiş; bunların yerine gör­kemli bir sarayın inşa edilme­sine karar verilmiş. Bu inşaatı yapmak için daha önce Rusya’da da ün kazanan ve Rusya Sanat Akademisi üyeliğine kabul edi­len İtalyan asıllı İsviçreli mimar Gaspare Fossati, Rus Çarı 1. Ni­kolay tarafından 1837’de İstan­bul’a gönderilmiş. Sarayın inşa­at ve dekorasyon işleri 1845’te tamamlanmış ve Rusya İmpa­ratorluğu Büyükelçiliği burada faaliyet göstermeye başlamış­tır. Başkentin Ankara olmasının ardından (1924), bina SSCB ve daha sonra Rusya Federasyonu Başkonsolosluğu olarak faaliyet göstermiştir.

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün

    2019’da Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Türkiye ve Türkolojiye yakın ilgim, 1980’de Moskova’daki Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (MGIMO) öğrencisi olduğumda başladı. Profesyonel kariyerim­de Türkiye’deki diplomatik ku­rumlarda takriben 18 sene çeşitli görevlerde bulundum. Son 3 se­nedir de Rusya’nın İstanbul Baş­konsolosu olarak çalışmaktayım.

    Üniversitede aldığınız Türkoloji eğitiminin, Türkiye’de diplomat olarak görev yapmanıza katkıları neler oldu?

    MGIMO’da çeşitli konularda (Türkiye’nin tarihi, coğrafya­sı, siyaseti, ekonomisi, kültürü; uluslararası ilişkiler ve dün­ya ekonomisi) aldığım eğitimin sonraki profesyonel hayatımda çok büyük bir rol oynadığını net olarak söyleyebilirim. Biz genç öğrencilere Türkçenin ve diğer meslek bilgilerinin bütün ince­liklerini büyük bir özveri ile öğ­reten profesör ve hocalarımızı büyük minnet duygusuyla hatır­lamaya devam ediyorum. Bunun yanısıra kariyerime başladığım Ankara’daki büyükelçiliğimizde görev yapan tecrübeli meslek­taşlarımdan da birçok önemli detayı öğrenme şansım oldu.

    İstanbul gibi uluslararası ve çok kültürlü bir şehir size ne hissettiriyor?

    Benim gibi uzun bir süre Anka­ra’da çalışan ve İstanbul’a daha çok iş icabı veya turizm-alışveriş amacıyla kısa bir süre için gelen bir kişinin bu büyük ve çok kat­manlı megapolise alışması kolay ve çabuk olmadı. Ayrı bir geze­gen, devlet içinde devlet hissiya­tı veren; coğrafyasıyla, tarihi ve kültürel mirasıyla insanı adeta rehin alan bu müthiş şehrin et­kisine kapılmamak, buraya âşık olmamak mümkün değil. Bu şe­hirde çalışmak, yaşamak, onun sınır tanımayan enerjisine uyum sağlamak hem zor hem de çok zevkli.

    Rusya kültür ve sanata özel önem veren bir ülke. Bu çerçevede Türkiye ile ilişkileri geliştirme projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

    Kültür ve sanatın çeşitli alanla­rında hakikaten zengin bir mira­sa sahip olan Rusya, bu imkanla­rı tanıtmaya ve paylaşmaya bü­yük önem veriyor. Çeşitli etnik ve yöresel özelliklerle de zengin­leşen Rus kültürü, yakın komşu­muz ve partnerimiz Türkiye’de de geleneksel olarak ve hakkıy­la beğenilir, büyük ilgi uyandırır. Buna dayanarak biz de başkon­solosluk olarak güncel çalışma­larımızda iki ülke arasındaki sanatsal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi istikametinde çaba gösteriyoruz. Hâlen üzerinde ça­lıştığımız konular arasında Ocak ayında düzenlenecek olan Be­yoğlu Sinema Festivali çerçeve­sinde Rus filmlerinin gösterimi ve İstanbul’un kardeş şehri olan Sankt-Peterburg ile ilgili fotog­raf sergisinin buraya da taşın­masını sayabiliriz.

    20221118_1Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün00935

    “Batılı ülkelerin bir kısmı, Rusya’yı tecrit ve caydırma politikaları çerçevesinde ülkemizle ilişkilerde pozitif gündemden vazgeçerek diyalog yerine yaptırım ve tehdit dilini kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, Rusya- ABD istihbarat başkanlarının Ankara’da görüşmesi, dolaysız diyalog yoluyla tarafları ilgilendiren konu ve problemlerin görüşülmesine dair bir girişimdir. Türkiye’nin barışın tesisine yönelik çabalarını görüyor ve takdirle karşılıyoruz”.

    Sayın Putin’in açıkladığı Türkiye’de bir “doğalgaz hub” oluşturulması projesinin iki ülkeye ve diğer ilgili ülkelere getireceği yararlar nelerdir?

    Rusya Devlet Başkanı’nın bu inisiyatifi gayet önemli. Eğer bu konuda Türkiye ve diğer ülke­lerdeki alıcıların ilgisi var ise, doğalgazın diğer Avrupa ülkele­rine satışı için bir gaz sevkiyat sisteminin inşaatı ve Türkiye topraklarında ortaklaşa bir gaz hub’ının kurulması imkanını de­ğerlendirmeye hazırız. Bu hub’ın da sadece sevkiyat sistemi değil aynı zamanda gaz fiyatının be­lirlenebileceği bir alan olması da muhtemel. Böyle bir projenin hayata geçirilmesi iki ülkemizin­de menfaatine ve ikili işbirliği­mizin güçlenmesine yardımcı olacak. Ayrıca diğer ilgili ülkele­rin enerji güvenliğinin sağlan­masına ve gaz piyasasındaki mevcut tedirgin durumun düzel­mesine katkıda bulunabilecektir.

    Nükleer enerji konusunda işbirliğine ilişkin yeni gelişmelerden bahseder misiniz?

    Bildiğiniz gibi 2010’da ülkele­rimiz arasında, Türkiye’nin ilk nükleer güç santralının kurul­masına dair Hükümetlerarası Antlaşma imzalanmıştır. Buna göre Mersin Akkuyu’da 2018’de toplam gücü 4800 MWt olan 4 reaktörlü atom enerji sant­ralının inşaatına başlandı. İlk reaktörün devreye girmesi ve Türkiye şebekesine elektriğin verilmesi Türkiye Cumhuriye­ti’nin 100. yıldönümü olan 2023 içinde öngörülmektedir. Bütün çalışmalar planlandığı şekilde devam ediyor. Bu konudaki iki­li işbirliğimiz sayesinde Türk atom endüstrisi için büyük bir mühendis ve uzman grubu ihti­saslı Rus yüksek eğitim mües­seselerinde hazırlanmış olacak­tır (şimdiye kadar birkaç yüz genç vatandaşınız bu eğitimi bitirmiş bulunmaktadır). Sant­ral tam olarak devreye girdikten sonra tek başına Türkiye’nin şimdiki elektrik enerjisi tale­binin yüzde 10’unu karşılaya­caktır.

    NATO’nun genişleme politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    90’lı yılların başında Varşova Paktı tarihe karıştığı zaman ve Almanya birleştiğinde, bizim ülkemize Batılı liderler tarafın­dan NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğine dair sözlü garantiler verilmiştir. Halbuki bundan sadece birkaç yıl geç­tikten sonra, Soğuk Savaş’ın bitmesine rağmen bu genişleme politikasına aktif olarak devam edildi ve çeşitli dalgalar hâlin­de NATO’ya üye olan ülkelerin sayısı o zamanki 16 ülkeden 30 ülkeye çıkmış oldu.

    Bu genişleme politikası­nı (ki belirtileri kendini sadece Doğu Avrupa’da göstermiyor) Rusya’yı kuşatmaya ve caydır­maya yönelik düşmanca bir sü­reç olarak değerlendiriyoruz. Bu bağlamda Kuzey Atlantik İttifakı’nın Ukrayna’yı kendi yörüngesine oturtma ve bizim ülkemize karşı kullanma gay­retleri bugün bu ülkedeki du­rumun ana sebeplerinden biri olmuştur.

    Bölgede kalıcı barış ancak diyalogla mümkün
    Karlov’un anısına 19 Aralık 2016’da Ankara’da bir fotoğraf sergisi açılışında öldürülen Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’un fotoğrafı duvarda asılı…

    Ukrayna-Rusya krizinin temeli neye dayanıyor? Uzlaşma sağlanabilir mi? Gidişat hakkında öngörünüz nedir?

    Ana hatlarıyla söylemek gere­kirse iki büyük faktör zikredile­bilir. Birincisi, Rusya’nın millî güvenlik menfaatlerinin Batı tarafından görmezlikten gelin­mesi; Batı’nın kendi hegemon­yasını uluslararası hukuk ve egemen eşit hakları dikkate al­madan kendi formüle ettiği söz­de kurallar temelinde dayatma teşebbüsleri; bu bağlamda milli­yetçi ve Nazi çevrelerinin teşvik edilmesi yoluyla Ukrayna’nın kullanılması ve onun “anti-Rus­ya”ya çevrilme stratejisinin uy­gulanması.

    İkincisi ise bağımsızlığının ilan edilmesinden sonra Ukray­na’daki aşırı milliyetçi güçle­rin düzenli olarak Rusya, Rus dili ve kültürü ile ilgili her şeyin ortadan kaldırılmasına yöne­lik rotası. Bu süreç özellikle Şu­bat 2014’teki devlet darbesin­den sonra açık olarak Neonazi bir çizgiye taşınmıştır. Bunun sonucunda Kırım’daki halklar serbest oy yoluyla Rusya ile ye­niden birleşmeye karar verdi­ler. Ayrıca Donbass bölgesinde yaşayan Rus ve Rusça konuşan halk da Kiev’deki rejimin dikta­sına boyun eğmek istemediğini ve kendi millî kimliğini, anadili­ni, tarihini korumak, kendi ger­çek kahramanlarını anmak iste­ğini açıkça gösterdi.

    Tüm bu faktörler Rusya’yı Ukrayna’da özel bir askerî ha­rekat başlatma kararı almaya mecbur bıraktı. Bu harekatın amaçlarından biri Donbass’taki sivil halkı korumaktı. Orada ya­şayan insanlar 8 sene boyunca düzenli bir şekilde Minsk muta­bakatlarının koruması altınday­dı. Rusya’nın harekatı Batı’nın Rusya Federasyonu’nun gü­venliği ve egemenliğine yönelik saldırgan niyetlerinin gerçek­leştirilmesi için Ukrayna’nın bir atlama tahtasına dönüştü­rülmesinin engellenmesine; Ukrayna’nın silahlardan ve Na­zi ideolojisi ve pratiklerinden arındırılmasına yöneliktir. Bü­tün bu görevler bugün de gün­celliğini korumaktadır.

    Bu arada Rusya, hiçbir za­man görüşme masasından ka­çan bir taraf olmamıştır. Ha­tırlanacağı gibi, Mart ayının sonunda İstanbul’da gerçekleş­tirilen Rusya-Ukrayna görüş­melerinin sonucunda siyasi çözüme ulaşma şansları ortaya çıkmıştır. Ancak Batılı hâmile­ri tarafından son Ukraynalıya kadar Rusya ile silahlı çatış­maya aktif bir şekilde kışkır­tılan Kiev’deki milliyetçilerin uzlaşmaz tutumu yüzünden bu şanstan istifade etmek müm­kün olmamıştır. Ukrayna’nın bundan sonra yoğun şekilde modern silahlarla donatılması, sadece sivil halk arasında yeni büyük kayıplara ve acılara yo­laçmaktadır.

    Rusya-Türkiye siyasi ve ticari ilişkilerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Aynı coğrafyayı paylaşan, hem tarihten gelen hem de mevcut gelişmiş ticari, ekonomik, kül­türel, insani bağlarla birbiri­ne bağlı olan iki komşu ve dost ülke olarak, ilişkilerin gelecek­te de geliştirilmesi ve çeşitlen­dirilmesi devlet ve halklarımı­zın millî menfaatlerine tama­men uymaktadır. Son dönem içinde Rusya’ya uygulanan emsalsiz ve haksız yaptırım ve sınırlama koşullarında ikili ticari ve ekonomik ilişkilerin artırılması için yeni imkanlar ortaya çıkmıştır. Bütün engel ve pürüzlere rağmen yeni üre­tim, dağıtım ve tedarik zincir ve mekanizmalarının gelişti­rilmesi, yeni ortak projelerin hayata geçirilmesi ikili işbir­liğimize yeni bir güç ve ivme kazandırabilir.

    Rusya Federasyonu Türk vatandaşlarına vizeyi kaldıracağını söylüyor. Ne zaman mümkün olabilir acaba?

    ESAhX1wW4AAUCxO
    Fossati imzalı bir saray Rusya Federasyonu İstanbul Başkonsolosu Andrey Buravov #tarih’i ünlü mimar Gaspare Fossati’nin tasarladığı İstanbul’daki Rusya Sarayı binasında ağırladı. Bina, 19. yüzyıldan bu yana konsolosluk olarak kullanılıyor.

    İkili ilişkilerimizde turizmin özel bir yeri var. 90’lı yıllardan başlayarak Rus turistler Türki­ye’ye gelmeye başladılar ve ül­kenizi, özellikle Antalya bölge­sini çok sevdiler. Tabii turizmin geliştirilmesi için bir takım ko­şulların yerine getirilmesi şart. Bunlar arasında servis kalitesi ve makul fiyatların yanısıra tu­ristlerin güvenliğinin sağlan­ması da büyük bir önem arze­diyor. Rusya Federasyonu da iç turizmini geliştirmek için son dönemde millî turizm altyapısı konusunda büyük çaba sarfedi­yor. Bu açıdan Türkiye ve diğer ülkelerden daha fazla turist ka­bul etmek için sizin tecrübeniz­den ve yatırımlarınızdan da fay­dalanmak istiyoruz.

    Bu bağlamda vize rejiminin kolaylaştırılması istikametinde de bazı adımlar üzerinde çalı­şılıyor. Bunlar arasında turistik vizelerin veriliş prosedürleri­nin basitleştirilmesi ve sürele­rinin 6 aya kadar uzatılması ve kısa süreli (16 güne kadar) seya­hatlar için elektronik vizelerin tanzim edilmesi bulunmaktadır. E-vize konusunda hazırlıklar son aşamada bulunuyor ve kısa bir süre sonra bu sistemin yü­rürlüğe girmesi sağlanacak.

    Rusya-ABD istihbarat başkanlarının Ankara’da görüşmesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye barış için bir arabuluculuk görevi üstlenebilir mi?

    Konunun hassasiyeti dolayısıy­la bu buluşmanın içeriği ile il­gili bir yorum yapmam müm­kün değil. Daha genel anlamda söylemek gerekirse, Rusya Fe­derasyonu daima ABD dahil ol­mak üzere Batılı ülkelerle yapı­cı diyalogun sürdürülmesinden yanaydı. Halbuki bu ülkelerin bir kısmı, Rusya’yı tecrit ve cay­dırma politikaları çerçevesin­de ülkemizle ilişkilerde pozitif gündemden vazgeçerek diyalog yerine yaptırım ve tehdit dili­ni kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda, bahsettiğiniz görüş­menin yapılması dolaysız diya­log yoluyla tarafları ilgilendiren konu ve problemlerin görüşül­mesine dair bir girişimdir.

    Türkiye’nin barışın tesisine yönelik çabalarını görüyor ve takdirle karşılıyoruz. Bunlar sayesinde Rusya ve Ukrayna Dışişleri Bakanları ve heyetle­ri ayrı ayrı İstanbul’da biraraya gelmiş ve ayrıca bahsettiğiniz görüşme de Ankara’da gerçek­leştirilebilmiştir. Bizim ortak gayretlerimizle de tahıl ve güb­relerin Karadeniz bölgesinden dünya pazarlarına taşınmasına yönelik inisiyatifiler hayata ge­çirilmiştir.

  • ‘Tarihten gelen dostluk bugünü de biçimlendiriyor’

    ‘Tarihten gelen dostluk bugünü de biçimlendiriyor’

    İki yıldan fazla bir zamandır başkonsolos olarak görev yapan Peter Ericson, 1989’dan bu yana Dışişleri’nde görev yapan deneyimli bir diplomat. Daha önce New York, Moskova, BM, NATO, Avrupa Konseyi’nde görev yapan Ericson, Vikingler’den bu yana 1.000 yıldır devam Türk-İsveç ilişkilerinin dünü ve bugününü değerlendirdi.

    Sayın Başkonsolos, öncelikle bu güzel İsveç Başkonsolosluğu binasının tarihçesinden bahseder misiniz?

    Mevcut binanın yapımı 1869- 1871 arasına tarihleniyor. Arazi, 1757’de İsveç tarafından satın alınmış. Bugünkü İstiklal Cad­desi üzerindeki yapı, büyükel­çilik olarak inşa edilmiş en eski İsveç Büyükelçiliği binasıdır. Günümüze gelelim: Binadaki katları restore etmek için deva­sa bir proje başlattık. Zeminin gıcırdama sesini duyabiliyordu­nuz. Parkeler çıkarılıp kutulara kondular ve Eylül 2019’da res­torasyon için İsveç’e gönderildi­ler. Aslında işlemin 1 yıl sürmesi gerekirdi ama ne yazık ki araya pandemi girdi ve işler biraz uza­dı. Artık orijinaline sadık kalına­rak restore edilmiş zeminden ses çıkmıyor. Kırık parçalar de­ğiştirildi ve cilalandı.

    054_07_2009
    İsveç Kralı XII. Karl ya da yeniçerilerin verdiği adla Demirbaş Şarl, tarihteki en cengaver krallardan biriydi (üstte). Jean Marc Nattier tarafından 1717’de yapılan Poltava Savaşı tablosu (sağda). Savaş, genel olarak, bu tabloda resmedilenin aksine çıplak arazide cereyan etti.

    Eylül 2019’da İsveç’in İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceki görev ve misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Buraya, 4 yıl büyükelçi olarak görev yaptığım Moskova’dan geldim. Dışişleri Bakanlığı’n­da çalışmaya 1989’da başladım. Moskova, Brüksel, Stockholm ve sonra Washington’da 6 yıl, New York’ta 3 yıl görevlendi­rildim. 2010’dan 2015’e kadar Stockholm’de güvenlik politi­kası bölümünün başkanıydım. BM, NATO ve Avrupa Konse­yi ilişkilerinden sorumluydum. Kariyerim boyunca Rusya-Av­rupa güvenliği ve savunmasıy­la ilgili uzun bir deneyime sahip oldum. Eşimle birlikte daha ön­ce Türkiye ve Türk tarihi hak­kında sınırlı bir bilgiye sahiptik. Tabii İstanbul’un çokkültürlü ve keşfetmesi heyecan verici muh­teşem bir şehir olduğunu bili­yorduk.

    Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan büyük bir şehirde yaşamak nasıl bir duygu? İstanbul size ne hissettiriyor?

    Bence harika. İtiraf etmeliyim ki her sabah Boğaz ve Anado­lu yakası manzaralı büyük bir penceremizin olduğu banyoya giderim. Yani her sabah Anado­lu üzerinde güneşin doğuşunu görüyorum ve harika. Her şeyin merkezindeyim. Dışarı çıkıp yürüyüş yapmak istediğimde harika bir mahalledeyim. Gala­ta Köprüsü’nden yürüyerek Ta­rihî Yarımada’ya gidebiliyorum Açıkçası pandemi şehri keşfet­meyi zorlaştırdı ama artık çok daha iyi.

    Ülkelerimizi en çok ilgilendiren tarihî dönüm noktaları olarak neleri sayabilirsiniz?

    İsveç-Türkiye ilişkileri 1.000 yıldan daha eski. Vikingler 8. yüzyıldan itibaren Kostantiniy­ye’ye geldiler. 1.000 yıldan daha uzun bir süre önce oldukça yo­ğun ticari ilişkiler vardı ve bu Vikinglerin bir kısmı o sırada imparatorluk bünyesinde koru­ma-asker olrak görev yaptı. Aya­sofya’nın balkonlarında 1.200 yıllık Runik harflerle kazınmış graffiti var. İşte bu, İsveç-Türki­ye ilişkilerinin en eski kilomet­re taşıdır.

    İsveç kralı 12. Karl (De­mirbaş Şarl), 1700’de Narva’da Ruslara karşı büyük bir zafer kazandı. 1709’da Poltava (Uk­rayna) Muharebesi’nden sonra Karl ve adamlarından bazıları güneybatıya doğru çekildiler ve o dönemde Osmanlı İmparator­luğu’na bağlı Bender’de (Trans­dinyester Moldova) 3 yıl kaldı­lar. Daha sonra Edirne’nin batı­sına taşındı ve böylece Osmanlı toplumunda 5 yıl geçirdi.

    Prut Savaşı’ndan sonra Os­manlı sultanı, İsveç’in İstan­bul’da kalıcı bir elçilik açmasını önerdi.

    1735’te İsveç burada kalıcı misyon açtı. Sonuçta İsveç 265 yıldır burada. 1926’da Anka­ra başkent olunca, yeni bir bü­yükelçilik inşa ettik ve 1934’te tamamlandı. İstanbul’daki bi­na ise yazlık rezidans olduktan sonra 1952’de yılında konsolos­luk, 1965’te başkonsolosluk hâ­line geldi. Bugün elçilik ve baş­konsoloslukta 60 çalışanımız var. Bunu Moskova’daki 63 kişi­lik büyükelçilikle karşılaştırmak bile, Türkiye’deki İsveç varlığı­nın anlamının bir işareti. Türki­ye bizim için önemli bir ülke.

    image000301660825177078
    Vikingler’den bu yana tanışan iki halk İsveç Başkonsolosu Peter Ericson, 1000 yıldan daha eskiye giden İsveç-Türkiye ilişkilerinin geçmişini ve bugününü anlattı.

    Türkiye’de diğer kentleri gezme fırsatınız oldu mu? En etkileyici şehir veya bölgeler sizce hangileri?

    Panedemi nedeniyle planladı­ğımız veya düşündüğümüz ka­dar seyahat edemedik. Birkaç kez İzmir, Antalya ve Alanya’ya gittik ve Kapadokya’da uzun bir haftasonu geçirdik. Tabii Di­yarbakır, Mardin ve Hatay’a da gittik; muhteşem olduğunu söy­lemeliyim. 1 ay kadar önce ön­ce mutfak şefimizin memleketi Mengen-Bolu’daydım. Kendi­si çok yetenekli ve dedesi Ata­türk’ün aşçısıydı. Afgan Kralı Türkiye’yi ziyarete geldiğinde, Atatürk, şefimiz Nusret Altun­dağ’ın dedesini kralla birlikte Kabil’e göndermiş ve 3 yıl ora­da çalışmış. Henüz Türkiy’nin doğusuna Doğu illerine ve Ka­radeniz’e henüz gidemedik. İlk fırsatta…

    En ilginç bulduğunuz ve sizi etkileyen tarihî dönemler hangileri?

    Washington’dayken Amerikan Devrimi, Kurucu Atalar ve er­ken cumhuriyet hakkında çok şey okudum. Askerlik ve sonra­sında Rus ve Sovyet tarihi hak­kında da epey bilgim var. Şimdi­lerde özellikle Türk-İsveç tarihi üzerine daha detaylı okumalar yapıyorum.

    Ülkelerimiz arasındaki ticari ilişkileri daha da geliştirmek için stratejiniz nedir?

    İsveç ve Türkiye arasındaki doğ­rudan ikili ticaret, her yönde yaklaşık 1.5 milyar Euro civa­rında ve dengeli. Mesela; IKEA, H&M ve hava yastıkları, emni­yet kemerleri ve ayrıca direk­siyon simidi yapan Autoliv var. IKEA ve H&M’in tasarladıkla­rını sunan bağımsız şirketler de mevcut. Her şey Stockholm’de tasarlanıyor, oradan geliyor ama Türkiye’de, Bangladeş’te ve dün­yanın her yerinde üretiliyor. Türkiye hammadde bakımın­dan zengin; IKEA’nın mobilya döşemelerinin neredeyse tama­mı Türkiye’den geliyor. İsveçli şirketler buradan dünyanın her yerine mal gönderiyor çünkü dünyanın her yerine satış ya­pıyorlar; ancak bu, ikili ticaret rakamlarına yansımıyor. 2018 rakamlarına göre, İsveç şirket­lerinin Türkiye’de doğrudan ve dolaylı olarak 62 bin kişiye is­tihdam sağladığını söyleyebili­rim. 60’lı ve 70’li yıllarda Türki­ye’den İsveç’e gelen çok sayıda göçmen vardı; şimdi ise durum daha farklı.

    Bugün, odaklandığımız alanlardan biri inşaat. Türki­ye’de çok iyi ve büyük inşa­at firmaları var. İsveç’te büyük altyapı yatırımları sürüyor. Bu nedenle Türk şirketlerini İs­veç’teki projelere teklif vermeye çekmek için İstanbul’daki Bu­siness Sweden iş toplantı ofisi ile birlikte çalışıyoruz. Mese­la Stockholm’de hafif raylı sis­tem yapan Gülermak adında bir şirket var. Haliç üzerine Metro Köprüsü çaprazını yaptılar. Bu yüzden Türk şirketlerinin İs­veç’te inşaat sekyörüne yardım etmesini istiyoruz. Ayrıca üçün­cü ülkelerde de işbirliğini teşvik etmeye çalışıyoruz. Mesela Tan­zanya’da, bir Türk şirket bina­sı ile demiryolu projesi. Ayrıca İzmir’de yeni yüksek hızlı tren projemiz de var.

    image000261660825177076
    En eski İsveç Başkonsolosluğu İstiklal Caddesi üzerindeki İsveç Başkonsolosluğu’nun yapımı, 1869-1871 arasına tarihleniyor. Arazi, 1757’de İsveç tarafından satın alınmış ve büyükelçilik olarak inşa edilmiş en eski İsveç Büyükelçiliği binası…

    Yüksek tansiyonlu şu dönemlerde, Türkiye ve İsveç’in Rusya ile ilişkileri konusunda ne düşünüyorsunuz?

    İsveç ve Türkiye’nin Rusya’ya ya da en azından savaşa karşı tutumu tamamen aynıdır. Hel­sinki Nihai Senedi’nden, Paris Antlaşması’ndan, yeni bir Av­rupa için Paris Şartı’ndan bu yana Avrupa’da kabul ettiğimiz en önemli kural “komşularını­za saldırmak ve onların toprak­larını ilhak etmek yasaktır”dır. Bence İsveç’in ve Türkiye’nin pozisyonları bu anlamda aynı. Yaptırımların uzun vadede Rus­ya’nın davranışını gerçekten değiştireceğini düşünüyoruz. Türkiye’nin Ukrayna’nın bağım­sızlığına ve toprak bütünlüğü­ne desteği ve yaklaşımını takdir ediyorum. Rusya’nın işgali ya­sadışıdır ve 2014’ten beri işgal ettikleri Donbass ve Kırım’ın da dahil olduğu hiçbir toprak üze­rinde hakları yoktur.

    Umarım bu gidişat değişir ve Rusya da buna değmediği­ni anlar. Bu üzücü durumun ne kadar daha devam edeceğini gö­receğiz.

  • Kıbrıs’tan Londra’ya Avrupa’dan İstanbul’a

    Bir yıldır İngiltere’nin İstanbul Başkonsolosu olan Kenan Poleo, Londra’da doğdu ve büyüdü; tarih ve Türkoloji alanlarında ihtisas yaptı; kültürel-ekonomik ilişkiler alanında uzmanlaştı. Poleo, Türkiye’yi “Birleşik Krallık için vazgeçilmez bir ortak” olarak tanımlıyor.

    Kıbrıs Türk kökenli bir aileden geliyorsunuz. Çocukluğunuzdan ve ailenizden bahsedebilir misiniz?

    Güney Londra’da büyüdüm. Ebeveynlerim, Kıbrıs’tan 1950’lerde gelmiş ve kendile­rine Birleşik Krallık’ta bir ha­yat kurmak için çok çalışmış­lar. Brixton’da kuru temizleme dükkanlarımız vardı. Ben de okurken haftasonları burada ça­lışırdım. Londra’nın Elephant and Castle bölgesindeki Türk sinemasına gitmeye de bayılır­dık. Fatma Girik, Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Gülşen Bubikoğ­lu gibi Türk oyuncuları orada ve büyükannemin izlediği video­larda tanıdım. Pazar günleri ai­lemle düğünlere, nişanlara gitti­ğimizi de hatırlıyorum. Gider­ken babamın arabasında daima Türk müziği dinlerdik. Babam Zeki Müren, İbrahim Tatlıses ve Bülent Ersoy’un büyük bir hayranıydı ve tabii hepimiz Aj­da Pekkan’ı, Sezen Aksu’yu ve Sertab Erener’i çok seviyorduk.

    Tarih bölümü mezunusunuz ve Türkoloji yüksek lisansınız var. Dikkatinizi en çok çeken tarihî dönem hangisi oldu?

    Üniversitede hem lisans hem de yüksek lisansım için Bizans ve Osmanlı tarihi ile modern Türkiye tarihi okudum. Tek bir dönemi favori dönemim olarak seçmem gerçekten zor. Türki­ye’nin çok zengin bir tarihi var ve bunu burada, İstanbul’da yaşarken gerçekten hissediyo­rum -bir müzede yaşamak gibi bir şey! Topkapı ya da Dolma­bahçe’ye gidip de etkilenmemek imkansız ama aynı zamanda İstanbul’un banliyö ve caddele­rinde dolaşmak, camilerini, ki­liselerini, sinagoglarını görmek de inanılmaz etkileyici.

    Sanırım ben hep tarihin say­falarından çıkan insan hikaye­leriyle çok ilgili oldum.

    Kıbrıs Türk kökenli Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Kenan Poleo, Türk filmleriyle geçen çocukluk yıllarından İstanbul sevgisine, sorularımızı yanıtladı.

    Türkiye’deki en sevdiğiniz şehirler hangileri?

    Tabii başta İstanbul. Başkon­solos olarak öyle söylemek du­rumundayım! Ancak bu doğru da. İstanbul 24 saat yaşayan, inanılmaz güzellikteki Haliç ve Boğaz üzerine kurulmuş, Asya ve Avrupa ile eşsiz bir coğrafi yakınlığa sahip muhteşem bir şehir. Burada, konsoloslukta İs­tanbul’un en güzel manzarala­rından birine sahibim ve kendi­mi çok ayrıcalıklı hissediyorum.

    İstanbul’un dışında Bur­sa’dan ve ekonomik ilişkileri­miz için hâlâ çok önemli olan İpek Yolu tarihçesinden çok ke­yif aldım.

    İzmir’i çok sevdim ve 19. yüzyılda Türk demiryollarında çalışan Britanyalı mühendisler tarafından yapılan tarihî konso­losluk binamızı ziyaret etmek çok güzeldi.

    Ayrıca Muğla ve Marmaris’e gitmeyi de çok seviyorum; nefes kesici bir sahil şeridi ve muhte­şem bir deniz var.

    Beklenmedik şekilde iyi ba­lık lokantaları olan Ankara’yı zi­yaret etmekten de özellikle çok keyif alıyorum.

    Yakında Mardin ve Gazian­tep gibi diğer şehirleri de ziya­ret edeceğim için çok heyecan­lıyım.

    Sanat ve özellikle müzik dersek…

    Biraz rahatlamak için de nere­deyse her akşam yaptığım bir şey müzik dinlemek. Çağdaş sanatçılar ya da 90’ların klasik Türk Pop müziklerinden soul, R&B ve kesinlikle bayıldığım hip hop’a kadar her şeyi dinle­rim. Ayrıca konserlere gitmeyi de çok seviyorum. Burada gö­revime başladığımdan beri Aj­da Pekkan’ı iki kez izledim ve bir de Altın Gün’ü. En kısa za­manda Sertab Erener ve diğer önemli sanatçıları da izlemek istiyorum.

    Ülkelerimiz arasında eğitim ve kültür alanlarındaki işbirliği ve yatırımı nasıl geliştirebiliriz?

    Türkiye’nin yaratıcı kişilerden, kültür girişimcilerinden ve sa­nat kurumlarından oluşan sağ­lam ve etkileyici bir nüfusu var. Toplumlara en büyük etkiyi, empati ve anlayışıyla yaratıcı kişilerin yaptığına inanıyorum. Şu anda buna her zaman oldu­ğundan çok daha fazla ihtiyacı­mız var. British Council tarafın­dan geçen Mart ayında düzen­lenen “İstanbul Women of the World” Festivali için yaratıcı kişilerle ve sivil toplum uzman­larıyla çeşitli oturumlar yapma fırsatım oldu. Bu oturumlar­da, insanların enerjilerinden ve muhteşem çalışmalarından ger­çekten çok etkilendim.

    İki ülke arasında mevcut ticari ve ekonomik bağları en üst düzeye çıkarabilmek için neler yapılabilir?

    Türkiye, Birleşik Krallık için vazgeçilmez bir ortak. 2020’de ülkelerimiz arasında imzala­nan Serbest Ticaret Anlaşması (STA), 2021 sonu itibarıyla 18.1 milyar GBP’yi bulan ikili ticare­timizin koruma altına alınma­sı açısından çok önemliydi. Bir önceki yıla göre %20.2 oranın­da bir artış kaydetmişiz ki bu da ikili ticaretimizin Covid-19 pandemisine olan direncinin güzel bir göstergesi.

    En önemli önceliklerimiz­den biri de ikili STA’mızı revize etmek için Türk hükümeti ile birlikte çalışmak. Mevcut hâ­liyle STA sadece mal ticaretini kapsıyor; dolayısıyla yeni işbir­liği alanları aramak istiyoruz. 2022 sonu itibarıyla Birleşik Krallık ve Türkiye, aralarında hizmetler, tarım, yatırımlar ve dijital ekonominin de olduğu ve AB’nin Gümrük Birliği kapsa­mında yürüttüğümüz ticaret­te bulunmayan yeni sektörleri görüşmeye başlayacak. Bu bize ülkelerimiz arasındaki ticaretin gerçek potansiyelini görme fır­satını tanıyacak ve mevcut ikili ticaretimizi geliştirme yollarını açacak.

    Tarihçi bir diplomat Birmingham Üniversitesi’nde tarih lisansı ve Londra Üniversitesi’nde Türkoloji yüksek lisansı yapan Birleşik Krallık İstanbul Başkonsolosu Kenan Poleo, “Tarihin sayfalarından çıkan insan hikayeleriyle ilgili” olduğunu söylüyor.

    Bu arada ortak yatırımla­rımız da artmaya devam edi­yor. Birleşik Krallık, Türkiye’ye yapılan tüm yatırımlardaki %19’luk payıyla 2021’de Tür­kiye’deki en büyük dış yatırım­cı oldu. Vodafone, HSBC, Rol­ls Royce, BP gibi pek çok uzun vadeli yatırımcımızın yanısı­ra; BUPA, Dyson ve Vitabioti­cs gibi yeni yatırımcılarımız da var. Ayrıca, Birleşik Krallık’a yaptıkları stratejik yatırımlar sayesinde küresel hedeflerini gerçekleştiren Türk firmaların sayısında gördüğümüz artış­tan da çok memnunuz. Getir’in Birleşik Krallık genelinde yap­tığı 100 milyon GBP’yi aşkın yatırım, Eren Holding’in 500 milyon GBP’lik oluklu mukav­va yatırımı ve Ciner Grubu’nun 390 milyon GBP’lik cam şişele­me yatırımı, pek çok örnekten sadece üçü.

    Temiz büyüme ve yenilene­bilir enerji alanlarında mesela, birbirini tamamlayan beceri ve uzmanlığımız sayesinde daha hiç kullanmadığımız potansiyel fırsatlar var. Türkiye’nin ileri imalat sanayi pek çok parça­yı Türkiye’de üretebilmekte ve Birleşik Krallık da bir süredir yenilenebilir teknolojiler ihraç ediyor. Açık deniz (offshore) rüzgar ve hidrojen enerjisi, iş­birliği yapabileceğimiz diğer iki potansiyel sektör. Dünya Ban­kası, Türkiye’nin şimdiye dek hiç kullanılmamış, 75 GW ka­dar bir açık deniz rüzgar ener­jisi potansiyeline sahip olduğu­nu değerlendiriyor. Öte yandan Birleşik Krallık da dünyanın en büyük açık deniz rüzgar enerjisi santralleri ile ilgili çok ciddi bir deneyime sahip.

    Savunma sanayiindeki işbirli­ğimiz de ticari ilişkilerimizin önemli bir ayağını oluşturmak­ta. Türkiye bu sanayinin geli­şebilmesi için olmazsa olmaz kabul edilen genç ve kalifiye mühendislere de sahip. Bu kri­tik alanda ülkelerimiz arasında verimli bir işbirliği kurulmuş olduğunu görmek bizi gerçek­ten mutlu ediyor. Türkiye’nin bayrak gemisi olan “TF-X proje­si” mesela, bu işbirliğinin hari­ka bir örneği.

  • Türkiye-Japonya hattında insan, coğrafya ve ahlak…

    Kenichi Kasahara, 32 yıl sonra Türkiye’ye geri gelmiş, dünyanın birçok ülkesinde Japonya’yı temsil etmiş kıdemli bir diplomat. Coğrafyasız bir tarih olamayacağına vurgu yapan Kasahara, “Doğulu” ve “Batılı” zihniyetin ötesinde, geleneklerin ve yardımseverliğin önemini vurguluyor.

    Nisan 2022’de Japonya İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önce, 1990’da da ülkemize gelmiştiniz. Daha önceki kariyerinizle başlayalım mı?

    1990’dan 1993’e kadar İstan­bul’da kültürel işlerden sorum­lu muavin konsolos olarak görev yaptım. Benim için ilk yurtdışı misyonuydu; bu nedenle hafı­zamda çok özel bir yeri bulun­maktadır. 1999’dan 2002’ye ka­dar New York’ta Japon Başkon­solosluğu’nda konsolos olarak bulundum. 2002’den 2005’e kadarsa Güney Afrika Cumhu­riyeti’ndeydim. Akla hemen Jo­hannesburg gelebilir ama bizim büyükelçilik Johannesburg’a yaklaşık 40 dakika uzaklıktaki Pretoria’daydı.

    2015’ten 2018’e kadar müs­teşar olarak Oslo’da, 2018’den 2021’e kadar da Zimbabwe’de müsteşar olarak bulundum. Zimbabwe, müthiş havası ve manzarasıyla harika bir yer. An­cak pandemi nedeniyle Hara­re’nin dışına seyahat edememek üzücüydü.

    Yaklaşık 30 yıl sonra İstan­bul’a döndüğüm için çok mutlu­yum. Japonya-Türkiye diplo­matik ilişkilerinin 100. yılı olan 2024 yaklaşırken, bu büyük şe­hirde Japonya Başkonsolosu olarak görev yapmak çok mutlu­luk verici.

    Tarih bilimine ilgi duyuyor musunuz? Hangi tarihsel dönem sizi daha çok etkiliyor ve neden?

    Evet, tarihin kişinin yaşam sey­ri üzerinde önemli bir etkisi ol­duğuna dair kesin bir inancım var. Sadece bir dönemi seçmek çok zor çünkü her dönem diğer­lerinin bir parçası ve birbirini etkilemekte. İnsanlık tarihinin pek çok yönü bir veya daha fazla coğrafi faktörle doğrudan ilişkili olduğundan, aynı anda coğraf­ya da öğrenilmesi gerektiğini belirtmek isterim. Bu anlamda İstanbul’un tarih-coğrafya bile­şimi beni her zaman heyecan­landırıyor.

    Japonya’nın İstanbul Başkonsolosu Kenichi Kasahara, tarihe olan ilgisinden Japonya ile Türkiye arasındaki benzerliklere pek çok konuda sorularımızı yanıtladı.

    Japonların ve Türklerin ortak özellikleri var mı sizce?

    Evet, hem de çok. Bana öyle ge­liyor ki her iki halk da, konu geleneksel-toplumsal değerle­ri korumaya geldiğinde bunu ciddiye alıyor. Yaşlı nesle saygı göstermek en görünür örnekler­den biri.

    Başka bir örnek de hijyen olabi­lir. Mesela eve girerken ayakka­bıların çıkarılması gibi. Japon­ya’da çocuklara dışarıdan eve döndüklerinde ellerini-yüzlerini yıkamaları öğretilir; aynı Türki­ye’de olduğu gibi. Görünüşe gö­re bu ihtiyatlı eylemler, her iki halkın da son salgın sırasında en kötü senaryodan kurtulmasına yardımcı oldu.

    Günümüz Japonya’sındaki kültürel yapı ve hayatı Batı ile kıyasladığınızda ilk göze çarpan noktalar neler sizce?

    Avrupa veya ABD’ye gidip gel­dikten sonra “Batı” teriminin gerçekten ne anlama geldiğini merak ettim. İlginç bir şekilde bazıları Japonya’nın “Doğulu” bir zihniyetten ziyade “Batılı” bir zihniyete sahip olduğunu iddia ediyor. Her uygarlığın şüphesiz kendi kökleri vardır; ancak aynı zamanda hiçbir uygarlığın diğe­rinden tamamen izole olmadığı da malum. Biraz önce belirttiğim gibi, tarih, coğrafya ile birlikte ele alınmalıdır. Japonya’nın, ya­kın adalarla olan ince bağlantı­sı dışında, herhangi bir kıta ile bağlantılı olmamak gibi açık bir farklılığı vardır.

    Türkiye’nin diğer şehirlerini gezebildiniz mi? Sizi en çok etkileyen şehir hangisidir?

    Evet, Türkiye’nin birçok yeri­ni gezmek için arabamı kulla­nırdım. Bursa, şimdiye kadarki favorim olabilir. 1990’ların ba­şında, İstanbul’da sıcak yaz mev­siminde sık sık kuraklıktan muz­darip olurdunuz. Bursa o gün­lerde bile hep yeşildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk başkenti olarak belirlenmiş olmasına şaş­mamalı.

    Türkiye ve Japonya’nın uzun yıllara dayanan kültürel işbirliğini geliştirmek için neler yapmayı planlıyorsunuz?

    Özellikle turizm sektörü tüm ül­keler için, özellikle pandemiyle birlikte çok daha önemli bir hâle geldi. Buraya gelen ziyaretçileri nasıl etkileyeceğiniz konusunda endişelenmenize gerek yok; çün­kü Türkiye, özellikle de İstan­bul’un kendisi zaten etkileyici. Önemli olan, turistlerin gelmeye “karar” vermelerini sağlamak­tır. Aslında bu çok kolay; çünkü tek yapmamız gereken gerçeği söylemek.

    Deprem kuşağında yer alan Japonya ve Türkiye arasında, jeofizik-sismolojik araştırmalar alanında ve diğer teknolojik konularda işbirliği var mı?

    13 Ekim 2020’de Ankara’da, Türkiye ile Japonya arasında Teknik İşbirliği Anlaşması im­zalandı. Bu anlaşma ile afet ön­lemleri, Türk-Japon bilim ve teknoloji üniversitesi, Suriyeli sığınmacılara yardım ve üçün­cü ülkelere destek gibi kap­samlı projelere katkı hedefleni­yor. JICA (Japonya Uluslarara­sı İşbirliği Ajansı) Japonya’nın resmî kalkınma yardımı ajan­sıdır; gelişmekte olan ülkelerde ekonomik ve sosyal kalkınmaya yardım ve uluslararası işbirli­ğini teşvik etmek ile sorumlu­dur. 1999 ve 2011 depremlerin­den sonra JICA, Türkiye’ye afet yardım ekipleri göndermiş ve yeniden yapılanma için önem­li kaynaklar sağlamıştır. JICA, Türkiye’de birçok önemli proje­yi hayata geçirdi. Bunlardan ba­zıları, Marmaray, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Haliç Köprü­sü, İstanbul ve Ankara içme su­yu projeleridir.

    Tabii Türkiye’nin de Japonya’ya destekleri oldu. 2011’de Japon­ya’nın Tohoku bölgesindeki dep­rem ve tsunami felaketinin ar­dından, Türk Kızılay’ı bölgeye ulaşarak tespitlerde bulunmuş; ardından AFAD’a bağlı ekip böl­gede 3 hafta faaliyette bulunarak yardımcı olmuştu. Daha sonra AFAD ekibi için Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Kazuhiro Suzuki’nin evsahipliğinde bir te­şekkür gecesi düzenlendi.

    Başkonsolos Kasahara’nın İstanbul’da en çok hoşlandığı aktiviteler arasında Boğaz’ın iki yakasındaki harikaları keşfetmek, Türk yemeklerini denemek ve seyahat etmek var.

    Türk mutfağını sever misiniz? Favorileriniz nelerdir? Türkiye’deki Japon restoranları başarılı mı sizce?

    Evet. Favorilerimi sonsuza ka­dar sayabilirim… Türkiye’de Ja­pon mutfağının mevcudiyetine gelince… Restoranların sayısı çok arttı. 30 yıl öncesi ile bugün arasında böyle bir fark görmek beni şaşırtıyor. Birçok arkada­şım ve meslektaşım bana han­gisinin en iyisi olduğunu soru­yor. Cevabı çok basit: Benim re­zidansım. Şefim Bay Tokita ve ben, Japon mutfağının tanıtımı­na daha da fazla katkıda bulun­maya söz verdik.

    Yoğun iş temposundan kendinize zaman ayırabiliyor musunuz?

    Yürümeyi, dolaşmayı ve herhan­gi bir küçük mahalleyi keşfet­meyi tercih ederim doğrusu. İs­tanbul Boğazı’nın her iki yakası da keşfedilecek harikalarla dolu. Sokaklarda bu kadar çok kedi bulmak da müthiş!

    Son olarak eski Başbakan Shinzo Abe’ye düzenlenen suikasttan ötürü çok üzgün olduğumuzu ifade etmek isterim.

    Böylesine alçakça bir olayın ya­şanmış olmasından dolayı içten üzüntü duymaktayım. Japon­ya’nın yasa boğulduğu bu za­manda çok sayıda Türk vatan­daşının taziye mesajlarıyla güç buluyoruz. Görev süresi boyun­ca çok sayıda zirve toplantısına katılan Shinzo Abe, Marmaray Projesi’nin açılış töreninin ya­pıldığı 2013’te iki defa, ardından G20 Antalya Zirvesi’nin düzen­lendiği 2015’te toplam üç defa Türkiye’ye gelmişti. Ruhu şad olsun.

  • Türkiye’nin hazinesi: Tarihî coğrafya ve insan

    Dört senedir İstanbul’da görev yapan Elena Sgarbi, iki ülke arasında varolan tarihî-kültürel bağların niteliği ile Türkiye’deki insanların gündelik yaklaşımını değerlendirdi. Sgarbi’ye göre özellikle tarihî restorasyon teknikleri ve saha çalışmaları konusundaki ortak çalışmalar çok önemli.

    Ekim 2018’de İtalya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceden, ülkemize turizm amaçlı veya profesyonel bir görev için geldiniz mi? Türkiye’yi ne kadar tanıyordunuz?

    İstanbul İtalya Başkonsolosu olarak atanmadan önce Türki­ye hakkında çok şey okumama rağmen, ülkeyi sadece iki defa turizm amaçlı ziyaret etmiştim. İlkinde İstanbul’a gelmiş, ikin­cisinde de “Mavi Yolculuk”a ka­tılmıştım. Her iki gelişimde de ziyaret ettiğim yerlere ve nazik, samimi ve sıcak insanlarına âşık olmuştum. Bundan dolayı nereye atandığımı öğrendiğimde, hem bu prestijli görev için hem de bu güzel ülkeyi ve insanlarını daha iyi tanıma fırsatı sunacağı için büyük heyecan duydum.

    Tarihe ilgi duyuyor musunuz? Türk-İtalyan ortak tarihinde sizin en çok ilginizi çeken hadise veya hadiseler hangileri?

    Tarih her zaman en sevdiğim alanlardan biri oldu; genç yaştan itibaren hem deneme hem biyog­rafi hem de tarihî roman türün­de birçok kitap okudum. Özellik­le Jacques Le Goff’un “Nouvelle Histoire”, yani “Yeni Tarih” ola­rak tanımladığı; École des An­nales tarafından ifade edilen ve tarihte bir tür Kopernik devrimi yaratan; “büyük olaylar”ın tarihi­nin incelenmesinden ziyade, dik­katleri kolektif psikolojiye, dinî duyarlılık ve zihniyete, “sıradan” insanlara ve günlük yaşama yön­lendiren tarihsel düşünce akımı­nı çok takdir ediyorum.

    Ülkelerimizin çoğu zaman içiçe geçmiş binlerce yıla daya­nan bir geçmişi var. Bu neden­le beni en çok büyüleyen şey, en bilinen olaylar veya kahraman­lar değil; daha çok kültürlerimi­zin, gelenek ve göreneklerimizin birbirini incelikli bir şekilde ve dolayısıyla karşılıklı olarak et­kilediği hadiseler. Bu anlamda, mesela Türkiye’nin ve İtalya’nın bazı bölgelerinde sadece aynı şe­kilde hazırlanmakla kalmayıp benzer adlara ve aynı görünü­me sahip geleneksel yemekle­rin olduğunu keşfetmek beni şa­şırttı. Bunun bir örneği, patates, nane ve koyun sütünün ilk tuzu ile doldurulan bir yemek olan Sardunya’nın “Culurgiones”i ve Kayseri’nin “Kurzunuş” adlı ye­meğidir. Tarihin bir döneminde Sardunya ve Kayseri bölgesi in­sanının temas kurması ve bunun izlerinin her iki bölgenin mutfak geleneği aracılığıyla yüzyıllar bo­yunca devam etmesi kesinlikle büyüleyici.

    Elena Sgarbi (sağda) Türkiye’de İtalya’nın zengin kültürel mirasını ve ortak projeleri anlattı.

    Türkiye ve İtalya’nın yüzyıllar öncesine dayanan ve günümüzde devam eden kültürel ilişkileri var. Özellikle siyaset dışında kalan alanlar için ne tür projeleriniz var?

    Ülkelerimiz arasındaki işbirliği, özellikle her iki ülkenin de zen­gin kültürel mirası gözönünde bulundurulduğunda, birçok un­suru barındırıyor. İstanbul’daki İtalyan Kültür Merkezi, Türki­ye’de İtalyan dilini ve kültürü­nü tanıtmakta, İtalya hakkında ve İtalya’daki burslarla ilgili bilgi vermekte. Sergiler, film göste­rimleri, konserler, konferanslar, kitap sunumları, şiir okumaları ve yuvarlak masa toplantıları gibi çeşitli kültürel etkinliklerin yanı­sıra, sosyal kanalların kullanımı ve uzaktan dil öğretimine yönelik CLID TÜRKİYE projesi gibi ye­nilikçi projeler düzenlemekte.

    Halihazırda devam eden bir­kaç proje mevcut; ancak tarihten bahsettiğimize göre, İtalya’nın Türkiye’de faal olarak yer aldığı, Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanlığı ve İtalyan Üniversite­leri tarafından sağlanan fonlarla desteklenen 16 arkeolojik mis­yondan özellikle bahsetmek is­tiyorum.

    Günümüzde İtalya, iki ulu­sun ortak mirası hâline gelen 60 yılı aşkın işbirliği ve başarı geç­mişiyle, yabancı arkeolojik mis­yonların sayısı açısından Türki­ye’de ilk sıralarda yer almakta. Arkeolojik misyonlarımızın ça­lışmaları, yerel kültürel mirasın zenginleştirilmesi, turizmin ve sosyo-ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi ve bilgi aktarımı ile sahada uzmanların eğitimi ve yerel çalışanlara en gelişmiş res­torasyon tekniklerinin öğretil­mesi gibi birçok açıdan önemli bir ikili işbirliği aracı.

    Son yıllarda bu çalışmaların Türk tarafında ne kadar takdir edildiğine şahit oldum ve bu, ge­nellikle yabancı arkeolojik mis­yonlar tarafından saha yöneti­minde izlenecek bir örnek olarak gösterildi. İtalya ve Türkiye, mu­azzam bir arkeolojik mirasa sa­hip olma ayrıcalığını -ve sorum­luluğunu- paylaşıyor; bu nedenle bu sektördeki işbirliğinin ikili ilişkilerimizin çok önemli bir un­suru olmaya devam edeceğine inanıyorum.

    Size göre İstanbul’un tarihî mirası yeterince korunuyor mu? İtalya’da tarihî mirasın korunması için ne tür programlar uygulanıyor?

    Tarihî ve kültürel mirasın ko­runması, İtalyan Anayasası’nın temel ilkeleri arasında. Ana­yasa’nın 9. maddesi uyarınca “Cumhuriyet, kültürün gelişimi ile bilimsel ve teknik araştırma­ları teşvik eder. Ülkenin doğal güzelliklerini, tarihî ve sanatsal mirasını korur”. Bununla bir­likte, bu mirasın korunmasının önemine ilişkin farkındalığın kökleri çok daha geriye, Frances­co Petrarca tarafından Cola di Rienzo’ya ve 1347’de Roma hal­kına yazılan bir mektuba kadar gidiyor. Bu mirasın korunması gerektiğinden bahsedilen mek­tupta şöyle bir ibare var: “… Yavaş yavaş sadece eserler değil, hara­beler de yok oluyor. Bu şekilde atalarımızın ihtişamına dair de­vasa tanıklıklar kayboluyor…”.

    Gerçek bir açıkhava müzesi olan ülkemiz, dünyada eşi benze­ri olmayan, harika olduğu kadar kırılgan sanatsal güzellikler mi­rasına sahip. Yüzyıllardır bunun korunması ve muhafaza edil­mesi sorunuyla karşı karşıya zo­runda kalmış; dolayısıyla zaman içinde bu mirasın muhafaza edil­mesi, korunması ve restorasyo­nunu kesintisiz bir araştırma ve bilgi süreci haline getirmiştir.

    20. yüzyılın başında, tarihî mirasın korunmasına yönelik ilk yasal düzenleme yapılmış; za­man içinde de daha fazla koruma ve güvence sağlayan başka yasal düzenlemeler gelmiş. 1960’lar­dan itibaren ise koruma kavra­mına, kültürel mirasın mümkün olduğunca halka açık hale getiril­mesi kavramı eşlik etti. Günü­müzde tarihî ve kültürel mirasın korunmasına yönelik İtalyan mevzuatı; tıpkı restorasyon gibi hem araştırma metodları hem de yenilikçi teknolojilerin geliştiril­mesi ve uygulanması açısından kendi alanlarında öncü İtalyan kurumlarıyla beraber ulusla­rarası bir model olarak kabul edilmekte. İtalya, yüzlerce yıllık tarih süresince elde edilen zen­gin deneyimler ve teknolojik gi­rişimcilik becerilerinin biraraya gelmesi sayesinde, her yıl dünya­nın her yerinden restoratörlerin ve gençlerin uzmanlaşmak için geldiği bir ülke.

    İtalya gibi Türkiye de muaz­zam bir tarihî ve kültürel mirasa sahiptir ve bunu korumaya yöne­lik yasal çerçeve ve diğer araçları benimsemiş durumda.

    İtalyan Dış Ticaret ve Tanı­tım Ajansı ve ülkemizde kültürel mirasın restorasyonu-korun­masına yönelik faaliyet göste­ren dernek olan Assorestauro, 2008’den bu yana Türkiye top­raklarında gitgide genişleyen bir işbirliği oluşturdu. Bu işbirliği sayesinde, yıllar içinde birçok proje gerçekleştirildi ve ülkemiz 2019, 2021 ve bu yılki İstanbul HERITAGE Restorasyon Fua­rı’na katıldı. Şüphesiz, bu sektör­de daha güçlü ve artan bir işbir­liği için çok fırsat var ve bunun her iki ülke için de önemli so­nuçlar getireceğinden eminim.

    Sgarbi İstanbul’da yaşamanın bir ayrıcalık olduğunu söylüyor.

    Türkiye’nin diğer şehirlerini gezme fırsatınız oldu mu? Sizi en çok etkileyen şehir hangisi?

    İstanbul başkonsolosu olarak en zenginleştirici deneyimlerden bi­ri, bu olağanüstü ülkede hem iş hem de eğlence amaçlı seyahat etmek ve ülkenin muazzam ca­zibesini, kültürel zenginliğini ve inanılmaz çeşitliliğini keşfetme fırsatı. Ne kadar seyahat etsem de (ve çok seyahat ettim), bunu daha da çok yapmak isterdim ama ne yazık ki Covid-19’dan kaynakla­nan ve tüm dünyayı ağır şekilde ve olumsuz etkileyen bu korkunç pandemi seyahatlerimi sınırladı. Ziyaret ettiğim her şehir, her böl­ge, her manzara veya arkeolojik alan, her zaman yanımda taşıya­cağım özel bir şey bıraktı. İtalyan arkadaşlarıma İtalya’da en iyi bi­linen destinasyonlar (kesinlikle harika olan İstanbul, Kapadokya, Efes, Truva ve Antalya’ya kadar tüm Ege-Akdeniz kıyıları) dışın­da bir yeri ziyaret etmelerini tav­siye etsem; Mardin, Urfa ve Ga­ziantep’in bulunduğu güneydoğu Türkiye’yi, olağanüstü Göbekli­tepe ören yerini ve nefes kesici Nemrut Dağı’nı öneririm.

    Bununla birlikte, her adımda binlerce yıllık tarihin solunduğu, sayısız medeniyetin iz bıraktı­ğı eşsiz güzellikteki İstanbul’da kalbimden bir parça bırakacağı­mı da ifade etmem gerek. Burada yaşama ayrıcalığına sahip olsam bile, bu sürenin sonunda İstanbul hakkında hâlâ keşfedilecek şeyler olacağına eminim. Türkiye’nin en büyük hazinesi, olağanüstü gü­zelliğinin ve muazzam mirasının ötesinde, gittiğim her yerde her zaman beni hoş karşılayan insan­larıdır.

    Türk mutfağı ve müziğini sever misiniz? Favorileriniz nelerdir?

    Arkadaşlarım bana Türk mutfa­ğını nasıl bulduğunu sorduğun­da, onlara tek bir kusuru olduğu­nu söylüyorum: Çok lezzetli! Bu nedenle, kendinizi sınırlamanız hayli zor. Sevdiğim çok yemek var ama çok az şey fırından ye­ni çıkmış simidin kokusu ve tadı kadar güzel diyebilirim. Bunun yanında, köfte, börek, gözleme, mantı, mercimek çorbası ve ke­bap sevdiklerimden bazıları, ama liste uzun.

    Türkiye’deki müziğe gelin­ce… Birkaç isim vermem gere­kirse, megastarınız Tarkan’ı ve sadece şarkıcı olarak değil, şarkı sözü yazarı ve besteci olarak da çok iyi bulduğum Sezen Aksu’yu her zaman zevkle dinliyorum.

    Kadın diplomatların uluslararası diplomasiye etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Kendimi çok şanslı bir insan ola­rak görüyorum; çünkü çok sev­diğim ve beni çok mutlu eden bir mesleği icra etme ayrıcalığına sa­hibim. İtalya’da kadınlar 1967’den sonra diplomatik kariyer yapabil­diler. Bugün diplomasi alanında­ki kadınların sayısı erkeklerden daha düşük olsa da, o tarihten iti­baren diplomatik kariyere adım atan kadınların sayısı istikrarlı bir şekilde arttı. Şahsen, ulusla­rarası ilişkileri ve farklı ülkelerde farklı kültürlerle temas halinde olmayı cazip bulan kız öğrenci­leri bu kariyere başlamaları için cesaretlendirmek isterim; çünkü bunu harika ve zenginleştirici bu­luyorum. Ayrıca diplomaside ka­dınların varlığının kapsayıcılık ve etkinlik açısından önemli bir kat­kı sağladığına inanıyorum.

    Ortaklıklardan doğan anlayış Sgarbi “Kültürlerimizin ve değerlerimizin birçok ortak yönü olduğuna inanıyorum; bu da birbirimizi çok kolay anlamamızı, kendimizi evimizde hissetmemizi sağlıyor” diyor.

    Burada İtalyanca eğitim veren okullara gösterilen ilgi nasıl? Bu okullardaki eğitimin tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

    Kültürlerimizin ve değerlerimi­zin birçok ortak yönü olduğuna inanıyorum; bu da birbirimizi çok kolay anlamamızı, kendimi­zi evimizde hissetmemizi sağ­lıyor. Bu unsur, İtalyan dilini ve kültürünü Türkiye’de çok popü­ler kılıyor. Bir İtalyan okulun­da okumak isteyen öğrencilerin halihazırda yüksek olan ve artan sayılarına da yansıyor bu durum. Diğer ülkelere kıyasla rekabetçi fiyatlarla mükemmel bir eğitim sunan, birçoğu çeşitli kriterler açısından uluslararası sıralama­da üst seviyelerde bulunan, İtal­yan üniversitelerine gitmeyi ko­laylaştıran bu sistem; Türkiye’de faaliyet gösteren İtalyan okulla­rına karşı ilgiyi de açıklamakta.

    İlk İtalyan devlet okulu resmî olarak 1888’de kurulmuş olsa da, İstanbul’da bulunan İtalyan ce­maatine yönelik eğitim kurumla­rının geçmişi 1861’e kadar uzan­makta. Türkiye’de İtalyan eğitim kurumlarının varlığı (özellikle, TC Millî Eğitim Bakanlığı tara­fından Özel İtalyan Lisesi olarak tanınan Liceo IMI, Istituti Me­di Italiani) çok eski ve köklüdür. Hem burada ikamet eden İtalyan topluluğu hem de İtalya ile ilgile­nen Türk aileler için önemli bir referans noktası olmaya devam ediyor.

  • Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    22 yıllık diplomasi deneyiminin uzun bir dönemini Ukrayna-Türkiye ilişkileri ile ilgilenerek geçiren Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasyl Bodnar, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana sıcak geçen diplomasi trafiğini, Türkiye’de Ukraynalı mültecilerin durumunu ve gelecek tahminlerini anlattı.

    Sayın Vasyl Bodnar, 2021 sonunda Rusya ile tansiyonun yükseldiği bir dönemde Ukrayna’nın Türkiye Büyükelçisi olarak Ankara’ya atandınız. Biraz Türkiye’den önceki görev ve misyonlarınızdan bahseder misiniz?

    Ukrayna’nın Ankara Büyü­kelçisi olarak atanmadan ön­ce dört yıl boyunca Ukrayna Dışişleri Bakan Yardımcılığı görevini üstlendim. Sorumlu olduğum alanlar arasında çok farklı konular vardı. Türkiye dahil Avrupa ülkeleri, Güney Kafkasya ülkeleri, Rusya, ulus­lararası güvenlik, diaspora ve insani işbirliği gibi konula­rı takip ediyordum. 22 yıldan fazla bir süredir diplomat ola­rak çalışıyorum. Polonya, Rus­ya ve Türkiye’de görev yaptım. Türkiye’de daha önce Ukray­na Ankara Büyükelçiliği El­çi-Müsteşarı ve Ukrayna’nın İstanbul Başkonsolosu olarak görev yaptım. Bu yüzden uzun zamandır Ukrayna-Türkiye ilişkileri ile ilgileniyorum.

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım

    Rusya ile savaşın başlangıcından Mart sonuna kadar, yaklaşık 91 bin Ukrayna vatandaşı Türkiye sınırını geçti. Türkiye’deki büyükelçilik ve konsolosluklarınız Ukraynalı mülteciler ile gerekli koordinasyonu sağlayabiliyor mu?

    Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı tam kapsamlı sava­şın başından bu yana Türki­ye’ye çoğu kadın ve çocuk ol­mak üzere 90 binden fazla Uk­rayna vatandaşı giriş yaptı. Bu vatandaşların bir kısmı üçün­cü ülkelere geçiyor, bir kısmı ise Türkiye’de kalmaya devam ediyor. Tabii vatandaşlarımız­dan öncelikle konsolosluk ko­nularında yardım taleplerini alıyoruz. Bazı vatandaşlardan barınma, gıda ve çocuklar için eğitim sürecinin düzenlenme­si gibi konularda yardım talep­leri geliyor. Türkiye’de faaliyet gösteren 19 Ukrayna Derne­ği ile koordinasyon içerisinde bu talepleri değerlendiriyor ve vatandaşlarımıza yardım edi­yoruz. Örneğin Ankara’daki Ukrayna Derneği, buraya ge­len Ukraynalıların Türkiye’de­ki adaptasyon sürecini kolay­laştırmak amacıyla ücretsiz Türkçe dersi veriyor.

    Yüksek tansiyonlu döneme diplomatik bir yaklaşım
    Çokkültürlülük ve ortak noktalar Bodnar, Türkçe ve Ukraynacanın ortak
    kelimelerinden halk sanatlarında kullanılan desen ve motiflere iki ülkenin pek çok benzerliği olduğunu söylüyor.

    Ukrayna Ortodoks Kilisesi, Türkiye’deki Ukraynalı mültecilerle ilgili çabalarınıza destek oluyor mu?

    Ukrayna, dinin devletten ay­rı olduğu laik bir devlettir. Ama Ukrayna Ortodoks Kili­sesi’nin Patrik 1. Bartholome­os ile sürekli iletişim hâlinde olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda Ukrayna’daki barış ve kendi devletinin bağımsız­lığının yanısıra Ukrayna dev­letinin var olma mücadelesini veren Ukrayna halkı için dua eden Patrik 1. Bartholomeos’a minnettarız.

    Anadili Rusça olan veya Rus pasaportuna sahip pek çok kişinin de, Ukrayna’nın barış ve özgürlük arayışına destek olduğunu görüyoruz. Bununla ilgili duygularınızı paylaşır mısınız?

    Ukrayna’da ağırlıklı olarak Rusça konuşan insanların çoğu Donetsk, Luhansk, Mariupol, Kramatorsk, Kherson, Odesa gibi ülkemizin doğu ve güney bölgelerinde bulunan şehir­lerde ikamet ediyor. Sivilleri öldüren, kadınlara ve hatta ço­cuklara tecavüz eden, şehirle­rin sivil altyapısını yok eden “Rus kurtarıcılar” özellikle bu şehirleri bombaları ve füzeleri ile yok etmeye geldiler. Bu şe­hirlerin sakinleri Rus işgalci­leri alkış ve Rus bayrakları ile karşılamadılar. Aksine barış­çıl protestolara çıkarak “Burası Ukrayna ve sizi burada istemi­yoruz” mesajını verdiler.

    Ülkemizin toprakların­da yaşayan etnik Ruslar şu an Ukrayna’nın tarafında saldır­gan devlete karşı savaşıyorlar. Rusya’da yaşayan akrabaları­na Ukrayna’da neler olduğunu, barışçıl şehirlerimizin nasıl bombalandığını, insanların ne şekilde öldürüldüğünü anla­tırlarken onlar buna inanma­yı reddediyor. Rus nüfusunun, Rus askerlerin Ukraynalılara karşı ne gibi suçlar işlediğini kendi gözleriyle gören akraba­larını dinlemeden sadece Rus televizyonunda gösterilen pro­pagandaya güvendiklerini gör­mek ve duymak çok üzücü.

    Ukrayna ile Türkiye arasındaki ticari ilişkileri geliştirmeye yönelik faaliyetler düzenliyor musunuz? İki ülkenin ekonomileri birbirini tamamlar hâlde, coğrafi yakınlığımız da hem ticari hem sosyal faaliyetler açısından önemli fırsatlar yaratıyor. Savaş sonrası için öngörünüz nedir?

    Savaş başlamadan önce Uk­rayna ile Türkiye Cumhuri­yeti arasında Serbest Ticaret Anlaşması imzalanmıştı. Şüp­hesiz ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi açısından bu, atılan en önemli adımlardan biri olmuştu. Ama üzülerek belirtmem gerekiyor ki Rus­ya’nın başlattığı savaş Türki­ye ile ekonomik işbirliğimizi yeni bir seviyeye taşımamıza engel oldu.

    En yakın zamanda Ukray­na’yı yeniden inşa etmeyi sa­bırsızlıkla bekliyoruz ve buna inanıyoruz. Çok işimiz olacak ve bu süreç dünyanın birçok ülkesi için çok önemli olacak. Tecrübeli Türk şirketleri için de Ukrayna’da mutlaka iş bu­lunur. Fakat bu şirketler Rus­ya’da çalışıyorsa eşzamanlı olarak Ukrayna’da iş yürütebi­leceklerine pek inanmıyorum.

    Çokkültürlülük ve ortak noktalar  Bodnar, Türkçe ve Ukraynacanın ortak kelimelerinden halk sanatlarında kullanılan desen ve motiflere iki ülkenin pek çok benzerliği olduğunu söylüyor.
    Tarihe meraklı bir diplomat Tarihle ilgili okumayı çok sevdiğini söyleyen Büyükelçi’nin en çok ilgisini çeken tarihî dönemlerden biri de Ukrayna Halk Cumhuriyeti (1917-1921) dönemi…

    Ukrayna ve Türkiye’nin çokkültürlülük açısından benzer özellikleri var mı ?

    Söylediğim gibi Türkiye, daha önce görev yaptığım ve Ukray­na Dışişleri Bakanlığı’nda ça­lıştığım dönemden beri takip ettiğim bir ülke. Bu güzel ve misafirperver ülkeyi tanıdıkça ülkelerimiz, kültürlerimiz ve dillerimiz arasında çok ortak noktanın olduğunu görüyo­rum. Sadece Ukrayna dilinde 3000’den fazla Türkçe kökenli kelime bulunuyor. Bunlar ara­sında Ukraynalıların günde­lik hayatlarında kullandıkları meydan, şapka, kahve gibi ke­limeler yer alıyor. Halk sana­tında da desenler, motifler ve renkler başta olmak üzere çok fazla benzerlik olduğunu görü­yoruz. Aramızdaki benzerlik­lerin, farklı medeniyetlere ve halklara evsahipliği yapan ve halen topraklarında farklı yer­li halkları ve millî azınlıkları barındıran ülkelerimizin çok­kültürlülüğüne dayandığına inanıyorum. Savaş bittikten sonra halklarımızı daha da ya­kınlaştıracak benzerliklerimi­zi daha derinden öğrenmeye döneceğimizi umuyorum.

    Tarihle ilgilenir misiniz? Hangi tarihî dönem sizi daha çok etkiler?

    Tabii tarihi seviyorum. Uk­rayna halkının ulusal kurtu­luş savaşlarıyla ilgileniyorum. Ukrayna Halk Cumhuriyeti dönemi (1917-1921) tarihi en çok dikkatimi çeken dönem­lerden biri.

  • Ukrayna’dan Türkiye’ye tarihçi bir diplomat

    Bonn Üniversitesi, Tarih ve Latin Filolojisi bölümünü bitirdikten sonra 1987’de Alman Dışişleri’nde göreve başlayan Johannes Regenbrecht, özellikle Rusya- Ukrayna-Belarus coğrafyası-tarihi konusunda uzman bir isim. 1.5 yıl önce İstanbul Başkonsolosluğu’na atanan Regenbrecht, kişisel gözlemlerini aktardı.

    2020’de Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu olarak atandınız. Daha önceden, ülkemize gelmiş miydiniz?

    Türkiye, bizim de ailecek tercih ettiğimiz ve severek tatil yaptı­ğımız bir ülke. Birçok kez yaz ta­tillerimizi, Bodrum da dahil ol­mak üzere bu güzel ülkenin çe­şitli bölgelerinde geçirdik. Bizim için deniz ve kumsalın yanısıra, Türkiye’nin sahip olduğu zen­gin tarihî-kültürel miras ve do­ğal güzellikler de hep ön planda oldu; örneğin harika bir şekilde düzenlenmiş Efes Antik Kenti veya Pamukkale’nin traverten terasları gibi… Önceki yıllar­da, Federal Dışişleri Dairesi’nin temsilcisi olarak Güney Kafkas­ya ve Ortaasya ülkelerine yap­tığım seyahatlerin birçoğunda muhteşem şehir İstanbul’da bir mola verme fırsatı bulabildim.

    Daha önceki görevlerinizden biraz bahseder misiniz?

    Görev icabı atandığım ülkeler, Meksika’dan Çin’e kadar uza­nan geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Hafızamda özellikle yer eden görevlerim arasında; o zaman­lar hâlâ Birleşmiş Milletler’in (UNMIK) geçici yönetimi altın­da bulunan Priştine’deki (Koso­va) görevimi; “Turuncu Devrim” (2004) sırasında Kiev’deki Al­man Büyükelçiliği’ndeki elçilik görevimi ve Dışişleri Dairesi’nin Ukrayna sorumlusu olarak Kı­rım’ın devletler hukukuna aykırı ilhakı ve 2014’te Rusya’nın Do­ğu Ukrayna’ya askerî müdaha­lesi sonrası Ukrayna’ya destek faaliyetlerini sayabilirim.

    Bonn Üniversitesi, Tarih ve Latin Filolojisi bölümünden mezun oldunuz. Hangi tarihsel dönem sizi daha çok ilgilendiriyor ve neden?

    Oldum olası Ortaçağ Avrupa ta­rihine çok meraklıyımdır. Aynı zamanda 19. ve 20. yüzyıl Avru­pa tarihiyle, Doğu Avrupa tari­hiyle ve Osmanlı İmparatorlu­ğu’nun oluşumu ve gelişimiyle de yoğun bir şekilde ilgilendim. Geç Antik Çağ’da Konstantino­polis, Ortaçağ’da Bizans ve mo­dern çağda İstanbul olarak her daim küresel bir cazibe merkezi olmaya da devam eden Boğaziçi metropolünün tarihsel gelişimi beni büyülüyor. Konstantinopo­lis’in Fatih Sultan Mehmet tara­fından fethedilmesinin hikayesi de benzersizdir. 1453 yılı, dünya tarihinde çok önemli bir dönüm noktasıdır.

    Nesrin İçli, Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht ile #tarih için konuştu

    Türkiye’yi, İstanbul’u ve diğer şehirleri gezme fırsatınız oldu mu? Sizi en çok etkileyen şehir hangisidir?

    Eşimle birlikte, hareketli bir geçmişi, muhteşem yapıları ve dinamik bir şimdiki zamanı har­manlayan ve bizi her seferinde yeniden şaşırtan birçok şehri ziyaret ettik. Türkiye’deki seya­hatlerimiz sırasında insanlarla da tanışma fırsatı bulduğumuz için özellikle mutluyuz. Birçok insan mükemmel seviyede Al­manca konuşuyor. Almanya ile Türkiye arasındaki bu yoğun ve derin bağlar bizi çok etkiliyor.

    Türkiye ve Almanya’nın yüzyıllar öncesine dayanan bir kültürel işbirliği var. İki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek için neler yapmayı planlıyorsunuz?

    Gerçekten de iki ülke arasındaki ilişkilerin uzun bir geçmişi var. 1877’de açılışı yapılan bugünkü başkonsolosluk binası da bunun en güzel kanıtı. Aynı şekilde Sul­tan 2. Abdülhamid’in hediyesi olan Tarabya’daki arazi üzerine inşa edilen Alman Büyükelçili­ği’nin tarihî yazlık rezidansı da ülkelerimiz arasındaki ilişkile­rin tarihî bir örneği. Bu yerleş­ke, günümüzde Tarabya Kültür Akademisi’ne de evsahipliği ya­pıyor; Alman ve uluslararası sa­natçılar Türk proje ortaklarıyla biraraya gelerek ortak çalışma­lar yürütüyorlar ve çeşitli sanat dallarında projeler üretiyorlar.

    Kültürel çalışmalarımızın temeli, karşılıklı alışverişe daya­nıyor. Köklü bir geleneğe sahip Alman Lisesi başta olmak üze­re İstanbul’da Almanca dilinde eğitim veren dört okulumuzda; başkonsolosluk binamızın tarihi “Kaisersaal” salonundaki etkin­liklerde; kültür projelerin des­teklenmesinde; birbirimizden birşeyler öğrenmek ve geleceğe birlikte bakmak istiyoruz.

    Son derece zengin geçmi­şe sahip Alman-Türk ilişkileri, özellikle bireysel karşılaşmalar ve ilişkiler sayesinde de şekil­lenmekte. Geçen sonbaharda Türkiye-Almanya İşgücü Ant­laşması’nın 60. Yıldönümünde de bunu yaşadık. Taksim Sa­nat’taki fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay’ın fotoğraflarından olu­şan “Biz Buralıyız” adlı olağa­nüstü sergi, bu vesileyle gerçek­leşen birçok etkinlik arasında öne çıktı. Sergi şu anda Çanak­kale’de de gezilebilir.

    Görevimin diğer odak nokta­sı, belediyelerarası işbirliklerini güçlendirmek ve sivil toplumla diyalogu teşvik etmek. Başkon­solosluğun, iki ülkeyi etkileyen güncel konularda fikir alışveri­şine olanak tanıyan, kadınların sosyal ve ekonomik olarak güç­lendirilmesi veya belediyelerin iklim değişikliğinin zorluklarıy­la nasıl başa çıkacağı gibi konu­ların tartışıldığı bir forum olma­sını arzu ediyorum.

    Köklü bir geçmişin bugünkü elçisi Almanya ile Türkiye arasında yüzyıllara dayanan ilişkilerin günümüzdeki temsilcisi Almanya’nın İstanbul Başkonsolosu Johannes Regenbrecht, aynı zamanda bir tarih ve Latin filolojisi mezunu.

    Türkiye ile Almanya arasındaki ticari ilişkileri geliştirmek için planlarınızı öğrenebilir miyiz?

    İstanbul ile yakın komşula­rı Edirne ve Bursa, tarihî ve kültürel açıdan eşsiz olmanın yanısıra, birlikte dünyanın en büyük ve en modern metro­pol bölgelerinden birini oluş­turuyor; iki kıta arasında bir köprü görevi görüyor. Olağa­nüstü bir ekonomik dinami­ğe sahip bu bölgede, birçok Alman ve Türk-Alman şirke­tinin de merkezi bulunuyor. İstanbul’daki Alman-Türk Ti­caret ve Sanayi Odası ile yakın işbirliği içinde, bu şirketlerle düzenli olarak, örneğin yuvar­lak masa toplantılarında bu­luşuyor ve fikir alışverişinde bulunuyorum. Kişisel izlenim­ler ve bilgiler edinmek için el­bette yerinde ziyaretler de ya­pıyorum. Pandemi hafifler ha­fiflemez, Almanya’dan gelecek ticari heyetlere de yeniden ev­sahipliği yapacağız. Bu da za­ten güçlü olan ticari ilişkilere yeni ivme kazandıracaktır. Ek olarak, bu yıl idari bölgemizde bulunan birkaç büyük ekono­mi metropolünde, iki ülkeden şirketlerin, devlet kurumla­rından temsilcilerin ve ticaret odalarının katılımıyla bölgesel çapta “Alman-Türk İş Günle­ri”ni düzenlemek istiyoruz.

    Türk mutfağında favorileriniz neler? En çok sevdiklerim arasında sebze yemeklerini, peyniri, lahmacunu, karnıyarığı, aşçımız Muhsin Şef usulü yaprak sarmayı, balığı (özellikle levrek) ve kebabın her türünü sayabilirim.

    Pandemi döneminde Almanya Konsolosluğu’nda alınan önlemler neler oldu?

    Birçok kurum gibi, pandeminin ardından bizler de dönüşümlü çalışma sistemine geçtik. O zamandan beri de çok temkinli bir strateji izliyoruz. Bu sayede normale dönmeyi ve çok az kısıtlamayla iş akışlarımızı ayakta tutmayı başarabildik.

  • Doğduğu şehir Ankara’da büyükelçi oldu yıllar sonra

    Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, 1960 Ankara doğumlu bir diplomat. Pandemi sürecinde, 2020 ortasında göreve başlayan Magro; çocukluğundan gençliğine, tarih eğitimine ve Dışişleri kariyerine kadar Türkiye coğrafyası ve halkı ile içiçe yaşamış bir insan. Magro, Türk-Fransız kültürlerinin ortak kimyasını anlattı.

    Sayın Büyükelçi; Ankara doğumlusunuz ve sonrasında diplomatik kariyerinize burada devam ettiniz. Bize çocukluğunuzun Türkiye’sinden ve bugünle ilişkisinden bahseder misiniz biraz?

    Çocukluğum 1970’lerdeki bir Ankaralının çocukluğudur. Her ne kadar Fransız okuluna git­miş olsam da Türk kültürünün içinde, Türklerle birlikte bü­yüdüm. Dersler bittikten son­ra, sonu gelmeyen futbol ya da misket oyunları, ağaçlardan dut yemek için çıkılan şehir gezile­ri… Gündelik hayattaki tüm bu detaylar, muhteşem bir ülkeyi keşfetmeme de vesile oldu. Ay­rıca, şüphesiz ülkenin zengin tarihini keşfetmem ve sevmem, çocukluğumun kayıp bir cenne­ti olan Side seyahatleri sırasın­da gezdiğim harabeler ve antik tiyatro gezileri sayesinde oldu.

    Daha geniş anlamda hiç kuşkusuz Türkiye, halkı ve ina­nılmaz tarihî zenginliği; iki ülke arasındaki karmaşık ve verim­li ilişkiler de dahil olmak üzere tarih algımı şekillendirdi. Tür­kiye-Fransa ilişkilerinin bir aktörü olmaktan ve geleceğe doğru, onun getireceği zorluk­lara rağmen birlikte ilerleyebil­memiz adına elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktan dolayı çok mutluyum.

    Nasıl bir eğitim süreci geçirdiniz?

    Gençliğimin bir kısmını Anka­ra’da geçirdim. Burada, Fran­sız mektebi “Küçük Okul”a (La petite école) gittim. Daha sonra, Charles de Gaulle Lisesi henüz yokken, Kızılay’da bulunan kül­tür merkezindeki koleje devam ettim. Lise eğitimim sürerken Fransa’ya gittim. Tarih alanın­da yüksek lisans diploması ve Ulusal Doğu Dilleri ve Medeni­yetleri Enstitüsü’nden (Institut National des Langues et Civili­sations Orientales) Türk dili ve uygarlığı alanında diploma aldı­ğım Sorbonne’da okudum. Daha sonra, Avrupa ve Dışişleri Ba­kanlığı’na giriş sınavındaki ba­şarım nedeniyle, eğitim henüz bitmeden bıraktığım Paris Si­yasal Araştırmalar Enstitüsü’ne (Institut d’Etudes Politiques) katıldım.

    Bir tarihçi olarak, özellikle ilginizi çeken dönemler hangileri?

    Her ne kadar antik döneme kar­şı bir zaafım olsa da hiç şüphe yok ki daha çok çağdaş dönem­lerle ilgilendim, ilgileniyorum. Antik dönem, özellikle Antalya bölgesinde Side, Perge, Aspen­dos ve diğer merkezler benim tutkum. Ancak kendimi diplo­masiye adadım ve uluslararası ilişkiler yolunu seçtim. Bu di­siplinin en büyük ustalarından Jean-Baptiste Duroselle ile ta­rih alanında yüksek lisans yap­ma ayrıcalığına sahip oldum. 1939-1940 arasında Lübnan merkezli Levant ordusunun Ba­kü’deki Sovyet petrol sahalarını hedef alması dolayısıyla Tür­kiye’yi de birinci dereceden il­gilendiren Kafkasya’ya yönelik Fransız projeleri üzerinde çalış­tım. Ayrıca bu çalışmalar, Fran­sa’daki 1. Dünya Savaşı travma­sının hâlâ ne kadar güçlü hisse­dildiğini anlamamı sağladı. Her zaman Versailles Antlaşma­sı’nın Almanya üzerindeki so­nuçlarından bahsederiz; ancak o zamanın Fransız politikasını, bu bir önceki savaşın dehşetine atıfta bulunmadan anlayamaya­cağımızı asla unutmamalıyız.

    Daha sonra, diplomatik ar­şivler müdürüyken, özellikle Türkiye için çok önemli olan “1918-1923, Doğu’da Bitme­yen Savaş” (“1918-1923, à l’Est la guerre sans fin”) sergisinin hazırlık çalışmaları çerçeve­sinde, bu dönemle tekrar ilgi­lenme fırsatım oldu. Bu dönem hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu hem de Fransa ile ye­ni Türk makamları arasındaki ilişkilerin ilk temellerinin atıl­ması ve 21 Ekim’de 100. yılını kutladığımız Ankara Antlaş­ması bakımından çok önemli. Tarihsel eğilimlerin her zaman uzun vadede gözetilmesi gere­kir; tüm bunları hatırlayarak daha iyi-doğru ilerleyeceğimize inanıyorum.

    Ankara doğumlu bir Fransız 1960 yılında Ankara’da doğan Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Hervé Magro, çocukluğunun Türkiye’sini sonu gelmeyen misket ve futbol oyunları, şehir turları ve Türkiye’nin zengin tarihini keşfettiği seyahatlerle hatırlıyor.

    İstanbul ve Ankara sizin durduğunuz yerden nasıl görünüyor?

    Bu iki şehri tam anlamıyla kar­şılaştırabileceğimizi sanmıyo­rum. İstanbul, asırlık tarihi ve istisnai coğrafi konumu nede­niyle sıradışı bir şehir. İnsan­ları, mimarisi, geçmişi, bugün gibi dün de yaşama biçimi ola­ğanüstü. Ankara ziyadesiyle farklı; ama benim için hep ço­cukluğumun en güzel yıllarının şehri olarak kalacak. Yaşama kolaylığı, misafirperver bir halk ve keşfedilmeyi bekleyen bir tarih… Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Hititler büyüleyici. Zaten burada doğmuş olmam­dan dolayı kuşkusuz taraflıyım!

    Uzun yıllardır Türkiye’de çalıştınız, çalışıyorsunuz…

    Kariyerim de burada başladı di­yebiliriz. Büyükelçilik Sekrete­ri olarak ilk diplomatik görevim 1988-1991 arasında Ankara’day­dı. Diğer birçok görevden sonra 2009’da, İstanbul Başkonsolosu olarak 2013’e kadar kalacağım Türkiye’ye döndüm. Son olarak Haziran 2020’de pandeminin ortasında, Fransa’nın Anka­ra Büyükelçisi olarak görevimi üstlenmek üzere -kapanmadan sonraki ilk Türkiye uçağına- Strasbourg’dan İstanbul aktar­malı olarak bindim. Döngü böy­lece tamamlandı!

    Ankara büyükelçisi olarak İstanbul’a ne kadar zaman ayırabiliyorsunuz?

    İstanbul’a asla yeterince zaman ayıramayız!

    Tabii düzenli olarak İstan­bul’a gidiyorum; ancak bugün orada, özellikle ekonomik veya kültürel alanda birimleri olan büyükelçiliğin hizmetlerinin gerçekleştirilmesinin yanısıra Fransız varlığını günlük olarak sürdürmenin ağır sorumluğu, İstanbul Başkonsolosu Olivier Gauvin’e ait.

    Türkiye büyük bir ülke ve­İstanbul hâlâ ekonomi ve tu­rizmin merkezi. Ancak Türkiye nüfusunun yüzde 75’inden faz­lasını ve ülkenin gayrisafi yurti­çi hâsılasının üçte ikisini temsil eden diğer şehirleri, belediyele­ri ve insanları da düşünmek ve onlar için çalışmakla yüküm­lüyüz.

    Türkiye ile Fransa’nın kesişim kümesi

    Magro, Türkler ile Fransızların listeleyemeyeceği kadar çok ortak noktası olduğu görüşünde. “İyi şeylere olan sevgi, coğrafyaya bağlılık, tarihî miras üzerine çalışmak” ve elbette gastronomi merakı bu ortak noktalardan…

    Yaşadığımız küresel salgın, sizin çalışma düzeninizi nasıl etkiledi, değiştirdi?

    Bu salgın şüphesiz hepimi­zi derinden etkiledi. Görevime pandeminin ortasında başla­dım. Dünya genelindeki tüm kurumlarda olduğu gibi, bü­yükelçiliğimiz de pandeminin ortaya koyduğu yeni zorlukla­ra uyum sağladı. Uzaktan ça­lışma ve engelleyici tedbirler artık günlük hayatımızın ay­rılmaz bir parçası. Diplomasi zaten beklenmedik durumlara nasıl uyum sağlayacağını bil­mek, yeni bir ortama alışabil­mek ve ondan en iyi dersi çıka­rabilmektedir. Salgın hastalık bizlere yeniden derinlemesine adapte olabilme fırsatı da sun­du; bu zor koşullarda tüm çalış­maları çok iyi yöneten ekibime de müteşekkirim.

    Sizce Türkler ve Fransızların ortak özellikleri, zevkleri var mı?

    Listeleyemeyeceğim kadar çok ortak noktamız var. Mimaride, gastronomide, genel olarak sa­natta aynı zamanda sporda veya girişimcilikte olsun, iyi şeylere olan sevgimiz, iyi yapılan iş, or­tak noktamız. Coğrafyaya bağlı­lık, tarih ve tarihî miras üzerin­de çalışmak ortak noktalarımız. Elbette sofra sanatı bu alanın en iyi örneği.

    Fransız ve Türk halklarının şimdiye kadar olan pandemi­nin üstesinden gelme biçimi; bu kriz esnasında kendimizde keş­fettiğimiz ortak noktalar olan fedakarlığımızı, dayanıklılığı­mızı ve uyum sağlama kabiliye­timizi de ortaya koyuyor. Fran­sa’da olduğu gibi Türkiye’de de hekimler ve sağlık çalışanları hepimize örnek oldu. İki ülke de bu kahramanlara borçludur; hem işlerini hem de işlerinden çok daha fazlasını yaptılar, ya­pıyorlar.

  • Montrö Sözleşmesi ve Boğazlar’a takılan Kanal İstanbul lokması

    Kanal İstanbul projesi, Türk Boğazları ile ilgili tartışmaları esas olarak siyasi boyutuyla öne çıkardı. Konunun tarihsel ve stratejik boyutu ise, hangi ortak vücutta yaşadığımızla, memleketimizle ilgili. 1936 Montrö Antlaşması’ndan bugüne Boğazlar’dan geçiş meselesiyle ilgili yaşananları ve aktüel durumu, yıllarca Türk heyetleri içinde uluslararası uzman olarak görev yapan hukukçu, yüksek mühendis, kaptan ve Deniz Emniyet Derneği Başkanı Cahit İstikbal yazdı.

    Gün geçmiyor ki Türk Boğazları, Türkiye gün­demine yahut dünya gündemine bir vesile ile gelme­sin! Aslında Türk Boğazlarının direkt yada dolaylı olarak siyasi arenada çok sık gündem olması 300 yılı aşkın zamandır devam eden tarihsel sürecin kısa bir özetidir.

    Truva savaşlarına kadar za­manı geri alırsak, sözünü ettiği­miz süreci 3500 yıl geriye dahi götürmemiz mümkündür. Daha yakın tarihe göz atarsak, Türk Boğazları 18 Mart 1915’te çağın en büyük donanmasının zorla­yıp da geçemediği stratejik su yolunu anlatır. Öylesine önemli bir su yolu ki, uğruna “ne güneş­ler batmış”, nice fedakarlıklar yapılmıştır. Dünyanın hâkim güçlerini karşı karşıya getir­miş, paylaşılamamış, vazgeçi­lememiştir. Üzerine antlaşma­lar-sözleşmeler imzalanmış; uğruna savaşlar yapılmış; en sonunda 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bugünkü sakin­liğine ulaşabilmiştir. Boğazlar üzerinden siyasi oyunlar oy­nayan dünyanın büyük güçleri, Atatürk’ün müthiş öngörüsü ve zekası sayesinde, Montrö ile bu hassas dengeyi kabul etmek du­rumunda kalmışlardır.

    Boğazlar’da Yunan kültürü!
    Boğazlar Komisyonu’nun 1925 başlarında “Boğazlar Bölgesi bayrağı” diye göndere çekmeye çalıştığı bayrak: Deniz Tanrısı Poseidon’un çapraz çatılmış üç dişli yabası!

    Montrö’den sonra Boğazla­rın uluslararası bir platformda ilk defa tartışma konusu yapıl­ması, Sözleşmenin imzalanma­sından 43 yıl sonra gerçekleş­miştir. 1979’da İstanbul Boğa­zı’nın hemen girişinde meydana gelen ve dünyanın en büyük tanker kazaları arasında ilk 10 içerisinde sayılan Independen­ta hadisesinden sonra, Türkiye, Boğazlar’dan geçen gemilerden kaynaklanan emniyet risklerini yönetmek amaçlı önlemleri içe­ren Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü’nün ilk fikirle­ri oluşturmuş ve 90’lı yılların başlarında bu çalışmalar hız ka­zanmıştır.

    Tüzük, 23 Kasım 1993 ta­rihli Resmî Gazete’de yayın­lanmıştır. Türkiye, böylelikle “Trafik Ayırım Düzeni”ni Ulus­lararası Denizcilik Örgütü’ne (IMO) onaylatmak istemiş ve bu amaçla aynı yıl IMO’nun De­niz Emniyeti Komitesi’ne bunu rapor halinde sunmuştur. Ko­nuyla ilgili görüşmeler IMO içe­risinde sürerken, önce, çalışma grubunda Türkiye’nin verdiği orijinal metin üzerinde birta­kım değişiklikler yapılmıştır. Seyir Emniyeti Alt Komitesi, trafik şeması ile birleşik “Kural­lar ve Tavsiyeler” in geliştiril­mesi koşuluyla öneriyi onayla­mıştır. Böylece Trafik Ayırım Şeması, Mayıs 1994’teki Deniz Güvenliği Komitesi’nde benim­senmiş, Kasım 1994’te de uygu­lanmaya başlanmıştır.

    Hollandalı kaptanın getirdiği kural

    Buraya kadar sorun yoktur. An­cak asıl gürültü bundan sonra kopmuştur. Zira kabul edilen metinde, IMO’nun Seyir Emni­yeti Alt Komitesi’nin Hollanda­lı Başkanı Kaptan Lemeijer’in önerisiyle eklenen “Kurallar ve Tavsiyeler” başlıklı bir bölüm vardır. Koşul olarak eklenen bu bölüm, Türkiye’ye “Trafik ayı­rım düzeni içerisinde yer alan keskin dönüşler nedeniyle ken­di trafik şeridinde kalarak sey­retme zorluğu çekebilecek (kar­şı yönden gelen trafiğin geçiş şeridini ihlal edebilecek) büyük gemilerin geçişi esnasında tra­fiğin karşı yönde kapatılabile­ceği” hakkını tanımaktadır. Bu kural, Türkiye’nin kendi yaptığı tüzükte bile yer almayan, Tür­kiye’ye trafiği düzenlerken kar­şı yöndeki trafiği kapatabilme yetkisi veren önemli bir kural idi! IMO görüşmeleri esnasında Kaptan Lemeijer’in önerisiyle bu onaylanmış, ancak sonradan IMO içerisinde kimi üye dev­letlerde “Bunu nasıl yaptık?” pişmanlığı başgöstermişti. Zira Türkiye’nin eline, gemi trafiğini kapatma hakkı veren ve bağla­yıcılığı olan bir koz vermişlerdi.

    Rusya Federasyonu, bu du­rumu farkedip ilk itiraz eden ül­kelerin başında geliyordu. Zira Rusya, Tengiz bölgesinde yeni işletmeye açılan zengin yatak­lardan çıkarılan petrolü Novo­rossiysk ve Odessa limanların­dan tankerlere yükleyerek Türk Boğazları üzerinden dünya pa­zarlarına ulaştırmak istiyordu ve bu kapatmalar tanker taşı­macılığını daha pahalı hale ge­tirecek, ayrıca gecikmelere ne­den olacaktı. Böylelikle IMO’da Türk Boğazları tartışmaları dö­nemi açıldı. Tartışmayı açanlar, “Kurallar ve Tavsiyeler”in ipta­lini talep etmekteydi. Boğaz’da Trafik Ayırım Düzeni’nin tama­men iptal edilmesini; IMO’nun onayını geri çekmesini; Ulusla­rarası Denizde Çatışmayı Ön­leme Tüzüğü’nün 9. Kuralı’nın (Dar Boğazlarda Seyir) uygu­lanmasını talep ediyorlardı. Bu talebi destekleyen ve tartışma­yı açan ülkelerin başında Rusya Federasyonu, Bulgaristan, Yu­nanistan, GKRY ve zaman za­man da Ukrayna yer alıyordu.

    Boğaz’da 27 gün tüten duman 15 Kasım 1979’da ham petrol yüklü bir tanker gemisi ile bir kuru yük gemisinin çarpışması sonucu meydana gelen Independenta faciasında başlayan yangın 27 gün boyunca söndürülememişti.

    1996-1999 arasında zaman zaman çok sert geçen bu tar­tışmalarda ben de Türkiye de­legasyonu içerisinde yer alarak teknik yönden destek vermiş­tim. Sonuçta IMO’da Türki­ye’nin tezleri kabul edildi. Bu­nun sağlanmasında ABD’nin de önemli desteği olduğunu belirtmemeiz gerekir. Bölgede­ki petrolün dünya pazarlarına ulaştırılmasında aslında çıkarı bulunan ABD’nin IMO Heye­ti, başlarda Türkiye’nin tezle­rine destek vermemiş ise de, Türk delegasyonunda yer alan ve Türk Boğazları konusunda uzman üyelerin “Boğazlar’ın bu kadar petrolün taşınmasında emniyetli bir geçiş yolu olmaya­cağı” şeklindeki görüşlerinden etkilenmişler ve petrolün Türk Boğazları yoluyla taşınması ye­rine inşa edilmesi planlanan Bakü-Ceyhan petrol boru hat­tına destek vermeye başlamış­lardı. 1999’da Deniz Emniyeti Komitesi’ne geçici olarak baş­kanlık eden ABD Heyetinden Joe Angelo, kararlı bir şekilde Türk Boğazları tartışmalarının IMO gündeminden çıkarılma­sını talep etmiş; üye devletlerin çoğunluğunun karşısında azın­lıkta kalan itirazcı devletler de fazla ses çıkaramamış ve böyle­likle Türk Boğazları tartışmala­rı IMO gündeminden çıkmıştı.

    Türkiye açısından başarıy­la biten toplantı sonunda, Türk delegasyonu başkanı Büyükelçi Haydar Berk’le Londra Büyü­kelçiliği’nde verilen özel resep­siyonda sohbet ederken, yine heyet üyelerimizden Dr. Nilü­fer Oral ile birlikte hafif şaka yollu kendisine takıldık: “Türk Boğazları konusu bitti; biz de 3 yıldır toplantılara gelip gidiyor­du ki artık gelemeyeceğiz” de­dik. Haydar Bey gülümsemiş ve “Türk Boğazları bu kadar önem­liyken, bu tartışmalar hiçbir za­man bitmez” demişti.

    Montrö Sözleşmesi tek­rar gündeme gelince, aklıma IMO’daki Türk Boğazları görüş­meleri ve bu anılar geldi. Yuna­nistan delegasyonunun “Türk Boğazları” teriminin kullanıl­masına karşı çıkması, buna kar­şı Türkiye heyetinin sözcülü­ğünü yapan Büyükelçi Mithat Rende’nin “Makedonya” demesi üzerine Yunan sözcünün sinir­lenerek masaları yumruklama­ya başlaması gibi görüntüler film şeridi gözümün önünden geçti. Boğazlar tartışmaya açı­lınca neler olabilir, kimler ne­leri söyleyebilir, hangi ülkeler hangi tezleri ileri sürebilir diye tekrar düşündüm.

    Türk Boğazları, tarih boyun­ca olduğu gibi bugün de hem Türkiye ve Karadeniz’e kıyıdaş olanlar başta olmak üzere böl­ge devletleri hem de dünyanın süper güçleri açısından büyük önem taşımaktadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bizim açımızdan Boğazlar’ın tapu se­nedidir. 1923 Lozan Antlaşma­sı’ndan 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne kadar geçen sü­rede Türk Boğazları bölgesin­de asker bulunduramadığımızı, bu bölgede her ne kadar başka­nı bir Türk olsa da uluslarara­sı bir Boğazlar Komisyonu’nun görevli olduğunu unutmamalı­yız. O Boğazlar Komisyonu ki, yabancı üyeleri, Türkiye Cum­huriyeti topraklarında uydu­ruk bir bayrağı Boğazlar Bölgesi bayrağı diye göndere çekmeye bile çalışmışlardı. 1925 başla­rında Boğazlar Komisyonu Baş­kanı Vasıf Temel Paşa’nın tüm engelleme çabalarına rağmen yabancı üyelerin desteğiyle, bir “alamet-i farika olmak üzere” Komisyon’a mahsus bir bayrak tespit edilerek toplantıların ya­pılacağı gün Tophane Kasrı’na asılmasına karar verilmiş, Vasıf Temel Paşa’nın gayretleriyle bu bayrağın asılmasına engel olunmuştur. Bayrakta ironik bir şekilde lacivert zemin üstünde Deniz Tanrısı Poseidon’un çapraz çatılmış üç dişli yabası bulunmaktadır. O günlerden, Boğazlar üzerinde tam egemenliğimizi sağlayan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne geldiğimizi unutmamalı; Karadeniz’i bir barış gölü haline getiren bu Sözleşme’ye bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da sahip çıkmalıyız.

    6 ÖNERME – 6 AÇIKLAMA

    Düşülmemesi gereken tuzaklar alınmayacak-alınacak riskler…

    Boğazlar’dan geçiş konusunda, kılavuzluk, geçiş ücreti, geçiş emniyeti, askerî-stratejik önlemler, tanker trafiği ve çevresel etkilere uzanan bir dizi noktada temel açıklamalar…

    1. “Montrö Sözleşmesi elimizi kolumuzu bağ­lıyor, kılavuzluğu zorunlu yapamıyoruz”.

    Dünyada iki tür suyolu vardır: Doğal ve insan yapısı suyolu. İnsan yapısı suyolları veya başka deyişle kanallar, hangi devletin kara ülkesi sınırları içinde iseler o devletin tam egemen­liği altında olurlar; meğer ki o devletler bu egemenliğin kendi rızaları ile kısıtlanmasına izin verdikleri bir uluslararası antlaşmaya imza atmış olmasınlar. Süveyş Kanalı, Korent Kanalı ve Panama Kanalı gibi kanallar bu gibi durum­lara örnektir. Bu kanallara sahip olan devletler, bu su geçitlerinden geçecek gemilere diledik­leri kuralı uygulayabilir, hatta dilerlerse bu geçitleri tamamen de kapatabilirler.

    Doğal su yolları ise farklı rejime tabidir. Bu su yolları, Türk Boğazları örneğinde olduğu gibi tek bir ülkenin karasuları ile çevrelenmiş bile olsalar, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin Boğazlar için getir­diği özel bir geçiş rejimi olan “Transit Geçiş” rejimine tabi olacaklardır; tabii eğer, Montrö Sözleşmesi örneğinde olduğu gibi, bu geçişi düzenleyen özel bir uluslararası antlaşma yoksa. Transit geçiş rejimi, kıyı devletine, kara­sularından geçişi düzenleyen “zararsız geçiş” hakkına kıyasla çok daha kısıtlı haklar verir; denizaltıların geçişinin su altından dahi serbest olması, Boğaz üzerindeki hava sahasının uçuşa açık olması gibi. Ayrıca transit geçişte kıyı devletinin kılavuzluğu zorunlu yapması gibi bir hakkı da sözkonusu değildir.

    Montrö’yü yarın tamamen devre dışı bıraksak dahi, geçiş yapan gemilere uygulaya­bileceğimiz müeyyideler açısından, daha iyi bir durumda olmayacağımız açıktır. Buna kılavuz­luk ve römorkörcülük de dahildir. Montrö’ye karşı bizi kışkırtmak isteyenlerin en çok başvurdukları argüman budur: “Siz Montrö yüzünden kılavuzluğu ve römorkörcülüğü zo­runlu yapamıyorsunuz; Boğazlar’da gemilere gerekli emniyet önlemlerini alamıyorsunuz; bu yüzden Montrö’yü yeniden tartışalım”. Oysa bu bir tuzaktır. Montrö Sözleşmesi kalksa dahi deniz emniyetine yönelik önlemler bakımın­dan uluslararası hukukun bize daha ileri haklar vermediği/vermeyeceği muhakkaktır.

    Öte yandan bir başka önemli husus, Montrö Sözleşmesi’nin 29 maddesinden 22’si­nin askerî gemilerin geçişiyle ilgili olmasıdır. Bu maddeler, Karadeniz’de tonaj ve büyük­lük bakımından sınırsız askerî gemi varlığı bulundurma hakkını kıyıdaş ülkelere münhasır kılmış, Karadeniz’de kıyısı bulunmayan ülke­lerin burada bulundurabileceği toplam filoyu ise azami 45 bin tonla sınırlamıştır. Kıyıdaş olmayan devletlerin hattıharp gemilerini Boğazlar’dan geçirmeleri ve Karadeniz’de bu­lundurmaları ise yasaklanmıştır. Uçak gemileri bu sınıfa dahildir. Dolayısı ile, Karadeniz’in bir barış gölü olarak kalmasında Montrö’nün rolü tartışılmaz. Bir an için Montrö’nün varolma­dığını düşünelim. Karadeniz’de uçak gemileri bulundurmanın nasıl bir yarışa dönüşeceğini ve askerî güç mücadelesinin denizler üze­rinden bu bölgeye nasıl taşınacağını tahmin etmek güç olmayacaktır. Montrö’yü yeniden tartışmaya açmamalıyız; bu ülkemizin çıkarına olmayacaktır.

    2. “Boğaz’dan geçen gemiler üzerinde kont­rolümüz yok, gemiler hiçbir ücret ödemeden geçip gidiyor”.

    Magazin programlarından aklı başında tartışma programlarına kadar dile getirilen bu önerme kesinlikle doğru değildir. Boğazlar’dan geçen gemilerin uymak zorunda oldukları bir­çok ulusal ve uluslararası kural bulunmaktadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü, IMO Kural ve Tavsiyeleri, COLREG, SOLAS gibi uluslararası sözleşmeler bunlardan bazılarıdır. Bugün İstanbul Boğazı’ndan geçmek isteyen bir gemi,

    Türk makamlarına geçişten 48 saat önce bilgi vermekte, geçiş için Türk makamla­rınca sıraya sokulmakta ve uygun görülen koşullarda geçişine izin verilmektedir. Boğaz içerisinde görüş uzaklığı yarım milin altına düştüğünde, Boğaz her iki yönden trafiğe kapatılmaktadır. Akıntının belli bir hızın üzerine çıktığı durumlarda da yine geçiş koşulları ağırlaştırılmaktadır.

    İstanbul Boğazı’ndan geçen bir Rus savaş gemisi…

    Boyu 200 metre üzeri olup tehlikeli yük taşıyan gemiler gece Boğaz’dan geçemez. 300 metre üzeri gemi, hangi tip olursa olsun özel emniyet tedbirleri ile geçebilir. 250 metre üzeri tankerler 2000’li yıllardan bu yana alınan bir emniyet tedbiri gereğince römorkör refakatinde geçebilmektedir. Bu kural mantıklı ve sektörce kabul edilebilir bulunduğu için günümüzde alışkanlık hukuku çerçevesinde oturmuş bir kural olarak yerini almıştır. Bu nedenle İstanbul Boğazı’nda uygulanmakta olan ulusal ve uluslararası mevzuata Alışkanlıklar Huku­ku’nu da (Customary Law) eklemek gerekir.

    Ücret konusuna gelince… Boğaz­lar’dan geçen gemiler, kılavuz kaptan veya römorkör alırlarsa hizmet karşılığı ücret zaten ödemektedirler. Ancak bundan baş­ka, Montrö Sözleşmesi uyarınca ödemek zorunda oldukları sağlık rüsmu ve fener ve tahlisiye rüsumları bulunmaktadır. Bu rüsumlar ile devletimizin elde ettiği gelir, yılda yaklaşık 150 milyon USD civarındadır.

    3. “Fener ve tahlisiye rüsumları Gold Frank üzerinden alınmalıdır”.

    Montrö Sözleşmesi ile rüsumların Gold Frank üzerinden belirlendiği doğrudur. Türkiye, uzun yıllardır (1983’ten bu yana) Boğaz geçiş ücretlerini belirlerken 1 gram altını 2.78 USD, 1 ons altını ise (31.1 gram) 86.38 USD olarak kabul eder. Dolayısı ile ons fiyatının günümüzde 1.750 USD olduğu dikkate alınırsa 20 kat fazla rüsum tahsil edebileceği; bugün elde ettiği 150 milyon USD geliri 3 milyar USD’ye çıkarabileceği şeklinde görüşler de ileri sürülmektedir. Bir başka deyişle, gemi başına bugün öden­mekte olan ortalama 4 bin USD rüsum, gemi başına ortalama 80 bin USD’ye çıkacaktır! Ancak dünya denizcilik endüst­risinden böyle bir geliri sağlık ile fener ve tahlisiye rüsmu adı altında talep etmek, uluslararası hukukun teamül kurallarından olan hakkaniyet (equity) ilkesi ile bağdaş­mayacaktır.

    4. “Boğazlar’dan geçen gemiler kılavuz kaptan almak zorunda değildir”.

    Bu da kısmen doğru, kısmen yanlış bir önermedir. Montrö Boğazlar Sözleşme­si’nin 2. Maddesi, “Kılavuzluk ve römorkör­cülük ihtiyari (isteğe bağlı) kalır” demek­tedir. Ancak bu durum, yine aynı maddede açıklandığı üzere, Boğazlar’dan “uğraksız” geçiş yapan gemiler için geçerlidir. Marma­ra limanları, İzmit Körfezi veya bölgedeki herhangi bir limana giden veya bu liman­lardan kalkıp Boğaz’dan geçen gemiler, bu kural kapsamında değildir. Dolayısı ile bu gemiler zorunlu kılavuzluk rejimine tabidir. Bunlar Boğazlar’dan geçen gemilerin sayı olarak yarıya yakınını oluşturmaktadır.

    5. “Boğaz’dan tanker trafiği her geçen gün artıyor”.

    Boğaz’daki tanker trafiği 2006 ila 2017 arasında geçen 11 yılda artmamış tam tersine sayı bakımından azalan bir eğilim göstermiştir. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, 2006’da İstanbul Boğazı’ndan geçen 10.153 adet tanker 143.452.500 ton tehlikeli yük (petrol ve türevleri) taşırken, 2017’de 8.832 adet tanker ile 146.943.000 ton tehlikeli yük taşınmıştır. Öte yandan genel trafik bakımından, geçen gemi sayı­larında 2006-2020 arasında % 30 civarında bir azalma olmuş; toplam yük miktarında ise % 30 civarında bir artış olmuştur.

    6. “Kanal İstanbul, Montrö Sözleşmesi’ni tartışmaya açar”.

    Bu önerme doğru değildir; ancak tama­men temelsiz de değildir. Özetle söylemek gerekirse, bunun olup olması Türkiye’ye bağlıdır. Ancak Türkiye bunun olmasını is­temese de, Kanal İstanbul’un gerçekleşme­si Türkiye’yi istemeyerek buna sürükleme potansiyeline sahiptir. Öncelikle -yukarıda da açıklandığı üzere- Kanal İstanbul, Türki­ye’nin tam egemenliği altındaki kara ülke­sinde açtığı bir kanal olarak Türkiye’nin tam egemenliği altında, yani yasama, yürütme ve yargı yetkisi altında olacaktır.

    Montrö bakımından bakıldığında ise, “ahde vefa” (pacta sunt servanda) ilkesi uyarınca Türkiye, Montrö’yü dolaylı yoldan delecek girişimlerde bulunmamalıdır. Montrö Sözleşmesi Türkiye’yi bu bakımdan da bağlar. Ancak bunu bir tarafa bıraksak bile, savaş gemileri bakımından Montrö Sözleşmesi’nin 18. Madde’si açıktır. Karadeniz’de kıyıdaş olmayan devletlerin bulundurulabilecekleri tonaj bellidir ve bu gemiler Boğazlar’dan veya İstanbul kana­lından geçerek de gelseler, Tuna Nehri’n­den aşağıya inerek Karadeniz’e ulaşsalar dahi tonaj hesabına dahil olacaklardır. Bu nedenle “İstanbul kanalı kullanılarak Ka­radeniz’e yabancı savaş gemileri çıkabilir” önermesi külliyen yanlıştır.

    Eğer kanal açıldıktan sonra gemiler bu kanala teveccüh göstermezler ve hâlâ İs­tanbul Boğazı’ndan geçmeye devam etmek isterler ise, o zaman Boğazlar’daki trafiği kanala aktarmak isteyen Türkiye’nin ala­cağı doğrudan veya dolaylı yönlendirmeye teşvik işlemleri Montrö’yü aşındıracak ve geçen gemilerin bayrak devletleri bu konu­yu gündeme taşıyabileceklerdir. Montrö ile getirilen geçiş serbestisi ilkesi ister istemez gündeme getirebilecektir.

  • Modern diplomasi 200 yaşında

    Modern diplomasi 200 yaşında

    Napolyon Savaşları’ndan sonra Viyana’da masaya oturan Avrupa devletleri, hem barışı sağlayacak yeni bir statüko hem de yeni fikirleri ve kalkışmaları engelleyecek muhafazakâr bir Avrupa düzeni hedeflediler. Bu sancılı denge, 1. Dünya Savaşı’na kadar 100 yıl korunabilecekti.

    C. AKÇA ATAÇ

    Siyaset bilimcilerin, apokaliptik bir savaş ihtimali karşısında takıntılı ve telaşlı bir şekilde nükleer silahlanmanın geleceğini öngörmeye çalıştıkları bir dönemde Henry Kissinger, Harvard Üniversitesi’ndeki doktora tezini 19. yüzyıl diplomasisi, Viyana Kongresi, Metternich ve Castlereagh üzerine yazmıştır. 1957’de A World Restored: Metternich, Castlereagh and the Problems of Peace 1812-1822 (Yeniden Kurulan Dünya: Metternich, Castlereagh ve Barışın Sorunları 1812-1822) başlığıyla kitaplaşan tezinde, savaş teknolojileri tarih boyunca büyük farklılıklar göstermiş olsa da uluslararası bir kriz anında iyi bir devlet adamının görevinin ne olduğu ve bu görevi nasıl yerine getirmesi gerektiğinin tanımının hiç değişmediğini savunur. Kissenger’a göre bir diplomatın en önemli görevi, sistemin en altındaki tuğlayı yerinden çekerek kaosa ve kitlesel ani halk hareketlerine sebep olacak savaşları, devrimleri, isyanları öngörmek ve bunları önleyecek uzlaştırıcı bir düzen için çalışmaktır.

    Diplomasi sanatının dönüm noktası


    Modern diplomasinin başlangıcı kabul edilen Viyana Kongresi’nde Avrupalı diplomatlar hararetli bir müzakere yürütüyor.

    Viyana Kongresi, Avrupa tarihinin en önemli barış toplantılarından biridir. Toprakları Orta ve Doğu Avrupa’ya uzanan devletlerin sınırlarını yeniden çizmiş ve Napolyon Savaşları ile tahtından olan krallara yeniden meşruiyet kazandırmıştır. Tarihin akışının hızlandığı anlardan birinde dengesini bulmaya çalışan Avrupa’ya, zaman zaman tökezlese de 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecek “100 Yıllık bir barış” hediye etmiştir.

    Viyana Kongresi’nden sonra oluşan yeni Avrupa haritası.

    1815’te Viyana’daki barış masasına oturanlar, uluslararası düzeni geriye dönük yeniden inşa etmek isteyen muhafazakar devlet adamları oldukları için, Viyana Kongresi bazı açılardan bir dönemi bitirdiği halde tam anlamıyla yeni bir dönemin başlangıcı olmamıştır. Napolyon Savaşları’nın acı ve yıkıcı etkisini hem kendi ailelerinde hem de ülkelerinde yaşayan bu diplomatlar, Avrupa’daki sınırların 1806’ya, hatta mümkünse Fransız Devrimi öncesine göre yeniden çizilmesini ve Napolyon’un işgal ettiği topraklarda anayasa hayali ile “zehirlediği” belleklerin silinmesini istiyorlardı. Bu nedenle Viyana’da hedeflenen “eskisinden daha iyi” bir Avrupa değil, eski barış düzenini sağlayacak ve Fransa’nın tekrar sınırlarını genişletmeye kalkmasını engelleyecek bir diplomatik yapıydı.

    Fransa’nın Avrupa’nın nerdeyse tamamına savaş açtığı 1792-1815 arasında yaşanan savaşlar sonucunda Avrupa’da 5 milyon kişi ölmüştür. Napolyon’un Rusya’nın Avrupa çapında Büyük Petro (1682-1725) ile başlayan ve Büyük Katerina (1762-96) ile devam eden yükselişinden duyduğu rahatsızlık, Avusturya ve Prusya arasındaki Almanya çekişmesine dahil olma ve Britanya’nın kârlı koloni ticaretinden pay alma çabası, bu savaşların görünen nedenleriydi.

    Avrupa’yı 10 yıldan fazla bir süre hallaç pamuğu gibi attıran Fransa’nın yenilgisi ile birlikte, bir büyük Avrupa kongresi toplanması olağan ve beklenen bir durumdu. Viyana Kongresi’nin olağandışı özelliği ise tarafların ateşkes ve barış antlaşmasını imzaladıktan sonra artık savaşmayan “dostlar” olarak toplanmasıdır. Viyana Kongresi savaşı sona erdiren bir kongre değildir, barış zamanında toplanmıştır.

    Ateşkes ilan edilse bile Napolyon’un arkasında bıraktığı dağınıklığı toplayacak bir kongrenin gerekeceğine dair çağrıyı ilk defa Çar Aleksandr henüz Leipzig Savaşı sürerken, 1813 yılında yapmıştı. Avrupa’nın diplomatları, Fransa’nın katılacağı ama söz sahibi olmayacağı bir ortamda Avrupa adına konuşabilmeyi böylece planlamaya başlamışlardı. Çar Aleksandr, Paris’te çok iyi bilinen ve sevilen bir şahsiyetti. Rusya’nın Polonya üzerindeki planlarını gerçekleştirebilmek için kongre toplandığında Fransa’yı yanına çekmeye çalışacağından şüphelenen Avusturya’nın niyeti Moskova’yı güçler dengesi içinde tutabilmekti. Napolyon’un yönetiminden kurtarılan Alman devletlerinin yeni statülerinin ne olacağı da yine güçler dengesi ilkesini bozmayacak şekilde çözümlenmesi beklenen sorunlardan bir diğeriydi. Napolyon’un işgalinin ardından Papa’nın dağıttığı Kutsal Roma İmparatorluğu’nun yeniden kurulması düşünülmediği için açığa çıkan küçüklü-büyüklü Alman devletlerinin başka türde bir federasyon içine yerleştirilmesi gerekiyordu. Prusya’nın özellikle Güney Almanya üzerindeki etkisi Avusturya’yı endişelendirmekteydi. Prusya Şansölyesi Prens Hardenberg’in Viyana Kongresi toplanmadan önce 29 Nisan’da tarafların tamamına gönderdiği “Avrupa’nın Gelecek Düzeni için Plan” başlıklı mektubu Metternich’in endişelerini haklı çıkarır nitelikteydi.

    Tarafların üzerinde anlaştığı tek konu 15 Ağustos’ta biraraya gelinmesi ve Paris Antlaşması’nı imzalayan 8 ülkenin (Avusturya, Rusya, Prusya, Britanya, Fransa, İsveç, İspanya ve Portekiz) bir tür tertip komitesi oluşturmasıydı. Ancak Castlereagh’ın Parlamento’da katılması gereken oturumlar olması ve Çar’ın Moskova’da daha fazla zaman geçirmek istemesi kongrenin açılışını sonbahara erteleyecekti. Bekleme süresi boyunca Avrupa teyakkuzda kalmış, Avusturya Kuzey İtalya’da büyük bir ordu tutmaya devam ederken Rusya da Polonya’dan askerlerini çekmemiştir. Bu arada ondokuzuncu yüzyıl diplomasisinin önemli özelliklerinden biri olan pragmatizmin bir gereği olarak Bourbon Hanedanı Fransa’da yeniden tahta geçirilir ve Fransa’nın masadan kaçmasını önleyecek yumuşaklıkta koşullar öne sürülür. Örneğin Fransa’nın 1789 değil de 1792 öncesi sınırlara çekilmesi ve Napolyon’un Paris’e taşıdığı bazı sanat eserlerinin iade edilmemesi kabul edilir.

    Hiç şüphesiz ki Fransa’ya önerilen koşullar, Napolyon’un tutuklanıp gönderildiği Elbe Adası’ndan kaçtığı haberinin Şubat 1815’te Viyana Kongresi’ne ulaşmasının ardından sertleşecektir. Napolyon’un Avrupa’ya açtığı ve 18 Haziran 1815 tarihinde Waterloo’da son bulacak son 100 günlük savaş, Talleyrand’ın kongre boyunca gösterdiği çabaların çoğunu boşa çıkarmış, Fransa’nın savaş tazminatını 700 milyon franka yükseltmiştir.

    Balolar ve fiskoslar Diplomatların uzun ve yorucu görüşmelerden sonra müzik ve dansla rahatladığı balolar, yoğun kulislere de sahne oluyordu.

    1814 sonbaharında 200’den fazla Avrupalı diplomat (plenipotentiary) Viyana’da toplanmaya başladı. Esas kararlar Avusturya adına Metternich, Britanya adına Castlereagh, Rusya adına Çar Aleksandr, Prusya adına önce Hardenberg sonra Alexander von Humboldt ve Fransa adına Talleyrand tarafından alınacak olmasına rağmen, bu kalabalık, Avrupa adına çok katılımlı diplomatik bir mekanizmanın kurulmakta olduğu izlenimini vermek açısından önemliydi. Yeniden inşa edilmekte olan düzende Napolyon’un Avrupa’yı birleştirme rüyası tam olarak reddedilmemiş, Fransa gibi yayılmacı bir imparatorluk yerine tarafların ‘eşit’ temsil edileceği bir Avrupa diplomasi dengesi öngörülmüştü.

    Viyana Kongresi’nin bir ateşkes ya da barış kongresi değil de Avrupa devletlerinin barış sonrası çözüm bekleyen sorunlarının konuşulduğu bir zirve olması, benzerlerini bugün Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği çatısı altında gördüğümüz yeni bir diplomasi anlayışını başlatmıştır. Çok sayıdaki katılımcının çok sayıda dengeyi gözeterek ahenkle yürütmeye çalıştığı uzun görüşmeler Viyana’da gerçekleştiği için, vals benzetmesi yapılarak “kongrenin ilerlemediği, dans ettiği” konuşulmuştur. 1 Kasım 1814’ten 8 Haziran 1815’e kadar geçen yedi ay içerisinde Viyana’nın 200 bin civarındaki nüfusu üçte bir oranında artmış, gerçek anlamda sayısız dans, av ve akşam yemeği partisi düzenlenmiştir. Diplomatlar haricinde Viyana’yı mesken tutmuş en kalabalık meslek grubu matbaacı ve yayıncılar olmuştur. Alman yayınevleri telif haklarının uluslararası hukukun bir parçası olması için büyük çaba harcamışlardır.

    Avrupa ideali ile hareket etmeyi öncelikleri arasında birinci sıraya koymuş olan devlet adamları, şüphesiz ki ülkelerinin çıkarları söz konusu olduğunda da zaman zaman kaçak güreşmekten kaçınmamışlardır. Rusya Polonya konusunda, diğer Avrupa devletleri ile beraber taleplerinin gözardı edilmesi için çalıştığı Fransa’nın yardımını istemiş; Metternich ise Rusya ve Prusya arasında yaptığı arabuluculuğu hizmetinde olduğu Habsburg Hanedanı’nın lehine olacak şekilde yürütmüştür. Bununla birlikte kongre boyunca esas unsur olan Metternich ve Castlereagh’ın sağlam işbirliği, hem Rusya’nın Orta Avrupa’nın tamamına hakim olacak şekilde Polonya’nın tamamını kontrol etmesini hem de Prusya’nın meşru Saksonya kralını tahtından edecek şekilde Saksonya ile birleşmesini engellemiştir. Fransa ise Rusya’nın güçler dengesi çerçevesinde sınırlandırılacağını iyi okuyarak kendini diplomasi oyununa Prusya ve Rusya’nın karşısında, Avusturya ve Britanya’nın yanında yeniden dahil etmeyi başarmıştır.

    ‘Avrupa uyumu’ Viyana Kongresi’nde ortaya çıkan “Avrupa Uyumu” kavramı, her kafadan farklı bir sesin çıktığını gösteren karikatürlerle hicvedilmişti.

    Muhafazakar Metternich’in kongreye etki etmesini istemediği akımlardan biri olan liberalizm, kendini en çok anayasa talebi şeklinde göstermekteydi. Napolyon, işgal ettiği Avrupa ülkelerindeki babadan oğula geçen krallıkları yok ederken Fransız Devrimi’nin alameti farikası anayasal hareketlerin tohumunu da bu topraklara serpmişti. Viyana Kongresi’ne hakim olan ve Humboldt gibi liberalleri azınlıkta hatta yalnız bırakan muhafazakar tutum, Fransız işgali altında kalan topraklardan yükselen anayasa taleplerinin, eski kral ve prensleri yeniden tahta oturtarak unutulmasını sağlamayı amaçlıyordu.

    Eski düzenin en ateşli savunucusu olan Metternich’in “orta sınıfın memnuniyetsizliği ile yayılan bir hastalık”tan başka bir şey olmayan “anayasa”nın adını bile duymaya tahammülü yoktu. Ona göre toplumun eşitlik ve özgürlük için yeniden şekillendirilebileceğine duyulan inanç, Fransız Devrimi’nden bu yana yaşanan savaş ve terör yüzünden Avrupa’nın 25 yılına malolmuştu. Metternich, liberalizmi olduğu kadar milliyetçilik hareketlerini de, kurulmaya çalışılan düzeni tehdit edecekleri gerekçesi ile Viyana Kongresi görüşmelerinden dışlamıştır. Avusturya Habsburg İmparatorluğu’nu oluşturan Leh, Çek, Macar, İtalyan, Slav ve Romen halklarının ayaklanmaması için Viyana Kongresi, imparatorlukların çokuluslu yapısını koruyacak biçimde sürdürülmüş ve sonlandırılmıştır. Bu muhafazakar tutum, Avusturya’nın 19. yüzyıl boyunca, 1792 yılına kıyasla, 4 ila 5 milyon daha fazla nüfustan sorumlu olmasına neden olmuştur.

    Viyana Kongresi’nde alınan kararlar temel olarak Britanya ve Avusturya’nın, Saksonya ve Polonya meselesinde Prusya ve Rusya’nın Avrupa’ya etki edecek kadar güçlenmemesi, Fransa, İspanya, İtalya ve Almanya’daki kralların yeniden tahta geçmesi ve Fransa’da küskünlük yaratılmaması, ama komşu ülkelerin Hollanda ile Belçika’nın birleştirilmesindeki gibi güçlendirilmesi (cordon sanitaire) şeklinde özetlenebilir. Castlereagh’ın teklif ettiği Metternich’in şekillendirdiği Avrupa Uyumu (Concert of Europe) toplantıları, barış zamanında yürütülen çoktaraflı diplomatik müzakereler kapsamında öncü bir adım olarak, yukarıda tanımlanan bu düzeni korumayı amaçlamıştır. Viyana Kongresi’nde kabul edilen metnin 6. Maddesi’nde yer alan Avrupa Uyumu’nun en azından 70 yıllık bir barışı garanti edeceğine inanan Castlereagh’ın bu tahmini gerçekçi çıkmış, sistem tökezlese de 1914’e kadar ayakta kalmıştır. 

    Tarihin ilk diplomatlar kongresi

    Diplomatları ilgilendiren davranış, öncelik ve görev tanımına ait gelenek ve teamüllere dayalı uygulamalar, tarihte ilk defa Viyana Kongresi’nde belge haline getirilmiş ve böylece uluslararası antlaşma niteliği kazanmıştır.

    Viyana Kongresi sonrası Avrupa’da yerleştirilmeye çalışılan barış konferansları sistemi, uluslararası ilişkilerde çoktaraflı küresel bir yönetim adına atılmış ilk somut adım olarak görülebilir. Bu sistemin iki dünya savaşının çıkışını engelleyemediği düşünüldüğünde çok da başarılı olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. Bununla birlikte çok katılımlı ve düzenli zirve ve genel kurul toplantılarıyla yönetilen Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği bu sistemin devamı olmasa bile güncellenmiş hali ya da bir üst sürümüdür.

    Tarihçi Mark Jarret’in “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde 5 üye var; Viyana Kongresi’nde 5 diplomat vardı” önermesindeki ironiden öte büyük ve küçük devletleri en azından kağıt üzerinde eşit muamele ilkesi ile barış zamanlarında biraraya getiren bir diplomasi platformunun yansımalarını, günümüz küresel politika uygulamalarında çok sık görmekteyiz.

    Diplomatları ilgilendiren davranış, öncelik ve görev tanımına ait gelenek ve teamüllere dayalı uygulamalar, tarihte ilk defa Viyana Kongresi’nde belge haline getirilmiş ve böylece uluslararası antlaşma niteliği kazanmıştır. Böylece, örneğin, farklı ülkelere ait diplomatik misyonların başındaki büyükelçiler arasındaki hiyerarşik sıralama, büyükelçilerin göreve başlama tarihine göre yapılmaya başlanmıştır. Öncelik tartışmasının diplomasi tarihi boyunca müzakerelerin başlamasını ne kadar geciktirdiği düşünüldüğünde bu çok önemli bir gelişmedir. Diplomatların dokunulmazlıkları ve ayrıcalıkları, 1928 yılındaki Havana Konvansiyonunundan önce bir karara bağlanmamış olsa da Viyana Kongresi bu konuda da öncü kabul edilmektedir.

    Viyana Kongresi, tarihteki ilk diplomatlar kongresidir. Diplomatlar “Avrupa’nın sorunlarını Avrupa usulu ile çözmek” için biraraya gelmiştir. Kissinger’ın deyimiyle “ortak çıkarların birbirine sıkıca ördüğü” bir yapıdır. Bu bağlamda bugün bütün uluslararası örgütlerin sorunları ele alma yöntemi olarak benimsediği kongre ya da “zirve” uygulamasının da ilk en kapsamlı örneğidir.

    Bu kongrenin yıldızı Metternich’in, devlet meseleleri içinde diplomasinin ayrı bir kamu hizmeti olarak kabul edilmesinde oynadığı rol büyüktür. Onun gözetiminde çok sayıda diplomatik uygulama resmîleşmiş, standartlaşmış ve belgelenmiştir. Böylece ortak diplomatik norm, kural ve değerlerin oluşumunda küresel geçerlilik kazanacak yöntemler ortaya çıkmıştır. Ayrıca 20. yüzyıl boyunca uluslararası ilişkilere hakim olacak koalisyon kurma, güçler dengesi ve hegemonya kavramlarını da diplomatik sistem içine yerleştirmiştir. Viyana Kongresi’ni takip eden yıllar içerisinde Avrupa’daki büyükelçilikler ve dışişleri bakanlıkları arasındaki yazışmalardaki belirgin artış, bu sistemin somutlaştığının ve daha fazla bilgi akışına dayalı hale geldiğinin bir göstergesidir. Bu standartlaşmayı diplomatların dokunulmazlık gibi haklarının devletler arasında karşılıklı olarak tanınması takip etmiştir. Soğuk Savaş’ın baskın politikalarından biri olan caydırıcılık da, Metter- nich’in çatışmayı değilse de sıcak savaşı engellemek için yeniden kurulan Avrupa’da “karşılıklı kendine hakim olma”yı (mutual self-restraint) hakim kılması ile benzeşmektedir.

    AVUSTURYA

    PRENS KLEMENS WENZEL LETHAL VON METTERNICH 1773-1859

    Romantik ve bilge diplomasi koçu

    Avusturya’nın en eski ailelerinden birine mensup Metternich, ilk barış kongresi deneyimini babası ile birlikte katıldığı Rastadt Kongresi’nde (1797-99) edindi. Daha sonra 1803’te Berlin, 1806’da ise Napolyon’un özel isteği ve daveti ile Paris büyükelçisi olmuştur. 1809’da Fransa ve Avusturya arasındaki savaşta tutuklanmış, Fransız diplomatları ile takas edilmek suretiyle serbest kalmıştır.

    Napolyon Savaşları devam ederken 1809’da Avusturya Dışişleri Bakanı olmuş ve bu görevi 1821’de şansölye oluncaya kadar sürdürmüştür. Diplomatik görevlerinde benimsediği “aktif tarafsızlık” ve “denge” prensipleri sayesinde Napolyon’a karşı Rusya ve Prusya tarafından kurulan son Avrupa koalisyonuna tarafsızlığını koruyan Avusturya’nın en son katılmasını sağlamıştır. 26 Haziran 1813’te Avusturya’yı Rusya’ya karşı savaşa sokmak isteyen Napolyon’la 10.45’ten 18.30’a kadar aralıksız görüşmüş, ülkesini savaşa sokmamıştır. Metternich’in bu toplantı çıkışında şapkasını bilerek düşüren ve bir imparator olarak önünde eğilinerek şapkasının kendisine verilmesini bekleyen Napolyon’un yanından hiç eğilmeden dimdik yürüyerek ayrılışı, diplomasi tarihinin unutulmaz sahneleri arasında yerini almıştır.

    Napolyon Savaşları’nın son aşamasındaki tutumu Avusturya’yı Avrupa’nın arabulucusu, Metternich’i de “diplomasi koçu” konumuna getirmiştir. Viyana Kongresi’nde Alman devletleri, Polonya, Kuzey İtalya ve Hollanda ile ilgili alınan kararlar tam olarak birebir Metternich’in isteğini yansıtmaktadır. Burada kurulan uluslararası düzeni 30 yıl sonra sarsacak ama yıkamayacak olan 1848 Devrimleri ise Metternich’in öngörü ve bilgeliğinin de sınırları olduğunu göstermiştir.

    Metternich’in özenli, son derece hesaplı diplomatik yazışmaları ve yabancı dillerdeki üstünlüğü devlet adamı olarak başarısının önemli bir nedeni olarak görülmektedir. “19. yüzyıl diplomatik yıldızlar galaksisi” olarak kabul edilen Viyana Kongresi’nin en parlak yıldızı hiç şüphesiz ki Metternich idi. Metternich, devrimlerin, liberal ya da milliyetçi hareketlerin toplum ve devleti değiştirebileceğine inanmadığı için muhafazakar, duyguların ve özellikle aşkın insanın vazgeçilmez yaşam gücü olduğuna inandığı için tipik bir romantikti. Kendisini terk eden yasak aşkı Düşes Wilhelmine Sagan’a Viyana’da akşamları uzun hasret mektupları yazarken, gündüzleri tarihe not düşmeye devam etmiştir.

    PRUSYA

    WILHELM VON HUMBOLDT 1767-1835

    Özgürlükçü, dilbilimci ve filozof Alman hoca

    Prusya’yı Viyana konfresi’nde yaşlı ve nerdeyse tamamen sağır Prens Hardenberg temsil ediyordu. Ancak kongrenin başlangıcından itibaren diplomat ve filozof Humboldt amirinden daha büyük bir sorumluluk yüklenmiştir. Onun gözünde Viyana Kongresi bir “Avrupa Cumhuriyeti”ne en çok yaklaşılan an olmuştur.

    1802’de Roma büyükelçisi olan Humboldt, on yıl sonra Viyana büyükelçisi olarak atandığında yeniden şekillenen Avrupa düzeninde önemli bir rol oynama fırsatı bulmuştur. 1817’de atandığı Londra büyükelçiliği görevi süresince hem savaş yorgunu Prusya ekonomisi için büyük fon yaratmayı başarmış hem de British Museum’da Sanskritçe öğrenmiştir. 1819’da özgürlükçü bir anayasa yazımı için çalışırken Kral III. Friedrich Wilhelm ile ters düştüğü için devlet görevlerinden azledilmiştir. Sonraki hayatına filozof ve dilbilimci olarak devam etmiş, Goethe ve Schiller ile yakın arkadaşlık ilişkileri kurmuştur.

    Humboldt’un 1792’de yazdığı Devlet Eyleminin Sınırları Hakkında başlıklı kitabının John Stuart Mill’i çok etkilediği bilinmektedir. Humboldt aynı zamanda Berlin’deki Humboldt Üniversitesi’nin de kurucusudur.

    BÜYÜK BRİTANYA

    LORD ROBERT STEWART CASTLEREAGH 1769-1822

    Düellocu, statükocu, sıcakkanlı bir İngiliz

    İrlanda’nın en zengin toprak sahibi ailelerinden birine mensup olan Castlereagh, utangaç, mesafeli ve üstlendiği önemli görevlerde kamuoyunda çok popüler olamamış bir devlet adamıdır. Cambridge’ten mezun olunca 1791’de büyük bir Avrupa turuna çıkmış ve kıtadaki dinamikleri ve eğilimleri öğrenmeye çalışmıştır. Dönüşünde ise liberal düşüncelerini bir kenara bırakıp parlamentoda Britanya hükümetinin resmî İrlanda politikasını desteklemeye başlamış, 1798’de İrlanda Bakanı olmuştur. 1804’te ise Pitt’in yeniden kurduğu kabinesinde Savaş Bakanı olur. Beş yıl sonra, Dışişleri Bakanı George Canning ile düello yaptığı ve Canning’i yaraladığı için bu görevden istifa etmek zorunda kalır. 1812’de kabineye bu sefer Dışişleri Bakanı olarak geri döner ve 1821’deki intiharına kadar bu görevi sürdürür.

    Castlereagh, Viyana Kongresi’nde Britanya dışişleri bakanlarında rastlanmayan bir özellik olarak belirgin bir Avrupalı kimliği geliştirmiştir. Avrupa meselelerinin iki yılda bir düzenlenecek kongrelerle çözüme ulaştırılması teklifi, kendisine bir Avrupalı diplomat olarak itibar getirmişse de Britanya’da ağır eleştirilere yol açmıştır.

    FRANSA

    CHARLES MAURICE DE TALLEYRAND-PERİGORD 1754-1838

    Rejimler düştü ama o hep ayakta kaldı

    Paris’in ileri gelen aristokrat ailelerinden birine mensup Talleyrand çok istemesine rağmen aksayan ayağı yüzünden orduya katılamamış, onun yerine Sorbonne’da ilahiyat okumuştur. Diplomasiye başlangıçta ruhban sınıfını temsilen katılmıştır. Oyuncu tavırları, yüksek ikna kabiliyeti ve tatlı dili mesleğinde ilerlemesini, kurnazlığı ise hizmet ettiği rejimler ve koşullar değişse bile hep ayakta kalmasını sağlamıştır. XVI. Louis, Fransız Devrimi, Napolyon, XVIII. Louis ve Louis-Philippe dönemlerinin tamamında görevde kalmıştır.

    Talleyrand, 1792’de Fransa’yı temsilen Londra’ya gönderilmiş, Paris’e döndükten sonra Napolyon’un 1799’da düzenlediği darbede ona yardımcı olmuş ve imparatorluğa dışişleri bakanı olarak hizmet vermiştir. Ünlü “rejimler düşer ama ben asla” sözünü doğrularcasına 1814 yazında Napolyon yerine tekrar tahta çıkan Bourbon Hanedanı’nın da dışişleri bakanı olmuştur.

    Viyana Kongresi’nde yenilmiş Fransa’yı temsil etmesine rağmen kendisine “diplomatların prensi” ünvanını kazandıran kurnazlığı ile Fransa’nın karar alıcı mekanizmaya dahil olmasını ve hatta zaman zaman da karar alma süreçlerinde belirleyici ülke olmasını sağlamıştır. Erken dönem kamu diplomasisinin en başarılı isimlerindendir..

    Fransa’nın Viyana Kongresi’nden dışlanmasını önlemek için geliştirdiği taktikler arasında ünlü Fransız şef Antoine Carem’i Viyana’ya getirtmek de vardır. Diplomatik çevrelerde kendisine hiç güvenilmediğinin bir göstergesi olarak, Talleyrand’ın ölüm haberini alan Metternich’in “böyle yaparak ne demek istedi acaba” dediği rivayet edilir.

    RUSYA

    ÇAR I. ALEXANDER 1777-1825

    ‘Avrupa’nın kurtarıcısı’ umduğunu bulamadı

    Alexander, annesi Büyük Katerina’nın ölümünden sonra tahta geçen ve halk arasında hiç sevilmeyen babası I. Paul’e düzenlenen suikast sonucunda 1801’de 23 yaşında Rus Çarı olarak taç giymiştir. Napolyon ile 25 Haziran 1807’deki buluşmalarından çok memnun kalmış, dünyayı Batı Fransız ve Doğu Rus İmparatorlukları arasında bölmekten yana yapılan konuşmalardan bir rahatsızlık duymamıştır. Ancak ilişkilere karşılıklı şüphe hakim olunca Fransa Prusya’dan çekilmemekte, Rusya da Tuna Nehri’ni güney sınırı yapmakta ısrarcı olmuştur.

    Napolyon 1812 yazında Moskova’yı işgal edince, Rus halkı ve Çar Aleksandr üzerinde bu olayın büyük nefret ve öfke uyandırmasının en büyük sebebi, tarihin Kremlin’e adadığı kutsallığın bu şekilde ihlal edilmesi olmuştur. Napolyon’u insanlığın kutsal haklarını ihlal eden bir saldırgan olarak görmesinden dolayı savaşta ona karşı duruşuna millî olduğu kadar dinî bir misyon da yüklemiştir. “Ya o, ya ben. Ya ben, ya o. Artık ikimiz birden varolamayız” sözleriyle mücadelesine başlamış, Avrupa koalisyonlarının bitiremediği Napolyn’u yenmiştir.

    Rusya, Viyana Kongresi’ne “Avrupa’nın kurtarıcısı” olduğu inancıyla katılmış, bu gurur
    Rus ordusunun “babası” Çar Aleksandr’ın kongre boyunca benimsediği ahlakçı, öğretici tona yansımıştır. Kongrenin kapanışında kurulmasını teklif ettiği olası liberal ve milliyetçi ayaklanmalara karşı Hıristiyan değerlerini savunacak bir Kutsal İttifak, bu tonun somut bir dış politika yansıması olmuştur. Castlereagh’ın “görkemli bir mistisizm ve saçmalık” diyerek reddettiği ittifak hiçbir zaman Çar’ın istediği etkiye ulaşamamıştır. Ayrıca tamamen Rusya’ya bağlı bir Polonya için yaptığı girişimlerin Metternich’e takılmasını, “kurtarıcısı” olduğu Avrupa’nın kendisine yönelik sadakatsizliği olarak değerlendirmiştir. Metternich, Aleksandr’ın Napolyon’la birlikte dünyayı doğu ve batı diye paylaştıkları o toplantıyı asla unutmamıştır.

    RUS ÇARI’NIN OYUNU

    Osmanlı Devleti nasıl devre dışı kaldı?

    Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’nın 100 yıllık geleceğini belirleyen Viyana Kongresi’ne katılmamıştır. Avrupa’daki varlığı zayıflayan Osmanlılar konusunda tarafların arasında uzlaşılması zor fikir ayrılıkları bulunuyordu. Viyana Kongresi’nin içine bu kadar zor bir konunun dahil edilmesi, her şeyden önce elde edilmeye uğraşılan “Avrupa Uyumu”nu derinden sarsacaktı.

    Viyana Kongresi’nin hedeflerinden biri, Rus İmparatorluğu’nun güçler dengesini bozacak kadar ön plana çıkmasını engellemekti ve bu bakımdan Metternich ile Castlereagh Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünün de Avrupa güvencesinde olmasını sağlamayı istiyorlardı. Çar Aleksandr Osmanlı İmparatorluğu’nun daveti reddetmesini sağlamak için davet mektubuna İstanbul’daki Hıristiyanların Avrupa koruması altına girmesinin de konuşulacağına dair bir cümle koydurtmuş, bunun üzerine beklendiği gibi II. Mahmud kendisine gönderilen daveti reddetmiştir.

    1821-22 Yunan Ayaklanmaları sırasında “Avrupa Uyumu”nun tutumu, Viyana Kongresi sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğü ile ilgili bir garanti verilmemiş olmasından dolayı Osmanlılar açısından son derece müdahaleci ve parçalayıcı olmuştur.