Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…
Soyadı kanununun yürürlüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğumgününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önemli ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü anmasını, kutlamasını istemedi.
“İlkokul sıralarından başlayarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüzdanının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Babası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum tarihi 1881”dir.
Oysa 1930’lara kadar Atatürk’ün doğum tarihi kitaplarda, pullarda 1880’dir.
Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.
Yaşamöyküsünü yazanlar Atatürk’ün doğum tarihi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Türkiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazılmaz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine sorulduğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılacağını, bunu istemediğini belirtmiş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!
Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tarihini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Atatürk’ün yaşamöyküsünü doğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mümessilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arkadaş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş yapılmıştı. Enver Paşa, Mustafa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den mezun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sınıfına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.
Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.
Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye Tezkiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak edenler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiştir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uyruğu göstermektedir. Yukarısında Padişah Mehmed Vahideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nakdiye ve Levazımat Müdüriyeti” mührü basılıdır. Sağ yukarısına iki damga pulu yapıştırılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yukarıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazretleri Devlet-i Aliyyenin tâbiyetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sütununda: “Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mücerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.
Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.
Bu Hicrî 1296 tarihi, miladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu halde Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuklarında, 23 Aralık’ta doğurdum” dediğine göre sorun çözülüyor: O yılın Erbain soğukları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Aralık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlamasına iki ay kaldığı saptanır…”
Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.
Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik belgesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belgenin katlanarak fesin iç kayışının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle beraber lime lime olurdu.
Tarihin bir cilvesi, Mustafa Kemal’in burada sunduğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğrası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imzaladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!
Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!
Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…
Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” numaralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişini vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tarihinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.
1919’un ikinci yarısından itibaren, Millî Mücadele’nin siyasi ve idari yapısında gerçekleşen değişiklikler TBMM açıldıktan sonra da devam etmiş, Mustafa Kemal’in cumhuriyet fikri ve devrimci emelleri kendini göstermeye başlamıştı. 10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu’ndan Halk Fırkası’na doğru uzanan sürecin kilometre taşları…
Mustafa Kemal Paşa, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na seçilen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (ARMHC) mensuplarının Meclis’te bir grup kurmalarını, bu gruba da “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vermelerini istemişti. Bu istek, Paşa’nın 1919 sonlarında yapılan seçimler sırasında ve Meclis’in açıldığı günlerde ARMHC’ni bir siyasal parti gibi görmek istediğini, bu cemiyete en azından Kuvâ-yı Milliyye’nin siyasal kanadı gözüyle bakma eğiliminde olduğunu gösterir.
Ancak ARMHC mensubu milletvekilleri çeşitli nedenlerle bu adı benimsememişler, Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in Meclis’i açış nutkunda geçen “felâh-ı vatan” adını almışlardı. Bu gelişmenin Mustafa Kemal Paşa’nın hoşuna gitmediği aşikardır. Ancak, yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) okuduğu Nutuk’ta gördüğümüz gibi sert bir tepki de vermemiştir. Zaten daha seçim döneminde bile sözkonusu Meclis’in pek uzun ömürlü olamayacağına, er veya geç Anadolu’da bir meclis açmak zorunda kalınacağına inanan Paşa, o sıralarda bu gelişmeyi o kadar önemsememişti.
Öte yandan, bu durumun Mustafa Kemal Paşa’ya daha Erzurum Kongresi günlerinden beri farkında olduğu bir şeyi; ARMHC’nin ülkenin savunulması ve kapitülasyonların kaldırılması, yani Ahd-ı Millî’nin (daha sonra, Misâk-ı Millî) yaşama geçirilmesi dışında herhangi bir politikası olmayan, birçok konuda çok farklı fikir ve eğilimleri olan kişilerden meydana geldiğini bir kez daha gösterdiği kesindir. Ancak, o dönemde yapabileceği fazla bir şey de yoktu. Siyasal bir program temelinde insan ayıklamaya koyulamaz ve asıl önemlisi, siyasal parti biçiminde bir örgütlenmeye giderek kamuoyunda bölünmeye yol açamazdı. ARMHC’nin Sultan ve Hürriyet ve İtilâf Partisi dışında neredeyse herkesçe kabul gören siyasal meşruluğundan yararlanmayı sürdürmesi gerekiyordu. Gerçi bir hata yapacak ve Britanyalıların İstanbul’u basmaları üzerine Ankara’da toplanmaya çağırdığı meclis için “kurucu meclis” deyimini kullanarak devrimci emellerini açığa vuracak; ama yakın çevresindeki bazılarının kendisini ikaz etmesi üzerine nihaî çağrı metninden “kurucu” sıfatını çıkaracaktı.
Her siyasi görüşten mebus İlk mecliste her fikirden milletvekili vardı. Hocalar, dervişler, askerler ve memurlar… 1922’de orduların başarısı için yapılan duada, Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Mustafa Kemal Paşa yanyana.
Mustafa Kemal Paşa, bu yaklaşımını TBMM açıldıktan sonra da sürdürmüş, TBMM’ni ARMHC’nin genel kongresi gibi gördüğünü gösteren bazı metinler kaleme almıştır; ama artık durum çok farklıydı. ARMHC, parlamenter olmayan, yani herhangi bir partiyle en azından resmî bir ilişkisi olmayan Bakanların yönettiği bir ülkenin meclisindeki bir parti, grup ya da oluşum değildi. TBMM’ne neredeyse tümüyle hakim olması nedeniyle; ülkenin Ermeni, Fransız ve Yunanlıların işgalinde olmayan yörelerini yöneten bir yürütme organına dönüşmüştü ve bu haliyle iktisadi, toplumsal, kültürel, eğitsel, diplomatik ve askerî politika üretmek zorundaydı. Nitekim, bazılarının adlarında “grup” sözcüğünün de bulunduğu gruplaşmalar hemen başladı. Ancak 1920’de Mustafa Kemal Paşa, ileride gerçekleştirmeyi planladığı siyasal devrimde temel olarak kullanacağı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na (bkz. #tarih, sayı 79) odaklanmıştı; bu nedenle kendi fikirleri çevresinde bir grup oluşturmaya çalışmadı.
20 Ocak 1921’de kabul edilecek olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu görüşmeleri sırasında TBMM’ndeki hava bir hayli değişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yeni bir devlet, bir cumhuriyet kurmak niyetinde olduğuna ilişkin tedirginlikler belirmişti. Kanun kabul edildikten sonra ise hem Anadolu’da hem de İstanbul’da, Ankara’daki yönetimin cumhuriyete doğru gittiğine ilişkin olumlu ve olumsuz imalar ve söylentiler iyice yaygınlaştı. Bunun üzerine de TBMM’nde yeni ve belirli bir konuda uygulanacak politikalar konusundaki görüş ayrılıklarının çok ötesine giden, ülkedeki rejimin Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasından sonra alacağı biçime ilişkin bir kutuplaşma ortaya çıktı. Bu durum ise, Mustafa Kemal Paşa’yı “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu”nu kurmaya itti, zira Paşa’nın hem kendi görüşleri doğrultusunda bir siyasal parti disipliniyle davranacak hem de bazı politikaların benimsenmesi veya bazı kanunların çıkarılması öncesinde kulis yaparak çoğunluk sağlamaya çalışacak, güvendiği bireylerden oluşmuş bir gruba ihtiyacı vardı.
10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu, beklenebileceği gibi TBMM’nde epey gürültü kopardı. Zira grupta yer almayan birçok milletvekili haklı olarak kendilerini ARMHC üyesi olarak görüyor ve bu yeni kurulan grubun Cemiyet’in adını tekeline almasına karşı çıkıyorlardı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça muhalefet edenler de 1922’nin Temmuz ayında kendi gruplarını kurduklarında buna “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vereceklerdi.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması, siyasal tarihimizde iki açıdan çok önemlidir. Bunların ilki, grubun kurulmasında en önemli etken olan ve yukarıda anlatılan kutuplaşmanın somut bir dışavurumu olmasında görülür. Nitekim grubun amaçları arasında, Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesinin matbaasında ertesi yıl basılacak olan içtüzüğünde de görülen şu ifade yer alıyordu: “Grup [Misak-ı Millî esâsâtı dâiresinde memleketin tamâmiyetini ve milletin istiklâlini temîn edecek sulh ve müsâlemetin] istihsâline çalışmakla beraber devletin ve milletin teşkilâtını Teşkilat-ı Esâsiyye Kanunu dâiresinde şimdiden peyderpey tesbît ve izhâra çalışacaktır”. Burada görüldüğü gibi devlet şekline ilişkin herhangi bir somut gönderme yoktur. Ancak cümle, tıpkı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun metni gibi, farklı yorumlara yol açabilecek niteliktedir.
Milletin büyük meclisi Meclis komisyonları için yapılan seçimlerde ilk devre milletvekillerinden Neşet (İstanbul), Hacim Muhittin (Karesi) ve Abdülhalim (Konya) beyler oy verirken görülüyor.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulmasının siyasal açıdan ikinci önemi ise partileşme konusunda görülür. Şöyle ki, Millî Mücadele tarihi -tabii birçok ayrılık ve dışlanmayı da gerektiği gibi gözönünde bulundurmak koşuluyla- İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nden Halk Partisi’ne geçiş süreci olarak okunabilir. Böyle bir okumada ise Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması, Halk Fırkası’na giden yolda çok önemli bir dönemeçtir.
Nitekim 1923 seçimleri öncesinde, 8 Nisan 1923’te yayımlanan ve Mustafa Kemal Paşa ve çevresinin programı olarak görebileceğimiz “Dokuz Umde” başlığını taşıyan seçim beyannamesinde, “Meclis’te el-yevm müteşekkil Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, Halk Fırkası’na intikal edecektir” denmiştir.
Türkiye’nin ilk sanayicilerinden Bezmenler’in 1939 doğumlu üyesi Halil Bezmen, 30 yıl boyunca aile şirketi Mensucat Santral’de yöneticilik yaptı. Ardından özellikle nadir koleksiyon eserleri ve sonraki yıllarda yazdığı kitaplarla adını duyuran Bezmen, geç Osmanlı döneminden bugüne uzanan aile, iş, sanat ve tarih serüvenini anlattı.
Atalarınız nereden göç etmişler ve iş alanları nelerdi ?
Bana kalırsa bütün Türklerin Atatürk’le bir bağı vardır. Kimisinin daha az, kimisinin daha çok. Bezmenlerin Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerinden biri olmalarının sebebi Atatürk’tür. Atatürk ve ağababam Halil Ali (babanın babasına ağababa, annenin babasına dede deriz biz) Selanik’ten tanışırlardı. İkisi de ünlü Şemsi Efendi’nin ortaokuluna gitmişlerdi. Bir gün ağababama “Bezmenlerin sanayici olma zamanı geldi” demiş. Bunun üzerine Halil Ali büyük oğlu Refik’i hemen İtalya’ya göndermiş ve nasıl bir fabrika kurmanın doğru olacağını araştırmasını istemiş.
Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerinden Bezmen ailesinin üyesi olan Halil Bezmen, dönemin Maliye ve Gümrük Bakanı Adnan Kahveci’yle birlikte…
Aile o güne kadar mensucat mallarının ticaretini yapıyormuş. İngiltere ve İtalya’da ürettirdikleri kumaşları Osmanlı topraklarında satıyorlarmış. Selanik, Sofya, İstanbul, İzmir, Samsun ve Mersin’de satış elemanları ve depoları varmış. Gerek dağıtım gerek tahsilat çok zor şartlarda yani katır sırtında gerçekleştirilirmiş. Gece hayvanlarla birlikte hanlarda kalınırmış. Herkes okumak için mumunu cebinde taşırmış. Hem ağababam hem dedem Fransızcayı bu şartlarda öğrenmişler.
Atatürk’le ağababamın görüşmesi hakkında ayrıntılı bilgim yok. Amcam “Atatürk’ün emriyle …” diye anlatır ama o zamanlar Atatürk “Kahvem şekerli olsun lütfen” diye rica ettiği zaman bile bu bir emir olarak kabul edilirmiş.
Mensucat Santral nasıl kuruldu?
Amcamın incelemeleri 2 yıl sürmüş ve sonuçta İstanbul’un Yedikule surlarının dibinde küçük bir iplik boyama fabrikası kurmuşlar. İki de Yahudi ortakları varmış. Müşteriler ham iplik getiriyormuş bizimkiler de boyuyorlarmış. İşletmenin adı “Mensucat Santralı” olmuş.
1929’da kurulmuş ve 1931’de yanmış, yokolmuş. Babam Fuat Bey bu felakete o kadar üzülmüş, öyle derin bir bunalıma girmiş ki, ağababam alelacele ailenin her şeyini seferber edip komşu arsada yenisini kurmuş. Tabii bu kadar hızlı yeni bir fabrika kurmalarının sebebi 20 yaşındaki babamın fabrikaya olan aşkı mıydı, yoksa Atatürk’ün gözünde beceriksiz bir aile gibi gözükmeme gayreti miydi, bilemeyiz.
O devirde Türklere ait fabrika yok gibiydi. Fabrikaların çoğu yabancılara aitti. Küçük sanayi ve ticaret de gayrimüslimlerin elindeydi. Kısacası iş dünyasına onlar hakimdi. Belki bu yüzden gayrimüslim iki ortak almışızdır. Yahudiler sağlamdı, çünkü onların henüz İsrail’e taşınma merakları yoktu ve Türk vatandaşı olarak davranıyorlardı. Sadakatleri Türkiye Cumhuriyeti’neydi. Rumlar ve Ermeniler ise sadakatleri bazen bize, bazen dışarıya olduğu için dramatik bir ikilem içinde yaşıyorlardı.
Bir gün “Bu küçük işletmeye neden atölye değil de fabrika deniyor?” diye amcama sorduğumda “Boya kazanlarındaki suyu kaynatmak için bir küçük buhar kazanımız vardı da ondan” dedi. Suyu kaynatabilmek, fabrika olmak için yeterliymiş! Ailede “Kıtlıkta şeytan sinek yakalayarak karnını doyurur” diye bir söz vardı. Yoklukta boya yaptığımız tahta fıçılara kazan, atölyeye de fabrika deniyordu.
Fabrikaya dair ilk hatırladıklarınız neler?
Yeni fabrikada işi büyütmüşler ve yalnız başkalarına değil kendilerine de iplik boyayıp, kumaş dokumuşlar. Dokumacılığı öğrenince, dokudukları kumaşa baskı yapmayı da öğrenmişler. Başlangıçta el baskısı var. İlk gördüğümde 10 yaşındaydım ve renkli renkli çiçeklerin kumaşa basılmasını gizemli bulmuştum. Basma ustasına “Patronun oğlu” diye tanıştırıldım. “Basma ustalarının özelliği nedir?” diye sorduğumda, beni gezdiren Adnan Usta, küçümseyen bir gülümsemeyle “Hiçbir özellikleri yoktur, uzun kollu olmaları yeterlidir” demişti. Adnan Arabacı makine bakım ustabaşısıydı ve en zor arızaları o tamir ederdi. Yaz tatillerinde onun yanında çıraklık yaptım. Mensucat Santral’de birkaç öğretmenim oldu; ilki oydu. Emekli olduğunda 40 yıldır bizde çalışıyordu.
Dedem “Üniversiteyi ve askerliği bitirince fabrikaya gel ve herkes gibi iş iste. Bezmen olduğun için otomatik olarak işe alınacağını zannetme sakın” dedi. Doğru söylüyordu; ABD’de mühendislik okumuş olan halamın oğlunu fabrikaya almayı reddettiler. Babam onun için “Kendini patron olarak görüyor ama patron kadromuz dolu” dedi.
Eski sanayici, yeni yazar 30 yıllık sanayicilik deneyiminin ardından Halil Bezmen, yepyeni bir alanda, edebiyatta ilerleme kararı alıyor. Bezmen’in 2’si otobiyografi olmak üzere yayımlanmış 14 kitabı var.
Eğitim ve çalışma hayatınız nasıl şekillendi?
Benim patron olmakta acelem yoktu. İyi yetişmek için çıraklık yıllarımda bıraktığım yerden işe başladım: Adnan Usta’yla makine tamir ustalığı! Zürich Teknik Üniversitesi’nden mezun bir makine mühendisi olarak tulum giyip makineleri sökmeme izin verilmişti ya, mutluydum. Makam ve ücret umurumda değildi.
Devlet fabrikalarında işe yeni başlayan mühendise 1500 TL net ücret verilirmiş ama bana 1700 vermişlerdi. Fazladan bildiğim dört yabancı dil için de 50’şer TL saymışlar.
1 yıl sonra evlenmeye karar verdim. Damat adayı olarak kızın babası bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Makineleri tamir ediyorum” dedim. “İyi de neyin başısın?” diye sordu. “Kimsenin başı değilim; bizde tamirciler genelde tek başlarına çalışırlar ve ancak büyük arızalarda iki veya üç usta biraraya geliriz” dedim. Fuat Mirel çok nazik bir insan olmasına rağmen o kadar şaşırdı ki, bana “Mutlaka baş ol da istersen soğan başı ol evladım” dedi. Sonra bir süre de basma makinesinde çalıştım. Az maaş veriyorlardı ama o kadar çok öğrenme imkanı sağlıyordu ki, üstüne para isteseler yeriydi.
Fabrikada aynı anda hem işçi hem de patronun oğlu olmak nasıldı?
Babamın işe benim gibi bakmadığını uzun yıllar sonra farkettim. O fabrikanın sahibiydi. Zaten çoğu zaman “Fuat Bey’in fabrikası” deniyordu. Ben ise fabrikaya hizmet etmek için işe girmiştim. Sonuna kadar da bir çalışan olarak hissettim kendimi. Üçte birinin sahibi olarak uzak ara en büyük hissedar bendim ama, aslında ben ona değil o bana sahipti.
Ustalar da bana patron gibi davranmazlardı. Biraz bilgisine saygı duydukları bir mühendis olarak, biraz da ilk yıllarımda bana tecrübelerini aktararak yetiştirdikleri genç bir arkadaş olarak bakarlardı.
1970’lerin başında Edirne fabrikamızı kurarken, montaj işini İstanbul fabrikasından emekli olan Veli Usta’ya verdik. Veli Usta benim çıraklık yıllarımdan kalma alışkanlığını değiştirmemiş ve benimle senli-benli konuşmaya devam etmişti. Benim genel müdürlüğe terfi etmiş olmam ve Türkiye’nin tanınmış bir kişisi olarak bilinmem onun açısından önemsizdi. Samimi tavrıyla bana “Halil Bey” değil de kısaca “Halil” derdi. Çok şaşıran olurdu ama ben mutluydum.
Mensucat Santral 1960’ların, 1970’lerin ve 1980’lerin ihracat şampiyonuydu. Aldığımız ödüller bir odada sandık sandık yığılmıştı. Bir-iki sandıkta da benim yelken yarışlarında kazandığım kupalar duruyordu.
Fabrikanın önce işçisi, sonra patronu Halil Bezmen, İsviçre’de eğitim gördükten sonra ailesinin sahibi olduğu Mensucat Santral’de çıraklıktan başlayarak deneyim kazanmış, ancak sonra genel müdürlüğe yükselmişti.
İş hayatınızın yanısıra koleksiyonculuk da sizin için ciddi bir uğraş. Nasıl başladınız?
Rönesans’la birlikte mevcut düzeni sorgulama hakkı İtalya’dan Hollanda’ya ve sonra bütün Avrupa’ya sıçradı. Dünyada zengin çoktu ama örneğin Mediciler sanat eseri satın almıyor, topluyordu. Konutlarını güzelleştirmek için değil, biriktirmek için. Bilinçli ve seçilmiş eser toplayanlara koleksiyoncu deniyor.
Fatih Sultan Mehmet de 1478’de ressam Bellini’yi getirip ona portresini yaptırdı. Bu bir kapris değil, basbayağı bir meydan okumaydı. Resim yapmak yasakken, insan resmi yapmak mevcut düzene açıkça karşı gelmekti. “Kafanızı Batı’ya çevirin” diyor ve 3 yıl sonra ölüyor. Zehirlediler, deniyor. Ne aradığımızı bilmeyince, doğru yönde bile baksak, ne fayda? Fatih’in ölümünden sonra öyle kanlı bir taht kavgası olmuş ki, cesedini 3 gün unutmuşlar. Hatırladıklarında etler kokmuş, kemiklerden ayrılmaya başlamış. Çürüyen bölümleri elbisesine yapıştığı için tam soyamamışlar kahramanımı. Topkapı Sarayı’ndaki giysisinin sol kolu yoktur. Örneğin Türk halılarının en güzelleri Konya’dan çıkar. Bu bir rastlantı olamaz. Resim yapamayınca en güzel halıyı yaptırıyor!
Dünyaya yetişmenin ve önüne geçmenin yolu yaratıcılıktan geçiyor. Sanatı geliştirebilirsek ülkemizde yaratıcılık da yayılır. Böylece her geri kaldığımızda bizi ileri koşturacak Atatürkler aramamıza gerek kalmaz.
Yaratıcı düşünce bizi ezbercilikten korur. Ezberlenen bilgi eğer anlamayı kolaylaştırıyorsa yararlıdır. Bana çok sorulan suallerin başında, “neden sanayiciliği bıraktığım” gelir. Bilindiği gibi kendi isteğimle bırakmadım, mecbur kaldım. 30 yıl fabrika işlettikten sonra bu alanda her şeyi gördüğüme inanıyordum. Tekrarları yaşamak istemedim. Ancak yeni bir alanda yaratıcılığın tadını çıkarabilirdim. Eski ezberlerimi kullanmak sıkıcı geldi. Yazarlık, yaratıcı düşünce gerektiren bir macera türü olarak bana uygundu.
İlk koleksiyonum bir küçük Fransızca kitap koleksiyonudur: Birinci baskılar ve çok özel ciltlerden oluşur. Öğrenciyken en çok özendiğim şey, hayran olduğum yazarların eserlerini böyle şık kitaplardan okuyabilmekti. Lüks benim için buydu. Para kazanmaya başlayınca önce Paris antikacılarını dolaşıp çocukluk hayallerimi aradım. Hayaller genellikle gerçekleşmez ama ben şanslıydım; her seyahatte bir veya iki kitap bulabiliyordum. Sonra da otel odasına kapanıp saatlerce okuyordum. Bazılarının ciltçisi yazarı kadar iyi bir sanatçıydı. Böylelerini okurken yalnız aklım değil, cildi seyreden gözüm ve okşayan elim de kitabın zevkine ortak oluyordu. O zamanlar dijital teknolojiler mevcut olmadığı için baskıda mürekkep kullanılırdı ve “vélin” denilen özel kağıttaki hafif kokusu da hoşuma giderdi.
Yıllar geçti, yazarlığa başladım. Bir de ne göreyim? Hayranlıkla okuduğum 19. ve 20. yüzyıl başyapıtlarını okuyamaz olmuşum. Birkaç sayfada hemen sıkılıyorum. Anlatılanlar uzadıkça uzuyor. Yazarların düşünceleri geçen zamanda güzelliklerini korumuş. Ne var ki ben çağa uyarak sabırsızlaşmışım. Bugünün okuru için kısa kısa, çabuk çabuk anlatması lazım. Özetle dünya hızlanmış. Gençlik aşkımızla anneanne olduktan sonra karşılaşınca “Tanrım, ne yaptın bu güzel kıza?” diye isyan ederiz ya (kendimizi görmeden!) galiba antika kitaplarımla öyle bir şey yaşadım.
Çocukluk yılları Halil Bezmen, çocukluk yıllarında babası Fuat Bezmen ve köpekleriyle birlikte…
Koleksiyonlarınız nasıl dağıldı?
Medyanın devlet yönetiminde söz sahibi olduğu yıllardı. Medya her ülkede her zaman söz sahibidir ama bizde 1990’lı yıllarda bir kartelleşme olmuştu. Bu medyayla birleşen bir iş insanı grubu sanayi şirketlerimize saldırdı ve iflas ettirildik. O arada, zengin tablo koleksiyonum kanuni yollardan yağmalandı. Küçük bir Türk halıları koleksiyonumla Fransızca kitaplarıma ilgi gösterilmedi. Herhalde yağmalanmaya değmez bulundular.
Koleksiyoncularda iki hata yaygındır. İkisi de para ve zevk ile ilgilidir. Acilen ihtiyacımız olmayacağını düşündüğümüz parayla eser almalıyız. Zira acilen satmak zorunda kalmak hem zarar ettirir hem de manen yıkıcıdır; çünkü gerçek bir koleksiyoncu eserine bağlanır. İkincisi, “ileride değer kazanır mı, bana kâr ettirir mi?” diye hesaplanarak alınan eserden koleksiyoncular para kazanamaz. Koleksiyoncu profesyonelce alım-satım yapmadığı için piyasayı bilemez ve bilmesi de gerekmez. Örneğin, ünlü bir sanatçının zayıf bir eseriyle, az tanınmış bir sanatçının başarılı eseri aynı fiyata alınabilirse ben kimin olursa olsun ve kaça olursa olsun iyi resmi alırım. Ünlü sanatçının kötü resmini her gün seyretmeye “paranla rezil olmak” denir. Esnaf ise piyasanın tanımadığı sanatçıya bir başyapıt bile olsa para vermez; onun işi farklıdır.
Çocuklarımı küçükken müzeye götürürdüm. Bir gün “Sanat bilgisi ve sevgisi ilerde meslek hayatımızda bize para kazanmaya yardımcı olacak mı?” diye sorduklarında “Kazanmaya değil akıllıca harcamaya yarar. Akıllıca harcayamayanlar hayatın tadını çıkaramaz ve paranın hamallığını yaparlar” dedim.
Eski Türkler Orta Asya’dan kalkıp, dövüşe dövüşe Mısır’a kadar geldiler. Asker olarak hayatta kalabilmek için kahramanlık yetmediğinden, teknolojik bir üstünlük geliştirdiler: Sağlam oturmak için pantolonu ve sağlam basmak için üzengiyi icat ettiler.
Bozkırda, Sibirya soğuklarında göçebe olarak hayatta kalabilmek de ayrı bir icat gerektirir. Bu icada “halı” deniyor. Yurt adı verilen çadıra soğuğun yerden ve kenarlardan geçmesini önlediği gibi at sırtında taşıdıkları eşyayı da ambalajlayacak sağlamlıktadır. Göçebenin kendi kullanımı için dokuduğu halıda içten gelen bir sıcaklık, bir tazelik, bir ezberlenmemiş yaratıcılık görülür: Yani sanattır. Diğer taraftan satmak için yapılan halı fabrikasyondur ve onda konservenin donukluğu vardır.
Türkleri küçümsemek için “Göçebe kültürü, işte bu kadar olur!” klişesi kullanıldığında gülerim. Ön Türkler, ilk Türkler girişimciydi. Peki ya bugünküler?
Türk Ordusu için karanlık başlayan 1921 Nisan ayı, 2. İnönü zaferiyle aydınlanacaktı. Millî Mücadele’nin en kritik dönemeçlerinden birinde, Ankara’da, Mustafa Kemal’in yanında bulunan yazar Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ilk gelen moral bozucu haberlere rağmen “Biz kazandık” diyecek ve ertesi gün haklı çıkacaktı. Mustafa Kemal’in altına imzasını attığı ve İsmet Bey için söylediği cümleyi de o yazmıştı: “Siz düşmanla beraber Türk milletinin makûs talihini de yendiniz”.
Anadolu Savaşı’nın Büyük Taarruz hariç bütün büyük meydan savaşları Türkler için kötü başlayıp iyi bitmiştir. Bu ay 100. yılını kutladığımız İkinci İnönü Muharebesi de bunlardan biridir. Ancak bu ay, bir savaş öyküsü anlatmaktan ziyade ilginç bir zafer öyküsüne odaklanmak istedik. Bu öykü, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış, daha sonra da kitap halinde çıkmış anılarında rastladığımız bir öykü.
Hamdullah Suphi Bey’in eski dilde “hiss-i kable’l vuku” dediğimiz, önsezi kabiliyetinin bir dışavurumu bu. Onun anılarında daha başka birçok örneğine de rastlamış olmamız, bu öyküyü inandırıcı kılıyor. Kendisi Türk Ordusu’nun İzmir’e girdiğini veya Alman ordularının Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldıracağını da hissetmiş ve yazmıştır. Ayrıca anlattıkları da şimdiye kadar herhangi bir yalanlamaya maruz kalmamıştır.
2. İnönü Zaferi’nden sonra Mustafa Kemal TBMM önünde Türk Ordusu’nu selamlıyor.
31 Mart 1921 akşamındayız. Türk ve Yunan orduları İnönü’de tekrar savaşa tutuşmuştur. Yunan ordusunun Türk mevzilerine karşı hücuma geçtiği 27 Mart’tan beri Ankara’ya ulaşan haberlerin hepsi olumsuzdur. Türkler sürekli mevzi kaybetmektedir. O kadar ki, 28/29 Mart gecesi TBMM Muhafız Taburu bile cepheye gönderilmiş, ama durumda herhangi bir değişiklik olmamıştır. 30 Mart’ta Ankara’ya gelen bilgilerde Yunan Ordusu’nun ilerlemeyi sürdürdüğü belirtilir. Türk Ordusu’nun sağ kanadına komuta eden Albay İzzettin (Çalışlar) Bey geri çekilmiştir; sol kanatta aynı görevde bulunan Albay “Ayıcı” Arif Bey de öyle.
Ankara Ziraat Mektebi’ndeyiz. Akşam yemeğini birlikte yemiş olan Mustafa Kemal Paşa, Adnan (Adıvar), Bekir Sami (Kunduh), Refik (Saydam), Salih (Bozok), Muzaffer (Kılıç) Beyler ve Halide Edip (Adıvar) Hanım, gelen olumsuz haberleri endişeyle izliyor. Herkesin yüzü asık. Orada bulunan Hamdullah Suphi Bey’in ifadesine göre Mustafa Kemal Paşa, “uzun bir hastalıktan kalkmış gibi gözlerinin altı kesilmiş, üzerine büyük bir yorgunluk çökmüş” vaziyette.
Zaferden 8 yıl sonra Mustafa Kemal, 24 Kasım 1929’da yanında Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’le Ankara Türk Ocağı’nın yeni binasının inşaatında…
Bir tek Hamdullah Suphi Bey rahat. Herkesin kulağına eğilip, “Bu haberlerin hepsi yanlış. Biz kazandık” diye fısıldıyor. Bunu farkeden Mustafa Kemal Paşa soruyor: “Ne var Hamdullah Suphi Bey? Arkadaşlara bir şey söylüyorsunuz”. Bunun üzerine Hamdullah Suphi Bey durumu izah ediyor. Bir önsezi sözkonusu. Yeni bir haber gelecek ve savaşı Türk Ordusu’nun kazandığı öğrenilecek. Zerre kadar kuşkusu yok: “Biz muzafferiz”.
Böylece sabahı ediyorlar. Ortalık aydınlandıktan bir süre sonra odaya giren bir binbaşı, yeni bir haber getiriyor. Haber, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’dan: “Düşman, binlerce ölüleriyle doldurduğu muharebe meydanını silahlarımıza terk etmiştir”. Gerisini Hamdullah Suphi Bey’in anılarından okuyoruz:
“Mustafa Kemal Paşa ayağa kalkarak bana dedi ki:
‘Hamdullah Suphi Bey, bu zaferi herkesten evvel siz bize haber verdiniz. Geliniz, buraya oturunuz ve tebrik telgrafını siz yazınız’.
Gittim onun yerine oturdum. Şimdi her sene 2. İnönü Muharebesi’nin yıldönümünde mektep kitaplarında okuduğunuz şu telgrafı yazdım:
‘Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Hazretleri’ne;
Mustafa Kemal’in kuş pençesine benzeyen üç çengelli imzası.
Bulunduğunuz mevkiden yalnız şerefle dolu bir muharebe meydanı değil, aynı zamanda ümitle dolu bir de istikbal görünüyor. Siz düşmanla beraber Türk milletinin makûs talihini de yendiniz’.
Mustafa Kemal Paşa yazdığımı okuduktan sonra bu telgraf hakkında mütaleasını söyledi:
‘Hissiyatımıza ne güzel tercüman oldunuz’… Ve sayfanın altına eski Arap harfleriyle bir yırtıcı kuşun pençesini hatırlatan üç çengelli imzasını attı”
(Mustafa Baydar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul, 1968, s. 298-302).
Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Gigin, 1970’de eğitimi için yurtdışına çıkmış; İngiltere, Fransa, Kongo, Gabon, Libya, Kuveyt’te okuyup çalıştıktan sonra 13 yılın ardından Türkiye’ye dönmüş. Dünyanın dört bucağında yaşayan çok yönlü işinsanı Gigin’e çocukluk ve gençlik yıllarını, İstanbul ve tarihle ilişkisini, Tekfen Holding’in sosyal sorumluluk projelerini sorduk.
Tekfen Grubu ile yollarınız nasıl kesişti ve hangi kademelerinde çalıştınız?
1975’te okyanus mühendisi olarak lisansüstü eğitimimi tamamladım. 2 yıl kadar Libya’da çalıştıktan sonra, 1977’de Tekfen İnşaat’ın Kuveyt şantiyelerinde inşaat mühendisi olarak gruba katıldım. 1983’te İstanbul’a döndüm ve merkez ofisimizde çeşitli uluslararası projelerde koordinatör olarak çalışıp, 1986’da Tekfen İnşaat Genel Müdür Yardımcılığı’na atandım. 1988-98 arasında şirketin genel müdürlüğünü üstlendim. 1998-2015 arasında Tekfen Holding’de yönetim kurulu üyeliği yaptım. 7 Mayıs 2015 tarihinde, Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı vazifesini devraldım.
İstanbul doğumlusunuz. Çocukluğunuz nerede geçti? Nasıl bir aileden geliyorsunuz?
Rahmetli babam Abbas Gigin doktordu; annem ise evhanımı. İlkokulu Fatih’teki Taş Mektep’te, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde yatılı olarak okudum. İngiltere’de Bradford Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okuyup, stajlarımı Fransa, Kongo ve Gabon’da yaptım. Yüksek lisans ise University College London’da Makine Bölümü’ndeydi. Böylece 1963’te ortaokulu yatılı okumak için evden ayrıldıktan ve İngiltere, Libya ile Kuveyt’te okuyup, çalıştıktan sonra Türkiye’ye 1983’te döndüm. Dolayısıyla, çocukluğum ve gençliğim ailemden ve ülkemden uzak geçti.
İngiltere’de okurken annem muntazam mektup yazar, her mektupta bir yemek tarifi gönderir ve mektubunu “Unutma evladım, her Türk gencinde bir Türk kızının hakkı vardır” cümlesiyle bitirirdi. Annemin nasihati kulağıma küpe olmuş olsa gerek, eşim Vahide ile 1975’te evlendik.
Murat Gigin, 1955’te 3 yaşındayken Malatya İşçi Sigortaları Kurumu Dispanseri Başhekimliği’nde babası Dr. Abbas Gigin’le birlikte.
Döndüğünüzde İstanbul’u nasıl buldunuz? Şehrin tarihî dokusu dünden bugüne nasıl bir farklılık yaşadı sizce?
Kostantiniyye 1453’e kadar Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti. Yani bugünkü İstanbul 1000 yıldan fazla Hıristiyanlığın, beş buçuk asır da Osmanlıların, hatta “dünyanın merkezi” olmuş. Son yıllardaki arkeolojik çalışmalarla (başta Yenikapı ve Beşiktaş), şehrin tarihinin Bizans’tan çok daha eskilere uzandığı ortaya kondu. Doğal ve aynı zamanda olağanüstü mimari ve kültürel zenginlikleri olan ve ezelden beri kozmopolit bir şehir. Bu eşsiz tarihî zenginliğinin yanında Boğaz’ı, coğrafyası ve denizleriyle dünyanın en güzel şehri. Hadi biraz daha mütevazı olayım, en güzel ve özel şehirlerinden biri! Tüm bunları layıkıyla koruyup, gerek gündelik hayatımız gerekse turizm açısından doğru perspektifte yeterince iyi değerlendirebildiğimiz kanaatinde değilim. Ulu önder Atatürk, genç cumhuriyetin başkentini Ankara’ya taşımışsa da, İstanbul ticari ve kültürel hayat açısından Türkiye’nin kalbi olmaya hep devam etmiş. Bunun tabii neticesi, “daha iyi bir hayat” umuduyla daima göç alan bir odak noktası olmuş. Bugün 17 milyonluk nüfusu ve Tekirdağ’dan Gebze’ye uzanan 200 kilometrelik bir hattın kuzey ve güneyindeki devasa yapısıyla, birçok ülkeden büyük bir nüfus ve ekonomiye sahip. Ancak mevcut haliyle temiz havaya, yeşile ve acilen büyük çapta kentsel dönüşüme muhtaç ve ne yazık ki her an olabilecek büyük İstanbul depremine çok hazırlıksız.
Tarihe meraklı dünya vatandaşı Ortadoğu coğrafyasına ve dinler tarihine meraklı olan Murat Gigin, kurumların ve “kurum gibi” insanların tarihine ilişkin okuma yapmaktan da hoşlanıyor.
Tekfen Vakfı’nın sosyal sorumluluk projelerinden bahseder misiniz?
Tekfen Vakfı, kurucu ortaklarından aldığı feyzle daha iyi bugünler ve sürdürülebilir yarınlar için, ülkenin en önemli ihtiyacı olan eğitim ve bir toplumun en önemli gelişmişlik göstergelerinden biri olan eğitim-kültür-sanat alanına önemli kaynak ayırdı; sayısız projeyi hayata geçirdi ve yoluna devam ediyor.
Vakıf, Türkiye’de okuyan başarılı, fakat maddi desteğe ihtiyaç duyan üniversite (lisans) öğrencilerine karşılıksız eğitim bursu veriyor. Bugüne kadar 3 bine yakın öğrencinin mezun olmasında pay sahibi. 2018’den beri Darüşşafaka Ortaokulu’nun 24 öğrencisinin 4 yıl boyunca tüm eğitim masraflarını üstlendik. Bu asırlık eğitim kurumunun Darüşşafaka Kampusu’nda mevcut 3 binasını baştan aşağıya yenileyip 100 öğrenci kapasiteli çağdaş bir yurt binası için de çalışmalara başlandı.
2019’da Boğaziçi Üniversitesi ile bir güçbirliğine imza attık. Robert Kolej mezunu olan ve Boğaziçi Üniversitesi’ne birçok konuda katkı sağlayan, Tekfen’in kurucu ortaklarından rahmetli Feyyaz Berker’in anısına ithaf edilen işbirliği, BU+ kapsamındaki Boğaziçi Chronicles, Boğaziçi Lectures Feyyaz Berker Series ve Açık Ders etkinliklerinin “Powered by Tekfen” mottosuyla genişletilmesini ve daha fazla insana ulaşmasını amaçlıyor. Yine geçen sene, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Bilim ve Teknoloji Binası’nda yakın tarihte faaliyete geçecek olan Boğaziçi Üniversitesi FNN (Feyyaz-Nihat-Necati) Tekfen Kuluçka Merkezi’ni oluşturduk.
Ülkemizin kültür-sanat yaşantısında önemli bir yeri olan Tekfen Filarmoni -biliyorsunuz 1992’de kuruldu- 23 ülkenin müzisyenlerini biraraya getiren, üç deniz arasında dostluk köprüsü kuran bir kültür elçisi. Tabiatıyla Tekfen Filarmoni, belki de en anlamlı sosyal sorumluluk projelerimizden biri. Şef Aziz Shokhakimov’un yönetimindeki orkestramız, 2019’dan beri İstanbul Müzik Festivali’nin de “Açılış Konseri Orkestrası”. Ayrıca Türkiye’deki orkestralar için yetkin müzisyenler yetiştirmek amacıyla, kendine kariyer hedefi olarak orkestra müzisyenliğini seçen öğrencilere yurtdışı lisans eğitimi için müzik bursu da verilmekte.
Tekfen Vakfı, zengin bir flora ve faunaya sahip olan Anadolu’nun olağanüstü doğal mirasını kayıt altına almak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla yayınlar yapıyor ve aynı şekilde arkeolojik kazılara destek oluyor.
2014’te Soma’da meydana gelen maden faciasının ardından, bölge kadınlarına alternatif gelir imkânları yaratmak amacıyla, Tekfen Vakfı Soma Mikro Finans Şubesi’ni hizmete açtık; ardından Mersin’de ikinci bir şube de devreye girdi. Mikrokredi yoluyla bugüne kadar 1600 kadının aile ekonomisine destek olmaya çalıştık.
Darüşşafaka Basketbol Takımı’nın ana sponsoru olarak, eğitim ve sanata verdiğimiz desteği spora da taşıdık. Darüşşafaka Basketbol A Takımı, Türkiye’de ve dünyada Darüşşafaka Tekfen adıyla mücadele ediyor. İki kurumun beraberliği Tekfen için olduğu kadar, şahsen benim için de büyük bir kıvanç kaynağı.
Turgut Özal, 1981’deki Kuveyt gezisi sırasında Murat Gigin’le birlikte (üstte). Aynı yıl Vehbi Koç, Kuveyt’te Gigin’lerin evinde (altta).
İçinde bulunduğumuz pandemi/salgın hastalık dönemi dünya ekonomisini nasıl etkiliyor sizce?
Tarım arazilerini hızla kaybeden ve global ısınma, su sancısı, çölleşme gibi büyük tehlikelerle karşı karşıya gelen yaşlı dünyamızda, temiz hava, su ve tarım çok önem kazandı. Daha doğrusu, bunların ne derece önemli oldukları, nihayet tüm insanlık tarafından anlaşıldı. Başkanımız Ali Nihat Bey’in lugatımıza kattığı “eko-ekonomi”nin vazgeçilmez olduğu da çok daha iyi anlaşılmaya başlandı. Bu yeni ve zor dönemde, inovasyon ve dijitalleşme ihtiyacı ve her zaman olduğu gibi eğitim, cinsiyet eşitliği ile sosyal sorumluluk başlıkları öne çıkıyor.
Pandemi dönemi sizin yaşam tarzınızı değiştirdi mi? Bu dönemin hasarsız ve iyi şekilde atlatılması için tavsiyeleriniz nelerdir?
Tabiatıyla, herkes gibi benim de günlük rutinim ve hayat ritmim değişti. Ofise uğrasam da, artan oranda evimden “home office“ çalışmaya başladım. Benim gibi, normal zamanlarda ofisinde pek oturmayan ve çalışma arkadaşlarını kendi mekanlarında ziyaret edip, yüzyüze fikir teatisi yapmaya alışmış birisi için, bu mesafeli iş takibi başta hayli yadırgadığım bir yöntem oldu. Ancak sanki bu rutine ben de artık alıştım gibi; şimdilerde birçoğumuz gibi ofise nazaran evde daha uzun saatler çalışmaya başladım.
Sanırım Darwin’in “Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan… Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan!” sözü, içinde bulunduğumuz şu salgın sürecinde fazlasıyla anlam buluyor! Tavsiyem, sorunlara çare ararken esnek olabilmek ve adaptasyon yeteneğini kaybetmemek. Zira bu değişken (volatile), belirsiz (uncertain), karmaşık (complex) ve muğlak (ambigious) olan “VUCA” dünyasında, koronavirüs bizim adaptasyon becerilerimizin sınandığı bir test gibi.
Darüşşafaka Basketbol A Takımı, Türkiye’de ve dünyada ana sponsoru olan Tekfen’in adıyla mücadele ediyor.
İlgi duyduğunuz spesifik bir tarihî dönem var mı? Tarih kitabı ve yayınları okumayı sever misiniz?
Son yıllarda giderek Ortadoğu coğrafyasına ve dinler tarihine merak saldım. Çok çeşitli yazarların bu başlıklardaki değerlendirmelerini içeren kitaplarını okuyorum. Son günlerde ise, yakın coğrafyamızda dönen değişik dolapları anlatan, gazeteci yazar Murat Yetkin’in Meraklısı İçin Casuslar adlı kitabını okuyorum. Kurumların ve “kurum gibi” bireylerin tarihçesini kayıt altına almak, Tekfen’de önemsediğimiz, severek yaptığımız bir iş. Zira kurum tarihçesi sadece o kuruma değil; toplumsal hafızanın bir parçası olarak, aynı zamanda ilgili döneme de kendi penceresinden ışık tutan bir çalışmadır. Tekfen’in kurucu ortaklarından rahmetli Feyyaz Berker, Nihat Bey ile beraber kurucuları arasında yer aldıkları TÜSİAD ve DEİK’in kurum tarihçelerini yayımlamıştı. 1956’da kurulan Tekfen’in tarihçesini ise 2006’daki 50. yıldönümünde kitaplaştırmıştık.
Aramızdan en erken ayrılan Necati Akçağlılar’ın yaşantısını, vefatının birinci yılında Necati adlı kitapta ele almıştık. Feyyaz Berker’in FB adlı kitabı ise kendisine 90. yaş günü sürpriz armağanıydı. Nihat Gökyiğit’in kitabı ise, otobiyografik nitelikte ve Doğa ve İnsan Sevdam başlığını taşıyor. Her bir kitap, cumhuriyetin ilk mühendislerinden olan, vizyoner, girişimci ve ülkesine büyük bir sevgiyle hizmet eden insanların renkli, zengin ve çok değerli yaşam hikayesini anlatıyor.
Ülkemizin önemli iş insanlarından Nihat Gökyiğit ile hem ailesel, hem profesyonel bağlarınız var. Duayenden ilham aldığınız konular nelerdir?
Elbette kendisinden öğrendiğim çok şey var! Gelişmeleri, olan-biteni anlık tepkilerle değil, objektif kriterlerle değerlendirebilme yetkinliği, muazzam bir uzlaşı kabiliyeti, hoşgörülü ve sevecen bir yaklaşımı var. Olaylar karşısında başkalarını suçlamak yerine, “ben veya biz çözümün parçası olabilmek, katkıda bulunabilmek için ne yapabiliriz?” diye sorgular hep. Bence bunlar çok önemli hayat dersleri…
Gerek ülkemizde gerekse Avrupa’da, bugün artık herkesin sadece dilinde değil, yaşamında olan çevreyle ilgili endişeleri, Nihat Bey bundan 30 sene önce dillendiriyordu. O anlamda, muazzam bir öngörü sahibi.
1917 Ekim’indeki Sovyet Devrimi’nden sonra, Rusya’da 1922 sonlarına kadar devam eden içsavaş, Anadolu’daki millî kurtuluş mücadelesiyle aynı yıllarda devam etti. Ankara’daki TBMM hükümetiyle Moskova arasındaki ilişkiler de gerek maddi yardımlar gerekse sınır bölgesindeki coğrafi ve siyasi düzenlemeler ekseninde şekillendi.
Rusya’daki taze Bolşevik yönetimi ile ilişkiler neredeyse TBMM açılır açılmaz, 26 Nisan 1920’de başlamıştı. Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa, o tarihte yazdığı bir mektupla Moskova’daki yönetimden Anadolu’da girişilen mücadele için para ve silah yardım istemişti. O döneme kadar çok kanlı bir içsavaş yaşanan Rusya’da, Bolşevikler artık kesin olarak üstün gelmek üzereydiler. Nitekim Kızıl Ordu 27 Nisan’da Azerbaycan’a girecek, ertesi gün de Bakü’ye hâkim olacaktı.
Mustafa Kemal Paşa, 31 Mart 1922’de Afyon’da bir denetim sırasında Sovyetler Birliği Büyükelçisi Semyon İvanoviç Aralov ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Elçisi İbrahim Abilov’la sohbet ediyor.
Öte yandan, Mart 1919’da Bolşeviklerin önderliğinde toplanan 3. Enternasyonal, uluslararası politikada çok önemli sonuçlar doğuracak bir dizi karar alma aşamasındaydı. Batı dünyasının Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyalist güçlerine karşı bağımsızlık ya da varoluş mücadelesine girişmiş ülkelerin başarıya ulaşmalarının, Bolşeviklerin doğal düşmanları olan bu Batı ülkelerini zayıflatacağı, bunun da sosyalist devrimi o ülkelere sıçratacağı düşünülüyordu. Dolayısıyla komünistlerin Türkiye gibi ülkelere, başlarındakilerin komünist olup olmadıklarına bakmaksızın yardım etmesi gerekiyordu. Lenin’in de bu fikirde olması, Bolşevik yönetiminin Ankara Hükümeti’ne yardım kararı almasını sağladı ve ilk yardımlar hemen 1920 Eylül’ünden itibaren Anadolu’ya gelmeye başladı (#tarih, sayı 75).
Ancak Bolşevik yardımları, Ankara ve Moskova arasında tam bir fikir birliği ve dostluk olduğu anlamına gelmiyordu. Hatta ortada toprağa ilişkin ciddi bir de sorun vardı. Bilindiği gibi Ankara Hükümeti, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kabul ettiği Ahd-ı Millî’yi (Misâk-ı Millî) dış politikasının temel taşı olarak kabul ediyordu ve bu metin 1878’de Rusya’ya verilen ama Bolşeviklerin hiç memnun kalmadıkları Brest-Litovsk Antlaşması’yla (3 Mart 1918) Osmanlı Devleti’nin geri aldığı Elviye-i Selâse’yi de (Kars, Ardahan ve Batum Sancakları) Türkiye toprağı olarak görüyordu. Bolşeviklerin ise bu topraklara sahip olmak isteyen Ermenistan ve Gürcistan’la sorunları vardı. Bu iki ülke henüz Bolşevik idaresine girmemişti. Gürcistan’da Menşevikler, Ermenistan’da ise Taşnaksutyun Partisi iktidardaydı. Moskova’nın bu üç sancağı Türkiye’ye bırakması, Ermeniler ve Gürcülerin Bolşevik sempatilerini zayıflatacaktı. Nitekim Ankara ve Moskova yetkililerinin ilk görüşmelerinde Bolşevikler, Türk tarafının duymak bile istemediği bazı sınır düzeltimlerinden dem vurmuşlardı.
Moskova’da antlaşma masası Moskova Anltaşması’nın imza töreninde sağda Rus temsilciler Georgiy Çiçerin, Lev Karahan ve Florinskiy, solda Türk temsilciler Yusuf Kemal Bey (masanın başından beşinci), Rıza Nur Bey, Ali Fuat Paşa (masanın başından dördüncü). Moskova, 16 Mart 1921.
Bu toprak meselesi Anadolu’da da sorun oldu. Doğu Anadolu halkının birçok fikir önderi ve Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, başta Kars kenti olmak üzere, Ermenilerin işgalindeki yerlere karşı bir an önce harekat düzenlenmesini istiyordu. Mustafa Kemal Paşa ise buna karşı çıkıyor, Bolşeviklerin duyarlılık gösterdikleri bu konuyu askerî bir oldubittiyle hallederek sorun çıkarmak istemiyordu. İşin diplomatik yoldan çözüme kavuşturulması gerekiyordu. Bu nedenle Ankara’nın ilk diplomatik misyonu Moskova’ya gönderildi. TBMM’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey, Moskova’da çok uzun süren görüşmelerde bulunmuş ve Bolşeviklerin Türk tezini iyice anlamalarını sağlayarak yapılacak olan antlaşmanın temellerini atmayı başarmıştı. Bunu üzerine de Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Ankara Hükümeti’nin ilk Moskova Büyükelçisi olarak 19 Şubat 1921’de Moskova’ya gitti.
Bekir Sami Bey’in en önemli başarısı, Moskova’nın Doğu Anadolu’da sabırsızlıkla beklenen harekata yeşil ışık yakmasını sağlamak oldu. Bunun üzerine harekete geçen Kâzım Karabekir Paşa’nın kuvvetleri 30 Ekim’de Kars’ı aldılar ve ilerleyip sınırı da geçerek Ermenistan’ın mütareke istemesini sağladılar. Bolşevikler ise 3 ay sonra, 1921’in Şubat ayında Gürcistan harekatına başlayacak ve Menşevik yönetimine son vereceklerdi. Böylece toprak sorunu gene askerî yoldan halledilmiş oldu. Moskova, hem Ermenistan’daki Taşnaksutyun yönetiminin Türklere yenilerek gözden düşmesini sağlıyor hem de Bolşevik yönetimini Ermenilerin Türklere karşı koruyucusu olarak gösterebiliyordu. Ankara da bir ödün verdi; Batum kenti Gürcülere bırakıldı.
Bu gelişmelerden sonra, 16 Mart 1921’de TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetleri Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) arasında Moskova Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın en önemli maddelerine göre Moskova Hükümeti Misâk-ı Millî’yi kabul ediyor, Türkiye’ye zorla kabul ettirilmeye çalışılacak hiçbir antlaşmayı kabul etmeyeceğini bildiriyordu. Türkiye de RSFSC’ye aynı garantiyi veriyordu. Ayrıca RSFSC, kapitülasyonların geçersizliğini de kabul ediyordu. Son olarak taraflar, kendi yönetimlerinde bulunan topraklarda diğer tarafta iktidarı ele geçirmeye çalışan oluşumların etkinliklerine engel olma sorumluluğunu da yükleniyordu. RSFCS Dışişleri Halk Komiseri Georgiy Çiçerin, Moskova yönetiminin birkaç yıl boyunca Ankara’ya yılda 10 milyon altın rublelik yardımda bulunacağı sözünü de vermişti.
TBMM’nin önemli ilk uluslararası antlaşması olan Moskova Antlaşması’nın tam anlamıyla uygulanmaya başlaması için 1921 sonbaharı beklendi. Öyle anlaşılıyor ki, antlaşmanın imzalandığı sıralarda Moskova’da TBMM Hükümeti’nin Yunan ordusunun karşısında tutunabileceği konusunda kuşkular vardı. Bu nedenle, Anadolu’daki direnişin başına geçmeye çalışan Enver Paşa ve diğer önde gelen İttihat ve Terakki mensupları, Bolşevik Rusya’daki etkinliklerini 16 Mart 1921’den sonra da sürdürmüşler ve Bolşevik desteğinden ancak Sakarya’daki Türk başarısından sonra mahrum kalmışlardır. Aynı biçimde, Bolşeviklerin Ankara’ya yaptıkları maddî yardımlardaki artış da Sakarya’dan sonra görülmektedir.
1917’nin son ayında Almanya’nın daveti üzerinde çıkılan gezide, Veliaht Vahdettin’e eşlik edenlerden biri de Mustafa Kemal Paşa’ydı. Atatürk bu resmî ziyarette Almanların durumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu. Tarihî gezinin bugünkü izlerinin peşinde…
Alsace (Alsas) bölgesi, uçsuz bucaksız bağları, güzel kasabaları, Ortaçağ şatoları ve Avrupa Birliği’nin üç başkentinden biri olan Strasbourg şehri ile Fransa’nın en çok turist çeken bölgelerinden. Dünyanın birçok yerinden her sene 10 milyonun üzerinde ziyaretçi ağırlayan bölgeye, Türkiye’den de son yıllarda çok sayıda turist gidiyor. Bugün Fransa toprağı olarak gezebildiğimiz, sokaklarında Fransızlarla karşılaştığımız Alsace’ı, bundan 103 yıl önce Mustafa Kemal Paşa bir Alman toprağı olarak gezmişti.
1917’nin Ekim ayında, Büyük Savaş’ın sona ermesinden 13 ay önce, Alman İmparatoru 2. Wilhelm üçüncü defa Türkiye’ye geldi. Bu ziyareti sırasında, Sultan Mehmet Reşat’ı iade-i ziyarete davet etmiş; ancak sağlık sorunları sebebiyle yolculuğa çıkamayacak durumdaki padişahın yerine Veliaht Vahdettin’in gitmesi uygun görülmüştü.
19 Aralık 1917’de (soldan sağa) Büyükelçi İbrahim Hakkı Paşa, arkasında Veliaht Vahdettin, Naci (Eldeniz) ve Mustafa Kemal Paşa, Bad Kreuznach’da.
15 Aralık 1917 Cumartesi günü Sirkeci Garı’ndan yola çıkan Vahdettin’in yanında, orduyu temsilen bir subay vardı. Bu kişi Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ydı.
Vahdettin ve beraberindeki Osmanlı heyeti, Budapeşte, Viyana ve Münih üzerinden vardığı Bad Kreuznach kasabasındaki Alman genel karargahında 2. Wilhelm, Hindenburg, Ludendorff ve diğer üst düzey komutanlarla biraraya geldi. Türk heyetinin Bad Kreuznach’da konakladığı Parkhotel Kurhaus, 1913’te hizmete girmiş lüks bir oteldi. Bu otel bugün de işlevini sürdürüyor ve oteldeki toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismini taşıyor.
Gezinin sonraki etabında, Alsace’taki Vosges cepheleri ziyaret edilecekti. 20 Aralık 1917 sabahı Strasbourg’a (Strazburg) varıldı. Şehir 1871- 1918 arasında Almanya’nın Elsass-Lothringen (günümüz Fransa’sının Alsace ve Lorraine bölgeleri) eyaletinin başkentiydi. Bu iki bölge, önemli bir su ulaşım aksı olan Ren ve Mozel nehirleri üzerindeki hâkim konumu ve halkının çoğunluğunun Cermen kökenli olması sebebiyle, Almanya-Fransa arasında tarih boyunca bir çekişme sebebiydi.
Osmanlı heyetini taşıyan tren yine bir Alman yapısı olan Strasbourg Garı’na geldiğinde, karşılayanlar arasında Württemberg Dükü Albrecht Herzog, Alsace-Lorraine Valisi, Belediye Başkanı ve yüksek rütbeli subaylar vardı. Otomobillerle kısa bir şehir turu yapıldı. Osmanlı heyetinin ziyareti sırasında Strasbourg, 46 yıldır bir Alman şehriydi ve Almanlar burada önemli imar faaliyetleri gerçekleştirmişti. Alman hâkimiyeti, özellikle şehir merkezinin kuzey yarısını oluşturan Neustadt -Yeni Şehir bölgesinde hissediliyordu. Bugün halen şehrin birçok önemli kamusal yapısı, bu bölgedeki Alman imparatorluk yapılarıdır.
Öğle yemeğinin ardından Mutzig’deki “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı” ziyaret edildi. Eyaletin başkentini Fransız tehlikesinden korumak amacıyla 1893’te inşaına başlanan bu beton kale, savaşın başladığı tarihte Almanya’nın en önemli tahkimat yapılarından biri olarak öngörülmüştü. Ancak Almanya’yı zafere taşıması beklenen Schlieffen Planı’nın meşhur Belçika direnişine toslaması ve daha ilk dönemeçte savaşın seyrinin değişmesi sonucunda cepheye uzak kalmış ve kendisinden beklenen kritik rolü üstlenememişti.
Mutzig Kalesi olarak da bilinen “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı”. Bugün.
Ziyaret sonrası Strasbourg’a geri dönüldü ve konaklama için Dük Albrecht’in ikamet ettiği Kaiserpalast’a yerleşildi. Bu bina bugün, kubbeli mimarisi, etrafını çevreleyen süslü bahçesi, korkulukları ve önündeki Kaiser Meydanı (bugünkü ismiyle Cumhuriyet Meydanı) ile şehrin Alman geçmişinin imzası gibidir. Binanın bazı kısımları savaş süresince askerî hastane olarak kullanılmış. Fransız hâkimiyetinin ikinci yılında, 1920’de, dünyanın ilk milletlerarası kuruluşu kabul edilen Ren Nehri Seyrüsefer Komisyonu’nun merkezi, Mannheim’dan buraya taşındı. Böylece Avrupa’nın iki büyük gücünün tarih boyunca paylaşamadığı Strasbourg’un, bugün Avrupa başkenti haline gelmesinin ilk adımları atılmış oldu. Bu görkemli bina bugün de Palais du Rhin (Ren Sarayı) ismiyle Komisyon’a evsahipliği yapmakta.
Atatürk isimli toplantı salonu Türk heyetinin BadKreuznach’da konakladığı 1913’te inşa edilen Parkhotel Kurhaus, bugün de işlevini sürdürüyor ve toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismini taşıyor.
Ertesi gün, 21 Aralık’ta, Vosges cephesi ziyareti için Colmar’a hareket edildi. Karargahtaki tanışma faslı ve harita bilgilendirmesinden sonra otomobillerle cephe keşfine geçildi. Bu cephe, Alsace’ın batı sınırını oluşturan, en yüksek noktası 1423 metre olan Vosges Dağları sırtları boyunca ilerliyordu. 1916’ya kadarki kanlı muharebelerin ardından, bölge sürekli olarak yıpratma savaşı alanıydı. 1 gün önce Fransızların ağır topçu ateşine maruz kalmış olan siperler gezilirken Mustafa Kemal bir ara heyetten ayrılmış; ateş hattını gören bir ağaca tırmanarak iki tarafın vaziyetini de incelemiş; orada bulunan Alman subaylardan bilgi almış; bu resmî ziyarette kendilerine gösterilenin aksine Almanların durumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu.
Cephe gezisi bittikten sonra, Vosges eteklerinde bulunan Hochkönigsburg Şatosu ziyaret edildi. 1147’de inşa ettirildiği bilinen şato, 17. yüzyılda 30 Yıl Savaşları sırasında harap olmuş; 1908’de ise 2. Wilhelm tarafından “Ortaçağ’daki görünümünü geri getirecek” şekilde restore edilmişti. Wilhelm, şantiyesini düzenli olarak ziyaret ettiği bu şatoya, Almanya’nın en batı ucunda olması sebebiyle özel bir önem atfediyordu. Burada Alsace’ın Cermen kökenlerini de pekiştirmeye yönelik bir Cermen Dünyası Müzesi kurma niyetindeydi. Şato, Fransa Devleti’ne geçmesinin ardından, Ortaçağ ağırlıklı farklı dönemlerin dokularını yansıtan sergilerin yer aldığı bir müzeye dönüştürüldü; günümüzde yılda 500 bini aşkın turist tarafından ziyaret ediliyor.
Sırtını Vosges Dağları’na dayayan, hemen aşağısındaki Alsace Ovası’na, ovanın doğu sınırını çizen Kara Orman Dağları’na ve ovanın güneyinden itibaren yükselen Alp Dağları’na hâkim olan şatonun nefes kesen manzarası, bugünkü ziyaretçileri olduğu gibi Mustafa Kemal’i de çok etkilemişti. Şatoda verilen çay ziyafetinin ardından Strasbourg’a geri dönüldü. Alsace-Lorraine valisi ve Strasbourg belediye başkanının misafiri olarak belediye sarayında (Hôtel de Ville) akşam yemeği yendi ve gece burada geçirildi.
Veliaht Vahdettin, otomobilden inerek trene geçiyor. Yanında, gezi boyunca çevirmenliğini yapan Naci (İldeniz) Bey.
Almanya gezisinin cephe ziyaretleri kısmını sona erdirmiş olan Osmanlı heyeti ertesi gün Essen’e geçecek, burada Krupp ağır silah fabrikasını gezecek; ardından 10 günlük yoğun bir program gerçekleştirecekleri Berlin’e hareket edeceklerdi.
Mustafa Kemal Paşa, Strasbourg’daki son akşam yemeklerindeki sohbet esnasında Alsace-Lorraine Valisi von Dallwitz’e şöyle diyecekti:
“Buraya, Alman Ordusu’nun gerçek durumunu anlamaya geldik ve bunu anlamış olarak memleketimize dönüyoruz” .
Bakü’den gelip Ankara’ya giderek Millî Mücadele’ye katılma amacındaki kafile, Trabzon’a yönlendirilir ve deniz yoluyla “hudut harici” edilecekleri söylenerek takaya bindirilir. Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi ve yanındaki 14 kişi, 28 Ocak 1921’de Karadeniz’de öldürülecektir. Siyasi tarihimizde soruşturmaya dahi uğramayan cinayetin yıldönümü.
Göğsümde 15 yara var. Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak! Kalbim yine çarpıyor, kalbim yine çarpacak! (NÂZIM HİKMET)
Mustafa Suphi (1882/83-1921), Galatasaray Lisesi’nden sonra Hukuk Fakültesi’ni bitirip (1905) Paris’e okumaya gider ve 1908 İnkilabı sonrasında orada hem talebe birliğinin yöneticiliğini hem de Tanin’in muhabirliğini yapar. 1910’da “Türkiye’de Tarım Kredilerinin Örgütlenmesi” başlıklı tezini teslim edip Türkiye’ye döner. Dönüşünde gazetelere makaleler yazar; aynı esnada Yüksek Ticaret Mektebi’nde ve Galatasaray’da hocalık yapar. İttihatçıların 1911 Selanik Kongresi’ne delege olarak katıldığına göre, saflarda kaldığı takdirde istikbal vadetmektedir.
Mustafa Suphi: 100 yıl önce öldürülen siyasetçi-yazar
1912’de Ahmet Ferit’in (Tek) başkanı olduğu Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasındadır. Aynı partiden Yusuf Akçura’nın yayımladığı Türk Yurdu dergisine de yazar. Dolayısıyla dönemin önde gelen düşünürleri ile haşır-neşirdir. Kısa zamanda yazıları, çevirileri ve kitapları ile tanınan bir yazar olarak belirir. Fikri dünyası genel olarak Yusuf Akçura’nın gölgesindedir; Mustafa Suphi bu dönemde bir sosyalist değil, bir liberal milliyetçi olarak konumlanır.
Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra muhaliflere yapılan baskılar artar ve partinin gazetesi İfham’ın sorumlusu olarak Mustafa Suphi de Sinop’a sürgüne gönderilir. Buradan kaçıp Sivastopol’a geçen Mustafa Suphi, birlikte olduğu insanlardan farklı olarak Avrupa’ya geçmek yerine Rusya’da Türkçülük akımıyla ilişkiye geçer; Yusuf Akçura aracılığıyla, ilişkisi olduğu Cedid Hareketi’nin ünlü siması İsmail Gaspıralı ile buluşur.
Bir İttihatçı düşmanı olan Mustafa Suphi, Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na katılmasına da karşı çıkar. Ancak savaş başladığında, düşman bir ülkenin vatandaşı olduğu için Çarlık yönetimi tarafından sürgün edilir. Büyük kısmı Urallar’da geçen bu 3 yıllık sürgünlük döneminde, ekmeğini Fransızca ders vererek kazanırken başkaca neler yaptığına dair kendi ifadelerinden başka bir bilgiye sahip değiliz. Bu dönemde Çarlık Rusya’sındaki Müslüman milletlerdeki aydınlar, daha ziyade milliyetler meselesinde özerklikten yana tutumundan ötürü bir köylü partisi olan SR’lere (Devrimci Sosyalistler) yakın duruyorlardı.
1917 Şubat Devrimi merkezî Rus Devleti’ni çökertince, sürgünler de denetimsiz kaldılar. Ancak Mustafa Suphi’yi Ekim Devrimi’nde göremeyiz. Ancak 1918 başlarında Moskova’da toplanan Milliyetler Halk Komiserliği’nde, Müslüman Komiserliği’ne bağlı bir Türk şubesinin kuruluşunda görürüz. Daha sonra “tarihin meçhulleri” arasında yer alacak olan Sultan Galiyev de buradadır.
İçsavaş sırasında esas olarak yerli Müslümanlardan oluşan bir askerî birlikte ve bazı esir Osmanlı askerleriyle Kırım ve Odesa dolaylarında savaşır. Haziran 1918’de Kazan’da Müslüman Komünistleri Konferansı’na katılır. Temmuz’da Moskova’da Müslüman Komiserliği’nde Türkiye sol sosyalistleri toplantısı gerçekleştirilir. Ancak S-R ayaklanmasının patlak vermesi, onlara yakın olarak nitelenen Mustafa Suphi’nin konumunu sarsar. Çıkardığı Yeni Dünya gazetesindeki yazıların “milliyetçi” olduğu iddia edilir.
Mustafa Suphi, Mayıs 1920’de, Ankara’nın bölgedeki uzantılarıyla (İttihatçılarla) desteklediği Müsavat Hükümeti’nin düşürülüp Bakü’nün sovyetleştirilmesinden sonra kente gelir. Eylül başında, Bolşevikler’in Enver Paşa’yı henüz gözden çıkarmadıkları günlerde Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı gerçekleşir. Kongrede Mustafa Suphi’nin yakın ilişki içinde olduğu Sultan Galiyev bulunmamaktadır; muhalif Zeki Velidi Togan ise gizlice bulunduğu Bakü’de Mustafa Suphi’nin evinde kalmaktadır. Ankara ile iyi ilişkiler içinde olmayı hedefleyen Mustafa Suphi’nin, İttihatçılar hakkındaki fikri gözönüne alındığında Enver Paşa’nın varlığı tatsız bir durumdur.
Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi.
Mustafa Suphi, Sovyet yönetimi ile bir dizi görüşmeden sonra, İstanbul ve Anadolu’dan gelen delegelerin de katılımıyla, İttihatçılar tarafından kurulmuş olan “komünist” teşkilatı dağıtarak (ama onların bir kısmını dahil ederek) 10 Eylül 1920’de TKP’nin kuruluşunu gerçekleştirir.
Yine esir askerlerden 1 alay kuran Mustafa Suphi, Anadolu’ya geçerek Ankara’da Millî Mücadele’ye katılma kararı alır. Ankara ile görüşmelerden sonra grup halinde trenle Kars’a geçilir (19 Aralık 1920). Burada Kâzım Karabekir tarafından resmen karşılanırlar.
Ali Fuat Cebesoy Moskova Hâtıraları’nda kendisini ziyaret eden Mustafa Suphi’nin “Anadolu hareketinin içtimaî bir ihtilal olmaktan ziyade, Türk milletinin emperyalist düşmanlara karşı istiklâl ve hürriyetini kurtarmasından başka bir şey olmadığına kani bulunuyoruz. Türkiye’deki bey ve paşaları burjuvazi sınıfından addetmiyoruz. Bilâkis halk kitlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyoruz” dediğini yazar.
Mustafa Suphi, Büyük Millet Meclisi başkanlığına gönderdiği telgrafta “her hususta memleket kanunlarının veregeldiği müsaadeler dahilinde görev yapma” niyetlerini beyan ederek “sizlere katılmakla onur duyacağımızı arzederiz” demektedir. Hükümete yardımcı olmanın dışında bir amaç belirlemeyen bu metin, Ankara’da iç siyasetin alevlenmeye başladığı günlere denk gelmektedir.
1921 Ocak ayı, Ethem Bey’in (Kuvvayı Seyyare), mebuslar dahil olmak üzere Meclis içindeki solun tasfiyesi gibi hadiselere sahne olacaktır. Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gelişinin istenmediği kesindir. Karabekir, Ankara ile irtibatlı olarak Erzurum Valisi Hamit Bey aracılığıyla Mustafa Suphi grubunu Erzurum üzerinden bir şekilde yolcu etmek niyetindedir. Teşkilat-ı Mahsusa ile yakın ilişkisi olan Erzurum valisi Hamit Bey’in planlamasıyla, Mustafa Suphi ve yanındakiler Erzurum’da yapılan gösterilerle bir linç havasında Trabzon’a gönderilir. Burada da yine Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış Yahya Kâhya’nın düzenlediği bir komplo sonucu açık denizde boğdurulurlar (28- 29 Ocak 1921).
“Halkın galeyana gelerek Mustafa Suphi ve arkadaşlarının ‘hudut harici’ edilmesini istediği” ve Ankara’nın da bunu onayladığı, Meclis’te 1 yıl sonraki gizli celsede söylenecektir. Ancak bu kadar gözönünde cereyan eden toplu cinayetin herhangi bir soruşturmaya uğramaması; cinayetin uygulayıcısı olan kayıkçılar kahyası Yahya’nın “bilinmeyen kişilerce” öldürülmesi; ardından bu defa Topal Osman’ın öldürülmesine kadar uzanan cinayetler; “derin devlet”in görev başında olduğunu göstermektedir.
Mustafa Suphi ve arkadaşları katledilirken, Millî Meşrutiyet Fırkası dönemindeki çalışma arkadaşları Ankara’da önemli mevkilerdedir. Parti başkanı Ahmet Ferit Tek Maliye Bakanı’dır, partinin ideologu Yusuf Akçura, Hariciye’dedir…
Hakkında kapsamlı bir kitap (Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, 1997) yazmış olan Yavuz Aslan, “vatansever, yurtsever” bir Mustafa Suphi ile karşı karşıya olduğumuzu belirtir.
1912-1921
Mustafa Suphi’nin broşürü ve Yeşil Hoca’nın tarihî notu”: ‘Güya bu adam Bolşevik imiş’
Mustafa Suphi’nin 1328’de (1912) yazdığı ve İstanbul’da Ahmet İhsan ve Şürekası Matbaacılık Osmanlı Şirketi’nce basılan Vazife-i Temdin (Medenileştirme Görevi) adlı kitapçık. Eser, “Darülmuallimîn İktisad Muallimi” Mustafa Suphi tarafından “Kardaşım Osman Bey’e” yazılarak imzalanmış. Çerçeve içerisinde “Trablusgarp İçün-Fikr-i Muhaceret ve İsti’mâr-İsti’mârın Felsefesi, Vazife-i Temdîn-İsti’mârın Usûlü” yazılı.
Eseri elinde bulunduran ise, üzerindeki mühürden anlaşıldığı üzere Esbak Erzurum Mebusu Yeşilzade Mehmed Salih (Yeşil Hoca). 1. Büyük Millet Meclisi Erzurum Milletvekili Yeşilzade Mehmed Salih Efendi, döneminin önde gelen mutasavvıf, siyaset adamı, milletvekili ve araştırmacılarındandı. Daha sonra 2. TBMM’ye alınmayan ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Mehmed Salih’in, bu kitapçığın üzerine ve belli ki Mustafa Suphi’nin katlinden hemen sonra yazdığı not da çok ilginç:
“1337’de [1921], bu eserin müellifi Mustafa Suphi’yi 4 [14] arkadaşıyla Trabzon’da Yahya Kâhya eliyle denize atıp boğdurdular? Güya bu adam Bolşevik olmuş imiş? Tafsilatı, Şark Orduları Kumandanı Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum Mebusu Raif Hoca’dan öğrenilmeli”.
Şubat 1921’de başlayan Londra Konferansı’nda savaş halinde olunduğu için ilginç bir protokol izlendi. Türkiye, Ermenistan ve Yunanistan heyetleri, İtilâf Devletleri temsilcileriyle ayrı ayrı görüştüler. İstanbul Hükümeti’nin temsilcileri söze neredeyse hiç karışmadı. TBMM’yi temsil eden Bekir Sami Bey ise, dönüşünde çok sert eleştirilere uğradı; ancak birçok konuda Ankara’nın önünü açmış oldu.
Mondros Bırakışması’yla başlayan süreçte Türkiye’ye gayet sert davranan İtilâf Devletleri, 1920’nin sonlarına doğru politika değişikliğine gittiler. Bunun birçok nedeni vardır.
Osmanlı Devleti’nin 10 Ağustos 1920’de imzalamış olduğu Sèvres Antlaşması’nı İstanbul’daki hükümetle yürürlüğe koymak mümkün değildi. Ahmet Tevfik Paşa başkanlığındaki Osmanlı Hükümeti, sözünü İstanbul dışında geçiremediği gibi; maddî açıdan da bir Fransız-İngiliz ortak kuruluşu olan Osmanlı Bankası’nın vereceği borçlara muhtaçtı. Ankara Hükümeti ise arasının görece iyi olduğu Bolşevik Rusya’yla ilişkilerini artık resmî bir ikili antlaşmayla somutlaştırmak üzere temsilcilerini Moskova’ya yollamıştı. Böylesi bir antlaşmanın Ankara üzerindeki Bolşevik etkisini ve Anadolu’da komünizm sempatisini artırma olasılığı Güney Kafkasya’dan ümidi kesmek üzere olan Büyük Britanya’yı tedirgin ediyordu.
Fransız kamuoyu ise Güneydoğu Anadolu’da verilen kayıplardan şikâyetçiydi; çocuklarının terhis edilmesini istiyorlardı. Fransız Parlamentosu da askerî harcamalar için ek bütçe ayırmaya hiç istekli değildi. #tarih’in 78. sayısında da (Aralık 2020) gördüğümüz gibi, İtilâf Devletleri’yle Yunanistan’ın arası, Venizelos’un döneminde olduğu kadar iyi değildi.
Bütün bu nedenler, Londra ve Paris’te Sèvres Antlaşması’nın uluslararası bir konferansta Türkiye lehine gözden geçirilmesi ve Ankara Hükümeti’nin de görüşüne yer verilmesi gerektiği fikrinin yeşermesine yolaçtı. Bu, Ankara’daki hükümetin resmen tanınması anlamına gelmiyordu. Ancak Ankara’nın oluru olmadan Türkiye’ye ilişkin karar alınamayacağının kabulü demekti. Ayrıca bir Fransız yetkili, “Ankara’dakilere haydut diyoruz ama, bunlar bizim ülkemizde yaşansaydı kahraman derdik” diyerek, TBMM’nin temsil ettiklerinin pek güzel anlaşılmış olduğunu dile getirmişti.
Ankara Hükümeti’nin ilk Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey.
Britanyalılarla Fransızlar arasındaki diplomatik yazışmalar da İtilâf Devletleri’nin aynı anlayış doğrultusunda Sèvres Antlaşması’nın toprağa ilişkin bütün maddelerini tartışmaya açık tuttuklarını gösteriyor. Yani Anadolu’nun ve Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılabileceğine ilişkin bir görüş, daha 1920 sonlarında İtilâf başkentlerinde dile getiriliyordu.
Ancak, 1921 Şubat’ında toplanması kararlaştırılan konferansa davet aşamasında kriz yaşandı. Ankara Hükümeti resmen davet edilmemiş, Osmanlı heyetinde Ankara temsilcilerine de yer verilmesi istenmişti. TBMM, Türkiye’yi ancak kendisinin temsil edebileceğini; Sèvres Antlaşması’nı imzalayan bir hükümetin temsilcileriyle aynı heyette bulunamayacaklarını, Mustafa Kemal Paşa’nın 30 Ocak 1921 tarihli resmî tebliğiyle bütün dünyaya duyurdu. Daha önce de gördüğümüz gibi Mustafa Kemal Paşa, aynı günlerde Sultan Vahdettin’in TBMM’yi tanımasını ve İstanbul’daki hükümeti dağıtmasını istemişti (bkz. #tarih, sayı 79). Bunların hiçbiri gerçekleşmedi ama, İtalya’nın araya girmesiyle ayrı bir Ankara heyetinin Londra Konferansı’na katılması sağlandı. Böylece Ankara Hükümeti’nde Hariciye Vekili olan Bekir Sami (Kunduh) Bey başkanlığındaki Anadolu heyeti, 13 Şubat’ta Antalya’dan hareket ederek Londra’nın yolunu tuttu.
Londra Konferansı’nda savaş halinde olunduğu için ilginç bir protokol izlendi. Türkiye, Ermenistan ve Yunanistan heyetleri, İtilâf Devletleri temsilcileriyle ayrı ayrı görüştüler. Öte yandan, İstanbul Hükümeti’nin temsilcileri söze neredeyse hiç karışmadılar. Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa, hem fazla seçeneği olmadığından hem de sorumluluk almaktan kaçındığından, sözü çoğu zaman Bekir Sami Bey’e bıraktı.
Bekir Sami Bey ise gayet ilginç bir performans sergiledi. Ankara’dan yola çıkmadan önce TBMM’den ve Londra’dayken Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı direktifleri uygulamayan Bekir Sami Bey’in bu performansını, daha sonra TBMM tarafından hırpalanması ve Hariciye Vekilliği’nden istifası ışığında değerlendirmek doğru olmaz. Özetle, Bekir Sami Bey iki konuda Misâk-ı Millî anlayışının dışına çıkmıştır. Önce Batı Anadolu ve Doğu Trakya’daki nüfus oranlarını saptayacak tarafsız bir heyetin, buraları Yunan ordusu tarafından boşaltılmadan işe koyulmasını kabul etmişti. Sonra, Fransızlar ve İtalyanlarla TBMM’nin kabul etmesi imkansız anlaşmalar yapmıştı. Bu ülkelere bazı ekonomik ayrıcalıklar verilmesini kabul etmiş, Fransa’nın TBMM’nin yönetimine geçmesini kabul edeceği topraklarda cemaatler arası barışı sağlayacak bir jandarma gücü bulundurmasına ses çıkarmamıştı. İngilizlere de Ankara Hükümeti’nin elinde esir bulunan Britanyalılarla, Malta’da tutulan Türk esirlerinin karşılıklı serbest bırakılması fikrine yatkın olduğunu söylemişti.
Ankara heyeti Londra’da Bekir Sami (Kunduh) Bey’in başında olduğu Ankara heyeti, Londra Konferansı sırasında Fransız delegelerle… (Soldan sağa, oturanlar) Bekir Sami (Kunduh), Fransız bir delege, Zekai (Apaydın), (ayaktakiler) Hüsrev (Gerede) ve bir başka Fransız delege…
Mayıs ortalarında Ankara’ya dönen Bekir Sami Bey, bu davranışı nedeniyle TBMM’de sert eleştirilere maruz kaldı. Ancak Londra’da yaptıkları, birçok konuda Ankara’nın önünü açmış oldu. İtilâf Devletleri, Ankara’nın o günlerde Atina’ya oranla barışa daha yatkın olduğunu anlamış oldu. Ayrıca nüfus sayımına olumlu yanıt vererek, haklılığından emin olduğunu gösterdi. Esir değiş-tokuşu ise güçlü bir iyiniyet gösterisiydi. Nitekim Birleşik Krallık yetkilileri Nisan sonunda Malta’daki Türkleri serbest bırakacaktı.
Asıl önemli kazanım, Fransa ve İtalya’yla yapılan, TBMM’nin haklı olarak kabul etmeyeceği anlaşmalardı. Geçerlik kazanmadılarsa da bu anlaşmalar bu iki ülkenin Ankara’yı ilk kez meşrû bir muhatap olarak görüp, işi anlaşma imzalamaya kadar götürebileceklerini ispatlamıştı. Devamı da kısa sürede geldi. İtalyanlar, Haziran başında Antalya’yı boşalttılar. 9 Haziran’da ise, 20 Ekim 1921’de imzalanacak Ankara Antlaşması’nın Fransız mimarı Franklin Bouillon Ankara’ya geldi.
Sonuç olarak, Londra Konferansı’nın Anadolu Savaşı’na son verme konusunda başarısız olduğunu biliyoruz. Ancak aynı konferansın, Sèvres Antlaşması’nın adının bile anılmayacağı bir süreci başlattığını da kabul etmek gerekir.
Resmî tarihimizde “1921 Anayasası” olarak adlandırılan Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu, 1919-1923 arasındaki her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görülmesi anlayışıyla değerlendirilmiştir. Kurucu bir metin yani bir anayasa, devleti tarif eder; ona bir tanım verir. Oysa burada herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi, yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur.
Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bazılarının cumhuriyet yönetimini istedikleri, 1919 Temmuz’undan beri biliniyordu. Ancak cumhuriyet tartışmaları İstanbul’daki mutlakiyet yönetimiyle mücadele sırasında arka planda kalmış, TBMM’nin kurulmasından sonra ise zaman zaman alevlenmekle birlikte, gündemi bütünüyle işgal eden bir sorun olmamıştı. Ama 1923 yazında, 2. TBMM için yapılan seçimler sırasında bu, gündemdeki en önemli konulardan biri haline geldi. Yeni Meclis’in yeni bir anayasa yapacağına, bu anayasanın da bir cumhuriyet anayasası olacağına ilişkin yorumlarda bulunan birçok makale gazete sütunlarını kaplamıştı. Söylentiler o kadar yoğunlaşmıştı ki, Avusturyalı bir gazeteci Eylül sonlarında Türkiye’ye gelmiş, Mustafa Kemal Paşa’yla bir bölümü yerli gazetelerde de çıkacak olan bir söyleşi yapmış ve cumhuriyet beklentilerinin ne kadar gerçekçi olduğunu sormuştu. Mustafa Kemal Paşa, bu soruyu ilginç bir biçimde yanıtladı. Önce Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini okudu, sonra da bu maddelerin zaten adı henüz konmamış bir cumhuriyet anlamına geldiğini söyledi.
Şekl-i hükümet cumhuriyettir Cumhuriyet geldi geliyor tartışmaları 29 Ekim 1923’te nihayete ermiş, 30 Ekim 1923 tarihli Açık Söz gazetesi haberi “Büyük Millet Meclisi şekl-i hükümetimizin cumhuriyet olarak ilanına karar verdi” diye duyurmuştu.
Mustafa Kemal’in Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’na ilişkin bu yorumunun bütünüyle yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Ne de olsa saltanat kurumu neredeyse bir yıldır yoktu ve bunu sağlayan kararı eleştirmek de Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda 15 Nisan 1923’te yapılan değişikliğin ardından suç olmuştu. Aynı değişiklik, TBMM’nin varlığını eleştirmeyi de yasaklamıştı. Yani TBMM, ilk kurulduğu zamanlarda kabul edildiği gibi geçici değil, kalıcı bir kurumdu artık. Kısacası, Türkiye’nin meşrûtî monarşiyle yönetilmeyeceği kesinleşmişti. Gerçi bazı çevrelerde Halife’nin devlet başkanı olacağına dair beklentiler olduğu gibi, sanki bu beklenti yasallaşmış gibi davrananlar da görülüyordu; ama bu durumu yasallaştırması beklenen anayasa değişikliğinden henüz haber yoktu.
Mustafa Kemal Paşa’nın sözkonusu yorumunun ancak bu koşullarda doğru olabileceğini de unutmamamız gerekir. Yani Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nu, TBMM’de kabul edildiği tarih olan 20 Ocak 1921’den Saltanat’ın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 tarihine kadar böyle yorumlayabilmek mümkün olamazdı. Ancak hem 1923’te cumhuriyetin ilanı Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle gerçekleştiği için hem de cumhuriyetin 1924’te yapılan ilk Anayasası’nın adına “Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu” dendiği için, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu resmî tarihimizde yeni bir devlet yaratan “1921 Anayasası” olup çıkmıştır.
Milletin büyük meclisi Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edildiği 20 Ocak 1921’den 9 gün önce TBMM balkonunda milletvekilleriyle birlikte.
Gerçi Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu daha kabul edilir edilmez, bunu cumhuriyete doğru gidişte önemli bir adım olarak görenler de olmuştu. Örneğin Erzurum Mebusu “Hoca” Raif (Dinç) Efendi, seçim bölgesine dönmüş ve tehlikede olduklarına inandığı Saltanat ve Hilâfet’i korumak üzere Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’ni kurmuştu. Eski milletvekillerinden Lütfi Fikri Bey ise 1921’de Sultan Vahdettin’e Osmanlı tahtını kurtarabilmek için bir an önce tahttan feragat etmesini tavsiye etmişti.
Raif Efendi gibi cumhuriyet karşıtı olan Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş ve Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun cumhuriyete gidiş anlamına gelip gelmediğini sormuştur. Mustafa Kemal Paşa, 20 Temmuz 1921 tarihli cevabında, “Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Efendi’nin saltanat şeklinin cumhuriyetçiliğe kalbi mahsus olduğu hakkındaki fikri vehimdir” der. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’ya yazdığı 28 Ocak 1921 tarihli telgrafında Sultan Vahdettin’i İstanbul’daki hükümeti dağıtarak TBMM’yi resmen tanımaya davet etmiş; iki gün sonraki bir telgrafında ise Kanun-ı Esâsî’nin Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun içeriği ile çelişik olmayan bütün hükümlerinin eskisi gibi yürürlükte olduğunu söylemişti.
Bu noktada Mustafa Kemal Paşa’nın –Nutuk’ta da defalarca söylediği gibi- amacını sakladığını, cumhuriyet ilan etme arzusunun o tarihlerde açık edilmesinin kendisi için zarar getirebileceğinin farkında olduğunu görüyoruz. Ayrıca bu amaca ulaşabilmek için daha birçok sınavdan geçmesi gerektiğini de biliyordu (Bunlar Millî Mücadele tarihimizin yazılmasında gözardı ediliyor ve yakın tarihimizin bu evresi hâlâ Mustafa Kemal Paşa’nın amacına ulaşması biçiminde yazılıyor. Bu yaklaşım tarzı ise erekselcilik (teleoloji) dediğimiz bir zaaf türü. Yani Millî Mücadele tarihlerimiz, 1919 ila 1923 arasında yer alan her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görüldüğü anlatılar biçiminde yazılıyor. Ben bir tür resmî tarih özeti olan Nutuk’un bu zaafın ortaya çıkmasında çok önemli bir belirleyici olduğu kanısındayım).
1. TBMM, birçok metinde “kurucu” bir meclis olarak ele alınır. İlginç olan şu ki, Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu Meclis için yaptığı çağrıyı kaleme alırken bu sıfatı kullanmış; ama bunun birçok kişiyi irkilteceği fikrini ileri süren bazı mücadele arkadaşlarının uyarıları üzerine bunu son çağrı metnine koymamıştır. Bilindiği gibi kurucu meclis, yeni bir anayasa yapan, yeni bir devlet oluşturan bir meclistir. Bu işlevini yerine getirdiğinde de dağılır. TBMM’nin kuruluşunda ise böyle bir amaç yoktur. Amaç vatanı, Saltanat’ı, Hilâfet’i yabancıların elinden kurtarmaktır. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da bu amacı dile getirerek, amaca ulaşıldığında TBMM’ye gerek kalmayacağını ima eder. Ancak daha sonra TBMM yeni bir devletin temelini oluşturma yoluna girdiği için, anayasa hukukçularımız da 1. TBMM’de “kurucu” meclis özelliği saptayıverir. Bu olağanüstü fiilî durum anayasal bir durum olarak yani devrim olarak görülür. Daha kuramsal bir biçimde söyleyecek olursak, Nisan 1920’deki gelişmeler 1923 sonrasının öncesi biçiminde yorumlanarak yazılmıştır.
Ankara’da ortaya çıkan fiilî durum, Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti tarafından kanundışı görülmüş ve Ankara’daki oluşumun başını çeken birçok kişi ölüm cezasına çarptırılmıştı. Ankara’dakilerin çok büyük bir çoğunluğu ise kendileriyle İstanbul’daki yönetim arasındaki anlaşmazlığı, açık düşmanlık olarak görmüyordu. Ankara’dakilerin derdi meşrûtî monarşiyle değil, yeni bir Abdülhamit olmak isteyen Sultan Vahdettin’le, yani mutlakiyetleydi. Saray’ın 1909 anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan meclis üstünlüğü ilkesine sadık kalmasını istiyorlardı. Başarıya ulaşıldığında da gene meşrûtî monarşiye kavuşulacak; ancak Sultan Vahdettin büyük olasılıkla tahttan indirilecek ve yerine veliahtı geçebilecekti.
Türkiye’de 1920-1923 arasında bir devrim yaşanmıştır. Ancak hemen 1920’de bir devrim görmeye çalışmamak gerekir. Peki devrimsel durum ne zaman ortaya çıkmıştır? Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’ndan itibaren Ankara’da bir devrimden sözedebilir miyiz? Birçok anayasa hukukçumuz sözkonusu kanunu “1921 Anayasası” olarak adlandırdıklarına göre, sadece bir devrim değil yeni bir de devlet görüyor. Bu ne kadar doğrudur, şimdi de ona bakalım ve Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturyalı gazeteciye okuduğu maddeleri görelim:
Madde 1 – Hakimiyet bilâ kayıt ve şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.
Madde 2 – İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder.
Madde 3 – Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır.
Bu maddelerde, TBMM’nin daha önce karara bağlamış olduğu yönetim biçimi ile yasama ve yürütmenin birliği ve İstanbul’da herhangi bir yönetimin varlığını kabul etmeme ilkeleri dışında bir yenilik yoktur. Bu yenilikler ise TBMM’nin Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda söylenen geçici olma özelliğinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bu üç maddede yenilik olarak kabul edilebilecek ögeler, egemenliğin ulusa ait olmasında kayıt ve şart tanınmaması ve “Türkiye Devleti” teriminin kullanılmasındadır.
“Bilâ kayıt ve şart”, “Meclis’in işine kimse karışamaz” anlamında alınması nedeniyle sanki Saltanat’ı dışlayan bir nitelemeymiş gibi gözükse de, gerçekte pek anlamlı olmayan bir ibaredir. Zira 1909 değişiklikleriyle ortaya çıkan haliyle Kanun-ı Esâsî son sözü Meclis-i Mebûsân’ın söyleyeceğini, yani milletvekillerinin iradesinin kanun olacağını öngörmüştü. Şöyle de söyleyebiliriz: Kayıtlı-şartlı ulusal egemenlik zaten olamaz.
“Türkiye Devleti” teriminin ise o güne kadar resmî metinlerde hiç kullanılmamış olduğu doğrudur. Bir tek, Ahd-ı Millî metninde (28-29 Ocak 1920) “Türkiye barışı” diye bir terim kullanıldığı görülmüştü. Ancak “Türkiye Devleti” terimi, o günlerde zaten ortaya çıkmış olan fiilî bir durumu anlatır; zira artık Osmanlı Devleti diye bir siyasal oluşum yoktur. TBMM, az-çok belirlenmiş bir coğrafya üzerinde egemenlik haklarını tümüyle kullanabilecek bir “Türkiye” için mücadele etmekteydi.
Öte yandan kurucu bir metin, devleti tarif eder. 3. Madde’de ise herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda meşrûtî monarşiyi dışlayan herhangi bir kayıt göremeyiz. Böyle bir şey görmek, o günlerde siyasal niyet okumaktı, bugün ise erekselcilik yapmaktır.