Tam 100 yıl önce, Sakarya zaferinden sonra Büyük Taarruz’dan önce, Ankara Antlaşması’yla Fransızlar Güney Anadolu bölgesini boşaltmaya başladı. Adana, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Nizip, Tarsus ve birçok yerleşimde Türk bayrağı dalgalanmaya başladı. En önemli sonuçlardan biri de, zaten tanınan Mustafa Kemal Paşa’nın artık bir efsane hâline gelmesiydi.
Aralık 1921 ve Ocak 1922 aylarında bağımsız Türkiye’nin oluşma sürecine ilişkin sevinçli ve moral verici gelişmeler yaşandı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nda karara bağlandığı gibi, Güney Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki Fransız işgali sona erdi. Aynı antlaşmada belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırının kuzeyinde kalan bölgelerde, yönetim Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’ne devredildi.
Aslında sözkonusu yörelerin TBMM yönetimine geçiş sürecinin 1921 Kasım sonlarında başladığını söyleyebiliriz; zira Adana Vali Vekili tayin edilen Hamit (Kapancı) Bey ve Türk ordusunu temsilen Muhittin (Akyüz) Paşa, 30 Kasım’da Adana’ya gelmişler ve aynı gün Adana halkına yönelik bir beyanname yayımlamışlardı. Ancak, bu tarihte Fransız askerlerinin Adana’yı henüz boşaltmamış olduklarını unutmamamız gerekir. Nitekim Adana’ya Türk bayrağının ilk kez 20 Aralık gününde, kolordu komutanı Muhittin Paşa’nın karargah binasında çekilmiş olmasına karşın; yayımlanan beyannamede Fransız askerlerinin Adana ve Mersin’den kesin olarak 4 Ocak 1922’de ayrılacakları söyleniyordu. Bu süreç, Fransız ordusunun 7 Aralık’ta Kilis’i boşaltmaya koyulmasıyla başlamış ve ay boyunca başta Gaziantep, Osmaniye, Nizip ve Tarsus gelmek üzere birçok önemli yerleşim merkezinin boşaltılmasıyla sürmüştü. Sonuç olarak Türk ordusu 3 Ocak’ta Mersin’e girdi. 4 Ocak’ta Fransızlar Adana’dan ayrıldılar; ertesi günü de Türk ordusu törenle Adana’ya girdi. Hamit Bey, artık Ankara’nın yönetiminde olan Adana İli’ne 8 Ocak günü vali tayin edildi.
Mustafa Kemal efsanesi yayılıyor
10 Ocak 1922’de, Vakit’te Ahmet Emin (Yalman) imzalı, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlıklı bir röportaj yayımlandı. Türkiye, Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını ilk kez bu röportajla öğrendi.
Kısaca özetlediğimiz bu gelişmeler birçok önemli sonuç doğurdu. Bunların başında TBMM Hükümeti’nin saygınlığının ve kendisine duyulan güvenin artması gelir. Daha birkaç ay önce Sakarya’da Yunan Ordusu karşısında duramayacağı sanılan Türk Ordusu, şimdi Adana’ya girmişti. Yani Sèvres Antlaşması’nın çizmiş olduğu Türkiye haritasına doğu illerinden sonra güney illeri de eklenmiş ve bu antlaşmanın mimarlarından olan Fransa ile barış yapılmıştı. Ayrıca Fransızlar, Türk ordusuna 10 uçak hibe etmişti.
İkinci önemli sonuç olarak, TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın popülerliğinin katlanarak büyümesini saymamız gerekir. Gerçi Mustafa Kemal Paşa pek tanınmayan biri değildi. Daha 1. Dünya Savaşı yıllarında kazanmış olduğu şöhret, Anadolu’daki direnişin başına geçmesiyle birlikte daha da artmıştı. Sakarya’da kazandığı başarı da bu şöhreti iyice pekiştirdi. Ancak Türkiye kendisini başarılı bir asker ve kararlı bir vatansever olarak biliyor, bu kişiliğin ardındaki insanı henüz tanımıyordu. Güney illerinin Türkiye topraklarına katılmasından birkaç gün sonra, 10 Ocak 1922’de, İstanbul’un saygın gazetelerinden Vakit’te Ahmet Emin (Yalman), Paşa’yla yapmış olduğu uzun bir söyleşi yayımladı ve Türkiye ilk defa Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını öğrenmiş oldu. Dolayısıyla, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlığıyla çıkan söyleşiyi, Mustafa Kemal efsanesinin başlangıcı olarak tanımlayabiliriz.
Üçüncü önemli sonuç ise, güney illerinin TBMM yönetimine katkılarıdır. Gerçi bu bölge Ermeni nüfusunu yitirdiği için eski zenginliğinden mahrumdu; ama bölgenin tarımsal zenginliği gene de Ankara için büyük bir kazanç oluşturuyordu. Öte yandan önemli bir nüfus barındırdığı için, bölge TBMM Hükümeti’ne küçümsenemeyecek bir işgücü, Türk Ordusu’na da yeni askerler kazandıracaktı. Bunlara bölgede daha önce Fransızlarla çarpışanlar da eklendiğinde, Batı Cephesi’nde Yunan Ordusu’na saldırmaya hazırlanan kuvvetlerin sayıca büyümesi mümkün olacak, Büyük Taarruz öncesinde iki ordu en azından insan gücü açısından ilk defa eşitlenmiş olacaktı.
Ay-yıldızın altında Adana 5 Ocak 1922’de Adanalılar 105 metrelik bir Türk Bayrağı’nı sokaklarda dalgalandırarak tüm dünyaya kurtuluşu ilan etmişlerdi.
Güney illerinin TBMM Hükümeti yönetimi altına girmesi sürecinde Antakya ve İskenderun’un neden Fransızlarda kaldığını merak edenler için kısa bir açıklama yapalım: Bilindiği gibi İskenderun Sancağı, Ankara Antlaşması’nda Fransızlara bırakılmış, Fransız yönetiminin oradaki önemli Türk azınlığın özel durumuna saygı göstereceği güvencesi alınmıştı. Bu gelişmenin tarihçesini 1919’daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimlerine kadar geri götürebiliriz. Nitekim bu seçimlerde işgal ve işgalin yarattığı idari sorunlar nedeniyle Halep Vilayeti’ne bağlı sancaklarda seçim yapılmamış; sonuç olarak Antakya, Antep, İskenderun, Maraş ve Urfa Meclis-i Mebusan’da temsil edilmemişlerdi.
Daha sonrası ise karşımıza araştırılmayı bekleyen bir konu çıkarıyor. Zira TBMM oluşurken işgaller hiç dikkate alınmamış, Adana, Edirne ve İzmir gibi işgal altındaki birçok yöreden, bu arada Halep Vilayeti’ne bağlı Antep, Maraş ve Urfa’dan da mebuslar Meclis’e girmişti. Ancak Antakya ve İskenderun TBMM’de de temsil edilmediler. Dolayısıyla İskenderun Sancağı’nın, çok büyük bir olasılıkla nüfus yapısı nedeniyle Misak-ı Millî sınırlarına dahil edilmediği sonucuna varmamız gerektiğini düşünebiliriz.
Cumhuriyetin 10. yılında tüm ülke çapında büyük kutlamalar yapıldı. Manisa’nın Turgutlu (Kasaba) ilçesindeki kutlamaları görüntüleyen ise, dönemin ve bölgenin usta fotoğrafçısı Ahmet Hamdi Bey’di. Mütevazı kişiliğiyle, müthiş ışık bilgisiyle mükemmel kadrajlara imza atan Ahmet Hamdi’nin kareleri, bugün cumhuriyetin gündelik hayatını, yerleşim coğraflarını ve insani dokularını da geleceğe taşıyor.
SALİH ÖZBARAN
Dergimizin geçen sayısının “Ayın Fotoğrafı” sayfasını, memleketim Turgutlu’nun (Kasaba) “Cumhuriyetin 10. Yılında…” başlığıyla bir fotoğraf süslemiş. Sevinerek baktım; heyecanlandım. Son yıllarda -hem mesleğim gereği hem de doğup büyüdüğüm Kasaba’nın yakın tarihini, toplumla bütünleştirmek amacıyla- birkaç kitap yazdığım bir konunun adeta simgesi gibiydi fotoğraf. Verdiği heyecanı yeniden yaşadım; 1940’lar ve 50’lerde kutlamalara bizzat katıldığımı hatırladım; bir defasında (1950) öğretmenlerimin bana verdikleri görev gereği Cumhuriyet Meydanı’nda şiir okuduğum günü gururla andım.
Bu vesileyle, işgalci Yunan kuvvetlerinin çekilişleri sırasında çıkarılan yangın (1922) sonrasında, kuruluş yıllarının ve cumhuriyetin yöredeki tek fotoğrafçısı Ahmet Hamdi’yi de anmak gerekir.
Cumhuriyetin 10. yılı kutlamalarında Manisa- Turgutlu (Kasaba). Sağ arka planda kubbe ve minaresi ile 17. yüzyılı temsil eden Merkez (Pazar) Camii
Ahmed Hamdi gibiler fotoğraflarını konuşturur; geçmişin manzaralarına, sosyal ve politik olaylarına, doğasına ve kültürüne tanıklık eder. Kasaba Yazıları (Turgutlu Belediyesi, 2021) başlığını taşıyan kitabımdan birkaç satırla eşlik edeyim kendisine:
“Vardar Yenicesi’nde doğmuş olan, Turgutlu’nun efsane konumuyla anılması gereken, Kurtuluş Savaşı ardından 1920’li, 1930’lu ve 1940’lı yılların fotoğrafçısı, benim de ilkokul fotoğraflarımı çekmiş olan… Ahmet Hamdi (Yenice).
Fotoğrafçılıktaki ustalığı yanında Türk sanat müziğine olan ilgisi, kişiliği, yalnızlığa çekilmiş/itilmiş hayatı, giyim ve kuşamında gösterdiği özeni (Kozapazarı yanında Ülkü Sokak’ta ikinci katta bulunan işyerine çıkarken merdivenlerinde karşılaştığım ve belleğimde yer eden kedilerden belli olan hayvan sevgisini de ekleyeyim) ile… döneminde anlaşılmasa Turgutlu tarihi için çok önemli bir sima olarak yaşamaya devam etmektedir. Bir binanın köşesinde sanatını icra etmiş, ortalıkta pek görünmemiş, mütevazı yaşamış ama sonraki kuşaklara yadigar bıraktığı fotoğraflarla tarihe ışık saçmış, hayranlık yaratmış, ses getirmiş Ahmet Hamdi yüceltmeye değer…
Kutlamalar sırasında geçit resmi ve izci çocuklar.
Turgutlu Belediyesi yayımları arasında da yer alan Foto A. Hamdi (Ankara, 2019) albümünü hazırlayan Mehmet Gökyayla ve Rabia Uslu’ya bırakayım sözü; emeklerinin sonucu olarak yazdıklarından birkaç satır daha aktarayım; Kasaba tarihinin görsel kimliğini yaratmış olan bu muhteşem kişiyi şükranla anayım:
‘Ahmet Hamdi Yenice, hayatta olduğu dönemde çeşitli nedenlerle kendi içine kapansa ve Turgutlular tarafından dönemin şartları içinde anlaşılmasa da, fotoğraflarıyla bu şehrin tarihi için çok önemli bir sima olarak yaşamaya, günümüze yaşadığı dönemi anlatmaya devam etmektedir. Onun, tespit ederek bizlere aktardığı görüntüler, Turgutlu’nun sosyal ve kültürel tarihi gözönünde bulundurulduğunda bu alandaki kesinlikle ‘olmazsa olmaz’ kaynaklar arasında belki de en kıymetlileridir… Bu çalışmada Turgutlu’nun hatta bazı fotoğraflarıyla Manisa ve İzmir gibi bölgelerdeki diğer şehirlerin tarihlerinde önemli bir iz bırakmış Ahmet Hamdi Bey hakkında şu ana kadar ortaya çıkarılabilen bilgilere yer verilmiştir. Ancak görülebileceği gibi Ahmet Hamdi Yenice’nin anne ve babasının adları, doğum ve ölüm tarihleri gibi doğrudan kimliğine dair bilgilere halen ulaşılabilmiş değildir”…
Tarih eğer sanatla, sanatçıyla güzelse, Turgutlu da Ahmet Hamdi’nin emeğiyle görsel bir değerdir.
Kasaba meydanında toplananlar, törenin başlamasını bekliyor.
FOTOĞRAFÇI AHMET HAMDİ
Büyük arşivi yarına kalacak
Fotoğrafçı Ahmet Hamdi Bey olarak tanınan Ahmet Hamdi Yenice, mübadil olarak Yenice-i Vardar’dan İstanbul’a ve ardından İzmir’e geldi. İzmir’de bulunduğu 1924- 1927 arasında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ege Bölgesi’ndeki fotoğrafçıları arasında yer aldı. 1928’de Turgutlu’ya yerleşen Ahmet Hamdi Bey, özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda Turgutlu, Manisa, Kırkağaç, Alaşehir gibi yerleşim yerlerinin en önemli mekan ve hadiselerini fotoğraflarıyla kayıt altına aldı. Aynı zamanda usta bir müzisyen olan Hamdi Bey, Turgutlu’da Yusuf Nalkesen ve Halil Aksoy gibi önemli bestekarların yetişmesinde pay sahibidir. 1920’li yıllarda kısa süren bir evlilik yaşayan Ahmet Hamdi Yenice, ömrünü tek başına tamamladı ve 1980’in Eylül ayında vefat etti. Binlerce cam filmden oluşan negatif arşivi ve 5 bin civarında fotoğrafı, Turgutlu Kent Müzesi envanterinde yer almaktadır.
Tam 100 yıl önce TBMM’de devam eden temsil ve Bakanlık seçimi tartışmaları, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik dönemecinde Ankara’daki siyasi gelişmelere damga vurmuştu. Mustafa Kemal Paşa varolan düzeni meşruluk açısından savunuyor; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş, siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak görüyor ve tarihe geçen bir konuşma yapıyordu.
TBMM açıldığında kendisini yalnızca bir yasama meclisi olarak değil, aynı zamanda yürütme gücünü de elinde tutan bir meclis biçiminde tanımlamıştı. Bu ilkenin bir sonucu olarak hükümet kurma gereksinimini duyduğunda da, kendisine karşı toplu olarak sorumlu tutacağı ve başında başbakan bulunan bir kabine oluşturulmasını benimsememiştir.
TBMM, elinde tuttuğu yürütme erkini tek tek kendisinin ve kendi içinden çoğunluk oyuyla seçeceği kişilere yükleyecek, bu kişileri yürütmenin bir alanına tevkil edecekti. Böylece tespit edilen 11 alanda yürütmeden sorumlu kişilere “nazır” değil, “icra vekili” adı verildi. Sonuç olarak bu kişiler arasında kabinelerde görülmeye alışılmış bir görüş birliği ya da herhangi bir “uyum” aranmamış, yani ortak bir programla hareket etmeleri beklenmemişti. 29 Nisan 1920’de çıkartılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da zaten TBMM’nin neden kurulduğunu ve amacının ne olduğunu açıklamıştı. İcra vekillerinin görevi bu amaca ulaşabilmek için yapılması gerekenleri yapmaktan ibaretti. Öte yandan, sözkonusu vekillerin aralarında çıkabilecek anlaşmazlıkların çözülmesi görevi TBMM’ye bırakılmış, bunların da her ortaya çıkışlarında Meclis’i meşgul etmemeleri için görev, herhangi bir kanun maddesi veya karar olmaksızın, Meclis Başkanı’na devredilmişti.
Bu yapıyı kuran Büyük Millet Meclisi İcrâ Vekillerinin Sûret-i İntihâbına Dâir Kanun (2 Mayıs 1920), 6 ay sonra değiştirildi. Birçok nedenden ötürü Mustafa Kemal Paşa, birlikte çalışmak zorunda olduğu vekillerden memnun değildi. Klasik bir başbakan gibi çalışmak istiyor, yani vekiller heyetini oluşturan kişilerin belli konularda fikir birliğinde ve kendi görüşlerine yakın olmalarını istiyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği Meclis oturumlarından biri.
Bunun üzerine sözkonusu kanun 4 Kasım 1920’de değiştirildi ve vekillerin gene tek tek TBMM tarafından ve çoğunluk oyuyla, ama Meclis Başkanı’nın gösterdiği adaylar arasından seçilmesine karar verildi. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’yı tatmin etmişti gerçi; ama kendisine muhalif olanlar bütün vekillerin kendisince seçiliyor olmasından iyice rahatsız olmuşlar ve bu duruma son verecek bir formül arayışına girmişlerdi. Böyle bir formül 1921’e kadar bulunamamış, ama konu 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na dahil edilmiştir. Sözkonusu kanunun 7. maddesi, “Heyet-i Vekile’nin vazife ve mesuliyeti, kanun-ı mahsus ile tayin edilir” diyerek, TBMM’ye özgü olan kuvvetler birliği dizgesinde Meclis’in vekillerine ne kadar yetke vereceğine ve bu vekilleri ne biçimde murakabe edip gerektiğinde değiştireceğine ilişkin bir kanun yapılmasına yol açmıştı.
2 Mayıs 1920’de kabul edilen kanunla aynı adı taşıyan ve ancak 8 Temmuz 1922’de onun yerine geçecek olan bu kanunun taslağını hazırlayan komisyon, anlaşıldığı kadarıyla 1921’in bahar ve yaz aylarındaki askerî gelişmeler nedeniyle hızlı çalışamamıştır. Ancak 24 Kasım 1921’de Meclis’e sunulan taslağın giriş bölümünde söylenenlerden görülen o ki, komisyon üyeleri arasında belirmiş olan derin görüş ayrılıkları da bu gecikmede önemli bir rol oynamıştır. Nitekim taslağın altında imzaları bulunan bazı komisyon üyelerinin muhalefet şerhi koydukları Meclis tutanaklarında da görülüyor. Ayrıca bu üyeler de Meclis görüşmeleri sırasında söz almışlar ve mensubu oldukları komisyondan gelen taslağın aleyhinde konuşmuşlardır.
Uzun konuşmaların dinlendiği ve bazı ufak tefek atışmaların yaşandığı görüşmeler 1 hafta sürdü. En temel neden, TBMM’nin kuruluş aşamasında parça parça dile getirilmiş olan ve 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’yla biraz daha somutlaşan yönetim yapısının neredeyse tümüyle değiştirilmek istenmesiydi. O kadar ki, kanun taslağı hakkında konuşurken Mustafa Kemal Paşa, sözkonusu taslağın TBMM’yi, dolayısıyla da TBMM Hükümeti’ni doğru dürüst bir tanımı olmayan, belirsiz oluşumlar olarak gördüğünü söylemiş ve “böyle bir şey nasıl söylenebilir?” diye sorunca, taslak lehinde konuşan Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu) Bey, “söylemekle iftihar ederim” yanıtını vermiş; Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey de bu yanıtı desteklemiştir.
Ertesi yılın Temmuz ayında ortaya çıkacak olan İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun kurucuları olan bu iki muhafazakar mebus, aslında haklıydılar. Ankara’da 23 Nisan 1920’den itibaren gördüğümüz oluşumu “TBMM Devleti” ya da “1921 Anayasası” gibi adlandırmalarla anayasal bir yapı gibi göstermeye çalışanlar ne derlerse desinler, Ankara’da yaşanan, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal dehasıyla ve doğaçlama tedbirlerle yönettiği bir devrimdi. TBMM’nin bu devrimi perdeleyen en önemli özelliği ise kuvvetler birliğini benimsemiş olmasıydı. TBMM, kâğıt üzerinde yürütmeyi de üstlenmişti ama, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın duranlardan oluşan vekiller heyeti, başına buyruk hareket ediyordu. Nitekim görüşmeler sırasında 28 Kasım’daki 118. birleşimde söz alan Konya Mebusu Ömer Vehbi Efendi, “Heyet-i Vekile birçok işler görüyor, onu da Meclis namına görüyor. Halbuki Meclis’in bundan haberi yok” demiştir.
İcra vekilleriyle birlikte Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, İcra Vekilleri ve yabancı temsilcilerle… 18 Ekim 1921’de Ankara’da çekilen bu fotoğrafta İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Fevzi (Çakmak) Paşa, Sağlık Bakanı Dr. Refik (Saydam), Maarif Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Maliye Bakanı Hasan (Saka), Hariciye Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), İktisat Bakanı Mahmut Celal (Bayar) ve Adliye Bakanı Refik Şevket (İnce) var.
Kanun taslağını hazırlayanlardan ve taslağı Meclis’te neredeyse tek başına savunan Selahattin Bey ise önemli bir noktada haksızdı. Daha doğrusu, nereye gittiğini görüp engellemeye çalıştığı bir sürece ilişkin hüsnükuruntusunu dile getiriyor ve 29 Kasım tarihli 119. birleşimde “Meclis-i Âliniz bir ihtilâl meclisi değildir” diyordu. Selahattin Bey’in savunduğu taslağın hem kendisinde hem de gerekçesinde Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu düzenine son verip neredeyse 1296 Kanun-ı Esâsîsi’ne dönme anlamı taşıyan cümleler bulunuyordu. Bunlar arasında en çok itiraza neden olanların başında, gerekçede ifade edildiği biçimiyle Kanun-ı Esâsî’nin padişahlığın tanımına ilişkin ilk 7 maddesinin aynen geçerli olduğunu söyleyen cümle geliyordu. Birçok konuşmacı böyle bir kayda gerek olmadığını; TBMM’nin Saltanat ve Hilâfet kurumlarına bağlı olduğunu daha en başta vurguladığını; ama bu kurumların anayasal konumlarının belirlenmesini zaferden sonraya bıraktığını hatırlattılar.
Vekillerin nasıl tayin edilip ne surette murakabe edileceklerine ilişkin maddelerde ise kuvvetler ayrılığına dönüş savunuluyordu. TBMM, tıpkı padişahın sadrazamı ve şeyhülislamı seçtiği gibi, icra vekilleri heyeti reisiyle şeriye vekilini seçecek, heyet-i vekile reisi de çalışma arkadaşlarını belirleyecekti. Bu öneri iki açıdan çok eleştirildi. Birinci mesele, tabii, TBMM’nin yürütmeden vazgeçmesi meselesiydi ki, üzerinde çok tartışıldı. Selahattin Bey, bunun kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler dengesi anlamına geldiğini anlattıysa da Meclis’i ikna edemedi. Mebusların çoğunluğu, kanun taslağının tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi hükümetin toplu sorumluluğunu, dolayısıyla da hükümet programı, güven ya da güvensizlik oylamaları gibi konuları gündeme getirdiğini görüyorlardı. Bu meseleye bağlı olarak dile getirilen ikinci mesele de yeni bir anayasanın yapılmak istenip istenmemesi meselesi oldu.
1.Meclis’in mebusları İlk meclisin milletvekillerinden bir grup ve Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele döneminde Ankara’daki Meclis binasının balkonunda, 1921.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, TBMM ve hükümetinin anayasal yapısı gayet muğlak, ancak varoluşu gayet meşruydu. Mustafa Kemal Paşa’nın adım adım bir devrime doğru gittiğini görenler; Paşa’ya büyük bir hareket özgürlüğü sağlayan muğlaklığa son verip bütün özellikleri belirlenmiş bir devlet yapısına geçilmesini savunuyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ve kendisi gibi düşünenler ise, varolan düzeni meşruluk açısından savunuyorlar; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş ve siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak gösteriyorlardı. Bu yaklaşımı dile getirenler arasında en parlak konuşmayı 28 Kasım tarihli 118. birleşimde İzmir Mebusu Mahmut Esat (Bozkurt) Bey yapmıştı. Ancak tartışmalara noktayı koyan ve taslağın reddedilip konunun anayasa komisyonuna gönderilmesini sağlayan Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Aralık tarihli 120. birleşimde yaptığı uzun konuşma oldu. Milliyetçilik hislerine hitap ederek Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun özgünlüğüne vurgu yapan ve “şiddetli alkışlar”la sona eren konuşmasında Mustafa Kemal Paşa şöyle demişti:
“Efendiler; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mevcuttur, meşrûdur ve kanunîdir… Efendiler; bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, kitaplarda mevcut olan hükümetlerin, mahiyet-i ilmiyyesi itibariyle hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hâkimiyet-i milliyyeyi, irâde-i milliyyeyi yegâne tecellî ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hükümettir. İlm-i içtimâî noktasından bizim hükümetimizi ifade etmek lâzım gelirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne yapalım ki, demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş. Efendiler; biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz. Çünkü, biz bize benziyoruz, Efendiler”.
Fransızlarla 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’nın 100. yılındayız. Sakarya Muharebesi’nden sonra güney sınırlarımızdaki tehdidi ortadan kaldıran bu antlaşma, bugünkü Ankara Garı Direksiyon Binası’nda imzalanmıştı. İmkansızlıklar içinde yeni bir gelecek çizmeye çalışan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başkentteki 4 önemli mekanı.
Sivas’tan hareket eden üç otomobil, 18 Aralık 1919’da Ankara’ya doğru yola çıktı. Bu otomobiller, başta Mustafa Kemal olmak üzere Heyet-i Temsiliye’nin diğer üyelerini taşıyordu. Birinci otomobilde Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey (Orbay), Heyet-i Temsiliye İstişari Üyesi Ahmet Rüstem ve Yaver Cevat Abbas (Gürer); ikinci otomobilde Heyet-i Temsiliye Üyesi Mazhar Müfit (Kansu), Hakkı Behiç (Bayiç) Bey, Sivas Kongresi Delegeleri İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey ve sekreterler; üçüncü otomobilde Dr. Binbaşı Refik (Saydam) Bey, Hüsrev Bey (Gerede) ve hizmetliler vardı.
Heyet 27 Aralık’ta Dikmen sırtlarında göründüğünde Ankara belki de tarihinin en coşkulu günlerinden birini yaşıyordu. Köylerden atlı ve kağnılarla binlerce kişi Ankara’ya gelmişti. Sabah saatlerinden itibaren davul ve zurnalarıyla Dikmen tepesine koşan Ankara halkı Mustafa Kemal’i bağrına basmaya hazırdı.
Mustafa Kemal Paşa, Seymenlerle karşılaştı ve arabadan indi. “Arkadaşlar, buraya neden geldiniz?” diye sordu. Efeler, “Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Fikrinizde sabit misiniz?” dedi. Seymen Efeler “And olsun!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Varolun yiğitler! Varolun!” diye seslendi. Bu karşılama töreninden sonra Mustafa Kemal, Ankara’daki ilk ikametgahına gidecekti.
Ankara Ziraat Mektebi binası, bugün Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü tarafından kullanılıyor.
KARARGÂH: ANKARA ZİRAAT MEKTEBİ
O yıllarda Ankara’ya bağlı bir sayfiye yeri olan Keçiören’de, bağların ortasında bir bina yükseliyordu. Bu bina, İttihat ve Terakki tarafından örnek bir çiftlik oluşturarak modern tarım tekniklerinin öğretilmesi amacıyla 1908’de inşa edilmişti. 27 Aralık 1919’dan itibaren ise Mustafa Kemal ve arkadaşları için karargâh olarak tahsis edildi. Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan 1920 tarihine kadar 118 gün boyunca çalışmalarını bu taş binada sürdürdü.
Mustafa Kemal’in tüm yurtla bağlantısını sağlayan telgraf merkezi de Ziraat Mektebi’nde kurulmuştu. Aynı zamanda 10 Ocak 1920 tarihinde yayın hayatına başlayan Hâkimiyeti-i Milliye gazetesinin hazırlıkları da burada yapıldı. Yine aynı yerde 6 Nisan 1920 tarihinde kurulan Anadolu Ajansı’nın ilk tohumları ekildi.
Ancak Ankara Ziraat Mektebinin şehir merkezine uzak olması bir güvenlik zafiyeti oluşturuyordu. Mektebe yapılan silahlı baskın, telgraf tellerinin kesilmesi, Mustafa Kemal’in ölümle tehdit edilmesi yeni bir mekân arayışına neden oldu. Mustafa Kemal, Meclis’in açılmasıyla birlikte çalışmalarını Ankara Garı’nda bulunan Direksiyon Binası’nda sürdürmeye başladı.
Direksiyon Binası bugün müze Başkomutanlık karargâhı ve konutu olarak kullanılan Direksiyon Binası, 24 Aralık 1964’te TCDD tarafından müze olarak ziyarete açıldı.
Tarihî Ankara Ziraat Mektebi, Cumhuriyet sonrası yeni Yüksek Ziraat Mektebi’nin açılmasıyla beraber âtıl durumda kaldı. 1937’de büyük bir tadilattan geçti ve Meteoroloji Kuzey İstasyon Binası olarak kullanılmaya başlandı. Yapı 1952’den bugüne, Meteoroloji Genel Müdürlük binası olarak kullanılmaktadır.
Bugün bu tarihî mekâna baktığımızda, zaman içerisinde bir ek katın daha yapıldığını görüyoruz. Mustafa Kemal çalışmalarını binanın ikinci katında, cepheden bakıldığında binanın sol tarafında bulunan içiçe geçmiş iki odada sürdürmüştü. Bugün bu oda önemli bir kısmı orijinal olan eserleriyle birlikte ziyaretçilerini ağırlıyor. Odanın halısı, Mustafa Kemal’in çalışma masası, sandalyesi ve perdeleri o yıllara tanıklık etmiş şahitler olarak yerlerini koruyor.
DİREKSİYON BİNASI: FRANSIZLARLA ANTLAŞMA
İstiklal Harbi bir demiryolu savaşıydı. Ankara’da az bilinen bu tarihsel mekanlardan biri de Mustafa Kemal’in buraya gelişinden sonra ikinci evi olan Ankara Garı Direksiyon Binası’ydı. Direksiyon Binası, Sultan 2. Abdülhamid zamanında Bağdat Demiryolu’nun şube hattının 1892’de Ankara’ya ulaşmasıyla inşa edilen istasyon binalarından biridir. Mimarlığını Alman mühendis Otto Kapp’ın yaptığı Direksiyon Binası’nın köşeleri taş dekorlarla süslenmiştir. Kilit kemerli pencere dekorları ve ahşap çatı saçaklarıyla iki kattan oluşmaktadır. Bugün giriş katı, Demiryolları Müzesi olarak kullanılmaktadır.
Bu binanın Mustafa Kemal için bir yuva haline gelmesini sağlayan kişi, Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi olan Ragıp Bey’in yeğeni Fikriye Hanım’dır. Savaşın en zor zamanlarında Fikriye Hanım, Mustafa Kemal Paşa’nın her zaman yanıbaşındaydı.
Tarım mektebinde bir karargâh Mustafa Kemal, 1920’de İsmet İnönü ile birlikte Kurtuluş Savaşı’nda Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisliği olarak hizmet veren Ziraat Mektebi’ndeki karargâhında.
Direksiyon Binası savaşın harekât planlarının yapıldığı yer olmasının yanısıra, Fransa ile 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’nın görüşmelerinin yapıldığı ve imza edildiği yer olması açısından da çok önemli. 23 Nisan’ın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmasının kararı da bu mekânda alınmıştır.
Mustafa Kemal, İstiklal Harbi’nin en önemli muharebelerini bu evden yönetti. Sakarya Muharebesi cephesine bu evden çıktı. Bu bağlamda bu mekân, savaşın tüm şiddetinin en çıplak hâliyle yaşandığı yerlerden biri oldu. Tren düdükleri kimi zaman hüzün getirdi, kimi zaman da cepheye umut taşıdı.
HARBİYE’NIN BEŞİĞİ: ABİDİNPAŞA KÖŞKÜ
Millî Mücadele yıllarının en dramatik olaylarından biri de 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul’un resmen işgal edilmesi oldu. Bu işgal aynı zamanda, kurtuluşu bekleyen ulus için Ankara’nın önemini teyit etti. Anadolu’daki mücadeleye destek vermek için İstanbul’dan yola çıkanlar arasında, askerî okul öğrencileri de vardı. Mustafa Kemal, Ankara’ya ulaşabilen mevcutları 100 kişiye ulaşmış olan bu genç öğrencileri ziyaret etti ve ardından bir talimgah kurulmasını istedi. İşte bu girişim, düzenli ordunun kurulması sırasında ordunun ihtiyaç duyduğu subayların yetişmesini sağlayacaktı. Ankara’nın Cebeci semtinde bulunan ve 1880’li yılların başında Ankara Valisi Abidin Paşa tarafından vali konağı olarak yaptırılan Abidinpaşa Köşkü, bu okulun merkezi olacaktı.
Hiç zaman geçmemiş gibi Atatürk Konutu Ve Demiryolları Müzesi adıyla ziyarete açılan Direksiyon Binası’nda özel eşyaları ve dönem mobilyalarıyla korunan Atatürk’ün yatak odası.
Sakarya Savaşı’nda Türk Ordusu’nun zafere ulaşmasında, burada kurulan talimgahın önemi büyüktü. Bu fedakâr genç subaylar savaş esnasında en önde vuruştular. Bu durum aynı zamanda Sakarya Savaşı’nın bir “subay savaşı” olarak literatüre girmesini sağladı.
1 Temmuz 1920 tarihinde, okulun açılışında Mustafa Kemal öğrencilere şöyle seslenmişti: “Çocuklarım, bu talimgaha henüz Harbiye diyemiyoruz… Çünkü çok eksiğimiz var… Ama ben sizlere, hakkınız olan adınızla hitap edeceğim… Harbiyeliler!.. İşgal altındaki okullarınızdan, evlerinizden kaçtınız… Birkaç gün sonra da çok sert bir savaşa katılacak, gerekirse canınızı feda edeceksiniz… Biliniz ki gelecek nesiller bu fedakarlıklar sayesinde, medeni alemde, eşit haklara sahip, bağımsız bir milletin, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür çocukları olarak yaşayacaklardır… Size söz veriyorum!”
Mustafa Kemal Paşa verdiği sözü tutacak, ancak bu konuşmaya tanık olan gençlerin büyük bir kısmı sözün tutulduğu zamanları göremeyecekti.
Zabit namzetleri yetiştirerek, düzenli ordu kurulmasına hizmet eden Harbiye’ye evsahipliği yapan Abidinpaşa Köşkü.
NAMAZGÂHTEPE ŞÜHEDA KABRİSTANI
Atatürk Bulvarı’nın doğu yakasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin hemen yanıbaşında bir tepe yükseliyor. Bir zamanlar Namazgâhtepe olarak bilinen bu tepe, İstiklal Harbi’nin kayıp bir mekanıdır. Prof. Dr. İlber Ortaylı, 23 Şubat 2020’de Hürriyet gazetesinde yazdığı köşe yazısında Dr. Selim Erdoğan’ın yaptığı saha çalışmalarına atıf yaparak buradaki yitik şehitliği hatırlattı. Sakarya Savaşı sırasında cepheden ağır yaralı olarak dönen askerler Cebeci ve Gureba Hastanelerine sevkediliyordu. Burada hayatını kaybeden askerler ise Namazgâhtepe’nin güney yamacına defnediliyordu. Şimdiye kadar yapılan jeoradar çalışmaları sonucunda buranın bir şüheda kabristanı olduğu kesinleşti. Şehitliğin üzerinde bugün maalesef özel bir otopark bulunuyor!
Mustafa Kemal Paşa, bundan tam 100 yıl önce, bir kısmı Namazgâhtepe’de yatan askerlerine şöyle seslenmişti:
“Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha önce sizi başka muharebe meydanlarında da tanımış idim. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastlanmamıştır. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı sendedir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi temiz yüreğinle, düşmanı sonunda alteden büyük çaban için minnet ve şükranımı söylemeyi kendime en değerli bir borç bilirim”.
Şehitliğin üzerindeki otopark Millî Mücadele yıllarında binlerce askerin defnedildiği Namazgâhtepe’deki Şüheda Şehitliği’nin üzerinde bugün ne acı ki bir otopark var (sol altta). Namazgâhtepe, Kurtuluş Savaşı sırasında ordumuzun zaferi için dua edilen; Cuma, bayram ve cenaze namazlarının kılındığı yerdi (altta).
TBMM’nin Kars’ta Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı antlaşma, 7 ay önce Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile imzalanan Moskova Antlaşması’yla çok büyük benzerlik içeriyordu. Sovyetler’le 1921 yılı içerisinde çeşitli düzeylerde problemler yaşanmış, ancak Sakarya’daki başarının ardından, 22 Eylül’de antlaşma süreci başlamıştı.
Kars Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’yle Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri arasında imzalanan ve özünde 16 Mart 1921’de Moskova’da TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti arasında yapılan antlaşmayı bu üç Kafkasötesi ülkesiyle tekrarlayan bir antlaşmadır. Antlaşmaların metinleri çok büyük bir benzerlik gösterdiği gibi, zaten Moskova Antlaşması’nın (bkz. #tarih, sayı 80) 15. maddesi de Türkiye ile Kafkasötesi ülkeleri arasında yapılacak bir antlaşmaya değiniyor ve Sovyetler’in bunun sağlanması yönünde çaba harcayacağından dem vuruyordu. Burada ister istemez akla gelen önemli bir soru, nasıl olup da sözkonusu iki antlaşma arasında yedi ay kadar uzun bir zamanın geçmiş olmasıdır.
Bu aşamada ilk değinilmesi gereken nokta, Ermenistan’da Bolşevik yönetiminin kurulmasındaki gecikmedir. Nitekim 11. Kızıl Ordu, ancak Nisan başında Ermenistan’a hâkim olabilmiştir. Ayrıca Bolşeviklerin gözünde bu gecikmeden Türk tarafı da sorumluydu; zira Kızıl Ordu, bölgedeki demiryolunu Türklerin Gümrü’yü işgal etmiş olmaları nedeniyle kullanamamıştı. Üstelik Kâzım Karabekir Paşa’nın 15. Kolordu’suna bağlı birliklerin Gümrü’yü ancak 23 Nisan 1921’de boşaltması bir süre daha gecikmeye sebebiyet verecek; kentteki cephanelikleri de havaya uçurdukları için Bolşevik tarafında ciddi bir kızgınlık oluşacaktı.
Doğu sınırımızı çizen kalemlerden soldakiyle Gümrü, ortadakiyle Moskova, sağdakiyle de Kars Antlaşması imzalanmıştır. (İstanbul Kâzım Karabekir Paşa Müzesi)
Mayıs ayında iki taraflı bir sorun daha çıktı. Osmanlı Devleti, Kars bölgesini 1878’de Rusya’ya terkettikten sonra Rus yönetimi bölgeye hem Ortodoks Kilisesi’nin öğretilerine aykırı bazı inançlar taşıyan hem de savaş karşıtı bir felsefeleri olan Malakanları yerleştirmişti. TBMM Hükümeti, kendi tabiyetinde kabul ettiği Malakanları askere almaya çalışıyor, Sovyetler ise Moskova Antlaşması’nın 10 ve 12. maddeleri uyarınca Rusya’ya dönmelerini bekliyordu. Ayrıca, Türk tarafından kaynaklanan bazı söylentilere göre Sovyetler, Malakanlar arasında Bolşevik propagandası yapıyordu. Bu ikili sorunun çözülmesi ise Ağustos ayını buldu.
Ağustos’a gelindiğinde ise Türk tarafının başı dertteydi. Yunan Ordusu’nun Eskişehir-Kütahya başarıları (bkz. #tarih, sayı 84) sonrasında Ankara’nın geleceği tehlikeye düşmüş; Türk Ordusu’nun Sakarya Nehri’nin doğu kıyısında savunma savaşı verme hazırlıklarına girişilmişti (bkz. #tarih, sayı 85). Gene de Sakarya’da vuruşma başlamadan önce karşılıklı bazı girişimlerde bulunulmuş ve TBMM Hükümeti’yle Kafkasötesi hükümetleri arasında Kars’ta bir antlaşma imzalanmasına ilişkin bir prensip kararı alınmıştır. Hatta o sıralarda Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı olan Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, sözkonusu antlaşmanın Eylül sonlarında yapılabileceğini bildirmiş ve Türk tarafının Kâzım Karabekir Paşa’yla Ankara’nın Bakü’deki elçisi Memduh Şevket (Esendal) Bey’ce temsil edileceğini duyurmuştur.
Kars’ta yaşayan Malakanlar 1943’te Yalınçayır Köyü’nde çekilen fotoğrafta Kars’ta yaşayan Malakanlar. Malakanlar Rus yönetimi tarafından Kars’a yerleştirilmiş; TBMM hükümeti kendi tabiyetinde kabul ettiği savaş karşıtı Malakanları askere almaya çalışırken, Sovyetler Rusya’ya dönmelerini istemişti (Vedat Akçayöz Arşivi).
Bütün bu süreç boyunca Ankara ile Moskova arasında zaman zaman alevlenen, zaman zaman da yatışan bir güvensizlik olduğunu da unutmamak gerekir. Sovyetler, daha Londra görüşmeleri (bkz. #tarih, sayı 79) sırasında TBMM’nin Batılı güçlerle anlaşmaya yatkın olduğundan kuşkulanıyordu. Zaten açık bir Sovyet düşmanlığı dile getiren ve İtilâf Devletleri’yle anlaşmak gerektiğini söyleyen sesler TBMM kürsüsünden de sıkça duyuluyordu. Dahası, 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması’nı Fransa adına imzalayacak olan Henri Franklin-Bouillon, Londra görüşmelerinin hemen ertesinde, Haziran ayında Ankara’ya gelmişti. Türk tarafı ise Bolşeviklerin Enver Paşa’ya evsahipliği yapmasından sürekli bir rahatsızlık duyduğu gibi, Eskişehir-Kütahya mağlubiyetinin yarattığı zaaf ortamında Enver Paşa’nın gene Bolşevik desteğiyle Anadolu’ya girmesinden açıkça korkuyordu.
Sakarya’daki başarı bütün bunlara bir son verdi. 22 Eylül’de Kars’ta biraraya gelen heyetler, Moskova Antlaşması’nın iki tarafça onaylanmış kopyalarını değiş-tokuş ettiler. 4 gün sonra, 26 Eylül’de ise Kars Antlaşması’yla sonuçlanacak olan konferans başlıyordu.
Rusların hediyesi ‘Beyaz Vagon’ Kâzım Karabekir Paşa’ya Antlaşma için Kars’a gelen Rus generalleri tarafından hediye edilen “Beyaz Vagon”, bugün Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nde ziyarete açık.
Duayen gazeteci ve yazar Öymen’in çeşitli dillerdeki kitap ve süreli yayın koleksiyonu, araştırmacıların hizmetine sunulacak.
Gazeteci-yazar Altan Öymen, Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca yaklaşık 10 bin referans kitabından oluşan özel arşivini, geçen aylarda Beşiktaş Belediyesi’ne bağışladı. Yakın tarihimizin gerek siyaset gerekse basın alanında önemli görevlerde bulunmuş-bulunan aydınlarından Öymen’in arşivinde, kronolojik ve tematik olarak düzenlenmiş dergi ve gazete koleksiyonları da yer alıyor.
Beşiktaş Belediyesi’ne bağlı Zübeyde Ana Kültür Merkezi’nde kitapseverlerin ve araştırmacıların hizmetine sunulacak eserler, özel okuma ve çalışma alanlarında incelenebilecek. Öymen’in bağışladığı külliyat içerisindeki birçok eser ve tasnife, bugün elektronik ortamda dahi ulaşılamıyor. Zübeyde Ana Kültür Merkezi’nde bu sene içinde hizmete girmesi beklenen arşivde, baskısı tükenmiş birçok kitaba ve süreli yayına da ulaşmak mümkün olacak.
Oruç Aruoba Kütüphanesi
Beşiktaş Belediyesi önemli düşünürlerden akademisyen, şair ve yazar Oruç Aruoba’nın adını yaşattığı diğer bir kütüphaneyi de hizmete açtı.
500m² alana sahip 30 kişilik çalışma alanı, 50 bin kitap ve 30 bin dijital içerikten oluşan kütüphanede öğrenciler için ders çalışma alanlarının yanısıra halka açık olarak internet üzerinden ulaşılabilen dünyaca ünlü belgeseller, haftalık ve aylık dergiler de yer alıyor.
Oruç Aruoba Kütüphanesi
BEŞİKTAŞ’TA “SEMT KART UYGULAMASI”
Beşiktaş Belediyesi, ilçede yer alan esnafların yanında olmak ve vatandaşların daha avantajlı alışveriş yapmasını sağlamak için Semt Kart uygulamasını hayata geçiriyor. Şimdiye kadar 517 işletme ile anlaşmalı olan Semt Kart ile tüm ilçeyi kapsayacak bir ağa sahip olunması hedefleniyor. Esnafın belirlediği indirim tutarı Semt Kart’a tanımlanarak vatandaşın indirimden faydalanması sağlanıyor. Semt Kart ile ilçenin yerel ekonomisi desteklenirken Beşiktaşlıların da hizmete ulaşması kolaylaşıyor. Beşiktaş’ta ikamet eden vatandaşlar Semt Kart’a semtkart.besiktas.bel.tr adresindeki başvuru ekranında yer alan formu doldurarak ulaşabilirler.
23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasındaki Sakarya Muharebesi, Kurtuluş Savaşı içinde bir dönüm noktasıydı. Ağustos sonuna kadar Ankara’ya 50 km. mesafeye kadar yaklaşan Yunan taarruzları, Türk Ordusu tarafından kademe kademe yumuşatılarak durduruldu. Türk Ordusu, Eylül başında fedakarlık tarihine geçecek karşı saldırılarla düşman kuvvetlerini Sakarya Nehri’nin batısına atacaktı.
Sakarya’daki başarının öyküsü, Eskişehir-Kütahya muharebelerinde yenilen Türk ordusunun Sakarya Nehri’nin doğusuna gayet hızlı bir biçimde çekilmesiyle başlar. Unutulmaması gereken çok önemli bir nokta, Yunan Ordusu’nun Eskişehir’e girdiği 19 Temmuz’la Sakarya’daki muharebelerin başladığı tarih olan 23 Ağustos arasında 1 aydan fazla bir zaman olduğudur. Bu zaman zarfında Yunan Ordusu da kendisini tazelemiş, cepheye yeni birlikler taşımıştı tabii. Ancak asıl önemlisi, bu 5 haftalık sürenin Türk Ordusu’na kendi eksiklerini tamamlama, yeniden moral kazanma ve Yunanlara karşı Ankara’yı başarılı bir biçimde koruyabilecek duruma gelme imkanını sağlamış olmasıdır. Türk Ordusu’nun hızla doğuya çekilmiş olması, ayrıca iki kuvvet arasındaki mesafeyi açarak Yunan Ordusu’nun lojistik açıdan biraz daha zorlanması sonucunu doğuruyordu.
Türk kuvvetlerinin Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi 25 Temmuz’da tamamlanmıştı. Mustafa Kemal Paşa her ne kadar Polatlı’ya yerleşen Batı Cephesi Karargahı’na giderek ordunun durumu hakkında etraflıca bilgi edindiyse de, Temmuz sonlarında işi başından aşmış bir durumdaydı. TBMM’de, Yunan Ordusu’nun ilerleyişi karşısında Ankara’yı terkedip Kayseri’ye taşınma konusu görüşülüyordu. Ayrıca, Ocak ayında çıkan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun (bkz. #tarih, sayı 79) Türkiye’yi cumhuriyete götüren yeni bir anayasa olup olmadığına ilişkin tartışmalar hâlâ devam etmekteydi.
Öte yandan, Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’deki bazı milletvekilleriyle birlikte Mayıs ayında kurduğu Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun (bkz. #tarih, sayı 83) ne anlama geldiğine ilişkin sorgulamalar ve tartışmalar da sürüyordu. Ancak, ordunun istendiği gibi geri çekilmesinin tamamlanmış olması Mustafa Kemal Paşa’yı rahatlatmıştı. Buna bir de milletvekillerinin cepheye temsilciler göndererek askerî durumun ne halde olduğunu kendilerinin görmek istemesi eklenince, alınacak tedbirlerin tartışmaya açılması Ağustos başlarını buldu.
Delik ayakkabıyla vatan kurtardı Mustafa Kemal (Atatürk) ve Salih (Bozok)’un Sakarya Muharebesi sırasında görüldüğü bu fotoğrafta Mustafa Kemal’in ayakkabısının tabanındaki delik de seçilebiliyor.
Cepheden dönen milletvekillerinin hazırladıkları raporun 2 Ağustos’ta Meclis’te okunmasıyla başlayan görüşmeler, iki gün sonra Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutan atanmasını gündeme getirdi. 5 Ağustos’ta çıkartılan bir kanunla da Mustafa Kemal Paşa, 3 aylığına “başkumandan” atandı. Aynı gün Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’nın yerine Genelkurmay Başkanlığı’na; İçişleri Bakanı Refet (Bele) Paşa ise bu görevine ek olarak Savunma Bakanlığı’na getirildi. Birkaç gün sonra Malta’dan dönecek olan Ali Fethi (Okyar) Bey, 2 ay sonra Refet Paşa’dan İçişleri Bakanlığı’nı devralacaktı.
Bu üçlünün aldığı ilk önemli tedbir, Anadolu Savaşı’na sivil halkın katkısını sağlayarak, savaşı topyekûn bir seferberliğe dönüştüren Tekâlif-i Milliyye emirlerini hazırlamasıdır. 7-8 Ağustos günlerinde, “TBMM Reisi, Başkumandan Mustafa Kemal” imzasıyla yayınlanan toplam 10 emir, bütün yönetsel birimlerde birer “Tekâlif-i Milliyye Komisyonu” kurulmasını mecbur tutuyordu. Vali, mutasarrıf ve kaymakamların başkanlığında, askerî ve malî yetkililerle birlikte belediye teşkilatları ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri temsilcilerinin de yer alacağı bu komisyonlar; adlarından da anlaşılacağı gibi, olağanüstü vergileri toplamak, bunları gerektiği gibi depolamak, ellerindeki miktarları Savunma Bakanlığı’na bildirmek ve gerektiğinde bölgelerindeki askerî yetkililere teslim etmekle yükümlüydü.
Karşılıkları daha sonra ödenmek üzere makbuz mukabilinde alınan ilk vergi, her hanenin “birer takım çamaşır ve birer çift çarık ve çorap” vermesi biçiminde gerçekleşti. 7 Ağustos’ta çıkan 3 Numaralı Emir, komisyonların herkesin elindeki “çamaşırlık bez, Amerikan, patiska, pamuk, yıkanmış yün, yıkanmamış yün, tiftik, fantezi kumaşlar hariç olmak üzere erkek elbisesi imaline yarayan her nevi yazlık ve kışlık kumaşlar, kalın bezler, kösele ve iğne, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyandan yapılmış yemeni, çarık, botin, çarık imaline mahsus deri, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç iplikleri, nallık demir veya yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gübre ve sicim ve urgan”ın yüzde 40’ına makbuz karşılığında elkoymasını istiyordu. Sonraki emir, aynı oranları aynı koşullarla “buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek ve kasaplık hayvanat, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum” gibi maddelere uyguladı. 8 Numaralı Emir, bunlara “benzin, vakum, gres, makine, don, saatçı ve balık yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiği, solüsyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel” gibi maddeleri de ekledi.
Sangarios ve Yunan çarpıtması Sakarya Meydan Muharebesi’nin Yunanlar tarafından tasvir edildiği taşbasması bir resim. Türk piyadesinin üstüste gelen süngü hücumları muharebenin sonucunda etkili olmuştu. Ancak buna rağmen, Yunan kamuoyuna “Türklerin mağlubiyeti” olarak yansıtıldı.
Bütün bu toplananları nakliye aracı sahipleri herhangi bir maddî karşılık almadan ayda 100 kilometre taşımak mecburiyetinde olacak; taşıma sırasında bunların yeme-içme masrafları ordu tarafından karşılanacaktı (5 Numaralı Emir). 8 Ağustos tarihli 7 Numaralı Emir, savaş sonunda geri verilmek üzere, av tüfekleriyle tabancalar haricinde kalan bütün ateşli silahları cephaneleriyle birlikte istiyordu. Kasaturalar, süngüler ve özel bir kıymeti olanlar hariç olmak üzere pala ve kılıçlar da toplanacaktı. Taşıma konusunda bazı sıkıntılar yaşanacağı düşünülmüş olmalı ki, 10 Numaralı son emirde dört tekerlekli olan bütün yaylı arabalarla at, öküz ve kağnı arabalarının ve yük hayvanlarının yüzde 20’sine gene makbuz karşılığında elkonacağı söylenmiştir. Görüldüğü gibi Ankara, kendisini savunacak olan ordunun her türlü ihtiyacını karşılamaya ve bunları cepheye mümkün olduğu kadar çabuk yetiştirmeye çalışıyordu.
Yunan Ordusu’nun Eskişehir’e girmesinden 1 hafta sonra yapılan bir toplantıda, Harekât Dairesi sorumluları, Türk Ordusu’nun toparlanmasına fırsat verilmeden saldırının sürdürülmesini önermiş; buna karşılık levazım sorumluları bunun cephane zaafı yüzünden hemen yapılmasının mümkün olmadığını, yapılacağı zaman ise ulaşım zorluklarını dikkate alarak çok ihtiyatlı davranılması gerektiği hatırlatmasını yapmıştı.
Sonuç olarak Sakarya’daki Türk mevzilerine doğru Yunan ileri harekatı 14 Ağustos’ta başladı. Üç kolordudan oluşan Yunan kuvvetlerinin stratejisi Temmuz ayındakinin aynısıydı. Cephenin kuzeyinde bir tümenle Polatlı yönünde baskı uygulanırken, 8 tümenle Türk Ordusu’nu güneyden sarmaya çalışılacaktı. 23 Ağustos’ta başlayan çarpışmalar tümüyle Türk tarafının aleyhine gelişti. Birçok mevziin Yunan ordusunun eline geçmesi nedeniyle, Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos’ta Refet Paşa’ya yolladığı bir telgrafla Meclis’in ve hükûmet dairelerinin Kayseri’ye taşınmasını istedi; ancak durumun görece dengelenmesi üzerine ertesi günü bu isteğinden vazgeçti.
25 Ağustos’tan 2 Eylül’e kadar 8 gün boyunca Yunan Ordusu hem Türk mevzilerini geri atmaya devam etti hem de güneyden dolaşıp doğuya kayarak Türk kuvvetlerini sarmaya çalıştı. Türk savunması ise bu iki hareket karşısında, bir yandan kaybedilen arazinin gerisinde yeni bir mevzi tutarak, bir yanda da sarılmamak için sürekli doğuya kayarak tutunuyordu.
Sakarya Nehri üzerinde batıya dönük cephe, Haymana Ovası’nın güneyinde, güneye dönük bir duruma girmişti. 2 Eylül’de Yunan ordusu Polatlı’nın güneyindeki Çal Dağı’nı ele geçirdi ve Ankara’ya 50 kilometrelik bir mesafeye geldi. Ancak Türk piyadesinin üstüste gelen süngü hücumları bir yanda, süvari güçlerinin de Yunan Ordusu’na takviye sağlayan ulaşım hatlarına verdirdiği kayıplar diğer yanda; Yunan Ordusu’nun saldırı kabiliyeti giderek tükendi. 4 ve 5 Eylül günlerinde kalkıştığı ve geri püskürtülen genel taarruz sonrasında, Yunan birliklerine yeterince güçlenene kadar yerinde durması emri verildi. Bu konum, Yunan Ordusu’nun Anadolu’da varabilmiş olduğu en uç nokta olarak kalacaktır.
Kulaktan tutulup dışarı atılanlar Altında “Anadolu’daki nisbetsiz (boks) müsabakalarının son safhası: Kulaktan tutup oyundan dışarı fırlatmak ameliyesi.” yazan Cevat Şakir karikatürü, Sakarya Muharebesi’nden üç hafta sonra Güleryüz dergisinin 23.sayısında yayımlanmıştı. (6 Ekim 1921).
Yunanların durmuş olduğunu farkeden Türk Ordusu, 6 Eylül’de bir yoklama taarruzu yaptı. Bu harekatın başarılı olduğu görülünce buna benzer taarruzlar 3 gün boyunca sürdürüldü ve bunlar da başarılı oldu. Bunun üzerine 10 Eylül günü Türk Ordusu bütün cephe boyunca karşı taarruza geçerek Yunan Ordusu’nu batıya doğru itmeye başladı. Birkaç yerde direnmeye çalışsalar da Yunan kuvvetleri Sakarya Nehri’ne doğru sürülüyordu. 12 Eylül’de Çal Dağı geri alınmış, Ankara üzerinde herhangi bir baskı kalmamıştı. O gece Yunan Ordusu, birçok yerde Ankara demiryolunu ve Sakarya üzerindeki köprüleri tahrip ederek nehrin batısına çekildi. 13 Eylül’de nehrin doğusunda hiç Yunan askeri kalmamış, 3 hafta süren muharebe sona ermişti.
Sonuçlarına bakıldığında, Sakarya Muharebesi’nin TBMM Ordusu açısından büyük bir askerî zafer olduğunu söylemek zordur. İki ordu da aşağı yukarı aynı sayıda kayıp vermiştir. Hatta Türk Ordusu’nun biraz daha fazla yıprandığı söylenebilir, zira piyadeyi süngü hücumlarına kaldıran küçük rütbeli subaylar arasında şehit sayısı çok yüksekti. Bu bakımdan Sakarya Muharebesi için, “subay savaşı” da denmiştir. Öte yandan, Yunan Ordusu’nun çekilmesi görece kayıpsız gerçekleştirilmiş ve Türk tarafına önemli bir savaş malzemesi bırakılmamıştı. Son olarak, bazı Türk süvari birliklerinin Sakarya’nın batısında da görülmesine karşın; takati kalmayan Türk Ordusu’nun çekilen Yunan Ordusu’nu kesin yenilgiye uğratacak bir taarruza kalkamamış olduğunu eklememiz gerekir.
Bütün bunlara karşın Sakarya Muharebesi, Ankara Hükümeti açısından bir siyasal zaferdir. Bunun birkaç nedeni var. Birinci ve en önemli neden, Sakarya’da yapılan savunmanın Ankara Hükümeti’nin savaş yoluyla dize getirilemeyeceğini göstermiş olmasıdır. Unutulmaması gerekir ki, Yunan ileri harekatı başladığında bütün dünya başkentlerinde Türklerin Yunan Ordusu karşısında tutunamayacağı sanılıyordu. Sakarya’daki başarılı savunma, hem bir süredir Ankara Hükümeti’ne yardım etmekte olan Bolşevik Hükümeti’nin keseyi daha da açmasını sağlayacak hem de Fransa’nın ertesi ay Ankara Antlaşması’nı imzalayarak Sèvres Antlaşması’nı kesin olarak devre dışı bırakması sonucunu doğuracaktır.
İkinci ve yine çok önemli bir neden, bu muharebeyle Anadolu savaşında hem inisiyatifin hem de üstünlüğün artık Türk tarafına geçmiş olmasıdır. Yunan Ordusu Sakarya’dan sonra bir daha taarruza kalkamayacak, bulunduğu hattı tahkim ederek beklemeye başlayacaktır.
Üçüncü bir neden, Doğu ve Batı Anadolu’dan sonra Orta Anadolu halkının da gerçek savaşla tanışması ve Anadolu Savaşı’nın tam anlamıyla ulusal bir savaşa dönüşmüş olmasıdır. Nitekim Sakarya Muharebesi bittikten yalnızca 1 gün sonra Mustafa Kemal Paşa, o zamana kadar TBMM’nin almaya cesaret edemediği, belki de almak istemediği bir karar alarak genel seferberlik ilan edecek, Misâk-ı Millî’nin tüm bir ulusun amacı haline gelmesini sağlayacaktır.
Madımak yangınının küllerinden çıkan fotoğraflar, 28 yıl sonra bir vicdan yoklaması yapıyor. 33 aydın, yazar ve sanatçıyla 2 görevlinin Madımak Oteli’nde yaşamını yitirdiği Sivas Katliamı Davası zaman aşımı nedeniyle kapatıldı; sorumlular hakettikleri cezaya çarptırılamadı; hatta kimi siyasetçi ve liderler failleri masum göstermeye çalıştı.
2 Temmuz 1993 Cuma günü. 4 gün sürecek Pir Sultan Abdal Şenlikleri için birçok aydın, sanatçı, ozan ve yazar Sivas’ta. Madımak Oteli’nde bulunan bu insanlar, namaz çıkışı toplanan bir grup tarafından çıkarılan yangında katledildiler. “Sivas laiklere mezar olacak”, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak”, “Sivas Aziz’e mezar olacak” Cuma çıkışı grubun attığı sloganlardan bazılarıydı. Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 saldırgan yaşamını yitirdi.
Merdivende 4 aydın Madımak Oteli’nin merdivenlerinde, arkada şair Metin Altıok ve Uğur Kaynar. Önde ayakta yazar Asım Bezirci ve şair Behçet Aysan. 4 değerli sanatçımızı da yangında kaybettik.Nesin ve Edibe Sulari Aziz Nesin’in sarı t-shirt’lü, Ozan Davud Sulari’nin kızı sanatçı Edibe Sulari. Kendisi de katliamın kurbanlarından.Yapayalnız Aziz Nesin Sivas katliamından iki gün önce kentte bir bildiri dağıtılmış, Aziz Nesin o sırada Aydınlık gazetesinde yayımlanan Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabından dolayı hedef gösterilmişti.
Hadiseden 1 gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra bu sayı 190’a yükseldi; gözaltına alınanlardan 124’ü tutuklandı. Katliamın 18 gün ardından ilk dava açıldı. Güvenlik gerekçesiyle Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne taşınan dava, yaklaşık 1 yıl süren 18 duruşmanın ardından 37 sanığın beraat etmesi, geri kalanların cezasında ise “Aziz Nesin’in tahriki” gerekçe gösterilerek indirim uygulanıp 2-15 yıl hapse mahkum edilmesiyle sonuçlandı. Ancak Yargıtay cezaları yetersiz bularak mahkeme kararını bozdu. Tekrar yapılan yargılama 2000’de 33 sanığa idam cezası verilmesiyle neticelendi. Davanın tekrar temyiz edilmesi üzerine dosyanın gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 33 sanık hakkındaki idam kararını usul yönünden bozdu. Daire, usul eksikliği olarak sanıkların “nüfus cüzdanlarındaki mühürlerin okunmaması ve soyadlarındaki çelişkiyi” gösterdi. 2002’de idam cezasının kaldırılmasıyla bu cezalar ağırlaştırılmış müebbete çevrildi. Bu 33 kişinin şu anda cezaevinde olup olmadığıyla ilgili Adalet Bakanlığı’ndan bilgi edinme çabaları boşa çıkıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilen 86 yaşındaki Ahmet Turan Kılıç hakkındaki af kararı ise tepki çekmişti.
Şairler unutulmayacak Şair Metin Altıok bir elinde sapı kırık bir fırça, bir elinde sigarasıyla; yanında şair Uğur Kaynar, düşünceli, eli çenesinde; bir-iki basamak aşağıda şair Behçet Aysan, bir yangın söndürme tüpüyle… Saygıyla anıyoruz.
Davanın 1 numaralı sanığı, kalabalığı “Gazanız mübarek olsun” diyerek kışkırtan Refah Partisi’nin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak’tı. 2000’de Madımak ana davasından iki ayrı dava çıkmış, bunlardan ilki Erçakmak’la birlikte hareket eden 15 kişiye karşı açılmıştı. Bu dava 2014’te, hukukçuların “insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı uygulanmaz” kuralını hatırlatmasına rağmen zaman aşımından kapandı. 2016’da Anayasa Mahkemesi’ne götürülse de AYM gündemine alınmadı. 2011’de ölen Cafer Erçakmak ise uzun yıllar Sivas’ta yaşamasına, evlenmesine, askere gitmesine rağmen hiçbir zaman yakalanmadı. Sanıkların avukatlığını yapan Hayati Yazıcı, Kemal Kurt, Mehmet Bulut, Bülent Tüfekçi, Zeyid Aslan, Ali Aşlık, Halil Ürün ve Hüsnü Turan, 2002’de iktidara gelen AK Parti’den milletvekili seçildi.
Ana davadan çıkan ikinci dava ise, yurtdışında olduğu belirlenen 3 kişiye karşı açıldı. Haklarında Türkiye’de gıyabi tutuklama kararı bulunan ve sayıları 8 olan bu sanıklar hâlen Almanya’da yaşıyor ve iade edilmiyor.
NE DEMİŞLERDİ?
CUMHURBAŞKANI DEMİREL: “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır”.
BAŞBAKAN TANSU ÇİLLER: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir”.
İÇİŞLERİ BAKANI MEHMET GAZİOĞLU: “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleri sonucu halk galeyana gelerek tepki göstermiştir”.
HAYATINI KAYBEDENLER
• Muhlis Akarsu – 45 yaşında, halk ozanı • Muhibe Akarsu – 45 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi • Gülender Akça – 25 yaşında • Metin Altıok – 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci • Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı • Sehergül Ateş – 30 yaşında • Behçet Sefa Aysan – 44 yaşında, şair • Erdal Ayrancı – 35 yaşında, şair • Asım Bezirci – 66 yaşında, çevirmen, yazar • Belkıs Çakır – 18 yaşında • Serpil Canik – 19 yaşında • Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör • Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, halk ozanı • Carina Cuanna Thuijs – 23 yaşında, Hollandalı akademisyen • Serkan Doğan – 19 yaşında • Hasret Gültekin – 22 yaşında şair, halk ozanı • Murat Gündüz – 22 yaşında • Gülsüm Karababa – 22 yaşında • Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair • Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist • Koray Kaya – 12 yaşında • Menekşe Kaya – 15 yaşında • Handan Metin – 20 yaşında • Sait Metin – 23 yaşında • Huriye Özkan – 22 yaşında • Yeşim Özkan – 20 yaşında • Ahmet Özyurt – 21 yaşında • Nurcan Şahin – 18 yaşında • Özlem Şahin – 17 yaşında • Asuman Sivri – 16 yaşında • Yasemin Sivri – 19 yaşında • Edibe Sulari – 40 yaşında, halk ozanı • İnci Türk – 22 yaşında.
Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili ilk hamle, 1951’de o dönemin Türkiye Anıtlar Derneği’nce yapıldı. Üstelik bu cemiyet, caminin bugünkü gibi “oldukça büyük” olmasını ve yine bugün bulunduğu noktada yapılmasını da yazılı olarak önermişti! O tarihten günümüze Taksim meydanına cami yapma girişimleri, belediye-siyasi iktidarlar-siyasi liderlerin tutum ve demeçleri.
Taksim Camii, bilindiği üzere 28 Mayıs 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıldığı bir törenle açıldı. Kamuoyu Taksim Camii’nin epey bir süredir ülke gündeminde olduğunu biliyor. Taksim’e cami yapmak aynı zamanda eski zamanlardan beri Pera’ya, yani şehrin “ötekisi” olarak algılanan kent siluetine damga vurmak açısından da muhafazakar iktidarlar tarafından önemseniyordu.
Cami projesi, 28 Şubat sürecinde Necmeddin Erbakan’ın iktidarına mâl olan en kritik gelişmelerden biriydi. Erbakan, 26 Ocak 1997’de Taksim’deki iftar çadırını ziyaret etmiş ve burada yaptığı açıklamada Taksim Camii’nin temellerinin 27 Mart’ta atılacağını söylemişti. İlerleyen yıllarda Taksim Camii meselesi uzun bir süre gündeme gelmedi. Yakın zamanda ise AK Parti yönetimi bölgede yeni bir projeyi gündeme aldı. Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp’e hazırlatılan ve “Taksim Cumhuriyet Camii & Dinler Müzesi Projesi” adını taşıyan teşebbüs, yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Projenin “Uluslararası Mimarlar Birliği Ödülü”ne layık görülmesi de bu bağlamda farklı yorumlara sebep oldu. Cami için karar kılınan mekan, meydanda bulunan su deposunun arkasındaki araziydi.
Asıl ilginç olan ise Taksim’de camii projesinin pek çoğumuzun sandığı gibi 25 yıllık bir hikayeden ibaret olmaması. Taksim Camii’nin öyküsü Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarına, 1951’e kadar gidiyor.
Fransız şehircilik uzmanı Prost’un Taksim meydanını planlarken Aya Tirada Kilisesi’ni esas alması eleştirilir, ama Prost aynı yaklaşımı Eminönü’nde camiler için uygulamıştır.
Taksim’de bir camiye ihtiyaç olup olmadığı tartışmaya açıktır. Kanaatime göre böyle bir yapıya ihtiyaç da bulunmaktadır. Zira İstiklal Caddesi’nin başında bulunan Taksim Mescidi ve caddenin ortalarında bulunan Ağa Camii, ibadet ihtiyacına cevap vermenin uzağındadır. Ancak tartışmanın bu denli kitlenmesindeki asıl sorun, buradaki caminin meydanın siluetinde bırakacağı etkidedir. Zira Taksim meydanında hâkim olan unsurlara bakıldığında, Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”, Tek Parti döneminde kamusal hayata eklemlenen “Taksim Gezisi” ve yine meydana hâkim tek dinî yapı olan “Aya Triada Kilisesi” hemen dikkati çekiyordu. Hasılı tüm bu sayılan mekanlar, muhafazakar kesimin bazı bireylerince “bölgede İslâmî bir mührü zaruri kılıyor”du.
Türkiye Anıtlar Derneği’nce 11 Temmuz 1951’de kaleme alınan bir dilekçenin muhatabı, İstanbul valisi ve belediye başkanı Fahreddin Kerim Gökay’dı. Dernek, kaleme aldığı dilekçede Taksim Meydanı’nda yeni bir caminin temellerinin atılmasını ister. Buna gerekçe olarak da Şişli’den Ağa Camii’ne kadar belli başlı bir cami olmaması gösterilir. Ancak bu cami, alelade bir mabed olmamalıdır; yani amaç sadece Müslümanların ibadet ihtiyacını karşılamakla sınırlı değildir. Derneğin dilekçesine göre yeni cami, çift minareli ve Şişli Camii’nin en az 2-3 katı büyüklüğünde olmalıdır. Bunun için de 3-4 milyon lira arasında bir meblağ gözden çıkarılmalıdır.
Dilekçede Demokrat Parti iktidarına kadar İstanbul’un imarı ile bizzat ilgilenen Fransız şehircilik uzmanı Prost’a da atıf yapılır. Prost, Taksim meydanını planlarken Aya Tirada Kilisesi’ni esas almış ve bu kilisenin etrafını istimlak ederek yapının haşmetini meydana çıkarma yoluna gitmiştir. Bu durum üstü kapalı olarak eleştirilmektedir (Ancak unutulan bir şey vardır ki aynı Prost, bunu bir Hıristiyanlık telakkisi ile yapmamış; benzeri şekilde Eminönü’nde Yenicami, Bayezid Camii, Süleymaniye, Sultanahmet Camii gibi yapıların da bu suretle görünür olmasına çalışmıştır). Dilekçe sahipleri Taksim’deki mevcut durumun “meydanın bir İslâm mabedi ile tezyinini zorunlu kıldığı” fikrindedir.
Meydanda Cuma Taksim Camii, 28 Mayıs 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı bir törenle açıldı. Törene katılanların meydanda kıldığı cuma namazının fotoğrafları tarihe geçti.
Peki mabedin yeri neresi olmalıdır? Dilekçe sahiplerinin ilk aklına gelen Taksim Parkı’nın “münasip bir mahal” olacağıdır. Eğer bunda sakınca görülürse o zaman da Sular İdaresi’nin yine meydana bakan su deposu ve çevresindeki arazi bu işe tahsis edilebilir. Cemiyet, bu iki seçeneğin de kabul görmemesi durumunda üçüncü bir teklifi daha gündeme getirir. O da Taksim’de belediyeye ait arsalardan denize nazır bir bölgenin kendilerine tahsis edilmesidir.
Bu taleplere vali ve belediye başkanı Fahreddin Kerim Gökay’ın cevabı gecikmeyecektir. Gökay, talebi hüsnü telakki ile karşılamakla birlikte ne Gezi yerinin ne de su deposunun böylesi bir işe tahsisinin mümkün olmadığını belirtir. Esasen Gökay’a göre su deposu ve ardındaki alan, cami için en müsait mevkii olmakla birlikte belki bu teşebbüs gelecek yıllarda tekrar ele alınabilir.
Gelgelelim cemiyet bu cevabı tatmin edici bulmaz. Bu defa talebinin merkezine su deposunu koyarak caminin Taksim meydanına yapılması için gerekçelerini sıralar. Buna göre su haznesinin yıkımına gerek kalmadan da burada abidevi bir cami inşa etmek mümkündür. Etraftaki tamirhane ve garajların istimlak edilmesi hem bölgenin nezihliği açısından hem de bir İslâm mabedi inşa edilmesine vesile olacağından son derece isabetli bir tutum olacaktır. İmza sahiplerine göre atalarımız şehrin meydanlarına cami inşa ederek o bölgeyi imar yolunu tuttuklarından, Taksim meydanındaki teşebbüs de ecdadın yolunun takip edilmesi anlamında hayırlı bir iştir. Dilekçede, yapılacak caminin aynı zamanda Taksim siluetine vurulacak Türklük damgasına da hizmet edeceğinin altı çizilir: “Yeryüzünün incisi olan şehrimizin en kesif ve muhtelit ve çok lüzumlu bir yerinde Türk birlik ve ahlak yuvasının timsali olan çift minareli ve harikulade bir cami oturtulmuş olur”. Yine bir başka bölümde şu ifadeye yer verilir: “Güzel İstanbulumuzun Beyoğlu semtinde Türk damgasını taşıyan biricik eser adı geçen su haznesiyle, önündeki çeşmedir”. Caminin yapımını zaruri kılan bir diğer faktör de son yıllarda bölgede İslâm nüfusun artması ve nüfus dengesinin değişmesidir. Bilhassa yerleşime açılan Ayazpaşa ve Talimhane semtleri, artık bu tarz bir imar faaliyetini zaruri kılmaktadır.
Bu yazışmanın ardından Türkiye Anıtlar Derneği İstanbul şubesi cami ile ilgili planları ilgili mimarlarına çizdirmiş ve bu planlar Şehir Meclisi’nde tasvip olunmuştur. Ancak son kertede inşaat için gerekli izin çıkmamış olacak ki yapım konusunda bir temel atma girişiminde bulunulmamıştır.
Bununla beraber Taksim’e cami projesinin hemen kapandığı sanılmasın. Bu konuda 70’ler ve 80’lerde, bilhassa muhafazakar partilerin iktidarları devresinde ciddi girişimlerde bulunulur. 70’li yıllardaki ilk ciddi girişim 13 Mart 1977 tarihinde Süleyman Demirel başkanlığındaki Milliyetçi Cephe hükümeti zamanında gerçekleşir. 1977’de pek çok kişinin hayatına mâlolan 1 Mayıs olaylarının üzerinden daha iki hafta geçmeden yapılan bu teşebbüs, “Taksim Camii Şerifi Külliyesi” adını taşımaktadır. Lakin projenin hayata geçebilmesinin önündeki en büyük engel, proje için istenen arazinin büyük bir kısmının Ziraat Bankası ile İstanbul Belediyesi’nin elinde olmasıdır. İstanbul Belediyesi de o günlerde CHP yönetiminde bulunduğundan, projenin hayata geçmesi nerede ise imkansız gibidir. İlerleyen günlerde proje, içine bir çarşı ve otoparkı da alacak şekilde geliştirilir. Planlanan çarşının en vurucu yerinde Ziraat Bankası’nın Taksim şubesinin bulunacağı bankaya vaadedilir. Bu teklif görece bir yumuşamaya sebebiyet verse de araya 12 Eylül darbesi girecek ve her şey yeniden başa dönecektir.
Taksim’e vurulan İslâm damgası Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”nin, tek parti döneminin sembollerinden “Taksim Gezisi”nin ve “Aya Triada Kilisesi”nin hâkim olduğu meydanın artık yeni bir sahibi daha var.
1983’te cami için yeniden bir girişimde bulunulur. 7 Ocak 1983’de Vakıflar Başmüdürü Süleyman Eyüboğlu, dönemin askerî belediye başkanı Abdullah Tırtıl Paşa’yı artan Arap turist akınını gerekçe göstererek yeniden bu girişimin içine sokmaya çalışsa da, teşebbüs başarılı olmaz. Askerî idare, su deposunun arkasındaki araziyi Taksim’de gittikçe artan araç trafiğini de gözönüne alarak çok katlı bir otopark olarak kullanmayı arzulamaktadır. Nitekim Danıştay da bölgede bir cami projesine özellikle mülkiyet meselesinden kaynaklanan gerekçelerle izin vermezken, tarihî dokuya halel getirmemek şartıyla alanın belediyeye ait olan bölümünde bir otopark inşaına müsaade eder.
26 Mart 1984 tarihi ise Taksim Projesi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Zira bu tarihte iktidardaki Anavatan Partisi yerel seçimlerde İstanbul’u kazanmış ve cami projesi tekrar gündeme gelmiştir. Üstelik bu seferki girişimin daha güçlü argümanları vardır. Daha önce hem belediyeyi hem de Ziraat Bankası’nı ikna etme mecburiyeti varken, seçim sonrasında belediyenin destek veren tutumu, muhalefet konusunda Ziraat Bankası’nı tek bırakacaktır.
Yeri gelmişken hemen belirtelim ki dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, sözkonusu projeye şartlı destek verecektir. Bu şart da belediyeye ve belediyeye bağlı bir kurum olan İSKİ’ye ait parsellere karşılık, burada inşa edilecek külliye içinde yer alacak olan çarşıdan belediye hesabına pay istenmesi şeklindedir. Lakin Dalan’ın 1984-1989 arasındaki iktidar dönemindeki bu proje, özellikle Ziraat Bankası’nın ve hukuki mercilerin onayının alınamamasından dolayı kuvveden fiille geçemeyecektir. 1989’da yerel yönetim seçimlerinde İstanbul’un SHP tarafından kazanılmasıyla cami projesi 1994’e kadar rafa kalkar.
1994’te Refah Partisi’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde Büyükşehir Belediyesi’ni elde etmesi ile Taksim’e cami projesi yeniden ivme kazanır. 26 Mart 1994’deki yerel seçimlerden 3 ay kadar sonra 21 Haziran 1994’te Recep Tayyip Erdoğan, Taksim Camii için istenen ruhsatın verileceğini, cami temellerinin de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından atılacağını duyurur. Ancak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu projeye gelen itirazlar üzerine caminin inşaı tasarlanan bölgede arkeolojik kazı yapılmasını, bu kazı neticesinde su tesisinin temellerinin gözden geçirilerek bu doğrultuda çıkacak sonuçlara göre hareket edilmesine karar verir. 24 Kasım-22 Aralık 1995 tarihleri arasında yapılan arkeolojik kazılarda ise hiç hesapta olmayan buluntulara tesadüf olunur. Sadece 18. yüzyılda 1. Mahmud zamanından kalma su tesisi kalıntılarına değil, Bizans dönemine ait nekropol yani mezar alanı kalıntılarına da rastlanır. İnşaatın hızı bir kez daha kesilir.
Dönemler değişti, tartışma bitmedi Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili tartışmalar her dönem gündeme gelmişti. Özellikle 1996’da başlayan Refahyol iktidarında basına yansıyan en önemli polemik konularından biri Taksim Camii olmuştu.
Cami ile ilgili tartışmalarım en hararetli safhalarından biri Refahyol iktidarı döneminde yaşanır. Haziran 1996’da başlayan ve 1 yıl kadar süren 54. hükümet döneminde basında yer alan en önemli polemik konularından biri Taksim Camii’dir. Esasen Taksim Camii ile Refah Partisi’nin iktidardan önceki devrede de bazı söylemleri basına yansımıştır. Mesela 9 Ocak 1995 tarihinde Necmettin Erbakan, Ankara’da katıldığı Refah Partili Belediyeler toplantısında şu ifadeleri kullanır: “Halk Taksim’de cami istiyor. Cami yapılacak sahayı sit sahasına çevirerek engellemek istediler. Camiyi pekala yapacağız, çok güzel olacak”. Bu konudaki açıklamaya sonradan DYP’den milletvekili olarak meclise girecek olan dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’ndan cevap gelecektir. Kozakçıoğlu, bölgenin sit alanı olması sebebi ile böyle bir girişimin mümkün olamayacağını ifade ettiği gibi, mülki amir olarak buna izin vermeyeceğini de açıklar.
O dönem basında da sözkonusu girişim değişik cephelerden ele alınır; İstanbul üzerine çalışmalarıyla tanınan isimlere görüşleri sorulur. Bazı kişiler caminin seçileceği yer, bazıları taşıyacağı estetik özellikler üzerinden yorum yapar. Çelik Gülersoy ise bunların ikisini birleştirerek şunları söyler: “Caminin yapılacağı yerin tam karşısında taş kesme mimarlık şaheseri bir Ortodoks kilisesi var. Onunla rekabet edemeyecek bozbulanık çimentodan mamul bir yapıyı yapmamak daha iyi”.
Cami meselesi Refah Partisi ve iktidar ortağı DYP ile de iplerin gerilmesine yol açacaktır. Nitekim Erbakan, mevcut gerilimi azaltmak için Taksim’e cami teşebbüsünün ilk defa 16 yıl kadar önce DYP’lilerin “Baba” olarak nitelendirdiği Süleyman Demirel’in başbakanlığı sırasında ortaya atıldığını ifade ile “Sizin ‘babanız’ da başbakanken kararnameyi imzalamış” der.
1997 başında temel atma günü tespit edilmeye çalışılmış, bunun için en iyi tarihin İstanbul’un fetih yıldönümü olan 29 Mayıs olmasına karar verilmişti (Bu tarih caminin dinî ihtiyaçtan başka anlamlar da taşıdığının bir tezahürü kabul edilebilir). Camiye bir türlü onay vermeyen ve iktidar partisinin deyimi ile “böylesi hayırlı bir icraata taş koyan” Anıtlar Yüksek Kurulu’nda da bu süreç içinde adeta bir deprem yaşanır. Dönemin Kültür Bakanı İsmail Kahraman, kurulun başkanı olan Semavi Eyice’yi görevden alıp, yerine belediye seçimlerinde Bakırköy’den aday olan mimar Kadir Topbaş’ı atayacaktır. İsmail Kahraman, Semavi Bey’i görevden alışını “Alnı secdeye değmemiş bir kişi karşı çıktı. Ben de kapının önüne koydum” diye anlatacaktır.
Camiyle ilgili son ciddi girişim 2017’de gerçekleşir. Bu yıl içinde temeli atılan cami 28 Mayıs 2021’de ibadete açılır.
Daha ayrıntılı bilgi için:
. Türkiye Anıtlar Derneği 1950-51 yılına ait kongre broşürü, İstanbul 1951.
. Oktay Ekinci-Bütün Yönleriyle Taksim Camisi Belgeseli, İstanbul 1997.
Mustafa Kemal 1911 sonunda bu güzel mahallesinden, o zamanki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki evinden, imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? O’nu izinde, Selanik’te bir gezi.
Şimdilerde “Trigonion Kulesi” denen Zincirli Kule’nin dibindeyim. Bu Osmanlı eseri güçlü yapı, şehre 15. yüzyılda vurulmuş bir mühür gibi, deniz kenarından kuzeye doğru yükselen doğu surlarının en uç köşesinde. Duvarların biraz arkasında uzun Osmanlı yüzyıllarının hapishanesi, türkülere konu olan Yedikule, müzeye çevrilmiş olan Sinop Kalesi veya Ankara Ulucanlar Cezaevi gibi, zamanında çekilen çilelerin izlerini taşıyor kirli duvarlarında.
Selanik şehrine surlar boyunca tepeden bakıyorum. Eskiden surların denize kavuştuğu yerde 16. yüzyılda inşa edilmiş Türk eseri Beyaz Kule, bugün şehrin simgesi. Güneş batıda tanrıların tahtı Olimpos Dağı’nın ardında kaybolurken, bu 2.300 senelik şehrin ne büyük insanlar yetiştirdiğini düşünüyorum. Büyük İskender, Selanik yakınlarında Pella’da doğmuştu. Türk dilinin en büyük şairi Nâzım Hikmet, bir daha ayak basamayacağı bu şehirde dünyaya gözlerini açtı. Bu akşamüstü yine izinin peşine düştüğüm sarı saçlı, mavi gözlü zeki çocuk da, az ötemde ülkeme ve dünyaya armağan edildi.
Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin kapısında çakılı tabelada, Türkçe, Yunanca ve Fransızca açıklamalar.
Doğu’da, eski surların dışındaki kocaman yapılar Osmanlı 3. Ordu’sunun 19. yüzyıl sonunda yapılan binalarıydı. Bugün de Yunan 3. Kolordu’suna karargah binası olarak hizmet ediyor. Buradaki mesaisinden çıkan genç Yüzbaşı, Beyaz Kule’nin yakınındaki cafe’lerde arkadaşları ile buluşuyor, bazen 1908 Devrimi’ne gidecek yoldaki siyasi faaliyetleri örgütlüyor, bazen de her gencin yaşaması gerektiği gibi gençliğinin tadını çıkarıyordu bu güzel şehirde. Şehrin güneybatı ucundaki 19. yüzyıl liman ve gümrük binaları imparatorluğun bu zengin şehrinin görkemini yansıtıyor; 15 ve 16. yüzyılların mirasları, ara sokaklara serpilmiş Alaca İmaret, Hamza Bey gibi camiler, hamamlar ve Sultan 2. Bayezid bedesteni de o zamanlar bile çok eski bir devrin hâtırasını yaşatıyordu.
Zincirli Kule’den aşağı, dar sokaklardan surlar boyunca yürüyorum. 1917’de bu şehir korkunç bir yangınla kül oldu. Nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Müslüman ve Yahudi mahallelerini ve yüzlerce yıllık mirası yok etti. 5 sene sonra benzeri bir trajediyi, Selanik’in Akdeniz’deki ikizi İzmir yaşayacaktı.
Türkiye dışındaki en anlamlı Türk mirası Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım’ın 1878’de aldıkları Selanik’teki pembe evleri, çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule’nin doğduğu yerdi. O dönemki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki bu evde, bir ulusun kaderini değiştirecek lider dünyaya geldi.
Yine de bugüne kalabilmiş eski taş ve ahşap evler var dik yokuşlu bu mahallede. Bu yürüdüğüm dar sokaklarda, 1878 savaşında Tuna boylarından kaçıp Selanik’e sığınan muhacir arkadaşlarıyla cumbalı evlerin gölgesinde oynuyordu belki Mustafa. O korkunç yazgının kendi ailesinin başına da geleceğini, 1911 sonunda bu güzel mahallesinden imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? İmparatorluğun renkli dünyası içindeki en zengin, en kozmopolit şehirde çocukluğunu ve gençliğini geçirmesi, bize bugünkü Türkiye’de halen güzel ve değerli bulduğumuz çok şeyi hediye etti. Mustafa başka bir şehirde doğsaydı, Kemal olur muydu, Atatürk olur muydu acaba?
Doğduğu mahallenin o zamanki adı Koca Kasım Paşa idi. Tarihçi Vasilis Dimitriadis, değerli eseri Bir Evin Hikayesi’nde, arşiv belgeleri ile belki de Türkiye dışındaki bu en anlamlı Türk mirasının ayrıntılı öyküsünü anlatıyor bize: Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım bu evi 1878’de aldılar. Çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule bu evde doğdular. Ali Rıza Bey’in 1888’deki vefatından sonra aile geçinmek için bu evi kiraya verdi ve daha küçük bir eve yerleştiler. 1895’de Manastır’a, 1899’da İstanbul’a okumaya okumaya giden genç Mustafa Kemal, tatillerinde bu mahalledeki diğer evlerine döndü. 1905 başında Kurmay Yüzbaşı olarak okul hayatı bittiğinde hemen Suriye’de göreve başladı. Memleketi Selanik’e 1907 Eylül’ünde tayin oldu. Ailenin 1908’de kendi mülkiyetlerindeki bu eve tekrar taşındıklarını görüyoruz. İttihat ve Terakki içinde memleketi kurtarma planları yapan genç subay Mustafa Kemal Bey’in, 1908’de aynı sokakta bir küçük ev satın aldığını da arşivdeki belgelerden takip edebiliyoruz.
Mustafa Kemal’in çocukluk müzesi 1937’de satın alınıp Atatürk’e hediye edilen ev, tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal tarafından geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşenerek müze oldu.
Mustafa Kemal, 1911 sonhabarında Libya görevi ile bir daha geri dönemeyeceği ana ocağından ayrıldı. 9 Kasım 1912’de Selanik, Yunan ordusuna şavaşmadan teslim edilirken, Mustafa Kemal, Mısır yoluyla Derne’den İstanbul’a ulaşmaya çalışıyordu. Haberi ne zaman, nasıl aldı kimbilir? Issız bir çölde mi? Kahire’nin kalabalık sokaklarında mı? Akdeniz’de bir gemide mi? Doğduğun büyüdüğün şehrin düşman eline düşmesi, annenden kızkardeşinden aylarca haber alamamak… Çaresizlik içinde tek başına kalmak… Biz, bize bugünkü Türkiye’yi veren bu insanların neler yaşadıklarını hiç anlayabildik mi? Sanmıyorum.
Kızkardeşi Naciye çocukken vefat etmişti. Zübeyde Hanım ve Makbule şehrin düşmesi üzerine bugünkü Türkiye’nin belkemiğini oluşturan onbinlerce Balkan göçmeni gibi Anadolu’ya doğru canlarını kurtarmaya çalıştılar. Libya’dan gelir gelmez 2. Balkan Savaşı’na, oradan Sofya’ya ve oradan da tarihe ilk defa ismini yazdıracağı Çanakkale cephesine gönderilen Yarbay Mustafa Kemal’in ailesiyle uzun bir süre görüşemediğini, bugün Sofya Büyükelçiliği residansı olarak kullanılan tarihî binadaki bir odanın duvarında orijinali asılı duran telgraftan anlıyoruz:
“23 Mart 1915
İstanbul’a seyahat etmekte olan annemi araması için Dedeağaç’taki konsolosumuza emir verilmesini rica ederim. Dedeağaç’tan mektubunu aldığımdan orada olduğunu zannediyorum. M. Kemal”
5 yıldır Selanik’e hakim olan Yunan Devleti, Türklerin mülklerini istimlak etmeye başlamıştı. Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in Pembe Ev’i korumak için Selanik’te kaldığını, umutsuzca yazdığı ve reddedilen dilekçesinin 1917 tarihinden anlıyoruz. 1917’den itibaren eve devletin el koyduğunu ve 1925’de de mübadele ile Anadolu’dan gelen bir Rum aileye sattığını arşivlerden takip edebiliyoruz.
‘Baba evi’ Pembe Ev, 2013’te restorasyondan geçmiş, çağdaş müzecilik anlayışına göre içine ışıklı panolarla bilgi notları yerleştirilmişti. Fakat “babalarının evi”ni olduğu gibi görmek isteyen ziyaretçiler duruma isyan etmişlerdi.
1930’ların başında Başbakan Venilezos ve Atatürk arasında başlayan, oradan da Balkan Paktı’na uzayan Türk-Yunan dostluğunun bir simgesi olarak, 1933’te Selanik Belediyesi evi satın almaya karar verse de, evin satın alınıp Atatürk’e hediye edilmesi 1937’yi buldu. Evin çevresindeki mülkler de Türkiye Cumhuriyeti tarafından satın alınıp bugünkü Selanik Başkonsolosluğu ile birlikte Türkiye toprağı oldu. Evin müzeye çevrilmesi 1953’te gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın talimatı ile evin içini döşeme ve müzeye çevirme görevi tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal’a verildi. Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla zorlu bir bürokrasi ile mücadele eden çift, Ankara ve İstanbul’daki müzeler ve saraylar, Kapalıçarşı mezatları ve Batı Trakya evlerinden derledikleri eşyalarla evi geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşediler. 10 Kasım 1953 günü Atatürk’ün naaşı Etnografya Müzesi’nden Anıtkabir’e nakledilirken, doğduğu ev de müze olarak törenle açılıyordu.
Yıllarca Selanik’e seyahat eden Türklerin esas gitme nedenlerinden birisi olan Pembe Ev, 2013’te bir restorasyon sonrası yeniden açıldı. Bu restorasyon sonrası ziyaretçilerde büyük bir tepki oluştu. Aslında restorasyon bilimsel yöntemlerle ve çağdaş müzecilik tasarımıyla yapılmıştı. Işıklı büyük panolarda Atatürk’ün hayatı ve Selanik’in Türk devri tarihi hakkında çok ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Ancak şu ortaya çıktı: Türkler, Pembe Ev’e müze gezmek için gitmiyorlardı. “Babalarının, dedelerinin” evini ziyaret etmek istiyorlardı. O evi de eskisi gibi, sanki Mustafa’nın dün annesinin evini öpüp Libya’ya gittiği ev gibi görmek istiyorlardı. Beyaz ışıklı bilgi panoları insanları mekana yabancılaştırıyor, ağlayarak ve isyan ederek çıkıyorlardı evden. Bunun üzerine yaptırılan Atatürk ve Zübeyde Hanım’ın çok gerçekçi silikon heykelleri ile mekana hayat getirilmeye çalışıldı. Bugün Pembe Ev’i Selanik’teki yabancı turistler de ilgiyle ziyaret ediyor. Evin eski halini bilen Türkler ise, hâlâ “babalarının” evini özlüyor.
Selanik’te, Pembe Ev’in sokağındaki cafelerde oturup bir kahve içerken, eve giren ve çıkan Türk vatandaşlarını gözlemleyin: Tarihte çok az kişinin bu ismi gerçekten hakettiğini düşünürsünüz. O, gerçekten bu ulusun babasıydı…