1999 Marmara depremi sırasında Gölcük Deniz Ana Üssü’nde görev yapan Deniz Kurmay Albay Celalettin Güllapoğlu; felaketin hemen ardından Donanma Tabii Afet Koordinatörü olarak hizmet verdi. Güllapoğlu Hoca’nın hadisenin hemen ardından almaya başladığı notlar, günümüze de ışık tutuyor.
CELALETTİN GÜLLAPOĞLU
Bugünlerde yaşadığımız deprem felaketi ve müdahale durumu, öncekileri yeniden anımsamayı ve çıkarılan derslerden gerçekten yararlanılıp yararlanılmadığının irdelenmesini-belgelenmesini zorunlu hâle getirdi. Zira en gerçekçi belgelendirme, yaşanmışlıklarla yapılabilir. Çıkarılan dersler derlenmeli, senaryo ve tatbikatlarla güncellenmelidir.
Celalettin Güllapoğlu’nun 1999 Depremi sırasında çektiği fotoğraflardan oluşturduğu albüm.
Tabii afet yönetiminin sihirli sözcüğü “koordinasyon”dur. Yurt çapındaki bir örgütlenmede Başbakanlık yönetim merkezi olmalı, ilgili devlet birimleri yatay ve dikey biçimde ilişkilendirilmeli, yetki ve sorumluluklar bu birimlere paylaştırılmalıdır. 17 Ağustos 1999 tarihinde hazırlıksız olarak bir depremle karşılaşıldığında, yukarıda belirtilen sistem çerçevesinde eyleme geçilerek uygun ve etkili reaksiyon gösterilebilmiştir. Koordinasyonun en iyi yönetileceği yerler kriz merkezleridir. Kriz merkezlerinin müşterek iletişiminin yeterli ve etkin biçimde gerçekleştirilmesi önem taşımaktadır. İletişim aksaklıklarına karşı yedek seçenekler hazır tutulmalıdır. Tüm bunların gerçekleştirilmesi, can kayıplarını en aza indirecektir.
1999 depreminde, sadece ilk gün, 17 Ağustos’ta yaşananlara-yapılanlara kısaca bakalım:
03:02 Zonguldak’tan İmralı’ya kadar uzanan hatta ve Eskişehir’e kadar uzanan iç bölgelerde meydana gelen depremde, merkez üssünü oluşturan Gölcük ilçesinde ağır hasar meydana geldi. Elektrik ve muhabere kesildi.
03:08 Donanma Komutanı, Tabii Afet Yardım Planı’nın yürürlüğe sokulmasını emretti.
03:20 Donanma Komutanı, depremi Deniz K.K.’ğına rapor etti, yardım istedi.
03:25 Gemilerin personelinin %90’ının üs içinde depremde çöken binalarda arama- kurtarma çalışmalarına başlamaları için emir verildi.
03:25 TÜPRAŞ’ta yangın çıktı.
03:30 Üs bölgesinde arama kurtarma çalışmalarına başlandı.
04:15 Komuta makamı hariç 45 kişiden oluşan Tabii Afet Koordinasyon Merkezi kuruldu.
08:25 Kurtarma ekiplerince enkazdan çıkarılan vatandaşların, Gölcük Deniz Hastanesi’ne getirilmesine başlandı. Ağır yaralılar, kurulan bir ambulans nakil zinciriyle, tedavi edilmek üzere limandaki 3 fırkateyn, 6 hücumbot, sahil güvenlik botları ve 8 helikopterle İstanbul, Bandırma ve Ankara’daki hastanelere nakledilmeye başlandı (Yaralı tahliye faaliyetlerine aynı gün öğleden sonra iki sivil deniz otobüsü de katıldı). Bu tahliyenin hızla yapılması, Gölcük’teki askerî ve sivil hastanelerde boş kapasite oluşturdu. İlk aşamada 130 kişi bu yöntemle tahliye edildi; akşam ssatlerinde bu sayı 686’ya ulaştı.
14:25 Başbakana, Deniz K.K. tarafından Acil İşlem Merkezi’nde brifing verildi. Bu faaliyetler, dakika dakika kayıt altına alındı. Sırasıyla, can kurtarma, depremzedelerin beslenme ve barınma ihtiyaçlarının giderilmesi, kurtarılanlara ilk müdahalenin yapılması, hasta-yaralıların nakli, asayiş ve güvenliğin kontrol altına alınması öncelikli hedefler olarak saptandı ve gerçekleştirilmeye başlandı. Can kurtarma ve müdahalelerde garnizon içindeki ve dışındakilere aynı anda ulaşılması esas alındı.
Bölgedeki tüm elektrik, su, telefon ve altyapı sistemlerinin de çalışmaz hâle gelmesinden ötürü, çalışmalar çok zor koşullarda, diğer askerî birliklerden takviyelerle sürdürüldü. Hasta ve yaralı naklindeki akışı hızlandırmak amacıyla, garnizon kapılarından tüm giriş-çıkışlar serbest bırakıldı. Yaralı sevkinde kullanılan deniz ve hava araçları, dönüşlerinde yardım teçhizatı, sıhhi malzeme ve sağlık ekipleri getirdi.
17:30 Hava Kuvvetleri uçakları, Cengiz Topel Deniz/ Hava Üssü’ne çadır, gıda, sıhhi malzeme ve kurtarma araçları intikal ettirmeye başladı.
17:50 Tabii Afet Bölge Komutanı olan Donanma Komutanı emrine tahsis edilen 8. Mekanize Piyade Tugayı Gölcük ilçesinde; 65. Mekanize Piyade Tugayı Değirmendere’de; 19. Piyade Tugayı Yalova bölgesinde; 2. Zırhlı Tugay Gölcük’te görev aldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve yabancı ülkelere ait 9 seyyar hastane kuruldu.
1999 Depremi sonrası Kocaeli Gölcük’te arama kurtarma çalışmalarına katılan askerler…
Sonraki saatler… Yerleşim noktalarındaki arama ve kurtarma çalışmaları, afet bölgesinde görev yapan tugaylarımızla birlikte yabancı profesyonel ekipler ve uzman vatandaşlarımızın işbirliğiyle gerçekleşmeye başladı. Felaketin ilk aşamasından itibaren, yardımların bölgeye ulaşmasından önce Deniz İkmal Merkezi’nin elindeki gıda malzemeleri vatandaşlara dağıtılmaya başlandı. Gemiler fırınlarını çalıştırarak ekmek üretti ve ilk adımda yaklaşık 12.500 ekmek vatandaşlara dağıtıldı. Donanma lojistik gemileri, İzmir’den gelen askerî su gemileri, Denizcilik İşletmeleri’ne ait gemilerin de katılımıyla günde 1.000 tondan fazla içme suyunun dağıtımına başlandı.
Kızılay ve dış yardımlarla sağlanan ve tesis edilmeye başlayan 5.500’ü aşan çadırda, 15.000’i aşkın kişiye kampet ve battaniyelerle geçici barınma sağlandı. Çadır bölgelerinde sağlık ekiplerince tedaviler, aşılama ve koruyucu sağlık hizmetleri gerçekleştirildi. Bölgenin ve deniz ortamının zemin, jeolojik etüt, hidrografik etüt çalışmaları başlatıldı.
Sonraki günler… Sağduyulu vatandaşların ihbar ve uyarmalarıyla, birçok yağmacı, stokçu, hırsız ya da toplumun moral ve direncini kırmayı hedefleyen kişi suçüstü yakalanarak tutuklandı. Koordinasyon faaliyetleri, kaymakam, belediye başkanları ve askerî yetkililerin haftada 3 defa yaptıkları toplantılarla gerçekleştirildi. Tüm bölgede enkaz altında kimsenin kalmadığından emin olunduktan sonra, planlı olarak enkaz kaldırma çalışmaları gerçekleştirildi. Yaklaşık 3 hafta sonra durum büyük ölçüde normalleşme aşamasına getirildi.
24 seneki önceki felaket öncesinde, sırasında ve sonrasında TSK bünyesindeki organizasyon faaliyetleri, çok sayıda felaketzedenin hayatta kalmasını sağlamıştı. Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, o dönemki askerî yapının deprem sonrası müdahale ve imkanlarını, günümüzdeki gelişmelerle birlikte değerlendirdi.
Türk Silahlı Kuvvetli bünyesinde, her muharip birliğin hem EMASYA (Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma) hem de DAFYAR (Doğal Afet Yardım Planı) vardı. Bu planlar, İl İdaresi Kanunu’na göre, mülki amirlerin garnizon komutanlarından yardım talebi halinde neyin, nasıl yapılacağı konusundaki hazırlıkları içerirdi. Kim, nerede, ne zaman, nasıl, ne yapacak? Hepsi yazılı şekildeydi.
İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında EMASYA Protokolü’nün iptal edilmesinden sonra, EMASYA planları da rafa kaldırıldı. Tam da 15 Temmuz öncesinde Kolluk Kuvvetlerinin Toplumsal Olaylarda Desteklenmesi Eğitimi Talimatı (KOKDOT) adı altında yürürlüğe konan plan, azımsanmayacak sayıda askerin FETÖ’cü darbeye destek vermesi için kandırılmalarına vesile oldu.
15 Temmuz sonrasında, devlet bu konuda gerekli düzenlemeyi yaptı. Ancak AFAD’ın kurulmasıyla, MSB de dahil diğer Bakanlıklara sadece ihtiyaç hâlinde yardım etme görevi verildi ve bu da kimi sorunlara yolaçtı.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi her şeyi o kadar merkezî hâle getirdi ki, tepeden bir emir gelmeden hiç kimse kendiliğinden harekete geçemiyor. Sistem yetki devrine uygun değil. Sistemi işletenler de liyakattan ziyade sadakate dayalı seçildiği için inisiyatife kapalı. Mesela herhangi bir olayda bile açıklama yapan bir Bakan, sözlerine “Sayın Cumhurbaşkanı’nın talimatlarıyla…” diye başlıyor. Acil merkezine bir hasta gelince, acil hekimi nasıl müdahale edeceğini başhekime sormuyorsa, ilgili Bakanın da, mülki amirin de, birlik komutanının da benzer çalışması lazım. Oysa herkes emir bekliyor.
Devlet, Şubat 2022’de, Afet ve Acil Durum Müdahale Hizmetleri Yönetmeliği’ni çıkardı. Esas sorumlu, İçişleri Bakanlığı emrindeki AFAD. Peki acaba İçişleri Bakanlığı ile MSB arasında bir protokol yapılarak, bir bölgede doğal afet olduğunda, o bölgedeki askerî birliklerin yetersiz kalması hâlinde diğer bölgelerden birlik takviyesi hususu esasa bağlandı mı? MSB, buna ilişkin bir direktifi TSK’ya verdi mi? Acaba valilikler kendi planlarını bu yönetmeliğe göre yapıp, garnizon komutanı/komutanlıklarından ne beklediklerini açıkça belirten planlarını hazırladılar mı? Bu plana dayalı olarak, eskiden olduğu gibi her birlik kendi yardım planını hazırladı mı? Bunları bilmiyoruz…
Mesele sadece askerî hastanelerin kapatılmasından ibaret değil. Askerlik süresinin kısaltılması ve paralı askerlik düzenlemeleri, TSK’nın teşkilatını, emir-komutasını, mevcudunu, eğitimini ve halka yardım kabiliyetini olumsuz etkiledi. Çok sayıda DAFYAR eğitimi alan birlik vardı, artık yok. Son birkaç yıldır çok sayıda subay emekli edildi.
Oktay Çilesiz’in objektifinden Kocaeli’de kurtarma ekiplerince enkazdan 52 saat sonra sağ olarak çıkarılan Murat Çay ve çalışmalara katılan askerlerin yaşadığı sevinç…
Yıkım büyük. Mücadele uzun sürecek. Olağanüstü bir durum sözkonusudur. Olağanüstü hâl ilanı çok yerindedir; ancak gecikmeden bölgede olağanüstü hâl valisi görevlendirilmelidir. Hizmetlerin koordinasyonu yanında askerî birlikler de etkin olarak sevk ve idare edilebilir. Bölgeye çok sayıda askerî birlik gönderildi; ancak bu sayı artırılmalıdır. Halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması yanında, bir kısım sahra hizmetinin düzenlenmesine de katkı sağlanabilir.
Kara Kuvvetleri’nin elinde çok sayıda sahra helası, banyosu, mutfağı, ekmek fırını, iş makinası mevcuttur. Özellikle Hatay büyük hassasiyet arz ediyor. Bölgenin sosyolojik yapısı problemlidir; önlem alınmazsa daha büyük sorunlara gebe bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.. TSK’nın kaynak fazlası için doğal afetlerde, çevre temizliği gibi kamusal hizmetlerde kullanılmak üzere birlikler oluşturulmalı ve süratle valilikler emrinde görev alacak şekilde hazır kılınmalıdır.
İnanılmaz özgüven sağlayacak bir insan dokumuz var ve bu, geleceğe yönelik ümidimizi artırıyor. “Enerjinizi nereye koyarsanız orası büyür”. Toplumun organize olma becerisi yüksek, görece eğitimli ve vicdanlı kesiminin biraraya gelmesinin önemi yeniden ortaya çıktı. Duyarlı insanlar, deprem sonrası “benim işim bitti” diyerek kenara çekilmemeli; devletin yeniden yapılandırılması sürecinde siyaset kurumunun içinde yer almalıdır. Ülkemizi ayağa kaldırmak için uzun vadeli, örgütlü, disiplinli, ulusal çıkar merkezli yapılanmaya ve çalışmaya ihtiyaç hayatidir.
Ahmet Yavuz’la yapılan ve Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan söyleşiden (Çağdaş Bayraktar) özetlenerek derlenmiştir.
Emlakçı ve müteahhit Veli Göçer, 1999 depremini takip eden yıllarda cezaevine girdi ve 7.5 yıl hapiste kaldı. “Günah keçisi” seçildiğini iddia eden Göçer’in hikayesi, bölgede yaşanan facianın diğer sorumluları ve 1999’da Yalova’yı da yıkan depremin ardından yaşanan hukuki süreç. Rakamlar, isimler ve zamanaşımına uğrayan hafızalar…
Marmara depreminde 17 bin 480 kişinin öldüğü ilan edildiğinde, sayının gerçekte daha yüksek olduğunu düşünenler çoğunluktaydı. 11 yıl sonra Meclis’te kurulan deprem komisyonu can kaybı sayısını 18 bin 373 olarak güncelledi. Bununla birlikte, gayriresmî verilere göre ölü sayısının bu rakamın yaklaşık iki katı olduğu biliniyor.
1999 depreminde 112 bin 724’ü yıkık ve ağır hasarlı olmak üzere toplam 376 bin 479 konut ve işyerinde de hasar saptanmış, 133 bin 683 bina çökmüştü. Kamuoyu insanların can verdiği binaları yapan müteahhitlerin ve izin verenlerin cezalandırılmasını istiyordu. Depremin ilk şoku atlatıldıktan sonra sorumluların bir bölümü yakalandı; 170’i kamu görevlisi 6.286 kişinin yargılandığı 2.100 dava açıldı. Yargılananların imdadına iki yıl sonra çıkarılan “Rahşan affı” yetişince, davalardan 1.800’ü cezasız sonuçlandı. Kalan 300 davadan 110’unda verilen cezalar ertelendi; 190 dava da 2007’de zamanaşımından düştü.
Yargılanan 6.286 kişiden yaklaşık 150’si tutuklansa da çoğu bir-iki ay sonra serbest kalmıştı. Üç ila altı ay arası hapis yatan kişi sayısı ise 20’ye yakındı. Yani sorumlu olduğu iddia edilen 6.000’den fazla kişi tek bir gün bile hapis yatmadı. 6 aydan fazla cezaevinde kalan yalnızca iki kişi vardı: Çınarcık’ta yaptığı bazı binalar yıkılan Veli Göçer ve bu binaların teknik sorumlusu Mimar İsmet Kösebalaban. Kösebalaban 4 yıldan uzun süre kaldığı cezaevinde öldü. 7.5 yıl hapis yatan Veli Göçer ise dava boyunca binlerce sorumlu dışarıda dolaşırken bir tek kendisinin hapiste olmasına isyan etmişti. Günah keçisi ilan edildiğini söylüyordu.
Çınarcık’ta başlayan hikaye Veli Göçer’in 1990’ların başında Çınarcık’ta arsa alım satımıyla başlayan inşaat hikayesinin, oğlu Can Göçer (sağda) ile birlikte yargılandığı davayla sona ereceği düşünülüyordu. Ancak böyle olmadı.
Aslında Veli Göçer’in depremin ikinci gününden itibaren bir nefret objesi durumuna gelmesinin en önemli sebebi, herkesi öfkelendiren açıklamalar yapmasıydı. Depremi takip eden 20 gün boyunca firariydi Göçer. O yıllarda cep telefonundan yer tespiti mümkün olmadığı için televizyonların naklen yayınlarına bağlanıyor, Avrupa basınına demeçler veriyordu.
İlk televizyon bağlantısında “Ben edebiyat fakültesi mezunu bir şairim, ne anlarım müteahhitlikten?” demiş ve yalnızca emlakçılık yaptığını öne sürmüştü. İki gün sonra katıldığı bir başka yayında müteahhitlik yaptığı belgelenince Çınarcık’ta yaptığı 12 siteden “yalnızca ikisinin” yıkıldığını öne sürüp “Neden ayakta kalan 10 site konuşulmuyor?” diye sorabilmişti. “Yalnızca iki site” dediği Çamlık ve Bahçekent siteleri 16 blok ve 572 konuttan oluşuyordu. Tamamı çökmüş, 200’den fazla kişi enkaz altında kalmış ve bunlardan 195’i hayatını kaybetmişti.
Firarının 15. gününe gelindiğinde, Sabah gazetesi kendisine “Çınarcık’ın Saddam’ı” lakabını takmıştı. Katıldığı bir yayında müteahhitlik belgesi olmadığı için hukuken yıkılan binaların müteahhidi olarak yargılanamayacağını savundu. “Peki belgeniz olmadan nasıl bina yaptınız?” sorusuna “Türkiye’de bina yapmak için müteahhitlik belgesine gerek yok” yanıtını verdi. Ne yazık ki söylediği doğruydu.
‘Çınarcık’ın Saddam’ı’ Göçer, depremin ardından ilk haftalarda bir yandan telefonla röportaj veriyor bir yandan polisten kaçıyordu (üstte). Sonrasında ise 7.5 yıl hapis yatacaktı (altta).
Bir başka televizyon yayınında ise yıkılan iki sitenin inşaatında deniz kumu kullandığının tespit edildiği söylenince her zamanki pişkinliğiyle “12 tane koca site yaptım bunların yalnızca ilk ikisinde deniz kumu kullandım. İnşaatı yapan kalfa bana ‘deniz kumu kullanma’ demedi; sonradan iyi bir şey olmadığını öğrenip hazır beton kullanmaya başladım çünkü kendini yenileyebilen bir insanım” demişti. Türkiye’deki inşaatlarda, yıkanıp yabancı maddelerden ayıklanmamış deniz kumu kullanıldığı 1999 depreminin birçoğumuza öğrettiği bir gerçekti. Denizden çekildiği hâliyle kullanılan kumdaki tuzun asidik etkisi betonu ve demiri yıpratıyor, kurumuş tuz suyla karışıp eriyince betonda boşluklar oluşuyordu. Bunların sonucu, binaların depremde kartondan yapılmış gibi yıkılmasıydı. İşin kötü tarafı Göçer “Üç-beş sene öncesine kadar deniz kumu kullanmayan bir tane müteahhit gösterin kendimi asarım” derken de haklıydı.
Göçer nihayet firarının 20. günü İstanbul’da saklandığı evde yakalandı. Yalova Adliyesi’ne çıkarılırken depremzedelerin kendisini linç etmek istemesi üzerine davanın Konya’da görülmesine karar verilecekti.
Veli Göçer’in hikayesinin ayrıntıları dava sürecinde ortaya çıktı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünü bitiren Göçer, Cağaloğlu’nda küçük bir matbaa satın alarak iş hayatına atılmıştı. 1990’da Yalova ve çevresindeki inşaat fırsatını görüp matbaasını satan Göçer, Çınarcık’a yerleşip emlakçılığa başladı. Önceleri arsa alım satımıyla uğraşırken, 1992’de Çınarcık Belediye Başkanı Turgut Kurt’la yolları kesişince müteahhitlik yapmaya karar verdi. Böylece 1999’da yıkılan Çamlık Sitesi’nin inşaatına başladı Göçer. İki kat izinli bölgede yapılan sitenin blokları tam 6 katlıydı. Belediye hiçbir şikayete kulak asmamış, site tamamlanıp daireler sahiplerine teslim edilmişti.
Bölgede Göçer’in başka arsaları da vardı. Başkan Kurt buradaki iki kat iznini beş kata çıkarınca Göçer yine depremde yıkılan Bahçekent sitesinin yapımına başladı. Ancak verilen beş kat izniyle yetinmemiş, ikişer de kaçak kat çıkıp 28 daireden oluşan yedi katlı bloklar inşa etmişti. Belediye göz yumuyordu ama Bayındırlık Bakanlığı ekipleri Göçer’in kaçak inşa ettiği katların yıkımına ve para cezası verilmesine karar vermişti. Kararları uygulama görevi belediyenindi ama Belediye Başkanı Kurt hiç oralı olmuyordu. 1994 seçimlerine az bir süre kala Başkan Kurt başka bir imar yolsuzluğu nedeniyle iki yıl ceza alıp hapse girince seçilme yeterliliği elinden alınmış ve yeniden aday olamamıştı. Ancak Göçer için bir şey değişmedi. Kurt’tan sonra belediye başkanı olan Yaşar Birinci de selefi gibi davranmış, ceza kararlarını uygulamadığı gibi cezaları affettirmek için çaba göstermişti.
Veli Göçer emeklilere ve sabit gelirlilere ev satmayı hedeflemişti. Evleri emsallerine göre çok ucuza satıyor, cazip ödeme koşulları sunuyordu. Mahkemede hakimin “Başkasının 10 liraya sattığı evi sen malzemeden çalmadan nasıl üç liraya satabiliyorsun?” sorusunu, “Lüksten kıstım, hayatımda hiç malzemeden çalmadım” diye yanıtlayacaktı.
Göçer, yıkanmamış deniz kumu kullandığı iki siteyi tamamladıktan sonra tam 10 site daha inşa etti. Eski şair ve matbaacı kısa sürede Çınarcık’ın en büyük müteahhidi durumuna gelmişti. Kendi yaptıkları dışında satış haklarını alması karşılığında ismini kullandırttığı başka binalar da vardı.
İhmal ve tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermekten yargılanan Veli Göçer, 7 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Dışarı çıkar çıkmaz depremden önce başlayıp tamamlayamadığı İlayda Sitesi için bir kooperatif kurdu. Sitenin yapımını tamamlamak için bir kamu bankasına kredi başvurusunda bulunmakta da sakınca görmedi. Kamuoyundan yükselen tepkiler üzerine, serbest kaldıktan yaklaşık 1 yıl sonra yeniden tutuklandı.
Bir cana 14 gün Veli Göçer, 17 Ağustos depreminin 12. yılının dolmasına 4 gün kala tahliye edildi. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatmıştı.
Yıkılan iki sitenin sorumluları olan Veli Göçer, oğlu Can Göçer, ortağı Zafer Coşkun ve Mimar İsmet Kösebalaban, blokların yapım tarihlerine göre 6 ayrı projeden yargılandı. Bunlardan birinden zamanaşımı nedeniyle ceza almayan sanıklar, kalan beş projenin her biri için beşer yıldan 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı, daha sonra bu ceza 18 yıl 9 aya düşürüldü. Can Göçer ve Zafer Coşkun yakalanamadığı için cezaevine girmedi; bu iki kişi hakkındaki dava dosyaları 2007’de zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırıldı.
Yargılanan binlerce sorumlunun aksine Veli Göçer ve ekibinin yüksek ceza almasının sebebi, Göçer’in iddia ettiği gibi sadece günah keçisi seçilmesi değildi. Asıl sebep, Göçer’in yıkılan binalarından birinde 11 yaşındaki oğlunu kaybeden Salim Çakır’ın hukuk mücadelesiydi. Göçer, depremin ilk günlerinde yalnızca emlakçı olduğunu, müteahhitlik yapmadığını söyleyince Ticaret Odası ve Belediye kayıtlarında iz sürüp Göçer’in ofisinin çöplerini karıştırarak bulduğu belgelerle müteahhit olduğunu belgeleyen oydu. Sanıklardan Kösebalaban’ın Çanakkale’deki adresini tespit edip yakalanmasını da o sağlamıştı. Davanın başında, ceza alan diğer müteahhitler gibi Göçer’e de 1 ila 5 yıl arasında hapis cezası isteniyordu. Salim Çakır aylarca uğraşıp Yargıtay’dan emsal bir karar bularak sanıkların her projeden ayrı ayrı ceza almasını da sağladı. Veli Göçer, toplamda 7.5 yıl hapiste kaldıktan sonra 17 Ağustos depreminin 12. yıldönümüne 4 gün kala tahliye oldu. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatan Göçer, serbest kaldıktan sonra müteahhitliğe devam etti.
İmar tarihimiz, özellikle 1965 tarihli Kat Mülkiyeti Yasası, Özal dönemindeki imar affı, müteahhit sayısının hızla artışı, inşaatçı ve emlakçıların siyasete de dahil olmasıyla şekillendi. Rant hırsıyla verilen imar ve kat izinleri 1999 depreminde Yalova ve ilçelerinde 2.500’ün üzerinde can kaybına yolaçtı. Ölen insanların yaklaşık 1.500’ü Yalova-Hacımehmet Ovası’nda yeni yapılan sitelerde yaşayanlardı.
Bundan 24 sene önce, Cumhuriyet gazetesinin 21 Ağustos 1999 tarihli haberinde 17 Ağustos depremiyle ilgili haberleri okuyan mimar Ersen Gürsel’in ağzından dökülen ilk sözler “Yalova’ya bu kadar insanı nasıl sığdırdınız?” olmuştu.
Gürsel’i şaşırtan şey, gazetelerin depremde yerlebir olan Yalova’nın merkez nüfusunun 78 bin küsur olduğunu yazmasıydı. Bu bilgi kendisi için şaşırtıcıydı, çünkü Gürsel 1965’te -henüz İstanbul’un ilçesi olan- Yalova’nın şehir planını çizen kişiydi. Nüfusun 20 yıl sonra 15 bin olacağı öngörüldüğü için plan buna göre hazırlanacaktı. Ancak Gürsel, 15 bin kişiyi Yalova’ya yerleştirecek yer bulamıyordu. Birinci derece deprem kuşağında bulunan ilçenin batısında dere sınırı, güneyinde heyelan tehdidi altındaki yamaç bölgeleri vardı. Bir başka engel, kıyı boyundaki zeminin yumuşak olmasıydı; buralara çok katlı yapılar yapılamazdı. Gürsel meşakkatli bir çalışmanın sonunda, 15 bin kişiyi Yalova’ya sığdırmayı başarmıştı. Ancak planda, yapıların çoğunun tek katlı olması Yalova’da pek iyi karşılanmadı. Plan sırf bu nedenle bekletildi ve üç yıl sonra tek kat olması öngörülen yerlere iki kat izni verilerek hayata geçirildi.
Şehir planının hazırlandığı 1965, Türkiye’nin imar tarihi açısından önemliydi. O sene Kat Mülkiyeti Yasası çıkarılana kadar bir apartman dairesi satın alanlar, apartmanın tapusuna ortak oluyordu. Örneğin sekiz daireli bir apartmandaki tek daire sahibi, tapunun sekizde birine sahipti. Alım-satımda çeşitli zorluklara sebep olan bu durum Kat Mülkiyeti Yasası ile birlikte değişti ve dairelerin tek tek alınıp satılmasının önü açıldı. Hem bu yasanın çıkması hem de lüks inşaat için konulmuş kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte, her yerde yeni apartmanlar yükselmeye başladı; yüzlerle ifade edilen müteahhit sayısı binlerle ifade edilir oldu. Mimar Gürsel’in tek ya da az katlı yapı önerisi bu yüzden soğuk karşılanmıştı. Zaten 1970’te hazırladığı plan değiştirilmiş ve en fazla dört kat yapılabilir dediği yerlerde de altı kat izni verilmişti.
1999 depreminde yıkılan binalarının bir kısmı 1984 sonrasında yapılmıştı.
1965’te türeyen yeni müteahhitler en çok büyük şehirleri etkilerken, Türkiye’deki birçok yer gibi Yalova’nın çehresi de asıl 1980’lerde Özal döneminde değişecekti. Özal, kentleşme politikalarının ilk örneğini 1984’te çıkardığı imar affıyla göstermişti. 1948’den o zamana kadar çıkmış 14 af yasasının tümü sadece “yapılmış olanlarla” sınırlı iken, Özal’ın af yasasında aynı kaçak yapıların apartmana dönüştürülmesinin önü açılıyordu. Dahası, yasadışı işgal edilen arazilerin üzerinde yapı olmayan bölümlerine bile yüksek inşaat yapma olanağı verildi. Özal af yasasını “Gecekonduların üzerine kat çıkılabilecek” diye müjdeliyordu.
Özal iktidarının merkeze ait birçok yetkiyi belediyelere vermesi imar affıyla birleşince çok büyük bir inşaat furyası başladı. “Yerel yönetimler merkezî yönetimden bağımsız olarak karar alma, malî kaynak oluşturabilme ve bu kaynakları ihtiyaçlarına göre özgürce kullanabilme yetkisine sahip olacaklar” diyordu Özal. Gerçekten de bu yasa sayesinde belediye başkanları küçük bir proje için bile Ankara’nın kapısını aşındırmaktan kurtuldu. Birçok şehir ve ilçede önemli altyapı yatırımları yapıldı; parklar, spor tesisleri açılabildi. Eğer gerekli denetim mekanizmaları kurulsa ya da olanlar işletilse “belediyelerin malî kaynak oluşturabilmesi” kısmı da sorunsuz ilerleyebilirdi ama öyle olmadı. Malî kaynak denilince akla ilk önce yeni rant alanları ve inşaat izinleri geliyordu çünkü. Önceden ev yapmayı kimsenin aklına getirmeyeceği ovalar, dere yatakları, su havzaları imara açılıyordu.
Rantın çok büyük olması, imar planlarını da yakından etkiledi. Planlar artık gerektiği yükseklikte binalar yapılması için değil, en yüksek kazancı getirecek yapıların inşa edilmesi için düzenleniyordu. Kapalı kapılar ardında yapılan ya da “tadil edilen” planların oluşturulma sürecinde elbette müteahhitler de vardı. Bal tutan parmağını yalıyor, herkes payını alıyordu.
Bu durumun Türkiye siyasetinin çehresini değiştirdiğini de not etmek gerekir. Her şeyden önce özellikle küçük yerlerde milletvekili olmak varken yüzüne bakılmayan belediye başkanlığı “cazip bir iş”e dönüştü. Siyasetin finansmanı meselesi de hiç olmadığı kadar alengirli hâle gelmişti. Belediye meclisi üyeliklerine en çok inşaatçılarla emlakçıların talip olmaya başlaması da, siyasi partilerdeki irili-ufaklı delege ağalarının çoğunun “para musluğunun başındaki” belediye başkanı olması da bu sürecin sonucuydu.
2023 depreminde yıkılan binaların bir kısmının 2001 sonrası yapılmış olmasına nasıl şaşırıyorsak, 1999 depreminde yıkılan binalarının da 1984 sonrası yapılmasına şaşırıyorduk. 1961’de inşa edilmiş bina sapasağlam dururken, yanıbaşına Özal dönemi inşaat furyası sırasında kondurulan site çökmüş oluyordu.
Bataklık üstü ‘beton cenneti’ 1999 depreminin en ağır şekilde vurduğu yerlerden Hacımehmet Ovası, özellikle TOKİ konutlarıyla 2010’lardan sonra yoğun şekilde yapılaştı.
Yalova’nın bir talihsizliği de 1980’lerde Arap turist akınına uğramasıydı. 11 Ağustos 1986 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Tapu Türk’ün, mal Arap’ın” başlıklı haberde, dönemin yasalarına göre yabancılara mülk satılamadığı için Araplardan satış bedelinin alınıp evlerin 99 yıllığına kiralandığı yazıyordu. Habere göre, dağ taş villa ve apartmanlarla dolmuş; emlakçılar müteahhitliğe, pazarda karpuz satanlar emlakçılığa başlamıştı.
İnşaatçıların iştahını asıl kabartan yer ise 1965’te Yalova’nın şehir planını çizen Ersen Gürsel’in yapı inşa edilemeyeceğini söylediği, altı bataklık olan 3.500 dönümlük Hacımehmet Ovası’ydı. Ova denilince kentin dışında bir yer sanılmasın. 1999 depreminden önce Yalova sahilinde denize sırtınızı verip stadı sağ tarafınıza alarak biraz yürüseniz, ovaya adım atıp sayısız bloktan oluşan çok katlı “lüks siteler”le karşılaşırdınız. 1950-1980 arası 30 yılda yaklaşık 15 yıl belediye başkanlığı yapan Rahmi Üstel, ovanın imara açılması için gelen tüm baskılara direnmişti. İnşaat lobisi Üstel hakkında karalama kampanyası yapıyor, ovada kendisine ait elma bahçeleri olduğu için imara açılmasını istemediği dedikodusunu yayıyordu.
1984’te müteahhit Cengiz Koçal’ın Yalova Belediye Başkanı seçilmesi ibrenin inşaat lobisi lehine değişeceğinin işaretiydi. Koçal 1989’da İller Bankası ile birlikte ilçenin yeni imar planlarını hazırlattı ve Hacımehmet Ovası’nın bir bölümüne inşaat izni verildi. 1989’da Koçal ikinci kez seçildikten sonra, özellikle 1993’ten itibaren ovanın küçük bir bölümü dışında her yer inşaatla dolacaktı.
1999 depreminde, 1995’te il olan Yalova ve ilçelerindeki 2.500’ün üzerindeki can kaybının yaklaşık 1.500’ü Hacımehmet Ovası’nda yaşandı. Müteahhit Başkan Cengiz Koçal döneminde yapımına izin verilen birçok site yerlebir olmuştu. Koçal’ın yeğeni ve bir süre Yalova Mimarlar Odası Başkanı da olan Metin Koçal’ın ortağı Sefa Tüzünataç’la inşa ettiği 180 dairelik site tamamen yıkıldı; 200’den fazla kişi hayatını kaybetti. Dönemin ülke çapındaki büyük inşaat şirketlerinden Sazak ailesine ait Yüksel İnşaat’ın Yüksel Sitesi’nde 316, Ceylan İnşaat’ın Ceylankent Sitesi’nde 98 kişi öldü. Belediye Başkanı Koçal’ın diğer yeğeni Yakup Koçal’ın yaptırdığı iki bloklu apartman da yıkılmış, 8 kişi can vermişti. İşin ilginç tarafı, 17 Ağustos depreminden 4 ay önce yapılan belediye seçimlerini de müteahhit yeğen Yakup Koçal kazanmıştı! Başkan Yakup Koçal’ın depremden önceki hafta Hacımehmet Ovası’nın kalan son yeşil bölümlerinin konut alanına dönüştürülmesi kararını belediye meclisinden geçirttiği de ortaya çıkmıştı.
İnşaat lobisi, Üstel’e karşı 1950-1980 arasında yaklaşık 15 yıl belediye başkanlığı yapan Rahmi Üstel, Hacımehmet Ovası’nın imara açılmasına direnmişti. İnşaat lobisi hakkında ovada elma bahçeleri olduğu için bu engeli çıkardığı dedikodusunu yaymıştı.
Yalova, depremin değil rant hırsının ve yağmanın kurbanı olmuştu. 1965’te plan hazırlanırken “tek katlı bina dahi inşa edilemez” denilen Hacımehmet Ovası’na gelişen inşaat teknolojisi sayesinde artık çok katlı yapılar yapmak elbette mümkündü. Ancak güvenli inşaat demek daha az kâr demekti ve her depremde gördüğümüz gibi denetleyen yoksa müteahhitlerin çoğu depreme güvenli binalar yapmayı umursamıyordu.
1999 depreminin ardından Yalova’da 35 müteahhit ve bazı kamu görevlileri hakkında açılan 173 davanın bazıları zaman aşımından düştü, bazılarında verilen cezalar ertelendi. Yalova’da 400’den fazla ölüme sebebiyet vermekle suçlanan Yüksel ve Ceylan İnşaat şirketleri 2000 yılında açılan kalıcı deprem konutları yapım ihalelerine de girdi. Dönemin Bayındırlık Bakanı MHP’li Koray Aydın, iki şirket hakkında kesin mahkeme kararı olmadığı için ihaleye girmelerine engel olamadıklarını söylüyordu. Yaptığı binalarda 8 kişinin öldüğü Belediye Başkanı Yakup Koçal ise depremden sonra da görevini sürdürdü; 2004 seçimlerini kaybetse de 2009’da yeniden başkan seçildi.
En temel gündelik faaliyetlerimiz, zeminin ayaklarımızın altında sabit kalacağı varsayımına dayanır. Bunun olmadığı her durum korku, panik ve güvensizlik sebebidir. Ancak bir güç mücadelesinin, savaşın, çatışma ve kutuplaşmaların olduğu durumlarda yaşanan depremler, geniş kapsamlı ve kalıcı değişimleri de beraberinde getirmiştir. Anadolu’da ve dünyada, tarihin akış yönünü değiştiren sarsıntılar.
Charles Darwin, Şili’de 20 Şubat 1835’te kenti haritadan silen Concepcion depremi üzerine “Şiddetli bir deprem bilinen en köklü zihinsel çağrışımları bir anda yok eder; kaya gibi bir sağlamlığın simgesi yeryüzü, su üzerindeki bir kabuk gibi kayar ayaklarımızın altından; bir saniyelik bir zaman, zihinde saatler süren derin düşünmenin üretemeyeceği, güçlü bir güvensizlik duygusu yaratmıştır” demişti.
Gerçekten de en temel gündelik faaliyetlerimiz, zeminin ayaklarımızın altında sabit kalacağı varsayımına dayanır. Bunun ortadan kalktığı her durum, haklı olarak korku, panik ve güvensizlik sebebidir. Ancak tarih bir yandan da, deprem gibi doğal afetlerin yarattığı korkunun kısa süreli olduğunu bize gösterir.
Yıkımın boyutu ve neden olduğu trajedi ne kadar büyük olursa olsun, felaketin dehşeti hafızalardan silinir; kentler yeniden inşa edilir; kayıplar zamanla yerine konur. İnsan evlatlarının öncelik sıralamasında deprem ihtimaline karşı hazırlık yapmak, giderek savaşların, ekmek derdinin, boşanmaların ve tatil planlarının arkasına itilir. Sanki biz bunlarla meşgulken felaket bizi bekleyecekmiş gibi yaşarız… Ancak depremler insanlık durumunu dikkate almaz; bize özel bir zamanlamayla hareket etmez ve en nihayetinde yeniden kapımızı çalar, kapımızı kırar.
1906 San Francisco depremi ve enkaza dönüşmüş şehir
Kimi tarihçiler uzun tarih çizgisine baktıklarında, doğal afetlerin toplum üzerinde pek az kalıcı etkisi olduğunu, kısa bir fasıladan sonra hayatın yeniden devam ettiğini düşünür. Siyasi ve ekonomik olarak istikrarlı bir toplumda, doğal afetlerin etkileri pekala geçici olabilir. Ancak bir güç mücadelesinin, savaşın, çatışma ve kutuplaşmaların olduğu durumlarda ani bir deprem, geniş kapsamlı ve kalıcı değişimleri de beraberinde getirebilir ya da en azından böyle yorumlanabilir. Örneğin kutsal kitaplarda rastlanan pek çok hikayede, Tanrı’nın yeryüzünü sallayarak bir orduya ya da diğerine yardım ettiği, günahkarları cezalandırdığı ya da iyileri zafere ulaştırdığı anlatılır. Bu örneklerde depremler, gerçekten tarihin akışını değiştirmiş midir, yoksa ne savaşların ne de depremlerin eksik olduğu coğrafyalarda onları çakıştıran salt tesadüf müdür? 3 büyük dinin kutsal kitaplarında da bu tür hikayelere rastlanması, depremlerin en azından bir dereceye kadar toplumu şekillendirdiğinin kanıtıdır.
Bunlardan yalnızca geçmişe değil, geleceğe de ışık tutan dersler çıkarmak bize düşer.
ANTIOCH (ANTAKYA-115)
Büyüklük: 7.5 / Can kaybı: 260.000
Tanrıların ve Roma’nın gazabı: Piskopos suçlandı, aslanlara atıldı
Roma İmparatorluğu’nun en ihtişamlı merkezlerinden, Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolları üzerinde bulunan Antioch ya da bugün bilinen ismiyle Antakya’da 13 Aralık 115’te yaşanan 7.5 büyüklüğündeki deprem kenti yerlebir etti. Felakette, civar coğrafyalarla birlikte 260 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Petrol lambalarıyla aydınlatılan geniş caddeleri, mermer sütunları, süslü hamamları, amfitiyatrolarıyla ünlü olmasının yanında Hıristiyan isminin de ilk kez kullanıldığı bu şehir, neredeyse İmparator Trajanus ile halefi İmparatoru Hadrianus’a da mezar olacaktı. Trajanus, depremi Roma Tanrılarının Hıristiyanlara öfkesine bağlamış; Antakya piskoposunu Roma’ya götürerek vahşi hayvanların önüne attırmıştı. Kendisinin başlattığı ve halefi Hadrianus’un devam ettirdiği çalışmalarla kent yeniden toparlanacaktı.
ANTIOCH (ANTAKYA-526)
Büyüklük: 7.0 / Can kaybı: 250.000
Çok alametler belirdi kentin kötü talihi değişmedi
Antakya sokakları 29 Mayıs 526’da her zamankinden de canlıydı. Binlerce kişi bir sonraki gün kutlanacak olan Göğe Yükseliş Bayramı için şehre akın etmişti. Procopius’a göre, akşam saat 18.00’de “tüm şehri sarsan şiddetli bir deprem” oldu. 7 büyüklüğündeki ilk şoku bir artçı sarsıntı dalgası izledi, ardından yangınlar başladı. Tarihçi John Malalas, “Alevler sanki Tanrı’dan her şeyi yok etmek için bir emir almış gibiydi” diye anlatır o günü. Geride ne bir ev ne bir kilise kalmıştı. Büyük katedral de 5 gün boyunca “Tanrı’nın gazabı”na karşı durduktan sonra alev alarak yere yıkılmıştı. 250.000 kişi enkaz altında kalarak, yanarak ya da açlıktan ölmüştü.
Geride kalanlar da ölüleri soyan, karşı çıkmaya cesaret eden herkesi öldüren haydutların kurbanı olmuştu. En kötü şöhretli hırsızın, felaketi takip eden günlerde kölelerini kullanarak bir servet biriktiren bir hükümet yetkilisi olduğu söyleniyordu. Adamın bir anda yere yığılarak öldüğü söylentisi yayılmıştı. Ayrıca depremden 3 gün sonra gökyüzünde kutsal bir haç görüldüğü gibi bir dizi mucize de dilden dile dolaşıyordu.
Ancak bu “mucizeler”in hiçbiri Antakya’nın yerlebir olduğu gerçeğini değiştirmedi. İmparator Büyük Justinyen daha sonra büyük bir bağış ve yeniden inşa çalışması başlattı; hatta kentin adını “Tanrı’nın şehri” anlamına gelen Theopolis olarak değiştirmeyi denedi; ancak talihsizlikler devam etti. Kent iki yıl sonra 5 bin kişinin daha ölümüne neden olan bir başka depremin de aralarında yer aldığı artçı sarsıntılarla yıkıldı; 540’ta Persler tarafından yağmalandı. İki yıl sonra bir veba salgını ve dört depremin ardından 636’da Araplar tarafından fethedildi. Antik kentin gerçek ihtişamı, 1930’larda arkeologların keşifleriyle ortaya çıkacaktı.
MARAŞ (1114)
Büyüklük: 7.4 / Can kaybı: 40.000
Hıristiyanlar şehvete kapıldı, bu yüzden gazaba uğradılar!
Büyük bir deprem, 29 Kasım 1114’te, hac yortusunda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu sarstı. O sırada bölge, 1. Haçlı Seferi’yle gelip yerleşmiş Haçlılar ve yerel Hıristiyan halklarla Müslümanlar arasında çekişmelerin yaşandığı bir coğrafyaydı. “Biz mahluklar, Tanrı’nın gazabına uğradık” diye yazar Urfalı Mateos (öl. 1136?). “Derin bir uykuya daldığımız sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı…” Sonra devam eder: “O gece Frankların (Haçlıların) elindeki birçok şehir harap olurken Müslümanlara ait yerlerde hiçbir zarar olmadı. Samsat, Hısnımansur, Keysun, Raban ve Maraş şehirleri harap oldu. Maraş’ın akibeti o kadar feci olmuştu ki 40 bin insan telef oldu”. Urfalı Mateos, depremi Hıristiyanların işledikleri günahlara bağlamıştı; onlar cismani şehvete kapılmış, kutsal kitaplardaki uyarılara kulak asmamış, Tufan’dan önceki çılgınlığa dönmüş ve bu nedenle yok edilmişlerdi.
HALEP (1138)
Büyüklük: 7.1 / Can kaybı: 230.000
Halep kaosa sürüklendi, ticaret el değiştirdi
Tarihin en ölümcül depremlerinden biri olarak kaydedilen 1138 Halep Depremi, 11 Ekim’de yaşanmış; 230 bin kişi hayatını kaybetmişti. Bu deprem, güneye doğru seyrederek 10 yıllar sürecek çok şiddetli bir deprem serisinin de ilkini oluşturmuştu. 15. yüzyılda İbn Tağrıberdî tarafından verilen 230 bin can kaybı, büyük olasılıkla Kasım 1137’de El Cezire Ovası ve Eylül 1139’da Gence’de yaşanan depremlerde kaydedilen ölümlerin toplamıydı. Kent enkaza dönüşürken surların kuleleri yıkılmış, halk çöle sığınmıştı. Siyasi çatışmalar, işgal ve kuşatmalardan ötürü zaten istikrarsız olan bölge, bu depremle çok daha büyük bir kaos içerisine sürüklendi. Yüzde 60’ı yıkılan kentin yeniden imarı çok pahalıya mâlolmuş, kesilen gelirler nedeniyle çok uzun sürmüştü. Daha önce Afrika ve Asya’dan Avrupa’ya uzanan ticaret yollarının kesişiminde olduğu için zenginliğiyle bilinen Halep’te ticarete ara verilmiş; sonunda 4. Haçlı Seferi sırasında Kostantiniyye’nin yağmalanması; Venedik, Cenova gibi şehir devletlerinin ticaret sahnesine girmesinin nedenlerinden biri olmuştu.
GELİBOLU (1354)
Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: ?
‘Allah’ın iradesi kaleyi Türklere verdi’
14. yüzyılın ilk yarısı, Bizans’ın Anadolu’da Türkler, Balkanlar’da da Sırplar karşısında sürekli gerilediği bir dönemdi. Devletlerinin çökmekte olduğu bilinci zihinlerinde o kadar yer etmişti ki bunun nedenleri üzerine yazılanlar başlı başına bir literatür oluşturmuştu. Bu literatürde Ortaçağ zihniyetinin hâkim öğesi din başroldeydi. Çöküş, Tanrı’nın gazabı olarak görülüyor; bunun nedeninin de Bizans’ın türlü çeşitli günahları olduğu vurgulanıyordu. Gelibolu’nun 1354’te Osmanlıların eline geçmesi, bu açıklamaya güç kattı. Gelibolu yarımadasındaki Çimpe Kalesi’ni o sene fethetmişler, Gelibolu kalesini de kuşatmışlardı; ancak Gelibolu çetin ceviz çıkmış, direnmişti. 1-2 Mart 1354 gecesi büyük bir deprem oldu ve kalenin duvarları çöktü. Bunun üzerine Türkler Gelibolu’yu ele geçirdiler. Hadise, 1391 tarihli bir Bizans vekayinâmesinde şöyle tanımlandı: “Gelibolu’nun ve ötesindeki şehirlerin duvarları bile çöküyor ve bunlar Türklerin eline geçiyorsa, hangi günahların sonucuyla karşılaşıldığını artık Tanrı bilir”. Türklerin da bu hadiseyi yorumlamaları farklı değildi. 6. İoannis Kantakuzenos, Bizans tahtını ele geçirdikten sonra müttefiki Osmanlıları da Gelibolu Yarımadası’ndan çıkarmak istemiş; Orhan Gazi, Çimpe’yi 10 bin altın karşılığında geri vermeyi kabul etmiş; ama Gelibolu’dan vazgeçmemişti: Zira Gelibolu’yu kendisine “Allah vermişti”.
İZMİR (1688)
Büyüklük: 7.5 Can kaybı: 260.000
İzmir, 1688’de, 7.0 büyüklüğündeki bu depremle büyük ölçüde harap olmuş; 16 bin insanın hayatını kaybettiği felakette kıyı 60 cm. çökmüş; körfezde tsunami, ticari merkezde yangın yaşanmıştı. Avrupalı tüccarların büyük kısmı kenti terketmiş, kale yıkılmıştı. 18. yüzyıl başındaki bir gezgin, depremdeki zarara büyük oranda evlerin taştan yapılmasının neden olduğunu; depremden sonra taşın çoğunlukla sadece yapıların temelleri için kullanıldığını; gerisinin ahşap karkas ve tuğladan yapıldığını; bu sayede sonraki depremlerin az hasarla atlatıldığını yazacaktı.
BURSA (1855)
Büyüklük: 7.5 / Can kaybı: 300
‘Artık ecnebilerden utanır olduk’
Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde 28 Şubat 1855’te meydana gelen 7.5 şiddetindeki depremden şehrin tamamı ve komşu kentler etkilenmişti. Depremde en az 300 kişi ölmüş, hemen ardından başlayıp Bursa’nın birçok mahallesine yayılan yangınla can kaybı yükselmişti.
Dönemin resmî devlet tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa, depremin ardından başkent İstanbul’da yaşananları önemli eseri Tezâkir’de şöyle anlatıyor:
“Bursa’nın ahvalini tahkik için bir memur gönderilemedi. Çünki biz Rusya muharebesiyle ve daha doğrusu Mehmet Ali Paşa tarafından Sarraf Mıgırdıç’a verilmiş senedlerin tatbik mührü meselesiyle meşgul idik… Bursa’daki halk ise can ve başları kaygısına düşerek vaktiyle İstanbul’a kağıt yazamayıp dokuz gün sonra tahrirat-ı resmiyye gelebildi. Halbuki İngilizler Bursa ahalisine yardım için derhal iki gemi ekmek ile bir hayli akçe göndermiş olduklarını on gün sonra Bursa vücuhundan Dersaadet’e gelen Tahir Ağa maâ-tessüf haber verdi. Artık ecnebilerden utanır olduk… Biz ne vakit gaflet uykusundan uyanacağız? Rusya muharebelerinde atılan topların sadaları bizi utandırmadı. Acaba Bursa’nın kudret topları da uyandırmayacak mı? Hayır. Cenab-ı Hak bizleri ikaz ve ıslah eyleye”.
Şubat depreminden 1.5 ay sonra, Bursa 7 şiddetinde ikinci bir depremle sarsıldı. Bu kez asıl yıkım Mudanya-Gemlik civarında olmuş, ilk depremde ayakta kalan ama yıpranan binalar da çökünce en az 1300 kişi hayatını kaybetmişti.
Murat Toklucu
ERZİNCAN (1939)
Büyüklük: 7.8 / Can kaybı: 32.968
İletişim koptu aşırı soğuk vurdu
Erzincan şehri 26/27 Aralık (Birincikanun) 1939 gecesi saat 01.57’de cumhuriyet tarihinin en ölümcül depremlerinden biriyle sarsıldı. Kandilli Rasathanesi Müdürü M. Fatin Gökmen, 50 saniye süren deprem hakkında yaptığı ilk açıklamada “Beş seneden beri kullandığımız sismograf aleti, bugüne kadar memleketimiz dahilinde bu kadar şiddetli bir zelzele kaydetmiş değildir” diyordu. Üstelik kar ve korkunç bir soğuk vardı. Kış şartlarında dış dünyayla bağlantısı kesilen Erzincan’da tam anlamıyla bir can pazarı yaşanmış, iletişim ağlarının kopmasıyla yardımların ulaştırılması gecikmişti. Bazı bölgelerde barınma sorunu günlerce çözülememişti. Memleketin ekonomik zorluklarının ve 2. Dünya Savaşı kaynaklı askerî ve siyasi risklerin eşiğinde durması da durumu güçleştirmişti.
Bununla birlikte deprem haberi Ankara’da duyulunca ilgili Bakanlıklar ve müfettişlikler harekete geçerek alınacak tedbirleri deprem bölgesindeki görevlilere iletecek; Meclis toplanarak acil ihtiyaçların karşılanması için yapılabilecekleri tespit edecek; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü deprem bölgesine hareket edecekti. Basın da bölgeden muhabirlerin verdiği haberlerle kentin durumunu ve halkın tepkisini duyurmuştu. Meclis Başkanı başkanlığında kurulan Millî Yardım Komitesi’ne yapılan yardımlar Kızılay aracılığıyla deprem bölgesine gönderilmiş; yurtdışından da pek çok yardım bölgeye ilerleyen günlerde ulaştırılmıştı. İngiltere, Fransa ve Yunanistan başta olmak üzere yurtdışından ve komşu ülkelerden gönderilen yardımlar, diplomatik ilişkilerde de etkili olmuştu. Halkın yanısıra askerlerin, mahkumların, sağlık çalışanlarının, Diyanet İşleri’nin, milletvekillerinin ve üniversitelerin depremde yaptığı yardımlar da halkın hafızasında yer etmişti. Özellikle askerî birlikler güvenliğin sağlanması, arama kurtarma çalışmaları ve ekmek üretilmesi gibi konularda önemli görevler üstlenmişlerdi. Türkiye’de hem yasal çerçeve hem de deprem risk belirleme çalışmaları, bu felaketten sonra büyük ivme kazandı. Depremin en önemli etkilerinden biri, bugün İstanbul’un kapılarına dayanan ve enerji aktarımını tetikleyen deprem dizisini başlatmış olmasıydı.
GEREDE (1944)
Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 3.959
Türkiye matem içinde binlerce kişi enkaz altında
Büyük bir deprem, 1 Şubat 1944’te sabah saat 06.23’de Gerede başta olmak üzere, Bolu’nun bütün ilçelerinde, Ankara’nın bir bölümünde, Zonguldak ve Çankırı’da şiddetli bir biçimde hissedilmişti. 7.2 büyüklüğünde depremin artçı sarsıntıları, haftalarca sürmüştü. BBC’nin Türkiye’de bulunan muhabiri Philips Yordan depremin boyutunu radyoda şu şekilde anlatıyordu: “Türkiye matem içindedir. Zelzele sahasında binlerce evladı enkaz altında kalmıştır. Cephelerde harbeden müttefikler bile, tabiatın göndermiş olduğu bu felaket yüzünden müttefikimizin 1 gün zarfında gömdüğü miktarda asker kaybetmemiştir”.
2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği bir dönemde, kış mevsiminin karla kapladığı bir bölgede yaşanan deprem, 4 bine yakın can kaybıyla birlikte çok ağır hasar da bırakmıştı. Yardımların ulaşmasında sıkıntılar yaşanmış; ancak ülke çapında düzenlenen destek faaliyetleri çalışmalara ciddi katkı sağlamıştı. Gerede ve hemen öncesinde yaşanan depremler, mevzuat açısından da bir kırılma oluşturmuştu. Gerede’den birkaç ay sonra deprem riskinin belirlenmesi ve yapılaşmanın denetlenmesine dair ilk yasal düzenleme hazırlanmıştı. Ertesi yıl ise ilk resmî “yersarsıntıları bölgeleri haritası” oluşturuldu.
VARTO (1966)
Büyüklük: 6.9 / Can kaybı: 2.394
Evlerini göremedenbu hayattan gidenler
Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay hatlarının kesiştiği bölgede yer alan Muş’un Varto ilçesi, 1966’da iki deprem yaşadı. 5.6 büyüklüğündeki ilk deprem 7 Mart’ta 14 kişinin ölümüne neden olurken, asıl felaket 19 Ağustos’ta kapıda bekliyordu. 6.9 büyüklüğündeki bu depremde 2.394 kişi hayatını kaybetti, neredeyse tüm yapılar harap oldu. Sonraki dönemde Varto, dışarıya çok ciddi göç verdi. Deprem, 10 yıllar sürecek konut inşatı probleminin de başlangıcını oluşturdu. Afet konutlarının yapımına ancak 1985’te başlanabildi. İnşaatlar o kadar uzun sürdü ki çok sayıda hak sahibi daha sıra kendilerine gelemeden hayatını kaybetti. 2009’da dahi sıralarını bekleyen 1.500 depremzede bulunuyordu.
ŞAMUHA (MÖ 13. YÜZYIL)
Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 3.959
Taht kavgası çıktı, Tanrılar surları yıktı
Hititlerin başkenti Hattuşa’da (Boğazköy) bulunan bir tablette, kral 3. Hattuşili’nin (MÖ 1267-1237) taht kavgasına tutuştuğu yeğeni Urhi-Teşup’u ele geçirmek istediği anlatılır. Kral, yeğeninin bulunduğu kutsal kent Şamuha’yı kuşatır. Kente girdiği anda Tanrılar surları yıkar. Olay gerçekte bir depremi anlatmaktadır. Şamuha’nın, Sivas-Yıldızeli yakınlarındaki Kayalıpınar Höyüğü olduğu arkeolojik çalışmalarla anlaşılmıştır.
SPARTA (MÖ 464)
Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 20.000
Yıkıntılar içinde köleleri bastırmak
Depremle savaşın aynı zamana denk geldiği en erken örneklerden biri, Peloponez Savaşı’nın yazarı ünlü Yunan tarihçi Thucydides (MÖ 4. yüzyıl) tarafından kayda alınmıştı. Bu kayıtta, Spartalıların (Atina’nın bilgisi dışında) Attika’yı işgal eden Thasoslulara yardım sözü verdikten sonra Sparta ve çevresini harap eden korkunç bir depremin sözlerini tutmalarını nasıl engellediği anlatılır. Bu sırada Sparta’nın egemenliği altındaki Lakonya ve Messinya bölgelerindeki halkın çoğunluğunu, özgür olmayan Helotlar oluşturmaktadır. MÖ 464’teki büyük depreme işaret ettiği düşünülen bu sarsıntının ardından Sparta’nın yarısının yıkılmış olmasını, çok sayıda Spartalının da ölmüş olmasını fırsat bilen Helotlar ve Messinyalılar ayaklanır, ortak bir savaş başlatırlar.
Plutharkos’un anlattığına göre: “Sparta’da Kral Arkhidamos’un zamanına denk gelen depremde kent karışıklık içine düştü. Arkhidamos, böyle bir durumda asıl korkulacak şeyin ne olduğunun hemen farkına vararak, sanki düşman kentin kapılarına dayanmışçasına tehlike işaretini verdi ve yurttaşlarının vakit yitirmeden silahlı olarak yanına koşmalarını istedi. İsyancılar, Spartalıların silahlı olduğunu ve savaş düzenine girdiğini görünce komşu kentlere çekildiler. Bu, 10 yıl sürecek 3. Messinya Savaşı’nın başlangıcı oldu”.
Bu deprem, Peloponez Savaşı sırasında meydana gelen tek deprem değildi. Bu afetler dolaylı olarak savaşın 27 yıl süren benzersiz uzunluğunda etkili olmuştu.
APAMEİA (MÖ 88)
Büyüklük: 6.9 Can kaybı: 2.394
İlahi işaret ve teslim
Pontus Kralı 6. Mithradates Eupator, MÖ 88’de Apameia’ya (Dinar) doğru yürüyüşe geçti. Kente yaklaştığı sırada şiddetli bir deprem meydana geldi. Bunu Tanrılar tarafından gönderilen bir işaret olarak kabul eden Apameialılar, Mithradates kente ulaştığında, hiç direnmeden kralın egemenliğini kabul ettiler. Strabon’un bildirdiğine göre Apameia’nın yeniden imarı için büyük bir miktar para (100 Talanta) bağışlandı.
LONDRA (1750)
Büyüklük: 2.6 / Can kaybı: 0
Sismolojinin başlaması ve kıyamet senaryoları
İngilte’nin başkenti Londra, 8 Şubat 1750 tarihinde, bugün sadece 2.6 büyüklüğünde olduğu tahmin edilen küçük bir depremle sarsıldı. Depremin hissedildiği bölge oldukça küçüktü, pek hasara da yolaçmamıştı. Leadenhall Caddesi’nde bir bacanın parçaları düşmüş, Thames Nehri’nin güneyindeki Southwark’ta bulunan saz damlı bir mezbaha çökmüştü. Londralılar henüz bilmiyorlardı ama, o yılın “Depremler Yılı” diye tarihe geçmesine neden olan ilk depremi yaşamışlardı. Yer sarsıntılarına pek alışık olmadıklarından fena hâlde huzursuz olmuşlardı.
Aslında Londra’nın sarsıldığı ne ilk ne son seferdi bu. 1580’de Manş Denizi’nin altında meydana gelen bir deprem, Dover’daki kayalıkların bir kısmını çökertmiş; Westminster Sarayı’nın çanları çalarken iki çocuğun ölümüne neden olmuş; sonradan da Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde anılmıştı. 1692’de bir başka deprem, kent sakinlerinin kendilerini sokağa atmasına neden olmuştu.
Ancak bu depremlerin anıları, 1750’de hatırlanamayacak kadar uzakta kalmıştı; sarsıntının deprem yüzünden olduğu başta kimsenin aklına bile gelmedi. Bir dinamit patlatılmış olabilirdi ya da belki de Isaac Newton’ın tahmini gerçekleşmiş, Jüpiter’in Dünya’ya yaklaşırken yaratacağı düşünülen sarsıntı hissedilmişti.
Londralılar iki-üç hafta bu gündemle meşgul olduktan sonra tam olayı unutmaya başlamışlardı ki 8 Mart günü saat 5.30’da ikinci bir şok yaşadılar. Bu deprem, bir öncekinden daha şiddetliydi; daha büyük bir alanda hissedilmişti. Whitechapel’da iki ev çökmüş, Westminster Abbey’in yeni kulelerindeki taşlar ve birkaç baca yıkılmıştı. Bir gün sonra bir artçı sarsıntı daha yaşandı.
Üçüncü depremin ardından ortada bir söylenti dolaşmaya başladı: Tam 4 hafta sonra bir deprem Londra’yı yutacaktı. Söylenti, daha sonra Londra’daki akıl hastanesi Bedlam’a gönderilecek olan bir asker tarafından başlatılmıştı.
Bir söylentiyle taşraya kaçanlar Londra’da büyük bir deprem olacağı söylentisinin yayılmasıyla apar topar şehri terk eden Londralıları gösteren çizim ve altında durumu eleştiren şiir.
Kıyamet günü
4 Nisan gelip çattığında, “kıyamet günü” bir şekilde ertesi güne sarkmış ve panik başgöstermişti. Sükunet çağrılarına rağmen bunu yapabilecek gücü olanlar (tahminen şehrin üçte biri) arabalarına binip taşraya akın ediyor; kadınlar bütün gece dışarıda otururken onları sıcak tutacak “deprem elbiseleri” dikiyor; insanlar kayıklarda yatıyordu. Kiliseden her zaman olduğu gibi felaketin sebebinin insanların günahları olduğuna dair sesler yükseliyor; bunun dünyanın sonunun yaklaştığına dair bir alamet olduğu söyleniyordu. Londra Piskoposu Thomas Sherlock’un yazdığı A Letter From the Lord Bishop of London, to the Clergy and People of London and Westminster; on Occasion of the Late Earthquakes kitabı, altı ayda 100.000’in üzerinde satmıştı. Sherlock herkesi tövbe etmeye çağırıyordu.
Bilindiği üzere Londra sonunda bir deprem tarafından yutulmadı. Ancak batıl inançlar ve hızla yayılan dedikodularla birlikte Londralıların sismik aktivitelere olan takıntıları da bu dönemde ayyuka çıktı. Öyle ki sismolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkışı ne İngiltere’nin tarihindeki daha büyük depremlere ne de Japonya, Kaliforniya gibi deprem ülkelerine değil, zar-zor hissedilen minyatür sarsıntıların yaşandığı “Depremler Yılı” İngiltere’sine nasip oldu. O zamana kadar Aristo gibi eski Yunan filozoflarının teorilerinden öteye gidemeyen yerbilimi hakkında Royal Society’de yıl sonuna gelmeden 50 makale okunmuş; bunlar Philosophical Transactions’ın eki olarak yayımlanmıştı. 1760’da bu depremlerin üzerine 1755 Lizbon Depremi’nden öğrendiklerini de ekleyen John Michell’ın makaleleri, depremler hakkında ilk ciddi bilimsel çalışmalar oldu.
LİZBON (1755)
Büyüklük: 9.0 / Can kaybı: 100.000
Rousseau Voltaire’e devlet kiliseye karşı
Takvimler 1 Kasım 1755’i gösterirken, Portekiz’in Lizbon kentinde oturan 275 bin kişiden çoğu Azizler Yortusu’nu kutlamak üzere kiliselerde toplanmış, dualar etmeye, ilahiler söylemeye hazırlanıyordu. Saat 09.30’da yer zangır zangır titremeye başladı. 20’den fazla kilise ve katedral, ellerini göğe açmış insanların başına çöktü; yüksek tavanlardan düşen kemer ve tonozlar çok büyük bir felakete sebep oldu. Henüz depremin büyüklüğünü ve şiddetini belirlemek için kullanılan ölçüm metotlarının geliştirilmesine çok vardı; ama daha sonra yapılan analizlere göre jeologlar bu depremin 9 Richter ölçeğinde olduğu tahmininde bulunacaklardı.
Yıkılan kiliselerin enkazının altında olmayanlar, kendilerini Tagus Nehri üzerindeki limana atıp kentten kaçmaya çalıştı. Ne var ki sarsıntı sırasında deniz tabanının hareket etmesi bir tsunamiyi tetiklemiş; büyük dalgalar gürleyerek 5-6 metreye yükseldikten sonra yüzlerce insanı kıyılardan sürükleyerek içine çekmişti. Limandaki hafif yapıların tamamı yıkılmış, gemilerin çoğu parçalanarak batmıştı. Lizbon’un başına gelen felaket bununla da bitmemiş; depremde mumların, ocakların devrilmesiyle şehrin farklı noktalarında yüzlerce yangın başlamıştı. Takip eden 6 gün boyunca bu yangınlar, depremden kendini kurtaran her şeyi, sanat eserlerini, mimari yapıları, tarihî belgeleri yakıp kül etmişti. Yangınlar günler sonra söndüğünde, geride 100 bine yakın cansız insan bedeni kalmıştı.
Deprem sırasında Lizbon, Avrupa’nın ekonomik başkentlerinden biriydi; ticari, sanatsal, askerî ve finansal alanlarda özellikle güçlüydü. Roma Katolik Kilisesi ve Engizisyonu altında muazzam bir dinî nüfuza sahip olan şehir, yıkılmaz gibi görünüyordu. Halkı o dönemde tüm Avrupa’nın en varlıklı ve dindar kesimiydi. Aynı zamanda gelişen bir tekstil ticaretine, çok sayıda sanat koleksiyonuna, görkemli kilise ve katedrallerin de dahil olduğu kültürel hazinelere evsahipliği yapıyordu.
Ancak özellikle yıkılan kiliselerde o kadar çok insan ölmüştü ki “neden” diye sormamak imkansız hâle gelmişti. Neden Tanrı, iman edenlere böylesi dehşetli bir cezayı layık görmüştü? Neden böyle kutsal bir günü seçmişti ki bu kadar insan ibadet sırasında ölmüştü? Bu derece helak edilmeden önce gönderilebilecek ilahi uyarılar olamaz mıydı?
Deprem, uzun süre halkın hayalgücünü esir aldı; sayısız resim ve çizime konu oldu. Ardından başlayan tartışmalar köklü dinî, siyasi ve toplumsal dönüşümlere kapı açtı.
Dramın başrol oyuncularından Sebastião José de Carvalho e Mello, 1770’de Pombal Markisi oldu (tarihe de Pombal ismiyle geçti). Deprem sırasında Kral 1. José’nin Savaş ve Dışişleri Bakanlığı’nı yürütüyordu; depremden sonra kral onu fiilen diktatör ilan etti ve Pombal, duruma hâkim olarak felaketin toplumsal etkilerini ciddi ölçüde azalttı. İlk iş, hayatta kalanların beslenme sorununu çözdü; onlar için kamplar kurdu. Daha sonra şehirdeki 10 binlerce cansız bedeni kaldırmak için kolları sıvayarak salgın hastalıkların önünü aldı. Kardinal’in izniyle (ama yine de gizlilik içinde) ölü bedenlerin bir mavnaya yüklenip okyanus açıklarında batırılmasını emretti.
Şehrin acil ihtiyaçları karşılandıktan sonra sıra yeniden yapılanma planlarına gelmişti.
Pombal insanları vatandaşlık görevlerini yapmak için eyleme çağırırken, din adamları da itaat, kefaret ve dua tavsiyesinde
Gabriel Malagrida’nın bu dönemde bastırdığı bir broşür “Ey Lizbon, evlerimizi, saraylarımızı, kiliselerimizi yokedenin, senin iğrenç günahların olduğunu bil. Tüm gücünle tövbe et” diyordu. Laik devletle kilise arasında, deprem öncesinde de varolan gerilim giderek derinleşti. Bu gerilim Cizvitlerin Portekiz’den kovulmasıyla sonuçlanacak; Malagrida ise Engizisyon’a teslim edilerek idam edilecekti. Devlet, kilise karşısında ilk defa bu denli büyük zafer kazanmıştı. Batı’da modern siyasi dönemi başlatan dönüm noktalarından biriydi bu.
João Glama Strobërle, “1755 Depremi Alegorisi” tablosunda kendisini sağ alt köşede bir moloz yığınının üzerinde dururken resmetmişti. Sol üst köşede elinde ateşli bir kılıç tutan melek ilahi yargıyı temsil ediyordu
İyimserliğe darbe
Lizbon depreminin acımasızlığı, Leibniz ve Alexander Pope gibi düşünürlerin başını çektiği iyimserlik felsefesine de büyük bir darbe vurdu. Voltaire, 24 Kasım 1755’te banker M. Tronchin’e yazdığı mektupta trajedinin getirdiği matemin de etkisiyle iyimserliği taşa tuttu: “100 bin karıncanın, komşularımızın yuvalarında bir solukta ezildiği; yarısının kurtulmaları imkansız enkazların altında tarifsiz acılar içinde can verdiği; Avrupa’nın dörtbir yanındaki ailelerin dilenciliğe mahkum edildiği; sizin gibi yüzlerce İsviçreli tüccarın servetinin Lizbon’un yıkıntıları tarafından yutulduğu mümkün dünyaların en iyisinde, hareket yasalarının böylesine korkunç felaketlere nasıl yolaçtığını kavramakta zorlanacağız. İnsan hayatı ne berbat bir kumar! Vaizler ne diyecek -özellikle de Engizisyon Sarayı hâlâ ayaktaysa! O saygıdeğer papazların da tıpkı diğer insanlar gibi ezilmiş olduklarını düşünerek kendimi avutuyorum. Bu, insanlara birbirlerine zulmetmemeyi öğretmelidir; çünkü birkaç budala sofu, birkaç fanatiği yakarken yeryüzü yarılıp hepsini yutuyor”.
Voltaire bu mektubun ardından belki en kötümser eserlerinden olan “Lizbon felaketi üzerine şiir” ile de iyimserlerin argümanlarını alaya almaya, sözde “mümkün dünyaların en iyisi”ni yaratmış olan sevecen Tanrı imgesine itiraz etmeye devam etti: “Özgür ve adildir O, değil asla öfkeli / Böylesi adaletli bir efendinin emrinde, bu acı neden peki? / Budur işte ölümcül düğüm, çözülmesi gereken” diyor, “Acıları inkarınız, olur mu derde derman?” diye soruyordu. “Daha çok mu batmıştı ahlaksızlığa, şimdi yok olmuş Lizbon / Sefahat içinde yaşayan Londra’dan, Paris’ten? / Lizbon yerlebir şimdi, oysa Paris’te dans ediyorlar” yazmıştı. Ya çocuklar, onların ne günahı vardı?
Voltaire’in şiiri, Aydınlanma’nın diğer önemli figürü Rousseau’yu rahatsız etmişti. 18 Ağustos 1756’da Voltaire’e yazdığı mektupta şiirin “insana layık etkiler yaratmaması” nedeniyle şikayet ediyordu. Rousseau’ya göre Voltaire, Pope ve Leibniz’i kötülüğü küçümsemekle eleştirmiş, ama kendisi de kötülüklerin varlığını abartmıştı. Bu da insanlığa teselli yerine endişe veriyordu. Rousseau ayrıca kötülüğün kaynağını insandan başka bir yerde aramaya ve felaketleri ilahi referanslarla açıklamaya da karşı çıkmıştı. “Talihsizliğimizin çoğu bizim eserimizdir. Lizbon’da altı-yedi katlı 20 bin evi yanyana getirenin doğa olmadığını kabul edin. Eğer bu büyük kentin sakinleri daha dengeli bir şekilde dağılmış olsalardı, kayıplar daha az olur ya da belki de hiç olmazdı. İlk anda herkes kaçardı. Ama birçoğu inatla kaldı. Çünkü geride bırakmak zorunda kalacakları şey daha değerliydi. Bu felakette, kaç talihsiz insan kıyafetlerini, evraklarını ya da paralarını alma arzusuyla can verdi?” diyordu. Lizbon’da Tanrı ile doğanın düzeni insan hırsıyla çarpışmış ve tabii birincisi galip gelmişti.
Rousseau ile Voltaire arasında, bu mektubun da etkisiyle yükselen kişisel husumet bir yana, kamuoyunda iyimserliğin desteğinin sürmesi, birkaç yıl sonra Voltaire’i Candide adlı kara hicvini yazarak iyimserliğin tabutuna son çiviyi çakmaya yöneltti. Candide’in iyimser hocası Dr. Pangloss, “mümkün dünyaların en iyisinde yaşadığımız” argümanınına rağmen linçle öldürülüyordu. Voltaire, kötülüğün ilahi nedenlerle gerekçelendirilmesinin insanlara bir teselli sunabileceğini ama zorbalık ve bağnazlık için de kullanılabileceğini göstermeye çalışmıştı.
Lizbon depreminin ardından bir yanda kenti saran yangınlar, öbür yanda limandakileri içine çeken dev dalgalar…
VENEZUELA (1812)
Büyüklük: 7.7 / Can kaybı: 15-20 bin
Latin Amerika’nın kaderi 211 yıl önceki felaketle değişti
26 Mart 1812’de Venezuela’yı vuran, 7.7’lik büyük deprem, halkın büyük çoğunluğunun ayinlere katılmak üzere kiliseye gittiği Paskalya haftasının Kutsal Perşembe günü meydana geldi; en iyimser tahminlere göre bile 15-20 bin insanın ölümüne, hesaplanamayan bir maddi zarara yol açtı. O gün aynı zamanda Venezuela’nın İspanya’dan bağımsızlık mücadelesinde de bir dönüm noktasıydı; tam iki yıl önce Caracas Kent Meclisi İspanyol valiyi resmen görevden almış ve İngiltere’ye yardım çağrısında bulunmuştu. Deprem sırasında İspanya kuvvetlerinin başındaki General Juan Domingo de Monteverde, ülkede İspanyol hakimiyetini yeniden tesis etmek için aktif bir kampanya yürütüyordu.
Depremde, devrimcilerin (kendilerine “Vatanseverler” diyorlardı) kalesi olan Caracas şehri neredeyse yerle bir oldu. Sarsıntının ardından çıkan yangın da birçok yapıyı ve içeride mahsur kalan insanları kül etti. İspanya’ya bağlı Coro, Guayana, Maracaibo, Puerto Cabello ve Valencia’da ise hasar nispeten daha hafifti.
Caracas halkı şehirlerinin yıkıntıları arasında hayatta kalanları arıyor.
Tahmin edilebileceği gibi, bu orantısız yıkım halkta güvensizlik ve korku yaratmıştı. Hayatta kalanlar, bunun Tanrı’nın bağımsızlık hareketinden hoşnut olmadığına işaret ettiğine inanmaya hazır hâle gelmişti. İspanyollara yakın duran Kilise de bu görüşü destekliyor; yıkımı İspanyol kralını kabul etmeyen devrimcilere karşı Tanrı’nın intikamı olarak sunuyor; İncil’den Sodom ve Gomorra’nın cezalandırılma sahnelerini hatırlatıyorlardı.
Vatanseverler arasında da moral bozukluğu yükseliyordu. Yaklaşık 1.500 devrimcinin Barquisimeto’da derin bir yarığın içine düştüğünü söylentileri yayılıyordu. Bu sırada Latin Amerika’nın “El Libertador”u Simón Bolívar, deprem sonrası enkaz hâline gelen evinden çıkmış, arkadaşlarıyla birlikte depremzedelerin yardımına koşmuştu. San Jacinto’nun merkez meydanında vaaz veren İspanyol yanlısı bir keşişle karşılaşmıştı. Keşiş onunla “Nasıl gidiyor Bolivar? Görünüşe bakılırsa, doğa İspanyollardan yana tavır koymuş” diye alay etmişti. Bolivar ise “Eğer doğa bize karşıysa, onunla savaşır, bize itaat etmesini sağlarız” cevabını vermişti.
Ancak Nisan ayına gelindiğinde, Kilise’nin söylemlerinin de etkisiyle devrimcilere halk desteği azalmış; İspanyol deniz subayı Juan Domingo de Monteverde komutasındaki kraliyetçi ordu, neredeyse hiçbir direniş olmadan batı Venezuela’yı ele geçirmişti. Sürgüne giden Bolivar, orada diğer Latin Amerika ülkelerini İspanya’ya karşı örgütlemişti. Kimbilir belki Caracas depremi, onun Venezuela’nın bağımsızlığı yönündeki ilk girişimini başarısızlıkla sonuçlandırmasaydı, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın kurtuluşuna öncülük edemeyebilirdi.
SAN FRANCISCO (1906)
Büyüklük: 7.8 / Can kaybı: 3.000
Felaketle gelen ‘yaratıcı yıkım’
Bundan 117 yıl önce, 1906’da üç gün boyunca San Francisco’nun dörtte üçünü yok eden yangın, şehrin su kaynağını devredışı bırakan bir depremle başlamıştı. 18 Nisan’da sabaha karşı 05.12’de yaşanan bu deprem 7.8 büyüklüğündeydi; arkasından başlayan yangınla birlikte 3 bin civarında can kaybına neden oldu. Ancak felaketin tarihteki yeri, sonrasında başlatılan toparlanma çabalarıyla belirlenecekti.
Şehir yetkilileri, yerel işletmeler ve sigorta endüstrisi, felaketi deprem olarak değil yangın olarak değerlendirmiş, böylece kent sakinleri yangın sigortalarını talep edebilmişti. Sonuçta yatırımcılar da, gelecekteki depremlerden korkarak kentin yeniden inşaını finanse etmekten vazgeçmemişti. 10 yıl içinde San Francisco yeniden inşa edildi. 1950’lerde bugün Silikon Vadisi olarak bilinen ve yine San Andreas Fayı üzerinde yer alan sanayi bölgesi ortaya çıktı. 1906 depremi, büyük bir doğal afetin bir şehrin “yaratıcı yıkımı”nı nasıl tetikleyebileceğinin tarihteki en önemli örneği oldu. Bugün benzer bir felaketin meydana gelmesi hâlinde, can kaybının bin ila 5 bin arasında olacağı tahmin ediliyor.
TOKYO (1923)
Büyüklük: 7.9 / Can kaybı: 100-140 bin
Afetin sorumlusu: Koreli göçmenler!
Deprem kuşağında yer alan Japonya, bugün sismik tehditler konusunda en hazırlıklı ülkelerden biri olarak anılıyor; ancak 1 Eylül 1923’te 7.9 büyüklüğündeki Büyük Kanto Depremi ülkeyi vurduğunda henüz durum böyle değildi. O gün deprem, Tokyo ve Yokohama’yı enkaz hâline getirmiş; tarihin en yıkıcı yer sarsıntılarından biri olarak kaydedilen olayda 100-140 bin arası insan hayatını kaybetmiş, 2 milyon insan evsiz kalmıştı. Asıl felaketi getiren, depremin ardından başkenti saran ve şiddetli rüzgarın da etkisiyle tam 42 saat süren büyük yangınlar olmuştu. Enkazların kapattığı yollara itfaiye girememiş, ahşap ve kağıt binaların dörtte üçü hızla küle dönüşmüştü.
Alevler daha sönmeden inanılmaz dedikodular kenti sarmıştı bile: Bunda birilerinin “parmağı” vardı. Korelilerin bombalar attığı, ayakta kalan mahalleleri kundakladığı söylentisi kulaktan kulağa yayıldı. Ertesi gün üç gazetede şu başlıklar okunuyordu: “Koreliler kuyuları zehirliyor”, “3000 vahşi Koreli, Kanawaga’dan Tokyo’ya saldırmak üzere yola çıktı”, “Sosyalistler kundaklıyor”. Bu atmosferi anlamak için, Kore’nin 1910’dan beri Japon işgali altında olduğunu, “pan-Asyacılık” denilen emperyalist ve militarist akımın ülkeyi etkisi altına aldığını hatırlatmakta fayda var. Ülkedeki Koreli göçmenlerin intikam almak istediklerine inanmak Tokyolular için zor değildi.
Böylece başlayan Koreli kıyımında öldürülenlerin sayısı hâlâ tartışma konusu. Ev baskınları ve linçlerde öldürülenler için verilen rakam 2.500- 6.000 arasında değişiyor. Bazı yerlerde polis ve ordunun da söylentilerin yayılmasına katkıda bulunduğu, hatta cinayetlere iştirak ettiği bildiriliyor. Korelilerle birlikte Çinliler ve Japonların da öldürüldüğü ise raporlarla belgelenmiş.
1923 Kanto depreminin ardından şehirden geriye kalanlar…
Halkın, depremden sonra gelebilecek yangın gibi büyük felaketler konusunda önceden bilgilendirilmesinin önemi, bu hadiseyle ortaya çıkmıştı. Depremden önce bir acil durum planının olması da deprem sonrasında paniği azaltabilirdi.
1960’da Kanto depreminin yıldönümü, Afetten Korunma Günü ilan edildi. Japonya hükümeti bu tarihten sonra halkı deprem tehlikesi konusunda eğitmeye yönelik adımlar attı. Şehir, her yıl 1 Eylül’de büyük çaplı bir deprem tatbikatı düzenlemeye devam ediyor. Tokyo ise felaketin ardından 7 yıl içinde daha geniş caddeler, yangına ve depreme dayanıklı yapılarla yeniden inşa edildi.
Ancak Ocak 1995’te meydana gelen daha küçük bir deprem (Kobe depremi), bu hazırlıkları bir teste tabi tuttuğunda, Japonya’nın tüm imar kurallarına ve halkın deprem bilincine rağmen düşünüldüğü kadar hazırlıklı olmadığı da ortaya çıktı. Depremde sokaklardaki insan kalabalığı ve binaların molozları kurtarma çalışmalarını engelledi; ölü sayısı 5 bine, evsiz kalan insanların sayısı da 300 bine ulaştı. Tokyo Teknoloji Enstitüsü profesörlerinden Katsuki Takiguchi, “Neredeyse 50 yıldır Japonya’nın kentsel bölgeleri sismik açıdan daha sakin bir dönemden geçiyordu; bu yıllar deprem mühendisliğinin ilerlemesi için altın bir fırsattı, ama Japonya pek çok altyapı sistemini başarıyla inşa ettikten sonra yarattığı güvenlik efsanesine fazlaca güvendi; mühendisler ise doğaya karşı alçakgönüllü davranmayı bir kenara bıraktı” demişti.
ŞİLİ (1960)
Büyüklük: 9.5 / Can kaybı: 3.000
Af dilemek için 5 yaşında çocuğu kurban ettiler
Tarihte kaydedilen en büyük deprem, 22 Mayıs 1960’ta Şili’de yaşandı. 9.5 şiddetindeki Valdivia depreminin ardından, Lago Budi kıyı kasabasında yaşayan Mapuche yerlileri 5 yaşında bir çocuğun kollarını ve bacaklarını kestikten sonra denize attılar. İnançlarına göre deprem ve tsunami Tanrı’nın bir cezasıydı ve ancak bir insan kurban edilirse affedileceklerdi. Olayın sorumluları arasında çocuğun büyükbabası da vardı. Suçlular hapse atıldı, ancak birkaç yıl sonra af ilan edilince serbest bırakıldılar. 20 yıl sonra bir Mapuche yerlisiyle yapılan röportajda, 85 yaşındaki adam, öksüzlerin kurban edildiği günlerde daha az tsunami ve deprem olduğunu söylüyor, artık yasaklanan bu geleneği savunuyordu!
Yerbilimciler başta olmak üzere biliminsanları, afet öncesinde de bizi uyarmaktan asla vazgeçmemişti. Özellikle 2020’de yaşanan Elazığ depreminden bu yana, bu bölgede büyük bir depremin kapıda olduğunu söylüyorlardı. Kahramanmaraş’ta 1513’te büyük bir deprem meydana gelmişti. Fayın depremi tekrarlama periyoduna bakıldığında sürenin yaklaştığı görülüyordu. Bir tarafta Hatay’a, diğer tarafta Malatya, Elazığ ve Bingöl’e giden fayın kesiştiği noktada riskin yüksek olduğu söyleniyordu.
Bilim Akademisi üyesi, jeolog Naci Görür, “Elazığ depremi olduğu zaman Elazığ doğrultu atılımlı oldu. Bu depremin kırığı Malatya’ya kadar geldi. Malatya’dan Kahramanmaraş’a kadar olan kısmı kırılmadı. Her doğrultu atılımlı fay kırıldığı zaman kırılmayan yerine enerji transfer eder. Bu basit gerçeğe bilimsel gerçeğe dayanarak dedik ki; ‘Şimdi Maraş bölgesi tehdit altına girdi dikkatli olun!’” diyordu. Çözüm önerisi ise şuydu: “Afet Bakanlığı kurun, ona iyi bir bütçe verin, liyakatlı kadroları oluşturun. Yerel yönetimlerle beraber deprem dirençli kentler yapın”. Ve devam etti: “1999 depreminden sonra hızla, istekle, durmadan işe başlasaydık, 23 senede tüm Türkiye’yi depreme dirençli kentler haline getirirdik”.
AFAD VE TSK
BAKANLARIN AÇIKLAMALARI, EKİPLERİN BÜYÜK FEDAKARLIĞI
6 Şubat’ta sabaha karşı Kahramanmaraş merkezli ilk depremin hissedilmesinin ardından, görüntüler ulaşmaya başladıkça tüm Türkiye yıkımın boyutlarıyla sarsıldı. Ancak özellikle 1999 depremini hatırlayanların umudu, arama-kurtarma ekiplerinin bölgeye kısa sürede ulaşacağı, enkazdan çıkarılanların çadırlarına yerleştirilip, yılın en soğuk günlerini geçiren bölgede ısınma, gıda, tedavi gibi ihtiyaçlarına hızla ulaşacağı yönündeydi. Afet durumlarında hızlı organize olma kabiliyetine ve deneyimine sahip ordu, madenciler, Kızılay, arama-kurtarmada uzmanlaşmış sivil toplum kuruluşları gibi yardımları planlayıp organize etmekten sorumlu olan AFAD’dan da beklenti büyüktü.
10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkileyen afetle ilgili AFAD’ın açıklamalarına göre, ilk günün sonunda bölgede görevlendirilen toplam arama kurtarma personeli sayısı 9.698, AFAD Gönüllüsü ve Destek Ekiplerinden personel sayısı 9.876, araç sayısı 216, iş makinesi sayısı 1.511’di.
İkinci günün sonuna gelindiğinde bu rakamlar AFAD, PAK, Jandarma, DAK, Millî Savunma Bakanlığı, UMKE, İtfaiye, Millî Eğitim Bakanlığı, Güven, STK ve Gönüllüler, Güvenlik, yerel destek ekiplerinden görevlendirilen personel ile uluslararası arama kurtarma ekiplerinden oluşan 60.217 kişiye çıkmıştı.
Üçüncü gün personel sayısı, 98.153 kişiye yükselmişti. Dördüncü gün ise saha personeli sayısının da yükselmesiyle 120.344 kişinin bölgede görev yaptığı açıklanmıştı. AFAD’ın açıklamalarına göre sahada görevli personel, depremlerden 10 gün sonra 16 Şubat’ta 253.016 kişi ile en yüksek noktasına ulaşmıştı. Ancak o sırada enkazdan sağ olarak kurtarılma ihtimali artık çok düşmüştü. İlk günlerde yıkılmış binaların altından yakınlarının sesini duyanlar, çok uzun süredir sessizliği dinliyor; artık en azından yakınlarının cansız bedenlerine ulaşmak istiyorlardı. Tabii bir de soğukla, açlıkla mücadele ederken kendilerine uzanan bir yardım eli görmek…
Arama-kurtarma ekipleri sahada büyük fedakarlıklarla bu ihtiyaçları karşılamaya çalıştı. Tüm Türkiye gerek nakdi gerek ayni yardımlarla onlara destek olmak için seferber oldu. Ancak AFAD’ın bölgedeki koordinasyon konusunda yetersiz kalması, gecikmeler, yeteri kadar askerin sahaya çıkarılmaması gibi ağır eleştiriler de yapıldı.
20 Şubat’ta Hatay’da 6.4 ve 5.8 büyüklüğünde iki deprem daha yaşanmadan önce Cumhurbaşkanı Erdoğan 1 milyon 684 bin vatandaşın barınma ihtiyacının giderildiğini açıklarken, depremlerin ardından Hatay Samandağ Belediye Başkanı Refik Eryılmaz halen “Vatandaşlarımız çadır istiyor. Bugüne kadar havalar çok kötüydü, bazı insanlar hasarlı evlerine girmek zorunda kaldı. İnsanları bu şekilde ölüme terk etmenin anlamı yok” diyordu.
Cumhurbaşkanı bundan 10 gün önce, 10 Şubat’ta Adıyaman’da yaptığı açıklamada bir eksiklik olduğunu kendisi de ifade etmişti. “Müdahaleleri istediğimiz hıza ulaştıramadık. Depremin yıkım etkisi 10 il ve 500 km’lik alana yayıldığı için işimiz maalesef çok zor oldu. Buna bir de bölgedeki kamu görevlilerinin kendisinin ya da ailesinin yıkım altında kalması eklenmiştir. Bölgede sert bir kış yaşanıyor olması da bir diğer engel olarak önümüze çıkmıştır. Yolların bir kısmı da ciddi bir trafik yüküne maruz kalmıştır” diyordu.
13 Şubat’ta Kahramanmaraş’ta konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise eleştirilere “AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’dür. Takdir edilir ki 7.300 personelle Türkiye’deki bu büyük afeti veya herhangi bir afeti yönetebilmek mümkün değildir” diye cevap vermiş, AFAD’ın bir koordinasyon kurumu olduğunu söylemişti. Soylu, 17 Şubat’ta bir televizyon programına çıktığında da “O sabah saat 08.15’de deprem bölgesine indik. 9.15’de Gaziantep’teydik” diyerek ilk saatleri anlatıyor; ardından daha önce 97 bin deprem tatbikatı yaptıklarını, 620 bin AFAD gönüllüsü yetiştirdiklerini aktarıyordu. Ancak ordunun sahaya indirilmemesiyle ilgili eleştirilere değinmemiş, “Jandarma ve polis koordineli çalıştı” demekle yetinmişti.
Türkiye, günlerce arama kurtarma ekiplerinin enkazdan çıkardığı her insanda onlarla birlikte güldü, her kayıpta birlikte ağladı.
Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar ise 20 Şubat’ta konuştu; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hazırlığının dakika dakika takip edilebileceği bir kronoloji verdi. Buna göre, Pazarcık depreminin olduğu 04.17’den 13 dakika sonra saat 04.30’da Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay, askerî birliklerden rapor istemiş; Ankara, Mamak’taki TSK İnsani Yardım Tugay Komutanlığı’na “Hazır ol” emri verilmişti. Saat 04.50’de bölgedeki askerî birliklere komuta eden Malatya’daki 2. Ordu Komutanı Orgeneral Metin Gürak görevinin başında, bölgedeki birliklerden ilk raporları almaya başlamıştı. Saat 05.10’da Akar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı arayarak ilk raporunu vermiş; kendisi ve komuta kademesinin Hatay’a “hareket edeceğini arz etmiş”, Cumhurbaşkanı “uygun bulmuştu”. Saat 07.00’de iki askerî ambulans uçağı Ankara, Etimesgut havaalanında harekete hazır hâle gelmişti. TCG İskenderun, Bayraktar ve Sancaktar çıkarma gemilerine “seyre hazır” emri verilmişti (AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’ün yetersiz oluşu Süleyman Soylu tarafından dillendirilirken; Hulusi Akar depremin üçüncü günü olan 8 Şubat’ta “Bütün bölgede 7.500 civarında Mehmetçik çalışmalarını sürdürmekte” demişken; depremin ardından, 33 dakika içinde hazır olduğu açıklanan Malatya’daki 2. Ordu Komutanlığı’nın emrinde 120.000 asker varken ve Millî Savunma Bakanlığı’nın 2021 Faaliyet Raporu’na göre TSK’nın personel sayısı, 390.960’sı askerî personel olmak üzere toplam 430.577’yken ve teçhizatı, akaryakıtı, iş makineleri, uçar ve yüzer birlikleri, sahra hastaneleri ve mutfakları varken, bu konu bir süre daha tartışılacak).
İTFAİYECİLER
İNSANLAR KAÇARKEN KOŞARAK YARDIMA GELENLER
Alevlerle savaşma deneyiminin verdiği cesaretle deprem bölgesindeki arama-kurtarma çalışmalarında umut olan; yüzlerce insanı tekrar günışına kavuşturan; Türkiye’nin dörtbir yanından itfaiyeciler kurtarma çalışmalarına ciddi bir katkıda bulundu. Depremlerin ardından sadece Ankara Büyükşehir Belediyesine bağlı itfaiye arama kurtarma ekibi 432 kişiyi enkazdan sağ olarak çıkardı. Depremden etkilenen bölgelerde yaşayan bazı itfaiyeciler henüz kendi ailelerini görmeden enkaza koştu; bazıları yaralarını ekip arkadaşlarından saklayıp çalışmaya devam etti. Kimileriyse kilometrelerce öteden geldiler; aralarında 1999 Depremi’nde bölgede çalışan Düzce, Kocaeli, Sakarya ekipleri de vardı. 6-7 gün uyumadan, dinlenmeden çalışan, tuttukları her elde biraz daha güç bulan; bazen gördükleri acı manzaralar karşısında gözyaşlarını tutamayan itfaiyeciler “Enkazda bir canlıya ulaştığımız zaman o sevinçle 24 saat dinlenmiş gibi oluyoruz” dediler. Gaziantep’te depremin 129. saatinde enkazın altından çıkardığı kediyi sahiplenerek “Enkaz” adını veren Mardin İtfaiyesi’ne bağlı İtfaiye Eri Ali Çakas, güvercinleri dahi yıkık yuvalarında bırakmayan Konya Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekipleri ve enkazdan çıkardıkları 2 milyon doları tereddütsüz yetkililere teslim eden Gaziantep İtfaiyesi ve ilk günden itibaren koordine olarak enkazların altıdan 557 kişinin sağ kurtarılmasını sağlayan 1.324 kişilik İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye arama kurtarma ekipleri unutulmayacaklar arasına yazıldı.
Hiçbir talimat beklemeden hazır hâle gelen madenciler, bir afette daha hızlı organize olma becerilerini gösterdiler.
SAĞLIK GÖREVLİLERİ
FELAKETI UMUDA ÖLÜMÜ HAYATA…
Depremlerin ardından herkesin gözü arama-kurtarma çalışmalarındaydı; ancak kurtarılanların hayata tutunması için durup dinlenmeden, çok zor koşullar altında çalışan bir grup daha vardı: Sağlıkçılar. Depremin vurduğu hemen bütün şehirlerde, depreme en dayanıklı binalardan olması beklenen hastanelerden yıkılan olmuş; 448 sağlık görevlisi enkaz altında yaşamını yitirmiş; 528 sağlıkçı yaralanmıştı. Bölgeye Türkiye’nin ve dünyanın her köşesinden yardıma gelen sağlık görevlileri hemen işe koyulmuş; bazıları birkaç saat içerisinde çok sayıda sahra hastanesi kurmuştu. Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre 10 ildeki sağlık tesislerine dışarıdan gelenlerle birlikte bölgede görev yapan sağlıkçıların sayısı 140 binin üzerine çıktı. İçlerinde gönüllü olarak bölgeye gelen tıp fakültesi öğrencileri de vardı, kilometrelerce yolu otostopla kateden hemşireler de…
Bu sağlık birimleri, yaralıları tedavi etmekten doğum yaptırmaya, salgın hastalıkları önlemeden ölülerin teşhisine çok kritik görevler üstlendi. Yalnız insan sağlığı için değil, veteriner kliniklerinde hayvanların kurtarılması için de çalıştılar. Hastanelerin ve yaralıların son durumunu anlatan deprem bölgesi tabip odası başkanları, ambulans hizmetinin yetersiz olduğunu, hastanelerin hasar gördüğünü, otopsilerin “yığıldığını”, sağlık çalışanlarının insan üstü bir çabayla çalıştığını aktardı. Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi, deprem bölgesine gönüllü giden çok sayıda sağlık çalışanı olduğunu ama sağlık malzemelerinin eksikliği nedeniyle müdahalede zorlandıklarını belirtti. Türk Tabipler Birliği Başkanı Şebnem Korur Fincancı ise günlerce aralıksız çalışan meslektaşlarının yerini almak için yaptıkları yardım taleplerinin görmezden gelindiğini söyledi.
Belediyelere bağlı itfaiye ekipleri, arama kurtarma çalışmaları sırasında binlerce insanın hayata yeniden dönmesini sağladı.
SİVİL TOPLUM
DAYANIŞMANIN UMUT VEREN YÜZLERİ
Deprem süresince sivil toplum kuruluşları, pek çok kişi için güvenilir, hızlı, şeffaf ve yararlı bir alternatif olarak öne çıktı. Bu örgütlerin bürokratik engellere takılmadan hızla organize olabildiklerini; otonom bir şekilde, yönlendirme beklemeden harekete geçebildiklerini; beklenmedik zor sorunlara demokratik çözümler bulabildiklerini; işbirliği içinde çalışabildiklerini; bizden/onlardan demeden yardım eli uzatabildiklerini ve sonuçta arkalarına aldıkları halk desteğinin sağladığı meşruiyetle tek başına bir güç olabildiklerini gördük. Felaket anının travmasını başkalarına faydalı bir iş ortaya koyarak, gerçek anlamda bir kamu hizmeti üretme isteğiyle atlatan gönüllülerin belki de hiç amaçlamadan ortaya bir alternatif olarak çıkması, zaman zaman siyasetçilerin hedefi hâline gelmelerine de neden oldu.
Ancak tamamen enformel ve kendiliğinden hareket eden gönüllülerden dernek, vakıf gibi formel örgütlere, meslek odalarından taraftarlara, cemaatlerden mahalle gruplarına, AHBAP’tan İHH’ye, BaBaLa Tv’den İhtiyaç Haritası’yla birlikte hareket eden DasDas’a, belgelerin başında nöbet tutan avukatlardan çocuklara sinema kuran öğretmenlere, aşevleri açan Michelin yıldızlı şeflerden köylere erzak götüren motokuryelere, setlerini kapatıp karavanlarını deprem bölgesine getiren sinemacılardan sosyal medya fenomenlerine sivil dayanışma, başka bir müşterek iradenin mümkün olduğunu hatırlattı. Gerek deprem bölgesinde gerekse yaşadıkları şehirlerde seferber olan, enkaz kaldıran, giydiren, doyuran, barındıran, güldüren kadın-erkek, genç-yaşlı herkes bu büyük felaketin umut veren yüzleri oldu.
140 binin üzerinde sağlık çalışanı, depremin yaralarını sarmak için çok zor koşullarda çalıştı.
SOSYAL MEDYA / MEDYA
BASININ ZOR SINAVI
“Savaşta ilk kayıp hakikattir” sözü 2 bin 500 yıl önceye gidiyor. Refleksleri zayıflamış/zayıflatılmış geleneksel medyanın teyit etme ve doğru bilgiyi yaygınlaştırma hızının, sosyal medyaya yetişemediği doğal afetleri de buna eklemek gerekir. Sosyal medyadan yapılan çağrılar çok sayıda canın kurtarılmasını, yardım ulaşmayan bölgelere ulaşmak için halkın koordine olmasını, ana akım haber kanallarında deprem bölgesi dışına ulaşmayacak seslerin duyulmasını sağladı. Deprem haberlerinin ilk duyulduğu anlarda bazı illerden veri akışının kesilmesiyle ortaya çıkan sessizlik, yıkımın ilk habercisi oldu. Deprem bölgelerinde 23 basın mensubunun hayatını kaybetmesinin ardından, yerel medya 5 Şubat tarihinde donup kaldı. Yalnız Adıyaman’da 11 gazeteci, Yunus Emre Doğan, Kemal Öner, Hidayet Özdemir, Ruhi Akan, Burak Alkuş, Aynur Göksu, Fatih Bayın, Mehmet Ünsal, Yaşar Hamurcu, Zübeyir Pektaş, Muhammed Akan yaşamını yitirdi.
Ancak teyit edilmemiş haberler doğru bilgiden daha hızlı yayıldı; başka afet bölgelerine ait görüntüler; “depremi Amerikalılar yaptı” gibi komplo teorileri ve sansasyonel iddialar panik yarattı, vakit kaybettirdi, kutuplaşma ve ayrıştırmaya hizmet etti, dolandırıcılara kapı açtı. Yapay zeka ile oluşturulmuş görüntüler, dezenformasyona ve karmaşaya eşlik etti. Erişime engellenmiş sitelere girmeyi sağlayan VPN kullanımı, engellemenin ardından ülke çapında %186 arttı. Bu süre zarfında enkaz altından mesaj gönderenlerle iletişimin kesilmesi, hayatların riske atılmasına kapı açtı.
Yalan haberin antidotunun sorumlu habercilik olduğu, afet haberciliğiyle ilgili uzmanlaşmış muhabirlerin varlığının ne kadar kritik bir önem taşıdığı bir defa daha ortaya çıktı. Kamuoyunun depremzededen mikrofon kaçıran haberciyle, onun sesini-ihtiyacını ulaştırmaya çalışan, acısını görmezden gelmeden olabildiğince fazla veriyi kamuoyuna iletmeye uğraşan gazeteci arasında yaptığı ayrıma; giderek artan öfkenin kutuplaşmış toplumun “düşman” addettiği muhabirlere yansımasına tanık olundu. Kolluk kuvvetlerinin habercinin güvenliğini sağlayarak işini yapmasını kolaylaştırmak yerine, zorlaştırdığı, engellediği durumlar da bildirildi.
RTÜK, “özgürce kanaat oluşumunu engelleme” gibi yeni bir gerekçeyle Halk TV, Tele1 ve Fox TV’ye bir dizi ceza verdi. Avesta Yayınları ve Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink’in web sitesine, ayrıca Erbil’den yayın yapan Rudaw ve Botan International’a erişim engellendi. Provokatif paylaşım gerekçesiyle pek çok gözaltı ve tutuklama yapıldı. Twitter hesabından çalışmaların yetersiz olduğunu belirten paylaşımlar yapan siyaset bilimci Özgün Emre Koç, ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakılırken, gazeteci Merdan Yanardağ ve Enver Aysever için “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla soruşturma başlatıldı. Urfa’nın Birecik ilçesinde yıkılan bir binayı görüntüleyen Mezopotamya Ajansı muhabiri Mahmut Altıntaş ve JINNEWS muhabiri Sema Çağlak gözaltına alındı.
Kahramanmaraş depremlerinin akıllarda kalacak medya simgesi, “mucize kurtuluş” haberciliği olarak da tarihe geçti. Afetten önce kamuoyunu uyarma ve hazırlama, afet sırasında mucize ile gerçek arasında denge kurma sorumluluğunun yerine getirilmediği nice örnek yaşandı. Zaman zaman naklen yayınlarda arama-kurtarma çalışmalarının sekteye uğratıldığı gelişmelere tanık olundu. Gerçekler zaten dramatize edilmeye gerek bırakmayacak kadar ağırken, kimi yayınların arkasına konan müzikler, travmaları derinleştirecek afetzede görüntüleri ve kimi gazetelerin sorumsuz yayınları acıları derinleştirdi.
SPORCULAR/TARAFTARLAR
EZELİ REKABETTEN EBEDİ DOSTLUKLARA
6 Şubat sabahı korkunç yıkımın henüz tam olarak idrak edilemediği anlarda, spor dünyasından ilk olarak Volkan Demirel’in yardım çığlığı duyuldu. Yıllarca Fenerbahçe’nin kalesini koruyan, millî takımda 63 maça çıkan dünün futbolcusu, bugünün teknik direktörü ağlayarak görev yaptığı Hatay’a dikkati çekti. Onun ve eşi Zeynep’in çağrısı sosyal medya sayesinde yankı buldu; milyonlara ulaştı. Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Fenerbahçeli demeden kişiler, kulüpler, kurumlar her koldan örgütlenmeye başladı. Yine bir dönem Galatasaray’da forma giyen Gökhan Zan, doğduğu şehir olan Hatay’ın dörtbir yanından paylaşımlarla durumun aciliyetini milyonlara duyurdu.
Bu yardım seferberliği sadece İstanbul’a değil, ülkenin dörtbir köşesindeki kulüplere de yayıldı. Pazar günü Süper Lig maçına sahne olan Hatay’ın stadyumu aşevi olarak kullanıldı, Konyaspor’un stadyumu depremzedelere tahsis edildi. Federasyonlar da yardım kampanyalarında yerini aldı. Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu’nun bölgeye gönderdiği offroad araçları, tırlarla girilmeyen bazı köylere ulaşılmasını sağladı.
Kariyerine İtalya’da devam eden Merih Demiral’ın kendi inisiyatifiyle meslektaşlarıyla görüşmesi üzerine Cristiano Ronaldo, Lionel Messi, Kylian Mbappé, Harry Kane, Erling Haaland ve Kevin de Bruyne gibi süper yıldızların imzalı formaları açıkartırmayla satılmasına başlandı. NBA’deki temsilcilerimizden Furkan Korkmaz da takım arkadaşlarından James Harden ve Joel Embild’in formalarını açıkartırmaya koydu. 2005’te oynanan Fenerbahçe derbisinin son bölümünde kaleyi koruyan Beşiktaş’ın eski forveti Daniel Pancu’nun eldivenleri yine depremzedelerin yararına satıldı. “Asla yalnız yürümeyeceksin” tezahüratıyla da marka olan Liverpool’la Everton 13 Şubat’ta oynadıkları derbi maçında giyilen formaları yine Türkiye ve Suriye’de depremden etkilenenler yararına açıkartırmayla satışa sunuldu. Semih Saygıner’in ilk dünya şampiyonluğunu kazandığı istekasından Mete Gazoz’un Olimpiyat altınını aldığı oka birçok obje, Socrates derginin kurduğu sitede depremzedeler yararına açıkartırmaya çıkarıldı.
Deprem bölgesinde görev yapan çok sayıda gazeteci, basın kartları olmadığı gerekçesiyle haber yapmalarının engellendiğini bildirdi.
Sporun kayıpları
Hatayspor’lu Christian Atsu, kaldığı otelin enkazından kurtarılamadı. Ölen binlerce insan arasında, sporcuların adları da akıllara kazındı. Kahramanmaraş İstiklal Spor 4 futbolcusunu
Hakan Doğan, Taner Kahriman, Saruhan Bolat ve Burhanettin Sever’i kaybetti. ING Kadınlar Basketbol Süper Ligi takımlarından Çankaya Üniversitesi’nde forma giyen 30 yaşındaki millî basketbolcu Nilay Aydoğan; Tekvando Millî Takımı antrenörlerinden Cemal Toman ile eşi Songül Toman; Hatayspor’da malzemeci olarak görev yapan Onur Akdeniz; Yeni Malatyaspor’un 28 yaşındaki kalecisi Ahmet Eyüp Türkaslan; İskenderunspor’un kaleci antrenörü Uğur Kurt ve atletik performans antrenörü Halil İbrahim Ölmez; Rasus Kimya Hatay Voleybol Takımı’ndan Gözde Öztürk, Dilek Mucuk ve Ahsen Baş; Malatya Büyükşehir Belediyesi’nde forma giyen Mehmet Can Ağırbaş, Emincan Kocabaş ve Murat Çiloğulları; Merinos Voleybol’un 27 yaşındaki smaçörü Betül Çoban Çakır ve voleybolcu eşi Bedrettin Çakır; güreşçiler Ahmet Taş, Mehmet Eskisarılı, Ali Gürsoy ve Aslan Ekiz, Eray Şimşek, Halil İbrahim Erdine, Hasan Sarıtürk, Ozan Datlı ve Ahmet Durman; Adana Tenis Dağ ve Su Sporları Kulübü sporcuları Yağız Uçurum ve Yağmur Uçurum; Kahramanmaraş Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nde tenis antrenörü olarak görev yapan Tuba Pidecioğlu; millî hentbolcu Cemal Kütahya; binici Semanur Baysal ve Turgutlu Belediyesi Espor oyuncusu Gizem Harmankaya…
Turnuva için Adıyaman’a gelen 39 kişilik Gazimağusa Türk Maarif Koleji kız ve erkek voleybol kafilesinden 34’üne kaldıkları otel mezar olurken, adları “Melekler Takımı” olarak yazıldı.
Trabzonspor’un, gelirini depremzedelere bağışladığı Basel maçını izlemek için kente akın eden Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaraylı taraftarlar, bordo mavililerle buluşup, kucaklaştı.
ULUSLARARASI YARDIMLAR
SINIRLARIN ÖTESİNDEN TÜRKİYE’YE UZANAN ELLER
Kahramanmaraş depremlerinin ardından arama kurtarma çalışmalarına katılmak için afet bölgesine koşanlar arasında sınır ötesinden gelen ekipler de vardı. 15 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre 100 ülke yardım teklifinde bulunmuş, 76 ülkeden 7.606 kişi sahadaki çalışmalara destek olmuştu. O tarih itibarıyla 712 kişinin daha yurtdışından gelmesi bekleniyordu. Bu ekipler içinde mühendisler, askerler, itfaiyeciler, sağlık ekipleri, arama kurtarma köpekleri vardı. Ayrıca birçok ülke yüklü miktarda maddi yardımda bulunmuş; bağış kampanyaları düzenlenmişti.
6 Şubat’taki depremlerin ardından Türkiye’ye yardım gönderen ilk ülke 370 personel ile bölgeye ulaşan Azerbaycan ekibi oldu. Avrupa Birliği, tarihinin en büyük insani yardım operasyonunu Türkiye için düzenlerken Avrupa’dan Türkiye’ye ilk ziyaret ilişkilerin son dönemde gergin olduğu Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’dan geldi. Dendias iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için depremlere gerek olmaması dileğini paylaştı.
Gerilimin yüksek olduğu İsrail ve Ermenistan’ın dışişleri bakanları da Türkiye’yi ziyaret ederek normalleşme sürecinin hızlanacağı işaretini verdi. Yardım kampanyaları başlatan, 10 bin evlik bir konteyner kent kuracağını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışlayan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ise depremler sonrası Türkiye’ye gelen ilk uluslararası lider oldu. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, iki yıldır görevde olmasına rağmen depremlerin ardından ilk defa Türkiye’ye ayak bastı; deprem bölgesini helikopterle inceledi. Çin, Hindistan, Japonya, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Irak, Pakistan, Kanada, Tayvan, İskandinav ülkeleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yanısıra savaşmakta olan Ukrayna ve Rusya’dan da destek ve yardımlar ulaştı. Sahra hastaneleri kuranlar, maaşlarını bağışlayan milletvekilleri, ulusal yas ilan edenler, saygı duruşunda bulunanlar, binalarını kırmızı-beyazla aydınlatanlar hafızalara yazıldı.
1999 depreminde de özellikle Yunanistan, Ermenistan ve İsrail’in yardımları karşısında kamuoyunda sevinçli bir şaşkınlık oluşmuş, gazetelerin “Türk’ün Türk’ten başka dostu varmış!” manşetleri minnettarlıkla birlikte önceden varolan önyargıları da eleştirmişti.
DÖRT AYAKLI KAHRAMANLAR
PROTEO, KÖPÜK, ŞİLAN VE DİĞERLERİ
Depremlerin ardından birçok ülkeden kurtarma ekipleri peş peşe afet bölgelerine gelirken, bir kısmı yanlarında felaket süresince büyük rol oynayan arama kurtarma köpeklerini de getirdi. Türkiye’den ekiplerin arasında da özel olarak insan kokusunu tespit etmek için eğitilmiş köpekler vardı. Eğitimli kurtarma köpekleri, insanlardan 10 bin kat daha iyi koku alma ve 50 kat daha iyi işitme özellikleriyle yüzlerce kişinin kurtarılmasına vesile oldu. AFAD ekipleriyle çalışan Köpük, cam kırıklarıyla yaralanan patilerine rağmen tek başına 5 kişiyi tespit etti. Sarıyer Belediyesi’nin Şilan’ı 16 saat aralıksız çalışıp 3 kişiyi kurtardıktan sonra yorgunluktan adeta baygın düşmüşken fotoğraflandı. Türkiye’de yasaklı ırklar listesine alınan Leo adlı pitbull ise 135. saatte 1 kişinin kurtarılmasını sağladı. Kurtarma çalışmaları sırasında hayatını kaybeden Meksika ekibi (SEDENA) üyesi “yoldaş” Proteo ise hiç kuşkusuz hem milletlerarası hem türler arası dayanışmanın sembolü oldu.
KARANLIĞIN İÇİNDE UMUT HİKAYELERİ
SİVİL TOPLUM
Depremin dehşeti, hayatta ve uzakta olanlarımıza da nasıl ve ne zaman çıkılabileceği belli olmayan koyu bir karanlık gösterdi. Ancak felaketin kalbinden çıkan öyle insanlar vardı ki, en karamsar anlarda nezaketleri, neşeleri, dirayetleriyle bir gün gelip yeniden gülebileceğimizi, bu yarayı sarabileceğimizi hatırlattı.
EN ZOR ANDA NEZAKET
Hatay’da depremin 4. gününde enkazdan çıkarılmayı bekleyen kadının “Teşekkür ediyorum, hiç tanımadığınız insanlar için buradasınız. Allah razı olsun, Allah sizi düşürmesin. Hiçbir tanıdığınız düşmesin bu duruma. Tam ümidimi kesmiştim biliyor musun? Dedim artık bırakın uyuyacağım ben, üşüdüm. Zaten kimse de gelmedi. Üzerimizden geçip gidiyorlardı. Burası tehlikeli diye girmek istemediler herhalde. Onlar da haklı” sözleri unutulmayacaklkar arasına kaydedildi.
KURTARILDI VE YARDIM ETMEK İSTEDİ
Hatay’da yıkılan binanın enkazında arama-kurtarma çalışması yapan ekipler, depremden 24 saat sonra göçük altından 26 yaşındaki Hatice Şeren’i kurtardı. Şeren, henüz sedyedeyken “Hiçbir yerimde hasar yok. Burada kalıp annemin, babamın çıkmasına yardımcı olayım” dedi. Genç kız hastaneye sevk edilirken ekipler, Hatice’nin ailesini de kurtarmak için çalışmaları sürdürdü. Depremin dördüncü günü 83. saatte kurtarılan 23 yaşındaki Onur Mermer de “Hastanede 4-5 saat tedavi gördükten sonra taburcu olup eve gittim. Fakat, yakınlarım enkaz altında olduğu için dayanamayıp enkaz yerine geldim. Enkazlarda akrabalarım, arkadaşlarım ve yakınlarım vardı. Enkazdaki çalışmalara yardım ediyorum” dedi.
MUHABBET KUŞUNU BIRAKMADI
Kahramanmaraş’ta 13 yaşında bir çocuk, depremden 55 saat sonra, elinde tuttuğu muhabbet kuşuyla enkazdan sağ çıkarıldı. Yaklaşık 3 saatlik çalışmanın ardından ulaşılan Berat, ambulansa götürüldüğü sırada teyzesini görünce sağlık ekiplerinden durmalarını istedi ve muhabbet kuşunu, yanına çağırdığı teyzesine verdi. Teyze, yeğeninden aldığı kuşu önce bağrına bastı, sonra da çevreden bulduğu ekmekten yedirdi, şişe kapağından su içirdi. Hatay’da yıkılan bir binanın enkazı altında kalan tıp fakültesi öğrencisi Kerem Çetin de arama kurtarma ekiplerinden önce kedisi Çilek’in kurtarılmasını rica etti, her ikisi de sağ salim çıkarıldı.
İLK AKLINA GELEN KİTAPLARIYDI
Antakya ilçesi Ürgen Paşa Mahallesi Altınevler Sitesi’nin enkazından çıkarılan yaralı 19 yaşındaki Gürkan Öztürk, ambulansla taşınırken sağlık görevlisinin “En çok neye üzüldün” sorusuna “Depremde her şey gitti, kitaplarıma yazık oldu. YKS’ye 5 ay kaldı. Ona çok üzüldüm, çünkü sınavda onlar bana lazım. Taburcu olur olmaz sınava çalışmaya başlayacağım” diye cevap verdi. Bunun üzerine sağlık görevlisi, gencin kitaplarının temin edileceğinin sözünü verdi.
ENKAZDAN SİGARASIYLA ÇIKTI
Adıyaman’da depremin 3. gününde arama kurtarma ekipleri tarafından enkaz altından çıkarılan 58 yaşındaki Soner Tuğtekin’in elindeki sigara ile molozların arasından çıktığı anlar sosyal medyaya yansıdığında, özellikle tiryakiler onu çok iyi anlamıştı. Tuğtekin, enkaz altında kaldığı süre boyunca yanında yalnızca su ve sigara olduğunu; çok sigara içmekten çakmağının gazı bitince kumandanın pillerini parçalayıp, kablolarını birbirine çarptırarak ateş çıkardığını söyledi. “Yardım için bağırıyorduk. Cevap gelince sigaraları art arda yakmaya başladım. Elimde de çıktığımda o yüzden sigara vardı. Hastaneye gitmek istemedim çünkü Hatice’mi bırakmak istemedim. Hastaneye gidince verdikleri serumu bırakıp enkaz alanına gittim. Eşimin cansız bedeninin çıkarıldığı 4. güne kadar kaldırımda yattım” sözleriyle anlatmıştı hikayenin gerisini…
‘MUAYENE OLMADAN İÇMEM’
Hatay’da depremden 72 saat sonra aynı binanın enkazından 4 kişi kurtarıldı. Enkazdan annesiyle birlikte çıkarılan 5 yaşındaki kız çocuğunun, ekiplerin su isteyip istemediği sorusuna, “Yok daha muayene olmadım” yanıtını vermesi nadir gülümseme anlarından oldu.
Türkiye, 6 Şubat Pazartesi günü saat 04.17’de meydana gelendepremle sarsıldı. Merkezüssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesiolan 7.7 büyüklüğündeki deprem Kahramanmaraş, Kilis, Diyarbakır,Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya, Elazığve Hatay’ı vurdu. (26 Şubat itibarıyla) kimliği belirlenen 44 bin 374insanımız depremlerde hayatını kaybederken 184 kişi hakkında datutuklama kararı verildi. Kahramanmaraş depremleri yarattığı yıkım,yardımların ulaştırılmasındaki gecikmeler ve siyasi tartışmalarlaolduğu kadar siyasetin çok üstüne çıkan, genç-yaşlı herkesi ortak biracıda birleştiren sivil dayanışmayla da tarihe yazıldı.
Türkiye’nin en uzun günü
1.GÜN 6 ŞUBAT 2023 PAZARTESİ
Ülkemiz 6 Şubat’a, sabaha karşı 04.17’de merkezüssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi olan depremin haberiyle uyandı. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve AFAD, depremin büyüklüğünü önce 7.4 olarak açıklayıp ilerleyen saatlerde 7.7 olarak revize etti. Avrupa-Akdeniz Sismoloji Merkezi (EMSC) ise depremin Gaziantep merkezli, 7.8 büyüklüğünde olduğunu duyurdu. Yerden 7 kilometre derinlikte meydana geldiği tespit edilen deprem, yaklaşık 1 dakika sürdü; Kahramanmaraş, Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Diyarbakır, Şanlıurfa, Adana, Adıyaman, Hatay ve Kilis’te etkili oldu; 10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkiledi; 16 ülkede hissedildi; Suriye’nin İdlip, Halep, Hama, Lazkiye, Tartus ve Rakka vilayetlerinde de yıkıma neden oldu.
Depremin ardından neredeyse 1 saat boyunca AFAD deprem verileri haricinde resmî bir açıklama yapılmazken, ilk açıklama İletişim Başkanlığı’ndan geldi. Ardından İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından “Bütün ekiplerimiz teyakkuz hâlinde. Dördüncü seviye alarm ortaya koyduk. Bu, 1 yardımı da içeren bir alarmdır” açıklaması yapıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da “İlgili tüm birimlerimiz AFAD koordinasyonunda teyakkuz hâlindedir” dedi. Erdoğan ayrıca “Depremden etkilenen 10 ilimize mevcut valiliklerimizin yanısıra onlarla birlikte çalışacak 10 vali daha görevlendirilmiştir. TSK ve belediyelerimiz başta olmak üzere afet çalışmalarında eğitime sahip kurumlarımız göreve çağrılmıştır” dedi. Soylu, cep telefonlarının zorunlu durumlar dışında kullanılmaması gerektiği konusunda uyarıyor ve Türkiye’nin birçok noktasından arama kurtarma ekiplerinin deprem bölgelerine sevk edildiğini aktarıyordu. Yetkililer hasarlı binalara girilmemesi, arama-kurtarma ekipleri için yolların açık tutulması uyarılarında bulunuyordu.
Depremlerin ardından ilk saatlerde İstanbul’dan 968’i arama-kurtarma gönüllüsü 1.075 kişilik, Azerbaycan’dan ise 370 kişilik ekipler deprem bölgesine doğru yola çıkarken, diğer ülkelerden de taziye ve destek mesajları iletiliyordu. Saat 07.00 civarında Millî Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada “TSK İnsani Yardım Tugayı unsurları ile AFAD’ın talepleri kapsamında nakliye uçakları göreve hazırdır. Taleplerin karşılanması için koordinasyona başlanmıştır” denirken, İstanbul ve Ankara Büyükşehir belediyelerinden de bölgeye ekiplerin sevk edildiği açıkladı.
Deprem bölgesindekiler ise kimi yalınayak, kimi pijamalarıyla evlerinden fırlamış; molozların arasında, buz gibi havada enkaz altındakilere sesleniyordu. O anları anlatanlar, kimsenin ne yapacağını bilmediğini, çaresizce ağlamaktan başka pek bir şey yapamadıklarını söylüyor. Hava ağardıkça facianın boyutları da ortaya çıkıyordu, ancak telekomünikasyon hatlarının çökmesi nedeniyle özellikle bazı şehirlerden haberler Türkiye’nin geri kalanına çok gecikmeli olarak ulaşıyordu. GSM operatörlerinin kapasite artırdığı söylense de sorun devam ediyordu.
Denetime tabi kamu binaları depremde yerle bir olmuş; İskenderun, Antakya ve Adıyaman’daki devlet hastaneleri, Hatay’daki polis evi, pisti yarılan Hatay Havalimanı ve otoyollar kullanılamaz hâle gelmişti. Kızılay Başkanı Kerem Kınık “Yollarda 50 metrelik fay kırığına araçlar düştü. Yollarda kar ve buz var. Viyadüklerde çok ciddi hasarlar var” diyerek vatandaşları yardım için yola çıkmadan önce sabırlı olmaya çağırmıştı. Kahramanmaraş ve Gaziantep sivil uçuşlara kapatılmıştı. Enerji Bakanı Fatih Dönmez, deprem nedeniyle 30 trafo merkezinde hasar olduğunu açıklamış; BOTAŞ, deprem bölgelerine doğalgaz akışının durdurulduğunu belirtmişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, akşam saatlerinde yaptığı açıklamada depremler nedeniyle 7 gün süreyle millî yas ilan edildiğini duyurdu. Türkiye genelinde tüm okullar 13 Şubat’a kadar tatil edildi; YÖK Başkanı, depremden etkilenen 10 ildeki yükseköğretim kurumlarında bahar yarıyılı eğitim ve öğretim dönemine ara verildiğini bildirdi. Tüm spor ve kültür-sanat etkinlikleri durduruldu. TBMM’nin Genel Kurul çalışmalarına 1 hafta ara verildiği duyuruldu.
İkinci deprem
Bölgede yaşayanlar sabaha karşı saatlerde meydana gelen ilk depremin ardından ikinci bir sarsıntı daha yaşadı. Saat 13.24’te bu sefer merkezüssü Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesi olan 7.6 büyüklüğünde bir başka deprem oldu. Yine yerin 7 kilometre derinliğinde yaşanan deprem, Ankara’dan Karadeniz’e geniş bir bölgede hissedildi. İkinci depremde, ilk depremde hasar gören binalardan yıkılanlar oldu. Artçı sarsıntılardan da büyüklüğü 6.0’nın üzerine çıkanlar vardı. İskenderun Limanı’nda konteynerlerin bulunduğu noktada da yangın çıkmıştı.
Hava kararırken bölgeden gelen haberlerde havanın çok soğuk ve yağışlı olduğu; battaniye, gıda, ısınma, barınma ihtiyaçlarını karşılayamadıkları; insanların kendi imkanlarıyla yakınlarını kurtarmaya çalıştığı duyuluyordu. Arabası olanlar şehrin dışına çıkmaya çalışırken yollar kilitlenmişti. Akaryakıt istasyonlarında kilometrelerce uzanan kuyruklar vardı. Enkaz altında olanlar için de kurtulanlar için de zor bir gece başlıyordu.
Cüneyt Özdemir’in Youtube yayınına katılan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in 60 bin nüfuslu bir ilçenin “yarısının yok olduğunu” söylemesi, ardından TİP Hatay Milletvekili Barış Atay’ın “Hatay Türkiye’nin bir ili değil mi sorusunu soruyorum. Değil yardım hiçbir şey gelmemiş. Enkaz altındakileri kendi imkanlarıyla kurtarmaya çalışanların çalışmalarının doğru olup olmadığını söyleyecek bir görevli bile yok. Burada bir kurum, bir erk, AFAD yok, çaresizce yıkılmış binalara bakan insanlar var. Burası terk edilmiş durumda” sözleri afet karşısında çaresizliğin boyutlarını gösteriyordu. Bölgeden bildiren muhabirlerin haberlerinde depremzedelerin gün boyunca 112 ve 155’e ulaşmaya çalıştığı, ama başaramadığı; su ve sıcak çorba bile olmadığı söyleniyordu.
Saat 04.30 itibarıyla artçıların sayısı, büyüklüğü 3.9-5.2 arasında değişen 243 sarsıntıya ulaşmıştı. Kahramanmaraş depremleri, hem büyüklük hem de yarattığı tahribat bakımından 1939’da yaşanan Erzincan depreminin ardından Türkiye’nin yaşadığı en büyük deprem olmuştu.
Kurtarma görevlileri İskenderun’da çöken bir binanın bulunduğu alanda arama yaparken İskenderun Limanı’ndan dumanlar yükseliyor. Fotoğraf: Burak Kara
Afet bölgesinden yükselen soru: Devlet nerede?
2.GÜN 7 ŞUBAT 2023 SALI
Türkiye depremin ardından ikinci güne gözlerini açarken, deprem bölgesinde birçok vatandaş geceyi sıfırın altına düşen karlı havada sokakta geçirmişti. Bazıları kenti terk ederken, yıkılan evlerinin altında yakınları kalanların yaktıkları ateşlerin etrafında endişeli bekleyişi sürüyordu.
Özellikle ilk anda hasarın büyüklüğü anlaşılamayan Hatay’da bulunanlar, belki de hayatlarının en zor gecesini geçirmişlerdi. CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, Hatay ilçe ve köyleri dahil bin 500 binanın yıkılmış olabileceğini, Antakya’daki binaların %90’ının kullanılmaz olduğunu söylüyordu. İskenderun Limanı hâlâ yanıyordu. 25 saatin ardından kameraların karşısına geçen Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremlerden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildiğini duyurdu.
Bu sırada yardım çalışmalarının “sistemsizliğine” yönelik eleştiriler de yükselmeye başlamıştı. Yiyecek, barınma, ısınma büyük sorundu. Bölgede mikrofon uzatılan hemen herkes AFAD ekiplerini görmemekten yakınıyor, tekrar tekrar “devlet nerede?” sorusunu soruyorlardı.
Deprem bölgesini ziyaret eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, paylaştığı videoda “Yaşananlara siyaset üstü bakmayı, iktidarla hizalanmayı reddediyorum. Bu çöküş tam da sistematik rant siyasetinin sonucudur” diyordu. CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz da Pazartesi sabah saatlerinden beri yaptığı paylaşımlarda, madencilerin bölgeye gitmek için hazır olduğunu, bir an önce uçakla götürülmeleri gerektiğini söylüyordu.
Öte yandan 1 gün önce Şanlıurfa’ya giden Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati “Her şey kontrol altında” demişti. Nebati, “Burada sıkıntı, sosyal medyadan yayılan yanlış haberler… Bunun ciddiye alınmaması, AFAD’dan ve valilik tarafından yapılan bilgilendirmeyi dikkate almaları hususunda vatandaşlarımızdan yardım diliyoruz” açıklamasını yapmıştı.
Kritik bir an: Twitter kapatıldı
3.GÜN 8 ŞUBAT 2023 ÇARŞAMBA
AFAD’dan sabah saat 07.45 sularında yapılan açıklamada, Kahramanmaraş merkezli depremlerde can kaybı sayısının en az 12.873’e, yaralı sayısının ise 62.937’ye yükseldiği; 6.044 binanın yıkıldığının teyit edildiği bildirildi. Suriye’deki ölü sayısı ise 2.802’ye yükselmişti.
Türkiye deprem bölgesine yardım göndermek için seferber olmuştu. Ancak yardımların dağıtılması ve kurtarma/destek çabalarının koordinasyonu konusunda sorunlar halen devam ediyordu.
❱❱ Saat 16.00 itibarıyla pek çok kullanıcı, arama-kurtarma çalışmalarında yoğun olarak kullanılan Twitter’a erişmekte zorluk yaşandığını bildirmeye başladı. AFAD merkezinden konuşan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ise durumun “teknik bir sorun”dan kaynaklandığını iddia etti, “Şu anda afeti yönetiyoruz. İlgili kurumlarımız var onlarla değerlendirebilirsiniz” dedi. Şirketin, “dezenformasyon yasası” kapsamında hükümetle daha fazla işbirliği taahhüdünde bulunmasının ardından gece 01.00 itibarıyla Twitter’ın erişime açıldığı duyuruldu.
❱❱ Sosyal medyada yayılan ve Hatay T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çekildiği iddia edilen görüntüler üzerine Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü (CTE) yazılı bir açıklama yayımlayarak, cezaevindeki firar girişimine yapılan müdahale sırasında 12 adli hükümlü ve tutuklunun yaralandığını, hastaneye sevk edilen yaralılardan 3’ünün hayatını kaybettiğini bildirdi. Açıklamanın gelmesinden önce, gazeteci Cüneyt Özdemir’in ulaştığı Adalet Bakanlığı Basın Danışmanı, görüntülerin Hatay T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda değil, Kahramanmaraş Türkoğlu 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çekildiğini; “isyan”ın bastırılması sırasında can kaybı yaşanmadığını söylemişti.
❱❱ Adıyaman’da deprem bölgesinde inceleme yapan Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, çalışmalardaki aksaklıkları dile getiren depremzedelerin giderek büyüyen tepkisi üzerine araçlarına binip bölgeyi terketmek zorunda kaldı. Bir gün önce, kendisini protesto edenleri dinlerken gülümsediği için tepki gören Vali Çuhadar’ın yerine geçici olarak Ordu Valisi Tuncay Sonel, Adıyaman’da görevlendirildi.
AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu, Maraş’a yaptığı ziyaret sırasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bağırarak “Defol” dedi. Reyhanlıoğlu’nun kardeşinin Kahramanmaraş Tapu Kadastro Müdürlüğü görevini yürüttüğü öğrenildi.
❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kahramanmaraş ve Hatay’ı ziyaret etti. Erdoğan, tüm depremzedelere 10 biner lira yardım yapılacağını, hedefin 10 ilde 1 yıl içinde yeni konutlar inşa etmek olduğunu söyledi. Erdoğan, “Böylesi büyük felakete hazırlıklı olabilmek mümkün değildir” dedi. Arama- kurtarma ve koordinasyona yönelik eleştirilere de “Bununla ilgili olarak bazı haysiyetsiz, namussuz kişiler kampanya yaparak ‘Hatay’da asker, jandarma, polis göremedik’ gibi yalan yanlış iftiralar atıyorlar” diye konuştu. Konuştuğu bir depremzedeye “Olanlar hep oldu. Bunlar kader planının içinde olan şeyler” dedi. Erdoğan, aynı ifadeyi Bartın’ın Amasra ilçesindeki maden faciası sonrası da kullanmıştı.
❱❱ Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Hatay Havalimanı’nın yeniden uçuşlara açılması için çalışmalara başladıklarını ve hafriyat atıklarını temizlediklerini; İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, bölgeye gönderilecek yardımların toplanmaya devam ettiğini; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ise Hatay İskenderun Limanı’ndaki yangının söndürülmesi için ekiplerinin yoğun şekilde çalıştığını duyurdu.
❱❱ AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu, Maraş’a yaptığı ziyaret sırasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bağırarak “Ne geziyorsun Türkiye’yi? Sen İstanbul’a bak. Defol İngiliz uşağı” dedi.
❱❱ Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, CHP’li belediye başkanlarına yönelik olarak “‘Bizim belediyemiz gitti oradaki yangını söndürdü, bizim belediyemiz geldi oradaki yangını onardı’. Siz kimsiniz ya?” sözlerini kullandı. Oktay “Devletin yapamadığını bir tane belediyenin bir tane aracı mı yapacak? Biz zaten havalimanındaki çalışmaları yapıyoruz. Siz kimsiniz ki havalimanında çalışma yapasınız? Zaten bu bizim koordinasyonumuz içerisinde yürüyen bir konu” dedi.
❱❱ Depremlerden 48 saat sonra Borsa İstanbul’da işlemler durduruldu. Borsa İstanbul bir gün önce yapılan bütün işlemlerin iptal edildiğini açıkladı ve 5 işgünü boyunca borsanın kapalı kalacağını duyurdu.
Adıyaman’da depremzedelerin tepkisi üzerine Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, bölgeyi terk etti.
OHAL ilanı, seçim tartışmaları
4.GÜN 9 ŞUBAT 2023 PERŞEMBE
Depremden sağ kurtulanlar bir yandan enkaz altındaki yakınları için mücadele ederken bir yandan da özellikle geceleri iyice zorlaşan şartlarda hayatta kalmaya çalışıyordu. Hatay’da barınma hâlâ en büyük sorundu. 15 ilçesi ve yüzlerce köyü bulunan Hatay’da özellikle köylerde muhtarlardan çadır talepleri geliyor, cenazeler kaldırım kenarlarında bekletiliyordu. Hijyen ve tuvalet gibi temel gereksinimler ve iletişim sıkıntısı içinse bir çözüm bulunabilmiş değildi. AFAD, Şanlıurfa’da arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığını, buradaki ekiplerin çalışmaların sürdüğü diğer illere sevkedildiğini duyurdu. Şanlıurfa, Kilis’ten sonra arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığı ikinci kent oldu. Elbistan’da “arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığını” söyleyen Belediye Başkanı Mehmet Gürbüz, depremzedelerden gelen itirazlar üzerine paylaşımını sildi.
❱❱ BM yardımlarını taşıyan 6 kamyondan oluşan ilk konvoyun Hatay’ın Reyhanlı ilçesindeki Cilvegözü Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Bab el-Hava Sınır Kapısı üzerinden Suriye’ye geçirildiği duyuruldu.
❱❱ Kuzey Kıbrıs Başbakanlığı, Adıyaman’da İsias otelinin enkazında, toplam 35 kişinin cansız bedenine ulaşıldığını, oteldeki arama-kurtarma faaliyetlerinin sona erdiğini duyurdu. Otelde Gazimağusa Türk Maarif Koleji kız ve erkek voleybol takımlarından oluşan 39 kişilik kafilenin yanısıra 43 kişilik de rehber grubu kalıyordu. Adıyaman’dan KKTC’ye getirilen 8 öğrenci, 1 öğretmen ve 3 veli olmak üzere 12 kişi için devlet töreni düzenlendi.
❱❱ İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, bir yıllık maaşını depremzedelere bağışladı. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, 3 aylık maaşını bağışlayacağını açıklarken, CHP, HDP ve İYİ Parti milletvekilleri 1aylık maaşlarını bağışladıklarını duyurdu. AK Parti milletvekillerinin de bir maaştan az olmayacak şekilde yardımda bulunacakları ifade edildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AFAD’a 1 milyon liralık yardımda bulundu.
❱❱ Depremden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edilmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi TBMM Genel Kurulu’nda AK Parti, MHP ve BBP’li milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi, muhalefet tezkereye destek vermedi; sürenin 1 aya düşürülmesi için önerge verdi.
Kahramanmaraş depremlerinin ardından 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edildi (altta). Ardından seçim tarihiyle ilgili tartışmalar başladı. Günün en acı haberlerinden biri bir voleybol turnuvasına katılmak üzere Adıyaman’a gelen öğrencilerin cansız bedenlerine Isias Otel enkazında ulaşılması oldu (üstte).
❱❱ Gaziantep’i ziyaret eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “yağmalama” olaylarına OHAL yetkileriyle müdahale edileceğini belirtti; “Hedefimiz 1 yıl içinde yıkılan binaların yerine konutlarımızı zemin artı 3-4 kat olmak üzere üzere yapmak” dedi.
❱❱ Reuters’a konuşan üst düzey bir hükümet yetkilisi, depremlerin yarattığı yıkımın, 14 Mayıs’ta seçim yapmanın önünde çok ciddi zorluklar çıkardığını söyledi. İYİ Parti Lideri Meral Akşener de seçimlerle ilgili “14 Mayıs’a yetişeceğini sanmıyorum. 18 Haziran’a kalacağını sanıyorum” dedi.
❱❱ CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AFAD’ın 23 Kasım 2022’de Düzce’de meydana gelen depremdeki yetersizliklerine dair kurum içerisinde hazırlanan raporu kamuoyuyla paylaştı. CHP, “AFAD’ın depremde görevlerini zamanında ve gerektiği gibi yerine getirememesinin nedenlerinin araştırılması” için TBMM’ye önerge verdi.
Deprem öldürmez, bina öldürür
5.GÜN 10 ŞUBAT 2023 CUMA
❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Adıyaman’da önünde depremzede çocuklarla birlikte yaptığı konuşmada “Çadırlarda kalmak istemeyen vatandaşlarımızın 1 yıl kira bedelini ödemek suretiyle konutlara geçmelerini sağlayacağız” diye konuştu. OHAL ilan edilmesinin gerekçelerinden birini “Maalesef bazı kendini bilmezler soygun yapıyorlar, marketleri soyuyorlar, işyerlerine saldırıyorlar” sözleriyle açıkladı.
❱❱ Kahramanmaraş’ta etrafı enkazla çevrilmesine rağmen sapasağlam ayakta kalan İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) binası “Deprem öldürmez, bina öldürür” sözünün doğruluğunun kanıtı oldu.
❱❱ Hatay’da yıkılan Rönesans Rezidans’ın müteahhidi Mehmet Yaşar Coşkun, Sırbistan’a gitmek üzere geldiği İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alındı.
❱❱ 17 Ağustos 1999 depremini soruşturan savcılardan Ali Özgündüz, suçluların yakalanması açısından deprem bölgesinde enkazlar kaldırılmadan önce yıkılan binalardan numune alınması ve projeye aykırılıkların tespit edilmesinin önemine dikkati çekti.
❱❱ Türk Tabipleri Birliği, “Afet Bölgelerinden Çöplerin Uzaklaştırılması” başlıklı bilgi notunda felaketin yaşandığı bölgede çöp toplama alanlarının haşarat ve kemirgenlerin üreme alanları olduğuna vurgu yaptı ve bu alanlara hızla müdahale edilerek bulaşıcı hastalıkların önlenmesi çağrısında bulundu.
Arama-kurtarma ve yeniden imar
6. GÜN 11 ŞUBAT 2023 CUMARTESİ
Diyarbakır’da konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, üniversitelerin yaza kadar uzaktan eğitim vereceğini, KYK yurtlarının depremzedelere açılacağını söyledi. Öğrenciler, akademisyenler ve muhalefet karardan dönülmesi çağrısı yaptı. Erdoğan, Şanlıurfa’da “Kimi alanlarda bazı gecikmeler, aksaklıklar yaşanmıştır fakat devletimizin depremzede vatandaşlarımızın yanında olmak için verdiği samimi mücadeleyi kimse inkar edemez” dedi. Erdoğan, “Bazı şehirlerimizi başka yerlerde yeniden inşa edecek, bazılarının yerinde ihyasının yollarını arayacağız. Sizlerden 1 yıl süre istiyorum” sözlerini kullandı.
Erzin Belediye Başkanı Ökkeş Elmasoğlu.
❱❱ Depremlerde kimsenin hayatını kaybetmediği Hatay’ın Erzin ilçesinin belediye başkanı Ökkeş Elmasoğlu, kaçak yapılanmaya müsaade etmediğini vurguladı. Erzin’deki binalarda sadece sıva çatlakları oluştuğu görüldü.
❱❱ Iğdır’da bulunan Alican Sınır Kapısı, 35 yıl aradan sonra Ermenistan’ın yardım göndermesi için açıldı. Günlerdir Türkiye’de olan kurtarma ekibi ise Adıyaman’da 1 kişiyi hayata döndürdü.
❱❱ AFP’ye konuşan Avusturya yetkilisi, “güvenlik gerekçesiyle” Türkiye’ye yolladıkları yardım ekiplerini geri çekeceklerini söyledi. Alman arama-kurtarma ekipleri de Hatay’daki güvenlik durumuyla ilgili kendilerine ulaşan bilgiler nedeniyle faaliyetlerine ara verdi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Almanya ve Avusturya’yı Türkiye’ye iftira atmakla suçladı.
❱❱ Adana’da yıkılan bazı binaları inşa eden firmanın sahibi Hasan Alpargün, Lefkoşa’da; Gaziantep’te depremde yıkılan Bahar Apartmanı’nın hafriyatında yapılan incelemede ihmali bulunduğu belirlenen müteahhit İbrahim Mustafa Uncuoğlu, İstanbul’da gözaltına alındı. Rönesans Rezidans’ın müteahhidi Mehmet Yaşar Coşkun ise tutuklandı.
❱❱ Adıyaman’daki CNN Türk muhabiri Serdar Er naklen yayın sırasında saldırıya uğradı.
❱❱ Dünya Sağlık Örgütü (WHO) depremlerin insanların hayatında uzun dönemli büyük sağlık etkileri olacağını açıkladı. Depremi “krizin üstüne kriz” olarak tanımlayan WHO, bölgede yaşayan 23 milyona yakın kişinin bundan etkilenebileceğini belirtti.
Sorumlular, soruşturmalar…
7.GÜN 12 ŞUBAT 2023 PAZAR
❱❱ Yaklaşık 50 bin firmayı temsil eden TÜRKONFED’in hazırladığı rapor, hayatını kaybedenlerin sayısının 72.663’e kadar çıkabileceğini söyledi. Raporda depremlerin 84.1 milyar dolarlık mali hasar yaratacağı da hesaplandı.
❱❱ Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, depremde yıkılan binalarla ilgili sorumluluğu olduğu değerlendirilen 134 şüpheli hakkında işlem yapıldığını, 3’ünün tutuklandığını, 7’sinin gözaltında olduğunu, 7 şüpheli hakkında yurtdışına çıkış yasağı konduğunu duyurdu. Bozdağ, 114 kişinin gözaltına alınmak üzere arandığını dile getirdi. Adıyaman’da yıkılan çok sayıda binanın müteahhidi olduğu belirlenen Yavuz Karakuş ve Sevilay Karakuş, İstanbul Havalimanı’nda Gürcistan’a kaçmaya çalışırken yakalandı. Yavuz Karakuş, her şeyi “usulüne göre” yaptıklarını o yüzden vicdanının rahat olduğunu söyledi.
Yurtdışına çıkmaya çalışırken yakalanan müteahhit Yavuz Karakuş, “Vicdanım rahat” dedi.
❱❱ Güvenlik tehditleri nedeniyle deprem bölgesindeki kurtarma faaliyetlerine ara veren Avusturya Savunma Bakanlığı, Türk ordusunun kendilerini korumaya başlaması üzerine çalışmalarına geri döndüklerini açıkladı. 25 kişilik sivil İsrail ekibi de “yakın güvenlik tehdidi” nedeniyle özel jetle Türkiye’den ayrıldı.
❱❱ Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, deprem bölgelerini ziyaret eden ilk Avrupalı bakan oldu. Dendias, “Türkiye ve Yunanistan ilişkileri yumuşatmak için bir depremi daha beklememeli” diye konuştu.
❱❱ Yardım kampanyaları başlatan, bir konteyner kent kuracağını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışlayan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, depremlerin ardından Türkiye’yi ziyaret eden ilk lider oldu. Erdoğan’la görüşmesi sonrası açıklama yapılmadı.
❱❱ Arama-kurtarma çalışmalarına katılmak üzere Meksika’dan getirilen kurtarma köpeği “Proteo” hayatını kaybetti. Meksika Savunma Bakanlığı’nın açıklamasında “Büyük yol arkadaşımız, köpeğimiz Proteo’yu kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Türkiye’deki kardeşlerimizin aranması ve kurtarılmasında Meksika delegasyonunun bir üyesi olarak görevini yerine getirdin. Kahramanca çalışman için teşekkür ederiz” denildi.
❱❱ Sanatçı Haluk Levent, kurucusu olduğu Ahbap Derneği’nde depremzedeler için toplanan bağışların 1 milyar lirayı geçtiğini belirterek, bundan sonra bağışların AFAD’a yapılmasını istedi.
❱❱ Babala TV moderatörü Oğuzhan Uğur hakkında Kahramanmaraş ve Hatay’da baraj duvarlarının çatladığı yönündeki paylaşım gerekçe gösterilerek “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla resen soruşturma başlatıldı. Oğuzhan Uğur, konuya dair yaptığı açıklamada “Haberi bir Bakanlık yetkilisi teyit ettiği için ekiptekiler paylaşmışlar! Yalan olduğu ortaya çıkınca da hemen silmişler. Yazışma görselleri mevcut” demişti.
❱❱ Hatay’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı İl Müdürlüğü binası hakkında yıkım kararı çıkarılması, şehirde usulsüz biçimde inşa edilen yapılara dair delillerin karartılması şüphelerini gündeme getirdi. Avukat Bedia Büyükgediz, yıkılan binaların imar ve yapı denetim izinlerine dair delil niteliğindeki evrakların güvenli bir yere nakledilmesinden önce binanın yıkımına başlandığını kaydetti. Yıkım, bölgeye giden gönüllü avukatlar tarafından engellendi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı twitter hesabından açıklama yayımlayarak, avukatların dile getirdiği iddiaların “mesnetsiz” olduğunu, tüm resmî evrakların dijital ortamda da bulunduğunu belirtti.
Afet boyunca çok aktif çalışan Ahbap Derneği’nin kurucusu Haluk Levent.
Güvenlik, iletişim ve yine seçim
2.HAFTA
❱❱ Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, normal takvime göre 18 Haziran’da yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin yapılmasına imkan kalmadığını, seçimlerin “ivedilikle” ileri bir tarihe ertelenmesini istedi. Arınç, genel seçimleri 2024 yerel seçimleriyle birleştirmek, 2023 Kasım ayına ertelemek ve tüm siyasi partilerin uzlaşacağı bir tarih belirlemek olmak üzere üç seçenek önerdi. Muhalefet öneriye “sivil darbe” sözleriyle karşı çıktı; Anayasa değiştirilmeden seçimleri ileri tarihe ertelemenin mümkün olmadığını söyledi.
❱❱ Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kahramanmaraş merkezli depremlerde hayatını kaybedenlerin sayısının 35.418’e ulaştığını duyurmasının hemen ardından Mart başı itibarıyla 30 bin konutun inşaatına başlanacağını duyurdu. Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür, “Naçizane tavsiyem bu bölgenin tümünde mikro-bölgeleme çalışması yapmadan yerleşim alanları için yer seçilmemeli ve inşaata başlanmamalı. İnşallah bu sefer sesimi yetkililere duyurabilirim” dedi.
❱❱ Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan, güvenliğin sağlanmasına ilişkin ciddi zafiyet yaşandığına işaret ederken çeşitli hırsızlık ve yağma iddialarının gündeme geldiğini, ayrıca bu suçların faili olduğu ileri sürülen kişilere işkence ve kötü muamele yapıldığı yönünde görüntülerin yayımlandığını söyledi; önlem almaya çağırdı.
Bülent Arınç seçimlerin ertelenmesi için üç formül önerdi.
❱❱ Türk Tabipleri Birliği, arama-kurtarma ve enkaz kaldırma çalışmalarında havada uçuşan asbestin ciddi sağlık sorunları yaratabilecek tehlikeler barındırdığı uyarısında bulundu.
❱❱ Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın cenazesine katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elini sıkmadı.
❱❱ Güney Kore milletvekilleri, maaşlarının %3’ünü Türkiye ve Suriye’deki depremzedelere bağışlama kararı aldı.
❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Elazığ’ın da deprem bölgesi ilan edildiği duyuruldu.
❱❱ Depremzedelere ve deprem bölgesine maddi destek sağlamak için Türkiye, Kuzey Kıbrıs ve Azerbaycan’dan 213 televizyon ve 562 radyonun katılımıyla yapılan ortak yayınla “Türkiye Tek Yürek” kampanyası düzenlendi. Merkez Bankası 30 milyar TL, Ziraat Bankası 20 milyar TL, VakıfBank 12 milyar TL, Halkbank 7 milyar TL bağışladı. Türkcell 3.5 milyar lira, Cengiz Holding 2.5 milyar lira bağışlayacağını açıklarken Cumhurbaşkanı Erdoğan, yayına bağlanarak “Yurtiçinden ve yurtdışından AFAD hesaplarına gelecek her kuruş, depremzedelerimiz için kullanılacaktır” dedi. Yayın sonunda toplam 115 milyar 146 milyon 528 bin TL bağış toplandı.
‘Türkiye Tek Yürek’ ortak yayınında Merkez Bankası’nın 30 milyar TL’lik bağışı, soru işaretlerine neden oldu.
❱❱ Geliri depremzedelere bağışlanan, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da aralarında olduğu kulüplerin dayanışma gösterdiği UEFA Avrupa Konferans Ligi play-off turundaki Trabzonspor-Basel maçı, bordo-mavili ekibin 1-0’lık galibiyetiyle sonuçlandı. Maç öncesi arama-kurtarma çalışmalarında görev alanları selamlayan bir koreografi sergilendi..
❱❱ İstanbul Valiliği, deprem riski taşıdığı tespit edilen 93 okulun tahliye edileceğini bildirdi. Aralarında Pertevniyal ve Vefa liseleri gibi tarihî okulların da bulunduğu 93 riskli okuldan 76’sının yıkılıp yeniden yapılacağı, 17’sinin ise güçlendirileceği belirtildi.
❱❱ ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, depremler sonucu yıkıma uğrayan bölgeleri ziyaret etmek ve mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmek üzere Türkiye’ye geldi. Gündemde depremin yanısıra Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği de vardı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Blinken’la Esenboğa Havalimanı’nda görüştü.
Deprem sonrası ilk maçta dostluk mesajları Deprem sonrasında gelirleri afetzedelere bağışlanacak ilk maç için Basel karşısında sahaya çıkan Trabzonspor’la birlikte bütün takımların taraftarları omuz omuza tribündeydi.
❱❱ 20 Şubat’ta Hatay’ın Defne ilçesinde saat 20.04’te yaşanan 6.4 büyüklüğünde depremin ardından Samandağ ilçesinde de saat 20.07’de 5.8 büyüklüğünde bir artçı sarsıntı meydana geldi; 6 kişi hayatını kaybetti. Hatay Samandağ Belediye Başkanı Refik Eryılmaz, çadır olmadığı için insanların evlerine dönmek zorunda kaldığını bildirdi.
❱❱ Reuters haber ajansı, bankacılardan edindiği bilgilere dayandırdığı haberinde, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın deprem felaketinden sonra iki hafta içinde Türk Lirası’nın değerini sabit tutmak için rezervlerden 7 milyar Dolar harcadığını bildirdi.
❱❱ Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, Ekşi Sözlük’e erişimi engelledi.
Hatay’da iki deprem daha 20 Şubat’ta Hatay iki depremle daha sarsıldı, 6 kişi hayatını kaybetti.
Büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun; temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez.
Tarih boyunca İstanbul’da birçok büyük depremin meydana geldiğini biliyoruz. Osmanlı dönemi İstanbul’unda yaşanan büyük depremlerde sadece evler ve işyerleri değil, saraylar, camiler ve diğer büyük yapılar da çok ciddi zararlar görmüş. Tabii şimdi çok daha yoğun bir iskan var. “Her şey daha iyi, malzeme mükemmel deniyor” ama hiçbir malzeme bir depreme ahşap kadar dayanıklı olamaz. Artık çok katlı iskan var. Sokaklar çok dar ve mesafeler çok uzun. Bu bakımdan binalar dayanıksız, ölümler çok daha fazla ve işin kötüsü -eskiden deprem mıntıkalarında dönemin itfaiyecileri, tulumbacıları ve mimarbaşının birtakım yardımcı kolları çok daha kolay koşuşuyordu; şimdi öyle bir şey yok. Bir yerden bir yere gidilemiyor ve gidilemeyecek. İstanbul’da olası bir depremde birtakım yerlere ulaşılamayacak.
Osmanlı döneminde İstanbul’u ziyadesiyle etkileyen dört büyük depremin olduğunu biliyoruz: 1509, 1719, 1766 ve 1894. 1509 depremi, İstanbul’un tarihî süreçte geçirdiği en büyük tabii afetlerden. Osmanlı tarihçileri “kıyamet-i suğra” (küçük kıyamet) der. 1894’te (6 Muharrem 1312) meydana gelen büyük depremden ise tarihî kaynaklarda, “büyük hareket-i arz”, “zelzele-i azîme” olarak bahsedilir. Hatta bir tanesinde tsunami de görülmüş; raporlar çok iyi değil ama çalışanlar var. Mesela Celal Şengör, İstanbul’da olacak deprem için yine “küçük kıyamet olacak” diyor. 2023 büyük Kahramanmaraş depremini ise tarih nasıl yazacak, henüz bilemiyoruz elbette.
Bir tarihin enkazı Antakya’daki Habib-i Neccar Camii’nin depremler sonrası durumu. (Fotoğraf: Yasin Akgül)
Tarihî vakalar gösteriyor ki hırsız, haydut vb. kimseler, bugün tarihteki felaketlerde olduğu gibi çok değil. Yine de maalesef birçok insanlar var. Bu tarz büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun, temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif müspet zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez, daha kötü neticeler doğurabilir.
Bu vesileyle tarihte başka bir felakete daha bakmak lazım; biliyoruz ki İstanbul’un baş dertlerinden biri de yangındır. Yangınlar geçmişte daha tehlikeli sonuçlar verdi; zira yangın başladığında beraberinde pek çok şeyi yok eder. Kocaman mahalleler yanar biter kül olur, mahvolur. Zaten İstanbul’da ya yangın ya deprem esas tehdit. Yangının farkı, ondan kaçmak daha kolay olabilir depreme göre… Eşyalar yanıyor, evler yanıyor fakat insanlar kaçıp kurtulabiliyor. 1890’larda Beyoğlu’nda, taş binalarda yangın oldu. Ölenlerin sayısı çoktu. Diyelim ki modern teknoloji kullandın, çelik zırhlar vs. O da yetmez ki. Çelik zırhın içine konuluyorsun da o seni koruduğu gibi boğabilir de. Gerçek manada tedbir alınmazsa, modern teknoloji aleyhinize bile dönebilir.
Depremin en ağır sonuçlarının yaşandığı Antakya’yı ilk defa 1963 baharında gördüm. Bugün eski Antakya’yı arayacak duruma geldik. Bölgenin hem insanını hem tarihî mirasını korumamız lazım. Bu da ayrı bir çaba, dikkat ve uzmanlık istiyor. Eski Antakya’yı görmek, onu yaşamak ve yeniden yapmak için gayret gerekecek.
Uzmanlık ve çaba gerekli; Depremlerin ardından harap olan Antakya’yı yeniden yaşamak için çaba, dikkat ve uzmanlık gerekecek. (Fotoğraf: Yasin Akgül)
UZMAN GÖRÜŞÜ
İstanbul depremi ve kuzey-güney fay hattı
Prof. Dr. Celal Şengör 2014 Temmuz ayında dergimize yazdığı yazıda, muhtemel İstanbul depremine dair jeolojik durumu özetlemişti.
CELAL ŞENGÖR
Jeolojik olarak Türkiye’nin başında iki büyük bela var. Biri çok büyük bir bela ama çok şükür 1000 senede bir oluyor; O da Girit’in güneyindeki bölge. Orada olursa 8’den büyük olabilir. Bu durumda Sicilya’yı, İsrail’i, İskenderiye’yi bile tsunami vuruyor. Türkiye sahillerinden hiç bahsetmeyeyim.
İkinci büyük tehlike Kuzey Anadolu Fayı. İşte 1894’teki deprem de o fay sisteminin normal fay olarak çalışan bir parçasında meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü göreceli düşük olmasına rağmen (6’larda), yaptığı yıkım çok büyük. Bu hattın büyük depremleri, genellikle doğu-batı yönünde hareket eden yanal atımlı parçalar üzerinde olur, dolayısıyla hasar da bu yönde olur; kuzey-güney ekseninde yayılmaz. İstanbul’un büyük avantajı tabii bu. Ancak bizim beklediğimiz büyük, yani 7.6’lar civarında bir deprem yanal atımlı fayı kıracak ve 1894’te olduğu gibi kuzey-güney ekseninde de ciddi tahribat yaratacak.
Kumburgaz ile Tuzla hizasına denk gelen Marmara Denizi’ndeki bu hat, 1766’dan beri hareketsiz. Tabii bu enerji dışarı çıkacak sonunda. Bu deprem bir de 1894 depreminin üzerinde olmuş olabileceği normal faylardan birini tetiklerse, büyüklüğü 7’ye varabilecek bir deprem daha oluşturabilir. 1894’teki nüfus 1 milyon bile değil. Binaların büyük çoğunluğu da malum ahşap. Gerisini, bugün deprem sonrası toplanma alanlarına plazalar, acil ulaşım yollarının bir şeridini park yeri yapanlar düşünsün. Binalara, ruhsatlara hiç girmeyeyim.
Yıllardır “geliyorum” diyen deprem, bütün iddiasına rağmen devletin hazırlıksızlığının yadsınamaz bir kanıtı oldu. Önlenebilir bir felaketin yerli ve millî bir varyantıyla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğinden hareket etmedikçe, önümüzdeki İstanbul depreminde de milletçe hükmen mağlup olmayı baştan kabullenmiş olmuyor muyuz?
Doğal ve toplumsal afetler, genellikle yaşadığımız dünyanın ipliğini pazara çıkarır. Dünya nimetlerinin bir avuç insanın elinde yoğunlaşması, nasıl ekonomik ve sosyal politikaların ürünüyse, felaket anlarındaki çaresizlik de aynı politikaların ürünüdür. Dünya, Covid-19 salgını sırasında buna şahit oldu. En zengin ülkelerde bile maske gibi basit ihtiyaçlara ulaşılamadığı; yaşlılar başta milyonlarca insanın bir çırpıda gözden çıkarılabildiği günler yaşandı. Gelişmiş ülkelerin dahi bu denli çaresiz kalması, önceden böyle bir duruma karşı herhangi bir önlem almamış olduklarını açığa çıkardığı gibi, uzun zamandır dibine dinamit döşenen sosyal devletin iflasının da işaretiydi. Halbuki SARS, MERS, Ebola, Zika derken 2002’den başlayarak Covid-19’a kadar öne çıkan salgın hastalıklarla felaket “geliyorum” demişti.
İngiltere’den Brezilya’ya iktidarlar sürü bağışıklığı modelini önerirken “bu da gelir, bu da geçer” tavrıyla sergiledikleri vurdumduymazlık, başta yoksullar olmak üzere milyonlarca insanın ölümüne neden oldu; her şeyin ticarileştirildiği bir dünyada, öteki dünyaya gidişin ne kadar kolay hâle geldiğini gösterdi. Şu anda hâlâ pandeminin ülkeler bazında reel olarak ne kadar maddi, manevi, insani kayba yolaçtığı bilinmiyor (asgari 7 milyon can kaybı dense de kayıtların yetersizliğinden ötürü bu rakamın 14-24 milyon olması muhtemel. Oysa sözgelimi konu silah ticareti olunca veriler çok net!).
Kahramanmaraş’ta arama kurtarma ve enkaz kaldırma çalışmaları.
Yıllardır davul-zurnayla “geliyorum” diyen deprem konusunda da durum farklı değil. Bütün iddiasına rağmen başta devlet olmak üzere neredeyse tüm kurumların yetersizliğine ve eğretiliğine yakından şahit olduğumuz günlerden geçiyoruz. “Geç müdahale” başlı başına yeterince trajik, ama önceden herhangi bir önlem alınmadığını görmek sunulabilecek herhangi bir mazereti de inandırıcı olmaktan çıkarıyor. Durumun “kontrol altında” olduğuna dair alışıldık resmî söylem; 10 binlerce ölüm, topyekun bir insani yıkım ve yoksulluğun karşısında iyiden iyiye gayrıinsanileştiğini gösterdi. İnsanların acı günah keçisi bulma peşinde toplumun en korumasız, zayıf kesimlerini suçlamak; üç-beş kişinin densizliğinden hareketle yağmacılık bahanesiyle göçmen düşmanlığı yapmak; devletten çok önce cansiparane çalışmaya başlayan sivil-yerel örgütlenmeleri hedef hâline getirmek, tam da suçluların telaşının sonucuydu. Depremi görmezden gelen zihniyet, beceriksizliğini maskelemek için muhtaç olduğu günah keçilerini keşfetmekte çok mahir olduğunu gösterdi. Üç yağmacı, beş Suriyeli, bir miktar sosyal medya kullanıcısı olmasa işler yolundaydı!
Deprem vergilerinden imar izinlerine, yerine getirilmeyen her vecibe için cezalandırılan yurttaş, “doğal afet” diye takdim edilen depremde de ancak yardımlarla yetinmek zorunda kaldı. Oysa kentlerin planlanmasından toplumun biçimlendirilmesine, bu felakette rol oynayan her nokta, sosyal ve siyasal tercihlere dayalıydı. Felaket, dünyanın benzer konumdaki başka ülkeleri deprem tahribatını asgariye indirmeyi başarmışken bunu yapmayanların tercihleriyle büyüdü. Deprem önlemlerinin maliyetine, insanlık tarihine geçecek bir fecaat olan “imar barışı” affından elde edilen gelir hesabını da eklemek mümkün.
Kader planlama teşkilatı
Tarih ve siyaset insanlara derinden bir şeyler anlatıyor; felaketin nasıl önlenebileceğine ilişkin sorgulamalara kapı açıyor. Bu sorgulamayı kısıtlayan devlet müdahalesi ve hakimiyet ilişkileriyse, acıyı dindirme kisvesi altında gerçekliği çarpıtmanın binbir yolunu keşfetmeyi becerebiliyor. Felaketi insan iradesinin dışında, toplumsal pratiklerden azade ilahi bir kaçınılmazlık olarak sunmak, bu yollardan biri. En kestirme yöntemi de gerçekliği karartma, çarpıtma ve geleceğe ilişkin uluorta vaatler…
Fredric Jameson “medya, iletişim ve enformasyonun hâkim olduğu geç kapitalizm, daha eski olan mafya kapitalizmi aşamasının, hatta kapitalizm öncesi kişisel ve klan tahakkümü kalıntılarının yerini almaktadır” derken, hayat-memat meselelerinin en kritik noktası olan, doğal olmaktan öte insan türünün geleceğini tehlikeye sokan insani, toplumsal felaketler için de geçerli bir tanı koyuyordu.
Felaket karşısında yurttaş, savaştakinden de çaresizdir. Ne de olsa devlet savaşa hazırdır ve hatta bir gece ansızın gelebilir (!). Herhangi bir devletin askerî harcamalarıyla afetlere ayırdığı payı kıyaslamak ise devletin insana verdiği değeri göstermek açısından yeterlidir. Geçen yılla bu yıl arasında bütün kalemlerde giderler artarken AFAD’ın payının neden küçüldüğünü sorgulamak bile yeterlidir.
Geliyorum diyen felaket Kahramanmaraş depremlerinin yarattığı faciada, kentlerin planlanmasından toplumun biçimlendirilmesine pek çok etken rol oynamıştı.
Kadere inananlar için “kader planlama teşkilatı”nın işleyişini kör deneyimlerle öğrenmenin sonu yoktur. Ancak sermaye birikimi ile kader arasındaki ilişki de insafsızdır. Tarım ve hayvancılığı çökertip, tarlaları inşaat sektörüne sunmanın kaderle ne ilgisi olabilir?
Eski dünyanın evleri yıkılıp pek matahmış gibi birbirine benzetilen, daha doğrusu hiçbir şeye benzemeyen evler yükselirken ortaya çıkan kimliksiz standartlaşmada betonun özel bir yeri var.
Betonistan cenneti
Uçuşu olmayan havaalanları, geçişi olmayan otobanlar ve daha nicelerinin yanında masum addedilen konut piyasasının merkezinde, milleti olmayan ve sınır tanımayan bir şey var: Beton! Aslında ne yerli ne millî. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasının bu lokomotif sektörü, emlak piyasasında dillere destan skandallara yolaçsa da cazibesinden bir şey kaybetmiyor. Depremlerde seyrettiğimiz beton yığınları, vaadettikleri gibi göklere uzanmıyor; piyasayı alabildiğine harladıktan sonra görevlerini yerine getirmiş olmanın huzuruyla çöküşün, cinayetin aracına dönüşüyor. Yaşamı tatsız-tuzsuz kılan beton yığınlarının içindeki metaller korozyona uğruyor, kuma dönüşüyor. Betonla kurulan sözde ilerici mimari, her şeyi, hiçbir şey hâline getiriyor. İkide bir ahaliyi rüşvete tahrik eden imar afları ise, sözde kuralları bypass eden yıkımın kolaylaştırıcısı hatta daha da ötesi müsebbibi olarak öne çıkıyor.
Türkiye birçok ölçümde yaya kalsa da, kişi başına düşen müteahhit açısından herhalde dünya birincisidir. Biliminsanların aşağılandığı, eğitimin çöktüğü bir ülkede az-buz bir kazanım değildir bu! Tabii inşaatla, betonla büyüme kararını müteahhitler değil siyasiler alır; tercihler ve teşvikler oradan gelir.
Öte yandan benzer gelişmişlik düzeyindeki deprem ülkelerinde önemli mesafeler alınmış olması, depremin yalnızca millî gelir düzeyine bağlanamayacağını gösterir. Örneğin uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle her yıl 30-40 bin kişinin öldüğü Meksika’da ekonomik vaziyetin pek parlak olmadığı belliyken deprem karşısında önlem alınabilmiştir.
Önlenebilir bir felaketin yerli ve millî bir varyantıyla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğinden hareket etmedikçe, önümüzdeki İstanbul depreminde de milletçe hükmen mağlup olmayı baştan kabul etmiş olmuyor muyuz?
Hatay’ın Antakya ilçesinde bulunan Rönesans Rezidans.
Mevzuat hazretleri
Açlık, ekolojik felaket gibi deprem de bir anda insanları tarihin dışına sürükler. O güne kadar tutunmaya çalıştığı dünyanın berhava olduğunu gören insan, bir anda gerçek dünya ile yüzleşir: İnsanlıktan çıkış! Örneğin Afrika’nın kıtasal olarak tarihten çıkışı da, doğal gibi gözüken yıkımlara bağlanır ama, aslında açıkça insan denen türün ürünüdür.
Sınai ve teknolojik ölçütlere göre bizden kat kat yukarıda olan Japonya’da yaşanan Fukuşima faciası (11 Mart 2011) bir başka örnektir. Buradaki tehlike, amatör olarak eski şiirlerle de ilgilenen bir jeolog tarafından 1980’lerinde sonunda keşfedilmişti. Fukuşima yakınlarındaki Sendai Üniversitesi’nde çalışan Koji Minoura, 10. yüzyıla ait bir şiiri okurken okyanusun sahilden 4 kilometre içerideki bir tepeye uzandığına dair bir dörtlüğe rastladı: “Gözyaşlarımızın ıslattığı giysilerimizin kolları / Sue kentinde / Çam tepelerinin üzerinden / Okyanusun dalgaları kırılırken dahi / Aşkımızın payidar olacağının tanığıydılar” diyordu şiir. Hemen araştırmaya başlamış, 10 yıl boyunca alarm zillerine basmış, ama nafile… Yaklaşan felaketi 2002’de Journal of Natural Disaster Science’da yayımlansa da yetkili ve etkili çevreler kulak asmamış. 11 Mart 2011’de, Çernobil’in ardından dünyanın gördüğü en ağır nükleer felaket, Tohoku depreminin ardından başlayan tsunaminin Fukuşima santralini istila etmesiyle yaşandı. Dalgalar 14 metreye kadar çıkınca jeneratörler de dahil olmak üzere tüm santral sular altında kaldı. Kısa sürede bazı reaktörlerde kısmi erimenin kanıtları ortaya çıktı; hidrojen patlamaları sonucu 3 reaktörü barındıran binaların tepe kısımları havaya uçtu; yangınlar başladı. Radyasyon sızıntısı korkusuyla 170-200 bin kişi tahliye edildi. Santraldeki işçiler aşırı radyasyona maruz kaldı. Japonya Nükleer Güvenlik Kurumu, nükleer sızıntının tehlike derecesini Uluslararası Nükleer Olay Ölçeği’ne göre 7’ye yani Çernobil reaktör kazasıyla aynı seviyeye çıkardı.
Tokyo Electric Power Company, maliyeti düşürmek için santrali kıyıya yakın yapmıştı. Tabii hükümetin de onayıyla… Bilim ve sanayide dünyanın sayılı ülkelerinden biri olarak gösterilen Japonya, böyle bir trajediye maruz kalmış; nizam-intizam meselesi de risklerin bertaraf edilmesinde etkili olmamıştı.
Kahramanmaraş merkezli depremlerde ortaya çıkan enkaz, bir hak olması gereken barınma ihtiyacının ranta teslim edilmesinin sonucunu da yansıttı.
Kadere kurban edilen
Kör talih ve lanet arasına sıkışmış bir kadercilik karşısında mevcuda lanet etmek de çözüm olmuyor. Dayanışmanın her çeşidi felaketten sonra kurbanların bir miktar nefes almasını sağlasa da, hamiyetperverlik bir sonraki yıkımın önüne geçemiyor. Medyanın 7/24 neyi, ne kadar yansıttığı tartışmalı yayınları, depremzedelerin kurbanı oldukları şeyin gerçekten ne olduğunu açıklamaktan uzak kalıyor.
Aslında işi bilenler, kasırga, deprem gibi doğal afetlerin gücünü, yolaçtığı yıkım ya da can kaybı sayısının belirlemediğini; bunun kent planlamasından demografiye, yoksulluktan temel toplumsal hizmetlere erişime uzanan imkanlara bağlı olduğunu; yani kısacası toplumsal koşulların belirleyici olduğunu söylüyorlar. Güvenlik ve korunmanın, önceden alınan tedbirlere, planlama ve onarıma yönelik kamu politikalarına bağlı olduğu artık ayan-beyan ortada.
Yardımlar elbette yıkımlardan sonra vazgeçilmez. Ancak bunlar, gayrısiyasi tarafsızlık kisvesi altında sistemin günahlarına pansuman yapmaya yöneldiğinde fazlasıyla politik hâle gelir. Depremin araçsallaştırılması, insanların temel ihtiyaçları arasında yer alan barınmanın (tıpkı, eğitim, sağlık ve beslenme gibi) hoyratça kâr mantığına terkedilmesinin kaçınılmaz sonuçları başka bir soruyu da akla getiriyor: Devletin asgari iddiası yurttaşın can ve mal güvenliğini sağlamak iken bütün bunlara seyirci kalması yaşadığımız dünyanın bir garabeti midir? Eğer öyleyse, temel toplumsal ihtiyaçların, depremde olduğu gibi, insani değerlere dayalı bir dayanışmayla giderilebileceğini söylemek neden hayalcilik olsun?
TBMM’deki muhalif gruplar, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi parti kurma niyetini açıklaması nedeniyle harekete geçmişlerdi. Paşa, Ocak ortasında bir aydan fazla sürecek bir Marmara-Batı Anadolu gezisine çıktı; İstanbul gazetecileriyle de görüştü. Halk katında gördüğü ilgiden memnundu; ancak Şubat başında Lozan görüşmeleri kesintiye uğrayacak, yeni problemler doğacaktı.
Mustafa Kemal Paşa için 1923 yılının pek de iyi başladığı söylenemez. 1922’nin Aralık ayında “Halk Fırkası” adında siyasi bir parti kurma niyetinde olduğuna dair yaptığı açıklama, özellikle İstanbul’da pek heyecanla karşılanmamıştı. Konuya ciddi bir biçimde eğilen tek günlük gazete olan Vakit’te ise Ahmet Emin (Yalman) Bey, Paşa’nın particilik yapmak istemesini yadırgamış; ayrıca “halk” sözcüğü nedeniyle partinin sınıf temelli bir parti olacağından duyduğu tedirginliği dile getirmişti.
Basında ayrıca Lozan’da yapılan barış görüşmelerine ilişkin genelde iyimser olarak niteleye- bileceğimiz beklentiler sürmekle birlikte; görüşmelerin ne kadar çetin geçtiğini, Ankara Hükümeti’nin bazı isteklerine İtilâf Devletleri’nin kesinlikle karşı çıktığını ve barış sürecinin her an kesilme olasılığının bulunduğunu anlatan yazılara da sıkça rastlanıyordu.
16 Ocak 1923’te Mustafa Kemal Paşa, Marmara-Batı Anadolu gezisi sırasında uğradığı Vezirhan’da, kendisine uzun bir şiir okuyan çocuğu (Necati Ünsal) dinliyor.
Öte yandan, TBMM’deki muhalif İkinci Grup, belki de Paşa’nın siyasi parti kurma niyetini açıklaması nedeniyle harekete geçmiş ve önemli iki etkinlikte bulunmuştu. Bunların ilki, Afyon Mebusu Hoca İsmail Şükrü (Çelikalay) Efendi’ye maledilen ama daha sonra Eşref Edip (Fergan) Bey’in de büyük katkısı olduğu anlaşılan Hilâfet-i İslâmiyye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı kitabın 15 Ocak’ta Ankara’da yayımlanmasıydı. Kitap, hilafet kurumunu devlet başkanlığı biçiminde yorumluyor ve giriş bölümünde anayasa hukuku açısından son derece belirsiz olan “Halife Meclis’in, Meclis de Halifenindir” biçiminde bir formül öne sürüyordu. İkinci etkinlik ise, kitabın basıldığı Tan Matbaası’nda dört gün sonra İkinci Grup önderlerinden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in Tan gazetesini çıkarmaya başlamasıdır. Ali Şükrü Bey, gazetenin 19 Ocak tarihli ilk sayısındaki “Halk ve hükümet” başlıklı yazısında saltanatın kaldırılmış olmasını açıkça eleştiriyor; “yüzyıllardan beri sürmekte olan bir yönetim biçimini bir anda, bir-iki kanun çıkarmak suretiyle değiştirivermek pek arzu edilir bir şey olmakla birlikte tatbikatta, fiiliyatta, özetle hakikatin pek sert olan çehresi önünde imkansızdır” diyordu.
Halk Fırkası’nı kurma niyetini açıklaması üzerine Meclis’teki muhalefetin hareketlenmiş olduğunu gören Mustafa Kemal Paşa, Ocak ayının 14’ünde Ankara’dan ayrılmış, 1 aydan fazla sürecek olan bir Marmara-Batı Anadolu gezisine çıkmıştı. Niyeti, saltanatın kaldırılmasıyla Türkiye’nin nasıl bir döneme girdiğini ve Halk Fırkası’nın ne tür bir parti olacağını halka ve önde gelen gazetecilere anlatmaktı. Eskişehir (15 Ocak) ve İzmit’te (19 Ocak) halkla yaptığı konuşmalarla 16 Ocak akşamı İzmit’te buluştuğu İstanbul’un önemli gazetecileriyle olan söyleşisinde Mustafa Kemal Paşa, bir devrim yapıldığını ve ulusun hiçbir işine yaramadığı gibi son zamanlarda da ulus aleyhine çalışmış olan saltanat kurumundan kurtulmanın ne kadar önemli olduğunu vurguladıliğiyle yönetilen bir ülkeydi ve bundan sonra her şey halkın gerçek çıkarları ve refahı için yapılacaktı. Halk Fırkası, bazılarının partinin adındaki “halk” sözcüğünden çıkarsadığı gibi belli bir sınıfın çıkarlarına hizmet edecek bir parti değil, bütün ulus için çalışacak bir parti olacaktı. Zaten ülkede Avrupa toplumlarında olduğu gibi sınıflar henüz oluşmamış olduğundan, her biri bir sınıfın çıkarını gözetecek partilerin kurulmasına da gerek yoktu. Halk Fırkası, sultanların yönetiminde geri kalmış Türkiye’yi her açıdan kalkındırarak bütün toplumsal katmanların mutlu olmasını sağlayacaktı. Bu nedenle, her çevreden, her uzmanlık alanından, her meslekten bireyler, bilgilerini ve tespit ettikleri zaafları gidermek için yapılması gerekenlere ilişkin fikirlerini yeni partinin programına taşıyarak ulusal kalkınma hamlesine katkıda bulunmalıydılar.
Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmalarında vurguladığı bir diğer konu, hilâfet kurumunun Türkiye’deki varlığı ve olası rolüydü. Paşa, Meclis’teki ve Meclis dışındaki muhalefetin saltanatın kaldırılmasından beri -henüz yeni bir anayasa yapılmamış olduğundan- Halife’yi siyasal rolü tam anlamıyla belli olmamış bir devlet başkanı gibi gördüğünü biliyordu. Tabii Osmanlı ailesine mensup bir halifenin devlet başkanı olarak görülmesi, saltanatın geri gelmesi demekti. Bu nedenle Eskişehir’deki ilk konuşmasında hilâfet kurumunu sert bir biçimde eleştirmişti.
İzmit’e geçtiği sırada, Ankara’da yayımlanmış olduğunu yukarıda gördüğümüz kitaptan haberdar olmuş ve yaklaşımı daha da sertleşmiştir. Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun “hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” biçimindeki ilk maddesine gönderme yaparak Meclis’in halifenin olmadığını, hiçbir zaman olamayacağını, Meclis’in milletin olduğunu vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, bu tür iddialarla ortaya çıkanların gericiler olduğunu söylemiş; 31 Ocak’ta İzmir’de halkla yaptığı bir görüşmede ulusal egemenlik ilkesine karşı çıkanların parçalanacaklarını ifade etmiştir. Tabii Paşa’nın artık ulusal bir dış politika sürdürmesi gereken Türkiye’nin, hilâfet gibi işlevi ülke sınırlarını çok aşan bir kurumun getirebileceği olası zararları da anlatmış olduğunu eklememiz gerekir.
Mustafa Kemal Paşa 26 Ocak 1923’te Manisa’ya ayak bastığı gün ihtiyar bir kadın yanına yaklaşıp “Günaha girerim, büyük ahdim var Paşa” demiş ve ısrar ederek elini öpmüştü.
Mustafa Kemal Paşa, bu gezisinde daha birçok konuşma yapmıştır. Elimizde bulunan resmî yayınlardaki uzunluklarına bakacak olursak, en önemlileri Bursa’da (22 Ocak) ve Balıkesir’de (7 Şubat) yapılan bu konuşmalardan sonra Paşa, 17 Şubat’ta İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasını yapmış, 20 Şubat’ta da Ankara’ya dönmüştür. Gene elimizdeki resmî yayınlardan görebildiğimiz kadarıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmalarına dinleyicilerden gelen tepkiler gayet olumludur. Yalnız İzmit’te İstanbul gazetecileriyle olan söyleşinin biraz daha gergin geçtiğini söyleyebiliriz. Bunun birkaç nedeni vardır: Bir neden, Mustafa Kemal Paşa’nın o güne kadar İstanbul gazetecilerinin Halk Fırkası konusundaki tepkisizlikleri nedeniyle biraz gücenik, biraz da kızgın olmasıdır. Hatta Paşa, birkaç gazeteciyi “siz eleştirmekten başka bir şey yapmıyorsunuz” diyerek haşlamıştır da. Ancak asıl gerginlik nedeni, yayımlanmayacakları şart koşularak, dolayısıyla da üzerlerinde daha açıkça konuşulan bazı konularda gazetecilerin duydukları tedirginliklerdi. Örneğin Mustafa Kemal Paşa’ya başkentin neresi olacağı sorulmuş; Paşa da açıkça bunun İstanbul olamayacağını, Ankara’nın bu işlev için daha uygun bir aday olduğunu söylemiştir. Hilâfet konusunda sorulan sorular ve Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği yanıtlar ise bu kurumun da sonunun çok uzak olmadığını gösterir mahiyettedir. Paşa’ya ayrıca eski partilerin yeniden siyaset sahasına çıkıp çıkamayacakları sorulmuş, o da gergin bir biçimde “Öyle bir şey tanımıyorum! Çıkamazlar, çıkmaya çalışırlarsa da kendi aleyhlerine olur” demiştir.
Özetlenecek olursa Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya dönerken halk katında gördüğü karşılıktan memnundu. İstanbul gazetecileriyle yapılan sohbetten ise pek umduğunu bulamamıştı. Köktenci bir devrimden yana olan bazılarının koşulsuz desteği sürüyordu gerçi. Ancak görece muhafazakar olanlar ile eski İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerine yakın duranlar arasında durum hiç de öyle gözükmüyordu.
Mustafa Kemal’in sıkıntılarına Şubat ayı başlarından itibaren çok daha ciddi bir konu eklenecekti: Lozan’daki barış görüşmeleri 4 Şubat’ta kesintiye uğramış, Türkiye’nin oradaki baş delegesi Dışişleri Bakanı İsmet Paşa da 7 Şubat’ta Lozan’dan ayrılmıştı. İki paşa 19 Şubat’ta Eskişehir’de buluşacaklar, ertesi günü de Ankara’ya varacaklardı. Orada kendilerini çok şiddetli tartışmalar ve alınacak yeni kararlar bekliyordu.