Kategori: Diplomasi Tarihi

  • 168 yıllık diplomasi geleneği: Dünden bugüne İtalya-Türkiye

    168 yıllık diplomasi geleneği: Dünden bugüne İtalya-Türkiye

    İtalya’yla 1856’da başlayan resmî ilişkiler, cumhuriyet döneminde de gelişerek sürdü. Tarihî-kültürel miras ve turizm alanında birbirine çok yakın avantajlar ve sorunlar yaşayan iki ülke arasındaki ilişkiler, özellikle son yıllarda ekonomik alandaki gelişmelerle daha da perçinlendi. Büyükelçi Gücük, tarihten bugüne en önemli satır başlarına işaret ediyor.

    168 yıllık diplomasi geleneği: Dünden bugüne İtalya-Türkiye
    Daha önce Paris, Trablus, New York ve Tunus’ta diplomatik görevlere atanan Ömer Gücük, 2021’den bu yana Türkiye Cumhuriyeti Roma Büyükelçisi.

    Sayın Büyükelçi, Roma’ya atanmanızdan önceki görevleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

    Dışişleri Bakanlığında 40. yılımı doldurmama az kaldı. Büyükelçi olarak görevlendirilmeden önce Bakanlığımızın her kademesinde, farklı görevlerde bulundum. Mesleğin erken yıllarında Paris’te, Trablus’ta, New York’ta görev yaptım. Ayrıca o yıllarda yine Roma’da görev yapmıştım. 2021’de bugünkü görevime atanmadan önce, Çok Taraflı Ekonomik İşler Genel Müdürlüğü görevinde bulundum. Daha öncesinde ise Tunus Büyükelçisiydim.

    Bu güzel büyükelçilik binasının tarihçesi hakkında bilgi rica edebilir miyim?

    Büyükelçiliğimizin binası 1884’te İtalya’nın varlıklı ailelerinden Gamberini ailesi için inşa edilmiş; 1887’de ise Osmanlı Devleti tarafından satın alınmış. O dönemden itibaren hem ülkemiz büyükelçiliği hem de büyükelçilik ikametgahımız bu binada. Başka bir deyişle 137 yıldır Ro-ma’nın merkezindeki bu binada Türk bayrağı dalgalanıyor. Burası Türkiye’nin en eski diplomatik misyonlarından biri. Kendisi de bir tarihî eser olan binamızda, Türk ve İtalyan sanatçıların kıymetli eserlerine evsahipliği yapıyoruz.

    168 yıllık diplomasi geleneği: Dünden bugüne İtalya-Türkiye
    Türk ve İtalyan sanatçıların kıymetli eserlerine evsahipliği yapan tarihî eser statüsündeki binada 137 yıldır ülkemizin bayrağı dalgalanıyor. 1890’lardaki ve günümüzdeki hâli.
    168 yıllık diplomasi geleneği: Dünden bugüne İtalya-Türkiye

    Ülkelerimiz arasındaki ilişkiler uzun yıllara dayanıyor; tarihî dönüm noktaları nelerdir?

    Osmanlı Devleti ile Ceneviz ve Venedik cumhuriyetleri arasında gelişen münasebetlerden beslenen ikili ilişkilerimiz, 1856’da diplomatik ilişkilerin tesisiyle, Akdeniz’de paylaşılan ortak bir tarih ve kültür anlayışıyla süreklilik arzetmiş. Roma’daki büyükelçiliğimiz ve Milano’daki başkonsolosluğumuzun sahadaki etkin çalışmalarla devam ettirdiği bu sürekliliği, 2006’da diplomatik ilişkilerin tesisinin 150. yıldönümünü kutlayarak pekiştirdik. Günümüzde NATO müttefikliği ve stratejik ortaklık perspektifiyle çok boyutlu işbirliğimiz, siyasi, ekonomik, kültürel, askerî, bilimsel ve sosyal pek çok alanda devam etmekte. Bu hususta sayın Cumhurbaşkanımız ve Başbakan Meloni arasında kurulan üst düzeyli olumlu diyalog şüphesiz önemli rol oynamakta.

    İtalya’da yaşayan Türklerin sayısı ve demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz?

    Büyükelçiliğimiz konsolosluk şubesinin görev alanı Lazio, Toscana, Umbria, Abruzzo, Puglia, Basilicata, Campania, Molise, Sardunya, Sicilya ve Calabria; Milano Başkonsolosluğumuzun görev alanı ise Lombardia, Piemonte, Liguria, Emilia-Romagna, Marche, Valle D’Aosta, Friuli-Venezia Giulia ve Trentino Alto Adige bölgelerini kapsamakta.

    Vatandaşlarımız çoğunlukla sanayi ve ticaretin daha gelişmiş olduğu kuzey bölgelerde bulunan Milano, Como, Modena, Imperia, Novara ile orta ve güney bölgelerdeki Roma, Bari, Lecce ve Gros-seto kentlerinde ikamet ediyor. Henüz oturum iznini haiz olmayan ve çift uyruklu vatandaşlarımızla birlikte İtalya’da yaşayan toplam vatandaş sayımız 59 binin üzerinde. Vatandaşlarımızın 14.982’si büyükelçiliğimiz görev bölgesinde, 44.249’u ise Milano Başkonsolosluğumuz görev bölgesinde. Son dönemde özellikle üniversite eğitim alanında İtalya’ya ilginin yükselmesi sonucu, gelen öğrenci sayılarımızda da artış oldu.

    Ülkelerimiz arasındaki ekonomik ilişkiler nasıl? Hangi sektörler daha etkin?

    İtalya 2023’te Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı 5., en çok ithalat yaptığı 6. ülke oldu. Almanya’dan sonra İtalya, AB’de en büyük ihracat destinasyonumuz olma özelliğini sürdürüyor. İtalya ile dış ticaret hacmimiz 2023’te 27.3 milyar Dolar’la rekor kırdı. Bu senenin sonuna kadar, ticaret hacmimizin 30 milyar Dolar düzeyine çıkarılması hedefi için girişimlerimiz devam ediyor.

    İtalya pazarında Türk yatırımcılarımız faaliyetlerini arttırarak sürdürmekte. Son dönemde
    firmalarımızın yatırımlarındaki artış memnuniyet verici. İtalya’ya ihraç ettiğimiz ilk 5 ürün grubu sırasıyla taşıtlar, makineler, yakıt, demir-çelik ve plastik ürünleri. İtalya’dan en fazla ithalat gerçekleştirdiğimiz ilk 5 ürün grubu ise sırasıyla makine, kara taşıtları, mücevherat ve yine plastik ürünler. Ülkemizde 1.500’ün üzerinde İtalyan sermayeli firma enerjiden bankacılığa, ulaştırmadan telekomünikasyona, gıda imalatından otomotiv sanayiine varan geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. İkili ticari ve yatırım ilişkilerimizi daha ileri noktalara taşımak için firmalarımıza her alanda destek olmaya devam edeceğiz.

    İtalya’yı en çok tercih edilen turizm destinasyonu hâline getiren faktörler neler?

    Turizm sektörü İtalya ekonomisinde kaydadeğer öneme sahip; turizm kaynaklı gelirler, toplam GSYİH’nin yaklaşık %10’unu oluşturuyor. 2023 boyunca 57 milyonun üzerinde turist tarafından ziyaret edilen İtalya, dünyanın en çok ziyaretçi çeken dördüncü ülkesi konumunda. Coğrafi güzelliğinin yanısıra, gerek tarihî geleneği gerekse sanat eserleri ve markalarıyla-müstesna bir ülke şüphesiz. Tüm bunların ötesinde, canayakın ve sıcakkanlı İtalyan insanının misafirperverliğini sayabiliriz.

    İtalya’da şehirlerin tarihî dokusunu korumak için nasıl bir politika izleniyor?

    Öncelikle şehirlerdeki tarihî yapıların güçlü bir mevzuatla korunduğunu söylemek gerekir. İtalya’da koruma altındaki yerlerde, kendi mülkünüz bile olsa, küçük ya da büyük herhangi bir inşaat yapmak için projeyi tarihçilerle, restorasyon uzmanı mimarlarla istişare hâlinde hazırlamanız, yerel makamlardan izinler almanız gerekiyor. Ayrıca restorasyon projelerine büyük bütçeler ayrıldığını söyleyebilirim. Bu projeler İtalya hükümeti tarafından finanse edilebildiği gibi, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası teşkilatların fonlarıyla ya da özel şirketlerin bağışlarıyla gerçekleştirilebiliyor. Tabii dünyanın en çok turist çeken ülkelerinden biri olan İtalya da kalabalığın yarattığı tahribattan kaçamıyor. Bunu bir nebze olsun frenleyebilmek adına çeşitli önlemler alınıyor. Tarihî eserlere zarar verme teşebbüsünde bulunan turistlere ciddi cezalar yazılıyor. Şehirlerin bazı bölgelerine araç girişi kısıtlanıyor, Venedik gibi turistik şehirleri ziyaret eden kişilerden ilave vergi alınması gibi yöntemlere başvuruluyor.

    Tarihî eser kaçakçılığıyla mücadele, bu çabaların bir diğer boyutunu oluşturuyor. Tıpkı ülkemiz gibi İtalya da arkeolojik mirası çok zengin bir ülke. Kaçak kazılar ve tarihî eserlerin izinsiz yurtdışına çıkarılması, bu mirasa zarar veriyor. Yasadışı yollarla edinilmiş kültür varlıklarının anavatanlarına iade edilmesi anlayışıyla, UNESCO gibi çok taraflı platformlar dahil olmak üzere, İtalya ile bu alandaki işbirliğimiz devam etmekte. İtalyan makamlarının kurumlarımızla yakın iş-birliğiyle, son 2 yılda ülkemize ait olduğu tespit edilen tarihî eserlerin ülkemize iadesini sağladık. Tamamlanmak üzere olan diğer iade süreçleri de var.

    168 yıllık diplomasi geleneği: Dünden bugüne İtalya-Türkiye
    1884’te inşa edilen, 1887’de Osmanlı Devleti tarafından satın alınan binanın ihtişamlı girişi ve Rönesans zevkiyle tasarlanmış antresi.

    Türkiye ve İtalya arasında karşılıklı turistik ziyaret hacmi nedir?

    2023 içinde ülkemizi toplam 602.176 İtalyan ziyaret etti. Avrupa ülkelerinden ülkemize ulaşan turist sayılarındaki artış oranında, bir önceki yıla kıyasla %43.15 oranında kaydedilen gelişmeyle İtalya birinci sırada yer almıştır. Özellikle COVID-19 ardından İtalya’ya gelen Türk turist sayısında da gözle görülür bir artış yaşanmakta. Son açıklanan verilere göre, 2022’de toplam 85.465 vatandaşımıza İtalya’dan Schengen vizesi verilmiştir. İki ülke arasındaki turizm hacminin büyümesinde yerli havacılık firmalarımız önemli rol oynamaktadır. THY başta olmak üzere sözkonusu firmalarımız İtalya’nın pek çok şehrine düzenli seferler gerçekleştiriyor.

    UNESCO Dünya Mirası olan Venedik’in yakın gelecekte sular altında kalacağı söyleniyor. Bunu önlemek için ne tür tedbirler alınıyor?

    Venedik’teki hassas ekosistem, gerek iklim krizinin etkileri, gerekse tarih boyunca insan eliyle yapılan müdahaleler nedeniyle bir süredir tehdit altında. İtalya, tüm bu sorunların farkında ve süreci tersine çevirebilmek için birtakım adımlar atıyor. Venedik Lagünü’ne ulaşan su miktarı tehlikeli düzeye ulaştığında devreye giren, dalgakıran benzeri yapılar hizmete alındı. Ayrıca, tuz bataklıkları gibi su tutan yapıları güçlendirerek, su akışını doğal yollarla kontrol etmeye yönelik girişimlerden de bahsediliyor. Tüm bunların Venedik’in korunmasına katkısını zaman içinde daha iyi göreceğiz. Ben, başta turistler olmak üzere, insanların çevre duyarlılığını arttırmaya, ülkemizin de önem verdiği sürdürülebilir turizmi geliştirmeye yönelik girişimleri de bu anlamda çok faydalı buluyorum. Pandemi döneminde turist akını kesildiğinde, Venedik başta olmak üzere, turistik şehirlerin doğasının birdenbire nasıl güzelleştiğini hepimiz hatırlıyoruz.

  • Fatih’le İstanbullu olduk, Türklerle birlikte büyüdük…

    Fatih’le İstanbullu olduk, Türklerle birlikte büyüdük…

    Türkiye Ermenilerinin 85. Patriki 2. Sahag Maşalyan, 1963’te Bayrampaşa’da Şahin Maşalı adıyla doğmuş ve istanbul’da büyümüş bir vatandaşımız. 2019’dan beri bu görevde olan Maşalyan, tarih boyunca Türk-Ermeni ilişkilerinin karakterini ve günümüzdeki boyutlarını anlatırken “Ermeniler artık ‘azınlık’ bile değil; azınlık olanlar mülteciler” diyor.

    Sayın Patrik, çocukluk döneminizden, eğitim yıllarınızdan ve Türkiye Ermenileri Patriki seçilmeden önceki misyonlarınızdan bahseder misiniz? 

    Ailem 1955’te Sinop’tan İstanbul’a göç etmiş. Ben 1962’de Bayrampaşa’da doğdum ve 10 yaşına dek çocukluğum orada geçti. Bayrampaşa o zamanlar yeni gelişmekte olan bir yerleşkeydi. Yollar, kanalizasyon, elektrik ve su şebekeleri yeni yeni yapılmaktaydı. Elektrik ve su ben 8 yaşındayken evimize geldi. Yaşadığımız mahallede tek Ermeni aile bizdik. Herkes Anadolu’dan göç etmişti.

    Gayet hoşgörülü bir ortamda büyüdüm. İnsanlar samimi dindarlardı ama yobaz değillerdi. Ailem beni bir Ermeni yatılı okuluna göndermek istemedi. Tüm eğitimimi devlet okullarında edindim. Bayrampaşa bir anda öyle değerlendi ki, ailem ben 10 yaşında iken evini satıp Kumkapı’da 4 katlı bir bina satın aldı. Artık akrabalarımızın olduğu semtteydim ve denize yakındım. Yazları tatilde kuyumcu çırağı olarak çalışırdım. Bakırköy Lisesi’ni bitirdim ve İTÜ Elektronik ve Haberleşme bölümünü kazandım. İki yıl okuduktan sonra rahip olmaya karar verdim ve İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe bölümüne geçtim; 1987’de mezun oldum. Kısa dönem askerlik görevimden sonra teoloji eğitimi için Londra’ya gittim. 4 yıl orada eğitim aldım. 1992’de rahip olarak takdis edildim. 3 yıl Kudüs’teki Ermeni manastırında hizmet ettim. Lisansüstü çalışmalarım için Dublin’e gittim. Daha sonra İstanbul’a dönerek kilise hizmetinde bulundum. 2005-2011 arasında Ermenistan’da Kevorkyan Teoloji Akademisi’nde öğretmenlik ve rektörlük vazifelerini üstlendim. 2008’de episkopos olarak takdis edildim; 2011’de Türkiye’ye geri döndüm ve 2019’da Türkiye Ermeni Patriki seçildim.

    İstanbul’daki Türkiye Ermeni Patrikhanesi’nin tarihçesinden ve mimari özelliklerinden bahseder misiniz? 

    diplomasi-2
    “Osmanlı döneminde Ermeniler ‘azınlık’ değil, 3 milyona yaklaşan nüfuslarıyla bir ‘millet’ti” diyen Sahag Maşalyan, geçmişte ve günümüzde çatışma unsuru olmuş dinsel tavrın yumuşatılması gerekliliğini vurguluyor.

    5. yüzyılda, Aziz Çevirmenler’in öğrencilerinden oluşan küçük bir Ermeni cemaatinin İstanbul’daki varlığı biliniyor. Bu tarihten itibaren, İstanbul’da her zaman küçük de olsa bir Ermeni cemaati var. Ancak İstanbul’un fethine kadar Ermenilerin bu kentte kendilerine ait bir kilisesi olmadı, olamadı. Sultan 2.Mehmed’in 1453’te şehri fethiyle birlikte İstanbul Ermeni cemaatinin tarihinde yeni bir dönem başladı. Kent, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden göçeden Ermenileri kabul etmeye başladı. Ermeni nüfusu hızla çoğaldı. Yeni mahalleler ve kiliseler kuruldu. Ermeniler ibadetlerini kendi kiliselerinde, kendi ritüelleri uyarınca özgürce yapabilmeye başladı. 2. Mehmed, Bursa Ermeni Episkoposu Hovagim’i 1461’de İstanbul’a getirerek Ermeni Patriki ve imparatorluğun Doğu Ortodoks mezhebine bağlı Hıristiyan tebaasının ruhani lideri olarak tanıdı; Rum Patrikinin hak ve yetkilerine eşdeğer hak ve yetkilerle donattı.

    Patriklik makamı, ilk olarak Samatya’da bir Bizans manastırında kuruldu. 1641’de Kumkapı’ya nakloldu. Patriklik o tarihten bu yana Kumkapı’da, Türkiye Ermenilerinin ruhani merkezi olarak görev yapmakta. Patrikhane binası birçok yangın geçirdikten sonra, 1913’te Patrik Hovhannes Arşaruni döneminde, Krikor Melidosyan’ın mimarlığında yeniden inşa edildi. 90 yıla yakın bir süre hizmet verdikten sonra, 1999 depreminde önemli ölçüde hasar gördü. Yaklaşık 4 yıl süren köklü bir onarımdan sonra 2004’te yeniden hizmet vermeye başladı.

    Türkiye’deki Ermeni cemaatinin demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz? 

    Günümüzde Ermenilerin başlıca yaşadığı yerler İstanbul’un çeşitli semtleridir. Bunun dışında Ankara, Antalya, Adıyaman, Yalova, Elazığ, Hatay, Kayseri, Tunceli, Tokat, Malatya, Mersin, Bitlis, Sivas, Kastamonu, Sason gibi 17 farklı merkezde büyüklü küçüklü Ermeni cemaatleri var.

    Türkiye’de Ermeniler yaklaşık 50 bin kişilik bir nüfusla en büyük gayrimüslim azınlığı oluşturuyor. Bunun 1.500 kadarı Ermeni Katolik, 500 kadarı da Ermeni Protestan. 33’ü İstanbul’da, 5’i Anadolu’da 38 kilisemiz faaliyet göstermekte. 17 okulumuzda Ermenice öğrenim gören 3 bine yakın öğrencimiz var. İki Ermenice günlük gazete, Jamanak ile Marmara ve haftalık Agos, aylık Paros dergileri yayımlanıyor.

    Doğum oranın 1.2, ölümlerin ise 2.6 olduğu demografik gerçeklik cemaatimizin geleceği açısından olumlu bir manzara sergilemiyor. Niceliğin görünür bir şekilde azaldığı bu ortamda, hiç olmazsa niteliği arttırmak gayretiyle okullarımızın kalitesini yükseltmek durumundayız. Diasporanın dili Batı Ermenicesidir. UNESCO tarafından yokolma tehlikesine maruz kalan diller arasında gösterilmiştir. 

    diplomasi-1
    İstanbul’da doğup büyüyen 2. Sahag Maşalyan 2019’dan bu yana Türkiye Ermeni Patriki.

      Ermeni-Türk kültürel ilişkileri ve etkinlikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? 

      Ermenilerin Türkçeyi kolay öğrenmeleri ve benimsemeleri; devlet yönetimiyle uyumlu ilişkiler geliştirmeleri; pek çok sanat ve zanaat alanlarında başat olmaları; tarım ve ticaretteki maharetleri onların Türklerle beraber imparatorluğun neredeyse her yanına dağılmasıyla sonuçlandı. Batılılaşma sürecinde Ermeniler etkin bir köprü görevi gördü. Batılılaşmanın sütunları olan sanatlar, müzik, tiyatro, edebiyat, sinema, resim, mimari, mühendislik ve endüstrinin farklı dalları, Ermenilerin öncülük ettiği ve bu ülkeye kazandırdığı kültürel değerler. Bugün bu kültürel katkı kendi çapında devam etse de eski etkisini ve görkemini yitirmiştir şüphesiz. Osmanlı döneminde Ermeniler “azınlık” değil, 3 milyona yaklaşan nüfuslarıyla bir “millet” idiler. Şu anda asıl azınlık mülteciler; onlar genel nüfusta hatırı sayılır yüzde oluşturuyorlar. 

      Dinlerarası diyalog ve hoşgörü konusunda yaklaşımınız nasıl? 

      Küreselleşmenin dünyamızı bir köye çevirdiği ortamda, her beşerî etkinlik hiç olmadığı kadar geniş bir perspektif kazandı. Bilgi çağındaki bu küresel büzüşme, bireyleri, toplumları ve inançları ister istemez daha yakınlaşmaya itiyor. Dindarların öteki dinlerin dindarlarıyla olumlu ilişkiler geliştirmesi aslında her dinin buyruğudur; çünkü her din ve inanç kendini başkalarına tanıtmak ister. Amaç, dinlerin ve dindarların birbirlerini şeytanlaştırmaktan vazgeçmelerini sağlayarak, geçmişte ve günümüzde çatışma unsuru olmuş dinsel tavrın yumuşatılması olmalıdır. 

      Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi tüm ülkeyi yasa boğmuştu; rahmet ile anıyoruz. Kendisi ile bir anınız var mı?

      2004’te Brüksel’de bir toplantıya beraber davetliydik. Türkiye’den en az 40 kişi gelmişti. Rahmetli hepsini tanıyordu, hepsi de onu tanıyorlardı. Tam bir diyalog insanıydı. Ermenileri ve Türkleri birinci elden tanıyan bir aydındı. Bir köprü isim olarak paha biçilmez katkıları olabilirdi. Bu ülkenin her vicdanlı vatandaşı bu barış adamının katlinde derin bir acı hissetti; yakılan ormanlar için hissedilen duyguya benzer bir şeydi bu. Bu ve benzeri siyasi cinayetlerin aydınlatılamaması, ülkemizin adalet ve yaşam hakkı standartlarında daha çok yol alması gerektiğini gösteriyor.

    1. Kültürel diplomasi köprüsü uluslararası ilişkiler aktörü

      Kültürel diplomasi köprüsü uluslararası ilişkiler aktörü

      Albert Gabriel akademik uzmanlığı ve saha çalışmalarının yanısıra parlak bir kültürel diplomasi figürüydü. Sanat ve mimarlık tarihi eğitimi verdi; hem Fransa hem de Türkiye’nin ilgili Bakanlıklarıyla bağları vardı. Erken cumhuriyet döneminden itibaren, Türk-Anadolu kültürünün tanınmasına adanmış benzersiz bir yaşam.

      Kültürel diplomasi, bir devletin, başka bir devletin vatandaşlarına tek yönlü angajmanı olan kamu diplomasisinin aksine, karşılıklı iletişim ve yakınlaşmayı amaçlayan esnek bir faaliyet alanını tanımlar. Dil eğitimi, akademik değişim programları ve sanatçı turneleri gibi etkinlikler kültürel diplomasinin geleneksel yöntemleridir. Uzun vadeli angajman gerektiren kültürel diplomasinin önşartlarından biri, taraflardan en az birinin hükümet olmasıdır.

      Cografya:Diplomasi - 1
      Bir zamanlar Beyoğlu’nda…

      Albert Gabriel de (1883-1972) öncelikle kültür alanında faaliyet gösteren, sanat ve mimarlık tarihi eğitimi veren, arkeolojik araştırmalar yürüten bir akademisyendi. Hem Fransa hem de Türkiye’nin ilgili Bakanlıklarıyla bağları vardı. Türkiye’de Maarif Vekaleti’ne bağlı olarak İstanbul Üniversitesi’nde ders vermiş, yıllar boyunca Bakanlığa çok sayıda rapor hazırlamıştır. Fransa’da ise bir yandan akademisyen olarak Millî Eğitim Bakanlığı personeli; diğer yandan 1930’da kurduğu ve 1956’ya kadar yönettiği İstanbul’daki Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürü olarak Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılı kalmıştır.

      19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde arkeolojik araştırmalar artarken Fransız arkeologların Bâbıali, Müze-i Hümayun ve yerel yöneticilerle yaşadıkları sorunlar sebebiyle Fransa’nın arkeolojik faaliyetinin daimî bir temsilci tarafından yönetilmesi ihtiyacı oluştu. Fransa’nın Osmanlı toplumundaki nüfuzu azalıyor, Almanlar’ın etkisi artıyordu. Türkiye’de bir Fransız arkeoloji enstitüsü kurmak planlanmış; 1880’lerden itibaren sonuçsuz kalan bazı teşebbüslerden sonra en somut teşebbüs Mütareke döneminde yapılmış; fakat Osmanlı Devleti’nin son bulması üzerine proje hayata geçmemişti. Aynı proje 1925’te tekrar gündeme geldi ve Fransa ile Türkiye arasında bir kültürel ve akademik işbirliği anlaşması kapsamında sunuldu. Türk hükümeti, esasen ülkedeki Fransız okullarının statülerini korumayı amaçlayan bu anlaşmayı imzalamaya sıcak bakmadı. Anlaşma imzalanmasa da, Darülfünun’da Fransız öğretim üyelerinin görevlendirilmesi, öğrenci ve akademisyen değişimi, İstanbul’da Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nün kurulması gibi bazı etkinlikler, anlaşmada tarif edildiği şekilde yapılacaktı.

      Fransız Dışişleri Bakanlığı’nda Darülfünun’a gönderilecek öğretim elemanlarını belirleyen büro, aynı zamanda Fransız Arkeoloji Enstitüsü projesinin doğrudan bağlı olduğu “Service des œuvres françaises à l’étranger” (Yurtdışındaki Fransız Faaliyetleri Şubesi) idi. Dolayısıyla Türkiye’ye öğretim elemanı yollanması, enstitü projesi, bunun için Albert Gabriel’in seçimi rastgele olaylar değil, belirli bir kültürel diplomasi programı çerçevesinde hayata geçirilmiş faaliyetlerdi. Fransız Arkeoloji Enstitüsü 1930’da faaliyetlerine başlamış, Gabriel’in Türkiye’deki çalışmalarının merkezi de burası olmuştur.

      Cografya:Diplomasi - 5
      Adana’nın Yüreğir ilçesinde yer alan Misis Havariye Kervansarayı’nın önünde…

      Kültürel diplomasi mütekabiliyet ilkesine dayalı bir faaliyet olduğundan, Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nün Paris’teki akademik birim karşılığı olarak Centre d’études Turques (Türk Araştırmaları Merkezi) 1935’te Türk dili, tarihi ve medeniyeti üzerine araştırmaları yürütmek amacıyla Paris Üniversitesi bünyesinde kuruldu. Gabriel’in bu operasyonu koordine ettiği, Paris Üniversitesi rektörünün Maarif Vekaleti’ne göndereceği mektubu bile hazırlamış olduğu anlaşılıyor.

      Türk Araştırmaları Merkezi, 1935’te Fuat Köprülü’nün konferansları ile başlayarak Türk bilim insanlarının konferanslarını düzenler. 1936’da Fazıl Aykaç Türk devrimi ve Kemalizm, 1938’de Avni Başman Türkiye’de millî eğitim, Ali Muzaffer Göker ise Türk tarihinin ekonomik boyutlarını ele alan bir konuşmalar yapar; 1939’da ise Remzi Oğuz Arık, Türkiye’de müzecilik ve arkeoloji üzerine iki konferans verir. Türk Araştırmaları Merkezi’nin, İstanbul’daki Fransız Arkeoloji Enstitüsü ile ortak bir misyona hizmet ettiği, her iki kurumun da hamisi olan Paris Akademisi Rektörü Sébastien Charléty tarafından “Entelektüel Diplomasi” başlığı taşıyan bir gazete makalesinde de belirtilir. Fransa’nın entelektüel nüfuzunu genişletmek için diplomatların akademisyenlerle çalıştıklarını; Türkiye’de kurulan enstitü sayesinde Türk biliminsanlarıyla kültürel ilişkiler kurulduğunu; Türk halkını anlamanın yolunun Türkçe öğrenmekten geçtiğini belirten Charléty; yeteri kadar Fransız’ın Türkçe öğrenmediğinden de yakınır.

      Cografya:Diplomasi - 3
      Albert Gabriel, Ayasofya’nın tepesinde…

      Kültürel diplomasinin en önemli ayaklarından biri de öğrenci değişimidir. Gabriel’in bu dönemde Türkiye’deki yüksek öğretim kurumları bağlantıları üzerinden mimarlık, sanat tarihi ve arkeoloji eğitiminde pek çok öğretim görevlisi ve öğrenciyle teması olur. Yurtdışına arkeoloji eğitimine gönderilecek Türk öğrencileri seçen kurulda görev yapar ve olabildiğince çok öğrenciyi Fransa’ya yönlendirmek için çalışır. Benzer şekilde, kurucusu olduğu enstitü üzerinden Türkiye’de araştırma yapacak genç Fransız öğrencilerin belirlenmesinde de söz sahibidir.

      Gabriel, kültürel ve akademik alanda iki ülke arasında diyalogun artırılmasını sağlayan başat bir aktördür. Fuat Köprülü ve Ali Saim Ülgen ile işbirliğiyle Türk Tarih Kurumu tarafından hazırlanan Mimar Sinan monografisi üzerinde çalışır; Fuat Köprülü ve Reşit Saffet Atabinen’in Paris’te konferans vermesine önayak olur.

      Gabriel’in pek bilinmeyen yönlerinden biri, akademik tarihçilikte 20. yüzyılın en önemli gelişmelerinden “Annales Tarih Yazımı Okulu”nun Türkiye’deki yayılmasında oynadığı roldür.

      Cografya:Diplomasi - 6
      Gabriel’in objektifinden Anadolu’da antik bir duvarın önünde üç köylü (üstte) ve bir Likya lahdinin önündeki çocuk (altta).
      Cografya:Diplomasi - 2

      1920’li yıllarda Gabriel’in Fransa’da kadrosunun bulunduğu Strasbourg Üniversitesi’ndeki meslektaşlarından Annales ekolünün kurucuları Marc Bloch ve Lucien Febvre ile arasındaki diyalog burada başlamış olmalıdır. Gabriel’in 1941’de Collège de France’a profesörlük başvurusunda, Lucien Febvre’in, Gabriel’in adaylığını destekleyen raporu ve Türkiye’deki genç akademisyenleri Annales dergisine yönlendirdiği yönündeki ifadeleri bize önemli bir kanıt sağlar. Febvre 1948’de Gabriel bağlantısıyla Türkiye’yi ziyaret edecek, konferanslar verecektir. Annales ekolünün en parlak temsilcisi Fernand Braudel, 1947’de Akdeniz üzerine ünlü tezini savunur. Onun Collège de France’a adaylığını destekleyen Gabriel, Braudel’i konferans vermek hatta çok daha uzun soluklu bir projede çalışmak üzere Türkiye’ye davet etmişse de Braudel bu daveti ziyarete çevirmemiştir.

      Gabriel’in Fuat Köprülü ile ilişkisinin başlangıcı ise 1926’da Köprülü’nün dekanı olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde ders vermesidir. 1935’te Paris’teki Türk Araştırmaları Merkezi’nde Köprülü’nün verdiği konferanslar; bu konferansların Gabriel’in girişimiyle Fransız Arkeoloji Enstitüsü tarafından kitap olarak basılması ve Sorbonne’da Köprülü’ye fahri doktora verilmesiyle ilerleyen bu ilişkiler, 1950’li yıllarda Köprülü’nün Dışişleri Bakanlığı görevinde de devam eder. Bu yıllarda Gabriel, Köprülü ile Braudel arasındaki ilişkiyi kurmaya çalışır. Gabriel’in, bir başka öncü Türk Annales tarihçisi Ömer Lütfi Barkan’ın Strazburg’da okumasında söz sahibi olmuş olması da muhtemeldir.

      Gabriel enstitü müdürü olarak konumu ile George Dumézil, Jean Deny ve Ernest Chaput gibi parlak Fransız biliminsanlarının Türkiye’deki uzun erimli mesailerinde kolaylaştırıcı rol oynar. Yakın dostu Henri Prost’un İstanbul planında aktör olduğu, UNESCO aracılığıyla Sultanahmet Meydanı’nı arkeolojik park olarak düzenletme girişimleri olduğu görülür. 1933 Akademi Reformu’nun hazırlıkları sürerken Edebiyat Fakültesi Dekanı Fuat Köprülü ile bu konuyu boylu boyunca tartıştıkları da bilinmektedir.

      Gabriel’in kültürel diplomasideki faaliyetinde, adeta Fransız Büyükelçiliği kültür ataşesi gibi hareket ettiği durumlar da vardır. 1914’ten itibaren eski aktivitesine kavuşamayan Fransız okullarının statülerinin garanti altına alınması için, Fransa Büyükelçisi Charles de Chambrun’ün girişimleriyle Gabriel de görüşmelere katılmıştır. 1939’da 2. Dünya Savaşı’nın gölgesinde enstitü faaliyetleri durma noktasına gelmişken, Gabriel’in prestijinden yararlanmak isteyen Büyükelçi René Massigli onun basınla ve entelektüel camiayla ilişkileri takip etmesini istemiştir.

      Albert Gabriel akademik uzmanlığı ve saha çalışmalarının yanısıra, parlak bir kültürel diplomasi aktörüdür. Kültürel diplomasi, doğası gereği uzun vadeli bir etkinlik gerektirir. Gabriel’in bilfiil 30 yıl Türkiye’de faaliyet gösterebilmiş olması da, bu görevdeki başarısını açıklamaktadır.

    2. Türk Şehitliği’ne ev sahibi, Türk vatandaşlarına ocak…

      Türk Şehitliği’ne ev sahibi, Türk vatandaşlarına ocak…

      Türkiye ve Malta, Akdeniz’in kalbinde yer alan ve tarih boyunca ortak coğrafi, kültürel, ticari bağlar kurmuş önemli ülkeler. Ülkelerimizin tarihi, sadece savaşlarla değil, aynı zamanda dostluk ve kültürel alışverişlerle de şekillendi. Büyükelçi Erdeniz Şen, iki ülke arasındaki tarihî bağları aktarıyor, Malta’daki Türk Şehitliği hakkında bilgi veriyor…

      Sayın Büyükelçi, ülkelerimiz arasında uzun yıllara dayanan tarihî ilişkilerin dönüm noktaları nelerdir?

      Türkiye ve Malta Akdenizlilik bağlamında ortak coğrafya­yı, tarihi ve kültürü paylaşan iki ülkedir. Bilinen, tarih kitapları­na baktığımızda en çok bahse­dilen, Malta Kuşatması ve Malta Sürgünleri olarak görülür. Ama Akdenizli olması hasebiyle her zaman iki ülke arasında ilişkiler mevcut olmuş. Savaşlardan daha çok dostluk, ticaret, kültürel alış­verişler yapılmış. Türkler ve Mal­talılar yüzyıllar boyunca bu gü­zel Akdeniz’de doğayı, kültürü ve tarihi paylaşmışlar.

      İkili ilişkilerimizin dönüm noktaları; 1967’de diplomatik iliş­kilerin tesisi, 2009’da büyükel­çiliğimizin ve Malta’nın İstanbul Başkonsolosluğu’nun açılması ve 2017’de Malta’nın Ankara Büyü­kelçiliği’nin açılmasıdır. Ayrıca, dönemin Başbakanı Sayın Binali Yıldırım’ın 2017’de Malta’yı zi­yareti ve 2019’da dönemin Malta Cumhurbaşkanı Marie Louis Co­leiro Preca’nın ülkemizi ziyareti iki ülke arasındaki en üst düzeyli ziyaretlerdir. Son olarak, Dışişle­ri Bakanımız Sayın Hakan Fidan 5-7 Şubat 2024’te Malta’yı ziyaret etmiştir.

      Tarihî olarak Malta’daki Türk varlığı hakkında bilgi verir misiniz?

      Paylaştığımız ortak coğrafya nedeniyle Malta’daki Türk varlı­ğı köklü bir geçmişe sahip. Tarihî açıdan 1565’te Malta Kuşatması­nı görüyoruz. Teşkilat-ı Mahsusa Reisliği de yapmış olan Kuşçubaşı Eşref Bey, 1917’de Birinci Kanal Harekatı sırasında İngilizlere esir düşerek Malta’ya getirilmiş, ko­mutasındaki bir grup askerle bir­likte 3 yıl Malta’da kalmış, bu süre zarfında Malta Türk Şehitliği’nde çeşitli restorasyon çalışmaları da yürütmüştür. 1. Dünya Savaşı ne­ticesinde İstanbul’un işgali sonra­sında aralarında Sadrazam Said Halim Paşa ve Ziya Gökalp gibi bilinen simaların da olduğu 155 aydın ve devlet insanımızın işgal kuvvetlerince tutuklanarak 1919- 1921’de o dönem İngiliz sömürge­si olan Malta’ya sürülmesi ortak tarihimizin önemli bir parçasını teşkil etmektedir.

      Malta Türk Şehitliği’nin tarihî ve mimari açıdan önemi nedir?

      diplomasi-2
      Erdeniz Şen, Aralık 2022’den bu yana Türkiye Cumhuriyeti Valetta Büyükelçisi.

      Malta Türk Şehitliği, 1874’te Sultan Abdülaziz’in talimatıyla 1565’teki Malta Kuşatması’nda şehit düşen askerlerin aziz anısına Maltalı mimar Emmanuel Luigi Galizia’ya inşa ettirilmiştir. Kuşatma neticesinde şehit düşen askerler için ilk olarak Malta’nın çeşitli yerlerindeki mezarlıklar kullanılmış fakat daha sonra bu mezarların şehir içinde kalması nedeniyle taşınmasına karar verilmiştir. Sultan Abdülaziz, -Avrupa’yı ziyaret eden ilk Osmanlı sultanı- buraya gelmiş, Malta Kuşatması’nda şehit edilen askerlerimizi ziyaret etmiştir.

      Tarih kitaplarına göre 20-25 bin şehidimiz var ve bu askerle­rimiz Malta’nın çeşitli yerlerine defnedilmiş durumda. Malta’da Marsa’nın bizim açımızdan öne­mi var. Çünkü Osmanlı ordusu, zamanında ordugahını Marsa’da kurmuş. Yani bugün şehitliğimi­zin olduğu yerde. Herhalde onun için de Sultan Abdülaziz oradan kendi hazinesinden 6 dönümlük bir arazi almış. Ülkenin en önem­li mimarına burayı yaptırmış ve bunun için de bir başkonsolos ta­yin etmiş. 1874’te bu şehitlik in­şaatı tamamlanmış. Ondan beri de Malta’nın en güzel, en önemli mimari yapılarından biri hâli­ne gelmiş. Galizia çok önemli bir mimar. Mesela bugün onun adı­na mimari ödüller veriliyor. Bir yarışma düzenleniyor. Bu sene umarım biz de bunun bir parçası olacağız. Mimarlar Odasıyla te­mas ettik. Bunun yanısıra tarih boyunca Malta’da hem Türkler yaşıyor hem diğer Müslümanlar yaşıyor ve şehitliğimizde küçük bir mescit, bir de gasilhane var. 1980’lerin başında ülkenin tek ca­misi Paola Camii yapılana kadar şehitlik içerisindeki cami aktif olarak kullanılıyor. Mimar E.L. Galizia, Mecidiye Nişanı ile taltif edilmiştir.

      Ayrıca şehitliğimizde 1. Dünya Savaşı’nda ölen 22 şehidimiz var.

      Malta’da yaşayan Türk toplumunun demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz?

      Halihazırda Malta’da 8 bini aşkın vatandaşımız ikamet etmekte olup, bu nüfusun bir kısmını dil öğrenimi maksadıyla Malta’ya gelen öğrencilerimiz teşkil ediyor. Öğrencilerin yanısıra, vatandaş­larımız çeşitli işlerde çalışıyor. Ülkedeki Türk varlığı neticesin­de, Türk mutfağı da Maltalıların beğenisini kazanmış olup ülkede vatandaşlarımız tarafından işle­tilen çok sayıda Türk restoranı da bulunuyor. Ayrıca, 2023’te 15 bini aşkın vatandaşımız turist olarak Malta’yı ziyaret etmiştir.

      diplomasi-1
      Sultan Abdülaziz’in 1867’deki Malta ziyareti sırasında yapılması talimatı verilen Malta’nın Marsa kentindeki şehitlik, 1874’te tamamlandı. Malta Kuşatması’nda ve 1. Dünya Savaşı’nda ölen Türk şehitlerimizin cenazeleri burada.

      Türk işinsanları tarafından Malta’da gerçekleştirilen yatırımlar hakkında bilgi verir misiniz?

      Öncelikle Malta’da çok köklü yatı­rımlarımız var. Kruvaziyer limanı ve ülkenin serbest limanı Türk­lerin, ki bunlar Avrupa’nın en önemli limanları arasında yer alı­yor. Diğer yandan Malta’da ban­kalarımız var. Bu bankalar uzun süredir Malta’da faaliyette. Ülke­nin dört bir yanında Türk resto­ranları var. Buraların müşterileri en çok Maltalılar ve Malta’yı çokça ziyaret eden turistler. Türk mut­fağının Malta’da bu kadar güzel tanıtılmasından gurur duyuyo­ruz. Bunun yanı sıra çok sayıda genç profesyonel vatandaşımız var. Türk şirketleri Malta’nın dört bir yanını inşa ediyor ve buralar­da Türk işçiler çalışıyor. Türk mü­hendisler, mimarlar getiriliyor. Aynı zamanda Malta önemli bir İngilizce öğrenim merkezi; ülke­mizden de çok sayıda öğrencimiz her yıl Malta’ya geliyor. Daha son­ra bir kısmı ülkemize dönüyor, bir kısmı Malta’da iş buluyorlar, ka­lıyorlar. Vatandaşlarımızın Tür­kiye’yi, Türk kültürünü, tarihini, mutfağını burada tanıtmak için yaptıkları çalışmalardan büyük onur duyuyoruz.

      Ekonomik ve ticari işlerimi­ze baktığımızda da Malta küçük bir ülke, 550 bin civarında nüfu­su var. Ama ekonomi ve ticaret açısından önemli bir ülke. Tür­kiye’nin tüm dünyadaki dış ya­tırımları açısından 6. sırada yer alıyor. Ve burada 2 milyar Euro’yu aşkın yatırımımız var. Diğer yan­dan geçen yıl buraya 1.3 milyar Dolar civarında ihracat yapmışız ve bu bizim tüm ihracatımızda 47. sırada. İkili ticaretimiz de Malta ile son derece gelişmiş. Malta’yı gezerken eğer bir yerde dikka­tinizi çeken güzel bir bina veya yenilenmiş bir yol varsa bilin ki büyük ihtimalle onlar Türkler tarafından yapılmıştır. İnşallah yakın zamanda -herhalde bir aya kadar- Gozo Adası’nda da ülkenin olimpik havuzlu çok modern bir spor tesisi hizmete girecek. Bunu Türk mühendis, mimar ve işçiler gerçekleştirdi.

      Malta’da Türk şirketleri çoğun­lukla inşaat, bankacılık, finans, ulaştırma ve hizmet sektörle­rinde faaliyet gösteriyor. Malta Serbest Limanı Konteyner Ter­minali’nin %50, Valetta Kruva­ziyer Limanı’nın ise %55 hissesi sırasıyla Türk şirketlerine aittir. Hemen şehitliğimizin yakınında­ki Marsa kavşağı, ülkenin önemli bağlantı noktalarından biri. Malta hükümeti yakın zamanda aldığı bir kararla burada Türk şirketi ta­rafından Türk işçisi-mimarı-mü­hendisi tarafından yapılan yolun bir bölümüne Atatürk Caddesi isminin verilmesini kararlaştırdı. Bunun açılışını 29 Ekim Cumhu­riyet Bayramı’nda vatandaşları­mızın katılımıyla yapmayı planlı­yoruz.

    3. Hollanda-Türkiye dostluğu: Birbirleriyle hiç savaşmadılar

      Hollanda-Türkiye dostluğu: Birbirleriyle hiç savaşmadılar

      İlişkileri 4 yüzyılı aşan köklü bir geçmişe sahip Hollanda ve Türkiye; ticaret, diplomasi ve karşılıklı güven temelinde gelişen bağlarıyla tarih boyunca sarsılmaz bir köprü inşa etti. Başkonsolos Arjen Uijterlinde, İstanbul’un kalbinde yer alan Hollanda Sarayı’nı, tarihî hadiselerle şekillenen ilişkilerin başlangıcından bugüne uzanan serüvenini özetliyor.

      Sayın Başkonsolos, bu güzel Hollanda Sarayı’nın tarihçesinden ve konsolosluk kapınızdaki “Je maintiendrai” mottosunun neyi ifade ettiğinden bahseder misiniz?

      Hollanda-Türkiye ilişkilerinin tarihi 4 yüzyılı aşkın bir geçmişe dayanıyor. Başlangıcı, Habsburg yöneticilerine karşı 80 yıl boyun­ca sürdürülen ve Hollanda Cum­huriyeti’nin doğuşuna yol açan bağımsızlık savaşına kadar uza­nır. Flaman ve Hollandalı tüccar­lar Levant limanlarına geldiler ve 16. yüzyılın son yıllarında ortak bir düşman olan Habsburg İm­paratorluğu’na karşı mücadeleye başladılar. 1612’de Hollanda’dan İstanbul’a gelen ilk elçi Cornelis Haga (1578-1654), Fransız-İngi­liz-Venedikliler’in ardından ilk Hollanda kapitülasyonlarının tesis edildiği bir barış antlaşma­sı akdetmeyi başardı. Bu antlaş­manın orijinal belgesi (ahitname) neredeyse 8 metre uzunluğun­da bir rulo şeklindedir ve bugün Hollanda Ulusal Arşivi’nde bu­lunmaktadır; benzersizdir, zira bu belge ile Hollanda Cumhuri­yeti ilk defa başka bir devlet tara­fından resmen tanınmıştır.

      diplomasi-1
      2021’de Hollanda’nın İstanbul başkonsolosu olarak atanan Arjen Uijterlinde İtalya, Brezilya, Polonya, Gürcistan, Azerbaycan gibi birçok ülkede görev yaptı.

      Cornelis Haga’nın İstanbul’a geldikten sonra ikametgahı­nı bilmiyoruz ama, büyük ih­timalle Pera semtinde, bugün konsolosluğumuzun bulunduğu yere yakın, İstiklal Caddesi üze­rindeydi ve 1639’a kadar burada yaşadı. 1700’lerin ortalarında ise Hollanda Büyükelçisi Justi­nus Colyer (1624-1682) yine Pe­ra’da bir arazi satın alarak ahşap bir konut inşa ettirdi: Palais de Hollande, yani bugünkü Hollan­da Sarayı. Burası, Hollanda’nın dünyadaki en eski diplomatik temsilciliklerinden biridir. İlk yapılar ahşaptandı ve kaçınıl­maz olarak yangınlardan etki­lendi; bugün bildiğimiz kargir bina ise 1858’de inşa edildi. Bu­gün bileşik ofislere, dairelere, eski bir şapele ve güzel bir bah­çeye evsahipliği yapıyor. Burada gururla heyetleri kabul ediyo­ruz; toplantılar-seminerler-kül­türel etkinlikler düzenliyoruz.

      Başkonsolosluğumuzun ka­pısındaki “Je maintiendrai” iba­resi “Koruyacağım (sürdürece­ğim)” anlamına geliyor. Hollanda 1815’te bir krallık hâline geldiğin­de, Orange ailesinin himayesin­de taşıdığı kraliyet armasından -kısaltılmış bir biçimde- ödünç alınan bu motto, 16. yüzyıldan beri Royal House’da bulunuyor. Motto’nun tam metni, Hollanda ulusunun kurucusu William of Orange (1533-1584) tarafından yazılan 1565 tarihli bir mektupta bulunuyordu: “Erdemi ve asaleti koruyacağım. Adımın, Tanrı’nın ve Kral’ın, dostlarımın ve kendi­min onurunu, inancını ve yasası­nı koruyacağım.”

      Hollanda başkonsolosu olarak İstanbul’a atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

      Diplomatik kariyerim boyunca İtalya, Brezilya, Polonya, Gürcis­tan, Azerbaycan ve yine Brezilya olmak üzere birçok ülkede görev yaptım. Lahey’deki Bakanlıklar­da da çeşitli görevler üstlendim. Bakü büyükelçisi (2010-2013) ola­rak ve buraya atanmadan hemen önceki yıllarda, “gezici büyükelçi” olarak Türkiye’yi birkaç defa zi­yaret etme mutluluğuna erişmiş­tim. Burada, bu muhteşem şehir­de bir başkonsolos olarak görev yapmaktan, Türkiye-Hollanda ilişkilerini güçlendirmek ve her iki ülke vatandaşlarına ve şirket­lerine hizmet vermekten dolayı kendimi çok ayrıcalıklı hissedi­yorum. İlişkilerimiz derin ve çok yönlü olduğu için birçok alanda işbirliği yapıyoruz ve oldukça ge­niş bir kadromuz var. Daha ön­ceki misyonlarımda edindiğim tecrübelerimi de aktarıyorum ve ortaklıklarımıza daha fazla kat­kıda bulunabilmeyi umuyorum. Geldiğimden beri, çok zengin ve esnek bir dil olan Türkçeyi de öğ­renmeye başladım; evet, öğren­mek kolay değil, ama insanların Türkçe konuşmaya çalıştığımı ne kadar takdir ettiğini görüyorum ve bu müthiş bir duygu.

      Tarihe ilgi duyuyor musunuz? Sizi en çok etkileyen tarihî dönem hangisidir?

      İstanbul çok katmanlı bir şehir; benim gibi tarih ve kültürle ilgile­nen biri için keşfedilecek çok şey var. Arkeolojik alanları ve müze­leri gezerken, dünyanın iki kıtası­nın birleştiği bu bölgeden sayısız medeniyetin geçtiğini ve burada iz bıraktığını anlıyorsunuz. Tarih öncesi çağlardan Helen-Roma ve Bizans dönemine, Selçuklu ve Os­manlıların gelişine ve günümüz Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar…

      diplomasi-2
      Hollanda’nın dünyadaki en eski diplomatik temsilciliklerinden biri olan Hollanda Sarayı (Palais de Hollande) 1858’de tekrar inşa edildi.

      Türkiye’nin ve bölgenin tarihi hakkında mümkün olduğunca çok kaynak okumaya çalışıyo­rum. İki ülkenin ortak tarihi özel­likle ilgimi çekiyor. Sarayımızda Cornelis Haga’nın, eşi Alithea Brasser’in ve eski kraliçelerimiz ile şimdiki kralımızın portrele­ri var. Jean Baptiste Vanmour’un (1671-1737) ilginç bir tablosunda, seleflerimden biri olan Büyü­kelçi Cornelis Calkoen, 1727’de Sultan 3. Ahmed ile bir görüş­mede resmedilmiş. Calkoen ye­tenekli bir diplomattı; Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki barış antlaşmaları sürecinde arabu­luculuk yapmış, önemli bir rol oynamıştı. Konsolosluk persone­limiz onun başka bir hikayesine de aşina: Dresden’e atandığında İstanbul’da kalan cariyesi Beyaz Gül’ün kalbini kıran adam! Beyaz Gül’ün ruhu hâlen sarayımızda dolaşıyor; onun anısını ve bu tra­jik aşk hikayesini onurlandıran iki heykel de burada!

      Hollanda coğrafi olarak “aşağıda” (Pays-Bas) diye tanımlanan bir ülke. Dolayısıyla iklim değişikliğinden özellikle etkileniyor. Hollanda’nın bir bölüm toprağı, deniz doldurularak oluşturulmuş. Ne tür riskler var?

      Muhtemelen bugün ve yakın gelecekte karşı karşıya olduğu­muz en önemli zorluk olan iklim değişikliği. Emisyonlar yüzün­den ısının yükselmesi, buzların erimesine ve deniz seviyelerinin yükselmesine neden oluyor. Bu, özellikle alçak seviyede bulunan Hollanda gibi ülkeler için endi­şe vericidir. Ülkemizin üçte ikisi deniz seviyesinin altında; tabii kimi Türk kıyı şehirleri de böyle. Gezegenimizin kaynaklarını hız­la tüketiyor ve atık biriktiriyoruz. Bu gelişmeler, doğa ve biyolojik çeşitlilik alanında yıkıcı bir etki oluşturuyor. Yenilenebilir ener­jilere geçmeli ve döngüsel bir ekonomiye doğru çalışmalıyız. BM’nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmak için ulus­lararası alanda işbirliği şart; bu alanda Türk hükümeti ve hükü­metdışı aktörlerle birlikte çalı­şıyoruz. Şu anda özellikle tekstil sektörüne odaklanıyoruz, en­düstriyi daha temiz ve daha çev­re dostu bir hâle getirmek için çözümler arıyoruz. Hollanda için Türkiye, moda ve tekstil tedari­kinde önemli bir ülke; bu nedenle bu sektörü önemsiyoruz.

      Ayrıca bu vesileyle, yakın ta­rihte (6 Şubat 2024) yaşanan çok acı bir hadiseden, Kahraman­maraş depreminden kısaca bah­setmek isterim. Gerek Hollanda kurtarma ekibinin hızla devre­ye sokulması, gerekse yaralıla­rın acil tahliyesinde sorumluluk almak bizim için çok önemliydi. Hollanda’da deprem bölgesinde yakın akrabaları olan birçok Tür­kiye kökenli vatandaşımız vardı ve onları yalnız bırakamazdık. Kriz bölgesi için ülke çapında 100 milyon Euro’dan fazla yardım toplandı. Hollanda iş dünyasıyla birlikte depremin ardından şe­hirlerin yeniden yapılanmasına nasıl katkıda bulunabileceğimiz de araştırıldı ve bu konuda giri­şimler başlatıldı. Mağdur olanlar unutulmadı.

      Hollanda’nın Türkiye’ye yatırımları artarak devam edecek mi?

      Tarih boyunca ilişkilerimiz, ti­caretle de karakterize edilmiş. 16. yüzyılın sonlarından bugüne, bu büyük ölçüde hâlâ böyle. Hol­landa, Türkiye’nin ilk 20 ticaret ortağı arasında ve 10. sırada yer alıyor. Coğrafi konumu, limanla­rı, havaalanları ve finans merkezi nedeniyle Hollanda, Avrupa için de önemli bir dağıtım ülkesi. Hol­landa aynı zamanda Türkiye’de­ki en büyük yatırımcı ülke. Tabii bu yatırımların kimileri, Avrupa merkezlerini Hollanda’da kurma­yı seçen uluslararası şirketlerden geliyor. Aynı zamanda, genellikle BT ve sağlık sektörü gibi yenilik­çi alanlarda Hollanda’ya giderek daha fazla Türk yatırımı geldiğini görüyoruz. Türkiye ile olan ticaret ve yatırım ilişkimizde sadece ra­kamlar önemli değil; bunların bir üretim zincirinde, yenilikçi-de­ğer katan-sürdürülebilir ekono­miye katkıda bulunan bir eko­sistemde bulunması da önemli. Hacimden çok, değer önemlidir.

      Osmanlı Devleti’nden binlerce lale soğanının 16. yüzyıl ortalarında Hollanda’ya gönderildiği yolunda birçok anekdot var. Sizce hadiseler nasıl gelişti?

      Lalenin tarihi, ortak geçmişi­mizin sıkça bahsedilen ve de­ğer verdiğimiz bir başka parçası. Lale, Uzakdoğu kökenlidir; ancak Osmanlı saltanatının gözde çiçe­ği olmuştur. Lalenin Hollanda’ya nasıl ulaştığına dair birkaç tarih versiyonu var. Sultan onları Hol­landalı diplomatlara bağışlamış olabilir; ancak bazı çiçek soğanla­rının Viyana’daki mahkeme ara­cılığıyla kaçırıldığını da biliyoruz.

      diplomasi-3
      Başkonsolosluk kapısındaki “Je maintiendrai” ibaresi “Koruyacağım (sürdüreceğim)” anlamına geliyor.

      Hollandalıların lale soğanı ye­tiştirmeye başlamasıyla 17. yüz­yılda giderek büyüyen bir pazar oluştu. Amsterdam’daki müza­yedelerde, lale soğanlarının bir ev fiyatına satıldığı bir patlamaya yol açtı! Yüzyıllar boyunca Hol­landa çiçek yetiştirmeye devam ederek dünya çapında lider bir ihracatçı hâline geldi. Birkaç yıl önce Hollanda’da, Topkapı’da yetişen türleri hatırlatan, unu­tulmuş bir eski lale türü yeniden keşfedildi. Benden önceki baş­konsolos, o türü İstanbul’a geri getirmeye karar verdi. Geçen yıl Emirgan Parkı’na, Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İma­moğlu ile birlikte bu 1000 adet so­ğanı diktik ve bir lale sergisi aç­tık. Halihazırda sahip olduğumuz iyi ilişkilerin üzerine inşa edilen bu “lale diplomasisi” açıkçası beni çok heyecanlandırıyor.

      İstanbul ile Amsterdam arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar var sizce?

      Ünlü bir Hollanda şiirinden bir alıntı: “Hollanda’yı düşünürken, sonsuz manzaradan yavaşça ge­çen büyük nehirler görüyorum.” Boğaz’a ve oradan geçen gemilere baktığımda, ben de kaçınılmaz olarak Amsterdam ve Rotterdam limanlarının geniş sularını hatır­lıyorum. Bu 3 şehir, büyüklükleri farklı olsa da, birçok özelliği pay­laşıyor. Hem Amsterdam hem de Rotterdam, 170’ten fazla milletten oluşan bir nüfusa sahip uluslara­rası ticaret ve finans merkezleri. Üniversiteleri, popüler turistik mekanları, sanat organizas­yonları, zengin kültürel mirası… Amsterdam ve Rotterdam, aynı zamanda İstanbul gibi metropol­lerin karşılaştığı, sürdürülebilir kentsel gelişim, iklim değişikliği, atık yönetimi ve göç gibi zorlukla­rın çoğunu da paylaşıyor. Bu ba­kımdan bu şehirler birbirinden pek çok şey öğrenebilir, işbirliği yapabilir ve en iyi uygulamaları geliştirebilir diye düşünüyorum.

      Türkiye’deki Hollandalılar ile Hollanda’daki Türkler daha çok hangi sektörlerde çalışıyorlar?

      diplomasi-4
      Hollanda’dan İstanbul’a gelen ilk elçi 1612’de Cornelis Haga (1578-1654) olmuş ve 1639’a kadar burada yaşamıştı.

      Önceki yüzyıllarda Osmanlı coğ­rafyasına gelen kimi Hollanda­lı tüccar ve diplomatlar, nesiller boyu burada kaldı. 1960’lardan itibaren de birçok Türk işçi, göç­men olarak Hollanda’ya gelmeye başladı. Bugün Türk-Hollanda toplumu, yaklaşık yarım milyon kişiyi bulan en büyük vatandaş grubunu oluşturuyor. Bunların arasında Amsterdamlı Anadolu Rock grubu Altın Gün gibi mü­zik grupları, başarılı işinsanları, televizyon kişilikleri, yazarlar ve kültür profesyonelleri, tüm dün­yada farkedilen Amsterdamlı şarkıcı Karsu da var. Hollanda­lı-Türk sporcuları-futbolcuları saymıyorum bile.

      Bütün bu insanlar, “benzer­siz” olarak adlandırılabilecek ikili ilişkileri geliştiriyorlar. Her iki yönde de seyahat eden, birbirleri­nin ülkesinde eğitim gören, ortak iş kuran ve yatırım yapan kişiler bunlar. Tarihimiz boyunca hiçbir zaman bir savaşta birbirimizle savaşmadık. NATO’da müttefikiz. Avrupa Konseyi’nin birçok ant­laşmasının imzacılarıyız. Avrupa projelerinin ortaklarıyız. Kısacası dost uluslarız.

    4. Rekabetten dostluğa giden Doğu’dan Batı’ya uzanan yol

      Rekabetten dostluğa giden Doğu’dan Batı’ya uzanan yol

      Türkiye ve Avusturya arasındaki tarihî bağlar, iktisadi işbirlikleri ve kültürel etkileşimler, yıllar boyu süregelen bir dostluk üzerine inşa edilmiş. Büyükelçi Ozan Ceyhun, Osmanlı döneminden günümüze uzanan bu ilişkilerin gelişimini, Avusturya’daki Türk toplumunun ülkeye katkılarını, demografik yapısını ve iki ülke arasındaki aktüel gelişmeleri aktarıyor.

      Sayın büyükelçi, kariyerinizin bugüne uzanan önemli durakları hakkında bilgi verir misiniz?

      Almanya’da yaşamakta oldu­ğum yıllarda siyasete aktif katılı­mım oldu. 1989’da Yeşiller Partisi Federal Yönetim Kurulu’na se­çildim. Almanya Federal Parla­mentosu’nda (Bundestag) temsil edilen 5 partiden birinin yöneti­mine seçilen ilk Türk oldum.

      Ardından iki Almanya’nın bir­leşmesi ile Federal Parlamento’ya seçilen 8 Doğu Alman milletve­kilinden oluşan Birlik 90/Yeşiller Meclis Grubu’nun Göç ve Sığın­ma Politikaları danışmanı olarak Bonn’da görev yaptım. 1998’de de Avrupa Parlamentosu milletve­kili oldum.

      2004’te milletvekilliği görevim sona erdiğinde Hessen Eyaleti AB nezdinde Daimi Temsilciliği’nde AB İçişleri ve Adalet Politikaları alanından sorumlu daire başkan­lığı görevini üstlendim.

      Özellikle AB nezdinde üst­lendiğim görevler, uluslararası ilişkiler alanında ve de AB’nin iç işleyişi konusunda uzmanlaşma­mı sağladı. En değerlisi ise tüm AB ülkeleri genelinde verimli bir ilişki ağının oluşması oldu.

      Diplomasi-1
      Uzun yıllar Almanya ve Avrupa’da pek çok kritik görevde bulunan Ozan Ceyhun, Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi.

      Viyana Büyükelçisi olarak atanmanızdan önceki diplomatik görevlerinizden bahseder misiniz?

      Takriben 2005’ten itibaren (2007’den itibaren daha da yo­ğun olarak) Türkiye’de çok sayıda belediyenin AB ofislerini kura­rak yerel düzeyde danışmanlık görevlerim gündeme geldi. 2007 sonundan itibaren KKTC’de hü­kümetin talepleri doğrultusun­da KKTC-AP ve KKTC-Almanya ilişkilerinin gelişmesine katkı sunmaya çalıştığım danışmanlık desteklerim oldu. 2014-2020 ara­sında Brüksel’deki Dışişleri Ba­kanlığı AB nezdinde daimi tem­silciliğimizde “özel danışman” olarak görev yaptım. 2020 Şu­bat’ından beri Türkiye Cumhuri­yeti Viyana Büyükelçisiyim.

      Bu güzel büyükelçilik binasının tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?

      Türkiye Cumhuriyeti Viyana Bü­yükelçiliği 4. Bölge’de, bugünkü güzergahı 1700 yılı civarında olu­şan Prinz-Eugen Caddesi’nde yer almakta. Cadde, görkemli binalar, Belvedere Sarayı ve Schwarzen­berger Sarayı’nın geniş bahçe­leri boyunca uzanıyor. İki taraflı dizilmiş binalar günümüzde de caddenin özgün mimarisini yan­sıtmaktadır. Viyana’daki pek çok diplomatik temsilcilik de burada yer almaktadır.

      Binamız 14 Aralık 1916’da Sul­tan 5. Mehmed Reşad döneminde satın alınmış. Devletin savaşın ortasında olduğu yıllarda bü­yükelçiliğimizin faaliyetlerini sürdürdüğü sarayın milletimize kazandırılmasında, Sultan Reşad ile birlikte o dönemin Hariciye Nazırı Halil Bey ve Büyükelçi Hü­seyin Hilmi Paşa’nın büyük kat­kıları olmuş.

      Ünlü mimarlık bürosu Fellner & Helmer tarafından inşa edilen elçilik binamız, 1879’daki planla­rın neredeyse aynısıdır. Böylece Fellner & Helmer Atölyesi’nin ta­sarımının ardında yatan sanatsal düşüncenin izlerini bugün dahi görmek mümkün.

      Öte yandan maalesef, diplo­masi tarihimizin kimi acı hadise­leri de büyükelçiliğimiz binasın­da yaşanmıştır. 22 Ekim 1975’te, Viyana Büyükelçimiz Daniş Tu­nalıgil, makam odasında, çalış­ma masası başında, binaya sızan Ermeni teröristlerce şehit edil­miştir. 20 Haziran 1984’te sabah saatlerinde, büyükelçiliğimiz Çalışma Müşaviri Vekili Erdoğan Özen, binamızın önündeki bir park yerinde, aracına yerleştiri­len bombanın infilak etmesi so­nucu şehit edilmiştir; bu saldırıyı da Ermeni teröristler gerçekleş­tirmiştir. 19 Kasım 1984’te, Erme­ni teröristler bu defa BM görevlisi Evner Ergun’u Viyana şehir mer­kezinde aracı içinde şehit etti. 3 diplomatımızı da saygıyla ve rah­metle anıyorum.

      Ülkelerimiz arasındaki ilişkiler çok eski yıllara dayanıyor. Tarihî dönüm noktaları neler sizce?

      Avusturya ile diplomatik ilişkile­rimizin geçmişi 15. yüzyıla kadar uzanmakta. Osmanlı İmpara­torluğu’nun Viyana’daki elçiliği 1798’de kurulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya ara­sındaki tarihî rekabet, 1791’de im­zalanan ve 1787-1791 Osmanlı-A­vusturya Savaşı’nı sona erdiren Ziştovi Antlaşması’yla son bulmuş ve dostluk dönemi başlamıştır. Osmanlı ile Avusturya askerleri­nin 1. Dünya Savaşı’nda Galiçya cephesinde omuz omuza savaş­maları bu dostluğun en önemli göstergelerinden biri olmuştur.

      Diplomasi-2
      Türkiye Cumhuriyeti Viyana Büyükelçiliği, bugünkü güzergahı 1700’lerde oluşan Prinz-Eugen Caddesi’nde yer alıyor.

      Son 100 yıllık dönemi esas al­dığımızda önemli kilometre taş­larından birinin 28 Ocak 1924’te imzalanan “Türkiye-Avusturya Dostluk Anlaşması” olduğunu söylemek mümkündür. Öte yan­dan, 15 Mayıs 1964 tarihli “Türki­ye-Avusturya İşgücü Anlaşması” da önemli bir dönüm noktasıdır. Sözkonusu anlaşmanın imza­lanmasına müteakip binlerce vatandaşımız Avusturya’ya göç etmiştir. Bu yıl sözkonusu iki an­laşmadan birinin 100. yılı, diğe­rinin de 60. yılı olması vesilesiy­le Viyana’da üst düzey katılımlı etkinlikler düzenledik.

      Avusturya Federal Şansöl­yesi Karl Nehammer’in 10 Ekim 2023’te ülkemize gerçekleştir­diği resmî ziyaret de önemli bir gelişme olarak tarihte yerini aldı. Zira 22 yıl sonra ilk defa bir Avus­turya Şansölyesi Türkiye’yi zi­yaret etti. Şansölye Nehammer, ziyareti kapsamında Sayın Cum­hurbaşkanımız tarafından kabul edildi.

      Avusturya’da yaşayan Türklerin sayısı ve demografik yapısı hakkında bilgi verir misiniz?

      1964’te ülkemiz ile Avustur­ya arasında, Türk toplumunun Avusturya’daki mevcudiyetini sağlayan İşgücü Anlaşması ak­dedildi. Sözkonusu anlaşmanın imzalanmasına müteakip Avus­turya’ya göç eden binlerce vatan­daşımız, ülkenin sosyal, kültürel, ekonomik ve ticari hayatında rol almaya başladı.

      Avusturya-Türk toplumu bugün yaklaşık 350 bin nüfusuyla, Avus­turya’daki en büyük dördüncü toplum olmanın yanısıra, ülkenin en büyük Müslüman topluluğu­dur. Sektörel olarak değerlendir­diğimizde, Türkiye’den Avustur­ya’ya giden yatırımların büyük oranda bankacılık sektörüne yoğunlaştığını görürüz. Avustur­ya’da ikamet eden Türk kökenli insanlarımızın bugün faaliyet gösterdiği başlıca sektörler, gıda, lojistik, turizm, sağlık, eğitim ve ulaşım alanlarındadır.

      Türk firmalarının Avusturya’da daha etkin olması için projeleriniz nelerdir?

      Avusturya İstatistik Kurumu’nun 2023 dış ticaret verilerine göre, Avusturya’nın Türkiye’den itha­latı 2.8 milyar Avro, Türkiye’ye ihracatı ise 2.3 milyar Avro. 2023’te Türkiye’nin Avusturya’ya ihracatında ilk sıralarda giyim eşyaları, elektrik dağıtım dona­nımı (teller, kablolar, izolatörler, bağlantı parçaları), alüminyum ve alüminyum ürünleri, mo­torlu yolcu taşıtları, demiryolu taşıtları, taze/kuru meyve ve kabuklu yemişler gibi ürünle­rin geldiği görülmekte.

      Aynı dönemde, ülkemizin Avusturya’dan ithalatında al­kolsüz içecekler, motorlu yol­cu taşıtları, suni lifler, makine ve cihazlar, diğer metal eşyalar (kilit, zincir, yay, fermuar, dikiş, nakış aletleri vb.), elektrikli ma­kinelerin aksam ve parçaları gibi ürünleri görüyoruz. Şirketleri­mizin ihracata hazırlanması ve uluslararası pazarlarda rekabet avantajı kazandırılması; tasa­rım ve kurumsal kapasitelerinin güçlendirilmesi; ürünlerimi­zin yurtdışında tanıtımı-pa­zarlanması-tutundurulması ve markalaşmasının desteklen­mesi amacıyla ihracat ve e-ih­racat destekleri; hizmet sektö­rü destekleri ve yurtdışı teknik müşavirlik destekleri Ticaret Bakanlığımızın öncülüğünde gerçekleştiriliyor.

      Avusturya öteden beri dünyanın en önemli sanat merkezlerinden biri. Avusturya’da sanata yapılan yatırımlar ve bu alandaki etkinliklerden bahseder misiniz?

      Avusturya bildiğiniz gibi, devlet müzeleri, özel müzeleri, sanat ga­lerileri, tiyatro ve opera salonları ve düzenli olarak gerçekleştirilen onlarca festivalleriyle ziyaretçi­lerine sanat ve kültür alanında önemli imkanlar sunan bir ülke.

      Diplomasi-3
      Ortalarında kadın figürünün yer aldığı vazodan çıkan çiçekler, iki yanda melek kabartmalarıyla bezemeli neoklasizm üslubundaki dekorasyon, büyükelçilik binasının ihtişamlı detaylarından.

      Avusturya’nın sahip olduğu bu özellikler, Johann Strauss, Jo­seph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart ve Franz Schubert gibi müstesna sanatçıların bu toprak­lardan çıkmasına olanak sağ­lamış. Bu yönüyle Viyana başta olmak üzere yılın her döneminde Avusturya genelinde festivaller düzenlenmekte, tiyatro, müzi­kal, bale ve opera gösterileri ger­çekleştirilmekte, sanata ilgi du­yan insanlara zengin olanaklar sunulmakta; Türk sanatçılar da verdikleri konserlerle Viyana’da beğeni kazanmaktadır.

      Uzun yıllar Habsburg haneda­nının yerleşim yeri olan Viyana, tarihsel süreç içinde Avrupa’nın kültürel, sosyal ve siyasal mer­kezlerinden biri hâline geldi. Bu durum şehre farklı bir doku ve nitelik kazandırmış. Coğrafi ko­numu ve birçok imparatorluğa yıllarca başkentlik yapmış olma­sından dolayı gerek mimari ge­rekse kültürel açıdan Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biri. Ta­rihî dokunun korunmasına veri­len önem dolayısıyla şehrin hâlâ Habsburg hanedanının izlerini taşıdığı görülmekte.

      Ülkemizin tanıtımını yapmak için ne tür organizasyonlar gerçekleştiriliyor?

      Ülkemizin Avusturya’daki ta­nıtımına katkı sağlanması, ülke olarak tarihî önem taşıyan gün­lerimizin anılması, Avusturya ile olan ilişkilerimizde önem atfet­tiğimiz dönüm noktalarının usu­lüne uygun şekilde kutlanma­sı amacıyla, düzenli aralıklarla etkinlik ve programlar gerçek­leştirmekteyiz. Bahsekonu etkin­liklerimizin özellikle son dönem­de karşılıklı ziyaretlerle birlikte ivme kazanan Türkiye-Avustur­ya ilişkilerine de katkı sağladığı­na inanmaktayız.

      30 Ekim 2023’te Viyana’nın en görkemli mekanlarından Palais Lihtenştayn Sarayı’nda cumhu­riyetimizin kuruluşunun 100. yılı vesilesiyle bir resepsiyon düzen­ledik. Etkinlikte Antakya Mede­niyetler Korosu sahne aldı. Avus­turya hükümetini temsilen onur konuğu Çalışma ve Ekonomi Ba­kanı Martin Kocher’di.

      Türkiye-Avusturya Dostluk Anlaşması’nın 100. yıldönümü vesilesiyle 30 Ocak 2024’te büyü­kelçiliğimizde bir etkinlik dü­zenledik. Avusturya’daki siyaset, bürokrasi, medya, diplomasi ve iş dünyasının yoğun ilgi gösterdi­ği etkinliğe, onur konuğu olarak Avusturya’nın Kadın, Aile, Uyum ve Medya Bakanı Susanne Raab katıldı.

      21-27 Mayıs 2024’te gerçekleş­tirilen Türk Mutfağı Haftası kap­samında, büyükelçiliğimizde bir yemek daveti tertipledik. Etkin­liğimize iktidar partisi ÖVP’nin Genel Sekreteri ve Ulusal Meclis Milletvekili Christian Stocker’in yanısıra siyaset, bürokrasi, diplo­masi ve sanat dünyasından önde gelen isimler katıldı.

      Aile ve Sosyal Hizmetler Ba­kanımız Mahinur Özdemir Gök­taş’ın da katılımıyla Türkiye-A­vusturya İşgücü Anlaşması’nın 60. yıldönümü vesilesiyle Yurtdı­şı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ile birlikte Viyana’da yine Palais Lihtenştayn Sarayı’n­da 28 Mayıs 2024’te bir etkinlik düzenledik. Bu etkinliğe Avus­turya Hükümeti’ni temsilen Fe­deral Kadın, Aile, Uyum ve Medya Bakanı Susanne Raab katıldı.

      Öte yandan, Viyana Yunus Emre Türk Kültür Merkezi aktif olarak faaliyetlerine devam et­mekte ve çeşitli dönemlerde kül­tür ve sanat alanında etkinlikler düzenlemekte.

      Türkiye ve Avusturya’nın karşılıklı turistik ziyaret hacmi nedir? Turizm faaliyetleri için ne gibi çalışmalar yapılıyor?

      Ülkemiz, turizm açısından dün­yanın önde gelen destinasyon­larından biri olarak Avusturyalı turistler tarafından da yılın her döneminde büyük ilgiyle tercih ediliyor. 2010-2023 arasında­ki döneme bakıldığında en fazla turist 2011’de 528.966 seviyesiyle gerçekleşmiştir. Geçen yıl Avus­turya’dan ülkemize gelen turist sayısı 500 bin civarındadır. Kül­tür ve Turizm Bakanlığı’nın bu yıl için hedeflediği rakam 525 bin seviyesindedir.

      Ülkemizi Avusturyalı turist­ler açısından ilgi çekici kılan bir diğer husus, Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün uzun yıllardır kazı çalışmaları yürüttüğü Efes’tir. Ülkemizin arkeolojik zenginlik­lerinin de turistlerin epey ilgisini çektiğini söyleyebiliriz.

      Diplomasi-4
      Büyükelçilik binasının en güzel odalarından “Osmanlı Odası” adı verilen alanda, Sultan 5. Reşad’ın askerî bahriye üniforması ve elinde kılıcıyla tasvir edildiği bir yağlıboya tablo bulunuyor.
      Diplomasi-5

      Türkiye’nin turizm alanın­daki tanınırlığının arttırılma­sı amacıyla da çeşitli çalışmalar yürütülmekte. Kültür ve Tanıtma Müşavirliğimiz Avusturya’da bu­lunan seyahat acenteleri ile bir­likte reklam çalışmaları gerçek­leştiriyor; Avusturya’da bulunan üniversitelerin arkeoloji bölüm­lerine özel ağırlama programları düzenleniyor.

      Diğer taraftan, tanıtım faa­liyetlerimizin yürütülmesinde çağın bir gereği olarak teknoloji­nin bütün imkanlarından fayda­lanıldığını, özellikle sosyal med­yada ülkemizin tarihî, doğal ve kültürel zenginliklerinin, ayrı­ca tesislerimizin yüksek hizmet kalitesinin yansıtılmasına özen gösterildiğini söyleyebilirim.

    5. Soğuk Savaş döneminden diplomatik ısınmaya: Rusya

      Soğuk Savaş döneminden diplomatik ısınmaya: Rusya

      Rusya ile Türkiye’nin tarih boyunca süregelen ilişkileri, savaştan barışa, ticaretten diplomasiye, enerjiye, turizme uzanan geniş bir alanda seyrediyor. Moskova’daki Türkiye Büyükelçiliği binası da, erken Cumhuriyet döneminden bu yana iki ülke ilişkilerinin önemli bir noktası. Kıdemli diplomat Tanju Bilgiç, tarihsel ve aktüel süreçleri değerlendirdi.

      Sayın büyükelçi; bize kendinizden ve Moskova Büyükelçiliği’nden önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

      1971’de Gümüşhane’de doğdum; ilkokulu Sinop’ta, ortaokul ve liseyi Samsun’da okudum. Sam­sun Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra, Ankara Üniversi­tesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne girdim. 1993’te mezun olduktan sonra aynı yıl Hazine ve Dış Tica­ret Müsteşarlığı’nda çalışmaya başladım. 1995’te Dışişleri Ba­kanlığı’na girdim ve hâlâ Bakan­lığımızda görev yapmayı sürdü­rüyorum.

      Daha önce, Saraybosna (Bosna Hersek), Kopenhag (Danimarka), Strazburg (Avrupa Konseyi Fran­sa), St. Petersburg (Rusya Fede­rasyonu) ve Belgrad’da (Sırbistan) görev yaptım. Dışişleri Bakanlığı Sözcülüğü görevinde bulundum. Kasım 2023’ten bu yana da Tür­kiye Cumhuriyeti Moskova Büyü­kelçiliği görevini yürütüyorum.

      Bakanlıktaki görevlerimin ya­nısıra akademik çalışmalara da devam ettim. İnsan hakları konu­sunda yüksek lisans, uluslararası ilişkiler alanında da doktora de­recelerim var. Ayrıca amatör bir yazarım. Son olarak, şehit edilen meslek büyüğüm Büyükelçi Ga­lip Balkar’ın hayatını konu alan kitabım Türk Tarih Kurumu’nca yayımlandı.

      Rusya ile uzun bir geçmişimiz var. Özellikle 20. yüzyıldaki önemli tarihsel aşamaları özetleyebilir misiniz?

      Rusya’yla ilişkilerimiz impara­torluk dönemine kadar uzanıyor. Tarihsel süreçte ülkelerimiz ara­sında pek çok savaş, barış, diplo­matik temas ve antlaşma var. İki ülkenin de imparatorluklardan yeni devletler kurma süreçleri az-çok aynı yıllarda gerçekleşi­yor. Rusya’da 1917 Devrimleri ve akabinde içsavaş dönemi, ülke­mizde de 1. Dünya Savaşı sonra­sında işgal dönemi ve Kurtuluş Savaşı mücadelesi yaşandı. Bu tarihsel aşamaların, ülkelerimiz arasında imparatorluklardan kalma düşmanlıkların bir ölçüde geride bırakılmasını ve iki ülke ilişkileri açısından yeni bir döne­me geçilmesini sağladığı kanaa­tindeyim.

      DIPLOMASI-1
      Daha önce pek çok diplomatik görevde bulunan Bilgiç, Kasım 2023’ten bu yana Türkiye Cumhuriyeti Moskova Büyükelçisi.

      Yakın tarihimizde Rusya’y­la diplomatik temaslar, Mustafa Kemal’in Lenin’e 26 Nisan 1920 tarihli mektubu ve Sovyet Rus­ya Dışişleri Komiseri Çiçerin’in buna cevaben ilettiği 3 Haziran 1920 tarihli mektubuyla başla­mıştır. 19 Temmuz 1920’de Tür­kiye’den ilk resmî heyet Mosko­va’ya varmış, Sovyet Rusya’dan ilk heyet ise 8 Eylül’de ülkemize gelmiştir. 9 Kasım 1920’de Anka­ra’da Sovyet Rusya Büyükelçili­ği açıldı; 21 Kasım’da da Ankara Mebusu Ali Fuat (Cebesoy) Paşa Ankara Hükümeti’nin Moskova Büyükelçisi olarak atandı. 16 Mart 1921’de ise Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile Türki­ye Büyük Millet Meclisi arasında “Türkiye-Sovyet Dostluk ve Sal­dırmazlık Antlaşması” (Moskova Antlaşması) imzalandı.

      Elbette diplomatik ilişkileri­mizin kuruluşunu anlatırken, Sovyet Rusya’nın Kurtuluş Sa­vaşı’na verdiği desteği de ayrıca vurgulamak gerekir. Bahsekonu antlaşma çerçevesinde Sovyet Rusya, yaptığı nakdi yardımlar ve silah desteğiyle ülkemizin kurtu­luş mücadelesinde önemli bir rol oynadı. Bu dayanışma, hâlâ ikili ilişkilerimizin ve dostluğumuzun temelini oluşturuyor.

      Rusya’da kaç diplomatik temsilciliğimiz var ve hizmet alanlarına hangi bölgeler giriyor?

      Rusya’da Moskova’daki büyü­kelçiliğimize ilaveten; Kazan, St. Petersburg ve Krasnodar şehir­lerinde üç muvazzaf başkonso­losluğumuz bulunuyor. St. Pe­tersburg başkonsolosluğumuzun görev bölgesi, merkezin yanısıra Rusya’nın batı ve kuzey batısın­da bulunan Arhangelsk, Kali­ningrad, Leningrad, Murmansk, Novgorod, Pskov, Vologda bölge­leri, Karelya Cumhuriyeti, Komi Cumhuriyeti ve Nenetsk Özerk Bölgesi. Kazan başkonsolosluğu­muz ise Tataristan Cumhuriyeti, Mordovya Cumhuriyeti, Başkur­distan Cumhuriyeti, Çuvaş Cum­huriyeti, Mari El Cumhuriyeti ve Samara bölgesinden sorumlu. Krasnodar başkonsolosluğumuz da Karadeniz’in kuzey batısında­ki Krasnodar ve Rostov bölgeleri ile Adıge Cumhuriyeti bölgelerini kapsayan bir görev alanına sahip. Diğer bölgelere yönelik konsolos­luk hizmetinden ise büyükelçili­ğimiz sorumlu. Rusya’nın coğrafi büyüklüğünü dikkate aldığımız­da, görev alanımız oldukça geniş.

      Bunlara ilaveten, Yekaterin­burg ve Ufa’da da fahri konsolos­luklarımız var.

      Büyükelçilik konutunun tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?

      Moskova’nın en güzel ve merkezî semtlerinden birinde, Bolşaya Nikitskaya Caddesi üzerinde bu­lunan ve mülkiyeti Türkiye Cum­huriyeti’ne ait olan büyükelçilik konutumuz müstesna bir tarihî ve mimari değere sahip. Kayıtla­ra göre 18. yüzyıl sonlarında bu­günkü arazi üzerinde, ünlü Rus yazar Lev Tolstoy’un dedesi Ge­neral Volkonski’ye (Savaş ve Barış romanındaki Prens Nikolay And­reyeviç Volkonski karakterinin ilham kaynağı) ait ahşap bir ev bulunuyormuş. Binanın 1812’de yıkılması üzerine Volkonski’nin kızı ve Tolstoy’un annesi Pren­ses Maria Nikolayevna arsayı bir başka önemli asker olan Yar­bay Azançevski’nin eşi Tatyana Azançevskaya’ya satmış. Arsa 1883’e kadar bu ailenin mülki­yetinde kalmış; daha sonra 1905 devrimcilerine yardımlarıyla bi­linen Savva Morozov tarafından satın alınmış. Arsa 1898’de tekrar el değiştirmiş ve dönemin önde gelen tüccarlarından Valentin Balin tarafından satın alınmış.

      Bugün ikametgah olarak kul­landığımız binayı, Balin ailesi yaptırmış. Bina, 1900-1901 ara­sında, Mimar Zelenin tarafından çizilen projeye göre inşa ettiril­miş. Ekim Devrimi sonrasın­da, pek çok diğer özel mülk gibi millîleştirilen bina; 1919’da As­kerî İşler Komiserliği bünyesin­deki Esirler ve Mülteciler Merkezi (Tsentroplenbej), 1922’de insanla­ra yardım dağıtmak üzere kuru­lan “Nansen Komitesi” ve 1923’te 1. Dünya Savaşı sonrası Rusya’da yaşanan kıtlık nedeniyle ABD’nin kurduğu ve halka yardım amacı güden bir kuruluş (American_ Relief_Administration) tarafın­dan kullanılmış. Aynı yıl Dışişleri Komiserliği’ne devredilmiş ve Türkiye tarafından büyükelçilik kançılaryası olarak kiralanmış.

      Şubat 1924-Mart 1973 arasın­da hem büyükelçilik hem de ika­metgah olarak kullanılan bina, 12 Mart 1971’de Türkiye tarafından satın alınmış ve sonrasında sa­dece büyükelçilik konutu olarak kullanılmış.

      DIPLOMASI-2
      Bolşaya Nikitskaya Caddesi üzerinde bulunan büyükelçilik konutunun mülkiyeti Türkiye Cumhuriyeti’ne ait.

      Bina, birçok farklı mimari stili birarada bulunduruyor. Orijinal renkleri olan beyaz ve uçuk pem­be dış cephe, 19. yüzyıl Rus İm­paratorluğu mimarisinden kal­ma. Binanın içinde ise Napoléon, Tudor, Louis, Rococo ve Art Nou­veau stillerine sahip oda ve sa­lonlar var. Elbette bu denli zengin unsurlara sahip bir binada millî dokunuşlarımızın olması da çok önemli. Büyükelçilik konutunun mobilya ve aksesuarları da bu açıdan ülkemizi yansıtan önemli parçalardan oluşuyor. Mobilya­larımızın bazıları Dolmabahçe ve Yıldız Saraylarından gelme eserler. Ayrıca, aksesuar olarak sergilediğimiz ve misafirlerimizi ağırladığımız ay-yıldız işleme­li gümüş takımlar, zamanında bizzat Atatürk tarafından büyü­kelçiliğimize hediye olarak gön­derilmiş.

      Konutumuzun en değerli eser­lerinin başında ise İbrahim Çal­lı’nın Atatürk portresi yer alıyor. Hepimizin okul kitaplarından bil­diği meşhur Atatürk portresinin orijinali burada. İbrahim Çallı, Atatürk’ün isteği doğrultusunda 1936’da bir Türk resim sergisi aç­mak üzere Moskova’ya geldiğinde bu portreyi bizzat büyükelçiliği­mize hediye etmiş.

      DIPLOMASI-3
      Balin ailesinin yaptırdığı bina, 1900-1901 arasında, Mimar Zelenin tarafından çizilen projeye göre inşa ettirildi. Binanın 1930’lardaki hâli.

      Rusya ile Türkiye ilişkilerinin bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?

      Türkiye ve Rusya, asırlardır geniş bir coğrafyada birarada yaşayan iki büyük devlet. İlişkilerimi­zin tarihine baktığımızda kimi zaman rekabet, kimi zaman ise işbirliğinin ön planda olduğu dö­nemler yaşadığımızı görüyoruz. Ancak, memnuniyetle ifade ede­bilirim ki, son dönemde karşılık­lı saygı ve ortak çıkar temelinde ilişkilerimizde işbirliği boyutu gittikçe daha fazla öne çıkıyor.

      Biz Rusya’yı önemli bir komşu ve ortak olarak görüyoruz; aynı yaklaşımın Rusya tarafından da tüm düzeylerde paylaşıldığını memnuniyetle gözlemliyoruz.

      Cumhurbaşkanımız Erdoğan ile Devlet Başkanı Putin arasında yakın bir diyalog var. Bu da ilişki­lerimizde olumlu bir dinamizm yaratıyor. Rusya ile işbirliğimiz; artan ticaret hacmi, beşerî ve kültürel temaslar, karşılıklı ya­tırımlar, Türk Akımı ve Akkuyu gibi büyük projelerle karşılıklı fayda çerçevesinde ilerliyor.

      Ne yazık ki içinde bulunduğu­muz küresel süreç, pek çok be­lirsizlik ve tehdidi beraberinde getirdi. Bunlarla baş edebilmek için önce kendi bölgemizdeki ül­kelerle samimi bir diyalog ortamı tesis etmek zorundayız. Bu bağ­lamda dengeli ve ilkeli bir politika yürütmek önem taşıyor.

      Ülkeler arasındaki turizm hacmi nedir?

      Rusya ile turizm alanındaki işbir­liğimiz, ikili ilişkilerin en önem­li veçhelerinden biri. Rus turist sayısında özellikle 2017’den itiba­ren ciddi bir yükseliş kaydettik. 2017’de erişilen 4.7 milyonluk re­kor, 2018’de 5.9 milyonla, 2019’da ise 7 milyonu aşan turist sayısıy­la daha da yükseldi. Sonrasında başlayan Covid-19 salgını ve Uk­rayna krizi nedeniyle ne yazık ki 2019 rekorunu henüz aşamadık. Yine de geçen yıl 6.3 milyon Rus misafiri ülkemizde ağırladık. Sa­dece turist olarak tatile gelmenin ötesinde, hayatlarını Türkiye’de devam ettirmeye karar veren pek çok Rus var.

      Ekonomik ilişkiler daha çok hangi sektörlerde etkin?

      DIPLOMASI-4
      Büyükelçilik konutunun en değerli eserlerinden biri, İbrahim Çallı’nın meşhur Atatürk portresinin orijinali. İbrahim Çallı, Atatürk’ün isteğiyle 1936’da bir Türk resim sergisi açmak üzere Moskova’ya gelmiş, bu portreyi büyükelçiliğe hediye etmişti.

      Rusya ile ekonomik ve ticari açı­lardan birbirini tamamlayan sek­törlere sahibiz. Son yıllarda tica­ret hacmimizde kayda değer bir artış sözkonusu. Geçen yıl 56.5 milyar USD’lik ticaret hacmine ulaştık. 100 milyar USD’lik ticaret hacmi hedefine de yakın gelecek­te erişeceğimiz kanaatindeyim. İkili ekonomik ilişkilerimizin en önemli alanlarından birini enerji sektörü teşkil ediyor. Doğalgaz it­halatımızın önemli bir bölümünü Rusya’dan sağlıyoruz. Rusya’dan toplam ithalatımızın da büyük kısmını enerji kaynakları oluştu­ruyor. Buna ilaveten, ülkemizdeki ilk nükleer enerji santrali proje­sini Akkuyu’da RF ortaklığında gerçekleştiriyoruz. Türk şirketle­ri ise müteahhitlik alanında Rus­ya’da yıllardır çok başarılı işlere imza atıyor. Firmalarımız 2023 itibariyle Rusya’da 100.6 milyar USD değerinde 2 binden fazla projeyi üstlendi. Rusya’nın pek çok şehrinin sembol binalarında işçilerimizin alın teri, firmaları­mızın emeği var.

      Türk kültürünün tanıtımı için ne tür aktiviteler düzenleniyor?

      Millî günlerimizi hem vatandaş­larımız hem de Rus dostlarımızla birlikte çeşitli etkinliklerle kutlu­yoruz. Örneğin bu yıl 23 Nisan’da 1 hafta boyunca birbirinden farklı etkinlikler yaptık. Düzenlediği­miz Uluslararası Çocuk Şenliği’n­de Rus ve Türk çocukları birlik­te çok güzel gösteriler sergiledi; etkinliğe Moskova’da bulunan Azerbaycan, Arnavutluk, Avust­ralya, Bangladeş, İsveç, Japonya, Kazakistan, Kırgızistan, Kolom­biya ve Pakistan’dan çocuklar da katıldı. Ayrıca haftanın diğer günlerinde Türk ve Rus çocukla­rının biraraya geldiği atölye ça­lışmaları düzenledik.

      Moskova’da faaliyet gösteren Yunus Emre Enstitüsü’nde Türk dili eğitimi veriliyor; ayrıca ül­kemizi tanıtıcı pek çok sanatsal ve akademik etkinlikler düzen­leniyor. Her yıl Rusya’nın farklı şehirlerinde Türk filmleri günleri etkinlikleri gerçekleştiriyoruz. Türk mutfağı da Rusya’da çok seviliyor. Ülkemizin lezzetlerini çeşitli vesilelerle daha kapsamlı şekilde tanıtmaya gayret göste­riyoruz.

      Batılı ülkelerin Rusya ekonomisine ve Rus kültürüne karşı da ambargo uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

      Türkiye, BM Güvenlik Konseyi dı­şında alınan yaptırım kararlarına ilke olarak katılmıyor. Ekonomik yaptırımlar siyasi etki yaratmak­tan çok sivil vatandaşların ha­yatını etkiliyor. Bu anlamda tek taraflı ekonomik yaptırımların doğru bir araç olmadığı ve ola­mayacağı aşikar.

      Ekonomik yaptırımların öte­sinde, kültürel ambargo uygu­lamalarının ise mantıklı bir iza­hı olamaz. Bir ülkeyi ve kültürü tamamen düşmanlaştırmanın ve yok saymanın ciddi bir yanlış olduğunu düşünüyorum.

      Rus kültürünü inşa eden ya­zarları, bestecileri, sanatçıları yok saymak mümkün mü? Günü­müzde Puşkin, Tolstoy, Çaykovski ve daha niceleri artık sadece Rus kültürünün değil insanlığın or­tak kültür mirasının bir parçası olarak kabul ediliyor.

      Ülkemizin Rusya ve Ukrayna arasındaki arabuluculuk rolü ve Karadeniz başta olmak üzere, küresel güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları hakkında bilgi verir misiniz?

      Türkiye, Ukrayna krizinin ba­şından beri soruna barışçıl bir çözüm bulunmasının önemini vurguladı ve buna yönelik dip­lomatik girişimlerde bulundu. Her iki tarafla da iyi ilişkile­rimizi ve diyalogumuzu sür­dürdüğümüz için, her alanda kolaylaştırıcı bir rol üstlendik. Savaşın ilk ayında, Rusya ve Ukrayna Dışişleri Bakanla­rı Antalya Diplomasi Forumu marjında biraraya geldiler. Son­rasında, Mart ve Nisan 2022’de İstanbul’da iki ülkenin müza­kere heyetlerini biraraya geti­rerek arabulucu olduk. Temmuz 2022’de Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde, BM ile birlikte “Karadeniz Tahıl Girişimi”ni hayata geçirdik. İki taraf ara­sında şimdiye kadarki en so­mut anlaşma olan bu girişim, küresel gıda güvenliğine katkı sağlarken, aynı zamanda Kara­deniz’deki gerginliğin de daha fazla tırmanmasını engelledi.

      DIPLOMASI-5
      Günümüzde büyükelçilik konutu olan bina, daha önce Esirler ve Mülteciler Merkezi, insanlara yardım dağıtmak üzere kurulan “Nansen Komitesi” ve 1. Dünya Savaşı sonrası Rusya’da yaşanan kıtlık nedeniyle ABD’nin kurduğu ve halka yardım amacı güden bir kuruluş tarafından kullanıldı.
    6. Sarsılmaz bir dostluk bağı ve kardeşlik hukukuna saygı

      Sarsılmaz bir dostluk bağı ve kardeşlik hukukuna saygı

      Türkiye ve Kore Cumhuriyeti arasında günümüzdeki yardımlaşma ve işbirliği anlayışının özellikle yakın geçmişe dayanan tarihî bir anlamı var. 1950’deki Kore Savaşı’na atıfta bulunan Başkonsolos Woo Sung Lee, “Türk askerinin kanı ve teriyle şekillenen Kore Cumhuriyeti, Türkiye ile kardeş ülke olarak güçlü dostluk ilişkileri geliştirdi” diyor.

      Kore Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu olarak atanmadan önce hangi diplomatik görevlerde bulundunuz ve bunlar uluslararası ilişkilere bakışaçınızı nasıl şekillendirdi?

      1990’ların başında Dışişleri Ba­kanlığı’na katıldım. Ukrayna, Rusya, Almanya, Özbekistan, Romanya ve Kanada’daki (Van­couver) diplomatik misyonlarda görev aldım. İstanbul Başkonso­losu olarak göreve başlamadan hemen önce Dışişleri Bakanlı­ğı’nda yurtdışındaki Korelilerin güvenliğinden sorumlu müdür olarak görev yaptım.

      İstanbul’da göreve başlama­dan hemen önce, covid-19 sal­gını, savaş, içsavaş, deprem gibi önemli hadiseler yaşadık. Bu durumlara karşı önlemler almak için meslektaşlarımla birlikte sa­bahladığımız zamanlar oldu.

      Uluslararası koşullar her an değişebiliyor ve beklenmedik doğal afetlere, kazalara müda­hale etmek en önemli görevleri­mizden. Acil bir durumda doğru kararı vermek, doğrudan insan­ların güvenliğiyle ilgili olduğu için çok hassas bir konu. Her za­man en doğru ve uygun çözümü bulmak için çalışıyor, hazırlanı­yoruz.

      Kore ve Türkiye’nin yakın tarihindeki kilometre taşlarından en önemlisi, 1950’de başlayan Kore Savaşı. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

      Diplomasi-Tarihi-1
      İstanbul Başkonsolosu olmadan önce çeşitli diplomatik görevlerde bulunan Woo Sung Lee, iki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin önemini dile getirdi.

      Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladığında, Türkiye savaşa katılan 16 BM ülkesi arasında en fazla asker gönderen dördüncü ülke oldu; Kore Cumhuriyeti’nin özgürlük ve demokrasi mücade­lesi için savaştı. Özellikle Kunuri ve Kumyangjang-ni muharebele­rinde kayda değer katkılar suna­rak göğüs göğüse savaşan Türk askeri, asil bir fedakarlık ruhu sergiledi. Türkiye cephe gerisin­de de savaş yetimleri için Ankara Okulu’nu kurarak burada eğitim alan çocuklarla kardeşlik sevgi­sini paylaştı. Halkımız, Türk ga­zilerinin fedakarlığını ve yüce emeğini hiçbir zaman unutmadı. Savaş gazilerinin kanı ve teriyle şekillenen Kore Cumhuriyeti ve Türkiye, kardeş ülke ve kan kar­deşi olarak güçlü dostluk ilişkileri geliştirmiştir.

      Gazilerin fedakarlıkları ve emekleri sayesinde Kore Cumhu­riyeti, savaşın yıkıntılarını aşa­rak dünyada benzeri görülmemiş bir hızla ekonomisini büyüttü ve demokrasisini geliştirdi. Başkon­solosluğumuz her yıl savaş gazi­leri için birçok teşekkür etkinliği düzenliyor. Etkinliklere katılan gaziler, korumak için hayatlarını riske attıkları Kore Cumhuriye­ti’nin kısa sürede kaydettiği ola­ğanüstü ilerlemeden dolayı göz­leri dolarak gurur duyduklarını söylediklerinde, bizler de derin­den etkileniyoruz.

      Güney Kore ve Türkiye güçlü ekonomik bağlara sahip. Son yıllarda iki ülke arasındaki ticaret ve yatırımlar nasıl gelişti ve hangi işbirliği alanları öne çıktı?

      Kore, Türkiye ile STA (Serbest Ticaret Anlaşması) imzalayan ilk Asya ülkesi oldu. STA’nın 2013’te yürürlüğe girmesiyle birlikte Kore ile Türkiye arasındaki tica­ret hacmi 2012’de 5.2 milyar USD iken, 2022’de 9.1 milyar USD’ye yükseldi. Ayrıca ticaretin geniş­lemesiyle birlikte, iki ülke ara­sında 1915 Çanakkale Köprüsü, 3. Boğaz Köprüsü (Yavuz Sultan Se­lim), Avrasya Tüneli inşaatı gibi büyük altyapı projelerinde de ge­niş ölçekli işbirlikleri geliştirildi.

      Şu anda başkonsolosluğu­muzun yetki alanındaki 11 ilde 70’in üzerinde Kore şirketi faa­liyet göstermekte. Hyundai Mo­tor, Samsung Elektronik, POSCO ve LG Elektronik gibi önde gelen Kore şirketleri, Türkiye’de yerel toplumun kalkınmasına, istih­dam yaratılmasına ve ekonomik büyümeye katkıda bulunuyor.

      Türkiye’de faaliyet gösteren Koreli şirketler, yerel toplumun sürdürülebilir kalkınmasına destek olmak amacıyla genç ye­teneklerin yetiştirilmesi için gerekli eğitim ve istihdam ola­naklarının sağlanması; burs programlarının işletilmesi; çev­re, yoksulluk ve iklim değişikliği sorunlarına karşı ortak mücadele verilmesi gibi kurumsal sosyal sorumluluk faaliyetlerini de aktif olarak yürütüyor.

      Gelecekte iki ülke arasındaki ekonomik işbirliği; altyapı, inşa­at, savunma sanayi, santraller ve bilişim alanlarında da genişleye­rek devam edecek.

      Kore ve Türk şirketleri 1915 Çanakkale Köprüsü’nün inşaında birlikte çalıştı ve Mart 2022’de açılan köprü, iki ülke arasındaki bağı güçlendirdi. Bu projeyle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

      Türkiye Cumhuriyeti’nin ku­ruluşunun 100. yılı vesilesiyle dünyanın en uzun asma köprü­sü olan 1915 Çanakkale Köprüsü (köprü orta açıklığı 2.023 met­re) inşa edildi. Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan 5 yapıdan biri olan köprü, Kore-Türkiye işbirli­ğinin de en yeni ve kuvvetli bağ­lantısı. Kore firmaları (SK Eco Plant, DL E&C) ve Türk firmaları (Limak, Yapı Merkezi) arasındaki yakın işbirliği sayesinde inşaat süresi yaklaşık 1 yıl kısaltıldı ve bu büyük proje 5 yılda başarıyla tamamlandı.

      2022 Aralık ayında başkonso­los olarak göreve başladıktan 1 ay sonra, üst düzey bir Kore he­yetiyle Çanakkale Köprüsü’nü ziyaret ettim. Köprü yapılmadan önce feribotla yaklaşık 30 daki­ka süren, yaz tatili döneminde ise bekleme dahil birkaç saate çıkan geçiş süresinin 5 dakikaya inme­si fevkaledeydi. Ayrıca Çanakkale Boğazı’nı geçerken güzel man­zaranın yanısıra, bu coğrafyanın tarihî önemini de tekrar düşün­me fırsatı yakalamak benim için çok etkileyiciydi.

      Çanakkale Boğazı hepimizin bildiği gibi oldukça derin ve hızlı akıntılarıyla, kuvvetli rüzgarla­rıyla ünlü. Köprünün inşaı sıra­sında çevresel zorlukların yanı­sıra, covid-19 salgını nedeniyle de şantiyede pek çok zorluk yaşandı. Yaklaşık 50 Koreli mühendis ve 500 saha çalışanı hızlı bir şekilde çalıştı ve başarılı bir sonuç elde etti. Bu sonuç, her iki ülkenin tek­nik personelinin yüksek profes­yonelliği, çalışkanlığı ve cesare­tiyle gerçekleşti.

      Diplomasi-Tarihi-2
      Keman, gitar, geleneksel enstrüman “haegeum” ve “pansori” şarkıcısından oluşan dört üyeli Via Trio grubu, İstanbul’da Kore Haftası etkinlikleri kapsamında K-pop’u ve geleneksel müzik “gugak”ı birleştiren bir performans sergilemişti. Grand Pera Emek Sahnesi, 1 Ekim 2023.

      Kore dalgası (Hallyu) dünya çapında bir ün elde etti. Kore popüler kültürünü ve eğlence dünyasını tanıtmak için etkinlikler düzenleniyor mu? K-drama ve K-pop’un dünya çapındaki başarısının sırrı sizce nedir?

      Kore kültürünü Türk halkına tanıtmak amacıyla her yıl Kore Haftası etkinlikleri, Kore video yarışmaları ve Kore film festival­leri düzenleniyor. 2023’te de Kore filmleri gösterimleri ve Kore geleneksel füzyon müziği kon­serleri yapıldı. Kore’den keman, gitar, geleneksel enstrüman “haegeum” ve “pansori” şarkıcı­sından oluşan dört üyeli Via Trio grubu, K-pop’u ülkemizin gele­neksel müziği “gugak” ile birleşti­ren performansıyla olumlu eleş­tiriler aldı.

      Ayrıca Kore dalgası (Hallyu) kulüpleri, gönüllü olarak K-pop, Kore yemeği deneyimi, Hanbok defilesi ve Kore geleneksel oyun deneyimi gibi çeşitli alanlarda programlar oluşturup kültürel etkinlikler düzenliyor. 2024’te de bu etkinlikler devam edecek ve desteklenecek tabii.

      Özellikle Kore yapımı K-pop, diziler ve filmler, dünya çapında popülerlik kazanıyor. Bu dalganın bu kadar popülerlik kazanma­sının, empatiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir diğer etken de şüphesiz sağlam hikaye örgüsü ve görsel faktörlerin, eğlence ve duyguları birlikte hissettirmesi.

      BTS ve Black Pink gibi birçok K-pop grubu, yaptıkları müzikle sevgi ve umudu yaydı; covid-19 gibi zor ve yorucu bir dönemde dünya çapında kaygılanan bir­çok genç insanı teselli etti, onla­rın birbirleriyle dayanışmasını sağladı. Ayrıca BTS’nin BM ko­nuşmasında ve Black Pink’in BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedef­leri Elçisi olarak yürüttüğü faa­liyetlerde de görülebileceği gibi; K-pop’un iklim değişikliği, çevre ve eğitim alanlarındaki etkisi de çok büyük.

      Türkiye’deki Kore dili eğitimleri hakkında neler söylersiniz?

      Şubat 2017’den itibaren Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakan­lığı, ilkokul, ortaokul ve liselerde Koreceyi seçmeli ikinci yabancı dil olarak müfredata dahil etti. O günden bu yana öğrencilerin Kore dili derslerine ilgisi artıyor. Ayrıca Türkiye’deki 3 üniversite­de (Ankara Üniversitesi, Erciyes Üniversitesi ve İstanbul Üniversi­tesi) Kore Dili ve Edebiyatı bölüm­leri mevcut. İstanbul Üniversitesi Kore Dili ve Edebiyatı bölümün­de kayıtlı 130 öğrenci var ve bu insanların mezun olduklarında, ülkelerimiz arasındaki ilişkilerde önemli bir noktada bulunacakla­rına inanıyorum.

      Bunun dışında Korece öğren­mek isteyen her Türk vatandaşı, Ankara’daki Kore Kültür Merkezi ile Ankara, İstanbul ve İzmir’deki Kral Sejong Enstitüleri’nde ders alabilmekte.

      İstanbul Başkonsolosluğu ve Ankara Kore Kültür Merkezi’nin evsahipliğinde düzenlenen Kore­ce Yeterlilik Sınavı’na (TOPIK) gi­ren Türklerin sayısı da her geçen yıl giderek artıyor.

      Türkiye’de yaşayan Koreli nüfusun demografik yapısı nasıl? Hangi işlerde çalışıyor ve hangi bölgelerde yaşıyorlar?

      Diplomasi-Tarihi-3
      Başkonsolos Woo Sung Lee Türkiye’nin, Kore vatandaşları için popüler bir ziyaret merkezi olduğunu ve son yıllarda gastronomi özelinde turlar da düzenlendiğini söylüyor.

      Türkiye genelinde 2.700 Kore­li yaşıyor ve bunların yaklaşık 2 bini İstanbul dahil başkonso­losluğun yetki alanındaki 11 ilde oturuyor. Kore topluluğu, Koreli şirketlerin “expat” ve ailelerin­den, serbest meslek sahibi kişi­lerden ve öğrencilerden oluşuyor. İstanbul Koreliler Derneği, Kore Gazileri Anma Topluluğu, Kore İş Adamları Derneği ve Dünya Kore Ticaret Birliği (OKTA), ikili ilişki­leri daha da geliştirmek için aktif olarak çalışıyor. İstanbul Kore­liler Derneği, geçen Şubat ayın­da meydana gelen depremlerin ardından Kore’nin çeşitli nokta­larından ve yurtdışından bağış toplayarak İskenderun’da 442 konteynerlik bir Kore köyü inşa etti. Sadece bu girişim bile iki ülke halkı arasındaki dostluk ve dayanışmanın ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösteriyor.

      Koreli turistler Türkiye’nin hangi noktalarını ziyaret ediyor?

      2019’da Türkiye’yi ziyaret eden Koreli turist sayısı 210 bin civa­rındayken, salgın hastalık sonrası önemli ölçüde azaldı. Ancak ge­çen yıldan bu yana tekrar bir artış var: 2023 Ocak-Kasım dönemin­de Türkiye’yi ziyaret eden Kore vatandaşlarının sayısı 146 bin oldu. Vatandaşlarımız çoğunluk­la İstanbul, Kapadokya, Efes, An­talya, Pamukkale’yi tercih ediyor. Ayrıca son yıllarda özellikle Tür­kiye’ye gastronomi turları popü­ler. Türkiye’nin zengin tarihini ve kültürel mirasını keşfetmek için “Türkiye’ye 1 aylık ziyaret” gibi çe­şitli özel seyahat türleri de artıyor.

      Türk yemekleriyle aranız nasıl?

      Türk halkının yemekleriyle bü­yük gurur duyduğunu düşünü­yorum. Buraya ilk geldiğimde 100’ün üzerinde kebap çeşidinin olduğunu duyunca şaşırmıştım. Her bölgeyi temsil eden yiyecek­lerin olması da etkileyici. Bakla­va gibi geleneksel Türk tatlıları, her gün sevilerek içilen siyah çay ve Türk kahvesini de unutma­mak lazım tabii. Kahveden sonra telveyle fal bakmanın da haya­ta zevk kattığını düşünüyorum. Türk yemekleri genel olarak Kore damak tadına uygun olduğundan onları tatmak büyük keyif veri­yor; canıma can kattığını hisse­diyorum.

    7. Avrupa’nın başkentinde hassas ve çok yönlü bir görev

      Avrupa’nın başkentinde hassas ve çok yönlü bir görev

      60 yıldır Belçika’da yerleşik Türk toplumu, sosyal dokuda önemli bir yer tutuyor. Birçok birey bu ülkenin gündelik hayatına aktif şekilde katılım göstermiş; çeşitli alanlarda ticari ve kültürel başarılara imza atmış durumda. Büyükelçi Bekir Uysal, çokkültürlü bir ülkede en büyük ikinci grubu oluşturan Türkler’in faaliyetlerini ve Türkiye’nin yaklaşımını anlattı.

      Sayın Büyükelçi, Brüksel’e atanmanızdan önceki görevlerinizden bahseder misiniz?

      Dışişleri Bakanlığı’na katıldığım 1989’dan bu yana, hem merkez hem dış teşkilatımızda değişik birimlerde ve farklı kademelerde görev aldım. Urumiye ve Stras­bourg’da başkonsolos, BM Viyana Daimi Temsilciliği’nde temsilci yardımcısı, Lefkoşa Büyükelçi­liği’nde birinci müsteşar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kon­go Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyeti nezdinde büyükel­çi olarak görev yaptım. Brüksel’e atanmadan önce ise Dışişleri Ba­kanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı görevini yürüttüm.

      Öncelikle, büyükelçilik binamızın tarihçesi hakkında bilgi rica edebilir miyim?

      1985’te satın alınarak devlet malı olan büyükelçiliğimizin kançı­larya binası, Brüksel’in en işlek ve diğer öndegelen ülkelerin dış temsilciliklerinin bulunduğu Bel­çika Kraliyet Sarayı’nın ve kamu kurumlarının yerleşik olduğu bir muhitte yer alıyor. Aynı binada Brüksel Başkonsolosluğumuz da vatandaşlarımıza hizmet sunuyor.

      2. Dünya Savaşı’ndan 1985’e kadar büyükelçilik kançılaryası da esasen bugün resmî konut ola­rak kullandığımız tarihî binada bulunmaktaydı. Kültürel miras kimliğiyle öne çıkan resmî konut, devletimizin yurtdışında sahip olduğu nadide taşınmazlar ara­sındadır. 1945’te kiralanan konu­tumuzun, Rıfkı Rüştü Zorlu’nun Brüksel’de büyükelçi olarak görev yaptığı sırada, Kont Raoul de Lie­dekerke’den 1958’de satın alındığı kayıtlarda görülmektedir. 3 cep­heli olan ve “beaux-arts” stiliy­le inşa edilen bina, ünlü Fransız mimar René Sergent tarafından tasarlanmış. Devletimizin en­vanterine girdikten sonra ger­çekleştirilen çeşitli renovasyon tasarımları ise İlhan Türegün tarafından gerçekleştirilmiş (ko­nutumuzun tarihçesi ile gözka­maştırıcı güzelliği, Zeynep Ersav­cı tarafından kitaplaştırılarak The Residence of the Ambassador of the Republic of Turkey in Brussels adıyla literatüre önemli bir katkı sağlamıştır).

      Diplomasi-1
      Büyükelçi Uysal, Belçika ile Türkiye’nin kökleri Osmanlı Devleti’ne dayanan 185 yıllık ikili ilişkilerini her yönüyle ele almak ve geliştirmek için çalıştıklarını söylüyor.

      Büyükelçilik ve başkonsolosluğun hizmet alanına dahil bölgeler hangileridir?

      Büyükelçiliğimizin görev bölge­si Belçika’nın tamamını kapsıyor. Ayrıca Anvers ve Brüksel Baş­konsolosluklarımız da faaliyet göstermekte. Anvers Başkonso­losluğu’nun görev bölgesi, Belçi­ka’nın Flaman bölgesini kapsıyor. Başkent Brüksel ve Belçika’nın Valon Bölgesi ise Brüksel Başkon­solosluğumuzun görev bölgesi dahilinde.

      Ülkemizin Belçika’yla olan ve esasen kökleri Osmanlı Dev­leti’nin Belçika Krallığı ile tesis ettiği dostluk anlaşmasına daya­nan 185 yıllık ikili ilişkilerini her yönüyle ele almak ve geliştirmek için ekip arkadaşlarımla çaba sarfediyoruz. Brüksel ayrıca bil­diğiniz gibi Avrupa Birliği ile NA­TO’nun da merkezi. Bu iki önemli kurum nezdinde Brüksel’de yer­leşik daimi temsilciliklerimizle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin Belçika’da toplam 5 farklı dış misyonu bulunuyor.

      Avrupa’nın başkentinde hassas ve çok yönlü bir görev

      AB, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Parlamentosu, NATO… Bu durum Brüksel’in önemini daha da artırıyor. Bu kilit şehirde büyükelçi olarak görev yapmak ne tür sorumluluklar yüklüyor?

      Şüphesiz Brüksel gibi önemli bir merkezde görev yapmak birçok açıdan önemli. Brüksel ayrıca­lıklı bir stratejik konuma sahip. Bu durum, ilave sorumlulukları da beraberinde getirir şüphesiz. Bu sorumlulukları burada AB ve NATO nezdinde ülkemizi temsil eden büyükelçilerimizle birlikte ahenk içerisinde göğüslediğimi­zi söyleyebilirim. Gerek Belçika resmî makamları, gerek diğer büyükelçiliklerle etkileşimde bulunarak ülkemizin çıkarlarını savunmak ve güçlendirmek için çaba gösteriyoruz. Bu kilit şehir­de, stratejik düşünme yeteneği ve hızlı karar alma kapasitesi büyük önem taşıyor şüphesiz.

      Diplomasi-2
      1985’te satın alınarak devlet malı olan “beaux-arts” stili binanın Paris’in ünlü mimarları tarafından çizilen orijinal planı (üstte) ve günümüzdeki hâli (sağda altta).
      Diplomasi-3

      Belçika’da yerleşik Türk toplumunun zaman içinde yaşadığı gelişimle ilgili görüşleriniz nelerdir?

      1964’te imzalanan Türkiye-Bel­çika İkili İşgücü Anlaşması, va­tandaşlarımızın Belçika’ya ge­lişlerinin yasal çerçevesini teşkil etmiştir. Bu 60 yıllık süre zarfın­da Belçika’da yerleşik Türk toplu­mu, toplumsal dokuda önemli bir yer edindi. Bu gelişim, kültürel, ekonomik ve sosyal alanlarda çe­şitli boyutlarda izler bıraktı. Bel­çika’daki Türk toplumu, güçlü bir entegrasyon süreci geçirdi. Bir­çok birey, yerel topluma aktif bir şekilde katılım gösterdi; eğitim, iş alanlarında ve kültürel alanda başarılar elde etti. Ekonomik ola­rak, Türk kökenli girişimcilerin sayısındaki artış, iş dünyasında etkili bir varlığa işaret ediyor. Bu girişimciler hem kendi top­luluklarına hem de Belçika ekonomisine katkı sağlıyor. Biz­ler de Belçika Türk toplumuna mensup 7’den 70’e her vatanda­şımızla temas halinde kalmaya gayret ediyor, yaşadıkları sorun­ların çözümünü ve ilişkilerin her anlamda geliştirilmesini amaç­lıyoruz.

      İki ülke arasında turizm alanındaki ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

      Belçikalılar için AB dışında yer alan belli başlı tatil ülkelerinden biri Türkiye ve en çok tercih edi­len güzergahlardan biri de “Türk rivierası” olarak da bilinen eşsiz sahillerimiz. Genellikle deniz, kum ve güneş turizmi kapsamın­da ülkemizi ziyaret eden Belçi­kalılar’ın, son yıllarda ülkemizce gerçekleştirilen tanıtım faaliyet­leri sayesinde diğer bölgelerimi­zi de ziyaret ettikleri görülüyor. Türkiye’yi ziyaret eden Belçikalı­lar’ın sayısında da 2016’dan itiba­ren -salgın hastalık dönemi ha­riç- artış var. 2019’da 557 bin olan Belçikalı turist sayısı 2022’de 596 bin ve 2023’te yine 596 bin oldu. Pekçok ülkenin salgın sonrasın­da 2019 ziyaret sayılarına ula­şamadığı gözönüne alındığında, Türkiye’nin bir tatil hedefi olarak Belçikalılar için önemi bir defa daha ortaya çıkmaktadır. Ül­kemiz, sahip olduğu eşsiz doğal mirası, kültürel varlıkları, zengin mutfağı, nitelikli işgücü ve hiz­met kalitesi ile fiyat/kalite denge­si açısından rakipsiz durumda­dır. Belçika’ya İstanbul’un 3 saat, diğer önemli güzergahlarımızın ise 4-4.5 saatlik mesafede yer al­ması nedeniyle, ülkemiz Belçika­lılar için uzun tatillerin yanısıra, kısa kent gezileri için de cazip bir konumdadır.

      Belçika toplumunun Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı konusundaki eğilimleri için görüşünüz nedir?

      Belçika, kurucu üyelerden biri olarak AB değerlerine ve prensip­lerine büyük önem veriyor. An­cak Türkiye’nin AB üyeliği konu­su, Belçika toplumu içinde farklı görüşlere konu oluyor. Belçika’da yaşayan Türk kö­kenli vatandaşlar, çoğunluk­la Türkiye’nin AB’ye katılımını desteklemekte. Bu kişiler, Tür­kiye’nin AB üyeliği ile ekonomik, kültürel ve siyasi açıdan daha güçlü bir bütünleşmenin sağla­nacağını ve bunun Belçika’daki Türk toplumunu da olumlu bir şe­kilde etkileyeceğini düşünüyor­lar. Öte yandan, kimi Belçika va­tandaşları veya diğer topluluklar, Türkiye’nin AB üyeliği konusun­da daha temkinli veya karşıt bir tutum sergilemekte. Büyükelçili­ğimiz bu farklılıkları anlamayı ve diyalogları güçlendirmeyi; haklı tezlerimizin Belçika ve toplumu tarafından daha iyi kavranması­nı sağlamayı amaçlıyor.

      Diplomasi-4
      Yemek odası olarak tasarlanan bu oda kançılarya binasının resepsiyonu olarak kullanılmakta. Brèche violette mermerinden yapılan şöminenin üzerinde 16. Louis dönemine ait bronz detaylı nadir bir saat bulunmakta.  

      Belçika’da Türk kültürünün tanıtımı için ne tür aktiviteler düzenleniyor?

      Türk kültürünün Belçika’da ta­nıtımı için düzenli olarak etkin­likler düzenleniyor. Cumhuri­yetimizin 100. yıldönümünde, bilhassa büyükelçiliğimiz eşgü­dümünde önemli kültürel faa­liyetler gerçekleştirildi. Devlet Sanatçısı Şefika Kutluer, Brük­sel’de bir flüt resitali verdi. Türk Tarih Kurumu ile işbirliği içinde, Atatürk fotoğrafları sergisi dü­zenlendi. TRT ve CSO sanatçıla­rından oluşan Arpanatolia grubu, “Binlerce Yıllık Anadolu Kültü­ründen Ezgiler” temalı konse­ri Belçika Kraliyet Konservatuva­rı salonunda gerçekleştirdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun katılımlarıyla, Belçika’nın en prestijli düşünce kuruluşu Egmont Kraliyet Ensti­tüsü’nde konferanslar düzenlen­di. Bu organizasyonlarda, Belçi­ka’da yerleşik Türk vatandaşları da kendi kişisel deneyimlerini aktardılar. Cumhuriyet Bayra­mı’nda, Brüksel’deki en prestijli konser salonu Bozar’da bir resep­siyon gerçekleştirdik; CSO’dan 5 sanatçı, repertuvarında bilhassa Türk ezgilerinin Batılı usullerle çalındığı bir konser verdi. Tüm bu etkinlikler sivil toplum temsilci­lerinden de büyük ilgi gördü.

      Belçika mutfak zenginliğinde Türk mutfağının yerini nasıl görüyorsunuz?

      1964’ten bu yana, Belçika’ya ça­lışmak amacıyla gelen Türk işçi­leri ve sonrasında gelen aileleri sayesinde Türk nüfusu Belçika’da en büyük ikinci grubu oluştu­ruyor. Zaman içinde farklı sek­törlerde de yer almaya başlayan Türk girişimciler, açmış oldukları restoranlar ile Türk lezzetlerini Belçikalılar’a da sundular. Çok­kültürlü bir yapısı olan Belçika’da farklı ülkelere ve kültürlere ait çok sayıda restoran bulunmakta. Türk restoranları ise sundukları hizmet ve çeşitlilik ile öne çıkıyor.

      Diplomasi-5
      Büyükelçilik binasında 15. Louis stili dolapların, masanın ve sandalyelerin yanısıra Uşak halısı ile Türk kültürü dokunuşu yapılan salonu.

      İki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler daha çok hangi sektörlerde etkin? Belçika çikolatası ülkemizde de çok seviliyor. Bunun ekonomideki payı nedir?

      Dünyanın en büyük 26. ekono­misi olan Belçika, coğrafi konu­mu ve çokkültürlü yapısı dolayı­sıyla stratejik bir avantaja sahip. Avrupa’daki diğer ülkelere ula­şım ve iletişim açısından geliş­miş bir altyapıya sahip olan Bel­çika, ulaşım ve lojistikte liman, karayolu, havayolu ve demiryolu ağı ile çevre ülkelerin sanayile­riyle bütünleşmiş durumda. Bel­çika Dış Ticaret Ajansı verilerine göre, Türkiye ile dış ticaret hac­mi 2022’de %15.1 oranında artış kaydederek şimdiye kadarki en yüksek seviyesine, 13.3 milyar Euro’ya yükseldi. Bu dönem içe­risinde Belçika’nın Türkiye’ye ihracatı %18 oranında artarak 7.2 milyar Euro; Türkiye’den it­halatı ise %12 oranında artışla 6.1 milyar Euro seviyesinde ger­çekleşti.

      2023 Ocak-Ekim dönemi içe­risinde, Belçika’nın ülkemizden ithalatında ilk sırada motorlu taşıt ve ekipmanları yer almıştır. Mineral ürünler ve ana metaller ihracatımız da sözkonusudur. Aynı dönem içerisinde Belçi­ka’nın Türkiye’ye ihracatında en önemli kalem yine motorlu taşıt ve parçaları olmuş; kimya­sal ürünlerin ihracatı ise sırala­madaki önemli yerini muhafaza etmiştir.

      Öte yandan, sizin de belirtti­ğiniz gibi çikolata sektörü Bel­çika ekonomisinde önemli bir yer tutuyor. Bu sektör, ülkenin ekonomik performansına, is­tihdam yaratılmasına ve kü­resel itibarına da katkıda bu­lunuyor. Belçika, dünyanın en büyük ikinci çikolata ürünleri ihracatçısı ve Avrupa’nın en bü­yük ikinci doğrudan kakao çe­kirdeği ithalatçısı. Ülke, bu sek­törde faaliyet gösteren 260’tan fazla şirketle büyük bir çikolata imalat endüstrisine evsahipliği yapmakta. Bu sektör, gıda en­düstrisindeki Belçika işgücünün %8.7’sine istihdam sağlıyor. Bel­çika, 2022 sonunda yaklaşık 3 milyar USD’lik bir çikolata ihra­catına ulaştı.

    8. İstanbul’la aynı ismi taşıyor iki ülke dostluğu için çalışıyor

      İstanbul’la aynı ismi taşıyor iki ülke dostluğu için çalışıyor

      Büyükelçi Konstantinos Koutras, Ankara’da, Brüksel’de, New York’ta görev yapmış tecrübeli bir diplomat. İki ülke arasında çok eskilere dayanan tarihî ilişkilerden, günümüze ve geleceğe uzanan gelişmeleri değerlendiren Koutras şöyle diyor: “İki halk da barış içinde birarada yaşama mesajı veriyor. Bize düşen, onları hayalkırıklığına uğratmamak!”

      Sayın Koutras, Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosu olarak atanmanızdan önceki görevleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

      Öncelikle Yunanistan Başkon­solosu olarak, bu güzel ve tarihî şehirde bulunmaktan büyük mutluluk duyduğumu belirt­mek isterim. 2003-2007 ara­sında Yunanistan Ankara Bü­yükelçiliği’nde büyükelçilik sekreteri olarak görev yaptığım dönemdeki gibi, ikinci defa Tür­kiye’de görev yapmak benim için büyük bir onur ve mutluluk. Öncesinde ise Brüksel’de Yu­nanistan’ın Avrupa Birliği Da­imi Temsilciliği’nde Adalet ve İçişleri Dairesi Başkanı olarak görev yaptım. Bilindiği üzere bir diplomatın hayatı yurtdışın­da görev yapmak ve yurtiçinde hizmet etmek arasında gidip gelir. Yurtdışında geçirdiğim 8 yılın ardından, Atina’da Dışiş­leri Bakanlığı Merkez Teşkila­tı’nda yaklaşık 4 yıl süreyle Ba­kanlık Temsilcisi görevi dahil olmak üzere çeşitli görevlerde bulundum. 2016 yazında da Yu­nanistan’ın New York Başkon­solosu olarak görevlendirildim. Ekim 2023 başından itibaren Yunanistan’ın İstanbul Başkon­solosu olarak görev yapıyorum.

      İstiklal Caddesi’ndeki Yunanistan Başkonsolosluğu binasının tarihçesi hakkında bilgi verir misiniz?

      İstanbul’un ticari ve kültürel yaşamının kalbinde yer alan simgesel, tarihî bir yapıdır. Bu güzel binanın varlığını daha iyi kavrayabilmek için 19. yüz­yıl sonu İstanbul’una, binanın inşa edildiği ve dönemin ban­ker-işinsanlarından Şişma­noğlu ailesinin ikamet olarak kullandığı zamana dönmemiz gerekir. Cumhuriyet dönemin­de, 1939’da, Konstantinos Şiş­manoğlu, ailesinin malikane­sini “Yunanistan’ın Evi” olarak kullanılması amacıyla Yunan Devleti’ne bağışlama kara­rı aldı. Malumunuz, Yunanis­tan’ın savaş ve savaş sonrası yıllardaki ekonomik durumu, acil restorasyon müdahaleleri­ne olanak sağlayamadığından, bina, Amerikan Konsolosluk Heyeti’ne (United States Infor­mation Services-USIS) kiralan­dı. 1952’den 1968’e kadar USIS kütüphanesini, bir marangoz atölyesini, bir radyo ve televiz­yon stüdyosunu ve zemin katta da 3 ticari dükkanı barındırdı. Bina 1973’te tarihî eser statüsü­ne alındı ve 2000’den itibaren radikal bir restorasyonla ori­jinal hâlini ve güzelliğini tek­rar kazandı. O tarihten bu yana konsolosluk ikametgahı ve ağırlıklı olarak başkonsolos­luğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor. Bu kültü­rel faaliyetlere çok sayıda Türk vatandaşının katılmasından mutluluk duyuyorum. Kısacası bu mekan, bizim Türk vatan­daşlarıyla ve tüm vatandaşlarla dışa yönelik bağlantımızdır. Bu tarihî binada Sakkoulidis Ko­leksiyonu’nun yanısıra zengin bir kitap koleksiyonuna sahip bir kütüphane de bulunmakta. Rahip ve koleksiyoner Meletios Sakkoulidis’in kızı Ivi tarafın­dan bağışlanan benzersiz kitap koleksiyonu, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında İstanbul’da basılmış, Osmanlı Devleti’nde­ki Rumlar’ın ve özellikle İstan­bul Rumları’nın yaşamının her kesitine değinen 12 bin mater­yeli içeriyor. Tüm bu kitaplar, araştırmacılara kolaylık sağ­lamak amacıyla dijital ortama aktarılma sürecinde.

      Diplomasi_Tarihi_1
      19. yüzyıl sonunda inşa edilen ve 1973’te tarihî eser statüsüne alınan Yunanistan Başkonsolosluğu binasında, Sakkoulidis Koleksiyonu’nun yanısıra zengin bir kütüphane de bulunmakta.  

      Geçen yılın sonunda Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzaladığı Atina Bildirgesi’nin ve Erdoğan’ın Atina ziyaretinin, ülkelerimiz arasındaki ilişkiler açısından önemi konusunda ne düşünüyorsunuz? Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkileri geliştirmek için projeleriniz var mı?

      Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Aralık 2023’teki Atina ziyare­tinden bir gün önce Yunanis­tan’ın saygın bir gazetesine verdiği röportajda, iki ülke ara­sında “yeni bir sayfa”dan ve “ka­zan-kazan” ilkesinden sözetti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işbirliği ve diyalogdan yana teş­vik edici mesajları, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile yaptığı görüşmenin yanısı­ra, Türk heyetindeki Bakanların Yunan mevkidaşlarıyla yaptı­ğı görüşmelerle de teyit edil­di. Nitekim bu olumlu hava hem Miçotakis-Erdoğan ortak basın toplantısına hem de Atina Dek­larasyonu’nun imzalanmasına yansıdı.

      2023 Ekim başından itiba­ren Türkiye’deyim. Ancak şunu belirtmek isterim ki, bir dip­lomatın temel aldığı ana plan, Dışişleri Bakanlığı’ndan aldığı talimatlar ve kendi kişisel-ma­nevi geçmişinin bugüne taşıdı­ğı değerlerle şekillenir. Ben de Yunanistan İstanbul Başkonso­losu olarak, Yunan-Türk yakın­laşmasının gelişmesine katkı sağlayacak, gelecekteki dina­miklere ivme kazandıracak te­meller üzerinde çalışıyorum.

      Diplomasi_Tarihi_2
      Dönemin önemli işinsanlarından Konstantinos Şişmanoğlu, aile malikaneleri olan tarihî binayı “Yunanistan Evi” olarak kullanılması için 1939’da Yunan Devleti’ne bağışladı.

      Türk ve Yunan halkının ortak özellikleri nedir sizce? Türkiye sizde ne tür hisler uyandırıyor?

      Ankara’daki diplomatik kariye­rimden beri dost Türk halkını tanıma fırsatı buldum. Gerçek­ten de Yunanistan ve Türki­ye’nin tarihî ve coğrafi yakın­lığı kaçınılmaz biçimde ortak referans ve algı koşulları oluş­turuyor. “Ortak özellikler” ola­rak tanımladığınız noktaları, somut olarak iki ülkeyi gezerek rahatlıkla görebilirsiniz; bu da karşılıklı anlayışa ve pek çok konuda ortak anlayışa katkıda bulunuyor.

      Diplomasi_Tarihi_3
      Daha önce Ankara’da, Brüksel’de ve New York’da görev yapan tecrübeli diplomat, Türk-Yunan yakınlaşmasının gelişmesine katkı sağlayacak temeller üzerinde çalıştığını söylüyor.

      Yunan ve Türkler’in uzun yıllar birlikte yaşamalarının kazandırdığı ortak değer ve alışkanlıkların, ticari ve sosyal ilişkileri geliştirmeye ve siyasi meselelerin çözümüne katkısı var mıdır?

      Bunun cevabını benden önce iki halkımız da vermişti, bili­yorsunuz. Bu durumu sürek­li olarak karşılıklı ziyaretlerle, tarihe olan hayranlıklarıyla, doğa-çevre-deniz-kültür-lez­zet ortaklıklarıyla kanıtlıyorlar. Binlerce Türk turist Yunanis­tan’ı, çok sayıda Yunan da Tür­kiye’yi ziyaret ediyor. Ayrıca ticari misyonlar ve üst düzey iş­birlikleri, iki ülkenin ekonomik ilişkilerinin güçlendirilmesi­ne fırsat sağlıyor. İki halk da uyumlu ve barış içinde birarada yaşama mesajını veriyor. Bize düşen ise onları hayalkırıklığı­na uğratmamak! Cumhurbaş­kanı Erdoğan’ın Atina ziyareti ve Yunanistan Başbakanı Miço­takis ile görüşmesi sırasında alınan, Türk vatandaşlarına 10 Yunan adasını daha rahat zi­yaret etme olanağı sağlayacak 7 günlük vize verilmesi yönün­deki karardan dolayı çok mut­luyum; bu kararın, iki halkın ilişkilerine büyük katkı sağla­yacağını düşünüyorum.

      Türkiye’deki Rum okullarının tarihi ve bugünü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

      İstanbul ve Gökçeada, Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’de Rum okullarının faaliyet gös­terdiği bölgeler. Rum okul­larının tarihi, bu bölgedeki Rum varlığının tarihiyle ayrıl­maz bir bütündür; bunu da çoğu 19. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş ihtişamlı binalar­dan anlayabiliriz. İstanbul-Fe­ner’de “Kırmızı Okul” olarak bilinen tek bir okul bile başlıba­şına bir kültürel değerdir. Di­ğer iki sembol okul da, Taksim Meydanı’na çok yakın Zapyon Lisesi ve Beyoğlu’nun kalbin­deki Zografyon’dur. Ayrıca Şe­hir Okulları olarak adlandırılan çok sayıda okul vardır. İstanbul ve Gökçeada’daki bu okulların Türkiye’de dinamik bir varlık göstermesinden büyük gurur duyuyoruz. Eğitim ve eğitim yo­luyla yüksek düzeyde bilgi sağ­lanması, Türkiye’deki Rum var­lığının her zaman belirleyici özelliği olmuştur.

      İstanbul Ortodoks Patrikhanesi’nin tüm dünyadaki Hıristiyan âlemi ve Yunan cemaati için önemi nedir?

      Diplomasi_Tarihi_4
      2000 yılında restorasyona alınan bina o günden bu yana konsolosluğun ikametgahı olarak kullanılıyor, başkonsolosluğun kültürel faaliyetlerine evsahipliği yapıyor.

      “Ekümenik” Patrikhane 1000 yılı aşkın bir geçmişe sahip ve Türkiye topraklarının en eski kurumlarından biridir. Kons­tantinopolis Kilisesi’nin tari­hi, Havari Andreas’ın ilk pis­kopos olarak anıldığı erken Hıristiyanlık yıllarından başlar ve tarihsel olarak şimdiki “Ekü­menik” Patrikhane, Bizans İm­paratorluğu, Osmanlı İmpara­torluğu ve Türkiye Cumhuriyeti olarak günümüze kadar uzanır. Din adamlarından büyük şah­siyetler bu tarihî kurumu yö­nettiler ve sadece dinî alanda değil diğer alanlarda da izlerini bıraktılar. Patrik Bartholome­os Ekim 1991’den bu yana Orto­doksluğun başında bulunuyor ve mezhebe bakılmaksızın hem dinî liderlerden hem de dünya çapındaki devlet liderleri ve si­yasilerden büyük saygı görüyor. Kendisini her fırsatta Anka­ra’ya davet eden Cumhurbaşka­nı Erdoğan başta olmak üzere, ülkenin diğer devlet ve siyasi kurumlarının ve her şeyden öte Türk halkının saygısını kazan­masından ötürü büyük mutlu­luk duyuyorum.