Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Mustafa Kemal’in gerçek doğum tarihi: 4 Ocak 1879

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğum tarihi, yıllardır 1881 olarak biliniyor, yazılıyor. Oysa ki bugün Şişli’deki Atatürk Evi’nde bulunan tarihî belge, O’nun doğumunun, bilinenden 2 sene önce olduğunu resmen kanıtlıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu, son kitabında konuyu bütün yönleriyle anlatıyor…

    Soyadı kanununun yürür­lüğe girmesiyle Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal, doğduğu yıl ve doğum­gününü hiçbir zaman mesele etmedi. Zira hem çok önem­li ve yoğun bir gündemi vardı hem de insanların onun şahsı için ayrı ve özel bir günü an­masını, kutlamasını istemedi.

    “İlkokul sıralarından baş­layarak ders kitaplarındaki Atatürk’ün nüfus hüviyet cüz­danının kimlik sayfasını ve fotoğrafını hatırlarız, 1934’te Soyadı Yasası çıktıktan sonra düzenlenmiş. Bu belgede: “Ba­bası Ali Rıza, annesi Zübeyde, doğum yeri Selânik, doğum ta­rihi 1881”dir.

    Oysa 1930’lara kadar Ata­türk’ün doğum tarihi kitaplar­da, pullarda 1880’dir.

    image-456
    Mustafa Kemal’in nüfus cüzdanı Mustafa Kemal’in TBMM Reisi ve Başkomutan olduğu dönemde Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanında doğum tarihi Hicri 1296’dır (Miladi 1879).
    image-457
    Yeni harflerle çevirisi 1 Ekim 1922’de düzenlenen nüfus cüzdanının yeni harflerle çevirisi. Belgenin aslı Şişli’deki Atatürk Müzesi’nde bulunuyor.

    Yaşamöyküsünü yazan­lar Atatürk’ün doğum tari­hi üzerinde durmaz, 1881 der geçerler. Yabancı kaynaklarda da doğum tarihi 1879, 1880 ve 1881 olarak verilmiştir. Tür­kiye’de “duraksamasız” neden 1881’dir? Ay-gün niye yazıl­maz? Kimi anılarda doğum gününün kendisine soruldu­ğu; bunu açıklamasının doğru olmayacağını, bir de doğum günü kutlamasına kalkışılaca­ğını, bunu istemediğini belirt­miş. “Benim için 19 Mayıs’ta doğmuştur deyiniz!” demiş!

    Ölümü üzerinden 82 yıl geçtikten sonra doğum tari­hini düzeltmenin bir yararı olmasa da ulus olarak Ata­türk’ün yaşamöyküsünü do­ğum tarihinden başlayarak doğru bilmemiz gerekir. Kendi okul yaşamımızda, sınıf mü­messilliğine, saygın, çalışkan veya yaşça büyük bir arka­daş seçilirdi. Atatürk de Harp Okulu’na girdiği gün fiziği ve olgun tavrıyla kısım subayının dikkatini çekmiş, çavuş ya­pılmıştı. Enver Paşa, Musta­fa Kemal’den iki yaş küçüktü ama 1899’da Harbiye’den me­zun olup mülazım (teğmen) rütbesiyle Erkân-ı Harp sını­fına geçerken Mustafa Kemal Harbiye’ye yeni kaydolmuştu.

    image-459
    Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı 1934’te Soyadı Yasası yürürlüğe girince Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal’e TBMM tarafından özel kanunla Atatürk soyadı verildi ve yeni Türk harfleriyle T.C. Nüfus Hüviyet Cüzdanı düzenlendi. Doğum tarihi ilk kez bu belgede 1881 olarak yazıldı.

    Tanıtacağımız Atatürk’ün özgün nüfus belgesi: “Dev­let-i Aliyye-i Osmaniye Tez­kiresi” olup Şişli’deki Atatürk Müzesi’ndedir. Merak eden­ler görebilir. 18 Ekim 1922 (18 Teşrinievvel 338) tarihinde – saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce– Ankara Nüfus Müdürlüğü’nce düzenlenmiş­tir. Mühürlü imzalıdır. “Millet Meclisi Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal”i Osmanlı uy­ruğu göstermektedir. Yukarı­sında Padişah Mehmed Va­hideddin bin Abdülmecid’in tuğrası, bunun sol açığında “Maliye Nezareti Evrak-ı Nak­diye ve Levazımat Müdüriye­ti” mührü basılıdır. Sağ yuka­rısına iki damga pulu yapıştı­rılmıştır. Aşağıda da soldaki mühürde “Nezaret-i Umur-ı Dahiliye” okunur. Belgenin son satırları: “Bâlâda [yuka­rıda] isim ve şöhreti ve hal ve sıfatı muharrer [yazılı] olan Gazi Mustafa Kemal Hazret­leri Devlet-i Aliyyenin tâbi­yetini haiz [taşımakta] olup” yazılıdır. Kimlik bilgileri sü­tununda: “Müşir Gazi Mus­tafa Kemal Paşa Hazretleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Reisi ve Başkumandan, mü­cerred [bekâr]”, Doğum tarihi, “Sene-i Hicrî 1296 Bin iki yüz doksan altı” yazılıdır.

    image-460
    Mustafa Kemal’in Selanik’te doğduğu Pembe Ev.

    Bu Hicrî 1296 tarihi, mi­ladi takvime göre 26 Aralık 1878’de başlamış, 15 Aralık 1879’da sona ermiştir. Şu hal­de Atatürk’ün doğum günü 26 Aralık 1878-15 Aralık 1879 arasındadır. Zübeyde Hanım da “Mustafa’yı Erbain soğuk­larında, 23 Aralık’ta doğur­dum” dediğine göre sorun çö­zülüyor: O yılın Erbain soğuk­ları 22 Aralık 1878-31 Ocak 1879 arasında; Rumi 23 Ara­lık da 4 Ocak 1879’u karşılar. Bu, Atatürk’ün kesin doğum tarihidir. Öldüğü 10 Kasım 1938’de 60 yaşını tamamlama­sına iki ay kaldığı saptanır…”

    image-461
    Mustafa Kemal’in doğum tarihi, 1930’lara kadar pek çok kitap ve pulda 1880 olarak geçiyordu.

    Osmanlı devrinde, bugün nüfus kağıdı veya kimlik bel­gesi dediğimiz evraka “kafa kağıdı” denirdi. Bunun nedeni, büyük bir yaprak olan belge­nin katlanarak fesin iç kayı­şının içine konmasıdır. Tabii burada ezilir, silinir, terle be­raber lime lime olurdu.

    Tarihin bir cilvesi, Mus­tafa Kemal’in burada sundu­ğumuz orijinal nüfus belgesi, Padişah Vahideddin imzalıdır ve 1922 tarihlidir Belgede tuğ­rası bulunan Padişah, Mustafa Kemal’in ilgili belgesini imza­ladıktan 15-20 sonra ülkeden kaçacaktır!

    Atatürk “19 Mayıs benim doğum günümdür” demiştir. Mustafa Kemal’in gerçek do­ğum tarihi 4 Ocak 1879’dur; ama bizim için, milletimizin yeniden doğduğu tarih olan 19 Mayıs 1919’dur!

    image-462

    Nutuk’un 1934 baskısında doğum yılı 1880…

    Nutuk’un “Vesikalar” bölümünde verilen 144 numaralı belge, gazeteci Velit Ebüzziya Bey’in 13 Ekim 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla sorduğu sorularla, bu sorulara Paşa’nın, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey aracılığıyla verdiği yanıtları içerir. Sorulan 21 soru arasında “17” nu­maralı soruda, Mustafa Kemal Paşa’dan kısa bir özgeçmişi­ni vermesi istenmiştir. Bu soruya verilmiş olan yanıtın ilk cümlesi, “Rûmî 1296 târîhinde Selânik’de tevellüd ederek …” sözcükleriyle başlar (cilt II, s. 146). Nutuk’un 1934’teki ilk Latin harfli baskısında ise, “Rumî 1296 (Milâdî 1880) tari­hinde” denmiştir (cilt III, s. 171). Sözkonusu yanıt, Tasvîr-i efkâr gazetesinin 18 Ekim 1919 tarihli nüshasında “Mustafa Kemal Paşa ile telgrafla bir mülâkât” başlığıyla yayımlanan yanıtlar arasında yer almaz.

    Ahmet Kuyaş

    image-463
  • Savaş henüz bitmeden cumhuriyet fikri doğmuştu

    1919’un ikinci yarısından itibaren, Millî Mücadele’nin siyasi ve idari yapısında gerçekleşen değişiklikler TBMM açıldıktan sonra da devam etmiş, Mustafa Kemal’in cumhuriyet fikri ve devrimci emelleri kendini göstermeye başlamıştı. 10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu’ndan Halk Fırkası’na doğru uzanan sürecin kilometre taşları…

    Mustafa Kemal Paşa, son Osmanlı Mec­lis-i Mebusanı’na seçilen Anadolu ve Rume­li Müdafaa-i Hukuk Cemiye­ti (ARMHC) mensuplarının Meclis’te bir grup kurmala­rını, bu gruba da “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını verme­lerini istemişti. Bu istek, Pa­şa’nın 1919 sonlarında yapılan seçimler sırasında ve Mec­lis’in açıldığı günlerde ARMH­C’ni bir siyasal parti gibi gör­mek istediğini, bu cemiyete en azından Kuvâ-yı Milliyye’nin siyasal kanadı gözüyle bakma eğiliminde olduğunu gösterir.

    Ancak ARMHC mensubu milletvekilleri çeşitli nedenlerle bu adı benimsememişler, Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in Meclis’i açış nutkunda geçen “felâh-ı va­tan” adını almışlardı. Bu geliş­menin Mustafa Kemal Paşa’nın hoşuna gitmediği aşikardır. An­cak, yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) okuduğu Nutuk’ta gördüğümüz gibi sert bir tepki de vermemiş­tir. Zaten daha seçim dönemin­de bile sözkonusu Meclis’in pek uzun ömürlü olamayacağına, er veya geç Anadolu’da bir mec­lis açmak zorunda kalınacağına inanan Paşa, o sıralarda bu geliş­meyi o kadar önemsememişti.

    Öte yandan, bu durumun Mustafa Kemal Paşa’ya daha Erzurum Kongresi günlerinden beri farkında olduğu bir şeyi; ARMHC’nin ülkenin savunul­ması ve kapitülasyonların kal­dırılması, yani Ahd-ı Millî’nin (daha sonra, Misâk-ı Millî) yaşa­ma geçirilmesi dışında herhan­gi bir politikası olmayan, birçok konuda çok farklı fikir ve eği­limleri olan kişilerden meydana geldiğini bir kez daha gösterdiği kesindir. Ancak, o dönemde ya­pabileceği fazla bir şey de yoktu. Siyasal bir program temelinde insan ayıklamaya koyulamaz ve asıl önemlisi, siyasal parti biçi­minde bir örgütlenmeye gide­rek kamuoyunda bölünmeye yol açamazdı. ARMHC’nin Sultan ve Hürriyet ve İtilâf Partisi dı­şında neredeyse herkesçe kabul gören siyasal meşruluğundan yararlanmayı sürdürmesi gere­kiyordu. Gerçi bir hata yapacak ve Britanyalıların İstanbul’u bas­maları üzerine Ankara’da top­lanmaya çağırdığı meclis için “kurucu meclis” deyimini kulla­narak devrimci emellerini açığa vuracak; ama yakın çevresindeki bazılarının kendisini ikaz etmesi üzerine nihaî çağrı metninden “kurucu” sıfatını çıkaracaktı.

    Her siyasi görüşten mebus İlk mecliste her fikirden milletvekili vardı. Hocalar, dervişler, askerler ve memurlar… 1922’de orduların başarısı için yapılan duada, Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Mustafa Kemal Paşa yanyana.

    Mustafa Kemal Paşa, bu yaklaşımını TBMM açıldıktan sonra da sürdürmüş, TBMM’ni ARMHC’nin genel kongresi gibi gördüğünü gösteren bazı metin­ler kaleme almıştır; ama artık durum çok farklıydı. ARMHC, parlamenter olmayan, yani her­hangi bir partiyle en azından resmî bir ilişkisi olmayan Ba­kanların yönettiği bir ülkenin meclisindeki bir parti, grup ya da oluşum değildi. TBMM’ne nere­deyse tümüyle hakim olması ne­deniyle; ülkenin Ermeni, Fransız ve Yunanlıların işgalinde olma­yan yörelerini yöneten bir yürüt­me organına dönüşmüştü ve bu haliyle iktisadi, toplumsal, kültü­rel, eğitsel, diplomatik ve askerî politika üretmek zorundaydı. Nitekim, bazılarının adlarında “grup” sözcüğünün de bulundu­ğu gruplaşmalar hemen başladı. Ancak 1920’de Mustafa Kemal Paşa, ileride gerçekleştirmeyi planladığı siyasal devrimde te­mel olarak kullanacağı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na (bkz. #ta­rih, sayı 79) odaklanmıştı; bu ne­denle kendi fikirleri çevresinde bir grup oluşturmaya çalışmadı.

    20 Ocak 1921’de kabul edi­lecek olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu görüşmeleri sırasında TBMM’ndeki hava bir hayli de­ğişti. Mustafa Kemal Paşa’nın yeni bir devlet, bir cumhuri­yet kurmak niyetinde olduğuna ilişkin tedirginlikler belirmişti. Kanun kabul edildikten sonra ise hem Anadolu’da hem de İs­tanbul’da, Ankara’daki yöneti­min cumhuriyete doğru gittiğine ilişkin olumlu ve olumsuz imalar ve söylentiler iyice yaygınlaştı. Bunun üzerine de TBMM’nde yeni ve belirli bir konuda uygu­lanacak politikalar konusundaki görüş ayrılıklarının çok ötesi­ne giden, ülkedeki rejimin Millî Mücadele’nin başarıya ulaşma­sından sonra alacağı biçime iliş­kin bir kutuplaşma ortaya çıktı. Bu durum ise, Mustafa Kemal Paşa’yı “Anadolu ve Rumeli Mü­dafaa-i Hukuk Grubu”nu kurma­ya itti, zira Paşa’nın hem kendi görüşleri doğrultusunda bir si­yasal parti disipliniyle davra­nacak hem de bazı politikaların benimsenmesi veya bazı kanun­ların çıkarılması öncesinde ku­lis yaparak çoğunluk sağlamaya çalışacak, güvendiği bireylerden oluşmuş bir gruba ihtiyacı vardı.

    10 Mayıs 1921’de kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu, bekle­nebileceği gibi TBMM’nde epey gürültü kopardı. Zira grupta yer almayan birçok milletvekili hak­lı olarak kendilerini ARMHC üyesi olarak görüyor ve bu yeni kurulan grubun Cemiyet’in adını tekeline almasına karşı çıkıyor­lardı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’ya açıkça muhalefet eden­ler de 1922’nin Temmuz ayında kendi gruplarını kurduklarında buna “İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vereceklerdi.

    Anadolu ve Rumeli Müda­faa-i Hukuk Grubu’nun kurul­ması, siyasal tarihimizde iki açı­dan çok önemlidir. Bunların ilki, grubun kurulmasında en önemli etken olan ve yukarıda anlatı­lan kutuplaşmanın somut bir dışavurumu olmasında görülür. Nitekim grubun amaçları ara­sında, Ankara’da çıkan Yeni Gün gazetesinin matbaasında ertesi yıl basılacak olan içtüzüğünde de görülen şu ifade yer alıyordu: “Grup [Misak-ı Millî esâsâtı dâi­resinde memleketin tamâmiye­tini ve milletin istiklâlini temîn edecek sulh ve müsâlemetin] istihsâline çalışmakla beraber devletin ve milletin teşkilâtı­nı Teşkilat-ı Esâsiyye Kanunu dâiresinde şimdiden peyderpey tesbît ve izhâra çalışacaktır”. Bu­rada görüldüğü gibi devlet şek­line ilişkin herhangi bir somut gönderme yoktur. Ancak cümle, tıpkı Teşkilât-ı Esâsiyye Kanu­nu’nun metni gibi, farklı yorum­lara yol açabilecek niteliktedir.

    Milletin büyük meclisi Meclis komisyonları için yapılan seçimlerde ilk devre milletvekillerinden Neşet (İstanbul), Hacim Muhittin (Karesi) ve Abdülhalim (Konya) beyler oy verirken görülüyor.

    Anadolu ve Rumeli Müdafa­a-i Hukuk Grubu’nun kurulma­sının siyasal açıdan ikinci önemi ise partileşme konusunda görü­lür. Şöyle ki, Millî Mücadele tari­hi -tabii birçok ayrılık ve dışlan­mayı da gerektiği gibi gözönünde bulundurmak koşuluyla- İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nden Halk Partisi’ne geçiş süreci olarak okunabilir. Böyle bir okumada ise Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurulması, Halk Fırkası’na giden yolda çok önemli bir dönemeçtir.

    Nitekim 1923 seçimleri ön­cesinde, 8 Nisan 1923’te yayım­lanan ve Mustafa Kemal Paşa ve çevresinin programı olarak görebileceğimiz “Dokuz Umde” başlığını taşıyan seçim beyan­namesinde, “Meclis’te el-yevm müteşekkil Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu, Halk Fırkası’na intikal edecektir” denmiştir.

  • İş hayatından koleksiyona sanat, zanaat, tarih üzerine

    Türkiye’nin ilk sanayicilerinden Bezmenler’in 1939 doğumlu üyesi Halil Bezmen, 30 yıl boyunca aile şirketi Mensucat Santral’de yöneticilik yaptı. Ardından özellikle nadir koleksiyon eserleri ve sonraki yıllarda yazdığı kitaplarla adını duyuran Bezmen, geç Osmanlı döneminden bugüne uzanan aile, iş, sanat ve tarih serüvenini anlattı.

    Atalarınız nereden göç etmişler ve iş alanları nelerdi ?

    Bana kalırsa bütün Türklerin Atatürk’le bir bağı vardır. Kimi­sinin daha az, kimisinin daha çok. Bezmenlerin Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerin­den biri olmalarının sebebi Ata­türk’tür. Atatürk ve ağababam Halil Ali (babanın babasına ağa­baba, annenin babasına dede de­riz biz) Selanik’ten tanışırlardı. İkisi de ünlü Şemsi Efendi’nin ortaokuluna gitmişlerdi. Bir gün ağababama “Bezmenlerin sana­yici olma zamanı geldi” demiş. Bunun üzerine Halil Ali büyük oğlu Refik’i hemen İtalya’ya gön­dermiş ve nasıl bir fabrika kur­manın doğru olacağını araştır­masını istemiş.

    Türkiye’nin ilk ve en büyük sanayicilerinden Bezmen ailesinin üyesi olan Halil Bezmen, dönemin Maliye ve Gümrük Bakanı Adnan Kahveci’yle birlikte…

    Aile o güne kadar mensucat mallarının ticaretini yapıyor­muş. İngiltere ve İtalya’da üret­tirdikleri kumaşları Osman­lı topraklarında satıyorlarmış. Selanik, Sofya, İstanbul, İzmir, Samsun ve Mersin’de satış ele­manları ve depoları varmış. Ge­rek dağıtım gerek tahsilat çok zor şartlarda yani katır sırtında gerçekleştirilirmiş. Gece hay­vanlarla birlikte hanlarda ka­lınırmış. Herkes okumak için mumunu cebinde taşırmış. Hem ağababam hem dedem Fransız­cayı bu şartlarda öğrenmişler.

    Atatürk’le ağababamın gö­rüşmesi hakkında ayrıntılı bil­gim yok. Amcam “Atatürk’ün emriyle …” diye anlatır ama o za­manlar Atatürk “Kahvem şekerli olsun lütfen” diye rica ettiği za­man bile bu bir emir olarak ka­bul edilirmiş.

    Mensucat Santral nasıl kuruldu?

    Amcamın incelemeleri 2 yıl sür­müş ve sonuçta İstanbul’un Ye­dikule surlarının dibinde küçük bir iplik boyama fabrikası kurmuşlar. İki de Yahudi ortakları varmış. Müşteriler ham iplik ge­tiriyormuş bizimkiler de boyu­yorlarmış. İşletmenin adı “Men­sucat Santralı” olmuş.

    1929’da kurulmuş ve 1931’de yanmış, yokolmuş. Babam Fuat Bey bu felakete o kadar üzülmüş, öyle derin bir bunalıma girmiş ki, ağababam alelacele ailenin her şeyini seferber edip komşu arsada yenisini kurmuş. Tabii bu kadar hızlı yeni bir fabrika kurmalarının sebebi 20 yaşında­ki babamın fabrikaya olan aşkı mıydı, yoksa Atatürk’ün gözünde beceriksiz bir aile gibi gözükme­me gayreti miydi, bilemeyiz.

    O devirde Türklere ait fabri­ka yok gibiydi. Fabrikaların çoğu yabancılara aitti. Küçük sanayi ve ticaret de gayrimüslimlerin elindeydi. Kısacası iş dünyasına onlar hakimdi. Belki bu yüzden gayrimüslim iki ortak almışızdır. Yahudiler sağlamdı, çünkü on­ların henüz İsrail’e taşınma me­rakları yoktu ve Türk vatandaşı olarak davranıyorlardı. Sadakat­leri Türkiye Cumhuriyeti’neydi. Rumlar ve Ermeniler ise sada­katleri bazen bize, bazen dışarı­ya olduğu için dramatik bir iki­lem içinde yaşıyorlardı.

    Bir gün “Bu küçük işletmeye neden atölye değil de fabrika de­niyor?” diye amcama sorduğum­da “Boya kazanlarındaki suyu kaynatmak için bir küçük buhar kazanımız vardı da ondan” de­di. Suyu kaynatabilmek, fabrika olmak için yeterliymiş! Ailede “Kıtlıkta şeytan sinek yakalaya­rak karnını doyurur” diye bir söz vardı. Yoklukta boya yaptığımız tahta fıçılara kazan, atölyeye de fabrika deniyordu.

    Fabrikaya dair ilk hatırladıklarınız neler?

    Yeni fabrikada işi büyütmüş­ler ve yalnız başkalarına değil kendilerine de iplik boyayıp, ku­maş dokumuşlar. Dokumacılığı öğrenince, dokudukları kuma­şa baskı yapmayı da öğrenmiş­ler. Başlangıçta el baskısı var. İlk gördüğümde 10 yaşındaydım ve renkli renkli çiçeklerin kumaşa basılmasını gizemli bulmuştum. Basma ustasına “Patronun oğlu” diye tanıştırıldım. “Basma usta­larının özelliği nedir?” diye sor­duğumda, beni gezdiren Adnan Usta, küçümseyen bir gülümse­meyle “Hiçbir özellikleri yoktur, uzun kollu olmaları yeterlidir” demişti. Adnan Arabacı maki­ne bakım ustabaşısıydı ve en zor arızaları o tamir ederdi. Yaz ta­tillerinde onun yanında çırak­lık yaptım. Mensucat Santral’de birkaç öğretmenim oldu; ilki oy­du. Emekli olduğunda 40 yıldır bizde çalışıyordu.

    Dedem “Üniversiteyi ve as­kerliği bitirince fabrikaya gel ve herkes gibi iş iste. Bezmen oldu­ğun için otomatik olarak işe alı­nacağını zannetme sakın” dedi. Doğru söylüyordu; ABD’de mü­hendislik okumuş olan halamın oğlunu fabrikaya almayı reddet­tiler. Babam onun için “Kendini patron olarak görüyor ama pat­ron kadromuz dolu” dedi.

    Eski sanayici, yeni yazar 30 yıllık sanayicilik deneyiminin ardından Halil Bezmen, yepyeni bir alanda, edebiyatta ilerleme kararı alıyor. Bezmen’in 2’si otobiyografi olmak üzere yayımlanmış 14 kitabı var.

    Eğitim ve çalışma hayatınız nasıl şekillendi?

    Benim patron olmakta acelem yoktu. İyi yetişmek için çıraklık yıllarımda bıraktığım yerden işe başladım: Adnan Usta’yla ma­kine tamir ustalığı! Zürich Tek­nik Üniversitesi’nden mezun bir makine mühendisi olarak tulum giyip makineleri sökmeme izin verilmişti ya, mutluydum. Ma­kam ve ücret umurumda değildi.

    Devlet fabrikalarında işe ye­ni başlayan mühendise 1500 TL net ücret verilirmiş ama bana 1700 vermişlerdi. Fazladan bil­diğim dört yabancı dil için de 50’şer TL saymışlar.

    1 yıl sonra evlenmeye karar verdim. Damat adayı olarak kı­zın babası bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Makineleri tamir ediyorum” dedim. “İyi de neyin başısın?” diye sordu. “Kimsenin başı değilim; bizde tamirciler ge­nelde tek başlarına çalışırlar ve ancak büyük arızalarda iki veya üç usta biraraya geliriz” dedim. Fuat Mirel çok nazik bir insan olmasına rağmen o kadar şaşırdı ki, bana “Mutlaka baş ol da ister­sen soğan başı ol evladım” dedi. Sonra bir süre de basma maki­nesinde çalıştım. Az maaş veri­yorlardı ama o kadar çok öğren­me imkanı sağlıyordu ki, üstüne para isteseler yeriydi.

    Fabrikada aynı anda hem işçi hem de patronun oğlu olmak nasıldı?

    Babamın işe benim gibi bak­madığını uzun yıllar sonra far­kettim. O fabrikanın sahibiydi. Zaten çoğu zaman “Fuat Bey’in fabrikası” deniyordu. Ben ise fabrikaya hizmet etmek için işe girmiştim. Sonuna kadar da bir çalışan olarak hissettim kendi­mi. Üçte birinin sahibi olarak uzak ara en büyük hissedar ben­dim ama, aslında ben ona değil o bana sahipti.

    Ustalar da bana patron gibi davranmazlardı. Biraz bilgisine saygı duydukları bir mühendis olarak, biraz da ilk yıllarımda ba­na tecrübelerini aktararak yetiş­tirdikleri genç bir arkadaş olarak bakarlardı.

    1970’lerin başında Edir­ne fabrikamızı kurarken, mon­taj işini İstanbul fabrikasın­dan emekli olan Veli Usta’ya verdik. Veli Usta benim çırak­lık yıllarımdan kalma alışkanlı­ğını değiştirmemiş ve benimle senli-benli konuşmaya devam etmişti. Benim genel müdürlü­ğe terfi etmiş olmam ve Türki­ye’nin tanınmış bir kişisi olarak bilinmem onun açısından önem­sizdi. Samimi tavrıyla bana “Ha­lil Bey” değil de kısaca “Halil” derdi. Çok şaşıran olurdu ama ben mutluydum.

    Mensucat Santral 1960’ların, 1970’lerin ve 1980’lerin ihracat şampiyonuydu. Aldığımız ödül­ler bir odada sandık sandık yığıl­mıştı. Bir-iki sandıkta da benim yelken yarışlarında kazandığım kupalar duruyordu.

    Fabrikanın önce işçisi, sonra patronu Halil Bezmen, İsviçre’de eğitim gördükten sonra ailesinin sahibi olduğu Mensucat Santral’de çıraklıktan başlayarak deneyim kazanmış, ancak sonra genel müdürlüğe yükselmişti.

    İş hayatınızın yanısıra koleksiyonculuk da sizin için ciddi bir uğraş. Nasıl başladınız?

    Rönesans’la birlikte mevcut dü­zeni sorgulama hakkı İtalya’dan Hollanda’ya ve sonra bütün Av­rupa’ya sıçradı. Dünyada zengin çoktu ama örneğin Mediciler sa­nat eseri satın almıyor, topluyor­du. Konutlarını güzelleştirmek için değil, biriktirmek için. Bi­linçli ve seçilmiş eser toplayan­lara koleksiyoncu deniyor.

    Fatih Sultan Mehmet de 1478’de ressam Bellini’yi getirip ona portresini yaptırdı. Bu bir kapris değil, basbayağı bir mey­dan okumaydı. Resim yapmak yasakken, insan resmi yapmak mevcut düzene açıkça karşı gel­mekti. “Kafanızı Batı’ya çevirin” diyor ve 3 yıl sonra ölüyor. Ze­hirlediler, deniyor. Ne aradığı­mızı bilmeyince, doğru yönde bile baksak, ne fayda? Fatih’in ölümünden sonra öyle kanlı bir taht kavgası olmuş ki, cesedini 3 gün unutmuşlar. Hatırladıkla­rında etler kokmuş, kemiklerden ayrılmaya başlamış. Çürüyen bölümleri elbisesine yapıştığı için tam soyamamışlar kahra­manımı. Topkapı Sarayı’ndaki giysisinin sol kolu yoktur. Örne­ğin Türk halılarının en güzelleri Konya’dan çıkar. Bu bir rastlantı olamaz. Resim yapamayınca en güzel halıyı yaptırıyor!

    Dünyaya yetişmenin ve önü­ne geçmenin yolu yaratıcılıktan geçiyor. Sanatı geliştirebilirsek ülkemizde yaratıcılık da yayılır. Böylece her geri kaldığımızda bizi ileri koşturacak Atatürkler aramamıza gerek kalmaz.

    Yaratıcı düşünce bizi ezber­cilikten korur. Ezberlenen bilgi eğer anlamayı kolaylaştırıyorsa yararlıdır. Bana çok sorulan su­allerin başında, “neden sanayi­ciliği bıraktığım” gelir. Bilindiği gibi kendi isteğimle bırakmadım, mecbur kaldım. 30 yıl fabrika işlettikten sonra bu alanda her şeyi gördüğüme inanıyordum. Tekrarları yaşamak istemedim. Ancak yeni bir alanda yaratıcı­lığın tadını çıkarabilirdim. Eski ezberlerimi kullanmak sıkıcı gel­di. Yazarlık, yaratıcı düşünce ge­rektiren bir macera türü olarak bana uygundu.

    İlk koleksiyonum bir küçük Fransızca kitap koleksiyonudur: Birinci baskılar ve çok özel cilt­lerden oluşur. Öğrenciyken en çok özendiğim şey, hayran oldu­ğum yazarların eserlerini böyle şık kitaplardan okuyabilmekti. Lüks benim için buydu. Para ka­zanmaya başlayınca önce Paris antikacılarını dolaşıp çocukluk hayallerimi aradım. Hayaller ge­nellikle gerçekleşmez ama ben şanslıydım; her seyahatte bir veya iki kitap bulabiliyordum. Sonra da otel odasına kapanıp saatlerce okuyordum. Bazıları­nın ciltçisi yazarı kadar iyi bir sanatçıydı. Böylelerini okurken yalnız aklım değil, cildi seyre­den gözüm ve okşayan elim de kitabın zevkine ortak oluyordu. O zamanlar dijital teknolojiler mevcut olmadığı için baskıda mürekkep kullanılırdı ve “vélin” denilen özel kağıttaki hafif koku­su da hoşuma giderdi.

    Yıllar geçti, yazarlığa başla­dım. Bir de ne göreyim? Hayran­lıkla okuduğum 19. ve 20. yüzyıl başyapıtlarını okuyamaz olmu­şum. Birkaç sayfada hemen sıkı­lıyorum. Anlatılanlar uzadıkça uzuyor. Yazarların düşüncele­ri geçen zamanda güzellikleri­ni korumuş. Ne var ki ben çağa uyarak sabırsızlaşmışım. Bugü­nün okuru için kısa kısa, çabuk çabuk anlatması lazım. Özetle dünya hızlanmış. Gençlik aşkı­mızla anneanne olduktan sonra karşılaşınca “Tanrım, ne yaptın bu güzel kıza?” diye isyan ederiz ya (kendimizi görmeden!) galiba antika kitaplarımla öyle bir şey yaşadım.

    Çocukluk yılları Halil Bezmen, çocukluk yıllarında babası Fuat Bezmen ve köpekleriyle birlikte…

    Koleksiyonlarınız nasıl dağıldı?

    Medyanın devlet yönetiminde söz sahibi olduğu yıllardı. Medya her ülkede her zaman söz sahibi­dir ama bizde 1990’lı yıllarda bir kartelleşme olmuştu. Bu med­yayla birleşen bir iş insanı grubu sanayi şirketlerimize saldırdı ve iflas ettirildik. O arada, zengin tablo koleksiyonum kanuni yol­lardan yağmalandı. Küçük bir Türk halıları koleksiyonumla Fransızca kitaplarıma ilgi göste­rilmedi. Herhalde yağmalanma­ya değmez bulundular.

    Koleksiyoncularda iki hata yaygındır. İkisi de para ve zevk ile ilgilidir. Acilen ihtiyacımız olmayacağını düşündüğümüz parayla eser almalıyız. Zira aci­len satmak zorunda kalmak hem zarar ettirir hem de manen yıkı­cıdır; çünkü gerçek bir koleksi­yoncu eserine bağlanır. İkincisi, “ileride değer kazanır mı, bana kâr ettirir mi?” diye hesaplana­rak alınan eserden koleksiyon­cular para kazanamaz. Koleksi­yoncu profesyonelce alım-satım yapmadığı için piyasayı bilemez ve bilmesi de gerekmez. Örne­ğin, ünlü bir sanatçının zayıf bir eseriyle, az tanınmış bir sanat­çının başarılı eseri aynı fiyata alınabilirse ben kimin olursa ol­sun ve kaça olursa olsun iyi res­mi alırım. Ünlü sanatçının kötü resmini her gün seyretmeye “pa­ranla rezil olmak” denir. Esnaf ise piyasanın tanımadığı sanat­çıya bir başyapıt bile olsa para vermez; onun işi farklıdır.

    Çocuklarımı küçükken mü­zeye götürürdüm. Bir gün “Sanat bilgisi ve sevgisi ilerde meslek hayatımızda bize para kazan­maya yardımcı olacak mı?” diye sorduklarında “Kazanmaya değil akıllıca harcamaya yarar. Akıl­lıca harcayamayanlar hayatın tadını çıkaramaz ve paranın ha­mallığını yaparlar” dedim.

    Eski Türkler Orta Asya’dan kalkıp, dövüşe dövüşe Mısır’a kadar geldiler. Asker olarak ha­yatta kalabilmek için kahraman­lık yetmediğinden, teknolojik bir üstünlük geliştirdiler: Sağlam oturmak için pantolonu ve sağ­lam basmak için üzengiyi icat ettiler.

    Bozkırda, Sibirya soğukların­da göçebe olarak hayatta kala­bilmek de ayrı bir icat gerektirir. Bu icada “halı” deniyor. Yurt adı verilen çadıra soğuğun yerden ve kenarlardan geçmesini önlediği gibi at sırtında taşıdıkları eşyayı da ambalajlayacak sağlamlıkta­dır. Göçebenin kendi kullanımı için dokuduğu halıda içten gelen bir sıcaklık, bir tazelik, bir ez­berlenmemiş yaratıcılık görülür: Yani sanattır. Diğer taraftan sat­mak için yapılan halı fabrikas­yondur ve onda konservenin do­nukluğu vardır.

    Türkleri küçümsemek için “Göçebe kültürü, işte bu kadar olur!” klişesi kullanıldığında gü­lerim. Ön Türkler, ilk Türkler gi­rişimciydi. Peki ya bugünküler?

  • İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası

    Türk Ordusu için karanlık başlayan 1921 Nisan ayı, 2. İnönü zaferiyle aydınlanacaktı. Millî Mücadele’nin en kritik dönemeçlerinden birinde, Ankara’da, Mustafa Kemal’in yanında bulunan yazar Hamdullah Suphi (Tanrıöver), ilk gelen moral bozucu haberlere rağmen “Biz kazandık” diyecek ve ertesi gün haklı çıkacaktı. Mustafa Kemal’in altına imzasını attığı ve İsmet Bey için söylediği cümleyi de o yazmıştı: “Siz düşmanla beraber Türk milletinin makûs talihini de yendiniz”. 

    Anadolu Savaşı’nın Büyük Taarruz hariç bütün büyük meydan savaşları Türkler için kötü başlayıp iyi bitmiştir. Bu ay 100. yılını kutladığımız İkinci İnönü Muharebesi de bunlardan biridir. Ancak bu ay, bir savaş öyküsü anlatmaktan ziyade ilginç bir zafer öyküsüne odaklanmak istedik. Bu öykü, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış, daha sonra da kitap halinde çıkmış anılarında rastladığımız bir öykü. 

    Hamdullah Suphi Bey’in eski dilde “hiss-i kable’l vuku” dediğimiz, önsezi kabiliyetinin bir dışavurumu bu. Onun anılarında daha başka birçok örneğine de rastlamış olmamız, bu öyküyü inandırıcı kılıyor. Kendisi Türk Ordusu’nun İzmir’e girdiğini veya Alman ordularının Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldıracağını da hissetmiş ve yazmıştır. Ayrıca anlattıkları da şimdiye kadar herhangi bir yalanlamaya maruz kalmamıştır. 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    2. İnönü Zaferi’nden sonra Mustafa Kemal TBMM önünde Türk Ordusu’nu selamlıyor. 

    31 Mart 1921 akşamındayız. Türk ve Yunan orduları İnönü’de tekrar savaşa tutuşmuştur. Yunan ordusunun Türk mevzilerine karşı hücuma geçtiği 27 Mart’tan beri Ankara’ya ulaşan haberlerin hepsi olumsuzdur. Türkler sürekli mevzi kaybetmektedir. O kadar ki, 28/29 Mart gecesi TBMM Muhafız Taburu bile cepheye gönderilmiş, ama durumda herhangi bir değişiklik olmamıştır. 30 Mart’ta Ankara’ya gelen bilgilerde Yunan Ordusu’nun ilerlemeyi sürdürdüğü belirtilir. Türk Ordusu’nun sağ kanadına komuta eden Albay İzzettin (Çalışlar) Bey geri çekilmiştir; sol kanatta aynı görevde bulunan Albay “Ayıcı” Arif Bey de öyle. 

    Ankara Ziraat Mektebi’ndeyiz. Akşam yemeğini birlikte yemiş olan Mustafa Kemal Paşa, Adnan (Adıvar), Bekir Sami (Kunduh), Refik (Saydam), Salih (Bozok), Muzaffer (Kılıç) Beyler ve Halide Edip (Adıvar) Hanım, gelen olumsuz haberleri endişeyle izliyor. Herkesin yüzü asık. Orada bulunan Hamdullah Suphi Bey’in ifadesine göre Mustafa Kemal Paşa, “uzun bir hastalıktan kalkmış gibi gözlerinin altı kesilmiş, üzerine büyük bir yorgunluk çökmüş” vaziyette. 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    Zaferden 8 yıl sonra  Mustafa Kemal, 24 Kasım 1929’da yanında Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’le Ankara Türk Ocağı’nın yeni binasının inşaatında… 

    Bir tek Hamdullah Suphi Bey rahat. Herkesin kulağına eğilip, “Bu haberlerin hepsi yanlış. Biz kazandık” diye fısıldıyor. Bunu farkeden Mustafa Kemal Paşa soruyor: “Ne var Hamdullah Suphi Bey? Arkadaşlara bir şey söylüyorsunuz”. Bunun üzerine Hamdullah Suphi Bey durumu izah ediyor. Bir önsezi sözkonusu. Yeni bir haber gelecek ve savaşı Türk Ordusu’nun kazandığı öğrenilecek. Zerre kadar kuşkusu yok: “Biz muzafferiz”. 

    Böylece sabahı ediyorlar. Ortalık aydınlandıktan bir süre sonra odaya giren bir binbaşı, yeni bir haber getiriyor. Haber, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’dan: “Düşman, binlerce ölüleriyle doldurduğu muharebe meydanını silahlarımıza terk etmiştir”. Gerisini Hamdullah Suphi Bey’in anılarından okuyoruz: 

    “Mustafa Kemal Paşa ayağa kalkarak bana dedi ki: 

    ‘Hamdullah Suphi Bey, bu zaferi herkesten evvel siz bize haber verdiniz. Geliniz, buraya oturunuz ve tebrik telgrafını siz yazınız’. 

    Gittim onun yerine oturdum. Şimdi her sene 2. İnönü Muharebesi’nin yıldönümünde mektep kitaplarında okuduğunuz şu telgrafı yazdım: 

    ‘Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Hazretleri’ne; 

    İsmet Paşa’ya tarihî övgü ve Mustafa Kemal imzası
    Mustafa Kemal’in kuş pençesine benzeyen üç çengelli imzası. 

    Bulunduğunuz mevkiden yalnız şerefle dolu bir muharebe meydanı değil, aynı zamanda ümitle dolu bir de istikbal görünüyor. Siz düşmanla beraber Türk milletinin makûs talihini de yendiniz’. 

    Mustafa Kemal Paşa yazdığımı okuduktan sonra bu telgraf hakkında mütaleasını söyledi: 

    ‘Hissiyatımıza ne güzel tercüman oldunuz’… Ve sayfanın altına eski Arap harfleriyle bir yırtıcı kuşun pençesini hatırlatan üç çengelli imzasını attı” 

    (Mustafa Baydar, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, İstanbul, 1968, s. 298-302). 

  • Yeni dönemin ihtiyacı inovasyon, eğitim, eşitlik

    Yeni dönemin ihtiyacı inovasyon, eğitim, eşitlik

    Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Gigin, 1970’de eğitimi için yurtdışına çıkmış; İngiltere, Fransa, Kongo, Gabon, Libya, Kuveyt’te okuyup çalıştıktan sonra 13 yılın ardından Türkiye’ye dönmüş. Dünyanın dört bucağında yaşayan çok yönlü işinsanı Gigin’e çocukluk ve gençlik yıllarını, İstanbul ve tarihle ilişkisini, Tekfen Holding’in sosyal sorumluluk projelerini sorduk. 

    Tekfen Grubu ile yollarınız nasıl kesişti ve hangi kademelerinde çalıştınız? 

    1975’te okyanus mühendisi olarak lisansüstü eğitimimi tamamladım. 2 yıl kadar Libya’da çalıştıktan sonra, 1977’de Tekfen İnşaat’ın Kuveyt şantiyelerinde inşaat mühendisi olarak gruba katıldım. 1983’te İstanbul’a döndüm ve merkez ofisimizde çeşitli uluslararası projelerde koordinatör olarak çalışıp, 1986’da Tekfen İnşaat Genel Müdür Yardımcılığı’na atandım. 1988-98 arasında şirketin genel müdürlüğünü üstlendim. 1998-2015 arasında Tekfen Holding’de yönetim kurulu üyeliği yaptım. 7 Mayıs 2015 tarihinde, Tekfen Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı vazifesini devraldım. 

    İstanbul doğumlusunuz. Çocukluğunuz nerede geçti? Nasıl bir aileden geliyorsunuz? 

    Rahmetli babam Abbas Gigin doktordu; annem ise evhanımı. İlkokulu Fatih’teki Taş Mektep’te, ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde yatılı olarak okudum. İngiltere’de Bradford Üniversitesi’nde inşaat mühendisliği okuyup, stajlarımı Fransa, Kongo ve Gabon’da yaptım. Yüksek lisans ise University College London’da Makine Bölümü’ndeydi. Böylece 1963’te ortaokulu yatılı okumak için evden ayrıldıktan ve İngiltere, Libya ile Kuveyt’te okuyup, çalıştıktan sonra Türkiye’ye 1983’te döndüm. Dolayısıyla, çocukluğum ve gençliğim ailemden ve ülkemden uzak geçti. 

    İngiltere’de okurken annem muntazam mektup yazar, her mektupta bir yemek tarifi gönderir ve mektubunu “Unutma evladım, her Türk gencinde bir Türk kızının hakkı vardır” cümlesiyle bitirirdi. Annemin nasihati kulağıma küpe olmuş olsa gerek, eşim Vahide ile 1975’te evlendik. 

    Murat Gigin, 1955’te 3 yaşındayken Malatya İşçi Sigortaları Kurumu Dispanseri Başhekimliği’nde babası Dr. Abbas Gigin’le birlikte. 

    Döndüğünüzde İstanbul’u nasıl buldunuz? Şehrin tarihî dokusu dünden bugüne nasıl bir farklılık yaşadı sizce? 

    Kostantiniyye 1453’e kadar Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti. Yani bugünkü İstanbul 1000 yıldan fazla Hıristiyanlığın, beş buçuk asır da Osmanlıların, hatta “dünyanın merkezi” olmuş. Son yıllardaki arkeolojik çalışmalarla (başta Yenikapı ve Beşiktaş), şehrin tarihinin Bizans’tan çok daha eskilere uzandığı ortaya kondu. Doğal ve aynı zamanda olağanüstü mimari ve kültürel zenginlikleri olan ve ezelden beri kozmopolit bir şehir. Bu eşsiz tarihî zenginliğinin yanında Boğaz’ı, coğrafyası ve denizleriyle dünyanın en güzel şehri. Hadi biraz daha mütevazı olayım, en güzel ve özel şehirlerinden biri! Tüm bunları layıkıyla koruyup, gerek gündelik hayatımız gerekse turizm açısından doğru perspektifte yeterince iyi değerlendirebildiğimiz kanaatinde değilim. Ulu önder Atatürk, genç cumhuriyetin başkentini Ankara’ya taşımışsa da, İstanbul ticari ve kültürel hayat açısından Türkiye’nin kalbi olmaya hep devam etmiş. Bunun tabii neticesi, “daha iyi bir hayat” umuduyla daima göç alan bir odak noktası olmuş. Bugün 17 milyonluk nüfusu ve Tekirdağ’dan Gebze’ye uzanan 200 kilometrelik bir hattın kuzey ve güneyindeki devasa yapısıyla, birçok ülkeden büyük bir nüfus ve ekonomiye sahip. Ancak mevcut haliyle temiz havaya, yeşile ve acilen büyük çapta kentsel dönüşüme muhtaç ve ne yazık ki her an olabilecek büyük İstanbul depremine çok hazırlıksız. 

    Tarihe meraklı dünya vatandaşı  Ortadoğu coğrafyasına ve dinler tarihine meraklı olan Murat Gigin, kurumların ve “kurum gibi” insanların tarihine ilişkin okuma yapmaktan da hoşlanıyor. 

    Tekfen Vakfı’nın sosyal sorumluluk projelerinden bahseder misiniz? 

    Tekfen Vakfı, kurucu ortaklarından aldığı feyzle daha iyi bugünler ve sürdürülebilir yarınlar için, ülkenin en önemli ihtiyacı olan eğitim ve bir toplumun en önemli gelişmişlik göstergelerinden biri olan eğitim-kültür-sanat alanına önemli kaynak ayırdı; sayısız projeyi hayata geçirdi ve yoluna devam ediyor. 

    Vakıf, Türkiye’de okuyan başarılı, fakat maddi desteğe ihtiyaç duyan üniversite (lisans) öğrencilerine karşılıksız eğitim bursu veriyor. Bugüne kadar 3 bine yakın öğrencinin mezun olmasında pay sahibi. 2018’den beri Darüşşafaka Ortaokulu’nun 24 öğrencisinin 4 yıl boyunca tüm eğitim masraflarını üstlendik. Bu asırlık eğitim kurumunun Darüşşafaka Kampusu’nda mevcut 3 binasını baştan aşağıya yenileyip 100 öğrenci kapasiteli çağdaş bir yurt binası için de çalışmalara başlandı. 

    2019’da Boğaziçi Üniversitesi ile bir güçbirliğine imza attık. Robert Kolej mezunu olan ve Boğaziçi Üniversitesi’ne birçok konuda katkı sağlayan, Tekfen’in kurucu ortaklarından rahmetli Feyyaz Berker’in anısına ithaf edilen işbirliği, BU+ kapsamındaki Boğaziçi Chronicles, Boğaziçi Lectures Feyyaz Berker Series ve Açık Ders etkinliklerinin “Powered by Tekfen” mottosuyla genişletilmesini ve daha fazla insana ulaşmasını amaçlıyor. Yine geçen sene, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Bilim ve Teknoloji Binası’nda yakın tarihte faaliyete geçecek olan Boğaziçi Üniversitesi FNN (Feyyaz-Nihat-Necati) Tekfen Kuluçka Merkezi’ni oluşturduk. 

    Ülkemizin kültür-sanat yaşantısında önemli bir yeri olan Tekfen Filarmoni -biliyorsunuz 1992’de kuruldu- 23 ülkenin müzisyenlerini biraraya getiren, üç deniz arasında dostluk köprüsü kuran bir kültür elçisi. Tabiatıyla Tekfen Filarmoni, belki de en anlamlı sosyal sorumluluk projelerimizden biri. Şef Aziz Shokhakimov’un yönetimindeki orkestramız, 2019’dan beri İstanbul Müzik Festivali’nin de “Açılış Konseri Orkestrası”. Ayrıca Türkiye’deki orkestralar için yetkin müzisyenler yetiştirmek amacıyla, kendine kariyer hedefi olarak orkestra müzisyenliğini seçen öğrencilere yurtdışı lisans eğitimi için müzik bursu da verilmekte. 

    Tekfen Vakfı, zengin bir flora ve faunaya sahip olan Anadolu’nun olağanüstü doğal mirasını kayıt altına almak ve gelecek nesillere aktarmak amacıyla yayınlar yapıyor ve aynı şekilde arkeolojik kazılara destek oluyor. 

    2014’te Soma’da meydana gelen maden faciasının ardından, bölge kadınlarına alternatif gelir imkânları yaratmak amacıyla, Tekfen Vakfı Soma Mikro Finans Şubesi’ni hizmete açtık; ardından Mersin’de ikinci bir şube de devreye girdi. Mikrokredi yoluyla bugüne kadar 1600 kadının aile ekonomisine destek olmaya çalıştık. 

    Darüşşafaka Basketbol Takımı’nın ana sponsoru olarak, eğitim ve sanata verdiğimiz desteği spora da taşıdık. Darüşşafaka Basketbol A Takımı, Türkiye’de ve dünyada Darüşşafaka Tekfen adıyla mücadele ediyor. İki kurumun beraberliği Tekfen için olduğu kadar, şahsen benim için de büyük bir kıvanç kaynağı.

    Turgut Özal, 1981’deki Kuveyt gezisi sırasında Murat Gigin’le birlikte (üstte). Aynı yıl Vehbi Koç, Kuveyt’te Gigin’lerin evinde (altta). 

    İçinde bulunduğumuz pandemi/salgın hastalık dönemi dünya ekonomisini nasıl etkiliyor sizce? 

    Tarım arazilerini hızla kaybeden ve global ısınma, su sancısı, çölleşme gibi büyük tehlikelerle karşı karşıya gelen yaşlı dünyamızda, temiz hava, su ve tarım çok önem kazandı. Daha doğrusu, bunların ne derece önemli oldukları, nihayet tüm insanlık tarafından anlaşıldı. Başkanımız Ali Nihat Bey’in lugatımıza kattığı “eko-ekonomi”nin vazgeçilmez olduğu da çok daha iyi anlaşılmaya başlandı. Bu yeni ve zor dönemde, inovasyon ve dijitalleşme ihtiyacı ve her zaman olduğu gibi eğitim, cinsiyet eşitliği ile sosyal sorumluluk başlıkları öne çıkıyor. 

    Pandemi dönemi sizin yaşam tarzınızı değiştirdi mi? Bu dönemin hasarsız ve iyi şekilde atlatılması için tavsiyeleriniz nelerdir? 

    Tabiatıyla, herkes gibi benim de günlük rutinim ve hayat ritmim değişti. Ofise uğrasam da, artan oranda evimden “home office“ çalışmaya başladım. Benim gibi, normal zamanlarda ofisinde pek oturmayan ve çalışma arkadaşlarını kendi mekanlarında ziyaret edip, yüzyüze fikir teatisi yapmaya alışmış birisi için, bu mesafeli iş takibi başta hayli yadırgadığım bir yöntem oldu. Ancak sanki bu rutine ben de artık alıştım gibi; şimdilerde birçoğumuz gibi ofise nazaran evde daha uzun saatler çalışmaya başladım. 

    Sanırım Darwin’in “Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan… Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan!” sözü, içinde bulunduğumuz şu salgın sürecinde fazlasıyla anlam buluyor! Tavsiyem, sorunlara çare ararken esnek olabilmek ve adaptasyon yeteneğini kaybetmemek. Zira bu değişken (volatile), belirsiz (uncertain), karmaşık (complex) ve muğlak (ambigious) olan “VUCA” dünyasında, koronavirüs bizim adaptasyon becerilerimizin sınandığı bir test gibi. 

    Darüşşafaka Basketbol A Takımı, Türkiye’de ve dünyada ana sponsoru olan Tekfen’in adıyla mücadele ediyor. 

    İlgi duyduğunuz spesifik bir tarihî dönem var mı? Tarih kitabı ve yayınları okumayı sever misiniz? 

    Son yıllarda giderek Ortadoğu coğrafyasına ve dinler tarihine merak saldım. Çok çeşitli yazarların bu başlıklardaki değerlendirmelerini içeren kitaplarını okuyorum. Son günlerde ise, yakın coğrafyamızda dönen değişik dolapları anlatan, gazeteci yazar Murat Yetkin’in Meraklısı İçin Casuslar adlı kitabını okuyorum. Kurumların ve “kurum gibi” bireylerin tarihçesini kayıt altına almak, Tekfen’de önemsediğimiz, severek yaptığımız bir iş. Zira kurum tarihçesi sadece o kuruma değil; toplumsal hafızanın bir parçası olarak, aynı zamanda ilgili döneme de kendi penceresinden ışık tutan bir çalışmadır. Tekfen’in kurucu ortaklarından rahmetli Feyyaz Berker, Nihat Bey ile beraber kurucuları arasında yer aldıkları TÜSİAD ve DEİK’in kurum tarihçelerini yayımlamıştı. 1956’da kurulan Tekfen’in tarihçesini ise 2006’daki 50. yıldönümünde kitaplaştırmıştık. 

    Aramızdan en erken ayrılan Necati Akçağlılar’ın yaşantısını, vefatının birinci yılında Necati adlı kitapta ele almıştık. Feyyaz Berker’in FB adlı kitabı ise kendisine 90. yaş günü sürpriz armağanıydı. Nihat Gökyiğit’in kitabı ise, otobiyografik nitelikte ve Doğa ve İnsan Sevdam başlığını taşıyor. Her bir kitap, cumhuriyetin ilk mühendislerinden olan, vizyoner, girişimci ve ülkesine büyük bir sevgiyle hizmet eden insanların renkli, zengin ve çok değerli yaşam hikayesini anlatıyor. 

    Ülkemizin önemli iş insanlarından Nihat Gökyiğit ile hem ailesel, hem profesyonel bağlarınız var. Duayenden ilham aldığınız konular nelerdir? 

    Elbette kendisinden öğrendiğim çok şey var! Gelişmeleri, olan-biteni anlık tepkilerle değil, objektif kriterlerle değerlendirebilme yetkinliği, muazzam bir uzlaşı kabiliyeti, hoşgörülü ve sevecen bir yaklaşımı var. Olaylar karşısında başkalarını suçlamak yerine, “ben veya biz çözümün parçası olabilmek, katkıda bulunabilmek için ne yapabiliriz?” diye sorgular hep. Bence bunlar çok önemli hayat dersleri… 

    Gerek ülkemizde gerekse Avrupa’da, bugün artık herkesin sadece dilinde değil, yaşamında olan çevreyle ilgili endişeleri, Nihat Bey bundan 30 sene önce dillendiriyordu. O anlamda, muazzam bir öngörü sahibi. 

  • Bolşevik desteği geldi toprak sorunu bitmedi

    Bolşevik desteği geldi toprak sorunu bitmedi

    1917 Ekim’indeki Sovyet Devrimi’nden sonra, Rusya’da 1922 sonlarına kadar devam eden içsavaş, Anadolu’daki millî kurtuluş mücadelesiyle aynı yıllarda devam etti. Ankara’daki TBMM hükümetiyle Moskova arasındaki ilişkiler de gerek maddi yardımlar gerekse sınır bölgesindeki coğrafi ve siyasi düzenlemeler ekseninde şekillendi. 

    Rusya’daki taze Bolşevik yönetimi ile ilişkiler neredeyse TBMM açılır açılmaz, 26 Nisan 1920’de başlamıştı. Meclis Başkanı Mustafa Kemal Paşa, o tarihte yazdığı bir mektupla Moskova’daki yönetimden Anadolu’da girişilen mücadele için para ve silah yardım istemişti. O döneme kadar çok kanlı bir içsavaş yaşanan Rusya’da, Bolşevikler artık kesin olarak üstün gelmek üzereydiler. Nitekim Kızıl Ordu 27 Nisan’da Azerbaycan’a girecek, ertesi gün de Bakü’ye hâkim olacaktı. 

    Mustafa Kemal Paşa, 31 Mart 1922’de Afyon’da bir denetim sırasında Sovyetler Birliği Büyükelçisi Semyon İvanoviç Aralov ve Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Elçisi İbrahim Abilov’la sohbet ediyor. 

    Öte yandan, Mart 1919’da Bolşeviklerin önderliğinde toplanan 3. Enternasyonal, uluslararası politikada çok önemli sonuçlar doğuracak bir dizi karar alma aşamasındaydı. Batı dünyasının Büyük Britanya ve Fransa gibi emperyalist güçlerine karşı bağımsızlık ya da varoluş mücadelesine girişmiş ülkelerin başarıya ulaşmalarının, Bolşeviklerin doğal düşmanları olan bu Batı ülkelerini zayıflatacağı, bunun da sosyalist devrimi o ülkelere sıçratacağı düşünülüyordu. Dolayısıyla komünistlerin Türkiye gibi ülkelere, başlarındakilerin komünist olup olmadıklarına bakmaksızın yardım etmesi gerekiyordu. Lenin’in de bu fikirde olması, Bolşevik yönetiminin Ankara Hükümeti’ne yardım kararı almasını sağladı ve ilk yardımlar hemen 1920 Eylül’ünden itibaren Anadolu’ya gelmeye başladı (#tarih, sayı 75). 

    Ancak Bolşevik yardımları, Ankara ve Moskova arasında tam bir fikir birliği ve dostluk olduğu anlamına gelmiyordu. Hatta ortada toprağa ilişkin ciddi bir de sorun vardı. Bilindiği gibi Ankara Hükümeti, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın kabul ettiği Ahd-ı Millî’yi (Misâk-ı Millî) dış politikasının temel taşı olarak kabul ediyordu ve bu metin 1878’de Rusya’ya verilen ama Bolşeviklerin hiç memnun kalmadıkları Brest-Litovsk Antlaşması’yla (3 Mart 1918) Osmanlı Devleti’nin geri aldığı Elviye-i Selâse’yi de (Kars, Ardahan ve Batum Sancakları) Türkiye toprağı olarak görüyordu. Bolşeviklerin ise bu topraklara sahip olmak isteyen Ermenistan ve Gürcistan’la sorunları vardı. Bu iki ülke henüz Bolşevik idaresine girmemişti. Gürcistan’da Menşevikler, Ermenistan’da ise Taşnaksutyun Partisi iktidardaydı. Moskova’nın bu üç sancağı Türkiye’ye bırakması, Ermeniler ve Gürcülerin Bolşevik sempatilerini zayıflatacaktı. Nitekim Ankara ve Moskova yetkililerinin ilk görüşmelerinde Bolşevikler, Türk tarafının duymak bile istemediği bazı sınır düzeltimlerinden dem vurmuşlardı. 

    Moskova’da antlaşma masası  Moskova Anltaşması’nın imza töreninde sağda Rus temsilciler Georgiy Çiçerin, Lev Karahan ve Florinskiy, solda Türk temsilciler Yusuf Kemal Bey (masanın başından beşinci), Rıza Nur Bey, Ali Fuat Paşa (masanın başından dördüncü). Moskova, 16 Mart 1921. 

    Bu toprak meselesi Anadolu’da da sorun oldu. Doğu Anadolu halkının birçok fikir önderi ve Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, başta Kars kenti olmak üzere, Ermenilerin işgalindeki yerlere karşı bir an önce harekat düzenlenmesini istiyordu. Mustafa Kemal Paşa ise buna karşı çıkıyor, Bolşeviklerin duyarlılık gösterdikleri bu konuyu askerî bir oldubittiyle hallederek sorun çıkarmak istemiyordu. İşin diplomatik yoldan çözüme kavuşturulması gerekiyordu. Bu nedenle Ankara’nın ilk diplomatik misyonu Moskova’ya gönderildi. TBMM’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey, Moskova’da çok uzun süren görüşmelerde bulunmuş ve Bolşeviklerin Türk tezini iyice anlamalarını sağlayarak yapılacak olan antlaşmanın temellerini atmayı başarmıştı. Bunu üzerine de Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Ankara Hükümeti’nin ilk Moskova Büyükelçisi olarak 19 Şubat 1921’de Moskova’ya gitti. 

    Bekir Sami Bey’in en önemli başarısı, Moskova’nın Doğu Anadolu’da sabırsızlıkla beklenen harekata yeşil ışık yakmasını sağlamak oldu. Bunun üzerine harekete geçen Kâzım Karabekir Paşa’nın kuvvetleri 30 Ekim’de Kars’ı aldılar ve ilerleyip sınırı da geçerek Ermenistan’ın mütareke istemesini sağladılar. Bolşevikler ise 3 ay sonra, 1921’in Şubat ayında Gürcistan harekatına başlayacak ve Menşevik yönetimine son vereceklerdi. Böylece toprak sorunu gene askerî yoldan halledilmiş oldu. Moskova, hem Ermenistan’daki Taşnaksutyun yönetiminin Türklere yenilerek gözden düşmesini sağlıyor hem de Bolşevik yönetimini Ermenilerin Türklere karşı koruyucusu olarak gösterebiliyordu. Ankara da bir ödün verdi; Batum kenti Gürcülere bırakıldı. 

    Bu gelişmelerden sonra, 16 Mart 1921’de TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetleri Federatif Sosyalist Cumhuriyeti (RSFSC) arasında Moskova Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın en önemli maddelerine göre Moskova Hükümeti Misâk-ı Millî’yi kabul ediyor, Türkiye’ye zorla kabul ettirilmeye çalışılacak hiçbir antlaşmayı kabul etmeyeceğini bildiriyordu. Türkiye de RSFSC’ye aynı garantiyi veriyordu. Ayrıca RSFSC, kapitülasyonların geçersizliğini de kabul ediyordu. Son olarak taraflar, kendi yönetimlerinde bulunan topraklarda diğer tarafta iktidarı ele geçirmeye çalışan oluşumların etkinliklerine engel olma sorumluluğunu da yükleniyordu. RSFCS Dışişleri Halk Komiseri Georgiy Çiçerin, Moskova yönetiminin birkaç yıl boyunca Ankara’ya yılda 10 milyon altın rublelik yardımda bulunacağı sözünü de vermişti. 

    TBMM’nin önemli ilk uluslararası antlaşması olan Moskova Antlaşması’nın tam anlamıyla uygulanmaya başlaması için 1921 sonbaharı beklendi. Öyle anlaşılıyor ki, antlaşmanın imzalandığı sıralarda Moskova’da TBMM Hükümeti’nin Yunan ordusunun karşısında tutunabileceği konusunda kuşkular vardı. Bu nedenle, Anadolu’daki direnişin başına geçmeye çalışan Enver Paşa ve diğer önde gelen İttihat ve Terakki mensupları, Bolşevik Rusya’daki etkinliklerini 16 Mart 1921’den sonra da sürdürmüşler ve Bolşevik desteğinden ancak Sakarya’daki Türk başarısından sonra mahrum kalmışlardır. Aynı biçimde, Bolşeviklerin Ankara’ya yaptıkları maddî yardımlardaki artış da Sakarya’dan sonra görülmektedir. 

  • Mustafa Kemal’in izinde 103 yıl önce Strasbourg’ta

    1917’nin son ayında Almanya’nın daveti üzerinde çıkılan gezide, Veliaht Vahdettin’e eşlik edenlerden biri de Mustafa Kemal Paşa’ydı. Atatürk bu resmî ziyarette Almanların durumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu. Tarihî gezinin bugünkü izlerinin peşinde…

    Alsace (Alsas) bölgesi, uçsuz bucaksız bağları, güzel kasabaları, Or­taçağ şatoları ve Avrupa Bir­liği’nin üç başkentinden biri olan Strasbourg şehri ile Fran­sa’nın en çok turist çeken böl­gelerinden. Dünyanın birçok yerinden her sene 10 milyonun üzerinde ziyaretçi ağırlayan bölgeye, Türkiye’den de son yıllarda çok sayıda turist gidi­yor. Bugün Fransa toprağı ola­rak gezebildiğimiz, sokakların­da Fransızlarla karşılaştığımız Alsace’ı, bundan 103 yıl önce Mustafa Kemal Paşa bir Al­man toprağı olarak gezmişti.

    1917’nin Ekim ayında, Bü­yük Savaş’ın sona ermesinden 13 ay önce, Alman İmparatoru 2. Wilhelm üçüncü defa Tür­kiye’ye geldi. Bu ziyareti sıra­sında, Sultan Mehmet Reşat’ı iade-i ziyarete davet etmiş; ancak sağlık sorunları sebe­biyle yolculuğa çıkamayacak durumdaki padişahın yerine Veliaht Vahdettin’in gitmesi uygun görülmüştü.

    19 Aralık 1917’de (soldan sağa) Büyükelçi İbrahim Hakkı Paşa, arkasında Veliaht Vahdettin, Naci (Eldeniz) ve Mustafa Kemal Paşa, Bad Kreuznach’da.

    15 Aralık 1917 Cumartesi günü Sirkeci Garı’ndan yola çı­kan Vahdettin’in yanında, or­duyu temsilen bir subay vardı. Bu kişi Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa’ydı.

    Vahdettin ve beraberindeki Osmanlı heyeti, Budapeşte, Vi­yana ve Münih üzerinden var­dığı Bad Kreuznach kasaba­sındaki Alman genel kararga­hında 2. Wilhelm, Hindenburg, Ludendorff ve diğer üst düzey komutanlarla biraraya geldi. Türk heyetinin Bad Kreuzna­ch’da konakladığı Parkhotel Kurhaus, 1913’te hizmete gir­miş lüks bir oteldi. Bu otel bu­gün de işlevini sürdürüyor ve oteldeki toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismi­ni taşıyor.

    Gezinin sonraki etabında, Alsace’taki Vosges cephele­ri ziyaret edilecekti. 20 Ara­lık 1917 sabahı Strasbourg’a (Strazburg) varıldı. Şehir 1871- 1918 arasında Almanya’nın Elsass-Lothringen (günümüz Fransa’sının Alsace ve Lorra­ine bölgeleri) eyaletinin baş­kentiydi. Bu iki bölge, önem­li bir su ulaşım aksı olan Ren ve Mozel nehirleri üzerindeki hâkim konumu ve halkının ço­ğunluğunun Cermen köken­li olması sebebiyle, Alman­ya-Fransa arasında tarih bo­yunca bir çekişme sebebiydi.

    Osmanlı heyetini taşıyan tren yine bir Alman yapısı olan Strasbourg Garı’na geldiğinde, karşılayanlar arasında Würt­temberg Dükü Albrecht Her­zog, Alsace-Lorraine Valisi, Belediye Başkanı ve yüksek rütbeli subaylar vardı. Oto­mobillerle kısa bir şehir turu yapıldı. Osmanlı heyetinin zi­yareti sırasında Strasbourg, 46 yıldır bir Alman şehriydi ve Almanlar burada önemli imar faaliyetleri gerçekleştirmiş­ti. Alman hâkimiyeti, özellikle şehir merkezinin kuzey yarı­sını oluşturan Neustadt -Yeni Şehir bölgesinde hissediliyor­du. Bugün halen şehrin bir­çok önemli kamusal yapısı, bu bölgedeki Alman imparatorluk yapılarıdır.

    Öğle yemeğinin ardından Mutzig’deki “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı” ziyaret edildi. Eyaletin başkentini Fransız tehlikesinden korumak ama­cıyla 1893’te inşaına başlanan bu beton kale, savaşın başla­dığı tarihte Almanya’nın en önemli tahkimat yapılarından biri olarak öngörülmüştü. An­cak Almanya’yı zafere taşıması beklenen Schlieffen Planı’nın meşhur Belçika direnişine tos­laması ve daha ilk dönemeçte savaşın seyrinin değişmesi so­nucunda cepheye uzak kalmış ve kendisinden beklenen kritik rolü üstlenememişti.

    Mutzig Kalesi olarak da bilinen “Kaiser Wilhelm II Tahkimatı”. Bugün.

    Ziyaret sonrası Stras­bourg’a geri dönüldü ve ko­naklama için Dük Albrecht’in ikamet ettiği Kaiserpalast’a yerleşildi. Bu bina bugün, kub­beli mimarisi, etrafını çevre­leyen süslü bahçesi, korku­lukları ve önündeki Kaiser Meydanı (bugünkü ismiyle Cumhuriyet Meydanı) ile şeh­rin Alman geçmişinin imzası gibidir. Binanın bazı kısımları savaş süresince askerî hasta­ne olarak kullanılmış. Fransız hâkimiyetinin ikinci yılında, 1920’de, dünyanın ilk millet­lerarası kuruluşu kabul edilen Ren Nehri Seyrüsefer Komis­yonu’nun merkezi, Mannhe­im’dan buraya taşındı. Böylece Avrupa’nın iki büyük gücünün tarih boyunca paylaşamadığı Strasbourg’un, bugün Avru­pa başkenti haline gelmesinin ilk adımları atılmış oldu. Bu görkemli bina bugün de Palais du Rhin (Ren Sarayı) ismiyle Komisyon’a evsahipliği yap­makta.

    Atatürk isimli toplantı salonu Türk heyetinin BadKreuznach’da konakladığı 1913’te inşa edilen Parkhotel Kurhaus, bugün de işlevini sürdürüyor ve toplantı salonlarından birisi, 1917’de ağırladığı ünlü konuğun anısına Atatürk ismini taşıyor.

    Ertesi gün, 21 Aralık’ta, Vosges cephesi ziyareti için Colmar’a hareket edildi. Ka­rargahtaki tanışma faslı ve ha­rita bilgilendirmesinden sonra otomobillerle cephe keşfine geçildi. Bu cephe, Alsace’ın ba­tı sınırını oluşturan, en yük­sek noktası 1423 metre olan Vosges Dağları sırtları boyun­ca ilerliyordu. 1916’ya kadarki kanlı muharebelerin ardından, bölge sürekli olarak yıprat­ma savaşı alanıydı. 1 gün önce Fransızların ağır topçu ateşine maruz kalmış olan siperler ge­zilirken Mustafa Kemal bir ara heyetten ayrılmış; ateş hattını gören bir ağaca tırmanarak iki tarafın vaziyetini de incelemiş; orada bulunan Alman subay­lardan bilgi almış; bu resmî ziyarette kendilerine gösteri­lenin aksine Almanların du­rumunun vahametini yerinde görme fırsatı bulmuştu.

    Cephe gezisi bittikten son­ra, Vosges eteklerinde bulunan Hochkönigsburg Şatosu ziya­ret edildi. 1147’de inşa ettiril­diği bilinen şato, 17. yüzyılda 30 Yıl Savaşları sırasında ha­rap olmuş; 1908’de ise 2. Wil­helm tarafından “Ortaçağ’da­ki görünümünü geri getire­cek” şekilde restore edilmişti. Wilhelm, şantiyesini düzenli olarak ziyaret ettiği bu şatoya, Almanya’nın en batı ucunda olması sebebiyle özel bir önem atfediyordu. Burada Alsace’ın Cermen kökenlerini de pekiş­tirmeye yönelik bir Cermen Dünyası Müzesi kurma niye­tindeydi. Şato, Fransa Dev­leti’ne geçmesinin ardından, Ortaçağ ağırlıklı farklı dönem­lerin dokularını yansıtan ser­gilerin yer aldığı bir müzeye dönüştürüldü; günümüzde yıl­da 500 bini aşkın turist tara­fından ziyaret ediliyor.

    Sırtını Vosges Dağları’na dayayan, hemen aşağısında­ki Alsace Ovası’na, ovanın do­ğu sınırını çizen Kara Orman Dağları’na ve ovanın güneyin­den itibaren yükselen Alp Dağ­ları’na hâkim olan şatonun ne­fes kesen manzarası, bugünkü ziyaretçileri olduğu gibi Mus­tafa Kemal’i de çok etkilemişti. Şatoda verilen çay ziyafetinin ardından Strasbourg’a geri dö­nüldü. Alsace-Lorraine valisi ve Strasbourg belediye başka­nının misafiri olarak belediye sarayında (Hôtel de Ville) ak­şam yemeği yendi ve gece bu­rada geçirildi.

    Veliaht Vahdettin, otomobilden inerek trene geçiyor. Yanında, gezi boyunca çevirmenliğini yapan Naci (İldeniz) Bey.

    Almanya gezisinin cephe ziyaretleri kısmını sona erdir­miş olan Osmanlı heyeti ertesi gün Essen’e geçecek, burada Krupp ağır silah fabrikasını gezecek; ardından 10 günlük yoğun bir program gerçekleşti­recekleri Berlin’e hareket ede­ceklerdi.

    Mustafa Kemal Paşa, Stras­bourg’daki son akşam yemek­lerindeki sohbet esnasında Al­sace-Lorraine Valisi von Dal­lwitz’e şöyle diyecekti:

    “Buraya, Alman Ordu­su’nun gerçek durumunu an­lamaya geldik ve bunu anlamış olarak memleketimize dönü­yoruz” .

  • Millî Mücadele’ye geldi, komploya kurban gitti

    Bakü’den gelip Ankara’ya giderek Millî Mücadele’ye katılma amacındaki kafile, Trabzon’a yönlendirilir ve deniz yoluyla “hudut harici” edilecekleri söylenerek takaya bindirilir. Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi ve yanındaki 14 kişi, 28 Ocak 1921’de Karadeniz’de öldürülecektir. Siyasi tarihimizde soruşturmaya dahi uğramayan cinayetin yıldönümü.

    Göğsümde 15 yara var.
    Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!
    Kalbim yine çarpıyor,
    kalbim yine çarpacak!
    (NÂZIM HİKMET)

    Mustafa Suphi (1882/83-1921), Ga­latasaray Lisesi’nden sonra Hukuk Fakültesi’ni bitirip (1905) Paris’e okumaya gider ve 1908 İnkilabı sonrasında orada hem talebe birliğinin yöneticili­ğini hem de Tanin’in muhabir­liğini yapar. 1910’da “Türkiye’de Tarım Kredilerinin Örgütlen­mesi” başlıklı tezini teslim edip Türkiye’ye döner. Dönüşünde gazetelere makaleler yazar; aynı esnada Yüksek Ticaret Mekte­bi’nde ve Galatasaray’da hocalık yapar. İttihatçıların 1911 Selanik Kongresi’ne delege olarak katıl­dığına göre, saflarda kaldığı tak­dirde istikbal vadetmektedir.

    Mustafa Suphi: 100 yıl önce öldürülen siyasetçi-yazar

    1912’de Ahmet Ferit’in (Tek) başkanı olduğu Millî Meşrutiyet Fırkası’nın kurucuları arasında­dır. Aynı partiden Yusuf Akçu­ra’nın yayımladığı Türk Yurdu dergisine de yazar. Dolayısıyla dönemin önde gelen düşünürle­ri ile haşır-neşirdir. Kısa zaman­da yazıları, çevirileri ve kitapları ile tanınan bir yazar olarak be­lirir. Fikri dünyası genel olarak Yusuf Akçura’nın gölgesindedir; Mustafa Suphi bu dönemde bir sosyalist değil, bir liberal milli­yetçi olarak konumlanır.

    Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldü­rülmesinden sonra muhaliflere yapılan baskılar artar ve parti­nin gazetesi İfham’ın sorumlusu olarak Mustafa Suphi de Sinop’a sürgüne gönderilir. Buradan ka­çıp Sivastopol’a geçen Mustafa Suphi, birlikte olduğu insanlar­dan farklı olarak Avrupa’ya geç­mek yerine Rusya’da Türkçülük akımıyla ilişkiye geçer; Yusuf Akçura aracılığıyla, ilişkisi ol­duğu Cedid Hareketi’nin ünlü siması İsmail Gaspıralı ile bu­luşur.

    Bir İttihatçı düşmanı olan Mustafa Suphi, Osmanlı Dev­leti’nin 1. Dünya Savaşı’na ka­tılmasına da karşı çıkar. Ancak savaş başladığında, düşman bir ülkenin vatandaşı olduğu için Çarlık yönetimi tarafından sür­gün edilir. Büyük kısmı Ural­lar’da geçen bu 3 yıllık sürgün­lük döneminde, ekmeğini Fransızca ders vererek kazanırken başkaca neler yaptığına dair kendi ifadelerinden başka bir bilgiye sahip değiliz. Bu dönem­de Çarlık Rusya’sındaki Müslü­man milletlerdeki aydınlar, daha ziyade milliyetler meselesin­de özerklikten yana tutumun­dan ötürü bir köylü partisi olan SR’lere (Devrimci Sosyalistler) yakın duruyorlardı.

    1917 Şubat Devrimi merkezî Rus Devleti’ni çökertince, sür­günler de denetimsiz kaldılar. Ancak Mustafa Suphi’yi Ekim Devrimi’nde göremeyiz. Ancak 1918 başlarında Moskova’da toplanan Milliyetler Halk Komi­serliği’nde, Müslüman Komiser­liği’ne bağlı bir Türk şubesinin kuruluşunda görürüz. Daha son­ra “tarihin meçhulleri” arasında yer alacak olan Sultan Galiyev de buradadır.

    İçsavaş sırasında esas ola­rak yerli Müslümanlardan olu­şan bir askerî birlikte ve bazı esir Osmanlı askerleriyle Kırım ve Odesa dolaylarında sava­şır. Haziran 1918’de Kazan’da Müslüman Komünistleri Kon­feransı’na katılır. Temmuz’da Moskova’da Müslüman Komi­serliği’nde Türkiye sol sosyalist­leri toplantısı gerçekleştirilir. Ancak S-R ayaklanmasının pat­lak vermesi, onlara yakın olarak nitelenen Mustafa Suphi’nin ko­numunu sarsar. Çıkardığı Yeni Dünya gazetesindeki yazıların “milliyetçi” olduğu iddia edilir.

    Mustafa Suphi, Mayıs 1920’de, Ankara’nın bölgede­ki uzantılarıyla (İttihatçılarla) desteklediği Müsavat Hükü­meti’nin düşürülüp Bakü’nün sovyetleştirilmesinden sonra kente gelir. Eylül başında, Bol­şevikler’in Enver Paşa’yı henüz gözden çıkarmadıkları günlerde Bakü’de Doğu Halkları Kurulta­yı gerçekleşir. Kongrede Musta­fa Suphi’nin yakın ilişki içinde olduğu Sultan Galiyev bulunma­maktadır; muhalif Zeki Velidi Togan ise gizlice bulunduğu Ba­kü’de Mustafa Suphi’nin evinde kalmaktadır. Ankara ile iyi iliş­kiler içinde olmayı hedefleyen Mustafa Suphi’nin, İttihatçılar hakkındaki fikri gözönüne alın­dığında Enver Paşa’nın varlığı tatsız bir durumdur.

    Türkiye Komünist Partisi kurucuları: (soldan sağa) İsmail Hakkı, Ethem Nejat ve Mustafa Suphi.

    Mustafa Suphi, Sovyet yö­netimi ile bir dizi görüşmeden sonra, İstanbul ve Anadolu’dan gelen delegelerin de katılımıyla, İttihatçılar tarafından kurulmuş olan “komünist” teşkilatı dağı­tarak (ama onların bir kısmını dahil ederek) 10 Eylül 1920’de TKP’nin kuruluşunu gerçekleş­tirir.

    Yine esir askerlerden 1 alay kuran Mustafa Suphi, Anado­lu’ya geçerek Ankara’da Millî Mücadele’ye katılma kararı alır. Ankara ile görüşmelerden sonra grup halinde trenle Kars’a geçi­lir (19 Aralık 1920). Burada Kâzım Karabekir tarafından res­men karşılanırlar.

    Ali Fuat Cebesoy Mosko­va Hâtıraları’nda kendisini zi­yaret eden Mustafa Suphi’nin “Anadolu hareketinin içtimaî bir ihtilal olmaktan ziyade, Türk milletinin emperyalist düşman­lara karşı istiklâl ve hürriyeti­ni kurtarmasından başka bir şey olmadığına kani bulunuyo­ruz. Türkiye’deki bey ve paşaları burjuvazi sınıfından addetmiyo­ruz. Bilâkis halk kitlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyo­ruz” dediğini yazar.

    Mustafa Suphi, Büyük Millet Meclisi başkanlığına gönderdiği telgrafta “her hususta memleket kanunlarının veregeldiği müsa­adeler dahilinde görev yapma” niyetlerini beyan ederek “sizlere katılmakla onur duyacağımızı arzederiz” demektedir. Hükü­mete yardımcı olmanın dışında bir amaç belirlemeyen bu me­tin, Ankara’da iç siyasetin alev­lenmeye başladığı günlere denk gelmektedir.

    1921 Ocak ayı, Ethem Bey’in (Kuvvayı Seyyare), mebuslar dahil olmak üzere Meclis için­deki solun tasfiyesi gibi hadi­selere sahne olacaktır. Mustafa Suphi’nin Ankara’ya gelişinin istenmediği kesindir. Karabekir, Ankara ile irtibatlı olarak Erzu­rum Valisi Hamit Bey aracılığıy­la Mustafa Suphi grubunu Erzu­rum üzerinden bir şekilde yolcu etmek niyetindedir. Teşkilat-ı Mahsusa ile yakın ilişkisi olan Erzurum valisi Hamit Bey’in planlamasıyla, Mustafa Suphi ve yanındakiler Erzurum’da ya­pılan gösterilerle bir linç havasında Trabzon’a gönderilir. Bu­rada da yine Teşkilat-ı Mahsu­sa’da çalışmış Yahya Kâhya’nın düzenlediği bir komplo sonucu açık denizde boğdurulurlar (28- 29 Ocak 1921).

    “Halkın galeyana gelerek Mustafa Suphi ve arkadaşları­nın ‘hudut harici’ edilmesini is­tediği” ve Ankara’nın da bunu onayladığı, Meclis’te 1 yıl son­raki gizli celsede söylenecek­tir. Ancak bu kadar gözönünde cereyan eden toplu cinayetin herhangi bir soruşturmaya uğ­ramaması; cinayetin uygulayı­cısı olan kayıkçılar kahyası Yah­ya’nın “bilinmeyen kişilerce” öldürülmesi; ardından bu defa Topal Osman’ın öldürülmesine kadar uzanan cinayetler; “derin devlet”in görev başında olduğu­nu göstermektedir.

    Mustafa Suphi ve arkadaşla­rı katledilirken, Millî Meşrutiyet Fırkası dönemindeki çalışma arkadaşları Ankara’da önem­li mevkilerdedir. Parti başkanı Ahmet Ferit Tek Maliye Baka­nı’dır, partinin ideologu Yusuf Akçura, Hariciye’dedir…

    Hakkında kapsamlı bir kitap (Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu ve Mustafa Suphi, Türk Tarih Kurumu, 1997) yaz­mış olan Yavuz Aslan, “vatanse­ver, yurtsever” bir Mustafa Sup­hi ile karşı karşıya olduğumuzu belirtir.

    1912-1921

    Mustafa Suphi’nin broşürü ve Yeşil Hoca’nın tarihî notu”: ‘Güya bu adam Bolşevik imiş’

    Mustafa Suphi’nin 1328’de (1912) yazdığı ve İstan­bul’da Ahmet İhsan ve Şürekası Matbaacılık Osmanlı Şirketi’nce basılan Vazife-i Temdin (Mede­nileştirme Görevi) adlı kitapçık. Eser, “Darülmuallimîn İktisad Muallimi” Mustafa Suphi tarafın­dan “Kardaşım Osman Bey’e” yazılarak imzalanmış. Çerçeve içerisinde “Trablusgarp İçün-Fikr-i Muhaceret ve İsti’mâr-İsti’mârın Felsefesi, Vazife-i Temdîn-İs­ti’mârın Usûlü” yazılı.

    Eseri elinde bulunduran ise, üzerindeki mühürden anlaşıldığı üzere Esbak Erzurum Mebusu Yeşilzade Mehmed Salih (Yeşil Hoca). 1. Büyük Millet Meclisi Erzurum Milletvekili Yeşilzade Mehmed Salih Efendi, döneminin önde gelen mutasavvıf, siyaset adamı, milletvekili ve araştır­macılarındandı. Daha sonra 2. TBMM’ye alınmayan ve İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanan Mehmed Salih’in, bu kitapçı­ğın üzerine ve belli ki Mustafa Suphi’nin katlinden hemen sonra yazdığı not da çok ilginç:

    “1337’de [1921], bu eserin müellifi Mustafa Suphi’yi 4 [14] arkadaşıyla Trabzon’da Yahya Kâhya eliyle denize atıp boğdur­dular? Güya bu adam Bolşevik olmuş imiş? Tafsilatı, Şark Orduları Kumandanı Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum Mebusu Raif Hoca’dan öğrenilmeli”.

    (Özgün Uçar koleksiyonu)

  • Ankara devreye giriyor Sèvres’in hükmü bitiyor

    Şubat 1921’de başlayan Londra Konferansı’nda savaş halinde olunduğu için ilginç bir protokol izlendi. Türkiye, Ermenistan ve Yunanistan heyetleri, İtilâf Devletleri temsilcileriyle ayrı ayrı görüştüler. İstanbul Hükümeti’nin temsilcileri söze neredeyse hiç karışmadı. TBMM’yi temsil eden Bekir Sami Bey ise, dönüşünde çok sert eleştirilere uğradı; ancak birçok konuda Ankara’nın önünü açmış oldu.

    Mondros Bırakışma­sı’yla başlayan süreç­te Türkiye’ye gayet sert davranan İtilâf Devletleri, 1920’nin sonlarına doğru politi­ka değişikliğine gittiler. Bunun birçok nedeni vardır.

    Osmanlı Devleti’nin 10 Ağustos 1920’de imzalamış ol­duğu Sèvres Antlaşması’nı İs­tanbul’daki hükümetle yürür­lüğe koymak mümkün değildi. Ahmet Tevfik Paşa başkanlığın­daki Osmanlı Hükümeti, sözü­nü İstanbul dışında geçireme­diği gibi; maddî açıdan da bir Fransız-İngiliz ortak kuruluşu olan Osmanlı Bankası’nın vere­ceği borçlara muhtaçtı. Ankara Hükümeti ise arasının görece iyi olduğu Bolşevik Rusya’yla ilişkilerini artık resmî bir iki­li antlaşmayla somutlaştırmak üzere temsilcilerini Moskova’ya yollamıştı. Böylesi bir antlaş­manın Ankara üzerindeki Bol­şevik etkisini ve Anadolu’da komünizm sempatisini artırma olasılığı Güney Kafkasya’dan ümidi kesmek üzere olan Büyük Britanya’yı tedirgin ediyordu.

    Fransız kamuoyu ise Gü­neydoğu Anadolu’da verilen ka­yıplardan şikâyetçiydi; çocukla­rının terhis edilmesini istiyor­lardı. Fransız Parlamentosu da askerî harcamalar için ek büt­çe ayırmaya hiç istekli değil­di. #tarih’in 78. sayısında da (Aralık 2020) gördüğümüz gibi, İtilâf Devletleri’yle Yunanis­tan’ın arası, Venizelos’un döne­minde olduğu kadar iyi değildi.

    Bütün bu nedenler, Lond­ra ve Paris’te Sèvres Antlaşma­sı’nın uluslararası bir konfe­ransta Türkiye lehine gözden geçirilmesi ve Ankara Hüküme­ti’nin de görüşüne yer verilme­si gerektiği fikrinin yeşerme­sine yolaçtı. Bu, Ankara’daki hükümetin resmen tanınması anlamına gelmiyordu. Ancak Ankara’nın oluru olmadan Tür­kiye’ye ilişkin karar alınamaya­cağının kabulü demekti. Ayrıca bir Fransız yetkili, “Ankara’da­kilere haydut diyoruz ama, bun­lar bizim ülkemizde yaşansay­dı kahraman derdik” diyerek, TBMM’nin temsil ettiklerinin pek güzel anlaşılmış olduğunu dile getirmişti.

    Ankara Hükümeti’nin ilk Dışişleri Bakanı Bekir Sami (Kunduh) Bey.

    Britanyalılarla Fransızlar arasındaki diplomatik yazışma­lar da İtilâf Devletleri’nin aynı anlayış doğrultusunda Sèvres Antlaşması’nın toprağa ilişkin bütün maddelerini tartışmaya açık tuttuklarını gösteriyor. Ya­ni Anadolu’nun ve Doğu Trak­ya’nın Türkiye’ye bırakılabile­ceğine ilişkin bir görüş, daha 1920 sonlarında İtilâf başkent­lerinde dile getiriliyordu.

    Ancak, 1921 Şubat’ında top­lanması kararlaştırılan konfe­ransa davet aşamasında kriz yaşandı. Ankara Hükümeti res­men davet edilmemiş, Osman­lı heyetinde Ankara temsilci­lerine de yer verilmesi isten­mişti. TBMM, Türkiye’yi ancak kendisinin temsil edebileceğini; Sèvres Antlaşması’nı imzalayan bir hükümetin temsilcileriyle aynı heyette bulunamayacak­larını, Mustafa Kemal Paşa’nın 30 Ocak 1921 tarihli resmî teb­liğiyle bütün dünyaya duyur­du. Daha önce de gördüğümüz gibi Mustafa Kemal Paşa, aynı günlerde Sultan Vahdettin’in TBMM’yi tanımasını ve İstan­bul’daki hükümeti dağıtmasını istemişti (bkz. #tarih, sayı 79). Bunların hiçbiri gerçekleşmedi ama, İtalya’nın araya girmesiyle ayrı bir Ankara heyetinin Lond­ra Konferansı’na katılması sağ­landı. Böylece Ankara Hüküme­ti’nde Hariciye Vekili olan Bekir Sami (Kunduh) Bey başkanlı­ğındaki Anadolu heyeti, 13 Şu­bat’ta Antalya’dan hareket ede­rek Londra’nın yolunu tuttu.

    Londra Konferansı’nda sa­vaş halinde olunduğu için ilginç bir protokol izlendi. Türkiye, Ermenistan ve Yunanistan he­yetleri, İtilâf Devletleri temsil­cileriyle ayrı ayrı görüştüler. Öte yandan, İstanbul Hüküme­ti’nin temsilcileri söze neredey­se hiç karışmadılar. Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa, hem fazla seçeneği olmadığın­dan hem de sorumluluk almak­tan kaçındığından, sözü çoğu zaman Bekir Sami Bey’e bıraktı.

    Bekir Sami Bey ise gayet il­ginç bir performans sergiledi. Ankara’dan yola çıkmadan önce TBMM’den ve Londra’dayken Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı direktifleri uygulamayan Bekir Sami Bey’in bu performansı­nı, daha sonra TBMM tarafın­dan hırpalanması ve Hariciye Vekilliği’nden istifası ışığında değerlendirmek doğru olmaz. Özetle, Bekir Sami Bey iki ko­nuda Misâk-ı Millî anlayışının dışına çıkmıştır. Önce Batı Ana­dolu ve Doğu Trakya’daki nüfus oranlarını saptayacak tarafsız bir heyetin, buraları Yunan or­dusu tarafından boşaltılmadan işe koyulmasını kabul etmiş­ti. Sonra, Fransızlar ve İtalyan­larla TBMM’nin kabul etmesi imkansız anlaşmalar yapmıştı. Bu ülkelere bazı ekonomik ayrı­calıklar verilmesini kabul etmiş, Fransa’nın TBMM’nin yöneti­mine geçmesini kabul edeceği topraklarda cemaatler arası ba­rışı sağlayacak bir jandarma gü­cü bulundurmasına ses çıkar­mamıştı. İngilizlere de Ankara Hükümeti’nin elinde esir bulu­nan Britanyalılarla, Malta’da tu­tulan Türk esirlerinin karşılıklı serbest bırakılması fikrine yat­kın olduğunu söylemişti.

    Ankara heyeti Londra’da Bekir Sami (Kunduh) Bey’in başında olduğu Ankara heyeti, Londra Konferansı sırasında Fransız delegelerle… (Soldan sağa, oturanlar) Bekir Sami (Kunduh), Fransız bir delege, Zekai (Apaydın), (ayaktakiler) Hüsrev (Gerede) ve bir başka Fransız delege…

    Mayıs ortalarında Ankara’ya dönen Bekir Sami Bey, bu dav­ranışı nedeniyle TBMM’de sert eleştirilere maruz kaldı. Ancak Londra’da yaptıkları, birçok ko­nuda Ankara’nın önünü açmış oldu. İtilâf Devletleri, Anka­ra’nın o günlerde Atina’ya oran­la barışa daha yatkın olduğu­nu anlamış oldu. Ayrıca nüfus sayımına olumlu yanıt vererek, haklılığından emin olduğunu gösterdi. Esir değiş-tokuşu ise güçlü bir iyiniyet gösterisiydi. Nitekim Birleşik Krallık yetki­lileri Nisan sonunda Malta’daki Türkleri serbest bırakacaktı.

    Asıl önemli kazanım, Fransa ve İtalya’yla yapılan, TBMM’nin haklı olarak kabul etmeyece­ği anlaşmalardı. Geçerlik ka­zanmadılarsa da bu anlaşma­lar bu iki ülkenin Ankara’yı ilk kez meşrû bir muhatap olarak görüp, işi anlaşma imzalamaya kadar götürebileceklerini ispat­lamıştı. Devamı da kısa sürede geldi. İtalyanlar, Haziran başın­da Antalya’yı boşalttılar. 9 Ha­ziran’da ise, 20 Ekim 1921’de imzalanacak Ankara Antlaşma­sı’nın Fransız mimarı Franklin Bouillon Ankara’ya geldi.

    Sonuç olarak, Londra Kon­feransı’nın Anadolu Savaşı’na son verme konusunda başarısız olduğunu biliyoruz. Ancak aynı konferansın, Sèvres Antlaşma­sı’nın adının bile anılmayacağı bir süreci başlattığını da kabul etmek gerekir.

  • 1920-23 dönemi ve Ankara’da yeni devlet

    1920-23 dönemi ve Ankara’da yeni devlet

    Resmî tarihimizde “1921 Anayasası” olarak adlandırılan Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu, 1919-1923 arasındaki her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görülmesi anlayışıyla değerlendirilmiştir. Kurucu bir metin yani bir anayasa, devleti tarif eder; ona bir tanım verir. Oysa burada herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi, yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. 

    Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bazılarının cumhuriyet yönetimini istedikleri, 1919 Temmuz’undan beri biliniyordu. Ancak cumhuriyet tartışmaları İstanbul’daki mutlakiyet yönetimiyle mücadele sırasında arka planda kalmış, TBMM’nin kurulmasından sonra ise zaman zaman alevlenmekle birlikte, gündemi bütünüyle işgal eden bir sorun olmamıştı. Ama 1923 yazında, 2. TBMM için yapılan seçimler sırasında bu, gündemdeki en önemli konulardan biri haline geldi. Yeni Meclis’in yeni bir anayasa yapacağına, bu anayasanın da bir cumhuriyet anayasası olacağına ilişkin yorumlarda bulunan birçok makale gazete sütunlarını kaplamıştı. Söylentiler o kadar yoğunlaşmıştı ki, Avusturyalı bir gazeteci Eylül sonlarında Türkiye’ye gelmiş, Mustafa Kemal Paşa’yla bir bölümü yerli gazetelerde de çıkacak olan bir söyleşi yapmış ve cumhuriyet beklentilerinin ne kadar gerçekçi olduğunu sormuştu. Mustafa Kemal Paşa, bu soruyu ilginç bir biçimde yanıtladı. Önce Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini okudu, sonra da bu maddelerin zaten adı henüz konmamış bir cumhuriyet anlamına geldiğini söyledi. 

    Şekl-i hükümet cumhuriyettir  Cumhuriyet geldi geliyor tartışmaları 29 Ekim 1923’te nihayete ermiş, 30 Ekim 1923 tarihli Açık Söz gazetesi haberi “Büyük Millet Meclisi şekl-i hükümetimizin cumhuriyet olarak ilanına karar verdi” diye duyurmuştu. 

    Mustafa Kemal’in Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’na ilişkin bu yorumunun bütünüyle yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Ne de olsa saltanat kurumu neredeyse bir yıldır yoktu ve bunu sağlayan kararı eleştirmek de Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda 15 Nisan 1923’te yapılan değişikliğin ardından suç olmuştu. Aynı değişiklik, TBMM’nin varlığını eleştirmeyi de yasaklamıştı. Yani TBMM, ilk kurulduğu zamanlarda kabul edildiği gibi geçici değil, kalıcı bir kurumdu artık. Kısacası, Türkiye’nin meşrûtî monarşiyle yönetilmeyeceği kesinleşmişti. Gerçi bazı çevrelerde Halife’nin devlet başkanı olacağına dair beklentiler olduğu gibi, sanki bu beklenti yasallaşmış gibi davrananlar da görülüyordu; ama bu durumu yasallaştırması beklenen anayasa değişikliğinden henüz haber yoktu. 

    Mustafa Kemal Paşa’nın sözkonusu yorumunun ancak bu koşullarda doğru olabileceğini de unutmamamız gerekir. Yani Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nu, TBMM’de kabul edildiği tarih olan 20 Ocak 1921’den Saltanat’ın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 tarihine kadar böyle yorumlayabilmek mümkün olamazdı. Ancak hem 1923’te cumhuriyetin ilanı Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle gerçekleştiği için hem de cumhuriyetin 1924’te yapılan ilk Anayasası’nın adına “Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu” dendiği için, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu resmî tarihimizde yeni bir devlet yaratan “1921 Anayasası” olup çıkmıştır. 

    Milletin büyük meclisi  Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edildiği 20 Ocak 1921’den 9 gün önce TBMM balkonunda milletvekilleriyle birlikte. 

    Gerçi Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu daha kabul edilir edilmez, bunu cumhuriyete doğru gidişte önemli bir adım olarak görenler de olmuştu. Örneğin Erzurum Mebusu “Hoca” Raif (Dinç) Efendi, seçim bölgesine dönmüş ve tehlikede olduklarına inandığı Saltanat ve Hilâfet’i korumak üzere Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti’ni kurmuştu. Eski milletvekillerinden Lütfi Fikri Bey ise 1921’de Sultan Vahdettin’e Osmanlı tahtını kurtarabilmek için bir an önce tahttan feragat etmesini tavsiye etmişti. 

    Raif Efendi gibi cumhuriyet karşıtı olan Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş ve Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun cumhuriyete gidiş anlamına gelip gelmediğini sormuştur. Mustafa Kemal Paşa, 20 Temmuz 1921 tarihli cevabında, “Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur. Raif Efendi’nin saltanat şeklinin cumhuriyetçiliğe kalbi mahsus olduğu hakkındaki fikri vehimdir” der. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun kabul edilmesinden çok kısa bir süre sonra Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’ya yazdığı 28 Ocak 1921 tarihli telgrafında Sultan Vahdettin’i İstanbul’daki hükümeti dağıtarak TBMM’yi resmen tanımaya davet etmiş; iki gün sonraki bir telgrafında ise Kanun-ı Esâsî’nin Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun içeriği ile çelişik olmayan bütün hükümlerinin eskisi gibi yürürlükte olduğunu söylemişti. 

    Bu noktada Mustafa Kemal Paşa’nın –Nutuk’ta da defalarca söylediği gibi- amacını sakladığını, cumhuriyet ilan etme arzusunun o tarihlerde açık edilmesinin kendisi için zarar getirebileceğinin farkında olduğunu görüyoruz. Ayrıca bu amaca ulaşabilmek için daha birçok sınavdan geçmesi gerektiğini de biliyordu (Bunlar Millî Mücadele tarihimizin yazılmasında gözardı ediliyor ve yakın tarihimizin bu evresi hâlâ Mustafa Kemal Paşa’nın amacına ulaşması biçiminde yazılıyor. Bu yaklaşım tarzı ise erekselcilik (teleoloji) dediğimiz bir zaaf türü. Yani Millî Mücadele tarihlerimiz, 1919 ila 1923 arasında yer alan her gelişmenin bizi cumhuriyete götüren bir adım olarak görüldüğü anlatılar biçiminde yazılıyor. Ben bir tür resmî tarih özeti olan Nutuk’un bu zaafın ortaya çıkmasında çok önemli bir belirleyici olduğu kanısındayım). 

    1. TBMM, birçok metinde “kurucu” bir meclis olarak ele alınır. İlginç olan şu ki, Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu Meclis için yaptığı çağrıyı kaleme alırken bu sıfatı kullanmış; ama bunun birçok kişiyi irkilteceği fikrini ileri süren bazı mücadele arkadaşlarının uyarıları üzerine bunu son çağrı metnine koymamıştır. Bilindiği gibi kurucu meclis, yeni bir anayasa yapan, yeni bir devlet oluşturan bir meclistir. Bu işlevini yerine getirdiğinde de dağılır. TBMM’nin kuruluşunda ise böyle bir amaç yoktur. Amaç vatanı, Saltanat’ı, Hilâfet’i yabancıların elinden kurtarmaktır. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da bu amacı dile getirerek, amaca ulaşıldığında TBMM’ye gerek kalmayacağını ima eder. Ancak daha sonra TBMM yeni bir devletin temelini oluşturma yoluna girdiği için, anayasa hukukçularımız da 1. TBMM’de “kurucu” meclis özelliği saptayıverir. Bu olağanüstü fiilî durum anayasal bir durum olarak yani devrim olarak görülür. Daha kuramsal bir biçimde söyleyecek olursak, Nisan 1920’deki gelişmeler 1923 sonrasının öncesi biçiminde yorumlanarak yazılmıştır. 

    Ankara’da ortaya çıkan fiilî durum, Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti tarafından kanundışı görülmüş ve Ankara’daki oluşumun başını çeken birçok kişi ölüm cezasına çarptırılmıştı. Ankara’dakilerin çok büyük bir çoğunluğu ise kendileriyle İstanbul’daki yönetim arasındaki anlaşmazlığı, açık düşmanlık olarak görmüyordu. Ankara’dakilerin derdi meşrûtî monarşiyle değil, yeni bir Abdülhamit olmak isteyen Sultan Vahdettin’le, yani mutlakiyetleydi. Saray’ın 1909 anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan meclis üstünlüğü ilkesine sadık kalmasını istiyorlardı. Başarıya ulaşıldığında da gene meşrûtî monarşiye kavuşulacak; ancak Sultan Vahdettin büyük olasılıkla tahttan indirilecek ve yerine veliahtı geçebilecekti. 

    Türkiye’de 1920-1923 arasında bir devrim yaşanmıştır. Ancak hemen 1920’de bir devrim görmeye çalışmamak gerekir. Peki devrimsel durum ne zaman ortaya çıkmıştır? Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’ndan itibaren Ankara’da bir devrimden sözedebilir miyiz? Birçok anayasa hukukçumuz sözkonusu kanunu “1921 Anayasası” olarak adlandırdıklarına göre, sadece bir devrim değil yeni bir de devlet görüyor. Bu ne kadar doğrudur, şimdi de ona bakalım ve Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturyalı gazeteciye okuduğu maddeleri görelim: 

    Madde 1 – Hakimiyet bilâ kayıt ve şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. 

    Madde 2 – İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisi’nde tecelli ve temerküz eder. 

    Madde 3 – Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır. 

    Bu maddelerde, TBMM’nin daha önce karara bağlamış olduğu yönetim biçimi ile yasama ve yürütmenin birliği ve İstanbul’da herhangi bir yönetimin varlığını kabul etmeme ilkeleri dışında bir yenilik yoktur. Bu yenilikler ise TBMM’nin Hıyânet-i Vataniyye Kanunu’nda söylenen geçici olma özelliğinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla bu üç maddede yenilik olarak kabul edilebilecek ögeler, egemenliğin ulusa ait olmasında kayıt ve şart tanınmaması ve “Türkiye Devleti” teriminin kullanılmasındadır. 

    “Bilâ kayıt ve şart”, “Meclis’in işine kimse karışamaz” anlamında alınması nedeniyle sanki Saltanat’ı dışlayan bir nitelemeymiş gibi gözükse de, gerçekte pek anlamlı olmayan bir ibaredir. Zira 1909 değişiklikleriyle ortaya çıkan haliyle Kanun-ı Esâsî son sözü Meclis-i Mebûsân’ın söyleyeceğini, yani milletvekillerinin iradesinin kanun olacağını öngörmüştü. Şöyle de söyleyebiliriz: Kayıtlı-şartlı ulusal egemenlik zaten olamaz. 

    “Türkiye Devleti” teriminin ise o güne kadar resmî metinlerde hiç kullanılmamış olduğu doğrudur. Bir tek, Ahd-ı Millî metninde (28-29 Ocak 1920) “Türkiye barışı” diye bir terim kullanıldığı görülmüştü. Ancak “Türkiye Devleti” terimi, o günlerde zaten ortaya çıkmış olan fiilî bir durumu anlatır; zira artık Osmanlı Devleti diye bir siyasal oluşum yoktur. TBMM, az-çok belirlenmiş bir coğrafya üzerinde egemenlik haklarını tümüyle kullanabilecek bir “Türkiye” için mücadele etmekteydi. 

    Öte yandan kurucu bir metin, devleti tarif eder. 3. Madde’de ise herhangi bir devlet tanımı yani bu devletin monarşi mi, meşrûtî monarşi mi yoksa cumhuriyet mi olduğuna ilişkin bir kayıt yoktur. Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nda meşrûtî monarşiyi dışlayan herhangi bir kayıt göremeyiz. Böyle bir şey görmek, o günlerde siyasal niyet okumaktı, bugün ise erekselcilik yapmaktır.