Mustafa Kemal Paşa tam 100 yıl önce 6 Aralık 1922’de bir parti kurmaya karar verdiğini açıklamıştı. Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey o dönem yazdığı yazılarda, Paşa’nın parti kavgalarına girişmemesi ve milletin başında yol göstericilik rolünü devam ettirmesi gerektiğini yazmıştı.
Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da yayımlanan Hakimiyet-i Milliyye, Yeni Gün ve Öğüt gazetelerine 6 Aralık 1922 tarihinde verdiği bir demeçte, barışın sağlanmasından sonra “Halk Fırkası” adında bir parti kurmak niyetinde olduğunu açıkladı. Millî Mücadele’nin önderinin parti kurma kararı, izleyen ilk birkaç günde herhangi bir olumlu ya da olumsuz tepki oluşturmadı. Hatta konu, neredeyse sessizlikle karşılandı. Bu sessizliğin ilk ve en önemli nedeninin şaşkınlık olduğu kesindir. Ancak, bütün basının o günlerde Lausanne’da sürmekte olan barış görüşmelerine odaklanmış olduğunu da unutmamamız gerekir.
O günlerde Boğazlar meselesi, kapitülasyonların geleceği, Türk-Yunan nüfus mübadelesi ya da Rum Ortodoks Kilisesi’nin Türkiye’den çıkarılması gibi konular neredeyse bütün gazetelerin bütün sayfalarını kaplıyordu. Bunlara ek olarak bir de İstanbul gazetelerini -belki de okurlarının birçoğunun içinde bulundukları durum dolayısıyla- ilgilendiren, artık tarihe karışmış olan Osmanlı Devleti’nin memurlarının ne olacakları, nasıl maaş alabilecekleri meselesi vardı. O sıkıntılı ve heyecanlı bekleyiş ortamında Falih Rıfkı (Atay), Akşam gazetesinde “Halk Fırkası” başlıklı bir yazı yayımladı gerçi (10 Aralık); ama yazı Mustafa Kemal Paşa’yı hamasî bir biçimde öven ve daha önce verilmiş sözlere karşın bir türlü kavuşulamamış olan hürriyeti kazandırmak üzere Türk gençliğini seferber etmesini kendisinden isteyen bir yazıydı. Falih Rıfkı Bey, siyasal açıdan pek suya sabuna dokunmamıştı.
Mustafa Kemal Paşa, Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey ile birlikte…
Bundan iki gün sonra, Vakit gazetesinin Ankara muhabiri Hakkı Tarık (Us) Bey’in Mustafa Kemal Paşa’yla yaptığı görüşme yayımlandı. Hakkı Tarık Bey, Halk Fırkası’na değinmesinin yanısıra, seçimlerin ne zaman yapılacağına ilişkin de bir soru sormuştu Gazi Paşa’ya. Kuracağı partinin özelliklerine ilişkin yeni bir şey söylemeyen Mustafa Kemal Paşa, seçim konusunda da Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun söylediklerini yinelemekle yetindi: Barışın sağlanmasıyla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi amacına ulaşmış olacak, dolayısıyla da yeniden seçim yapılacaktı.
Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey, birkaç gün sonra Ankara’ya gitti. Ancak Gazi Paşa’yla görüşüp görüşmediğini, görüştüyse de neler konuştuklarını bilemiyoruz. Gazetesinde böyle bir görüşmeye ilişkin bir haber olmadığı gibi, anılarında da Ankara’da kimlerle temas ettiğine ilişkin herhangi bir kayıt bulunmuyor. Öyle anlaşılıyor ki Ahmet Emin Bey, Ankara’da genel havayı koklamış, mutlaka bazı kişilerle -bu arada Rauf Bey’le-görüşmüş, ama Mustafa Kemal Paşa’yla karşılıklı oturup parti konusunu konuşmamıştır.
İstanbul’a dönüşünden sonra Ahmet Emin Bey, Vakit gazetesinde üç önemli başmakale yayımladı. 21 Aralık’ta yayımlanan “Halk Fırkası” başlıklı ilk makale, ülkenin partilere ayrılmasının iyi bir şey olmadığını söylüyor ve Mustafa Kemal Paşa’nın -“halk” sözcüğünü kullanmış olması nedeniyle- “sol bir parti” kurmak istemesini eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre yapılması gereken şey, bütün modernleşme ve ilerleme yanlılarını biraraya getirecek bir “sây (çalışma) mîsâk-ı millîsi” oluşturmaktı.
Basında ilk Halk Fırkası haberleri
7 Aralık 1922’de Hakimiyet-i Milliyye gazetesindeki haberde “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Halk Fırkası nâmıyla siyasi bir fırka teşkili niyetindedirler” diyordu.
Bu makaleden tam bir hafta sonra yayımlanan ikinci başmakale “Millet rehbere muhtaçtır” başlığını taşıyordu ve dolaylı da olsa, gene Mustafa Kemal Paşa’nın particiliğe kalkışmasını eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre Paşa parti kavgalarına girişmemeli ve milletin başında, yol göstericilik rolü oynamalıydı.
Ahmet Emin Bey bu yazısında yakın gelecekteki ikinci dünya savaşını, bunun Türkiye’yi nasıl zor durumda bırakacağını, geçen yılların nasıl genel bir istikrarsızlık yaratacağını önceden görmüş gibidir. Az gelişmiş bir Türkiye’nin böyle bir ortamda savaşa girmese bile çok sıkıntılar çekeceğini de öngörmüştür. Bu durumda yapılacak tek şey Türkiye’nin bir an önce kalkınmasına çalışmaktı ve bu, Türkiye gibi bir ülkede, ancak uzak görüşlü bir önderin rehberliğinde gerçekleştirilebilirdi. Bu nedenle Mustafa Kemal Paşa particilik yapmamalı, particiliğe özgü kavgaların üzerinde, bir tür kural koyucu ya da hakem rolü üstlenmeliydi.
Mustafa Kemal Paşa bu makaleyi okuduğunu üç hafta kadar sonra İstanbul gazetecileriyle yaptığı bir toplantıda söylemiştir. Ayrıca Ahmet Emin Bey’in ileri sürdüğü fikirlere tümüyle katıldığını da söylemiştir. Zira bu parlak gazetecinin satırlarından ortaya çıkan resim, yalnız iyi bir 1920’ler ve 30’lar Avrupa’sı betimlemesi değil, sonuç itibariyle Mustafa Kemal Paşa’nın devrim programının da ta kendisiydi. Kendi payıma, Mustafa Kemal Paşa’nın Ahmet Emin Bey’in bu makalesini okurken gülümsediğini ve “ha şunu bileydin!” dediğini görür ve duyar gibiyim. Ancak Ahmet Emin Bey’in bu satırları yazarken göremediği çok önemli bir şey vardı: Mustafa Kemal Paşa, çok partili bir parlamenter ortamda reformcu bir parti kurmayı değil, devrim yapacak bir tek parti kurmayı tasarlıyordu.
Saltanatın kaldırılması, Ankara çevrelerinde Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından bile önce kabul görmüştü. Saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülü ise, 19 Temmuz 1922 tarihiyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilecekti.
Yeni Türkiye Devleti’nin kurulması yolunda atılan ilk önemli adım, 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 1 Kasım 1922 gecesinde saltanatı kaldırmasıdır. Bu önemli gelişmenin uzun zamandan beri oluşmuş bir nedeni bulunduğu gibi, Anadolu Savaşı’nın son safhasına yaklaşılırken Mustafa Kemal Paşa’nın geliştirdiği bir siyasal stratejinin de belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.
Osmanlı hanedanından son İslâm halifesi Abdülmecid Efendi.
Saltanatın kaldırılmasında belki de en önemli neden, Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in 1909’da yapılan anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan devlet sistemine karşı olmasıdır. Bilindiği gibi 22 Ağustos 1909’da yürürlüğe giren anayasa değişiklikleri, Osmanlı Devleti’ni, Büyük Britanya veya İskandinavya krallıkları gibi parlamento üstünlüğü olan bir monarşiye dönüştürmüştü. Anayasa hukuku diliyle söylenecek olursa, Osmanlı hükümdarı hüküm sürüyor, ama artık hükümet edemiyordu. Vahdettin Efendi 1916’da veliaht olduğunda, Alman İmparatorluğu’ndaki gibi hükümdarı halk oyuyla seçilmiş meclisin önüne geçiren bir düzenden yanaydı. Dolayısıyla, iktidardaki İttihat ve Terakki yöneticileri Vahdettin’in tahta geçmesine engel olmanın yollarını aramaya başladı. Bu aşamada küçük bir azınlık tarafından dile getirilen çözüm yolu cumhuriyetti. Büyük çoğunluk ise, Osmanlı veraset sistemini değiştirmekten ve sonuç olarak 5. Mehmet Reşat’ın büyük oğlunu veliaht yapmaktan yanaydı. Ancak, bu konuya ilişkin bir anayasa değişikliği yapmak savaş zamanında mümkün olmadığı için konu savaş sonuna bırakıldı; Sultan Reşat da savaş bitmeden önce vefat edince Vahdettin Efendi tahta geçti.
Saltanatın son günleri Sultan Vahdettin, 1922’de İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nın arka kapısından çıkarken. Bu fotoğrafın çekilmesinden birkaç gün sonra tahttan indirildi ve 17 Kasım 1922’de bir İngiliz savaş gemisiyle Malta’ya, oradan da hayatının son günlerini geçireceği İtalya’nın San Remo kentine sürüldü.
Sultan Vahdettin, gerek Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa Hükümeti, gerekse de Ahmet Tevfik (Okday) Paşa Hükümeti sırasında Bakanların seçimine karışarak Anayasa’ya pek saygısı olmadığını göstermişti. 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’ı feshettikten sonra ise seçim çağrısı yapmadığı gibi, 4 Ocak 1919’da milletvekili seçimlerinin barışın yapılmasından sonraya bırakıldığını ilan ettirerek anayasal düzene son vermiş oldu. Zira bu duruma göre barış görüşmeleri, meclis denetimi olmadan yapılacaktı. Gerçi bu durum, Sivas Kongresi ertesinde “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nin istifa etmek zorunda kalması üzerine, sadece 9 ay sürdü. Sultan, Anadolu’da oluşmuş Müdafaa-i Hukuk hareketi karşısında “Damat” Ferit Paşa’yla aynı görüşte olmadığını göstermek zorunda kaldığı için, 7 Ekim 1919’da seçim çağrısı yaptırttı. Buna karşın, toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın Britanyalılarca çalışamaz hâle getirilmesine de ses çıkarmadı. Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’ni (BMM) ise kanun dışı ilan ederek, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere birçok tanınmış vatanseveri ölüm cezasına çarptırdı.
Ankara’da örgütlenerek Misâk-ı Millî sınırları içinde bağımsız bir Türkiye sağlamak için çalışanların varoluş nedeni bir tek bu amaç değildi tabii. Önemli bir diğer amaç ise 1909 Anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkmış olan meşrutiyet rejiminin, yani meclis üstünlüğü ilkesinin yeniden yürürlüğe konmasıydı. Ancak bu, Vahdettin’in sultan olmadığı bir meşrutiyet olacaktı. Millî Mücadele’yi gerçekleştiren nesil için Sultan Vahdettin’i tahttan indirmek hiç de zor olmazdı, zira bu nesil daha 10 yıl önce Sultan 2. Abdülhamit’i tahttan indirmişti. Kaldı ki, askerî zaferin kazanılması halinde Ankara’daki yönetimin toplum katındaki meşruluğu hiç tartışma götürmeyecek boyutlara ulaşmış olacak, bu da sözkonusu yönetime büyük bir hareket özgürlüğü sağlayacaktı. Öte yandan, Anadolu hareketine Sultan Vahdettin gibi sert davranılmasını açıkça eleştirmiş olan Veliaht Abdülmecit Efendi, taht için gayet uygun bir adaydı.
Saltanattan vazgeçmeyenler (Soldan sağa) Dr. Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir Paşa, Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa gibi isimler saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine karşıydılar.
Son Halife Abdülmecid Efendi, biat merasiminden sonra Fatih Camii’ne gelirken.
Bu aşamaya kadar görülenlerden yola çıkılarak, saltanat kurumuna ilişkin sabrı artık taşmış, dolayısıyla da cumhuriyet yönetimine geçmeyi ciddi olarak isteyen bireylerin sayısının arttığı kolaylıkla söylenebilir. Elimizdeki anı kitapları ve daha Anadolu Savaşı zaferle sonuçlanmadan önce üretilmiş birçok metin bu görüşü haklı kılıyor. Ancak bu çevrelerin henüz çoğunlukta olmadıkları da kesindir. Ayrıca, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki birçok kişi cumhuriyet yanlısı idiyseler de Rauf (Orbay) Bey, Refet (Bele) Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa gibi birçok Millî Mücadele kahramanı da saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine kesinlikle karşıydılar. Rauf Bey ve Refet Paşa, Ali Fuat Paşa’nın anılarından anlaşıldığı kadarıyla 19 Temmuz 1922 akşamı Refet Paşa’nın evinde yapılan bir toplantıda bu görüşlerini Mustafa Kemal Paşa’ya gayet açık bir dille aktarmışlardı. Ne var ki elimizdeki veriler, Büyük Taarruz’dan sonra bu görüşte ilginç bir değişiklik olduğunu gösteriyor.
TBMM ordusunun İzmir’e girişinden 3 gün sonra, Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price’a verdiği bir demeçte Mustafa Kemal Paşa, “Türklerin İstanbul’da daimî bir halifesi bulunmalıdır” demiş; 15 Eylül’de yayımlanan bu demeç Türkiye gazetelerinde herhangi bir eleştiriyle karşılanmadığı gibi TBMM’de de tartışma konusu olmamıştır. Ayrıca, TBMM Hükümeti’nin Mudanya’daki bırakışma görüşmelerine ilişkin olarak İtilâf Devletleri’ne göndermeye hazırlandığı cevabî nota 4 Ekim 1922 tarihli gizli celsede okunduğunda, metninde geçen “Hilâfet-i islâmiyenin makarrı olan İstanbul” sözleri de herhangi bir itirazla karşılanmamıştı.
Ankara’nın politikası uyarınca saltanat kurumunun kalkacağı ve halifenin devlet başkanı olacağının işaretleri, Doğu Trakya’yı teslim almak üzere 19 Ekim 1922’de İstanbul’a gelen Refet Paşa’nın ağzından günyüzüne çıktı. Refet Paşa, kendisini karşılamaya gelen üst düzey yetkililer arasında bulunan padişah ve veliahdın yaverlerine teşekkür ederken ne “sultan” ne de “saltanat” sözcüklerini telaffuz etti. Sultan Vahdettin için “halife”, Veliaht Abdülmecit Efendi için ise “hilafetin veliahdı” sözcüklerini kullandı. Paşa’nın 2 gün sonra İstanbul Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya verdiği muhtıra ise son noktayı koyuyordu: Saltanat kalkacak, halife devlet başkanı olacak, ama eskiden sultana tanınan başbakan atama hakkı da olmayacaktı. Başbakanı TBMM seçecek, halife de onaylayacaktı. İstanbul Hükümeti istifa edecek, Ankara Hükümeti tarafından İstanbul’a bir vali atanacaktı!
Sultan Vahdettin, İstanbul’dan ayrılmadan önce, Şeyhülislam Nuri Efendi’nin öncülüğünde son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ile birlikte dua ederken.
Bütün bunlar bize çok şey anlatıyor. İlk belirlenmesi gereken, saltanatın kaldırılmasının Ankara çevrelerinde ilkesel anlamda yalnızca Lausanne’a yapılan çifte davetten, yani hem İstanbul hem de Ankara Hükümeti’nin davet edilmesiyle değil; Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından bile önce kabul görmüş olduğudur. Son sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın barış konferansına İstanbul temsilcilerinin de gitmesini istemesini belki bardağı taşıran son damla olarak görebiliriz, ama o kadar. Karar çoktan alınmış, iş yalnızca kararın resmîleştirilmesine kalmıştı. Ahmet Tevfik Paşa’nın TBMM tarafından büyük kızgınlıkla karşılanan isteğinin milletvekilleri arasında hâlâ mütereddit olan birkaçının da karara katılmasını sağladığını düşünebiliriz. Nitekim 1 Kasım gecesi yapılan oylamada saltanatın kaldırılmasına karşı yalnızca 1 oy çıkmıştır.
Açıklamamız gereken ikinci önemli nokta da, saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülünün ne zaman ortaya atılmış olduğudur. Bizce bu formül, yukarıda değindiğimiz 19 Temmuz 1922 tarihli görüşmeyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede -en başta söylediğimiz gibi- Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilmiştir. Saltanat kurumunun sürmesi konusunda ısrarcı olan mücadele arkadaşlarıyla açık bir sürtüşmeye girmek istemeyen ve cumhuriyet taraftarı olmasından tedirginlik duyulan Mustafa Kemal Paşa; bu formülü ortaya atarak cumhuriyet yolunda önemli bir engelden kurtuluyor, devletin biçimini daha sonra yapılacak bir anayasaya bırakıyordu. Nitekim Refet Paşa’nın İstanbul’da bulunduğu günlerde gazeteler, Kanun-ı Esâsî’de yakında önemli değişiklikler olacağından dem vuruyorlardı. Tabii Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım gecesi Rauf Bey ve Kâzım Karabekir Paşa gibi mücadele arkadaşlarını saltanatın kaldırılması lehinde oy kullanmalarını sağlayarak “atlatmış” oldu. Zira beklenen anayasa daha epey bir süre yapılmayacak ve Mustafa Kemal Paşa, 2. TBMM’nde sağladığı çoğunlukla cumhuriyeti ilan edecektir. Rauf Bey, 31 Ekim 1923’te verdiği meşhur mülakatta cumhuriyetin aceleye getirildiğini söylerken, yapılmasını beklediği bu anayasayı kastediyordu.
Büyük Taarruz’dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşı resmen bitiren Mudanya Bırakışması, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Ancak “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesi ve Boğazlar meselesinin çözülmesi barış konferansına kalacaktı. 1922 Eylül sonlarından 11 Ekim’e uzanan sancılı süreç…
Büyük Taarruz’un Anadolu’daki Yunan Ordusu’nun kesin yenilgisiyle sonuçlanmış olması, döneme ilişkin ayrıntıları bilmeyenlere Mudanya Bırakışması’na giden yolun kolay olduğunu düşündürtebilir. Halbuki bu ay 100. yıldönümünü kutladığımız Mudanya Bırakışması öncesinde çok ciddi iki kriz yaşanmış, TBMM Hükümeti’nin Büyük Britanya Hükümeti’yle savaşa tutuşması olasılığı belirmişti. Krizin ne kadar ciddî olduğunu en basit biçimde vurgulayabilmek için, Bırakışma’nın TBMM ordularının Ege ve Güney Marmara kıyılarına ulaşmasından ancak 1 ay sonra, 11 Ekim’de imzalanabilmiş olduğunu hatırlatmak yeterli olur sanırız.
Sözkonusu ettiğimiz krizlerin birincisi, TBMM ordularının Anadolu’nun tamamına hakim olmak üzere Boğazlar bölgesine ilerlemeyi sürdürmesiyle başladı. Yunan işgalinde olmadığı için bu bölge İtilaf Devletleri’nce “tarafsız bölge” olarak adlandırılıyordu. Bu nedenle İtilaf, Ankara Hükümeti’nden askerlerini bu bölgeye sokmamasını istedi. Ankara ise herhangi bir tarafsız bölge tanımadığını, Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’nın da Misâk-ı Millî sınırları içinde olduğunu ve ordunun ilerleyeceğini duyurdu. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, bölgede bulunan askerlerini çektiler. Büyük Britanya ise savunma önlemleri alarak bölgedeki askerlerine Türklerin sınırı geçmeye çalışmaları halinde silah kullanma emri verdi.
İsviçre gazetesi Schweizer Illustrierte Zeitung, 14 Ekim 1922 tarihli sayısının kapağına İsmet Paşa ve Mustafa Kemal’in bu karesini “İsmet Paşa, Mudanya Konferansı’nda Kemalistlerin çıkarlarını temsil etmiştir” notuyla taşımıştı.
Dünya Savaşı sırasında Britanyalılar, Çanakkale, Filistin ve Irak cephelerinde Osmanlı kuvvetleri tarafından çok hırpalanmışlardı. Bu nedenle Mondros Bırakışması’ndan sonra Türklere çok sert davranmışlar ve Yunanistan’ı desteklemişlerdi. Yunan Ordusu’nun yenilgisi, bu nedenle biraz da Britanya politikasının yenilgiye uğraması anlamına geliyordu. Öte yandan, Türk ordularının Musul-Kerkük yöresine karşı da bir harekata girişmesi olasılığından büyük tedirginlik duyuyorlardı. Asıl önemlisi ise, işgali sonlandırıp Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’yı Türklere bırakmış olurlarsa, Dünya Savaşı’nda yendikleri Türklerin cezalandırılmamış olacağını varsaymalarıydı. Dolayısıyla Londra Hükümeti, Türklerle savaşmaya kararlıydı.
Tabii Büyük Britanya ile TBMM Hükümeti arasında çıkacak bir savaş, Fransa ile İtalya’yı da savaşa sürükleyecekti. Bu iki ülke ise artık savaşmak istemedikleri gibi Ankara Hükümeti ile iyi ilişkiler içindeydi. Eylül ayının sonlarına doğru İtilâf Devletleri arasında hummalı bir diplomasi faaliyeti başladı. 20- 23 Eylül tarihlerinde Paris’te yapılan görüşmelerde Fransız ve İtalyanlar, Britanyalıları Doğu Trakya’nın Yunanlılarca boşaltılması konusunda ikna ettiler. Boğazlar bölgesinin geleceği ise barış görüşmelerine bırakılacaktı. Bu kararlar üzerine TBMM Hükümeti’nin Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığı Ankara Antlaşması’nın baş mimarı, Fransız diplomat Henry Franklin-Bouillon İzmir’e geldi ve 28 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. Franklin-Bouillon, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını ve Batı Anadolu’yla Doğu Trakya’ya sahip bir Türkiye’nin er veya geç Boğazlar’a da hakim olacağını söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’nın ileri harekatı durdurmasını sağladı. Ertesi gün ise bırakışma görüşmelerinin 3 Ekim’de Mudanya’da başlayacağı ilân edildi.
Bırakışma görüşmeleri en azından “garip” diyebileceğimiz bir biçimde başladı; zira savaşan tarafların biri, yani Yunanistan, görüşmelerde yer almıyordu. 1 general ve 2 albaydan oluşan Yunan heyeti 5 Ekim’de bir savaş gemisiyle Mudanya’ya gelecek, ama toplantılara hiç katılmayacaktı. Ayrıca heyetin talimat almak için Atina’yla temas kurmak zorunda olması, görüşmelerin uzamasına neden olacaktı. Ancak, diğer heyetlerin de birkaç defa kendi hükümetleriyle görüşmek zorunda kaldıklarını, bunun da görüşmeleri çok uzattığını eklememiz gerekir. Bu durumu açıklayan en önemli etmen, Yunan Ordusu’nun boşaltacağı Doğu Trakya’nın hemen Ankara’nın yönetimine geçip geçmeyeceği meselesiydi. Özellikle Britanyalılar, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılmasına ilişkin pazarlıkların barış konferansına ertelenmesini, o zamana kadar bölgenin yönetiminin İtilâf Devletleri’nde kalmasını istiyorlardı.
Konferansın üçüncü gününde Türk tarafını temsil eden İsmet (İnönü) Paşa, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne ne zaman teslim edileceğine ilişkin somut bir adımın hâlâ atılamamış olması nedeniyle askerî harekâtın sürebileceğini bildirdi. Ankara’nın Misâk-ı Millî sınırlarından herhangi bir ödün vermeyeceği ve ancak bu sınırların sağlanması hâlinde barış görüşmelerine oturabileceği bir defa daha açıkça dile getirilmiş oluyordu. Bu da sözünü ettiğimiz ikinci krizi başlatmış oldu. İtilâf Devletleri’ni temsil eden generaller bu konuda hükümetlerine danışmaları gerektiğini ileri sürerek, görüşmelerin 6 Ekim akşamına kadar durdurulmasını istediler ve o gün öğleden sonra İstanbul’a hareket ettiler. 5 Ekim akşamı ve 6 Ekim sabahında hem İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri arasında hem de bunlarla hükümetleri arasında çok yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelere ilişkin olarak elimizde bulunan belgeler, Fransa ve İtalya’nın Büyük Britanya’yı yeniden yalnız bırakma eğiliminde olduklarını gösteriyor.
Bırakışmanın altındaki imzalar Soldan itibaren Fransız generali Charles Antoine Charpy, Büyük Britanya generali Charles Harington, İsmet Paşa ve İtalyan generali Ernesto Mombelli. 6 Ekim akşamı önce Mombelli, sonra da Charpy, iki gün sonra 8 Ekim sabahında da Harington, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul ettiklerini açıkladı
Aynı süre boyunca Mustafa Kemal Paşa da Batı Cephesi Komutanlığı’na üç telgraf göndererek İsmet Paşa’nın tepkisini doğru bulduğunu ve 6 Ekim’de yapılacak toplantıda Doğu Trakya’yla ilgili Türk isteklerinin kabul edilmemesi halinde Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı yönlerinde ileri harekata geçmesi gerektiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ayrıca Meriç’in sınır olmaması, Edirne’nin mahallesi niteliğindeki Karaağaç’ın da Doğu Trakya’ya dahil olması gerektiğini bildiriyor ve bölgenin 30 gün içinde tahliye edilmesini şart koşuyordu. Son olarak da savaş esirlerinin, hemen bırakışmanın imzalanmasından sonra iade edilmesini istiyordu.
1879 Kararnâme Mudanya Konferansı mukarrerâtı vechile Şarkî Trakya’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti nâmına tesellüm etmek üzere Başkumandanlık tarafından ordu kumandanlarından Mirlivâ Refet Paşa Hazretleri memûr edilmişdir. Her mahalde hükûmet-i mülkiyye tamamen tessüs eder etmez memûrîn-i hükûmet İdâre-i Umûmiyye-i Vilâyât Kanûnu mûcibince merci-i resmîlerine mürâcaât ederler. Devr ü teslîm muâmelâtına aid husûsâtda asâyiş ve inzibâtın sürat-i tesîsi içün ittihâz-ı tedâbirde muâmelât-ı mezkûrenin hitâmına kadar vâlî-i vilâyet Refet Paşa Hazretleri’nin taht-ı emrinde bulunacaktır. 9/10/338
6 Ekim akşamı saat 20.30’da görüşmeler yeniden başladı. Önce İtalya delegesi General Ernesto Mombelli, sonra da Fransız delegesi General Charles Antoine Charpy, Ankara Hükümeti’nin şartlarını genel hatlarıyla kabul ettiklerini açıkladılar. Ancak Büyük Britanya delegesi General Charles Harington, Londra’dan talimat alamamış olduğu için bir şey söyleyemedi ve toplantı sona erdi. Harington ertesi gün de bir talimat alamadı; zira Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré ile pazarlık halindeydi. Sonuç olarak Büyük Britanya, 8 Ekim sabahı Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul etti. Ancak o gün, iki pürüz daha çıktı: Karaağaç konusu barış görüşmelerine bırakılıyor ve Türk askerlerinin girmiş oldukları tarafsız bölgedeki yerlerden çıkması isteniyordu. Bu nedenle o gün imzalanması beklenen bırakışma gene tehir edilmiş oluyordu.
Ankara’nın, pazarlıkları sürdürmekle birlikte, bu şartları 9 Ekim’de kabul ettiği anlaşılıyor. Bunu hem Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir telgraftan hem de o gün alınan bir Bakanlar Kurulu kararıyla Refet Paşa’nın Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş olmasından anlıyoruz. Aynı günün akşamında yapılan bazı değişiklerle birlikte mütarekenin son metni ertesi günü TBMM’nde görüşülerek kabul edilecek; 1 gün sonra 11 Ekim’de Mudanya Bırakışması imzalanacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaş resmen bitmişti.
Mudanya Bırakışması savaşa son verdiği gibi, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Bölgede bulunan Yunan yöneticiler yetkilerini en kısa zamanda İtilâf Devletleri temsilcilerine bırakacaklar, bunlar da yönetimi hemen Türk yetkililerine teslim edeceklerdi. Ankara Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 kişilik bir jandarma gücü bulunduracak, barış yapılana kadar bölgeye başka askerî güç yerleştirmeyecekti. Meriç nehrinin Karaağaç’ı da içeren sağ sahili barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İtilâf Devletleri’nin yönetiminde kalacaktı. Bu uygulama, İstanbul da dahil olmak üzere, Boğazlar yöresi için de geçerliydi.
Sonuç olarak Mudanya Bırakışması’nın Anadolu Savaşı’na son verdiğini ve Yunan işgalindeki toprakların Türk yönetimine geçtiğini, ama “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesini barış konferansına bıraktığını söyleyebiliriz. Bu da dönemin siyasal bağlamına bakıldığında gayet mantıklıdır; zira Türkiye’nin önünde hâlâ 1. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletlerle yapması gereken bir barış duruyordu.
11 Ekim 1922’de Mudanya Bırakışması’nın imzalandığı konak.
VAKİT GAZETESİ – 1922
‘Edirne Valiliği’ne Refet Paşa tayin edildi’
Vakit gazetesinin 12 Ekim 1922 tarihli sayısında başsayfanın sol sütununda çıkan “Refet Paşa Edirne Vâlîsi olmuş, sâbık mebus Şâkir Bey de müşâvir-i mülkî tayîn edilmişdir” başlıklı haberde şöyle deniyordu: “İdâremize avdeti hâdise-i mesûdesi yaklaşmış olan Edirne’mizin vâlî-i askerîliği İzmir Mebûsu sâbık Dâhiliyye Vekili Refet Paşa’ya tevdî olunmuşdur.
Bâzı gazetelerin Edirne Vâlîliğine tayîn olunduğunu yâhûd tayîni mutasavver bulunduğunu yazdıkları sâbık Gelibolu Mebûsu Şakir Bey de müşâvir sıfatıyla îfâ-yı vazife edecekdir.
İki intihâbdaki isâbeti mâa’l-memnûniyye kaydederek şimdiden muvaffakiyetlerini temenni ederiz”.
Türk milletinin kaderini tayin eden, bugünlere ulaşmamızı sağlayan büyük zaferin elde edildiği arazi ve muharebe anı-izleri, aradan geçen 100 yıl içerisinde maalesef gerektiği gibi korun(a)madı. Bugün Millî Park Müdürlüğü bu geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama, konuya ve alana müdahil olan çok fazla kurum/kişi varken bu iş hiç de kolay değil.
Yüz yıl önce yaşanan Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi’ne ilişkin internet üzerinden sağlıklı, aktüel, temel bilgiler sunan bir tanıtım olmadığı gibi; hadiselerin yaşandığı ve geniş bir coğrafyaya yayılmış olan muharebe noktaları için de arazi üzerinde yeterli yönlendirme bulunmuyor. 1980’lerin başında, Başkomutan Tarihî Millî Parkı’nın ilanı aşamasında coğrafya bileşenini dışarıda bırakan bir harp tarihi anlayışı bugünlere kadar sürdürülmüş; bu da hem asıl korunması ve ziyaretçilere sunulması gereken önemli noktaların atlanmasına yolaçmış; kimi sahalara gereğinden fazla fonksiyon yüklenmiş kimileri ise maalesef değişik düzenlemelerle orijinal dokusunu yitirmiştir.
Bugün Millî Park Müdürlüğü geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama konuya müdahil olan çok sayıda kurum ve kişi varken bu hiç de kolay görünmüyor.
Toklusivrisi
Sadece Büyük Taarruz sahasında değil, Türkiye’nin hemen her yerinde varolan yanlış anlayış ve uygulamalar arasında ilk sırada “temsilî şehitlik”ler var. Sahaya çıkıp, araştırıp gerçek şehitlikleri bulmak yerine, muharebe sahasının en can alıcı yerine gösterişli, pahalı, “müteahhit dostu” şehitlik yapmak; şehit listelerinden rastgele -500 gibi hep yuvarlak sayılı- isimler seçmek; bu isimlerin Türkiye’nin dörtbir yanından olmasına, hatta Halep, Trablus gibi eski Osmanlı topraklarını da temsil etmesine “özen göstermek”; 100 yıl önceki şehitler üzerinden “hepimiz din kardeşiyiz” veya “bu vatan için hepimiz savaştık” gibi sosyo-politik mesajlar vermek… Tüm bunlar yapılırken de, ilgili coğrafyada bulunan gerçek şüheda mezarları/kabristanları hiçe saymak, bunları yokoluşa terketmek…
Bugün örneğin “Çiğiltepe Şehitliği”, Kocatepe’den sonra Büyük Taarruz sahasının en çok ziyaret alan noktası. Geçmişte buraya gösterişli bir şehitlik yapılmış; tabii altında bir tek şehit bulunmuyor. Altıgen formda bir alana yapılmış şehitlikte, mezartaşları her yöne dönük; İslâmî usullere göre batıda olup doğuya dönük olması gereken baştaşları da dört farklı yöne bakıyor!
Ancak “Çiğiltepe Şehitliği” olarak adlandırılan bu yapının en büyük zararı, sahadaki gerçek şehitliklere… 26-27 Ağustos’ta 57. Tümen’nin taarruz ettiği Çiğiltepe blokundaki direnek merkezine yapılan bu temsilî şehitlik o kadar geniş bir alana yayılmış ki, Kızıltaş Yaylası’nda sürülerini yayan köylüler geniş bir otlaktan mahrum kalmış. Oysa direneğin kuzeybatısında, muharebeler sırasında silah arkadaşlarınca defnedilen 57. Tümen askerlerinin asıl şehitlikleri uzanıyor! Düştükleri yerde vatana eklenen 60’tan fazla Mehmet’in gerçek şehitliği, geçen yıl Başkomutan Tarihî Millî Parkı’ndan uzmanlarla birlikte bulunmuştu. Ne tarihî ne dinî, hiçbir doğruyu temsil etmeyen “temsilî şehitlik” yüzünden, Çiğiltepe şehitleri hakettikleri saygıdan mahrum kalıyor.
Şaphane
Bugün en çok ziyaretçi alan Afyon Kocatepe ve Çiğiltepe Şehitliklerinin her ikisi de temsilî. Mezartaşlarında yazan yüzlerce isim, listelerden rastgele seçilmiş isimler. Oysa Afyon’da 10’dan fazla noktada sayıları 1.000 yakın gerçek şehit, torunlarıyla buluşmayı bekliyor.
Büyük Taarruz sahasında, Kocatepe’den sonra ziyaretçilere sunulan ikinci önemli noktanın Çiğiltepe olması da bir başka paradoks. Zira muharebeler sırasında 1. ve 4. Kolordular asıl sonucu, Çiğiltepe’den daha doğuda bulunan, Tınaztepe-Belentepe-Kalecik Sivrisi direneklerinin temsil ettiği, 20 kilometre uzunluğundaki hatta aramıştır. En şiddetli muharebelerin yaşandığı, cephenin yarıldığı, taarruz planının odağındaki direnekler bunlardır. Ancak ziyaretçilerin bu direneklere, mevzilere kendi başlarına ulaşmaları mümkün değil. Yapılan tüm kilitli parke taş yollar, yönlendirme tabelaları, hepsi Çiğiltepe’dedir. Bunun nedeni 57. Tümen komutanının trajik öyküsü nedeniyle Çiğiltepe’nin popüler olmasıdır. Oysa muharebe tarihi ziyaretçilere doğru verilecekse, Tınaztepe-Belentepe-Poyralıkaya-Erkmen mevzileri ziyaretçilere öncelikli olarak gösterilmelidir. Kilitli taş döşenecek yollar seçilirken kişisel tercihler değil, muharebe tarihinin belirlediği öncelikler dikkate alınmalıdır. Çiğiltepe’yi her yönde ulusal karayolu ağına dahil etmek yerine, en azından bir güzergah da cephenin yarıldığı Çamlıca Korusu’ndan, Tınaztepe blokunda Gepli mevzilerinden, Belentepe direnek merkezinden geçirilmelidir. Bu noktaların çoğunda gerçek şehit defin sahaları da bulunmaktadır.
Benzer şekilde, hiç gündeme gelmeyen, sahaya tur getiren çoğu rehberin de bilmediği önemli bir nokta Toklusivrisi’dir. 26 Ağustos sabahı taarruz ettiğimiz Yunan birinci savunma hattının en batı ucundaki bu görkemli direnek, aynı zamanda Yunanların yelpaze şeklinde planladığı üç hatlı savunma ağının tüm hatlarının birleştiği, dolayısıyla sadece Büyük Taarruz’da değil, 30 Ağustos gecesi Kaplangı Dağı Muharebesi’nde de şiddetli muharebeler görmüş bir yerdir. Yunan 1/38 Evzon Alayı’nın en son terkettiği mevziler buradadır. Kaya tahkimat siperlerin hepsi hâlâ son derece iyi durumdadır. Toklusivrisi’nin olmadığı Büyük Taarruz anlatımı asla tam olamaz. Buna rağmen bu siperlere giden düzgün bir yol yoktur. Uzaktan dahi olsa bilgilendirecek, burayı Büyük Taarruz anlatımına dahil edecek hiçbir şey yıllardır yapılmamıştır.
Belentepe
Nasıl ki Büyük Taarruz’da 1. Ordu’nun muharebe idare yeri Kocatepe olmuşsa, Şaphane Dağı da Yakup Şevki (Sübaşı) Paşa’nın 2. Ordu muharebe idare yeri de çok önemli bir yerdir. Harekat planı uyarınca 2. Ordu’nun kesin sonuçlu muharebe değil, oyalama taarruzu yapmış olması, bu kesimdeki mevzileri, ordugah yerlerini ve şehitlikleri daha az önemli yapmaz. Oysa Çavdarlı köyü kuzey sırtlarından başlayarak Güzelim Dağı-Dede Sivrisi-Oyuktepe-Kazuçuran direnekleri boyunca kuzeye uzanan 6. Kolordu ile Seyitgazi-Kırgız Dağı kesimindeki 3. Kolordu cepheleri Büyük Taarruz anlatımında hiç yer almaz. Bu nedenle bu cepheye yönelik bir alan koruması ya da ziyaret programı geliştirilmiş değildir!
Güzelim Dağı’ndaki kaya tahkimat mevziler, Yunan birliklerinin barınak/zeminlik yapıları, topçu sütreleri, Kazuçuran’daki boy siperleri… Bunların hepsi bugün kaderine terkedilmiş durumdadır. Oysa Yunanların asıl taarruz beklediği kesim olduğundan, en kuvvetli şekilde tahkim ettikleri direnekler buradadır. Bu denli güçlü tahkim edildiği için de kalıcı olmuş, Büyük Taarruz sahasındaki en korunmuş, en temsil edici örneklere evsahipliği yapmıştır, yapmaktadır.
Şaphane Dağı’nın durumu aslında çarpıcı ve acıklı bir özettir. Dağın neredeyse yarısı birkaç maden işletmesi tarafından yarılmıştır! Büyük bir ironi oluşturacak şekilde, Yakup Şevki Paşa’nın ordugah yapısının üstüne yapılan baz istasyonları bu katliamın tüm tepeyi yutmasına engel olmuştur! İstasyon kulelerinin etrafında müstahkem hatları, mağara koruganları, rasıt noktalarını ve eteklere kadar inen boy siperleri görülebilir. Dağdaki madencilik faaliyeti bütün hızıyla devam etmektedir ve aynı şekilde baz istasyonlarıyla birlikte “nefis” bir görüntü oluşturmaktadır.
Çiğiltepe
Yunan ikinci savunma hattının geçtiği İlbulak Dağı’ndaki siperler de benzer bir kaderin kurbanıdır. Mermer madenciliği Afyon’da diğer her tür faaliyete göre öncelikli olduğundan, dağdaki kaya tahkimat siperlere yaslanan mermer ocağı faaliyetine devam etmektedir. Buradaki orijinal siperler de şu sıralar ya yokedilmiş ya da yokedilmek üzeredir.
Bu kara tablo, bilindiği gibi sadece Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi için değil, tüm İstiklal Harbi ve öncesindeki 1. Dünya Savaşı muharebe sahalarında mevcuttur. Farklı kurumların yetkisindeki SİT’ler; millî park, tarihî alan başkanlığı gibi korunan alan statülerinin çakışması; kurumlararası sinerji oluşturulamaması; zaten kısıtlı olan bütçe olanaklarının etkin ve maalesef genellikle doğru-düzgün işler kullanılamaması, ilgili sahalarda etkili bir koruma sağlamadığı gibi yeni yanlışlara yolaçmaktadır.
Ziyaretçi planlaması yapılırken stratejik önem ve kronolojik sıra yerine, idare açısından kolaylık ve “halkın talebi” esas alınmaktadır. Oysa bu alanlar aynı zamanda birer eğitim yeridir. Yanlış bilinenlerin düzeltileceği, bilinmeyenlerin öğrenileceği yerler ve harp tarihinin açıkhava arşivleri olarak bu sahalarda bilginin en doğru şekliyle aktarılması en önemli sorumluluktur.
Bu nedenle tarihimizin dönüm noktaları olan bu muharebe sahalarında bilimsel araştırma, uygulama ve ziyaretçi yönetiminin ihtisas sahibi bir tek kurum tarafından yürütülmesi ve bu kurumun özerk yapıda olması şarttır.
Tam 100 yıl önce, Anadolu’yu işgal eden Yunan kuvvetleri Mustafa Kemal önderliğindeki Türk askeri tarafından kesin yenilgiye uğratıldı. Kocatepe’den Dumlupınar’a, Kurtuluş Savaşı’nın bu nihai aşamasının detayları, hadiselerin yorumları ve harp sahalarının bugünkü vaziyeti…
Sarışın bir kurda benziyordu. Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu. Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı (Nâzım Hikmet)
1.GÜN: 25 AĞUSTOS
Kocatepe’ye doğru…
Akşehir’de 28 Temmuz 1922’de yapılan toplantıda taarruz kararı alınmıştı. 6 Ağustos’ta emir yayımlandı. Ordu komutanları 20 Ağustos’ta Akşehir’de tekrar bir araya geldi ve taarruz kesin şeklini aldı. Birlikler bu tarihten sonra geceleri yavaş yavaş muharebe bölgesine yaklaşmaya başladı. 25 Ağustos öğlen 12.30’da Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, cephe genel taarruz emrini yayımladı. Hava karardıktan sonra Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, Şuhut’tan Kocatepe güneybatı yamaçlarına gelerek çadırlı ordugaha geçtiler. Nurettin Paşa komutasındaki 1. Ordu birlikleri, Afyon güneydoğusundaki Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki 35-40 km.’lik arazi hattında toplandı. 5. Süvari Kolordusu ise Sandıklı’dan hareketle Çukurca mevkiinden geçerek Ahır Dağları geçitlerine doğru yola çıktı. 2. Ordu birlikleri de Eskişehir kuzeydoğusundan Akarçay’a, güneye doğru uzanan yaklaşık 100 km.’lik hattı tutmuştu.
2.GÜN 26 AĞUSTOS
Önce top sonra süngü
Sabaha karşı saat 05.00’te Yunan mevzilerine karşı tüm cephelerde yoğun topçu ateşi başladı. Saat 05.35’te topçu ateşinin kademeli olarak Yunan savunma hattının gerisine kaydırılmasıyla, Türk piyadesi ana hedeflerine doğru ilerlemeye başladı ve 06.30’dan itibaren telörgü engellerini aşarak hâkim tepelere doğru saldırıya geçti. İlk olarak Kalecik Sivrisi ve yanındaki tepeler süngü hücumuyla ele geçirildi. Daha sonra Belentepe, Tınaztepe, Beytepe ve Kırcaaslantepe (Kılıçarslan) alındı. Yunan kuvvetleri, takviye aldıktan sonra Erkmen Tepe ve Çiğiltepe’de inatçı bir savunmaya geçti. Günbatımına yakın Tınaztepe tekrar Yunanların eline geçti. Süvari tümenleri ise 08.30 civarında Yunan cephesinin batısındaki Çayhisar bölgesine inmiş ve burada iki kola ayrılarak keşif ve tahrip harekatına başlamıştı. Günün sonunda I. Ordu birlikleri Büyük Kalecik’ten Çiğiltepe’ye kadar Yunan mevzilerini ele geçirmişler, ancak cephe henüz yarılmamıştı.
3.GÜN 27 AĞUSTOS
Yunan cephesi yarılıyor
2. Ordu cephesindeki Türk birlikleri, güçlü Yunan yedek kuvvetlerinin büyük bölümünün güneye, esas muharebe sahasına inmesini oyalama savaşı vererek engelledi. Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, muharebeyi Kocatepe’de sevk ve idare etmeye devam etti. Gün ağarırken 1. Ordu birlikleri tüm cephede yeniden taarruza başladı. Erkmen Tepeler, Tınaztepe ve öğleden sonra Çiğiltepe (tepeyi zamanında alamayan 57. Tümen komutanı Albay Reşat 11.30’da intihar etti; tepe saat 14.00’te alındı) ele geçirildi. Bu noktadan itibaren Yunan cephesi yarıldı ve Yunan birlikleri Afyon ve Sincan ovasına doğru kaçmaya başladı. Türk birlikleri takibe başladı ve saat 17.30’da Afyon şehri alındı. Süvariler ise batıya doğru çekilen Yunan birliklerine taarruza devam etti.
4.GÜN 28 AĞUSTOS
Tüm cephelerde taarruz
Başkumandanlık ve Batı Cephesi Karargahı Afyon’a taşındı. Taarruz tüm cephelerde hız kesmeden devam etti. Yunan birliklerinin bir bölümü, Dumlupınar istikametine doğru çekilerek buradaki mevzileri tuttu. Esas taarruzu yapan 1. Ordu birlikleri, kuzeydeki 2. Ordu’yla irtibat sağladı. Süvari Kolordusu dağınık düzende çekilen Yunan birliklerine ve Eğret/ Anıtkaya civarındaki yedek düşman kuvvetlerine taciz saldırıları yaptı. Böylelikle düşmanın Kütahya yönüne doğru çekilmesi engellendi. O günkü gelişmelerden sonra Yunan komuta kademesinin muharebelerin kaderine etki etme imkanı, gruplara bölünen Yunan birlikleri arasında da irtibat ve uyum kalmadı.
5. GÜN: 29 AĞUSTOS
Düşman kuşatma altında
Güneyden 1. Ordu’nun bir kısmı, kuzeyden 2. Ordu ve süvari kolordusu, Trikopis grubunu kuşatmaya başladı. 1. Ordu birliklerinin diğer kısmı ise Dumlupınar’daki düşman mevzilerine taarruza devam etti. 4 gündür muharebe eden ve yorgun birlikler, Yunan kuvvetlerine karşı geceyarısına kadar saldırılarını sürdürdüler. Dumlupınar güneyindeki stratejik Toklusivrisi tepesini ele geçiren Türk birlikleri, Yunan kuvvetlerinin önemli bölümünün Dumlupınar’daki mevzilere çekilmesini önledi. 2. Ordu birlikleri ise Yunan birliklerinin kuzeyine geçerek Altuntaş-Döğer bölgesinde Kütahya yolunu tamamen kapadı ve düşman kuşatma altına aldı.
6. GÜN: 30 AĞUSTOS
Başkumandan
Meydan Muharebesi
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize
(Nazım Hikmet)
Afyon’da bulunan Mustafa Kemal Paşa, sabah 10.00’da 1. Ordu karargahına gelerek, kuşatma altındaki Yunan kuvvetlerinin imhası emrini verdi. Saat 15.00’e kadar süren yağmur ve sis Yunan birliklerinin savunma düzeni almasını sağlarken, Türk harekatını geciktirdi. General Trikopis’in 5 tümenine karşı, 8 piyade ve 3 süvari tümeni toplanmıştı. 4-5 km.’lik bir açıklık hariç, tüm Yunan kuvvetleri tamamen sarılmıştı. Saat 17.00’de başlayan topçu ateşi sonrası, 18.30’da piyade süngü hücumuna kalktı. Saat 19.30’da düşman mevzilerine girildi ve Adatepe ele geçirildi. 22.30’da son Yunan direnişi de kırıldı ve Kanlıköprü hattına kadar ilerlendi. Yaklaşık 20 bin kişilik Yunan birliklerinin yarısı, ölü-yaralı veya esir olarak savaşdışı kaldı. Aralarında Trikopis’in de bulunduğu 10 bin civarında Yunan askeri bırakılan açıklıktan güneye doğru kaçtı (bunların yarısı sonraki günler teslim oldu). Büyük Taarruz’un başlangıcında Yunan kuvvetlerinin mevcudu 200 binin üzerindeydi. Bunların yaklaşık 70 bini, çoğunlukla yerli sivil Rumlardan oluşuyordu. 100 bin civarında asker ve ve sivilin Yunanistan’a kaçtığı tahmin ediliyor. Yunan kuvvetleri 30 bin ölü verdiler. 20 bini ise esir düştü. Türk birlikleri ise Büyük Taarruz’un başından 9 Eylül’e kadar 13 bin civarında asker kaybetti (şehit, yaralı, esir, hasta, kayıp). Bunların arasında 146 subay, 2.397 er şehit düştü.
7. GÜN: 31 AĞUSTOS
‘Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!’
Yunanlar, geniş cephe hattındaki derin tahkimatlarına güveniyordu. Mustafa Kemal Paşa ise, doğru ve tek bir noktadan yapılacak baskın tarzında bir taarruzla düşman hatlarının yarılabileceğini tespit etmişti. Süvariler batıdan Yunanlıları sarıp irtibat yollarını kesecek, 2. Ordu da kuzeyden destek kuvvetlerinin gelmesine mani olacaktı. Tarih bu şekilde yazıldı.
ŞAHİN ALDOĞAN
Eylül 1921’de biten Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan kuvvetleri durdurulduktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti yaklaşık 1 yıl içinde Anadolu’da tam egemenliğini sağlamış, ülkenin mevcut bütün kaynaklarını kullanabilecek hâle gelmişti. Türk Ordusu’nun savaş gücü, Yunan Ordusu’nun savaş gücüne yakın bir noktaya çıkarılmıştı…
O dönemde Batı Anadolu sahillerinden Anadolu’nun içlerine doğru iki önemli stratejik ulaşım yolu vardı. Bunlardan biri kuzeyde Mudanya-Bursa üzerinden Eskişehir’e, diğeri ise İzmir-Uşak üzerinden Afyon’a ulaşıyordu. Yunan kuvvetleri iki yolu da elde tutuyordu. Yunan birlikleri Gemlik’ten başlayarak Bilecik, Eskişehir, Afyon doğusundan güneye dönen ve Ahır Dağları-Toklusivrisi’ne ve oradan Menderes boyunca Nazilli üzerinden Söke’ye doğru 300 kilometrelik bir cephe hattında yayılmışlardı. Türk ordusunun yapacağı kesin netice arayan bir taarruzda, Yunanlılar hem Bursa-Eskişehir stratejik yolunu hem de İzmir-Uşak-Afyon yolunu korumaya çalışıyorlardı. Yunan Ordusu, İzmir-Afyon stratejik yolunun geldiği cepheyi önemli görmüş ve en güçlü kademeli tahkimatlarını, topçu mevzilerini bu bölgede hazırlamıştı. Birinci ana savunma mevzilerinin arkasında ikinci, üçüncü, dördüncü savunma mevzileri de hazırlanmıştı. Burada birinci savunma hattının Afyon güneyinden batıya dönüp devam etmesi Türk birlikleri için büyük bir avantaj sağlıyordu. Şöyle ki bu savunma hattı Afyon-Uşak demiryoluna yakındı ve paralel devam ediyordu. Türk ordusu bu bölgede kesin neticeli bir taarruza karar verirse batı kanadından Yunan ordusunun kuşatılması olanakları elde edilecekti. Savunma mevzilerinin ulaşım ve geri çekilme yollarından nisbeten uzak geçirilmesi gerekiyordu (Afyon’dan sonra batıya değil de güneye devam etmesi Yunan Ordusu için daha avantajlı olacaktı).
Türk başkomutanlığı sonucun kesin neticeli bir yarma taarruzu ile alınması esasını kabul etmişti. Afyon-Uşak hattı (yani İzmir’den iç bölgelere uzanan stratejik öneme sahip yol) birinci derecede önemliydi. Bu yol ele geçirilip Yunan birlikleri daha kuzeye püskürtülürse, düşmanı mağlup etme olanağı doğacaktı. Afyon’un güneyinden Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki güneye dönük Yunan savunma cephesine kesin neticeli bir yarma taarruzu yapmaya karar verilmesi en uygun harekat tarzı idi. Böylelikle Ahır Dağları doğusundaki boşluktan kuşatma olanakları da elde edilecekti. Nitekim 5. Süvari Kolordusu kuşatmayı buradan yapmıştı. Bu kesin neticeli taarruzda ağırlık merkezi oluşturma prensibi de titizlikle uygulanmıştı. Batı cephesi emrindeki 18 piyade tümeninden 11’i bu 36 kilometrelik cepheye ayrılmış, Afyon’un kuzeydoğusu, Eskişehir doğrultusundaki 100 kilometrelik cepheye de tespit taarruzları (düşmanın asıl muharebe yerine kuvvet kaydırmasını engellemek için yapılan durdurma taarruzları) için 5 piyade tümeni ile bir mürettep süvari tümeni ayrılmıştı.
Fahrettin (Altay) Paşa komutasındaki 5. Süvari Kolordusu da sol kanatta kuşatmayla görevlendirilmişti. Baskın tesiri prensibi de gözönünde bulundurulmuş, tüm birlikler intikallerini geceleri yapmış, gizliliğe azami önem verilmişti. Bu arada hazırlıklarını tamamlayan Batı Cephesi Komutanlığı’na, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa son aşamada kritik bir müdahalede bulunmuştur. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın, 2. Ordu’nun daha önce, yani 25 Ağustos akşamı taarruza başlaması önerisini, baskın tesirinin ortadan kalkacağı gerekçesiyle reddetmiştir (Askerî Tarih Belgeleri Dergisi, Ocak 1994, no: 97, belge no: 2582 Harp Ceridesi, arşiv no: 4/4557 klasör no: 1898 dosya no: 76-136, fihrist: 11, 11-1).
26 Ağustos 1922 sabah 03.00’te başkomutan, genelkurmay başkanı ve batı cephesi komutanı maiyetleri ile beraber çadırlı ordugahtan 1. Ordu gözetleme yeri olan Kocatepe’ye geldi. Topçu 04.30’da ateşe başlayacaktı. Ancak yoğun sis yüzünden yarım saat gecikmeyle 05.00’te bütün cephede birden ateşe başlandı. Ağır topçunun ateş tanzimi 05.25’te tamamlandı. Saat 05.35’te 10 dakika süren tahrip ve arkasından imha ateşine geçildi. Tahrip ateşinin başlamasıyla birlikte tüm cephede piyadeler ilerlemeye başladı. 05.30’da Yunan topçusu da karşı ateş açtı. Yunan atış tanzim ve gözetleme istinat noktaları, cephenin hayli ilerisinde olmalarından dolayı Türk birliklerinin ilk tahrip ve imha ateşlerinde neredeyse tamamı savaşdışı kalmışlardı. Dolayısıyla sonraki saatlerde etkili bir topçu ateşi sürdüremediler. Türk piyadesi hücum kolları, topçunun açmış olduğu gediklerden tahkimli Yunan birinci hat mevzilerine girmeye başladı. 5. Kafkas Tümeni (Yarbay Halit) Küçük Kalecik Sivrisi’ni, 11. Tümen (Yarbay Ahmet Derviş) bunun batısındaki mevzileri, 23. Tümen (Yarbay Ömer Halis) Belentepe’yi, 15. Tümen (Yarbay Naci) Tınaztepe’yi, 14. Tümen (Yarbay Ethem Necdet) Kılıçarslan Gediği’ni ele geçirdiler.
En güçlü tahkimatlardan birinin bulunduğu 1.310 rakımlı Erkmentepe, Çiğiltepe (Çekiltepe) ve Toklusivrisi’ndeki Yunan birlikleri mukavemete devam ediyorlardı. Yunanlılar, ihtiyat kolordusundan aldıkları takviyelerle peyderpey karşı taarruzlara başladı. Tınaztepe ve Kılıçarslan Gediği’ni geri aldılar. 1. Ordu’nun karşı taarruzları sürerken, 5. Süvari Kolordusu da Ahır Dağları’nın yamaçlarındaki dar geçitlerden geçerek sabaha doğru Sincanlı Ovası’nda, Çayhisar batısında toplanmaya başladı. Bir yanda, Yunan demiryolu müfrezelerine saldırıp demiryolunu tahrip etmeye çalışırlarken bir yandan da 1. Ordu taarruzunu desteklemek için batıdan Yunan mevzilerine (Çiğiltepe gerisi) saldırdılar.
Bu sırada 41. Tümen (Albay Alaattin), Seyyid Gazi doğusunda düşmana taarruz ediyordu. Aynı kolordunun 61. Tümeni (Yarbay Salih) sabah erkenden Kazuçuran tepesini saldırarak almış, güçlü Yunan ihtiyatları bölgeye gelince geri çekilmek zorunda kalmıştı. 2. Ordu’ya bağlı 6. Kolordu’nun tümenleri de Dedesivrisi ve Gazlıgöl mevzilerine taarruz edip düşman kuvvetlerini yerinde tutuyorlardı. İlk gün Çiğiltepe, Erkmentepe ve Tınaztepe’nin büyük bir kısmı düşman elinde kaldı. 27 Ağustos sabahı erkenden başlayan taarruzların sonunda Erkmentepe ve Tınaztepe öğle sularında ele geçirildi. Saat 14.00 civarında da Çiğiltepe zaptedildi. Bu tepeyi zaptetmekle görevli 57. Tümen komutanı (Albay Reşat), tepeyi söz verdiği zamanda ele geçirememiş olmanın veriği üzüntü ile tepe alınmadan kısa süre önce intihar etti.
Öğleden sonra cephe artık yarılmış, bütün mevziler de ele geçirilmişti. 8. Piyade Tümeni (Albay Kâzım) 17.30’da Afyon’a girdi. Bu sırada 5. Süvari Kolordusu da batıya çekilen düşman kuvvetlerini atlı hücumlarla ve ateşle durdurmaya çalışıyordu. 61. Tümen, Kazuçuran tepesini ele geçirdi ve batıya doğru ilerlemeye başlandı.
Mürettep Süvari Tümeni (Albay Hacı Arif ) Döğer istikametinde Afyon-Kütahya-Eskişehir yolunu kesmek üzere muharebe ederek ilerliyordu. 1. Ordu karşısındaki Yunan birlikleri saat 15.00’ten itibaren batı-kuzeybatı istikametinde çekilmeye başladılar.
Yunan 1. ve 2. kolorduları Resulbaba-Küçükköy Dumlupınar güzergahından geçen üçüncü savunma hattında toplanmaya çalışıyorlardı. Batı Cephesi Komutanlığı, Başkomutanlık’la uyum içinde gelişen duruma uygun yeni emirler verdi. 2. Ordu çekilen Yunan kuvvetlerini kuzeyden kavrayarak Kütahya’ya çekilmelerine engel olacaktı. 1. Ordu da düşmanı batıdan kavrayarak İzmir istikametinde çekilmesine engel olacaktı. Süvari kolordusu düşmanın yan ve gerilerinde taarruza devam edecekti. 28 Ağustos’ta mürettep süvari tümeni Döğer’i ele geçirdi ve Altıntaş yönünde ilerlemeye başladı. 1. Ordu’nun 2. Kolordusu da 12. Yunan Tümeni’ne taarruz ederek kuzeye attı. 1. Kolordu’ya bağlı iki tümen de Balmahmut civarında yakaladığı iki Yunan tümenini taarruzla dağıtıp ağırlıklarını terkettirip geriye attı.
1. Kolordu, Dumlupınar yönünü kapamak üzere batıya döndü. 5. Süvari Kolordusu da çekilen düşman tümenlerine pervasızca saldırılar yaparak zayiat verdirmeye devam ediyordu. Yunanlıların 1. ve 7. Tümenleri hırpalanmış bir hâlde süratle kaçarak Dumlupınar güneyinde mevzilenmeye başladılar.
Toklusivrisi’ndeki mukavemet ise hâlâ devam ediyordu. 1. Kolordu’nun iki tümeni ve 6. Bağımsız Tümen’in müşterek taarruzu ile Toklusivrisi de ele geçirildi. Buradaki 2. Yunan Tümeni de güneydeki Dumlupınar mevzilerine güçlükle çekilebilmişti.
Büyük Taarruz sırasında Yunanların bırakmak zorunda kaldıkları malzeme ve mühimmat.
30 Ağustos 1922 sabahı başkomutan ve Batı Cephesi Komutanı Çalköyü’nde Zafertepe’deki 1. Ordu komutanının yanına geldiler. Beş Yunan tümeni (4, 5, 9, 12 ve 13. tümenler) ve 1. ve 2. Yunan kolordu karargahları kuşatma torbası içine alınmışlardı. Kuşatılan tümenlere, 6. Kolordu’nun 16. tümeni Çalköy batısından; 61. Tümen Çalköy’deki 16. Tümen’in sağından; 4. Kolordu’nun 11. Tümen’i Çalköy güneyinden; 5. Tümen ise 11. Tümen’in sol kanadından; 23. Tümen Aslıhanlar kuzeyinden; 3. Tümen de 23. Tümen’in sol kanadından taarruza başladı. Süvari Kolordusu da kuzeybatıdan kuşatılan Yunan tümenlerinin çekilme yollarını kapamıştı.
Öğleden sonra düşman, Adatepeler mıntıkasında her taraftan kuşatılmış bir hâlde kesin neticeli bir muharebe vermek zorunda bırakıldı. Kaçmaya çok uğraştı. Muharebe güneş batana kadar sürdü. Yunan tümenleri, savaş meydanında birçok ölü, yaralı, esir, top, otomobil, her türlü silah ve ağırlıklarını bırakıp imha edilmiş oldu. Trikopis ve diğer üst rütbeli Yunan subayları da Murat Dağı yönünde Kızıltaş Deresi yönünden çekilmişlerse de 2 Eylül 1922’de esir edildiler. Takip sonucu 1 Eylül 1922’de Uşak, 9 Eylül 1922’de İzmir, 10 Eylül’de Bursa ve 16 Eylül’de de Bandırma kurtarıldı. Böylelikle bütün Anadolu düşmandan temizlenmişti. Taarruz ve takip hareketlerinde Türk kuvvetleri, başta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa olmak üzere her sınıftan subay ve erlerin kahramanlıkları, fedakârlıkları, feragatleri ve dayanma güçleriyle yakın tarihimizin rotasını değiştirdiler.
TÜRK TARAFI NEDEN VE NASIL KAZANDI?
1. Birlikler düzenli, moral ve eğitimleri yüksekti. Askerî güç, Yunanlılarla aşağı yukarı aynı seviyeye getirilmişti.
2. Harekat çok iyi planlandı. Mustafa Kemal, kuvvetlerinin büyük kısmını kesin netice alınacak yerde yoğunlaştırarak yaptığı baskın tarzında yarma taarruzu ile Yunan kuvvetlerini dağıttı.
3. Süvarilerin batıdan yaptığı sarma harekatı, Yunanlıları paniğe sevketti.
4. 2. Ordu’nun doğudan gerçekleştirdiği tespit taarruzu Yunan kuvvetlerinin asıl muharebe alanını desteklemesini önledi.
5. Türk ordusunun takip hızı, Yunan kuvvetlerinin geri çekilme hızından fazlaydı.
6. Başkomutan baştan itibaren sıcak muharebe hattında bulundu, doğrudan emirler verdi ve harekatı bizzat yönetti.
YUNAN TARAFI NEDEN VE NASIL KAYBETTİ?
1. Birlikler yorgun, moraller düşüktü. Komuta kademesi birlik içinde değildi.
2. Yunan ordusu işgal planı yapmıştı ama meydan muharebesi ile sonuçlanacak bir savunma planı yoktu.
3. Yunanlar kuzeyden güneye toplam 136 km’lik tüm cephe hattını savunmak istiyordu. Halbuki “her yeri korumak isteyen hiçbir yeri koruyamaz”dı.
4. Başkomutan, muharebeleri İzmir’den sevk ve idareye çalışıyordu. Cephede olan bitene vâkıf değildi, yerinde kararlar veremedi, emirleri gecikti veya uygulanması mümkün olmayan emirler verdi.
BEYLERBEYİ – KURTULUŞA KÜREK ÇEKENLER
Büyük Taarruz İstanbul’da başladı
Kurtuluş Savaşı’nın en az bilinen cephesi İstanbul. Boğaz’da ve Karadeniz’de canları pahasına görev yapan kahramanlar, 26 Ağustos 1922’de başlayan nihai taarruz için gereken silah ve mühimmatı Anadolu’ya ulaştırmışlardı. İşgal altındaki İstanbul’un yüksek gerilim hattı ise Beylerbeyi’nden geçiyordu. Kolağası Selahattin Bey’den Kurtuluş Savaşı’nda direniş örgütlerine ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan zincir içerisinde görev yapan fedakar insanların hikayesini, Derya Tulga dergimizin 31. sayısında (Ağustos 2011) kaleme almıştı.
Mustafa Kemal açısından 1924 yazı gayet sıkıntılı bir dönem olmuştur. Mart-Nisan aylarında Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun hazırlanması sırasında, Gazi’nin istediği bazı maddeler TBMM’nde üçte iki çoğunluk desteğini sağlayamadıkları için yeni Anayasa’ya girmemişti. Bu vesileyle, daha önce cumhuriyetin ilanını eleştiren, hilafetin kaldırılmasından da pek memnun olmayan milletvekillerinden bazılarının Halk Fırkası’ndan istifa edip yeni bir parti kuracaklarına ilişkin dedikodular yayılmıştı. Nitekim Kasım ayında TBMM açıldıktan kısa bir süre sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.
Ülkede köklü bir devrim gerçekleştirmeye hazırlanan Gazi, sözkonusu partiyi kurmaya hazırlananların Millî Mücadele döneminde kendisiyle birlikte çalışmış, herkesçe tanınan ve birer kahraman olarak benimsenmiş, önemli kimseler olmasından da tedirgindi.
Vatan gazetesinin 31 Ağustos 1924 tarihli nüshasında Mustafa Kemal ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Bey’in konuşmaları-fotoğrafları.
Bu nazik durumdan mümkün olduğunca az zararla kurtulmak isteyen Mustafa Kemal, Eylül ayı ortalarında uzun bir Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisine çıktı. Halk Fırkası’nın devrimci politikasının doğru olduğunu, o dönemde başka bir politika izlemenin sözkonusu olamayacağını, bu nedenle başka bir partinin kurulmasını istemediğini, kendisinin de çokpartili bir ortamda tarafsız bir cumhurbaşkanı olarak davranmasının mümkün olmadığını açık açık söylemiş ve Halk Partisi’nden kopmaları belli ölçüde engelleyebilmiştir.
Paşa’nın bu geziye çıkmasından iki hafta önce, Dumlupınar zaferinin ikinci yıldönümünde yaptığı konuşma, Anadolu gezisi sırasında birçok kentte söyleyeceklerinin bir habercisiydi.
Hem Başkumandan Muharebesi’nin ikinci yıldönümü hem de Dumlupınar’da yapılan “Meçhul şehit” anıtının temelinin atılması vesilesiyle 30 Ağustos 1924’te yapılan törende önce Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa uzun bir konuşma yapmış ve Büyük Taarruz’u özetlemiştir. Daha sonra söz alan Gazi Mustafa Kemal de konuşmasına askerî harekâtı anlatarak başlamış, savaş alanındaki gelişmeleri bir dizi kişisel anısı eşliğinde aktarmıştır. Ancak Paşa, konuşmasının ikinci yarısında sözü Türkiye’de yaşanmakta olan devrime getirmiştir. Saltanat ve hilâfet kurumlarının topluma verdiği zararlar ve ulusal egemenlik kavramının önem ve yararları üzerinde duran Paşa, konuşmasının ikinci yarısına şu sözlerle başlamıştı:
“Efendiler; Afyonkarahisar-Dumlupınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos muharebesi Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder… Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tarsîn oldu (sağlamlaştırıldı)”.
Burada, açıkça görüldüğü gibi, askerî bir olay siyasî tarihe özgü bir gelişme biçiminde yorumlanmıştır. Tabii bu anlatımı Mustafa Kemal Paşa’nın kendi kişisel tarihinin ne kadar bilincinde olduğunun, savaşı kazanmış olmasa daha sonra gerçekleştirdiklerini de yapamayacağının farkında olduğunun dışavurumu biçiminde de okuyabiliriz. Nitekim Paşa, yukarıda da değindiğimiz, tarihte pek az kişiye nasip olan o toplumsal meşruluğu askerî başarısı sayesinde sağladığının pekâlâ bilincindeydi. Ancak, Paşa’nın bu sözlerinde Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasında ortaya çıkan, ama giderek daha da siyasileşeceği için inandırıcılığını yitirecek olan bir tarih söylemi de saklıdır.
Mustafa Kemal Paşa, zaferle cumhuriyet devrimini bir bütün olarak ele almakla köktenci bir modernleşme tarihi yazıyor; ama aynı zamanda da dinleyicilerine zaferi kutlamakla sultanlardan, halifelerden vazgeçerek o günkü iktidarı benimsemenin aynı şey olduğu mesajını veriyordu. Paşa’nın bu yaklaşımı 1923 sonbaharında, Halk Fırkası’nın Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin bütün il örgütlerini bünyesine almasıyla, yani Millî Mücadele’nin yalnızca Halk Fırkası’na katılanlara maledilmesiyle; başka bir biçimde söyleyecek olursak, Birinci TBMM dönemindeki muhalefetin Millî Mücadele tarihinden dışlanmasıyla başlamıştı. Şimdi ise Halk Fırkası’nda bir kırılma yaşanıyordu ve bir muhalefet partisi kurulmak üzereydi. Dolayısıyla, iktidarın doğasıyla Millî Mücadele’yi özdeşleştiren bu yaklaşımın giderek yeni partiyi de dışlaması gerekecekti. Nitekim Gazi, adı artık Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) olan iktidar partisinin 1927’deki ilk kongresini “ikinci kongre” olarak adlandıracak, yani Sivas Kongresi’nin ilk kongre olduğunu söyleyerek CHF’nın 1919’da kurulduğunu söyleyecekti.
Geçen ay önce Gezi Davası’nda, ardından CHP’li Canan Kaftancıoğlu hakkında çıkan kararlar, yargının siyasallaşması tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Ancak tarih, yargının özünde hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmadığını gösteren birçok örnek barındırıyor. Sokrates’ten Jeanne d’Arc’a, Mithat Paşa’dan Dreyfus’a, Yassıada’dan Deniz Gezmiş’lere sembol davalar ve birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmalar…
Platon’un Devlet’te yaptığı “hukuk” tanımının üzerinden neredeyse 2400 yıl geçti: “Her hükümet, yasaları kendi işine geldiği gibi kurar. Demokratlar demokratlığa, Tyrannis Tyrannis’e uygun yasalar kurar. Kendi işlerine gelenlerden ayrılanı da yasalara karşı geldi diye cezalandırırlar”… Siyasetle adaletin bir ileri iki geri dansı, o günden bu yana pek az değişti.
Tarafsızlığına istinaden gözleri bağlı, bir elinde caydırıcılığı simgeleyen kılıcı, bir elinde dengeli bir adaleti temsil eden terazisiyle, hukukun evrensel ilkelerini vücudunda toplayan Tanrıça Themis bir hayalden ibaretti. Zira “hukuk devleti” modelinin siyasi olanla hukuki olan arasına çektiği sınır, hemen her zaman ihlallerle mürekkep olmuştu. Ele aldığı maddi gerçekliği, toplumun algılarından yalıtarak, “Eylem gerçekleşti mi?”, “Bunu ispata yetecek kanıt var mı?” gibi teknik sorular üzerinden incelemesi gereken hukukçu; tarih boyunca, özellikle de kamuoyunun gözü önünde cereyan eden davalarda, siyasal olanın etkisinden nadiren kurtulabilmişti. “Kamuoyu vicdanı”nı ya da “devletin üstün çıkarı”nı gözetme baskısını hep üzerinde hissetmişti.
Sorun şu ki, toplumsal algılar zaman içinde dönüştü; iktidarı elinde tutanlar değişti; siyasi angajmanların kimisi tarihe karıştı. Bir zamanlar “gerçek” olan da böylece yer değiştirdi; tarihin mahkemesinden geçerek “gerçek dışı”, “hukuk dışı” oldu. Bir zamanların “vatan hainleri”, “din düşmanları”, “teroristleri”nin sonradan aziz ya da kahraman ilan edildiği bile görüldü. Bugün kimse Sokrates’ten, Jeanne d’Arc’tan veya Mithat Paşa’dan bahsederken haklarında verilen hükümlerin adil olduğunu söylemiyor. 3. Reich’ın, faşist İtalya’nın, Vichy hükümetinin hâkimleri hukuksuz devletlerin hukukçuları olarak 1945 sonrası yargılandılar. Moskova Mahkemeleri’nin ve Franco’nun “adli bekçileri”, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları arkalarında temizlenmesi mümkün olmayan siciller bıraktılar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Minareler süngümüz/ kubbeler miğfer” diye başlayan şiiri okuduğu için hapisle cezalandırıldığı günlerden güçlenerek çıktı. Şimdilerde devam eden kimi davaların tarafları acaba yarın nasıl görülecek?
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na 2013’te yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle 5 ayrı suçtan verilen hapis cezasının 4 yıl 11 ay 20 günlük bölümü geçen ay onandı (altta). HDP’nin eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu (altta).
Bir zamandır ceza hukukunun iki yüzüne şahitlik ediyoruz. Bir tarafta yurttaş ceza hukuku, diğer tarafta düşman ceza hukuku… Kavramın mucidi Alman hukuk felsefecisi Günter Jakobs, 70’lerde tüm dünyada “terör olayları”nın etkisiyle ayyuka çıkan güvenlik kaygısına dayanarak, hakları olan “yurttaş”ın nasıl bertaraf edilmesi gereken bir “düşman”a dönüştüğünü vurguluyordu. “Düşman”, anayasal düzenle uzlaşmaz bir tavır sergilediği için “yurttaş” olma vasfını yitiriyor; yalnız geçmiş eylemlerinin kefaretini ödemek için değil aynı zamanda müstakbel eylemlerini engellemek için de hapsediliyordu. Bu bir ceza değil, tedbirdi! “Sanık” bile olamayacak düzeyde hakları kısıtlanmış politik öznelerin yargılamaları, zaten baştan verilmiş bir hükme sonradan kılıf uyduran bir kurguya dönüşüyordu.
Artık yasaları koyduğu gibi “olağanüstü hâl”e de karar veren egemen, bir yandan karar alma yetkisini hukuk üzerinden meşru kılarken bir yandan da olağanüstü hâl tanımı ile onu askıya alabiliyor. Sonuçta mahkeme salonu, istisnanın kural hâline geldiği, adaletten çok körü körüne “öç alma”ya dayanan bir siyasi düellonun sahnesi oluyor. Bu düellonun son zamanlarda Türkiye’de tartışılan halkası; Gezi’de “Bize dayatılan hayatı istemiyoruz” diyen milyonlarca insanın iktidar üzerinde yarattığı travmanın “günah keçisi” ilan edilen Osman Kavala ile Gezi Davası’nda hapsedilen Can Atalay, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Mücella Yapıcı ve Tayfun Kahraman. Ayrıca AK Parti’nin iktidar çoğunluğunu kaybettiği ilk seçim olan 2015 Haziran’da büyük rol oynayan HDP ve Selahattin Demirtaş. Son olarak da 2019’daki İstanbul belediye seçimlerinin iki ana unsurundan biri olarak görülen CHP’li Canan Kaftancıoğlu.
Gezi Davası’nıngünah keçileri
Yaklaşık 3 yıldır devam eden Gezi Parkı davasında 25 Nisan’da Osman Kavala, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı (üstte). Davanın diğer sanıklarından Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’nin ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırılmalarına ve tutuklanmalarına karar verildi (en üstte).
Yıldırım Türker Yeniden TV’de Kavala kararıyla ilgili şöyle diyor: “Ürkütücü bütün sıfatların yüklenebildiği bu adam; bu ‘kızıl milyoner’, bu ‘kirli Batı’nın casusu’, bu ‘darbe kışkırtıcısı’nın gerçekte kim olduğu hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir linç güruhu onun ağırlaştırılmış müebbet cezasını coşkuyla karşıladı. (…) Binbir rezillikle artık herkesin bildiği seyirde devam eden ‘hukuk süreci’, hükmü yarım yamalak ilan ederek sırra kadem basan hâkimleriyle hayatımızdan geleceğe dair bütün beklentileri silivermişti. Hüküm, Osman’ın hayatını sonlandırmakla kalmıyor, topluma çok önemli bir ‘andıç’ da sunuyordu”.
William Godwin’den alıntıyla “İnsanlık çıkarının yansız gözlemcisi olmayı ve kendi tercihlerimizi gözardı etmeyi gerektiren adalet”in peşinde, bu ay, sembol siyasi davaları, birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmaları ve eninde sonunda tarihin verdiği-vereceği mahkumiyet kararlarını ele alıyoruz.
ATİNA / MÖ 399 SOKRATES
Ve savunma, ithamın önüne geçer
Ölümden kurtulabilecekken, sürgüne gitme fırsatını geri çevirdi; baldıran zehrini tercih etti.
Balık için su ne ise, savunma için özgürlük odur” diyen Sokrates, yargılanan bir kişinin savunmasının, yargılamayı yapan kurumun ithamlarının önüne geçtiği ilk örnekti. Bu yüzden ona “Savunmanın Babası” denmişti. Başta Platon’un gençlik ürünü Sokrates’in Savunması olmak üzere 2.400 yıllık bu davanın kayıtları, yalnızca bir bilgenin kendine özgü duruşunu, akıl yürütme biçimini göstermekle kalmıyor, çağın adalet anlayışının içine düştüğü çıkmazlara da işaret ediyordu.
Atina’nın ünlü filozofu, kullandığı diyalektik metotla, sorular sorarak insanları edinilmiş bilgilerini sorgulamaya yöneltiyordu. İnsanın nesnel düşünceye ancak kendi aklıyla ulaşabileceğini savunuyordu. Gelenekleri sarsmak, sitenin Tanrılarından farklı Tanrıları yüceltmek ve gençliği yoldan çıkarmak suçlamalarıyla “özel mahkeme”de yargılandığı sırada yaptığı savunma; karaçalmanın ve dayanaksız suçlamaların mahkeme kararını biçimlendirişini gözler önüne sermişti. Sokrates pekala ölümden kurtulabilecekken, onurunu korumayı yaşamsal ilkelerin başına yerleştirdiğini söylemiş; sürgüne gitme fırsatını geri çevirerek baldıran zehrini tercih etmişti. Ölümü Eski Yunan uygarlığının çöküşünün başlangıç noktasındaydı; toplum mahkemeden gereken sonucu çıkaramamıştı.
Apuleius Altın Eşek’te mahkemeyi tarihe şu sözlerle kazıyacaktı: “Ey ilkel yaratıklar, hatta mahkeme sürüleri, hatta togalı akbabalar! Günümüzde bütün hâkimlerin yargılarını para için satmasına neden şaşırdınız? (…) Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delphoi Tanrısı’nın bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hizipçiliğin dalavereleri ve kıskançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye? Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir rezaletin damgası da vurulmuş oldu”.
Jacques-Louis David, “Sokrates’in Ölümü” adlı tabloda (1787) kaçmak yerine ölümü seçen Sokrates’i dimdik, öğretmeye devam ederken resmetmiş.
BAĞDAT / 922 HALLÂC-I MANSUR
Bedeni parçalandı, ismi tarihe kazındı
Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Savrulan küllerinden yeniden doğdu.
İsa Peygamber’in çarmıha gerilişi; ardından Savonarola ve Giordano Bruno’nunkiler gibi yargılanma öyküleri Batı dünyasında en ufak ayrıntısına kadar büyüteç altına alınmıştır. İslâm dünyasında ise Şeyh Bedreddin, Nesimî, Nadajlı Sarı Abdurrahman gibi vakalar, geniş ölçekte sis altındadır. Bunun bir istisnası, aradan geçen 1.100 yıla karşın sapkınlık ya da dinsizlik bağlamında İslâm uygarlık tarihinin tanık olduğu en sarsıcı olaylardan Mansûr El-Hallâc’ın başına gelenlerdir.
9. ve 10. yüzyıllarda yaşamış İranlı mistik ve şair, Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallâc-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraftar toplamış; Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil olmuştu. Yaptığı açıklamalar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu. Bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni reformcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac 9 Mart 922 günü, aylar boyu süren çetrefil bir yargılama sürecinin sonunda, Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi.
Kimine göre zındık, kimine göre mülhid olan El-Hallâc’ın hem kimliği hem de düşüncesi ve inanış biçimi, 4. yüzyıldan başlayarak yasaklanmış, unutulsun istenmişti. Gelgelelim, Bağdat’ta çarmıha gerilen, gövdesi ağır ağır parçalanan, kafası kesilen (ve önce Bağdat’ta, sonra Horasan elinde sergilenen), gövdesi üzerine neft dökülerek yakılan, külleri savrulan sufinin hikayesi tarihten silinemedi. Barındırdığı yaşamsal tehlikelere karşın, Arap dünyasında olduğu kadar, Acem dünyasında ve Türk coğrafyalarında da etki alanı, muhalifler ve mazlumlar katında kalıcı oldu.
FRANSA / 1431 JEANNE D’ARC
Erkek kıyafetleri giydi, savaşa katıldı ve en tehlikelisi, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verdi.
İngiltere Kralı 8. Henry’nin kurtulmak için cadılıkla suçladığı karısı Anne Boleyn; 1634’te Fransa’da Kardinal Richelieu’ye karşı çıktığı için şeytanla işbirliği yapmakla suçlanıp idam edilen Urbain Grandier ve daha birçokları… Siyasi nedenlerle “cadılıkla” suçlanarak ortadan kaldırılan pek çok örnek var tarihte. Ancak hiçbiri Fransa’yı işgal eden İngilizlere karşı savaşın kahramanı hâline gelen Jeanne d’Arc’ın 19 yaşında yakılması kadar meşhur değil.
Onu meşhur eden olaylar, epi topu 2.5 yıl içinde cereyan etmişti: 1429’da Fransa’nın büyük bölümünü, kendini Fransa Kralı ilan eden İngiltere Kralı’na kaptırmış olan Fransız prensi Charles’ın sarayına gelişi; Jeanne’ın ona gerçek Fransa kralı olduğunu söyleyişi; zırh giyerek yanında az sayıda savaşçıyla İngiliz kuşatması altındaki Orléans kentini kurtarışı; sonra Charles’ı büyük bir törenle Fransa tacını takmaya ikna edişi; 1430’da Bourgogne Dükü’ne esir düşerek İngilizlere satılması; ertesi yıl Paris Üniversitesi’ndeki din adamlarının gayretiyle çıkarıldığı mahkemede duyduğu seslerin Tanrı’dan değil şeytandan geldiğine karar verilmesi ve yakılarak idam edilişi…
Yargılamayı ilk aşamasından beri İngiltere Kralı’nın danışmanlarından, ilahiyatçı ve kilise hukuku doktoru Caughon yönlendirmekteydi; yöneltilen suçlamaları kilise ile birlikte hazırlamışlardı. Bu suçlamalar 76 maddeden oluşsa da Jeanne ile ilgili esas sorunun “erkeğe özgü” eylemleri olduğunu anlıyoruz. Jeanne d’Arc erkek kıyafetleri giyiyor, savaşa katılıyor ve en tehlikelisi ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebiliyordu. 24 Mayıs 1431 günü sözlerini geri aldığını ve pişman olduğunu belirten metni imzalasa da, ömür boyu hapis cezasını yeniden ölüme çeviren de cezaevinde kendisini görmeye gelen engizisyon yargıçlarını erkek kıyafetleriyle karşılaması olmuştu. Mahkemede, erkek kıyafeti giymesinin Tesniye’ye göre “Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç” olduğu söylenmişti.
30 Mayıs 1431’de eski bir pazar yeri olan Vieux-Marché meydanında, yüzlerce kişinin gözleri önünde yakılarak öldürüldü. Tutukluyken onu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmayan Kral 7. Charles, cezanın infazından yaklaşık 20 yıl sonra Engizisyon Mahkemesi’nden kararın tekrar gözden geçirilmesini istedi. 1456’da Papa’nın emri üzerine toplanan mahkeme Jeanne’ı gıyabında yeniden yargıladı ve suçsuzluğuna hükmetti. Jeanne d’Arc 16 Mayıs 1920’de Papa 15. Benedictus tarafından azize ilan edildi.
Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.
ROMA / 1633 GALİLEO GALILEI
Biat etti ama, ‘yine de dünya dönüyor’ dedi
Ünlü astronom diri diri yakılmaktan kurtuldu; ama “halk anlayabilir” gerekçesiyle kitapları yakıldı.
Ortaçağ’dan Rönesans dönemine uzanan çizgide, Batı uygarlığının gelişim çizgisine mührünü vurmuş davalardan biri de Galileo Galilei’nin (1564-1642) yargılanışıydı. İtalyan fizikçi ve astronom, Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğü iddiasının Tevrat’ta yer alan “Yeşu’nun Güneş’e hareketsiz durma emri” yolundaki beyanlarına ters düşmesinden dolayı 1633’te “din dogmalarına karşı geldiği” gerekçesiyle, Papalık tarafından özel olarak kurulan Roma Engizisyon Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı. 69 yaşındaki Galilei, sadece 20 gün süren o mahkemede diri diri yakılmaktan kurtulmak için diz çökerek “biat” etmek zorunda bırakılmıştı. Dizleri üzerinden doğrulurken, ayağını sessizce yere vurmuş ve “Eppur, si muove!” (Ama yine de dönüyor) demişti. Biat ettiği için diri diri yakılmaktan kurtulmuştu belki ama müebbet hapse mahkum edilmişti. Cezası sonradan kendi evinde göz hapsine çevrildi. Büyük Dünya Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı yapıtı ise yasaklandı ve yakıldı.
Din-bilim çatışmasının en klasik örneklerden biri olan Galileo Davası’nda ilginç bir nokta vardı. Galileo’nun bilimsel açıdan Kopernik döneminden kalan, bilime yeni ve çarpıcı bir unsur getirmeyen Diyalog adlı kitabının kiliseyi rahatsız eden yanı, üslubu ve İtalyanca yazılmış olmasıydı. Kitapta söylenenleri ve kimden bahsedildiğini herkes anlayabilir; küçük düşürücü taşlamalar tüm İtalyanlar tarafından okununca, kilisenin ciddiyet ve vakarına halel gelebilirdi. Kutsal makamın kitabı incelemek için atadığı üç ilahiyatçı bilirkişi “O İtalyanca yazıyor; yanlışların kolaylıkla kök saldığı sıradan halkı iğfal etmek için” demişlerdi.
1633’te Roma’daki Engizisyon Mahkemesi’ndeki dava sırasında İncil’i iten Galileo.
İSTANBUL / 1884 MİTHAT PAŞA
‘Yazık; devlete ve millete yazık’
Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu; idam cezası sürgüne çevrildi; Abdülhamid tarafından Taim’de boğduruldu.
1822-1884 arasında yaşayan Mithat Paşa, tarihimizin en trajik şahsiyetlerinden. Edirne’den Bağdat’a valilik görevleriyle başarılı bir devlet adamı portresi çizen, Ziraat Bankası’nın kuruluşuna öncülük eden Mithat Paşa’nın adını tarihe kazıyan, sonradan kurbanı olduğu ilk anayasamız Kanun-ı Esâsî olmuştu.
Kanun-ı Esasî’nin ilk taslağı Mithat Paşa tarafından hazırlanmış ve yine onun çabaları sonucunda 2. Abdülhamid tarafından 23 Aralık 1876’da “Vezir-i Meâlî-semirim Mithat Paşa (Yüce Nitelikli Vezirim Mithat Paşa)” diye başlayan bir Hatt-ı Hümayun ile ısdar edilmişti.
Kanun-ı Esasi, öngördüğü haklar bakımından aslında çağdaşı pek çok anayasanın hiç de gerisinde değildi. Bununla birlikte, aynı Anayasa’nın bir maddesi, tüm bu hakların kullanılmasını olanaksız kılmıştı. 113. maddeye göre padişah, hükümetin emniyetini suiistimal ettikleri bir polis soruşturması sonucu (!) tespit edilenleri sürgüne yollama yetkisine sahipti. Mithat Paşa, anayasanın bu maddesini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu madde, ne hazin ki ilk olarak kendisine karşı kullanılacaktı.
Temmuz 1910 tarihli Resimli Kitab dergisinde Mithat Paşa, hususi katibiyle birlikte…
Anayasanın öngördüğü kukla sadrazamlık rolünü reddeden, gerçek bir Meşrutiyet başbakanı gibi davranan Mithat Paşa, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu. Padişah Abdülhamid, kendi oturduğu Yıldız Sarayı’nda özel bir mahkeme oluşturmuştu. Paşa kendisi hakkındaki suçlamaları çürütmesine rağmen saraya bağlı yargıçlar, onu ölüm cezasına çarptırmış; cezası Padişah tarafından sürgüne çevrilmişti. Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de önce Cidde’ye, ardından Taif’teki sürgününe doğru yola çıkarken “Yazık, devlete ve millete yazık! İnna lillah ve inna ileyhi raciun” demiş; “Konstitüsyon (Anayasa) bitti, bu millet terakki edemeyecek” diye feryat etmişti.
Mithat Paşa, sürgüne gönderildiği Taif zindanlarında 1884’te Abdülhamid’in emriyle boğduruldu. 1. Meşrutiyet Meclisi’nin sonu da Mithat Paşa’dan pek farklı olmayacak, mimarı olduğu anayasa 1 yıl sonra rafa kaldırılacaktı.
FRANSA / 1898 ALFRED DREYFUS
‘Gerçek yürüyor, kimse durduramaz’
Emile Zola’nın tarihe geçen “J’Accuse” (İtham Ediyorum) makalesine rağmen mahkum edilen yüzbaşının hikayesi…
Her şey Fransız Genelkurmayı’nda görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un, Alman Askerî Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askerî belgeleri gönderdiği iddiasıyla tutuklanmasıyla başlamıştı. Daha mahkeme bile başlamadan Fransız basını kaynıyor, “bu Yahudi”nin suçlu olduğunu ilan ediyordu. 1894 Aralık’ta yargılanmaya başlanan yüzbaşıyla ilgili eldeki tek delil, çöp sepetinde bulunan imzasız bir belgeydi. Bu belgedeki elyazısının Dreyfus’unkine benzediği ileri sürülüyordu.
Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olmadan askerî yargıçlara gönderdiğinde; hiç kimse savunma hakkını yok sayan bu durum karşısında sesini çıkarmadı. 22 Aralık 1894’te karar açıklandı: Dreyfus oybirliğiyle vatana ihanetten suçlu bulunmuş; rütbesinin geri alınmasına ve Şeytan Adası’nda ömür boyu hapsine karar verilmişti.
2 yıl sonra askerî istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, gerçek suçlunun Walsin Esterhazy adında bir subay olduğunu ortaya çıkarmış, ama o da kendisini Tunus’ta sürgünde bulmuştu. Ünlü romancı Emile Zola, Cumhurbaşkanı Félix Faure’a hitaben bir mektup yazarak, L’Aurore gazetesinde yayımladı. Yazıya “İtham ediyorum” (J’Accuse) başlığını atan, gazetenin editörü Clémenceau’ydu. Zola, skandalı örtbas etmek için ordu içinde kurulan komployu anlatıyor ve şöyle diyordu: “(Ama) gerçek yürüyor ve onu durdurmaya kimsenin gücü yetmez…”
Zola, 1 yıl hapis ve 3.000 Frank para cezasına çarptırılmış, İngiltere’ye kaçmıştı. Sonunda Dreyfus davasının omurgasını oluşturan imzasız belgenin sahte olduğu ıspatlandı. Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay Henry intihar etti. Yeniden başlayan mahkeme, bu sefer hafifletici nedenleri dikkate alarak Dreyfus’u 10 sene cezayla bir defa daha Şeytan Adası’na gönderdi. Ancak “gerçek yürüyordu”. Eylül 1899’da cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıkladı; tam olarak aklanması ise 1906’da son kez yargılanmasıyla mümkün oldu.
11 yıl önce askerî okulun bahçesinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzenlendi ve bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alındı. Göğsüne Légion d’Honneur nişanı iliştirildi. O gün “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranlara şöyle cevap verdi: “Hayır, yaşasın hakikat!”
TÜRKİYE / 1926 İZMİR SUİKASTI DAVASI
Ankara’nın yumruğu, muhalefetin idamı
Mustafa Kemal’i hedef alan suikast planı, siyasi-iktisadi bir davaya dönüştü; Cavit Bey de ipe yollandı.
14 Haziran 1926’da Gazi Mustafa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit tarafından yönlendirilen kiralık katil çetesi gözaltına alındı. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin İzmir’e varmasının hemen ardından, faillerin yanısıra hayatta kalan ünlü İttihatçıların ve Millet Meclisi’ndeki eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın da neredeyse tüm üyeleri tutuklanmış; suikast tertibine yardımcı olmak ve darbe planlamakla suçlanmışlardı.
İzmir ve Ankara’daki iki mahkemede, kimisi suikastla ilgisi bulunmayan sanıklardan 18’i ölüme mahkum edildi. Millî Mücadele kahramanlarından olmalarına rağmen daha sonra muhalefet kanadına geçen Kâzım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele) ve Cafer Tayyar (Eğilmez) ise kamuoyunun baskısıyla serbest bırakılmıştı.
“Gerçek ve çok ağır bir suçtan hareket edilerek, siyasi bir davaya varılmış”, aslen ekonomik bir operasyon olan tasfiye, “Kara Kemal ve İtibar-ı Millî Bankası’nın başındaki Cavit Bey’i hedef almıştı. Ali Çetinkaya, Kılıç Ali ve Dr. Reşit Galip beylerden oluşan İstiklâl Mahkemesi, ona olmadık ithamlar yöneltmişti. Osmanlı Devleti’nin ilk ciddî bütçesini yapan maliyeci Cavit Bey, çok parlak bir savunma yapmasına karşın idamdan kurtulamadı.
ABD / 1950 ETHEL VE JULIUS ROSENBERG
Bir çift güvercin havalansa…
ABD’de modern cadı avı: Atom bombası ile ilgili sırları Sovyetler’e sızdırdıkları iddiasıyla “yargılanıp” öldürüldüler.
ABD’de 12 Nisan 1945 günü Başkan Roosewelt’in ölmesi ve yerine Harry S. Truman’ın başkan seçilmesiyle yeni bir dönem başlamıştı. İki yıl geçmeden 12 Mart 1947’de “Hürriyet ve bağımsızlıklarını korumaya çalışan milletlere askerî ve ekonomik yardım yapmak suretiyle komünizmi durdurmayı amaçlayan” Marshall Planı’yla Soğuk Savaş perdesi açılacaktı.
1950’de Kore Savaşı’nın devam ettiği sırada, Senatör McCarthy’nin anti-komünist kampanyasıyla bu savaş ülkenin içine de taşındı. McCarthy ülkede komünist, komünist yanlısı ve güvenliği tehdit eden 57 milyon 205 bin 81 kişi olduğunu açıklayarak ülke çapında bir paranoyayı; seçkin aydınlarla muhalif sanatçıları hedef tahtasına oturtan ve yaklaşık 10 yıl sürecek bir “Cadı Avı”nı tetikledi.
Kampanyanın ilk kurbanları, New York’ta kendi hâlinde yaşayan orta hâlli, iki çocuklu bir Yahudi aileydi. Julius Rosenberg 17 Temmuz 1950 gecesi FBI görevlileri tarafından evinden götürüldü. Yaklaşık 1 ay sonra da eşi Ethel Rosenberg tutuklanacaktı.
6 Mart 1951’de başlayan mahkemede suçlama çok ağırdı: “Rosenbergler tanrısever bir ulusu ortadan kaldırmak üzere hazırlanan çirkin ve gizli bir ittifakın içerisinde yer almışlar”dı. Vatan hainliği ve casuslukla ilgili yasa uyarınca suçlanıyorlardı. Nükleer silahlarla ilgili bilgileri SSCB’ye sızdırmışlardı!
Nagazaki’ye atılan atom bombasının mühendisi Philip Morrison mahkemede dinlendi. Morrison, kanıt olarak sunulan belgelerin yanlışlarla dolu bir karikatür olduğunu; esasen bombanın planlarının savaştan sonra uygulamalı olarak açıklandığını; planın zaten özel bir anlam ifade etmediğini belirtti.
Rosenbergler’e verilen ölüm cezası, dünyanın değişik ülkelerinde onbinlerce kişinin gösterilerine rağmen 19 Haziran 1953’de elektrikli sandalyede infaz edildi.
İddia makamının tanığı David Greenglass ise neredeyse 50 yıl sonra bir röportajda kardeşini ve eniştesini idama götüren davada yalan ifade verdiğini açıkladı!
TÜRKİYE / 1961 YASSIADA DURUŞMALARI
Hasta demokrasinin ölüm fermanı
Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, itibarsızlaştırma çabaları eşliğinde idama yollandı.
Türkiye’nin aylarca radyodaki “Yassıada Saati” programında, Hâkim Salim Başol’un “Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır…” açılış sözleriyle dinlediği Yassıada Davaları’nın sonunda çıkan kararla; 16 Eylül 1961’de, Menderes hükümeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, İmralı Adası’nda idam edildi. 15 Eylül gecesi intihar etmeye çalışan eski Başbakan Adnan Menderes de, kurtarıldıktan sonra 17 Eylül’de alelacele İmralı’ya götürülüp idam edilecekti.
27 Mayıs 1960 darbesinden 5 ay sonra başlayan ve 11 ay 1 gün süren yargılamalarda toplam 1.033 saatlik 202 oturum yapılmış; 592 sanık suçlanmış; 1.068 tanık ifade vermişti. Davalar sırasında eski Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın da içlerinde bulunduğu 7 sanık kalp krizi geçirerek vefat etmişti. Duruşmalar sırasında sanıkların kişisel hayatlarına dair bir dizi dava da (Bebek Davası, Köpek Davası…) onları itibarsızlaştırmak için kullanılacaktı.
Kararlar 15 Eylül 1961’de açıklandı. 15 sanık ölüm cezası alırken, 402 sanık ömür boyu hapse ya da başka ağır cezalara mahkum oldu. MBK, idam cezalarından 12’sini müebbet hapse çevirip, üçünü onayladı.
TÜRKİYE / 1972 DENİZ GEZMİŞ YUSUF ASLAN HÜSEYİN İNAN
Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürürken, Gezmiş ve Aslan henüz 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Yassıada’daki üç idamın rövanşı olarak görülen idamlarının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları arasında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde olduğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.
Savcılık iddianamesinde Ankara İş Bankası Emek Şubesi soygunu ve Ankara Balgat’taki Amerikan tesislerinden dört Amerikan askerinin kaçırılması eylemlerine dayanılarak TCK’nın 146. maddesine muhalefet ve Anayasal düzeni zorla değiştirmek suçlamaları yer alıyordu.
Dava, Hüseyin İnan’ın yakalanmasının üzerinden sadece üç gün geçtikten sonra idam istemiyle açılmıştı. Bu derece ağır suçlamaların yöneltildiği bir iddianamenin hazırlanması için inanılamayacak kadar kısa bir süreydi bu.
Deniz Gezmiş savunmasında şöyle diyordu: “İddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır; değerlendirmeler keza isabetsizdir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmaktayız ve yine varlığımızı devletin bağımsızlığına armağan etmiş bulunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz. (…) İddia makamı bizim vermekte olduğumuz bağımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın. Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerinde yıkmaya alışmışlardır”.
Demirel yıllar sonra idamlar için “O günkü şartlar onu gösteriyordu” diyecekti.
TÜRKİYE / 1998 PINAR SELEK
Adaleti beklerken: 20 yılın hesabı
20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçlamalarla uzatılan bir hukuksuzluk örneği…
İstanbul’daki tarihî Mısır Çarşısı’nın girişindeki yiyecek büfesinde 9 Temmuz 1998 günü büyük bir patlama meydana geldi. Patlama 7 kişinin ölümüne, 100’ün üzerinde insanın da yaralanmasına neden oldu. O sırada Pınar Selek, 27 yaşında genç bir sosyologdu. Türkiye’nin her daim en hassas meselelerinden “Kürt sorunu”yla ilgili bir araştırmaya başlamıştı. Olaydan iki gün sonra gözaltına alınan 15 kişi arasında o da vardı. Ancak Filistin askısında kolunun çıkmasına yolaçan işkence sorgusu sırasında ona bombayla ilgili soru sorulmamıştı.
Suçlamaya doğrudan tek dayanak, Abdülmecit Öztürk adlı 16 yaşında bir çocuğun “Mısır Çarşısı’na Pınar Selek’le birlikte bomba koyduk” demesiydi. O da daha sonra ifadesini ağır işkence altında verdiğini, Selek’i tanımadığını itiraf etmişti. Mahkemenin başlamasıyla tayin edilen üç uzman profesör ise raporlarında patlamanın kesinlikle bomba değil, tüp gaz kaçağından olduğunu söylemişlerdi. Buna rağmen Selek davasını, 20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçlamalarla; dört defa beraat etmesine rağmen her defasında uzatılmasıyla yakın tarihimizin en çarpıcı adaletsizlik numunelerinden biri hâline getiren, belki de bu genç kadının bombalardan çok daha güçlü olmasıydı.
Selek’in savunması her şeyi özetliyordu: “Mısır Çarşısı komplosu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mâl oldu. İkincisi sokak sanatçıları atölyesini öyle bir tuz-buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız… Peki ya benim açımdan, neler oldu? Oyunun kuralıymış, öğrendim. Eğer şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışırsan, suçlu ilan edilirsin. Üstelik suçun, şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mâl edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslâmi değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti-militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tekrarlanır, tekrarlanır… Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü seni terorize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır”.
TÜRKİYE / 2007’DEN BUGÜNE
ERGENEKON-BALYOZ-KCK
Torba davalara insan atmak
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” dediği, AK Parti’nin müdahil olduğu Ergenekon soruşturması, Trabzon jandarmasına geldiği iddia edilen “ihbar telefonunun” ardından 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan opearasyonda 27 el bombasının bulunmasıyla başladı. Soruşturmanın ilk iddianamesini dönemin özel yetkili savcıları Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın hazırladı. 2.455 sayfalık iddianame 25 Temmuz 2008’de kabul edildi. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Cumhuriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, Sedat Peker, Sami Hoştan ile bazı emekli askerler ve dönemin İP yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 46’sı tutuklu 86 sanık iddianamede yer aldı. Daha sonra 23 ayrı iddianamenin tek dosyada birleştirilmesiyle yargılananların sayısı Türkan Saylan gibi isimleri de kapsayan 275 kişiye çıktı.
Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, işkence ve köy yakmalar, gözaltında kaybedilenler konuşuluyordu; Gazi Katliamı’ndan Hrant Dink cinayetine Türkiye’nin aydınlatılmayı bekleyen en kara sayfaları bahis konusuydu; ancak sanıklar “silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” başta olmak üzere devlete karşı suçlardan yargılanıyorlardı. Yaşamını yitirenlerin ailelerinin müdahillik talepleri kabul edilmemişti. “Gizli tanıklık” uygulaması da ilk kez Ergenekon’la hukuk literatürüne girmişti. Davada 31’i gizli tanık olmak üzere 160 tanığın beyanı alınmıştı.
Dava 1 Temmuz 2019’da sona erdi. “Örgüt üyeliğiyle” suçlanan tüm sanıklar beraat etti. 12 yıllık hikayenin sonunda davanın savcıları bugün ya tutuklu ya da firari…
Ergenekon’dan 3 yıl sonra bir gazete haberiyle “Balyoz” başladı. Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010’da açıkladığı 2003 tarihli “Balyoz Harekât Planı”nın 5.000 sayfalık belgelerinde Fatih ve Beyazıt camilerinde bomba patlatılarak hükümetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası önceden ismi belirlenen kişilerin tutuklanması gibi planların olduğu ileri sürüldü. Gazetenin yazarı Mehmet Baransu, 30 Ocak 2010’da elindeki belgeleri bir bavul içerisinde İstanbul Adliyesi’ne teslim etti.
Adalete Balyoz
21 Eylül 2012’de tamamlanan davada 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan ile Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ve Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Halil İbrahim Fırtına’ya darbe girişiminde bulundukları iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardından eksik teşebbüste bulundukları gerekçesiyle cezaları 20 yıl hapis cezasına düşürüldü. AYM, 18 Haziran 2014’te verdiği kararla 230 Balyoz davası sanığının başvurusu üzerine verdiği kararda dijital veriler ve sanık dinlenilmesiyle ilgili konularda haklarının ihlal edildiğine hükmetti. 31 Mart 2015’te Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” yönünde verdiği kararın ardından yeniden görülen “Balyoz Planı” davasında 236 sanık hakkında beraat kararı verdi. Geçen sürede, Silahlı Kuvvetler mensubu birçok seçkin subay 3.5-4 sene hapiste kaldı; orduyla ilişkileri kesildi.
KCK adı altında açılan davalar ise, diğer “torba davalar”dan farklı olarak ayrı ayrı görüldü. Verilen hapis cezaları, diğer “torba davalar”da tutumu değişen devletin, burada değişmediğinin de bir göstergesiydi. Aralık 2011’de Özgür Gündem gazetesi, Dicle Haber Ajansı (DİHA) büroları, Demokratik Modernite dergisi, Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve Fırat Dağıtım’ın bürolarına ve evlere düzenlenen baskınlarla 49 basın çalışanı gözaltına alındı ve 36’sı tutuklandı. Nisan 2012’de hazırlanan iddianamede, gazetecilerin meslektaşlarıyla ve haber kaynakları ile yaptığı görüşmeler, haberler ve haber görüntüleri, “örgüt yöneticiliği” ya da “örgüt üyeliği” suçlamalarına delil olarak gösterildi. “KCK Basın” olarak adlandırılan dosyada yargılanan 46 kişiden 37’si 9 ay-2.5 yıl arası tutuklu kaldı. Tüm sanıklar, özel yetkili mahkemelerin kaldırılmasının ardından Temmuz 2014’te tahliye edildi. 9 yıldır devam eden yargılamada, savcılık esas hakkındaki mütalaasını halen açıklamadı. Aralarında siyasetçiler, belediye çalışanları, sivil toplum çalışanları, avukatlar, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi gözaltına alındı, 1.000’e yakın kişi tutuklandı.
Malta’dan kaçarak Anadolu’ya gelen 1. Dünya Savaşı’nın başarılı komutanı Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal’in daveti ve onayıyla 1. Ordu Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yla aralarındaki gerginlik giderek yükselecek, görevden alınan Ali İhsan Paşa, İstiklal Mahkemesi’ne sevkedilecekti. 100 yıl önceki komuta savaşının nedenleri.
Osmanlı Ordusu’nun 1. Dünya Savaşı’nda başarılı olmuş komutanlarından biri de Ali İhsan (Sâbis) Paşa’dır. Mezopotamya cephesindeki Britanyalıların, Mondros Bırakışması’ndan sonra haksız olarak Musul’u işgal etmelerine direndiği için Malta’ya sürülenler arasındaydı. Ancak Malta’dan kaçmış ve 25 Eylül 1921 tarihinde Kuşadası yoluyla geldiği Söke’den Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek Anadolu’da görev almak istediğini bildirmişti. Mustafa Kemal kendisini hemen Ankara’ya davet etmişti. 5 Ekim’de Ankara’ya varan Ali İhsan Paşa, ertesi gün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yla görüşmüş ve 7 Ekim günü Batı cephesinde bulunan 1. Ordu’nun komutanlığına atanmıştı. Hemen cepheye hareket eden Ali İhsan Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’yı ziyaret ettikten sonra, 14 Ekim günü Bolvadin’de 1. Ordu Komutanlığı’nı resmen devralmıştır.
Ancak bu iki paşanın araları çabuk bozuldu. Başarılı bir asker fakat aşırı mağrur bir insan olan Ali İhsan Paşa; İsmet Paşa’nın bir yanda kendisinden kıdemsiz olması, diğer yanda da 1. İnönü ve Kütahya-Eskişehir muharebelerindeki başarısızlıkları dolayısıyla Cephe Komutanlığı’ndan gelen neredeyse bütün emirleri sorgulamış; kendisine bağlı birlik komutanlarının önünde eleştirmiş ve ancak ısrar sonrasında yerine getirmiş; bu nedenlerle de Batı Cephesi’nde komutana karşı güvensizlik oluşmasına neden olmuştur. İki paşa ve kurmay heyetleri arasındaki sürtüşme, giderek üst kademedeki subaylar arasında “İsmet’çiler” ve “Ali İhsan’cılar” tarzında bir dizi gerginlik de yaratmıştır.
Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı tren istasyonunda karşılıyor. Çay, 1922.
Ali İhsan Paşa’nın cephe komutanlığına geçmek gibi bir arzusu olup olmadığı konusunda bir bilgi olmamakla birlikte, İsmet Paşa’nın cephe komutanlığından alınmasını istediği kesindir. Nitekim Ali İhsan Paşa’nın, Albay “Ayıcı” Arif Bey’e, “Mustafa Kemal Paşa, neden bu beceriksiz ve mütereddit adamı tutuyor? Bari Fevzi (Çakmak) Paşa’yı Cephe Kumandanı yapsa…” dediğini biliyoruz. Bu durumda, Ali İhsan Paşa’nın ordu komutanlığı günleri sayılıydı; çünkü İsmet Paşa’nın kurmay başkanı olan Asım Gündüz’e göre, “İsmet Paşa, hedefin kendisi olduğunu hissediyor ve çok üzülüyordu. Ali İhsan’ın gayesinin kendisini buradan atarak yerine geçmek olduğuna kani idi. Amma İsmet, kolay tongaya düşecek adam değildi. Bir defa kin tutmasın, kinine hedef almasındı. Hasmını yere vurmanın hem şartlarını hazırlar, hem de çok iyi bilirdi”.
Ancak İsmet Paşa, 20 Haziran 1922’de görevden alma aşamasına gelindiğinde, subayları arasında çok sevilen Ali İhsan Paşa’nın ordusuyla birlikte isyana kalkışacağından korkmuş ve yerine 1. Ordu Komutan Vekili atadığı Fahrettin (Altay) Paşa’ya gereksiz oldukları sonradan anlaşılan bir dizi talimat vermiştir.
İş bununla bitmemiş, görevinden alınan Ali İhsan Paşa, Başkumandanlık’ın 3 Temmuz 1922 tarih ve 4/1937 numaralı emriyle Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevkedilmiştir. İsmet Paşa’nın anılarına göre, bu yolu seçen Mustafa Kemal Paşa’dır.
Cebel-i Bereket Mebusu İhsan (Eryavuz) Bey başkanlığında, Gaziantep Mebusu “Kılıç” Ali (Kılıç) Bey, Mâmuretü’l-Aziz Mebusu Hüseyin (Gökçelik) Bey ve yedek üye olarak Kütahya Mebusu Cevdet İzrap (Barlas) Bey’den kurulu İstiklâl Mahkemesi, başkanının sözleriyle, “iddia edildiği gibi ‘[1.] Ordu’yu Cephe aleyhine ihzâr’ mahiyetinde bir cürüm” bulamadı. “Kılıç” Ali Bey de, soruşturmalarını ve vardıkları sonucu şu sözlerle anlatır: “Temas ettiklerimiz, Ali İhsan Paşa’nın sevk ve idare ve kumanda kabiliyeti yanında İsmet Paşa’nın pek zayıf olduğu fikrinde hemen müttehit görünüyorlardı. Bütün söylentiler ve yaptığımız tahkîkat itiraf etmeliyim ki Ali İhsan Paşa lehinde, İsmet Paşa’nın aleyhinde çıkıyordu… Mahkeme heyeti Cephe Kumandanı’nın iddiasını dinledi. Tevdi ettiği dosyayı baştan aşağı kılı kırk yararcasına tetkik etti. Bu zengin dosya içerisinde Ordu Kumandanı aleyhinde medâr-ı ithâm olacak ve bize anlattıklarını tevsîk edebilecek, mahkememizi alakadar eden hiçbir noktaya tesadüf etmedik”.
Cephede gerilim Soldan itibaren Batı Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım (Gündüz) Bey, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, (tanınamadı), Sovyet Rusya Askerî Ataşesi Znovaryev, Sovyet Rusya Elçisi Aralov, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan Elçisi Abilof, 1. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa. Akşehir 1921.
Ankara İstiklâl Mahkemesi, 20 Temmuz 1922’de, “dâvanın daha âdilane rüyet ve intacının kumandanlık fenn-i âlisine tamamiyle vâkıf, sahib-i ihtisas zevattan teşekkül edecek bir mahkeme-i fevkalâde tarafından icrası lüzumunun daha musip telâkki edildiği” sözleriyle takipsizlik kararı almıştır. Bunun üzerine Millî Müdâfaa Vekâleti, Ali İhsan Paşa’nın Erkân Dîvân-ı Harbi’nde yargılanması kararına varmış, fakat araya Büyük Taarruz ve sonrasındaki önemli olayların girmesi nedeniyle, sözkonusu mahkeme ancak 1923’ün Mart ayı sonlarında toplanabilmiştir. Korgeneral Ali Galip (Pasiner) başkanlığında Bornova’da toplanan bu mahkeme de 13 Mayıs’ta açıklanan kararıyla Ali İhsan Paşa’ya yalnızca tekdir cezası vermiştir. Ali İhsan Paşa, bu karardan bir buçuk ay sonra, Millî Müdâfaa Vekâleti’nin isteği üzerine, 28 Haziran 1923 tarihinde emekliye sevk edilmiştir.
Ali İhsan Paşa’nın emekliliğiyle sonuçlanan süreçte İstiklâl Mahkemesi’ne ve Erkân Divan-ı Harbi’ne sevkedilmesini gerektirecek ağırlıkta bir suç işlemediği kesindir. Gene de Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta Erkân Divan-ı Harbi’nin geçerli kabul etmediği suçlamaları tekrar etmiştir. Bu haksız suçlamalardan çıkarabileceğimiz bir sonuç, Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya karşı ordu kademelerinde güvensizliğin artmasından rahatsız olmuş olmasıdır. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, başta Ali Fuat ve Refet Paşalar olmak üzere, birçok üst rütbeli subayın İsmet Paşa’dan hoşlanmadıklarını biliyordu. Öte yandan, İsmet Paşa’yla kurmuş olduğu ve askerî maharetten çok siyasal nedenlere dayanan düzenin değişmesini de istemiyordu. Ali İhsan Paşa’nın eleştirilerine verilen ağır tepkinin nedeni de, bu düzenin bozulma olasılığının ortaya çıkmasıdır.
“Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştirmiş”. Babaannesinden bu cümleyi işiten ve eldeki tek fotoğraftan yola çıkarak bilinmeyen bir aile hikayesinin peşine düşen Gülşen Avcı; şaşırtıcı gerçeklere ve hiç tanımadığı akrabalarına ulaştı. Bir “peşe düşme” hikayesinin aşamaları, metot bilgisi ve yakın tarihimizin acı sayfalarından doğan umut.
GÜLŞEN AVCI
Tam 20 yıl önce, üniversitede okuduğum dönemde babaannemden duyduğum şu cümle beni oldukça şaşırtmıştı: “Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştirmiş”. Şaşırmamın nedeni, böyle bir şeyin o zamana kadar hiç konuşulmaması, aileden kimsenin bu konuyu açmamış olmasıydı. Daha fazlasını öğrenmek için babaanneme sorular sormuş, elimizde fazla bilgi olmadığını öğrenince üzülmüştüm. Hatice Hanım’ın gerçek ismini bile bilmiyorduk. Elimizde sadece Hatice Hanım ve en büyük oğlu Ali Avcı’nın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiklerinde çekildiğini bildiğimiz bir fotoğraf vardı.
Hatice Hanım’ın başka yakını olup olmadığı, şu anda hayatta olan bir akrabamız olup olmadığı sorusu aklıma ara ara düşerdi. Elimizde başka hiçbir bilgi olmadığını sandığımdan hep umutsuzluğa kapılır, ama yine de bir gün bir şekilde bir bağlantı bulacağımı düşünürdüm.
Covid-19 salgını çoğumuzu olumsuz yönde etkilerken, bazılarımız için ise beklenmedik olaylara vesile oldu. Sürekli evlerde olduğumuz bu dönemde, Hatice Hanım yine aklıma düşmüş, içimdeki merak iyice baskın hale gelmişti. Son bir umut olarak annemden, Hatice Hanım’ın oğlu Ali Avcı’nın eşi Emine Avcı ile iletişime geçmesini istemiştim. Emine Avcı’dan aldığımız bilgiye göre Hatice Hanım’ın asıl ismi Nüsü idi ve amcasının oğlu o dönemde Markiz Pastanesi’ni işletiyordu.
Yıllardır aradığım bilginin bu kadar kolay ulaşılabilir olması beni oldukça şaşırtmıştı; hatta bu bilginin doğruluğundan şüphe bile etmiştim. Tarihi ile ilgili biraz bilgi sahibi olduğum Markiz Pastanesi ile ilgili tüm detaylar internette vardı. Hızlı bir araştırma ile Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın, oğlu Jirayr Ohanyan Çakır’ın ve torunu Majak Ohanyan Çakır’ın
isimlerine ulaştım. Majak Bey’i sosyal medya aracılığı ile bulup kendisine Dolmabahçe Sarayı önündeki fotoğrafı gönderdim ve kısaca hikayeden bahsettim. Yaklaşık 1 saat sonra Majak Bey’den gelen yanıt çok şaşırtıcıydı:
“Gülşen Hanım tüylerim diken diken oldu. Bende de bir mektup var, dedemin kuzininden. Ben çok aradım ama ulaşamadım hiçbir bilgiye. Bu yolladığınız resim 1954 yılı gibi sanki. Nüsü’nün yanındaki benim büyükannem, Gülşen Hanım telefon numaram xxx, ne zaman isterseniz arayabilirsiniz. Tanışmamız lazım, zira aynı kanı taşıyoruz”.
Hemen telefona sarıldım ve Majak Bey’i aradım. Telefonda konuşurken bile hâlâ böyle bir şeyin olduğuna inanamıyordum. Kendisinde büyükbabası Avedis Bey’den kalan bazı mektuplar olduğunu, arayıp bulacağını ve göndereceğini söyledi.
Her şeyin başladığı kare
Hatice Hanım (soldan ikinci) ve en büyük oğlu Ali Avcı (en sağdaki) yer aldığı fotoğraf, Hatice Hanım’ın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiğinde çekilmiş. 1953 tarihli karedeki Hatice Hanım’ın gerçek isminin Lusine, bir yanındaki kişinin kardeşi Ohanes, diğer yanındakinin de kuzeni Avedis Bey’in eşi Mari Hanım olduğu sonradan ortaya çıkacak. Fotoğrafın arkasına Ali Avcı tarafından “3.6.1953, İstanbul, Dolmabahçe Sarayı, Ali Avcı” yazılmış. Önde oturan ve hemen arkasındaki hanımların kimliği bilinmiyor.
Ertesi gün Majak Bey’den fotoğraf ve mektuplar eşliğinde gelen e-posta şöyleydi:
“Biraz nostalji yapma zamanı. Tekrar tekrar okumuşum bu mektupları; buluşmalarında emeği geçen herkese teşekkür ederim, nur içinde yatsınlar. 1950’li yıllarda büyük babam Avedis o zamanki koşullarda bunu başarmış. Buna benzer o kadar çok hikayeler gördük, duyduk, basında okuduk, ancak bize de nasipmiş şükürler olsun.
Sevgiyle kalın.
Majak”
Ben de Majak Bey gibi mektupları tekrar tekrar okudum, yıllardır eksik olan bir parçam sanki yerine oturmuş gibiydi. Mektuplarda yazanlar, fotoğraflar ve aile üyelerinin bana aktardığı bilgiler ışığında Nüsü/Hatice Avcı’nın hikayesi tamamlanmıştı.
Lusine Ohanyan (Nüsü, Lusine’nin kısaltması) 1910’lu yıllarda Amasya-Merzifon’da yaşayan bir Ermeniydi. Lusine Hanım’ın amcasının oğlu Avedis Ohanyan da (Çakır) o dönemde Merzifon’da ikamet ediyordu. O yıllarda Şanlıurfa’da yaşayan büyük dedem Mehmet Rıza Avcı, askerlik görevini yapmak üzere Merzifon’a gönderiliyor. Mehmet Rıza Bey, malum elim olayların en yoğun olarak yaşandığı bu dönemde Lusine Hanım’ın güzelliğinden çok etkileniyor ve birlikte Urfa’ya dönerek burada evleniyorlar. Evlendikten sonra Lusine Hanım’ın ismi Hatice olarak değişiyor. Mehmet Rıza Bey ve Lusine/Hatice Hanım’ın 4 erkek 2 kız, 6 çocukları oluyor. Dördüncü çocukları, babamın babası, dedem merhum Ahmet Cevdet Avcı (1929-2015). Lusine/Hatice Hanım’ın Merzifon’daki anne-babasının akıbeti konusunda maalesef bir bilgimiz yok.
Lusine/Hatice Hanım’ın kuzeni Avedis Bey, Merzifon’daki olaylardan sonra komşularının yardımı ile İstanbul’a kaçıyor ve ilk olarak Tokatlıyan Oteli’nde çalışmaya başlıyor. Daha sonra Şişli’de Nis Çay Bahçesi’ni işletiyor ve son olarak da 1940’ta İstiklal Caddesi’ndeki Markiz Pastanesi’ni açıyor. Mevsimleri simgeleyen seramik panolarla ünlü dekoru, huzurlu ortamı ve yüksek ürün kalitesi ile Markiz Pastanesi zamanın tanınmış edebiyatçılarının uğrak yeri haline geliyor. Şu anda hayal etmek çok zor olsa da Markiz’in kapısından içeri adımınızı attığınızda sizi karşılayan atmosferi gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Avedis Bey fuları ile kasada oturuyor, bir gözüyle pastaların, çikolataların kalitesini ölçerken, diğer gözüyle garsonları denetliyor. Bir köşede Haldun Taner kendi deyimiyle “kalabalık içinde yalnız olabilmek imtiyazına yalnız burada sahip bir şekilde, Hachette kitabevinden aldığı yabancı dergilere” gözatıyor. Diğer köşede ise oldukça şık hanımefendiler ve şapkalı beyefendiler leziz çilekli milföy pastasının tadına bakıyorlar.
Avedis Ohanyan Çakır
Ünlü Markiz Pastanesi’ni kuran ve burayı 1980’lere kadar işleten Avedis Bey, Lusine/Hatice Hanım’in kuzeniydi.
1950’lerin başında Markiz Pastanesi ünlü konuklarını ağırlamaya devam ederken, Avedis Bey, kuzeni Lusine Hanım’ı soruşturmaya başlıyor. O zamanki ismi Türk Petrol ve Madeni Yağlar A.Ş. olan Turcas’taki bir arkadaşı aracılığı ile İskenderun’daki Türk Petrol çalışanı Mehmet Nizipli’ye ulaşıyor. Elimizdeki bir belge, Mehmet Nizipli’nin Avedis Bey’e 28 Nisan 1953 tarihinde yazdığı mektup ve ekinde gönderdiği Lusine/Hatice Hanım’ın en büyük çocuğu Ali Avcı tarafından yazılmış olan mektup. Mehmet Nizipli mektubunda Lusine/ Hatice Hanım’a ulaştığını belirtiyor, Türk Petrol’deki arkadaşına selam iletmeyi de unutmuyor. Ali Avcı ise mektubunda yıllar sonra “böyle bir gaibin bulunacağı”na olan şaşkınlığını dile getiriyor ve annesinin merak ettiği soruları sıralıyor.
1953’teki trajik cümleler Lusine/Hatice Hanım tarafından kuzeni Avedis Bey’e 9 Mayıs 1953 tarihinde gönderilen mektup. Lusine/Hatice Hanım, evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadderata boyun eğdim” diyor.
Diğer bir mektup da, bizzat Lusine/Hatice Hanım tarafından kuzeni Avedis Bey’e 9 Mayıs 1953 tarihinde gönderiliyor. Lusine/Hatice Hanım mektubunda ailesinden bahsediyor; Avedis Bey’in teyit amaçlı sorduğu soruları yanıtlıyor; kardeşi Ohanes Bey’i çok arattırdığından ancak bulamadığından bahsediyor; evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadderata boyun eğdim” diyor.
Lusine/Hatice Hanım’ın İstanbul’a oğlu Ali Avcı ile gittiğini, burada kardeşi Ohanes Bey ile buluştuğunu, 3 Haziran 1953 tarihli Dolmabahçe Sarayı önünde çekilen, benim araştırmalarıma vesile olan fotoğraftan anlıyoruz. Bu buluşmada Avedis Bey, kuzini Lusine/Hatice Hanım’a isterse İstanbul’a yanlarına taşınabileceğini söylüyor; o ise “Benim ailem ve çocuklarım var, olmaz” diye cevap veriyor.
Urfa seyahati ve başsağlığı
Lusine/Hatice Hanım (en soldaki) Urfa’da (1953). Bu buluşmadan 4 yıl sonra, Avedis Bey’in eşi Mari Hanım vefat etti. Lusine/ Hatice Hanım, Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla öğrendikleri bu vefat haberi için kuzeni Avedis Bey’e taziye mektubu iletti.
Bu buluşmadan 4 yıl sonra, 1957 yılında, Avedis Bey’in eşi Mari Hanım vefat ediyor. Lusine/Hatice Hanım, Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla öğrendikleri bu vefat haberi için kuzeni Avedis Bey’e taziye mektubu iletiyor. Ali Avcı da başsağlığı dileklerini mektuba ekliyor. Daha sonra Ohanes Bey kardeşi Lusine/Hatice Hanım’ı ziyarete Urfa’ya gidiyor.
Dedem Ahmet Cevdet Avcı 1960’ta evlendiğinde annesinin hayatta olmadığını biliyoruz. Buradan yola çıkarak Lusine/ Hatice Hanım’ın 1957-1960 aralığında vefat ettiğini düşünüyoruz. Avedis Bey ise 1980’e kadar tam 40 sene Markiz Pastanesi’ni kalitesinden ödün vermeden işletiyor ve maalesef zorlu bir bina tahliye sürecinden sonra pastaneyi kapatmak zorunda kalıyor. Hafızasındaki acı olaylara ve yaşadığı olumsuzluklara rağmen, “Türkiyem için malım da canım da feda olsun” diyerek 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’na 300 milyon TL bağışlıyor. Markiz’in kapanmasından bir süre sonra 1983’te vefat ediyor.
İz sürücüler Gülşen Avcı ve Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın torunu Majak Ohanyan Çakır.
Yunan kuvvetlerinin 13 Eylül 1921’de Sakarya Muharebeleri sonucu durdurulması, Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere’de hiç de hoş karşılanmadı. Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördü ve Fransızların muhalefetine rağmen Londra-Paris Görüşmeleri’ne katılan Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e kabul edilemez şartlar ileri sürdü. Süreç, Büyük Taarruz’a doğru evrilecekti.
Sakarya’daki başarısızlık üzerine Yunanistan Başbakanı Dimitrios Gunaris ve Dışişleri Bakanı Yorgos Baltazzis, Paris ve Londra’ya giderek Yunanistan’a çok zarar vermeyecek bir barış için görüşmelerde bulunmuşlardı. Hemen 1921 Ekim ayında başlayan bu yolculuğun Paris ayağı, Atina Hükümeti’nin beklentileri açısından hiçbir sonuç vermedi. Bilindiği gibi Fransa o sıralarda Ankara Hükümeti’yle anlaşmak üzereydi ve Yunanlı bakanların Londra’da Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la ilk görüşmelerinden yalnızca 1 hafta önce Ankara Antlaşması imzalandı (20 Ekim 1921).
Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesine 1919’da karşı çıkanlar arasındaydı. Ancak, 1921 sonbaharında kendisini zor duruma düşmüş olan Yunan hükümetine yardım etmeye mecbur hissediyordu. Ne de olsa Yunanlıları Anadolu macerasına büyük çapta Britanyalılar atmışlardı. Ayrıca Ankara’nın Sovyetler’le olan ilişkilerinden tedirgindi; zira Ankara Antlaşması sonrasında büyük çapta rahatlamış olan Türklerin Moskova’dan aldıkları yardımları Musul’a saldırmak için kullanacaklarından korkuyordu. Son olarak da, Fransa’nın İtilâf blokundan ayrılıp Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Hükümeti’yle barış yapmasına çok içerlemişti. Neredeyse ihanet gibi gördüğü bu gelişmeyi barışın sağlanması yolunda karşısına çıkan yeni bir zorluk olarak görüyordu. Bu durumda, önce Yunanlılarla görüşüp sonra da İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının katılacağı bir konferans toplamaya, bu konferansta Doğu Trakya’nın Yunanlılara bırakılmasına öteden beri karşı çıkan Fransızları ikna edip Ankara ve Atina Hükümetleri’ne bir barış planı önermeye karar verdi.
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Lord Curzon, daha sonra Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık edecekti.
Ankara Hükümeti, 1922 Mart ayı ortalarında Paris’te toplanacağı açıklanan konferans öncesinde Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’i İtilâf Devleri başkentlerine göndererek kendi görüşlerini anlatmak istiyordu. 4 Şubat 1922’de alınan karar uyarınca, Yusuf Kemal Bey İstanbul’a gitti. Orada bulunduğu sırada Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa ve Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’yla görüştü. Bu paşalar Yusuf Kemal Bey’in Ankara adına ileri süreceği ilkelere tümüyle katıldıklarını açıkladılarsa da, büyük olasılıkla Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in ısrarı üzerine, İzzet Paşa da daha sonra Londra ve Paris’te görüşmeler yapmak üzere yola çıktı. Bu gelişmenin nedeni, davet üzerine saraya giden Yusuf Kemal Bey’in Sultan Vahdettin’den TBMM’yi tanımasını istemesiydi. Sultan bu isteğe herhangi bir cevap vermemiş, ama anlaşılan o ki, İtilâf Devletleri başkentlerinde bir tek Yusuf Kemal Bey’in görünmesinin TBMM’yi tanıdığı biçiminde yorumlanmasından korkmuştu. Ancak, İzzet Paşa’nın Britanyalı ve Fransız yetkililerle görüşmelerinin Ankara açısından herhangi bir olumsuzluk yaratmadığını da eklememiz gerekir.
Lord Curzon’un Londra’da Yusuf Kemal Bey’le yaptığı görüşmeye ve Paris’teki konferansa sunacağını söylediği maddelere baktığımızda öne çıkan ilk nokta, Büyük Britanya’nın Türklerin 1. Dünya Savaşı’na girmesinin bu savaşı uzattığı, bu yüzden de cezalandırılmaları gerektiği kanısında olduğudur. Ayrıca Lord Curzon’un, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördüğü de anlaşılmaktadır. Öte yandan, Türk-Yunan savaşına gerçekten son vermek istediği, ama Ankara Hükümeti’nin Sovyetler’den aldığı yardımla Musul üzerine bir harekât yapıp Büyük Britanya’yla savaşmasından çekindiği için Yunan Ordusu’nun barış melbet antlaşmasının anahatları kabul edilene kadar Anadolu’da kalmasını istemektedir.
Curzon’un somut önerilerine gelince… Doğu Trakya’nın tamamı Türklere verilmeyecek, yani Boğazlar Türkiye’nin denetiminde olmayacaktı; Türkiye’nin kısıtlı bir ordu ve jandarma gücü olacaktı; Hıristiyanların güvenliğinin sağlanabilmesi için İzmir ve çevresinde özel bir yönetim oluşturulacaktı; son olarak da iktisadî ve malî kapitülasyonlarda Türkiye’yi tatmin edecek bazı değişiklikler yapılabilecekti. Ancak bütün bunlardan önce yapılacak olan şey, silahların susması yani bırakışmaydı.
Yusuf Kemal Bey, Mustafa Kemal’le 5 Ocak 1922’de çekilen bu fotoğrafta Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Mustafa Kemal’le birlikte Ankara’da.
Anılarına bakacak olursak Yusuf Kemal Bey, Lord Curzon’la bu ilk ve tek görüşmesinde lafı fazla uzatmamış, ama Britanya Dışişleri Bakanı’na ilginç bir soru sormuştur. Kanımızca ve gayrıresmî de olsa ilk kez bir gündem maddesi oluşturan bu soru, Curzon’un bir Türk-Yunan nüfus mübadelesi hakkında ne düşündüğüdür. Lord Curzon önce, “kabil olmayacak bir iş” diye kestirip atmış, Yusuf Kemal Bey’in bu tür nüfus değiştokuşlarının daha önce de yapıldığını hatırlatması üzerine, “Bu bir hal sureti. Fakat tatbiki çok güç” yanıtını vermiştir.
Londra’da birkaç gün daha kalan Yusuf Kemal Bey, Dünya Savaşı’ndan önce Büyük Britanya’nın İstanbul Büyükelçiliği tercümanı olan Sir Andrew Ryan’la ve o günlerde görüş değiştirip Türk tarafını desteklemeye başlamış olan tarihçi Arnold Toynbee’yle buluşmuş, bir akşam yemeği sonrasında ise Toynbee’nin evinde T. E. Lawrence’la tanışmıştır. Daha sonra yola çıkan Yusuf Kemal Bey, İtilâf Devletleri dışişleri bakanları konferansının açıldığı 22 Mart sabahı Paris’e geldi. Ne var ki, konferanstan hemen o akşam çıkan ilk haberler, Yusuf Kemal Bey’in aniden Paris’ten ayrılarak Ankara’ya dönme kararı vermesine neden oldu. Bırakışma isteniyordu, ama bırakışmayla birlikte Yunan Ordusu’nun Türkiye topraklarını boşaltmaya başlaması sözkonusu değildi. Bu, ancak İtilâf Devletleri’nin önerecekleri barış koşullarının iki tarafça kabul edilmesinden sonra yapılacaktı.
Yusuf Kemal Bey’in büyük bir hayalkırıklığı yaşadığı belli oluyor; zira Fransız kamuoyunun ve bu arada birçok Fransız devlet adamının Ankara’dan yana oldukları kesindi. Paris’in en etkili gazetelerinden Le Temps, bütün konferans boyunca Ankara’nın görüşünü savunmuş; Boğazların iki yakasının da Türkiye’ye bırakılmasının adil olacağını iddia etmiş; sürmekte olan savaşın da bir Türkiye-Yunanistan savaşı değil, gerçekte bir Türkiye-Büyük Britanya savaşı olduğunu ileri sürmüştü. Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré de biraz mahçup bir biçimde Yusuf Kemal Bey’i Paris’te tutmaya çalışmış, başarılı olamayınca da, “Büyük Millet Meclisi’ne benden hürmet götürün. Cevabı biraz uzatın. Kabul etmezseniz etmeyin. Yalnız ibarelerini mülayim yazın. Sizi müdafaa edebileyim. Selâmetle gidin. Şimdi emir vereceğim, yolda Fransız vasıtalarından istediğiniz gibi istifade edebilirsiniz” demiştir. Nitekim konferansın 26 Mart’ta açıkladığı kararlar Yusuf Kemal Bey’in trendeki kopartımanına kadar bizzat gelen Bern’deki Fransız büyükelçisi tarafından iletilmiş; Türk heyetini de Bulgaristan’ın Burgaz limanından İnebolu’ya bir Fransız torpidosu getirmişti. Gerçek şu ki Fransa, Almanya’yla olan pazarlıklarda destek, Musul petrollerinden de pay alabilmek için Curzon’un planında Türkiye lehinde çok küçük değişiklikler istemekle yetinmişti.
Poincaré ve Curzon Lozan’da 22 Kasım 1922’de Lord Curzon, Mussolini ve Fransa Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré, Lozan Konferansı’nın yapıldığı salonun önünde. Konferansın hemen öncesinde, Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan Yusuf Kemal Tengirşenk’in yerine, İsmet İnönü getirilmişti.
26 Mart 1922’de açıklanan kararlar, aşağı yukarı Lord Curzon’un Yusuf Kemal Bey’e söylediklerinin aynısıydı. Ankara Hükümeti 5 Nisan’da sözkonusu kararlara yanıtını bir nota biçiminde İtilâf Devletleri temsilcilerine bildirdi. Notada TBMM’nin de barış istediği, ancak Yunan işgali altındaki toprakların boşaltılmasıyla eşzamanlı olmayan bir bırakışmayı kabul edemeyeceği söyleniyordu. Ayrıca 4 ay içinde tamamlanması önerilen boşaltma kabul edilirse, TBMM’nin barış koşullarını görüşmek üzere hemen bir heyet göndermeye hazır olduğu da eklenmişti.
Ancak bu nota, olumlu bir karşılık bulmadı. İtilâf Devletleri 15 Nisan’da gönderdikleri bir notayla Ankara’nın notasını kabul etmediklerini bildirdiler. TBMM, bunun üzerine 22 Nisan’da bir nota daha göndererek daha önce dile getirmiş olduğu koşulları yineledi ve İtilâf Devletleri’ni İzmit’te toplanacak bir konferansa davet etti, ama bu notadan da hiçbir olumlu sonuç alınamadı. Anadolu’nun Yunan Ordusu’nca boşaltılması artık askerî tedbirlere kalmıştı.