Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Mustafa Kemal Paşa’nın Halk Fırkası kurma kararı

    Mustafa Kemal Paşa tam 100 yıl önce 6 Aralık 1922’de bir parti kurmaya karar verdiğini açıklamıştı. Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey o dönem yazdığı yazılarda, Paşa’nın parti kavgalarına girişmemesi ve milletin başında yol göstericilik rolünü devam ettirmesi gerektiğini yazmıştı.

    Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da yayımla­nan Hakimiyet-i Mil­liyye, Yeni Gün ve Öğüt gaze­telerine 6 Aralık 1922 tarihin­de verdiği bir demeçte, barışın sağlanmasından sonra “Halk Fırkası” adında bir parti kur­mak niyetinde olduğunu açıkla­dı. Millî Mücadele’nin önderi­nin parti kurma kararı, izle­yen ilk birkaç günde herhangi bir olumlu ya da olumsuz tepki oluşturmadı. Hatta konu, ne­redeyse sessizlikle karşılandı. Bu sessizliğin ilk ve en önemli nedeninin şaşkınlık olduğu ke­sindir. Ancak, bütün basının o günlerde Lausanne’da sürmekte olan barış görüşmelerine odak­lanmış olduğunu da unutma­mamız gerekir.

    O günlerde Boğazlar mese­lesi, kapitülasyonların geleceği, Türk-Yunan nüfus mübadele­si ya da Rum Ortodoks Kilise­si’nin Türkiye’den çıkarılması gibi konular neredeyse bütün gazetelerin bütün sayfaları­nı kaplıyordu. Bunlara ek ola­rak bir de İstanbul gazetelerini -belki de okurlarının birçoğu­nun içinde bulundukları du­rum dolayısıyla- ilgilendiren, artık tarihe karışmış olan Os­manlı Devleti’nin memurları­nın ne olacakları, nasıl maaş alabilecekleri meselesi vardı. O sıkıntılı ve heyecanlı bekleyiş ortamında Falih Rıfkı (Atay), Akşam gazetesinde “Halk Fır­kası” başlıklı bir yazı yayımla­dı gerçi (10 Aralık); ama yazı Mustafa Kemal Paşa’yı hamasî bir biçimde öven ve daha önce verilmiş sözlere karşın bir türlü kavuşulamamış olan hürriyeti kazandırmak üzere Türk genç­liğini seferber etmesini kendi­sinden isteyen bir yazıydı. Falih Rıfkı Bey, siyasal açıdan pek su­ya sabuna dokunmamıştı.

    Mustafa Kemal Paşa, Vakit gazetesinin başyazarı Ahmet Emin (Yalman) Bey ile birlikte…

    Bundan iki gün sonra, Vakit gazetesinin Ankara muhabiri Hakkı Tarık (Us) Bey’in Mus­tafa Kemal Paşa’yla yaptığı gö­rüşme yayımlandı. Hakkı Tarık Bey, Halk Fırkası’na değinme­sinin yanısıra, seçimlerin ne zaman yapılacağına ilişkin de bir soru sormuştu Gazi Paşa’ya. Kuracağı partinin özellikleri­ne ilişkin yeni bir şey söyleme­yen Mustafa Kemal Paşa, seçim konusunda da Teşkilât-ı Esâ­siyye Kanunu’nun söyledikleri­ni yinelemekle yetindi: Barışın sağlanmasıyla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi amacına ulaşmış olacak, dolayısıyla da yeniden seçim yapılacaktı.

    Vakit gazetesinin başyaza­rı Ahmet Emin (Yalman) Bey, birkaç gün sonra Ankara’ya git­ti. Ancak Gazi Paşa’yla görüşüp görüşmediğini, görüştüyse de neler konuştuklarını bilemi­yoruz. Gazetesinde böyle bir görüşmeye ilişkin bir haber ol­madığı gibi, anılarında da An­kara’da kimlerle temas ettiğine ilişkin herhangi bir kayıt bulun­muyor. Öyle anlaşılıyor ki Ah­met Emin Bey, Ankara’da genel havayı koklamış, mutlaka bazı kişilerle -bu arada Rauf Bey’le-görüşmüş, ama Mustafa Kemal Paşa’yla karşılıklı oturup parti konusunu konuşmamıştır.

    İstanbul’a dönüşünden son­ra Ahmet Emin Bey, Vakit ga­zetesinde üç önemli başmakale yayımladı. 21 Aralık’ta yayım­lanan “Halk Fırkası” başlıklı ilk makale, ülkenin partilere ay­rılmasının iyi bir şey olmadığı­nı söylüyor ve Mustafa Kemal Paşa’nın -“halk” sözcüğünü kul­lanmış olması nedeniyle- “sol bir parti” kurmak istemesi­ni eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre yapılması gereken şey, bütün modernleşme ve iler­leme yanlılarını biraraya geti­recek bir “sây (çalışma) mîsâk-ı millîsi” oluşturmaktı.

    Basında ilk Halk Fırkası haberleri


    7 Aralık 1922’de Hakimiyet-i Milliyye gazetesindeki haberde “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Halk Fırkası
    nâmıyla siyasi bir fırka teşkili niyetindedirler” diyordu.

    Bu makaleden tam bir hafta sonra yayımlanan ikinci başma­kale “Millet rehbere muhtaçtır” başlığını taşıyordu ve dolay­lı da olsa, gene Mustafa Kemal Paşa’nın particiliğe kalkışma­sını eleştiriyordu. Ahmet Emin Bey’e göre Paşa parti kavgaları­na girişmemeli ve milletin ba­şında, yol göstericilik rolü oyna­malıydı.

    Ahmet Emin Bey bu yazı­sında yakın gelecekteki ikinci dünya savaşını, bunun Türki­ye’yi nasıl zor durumda bıraka­cağını, geçen yılların nasıl genel bir istikrarsızlık yaratacağını önceden görmüş gibidir. Az ge­lişmiş bir Türkiye’nin böyle bir ortamda savaşa girmese bile çok sıkıntılar çekeceğini de ön­görmüştür. Bu durumda yapı­lacak tek şey Türkiye’nin bir an önce kalkınmasına çalışmaktı ve bu, Türkiye gibi bir ülkede, ancak uzak görüşlü bir önderin rehberliğinde gerçekleştirilebi­lirdi. Bu nedenle Mustafa Ke­mal Paşa particilik yapmamalı, particiliğe özgü kavgaların üze­rinde, bir tür kural koyucu ya da hakem rolü üstlenmeliydi.

    Mustafa Kemal Paşa bu ma­kaleyi okuduğunu üç hafta ka­dar sonra İstanbul gazetecile­riyle yaptığı bir toplantıda söy­lemiştir. Ayrıca Ahmet Emin Bey’in ileri sürdüğü fikirlere tü­müyle katıldığını da söylemiştir. Zira bu parlak gazetecinin sa­tırlarından ortaya çıkan resim, yalnız iyi bir 1920’ler ve 30’lar Avrupa’sı betimlemesi değil, so­nuç itibariyle Mustafa Kemal Paşa’nın devrim programının da ta kendisiydi. Kendi payıma, Mustafa Kemal Paşa’nın Ah­met Emin Bey’in bu makalesini okurken gülümsediğini ve “ha şunu bileydin!” dediğini görür ve duyar gibiyim. Ancak Ahmet Emin Bey’in bu satırları yazar­ken göremediği çok önemli bir şey vardı: Mustafa Kemal Paşa, çok partili bir parlamenter or­tamda reformcu bir parti kur­mayı değil, devrim yapacak bir tek parti kurmayı tasarlıyordu.

  • Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü

    Saltanatın kaldırılması, Ankara çevrelerinde Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından bile önce kabul görmüştü. Saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülü ise, 19 Temmuz 1922 tarihiyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilecekti.

    Yeni Türkiye Devleti’nin kurulması yolunda atı­lan ilk önemli adım, 1. Türkiye Büyük Millet Mecli­si’nin (TBMM) 1 Kasım 1922 gecesinde saltanatı kaldırma­sıdır. Bu önemli gelişmenin uzun zamandan beri oluşmuş bir nedeni bulunduğu gibi, Anadolu Savaşı’nın son saf­hasına yaklaşılırken Mustafa Kemal Paşa’nın geliştirdiği bir siyasal stratejinin de belirleyi­ci olduğunu söyleyebiliriz.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Osmanlı hanedanından son İslâm halifesi Abdülmecid Efendi.

    Saltanatın kaldırılmasın­da belki de en önemli neden, Sultan 6. Mehmet Vahdet­tin’in 1909’da yapılan anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkan devlet sistemine karşı olma­sıdır. Bilindiği gibi 22 Ağustos 1909’da yürürlüğe giren ana­yasa değişiklikleri, Osmanlı Devleti’ni, Büyük Britanya ve­ya İskandinavya krallıkları gi­bi parlamento üstünlüğü olan bir monarşiye dönüştürmüştü. Anayasa hukuku diliyle söyle­necek olursa, Osmanlı hüküm­darı hüküm sürüyor, ama artık hükümet edemiyordu. Vahdet­tin Efendi 1916’da veliaht ol­duğunda, Alman İmparatorlu­ğu’ndaki gibi hükümdarı halk oyuyla seçilmiş meclisin önüne geçiren bir düzenden yanaydı. Dolayısıyla, iktidardaki İttihat ve Terakki yöneticileri Vah­dettin’in tahta geçmesine en­gel olmanın yollarını aramaya başladı. Bu aşamada küçük bir azınlık tarafından dile getiri­len çözüm yolu cumhuriyetti. Büyük çoğunluk ise, Osmanlı veraset sistemini değiştirmek­ten ve sonuç olarak 5. Mehmet Reşat’ın büyük oğlunu veliaht yapmaktan yanaydı. Ancak, bu konuya ilişkin bir anayasa de­ğişikliği yapmak savaş zama­nında mümkün olmadığı için konu savaş sonuna bırakıldı; Sultan Reşat da savaş bitme­den önce vefat edince Vahdet­tin Efendi tahta geçti.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Saltanatın son günleri
    Sultan Vahdettin, 1922’de İstanbul’daki Dolmabahçe Sarayı’nın arka kapısından çıkarken. Bu fotoğrafın çekilmesinden birkaç gün sonra tahttan indirildi ve 17 Kasım 1922’de bir İngiliz savaş gemisiyle Malta’ya, oradan da hayatının son günlerini geçireceği İtalya’nın San Remo kentine sürüldü.

    Sultan Vahdettin, gerek Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa Hükümeti, gerekse de Ah­met Tevfik (Okday) Paşa Hü­kümeti sırasında Bakanların seçimine karışarak Anaya­sa’ya pek saygısı olmadığını göstermişti. 21 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’ı feshet­tikten sonra ise seçim çağrısı yapmadığı gibi, 4 Ocak 1919’da milletvekili seçimlerinin ba­rışın yapılmasından sonra­ya bırakıldığını ilan ettirerek anayasal düzene son vermiş oldu. Zira bu duruma göre ba­rış görüşmeleri, meclis dene­timi olmadan yapılacaktı. Ger­çi bu durum, Sivas Kongresi ertesinde “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nin istifa etmek zo­runda kalması üzerine, sadece 9 ay sürdü. Sultan, Anadolu’da oluşmuş Müdafaa-i Hukuk ha­reketi karşısında “Damat” Fe­rit Paşa’yla aynı görüşte olma­dığını göstermek zorunda kal­dığı için, 7 Ekim 1919’da seçim çağrısı yaptırttı. Buna karşın, toplanan son Osmanlı Mec­lis-i Mebusanı’nın Britanya­lılarca çalışamaz hâle getiril­mesine de ses çıkarmadı. An­kara’da kurulan Büyük Millet Meclisi’ni (BMM) ise kanun dışı ilan ederek, başta Mus­tafa Kemal Paşa olmak üzere birçok tanınmış vatanseveri ölüm cezasına çarptırdı.

    Ankara’da örgütlenerek Misâk-ı Millî sınırları içinde bağımsız bir Türkiye sağla­mak için çalışanların varoluş nedeni bir tek bu amaç değildi tabii. Önemli bir diğer amaç ise 1909 Anayasa değişiklikle­riyle ortaya çıkmış olan meş­rutiyet rejiminin, yani meclis üstünlüğü ilkesinin yeniden yürürlüğe konmasıydı. Ancak bu, Vahdettin’in sultan olma­dığı bir meşrutiyet olacaktı. Millî Mücadele’yi gerçekleşti­ren nesil için Sultan Vahdet­tin’i tahttan indirmek hiç de zor olmazdı, zira bu nesil daha 10 yıl önce Sultan 2. Abdülha­mit’i tahttan indirmişti. Kaldı ki, askerî zaferin kazanılması halinde Ankara’daki yöneti­min toplum katındaki meşru­luğu hiç tartışma götürmeye­cek boyutlara ulaşmış olacak, bu da sözkonusu yönetime büyük bir hareket özgürlüğü sağlayacaktı. Öte yandan, Ana­dolu hareketine Sultan Vah­dettin gibi sert davranılmasını açıkça eleştirmiş olan Veliaht Abdülmecit Efendi, taht için gayet uygun bir adaydı.

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Saltanattan vazgeçmeyenler
    (Soldan sağa) Dr. Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir Paşa, Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa gibi isimler saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine karşıydılar.
    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Son Halife Abdülmecid Efendi, biat merasiminden sonra Fatih Camii’ne gelirken.

    Bu aşamaya kadar görülen­lerden yola çıkılarak, saltanat kurumuna ilişkin sabrı artık taşmış, dolayısıyla da cum­huriyet yönetimine geçmeyi ciddi olarak isteyen bireyle­rin sayısının arttığı kolaylık­la söylenebilir. Elimizdeki anı kitapları ve daha Anadolu Savaşı zaferle sonuçlanmadan önce üretilmiş birçok metin bu görüşü haklı kılıyor. Ancak bu çevrelerin henüz çoğun­lukta olmadıkları da kesindir. Ayrıca, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevre­sindeki birçok kişi cumhuri­yet yanlısı idiyseler de Rauf (Orbay) Bey, Refet (Bele) Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa gibi birçok Millî Mücadele kahra­manı da saltanat ve hilafet­ten vazgeçilmesine kesinlikle karşıydılar. Rauf Bey ve Refet Paşa, Ali Fuat Paşa’nın anı­larından anlaşıldığı kadarıy­la 19 Temmuz 1922 akşamı Refet Paşa’nın evinde yapılan bir toplantıda bu görüşlerini Mustafa Kemal Paşa’ya gayet açık bir dille aktarmışlardı. Ne var ki elimizdeki veriler, Büyük Taarruz’dan sonra bu görüşte ilginç bir değişiklik ol­duğunu gösteriyor.

    TBMM ordusunun İzmir’e girişinden 3 gün sonra, Daily Mail gazetesinin muhabiri Ge­orge Ward Price’a verdiği bir demeçte Mustafa Kemal Paşa, “Türklerin İstanbul’da daimî bir halifesi bulunmalıdır” de­miş; 15 Eylül’de yayımlanan bu demeç Türkiye gazetele­rinde herhangi bir eleştiriyle karşılanmadığı gibi TBMM’de de tartışma konusu olmamış­tır. Ayrıca, TBMM Hüküme­ti’nin Mudanya’daki bırakışma görüşmelerine ilişkin olarak İtilâf Devletleri’ne gönderme­ye hazırlandığı cevabî nota 4 Ekim 1922 tarihli gizli celsede okunduğunda, metninde geçen “Hilâfet-i islâmiyenin makarrı olan İstanbul” sözleri de her­hangi bir itirazla karşılanma­mıştı.

    Ankara’nın politikası uya­rınca saltanat kurumunun kalkacağı ve halifenin devlet başkanı olacağının işaretleri, Doğu Trakya’yı teslim almak üzere 19 Ekim 1922’de İstan­bul’a gelen Refet Paşa’nın ağ­zından günyüzüne çıktı. Refet Paşa, kendisini karşılamaya gelen üst düzey yetkililer ara­sında bulunan padişah ve ve­liahdın yaverlerine teşekkür ederken ne “sultan” ne de “sal­tanat” sözcüklerini telaffuz etti. Sultan Vahdettin için “ha­life”, Veliaht Abdülmecit Efen­di için ise “hilafetin veliahdı” sözcüklerini kullandı. Paşa’nın 2 gün sonra İstanbul Hüküme­ti’nin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya verdiği muhtı­ra ise son noktayı koyuyordu: Saltanat kalkacak, halife dev­let başkanı olacak, ama eski­den sultana tanınan başbakan atama hakkı da olmayacak­tı. Başbakanı TBMM seçecek, halife de onaylayacaktı. İstan­bul Hükümeti istifa edecek, Ankara Hükümeti tarafından İstanbul’a bir vali atanacaktı!

    Saltanatın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in formülü
    Sultan Vahdettin, İstanbul’dan ayrılmadan önce, Şeyhülislam Nuri Efendi’nin öncülüğünde son sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ile birlikte dua ederken.

    Bütün bunlar bize çok şey anlatıyor. İlk belirlenmesi ge­reken, saltanatın kaldırılma­sının Ankara çevrelerinde ilkesel anlamda yalnızca La­usanne’a yapılan çifte davet­ten, yani hem İstanbul hem de Ankara Hükümeti’nin davet edilmesiyle değil; Mudanya Bırakışması’nın imzalanma­sından bile önce kabul gör­müş olduğudur. Son sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın barış konferansına İstanbul temsil­cilerinin de gitmesini isteme­sini belki bardağı taşıran son damla olarak görebiliriz, ama o kadar. Karar çoktan alınmış, iş yalnızca kararın resmîleş­tirilmesine kalmıştı. Ahmet Tevfik Paşa’nın TBMM tara­fından büyük kızgınlıkla karşı­lanan isteğinin milletvekilleri arasında hâlâ mütereddit olan birkaçının da karara katılma­sını sağladığını düşünebiliriz. Nitekim 1 Kasım gecesi yapı­lan oylamada saltanatın kaldı­rılmasına karşı yalnızca 1 oy çıkmıştır.

    Açıklamamız gereken ikin­ci önemli nokta da, saltanatı kaldırıp halifeyi zayıf bir devlet başkanı yapma formülünün ne zaman ortaya atılmış olduğu­dur. Bizce bu formül, yukarıda değindiğimiz 19 Temmuz 1922 tarihli görüşmeyle İzmir’in kurtuluşu arasında geçen 1.5 aylık sürede -en başta söyle­diğimiz gibi- Mustafa Kemal Paşa tarafından geliştirilmiş­tir. Saltanat kurumunun sür­mesi konusunda ısrarcı olan mücadele arkadaşlarıyla açık bir sürtüşmeye girmek isteme­yen ve cumhuriyet taraftarı ol­masından tedirginlik duyulan Mustafa Kemal Paşa; bu for­mülü ortaya atarak cumhuri­yet yolunda önemli bir engel­den kurtuluyor, devletin biçi­mini daha sonra yapılacak bir anayasaya bırakıyordu. Nite­kim Refet Paşa’nın İstanbul’da bulunduğu günlerde gazete­ler, Kanun-ı Esâsî’de yakında önemli değişiklikler olacağın­dan dem vuruyorlardı. Tabii Mustafa Kemal Paşa, 1 Kasım gecesi Rauf Bey ve Kâzım Ka­rabekir Paşa gibi mücadele ar­kadaşlarını saltanatın kaldırıl­ması lehinde oy kullanmalarını sağlayarak “atlatmış” oldu. Zira beklenen anayasa daha epey bir süre yapılmayacak ve Mus­tafa Kemal Paşa, 2. TBMM’nde sağladığı çoğunlukla cumhuri­yeti ilan edecektir. Rauf Bey, 31 Ekim 1923’te verdiği meşhur mülakatta cumhuriyetin ace­leye getirildiğini söylerken, ya­pılmasını beklediği bu anaya­sayı kastediyordu.

  • Mudanya Bırakışması: Zaferden sonra ilk adım

    Büyük Taarruz’dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşı resmen bitiren Mudanya Bırakışması, Doğu Trakya’yı da Ankara Hükümeti’ne savaşsız olarak kazandırmış oluyordu. Ancak “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesi ve Boğazlar meselesinin çözülmesi barış konferansına kalacaktı. 1922 Eylül sonlarından 11 Ekim’e uzanan sancılı süreç…

    Büyük Taarruz’un Ana­dolu’daki Yunan Or­dusu’nun kesin yenil­gisiyle sonuçlanmış olması, döneme ilişkin ayrıntıları bil­meyenlere Mudanya Bıra­kışması’na giden yolun kolay olduğunu düşündürtebilir. Halbuki bu ay 100. yıldönü­münü kutladığımız Mudan­ya Bırakışması öncesinde çok ciddi iki kriz yaşanmış, TBMM Hükümeti’nin Büyük Britanya Hükümeti’yle savaşa tutuşması olasılığı belirmişti. Krizin ne kadar ciddî olduğu­nu en basit biçimde vurgula­yabilmek için, Bırakışma’nın TBMM ordularının Ege ve Güney Marmara kıyılarına ulaşmasından ancak 1 ay son­ra, 11 Ekim’de imzalanabilmiş olduğunu hatırlatmak yeterli olur sanırız.

    Sözkonusu ettiğimiz kriz­lerin birincisi, TBMM ordula­rının Anadolu’nun tamamına hakim olmak üzere Boğazlar bölgesine ilerlemeyi sürdür­mesiyle başladı. Yunan işga­linde olmadığı için bu bölge İtilaf Devletleri’nce “tarafsız bölge” olarak adlandırılıyor­du. Bu nedenle İtilaf, Anka­ra Hükümeti’nden askerle­rini bu bölgeye sokmaması­nı istedi. Ankara ise herhangi bir tarafsız bölge tanımadığı­nı, Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’nın da Misâk-ı Millî sınırları içinde olduğunu ve ordunun ilerleyeceğini duyur­du. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, bölgede bulunan asker­lerini çektiler. Büyük Britanya ise savunma önlemleri alarak bölgedeki askerlerine Türkle­rin sınırı geçmeye çalışmala­rı halinde silah kullanma emri verdi.

    İsviçre gazetesi Schweizer
    Illustrierte Zeitung, 14
    Ekim 1922 tarihli sayısının
    kapağına İsmet Paşa
    ve Mustafa Kemal’in bu
    karesini “İsmet Paşa,
    Mudanya Konferansı’nda
    Kemalistlerin çıkarlarını
    temsil etmiştir” notuyla
    taşımıştı.

    Dünya Savaşı sırasında Britanyalılar, Çanakkale, Fi­listin ve Irak cephelerinde Os­manlı kuvvetleri tarafından çok hırpalanmışlardı. Bu ne­denle Mondros Bırakışması’n­dan sonra Türklere çok sert davranmışlar ve Yunanistan’ı desteklemişlerdi. Yunan Or­dusu’nun yenilgisi, bu nedenle biraz da Britanya politikasının yenilgiye uğraması anlamına geliyordu. Öte yandan, Türk ordularının Musul-Kerkük yö­resine karşı da bir harekata girişmesi olasılığından büyük tedirginlik duyuyorlardı. Asıl önemlisi ise, işgali sonlandı­rıp Boğazlar bölgesiyle Doğu Trakya’yı Türklere bırakmış olurlarsa, Dünya Savaşı’nda yendikleri Türklerin cezalan­dırılmamış olacağını varsay­malarıydı. Dolayısıyla Londra Hükümeti, Türklerle savaşma­ya kararlıydı.

    Tabii Büyük Britanya ile TBMM Hükümeti arasında çıkacak bir savaş, Fransa ile İtalya’yı da savaşa sürükle­yecekti. Bu iki ülke ise artık savaşmak istemedikleri gibi Ankara Hükümeti ile iyi iliş­kiler içindeydi. Eylül ayının sonlarına doğru İtilâf Devlet­leri arasında hummalı bir dip­lomasi faaliyeti başladı. 20- 23 Eylül tarihlerinde Paris’te yapılan görüşmelerde Fran­sız ve İtalyanlar, Britanyalıları Doğu Trakya’nın Yunanlılarca boşaltılması konusunda ikna ettiler. Boğazlar bölgesinin ge­leceği ise barış görüşmeleri­ne bırakılacaktı. Bu kararlar üzerine TBMM Hükümeti’nin Fransa’yla 20 Ekim 1921’de imzaladığı Ankara Antlaşma­sı’nın baş mimarı, Fransız dip­lomat Henry Franklin-Bouil­lon İzmir’e geldi ve 28 Ey­lül’de Mustafa Kemal Paşa’yla görüştü. Franklin-Bouillon, Doğu Trakya’nın Türkiye’ye bırakılacağını ve Batı Anado­lu’yla Doğu Trakya’ya sahip bir Türkiye’nin er veya geç Boğaz­lar’a da hakim olacağını söyle­yerek Mustafa Kemal Paşa’nın ileri harekatı durdurmasını sağladı. Ertesi gün ise bırakış­ma görüşmelerinin 3 Ekim’de Mudanya’da başlayacağı ilân edildi.

    Bırakışma görüşmeleri en azından “garip” diyebileceği­miz bir biçimde başladı; zira savaşan tarafların biri, yani Yunanistan, görüşmelerde yer almıyordu. 1 general ve 2 al­baydan oluşan Yunan heyeti 5 Ekim’de bir savaş gemisiyle Mudanya’ya gelecek, ama top­lantılara hiç katılmayacaktı. Ayrıca heyetin talimat almak için Atina’yla temas kurmak zorunda olması, görüşmele­rin uzamasına neden olacak­tı. Ancak, diğer heyetlerin de birkaç defa kendi hükümetle­riyle görüşmek zorunda kal­dıklarını, bunun da görüşme­leri çok uzattığını eklememiz gerekir. Bu durumu açıklayan en önemli etmen, Yunan Or­dusu’nun boşaltacağı Doğu Trakya’nın hemen Ankara’nın yönetimine geçip geçmeyeceği meselesiydi. Özellikle Britan­yalılar, Doğu Trakya’nın Tür­kiye’ye bırakılmasına ilişkin pazarlıkların barış konferan­sına ertelenmesini, o zamana kadar bölgenin yönetiminin İtilâf Devletleri’nde kalmasını istiyorlardı.

    Konferansın üçüncü gü­nünde Türk tarafını temsil eden İsmet (İnönü) Paşa, Do­ğu Trakya’nın Ankara Hü­kümeti’ne ne zaman teslim edileceğine ilişkin somut bir adımın hâlâ atılamamış olma­sı nedeniyle askerî harekâtın sürebileceğini bildirdi. Anka­ra’nın Misâk-ı Millî sınırların­dan herhangi bir ödün ver­meyeceği ve ancak bu sınırla­rın sağlanması hâlinde barış görüşmelerine oturabileceği bir defa daha açıkça dile geti­rilmiş oluyordu. Bu da sözünü ettiğimiz ikinci krizi başlat­mış oldu. İtilâf Devletleri’ni temsil eden generaller bu ko­nuda hükümetlerine danışma­ları gerektiğini ileri sürerek, görüşmelerin 6 Ekim akşamı­na kadar durdurulmasını is­tediler ve o gün öğleden son­ra İstanbul’a hareket ettiler. 5 Ekim akşamı ve 6 Ekim saba­hında hem İstanbul’daki İtilâf Devletleri Yüksek Komiserleri arasında hem de bunlarla hü­kümetleri arasında çok yoğun görüşmeler yapıldı. Bu görüş­melere ilişkin olarak elimiz­de bulunan belgeler, Fransa ve İtalya’nın Büyük Britanya’yı yeniden yalnız bırakma eğili­minde olduklarını gösteriyor.

     Bırakışmanın altındaki imzalar Soldan itibaren Fransız generali Charles Antoine Charpy, Büyük Britanya generali Charles Harington, İsmet Paşa ve İtalyan generali Ernesto Mombelli. 6 Ekim akşamı önce Mombelli, sonra da Charpy, iki gün sonra 8 Ekim sabahında da Harington, Doğu Trakya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul ettiklerini açıkladı

    Aynı süre boyunca Musta­fa Kemal Paşa da Batı Cephe­si Komutanlığı’na üç telgraf göndererek İsmet Paşa’nın tepkisini doğru bulduğunu ve 6 Ekim’de yapılacak toplantı­da Doğu Trakya’yla ilgili Türk isteklerinin kabul edilme­mesi halinde Batı Cephesi’n­deki kuvvetlerin İstanbul ve Çanakkale Boğazı yönlerinde ileri harekata geçmesi gerek­tiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa ayrıca Meriç’in sınır ol­maması, Edirne’nin mahalle­si niteliğindeki Karaağaç’ın da Doğu Trakya’ya dahil olması gerektiğini bildiriyor ve bölge­nin 30 gün içinde tahliye edil­mesini şart koşuyordu. Son olarak da savaş esirlerinin, hemen bırakışmanın imzalan­masından sonra iade edilmesi­ni istiyordu.

     
    1879 Kararnâme
    Mudanya Konferansı mukarrerâtı vechile Şarkî Trakya’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti nâmına tesellüm etmek üzere Başkumandanlık tarafından ordu kumandanlarından Mirlivâ Refet Paşa Hazretleri memûr edilmişdir.
    Her mahalde hükûmet-i mülkiyye tamamen tessüs eder etmez memûrîn-i hükûmet İdâre-i Umûmiyye-i Vilâyât Kanûnu mûcibince merci-i resmîlerine mürâcaât ederler. Devr ü teslîm muâmelâtına aid husûsâtda asâyiş ve inzibâtın sürat-i tesîsi içün ittihâz-ı tedâbirde muâmelât-ı mezkûrenin hitâmına kadar vâlî-i vilâyet Refet Paşa Hazretleri’nin taht-ı emrinde bulunacaktır.
    9/10/338

    6 Ekim akşamı saat 20.30’da görüşmeler yeniden başladı. Önce İtalya delege­si General Ernesto Mombel­li, sonra da Fransız delege­si General Charles Antoine Charpy, Ankara Hükümeti’nin şartlarını genel hatlarıyla ka­bul ettiklerini açıkladılar. An­cak Büyük Britanya delegesi General Charles Harington, Londra’dan talimat alamamış olduğu için bir şey söyleyeme­di ve toplantı sona erdi. Harin­gton ertesi gün de bir talimat alamadı; zira Büyük Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Paris’te Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Po­incaré ile pazarlık halindeydi. Sonuç olarak Büyük Britan­ya, 8 Ekim sabahı Doğu Trak­ya’nın Ankara Hükümeti’ne bırakılmasını ve Yunan işgal kuvvetlerinin en kısa zamanda bu bölgeyi boşaltmasını kabul etti. Ancak o gün, iki pürüz da­ha çıktı: Karaağaç konusu ba­rış görüşmelerine bırakılıyor ve Türk askerlerinin girmiş oldukları tarafsız bölgedeki yerlerden çıkması isteniyordu. Bu nedenle o gün imzalanması beklenen bırakışma gene tehir edilmiş oluyordu.

    Ankara’nın, pazarlıkları sürdürmekle birlikte, bu şart­ları 9 Ekim’de kabul ettiği an­laşılıyor. Bunu hem Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya yazdığı bir telgraftan hem de o gün alınan bir Bakanlar Ku­rulu kararıyla Refet Paşa’nın Doğu Trakya’yı teslim almakla görevlendirilmiş olmasından anlıyoruz. Aynı günün akşa­mında yapılan bazı değişik­lerle birlikte mütarekenin son metni ertesi günü TBMM’nde görüşülerek kabul edilecek; 1 gün sonra 11 Ekim’de Mudan­ya Bırakışması imzalanacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasın­daki savaş resmen bitmişti.

    Mudanya Bırakışması sa­vaşa son verdiği gibi, Doğu Trakya’yı da Ankara Hüküme­ti’ne savaşsız olarak kazandır­mış oluyordu. Bölgede bulu­nan Yunan yöneticiler yetki­lerini en kısa zamanda İtilâf Devletleri temsilcilerine bı­rakacaklar, bunlar da yöne­timi hemen Türk yetkilileri­ne teslim edeceklerdi. Anka­ra Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 kişilik bir jandarma gü­cü bulunduracak, barış yapıla­na kadar bölgeye başka askerî güç yerleştirmeyecekti. Meriç nehrinin Karaağaç’ı da içeren sağ sahili barış antlaşmasının imzalanmasına kadar İtilâf Devletleri’nin yönetiminde ka­lacaktı. Bu uygulama, İstanbul da dahil olmak üzere, Boğazlar yöresi için de geçerliydi.

    Sonuç olarak Mudanya Bı­rakışması’nın Anadolu Sava­şı’na son verdiğini ve Yunan işgalindeki toprakların Türk yönetimine geçtiğini, ama “Misâk-ı Millî Türkiyesi”nin elde edilmesini barış konferan­sına bıraktığını söyleyebiliriz. Bu da dönemin siyasal bağla­mına bakıldığında gayet man­tıklıdır; zira Türkiye’nin önün­de hâlâ 1. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan devletlerle yapması gereken bir barış duruyordu.

    11 Ekim 1922’de Mudanya Bırakışması’nın imzalandığı konak.

    VAKİT GAZETESİ – 1922

    ‘Edirne Valiliği’ne Refet Paşa tayin edildi’

    Vakit gazetesinin 12 Ekim 1922 tarihli sayısında başsayfanın sol sütununda çıkan “Refet Paşa Edirne Vâlîsi olmuş, sâbık mebus Şâkir Bey de müşâvir-i mülkî tayîn edilmişdir” başlıklı haberde şöyle deniyordu: “İdâremize avdeti hâdise-i mesûdesi yaklaşmış olan Edir­ne’mizin vâlî-i askerîliği İzmir Mebûsu sâbık Dâhiliyye Vekili Refet Paşa’ya tevdî olunmuşdur.

    Bâzı gazetelerin Edirne Vâlî­liğine tayîn olunduğunu yâhûd tayîni mutasavver bulunduğunu yazdıkları sâbık Gelibolu Mebûsu Şakir Bey de müşâvir sıfatıyla îfâ-yı vazife edecekdir.

    İki intihâbdaki isâbeti mâa’l-memnûniyye kaydederek şimdiden muvaffakiyetlerini temenni ederiz”.

  • Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!

    Türk milletinin kaderini tayin eden, bugünlere ulaşmamızı sağlayan büyük zaferin elde edildiği arazi ve muharebe anı-izleri, aradan geçen 100 yıl içerisinde maalesef gerektiği gibi korun(a)madı. Bugün Millî Park Müdürlüğü bu geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama, konuya ve alana müdahil olan çok fazla kurum/kişi varken bu iş hiç de kolay değil.

    Yüz yıl önce yaşanan Bü­yük Taarruz ve Başko­mutan Meydan Muha­rebesi’ne ilişkin internet üze­rinden sağlıklı, aktüel, temel bilgiler sunan bir tanıtım olma­dığı gibi; hadiselerin yaşandığı ve geniş bir coğrafyaya yayılmış olan muharebe noktaları için de arazi üzerinde yeterli yön­lendirme bulunmuyor. 1980’le­rin başında, Başkomutan Tarihî Millî Parkı’nın ilanı aşamasın­da coğrafya bileşenini dışarıda bırakan bir harp tarihi anlayışı bugünlere kadar sürdürülmüş; bu da hem asıl korunması ve zi­yaretçilere sunulması gereken önemli noktaların atlanmasına yolaçmış; kimi sahalara gereğin­den fazla fonksiyon yüklenmiş kimileri ise maalesef değişik dü­zenlemelerle orijinal dokusunu yitirmiştir.

    Bugün Millî Park Müdürlüğü geçmişten gelen yanlışları gidermek için yoğun mesai harcıyor ama konuya müdahil olan çok sayıda kurum ve kişi varken bu hiç de kolay görünmüyor.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Toklusivrisi

    Sadece Büyük Taarruz saha­sında değil, Türkiye’nin hemen her yerinde varolan yanlış anla­yış ve uygulamalar arasında ilk sırada “temsilî şehitlik”ler var. Sahaya çıkıp, araştırıp gerçek şehitlikleri bulmak yerine, mu­harebe sahasının en can alıcı ye­rine gösterişli, pahalı, “müteah­hit dostu” şehitlik yapmak; şehit listelerinden rastgele -500 gibi hep yuvarlak sayılı- isimler seç­mek; bu isimlerin Türkiye’nin dörtbir yanından olmasına, hat­ta Halep, Trablus gibi eski Os­manlı topraklarını da temsil et­mesine “özen göstermek”; 100 yıl önceki şehitler üzerinden “hepimiz din kardeşiyiz” veya “bu vatan için hepimiz savaştık” gibi sosyo-politik mesajlar ver­mek… Tüm bunlar yapılırken de, ilgili coğrafyada bulunan gerçek şüheda mezarları/kabristanla­rı hiçe saymak, bunları yokoluşa terketmek…

    Bugün örneğin “Çiğiltepe Şehitliği”, Kocatepe’den sonra Büyük Taarruz sahasının en çok ziyaret alan noktası. Geçmiş­te buraya gösterişli bir şehitlik yapılmış; tabii altında bir tek şehit bulunmuyor. Altıgen form­da bir alana yapılmış şehitlikte, mezartaşları her yöne dönük; İslâmî usullere göre batıda olup doğuya dönük olması gereken baştaşları da dört farklı yöne ba­kıyor!

    Ancak “Çiğiltepe Şehitli­ği” olarak adlandırılan bu ya­pının en büyük zararı, sahada­ki gerçek şehitliklere… 26-27 Ağustos’ta 57. Tümen’nin taar­ruz ettiği Çiğiltepe blokundaki direnek merkezine yapılan bu temsilî şehitlik o kadar geniş bir alana yayılmış ki, Kızıltaş Yayla­sı’nda sürülerini yayan köylü­ler geniş bir otlaktan mahrum kalmış. Oysa direneğin kuzey­batısında, muharebeler sırasın­da silah arkadaşlarınca defnedi­len 57. Tümen askerlerinin asıl şehitlikleri uzanıyor! Düştükle­ri yerde vatana eklenen 60’tan fazla Mehmet’in gerçek şehitli­ği, geçen yıl Başkomutan Tarihî Millî Parkı’ndan uzmanlarla bir­likte bulunmuştu. Ne tarihî ne dinî, hiçbir doğruyu temsil et­meyen “temsilî şehitlik” yüzün­den, Çiğiltepe şehitleri hakettik­leri saygıdan mahrum kalıyor.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Şaphane

    Bugün en çok ziyaretçi alan Afyon Kocatepe ve Çiğiltepe Şe­hitliklerinin her ikisi de temsilî. Mezartaşlarında yazan yüzler­ce isim, listelerden rastgele se­çilmiş isimler. Oysa Afyon’da 10’dan fazla noktada sayıları 1.000 yakın gerçek şehit, torun­larıyla buluşmayı bekliyor.

    Büyük Taarruz sahasında, Kocatepe’den sonra ziyaretçi­lere sunulan ikinci önemli nok­tanın Çiğiltepe olması da bir başka paradoks. Zira muharebe­ler sırasında 1. ve 4. Kolordular asıl sonucu, Çiğiltepe’den daha doğuda bulunan, Tınaztepe-Be­lentepe-Kalecik Sivrisi direnek­lerinin temsil ettiği, 20 kilomet­re uzunluğundaki hatta aramış­tır. En şiddetli muharebelerin yaşandığı, cephenin yarıldığı, taarruz planının odağındaki di­renekler bunlardır. Ancak ziya­retçilerin bu direneklere, mev­zilere kendi başlarına ulaşma­ları mümkün değil. Yapılan tüm kilitli parke taş yollar, yönlen­dirme tabelaları, hepsi Çiğilte­pe’dedir. Bunun nedeni 57. Tü­men komutanının trajik öyküsü nedeniyle Çiğiltepe’nin popüler olmasıdır. Oysa muharebe tarihi ziyaretçilere doğru verilecekse, Tınaztepe-Belentepe-Poyralıka­ya-Erkmen mevzileri ziyaretçi­lere öncelikli olarak gösterilme­lidir. Kilitli taş döşenecek yollar seçilirken kişisel tercihler değil, muharebe tarihinin belirledi­ği öncelikler dikkate alınmalı­dır. Çiğiltepe’yi her yönde ulusal karayolu ağına dahil etmek ye­rine, en azından bir güzergah da cephenin yarıldığı Çamlıca Ko­rusu’ndan, Tınaztepe blokunda Gepli mevzilerinden, Belentepe direnek merkezinden geçiril­melidir. Bu noktaların çoğunda gerçek şehit defin sahaları da bulunmaktadır.

    Benzer şekilde, hiç gündeme gelmeyen, sahaya tur getiren ço­ğu rehberin de bilmediği önem­li bir nokta Toklusivrisi’dir. 26 Ağustos sabahı taarruz ettiğimiz Yunan birinci savunma hattının en batı ucundaki bu görkemli direnek, aynı zamanda Yunan­ların yelpaze şeklinde planladı­ğı üç hatlı savunma ağının tüm hatlarının birleştiği, dolayısıyla sadece Büyük Taarruz’da değil, 30 Ağustos gecesi Kaplangı Dağı Muharebesi’nde de şiddetli mu­harebeler görmüş bir yerdir. Yu­nan 1/38 Evzon Alayı’nın en son terkettiği mevziler buradadır. Kaya tahkimat siperlerin hepsi hâlâ son derece iyi durumdadır. Toklusivrisi’nin olmadığı Büyük Taarruz anlatımı asla tam ola­maz. Buna rağmen bu siperle­re giden düzgün bir yol yoktur. Uzaktan dahi olsa bilgilendire­cek, burayı Büyük Taarruz an­latımına dahil edecek hiçbir şey yıllardır yapılmamıştır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Belentepe

    Nasıl ki Büyük Taarruz’da 1. Ordu’nun muharebe idare ye­ri Kocatepe olmuşsa, Şaphane Dağı da Yakup Şevki (Sübaşı) Paşa’nın 2. Ordu muharebe ida­re yeri de çok önemli bir yerdir. Harekat planı uyarınca 2. Or­du’nun kesin sonuçlu muharebe değil, oyalama taarruzu yapmış olması, bu kesimdeki mevzileri, ordugah yerlerini ve şehitlikle­ri daha az önemli yapmaz. Oysa Çavdarlı köyü kuzey sırtların­dan başlayarak Güzelim Da­ğı-Dede Sivrisi-Oyuktepe-Ka­zuçuran direnekleri boyunca kuzeye uzanan 6. Kolordu ile Se­yitgazi-Kırgız Dağı kesimindeki 3. Kolordu cepheleri Büyük Ta­arruz anlatımında hiç yer almaz. Bu nedenle bu cepheye yönelik bir alan koruması ya da ziyaret programı geliştirilmiş değildir!

    Güzelim Dağı’ndaki kaya tahkimat mevziler, Yunan bir­liklerinin barınak/zeminlik ya­pıları, topçu sütreleri, Kazuçu­ran’daki boy siperleri… Bunların hepsi bugün kaderine terkedil­miş durumdadır. Oysa Yunanla­rın asıl taarruz beklediği kesim olduğundan, en kuvvetli şekilde tahkim ettikleri direnekler bu­radadır. Bu denli güçlü tahkim edildiği için de kalıcı olmuş, Bü­yük Taarruz sahasındaki en ko­runmuş, en temsil edici örnek­lere evsahipliği yapmıştır, yap­maktadır.

    Şaphane Dağı’nın duru­mu aslında çarpıcı ve acık­lı bir özettir. Dağın neredeyse yarısı birkaç maden işletmesi tarafından yarılmıştır! Büyük bir ironi oluşturacak şekilde, Yakup Şevki Paşa’nın ordugah yapısının üstüne yapılan baz istasyonları bu katliamın tüm tepeyi yutmasına engel olmuş­tur! İstasyon kulelerinin etra­fında müstahkem hatları, ma­ğara koruganları, rasıt noktala­rını ve eteklere kadar inen boy siperleri görülebilir. Dağdaki madencilik faaliyeti bütün hı­zıyla devam etmektedir ve aynı şekilde baz istasyonlarıyla bir­likte “nefis” bir görüntü oluş­turmaktadır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Çiğiltepe

    Yunan ikinci savunma hat­tının geçtiği İlbulak Dağı’ndaki siperler de benzer bir kaderin kurbanıdır. Mermer madenci­liği Afyon’da diğer her tür faali­yete göre öncelikli olduğundan, dağdaki kaya tahkimat siperlere yaslanan mermer ocağı faaliye­tine devam etmektedir. Burada­ki orijinal siperler de şu sıralar ya yokedilmiş ya da yokedilmek üzeredir.

    Bu kara tablo, bilindiği gibi sadece Büyük Taarruz ve Baş­komutan Meydan Muharebe­si için değil, tüm İstiklal Harbi ve öncesindeki 1. Dünya Savaşı muharebe sahalarında mevcut­tur. Farklı kurumların yetkisin­deki SİT’ler; millî park, tarihî alan başkanlığı gibi korunan alan statülerinin çakışması; ku­rumlararası sinerji oluşturula­maması; zaten kısıtlı olan bütçe olanaklarının etkin ve maalesef genellikle doğru-düzgün işler kullanılamaması, ilgili sahalar­da etkili bir koruma sağlama­dığı gibi yeni yanlışlara yolaç­maktadır.

    Ziyaretçi planlaması yapılır­ken stratejik önem ve kronolo­jik sıra yerine, idare açısından kolaylık ve “halkın talebi” esas alınmaktadır. Oysa bu alanlar aynı zamanda birer eğitim yeri­dir. Yanlış bilinenlerin düzelti­leceği, bilinmeyenlerin öğreni­leceği yerler ve harp tarihinin açıkhava arşivleri olarak bu sa­halarda bilginin en doğru şek­liyle aktarılması en önemli so­rumluluktur.

    Bu nedenle tarihimizin dö­nüm noktaları olan bu muhare­be sahalarında bilimsel araştır­ma, uygulama ve ziyaretçi yö­netiminin ihtisas sahibi bir tek kurum tarafından yürütülmesi ve bu kurumun özerk yapıda ol­ması şarttır.

    Düşmanı yenen şehitler maden/mermer ocağına, ilgisizliğe yenik düştüler!
    Tınaz Tepe
  • Büyük Taarruz büyük komutan

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Tam 100 yıl önce, Anadolu’yu işgal eden Yunan kuvvetleri Mustafa Kemal önderliğindeki Türk askeri tarafından kesin yenilgiye uğratıldı. Kocatepe’den Dumlupınar’a, Kurtuluş Savaşı’nın bu nihai aşamasının detayları, hadiselerin yorumları ve harp sahalarının bugünkü vaziyeti…

    Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlıyacaktı
    (Nâzım Hikmet)

    1.GÜN: 25 AĞUSTOS

    Kocatepe’ye doğru…

    Akşehir’de 28 Temmuz 1922’de yapılan toplantı­da taarruz kararı alınmıştı. 6 Ağustos’ta emir yayımlandı. Ordu komutanları 20 Ağus­tos’ta Akşehir’de tekrar bi­r araya geldi ve taarruz kesin şeklini aldı. Birlikler bu tarih­ten sonra geceleri yavaş yavaş muharebe bölgesine yaklaş­maya başladı. 25 Ağustos öğ­len 12.30’da Batı Cephesi Ko­mutanı İsmet Paşa, cephe ge­nel taarruz emrini yayımladı. Hava karardıktan sonra Baş­komutan Mustafa Kemal Paşa ve komuta heyeti, Şuhut’tan Kocatepe güneybatı yamaçla­rına gelerek çadırlı ordugaha geçtiler. Nurettin Paşa komu­tasındaki 1. Ordu birlikleri, Af­yon güneydoğusundaki Akar­çay ile Ahır Dağları arasında­ki 35-40 km.’lik arazi hattında toplandı. 5. Süvari Kolordu­su ise Sandıklı’dan hareketle Çukurca mevkiinden geçerek Ahır Dağları geçitlerine doğru yola çıktı. 2. Ordu birlikleri de Eskişehir kuzeydoğusundan Akarçay’a, güneye doğru uza­nan yaklaşık 100 km.’lik hattı tutmuştu.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    2.GÜN 26 AĞUSTOS

    Önce top sonra süngü

    Sabaha karşı saat 05.00’te Yunan mevzilerine karşı tüm cephelerde yoğun top­çu ateşi başladı. Saat 05.35’te topçu ateşinin kademeli ola­rak Yunan savunma hattı­nın gerisine kaydırılmasıyla, Türk piyadesi ana hedefleri­ne doğru ilerlemeye başladı ve 06.30’dan itibaren telörgü engellerini aşarak hâkim te­pelere doğru saldırıya geçti. İlk olarak Kalecik Sivrisi ve yanındaki tepeler süngü hü­cumuyla ele geçirildi. Daha sonra Belentepe, Tınazte­pe, Beytepe ve Kırcaaslante­pe (Kılıçarslan) alındı. Yunan kuvvetleri, takviye aldıktan sonra Erkmen Tepe ve Çiğil­tepe’de inatçı bir savunmaya geçti. Günbatımına yakın Tı­naztepe tekrar Yunanların eli­ne geçti. Süvari tümenleri ise 08.30 civarında Yunan cep­hesinin batısındaki Çayhisar bölgesine inmiş ve burada iki kola ayrılarak keşif ve tahrip harekatına başlamıştı. Günün sonunda I. Ordu birlikleri Bü­yük Kalecik’ten Çiğiltepe’ye kadar Yunan mevzilerini ele geçirmişler, ancak cephe he­nüz yarılmamıştı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    3.GÜN 27 AĞUSTOS

    Yunan cephesi yarılıyor

    2. Ordu cephesindeki Türk birlikleri, güçlü Yunan ye­dek kuvvetlerinin büyük bölü­münün güneye, esas muhare­be sahasına inmesini oyalama savaşı vererek engelledi. Mus­tafa Kemal Paşa ve komuta he­yeti, muharebeyi Kocatepe’de sevk ve idare etmeye devam etti. Gün ağarırken 1. Ordu birlikleri tüm cephede yeni­den taarruza başladı. Erkmen Tepeler, Tınaztepe ve öğleden sonra Çiğiltepe (tepeyi zama­nında alamayan 57. Tümen ko­mutanı Albay Reşat 11.30’da intihar etti; tepe saat 14.00’te alındı) ele geçirildi. Bu nok­tadan itibaren Yunan cephe­si yarıldı ve Yunan birlikle­ri Afyon ve Sincan ovasına doğru kaçmaya başladı. Türk birlikleri takibe başladı ve sa­at 17.30’da Afyon şehri alındı. Süvariler ise batıya doğru çe­kilen Yunan birliklerine taar­ruza devam etti.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    4.GÜN 28 AĞUSTOS

    Tüm cephelerde taarruz

    Başkumandanlık ve Ba­tı Cephesi Karargahı Af­yon’a taşındı. Taarruz tüm cephelerde hız kesmeden de­vam etti. Yunan birliklerinin bir bölümü, Dumlupınar isti­kametine doğru çekilerek bu­radaki mevzileri tuttu. Esas taarruzu yapan 1. Ordu bir­likleri, kuzeydeki 2. Ordu’yla irtibat sağladı. Süvari Kolor­dusu dağınık düzende çekilen Yunan birliklerine ve Eğret/ Anıtkaya civarındaki yedek düşman kuvvetlerine taciz sal­dırıları yaptı. Böylelikle düş­manın Kütahya yönüne doğru çekilmesi engellendi. O günkü gelişmelerden sonra Yunan komuta kademesinin muhare­belerin kaderine etki etme im­kanı, gruplara bölünen Yunan birlikleri arasında da irtibat ve uyum kalmadı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    5. GÜN: 29 AĞUSTOS

    Düşman kuşatma altında

    Güneyden 1. Ordu’nun bir kısmı, kuzeyden 2. Ordu ve süvari kolordusu, Trikopis grubunu kuşatma­ya başladı. 1. Ordu birlikleri­nin diğer kısmı ise Dumlu­pınar’daki düşman mevzi­lerine taarruza devam etti. 4 gündür muharebe eden ve yorgun birlikler, Yunan kuv­vetlerine karşı geceyarısına kadar saldırılarını sürdürdü­ler. Dumlupınar güneyindeki stratejik Toklusivrisi tepesi­ni ele geçiren Türk birlikleri, Yunan kuvvetlerinin önemli bölümünün Dumlupınar’da­ki mevzilere çekilmesini önledi. 2. Ordu birlikleri ise Yunan birliklerinin kuzeyi­ne geçerek Altuntaş-Döğer bölgesinde Kütahya yolunu tamamen kapadı ve düşman kuşatma altına aldı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    6. GÜN: 30 AĞUSTOS

    Başkumandan

    Meydan Muharebesi

    Hayır,

    gelecek günler için

    gökten âyet inmedi bize.

    Onu biz, kendimiz

    vaadettik kendimize

    (Nazım Hikmet)

    Afyon’da bulunan Mus­tafa Kemal Paşa, sabah 10.00’da 1. Ordu karargahı­na gelerek, kuşatma altında­ki Yunan kuvvetlerinin imhası emrini verdi. Saat 15.00’e ka­dar süren yağmur ve sis Yunan birliklerinin savunma düze­ni almasını sağlarken, Türk harekatını geciktirdi. General Trikopis’in 5 tümenine karşı, 8 piyade ve 3 süvari tümeni top­lanmıştı. 4-5 km.’lik bir açık­lık hariç, tüm Yunan kuvvet­leri tamamen sarılmıştı. Saat 17.00’de başlayan topçu ateşi sonrası, 18.30’da piyade süngü hücumuna kalktı. Saat 19.30’da düşman mevzilerine girildi ve Adatepe ele geçirildi. 22.30’da son Yunan direnişi de kırıldı ve Kanlıköprü hattına kadar ilerlendi. Yaklaşık 20 bin kişi­lik Yunan birliklerinin yarısı, ölü-yaralı veya esir olarak sa­vaşdışı kaldı. Aralarında Triko­pis’in de bulunduğu 10 bin ci­varında Yunan askeri bırakılan açıklıktan güneye doğru kaçtı (bunların yarısı sonraki günler teslim oldu). Büyük Taarruz’un başlangıcında Yunan kuvvet­lerinin mevcudu 200 binin üzerindeydi. Bunların yaklaşık 70 bini, çoğunlukla yerli sivil Rumlardan oluşuyordu. 100 bin civarında asker ve ve sivi­lin Yunanistan’a kaçtığı tahmin ediliyor. Yunan kuvvetleri 30 bin ölü verdiler. 20 bini ise esir düştü. Türk birlikleri ise Büyük Taarruz’un başından 9 Eylül’e kadar 13 bin civarında asker kaybetti (şehit, yaralı, esir, has­ta, kayıp). Bunların arasında 146 subay, 2.397 er şehit düştü.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    7. GÜN: 31 AĞUSTOS

    ‘Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!’

    Yunanlar, geniş cephe hattındaki derin tahkimatlarına güveniyordu. Mustafa Kemal Paşa ise, doğru ve tek bir noktadan yapılacak baskın tarzında bir taarruzla düşman hatlarının yarılabileceğini tespit etmişti. Süvariler batıdan Yunanlıları sarıp irtibat yollarını kesecek, 2. Ordu da kuzeyden destek kuvvetlerinin gelmesine mani olacaktı. Tarih bu şekilde yazıldı.

    ŞAHİN ALDOĞAN

    Eylül 1921’de biten Sakar­ya Meydan Muharebe­si’nde Yunan kuvvetleri durdurulduktan sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti yaklaşık 1 yıl içinde Anadolu’da tam egemenliğini sağlamış, ül­kenin mevcut bütün kaynak­larını kullanabilecek hâle gel­mişti. Türk Ordusu’nun savaş gücü, Yunan Ordusu’nun savaş gücüne yakın bir noktaya çıka­rılmıştı…

    O dönemde Batı Anadolu sahillerinden Anadolu’nun içle­rine doğru iki önemli stratejik ulaşım yolu vardı. Bunlardan biri kuzeyde Mudanya-Bursa üzerinden Eskişehir’e, diğeri ise İzmir-Uşak üzerinden Af­yon’a ulaşıyordu. Yunan kuv­vetleri iki yolu da elde tutuyor­du. Yunan birlikleri Gemlik’ten başlayarak Bilecik, Eskişehir, Afyon doğusundan güneye dö­nen ve Ahır Dağları-Toklusiv­risi’ne ve oradan Menderes boyunca Nazilli üzerinden Sö­ke’ye doğru 300 kilometrelik bir cephe hattında yayılmışlar­dı. Türk ordusunun yapacağı kesin netice arayan bir taarruz­da, Yunanlılar hem Bursa-Es­kişehir stratejik yolunu hem de İzmir-Uşak-Afyon yolunu korumaya çalışıyorlardı. Yunan Ordusu, İzmir-Afyon stratejik yolunun geldiği cepheyi önem­li görmüş ve en güçlü kademeli tahkimatlarını, topçu mevzi­lerini bu bölgede hazırlamıştı. Birinci ana savunma mevzile­rinin arkasında ikinci, üçüncü, dördüncü savunma mevzile­ri de hazırlanmıştı. Burada bi­rinci savunma hattının Afyon güneyinden batıya dönüp de­vam etmesi Türk birlikleri için büyük bir avantaj sağlıyordu. Şöyle ki bu savunma hattı Af­yon-Uşak demiryoluna yakın­dı ve paralel devam ediyordu. Türk ordusu bu bölgede kesin neticeli bir taarruza karar ve­rirse batı kanadından Yunan ordusunun kuşatılması ola­nakları elde edilecekti. Savun­ma mevzilerinin ulaşım ve geri çekilme yollarından nisbeten uzak geçirilmesi gerekiyordu (Afyon’dan sonra batıya değil de güneye devam etmesi Yunan Ordusu için daha avantajlı ola­caktı).

    Türk başkomutanlığı so­nucun kesin neticeli bir yarma taarruzu ile alınması esasını kabul etmişti. Afyon-Uşak hat­tı (yani İzmir’den iç bölgelere uzanan stratejik öneme sahip yol) birinci derecede önemliy­di. Bu yol ele geçirilip Yunan birlikleri daha kuzeye püskür­tülürse, düşmanı mağlup etme olanağı doğacaktı. Afyon’un güneyinden Akarçay ile Ahır Dağları arasındaki güneye dö­nük Yunan savunma cephesine kesin neticeli bir yarma taarru­zu yapmaya karar verilmesi en uygun harekat tarzı idi. Böyle­likle Ahır Dağları doğusunda­ki boşluktan kuşatma olanak­ları da elde edilecekti. Nitekim 5. Süvari Kolordusu kuşatmayı buradan yapmıştı. Bu kesin ne­ticeli taarruzda ağırlık merkezi oluşturma prensibi de titizlikle uygulanmıştı. Batı cephesi em­rindeki 18 piyade tümeninden 11’i bu 36 kilometrelik cepheye ayrılmış, Afyon’un kuzeydoğu­su, Eskişehir doğrultusunda­ki 100 kilometrelik cepheye de tespit taarruzları (düşmanın asıl muharebe yerine kuvvet kaydırmasını engellemek için yapılan durdurma taarruzları) için 5 piyade tümeni ile bir mü­rettep süvari tümeni ayrılmıştı.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Fahrettin (Altay) Paşa ko­mutasındaki 5. Süvari Kolor­dusu da sol kanatta kuşatmay­la görevlendirilmişti. Baskın tesiri prensibi de gözönünde bulundurulmuş, tüm birlikler intikallerini geceleri yapmış, gizliliğe azami önem verilmişti. Bu arada hazırlıklarını tamam­layan Batı Cephesi Komutan­lığı’na, Başkumandan Mustafa Kemal Paşa son aşamada kri­tik bir müdahalede bulunmuş­tur. Batı Cephesi Komutanı İs­met Paşa’nın, 2. Ordu’nun daha önce, yani 25 Ağustos akşamı taarruza başlaması önerisini, baskın tesirinin ortadan kalka­cağı gerekçesiyle reddetmiştir (Askerî Tarih Belgeleri Dergi­si, Ocak 1994, no: 97, belge no: 2582 Harp Ceridesi, arşiv no: 4/4557 klasör no: 1898 dosya no: 76-136, fihrist: 11, 11-1).

    26 Ağustos 1922 sabah 03.00’te başkomutan, genelkur­may başkanı ve batı cephesi ko­mutanı maiyetleri ile beraber çadırlı ordugahtan 1. Ordu gö­zetleme yeri olan Kocatepe’ye geldi. Topçu 04.30’da ateşe baş­layacaktı. Ancak yoğun sis yü­zünden yarım saat gecikmeyle 05.00’te bütün cephede birden ateşe başlandı. Ağır topçunun ateş tanzimi 05.25’te tamam­landı. Saat 05.35’te 10 dakika süren tahrip ve arkasından im­ha ateşine geçildi. Tahrip ate­şinin başlamasıyla birlikte tüm cephede piyadeler ilerlemeye başladı. 05.30’da Yunan top­çusu da karşı ateş açtı. Yunan atış tanzim ve gözetleme istinat noktaları, cephenin hayli ileri­sinde olmalarından dolayı Türk birliklerinin ilk tahrip ve imha ateşlerinde neredeyse tamamı savaşdışı kalmışlardı. Dolayı­sıyla sonraki saatlerde etkili bir topçu ateşi sürdüremediler. Türk piyadesi hücum kolları, topçunun açmış olduğu gedik­lerden tahkimli Yunan birinci hat mevzilerine girmeye baş­ladı. 5. Kafkas Tümeni (Yarbay Halit) Küçük Kalecik Sivrisi’ni, 11. Tümen (Yarbay Ahmet Der­viş) bunun batısındaki mevzi­leri, 23. Tümen (Yarbay Ömer Halis) Belentepe’yi, 15. Tümen (Yarbay Naci) Tınaztepe’yi, 14. Tümen (Yarbay Ethem Necdet) Kılıçarslan Gediği’ni ele geçir­diler.

    En güçlü tahkimatlardan bi­rinin bulunduğu 1.310 rakımlı Erkmentepe, Çiğiltepe (Çe­kiltepe) ve Toklusivrisi’ndeki Yunan birlikleri mukavemete devam ediyorlardı. Yunanlılar, ihtiyat kolordusundan aldıkları takviyelerle peyderpey karşı ta­arruzlara başladı. Tınaztepe ve Kılıçarslan Gediği’ni geri aldı­lar. 1. Ordu’nun karşı taarruzla­rı sürerken, 5. Süvari Kolordu­su da Ahır Dağları’nın yamaçla­rındaki dar geçitlerden geçerek sabaha doğru Sincanlı Ovası’n­da, Çayhisar batısında toplan­maya başladı. Bir yanda, Yunan demiryolu müfrezelerine saldı­rıp demiryolunu tahrip etmeye çalışırlarken bir yandan da 1. Ordu taarruzunu desteklemek için batıdan Yunan mevzilerine (Çiğiltepe gerisi) saldırdılar.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    Bu sırada 41. Tümen (Albay Alaattin), Seyyid Gazi doğusun­da düşmana taarruz ediyordu. Aynı kolordunun 61. Tümeni (Yarbay Salih) sabah erkenden Kazuçuran tepesini saldırarak almış, güçlü Yunan ihtiyatları bölgeye gelince geri çekilmek zorunda kalmıştı. 2. Ordu’ya bağlı 6. Kolordu’nun tümenleri de Dedesivrisi ve Gazlıgöl mev­zilerine taarruz edip düşman kuvvetlerini yerinde tutuyor­lardı. İlk gün Çiğiltepe, Erkmen­tepe ve Tınaztepe’nin büyük bir kısmı düşman elinde kaldı. 27 Ağustos sabahı erkenden başlayan taarruzların sonun­da Erkmentepe ve Tınaztepe öğle sularında ele geçirildi. Sa­at 14.00 civarında da Çiğiltepe zaptedildi. Bu tepeyi zaptet­mekle görevli 57. Tümen komu­tanı (Albay Reşat), tepeyi söz verdiği zamanda ele geçireme­miş olmanın veriği üzüntü ile tepe alınmadan kısa süre önce intihar etti.

    Öğleden sonra cephe artık yarılmış, bütün mevziler de ele geçirilmişti. 8. Piyade Tü­meni (Albay Kâzım) 17.30’da Afyon’a girdi. Bu sırada 5. Sü­vari Kolordusu da batıya çeki­len düşman kuvvetlerini atlı hücumlarla ve ateşle durdur­maya çalışıyordu. 61. Tümen, Kazuçuran tepesini ele geçir­di ve batıya doğru ilerlemeye başlandı.

    Mürettep Süvari Tümeni (Albay Hacı Arif ) Döğer isti­kametinde Afyon-Kütahya-Es­kişehir yolunu kesmek üzere muharebe ederek ilerliyordu. 1. Ordu karşısındaki Yunan birlikleri saat 15.00’ten itiba­ren batı-kuzeybatı istikame­tinde çekilmeye başladılar.

    Yunan 1. ve 2. kolorduları Resulbaba-Küçükköy Dum­lupınar güzergahından ge­çen üçüncü savunma hattın­da toplanmaya çalışıyorlar­dı. Batı Cephesi Komutanlığı, Başkomutanlık’la uyum içinde gelişen duruma uygun yeni emirler verdi. 2. Ordu çekilen Yunan kuvvetlerini kuzeyden kavrayarak Kütahya’ya çekil­melerine engel olacaktı. 1. Or­du da düşmanı batıdan kav­rayarak İzmir istikametinde çekilmesine engel olacaktı. Sü­vari kolordusu düşmanın yan ve gerilerinde taarruza devam edecekti. 28 Ağustos’ta müret­tep süvari tümeni Döğer’i ele geçirdi ve Altıntaş yönünde ilerlemeye başladı. 1. Ordu’nun 2. Kolordusu da 12. Yunan Tü­meni’ne taarruz ederek kuzeye attı. 1. Kolordu’ya bağlı iki tü­men de Balmahmut civarında yakaladığı iki Yunan tümenini taarruzla dağıtıp ağırlıklarını terkettirip geriye attı.

    1. Kolordu, Dumlupınar yö­nünü kapamak üzere batıya döndü. 5. Süvari Kolordusu da çekilen düşman tümenlerine pervasızca saldırılar yaparak zayiat verdirmeye devam edi­yordu. Yunanlıların 1. ve 7. Tü­menleri hırpalanmış bir hâlde süratle kaçarak Dumlupınar güneyinde mevzilenmeye baş­ladılar.

    Toklusivrisi’ndeki mukave­met ise hâlâ devam ediyordu. 1. Kolordu’nun iki tümeni ve 6. Bağımsız Tümen’in müşterek taarruzu ile Toklusivrisi de ele geçirildi. Buradaki 2. Yunan Tümeni de güneydeki Dumlu­pınar mevzilerine güçlükle çe­kilebilmişti.

    Büyük Taarruz büyük komutan
    Büyük Taarruz sırasında Yunanların bırakmak zorunda kaldıkları malzeme ve mühimmat.

    30 Ağustos 1922 sabahı başkomutan ve Batı Cephesi Komutanı Çalköyü’nde Zafer­tepe’deki 1. Ordu komutanının yanına geldiler. Beş Yunan tü­meni (4, 5, 9, 12 ve 13. tümen­ler) ve 1. ve 2. Yunan kolordu karargahları kuşatma torba­sı içine alınmışlardı. Kuşatı­lan tümenlere, 6. Kolordu’nun 16. tümeni Çalköy batısın­dan; 61. Tümen Çalköy’deki 16. Tümen’in sağından; 4. Ko­lordu’nun 11. Tümen’i Çalköy güneyinden; 5. Tümen ise 11. Tümen’in sol kanadından; 23. Tümen Aslıhanlar kuzeyinden; 3. Tümen de 23. Tümen’in sol kanadından taarruza başladı. Süvari Kolordusu da kuzeyba­tıdan kuşatılan Yunan tümen­lerinin çekilme yollarını kapa­mıştı.

    Öğleden sonra düşman, Adatepeler mıntıkasında her taraftan kuşatılmış bir hâl­de kesin neticeli bir muhare­be vermek zorunda bırakıldı. Kaçmaya çok uğraştı. Muhare­be güneş batana kadar sürdü. Yunan tümenleri, savaş mey­danında birçok ölü, yaralı, esir, top, otomobil, her türlü silah ve ağırlıklarını bırakıp imha edil­miş oldu. Trikopis ve diğer üst rütbeli Yunan subayları da Mu­rat Dağı yönünde Kızıltaş De­resi yönünden çekilmişlerse de 2 Eylül 1922’de esir edildiler. Takip sonucu 1 Eylül 1922’de Uşak, 9 Eylül 1922’de İzmir, 10 Eylül’de Bursa ve 16 Eylül’de de Bandırma kurtarıldı. Böylelikle bütün Anado­lu düşmandan temizlenmişti. Taarruz ve takip hareketlerin­de Türk kuvvetleri, başta Baş­komutan Mustafa Kemal Paşa olmak üzere her sınıftan subay ve erlerin kahramanlıkları, fe­dakârlıkları, feragatleri ve da­yanma güçleriyle yakın tarihi­mizin rotasını değiştirdiler.

    TÜRK TARAFI NEDEN VE NASIL KAZANDI?

    1. Birlikler düzenli, moral ve eğitimleri yüksekti. Askerî güç, Yunanlılarla aşağı yukarı aynı seviyeye getirilmişti.

    2. Harekat çok iyi planlandı. Mustafa Kemal, kuvvet­lerinin büyük kısmını kesin netice alınacak yerde yo­ğunlaştırarak yaptığı baskın tarzında yarma taarruzu ile Yunan kuvvetlerini dağıttı.

    3. Süvarilerin batıdan yaptığı sarma harekatı, Yunan­lıları paniğe sevketti.

    4. 2. Ordu’nun doğudan gerçekleştirdiği tespit taarruzu Yunan kuvvetlerinin asıl muharebe alanını desteklemesini önledi.

    5. Türk ordusunun takip hızı, Yunan kuvvetlerinin geri çekilme hızından fazlaydı.

    6. Başkomutan baştan itibaren sıcak muharebe hattında bulundu, doğrudan emirler verdi ve harekatı bizzat yönetti.

    YUNAN TARAFI NEDEN VE NASIL KAYBETTİ?

    1. Birlikler yorgun, moraller düşüktü. Komuta kade­mesi birlik içinde değildi.

    2. Yunan ordusu işgal planı yapmıştı ama meydan mu­harebesi ile sonuçlanacak bir savunma planı yoktu.

    3. Yunanlar kuzeyden güneye toplam 136 km’lik tüm cephe hattını savunmak istiyordu. Halbuki “her yeri korumak isteyen hiçbir yeri koruyamaz”dı.

    4. Başkomutan, muharebeleri İzmir’den sevk ve ida­reye çalışıyordu. Cephede olan bitene vâkıf değildi, yerinde kararlar veremedi, emirleri gecikti veya uygulanması mümkün olmayan emirler verdi.

    Büyük Taarruz büyük komutan

    BEYLERBEYİ – KURTULUŞA KÜREK ÇEKENLER

    Büyük Taarruz İstanbul’da başladı

    Kurtuluş Savaşı’nın en az bilinen cephesi İstanbul. Boğaz’da ve Karadeniz’de canları pahasına görev yapan kahramanlar, 26 Ağustos 1922’de başlayan nihai taarruz için gereken silah ve mühimmatı Anadolu’ya ulaştırmışlardı. İşgal altındaki İstanbul’un yüksek gerilim hattı ise Beylerbeyi’nden geçiyordu. Kolağası Selahattin Bey’den Kurtuluş Savaşı’nda direniş örgütlerine ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan zincir içerisinde görev yapan fedakar insanların hikayesini, Derya Tulga dergimizin 31. sayısında (Ağustos 2011) kaleme almıştı.

  • ‘Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu’

    ‘Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu’

    Mustafa Kemal açı­sından 1924 yazı gayet sıkıntılı bir dönem olmuştur. Mart-Nisan aylarında Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun hazırlanması sı­rasında, Gazi’nin istediği bazı maddeler TBMM’nde üçte iki çoğunluk desteğini sağlaya­madıkları için yeni Anayasa’ya girmemişti. Bu vesileyle, daha önce cumhuriyetin ilanını eleştiren, hi­lafetin kaldırılmasından da pek memnun olmayan milletvekillerinden bazılarının Halk Fırkası’ndan istifa edip yeni bir par­ti kuracaklarına ilişkin dedikodular ya­yılmıştı. Nitekim Kasım ayında TBMM açıldıktan kısa bir süre sonra Terakkiper­ver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.

    Ülkede köklü bir devrim gerçekleştir­meye hazırlanan Gazi, sözkonusu partiyi kurmaya hazırlananların Millî Mücadele döneminde kendisiyle birlikte çalışmış, herkesçe tanınan ve birer kahraman ola­rak benimsenmiş, önemli kimseler olma­sından da tedirgindi.

    Cumhuriyetin temeli, burada tarsîn oldu
    Vatan gazetesinin 31 Ağustos 1924 tarihli nüshasında Mustafa Kemal ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Bey’in konuşmaları-fotoğrafları.

    Bu nazik durumdan mümkün oldu­ğunca az zararla kurtulmak isteyen Mus­tafa Kemal, Eylül ayı ortalarında uzun bir Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisine çıktı. Halk Fırkası’nın devrimci politikasının doğru olduğunu, o dönemde başka bir politika izlemenin sözkonusu olamayacağını, bu nedenle başka bir par­tinin kurulmasını istemediğini, kendisi­nin de çokpartili bir ortamda tarafsız bir cumhurbaşkanı olarak davranmasının mümkün olmadığını açık açık söylemiş ve Halk Partisi’nden kopmaları belli öl­çüde engelleyebilmiştir.

    Paşa’nın bu geziye çıkmasından iki hafta önce, Dumlupınar zaferinin ikinci yıldönümünde yaptığı konuşma, Anado­lu gezisi sırasında birçok kentte söyleye­ceklerinin bir habercisiydi.

    Hem Başkumandan Mu­harebesi’nin ikinci yıldönümü hem de Dumlupınar’da yapı­lan “Meçhul şehit” anıtının temelinin atılması vesilesiy­le 30 Ağustos 1924’te yapılan törende önce Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa uzun bir konuşma yapmış ve Büyük Taarruz’u özetlemiş­tir. Daha sonra söz alan Gazi Mustafa Kemal de konuşmasına askerî harekâtı anlatarak başlamış, savaş alanındaki ge­lişmeleri bir dizi kişisel anısı eşliğinde aktarmıştır. Ancak Paşa, konuşmasının ikinci yarısında sözü Türkiye’de yaşan­makta olan devrime getirmiştir. Saltanat ve hilâfet kurumlarının topluma verdiği zararlar ve ulusal egemenlik kavramının önem ve yararları üzerinde duran Paşa, konuşmasının ikinci yarısına şu sözlerle başlamıştı:

    “Efendiler; Afyonkarahisar-Dumlu­pınar meydan muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos muharebe­si Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder… Hiç şüphe etme­melidir ki, yeni Türk Devleti’nin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada tar­sîn oldu (sağlamlaştırıldı)”.

    Burada, açıkça görüldüğü gibi, as­kerî bir olay siyasî tarihe özgü bir geliş­me biçiminde yorumlanmıştır. Tabii bu anlatımı Mustafa Kemal Paşa’nın kendi kişisel tarihinin ne kadar bilincinde ol­duğunun, savaşı kazanmış olmasa daha sonra gerçekleştirdiklerini de yapamaya­cağının farkında olduğunun dışavurumu biçiminde de okuyabiliriz. Nitekim Paşa, yukarıda da değindiğimiz, tarihte pek az kişiye nasip olan o toplumsal meşrulu­ğu askerî başarısı sayesinde sağladığının pekâlâ bilincindeydi. Ancak, Paşa’nın bu sözlerin­de Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasın­da ortaya çıkan, ama giderek da­ha da siya­sileşeceği için inan­dırıcılığını yitirecek olan bir ta­rih söylemi de saklıdır.

    Mustafa Kemal Paşa, zaferle cumhu­riyet devrimini bir bütün olarak ele al­makla köktenci bir modernleşme tarihi yazıyor; ama aynı zamanda da dinleyi­cilerine zaferi kutlamakla sultanlardan, halifelerden vazgeçerek o günkü iktidarı benimsemenin aynı şey olduğu mesajı­nı veriyordu. Paşa’nın bu yaklaşımı 1923 sonbaharında, Halk Fırkası’nın Anado­lu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemi­yeti’nin bütün il örgütlerini bünyesine almasıyla, yani Millî Mücadele’nin yal­nızca Halk Fırkası’na katılanlara male­dilmesiyle; başka bir biçimde söyleyecek olursak, Birinci TBMM dönemindeki muhalefetin Millî Mücadele tarihinden dışlanmasıyla başlamıştı. Şimdi ise Halk Fırkası’nda bir kırılma yaşanıyordu ve bir muhalefet partisi kurulmak üzerey­di. Dolayısıyla, iktidarın doğasıyla Millî Mücadele’yi özdeşleştiren bu yaklaşımın giderek yeni partiyi de dışlaması gereke­cekti. Nitekim Gazi, adı artık Cumhuri­yet Halk Fırkası (CHF) olan iktidar par­tisinin 1927’deki ilk kongresini “ikinci kongre” olarak adlandıracak, yani Sivas Kongresi’nin ilk kongre olduğunu söyle­yerek CHF’nın 1919’da kurulduğunu söy­leyecekti.

  • Hak, hukuk, adalet gak, guguk, siyaset

    Geçen ay önce Gezi Davası’nda, ardından CHP’li Canan Kaftancıoğlu hakkında çıkan kararlar, yargının siyasallaşması tartışmasını yeniden gündeme getirdi. Ancak tarih, yargının özünde hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmadığını gösteren birçok örnek barındırıyor. Sokrates’ten Jeanne d’Arc’a, Mithat Paşa’dan Dreyfus’a, Yassıada’dan Deniz Gezmiş’lere sembol davalar ve birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmalar…

    Platon’un Devlet’te yap­tığı “hukuk” tanımının üzerinden neredeyse 2400 yıl geçti: “Her hükümet, yasaları kendi işine geldiği gi­bi kurar. Demokratlar demok­ratlığa, Tyrannis Tyrannis’e uygun yasalar kurar. Kendi işlerine gelenlerden ayrılanı da yasalara karşı geldi diye ce­zalandırırlar”… Siyasetle ada­letin bir ileri iki geri dansı, o günden bu yana pek az değişti.

    Tarafsızlığına istinaden göz­leri bağlı, bir elinde caydırıcılığı simgeleyen kılıcı, bir elinde den­geli bir adaleti temsil eden tera­zisiyle, hukukun evrensel ilkele­rini vücudunda toplayan Tanrı­ça Themis bir hayalden ibaretti. Zira “hukuk devleti” modelinin siyasi olanla hukuki olan arasına çektiği sınır, hemen her zaman ihlallerle mürekkep olmuştu. Ele aldığı maddi gerçekliği, toplu­mun algılarından yalıtarak, “Ey­lem gerçekleşti mi?”, “Bunu is­pata yetecek kanıt var mı?” gibi teknik sorular üzerinden incele­mesi gereken hukukçu; tarih bo­yunca, özellikle de kamuoyunun gözü önünde cereyan eden dava­larda, siyasal olanın etkisinden nadiren kurtulabilmişti. “Kamu­oyu vicdanı”nı ya da “devletin üstün çıkarı”nı gözetme baskısı­nı hep üzerinde hissetmişti.

    Sorun şu ki, toplumsal algılar zaman içinde dönüştü; iktida­rı elinde tutanlar değişti; siyasi angajmanların kimisi tarihe ka­rıştı. Bir zamanlar “gerçek” olan da böylece yer değiştirdi; tarihin mahkemesinden geçerek “ger­çek dışı”, “hukuk dışı” oldu. Bir zamanların “vatan hainleri”, “din düşmanları”, “teroristleri”nin sonradan aziz ya da kahraman ilan edildiği bile görüldü. Bugün kimse Sokrates’ten, Jeanne d’Ar­c’tan veya Mithat Paşa’dan bah­sederken haklarında verilen hü­kümlerin adil olduğunu söylemi­yor. 3. Reich’ın, faşist İtalya’nın, Vichy hükümetinin hâkimleri hukuksuz devletlerin hukukçu­ları olarak 1945 sonrası yargılan­dılar. Moskova Mahkemeleri’nin ve Franco’nun “adli bekçileri”, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları arkalarında temizlenmesi mümkün olma­yan siciller bıraktılar. Cumhur­başkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Minareler süngümüz/ kubbeler miğfer” diye başlayan şiiri oku­duğu için hapisle cezalandırıl­dığı günlerden güçlenerek çıktı. Şimdilerde devam eden kimi da­vaların tarafları acaba yarın na­sıl görülecek?

     CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na 2013’te yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle 5 ayrı suçtan verilen hapis cezasının 4 yıl 11 ay 20 günlük bölümü geçen ay onandı (altta). HDP’nin eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ise 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu (altta).

    Bir zamandır ceza hukuku­nun iki yüzüne şahitlik ediyoruz. Bir tarafta yurttaş ceza hukuku, diğer tarafta düşman ceza hu­kuku… Kavramın mucidi Alman hukuk felsefecisi Günter Jakobs, 70’lerde tüm dünyada “terör olayları”nın etkisiyle ayyuka çı­kan güvenlik kaygısına dayana­rak, hakları olan “yurttaş”ın na­sıl bertaraf edilmesi gereken bir “düşman”a dönüştüğünü vur­guluyordu. “Düşman”, anayasal düzenle uzlaşmaz bir tavır sergi­lediği için “yurttaş” olma vasfını yitiriyor; yalnız geçmiş eylem­lerinin kefaretini ödemek için değil aynı zamanda müstakbel eylemlerini engellemek için de hapsediliyordu. Bu bir ceza değil, tedbirdi! “Sanık” bile olamaya­cak düzeyde hakları kısıtlanmış politik öznelerin yargılamaları, zaten baştan verilmiş bir hükme sonradan kılıf uyduran bir kur­guya dönüşüyordu.

    Artık yasaları koyduğu gibi “olağanüstü hâl”e de karar veren egemen, bir yandan karar alma yetkisini hukuk üzerinden meş­ru kılarken bir yandan da olağa­nüstü hâl tanımı ile onu askıya alabiliyor. Sonuçta mahkeme salonu, istisnanın kural hâline geldiği, adaletten çok körü körü­ne “öç alma”ya dayanan bir siya­si düellonun sahnesi oluyor. Bu düellonun son zamanlarda Tür­kiye’de tartışılan halkası; Gezi’de “Bize dayatılan hayatı istemiyo­ruz” diyen milyonlarca insanın iktidar üzerinde yarattığı trav­manın “günah keçisi” ilan edilen Osman Kavala ile Gezi Dava­sı’nda hapsedilen Can Atalay, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Mücella Yapı­cı ve Tayfun Kahraman. Ayrıca AK Parti’nin iktidar çoğunluğu­nu kaybettiği ilk seçim olan 2015 Haziran’da büyük rol oynayan HDP ve Selahattin Demirtaş. Son olarak da 2019’daki İstan­bul belediye seçimlerinin iki ana unsurundan biri olarak görülen CHP’li Canan Kaftancıoğlu.

    Gezi Davası’nın günah keçileri

    Yaklaşık 3 yıldır devam eden Gezi Parkı davasında 25 Nisan’da Osman Kavala, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı (üstte). Davanın diğer sanıklarından Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi’nin ise 18’er yıl hapis cezasına çarptırılmalarına ve tutuklanmalarına karar verildi (en üstte).

    Yıldırım Türker Yeniden TV’de Kavala kararıyla ilgili şöy­le diyor: “Ürkütücü bütün sıfat­ların yüklenebildiği bu adam; bu ‘kızıl milyoner’, bu ‘kirli Batı’nın casusu’, bu ‘darbe kışkırtıcısı’nın gerçekte kim olduğu hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir linç güruhu onun ağırlaştırılmış mü­ebbet cezasını coşkuyla karşıla­dı. (…) Binbir rezillikle artık her­kesin bildiği seyirde devam eden ‘hukuk süreci’, hükmü yarım ya­malak ilan ederek sırra kadem basan hâkimleriyle hayatımız­dan geleceğe dair bütün beklen­tileri silivermişti. Hüküm, Os­man’ın hayatını sonlandırmakla kalmıyor, topluma çok önemli bir ‘andıç’ da sunuyordu”.

    William Godwin’den alıntıy­la “İnsanlık çıkarının yansız göz­lemcisi olmayı ve kendi tercihle­rimizi gözardı etmeyi gerektiren adalet”in peşinde, bu ay, sembol siyasi davaları, birer aydınlanma belgesi hâline gelen savunmaları ve eninde sonunda tarihin verdi­ği-vereceği mahkumiyet kararla­rını ele alıyoruz.

    ATİNA / MÖ 399 SOKRATES

    Ve savunma, ithamın önüne geçer

    Ölümden kurtulabilecekken, sürgüne gitme fırsatını geri çevirdi; baldıran zehrini tercih etti.

    Balık için su ne ise, savunma için özgürlük odur” diyen Sokrates, yargılanan bir kişinin savunmasının, yargılamayı yapan kurumun itham­larının önüne geçtiği ilk örnekti. Bu yüzden ona “Savunmanın Babası” denmişti. Başta Platon’un gençlik ürünü Sokrates’in Savunması olmak üzere 2.400 yıllık bu davanın kayıt­ları, yalnızca bir bilgenin kendine özgü duruşunu, akıl yürütme biçi­mini göstermekle kalmıyor, çağın adalet anlayışının içine düştüğü çıkmazlara da işaret ediyordu.

    Atina’nın ünlü filozofu, kul­landığı diyalektik metotla, sorular sorarak insanları edinilmiş bilgilerini sorgulamaya yöneltiyordu. İnsanın nesnel düşünceye ancak kendi aklıyla ulaşabileceğini savunuyor­du. Gelenekleri sarsmak, sitenin Tanrılarından farklı Tanrıları yücelt­mek ve gençliği yoldan çıkarmak suçlamalarıyla “özel mahkeme”de yargılandığı sırada yaptığı savun­ma; karaçalmanın ve dayanaksız suçlamaların mahkeme kararını biçimlendirişini gözler önüne sermişti. Sokrates pekala ölüm­den kurtulabilecekken, onurunu korumayı yaşamsal ilkelerin başına yerleştirdiğini söylemiş; sürgüne gitme fırsatını geri çevirerek bal­dıran zehrini tercih etmişti. Ölümü Eski Yunan uygarlığının çöküşünün başlangıç noktasındaydı; toplum mahkemeden gereken sonucu çıkaramamıştı.

    Apuleius Altın Eşek’te mahke­meyi tarihe şu sözlerle kazıyacaktı: “Ey ilkel yaratıklar, hatta mahkeme sürüleri, hatta togalı akbabalar! Günümüzde bütün hâkimlerin yar­gılarını para için satmasına neden şaşırdınız? (…) Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delp­hoi Tanrısı’nın bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hizipçiliğin dalavereleri ve kıskançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye? Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir rezaletin damgası da vurulmuş oldu”.

    Jacques-Louis David, “Sokrates’in Ölümü” adlı tabloda (1787) kaçmak yerine ölümü seçen Sokrates’i dimdik, öğretmeye devam ederken resmetmiş.

    BAĞDAT / 922 HALLÂC-I MANSUR

    Bedeni parçalandı, ismi tarihe kazındı

    Kâbe’yi yoketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi. Savrulan küllerinden yeniden doğdu.

    İsa Peygamber’in çarmıha gerilişi; ardından Savonarola ve Giordano Bruno’nunkiler gibi yargılanma öyküleri Batı dünyasında en ufak ayrıntısına kadar büyüteç altına alınmıştır. İslâm dünyasın­da ise Şeyh Bedreddin, Nesimî, Nadajlı Sarı Abdurrahman gibi va­kalar, geniş ölçekte sis altındadır. Bunun bir istisnası, aradan geçen 1.100 yıla karşın sapkınlık ya da dinsizlik bağlamında İslâm uygar­lık tarihinin tanık olduğu en sarsıcı olaylardan Mansûr El-Hallâc’ın başına gelenlerdir.

    Hallâc-ı Mansûr’un Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh’ın emriyle infazı (Bağdat, 26 Mart 922).

    9. ve 10. yüzyıllarda yaşa­mış İranlı mistik ve şair, Sufizm öğretisinden etkilenmişti. “Ben Gerçek’im” deyişiyle tanınan Hallâc-ı Mansur, başarılı bir hatip olarak çevresine birçok taraf­tar toplamış; Abbasi saltanatı içindeki iktidar mücadelelerine dahil olmuştu. Yaptığı açıklama­lar hem halktan hem de toplumun elitlerinden tepki görüyordu. Bir yandan Tanrı’ya olan aşkını ilan ediyor, diğer yandan da mevcut sistemi eleştiriyordu. Sünni re­formcuların güneyde yol açtıkları problemlerden haberdar olan Bağdatlı elitler harekete geçti ve Hallac 9 Mart 922 günü, aylar boyu süren çetrefil bir yargılama sürecinin sonunda, Kâbe’yi yo­ketmeyi planladığı suçlamasıyla ölüme mahkum edildi.

    Kimine göre zındık, kimine göre mülhid olan El-Hallâc’ın hem kimliği hem de düşüncesi ve inanış biçimi, 4. yüzyıldan baş­layarak yasaklanmış, unutulsun istenmişti. Gelgelelim, Bağdat’ta çarmıha gerilen, gövdesi ağır ağır parçalanan, kafası kesilen (ve önce Bağdat’ta, sonra Horasan elinde sergilenen), gövdesi üzeri­ne neft dökülerek yakılan, külleri savrulan sufinin hikayesi tarihten silinemedi. Barındırdığı yaşamsal tehlikelere karşın, Arap dünyasın­da olduğu kadar, Acem dünyasın­da ve Türk coğrafyalarında da etki alanı, muhalifler ve mazlumlar katında kalıcı oldu.

    FRANSA / 1431 JEANNE D’ARC

    Erkek kıyafetleri giydi, savaşa katıldı ve en tehlikelisi, ülkeyi kimin yöneteceğine karar verdi.

    İngiltere Kralı 8. Henry’nin kurtulmak için cadılıkla suçladığı karısı Anne Boleyn; 1634’te Fransa’da Kardinal Richelieu’ye karşı çıktığı için şeytanla işbirliği yapmakla suçlanıp idam edilen Urbain Grandier ve daha birçokları… Siyasi nedenlerle “cadılıkla” suçlanarak ortadan kaldırılan pek çok örnek var tarihte. Ancak hiçbiri Fransa’yı işgal eden İngilizlere karşı savaşın kahramanı hâline gelen Jeanne d’Arc’ın 19 yaşında yakılması kadar meşhur değil.

    Onu meşhur eden olaylar, epi topu 2.5 yıl içinde cereyan etmişti: 1429’da Fransa’nın büyük bölümünü, kendini Fransa Kralı ilan eden İngiltere Kralı’na kaptırmış olan Fransız prensi Charles’ın sarayına gelişi; Jeanne’ın ona gerçek Fransa kralı olduğunu söyleyişi; zırh giyerek ya­nında az sayıda savaşçıyla İngiliz kuşatması al­tındaki Orléans kentini kurtarışı; sonra Charles’ı büyük bir törenle Fransa tacını takmaya ikna edişi; 1430’da Bourgogne Dükü’ne esir düşerek İngilizlere satılması; ertesi yıl Paris Üniversite­si’ndeki din adamlarının gayretiyle çıkarıldığı mahkemede duyduğu seslerin Tanrı’dan değil şeytandan geldiğine karar verilmesi ve yakılarak idam edilişi…

    Yargılamayı ilk aşamasından beri İngiltere Kralı’nın danışmanlarından, ilahiyatçı ve kilise hukuku doktoru Caughon yönlendirmek­teydi; yöneltilen suçlamaları kilise ile birlikte hazırlamışlardı. Bu suçlamalar 76 maddeden oluşsa da Jeanne ile ilgili esas sorunun “erkeğe özgü” eylemleri olduğunu anlıyoruz. Jeanne d’Arc erkek kıyafetleri giyiyor, savaşa katılıyor ve en tehlikelisi ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebiliyordu. 24 Mayıs 1431 günü sözlerini geri aldığını ve pişman olduğunu belirten metni imzalasa da, ömür boyu hapis cezasını yeniden ölüme çeviren de cezaevinde kendisini görme­ye gelen engizisyon yargıçlarını erkek kıyafet­leriyle karşılaması olmuştu. Mahkemede, erkek kıyafeti giymesinin Tesniye’ye göre “Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç” olduğu söylenmişti.

    30 Mayıs 1431’de eski bir pazar yeri olan Vieux-Marché meydanında, yüzlerce kişinin gözleri önünde yakılarak öldürüldü. Tutuk­luyken onu kurtarmak için hiçbir girişimde bulunmayan Kral 7. Charles, cezanın infazından yaklaşık 20 yıl sonra Engizisyon Mahkeme­si’nden kararın tekrar gözden geçirilmesini istedi. 1456’da Papa’nın emri üzerine toplanan mahkeme Jeanne’ı gıyabında yeniden yargıladı ve suçsuzluğuna hükmetti. Jeanne d’Arc 16 Mayıs 1920’de Papa 15. Benedictus tarafından azize ilan edildi.

    Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.

    ROMA / 1633 GALİLEO GALILEI

    Biat etti ama, ‘yine de dünya dönüyor’ dedi

    Ünlü astronom diri diri yakılmaktan kurtuldu; ama “halk anlayabilir” gerekçesiyle kitapları yakıldı.

    Ortaçağ’dan Rönesans dönemine uzanan çizgide, Batı uygarlığının gelişim çizgisine mührünü vurmuş davalardan biri de Galileo Galilei’nin (1564-1642) yargılanışıydı. İtalyan fizikçi ve astronom, Dünya’nın Güneş çev­resinde döndüğü iddiasının Tev­rat’ta yer alan “Yeşu’nun Güneş’e hareketsiz durma emri” yolundaki beyanlarına ters düşmesinden dolayı 1633’te “din dogmalarına karşı geldiği” gerekçesiyle, Papa­lık tarafından özel olarak kurulan Roma Engizisyon Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı. 69 yaşındaki Galilei, sadece 20 gün süren o mahkemede diri diri yakılmaktan kurtulmak için diz çökerek “biat” etmek zorunda bırakılmıştı. Dizleri üzerinden doğrulurken, ayağını sessizce yere vurmuş ve “Eppur, si muove!” (Ama yine de dönüyor) demişti. Biat ettiği için diri diri yakılmaktan kurtulmuştu belki ama müebbet hapse mahkum edilmişti. Cezası sonradan kendi evinde göz hapsi­ne çevrildi. Büyük Dünya Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı yapıtı ise yasaklandı ve yakıldı.

    Din-bilim çatışmasının en klasik örneklerden biri olan Galileo Davası’nda ilginç bir nokta vardı. Galileo’nun bilimsel açıdan Kopernik döneminden kalan, bilime yeni ve çarpıcı bir unsur getirmeyen Diyalog adlı kitabının kiliseyi rahatsız eden yanı, üslubu ve İtalyanca yazılmış olmasıydı. Kitapta söylenenleri ve kimden bahsedildiğini herkes anlayabilir; küçük düşürücü taşlamalar tüm İtalyanlar tarafından okununca, kilisenin ciddiyet ve vakarına halel gelebilirdi. Kutsal makamın kitabı incelemek için atadığı üç ilahiyatçı bilirkişi “O İtalyanca yazıyor; yanlışların kolaylıkla kök saldığı sıradan halkı iğfal etmek için” demişlerdi.

    1633’te Roma’daki Engizisyon Mahkemesi’ndeki dava sırasında İncil’i iten Galileo.

    İSTANBUL / 1884 MİTHAT PAŞA

    ‘Yazık; devlete ve millete yazık’

    Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu; idam cezası sürgüne çevrildi; Abdülhamid tarafından Taim’de boğduruldu.

    1822-1884 arasında yaşayan Mithat Paşa, tarihimizin en trajik şahsiyetlerinden. Edirne’den Bağdat’a valilik görevleriyle başarılı bir devlet adamı portresi çizen, Ziraat Bankası’nın kuruluşuna öncülük eden Mithat Paşa’nın adını tarihe kazıyan, sonradan kurbanı olduğu ilk anayasamız Kanun-ı Esâsî olmuştu.

    Kanun-ı Esasî’nin ilk taslağı Mithat Paşa tarafından hazırlanmış ve yine onun çabaları sonucunda 2. Abdülhamid tarafından 23 Aralık 1876’da “Vezir-i Meâlî-semirim Mithat Paşa (Yüce Nitelikli Vezirim Mithat Paşa)” diye başlayan bir Hatt-ı Hümayun ile ısdar edilmişti.

    Kanun-ı Esasi, öngördüğü haklar bakımından aslında çağdaşı pek çok anayasanın hiç de gerisinde değildi. Bununla birlikte, aynı Ana­yasa’nın bir maddesi, tüm bu hakla­rın kullanılmasını olanaksız kılmıştı. 113. maddeye göre padişah, hükü­metin emniyetini suiistimal ettikleri bir polis soruşturması sonucu (!) tespit edilenleri sürgüne yollama yetkisine sahipti. Mithat Paşa, anayasanın bu maddesini Sultan 2. Abdülhamid’in ısrarları üzerine ve daralan vaktin bir sonucu olarak kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu madde, ne hazin ki ilk olarak kendi­sine karşı kullanılacaktı.

    Temmuz 1910 tarihli Resimli Kitab dergisinde Mithat Paşa, hususi katibiyle birlikte…

    Anayasanın öngördüğü kukla sadrazamlık rolünü reddeden, ger­çek bir Meşrutiyet başbakanı gibi davranan Mithat Paşa, Abdülaziz’in ölümünden sorumlu tutuldu. Padi­şah Abdülhamid, kendi oturduğu Yıldız Sarayı’nda özel bir mahkeme oluşturmuştu. Paşa kendisi hak­kındaki suçlamaları çürütmesine rağmen saraya bağlı yargıçlar, onu ölüm cezasına çarptırmış; cezası Padişah tarafından sürgüne çevril­mişti. Mithat Paşa 5 Şubat 1877’de önce Cidde’ye, ardından Taif’teki sürgününe doğru yola çıkarken “Yazık, devlete ve millete yazık! İnna lillah ve inna ileyhi raciun” de­miş; “Konstitüsyon (Anayasa) bitti, bu millet terakki edemeyecek” diye feryat etmişti.

    Mithat Paşa, sürgüne gönde­rildiği Taif zindanlarında 1884’te Abdülhamid’in emriyle boğduruldu. 1. Meşrutiyet Meclisi’nin sonu da Mithat Paşa’dan pek farklı olmaya­cak, mimarı olduğu anayasa 1 yıl sonra rafa kaldırılacaktı.

    FRANSA / 1898 ALFRED DREYFUS

    ‘Gerçek yürüyor, kimse durduramaz’

    Emile Zola’nın tarihe geçen “J’Accuse” (İtham Ediyorum) makalesine rağmen mahkum edilen yüzbaşının hikayesi…

    Her şey Fransız Genelkurmayı’nda görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus’un, Alman Askerî Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askerî belgeleri gönderdiği iddiasıyla tutuklanmasıyla başlamıştı. Daha mahkeme bile başlamadan Fransız basını kaynıyor, “bu Yahudi”nin suçlu olduğunu ilan ediyordu. 1894 Aralık’ta yargılanmaya başlanan yüzbaşıy­la ilgili eldeki tek delil, çöp sepetinde bulunan imzasız bir belgeydi. Bu belgedeki elyazısının Dreyfus’unkine benzediği ileri sürülüyordu.

    Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olma­dan askerî yargıçlara gönderdiğinde; hiç kimse savunma hakkını yok sayan bu durum karşısında sesini çıkarmadı. 22 Aralık 1894’te karar açık­landı: Dreyfus oybirliğiyle vatana ihanetten suçlu bulunmuş; rütbesinin geri alınmasına ve Şeytan Adası’nda ömür boyu hapsine karar verilmişti.

    2 yıl sonra askerî istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, gerçek suçlunun Walsin Esterhazy adında bir subay olduğunu ortaya çıkarmış, ama o da kendisini Tunus’ta sürgünde bulmuştu. Ünlü romancı Emile Zola, Cumhurbaşkanı Félix Faure’a hitaben bir mektup yazarak, L’Aurore gazetesinde yayımladı. Yazıya “İtham ediyorum” (J’Accuse) başlığını atan, gazetenin editörü Clémenceau’ydu. Zola, skandalı örtbas etmek için ordu içinde kurulan komployu anlatıyor ve şöyle diyordu: “(Ama) gerçek yürüyor ve onu durdurmaya kimsenin gücü yetmez…”

    Zola, 1 yıl hapis ve 3.000 Frank para cezasına çarptırıl­mış, İngiltere’ye kaçmıştı. Sonunda Dreyfus davasının omur­gasını oluşturan imzasız belgenin sahte olduğu ıspatlandı. Bu sahte belgeyi düzenleyen Albay Henry intihar etti. Yeniden başlayan mahkeme, bu sefer hafifletici nedenleri dikkate alarak Dreyfus’u 10 sene cezayla bir defa daha Şeytan Ada­sı’na gönderdi. Ancak “gerçek yürüyordu”. Eylül 1899’da cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıkladı; tam olarak aklanması ise 1906’da son kez yargılanmasıyla müm­kün oldu.

    11 yıl önce askerî okulun bahçe­sinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzen­lendi ve bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alındı. Göğsüne Légion d’Honneur nişanı iliştirildi. O gün “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranla­ra şöyle cevap verdi: “Hayır, yaşasın hakikat!”

    TÜRKİYE / 1926 İZMİR SUİKASTI DAVASI

    Ankara’nın yumruğu, muhalefetin idamı

    Mustafa Kemal’i hedef alan suikast planı, siyasi-iktisadi bir davaya dönüştü; Cavit Bey de ipe yollandı.

    14 Haziran 1926’da Gazi Musta­fa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit tarafından yönlendi­rilen kiralık katil çetesi gözaltına alındı. Ankara İstiklal Mahkeme­si’nin İzmir’e varmasının hemen ardından, faillerin yanısıra hayatta kalan ünlü İttihatçıların ve Millet Meclisi’ndeki eski Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın da nere­deyse tüm üyeleri tutuklanmış; suikast tertibine yardımcı olmak ve darbe planlamakla suçlanmışlardı.

    İzmir ve Ankara’daki iki mahkemede, kimisi suikastla ilgisi bulunmayan sanıklardan 18’i ölü­me mahkum edildi. Millî Mücadele kahramanlarından olmalarına rağmen daha sonra muhalefet kanadına geçen Kâzım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Refet (Bele) ve Cafer Tayyar (Eğilmez) ise kamuoyunun baskısıyla serbest bırakılmıştı.

    “Gerçek ve çok ağır bir suçtan hareket edilerek, siyasi bir davaya varılmış”, aslen ekonomik bir ope­rasyon olan tasfiye, “Kara Kemal ve İtibar-ı Millî Bankası’nın başındaki Cavit Bey’i hedef almıştı. Ali Çe­tinkaya, Kılıç Ali ve Dr. Reşit Galip beylerden oluşan İstiklâl Mahkeme­si, ona olmadık ithamlar yönelt­mişti. Osmanlı Devleti’nin ilk ciddî bütçesini yapan maliyeci Cavit Bey, çok parlak bir savunma yapmasına karşın idamdan kurtulamadı.

    ABD / 1950 ETHEL VE JULIUS ROSENBERG

    Bir çift güvercin havalansa…

    ABD’de modern cadı avı: Atom bombası ile ilgili sırları Sovyetler’e sızdırdıkları iddiasıyla “yargılanıp” öldürüldüler.

    ABD’de 12 Nisan 1945 günü Başkan Roosewelt’in ölmesi ve yerine Harry S. Truman’ın baş­kan seçilmesiyle yeni bir dönem başlamıştı. İki yıl geçmeden 12 Mart 1947’de “Hürriyet ve ba­ğımsızlıklarını korumaya çalışan milletlere askerî ve ekonomik yar­dım yapmak suretiyle komünizmi durdurmayı amaçlayan” Marshall Planı’yla Soğuk Savaş perdesi açılacaktı.

    1950’de Kore Savaşı’nın devam ettiği sırada, Senatör McCarthy’nin anti-komünist kampanyasıyla bu savaş ülkenin içine de taşındı. McCarthy ülkede komünist, komünist yanlısı ve güvenliği tehdit eden 57 milyon 205 bin 81 kişi olduğunu açıklaya­rak ülke çapında bir paranoyayı; seçkin aydınlarla muhalif sanat­çıları hedef tahtasına oturtan ve yaklaşık 10 yıl sürecek bir “Cadı Avı”nı tetikledi.

    Kampanyanın ilk kurbanla­rı, New York’ta kendi hâlinde yaşayan orta hâlli, iki çocuklu bir Yahudi aileydi. Julius Rosen­berg 17 Temmuz 1950 gecesi FBI görevlileri tarafından evinden gö­türüldü. Yaklaşık 1 ay sonra da eşi Ethel Rosenberg tutuklanacaktı.

    6 Mart 1951’de başlayan mahkemede suçlama çok ağırdı: “Rosenbergler tanrısever bir ulusu ortadan kaldırmak üzere ha­zırlanan çirkin ve gizli bir ittifakın içerisinde yer almışlar”dı. Vatan hainliği ve casuslukla ilgili yasa uyarınca suçlanıyorlardı. Nükleer silahlarla ilgili bilgileri SSCB’ye sızdırmışlardı!

    Nagazaki’ye atılan atom bom­basının mühendisi Philip Morrison mahkemede dinlendi. Morrison, kanıt olarak sunulan belgelerin yanlışlarla dolu bir karikatür olduğunu; esasen bombanın plan­larının savaştan sonra uygulamalı olarak açıklandığını; planın zaten özel bir anlam ifade etmediğini belirtti.

    Rosenbergler’e verilen ölüm cezası, dünyanın değişik ülkele­rinde onbinlerce kişinin gösterile­rine rağmen 19 Haziran 1953’de elektrikli sandalyede infaz edildi.

    İddia makamının tanığı David Greenglass ise neredeyse 50 yıl sonra bir röportajda kardeşini ve eniştesini idama götüren davada yalan ifade verdiğini açıkladı!

    TÜRKİYE / 1961 YASSIADA DURUŞMALARI

    Hasta demokrasinin ölüm fermanı

    Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, itibarsızlaştırma çabaları eşliğinde idama yollandı.

    Türkiye’nin aylarca radyoda­ki “Yassıada Saati” pro­gramında, Hâkim Salim Başol’un “Sanıklar getirildiler. Bağlı olmayarak yerlerine alındılar. Müdafiler hazır…” açılış sözleriyle dinlediği Yassıada Davaları’nın sonunda çıkan kararla; 16 Eylül 1961’de, Menderes hükümeti Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, İmralı Adası’nda idam edildi. 15 Eylül gecesi intihar etmeye çalışan eski Başbakan Adnan Menderes de, kurtarıldıktan sonra 17 Eylül’de alelacele İmralı’ya götürülüp idam edilecekti.

    27 Mayıs 1960 darbesinden 5 ay sonra başlayan ve 11 ay 1 gün süren yargılamalarda toplam 1.033 saatlik 202 oturum yapıl­mış; 592 sanık suçlanmış; 1.068 tanık ifade vermişti. Davalar sırasında eski Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar’ın da içlerinde bulunduğu 7 sanık kalp krizi geçirerek vefat etmişti. Duruşmalar sırasında sa­nıkların kişisel hayatlarına dair bir dizi dava da (Bebek Davası, Köpek Davası…) onları itibarsızlaştırmak için kullanılacaktı.

    Kararlar 15 Eylül 1961’de açık­landı. 15 sanık ölüm cezası alır­ken, 402 sanık ömür boyu hapse ya da başka ağır cezalara mahkum oldu. MBK, idam cezalarından 12’sini müebbet hapse çevirip, üçünü onayladı.

    TÜRKİYE / 1972 DENİZ GEZMİŞ YUSUF ASLAN HÜSEYİN İNAN

    Güneşe gömülen 3 fidan

    20’li yaşlarının başında, “Anayasal düzeni zorla değiştirmek” istedikleri gerekçesiyle, milletvekillerinin de onayıyla…

    Türkiye’de sol hareketin sembol isimleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 6 Mayıs 1972’de idam sehpasına yürürken, Gezmiş ve Aslan henüz 25 yaşında, İnan ise yalnızca 23 yaşındaydı. 12 Mart 1971 muhtırasından sonra Yassıada’daki üç idamın rövanşı olarak görülen idamlarının onayı Meclis’ten “3-3” bağırışları ara­sında çıkmıştı. Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in başrolde ol­duğu, iki eliyle onay verdiği karara evet diyenler arasında CHP’den de 30 isim vardı.

    Savcılık iddianamesinde Anka­ra İş Bankası Emek Şubesi soygunu ve Ankara Balgat’taki Amerikan tesislerinden dört Amerikan askerinin kaçırılması eylemlerine dayanılarak TCK’nın 146. madde­sine muhalefet ve Anayasal düzeni zorla değiştirmek suçlamaları yer alıyordu.

    Dava, Hüseyin İnan’ın yaka­lanmasının üzerinden sadece üç gün geçtikten sonra idam istemiyle açılmıştı. Bu derece ağır suçlama­ların yöneltildiği bir iddianamenin hazırlanması için inanılamayacak kadar kısa bir süreydi bu.

    Deniz Gezmiş savunmasın­da şöyle diyordu: “İddianame kelle istemek için hazırlanmıştır. Yapılan tahliller yanlıştır, hatalıdır; değerlendirmeler keza isabetsiz­dir. Yalnız biz varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden esasen Türk halkına armağan etmiş bulunmak­tayız ve yine varlığımızı devletin bağımsızlığına armağan etmiş bu­lunmaktayız. Bu sebeple ölümden çekinmiyoruz. (…) İddia makamı bizim vermekte olduğumuz ba­ğımsızlık savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşıdır ve bu nedenle bizim anayasayı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Kud­reti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın. Onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerinde yıkma­ya alışmışlardır”.

    Demirel yıllar sonra idamlar için “O günkü şartlar onu gösteri­yordu” diyecekti.

    TÜRKİYE / 1998 PINAR SELEK

    Adaleti beklerken: 20 yılın hesabı

    20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçlamalarla uzatılan bir hukuksuzluk örneği…

    İstanbul’daki tarihî Mısır Çarşısı’nın girişindeki yiyecek büfesinde 9 Temmuz 1998 günü büyük bir patlama meydana geldi. Patlama 7 kişinin ölümüne, 100’ün üzerinde insanın da yaralanmasına neden oldu. O sıra­da Pınar Selek, 27 yaşında genç bir sosyologdu. Türkiye’nin her daim en hassas meselelerinden “Kürt sorunu”yla ilgili bir araştırmaya başlamıştı. Olaydan iki gün sonra gözaltına alınan 15 kişi arasında o da vardı. Ancak Filistin askısın­da kolunun çıkmasına yolaçan işkence sorgusu sırasında ona bombayla ilgili soru sorulmamıştı.

    Suçlamaya doğrudan tek da­yanak, Abdülmecit Öztürk adlı 16 yaşında bir çocuğun “Mısır Çarşı­sı’na Pınar Selek’le birlikte bomba koyduk” demesiydi. O da daha sonra ifadesini ağır işkence altında verdiğini, Selek’i tanımadığını itiraf etmişti. Mahkemenin baş­lamasıyla tayin edilen üç uzman profesör ise raporlarında patlama­nın kesinlikle bomba değil, tüp gaz kaçağından olduğunu söylemiş­lerdi. Buna rağmen Selek davasını, 20 yıl boyunca sahte tutanaklarla; basına sızdırılan dayanaksız suçla­malarla; dört defa beraat etmesine rağmen her defasında uzatılma­sıyla yakın tarihimizin en çarpıcı adaletsizlik numunelerinden biri hâline getiren, belki de bu genç kadının bombalardan çok daha güçlü olmasıydı.

    Selek’in savunması her şeyi özetliyordu: “Mısır Çarşısı komp­losu en çok neye zarar verdi diye düşünüyorum. En güzel yıllarıma mı, geleceğime mi? Öncelikle bu komplo, annemin hayatına mâl oldu. İkincisi sokak sanatçıları atölyesini öyle bir tuz-buz etti ki artık tamir edilmesi imkânsız… Peki ya benim açımdan, neler oldu? Oyunun kuralıymış, öğren­dim. Eğer şifreyi yüksek sesle söy­lemeye çalışırsan, suçlu ilan edi­lirsin. Üstelik suçun, şifreyi yüksek sesle söylemeye çalışmak olmaz. Tam da senin karşı durduğun, mücadele ettiğin bir tutum sana mâl edilir. Örneğin bir rahibeysen, fahişelik yapmakla suçlanırsın. Hayatını İslâmi değerlerin canlı tutulmasına adamış bir insansan, boynuna içki ya da uyuşturucu tüccarı yaftası asılır. Ya da bir anti-militarist olarak bombacılıkla suçlanırsın. Ve bu öyle kriminal bir tarzda yapılır ki sen savunmaya itilirsin. Yani bir odağın üzerine yürürken, kendinle uğraşmaya başlarsın. Suçlamalar sürekli tek­rarlanır, tekrarlanır… Bunlar iddia biçiminde de verilse, çamur izini bırakır ve herkes sana baktığında bu suçlamaları hatırlar. Artık sen asla eski kimliğini sürdüremezsin. Bir düşünce suçlusu değilsindir. Barış suçlusu da ilan edilmezsin. Savaş örgütü seni terorize eder ve yeni bir kimlikle milyonların karşısına çıkarır”.

    TÜRKİYE / 2007’DEN BUGÜNE

    ERGENEKON-BALYOZ-KCK

    Torba davalara insan atmak

    Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ben bu davanın savcısıyım” dediği, AK Parti’nin müdahil olduğu Ergenekon soruşturması, Trabzon jandarmasına geldiği iddia edilen “ihbar telefonu­nun” ardından 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduya yapı­lan opearasyonda 27 el bombasının bulunmasıyla başladı. Soruşturma­nın ilk iddianamesini dönemin özel yetkili savcıları Zekeriya Öz, Meh­met Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın hazırladı. 2.455 sayfalık iddianame 25 Temmuz 2008’de kabul edildi. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Cum­huriyet gazetesi imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk, Sedat Peker, Sami Hoştan ile bazı emekli askerler ve dönemin İP yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 46’sı tutuklu 86 sanık iddianamede yer aldı. Daha sonra 23 ayrı iddianamenin tek dos­yada birleştirilmesiyle yargılananla­rın sayısı Türkan Saylan gibi isimleri de kapsayan 275 kişiye çıktı.

    Faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, işkence ve köy yakmalar, gözaltında kaybedilenler konuşu­luyordu; Gazi Katliamı’ndan Hrant Dink cinayetine Türkiye’nin aydın­latılmayı bekleyen en kara sayfaları bahis konusuydu; ancak sanıklar “silahlı örgüt kurmak ve yönetmek” başta olmak üzere devlete karşı suç­lardan yargılanıyorlardı. Yaşamını yitirenlerin ailelerinin müdahillik talepleri kabul edilmemişti. “Gizli tanıklık” uygulaması da ilk kez Erge­nekon’la hukuk literatürüne girmişti. Davada 31’i gizli tanık olmak üzere 160 tanığın beyanı alınmıştı.

    Dava 1 Temmuz 2019’da sona erdi. “Örgüt üyeliğiyle” suçlanan tüm sanıklar beraat etti. 12 yıllık hikayenin sonunda davanın savcıları bugün ya tutuklu ya da firari…

    Ergenekon’dan 3 yıl sonra bir gazete haberiyle “Balyoz” başladı. Taraf gazetesinin 20 Ocak 2010’da açıkladığı 2003 tarihli “Balyoz Harekât Planı”nın 5.000 sayfalık belgelerinde Fatih ve Beyazıt camile­rinde bomba patlatılarak hükümetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası önceden ismi belirlenen kişilerin tu­tuklanması gibi planların olduğu ileri sürüldü. Gazetenin yazarı Mehmet Baransu, 30 Ocak 2010’da elindeki belgeleri bir bavul içerisinde İstanbul Adliyesi’ne teslim etti.

    Adalete Balyoz

    21 Eylül 2012’de tamamlanan dava­da 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan ile Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek ve Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Halil İbrahim Fırtına’ya darbe girişiminde bulundukları iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Ardından eksik teşebbüste bulundukları gerekçe­siyle cezaları 20 yıl hapis cezasına düşürüldü. AYM, 18 Haziran 2014’te verdiği kararla 230 Balyoz davası sanığının başvurusu üzerine verdiği kararda dijital veriler ve sanık dinle­nilmesiyle ilgili konularda haklarının ihlal edildiğine hükmetti. 31 Mart 2015’te Anadolu 4. Ağır Ceza Mah­kemesi, Anayasa Mahkemesi’nin “hak ihlali” yönünde verdiği kararın ardından yeniden görülen “Balyoz Planı” davasında 236 sanık hakkında beraat kararı verdi. Geçen sürede, Silahlı Kuvvetler mensubu birçok seçkin subay 3.5-4 sene hapiste kaldı; orduyla ilişkileri kesildi.

    KCK adı altında açılan davalar ise, diğer “torba davalar”dan farklı olarak ayrı ayrı görüldü. Verilen ha­pis cezaları, diğer “torba davalar”da tutumu değişen devletin, burada değişmediğinin de bir göstergesiy­di. Aralık 2011’de Özgür Gündem gazetesi, Dicle Haber Ajansı (DİHA) büroları, Demokratik Modernite dergisi, Etkin Haber Ajansı (ETHA) ve Fırat Dağıtım’ın bürolarına ve evlere düzenlenen baskınlarla 49 basın çalışanı gözaltına alındı ve 36’sı tutuklandı. Nisan 2012’de hazır­lanan iddianamede, gazetecilerin meslektaşlarıyla ve haber kaynakları ile yaptığı görüşmeler, haberler ve haber görüntüleri, “örgüt yönetici­liği” ya da “örgüt üyeliği” suçlama­larına delil olarak gösterildi. “KCK Basın” olarak adlandırılan dosyada yargılanan 46 kişiden 37’si 9 ay-2.5 yıl arası tutuklu kaldı. Tüm sanıklar, özel yetkili mahkemelerin kaldırıl­masının ardından Temmuz 2014’te tahliye edildi. 9 yıldır devam eden yargılamada, savcılık esas hakkın­daki mütalaasını halen açıklamadı. Aralarında siyasetçiler, belediye çalışanları, sivil toplum çalışan­ları, avukatlar, akademisyenler, sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin de bulunduğu binlerce kişi gözaltına alındı, 1.000’e yakın kişi tutuklandı.


  • Ali İhsan (Sâbis) Paşa İsmet (İnönü) Paşa’ya karşı

    Malta’dan kaçarak Anadolu’ya gelen 1. Dünya Savaşı’nın başarılı komutanı Ali İhsan Paşa, Mustafa Kemal’in daveti ve onayıyla 1. Ordu Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yla aralarındaki gerginlik giderek yükselecek, görevden alınan Ali İhsan Paşa, İstiklal Mahkemesi’ne sevkedilecekti. 100 yıl önceki komuta savaşının nedenleri.

    Osmanlı Ordusu’nun 1. Dünya Savaşı’nda başa­rılı olmuş komutanla­rından biri de Ali İhsan (Sâbis) Paşa’dır. Mezopotamya cephe­sindeki Britanyalıların, Mondros Bırakışması’ndan sonra haksız olarak Musul’u işgal etmelerine direndiği için Malta’ya sürülen­ler arasındaydı. Ancak Malta’dan kaçmış ve 25 Eylül 1921 tarihin­de Kuşadası yoluyla geldiği Sö­ke’den Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek Anadolu’da gö­rev almak istediğini bildirmiş­ti. Mustafa Kemal kendisini he­men Ankara’ya davet etmişti. 5 Ekim’de Ankara’ya varan Ali İh­san Paşa, ertesi gün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yla görüş­müş ve 7 Ekim günü Batı cephe­sinde bulunan 1. Ordu’nun ko­mutanlığına atanmıştı. Hemen cepheye hareket eden Ali İhsan Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet (İnönü) Paşa’yı ziyaret et­tikten sonra, 14 Ekim günü Bol­vadin’de 1. Ordu Komutanlığı’nı resmen devralmıştır.

    Ancak bu iki paşanın araları çabuk bozuldu. Başarılı bir asker fakat aşırı mağrur bir insan olan Ali İhsan Paşa; İsmet Paşa’nın bir yanda kendisinden kıdemsiz olması, diğer yanda da 1. İnönü ve Kütahya-Eskişehir muhare­belerindeki başarısızlıkları dola­yısıyla Cephe Komutanlığı’ndan gelen neredeyse bütün emirleri sorgulamış; kendisine bağlı bir­lik komutanlarının önünde eleş­tirmiş ve ancak ısrar sonrasında yerine getirmiş; bu nedenlerle de Batı Cephesi’nde komutana kar­şı güvensizlik oluşmasına neden olmuştur. İki paşa ve kurmay heyetleri arasındaki sürtüşme, giderek üst kademedeki subay­lar arasında “İsmet’çiler” ve “Ali İhsan’cılar” tarzında bir dizi ger­ginlik de yaratmıştır.

    Ali İhsan Paşa, Mustafa
    Kemal Paşa’yı tren
    istasyonunda karşılıyor.
    Çay, 1922.

    Ali İhsan Paşa’nın cephe ko­mutanlığına geçmek gibi bir ar­zusu olup olmadığı konusunda bir bilgi olmamakla birlikte, İs­met Paşa’nın cephe komutanlı­ğından alınmasını istediği kesin­dir. Nitekim Ali İhsan Paşa’nın, Albay “Ayıcı” Arif Bey’e, “Mus­tafa Kemal Paşa, neden bu bece­riksiz ve mütereddit adamı tu­tuyor? Bari Fevzi (Çakmak) Pa­şa’yı Cephe Kumandanı yapsa…” dediğini biliyoruz. Bu durumda, Ali İhsan Paşa’nın ordu komu­tanlığı günleri sayılıydı; çünkü İsmet Paşa’nın kurmay başkanı olan Asım Gündüz’e göre, “İsmet Paşa, hedefin kendisi olduğunu hissediyor ve çok üzülüyordu. Ali İhsan’ın gayesinin kendisini buradan atarak yerine geçmek olduğuna kani idi. Amma İsmet, kolay tongaya düşecek adam de­ğildi. Bir defa kin tutmasın, kini­ne hedef almasındı. Hasmını ye­re vurmanın hem şartlarını ha­zırlar, hem de çok iyi bilirdi”.

    Ancak İsmet Paşa, 20 Hazi­ran 1922’de görevden alma aşa­masına gelindiğinde, subayları arasında çok sevilen Ali İhsan Paşa’nın ordusuyla birlikte isya­na kalkışacağından korkmuş ve yerine 1. Ordu Komutan Vekili atadığı Fahrettin (Altay) Paşa’ya gereksiz oldukları sonradan an­laşılan bir dizi talimat vermiştir.

    İş bununla bitmemiş, görevin­den alınan Ali İhsan Paşa, Baş­kumandanlık’ın 3 Temmuz 1922 tarih ve 4/1937 numaralı emriy­le Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevkedilmiştir. İsmet Paşa’nın anılarına göre, bu yolu seçen Mustafa Kemal Paşa’dır.

    Cebel-i Bereket Mebusu İh­san (Eryavuz) Bey başkanlığın­da, Gaziantep Mebusu “Kılıç” Ali (Kılıç) Bey, Mâmuretü’l-A­ziz Mebusu Hüseyin (Gökçelik) Bey ve yedek üye olarak Kütahya Mebusu Cevdet İzrap (Barlas) Bey’den kurulu İstiklâl Mah­kemesi, başkanının sözleriyle, “iddia edildiği gibi ‘[1.] Ordu’yu Cephe aleyhine ihzâr’ mahiye­tinde bir cürüm” bulamadı. “Kı­lıç” Ali Bey de, soruşturmalarını ve vardıkları sonucu şu sözler­le anlatır: “Temas ettiklerimiz, Ali İhsan Paşa’nın sevk ve idare ve kumanda kabiliyeti yanında İsmet Paşa’nın pek zayıf olduğu fikrinde hemen müttehit görü­nüyorlardı. Bütün söylentiler ve yaptığımız tahkîkat itiraf etmeli­yim ki Ali İhsan Paşa lehinde, İs­met Paşa’nın aleyhinde çıkıyor­du… Mahkeme heyeti Cephe Ku­mandanı’nın iddiasını dinledi. Tevdi ettiği dosyayı baştan aşağı kılı kırk yararcasına tetkik etti. Bu zengin dosya içerisinde Ordu Kumandanı aleyhinde medâr-ı ithâm olacak ve bize anlattıkları­nı tevsîk edebilecek, mahkeme­mizi alakadar eden hiçbir nokta­ya tesadüf etmedik”.

     Cephede gerilim Soldan itibaren Batı Cephesi Kurmay Başkanı Albay Asım (Gündüz) Bey, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, (tanınamadı), Sovyet Rusya Askerî Ataşesi Znovaryev, Sovyet Rusya Elçisi Aralov, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Azerbaycan Elçisi Abilof, 1. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa. Akşehir 1921.

    Ankara İstiklâl Mahkemesi, 20 Temmuz 1922’de, “dâvanın daha âdilane rüyet ve intacının kumandanlık fenn-i âlisine ta­mamiyle vâkıf, sahib-i ihtisas zevattan teşekkül edecek bir mahkeme-i fevkalâde tarafından icrası lüzumunun daha musip telâkki edildiği” sözleriyle ta­kipsizlik kararı almıştır. Bunun üzerine Millî Müdâfaa Vekâleti, Ali İhsan Paşa’nın Erkân Dîvân-ı Harbi’nde yargılanması kara­rına varmış, fakat araya Büyük Taarruz ve sonrasındaki önemli olayların girmesi nedeniyle, söz­konusu mahkeme ancak 1923’ün Mart ayı sonlarında toplana­bilmiştir. Korgeneral Ali Galip (Pasiner) başkanlığında Borno­va’da toplanan bu mahkeme de 13 Mayıs’ta açıklanan kararıyla Ali İhsan Paşa’ya yalnızca tekdir cezası vermiştir. Ali İhsan Paşa, bu karardan bir buçuk ay sonra, Millî Müdâfaa Vekâleti’nin isteği üzerine, 28 Haziran 1923 tari­hinde emekliye sevk edilmiştir.

    Ali İhsan Paşa’nın emeklili­ğiyle sonuçlanan süreçte İstiklâl Mahkemesi’ne ve Erkân Divan-ı Harbi’ne sevkedilmesini gerekti­recek ağırlıkta bir suç işlemediği kesindir. Gene de Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta Erkân Divan-ı Harbi’nin geçerli kabul etmediği suçlamaları tekrar etmiştir. Bu haksız suçlamalardan çıkarabi­leceğimiz bir sonuç, Mustafa Ke­mal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya karşı ordu kademelerinde güvensizli­ğin artmasından rahatsız olmuş olmasıdır. Nitekim Mustafa Ke­mal Paşa, başta Ali Fuat ve Refet Paşalar olmak üzere, birçok üst rütbeli subayın İsmet Paşa’dan hoşlanmadıklarını biliyordu. Öte yandan, İsmet Paşa’yla kurmuş olduğu ve askerî maharetten çok siyasal nedenlere dayanan düze­nin değişmesini de istemiyordu. Ali İhsan Paşa’nın eleştirilerine verilen ağır tepkinin nedeni de, bu düzenin bozulma olasılığının ortaya çıkmasıdır.

  • Bir fotoğrafın izinde Lusine / Hatice Hanım’ın olağanüstü hikayesi

    “Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştirmiş”. Babaannesinden bu cümleyi işiten ve eldeki tek fotoğraftan yola çıkarak bilinmeyen bir aile hikayesinin peşine düşen Gülşen Avcı; şaşırtıcı gerçeklere ve hiç tanımadığı akrabalarına ulaştı. Bir “peşe düşme” hikayesinin aşamaları, metot bilgisi ve yakın tarihimizin acı sayfalarından doğan umut.

    GÜLŞEN AVCI

    Tam 20 yıl önce, üniversi­tede okuduğum dönem­de babaannemden duy­duğum şu cümle beni oldukça şaşırtmıştı: “Dedenin annesi Ermeni imiş, Müslüman olup adını Hatice olarak değiştir­miş”. Şaşırmamın nedeni, böy­le bir şeyin o zamana kadar hiç konuşulmaması, aileden kimse­nin bu konuyu açmamış olma­sıydı. Daha fazlasını öğrenmek için babaanneme sorular sor­muş, elimizde fazla bilgi olma­dığını öğrenince üzülmüştüm. Hatice Hanım’ın gerçek ismini bile bilmiyorduk. Elimizde sa­dece Hatice Hanım ve en bü­yük oğlu Ali Avcı’nın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiklerinde çekildiğini bildiğimiz bir fotoğ­raf vardı.

    Hatice Hanım’ın başka ya­kını olup olmadığı, şu anda ha­yatta olan bir akrabamız olup olmadığı sorusu aklıma ara ara düşerdi. Elimizde başka hiçbir bilgi olmadığını sandığımdan hep umutsuzluğa kapılır, ama yine de bir gün bir şekilde bir bağlantı bulacağımı düşünür­düm.

    Covid-19 salgını çoğumu­zu olumsuz yönde etkilerken, bazılarımız için ise beklenme­dik olaylara vesile oldu. Sürekli evlerde olduğumuz bu dönem­de, Hatice Hanım yine aklıma düşmüş, içimdeki merak iyice baskın hale gelmişti. Son bir umut olarak annemden, Hatice Hanım’ın oğlu Ali Avcı’nın eşi Emine Avcı ile iletişime geçme­sini istemiştim. Emine Avcı’dan aldığımız bilgiye göre Hati­ce Hanım’ın asıl ismi Nüsü idi ve amcasının oğlu o dönemde Markiz Pastanesi’ni işletiyordu.

    Yıllardır aradığım bilginin bu kadar kolay ulaşılabilir ol­ması beni oldukça şaşırtmıştı; hatta bu bilginin doğruluğun­dan şüphe bile etmiştim. Ta­rihi ile ilgili biraz bilgi sahi­bi olduğum Markiz Pastanesi ile ilgili tüm detaylar internet­te vardı. Hızlı bir araştırma ile Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın, oğlu Jirayr Ohanyan Çakır’ın ve to­runu Majak Ohanyan Çakır’ın

    isimlerine ulaştım. Majak Bey’i sosyal medya aracılığı ile bulup kendisine Dolmabahçe Sarayı önündeki fotoğrafı gönderdim ve kısaca hikayeden bahset­tim. Yaklaşık 1 saat sonra Majak Bey’den gelen yanıt çok şaşır­tıcıydı:

    “Gülşen Hanım tüylerim diken diken oldu. Bende de bir mektup var, dedemin kuzinin­den. Ben çok aradım ama ulaşa­madım hiçbir bilgiye. Bu yolla­dığınız resim 1954 yılı gibi san­ki. Nüsü’nün yanındaki benim büyükannem, Gülşen Hanım telefon numaram xxx, ne zaman isterseniz arayabilirsiniz. Ta­nışmamız lazım, zira aynı kanı taşıyoruz”.

    Hemen telefona sarıldım ve Majak Bey’i aradım. Telefon­da konuşurken bile hâlâ böyle bir şeyin olduğuna inanamıyor­dum. Kendisinde büyükbabası Avedis Bey’den kalan bazı mek­tuplar olduğunu, arayıp bulaca­ğını ve göndereceğini söyledi.

    Her şeyin başladığı kare

    Hatice Hanım (soldan ikinci) ve en büyük oğlu Ali Avcı (en sağdaki) yer aldığı fotoğraf, Hatice Hanım’ın İstanbul’a kardeşini görmeye gittiğinde çekilmiş. 1953 tarihli karedeki Hatice Hanım’ın gerçek isminin Lusine, bir yanındaki kişinin kardeşi Ohanes, diğer yanındakinin de kuzeni Avedis Bey’in eşi Mari Hanım olduğu sonradan ortaya çıkacak. Fotoğrafın arkasına Ali Avcı tarafından “3.6.1953, İstanbul, Dolmabahçe Sarayı, Ali Avcı” yazılmış. Önde oturan ve hemen arkasındaki hanımların kimliği bilinmiyor.

    Ertesi gün Majak Bey’den fotoğraf ve mektuplar eşliğinde gelen e-posta şöyleydi:

    “Biraz nostalji yapma za­manı. Tekrar tekrar okumuşum bu mektupları; buluşmaların­da emeği geçen herkese teşek­kür ederim, nur içinde yatsınlar. 1950’li yıllarda büyük babam Avedis o zamanki koşullarda bunu başarmış. Buna benzer o kadar çok hikayeler gördük, duyduk, basında okuduk, ancak bize de nasipmiş şükürler olsun.

    Sevgiyle kalın.

    Majak”

    Ben de Majak Bey gibi mek­tupları tekrar tekrar okudum, yıllardır eksik olan bir parçam sanki yerine oturmuş gibiydi. Mektuplarda yazanlar, fotoğ­raflar ve aile üyelerinin bana aktardığı bilgiler ışığında Nü­sü/Hatice Avcı’nın hikayesi ta­mamlanmıştı.

    Lusine Ohanyan (Nüsü, Lusine’nin kısaltması) 1910’lu yıllarda Amasya-Merzifon’da yaşayan bir Ermeniydi. Lusine Hanım’ın amcasının oğlu Ave­dis Ohanyan da (Çakır) o dö­nemde Merzifon’da ikamet edi­yordu. O yıllarda Şanlıurfa’da yaşayan büyük dedem Mehmet Rıza Avcı, askerlik görevini yap­mak üzere Merzifon’a gönderi­liyor. Mehmet Rıza Bey, malum elim olayların en yoğun olarak yaşandığı bu dönemde Lusi­ne Hanım’ın güzelliğinden çok etkileniyor ve birlikte Urfa’ya dönerek burada evleniyorlar. Evlendikten sonra Lusine Ha­nım’ın ismi Hatice olarak deği­şiyor. Mehmet Rıza Bey ve Lu­sine/Hatice Hanım’ın 4 erkek 2 kız, 6 çocukları oluyor. Dördün­cü çocukları, babamın babası, dedem merhum Ahmet Cevdet Avcı (1929-2015). Lusine/Hati­ce Hanım’ın Merzifon’daki an­ne-babasının akıbeti konusun­da maalesef bir bilgimiz yok.

    Lusine/Hatice Hanım’ın ku­zeni Avedis Bey, Merzifon’daki olaylardan sonra komşularının yardımı ile İstanbul’a kaçıyor ve ilk olarak Tokatlıyan Oteli’nde çalışmaya başlıyor. Daha sonra Şişli’de Nis Çay Bahçesi’ni iş­letiyor ve son olarak da 1940’ta İstiklal Caddesi’ndeki Markiz Pastanesi’ni açıyor. Mevsimle­ri simgeleyen seramik panolarla ünlü dekoru, huzurlu ortamı ve yüksek ürün kalitesi ile Mar­kiz Pastanesi zamanın tanın­mış edebiyatçılarının uğrak ye­ri haline geliyor. Şu anda hayal etmek çok zor olsa da Markiz’in kapısından içeri adımınızı attı­ğınızda sizi karşılayan atmos­feri gözümde canlandırmaya çalışıyorum. Avedis Bey fuları ile kasada oturuyor, bir gözüyle pastaların, çikolataların kalite­sini ölçerken, diğer gözüyle gar­sonları denetliyor. Bir köşede Haldun Taner kendi deyimiyle “kalabalık içinde yalnız olabil­mek imtiyazına yalnız burada sahip bir şekilde, Hachette ki­tabevinden aldığı yabancı der­gilere” gözatıyor. Diğer köşede ise oldukça şık hanımefendiler ve şapkalı beyefendiler leziz çi­lekli milföy pastasının tadına bakıyorlar.

    Avedis Ohanyan Çakır


    Ünlü Markiz Pastanesi’ni
    kuran ve burayı 1980’lere
    kadar işleten Avedis Bey,
    Lusine/Hatice Hanım’in
    kuzeniydi.

    1950’lerin başında Mar­kiz Pastanesi ünlü konukları­nı ağırlamaya devam ederken, Avedis Bey, kuzeni Lusine Ha­nım’ı soruşturmaya başlıyor. O zamanki ismi Türk Petrol ve Madeni Yağlar A.Ş. olan Tur­cas’taki bir arkadaşı aracılığı ile İskenderun’daki Türk Petrol ça­lışanı Mehmet Nizipli’ye ulaşı­yor. Elimizdeki bir belge, Meh­met Nizipli’nin Avedis Bey’e 28 Nisan 1953 tarihinde yazdığı mektup ve ekinde gönderdiği Lusine/Hatice Hanım’ın en bü­yük çocuğu Ali Avcı tarafından yazılmış olan mektup. Mehmet Nizipli mektubunda Lusine/ Hatice Hanım’a ulaştığını belir­tiyor, Türk Petrol’deki arkada­şına selam iletmeyi de unutmu­yor. Ali Avcı ise mektubunda yıllar sonra “böyle bir gaibin bu­lunacağı”na olan şaşkınlığını di­le getiriyor ve annesinin merak ettiği soruları sıralıyor.

    1953’teki trajik cümleler Lusine/Hatice Hanım tarafından kuzeni Avedis Bey’e 9 Mayıs 1953 tarihinde gönderilen mektup. Lusine/Hatice Hanım, evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadderata boyun eğdim” diyor.

    Diğer bir mektup da, bizzat Lusine/Hatice Hanım tarafın­dan kuzeni Avedis Bey’e 9 Ma­yıs 1953 tarihinde gönderiliyor. Lusine/Hatice Hanım mektu­bunda ailesinden bahsediyor; Avedis Bey’in teyit amaçlı sor­duğu soruları yanıtlıyor; kardeşi Ohanes Bey’i çok arattırdığın­dan ancak bulamadığından bah­sediyor; evlendikten sonra belki de “canını kurtarma”nın verdiği minnet duygusuyla “mukadde­rata boyun eğdim” diyor.

    Lusine/Hatice Hanım’ın İstanbul’a oğlu Ali Avcı ile git­tiğini, burada kardeşi Ohanes Bey ile buluştuğunu, 3 Haziran 1953 tarihli Dolmabahçe Sarayı önünde çekilen, benim araştır­malarıma vesile olan fotoğraf­tan anlıyoruz. Bu buluşmada Avedis Bey, kuzini Lusine/Ha­tice Hanım’a isterse İstanbul’a yanlarına taşınabileceğini söy­lüyor; o ise “Benim ailem ve ço­cuklarım var, olmaz” diye cevap veriyor.

    Urfa seyahati ve başsağlığı


    Lusine/Hatice Hanım (en
    soldaki) Urfa’da (1953). Bu
    buluşmadan 4 yıl sonra,
    Avedis Bey’in eşi Mari
    Hanım vefat etti. Lusine/
    Hatice Hanım, Cumhuriyet
    gazetesi aracılığıyla
    öğrendikleri bu vefat haberi
    için kuzeni Avedis Bey’e
    taziye mektubu iletti.

    Bu buluşmadan 4 yıl sonra, 1957 yılında, Avedis Bey’in eşi Mari Hanım vefat ediyor. Lusi­ne/Hatice Hanım, Cumhuriyet gazetesi aracılığıyla öğrendik­leri bu vefat haberi için kuze­ni Avedis Bey’e taziye mektu­bu iletiyor. Ali Avcı da başsağ­lığı dileklerini mektuba ekliyor. Daha sonra Ohanes Bey kardeşi Lusine/Hatice Hanım’ı ziyarete Urfa’ya gidiyor.

    Dedem Ahmet Cevdet Avcı 1960’ta evlendiğinde annesinin hayatta olmadığını biliyoruz. Buradan yola çıkarak Lusine/ Hatice Hanım’ın 1957-1960 ara­lığında vefat ettiğini düşünüyo­ruz. Avedis Bey ise 1980’e kadar tam 40 sene Markiz Pastane­si’ni kalitesinden ödün verme­den işletiyor ve maalesef zorlu bir bina tahliye sürecinden son­ra pastaneyi kapatmak zorunda kalıyor. Hafızasındaki acı olay­lara ve yaşadığı olumsuzluklara rağmen, “Türkiyem için malım da canım da feda olsun” diyerek 1980’de Türk Silahlı Kuvvet­leri Güçlendirme Vakfı’na 300 milyon TL bağışlıyor. Markiz’in kapanmasından bir süre sonra 1983’te vefat ediyor.

    İz sürücüler Gülşen Avcı ve Markiz Pastanesi kurucusu Avedis Ohanyan Çakır’ın torunu Majak Ohanyan Çakır.
  • İngiltere’nin Yunanistan’ı kurtarma girişimleri

    Yunan kuvvetlerinin 13 Eylül 1921’de Sakarya Muharebeleri sonucu durdurulması, Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere’de hiç de hoş karşılanmadı. Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, TBMM Hükümeti’nin isteklerini mağlupların küstahlığı olarak gördü ve Fransızların muhalefetine rağmen Londra-Paris Görüşmeleri’ne katılan Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’e kabul edilemez şartlar ileri sürdü. Süreç, Büyük Taarruz’a doğru evrilecekti.

    Sakarya’daki başarısızlık üzerine Yunanistan Baş­bakanı Dimitrios Guna­ris ve Dışişleri Bakanı Yorgos Baltazzis, Paris ve Londra’ya giderek Yunanistan’a çok zarar vermeyecek bir barış için gö­rüşmelerde bulunmuşlardı. He­men 1921 Ekim ayında başlayan bu yolculuğun Paris ayağı, Atina Hükümeti’nin beklentileri açı­sından hiçbir sonuç vermedi. Bilindiği gibi Fransa o sıralarda Ankara Hükümeti’yle anlaşmak üzereydi ve Yunanlı bakanların Londra’da Dışişleri Bakanı Lord Curzon’la ilk görüşmelerinden yalnızca 1 hafta önce Ankara Antlaşması imzalandı (20 Ekim 1921).

    Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İzmir ve çevresi­nin Yunanistan’a verilmesine 1919’da karşı çıkanlar arasın­daydı. Ancak, 1921 sonbaharın­da kendisini zor duruma düş­müş olan Yunan hükümetine yardım etmeye mecbur hisse­diyordu. Ne de olsa Yunanlıla­rı Anadolu macerasına büyük çapta Britanyalılar atmışlardı. Ayrıca Ankara’nın Sovyetler’le olan ilişkilerinden tedirgindi; zira Ankara Antlaşması sonra­sında büyük çapta rahatlamış olan Türklerin Moskova’dan aldıkları yardımları Musul’a saldırmak için kullanacakların­dan korkuyordu. Son olarak da, Fransa’nın İtilâf blokundan ay­rılıp Türkiye Büyük Millet Mec­lisi (TBMM) Hükümeti’yle ba­rış yapmasına çok içerlemişti. Neredeyse ihanet gibi gördüğü bu gelişmeyi barışın sağlanma­sı yolunda karşısına çıkan yeni bir zorluk olarak görüyordu. Bu durumda, önce Yunanlılarla gö­rüşüp sonra da İtilâf Devletleri dışişleri bakanlarının katılaca­ğı bir konferans toplamaya, bu konferansta Doğu Trakya’nın Yunanlılara bırakılmasına öte­den beri karşı çıkan Fransız­ları ikna edip Ankara ve Atina Hükümetleri’ne bir barış planı önermeye karar verdi.

    Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Lord Curzon, daha sonra Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık edecekti.

    Ankara Hükümeti, 1922 Mart ayı ortalarında Paris’te toplanacağı açıklanan konfe­rans öncesinde Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey’i İtilâf Devleri başkentlerine gön­dererek kendi görüşlerini anlat­mak istiyordu. 4 Şubat 1922’de alınan karar uyarınca, Yusuf Kemal Bey İstanbul’a gitti. Ora­da bulunduğu sırada Sadrazam Ahmet Tevfik (Okday) Paşa ve Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’yla görüştü. Bu paşalar Yusuf Kemal Bey’in An­kara adına ileri süreceği ilkelere tümüyle katıldıklarını açıkladı­larsa da, büyük olasılıkla Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in ısrarı üzerine, İzzet Paşa da daha son­ra Londra ve Paris’te görüşme­ler yapmak üzere yola çıktı. Bu gelişmenin nedeni, davet üze­rine saraya giden Yusuf Kemal Bey’in Sultan Vahdettin’den TBMM’yi tanımasını isteme­siydi. Sultan bu isteğe herhangi bir cevap vermemiş, ama anla­şılan o ki, İtilâf Devletleri baş­kentlerinde bir tek Yusuf Kemal Bey’in görünmesinin TBMM’yi tanıdığı biçiminde yorumlan­masından korkmuştu. Ancak, İzzet Paşa’nın Britanyalı ve Fransız yetkililerle görüşmele­rinin Ankara açısından herhan­gi bir olumsuzluk yaratmadığını da eklememiz gerekir.

    Lord Curzon’un Londra’da Yusuf Kemal Bey’le yaptığı gö­rüşmeye ve Paris’teki konferan­sa sunacağını söylediği mad­delere baktığımızda öne çıkan ilk nokta, Büyük Britanya’nın Türklerin 1. Dünya Savaşı’na girmesinin bu savaşı uzattığı, bu yüzden de cezalandırılma­ları gerektiği kanısında oldu­ğudur. Ayrıca Lord Curzon’un, TBMM Hükümeti’nin istekleri­ni mağlupların küstahlığı olarak gördüğü de anlaşılmaktadır. Öte yandan, Türk-Yunan savaşına gerçekten son vermek istediği, ama Ankara Hükümeti’nin Sov­yetler’den aldığı yardımla Mu­sul üzerine bir harekât yapıp Büyük Britanya’yla savaşma­sından çekindiği için Yunan Or­dusu’nun barış melbet antlaşmasının anahatları kabul edilene kadar Anadolu’da kalmasını istemek­tedir.

    Curzon’un somut önerile­rine gelince… Doğu Trakya’nın tamamı Türklere verilmeyecek, yani Boğazlar Türkiye’nin de­netiminde olmayacaktı; Türki­ye’nin kısıtlı bir ordu ve jandar­ma gücü olacaktı; Hıristiyanla­rın güvenliğinin sağlanabilmesi için İzmir ve çevresinde özel bir yönetim oluşturulacaktı; son olarak da iktisadî ve malî kapi­tülasyonlarda Türkiye’yi tatmin edecek bazı değişiklikler yapı­labilecekti. Ancak bütün bun­lardan önce yapılacak olan şey, silahların susması yani bırakış­maydı.

    Yusuf Kemal Bey, Mustafa Kemal’le 5 Ocak 1922’de çekilen bu fotoğrafta Hariciye Vekili Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Mustafa Kemal’le birlikte Ankara’da.

    Anılarına bakacak olursak Yusuf Kemal Bey, Lord Cur­zon’la bu ilk ve tek görüşme­sinde lafı fazla uzatmamış, ama Britanya Dışişleri Bakanı’na ilginç bir soru sormuştur. Ka­nımızca ve gayrıresmî de ol­sa ilk kez bir gündem maddesi oluşturan bu soru, Curzon’un bir Türk-Yunan nüfus mübade­lesi hakkında ne düşündüğü­dür. Lord Curzon önce, “kabil olmayacak bir iş” diye kestirip atmış, Yusuf Kemal Bey’in bu tür nüfus değiştokuşlarının da­ha önce de yapıldığını hatırlat­ması üzerine, “Bu bir hal sureti. Fakat tatbiki çok güç” yanıtını vermiştir.

    Londra’da birkaç gün daha kalan Yusuf Kemal Bey, Dünya Savaşı’ndan önce Büyük Bri­tanya’nın İstanbul Büyükelçi­liği tercümanı olan Sir Andrew Ryan’la ve o günlerde görüş de­ğiştirip Türk tarafını destek­lemeye başlamış olan tarihçi Arnold Toynbee’yle buluşmuş, bir akşam yemeği sonrasın­da ise Toynbee’nin evinde T. E. Lawrence’la tanışmıştır. Daha sonra yola çıkan Yusuf Kemal Bey, İtilâf Devletleri dışişleri bakanları konferansının açıldı­ğı 22 Mart sabahı Paris’e geldi. Ne var ki, konferanstan hemen o akşam çıkan ilk haberler, Yu­suf Kemal Bey’in aniden Pa­ris’ten ayrılarak Ankara’ya dön­me kararı vermesine neden ol­du. Bırakışma isteniyordu, ama bırakışmayla birlikte Yunan Ordusu’nun Türkiye toprakla­rını boşaltmaya başlaması söz­konusu değildi. Bu, ancak İtilâf Devletleri’nin önerecekleri ba­rış koşullarının iki tarafça kabul edilmesinden sonra yapılacaktı.

    Yusuf Kemal Bey’in büyük bir hayalkırıklığı yaşadığı belli oluyor; zira Fransız kamuoyu­nun ve bu arada birçok Fransız devlet adamının Ankara’dan yana oldukları kesindi. Pa­ris’in en etkili gazetelerinden Le Temps, bütün konferans bo­yunca Ankara’nın görüşünü savunmuş; Boğazların iki yaka­sının da Türkiye’ye bırakılma­sının adil olacağını iddia etmiş; sürmekte olan savaşın da bir Türkiye-Yunanistan savaşı de­ğil, gerçekte bir Türkiye-Büyük Britanya savaşı olduğunu ileri sürmüştü. Fransa Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré de biraz mahçup bir biçimde Yusuf Kemal Bey’i Pa­ris’te tutmaya çalışmış, başarılı olamayınca da, “Büyük Millet Meclisi’ne benden hürmet gö­türün. Cevabı biraz uzatın. Ka­bul etmezseniz etmeyin. Yalnız ibarelerini mülayim yazın. Sizi müdafaa edebileyim. Selâmet­le gidin. Şimdi emir vereceğim, yolda Fransız vasıtalarından istediğiniz gibi istifade ede­bilirsiniz” demiştir. Nitekim konferansın 26 Mart’ta açık­ladığı kararlar Yusuf Kemal Bey’in trendeki kopartımanı­na kadar bizzat gelen Bern’de­ki Fransız büyükelçisi tarafın­dan iletilmiş; Türk heyetini de Bulgaristan’ın Burgaz limanın­dan İnebolu’ya bir Fransız tor­pidosu getirmişti. Gerçek şu ki Fransa, Almanya’yla olan pa­zarlıklarda destek, Musul pet­rollerinden de pay alabilmek için Curzon’un planında Türki­ye lehinde çok küçük değişik­likler istemekle yetinmişti.

    Poincaré ve Curzon Lozan’da 22 Kasım 1922’de Lord Curzon, Mussolini ve Fransa Dışişleri Bakanı Raymond Poincaré, Lozan Konferansı’nın yapıldığı salonun önünde. Konferansın hemen öncesinde, Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılan Yusuf Kemal Tengirşenk’in yerine, İsmet İnönü getirilmişti.

    26 Mart 1922’de açıklanan kararlar, aşağı yukarı Lord Cur­zon’un Yusuf Kemal Bey’e söy­lediklerinin aynısıydı. Ankara Hükümeti 5 Nisan’da sözko­nusu kararlara yanıtını bir no­ta biçiminde İtilâf Devletleri temsilcilerine bildirdi. Nota­da TBMM’nin de barış istedi­ği, ancak Yunan işgali altında­ki toprakların boşaltılmasıyla eşzamanlı olmayan bir bırakış­mayı kabul edemeyeceği söyle­niyordu. Ayrıca 4 ay içinde ta­mamlanması önerilen boşaltma kabul edilirse, TBMM’nin barış koşullarını görüşmek üzere he­men bir heyet göndermeye ha­zır olduğu da eklenmişti.

    Ancak bu nota, olumlu bir karşılık bulmadı. İtilâf Devlet­leri 15 Nisan’da gönderdikleri bir notayla Ankara’nın notasını kabul etmediklerini bildirdiler. TBMM, bunun üzerine 22 Ni­san’da bir nota daha göndererek daha önce dile getirmiş olduğu koşulları yineledi ve İtilâf Dev­letleri’ni İzmit’te toplanacak bir konferansa davet etti, ama bu notadan da hiçbir olumlu sonuç alınamadı. Anadolu’nun Yunan Ordusu’nca boşaltılması artık askerî tedbirlere kalmıştı.