Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Fransız işgali sona erdi; Güney Anadolu artık hür!

    Tam 100 yıl önce, Sakarya zaferinden sonra Büyük Taarruz’dan önce, Ankara Antlaşması’yla Fransızlar Güney Anadolu bölgesini boşaltmaya başladı. Adana, Gaziantep, Kilis, Osmaniye, Nizip, Tarsus ve birçok yerleşimde Türk bayrağı dalgalanmaya başladı. En önemli sonuçlardan biri de, zaten tanınan Mustafa Kemal Paşa’nın artık bir efsane hâline gelmesiydi.

    Aralık 1921 ve Ocak 1922 aylarında bağım­sız Türkiye’nin oluş­ma sürecine ilişkin sevinç­li ve moral verici gelişmeler yaşandı. 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması’nda karara bağlandığı gibi, Güney Ana­dolu’nun çeşitli bölgelerin­deki Fransız işgali sona erdi. Aynı antlaşmada belirlenmiş olan Türkiye-Suriye sınırının kuzeyinde kalan bölgelerde, yönetim Türkiye Büyük Mil­let Meclisi (TBMM) Hüküme­ti’ne devredildi.

    Aslında sözkonusu yörele­rin TBMM yönetimine geçiş sürecinin 1921 Kasım sonla­rında başladığını söyleyebi­liriz; zira Adana Vali Vekili tayin edilen Hamit (Kapancı) Bey ve Türk ordusunu temsi­len Muhittin (Akyüz) Paşa, 30 Kasım’da Adana’ya gelmişler ve aynı gün Adana halkına yö­nelik bir beyanname yayım­lamışlardı. Ancak, bu tarihte Fransız askerlerinin Adana’yı henüz boşaltmamış oldukları­nı unutmamamız gerekir. Ni­tekim Adana’ya Türk bayrağı­nın ilk kez 20 Aralık gününde, kolordu komutanı Muhittin Paşa’nın karargah binasın­da çekilmiş olmasına kar­şın; yayımlanan beyanname­de Fransız askerlerinin Adana ve Mersin’den kesin olarak 4 Ocak 1922’de ayrılacakları söyleniyordu. Bu süreç, Fran­sız ordusunun 7 Aralık’ta Ki­lis’i boşaltmaya koyulmasıyla başlamış ve ay boyunca başta Gaziantep, Osmaniye, Nizip ve Tarsus gelmek üzere bir­çok önemli yerleşim merkezi­nin boşaltılmasıyla sürmüş­tü. Sonuç olarak Türk ordu­su 3 Ocak’ta Mersin’e girdi. 4 Ocak’ta Fransızlar Adana’dan ayrıldılar; ertesi günü de Türk ordusu törenle Adana’ya girdi. Hamit Bey, artık Ankara’nın yönetiminde olan Adana İli’ne 8 Ocak günü vali tayin edildi.

    Mustafa Kemal efsanesi yayılıyor

    10 Ocak 1922’de, Vakit’te Ahmet Emin (Yalman) imzalı, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlıklı bir röportaj yayımlandı. Türkiye, Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluk ve delikanlılık anılarını ilk kez bu röportajla öğrendi.

    Kısaca özetlediğimiz bu ge­lişmeler birçok önemli sonuç doğurdu. Bunların başında TBMM Hükümeti’nin saygın­lığının ve kendisine duyulan güvenin artması gelir. Da­ha birkaç ay önce Sakarya’da Yunan Ordusu karşısında du­ramayacağı sanılan Türk Or­dusu, şimdi Adana’ya girmiş­ti. Yani Sèvres Antlaşması’nın çizmiş olduğu Türkiye hari­tasına doğu illerinden sonra güney illeri de eklenmiş ve bu antlaşmanın mimarlarından olan Fransa ile barış yapılmış­tı. Ayrıca Fransızlar, Türk or­dusuna 10 uçak hibe etmişti.

    İkinci önemli sonuç ola­rak, TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın popülerliğinin katlanarak büyümesini sayma­mız gerekir. Gerçi Mustafa Ke­mal Paşa pek tanınmayan biri değildi. Daha 1. Dünya Sava­şı yıllarında kazanmış olduğu şöhret, Anadolu’daki direni­şin başına geçmesiyle birlik­te daha da artmıştı. Sakarya’da kazandığı başarı da bu şöhreti iyice pekiştirdi. Ancak Türki­ye kendisini başarılı bir asker ve kararlı bir vatansever olarak biliyor, bu kişiliğin ardındaki insanı henüz tanımıyordu. Gü­ney illerinin Türkiye toprakla­rına katılmasından birkaç gün sonra, 10 Ocak 1922’de, İstan­bul’un saygın gazetelerinden Vakit’te Ahmet Emin (Yal­man), Paşa’yla yapmış olduğu uzun bir söyleşi yayımladı ve Türkiye ilk defa Mustafa Ke­mal Paşa’nın çocukluk ve deli­kanlılık anılarını öğrenmiş ol­du. Dolayısıyla, “Büyük Millet Meclisi Reisi Müşir Gazi Mus­tafa Kemal Paşa Hazretleri’nin tarihçe-i hayatı” başlığıyla çı­kan söyleşiyi, Mustafa Kemal efsanesinin başlangıcı olarak tanımlayabiliriz.

    Üçüncü önemli sonuç ise, güney illerinin TBMM yöneti­mine katkılarıdır. Gerçi bu böl­ge Ermeni nüfusunu yitirdiği için eski zenginliğinden mah­rumdu; ama bölgenin tarımsal zenginliği gene de Ankara için büyük bir kazanç oluşturuyor­du. Öte yandan önemli bir nüfus barındırdığı için, bölge TBMM Hükümeti’ne küçümsenemeye­cek bir işgücü, Türk Ordusu’na da yeni askerler kazandıracak­tı. Bunlara bölgede daha önce Fransızlarla çarpışanlar da ek­lendiğinde, Batı Cephesi’nde Yunan Ordusu’na saldırmaya hazırlanan kuvvetlerin sayıca büyümesi mümkün olacak, Bü­yük Taarruz öncesinde iki ordu en azından insan gücü açısın­dan ilk defa eşitlenmiş olacaktı.

    Ay-yıldızın altında Adana 5 Ocak 1922’de Adanalılar 105 metrelik bir Türk Bayrağı’nı sokaklarda dalgalandırarak tüm dünyaya kurtuluşu ilan etmişlerdi.
     

    Güney illerinin TBMM Hü­kümeti yönetimi altına girmesi sürecinde Antakya ve İskende­run’un neden Fransızlarda kal­dığını merak edenler için kısa bir açıklama yapalım: Bilindiği gibi İskenderun Sancağı, An­kara Antlaşması’nda Fransız­lara bırakılmış, Fransız yöne­timinin oradaki önemli Türk azınlığın özel durumuna saygı göstereceği güvencesi alınmış­tı. Bu gelişmenin tarihçesini 1919’daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimlerine kadar geri götürebiliriz. Nitekim bu seçimlerde işgal ve işgalin ya­rattığı idari sorunlar nedeniyle Halep Vilayeti’ne bağlı sancak­larda seçim yapılmamış; sonuç olarak Antakya, Antep, İsken­derun, Maraş ve Urfa Meclis-i Mebusan’da temsil edilmemiş­lerdi.

    Daha sonrası ise karşımıza araştırılmayı bekleyen bir konu çıkarıyor. Zira TBMM oluşur­ken işgaller hiç dikkate alın­mamış, Adana, Edirne ve İzmir gibi işgal altındaki birçok yöre­den, bu arada Halep Vilayeti’ne bağlı Antep, Maraş ve Urfa’dan da mebuslar Meclis’e girmişti. Ancak Antakya ve İskenderun TBMM’de de temsil edilme­diler. Dolayısıyla İskenderun Sancağı’nın, çok büyük bir ola­sılıkla nüfus yapısı nedeniyle Misak-ı Millî sınırlarına dahil edilmediği sonucuna varma­mız gerektiğini düşünebiliriz.

  • En büyük bayramı tarihe kazıyan fotoğrafçı

    Cumhuriyetin 10. yılında tüm ülke çapında büyük kutlamalar yapıldı. Manisa’nın Turgutlu (Kasaba) ilçesindeki kutlamaları görüntüleyen ise, dönemin ve bölgenin usta fotoğrafçısı Ahmet Hamdi Bey’di. Mütevazı kişiliğiyle, müthiş ışık bilgisiyle mükemmel kadrajlara imza atan Ahmet Hamdi’nin kareleri, bugün cumhuriyetin gündelik hayatını, yerleşim coğraflarını ve insani dokularını da geleceğe taşıyor.

    SALİH ÖZBARAN

    Dergimizin geçen sayı­sının “Ayın Fotoğrafı” sayfasını, memleketim Turgutlu’nun (Kasaba) “Cum­huriyetin 10. Yılında…” başlığıy­la bir fotoğraf süslemiş. Sevine­rek baktım; heyecanlandım. Son yıllarda -hem mesleğim gereği hem de doğup büyüdüğüm Ka­saba’nın yakın tarihini, toplumla bütünleştirmek amacıyla- birkaç kitap yazdığım bir konunun ade­ta simgesi gibiydi fotoğraf. Ver­diği heyecanı yeniden yaşadım; 1940’lar ve 50’lerde kutlamalara bizzat katıldığımı hatırladım; bir defasında (1950) öğretmenleri­min bana verdikleri görev gereği Cumhuriyet Meydanı’nda şiir okuduğum günü gururla andım.

    Bu vesileyle, işgalci Yunan kuvvetlerinin çekilişleri sıra­sında çıkarılan yangın (1922) sonrasında, kuruluş yıllarının ve cumhuriyetin yöredeki tek fotoğrafçısı Ahmet Hamdi’yi de anmak gerekir.

    Cumhuriyetin 10. yılı kutlamalarında Manisa- Turgutlu (Kasaba). Sağ arka planda kubbe ve minaresi ile 17. yüzyılı temsil eden Merkez (Pazar) Camii

    Ahmed Hamdi gibiler fotoğ­raflarını konuşturur; geçmişin manzaralarına, sosyal ve politik olaylarına, doğasına ve kültürü­ne tanıklık eder. Kasaba Yazıları (Turgutlu Belediyesi, 2021) baş­lığını taşıyan kitabımdan birkaç satırla eşlik edeyim kendisine:

    “Vardar Yenicesi’nde doğ­muş olan, Turgutlu’nun efsa­ne konumuyla anılması gere­ken, Kurtuluş Savaşı ardından 1920’li, 1930’lu ve 1940’lı yılların fotoğrafçısı, benim de ilkokul fo­toğraflarımı çekmiş olan… Ah­met Hamdi (Yenice).

    Fotoğrafçılıktaki ustalı­ğı yanında Türk sanat müziği­ne olan ilgisi, kişiliği, yalnızlığa çekilmiş/itilmiş hayatı, giyim ve kuşamında gösterdiği özeni (Kozapazarı yanında Ülkü So­kak’ta ikinci katta bulunan işye­rine çıkarken merdivenlerinde karşılaştığım ve belleğimde yer eden kedilerden belli olan hay­van sevgisini de ekleyeyim) ile… döneminde anlaşılmasa Turgut­lu tarihi için çok önemli bir sima olarak yaşamaya devam etmek­tedir. Bir binanın köşesinde sa­natını icra etmiş, ortalıkta pek görünmemiş, mütevazı yaşamış ama sonraki kuşaklara yadigar bıraktığı fotoğraflarla tarihe ışık saçmış, hayranlık yaratmış, ses getirmiş Ahmet Hamdi yücelt­meye değer…

    Kutlamalar sırasında geçit resmi ve izci çocuklar.

    Turgutlu Belediyesi yayım­ları arasında da yer alan Foto A. Hamdi (Ankara, 2019) albümü­nü hazırlayan Mehmet Gökyayla ve Rabia Uslu’ya bırakayım sözü; emeklerinin sonucu olarak yaz­dıklarından birkaç satır daha ak­tarayım; Kasaba tarihinin görsel kimliğini yaratmış olan bu muh­teşem kişiyi şükranla anayım:

    ‘Ahmet Hamdi Yenice, ha­yatta olduğu dönemde çeşitli nedenlerle kendi içine kapan­sa ve Turgutlular tarafından dönemin şartları içinde anla­şılmasa da, fotoğraflarıyla bu şehrin tarihi için çok önemli bir sima olarak yaşamaya, günü­müze yaşadığı dönemi anlat­maya devam etmektedir. Onun, tespit ederek bizlere aktardığı görüntüler, Turgutlu’nun sos­yal ve kültürel tarihi gözönünde bulundurulduğunda bu alan­daki kesinlikle ‘olmazsa olmaz’ kaynaklar arasında belki de en kıymetlileridir… Bu çalışma­da Turgutlu’nun hatta bazı fo­toğraflarıyla Manisa ve İzmir gibi bölgelerdeki diğer şehir­lerin tarihlerinde önemli bir iz bırakmış Ahmet Hamdi Bey hakkında şu ana kadar ortaya çıkarılabilen bilgilere yer veril­miştir. Ancak görülebileceği gi­bi Ahmet Hamdi Yenice’nin an­ne ve babasının adları, doğum ve ölüm tarihleri gibi doğrudan kimliğine dair bilgilere halen ulaşılabilmiş değildir”…

    Tarih eğer sanatla, sanatçıy­la güzelse, Turgutlu da Ahmet Hamdi’nin emeğiyle görsel bir değerdir.

    Kasaba meydanında toplananlar, törenin başlamasını bekliyor.

    FOTOĞRAFÇI AHMET HAMDİ

    Büyük arşivi yarına kalacak

    Fotoğrafçı Ahmet Hamdi Bey olarak tanınan Ahmet Hamdi Yenice, mübadil olarak Yenice-i Vardar’dan İstanbul’a ve ardından İzmir’e geldi. İzmir’de bulunduğu 1924- 1927 arasında Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Ege Bölgesi’n­deki fotoğrafçıları arasında yer aldı. 1928’de Turgutlu’ya yerleşen Ahmet Hamdi Bey, özellikle 1930’lu ve 40’lı yıllarda Turgutlu, Manisa, Kır­kağaç, Alaşehir gibi yerleşim yerlerinin en önemli mekan ve hadiselerini fotoğraflarıyla ka­yıt altına aldı. Aynı zamanda usta bir müzisyen olan Hamdi Bey, Turgutlu’da Yusuf Nalke­sen ve Halil Aksoy gibi önemli bestekarların yetişmesinde pay sahibidir. 1920’li yıllarda kısa süren bir evlilik yaşayan Ahmet Hamdi Yenice, ömrünü tek başına tamamladı ve 1980’in Eylül ayında vefat etti. Binlerce cam filmden oluşan negatif arşivi ve 5 bin civarında fotoğrafı, Turgutlu Kent Müzesi envanterinde yer almaktadır.

    Mehmet Gökyayla

  • Mustafa Kemal ve ‘Biz bize benzeriz efendiler’

    Tam 100 yıl önce TBMM’de devam eden temsil ve Bakanlık seçimi tartışmaları, Kurtuluş Savaşı’nın en kritik dönemecinde Ankara’daki siyasi gelişmelere damga vurmuştu. Mustafa Kemal Paşa varolan düzeni meşruluk açısından savunuyor; TBMM’yi ve hükümetini olağanüstü ölüm-kalım koşullarında oluşturulmuş, siyasal düzenler arasında benzeri olmayan bir halk yönetimi olarak görüyor ve tarihe geçen bir konuşma yapıyordu.

    TBMM açıldığında kendi­sini yalnızca bir yasama meclisi olarak değil, ay­nı zamanda yürütme gücünü de elinde tutan bir meclis biçimin­de tanımlamıştı. Bu ilkenin bir sonucu olarak hükümet kurma gereksinimini duyduğunda da, kendisine karşı toplu olarak so­rumlu tutacağı ve başında baş­bakan bulunan bir kabine oluş­turulmasını benimsememiştir.

    TBMM, elinde tuttuğu yü­rütme erkini tek tek kendisi­nin ve kendi içinden çoğunluk oyuyla seçeceği kişilere yük­leyecek, bu kişileri yürütme­nin bir alanına tevkil edecekti. Böylece tespit edilen 11 alanda yürütmeden sorumlu kişilere “nazır” değil, “icra vekili” adı verildi. Sonuç olarak bu kişiler arasında kabinelerde görülme­ye alışılmış bir görüş birliği ya da herhangi bir “uyum” aran­mamış, yani ortak bir prog­ramla hareket etmeleri bek­lenmemişti. 29 Nisan 1920’de çıkartılan Hıyânet-i Vataniyye Kanunu da zaten TBMM’nin neden kurulduğunu ve amacı­nın ne olduğunu açıklamıştı. İcra vekillerinin görevi bu ama­ca ulaşabilmek için yapılması gerekenleri yapmaktan ibaretti. Öte yandan, sözkonusu vekille­rin aralarında çıkabilecek an­laşmazlıkların çözülmesi görevi TBMM’ye bırakılmış, bunların da her ortaya çıkışlarında Mec­lis’i meşgul etmemeleri için gö­rev, herhangi bir kanun madde­si veya karar olmaksızın, Mec­lis Başkanı’na devredilmişti.

    Bu yapıyı kuran Büyük Mil­let Meclisi İcrâ Vekillerinin Sû­ret-i İntihâbına Dâir Kanun (2 Mayıs 1920), 6 ay sonra değiş­tirildi. Birçok nedenden ötürü Mustafa Kemal Paşa, birlikte çalışmak zorunda olduğu ve­killerden memnun değildi. Kla­sik bir başbakan gibi çalışmak istiyor, yani vekiller heyetini oluşturan kişilerin belli konu­larda fikir birliğinde ve kendi görüşlerine yakın olmalarını is­tiyordu.

    Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlık ettiği Meclis oturumlarından biri.

    Bunun üzerine sözkonusu kanun 4 Kasım 1920’de değiş­tirildi ve vekillerin gene tek tek TBMM tarafından ve çoğunluk oyuyla, ama Meclis Başkanı’nın gösterdiği adaylar arasından seçilmesine karar verildi. Bu durum Mustafa Kemal Paşa’yı tatmin etmişti gerçi; ama ken­disine muhalif olanlar bütün vekillerin kendisince seçiliyor olmasından iyice rahatsız ol­muşlar ve bu duruma son vere­cek bir formül arayışına girmiş­lerdi. Böyle bir formül 1921’e kadar bulunamamış, ama konu 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na dahil edil­miştir. Sözkonusu kanunun 7. maddesi, “Heyet-i Vekile’nin vazife ve mesuliyeti, kanun-ı mahsus ile tayin edilir” diyerek, TBMM’ye özgü olan kuvvetler birliği dizgesinde Meclis’in ve­killerine ne kadar yetke verece­ğine ve bu vekilleri ne biçimde murakabe edip gerektiğinde de­ğiştireceğine ilişkin bir kanun yapılmasına yol açmıştı.

    2 Mayıs 1920’de kabul edi­len kanunla aynı adı taşıyan ve ancak 8 Temmuz 1922’de onun yerine geçecek olan bu kanu­nun taslağını hazırlayan ko­misyon, anlaşıldığı kadarıyla 1921’in bahar ve yaz aylarında­ki askerî gelişmeler nedeniy­le hızlı çalışamamıştır. Ancak 24 Kasım 1921’de Meclis’e su­nulan taslağın giriş bölümün­de söylenenlerden görülen o ki, komisyon üyeleri arasında belirmiş olan derin görüş ayrı­lıkları da bu gecikmede önemli bir rol oynamıştır. Nitekim tas­lağın altında imzaları bulunan bazı komisyon üyelerinin mu­halefet şerhi koydukları Meclis tutanaklarında da görülüyor. Ayrıca bu üyeler de Meclis gö­rüşmeleri sırasında söz almış­lar ve mensubu oldukları ko­misyondan gelen taslağın aley­hinde konuşmuşlardır.

    Uzun konuşmaların dinlen­diği ve bazı ufak tefek atışma­ların yaşandığı görüşmeler 1 hafta sürdü. En temel neden, TBMM’nin kuruluş aşamasın­da parça parça dile getirilmiş olan ve 20 Ocak 1921 tarih­li Teşkilât-ı Esâsiyye Kanu­nu’yla biraz daha somutlaşan yönetim yapısının neredeyse tümüyle değiştirilmek istenme­siydi. O kadar ki, kanun taslağı hakkında konuşurken Musta­fa Kemal Paşa, sözkonusu tas­lağın TBMM’yi, dolayısıyla da TBMM Hükümeti’ni doğru dü­rüst bir tanımı olmayan, belir­siz oluşumlar olarak gördüğünü söylemiş ve “böyle bir şey na­sıl söylenebilir?” diye sorunca, taslak lehinde konuşan Mersin Mebusu Selahattin (Köseoğlu) Bey, “söylemekle iftihar ede­rim” yanıtını vermiş; Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey de bu yanıtı desteklemiştir.

    Ertesi yılın Temmuz ayında ortaya çıkacak olan İkinci Mü­dafaa-i Hukuk Grubu’nun ku­rucuları olan bu iki muhafaza­kar mebus, aslında haklıydılar. Ankara’da 23 Nisan 1920’den itibaren gördüğümüz oluşumu “TBMM Devleti” ya da “1921 Anayasası” gibi adlandırma­larla anayasal bir yapı gibi gös­termeye çalışanlar ne derler­se desinler, Ankara’da yaşanan, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal dehasıyla ve doğaçlama ted­birlerle yönettiği bir devrimdi. TBMM’nin bu devrimi per­deleyen en önemli özelliği ise kuvvetler birliğini benimsemiş olmasıydı. TBMM, kâğıt üze­rinde yürütmeyi de üstlenmiş­ti ama, Mustafa Kemal Paşa’ya yakın duranlardan oluşan ve­killer heyeti, başına buyruk ha­reket ediyordu. Nitekim görüş­meler sırasında 28 Kasım’daki 118. birleşimde söz alan Konya Mebusu Ömer Vehbi Efen­di, “Heyet-i Vekile birçok işler görüyor, onu da Meclis namı­na görüyor. Halbuki Meclis’in bundan haberi yok” demiştir.

    İcra vekilleriyle  birlikte Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, İcra Vekilleri ve yabancı temsilcilerle… 18 Ekim 1921’de Ankara’da çekilen bu fotoğrafta İcra Vekilleri Heyeti Reisi ve Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Fevzi (Çakmak) Paşa, Sağlık Bakanı Dr. Refik (Saydam), Maarif Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Maliye Bakanı Hasan (Saka), Hariciye Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk), İktisat Bakanı Mahmut Celal (Bayar) ve Adliye Bakanı Refik Şevket (İnce) var.
     
     

    Kanun taslağını hazırla­yanlardan ve taslağı Meclis’te neredeyse tek başına savunan Selahattin Bey ise önemli bir noktada haksızdı. Daha doğru­su, nereye gittiğini görüp en­gellemeye çalıştığı bir sürece ilişkin hüsnükuruntusunu dile getiriyor ve 29 Kasım tarihli 119. birleşimde “Meclis-i Âliniz bir ihtilâl meclisi değildir” di­yordu. Selahattin Bey’in savun­duğu taslağın hem kendisinde hem de gerekçesinde Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu düzenine son verip neredeyse 1296 Kanun-ı Esâsîsi’ne dönme anlamı ta­şıyan cümleler bulunuyordu. Bunlar arasında en çok itiraza neden olanların başında, ge­rekçede ifade edildiği biçimiyle Kanun-ı Esâsî’nin padişahlığın tanımına ilişkin ilk 7 madde­sinin aynen geçerli olduğunu söyleyen cümle geliyordu. Bir­çok konuşmacı böyle bir kayda gerek olmadığını; TBMM’nin Saltanat ve Hilâfet kurumla­rına bağlı olduğunu daha en başta vurguladığını; ama bu kurumların anayasal konumla­rının belirlenmesini zaferden sonraya bıraktığını hatırlattılar.

    Vekillerin nasıl tayin edi­lip ne surette murakabe edile­ceklerine ilişkin maddelerde ise kuvvetler ayrılığına dönüş savunuluyordu. TBMM, tıpkı padişahın sadrazamı ve şeyhü­lislamı seçtiği gibi, icra vekille­ri heyeti reisiyle şeriye vekilini seçecek, heyet-i vekile reisi de çalışma arkadaşlarını belirle­yecekti. Bu öneri iki açıdan çok eleştirildi. Birinci mesele, tabii, TBMM’nin yürütmeden vaz­geçmesi meselesiydi ki, üzerin­de çok tartışıldı. Selahattin Bey, bunun kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler dengesi anlamına geldiğini anlattıysa da Meclis’i ikna edemedi. Mebusların ço­ğunluğu, kanun taslağının tıpkı parlamenter sistemde olduğu gibi hükümetin toplu sorumlu­luğunu, dolayısıyla da hükümet programı, güven ya da güven­sizlik oylamaları gibi konuları gündeme getirdiğini görüyor­lardı. Bu meseleye bağlı olarak dile getirilen ikinci mesele de yeni bir anayasanın yapılmak istenip istenmemesi mesele­si oldu.

    1.Meclis’in mebusları İlk meclisin milletvekillerinden bir grup ve Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele döneminde Ankara’daki Meclis binasının balkonunda, 1921.

    Yukarıda da söylediğimiz gibi, TBMM ve hükümetinin anayasal yapısı gayet muğlak, ancak varoluşu gayet meşruy­du. Mustafa Kemal Paşa’nın adım adım bir devrime doğ­ru gittiğini görenler; Paşa’ya büyük bir hareket özgürlüğü sağlayan muğlaklığa son verip bütün özellikleri belirlenmiş bir devlet yapısına geçilmesini savunuyorlardı. Mustafa Kemal Paşa ve kendisi gibi düşünen­ler ise, varolan düzeni meşru­luk açısından savunuyorlar; TBMM’yi ve hükümetini ola­ğanüstü ölüm-kalım koşulla­rında oluşturulmuş ve siyasal düzenler arasında benzeri ol­mayan bir halk yönetimi olarak gösteriyorlardı. Bu yaklaşımı dile getirenler arasında en par­lak konuşmayı 28 Kasım tarihli 118. birleşimde İzmir Mebu­su Mahmut Esat (Bozkurt) Bey yapmıştı. Ancak tartışmalara noktayı koyan ve taslağın red­dedilip konunun anayasa ko­misyonuna gönderilmesini sağ­layan Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Aralık tarihli 120. birleşim­de yaptığı uzun konuşma oldu. Milliyetçilik hislerine hitap ederek Teşkilât-ı Esâsiyye Ka­nunu’nun özgünlüğüne vurgu yapan ve “şiddetli alkışlar”la sona eren konuşmasında Mus­tafa Kemal Paşa şöyle demişti:

    “Efendiler; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti mev­cuttur, meşrûdur ve kanunî­dir… Efendiler; bizim hüküme­timiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve hakikaten, kitap­larda mevcut olan hükümet­lerin, mahiyet-i ilmiyyesi iti­bariyle hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat hâkimi­yet-i milliyyeyi, irâde-i milliy­yeyi yegâne tecellî ettiren bir hükümettir; bu mahiyette bir hükümettir. İlm-i içtimâî nok­tasından bizim hükümetimizi ifade etmek lâzım gelirse, ‘halk hükümeti’ deriz… Fakat ne ya­palım ki, demokrasiye benze­miyormuş, sosyalizme benze­miyormuş, hiçbir şeye ben­zemiyormuş. Efendiler; biz benzememekle ve benzetme­mekle iftihar etmeliyiz. Çünkü, biz bize benziyoruz, Efendiler”.

  • Ankara Antlaşması ve Millî Mücadele’nin başkentteki mirası

    Fransızlarla 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’nın 100. yılındayız. Sakarya Muharebesi’nden sonra güney sınırlarımızdaki tehdidi ortadan kaldıran bu antlaşma, bugünkü Ankara Garı Direksiyon Binası’nda imzalanmıştı. İmkansızlıklar içinde yeni bir gelecek çizmeye çalışan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başkentteki 4 önemli mekanı.

    Sivas’tan hareket eden üç otomobil, 18 Aralık 1919’da Ankara’ya doğ­ru yola çıktı. Bu otomobiller, başta Mustafa Kemal olmak üzere Heyet-i Temsiliye’nin di­ğer üyelerini taşıyordu. Birinci otomobilde Mustafa Kemal Pa­şa, Rauf Bey (Orbay), Heyet-i Temsiliye İstişari Üyesi Ahmet Rüstem ve Yaver Cevat Abbas (Gürer); ikinci otomobilde He­yet-i Temsiliye Üyesi Mazhar Müfit (Kansu), Hakkı Behiç (Bayiç) Bey, Sivas Kongresi De­legeleri İbrahim Süreyya (Yi­ğit) Bey ve sekreterler; üçüncü otomobilde Dr. Binbaşı Refik (Saydam) Bey, Hüsrev Bey (Ge­rede) ve hizmetliler vardı.

    Heyet 27 Aralık’ta Dik­men sırtlarında göründüğün­de Ankara belki de tarihinin en coşkulu günlerinden birini ya­şıyordu. Köylerden atlı ve kağ­nılarla binlerce kişi Ankara’ya gelmişti. Sabah saatlerinden itibaren davul ve zurnalarıyla Dikmen tepesine koşan Ankara halkı Mustafa Kemal’i bağrına basmaya hazırdı.

    Mustafa Kemal Paşa, Sey­menlerle karşılaştı ve arabadan indi. “Arkadaşlar, buraya neden geldiniz?” diye sordu. Efeler, “Millet yolunda kanımızı akıt­maya geldik!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Fikrinizde sabit misiniz?” dedi. Seymen Efeler “And olsun!” dediler. Mustafa Kemal Paşa, “Varolun yiğit­ler! Varolun!” diye seslendi. Bu karşılama töreninden sonra Mustafa Kemal, Ankara’daki ilk ikametgahına gidecekti.

    Ankara Ziraat Mektebi binası, bugün Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü tarafından kullanılıyor.

    KARARGÂH: ANKARA ZİRAAT MEKTEBİ

    O yıllarda Ankara’ya bağlı bir sayfiye yeri olan Keçiören’de, bağların ortasında bir bina yükseliyordu. Bu bina, İttihat ve Terakki tarafından örnek bir çiftlik oluşturarak modern tarım tekniklerinin öğretil­mesi amacıyla 1908’de inşa edilmişti. 27 Aralık 1919’dan itibaren ise Mustafa Kemal ve arkadaşları için karargâh ola­rak tahsis edildi. Mustafa Ke­mal, Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan 1920 tarihine kadar 118 gün boyun­ca çalışmalarını bu taş binada sürdürdü.

    Mustafa Kemal’in tüm yurtla bağlantısını sağlayan telgraf merkezi de Ziraat Mek­tebi’nde kurulmuştu. Aynı za­manda 10 Ocak 1920 tarihinde yayın hayatına başlayan Hâ­kimiyeti-i Milliye gazetesinin hazırlıkları da burada yapıldı. Yine aynı yerde 6 Nisan 1920 tarihinde kurulan Anadolu Ajansı’nın ilk tohumları ekildi.

    Ancak Ankara Ziraat Mek­tebinin şehir merkezine uzak olması bir güvenlik zafiyeti oluşturuyordu. Mektebe yapı­lan silahlı baskın, telgraf telle­rinin kesilmesi, Mustafa Ke­mal’in ölümle tehdit edilmesi yeni bir mekân arayışına neden oldu. Mustafa Kemal, Meclis’in açılmasıyla birlikte çalışmala­rını Ankara Garı’nda bulunan Direksiyon Binası’nda sürdür­meye başladı.

    Direksiyon Binası bugün müze Başkomutanlık karargâhı ve konutu olarak kullanılan Direksiyon Binası, 24 Aralık 1964’te TCDD tarafından müze olarak ziyarete açıldı.

    Tarihî Ankara Ziraat Mek­tebi, Cumhuriyet sonrası ye­ni Yüksek Ziraat Mektebi’nin açılmasıyla beraber âtıl du­rumda kaldı. 1937’de büyük bir tadilattan geçti ve Meteorolo­ji Kuzey İstasyon Binası olarak kullanılmaya başlandı. Yapı 1952’den bugüne, Meteoroloji Genel Müdürlük binası olarak kullanılmaktadır.

    Bugün bu tarihî mekâna baktığımızda, zaman içerisin­de bir ek katın daha yapıldığı­nı görüyoruz. Mustafa Kemal çalışmalarını binanın ikinci katında, cepheden bakıldığında binanın sol tarafında bulunan içiçe geçmiş iki odada sürdür­müştü. Bugün bu oda önemli bir kısmı orijinal olan eser­leriyle birlikte ziyaretçilerini ağırlıyor. Odanın halısı, Mus­tafa Kemal’in çalışma masası, sandalyesi ve perdeleri o yılla­ra tanıklık etmiş şahitler ola­rak yerlerini koruyor.

    DİREKSİYON BİNASI: FRANSIZLARLA ANTLAŞMA

    İstiklal Harbi bir demiryolu sa­vaşıydı. Ankara’da az bilinen bu tarihsel mekanlardan biri de Mustafa Kemal’in bura­ya gelişinden sonra ikinci evi olan Ankara Garı Direksiyon Binası’ydı. Direksiyon Binası, Sultan 2. Abdülhamid zama­nında Bağdat Demiryolu’nun şube hattının 1892’de Anka­ra’ya ulaşmasıyla inşa edilen istasyon binalarından biridir. Mimarlığını Alman mühendis Otto Kapp’ın yaptığı Direksi­yon Binası’nın köşeleri taş de­korlarla süslenmiştir. Kilit ke­merli pencere dekorları ve ah­şap çatı saçaklarıyla iki kattan oluşmaktadır. Bugün giriş katı, Demiryolları Müzesi olarak kullanılmaktadır.

    Bu binanın Mustafa Ke­mal için bir yuva haline gel­mesini sağlayan kişi, Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi olan Ra­gıp Bey’in yeğeni Fikriye Ha­nım’dır. Savaşın en zor zaman­larında Fikriye Hanım, Musta­fa Kemal Paşa’nın her zaman yanıbaşındaydı.

    Tarım mektebinde bir karargâh Mustafa Kemal, 1920’de İsmet İnönü ile birlikte Kurtuluş Savaşı’nda Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisliği olarak hizmet veren Ziraat Mektebi’ndeki karargâhında.

    Direksiyon Binası savaşın harekât planlarının yapıldığı yer olmasının yanısıra, Fran­sa ile 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşma­sı’nın görüşmelerinin yapıldı­ğı ve imza edildiği yer olma­sı açısından da çok önemli. 23 Nisan’ın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlan­masının kararı da bu mekânda alınmıştır.

    Mustafa Kemal, İstiklal Harbi’nin en önemli muhare­belerini bu evden yönetti. Sa­karya Muharebesi cephesine bu evden çıktı. Bu bağlamda bu mekân, savaşın tüm şiddetinin en çıplak hâliyle yaşandığı yer­lerden biri oldu. Tren düdük­leri kimi zaman hüzün getirdi, kimi zaman da cepheye umut taşıdı.

    HARBİYE’NIN BEŞİĞİ: ABİDİNPAŞA KÖŞKÜ

    Millî Mücadele yıllarının en dramatik olaylarından biri de 16 Mart 1920 tarihinde İstan­bul’un resmen işgal edilmesi oldu. Bu işgal aynı zamanda, kurtuluşu bekleyen ulus için Ankara’nın önemini teyit etti. Anadolu’daki mücadeleye des­tek vermek için İstanbul’dan yola çıkanlar arasında, askerî okul öğrencileri de vardı. Mus­tafa Kemal, Ankara’ya ulaşabi­len mevcutları 100 kişiye ulaş­mış olan bu genç öğrencileri ziyaret etti ve ardından bir ta­limgah kurulmasını istedi. İş­te bu girişim, düzenli ordunun kurulması sırasında ordunun ihtiyaç duyduğu subayların ye­tişmesini sağlayacaktı. Anka­ra’nın Cebeci semtinde bulu­nan ve 1880’li yılların başında Ankara Valisi Abidin Paşa tara­fından vali konağı olarak yap­tırılan Abidinpaşa Köşkü, bu okulun merkezi olacaktı.

    Hiç zaman geçmemiş gibi Atatürk Konutu Ve Demiryolları Müzesi adıyla ziyarete açılan Direksiyon Binası’nda özel eşyaları ve dönem mobilyalarıyla korunan Atatürk’ün yatak odası.

    Sakarya Savaşı’nda Türk Ordusu’nun zafere ulaşmasın­da, burada kurulan talimga­hın önemi büyüktü. Bu fedakâr genç subaylar savaş esnasında en önde vuruştular. Bu durum aynı zamanda Sakarya Sava­şı’nın bir “subay savaşı” olarak literatüre girmesini sağladı.

    1 Temmuz 1920 tarihinde, okulun açılışında Mustafa Ke­mal öğrencilere şöyle seslen­mişti: “Çocuklarım, bu talim­gaha henüz Harbiye diyemiyo­ruz… Çünkü çok eksiğimiz var… Ama ben sizlere, hakkınız olan adınızla hitap edeceğim… Har­biyeliler!.. İşgal altındaki okul­larınızdan, evlerinizden kaçtı­nız… Birkaç gün sonra da çok sert bir savaşa katılacak, gere­kirse canınızı feda edeceksi­niz… Biliniz ki gelecek nesiller bu fedakarlıklar sayesinde, me­deni alemde, eşit haklara sahip, bağımsız bir milletin, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür çocukla­rı olarak yaşayacaklardır… Size söz veriyorum!”

    Mustafa Kemal Paşa ver­diği sözü tutacak, ancak bu konuşmaya tanık olan genç­lerin büyük bir kısmı sözün tutulduğu zamanları göreme­yecekti.

    Zabit namzetleri yetiştirerek, düzenli ordu kurulmasına hizmet eden Harbiye’ye evsahipliği yapan Abidinpaşa Köşkü.

    NAMAZGÂHTEPE ŞÜHEDA KABRİSTANI

    Atatürk Bulvarı’nın doğu ya­kasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin hemen yanıba­şında bir tepe yükseliyor. Bir zamanlar Namazgâhtepe ola­rak bilinen bu tepe, İstiklal Harbi’nin kayıp bir mekanıdır. Prof. Dr. İlber Ortaylı, 23 Şu­bat 2020’de Hürriyet gazete­sinde yazdığı köşe yazısında Dr. Selim Erdoğan’ın yaptı­ğı saha çalışmalarına atıf ya­parak buradaki yitik şehitliği hatırlattı. Sakarya Savaşı sı­rasında cepheden ağır yaralı olarak dönen askerler Cebeci ve Gureba Hastanelerine sev­kediliyordu. Burada hayatını kaybeden askerler ise Namaz­gâhtepe’nin güney yamacına defnediliyordu. Şimdiye kadar yapılan jeoradar çalışmaları sonucunda buranın bir şühe­da kabristanı olduğu kesinleş­ti. Şehitliğin üzerinde bugün maalesef özel bir otopark bu­lunuyor!

    Mustafa Kemal Paşa, bun­dan tam 100 yıl önce, bir kısmı Namazgâhtepe’de yatan asker­lerine şöyle seslenmişti:

    “Kurtuluş için yaptığımız bu savaştan çok daha önce si­zi başka muharebe meydanla­rında da tanımış idim. Dünya­nın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, da­ha sağlam bir askere rastlan­mamıştır. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en bü­yük payı sendedir. Kanaatin­le, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi temiz yüreğinle, düşmanı sonunda alteden büyük çaban için minnet ve şükranımı söy­lemeyi kendime en değerli bir borç bilirim”.

    Şehitliğin üzerindeki otopark Millî Mücadele yıllarında binlerce askerin defnedildiği Namazgâhtepe’deki Şüheda Şehitliği’nin üzerinde bugün ne acı ki bir otopark var (sol altta). Namazgâhtepe, Kurtuluş Savaşı sırasında ordumuzun zaferi için dua edilen; Cuma, bayram ve cenaze namazlarının kılındığı yerdi (altta).
  • Sakarya’daki galibiyet ve Bolşeviklerle antlaşma

    TBMM’nin Kars’ta Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan ile imzaladığı antlaşma, 7 ay önce Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile imzalanan Moskova Antlaşması’yla çok büyük benzerlik içeriyordu. Sovyetler’le 1921 yılı içerisinde çeşitli düzeylerde problemler yaşanmış, ancak Sakarya’daki başarının ardından, 22 Eylül’de antlaşma süreci başlamıştı.

    Kars Antlaşması, Türki­ye Büyük Millet Mec­lisi (TBMM) Hüküme­ti’yle Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Sovyet Sosya­list Cumhuriyetleri arasında imzalanan ve özünde 16 Mart 1921’de Moskova’da TBMM Hükümeti’yle Rusya Sovyetler Federatif Sosyalist Cumhuri­yeti arasında yapılan antlaşma­yı bu üç Kafkasötesi ülkesiy­le tekrarlayan bir antlaşmadır. Antlaşmaların metinleri çok büyük bir benzerlik gösterdiği gibi, zaten Moskova Antlaşma­sı’nın (bkz. #tarih, sayı 80) 15. maddesi de Türkiye ile Kafka­sötesi ülkeleri arasında yapıla­cak bir antlaşmaya değiniyor ve Sovyetler’in bunun sağlanması yönünde çaba harcayacağından dem vuruyordu. Burada ister istemez akla gelen önemli bir soru, nasıl olup da sözkonusu iki antlaşma arasında yedi ay kadar uzun bir zamanın geçmiş olmasıdır.

    Bu aşamada ilk değinilme­si gereken nokta, Ermenis­tan’da Bolşevik yönetiminin kurulmasındaki gecikmedir. Nitekim 11. Kızıl Ordu, ancak Nisan başında Ermenistan’a hâkim olabilmiştir. Ayrıca Bolşeviklerin gözünde bu ge­cikmeden Türk tarafı da so­rumluydu; zira Kızıl Ordu, böl­gedeki demiryolunu Türklerin Gümrü’yü işgal etmiş olmala­rı nedeniyle kullanamamıştı. Üstelik Kâzım Karabekir Pa­şa’nın 15. Kolordu’suna bağlı birliklerin Gümrü’yü ancak 23 Nisan 1921’de boşaltması bir süre daha gecikmeye sebebi­yet verecek; kentteki cephane­likleri de havaya uçurdukları için Bolşevik tarafında ciddi bir kızgınlık oluşacaktı.

    Doğu sınırımızı çizen kalemlerden soldakiyle Gümrü, ortadakiyle Moskova, sağdakiyle de Kars Antlaşması imzalanmıştır. (İstanbul Kâzım Karabekir Paşa Müzesi)

    Mayıs ayında iki taraflı bir sorun daha çıktı. Osmanlı Devleti, Kars bölgesini 1878’de Rusya’ya terkettikten sonra Rus yönetimi bölgeye hem Or­todoks Kilisesi’nin öğretileri­ne aykırı bazı inançlar taşıyan hem de savaş karşıtı bir fel­sefeleri olan Malakanları yer­leştirmişti. TBMM Hükümeti, kendi tabiyetinde kabul ettiği Malakanları askere almaya ça­lışıyor, Sovyetler ise Moskova Antlaşması’nın 10 ve 12. mad­deleri uyarınca Rusya’ya dön­melerini bekliyordu. Ayrıca, Türk tarafından kaynaklanan bazı söylentilere göre Sovyet­ler, Malakanlar arasında Bol­şevik propagandası yapıyordu. Bu ikili sorunun çözülmesi ise Ağustos ayını buldu.

    Ağustos’a gelindiğinde ise Türk tarafının başı derttey­di. Yunan Ordusu’nun Eskişe­hir-Kütahya başarıları (bkz. #tarih, sayı 84) sonrasında Ankara’nın geleceği tehlikeye düşmüş; Türk Ordusu’nun Sa­karya Nehri’nin doğu kıyısın­da savunma savaşı verme ha­zırlıklarına girişilmişti (bkz. #tarih, sayı 85). Gene de Sa­karya’da vuruşma başlamadan önce karşılıklı bazı girişim­lerde bulunulmuş ve TBMM Hükümeti’yle Kafkasötesi hü­kümetleri arasında Kars’ta bir antlaşma imzalanmasına iliş­kin bir prensip kararı alınmış­tır. Hatta o sıralarda Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Baka­nı olan Yusuf Kemal (Tengir­şenk) Bey, sözkonusu antlaş­manın Eylül sonlarında yapı­labileceğini bildirmiş ve Türk tarafının Kâzım Karabekir Paşa’yla Ankara’nın Bakü’deki elçisi Memduh Şevket (Esen­dal) Bey’ce temsil edileceğini duyurmuştur.

    Kars’ta yaşayan Malakanlar 1943’te Yalınçayır Köyü’nde çekilen fotoğrafta Kars’ta yaşayan Malakanlar. Malakanlar Rus yönetimi tarafından Kars’a yerleştirilmiş; TBMM hükümeti kendi tabiyetinde kabul ettiği savaş karşıtı Malakanları askere almaya çalışırken, Sovyetler Rusya’ya dönmelerini istemişti (Vedat Akçayöz Arşivi).

    Bütün bu süreç boyun­ca Ankara ile Moskova ara­sında zaman zaman alevle­nen, zaman zaman da yatışan bir güvensizlik olduğunu da unutmamak gerekir. Sovyet­ler, daha Londra görüşmeleri (bkz. #tarih, sayı 79) sırasın­da TBMM’nin Batılı güçlerle anlaşmaya yatkın olduğundan kuşkulanıyordu. Zaten açık bir Sovyet düşmanlığı dile geti­ren ve İtilâf Devletleri’yle an­laşmak gerektiğini söyleyen sesler TBMM kürsüsünden de sıkça duyuluyordu. Dahası, 20 Ekim 1921’de Ankara Ant­laşması’nı Fransa adına im­zalayacak olan Henri Frank­lin-Bouillon, Londra görüş­melerinin hemen ertesinde, Haziran ayında Ankara’ya gel­mişti. Türk tarafı ise Bolşevik­lerin Enver Paşa’ya evsahip­liği yapmasından sürekli bir rahatsızlık duyduğu gibi, Eski­şehir-Kütahya mağlubiyetinin yarattığı zaaf ortamında Enver Paşa’nın gene Bolşevik deste­ğiyle Anadolu’ya girmesinden açıkça korkuyordu.

    Sakarya’daki başarı bütün bunlara bir son verdi. 22 Ey­lül’de Kars’ta biraraya gelen heyetler, Moskova Antlaşma­sı’nın iki tarafça onaylanmış kopyalarını değiş-tokuş ettiler. 4 gün sonra, 26 Eylül’de ise Kars Antlaşması’yla sonuçla­nacak olan konferans başlı­yordu.

    Rusların hediyesi ‘Beyaz Vagon’ Kâzım Karabekir Paşa’ya Antlaşma için Kars’a gelen Rus generalleri tarafından hediye edilen “Beyaz Vagon”, bugün Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nde ziyarete açık.
  • Altan Öymen’in özel arşivi Beşiktaş’ta tarihleniyor…

    Duayen gazeteci ve yazar Öymen’in çeşitli dillerdeki kitap ve süreli yayın koleksiyonu, araştırmacıların hizmetine sunulacak.

    Gazeteci-yazar Altan Öymen, Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca yaklaşık 10 bin refe­rans kitabından oluşan özel arşivini, ge­çen aylarda Beşiktaş Belediyesi’ne ba­ğışladı. Yakın tarihimizin gerek siyaset gerekse basın alanında önemli görev­lerde bulunmuş-bulunan aydınlarından Öymen’in arşivinde, kronolojik ve te­matik olarak düzenlenmiş dergi ve ga­zete koleksiyonları da yer alıyor.

    Beşiktaş Belediyesi’ne bağlı Zübeyde Ana Kültür Merkezi’nde kitapseverlerin ve araştırmacıların hizmetine sunulacak eserler, özel okuma ve çalışma alanla­rında incelenebilecek. Öymen’in bağış­ladığı külliyat içerisindeki birçok eser ve tasnife, bugün elektronik ortamda dahi ulaşılamıyor. Zübeyde Ana Kültür Merkezi’nde bu sene içinde hizmete gir­mesi beklenen arşivde, baskısı tükenmiş birçok kitaba ve süreli yayına da ulaş­mak mümkün olacak.

    Oruç Aruoba Kütüphanesi

    Beşiktaş Belediyesi önemli düşünürler­den akademisyen, şair ve yazar Oruç Aruoba’nın adını yaşattığı diğer bir kü­tüphaneyi de hizmete açtı.

    500m² alana sahip 30 kişilik çalış­ma alanı, 50 bin kitap ve 30 bin dijital içerikten oluşan kütüphanede öğrenci­ler için ders çalışma alanlarının yanısı­ra halka açık olarak internet üzerinden ulaşılabilen dünyaca ünlü belgeseller, haftalık ve aylık dergiler de yer alıyor.

    Oruç Aruoba Kütüphanesi

    BEŞİKTAŞ’TA “SEMT KART UYGULAMASI”

    Beşiktaş Belediyesi, ilçede yer alan esnafların yanında olmak ve vatandaşların daha avantajlı alışveriş yapmasını sağlamak için Semt Kart uygula­masını hayata geçiriyor. Şimdiye kadar 517 işletme ile anlaşmalı olan Semt Kart ile tüm ilçeyi kap­sayacak bir ağa sahip olunması hedefleniyor. Esnafın belirlediği indirim tutarı Semt Kart’a tanım­lanarak vatandaşın indirimden faydalanması sağlanıyor. Semt Kart ile ilçenin yerel ekonomisi desteklenirken Beşiktaşlıların da hizmete ulaşması kolaylaşıyor. Beşiktaş’ta ikamet eden vatan­daşlar Semt Kart’a semtkart.besiktas.bel.tr adresindeki baş­vuru ekranında yer alan formu doldurarak ulaşabilirler.

  • Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu

    SAKARYA MUHAREBESİ: DÖNÜM NOKTASI

    23 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihleri arasındaki Sakarya Muharebesi, Kurtuluş Savaşı içinde bir dönüm noktasıydı. Ağustos sonuna kadar Ankara’ya 50 km. mesafeye kadar yaklaşan Yunan taarruzları, Türk Ordusu tarafından kademe kademe yumuşatılarak durduruldu. Türk Ordusu, Eylül başında fedakarlık tarihine geçecek karşı saldırılarla düşman kuvvetlerini Sakarya Nehri’nin batısına atacaktı.

    Sakarya’daki başarının öy­küsü, Eskişehir-Kütah­ya muharebelerinde ye­nilen Türk ordusunun Sakar­ya Nehri’nin doğusuna gayet hızlı bir biçimde çekilmesiyle başlar. Unutulmaması gereken çok önemli bir nokta, Yunan Ordusu’nun Eskişehir’e girdi­ği 19 Temmuz’la Sakarya’daki muharebelerin başladığı tarih olan 23 Ağustos arasında 1 ay­dan fazla bir zaman olduğu­dur. Bu zaman zarfında Yunan Ordusu da kendisini tazelemiş, cepheye yeni birlikler taşımış­tı tabii. Ancak asıl önemlisi, bu 5 haftalık sürenin Türk Ordu­su’na kendi eksiklerini tamam­lama, yeniden moral kazanma ve Yunanlara karşı Ankara’yı başarılı bir biçimde koruyabi­lecek duruma gelme imkanını sağlamış olmasıdır. Türk Ordu­su’nun hızla doğuya çekilmiş olması, ayrıca iki kuvvet ara­sındaki mesafeyi açarak Yunan Ordusu’nun lojistik açıdan bi­raz daha zorlanması sonucunu doğuruyordu.

    Türk kuvvetlerinin Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi 25 Temmuz’da tamamlanmış­tı. Mustafa Kemal Paşa her ne kadar Polatlı’ya yerleşen Batı Cephesi Karargahı’na giderek ordunun durumu hakkında et­raflıca bilgi edindiyse de, Tem­muz sonlarında işi başından aş­mış bir durumdaydı. TBMM’de, Yunan Ordusu’nun ilerleyişi karşısında Ankara’yı terkedip Kayseri’ye taşınma konusu gö­rüşülüyordu. Ayrıca, Ocak ayın­da çıkan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun (bkz. #tarih, sa­yı 79) Türkiye’yi cumhuriyete götüren yeni bir anayasa olup olmadığına ilişkin tartışmalar hâlâ devam etmekteydi.

    Öte yandan, Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’deki bazı mil­letvekilleriyle birlikte Mayıs ayında kurduğu Müdafaa-i Hu­kuk Grubu’nun (bkz. #tarih, sa­yı 83) ne anlama geldiğine iliş­kin sorgulamalar ve tartışmalar da sürüyordu. Ancak, ordunun istendiği gibi geri çekilmesinin tamamlanmış olması Musta­fa Kemal Paşa’yı rahatlatmıştı. Buna bir de milletvekillerinin cepheye temsilciler göndere­rek askerî durumun ne halde olduğunu kendilerinin görmek istemesi eklenince, alınacak tedbirlerin tartışmaya açılması Ağustos başlarını buldu.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Delik ayakkabıyla vatan kurtardı
    Mustafa Kemal (Atatürk) ve Salih (Bozok)’un Sakarya Muharebesi sırasında görüldüğü bu fotoğrafta Mustafa Kemal’in ayakkabısının tabanındaki delik de seçilebiliyor.

    Cepheden dönen millet­vekillerinin hazırladıkları ra­porun 2 Ağustos’ta Meclis’te okunmasıyla başlayan görüş­meler, iki gün sonra Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutan atanmasını gündeme getirdi. 5 Ağustos’ta çıkartılan bir kanun­la da Mustafa Kemal Paşa, 3 ay­lığına “başkumandan” atandı. Aynı gün Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’nın yerine Genel­kurmay Başkanlığı’na; İçişle­ri Bakanı Refet (Bele) Paşa ise bu görevine ek olarak Savunma Bakanlığı’na getirildi. Birkaç gün sonra Malta’dan dönecek olan Ali Fethi (Okyar) Bey, 2 ay sonra Refet Paşa’dan İçişleri Bakanlığı’nı devralacaktı.

    Bu üçlünün aldığı ilk önemli tedbir, Anadolu Savaşı’na sivil halkın katkısını sağlayarak, sa­vaşı topyekûn bir seferberliğe dönüştüren Tekâlif-i Milliyye emirlerini hazırlamasıdır. 7-8 Ağustos günlerinde, “TBMM Reisi, Başkumandan Mustafa Kemal” imzasıyla yayınlanan toplam 10 emir, bütün yönetsel birimlerde birer “Tekâlif-i Mil­liyye Komisyonu” kurulmasını mecbur tutuyordu. Vali, muta­sarrıf ve kaymakamların baş­kanlığında, askerî ve malî yet­kililerle birlikte belediye teş­kilatları ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri temsilcilerinin de yer alaca­ğı bu komisyonlar; adlarından da anlaşılacağı gibi, olağanüstü vergileri toplamak, bunları ge­rektiği gibi depolamak, ellerin­deki miktarları Savunma Ba­kanlığı’na bildirmek ve gerek­tiğinde bölgelerindeki askerî yetkililere teslim etmekle yü­kümlüydü.

    Karşılıkları daha sonra ödenmek üzere makbuz mu­kabilinde alınan ilk vergi, her hanenin “birer takım çama­şır ve birer çift çarık ve çorap” vermesi biçiminde gerçekleşti. 7 Ağustos’ta çıkan 3 Numaralı Emir, komisyonların herkesin elindeki “çamaşırlık bez, Ame­rikan, patiska, pamuk, yıkanmış yün, yıkanmamış yün, tiftik, fantezi kumaşlar hariç olmak üzere erkek elbisesi imaline ya­rayan her nevi yazlık ve kışlık kumaşlar, kalın bezler, kösele ve iğne, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyandan ya­pılmış yemeni, çarık, botin, ça­rık imaline mahsus deri, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç iplikleri, nallık demir veya yapılmış nal, mıh, yem tor­bası, yular, belleme, kolan, ka­şağı, gübre ve sicim ve urgan”ın yüzde 40’ına makbuz karşılı­ğında elkoymasını istiyordu. Sonraki emir, aynı oranları ay­nı koşullarla “buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek ve kasaplık hayva­nat, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum” gibi maddelere uyguladı. 8 Nu­maralı Emir, bunlara “benzin, vakum, gres, makine, don, saat­çı ve balık yağları, vazelin, oto­mobil ve kamyon lastiği, solüs­yon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel” gibi maddeleri de ekledi.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Sangarios ve Yunan çarpıtması
    Sakarya Meydan Muharebesi’nin Yunanlar tarafından tasvir edildiği taşbasması bir resim. Türk piyadesinin üstüste gelen süngü hücumları muharebenin sonucunda etkili olmuştu. Ancak buna rağmen, Yunan kamuoyuna “Türklerin mağlubiyeti” olarak yansıtıldı.

    Bütün bu toplananları nak­liye aracı sahipleri herhangi bir maddî karşılık almadan ayda 100 kilometre taşımak mec­buriyetinde olacak; taşıma sı­rasında bunların yeme-içme masrafları ordu tarafından kar­şılanacaktı (5 Numaralı Emir). 8 Ağustos tarihli 7 Numaralı Emir, savaş sonunda geri veril­mek üzere, av tüfekleriyle ta­bancalar haricinde kalan bütün ateşli silahları cephaneleriy­le birlikte istiyordu. Kasatura­lar, süngüler ve özel bir kıymeti olanlar hariç olmak üzere pala ve kılıçlar da toplanacaktı. Ta­şıma konusunda bazı sıkıntılar yaşanacağı düşünülmüş olma­lı ki, 10 Numaralı son emirde dört tekerlekli olan bütün yay­lı arabalarla at, öküz ve kağnı arabalarının ve yük hayvanları­nın yüzde 20’sine gene makbuz karşılığında elkonacağı söylen­miştir. Görüldüğü gibi Ankara, kendisini savunacak olan ordu­nun her türlü ihtiyacını karşıla­maya ve bunları cepheye müm­kün olduğu kadar çabuk yetiş­tirmeye çalışıyordu.

    Yunan Ordusu’nun Eskişe­hir’e girmesinden 1 hafta sonra yapılan bir toplantıda, Harekât Dairesi sorumluları, Türk Or­dusu’nun toparlanmasına fırsat verilmeden saldırının sürdü­rülmesini önermiş; buna karşı­lık levazım sorumluları bunun cephane zaafı yüzünden hemen yapılmasının mümkün olmadı­ğını, yapılacağı zaman ise ula­şım zorluklarını dikkate alarak çok ihtiyatlı davranılması ge­rektiği hatırlatmasını yapmıştı.

    Sonuç olarak Sakarya’da­ki Türk mevzilerine doğru Yu­nan ileri harekatı 14 Ağustos’ta başladı. Üç kolordudan oluşan Yunan kuvvetlerinin stratejisi Temmuz ayındakinin aynısıydı. Cephenin kuzeyinde bir tümen­le Polatlı yönünde baskı uygu­lanırken, 8 tümenle Türk Ordu­su’nu güneyden sarmaya çalışı­lacaktı. 23 Ağustos’ta başlayan çarpışmalar tümüyle Türk ta­rafının aleyhine gelişti. Birçok mevziin Yunan ordusunun eli­ne geçmesi nedeniyle, Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos’ta Refet Paşa’ya yolladığı bir telgrafla Meclis’in ve hükûmet daireleri­nin Kayseri’ye taşınmasını iste­di; ancak durumun görece den­gelenmesi üzerine ertesi günü bu isteğinden vazgeçti.

    25 Ağustos’tan 2 Eylül’e ka­dar 8 gün boyunca Yunan Or­dusu hem Türk mevzilerini geri atmaya devam etti hem de gü­neyden dolaşıp doğuya kayarak Türk kuvvetlerini sarmaya ça­lıştı. Türk savunması ise bu iki hareket karşısında, bir yandan kaybedilen arazinin gerisinde yeni bir mevzi tutarak, bir yan­da da sarılmamak için sürekli doğuya kayarak tutunuyordu.

    Sakarya Nehri üzerinde ba­tıya dönük cephe, Haymana Ovası’nın güneyinde, güneye dönük bir duruma girmişti. 2 Eylül’de Yunan ordusu Polat­lı’nın güneyindeki Çal Dağı’nı ele geçirdi ve Ankara’ya 50 ki­lometrelik bir mesafeye geldi. Ancak Türk piyadesinin üs­tüste gelen süngü hücumla­rı bir yanda, süvari güçlerinin de Yunan Ordusu’na takviye sağlayan ulaşım hatlarına ver­dirdiği kayıplar diğer yanda; Yunan Ordusu’nun saldırı ka­biliyeti giderek tükendi. 4 ve 5 Eylül günlerinde kalkıştığı ve geri püskürtülen genel taarruz sonrasında, Yunan birlikleri­ne yeterince güçlenene kadar yerinde durması emri verildi. Bu konum, Yunan Ordusu’nun Anadolu’da varabilmiş olduğu en uç nokta olarak kalacaktır.

    Tam 100 yıl önceydi: Türk Ordusu direndi ve Yunan ilerleyişini durdurdu
    Kulaktan tutulup dışarı atılanlar
    Altında “Anadolu’daki nisbetsiz (boks) müsabakalarının son safhası: Kulaktan tutup oyundan dışarı fırlatmak ameliyesi.” yazan Cevat Şakir karikatürü, Sakarya Muharebesi’nden üç hafta sonra Güleryüz dergisinin 23.sayısında yayımlanmıştı. (6 Ekim 1921).

    Yunanların durmuş oldu­ğunu farkeden Türk Ordusu, 6 Eylül’de bir yoklama taarru­zu yaptı. Bu harekatın başarılı olduğu görülünce buna benzer taarruzlar 3 gün boyunca sür­dürüldü ve bunlar da başarı­lı oldu. Bunun üzerine 10 Eylül günü Türk Ordusu bütün cephe boyunca karşı taarruza geçerek Yunan Ordusu’nu batıya doğ­ru itmeye başladı. Birkaç yerde direnmeye çalışsalar da Yunan kuvvetleri Sakarya Nehri’ne doğru sürülüyordu. 12 Eylül’de Çal Dağı geri alınmış, Anka­ra üzerinde herhangi bir bas­kı kalmamıştı. O gece Yunan Ordusu, birçok yerde Ankara demiryolunu ve Sakarya üze­rindeki köprüleri tahrip ede­rek nehrin batısına çekildi. 13 Eylül’de nehrin doğusunda hiç Yunan askeri kalmamış, 3 hafta süren muharebe sona ermişti.

    Sonuçlarına bakıldığın­da, Sakarya Muharebesi’nin TBMM Ordusu açısından bü­yük bir askerî zafer olduğunu söylemek zordur. İki ordu da aşağı yukarı aynı sayıda kayıp vermiştir. Hatta Türk Ordu­su’nun biraz daha fazla yıpran­dığı söylenebilir, zira piyade­yi süngü hücumlarına kaldıran küçük rütbeli subaylar arasın­da şehit sayısı çok yüksekti. Bu bakımdan Sakarya Muha­rebesi için, “subay savaşı” da denmiştir. Öte yandan, Yunan Ordusu’nun çekilmesi görece kayıpsız gerçekleştirilmiş ve Türk tarafına önemli bir savaş malzemesi bırakılmamıştı. Son olarak, bazı Türk süvari birlik­lerinin Sakarya’nın batısında da görülmesine karşın; taka­ti kalmayan Türk Ordusu’nun çekilen Yunan Ordusu’nu kesin yenilgiye uğratacak bir taarruza kalkamamış olduğunu ekleme­miz gerekir.

    Bütün bunlara karşın Sa­karya Muharebesi, Ankara Hü­kümeti açısından bir siyasal zaferdir. Bunun birkaç nedeni var. Birinci ve en önemli neden, Sakarya’da yapılan savunma­nın Ankara Hükümeti’nin savaş yoluyla dize getirilemeyeceği­ni göstermiş olmasıdır. Unutul­maması gerekir ki, Yunan ileri harekatı başladığında bütün dünya başkentlerinde Türkle­rin Yunan Ordusu karşısında tutunamayacağı sanılıyordu. Sakarya’daki başarılı savunma, hem bir süredir Ankara Hükü­meti’ne yardım etmekte olan Bolşevik Hükümeti’nin kese­yi daha da açmasını sağlaya­cak hem de Fransa’nın ertesi ay Ankara Antlaşması’nı imzala­yarak Sèvres Antlaşması’nı ke­sin olarak devre dışı bırakması sonucunu doğuracaktır.

    İkinci ve yine çok önem­li bir neden, bu muharebeyle Anadolu savaşında hem inisi­yatifin hem de üstünlüğün artık Türk tarafına geçmiş olması­dır. Yunan Ordusu Sakarya’dan sonra bir daha taarruza kalka­mayacak, bulunduğu hattı tah­kim ederek beklemeye başlaya­caktır.

    Üçüncü bir neden, Doğu ve Batı Anadolu’dan sonra Orta Anadolu halkının da gerçek sa­vaşla tanışması ve Anadolu Sa­vaşı’nın tam anlamıyla ulusal bir savaşa dönüşmüş olmasıdır. Nitekim Sakarya Muharebesi bittikten yalnızca 1 gün sonra Mustafa Kemal Paşa, o zama­na kadar TBMM’nin almaya cesaret edemediği, belki de al­mak istemediği bir karar ala­rak genel seferberlik ilan ede­cek, Misâk-ı Millî’nin tüm bir ulusun amacı haline gelmesini sağlayacaktır.

  • 2 Temmuz 1993: Madımak Katliamı

    Madımak yangınının küllerinden çıkan fotoğraflar, 28 yıl sonra bir vicdan yoklaması yapıyor. 33 aydın, yazar ve sanatçıyla 2 görevlinin Madımak Oteli’nde yaşamını yitirdiği Sivas Katliamı Davası zaman aşımı nedeniyle kapatıldı; sorumlular hakettikleri cezaya çarptırılamadı; hatta kimi siyasetçi ve liderler failleri masum göstermeye çalıştı.

    2 Temmuz 1993 Cuma gü­nü. 4 gün sürecek Pir Sultan Abdal Şenlikle­ri için birçok aydın, sanatçı, ozan ve yazar Sivas’ta. Madı­mak Oteli’nde bulunan bu in­sanlar, namaz çıkışı toplanan bir grup tarafından çıkarılan yangında katledildiler. “Sivas laiklere mezar olacak”, “Cum­huriyet Sivas’ta kuruldu, Si­vas’ta yıkılacak”, “Sivas Aziz’e mezar olacak” Cuma çıkışı grubun attığı sloganlardan ba­zılarıydı. Olaylar sonucunda 33 konuk, 2 otel görevlisi ve 2 saldırgan yaşamını yitirdi.

    Merdivende 4 aydın Madımak Oteli’nin merdivenlerinde, arkada şair Metin Altıok ve Uğur Kaynar. Önde ayakta yazar Asım Bezirci ve şair Behçet Aysan. 4 değerli sanatçımızı da yangında kaybettik.
    Nesin ve Edibe Sulari Aziz Nesin’in sarı t-shirt’lü, Ozan Davud Sulari’nin kızı sanatçı Edibe Sulari. Kendisi de katliamın kurbanlarından.
    Yapayalnız Aziz Nesin Sivas katliamından iki gün önce kentte bir bildiri dağıtılmış, Aziz Nesin o sırada Aydınlık gazetesinde yayımlanan Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabından dolayı hedef gösterilmişti.

    Hadiseden 1 gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra bu sayı 190’a yükseldi; gözaltına alınanlardan 124’ü tutuklandı. Katliamın 18 gün ardından ilk dava açıldı. Gü­venlik gerekçesiyle Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahke­mesi’ne taşınan dava, yakla­şık 1 yıl süren 18 duruşmanın ardından 37 sanığın beraat et­mesi, geri kalanların cezasın­da ise “Aziz Nesin’in tahriki” gerekçe gösterilerek indirim uygulanıp 2-15 yıl hapse mah­kum edilmesiyle sonuçlandı. Ancak Yargıtay cezaları yeter­siz bularak mahkeme kararını bozdu. Tekrar yapılan yargılama 2000’de 33 sanığa idam cezası verilmesiyle neticelen­di. Davanın tekrar temyiz edil­mesi üzerine dosyanın gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 33 sa­nık hakkındaki idam kararını usul yönünden bozdu. Daire, usul eksikliği olarak sanıkla­rın “nüfus cüzdanlarındaki mühürlerin okunmaması ve soyadlarındaki çelişkiyi” gös­terdi. 2002’de idam cezası­nın kaldırılmasıyla bu cezalar ağırlaştırılmış müebbete çev­rildi. Bu 33 kişinin şu anda ce­zaevinde olup olmadığıyla ilgi­li Adalet Bakanlığı’ndan bilgi edinme çabaları boşa çıkıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl ağırlaştı­rılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilen 86 yaşındaki Ahmet Turan Kılıç hakkındaki af kararı ise tepki çekmişti.

    Şairler unutulmayacak Şair Metin Altıok bir elinde sapı kırık bir fırça, bir elinde sigarasıyla; yanında şair Uğur Kaynar, düşünceli, eli çenesinde; bir-iki basamak aşağıda şair Behçet Aysan, bir yangın söndürme tüpüyle… Saygıyla anıyoruz.

    Davanın 1 numaralı sanı­ğı, kalabalığı “Gazanız müba­rek olsun” diyerek kışkırtan Refah Partisi’nin Sivas Bele­diye Meclisi üyesi Cafer Er­çakmak’tı. 2000’de Madımak ana davasından iki ayrı dava çıkmış, bunlardan ilki Erçak­mak’la birlikte hareket eden 15 kişiye karşı açılmıştı. Bu dava 2014’te, hukukçuların “insanlığa karşı işlenmiş suç­larda zaman aşımı uygulan­maz” kuralını hatırlatmasına rağmen zaman aşımından ka­pandı. 2016’da Anayasa Mah­kemesi’ne götürülse de AYM gündemine alınmadı. 2011’de ölen Cafer Erçakmak ise uzun yıllar Sivas’ta yaşamasına, ev­lenmesine, askere gitmesine rağmen hiçbir zaman yakalan­madı. Sanıkların avukatlığı­nı yapan Hayati Yazıcı, Kemal Kurt, Mehmet Bulut, Bülent Tüfekçi, Zeyid Aslan, Ali Aş­lık, Halil Ürün ve Hüsnü Tu­ran, 2002’de iktidara gelen AK Parti’den milletvekili seçildi.

    Ana davadan çıkan ikinci dava ise, yurtdışında olduğu belirlenen 3 kişiye karşı açıldı. Haklarında Türkiye’de gıyabi tutuklama kararı bulunan ve sayıları 8 olan bu sanıklar hâ­len Almanya’da yaşıyor ve iade edilmiyor.

    NE DEMİŞLERDİ?

    CUMHURBAŞKANI DEMİREL: “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerin­den geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır”.

    BAŞBAKAN TANSU ÇİLLER: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir”.

    İÇİŞLERİ BAKANI MEHMET GAZİOĞLU: “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleri sonucu halk galeyana gelerek tepki göstermiştir”.

    HAYATINI KAYBEDENLER

    • Muhlis Akarsu – 45 yaşında, halk ozanı • Muhibe Akarsu – 45 yaşında, Muhlis Akarsu’nun eşi • Gülender Akça – 25 yaşında • Metin Altıok – 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci • Mehmet Atay – 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı • Sehergül Ateş – 30 yaşında • Behçet Sefa Aysan – 44 yaşında, şair • Erdal Ayrancı – 35 yaşında, şair • Asım Bezirci – 66 yaşında, çevirmen, yazar • Belkıs Çakır – 18 yaşında • Serpil Canik – 19 yaşında • Muammer Çiçek – 26 yaşında, aktör • Nesimi Çimen – 62 yaşında, şair, halk ozanı • Carina Cuanna Thuijs – 23 yaşın­da, Hollandalı akademisyen • Serkan Do­ğan – 19 yaşında • Hasret Gültekin – 22 yaşında şair, halk ozanı • Murat Gündüz – 22 yaşında • Gülsüm Karababa – 22 yaşında • Uğur Kaynar – 37 yaşında, şair • Asaf Koçak – 35 yaşında, karikatürist • Koray Kaya – 12 yaşında • Menekşe Kaya – 15 yaşında • Handan Metin – 20 yaşında • Sait Metin – 23 yaşında • Huriye Özkan – 22 yaşında • Yeşim Özkan – 20 yaşında • Ahmet Özyurt – 21 yaşında • Nurcan Şahin – 18 yaşında • Özlem Şahin – 17 yaşında • Asuman Sivri – 16 yaşında • Yasemin Sivri – 19 yaşında • Edibe Sulari – 40 yaşında, halk ozanı • İnci Türk – 22 yaşında.

  • Taksim meydanına cami: ‘Bölgeye İslâmi mühür’

    Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili ilk hamle, 1951’de o dönemin Türkiye Anıtlar Derneği’nce yapıldı. Üstelik bu cemiyet, caminin bugünkü gibi “oldukça büyük” olmasını ve yine bugün bulunduğu noktada yapılmasını da yazılı olarak önermişti! O tarihten günümüze Taksim meydanına cami yapma girişimleri, belediye-siyasi iktidarlar-siyasi liderlerin tutum ve demeçleri.

    Taksim Camii, bilindiği üzere 28 Mayıs 2021 ta­rihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katıl­dığı bir törenle açıldı. Kamuoyu Taksim Camii’nin epey bir süre­dir ülke gündeminde olduğunu biliyor. Taksim’e cami yapmak aynı zamanda eski zamanlardan beri Pera’ya, yani şehrin “öteki­si” olarak algılanan kent silueti­ne damga vurmak açısından da muhafazakar iktidarlar tarafın­dan önemseniyordu.

    Cami projesi, 28 Şubat sü­recinde Necmeddin Erbakan’ın iktidarına mâl olan en kritik ge­lişmelerden biriydi. Erbakan, 26 Ocak 1997’de Taksim’deki iftar çadırını ziyaret etmiş ve burada yaptığı açıklamada Taksim Ca­mii’nin temellerinin 27 Mart’ta atılacağını söylemişti. İlerleyen yıllarda Taksim Camii meselesi uzun bir süre gündeme gelme­di. Yakın zamanda ise AK Parti yönetimi bölgede yeni bir pro­jeyi gündeme aldı. Prof. Dr. Ah­met Vefik Alp’e hazırlatılan ve “Taksim Cumhuriyet Camii & Dinler Müzesi Projesi” adını ta­şıyan teşebbüs, yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. Projenin “Uluslararası Mimarlar Birliği Ödülü”ne layık görülmesi de bu bağlamda farklı yorumlara se­bep oldu. Cami için karar kılınan mekan, meydanda bulunan su deposunun arkasındaki araziydi.

    Asıl ilginç olan ise Taksim’de camii projesinin pek çoğumu­zun sandığı gibi 25 yıllık bir hi­kayeden ibaret olmaması. Tak­sim Camii’nin öyküsü Demok­rat Parti iktidarının ilk yıllarına, 1951’e kadar gidiyor.

    Fransız şehircilik uzmanı Prost’un Taksim meydanını planlarken Aya Tirada Kilisesi’ni esas alması eleştirilir, ama Prost aynı yaklaşımı Eminönü’nde camiler için uygulamıştır.

    Taksim’de bir camiye ihtiyaç olup olmadığı tartışmaya açıktır. Kanaatime göre böyle bir yapıya ihtiyaç da bulunmaktadır. Zira İstiklal Caddesi’nin başında bu­lunan Taksim Mescidi ve cad­denin ortalarında bulunan Ağa Camii, ibadet ihtiyacına cevap vermenin uzağındadır. Ancak tartışmanın bu denli kitlenme­sindeki asıl sorun, buradaki ca­minin meydanın siluetinde bı­rakacağı etkidedir. Zira Taksim meydanında hâkim olan unsur­lara bakıldığında, Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”, Tek Parti döneminde kamusal hayata eklemlenen “Taksim Ge­zisi” ve yine meydana hâkim tek dinî yapı olan “Aya Triada Kili­sesi” hemen dikkati çekiyordu. Hasılı tüm bu sayılan mekan­lar, muhafazakar kesimin bazı bireylerince “bölgede İslâmî bir mührü zaruri kılıyor”du.

    Türkiye Anıtlar Derneği’n­ce 11 Temmuz 1951’de kaleme alınan bir dilekçenin muhatabı, İstanbul valisi ve belediye baş­kanı Fahreddin Kerim Gökay’dı. Dernek, kaleme aldığı dilekçe­de Taksim Meydanı’nda yeni bir caminin temellerinin atılması­nı ister. Buna gerekçe olarak da Şişli’den Ağa Camii’ne kadar bel­li başlı bir cami olmaması göste­rilir. Ancak bu cami, alelade bir mabed olmamalıdır; yani amaç sadece Müslümanların ibadet ihtiyacını karşılamakla sınır­lı değildir. Derneğin dilekçesi­ne göre yeni cami, çift minareli ve Şişli Camii’nin en az 2-3 katı büyüklüğünde olmalıdır. Bunun için de 3-4 milyon lira arasında bir meblağ gözden çıkarılmalıdır.

    Dilekçede Demokrat Par­ti iktidarına kadar İstanbul’un imarı ile bizzat ilgilenen Fransız şehircilik uzmanı Prost’a da atıf yapılır. Prost, Taksim meydanı­nı planlarken Aya Tirada Kili­sesi’ni esas almış ve bu kilisenin etrafını istimlak ederek yapının haşmetini meydana çıkarma yo­luna gitmiştir. Bu durum üstü kapalı olarak eleştirilmektedir (Ancak unutulan bir şey vardır ki aynı Prost, bunu bir Hıristi­yanlık telakkisi ile yapmamış; benzeri şekilde Eminönü’nde Yenicami, Bayezid Camii, Süley­maniye, Sultanahmet Camii gibi yapıların da bu suretle görünür olmasına çalışmıştır). Dilekçe sahipleri Taksim’deki mevcut durumun “meydanın bir İslâm mabedi ile tezyinini zorunlu kıl­dığı” fikrindedir.

    Meydanda Cuma Taksim Camii, 28 Mayıs 2021 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katıldığı bir törenle açıldı. Törene katılanların meydanda kıldığı cuma namazının fotoğrafları tarihe geçti.

    Peki mabedin yeri neresi ol­malıdır? Dilekçe sahiplerinin ilk aklına gelen Taksim Parkı’nın “münasip bir mahal” olacağıdır. Eğer bunda sakınca görülürse o zaman da Sular İdaresi’nin yi­ne meydana bakan su deposu ve çevresindeki arazi bu işe tahsis edilebilir. Cemiyet, bu iki seçe­neğin de kabul görmemesi duru­munda üçüncü bir teklifi daha gündeme getirir. O da Taksim’de belediyeye ait arsalardan denize nazır bir bölgenin kendilerine tahsis edilmesidir.

    Bu taleplere vali ve beledi­ye başkanı Fahreddin Kerim Gökay’ın cevabı gecikmeyecek­tir. Gökay, talebi hüsnü telakki ile karşılamakla birlikte ne Gezi yerinin ne de su deposunun böy­lesi bir işe tahsisinin mümkün olmadığını belirtir. Esasen Gö­kay’a göre su deposu ve ardın­daki alan, cami için en müsait mevkii olmakla birlikte belki bu teşebbüs gelecek yıllarda tekrar ele alınabilir.

    Gelgelelim cemiyet bu cevabı tatmin edici bulmaz. Bu defa ta­lebinin merkezine su deposunu koyarak caminin Taksim meyda­nına yapılması için gerekçelerini sıralar. Buna göre su haznesinin yıkımına gerek kalmadan da bu­rada abidevi bir cami inşa etmek mümkündür. Etraftaki tamir­hane ve garajların istimlak edil­mesi hem bölgenin nezihliği açı­sından hem de bir İslâm mabedi inşa edilmesine vesile olacağın­dan son derece isabetli bir tu­tum olacaktır. İmza sahiplerine göre atalarımız şehrin meydan­larına cami inşa ederek o bölge­yi imar yolunu tuttuklarından, Taksim meydanındaki teşebbüs de ecdadın yolunun takip edil­mesi anlamında hayırlı bir iştir. Dilekçede, yapılacak caminin aynı zamanda Taksim siluetine vurulacak Türklük damgasına da hizmet edeceğinin altı çizilir: “Yeryüzünün incisi olan şehri­mizin en kesif ve muhtelit ve çok lüzumlu bir yerinde Türk birlik ve ahlak yuvasının timsali olan çift minareli ve harikulade bir cami oturtulmuş olur”. Yine bir başka bölümde şu ifadeye yer ve­rilir: “Güzel İstanbulumuzun Be­yoğlu semtinde Türk damgasını taşıyan biricik eser adı geçen su haznesiyle, önündeki çeşmedir”. Caminin yapımını zaruri kılan bir diğer faktör de son yıllarda bölgede İslâm nüfusun artma­sı ve nüfus dengesinin değişme­sidir. Bilhassa yerleşime açılan Ayazpaşa ve Talimhane semtle­ri, artık bu tarz bir imar faaliye­tini zaruri kılmaktadır.

    Bu yazışmanın ardından Türkiye Anıtlar Derneği İstan­bul şubesi cami ile ilgili planla­rı ilgili mimarlarına çizdirmiş ve bu planlar Şehir Meclisi’nde tasvip olunmuştur. Ancak son kertede inşaat için gerekli izin çıkmamış olacak ki yapım konu­sunda bir temel atma girişimin­de bulunulmamıştır.

    Bununla beraber Taksim’e cami projesinin hemen kapandı­ğı sanılmasın. Bu konuda 70’ler ve 80’lerde, bilhassa muhafaza­kar partilerin iktidarları devre­sinde ciddi girişimlerde bulu­nulur. 70’li yıllardaki ilk ciddi girişim 13 Mart 1977 tarihinde Süleyman Demirel başkanlığın­daki Milliyetçi Cephe hükümeti zamanında gerçekleşir. 1977’de pek çok kişinin hayatına mâlo­lan 1 Mayıs olaylarının üzerin­den daha iki hafta geçmeden yapılan bu teşebbüs, “Taksim Camii Şerifi Külliyesi” adını ta­şımaktadır. Lakin projenin ha­yata geçebilmesinin önündeki en büyük engel, proje için iste­nen arazinin büyük bir kısmı­nın Ziraat Bankası ile İstanbul Belediyesi’nin elinde olmasıdır. İstanbul Belediyesi de o günler­de CHP yönetiminde bulundu­ğundan, projenin hayata geçme­si nerede ise imkansız gibidir. İlerleyen günlerde proje, içine bir çarşı ve otoparkı da alacak şekilde geliştirilir. Planlanan çarşının en vurucu yerinde Zira­at Bankası’nın Taksim şubesinin bulunacağı bankaya vaadedilir. Bu teklif görece bir yumuşamaya sebebiyet verse de araya 12 Eylül darbesi girecek ve her şey yeni­den başa dönecektir.

    Taksim’e vurulan İslâm damgası Canonica’nın elinden çıkan “Atatürk Heykeli”nin, tek parti döneminin sembollerinden “Taksim Gezisi”nin ve “Aya Triada Kilisesi”nin hâkim olduğu meydanın artık yeni bir sahibi daha var.

    1983’te cami için yeniden bir girişimde bulunulur. 7 Ocak 1983’de Vakıflar Başmüdürü Sü­leyman Eyüboğlu, dönemin as­kerî belediye başkanı Abdullah Tırtıl Paşa’yı artan Arap turist akınını gerekçe göstererek yeni­den bu girişimin içine sokmaya çalışsa da, teşebbüs başarılı ol­maz. Askerî idare, su deposunun arkasındaki araziyi Taksim’de gittikçe artan araç trafiğini de gözönüne alarak çok katlı bir otopark olarak kullanmayı ar­zulamaktadır. Nitekim Danış­tay da bölgede bir cami projesine özellikle mülkiyet meselesinden kaynaklanan gerekçelerle izin vermezken, tarihî dokuya halel getirmemek şartıyla alanın be­lediyeye ait olan bölümünde bir otopark inşaına müsaade eder.

    26 Mart 1984 tarihi ise Tak­sim Projesi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Zira bu tarih­te iktidardaki Anavatan Parti­si yerel seçimlerde İstanbul’u kazanmış ve cami projesi tek­rar gündeme gelmiştir. Üstelik bu seferki girişimin daha güçlü argümanları vardır. Daha önce hem belediyeyi hem de Ziraat Bankası’nı ikna etme mecburi­yeti varken, seçim sonrasında belediyenin destek veren tutu­mu, muhalefet konusunda Ziraat Bankası’nı tek bırakacaktır.

    Yeri gelmişken hemen belir­telim ki dönemin Belediye Baş­kanı Bedrettin Dalan, sözkonusu projeye şartlı destek verecektir. Bu şart da belediyeye ve bele­diyeye bağlı bir kurum olan İS­Kİ’ye ait parsellere karşılık, bu­rada inşa edilecek külliye içinde yer alacak olan çarşıdan belediye hesabına pay istenmesi şeklin­dedir. Lakin Dalan’ın 1984-1989 arasındaki iktidar dönemindeki bu proje, özellikle Ziraat Banka­sı’nın ve hukuki mercilerin ona­yının alınamamasından dolayı kuvveden fiille geçemeyecektir. 1989’da yerel yönetim seçimle­rinde İstanbul’un SHP tarafın­dan kazanılmasıyla cami projesi 1994’e kadar rafa kalkar.

    1994’te Refah Partisi’nin Re­cep Tayyip Erdoğan liderliğin­de Büyükşehir Belediyesi’ni elde etmesi ile Taksim’e cami projesi yeniden ivme kazanır. 26 Mart 1994’deki yerel seçimlerden 3 ay kadar sonra 21 Haziran 1994’te Recep Tayyip Erdoğan, Taksim Camii için istenen ruhsatın ve­rileceğini, cami temellerinin de Cumhurbaşkanı Süleyman De­mirel tarafından atılacağını du­yurur. Ancak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu pro­jeye gelen itirazlar üzerine cami­nin inşaı tasarlanan bölgede ar­keolojik kazı yapılmasını, bu kazı neticesinde su tesisinin temelle­rinin gözden geçirilerek bu doğ­rultuda çıkacak sonuçlara göre hareket edilmesine karar verir. 24 Kasım-22 Aralık 1995 tarih­leri arasında yapılan arkeolojik kazılarda ise hiç hesapta olma­yan buluntulara tesadüf olunur. Sadece 18. yüzyılda 1. Mahmud zamanından kalma su tesisi ka­lıntılarına değil, Bizans dönemi­ne ait nekropol yani mezar alanı kalıntılarına da rastlanır. İnşaa­tın hızı bir kez daha kesilir.

    Dönemler değişti, tartışma bitmedi
    Taksim’e cami inşa edilmesiyle ilgili tartışmalar her dönem gündeme gelmişti. Özellikle 1996’da başlayan Refahyol iktidarında basına yansıyan
    en önemli polemik konularından biri Taksim Camii olmuştu.

    Cami ile ilgili tartışmalarım en hararetli safhalarından biri Refahyol iktidarı döneminde ya­şanır. Haziran 1996’da başlayan ve 1 yıl kadar süren 54. hükümet döneminde basında yer alan en önemli polemik konularından biri Taksim Camii’dir. Esasen Taksim Camii ile Refah Parti­si’nin iktidardan önceki dev­rede de bazı söylemleri basına yansımıştır. Mesela 9 Ocak 1995 tarihinde Necmettin Erbakan, Ankara’da katıldığı Refah Partili Belediyeler toplantısında şu ifa­deleri kullanır: “Halk Taksim’de cami istiyor. Cami yapılacak sa­hayı sit sahasına çevirerek en­gellemek istediler. Camiyi peka­la yapacağız, çok güzel olacak”. Bu konudaki açıklamaya sonra­dan DYP’den milletvekili olarak meclise girecek olan dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğ­lu’ndan cevap gelecektir. Kozak­çıoğlu, bölgenin sit alanı olma­sı sebebi ile böyle bir girişimin mümkün olamayacağını ifade et­tiği gibi, mülki amir olarak buna izin vermeyeceğini de açıklar.

    O dönem basında da sözko­nusu girişim değişik cepheler­den ele alınır; İstanbul üzerine çalışmalarıyla tanınan isimle­re görüşleri sorulur. Bazı kişiler caminin seçileceği yer, bazıları taşıyacağı estetik özellikler üze­rinden yorum yapar. Çelik Gü­lersoy ise bunların ikisini birleş­tirerek şunları söyler: “Caminin yapılacağı yerin tam karşısında taş kesme mimarlık şaheseri bir Ortodoks kilisesi var. Onunla re­kabet edemeyecek bozbulanık çimentodan mamul bir yapıyı yapmamak daha iyi”.

    Cami meselesi Refah Partisi ve iktidar ortağı DYP ile de iple­rin gerilmesine yol açacaktır. Ni­tekim Erbakan, mevcut gerilimi azaltmak için Taksim’e cami te­şebbüsünün ilk defa 16 yıl kadar önce DYP’lilerin “Baba” olarak nitelendirdiği Süleyman Demi­rel’in başbakanlığı sırasında or­taya atıldığını ifade ile “Sizin ‘ba­banız’ da başbakanken kararna­meyi imzalamış” der.

    1997 başında temel atma gü­nü tespit edilmeye çalışılmış, bunun için en iyi tarihin İstan­bul’un fetih yıldönümü olan 29 Mayıs olmasına karar verilmişti (Bu tarih caminin dinî ihtiyaç­tan başka anlamlar da taşıdığı­nın bir tezahürü kabul edile­bilir). Camiye bir türlü onay vermeyen ve iktidar partisinin deyimi ile “böylesi hayırlı bir ic­raata taş koyan” Anıtlar Yüksek Kurulu’nda da bu süreç içinde adeta bir deprem yaşanır. Döne­min Kültür Bakanı İsmail Kah­raman, kurulun başkanı olan Semavi Eyice’yi görevden alıp, yerine belediye seçimlerinde Ba­kırköy’den aday olan mimar Ka­dir Topbaş’ı atayacaktır. İsmail Kahraman, Semavi Bey’i görev­den alışını “Alnı secdeye değme­miş bir kişi karşı çıktı. Ben de kapının önüne koydum” diye an­latacaktır.

    Camiyle ilgili son ciddi giri­şim 2017’de gerçekleşir. Bu yıl içinde temeli atılan cami 28 Ma­yıs 2021’de ibadete açılır.

    Daha ayrıntılı bilgi için:

    . Türkiye Anıtlar Derneği 1950-51 yılına ait kongre broşürü, İstanbul 1951.

    . Oktay Ekinci-Bütün Yönleriyle Taksim Camisi Belgeseli, İstanbul 1997.

  • Selanik’te Pembe Ev: Ulusun doğduğu yer…

    Mustafa Kemal 1911 sonunda bu güzel mahallesinden, o zamanki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki evinden, imparatorluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrılacağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha dönemeyeceğini çocukken bilebilir miydi? O’nu izinde, Selanik’te bir gezi.

    Şimdilerde “Trigonion Kulesi” denen Zincirli Kule’nin dibindeyim. Bu Osmanlı eseri güç­lü yapı, şehre 15. yüzyılda vu­rulmuş bir mühür gibi, de­niz kenarından kuzeye doğru yükselen doğu surlarının en uç köşesinde. Duvarların bi­raz arkasında uzun Osman­lı yüzyıllarının hapishanesi, türkülere konu olan Yedikule, müzeye çevrilmiş olan Sinop Kalesi veya Ankara Ulucanlar Cezaevi gibi, zamanında çe­kilen çilelerin izlerini taşıyor kirli duvarlarında.

    Selanik şehrine surlar bo­yunca tepeden bakıyorum. Es­kiden surların denize kavuş­tuğu yerde 16. yüzyılda inşa edilmiş Türk eseri Beyaz Kule, bugün şehrin simgesi. Güneş batıda tanrıların tahtı Olim­pos Dağı’nın ardında kaybo­lurken, bu 2.300 senelik şeh­rin ne büyük insanlar yetiştir­diğini düşünüyorum. Büyük İskender, Selanik yakınlarında Pella’da doğmuştu. Türk dili­nin en büyük şairi Nâzım Hik­met, bir daha ayak basamaya­cağı bu şehirde dünyaya göz­lerini açtı. Bu akşamüstü yine izinin peşine düştüğüm sarı saçlı, mavi gözlü zeki çocuk da, az ötemde ülkeme ve dün­yaya armağan edildi.

    Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin kapısında çakılı tabelada, Türkçe, Yunanca ve Fransızca açıklamalar.

    Doğu’da, eski surların dı­şındaki kocaman yapılar Os­manlı 3. Ordu’sunun 19. yüzyıl sonunda yapılan binalarıydı. Bugün de Yunan 3. Kolordu’su­na karargah binası olarak hiz­met ediyor. Buradaki mesaisin­den çıkan genç Yüzbaşı, Beyaz Kule’nin yakınındaki cafe’lerde arkadaşları ile buluşuyor, ba­zen 1908 Devrimi’ne gidecek yoldaki siyasi faaliyetleri ör­gütlüyor, bazen de her gencin yaşaması gerektiği gibi genç­liğinin tadını çıkarıyordu bu güzel şehirde. Şehrin güneyba­tı ucundaki 19. yüzyıl liman ve gümrük binaları imparatorlu­ğun bu zengin şehrinin görke­mini yansıtıyor; 15 ve 16. yüz­yılların mirasları, ara sokaklara serpilmiş Alaca İmaret, Ham­za Bey gibi camiler, hamamlar ve Sultan 2. Bayezid bedesteni de o zamanlar bile çok eski bir devrin hâtırasını yaşatıyordu.

    Zincirli Kule’den aşağı, dar sokaklardan surlar boyunca yürüyorum. 1917’de bu şehir korkunç bir yangınla kül oldu. Nüfusunun çoğunluğunu oluş­turan Müslüman ve Yahudi mahallelerini ve yüzlerce yıl­lık mirası yok etti. 5 sene son­ra benzeri bir trajediyi, Sela­nik’in Akdeniz’deki ikizi İzmir yaşayacaktı.

    Türkiye dışındaki en anlamlı Türk mirası Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım’ın 1878’de aldıkları Selanik’teki pembe evleri, çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule’nin doğduğu yerdi. O dönemki adıyla Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki bu evde, bir ulusun kaderini değiştirecek lider dünyaya geldi.

    Yine de bugüne kalabilmiş eski taş ve ahşap evler var dik yokuşlu bu mahallede. Bu yü­rüdüğüm dar sokaklarda, 1878 savaşında Tuna boylarından kaçıp Selanik’e sığınan mu­hacir arkadaşlarıyla cumbalı evlerin gölgesinde oynuyordu belki Mustafa. O korkunç yaz­gının kendi ailesinin başına da geleceğini, 1911 sonunda bu güzel mahallesinden impara­torluğun en uzak köşesindeki Libya’yı kurtarmak için ayrıla­cağını ve hayatı boyunca âşık olduğu şehrine bir daha döne­meyeceğini çocukken bilebilir miydi? İmparatorluğun renkli dünyası içindeki en zengin, en kozmopolit şehirde çocuklu­ğunu ve gençliğini geçirmesi, bize bugünkü Türkiye’de halen güzel ve değerli bulduğumuz çok şeyi hediye etti. Musta­fa başka bir şehirde doğsay­dı, Kemal olur muydu, Atatürk olur muydu acaba?

    Doğduğu mahallenin o za­manki adı Koca Kasım Paşa idi. Tarihçi Vasilis Dimitria­dis, değerli eseri Bir Evin Hi­kayesi’nde, arşiv belgeleri ile belki de Türkiye dışındaki bu en anlamlı Türk mirasının ay­rıntılı öyküsünü anlatıyor bi­ze: Ali Rıza Bey ve Zübeyde Hanım bu evi 1878’de aldılar. Çocukları Mustafa, Naciye ve Makbule bu evde doğdular. Ali Rıza Bey’in 1888’deki vefatın­dan sonra aile geçinmek için bu evi kiraya verdi ve daha kü­çük bir eve yerleştiler. 1895’de Manastır’a, 1899’da İstanbul’a okumaya okumaya giden genç Mustafa Kemal, tatillerinde bu mahalledeki diğer evlerine döndü. 1905 başında Kurmay Yüzbaşı olarak okul hayatı bit­tiğinde hemen Suriye’de göre­ve başladı. Memleketi Sela­nik’e 1907 Eylül’ünde tayin oldu. Ailenin 1908’de kendi mülkiyetlerindeki bu eve tek­rar taşındıklarını görüyoruz. İttihat ve Terakki içinde mem­leketi kurtarma planları yapan genç subay Mustafa Kemal Bey’in, 1908’de aynı sokak­ta bir küçük ev satın aldığını da arşivdeki belgelerden takip edebiliyoruz.

    Mustafa Kemal’in çocukluk müzesi 1937’de satın alınıp Atatürk’e hediye edilen ev, tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fatma Karal tarafından geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşenerek müze oldu.

    Mustafa Kemal, 1911 son­habarında Libya görevi ile bir daha geri dönemeyeceği ana ocağından ayrıldı. 9 Kasım 1912’de Selanik, Yunan ordu­suna şavaşmadan teslim edi­lirken, Mustafa Kemal, Mısır yoluyla Derne’den İstanbul’a ulaşmaya çalışıyordu. Habe­ri ne zaman, nasıl aldı kimbi­lir? Issız bir çölde mi? Kahi­re’nin kalabalık sokaklarında mı? Akdeniz’de bir gemide mi? Doğduğun büyüdüğün şehrin düşman eline düşmesi, annen­den kızkardeşinden aylarca haber alamamak… Çaresizlik içinde tek başına kalmak… Biz, bize bugünkü Türkiye’yi veren bu insanların neler yaşadıkla­rını hiç anlayabildik mi? San­mıyorum.

    Kızkardeşi Naciye çocuk­ken vefat etmişti. Zübeyde Ha­nım ve Makbule şehrin düş­mesi üzerine bugünkü Türki­ye’nin belkemiğini oluşturan onbinlerce Balkan göçmeni gibi Anadolu’ya doğru canla­rını kurtarmaya çalıştılar. Li­bya’dan gelir gelmez 2. Balkan Savaşı’na, oradan Sofya’ya ve oradan da tarihe ilk defa is­mini yazdıracağı Çanakkale cephesine gönderilen Yarbay Mustafa Kemal’in ailesiyle uzun bir süre görüşemediği­ni, bugün Sofya Büyükelçiliği residansı olarak kullanılan ta­rihî binadaki bir odanın duva­rında orijinali asılı duran telg­raftan anlıyoruz:

    “23 Mart 1915

    İstanbul’a seyahat etmekte olan annemi araması için De­deağaç’taki konsolosumuza emir verilmesini rica ederim. Dedeağaç’tan mektubunu al­dığımdan orada olduğunu zan­nediyorum. M. Kemal”

    5 yıldır Selanik’e hakim olan Yunan Devleti, Türkle­rin mülklerini istimlak etmeye başlamıştı. Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in Pembe Ev’i korumak için Selanik’te kaldığını, umutsuzca yazdığı ve reddedilen dilekçesinin 1917 tarihinden anlıyoruz. 1917’den itibaren eve devletin el koydu­ğunu ve 1925’de de mübadele ile Anadolu’dan gelen bir Rum aileye sattığını arşivlerden takip ede­biliyoruz.

    ‘Baba evi’ Pembe Ev, 2013’te restorasyondan geçmiş, çağdaş müzecilik anlayışına göre içine ışıklı panolarla bilgi notları yerleştirilmişti. Fakat “babalarının evi”ni olduğu gibi görmek isteyen ziyaretçiler duruma isyan etmişlerdi.

    1930’ların başın­da Başbakan Venile­zos ve Atatürk arasın­da başlayan, oradan da Balkan Paktı’na uzayan Türk-Yunan dostluğunun bir simgesi ola­rak, 1933’te Selanik Belediye­si evi satın almaya karar verse de, evin satın alınıp Atatürk’e hediye edilmesi 1937’yi buldu. Evin çevresindeki mülkler de Türkiye Cumhuriyeti tarafın­dan satın alınıp bugünkü Sela­nik Başkonsolosluğu ile birlik­te Türkiye toprağı oldu. Evin müzeye çevrilmesi 1953’te gerçekleşti. Cumhurbaşka­nı Celal Bayar’ın talimatı ile evin içini döşeme ve müzeye çevirme görevi tarihçi Prof. Enver Ziya Karal ve eşi Fat­ma Karal’a verildi. Belgelerden anlaşıldığı kadarıyla zorlu bir bürokrasi ile mücadele eden çift, Ankara ve İstanbul’daki müzeler ve saraylar, Kapalı­çarşı mezatları ve Batı Trak­ya evlerinden derledikleri eş­yalarla evi geç 19, erken 20. yüzyıl modası ve Selanik orta sınıf yaşam tarzına göre döşe­diler. 10 Kasım 1953 günü Ata­türk’ün naaşı Etnografya Mü­zesi’nden Anıtkabir’e nakle­dilirken, doğduğu ev de müze olarak törenle açılıyordu.

    Yıllarca Selanik’e seyahat eden Türklerin esas gitme ne­denlerinden birisi olan Pem­be Ev, 2013’te bir restoras­yon sonrası yeniden açıldı. Bu restorasyon sonrası ziyaretçi­lerde büyük bir tepki oluştu. Aslında restorasyon bilimsel yöntemlerle ve çağdaş müze­cilik tasarımıyla yapılmıştı. Işıklı büyük panolarda Ata­türk’ün hayatı ve Selanik’in Türk devri tarihi hakkında çok ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Ancak şu ortaya çıktı: Türkler, Pembe Ev’e müze gezmek için gitmiyorlardı. “Babalarının, dedelerinin” evini ziyaret et­mek istiyorlardı. O evi de eski­si gibi, sanki Mustafa’nın dün annesinin evini öpüp Libya’ya gittiği ev gibi görmek istiyor­lardı. Beyaz ışıklı bilgi pano­ları insanları mekana yaban­cılaştırıyor, ağlayarak ve isyan ederek çıkıyorlardı evden. Bu­nun üzerine yaptırılan Ata­türk ve Zübeyde Hanım’ın çok gerçekçi silikon heykelleri ile mekana hayat getirilmeye ça­lışıldı. Bugün Pembe Ev’i Se­lanik’teki yabancı turistler de ilgiyle ziyaret ediyor. Evin eski halini bilen Türkler ise, hâlâ “babalarının” evini özlüyor.

    Selanik’te, Pembe Ev’in sokağındaki cafelerde oturup bir kahve içerken, eve giren ve çıkan Türk vatandaşlarını göz­lemleyin: Tarihte çok az kişi­nin bu ismi gerçekten haketti­ğini düşünürsünüz. O, gerçek­ten bu ulusun babasıydı…