Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Gölcük ve civarından 24 senelik tarih notları

    1999 Marmara depremi sırasında Gölcük Deniz Ana Üssü’nde görev yapan Deniz Kurmay Albay Celalettin Güllapoğlu; felaketin hemen ardından Donanma Tabii Afet Koordinatörü olarak hizmet verdi. Güllapoğlu Hoca’nın hadisenin hemen ardından almaya başladığı notlar, günümüze de ışık tutuyor.

    CELALETTİN GÜLLAPOĞLU

    Bugünlerde yaşadığımız deprem felaketi ve mü­dahale durumu, önce­kileri yeniden anımsamayı ve çıkarılan derslerden gerçekten yararlanılıp yararlanılmadığı­nın irdelenmesini-belgelenme­sini zorunlu hâle getirdi. Zira en gerçekçi belgelendirme, ya­şanmışlıklarla yapılabilir. Çıka­rılan dersler derlenmeli, senar­yo ve tatbikatlarla güncellen­melidir.

    Celalettin Güllapoğlu’nun 1999 Depremi sırasında çektiği fotoğraflardan oluşturduğu albüm.

    Tabii afet yönetiminin si­hirli sözcüğü “koordinasyon”­dur. Yurt çapındaki bir örgüt­lenmede Başbakanlık yönetim merkezi olmalı, ilgili devlet bi­rimleri yatay ve dikey biçimde ilişkilendirilmeli, yetki ve so­rumluluklar bu birimlere pay­laştırılmalıdır. 17 Ağustos 1999 tarihinde hazırlıksız olarak bir depremle karşılaşıldığında, yu­karıda belirtilen sistem çerçe­vesinde eyleme geçilerek uygun ve etkili reaksiyon gösterilebil­miştir. Koordinasyonun en iyi yönetileceği yerler kriz mer­kezleridir. Kriz merkezlerinin müşterek iletişiminin yeterli ve etkin biçimde gerçekleştiril­mesi önem taşımaktadır. İleti­şim aksaklıklarına karşı yedek seçenekler hazır tutulmalıdır. Tüm bunların gerçekleştirilme­si, can kayıplarını en aza indi­recektir.

    1999 depreminde, sadece ilk gün, 17 Ağustos’ta yaşananla­ra-yapılanlara kısaca bakalım:

    03:02 Zonguldak’tan İmra­lı’ya kadar uzanan hatta ve Es­kişehir’e kadar uzanan iç bölge­lerde meydana gelen depremde, merkez üssünü oluşturan Göl­cük ilçesinde ağır hasar meyda­na geldi. Elektrik ve muhabere kesildi.

    03:08 Donanma Komutanı, Tabii Afet Yardım Planı’nın yü­rürlüğe sokulmasını emretti.

    03:20 Donanma Komutanı, depremi Deniz K.K.’ğına rapor etti, yardım istedi.

    03:25 Gemilerin personeli­nin %90’ının üs içinde deprem­de çöken binalarda arama- kur­tarma çalışmalarına başlamala­rı için emir verildi.

    03:25 TÜPRAŞ’ta yangın çıktı.

    03:30 Üs bölgesinde arama kurtarma çalışmalarına baş­landı.

    04:15 Komuta makamı ha­riç 45 kişiden oluşan Tabii Afet Koordinasyon Merkezi kurul­du.

    08:25 Kurtarma ekiplerin­ce enkazdan çıkarılan vatan­daşların, Gölcük Deniz Hasta­nesi’ne getirilmesine başlandı. Ağır yaralılar, kurulan bir am­bulans nakil zinciriyle, tedavi edilmek üzere limandaki 3 fır­kateyn, 6 hücumbot, sahil gü­venlik botları ve 8 helikopterle İstanbul, Bandırma ve Anka­ra’daki hastanelere nakledil­meye başlandı (Yaralı tahliye faaliyetlerine aynı gün öğleden sonra iki sivil deniz otobüsü de katıldı). Bu tahliyenin hızla ya­pılması, Gölcük’teki askerî ve sivil hastanelerde boş kapasite oluşturdu. İlk aşamada 130 kişi bu yöntemle tahliye edildi; ak­şam ssatlerinde bu sayı 686’ya ulaştı.

    14:25 Başbakana, Deniz K.K. tarafından Acil İşlem Merkezi’nde brifing verildi. Bu faaliyetler, dakika dakika kayıt altına alındı. Sırasıyla, can kur­tarma, depremzedelerin bes­lenme ve barınma ihtiyaçları­nın giderilmesi, kurtarılanla­ra ilk müdahalenin yapılması, hasta-yaralıların nakli, asayiş ve güvenliğin kontrol altı­na alınması öncelikli hedefler olarak saptandı ve gerçekleşti­rilmeye başlandı. Can kurtar­ma ve müdahalelerde garnizon içindeki ve dışındakilere aynı anda ulaşılması esas alındı.

    Bölgedeki tüm elektrik, su, telefon ve altyapı sistemleri­nin de çalışmaz hâle gelmesin­den ötürü, çalışmalar çok zor koşullarda, diğer askerî birlik­lerden takviyelerle sürdürüldü. Hasta ve yaralı naklindeki akışı hızlandırmak amacıyla, garni­zon kapılarından tüm giriş-çı­kışlar serbest bırakıldı. Yaralı sevkinde kullanılan deniz ve hava araçları, dönüşlerinde yardım teçhizatı, sıhhi malze­me ve sağlık ekipleri getirdi.

    17:30 Hava Kuvvetleri uçakları, Cengiz Topel Deniz/ Hava Üssü’ne çadır, gıda, sıhhi malzeme ve kurtarma araçları intikal ettirmeye başladı.

    17:50 Tabii Afet Bölge Ko­mutanı olan Donanma Komu­tanı emrine tahsis edilen 8. Mekanize Piyade Tugayı Göl­cük ilçesinde; 65. Mekanize Pi­yade Tugayı Değirmendere’de; 19. Piyade Tugayı Yalova bölge­sinde; 2. Zırhlı Tugay Gölcük’te görev aldı. Türk Silahlı Kuvvet­leri’ne ve yabancı ülkelere ait 9 seyyar hastane kuruldu.

    1999 Depremi sonrası Kocaeli Gölcük’te arama kurtarma çalışmalarına katılan askerler…

    Sonraki saatler… Yer­leşim noktalarındaki arama ve kurtarma çalışmaları, afet bölgesinde görev yapan tu­gaylarımızla birlikte yabancı profesyonel ekipler ve uzman vatandaşlarımızın işbirliğiy­le gerçekleşmeye başladı. Fe­laketin ilk aşamasından iti­baren, yardımların bölgeye ulaşmasından önce Deniz İk­mal Merkezi’nin elindeki gı­da malzemeleri vatandaşlara dağıtılmaya başlandı. Gemiler fırınlarını çalıştırarak ekmek üretti ve ilk adımda yaklaşık 12.500 ekmek vatandaşlara dağıtıldı. Donanma lojistik ge­mileri, İzmir’den gelen askerî su gemileri, Denizcilik İşlet­meleri’ne ait gemilerin de ka­tılımıyla günde 1.000 tondan fazla içme suyunun dağıtımı­na başlandı.

    Kızılay ve dış yardımlar­la sağlanan ve tesis edilmeye başlayan 5.500’ü aşan çadırda, 15.000’i aşkın kişiye kampet ve battaniyelerle geçici barın­ma sağlandı. Çadır bölgelerin­de sağlık ekiplerince tedavi­ler, aşılama ve koruyucu sağ­lık hizmetleri gerçekleştirildi. Bölgenin ve deniz ortamının zemin, jeolojik etüt, hidrogra­fik etüt çalışmaları başlatıldı.

    Sonraki günler… Sağdu­yulu vatandaşların ihbar ve uyarmalarıyla, birçok yağma­cı, stokçu, hırsız ya da toplu­mun moral ve direncini kır­mayı hedefleyen kişi suçüstü yakalanarak tutuklandı. Ko­ordinasyon faaliyetleri, kay­makam, belediye başkanları ve askerî yetkililerin haftada 3 defa yaptıkları toplantılarla gerçekleştirildi. Tüm bölgede enkaz altında kimsenin kal­madığından emin olunduktan sonra, planlı olarak enkaz kal­dırma çalışmaları gerçekleş­tirildi. Yaklaşık 3 hafta sonra durum büyük ölçüde normal­leşme aşamasına getirildi.

  • Hızlı, donanımlı, eğitimli askerî yapının kabiliyeti

    24 seneki önceki felaket öncesinde, sırasında ve sonrasında TSK bünyesindeki organizasyon faaliyetleri, çok sayıda felaketzedenin hayatta kalmasını sağlamıştı. Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz, o dönemki askerî yapının deprem sonrası müdahale ve imkanlarını, günümüzdeki gelişmelerle birlikte değerlendirdi. ­

    Türk Silahlı Kuvvet­li bünyesinde, her mu­harip birliğin hem EMASYA (Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma) hem de DAF­YAR (Doğal Afet Yardım Pla­nı) vardı. Bu planlar, İl İdaresi Kanunu’na göre, mülki amirle­rin garnizon komutanlarından yardım talebi halinde neyin, nasıl yapılacağı konusundaki hazırlıkları içerirdi. Kim, nere­de, ne zaman, nasıl, ne yapa­cak? Hepsi yazılı şekildeydi.

    İçişleri Bakanlığı ile Genel­kurmay Başkanlığı arasında EMASYA Protokolü’nün iptal edilmesinden sonra, EMASYA planları da rafa kaldırıldı. Tam da 15 Temmuz öncesinde Kol­luk Kuvvetlerinin Toplumsal Olaylarda Desteklenmesi Eği­timi Talimatı (KOKDOT) adı altında yürürlüğe konan plan, azımsanmayacak sayıda aske­rin FETÖ’cü darbeye destek vermesi için kandırılmalarına vesile oldu.

    15 Temmuz sonrasın­da, devlet bu konuda gerek­li düzenlemeyi yaptı. Ancak AFAD’ın kurulmasıyla, MSB de dahil diğer Bakanlıklara sade­ce ihtiyaç hâlinde yardım etme görevi verildi ve bu da kimi so­runlara yolaçtı.

    Cumhurbaşkanlığı Hükü­met Sistemi her şeyi o kadar merkezî hâle getirdi ki, te­peden bir emir gelmeden hiç kimse kendiliğinden harekete geçemiyor. Sistem yetki devri­ne uygun değil. Sistemi işleten­ler de liyakattan ziyade sadaka­te dayalı seçildiği için inisiya­tife kapalı. Mesela herhangi bir olayda bile açıklama yapan bir Bakan, sözlerine “Sayın Cum­hurbaşkanı’nın talimatlarıy­la…” diye başlıyor. Acil merke­zine bir hasta gelince, acil he­kimi nasıl müdahale edeceğini başhekime sormuyorsa, ilgili Bakanın da, mülki amirin de, birlik komutanının da benzer çalışması lazım. Oysa herkes emir bekliyor.

    Devlet, Şubat 2022’de, Afet ve Acil Durum Müdahale Hiz­metleri Yönetmeliği’ni çıkardı. Esas sorumlu, İçişleri Bakanlı­ğı emrindeki AFAD. Peki aca­ba İçişleri Bakanlığı ile MSB arasında bir protokol yapılarak, bir bölgede doğal afet olduğun­da, o bölgedeki askerî birlik­lerin yetersiz kalması hâlinde diğer bölgelerden birlik takvi­yesi hususu esasa bağlandı mı? MSB, buna ilişkin bir direktifi TSK’ya verdi mi? Acaba vali­likler kendi planlarını bu yö­netmeliğe göre yapıp, garnizon komutanı/komutanlıklarından ne beklediklerini açıkça belir­ten planlarını hazırladılar mı? Bu plana dayalı olarak, eski­den olduğu gibi her birlik kendi yardım planını hazırladı mı? Bunları bilmiyoruz…

    Mesele sadece askerî hasta­nelerin kapatılmasından ibaret değil. Askerlik süresinin kısal­tılması ve paralı askerlik dü­zenlemeleri, TSK’nın teşkilatı­nı, emir-komutasını, mevcudu­nu, eğitimini ve halka yardım kabiliyetini olumsuz etkiledi. Çok sayıda DAFYAR eğitimi alan birlik vardı, artık yok. Son birkaç yıldır çok sayıda subay emekli edildi.

    Oktay Çilesiz’in objektifinden Kocaeli’de kurtarma ekiplerince enkazdan 52 saat sonra sağ olarak çıkarılan Murat
    Çay ve çalışmalara katılan askerlerin yaşadığı sevinç…

    Yıkım büyük. Mücadele uzun sürecek. Olağanüstü bir durum sözkonusudur. Olağa­nüstü hâl ilanı çok yerinde­dir; ancak gecikmeden bölgede olağanüstü hâl valisi görevlen­dirilmelidir. Hizmetlerin ko­ordinasyonu yanında askerî birlikler de etkin olarak sevk ve idare edilebilir. Bölgeye çok sayıda askerî birlik gönderil­di; ancak bu sayı artırılmalıdır. Halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması yanında, bir kısım sahra hizmetinin düzenlenme­sine de katkı sağlanabilir.

    Kara Kuvvetleri’nin elinde çok sayıda sahra helası, ban­yosu, mutfağı, ekmek fırını, iş makinası mevcuttur. Özellik­le Hatay büyük hassasiyet arz ediyor. Bölgenin sosyolojik ya­pısı problemlidir; önlem alın­mazsa daha büyük sorunlara gebe bir durumla karşı karşı­ya kalabiliriz.. TSK’nın kay­nak fazlası için doğal afetler­de, çevre temizliği gibi kamusal hizmetlerde kullanılmak üzere birlikler oluşturulmalı ve sü­ratle valilikler emrinde görev alacak şekilde hazır kılınma­lıdır.

    İnanılmaz özgüven sağlaya­cak bir insan dokumuz var ve bu, geleceğe yönelik ümidimi­zi artırıyor. “Enerjinizi nereye koyarsanız orası büyür”. Top­lumun organize olma becerisi yüksek, görece eğitimli ve vic­danlı kesiminin biraraya gel­mesinin önemi yeniden ortaya çıktı. Duyarlı insanlar, deprem sonrası “benim işim bitti” di­yerek kenara çekilmemeli; dev­letin yeniden yapılandırılması sürecinde siyaset kurumunun içinde yer almalıdır. Ülkemizi ayağa kaldırmak için uzun va­deli, örgütlü, disiplinli, ulusal çıkar merkezli yapılanmaya ve çalışmaya ihtiyaç hayatidir.

    Ahmet Yavuz’la yapılan ve Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan söyleşiden (Çağdaş Bayraktar) özetlenerek derlenmiştir.

  • Binlerce kişi yargılandı ‘günah keçisi’ Göçer kaldı

    Emlakçı ve müteahhit Veli Göçer, 1999 depremini takip eden yıllarda cezaevine girdi ve 7.5 yıl hapiste kaldı. “Günah keçisi” seçildiğini iddia eden Göçer’in hikayesi, bölgede yaşanan facianın diğer sorumluları ve 1999’da Yalova’yı da yıkan depremin ardından yaşanan hukuki süreç. Rakamlar, isimler ve zamanaşımına uğrayan hafızalar…

    Marmara depremin­de 17 bin 480 kişinin öldüğü ilan edildi­ğinde, sayının gerçekte daha yüksek olduğunu düşünen­ler çoğunluktaydı. 11 yıl son­ra Meclis’te kurulan deprem komisyonu can kaybı sayısını 18 bin 373 olarak güncelledi. Bununla birlikte, gayriresmî verilere göre ölü sayısının bu rakamın yaklaşık iki katı oldu­ğu biliniyor.

    1999 depreminde 112 bin 724’ü yıkık ve ağır hasarlı ol­mak üzere toplam 376 bin 479 konut ve işyerinde de hasar saptanmış, 133 bin 683 bina çökmüştü. Kamuoyu insan­ların can verdiği binaları ya­pan müteahhitlerin ve izin verenlerin cezalandırılmasını istiyordu. Depremin ilk şoku atlatıldıktan sonra sorumlula­rın bir bölümü yakalandı; 170’i kamu görevlisi 6.286 kişinin yargılandığı 2.100 dava açıl­dı. Yargılananların imdadına iki yıl sonra çıkarılan “Rah­şan affı” yetişince, davalardan 1.800’ü cezasız sonuçlandı. Kalan 300 davadan 110’unda verilen ceza­lar ertelendi; 190 dava da 2007’de za­manaşımından düştü.

    Yargılanan 6.286 kişiden yaklaşık 150’si tutuklansa da çoğu bir-iki ay sonra serbest kalmıştı. Üç ila altı ay ara­sı hapis yatan kişi sayısı ise 20’ye yakındı. Yani sorumlu olduğu iddia edilen 6.000’den fazla kişi tek bir gün bile hapis yatmadı. 6 aydan fazla ceza­evinde kalan yalnızca iki kişi vardı: Çınarcık’ta yaptığı bazı binalar yıkılan Veli Göçer ve bu binaların teknik sorumlusu Mimar İsmet Köse­balaban. Kösebala­ban 4 yıldan uzun süre kaldığı ceza­evinde öldü. 7.5 yıl hapis yatan Veli Gö­çer ise dava boyun­ca binlerce sorumlu dışarıda dolaşırken bir tek kendisinin ha­piste olmasına isyan etmişti. Günah keçisi ilan edildiğini söylü­yordu.

    Çınarcık’ta başlayan hikaye Veli Göçer’in 1990’ların başında Çınarcık’ta arsa alım satımıyla başlayan inşaat hikayesinin, oğlu Can Göçer (sağda) ile birlikte yargılandığı davayla sona ereceği düşünülüyordu. Ancak böyle olmadı.

    Aslında Veli Gö­çer’in depremin ikin­ci gününden itibaren bir nefret objesi duru­muna gelmesinin en önemli sebebi, herkesi öfkelendiren açıklama­lar yapmasıydı. Depremi takip eden 20 gün boyunca firariydi Göçer. O yıllarda cep telefo­nundan yer tespiti mümkün olmadığı için televizyonların naklen yayınlarına bağlanıyor, Avrupa basınına demeçler ve­riyordu.

    İlk televizyon bağlantısın­da “Ben edebiyat fakültesi me­zunu bir şairim, ne anlarım müteahhitlikten?” demiş ve yalnızca emlakçılık yaptığını öne sürmüştü. İki gün sonra katıldığı bir başka yayında müteahhitlik yaptığı belge­lenince Çınarcık’ta yaptığı 12 siteden “yalnızca ikisi­nin” yıkıldığını öne sürüp “Neden ayakta kalan 10 site konuşulmuyor?” diye sora­bilmişti. “Yalnızca iki site” dediği Çamlık ve Bahçekent siteleri 16 blok ve 572 ko­nuttan oluşuyordu. Tamamı çökmüş, 200’den fazla kişi enkaz altında kalmış ve bun­lardan 195’i hayatını kaybet­mişti.

    Firarının 15. gününe ge­lindiğinde, Sabah gazete­si kendisine “Çınarcık’ın Saddam’ı” lakabını takmıştı. Katıldığı bir yayında müteah­hitlik belgesi olmadığı için hu­kuken yıkılan binaların müte­ahhidi olarak yargılanamaya­cağını savundu. “Peki belgeniz olmadan nasıl bina yaptınız?” sorusuna “Türkiye’de bina yapmak için müteahhitlik bel­gesine gerek yok” yanıtını ver­di. Ne yazık ki söylediği doğ­ruydu.

    ‘Çınarcık’ın Saddam’ı’ Göçer, depremin ardından ilk haftalarda bir yandan telefonla röportaj veriyor bir yandan polisten kaçıyordu (üstte). Sonrasında ise 7.5 yıl hapis yatacaktı (altta).

    Bir başka televizyon yayı­nında ise yıkılan iki sitenin inşaatında deniz kumu kul­landığının tespit edildiği söy­lenince her zamanki pişkinli­ğiyle “12 tane koca site yaptım bunların yalnızca ilk ikisinde deniz kumu kullandım. İnşaatı yapan kalfa bana ‘deniz kumu kullanma’ demedi; sonradan iyi bir şey olmadığını öğrenip hazır beton kullanmaya baş­ladım çünkü kendini yenile­yebilen bir insanım” demiş­ti. Türkiye’deki inşaatlarda, yıkanıp yabancı maddelerden ayıklanmamış deniz kumu kullanıldığı 1999 depreminin birçoğumuza öğrettiği bir ger­çekti. Denizden çekildiği hâ­liyle kullanılan kumdaki tuzun asidik etkisi betonu ve demiri yıpratıyor, ku­rumuş tuz suyla karışıp eriyince betonda boşluk­lar oluşuyordu. Bunların sonu­cu, binaların depremde kar­tondan yapılmış gibi yıkılmasıy­dı. İşin kötü ta­rafı Göçer “Üç-beş sene öncesi­ne kadar deniz kumu kullanma­yan bir tane mü­teahhit gösterin kendimi asa­rım” derken de haklıydı.

    Göçer nihayet firarının 20. günü İstanbul’da saklandığı evde yakalandı. Yalova Adliye­si’ne çıkarılırken depremze­delerin kendisini linç etmek istemesi üzerine davanın Kon­ya’da görülmesine karar veri­lecekti.

    Veli Göçer’in hikayesinin ayrıntıları dava sürecinde or­taya çıktı. İstanbul Üniversite­si Edebiyat Fakültesi Türko­loji bölümünü bitiren Göçer, Cağaloğlu’nda küçük bir mat­baa satın alarak iş hayatına atılmıştı. 1990’da Yalova ve çevresindeki inşaat fırsatını görüp matbaasını satan Göçer, Çınarcık’a yerleşip emlakçılı­ğa başladı. Önceleri arsa alım satımıyla uğraşırken, 1992’de Çınarcık Belediye Başkanı Turgut Kurt’la yolları kesi­şince müteahhitlik yapmaya karar verdi. Böylece 1999’da yıkılan Çamlık Sitesi’nin in­şaatına başladı Göçer. İki kat izinli bölgede yapılan sitenin blokları tam 6 katlıydı. Beledi­ye hiçbir şikayete kulak asma­mış, site tamamlanıp daireler sahiplerine teslim edilmişti.

    Bölgede Göçer’in başka ar­saları da vardı. Başkan Kurt buradaki iki kat iznini beş kata çıkarınca Göçer yine deprem­de yıkılan Bahçekent sitesinin yapımına başladı. Ancak ve­rilen beş kat izniyle yetinme­miş, ikişer de kaçak kat çıkıp 28 daireden oluşan yedi katlı bloklar inşa etmişti. Belediye göz yumuyordu ama Bayındır­lık Bakanlığı ekipleri Göçer’in kaçak inşa ettiği katların yıkı­mına ve para cezası verilme­sine karar vermişti. Kararları uygulama görevi belediyenindi ama Belediye Başkanı Kurt hiç oralı olmuyordu. 1994 seçimlerine az bir sü­re kala Başkan Kurt başka bir imar yolsuzluğu nedeniyle iki yıl ceza alıp hapse girince seçilme yeterliliği elinden alın­mış ve yeniden aday olama­mıştı. Ancak Göçer için bir şey değişmedi. Kurt’tan sonra be­lediye başkanı olan Yaşar Bi­rinci de selefi gibi davranmış, ceza kararlarını uygulamadığı gibi cezaları affettirmek için çaba göstermişti.

    Veli Göçer emeklilere ve sabit gelirlilere ev satmayı he­deflemişti. Evleri emsallerine göre çok ucuza satıyor, cazip ödeme koşulları sunuyordu. Mahkemede hakimin “Başka­sının 10 liraya sattığı evi sen malzemeden çalmadan nasıl üç liraya satabiliyorsun?” so­rusunu, “Lüksten kıstım, ha­yatımda hiç malzemeden çal­madım” diye yanıtlayacaktı.

    Göçer, yıkanmamış deniz kumu kullandığı iki siteyi ta­mamladıktan sonra tam 10 site daha inşa etti. Eski şair ve matbaacı kısa sürede Çı­narcık’ın en büyük müteahhi­di durumuna gelmişti. Kendi yaptıkları dışında satış hakla­rını alması karşılığında ismini kullandırttığı başka binalar da vardı.

    İhmal ve tedbirsizlik sonu­cu birden fazla kişinin ölümü­ne sebebiyet vermekten yargı­lanan Veli Göçer, 7 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Dışarı çıkar çıkmaz deprem­den önce başlayıp tamamla­yamadığı İlayda Sitesi için bir kooperatif kurdu. Sitenin ya­pımını tamamlamak için bir kamu bankasına kredi başvu­rusunda bulunmakta da sa­kınca görmedi. Kamuoyundan yükselen tepkiler üzerine, ser­best kaldıktan yaklaşık 1 yıl sonra yeniden tutuklandı.

    Bir cana 14 gün Veli Göçer, 17 Ağustos depreminin 12. yılının dolmasına 4 gün kala tahliye edildi. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatmıştı.

    Yıkılan iki sitenin sorum­luları olan Veli Göçer, oğlu Can Göçer, ortağı Zafer Coş­kun ve Mimar İsmet Köse­balaban, blokların yapım ta­rihlerine göre 6 ayrı projeden yargılandı. Bunlardan birin­den zamanaşımı nedeniyle ce­za almayan sanıklar, kalan beş projenin her biri için beşer yıldan 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı, daha sonra bu ce­za 18 yıl 9 aya düşürüldü. Can Göçer ve Zafer Coşkun ya­kalanamadığı için cezaevine girmedi; bu iki kişi hakkında­ki dava dosyaları 2007’de za­manaşımı nedeniyle ortadan kaldırıldı.

    Yargılanan binlerce so­rumlunun aksine Veli Göçer ve ekibinin yüksek ceza al­masının sebebi, Göçer’in id­dia ettiği gibi sadece günah keçisi seçilmesi değildi. Asıl sebep, Göçer’in yıkılan bina­larından birinde 11 yaşındaki oğlunu kaybeden Salim Ça­kır’ın hukuk mücadelesiydi. Göçer, depremin ilk günlerin­de yalnızca emlakçı olduğu­nu, müteahhitlik yapmadığı­nı söyleyince Ticaret Odası ve Belediye kayıtlarında iz sürüp Göçer’in ofisinin çöplerini ka­rıştırarak bulduğu belgelerle müteahhit olduğunu belgele­yen oydu. Sanıklardan Köse­balaban’ın Çanakkale’deki ad­resini tespit edip yakalanma­sını da o sağlamıştı. Davanın başında, ceza alan diğer müte­ahhitler gibi Göçer’e de 1 ila 5 yıl arasında hapis cezası iste­niyordu. Salim Çakır aylarca uğraşıp Yargıtay’dan emsal bir karar bularak sanıkların her projeden ayrı ayrı ceza alma­sını da sağladı. Veli Göçer, toplamda 7.5 yıl hapiste kaldıktan sonra 17 Ağustos depreminin 12. yıl­dönümüne 4 gün kala tahliye oldu. Ölen her bir kişi için 14 gün hapis yatan Göçer, ser­best kaldıktan sonra müteah­hitliğe devam etti.

  • Risk hattındaki Yalova ve ovaya inşaat yapanlar

    İmar tarihimiz, özellikle 1965 tarihli Kat Mülkiyeti Yasası, Özal dönemindeki imar affı, müteahhit sayısının hızla artışı, inşaatçı ve emlakçıların siyasete de dahil olmasıyla şekillendi. Rant hırsıyla verilen imar ve kat izinleri 1999 depreminde Yalova ve ilçelerinde 2.500’ün üzerinde can kaybına yolaçtı. Ölen insanların yaklaşık 1.500’ü Yalova-Hacımehmet Ovası’nda yeni yapılan sitelerde yaşayanlardı.

    Bundan 24 sene önce, Cumhuriyet gazetesi­nin 21 Ağustos 1999 tarihli haberinde 17 Ağus­tos depremiyle ilgili haberleri okuyan mimar Ersen Gürsel’in ağzından dökülen ilk sözler “Yalova’ya bu kadar insanı na­sıl sığdırdınız?” olmuştu.

    Gürsel’i şaşırtan şey, ga­zetelerin depremde yerlebir olan Yalova’nın merkez nüfu­sunun 78 bin küsur olduğunu yazmasıydı. Bu bilgi kendisi için şaşırtıcıydı, çünkü Gür­sel 1965’te -henüz İstanbul’un ilçesi olan- Yalova’nın şehir planını çizen kişiydi. Nüfusun 20 yıl sonra 15 bin olacağı ön­görüldüğü için plan buna göre hazırlanacaktı. Ancak Gürsel, 15 bin kişiyi Yalova’ya yerleş­tirecek yer bulamıyordu. Bi­rinci derece deprem kuşağın­da bulunan ilçenin batısında dere sınırı, güneyinde heyelan tehdidi altındaki yamaç bölge­leri vardı. Bir başka engel, kıyı boyundaki zeminin yumuşak olmasıydı; buralara çok kat­lı yapılar yapılamazdı. Gürsel meşakkatli bir çalışmanın so­nunda, 15 bin kişiyi Yalova’ya sığdırmayı başarmıştı. Ancak planda, yapıların çoğunun tek katlı olması Yalova’da pek iyi karşılanmadı. Plan sırf bu ne­denle bekletildi ve üç yıl sonra tek kat olması öngörülen yer­lere iki kat izni verilerek haya­ta geçirildi.

    Şehir planının hazırlandığı 1965, Türkiye’nin imar tarihi açısından önemliydi. O sene Kat Mülkiyeti Yasası çıkarı­lana kadar bir apartman dai­resi satın alanlar, apartmanın tapusuna ortak oluyordu. Ör­neğin sekiz daireli bir apart­mandaki tek daire sahibi, ta­punun sekizde birine sahipti. Alım-satımda çeşitli zorluk­lara sebep olan bu durum Kat Mülkiyeti Yasası ile birlikte değişti ve dairelerin tek tek alınıp satılmasının önü açıldı. Hem bu yasanın çıkması hem de lüks inşaat için konulmuş kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte, her yerde yeni apart­manlar yükselmeye başladı; yüzlerle ifade edilen müteah­hit sayısı binlerle ifade edilir oldu. Mimar Gürsel’in tek ya da az katlı yapı önerisi bu yüz­den soğuk karşılanmıştı. Za­ten 1970’te hazırladığı plan de­ğiştirilmiş ve en fazla dört kat yapılabilir dediği yerlerde de altı kat izni verilmişti.

    1999 depreminde yıkılan binalarının bir kısmı 1984 sonrasında yapılmıştı.

    1965’te türeyen yeni müte­ahhitler en çok büyük şehirle­ri etkilerken, Türkiye’deki bir­çok yer gibi Yalova’nın çehresi de asıl 1980’lerde Özal döne­minde değişecekti. Özal, kent­leşme politikalarının ilk ör­neğini 1984’te çıkardığı imar affıyla göstermişti. 1948’den o zamana kadar çıkmış 14 af ya­sasının tümü sadece “yapılmış olanlarla” sınırlı iken, Özal’ın af yasasında aynı kaçak yapı­ların apartmana dönüştürül­mesinin önü açılıyordu. Da­hası, yasadışı işgal edilen ara­zilerin üzerinde yapı olmayan bölümlerine bile yüksek inşa­at yapma olanağı verildi. Özal af yasasını “Gecekonduların üzerine kat çıkılabilecek” diye müjdeliyordu.

    Özal iktidarının merkeze ait birçok yetkiyi belediyelere vermesi imar affıyla birleşin­ce çok büyük bir inşaat furya­sı başladı. “Yerel yönetimler merkezî yönetimden bağım­sız olarak karar alma, malî kaynak oluşturabilme ve bu kaynakları ihtiyaçlarına göre özgürce kullanabilme yetki­sine sahip olacaklar” diyor­du Özal. Gerçekten de bu yasa sayesinde belediye başkanları küçük bir proje için bile Anka­ra’nın kapısını aşındırmaktan kurtuldu. Birçok şehir ve ilçe­de önemli altyapı yatırımları yapıldı; parklar, spor tesisleri açılabildi. Eğer gerekli dene­tim mekanizmaları kurulsa ya da olanlar işletilse “belediye­lerin malî kaynak oluşturabil­mesi” kısmı da sorunsuz iler­leyebilirdi ama öyle olmadı. Malî kaynak denilince akla ilk önce yeni rant alanları ve in­şaat izinleri geliyordu çünkü. Önceden ev yapmayı kimse­nin aklına getirmeyeceği ova­lar, dere yatakları, su havzaları imara açılıyordu.

    Rantın çok büyük olması, imar planlarını da yakından etkiledi. Planlar artık gerekti­ği yükseklikte binalar yapıl­ması için değil, en yüksek ka­zancı getirecek yapıların inşa edilmesi için düzenleniyordu. Kapalı kapılar ardında yapılan ya da “tadil edilen” planların oluşturulma sürecinde elbette müteahhitler de vardı. Bal tu­tan parmağını yalıyor, herkes payını alıyordu.

    Bu durumun Türkiye siya­setinin çehresini değiştirdiği­ni de not etmek gerekir. Her şeyden önce özellikle küçük yerlerde milletvekili olmak varken yüzüne bakılmayan belediye başkanlığı “cazip bir iş”e dönüştü. Siyasetin finans­manı meselesi de hiç olmadığı kadar alengirli hâle gelmişti. Belediye meclisi üyeliklerine en çok inşaatçılarla emlakçıla­rın talip olmaya başlaması da, siyasi partilerdeki irili-ufak­lı delege ağalarının çoğunun “para musluğunun başındaki” belediye başkanı olması da bu sürecin sonucuydu.

    2023 depreminde yıkılan binaların bir kısmının 2001 sonrası yapılmış olmasına na­sıl şaşırıyorsak, 1999 depre­minde yıkılan binalarının da 1984 sonrası yapılmasına şaşı­rıyorduk. 1961’de inşa edilmiş bina sapasağlam dururken, ya­nıbaşına Özal dönemi inşaat furyası sırasında kondurulan site çökmüş oluyordu.

    Bataklık üstü ‘beton cenneti’ 1999 depreminin en ağır şekilde vurduğu yerlerden Hacımehmet Ovası, özellikle TOKİ konutlarıyla 2010’lardan sonra yoğun şekilde yapılaştı.

    Yalova’nın bir talihsizliği de 1980’lerde Arap turist akı­nına uğramasıydı. 11 Ağus­tos 1986 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Tapu Türk’ün, mal Arap’ın” başlıklı haber­de, dönemin yasalarına göre yabancılara mülk satılamadığı için Araplardan satış bedeli­nin alınıp evlerin 99 yıllığına kiralandığı yazıyordu. Habe­re göre, dağ taş villa ve apart­manlarla dolmuş; emlakçılar müteahhitliğe, pazarda karpuz satanlar emlakçılığa başla­mıştı.

    İnşaatçıların iştahını asıl kabartan yer ise 1965’te Ya­lova’nın şehir planını çizen Ersen Gürsel’in yapı inşa edi­lemeyeceğini söylediği, altı ba­taklık olan 3.500 dönümlük Hacımehmet Ovası’ydı. Ova denilince kentin dışında bir yer sanılmasın. 1999 depre­minden önce Yalova sahilinde denize sırtınızı verip stadı sağ tarafınıza alarak biraz yürü­seniz, ovaya adım atıp sayı­sız bloktan oluşan çok katlı “lüks siteler”le karşılaşırdınız. 1950-1980 arası 30 yılda yak­laşık 15 yıl belediye başkanlı­ğı yapan Rahmi Üstel, ovanın imara açılması için gelen tüm baskılara direnmişti. İnşaat lobisi Üstel hakkında karala­ma kampanyası yapıyor, ovada kendisine ait elma bahçeleri olduğu için imara açılmasını istemediği dedikodusunu ya­yıyordu.

    1984’te müteahhit Cengiz Koçal’ın Yalova Belediye Baş­kanı seçilmesi ibrenin inşa­at lobisi lehine değişeceğinin işaretiydi. Koçal 1989’da İller Bankası ile birlikte ilçenin ye­ni imar planlarını hazırlattı ve Hacımehmet Ovası’nın bir bölümüne inşaat izni veril­di. 1989’da Koçal ikinci kez seçildikten sonra, özellikle 1993’ten itibaren ovanın kü­çük bir bölümü dışında her yer inşaatla dolacaktı.

    1999 depreminde, 1995’te il olan Yalova ve ilçelerindeki 2.500’ün üzerindeki can kay­bının yaklaşık 1.500’ü Hacı­mehmet Ovası’nda yaşandı. Müteahhit Başkan Cengiz Ko­çal döneminde yapımına izin verilen birçok site yerlebir ol­muştu. Koçal’ın yeğeni ve bir süre Yalova Mimarlar Oda­sı Başkanı da olan Metin Ko­çal’ın ortağı Sefa Tüzünataç’la inşa ettiği 180 dairelik site tamamen yıkıldı; 200’den faz­la kişi hayatını kaybetti. Dö­nemin ülke çapındaki büyük inşaat şirketlerinden Sazak ailesine ait Yüksel İnşaat’ın Yüksel Sitesi’nde 316, Cey­lan İnşaat’ın Ceylankent Si­tesi’nde 98 kişi öldü. Belediye Başkanı Koçal’ın diğer yeğeni Yakup Koçal’ın yaptırdığı iki bloklu apartman da yıkılmış, 8 kişi can vermişti. İşin ilginç tarafı, 17 Ağustos depremin­den 4 ay önce yapılan beledi­ye seçimlerini de müteahhit yeğen Yakup Koçal kazanmış­tı! Başkan Yakup Koçal’ın dep­remden önceki hafta Hacı­mehmet Ovası’nın kalan son yeşil bölümlerinin konut ala­nına dönüştürülmesi kararını belediye meclisinden geçirtti­ği de ortaya çıkmıştı.

    İnşaat lobisi, Üstel’e karşı 1950-1980 arasında yaklaşık 15 yıl belediye başkanlığı yapan Rahmi Üstel, Hacımehmet Ovası’nın imara açılmasına direnmişti. İnşaat lobisi hakkında ovada elma bahçeleri olduğu için bu engeli çıkardığı dedikodusunu yaymıştı.

    Yalova, depremin değil rant hırsının ve yağmanın kur­banı olmuştu. 1965’te plan hazırlanırken “tek katlı bina dahi inşa edilemez” denilen Hacımehmet Ovası’na gelişen inşaat teknolojisi sayesinde artık çok katlı yapılar yapmak elbette mümkündü. Ancak gü­venli inşaat demek daha az kâr demekti ve her depremde gör­düğümüz gibi denetleyen yok­sa müteahhitlerin çoğu dep­reme güvenli binalar yapmayı umursamıyordu.

    1999 depreminin ardından Yalova’da 35 müteahhit ve ba­zı kamu görevlileri hakkında açılan 173 davanın bazıları za­man aşımından düştü, bazıla­rında verilen cezalar ertelendi. Yalova’da 400’den fazla ölüme sebebiyet vermekle suçlanan Yüksel ve Ceylan İnşaat şir­ketleri 2000 yılında açılan ka­lıcı deprem konutları yapım ihalelerine de girdi. Dönemin Bayındırlık Bakanı MHP’li Ko­ray Aydın, iki şirket hakkında kesin mahkeme kararı olmadı­ğı için ihaleye girmelerine en­gel olamadıklarını söylüyordu. Yaptığı binalarda 8 kişinin öl­düğü Belediye Başkanı Yakup Koçal ise depremden sonra da görevini sürdürdü; 2004 se­çimlerini kaybetse de 2009’da yeniden başkan seçildi.

  • Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    En temel gündelik faaliyetlerimiz, zeminin ayaklarımızın altında sabit kalacağı varsayımına dayanır. Bunun olmadığı her durum korku, panik ve güvensizlik sebebidir. Ancak bir güç mücadelesinin, savaşın, çatışma ve kutuplaşmaların olduğu durumlarda yaşanan depremler, geniş kapsamlı ve kalıcı değişimleri de beraberinde getirmiştir. Anadolu’da ve dünyada, tarihin akış yönünü değiştiren sarsıntılar.

    Charles Darwin, Şili’de 20 Şubat 1835’te kenti haritadan silen Concepcion dep­remi üzerine “Şiddetli bir deprem bi­linen en köklü zihinsel çağrışımları bir anda yok eder; kaya gibi bir sağlamlığın simgesi yeryüzü, su üzerindeki bir kabuk gibi kayar ayaklarımızın altından; bir saniyelik bir za­man, zihinde saatler süren derin düşünmenin üretemeyeceği, güçlü bir güvensizlik duygusu yaratmıştır” demişti.

    Gerçekten de en temel gündelik faaliyetleri­miz, zeminin ayaklarımızın altında sabit kalaca­ğı varsayımına dayanır. Bunun ortadan kalktığı her durum, haklı olarak korku, panik ve güven­sizlik sebebidir. Ancak tarih bir yandan da, dep­rem gibi doğal afetlerin yarattığı korkunun kısa süreli olduğunu bize gösterir.

    Yıkımın boyutu ve neden olduğu trajedi ne kadar büyük olursa olsun, felaketin dehşeti hafı­zalardan silinir; kentler yeniden inşa edilir; ka­yıplar zamanla yerine konur. İnsan evlatlarının öncelik sıralamasında deprem ihtimaline karşı hazırlık yapmak, giderek savaşların, ekmek der­dinin, boşanmaların ve tatil planlarının arkasına itilir. Sanki biz bunlarla meşgulken felaket bizi bekleyecekmiş gibi yaşarız… Ancak depremler insanlık durumunu dikkate almaz; bize özel bir zamanlamayla hareket etmez ve en nihayetinde yeniden kapımızı çalar, kapımızı kırar.

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler
    1906 San Francisco depremi ve enkaza dönüşmüş şehir

    Kimi tarihçiler uzun tarih çizgisine baktıkla­rında, doğal afetlerin toplum üzerinde pek az ka­lıcı etkisi olduğunu, kısa bir fasıladan sonra ha­yatın yeniden devam ettiğini düşünür. Siyasi ve ekonomik olarak istikrarlı bir toplumda, doğal afetlerin etkileri pekala geçici olabilir. Ancak bir güç mücadelesinin, savaşın, çatışma ve kutup­laşmaların olduğu durumlarda ani bir deprem, geniş kapsamlı ve kalıcı değişimleri de berabe­rinde getirebilir ya da en azından böyle yorumla­nabilir. Örneğin kutsal kitaplarda rastlanan pek çok hikayede, Tanrı’nın yeryüzünü sallayarak bir orduya ya da diğerine yardım ettiği, günahkar­ları cezalandırdığı ya da iyileri zafere ulaştırdığı anlatılır. Bu örneklerde depremler, gerçekten ta­rihin akışını değiştirmiş midir, yoksa ne savaşla­rın ne de depremlerin eksik olduğu coğrafyalar­da onları çakıştıran salt tesadüf müdür? 3 büyük dinin kutsal kitaplarında da bu tür hikayelere rastlanması, depremlerin en azından bir derece­ye kadar toplumu şekillendirdiğinin kanıtıdır.

    Bunlardan yalnızca geçmişe değil, geleceğe de ışık tutan dersler çıkarmak bize düşer.

    ANTIOCH (ANTAKYA-115)

    Büyüklük: 7.5 / Can kaybı: 260.000

    Tanrıların ve Roma’nın gazabı: Piskopos suçlandı, aslanlara atıldı

    Roma İmparatorluğu’nun en ihtişamlı merkezlerinden, Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolları üzerinde bulunan Anti­och ya da bugün bilinen ismiyle Antakya’da 13 Aralık 115’te ya­şanan 7.5 büyüklüğündeki dep­rem kenti yerlebir etti. Felaket­te, civar coğrafyalarla birlikte 260 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Petrol lambalarıyla ay­dınlatılan geniş caddeleri, mer­mer sütunları, süslü hamamları, amfitiyatrolarıyla ünlü olması­nın yanında Hıristiyan isminin de ilk kez kullanıldığı bu şehir, neredeyse İmparator Trajanus ile halefi İmparatoru Hadria­nus’a da mezar olacaktı. Traja­nus, depremi Roma Tanrılarının Hıristiyanlara öfkesine bağla­mış; Antakya piskoposunu Ro­ma’ya götürerek vahşi hayvanla­rın önüne attırmıştı. Kendisinin başlattığı ve halefi Hadrianus’un devam ettirdiği çalışmalarla kent yeniden toparlanacaktı.

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    ANTIOCH (ANTAKYA-526)

    Büyüklük: 7.0 / Can kaybı: 250.000

    Çok alametler belirdi kentin kötü talihi değişmedi

    Antakya sokakları 29 Mayıs 526’da her zamankinden de canlıydı. Binlerce kişi bir son­raki gün kutlanacak olan Göğe Yükseliş Bayramı için şehre akın etmişti. Procopius’a göre, akşam saat 18.00’de “tüm şehri sarsan şiddetli bir deprem” oldu. 7 bü­yüklüğündeki ilk şoku bir artçı sarsıntı dalgası izledi, ardından yangınlar başladı. Tarihçi John Malalas, “Alevler sanki Tan­rı’dan her şeyi yok etmek için bir emir almış gibiydi” diye anlatır o günü. Geride ne bir ev ne bir ki­lise kalmıştı. Büyük katedral de 5 gün boyunca “Tanrı’nın gaza­bı”na karşı durduktan sonra alev alarak yere yıkılmıştı. 250.000 kişi enkaz altında kalarak, yana­rak ya da açlıktan ölmüştü.

    Geride kalanlar da ölüleri so­yan, karşı çıkmaya cesaret eden herkesi öldüren haydutların kur­banı olmuştu. En kötü şöhret­li hırsızın, felaketi takip eden günlerde kölelerini kullanarak bir servet biriktiren bir hükümet yetkilisi olduğu söyleniyordu. Adamın bir anda yere yığılarak öldüğü söylentisi yayılmıştı. Ay­rıca depremden 3 gün sonra gök­yüzünde kutsal bir haç görüldü­ğü gibi bir dizi mucize de dilden dile dolaşıyordu.

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    Ancak bu “mucizeler”in hiç­biri Antakya’nın yerlebir olduğu gerçeğini değiştirmedi. İmpara­tor Büyük Justinyen daha sonra büyük bir bağış ve yeniden inşa çalışması başlattı; hatta kentin adını “Tanrı’nın şehri” anlamına gelen Theopolis olarak değiştir­meyi denedi; ancak talihsizlikler devam etti. Kent iki yıl sonra 5 bin kişinin daha ölümüne neden olan bir başka depremin de ara­larında yer aldığı artçı sarsıntı­larla yıkıldı; 540’ta Persler tara­fından yağmalandı. İki yıl sonra bir veba salgını ve dört depremin ardından 636’da Araplar tara­fından fethedildi. Antik kentin gerçek ihtişamı, 1930’larda ar­keologların keşifleriyle ortaya çıkacaktı.

    MARAŞ (1114)

    Büyüklük: 7.4 / Can kaybı: 40.000

    Hıristiyanlar şehvete kapıldı, bu yüzden gazaba uğradılar!

    Büyük bir deprem, 29 Ka­sım 1114’te, hac yortusun­da Doğu ve Güneydoğu Anado­lu’yu sarstı. O sırada bölge, 1. Haçlı Seferi’yle gelip yerleş­miş Haçlılar ve yerel Hıris­tiyan halklarla Müslümanlar arasında çekişmelerin ya­şandığı bir coğrafyaydı. “Biz mahluklar, Tanrı’nın gazabına uğradık” diye yazar Urfalı Ma­teos (öl. 1136?). “Derin bir uy­kuya daldığımız sırada aniden müthiş bir gürültü koptu ve bütün dünya sarsıldı…” Sonra devam eder: “O gece Frankla­rın (Haçlıların) elindeki bir­çok şehir harap olurken Müs­lümanlara ait yerlerde hiçbir zarar olmadı. Samsat, Hıs­nımansur, Keysun, Raban ve Maraş şehirleri harap oldu. Maraş’ın akibeti o kadar feci olmuştu ki 40 bin insan telef oldu”. Urfalı Mateos, depremi Hıristiyanların işledikleri gü­nahlara bağlamıştı; onlar cis­mani şehvete kapılmış, kutsal kitaplardaki uyarılara kulak asmamış, Tufan’dan önceki çılgınlığa dönmüş ve bu ne­denle yok edilmişlerdi.

    HALEP (1138)

    Büyüklük: 7.1 / Can kaybı: 230.000

    Halep kaosa sürüklendi, ticaret el değiştirdi

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    Tarihin en ölümcül depremlerinden biri olarak kaydedilen 1138 Halep Depremi, 11 Ekim’de yaşanmış; 230 bin kişi hayatını kaybetmişti. Bu deprem, güneye doğru seyrederek 10 yıllar sü­recek çok şiddetli bir deprem serisinin de ilkini oluşturmuştu. 15. yüzyılda İbn Tağrıberdî tara­fından verilen 230 bin can kaybı, büyük olasılık­la Kasım 1137’de El Cezire Ovası ve Eylül 1139’da Gence’de yaşanan depremlerde kaydedilen ölüm­lerin toplamıydı. Kent enkaza dönüşürken surla­rın kuleleri yıkılmış, halk çöle sığınmıştı. Siyasi çatışmalar, işgal ve kuşatmalardan ötürü zaten is­tikrarsız olan bölge, bu depremle çok daha büyük bir kaos içerisine sürüklendi. Yüzde 60’ı yıkılan kentin yeniden imarı çok pahalıya mâlolmuş, ke­silen gelirler nedeniyle çok uzun sürmüştü. Daha önce Afrika ve Asya’dan Avrupa’ya uzanan ticaret yollarının kesişiminde olduğu için zenginliğiyle bilinen Halep’te ticarete ara verilmiş; sonunda 4. Haçlı Seferi sırasında Kostantiniyye’nin yağma­lanması; Venedik, Cenova gibi şehir devletlerinin ticaret sahnesine girmesinin nedenlerinden biri olmuştu.

    GELİBOLU (1354)

    Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: ?

    ‘Allah’ın iradesi kaleyi Türklere verdi’

    14. yüzyılın ilk yarısı, Bi­zans’ın Anadolu’da Türkler, Balkanlar’da da Sırplar karşısında sürekli gerilediği bir dönemdi. Devletlerinin çök­mekte olduğu bilinci zihinlerin­de o kadar yer etmişti ki bunun nedenleri üzerine yazılanlar başlı başına bir literatür oluş­turmuştu. Bu literatürde Orta­çağ zihniyetinin hâkim öğesi din başroldeydi. Çöküş, Tan­rı’nın gazabı olarak görülüyor; bunun nedeninin de Bizans’ın türlü çeşitli günahları olduğu vurgulanıyordu. Gelibolu’nun 1354’te Osmanlıların eline geç­mesi, bu açıklamaya güç kattı. Gelibolu yarımadasındaki Çim­pe Kalesi’ni o sene fethetmişler, Gelibolu kalesini de kuşatmış­lardı; ancak Gelibolu çetin ce­viz çıkmış, direnmişti. 1-2 Mart 1354 gecesi büyük bir deprem oldu ve kalenin duvarları çök­tü. Bunun üzerine Türkler Ge­libolu’yu ele geçirdiler. Hadise, 1391 tarihli bir Bizans veka­yinâmesinde şöyle tanımlan­dı: “Gelibolu’nun ve ötesindeki şehirlerin duvarları bile çökü­yor ve bunlar Türklerin eline geçiyorsa, hangi günahların sonucuyla karşılaşıldığını ar­tık Tanrı bilir”. Türklerin da bu hadiseyi yorumlamaları farklı değildi. 6. İoannis Kantakuze­nos, Bizans tahtını ele geçirdik­ten sonra müttefiki Osmanlıla­rı da Gelibolu Yarımadası’ndan çıkarmak istemiş; Orhan Gazi, Çimpe’yi 10 bin altın karşılı­ğında geri vermeyi kabul etmiş; ama Gelibolu’dan vazgeçme­mişti: Zira Gelibolu’yu kendisi­ne “Allah vermişti”.

    Türkiye’de ve dünyada insanlığı sarsan depremler

    İZMİR (1688)

    Büyüklük: 7.5 Can kaybı: 260.000

    İzmir, 1688’de, 7.0 büyüklü­ğündeki bu depremle bü­yük ölçüde harap olmuş; 16 bin insanın hayatını kaybet­tiği felakette kıyı 60 cm. çök­müş; körfezde tsunami, ticari merkezde yangın yaşanmış­tı. Avrupalı tüccarların büyük kısmı kenti terketmiş, kale yı­kılmıştı. 18. yüzyıl başındaki bir gezgin, depremdeki zarara büyük oranda evlerin taştan yapılmasının neden olduğunu; depremden sonra taşın çoğun­lukla sadece yapıların temel­leri için kullanıldığını; gerisi­nin ahşap karkas ve tuğladan yapıldığını; bu sayede sonraki depremlerin az hasarla atlatıl­dığını yazacaktı.

    BURSA (1855)

    Büyüklük: 7.5 / Can kaybı: 300

    ‘Artık ecnebilerden utanır olduk’

    Bursa’nın Mustafakemal­paşa ilçesinde 28 Şubat 1855’te meydana gelen 7.5 şid­detindeki depremden şehrin tamamı ve komşu kentler etki­lenmişti. Depremde en az 300 kişi ölmüş, hemen ardından başlayıp Bursa’nın birçok ma­hallesine yayılan yangınla can kaybı yükselmişti.

    Dönemin resmî devlet ta­rihçisi Ahmet Cevdet Paşa, depremin ardından başkent İstanbul’da yaşananları önem­li eseri Tezâkir’de şöyle anla­tıyor:

    “Bursa’nın ahvalini tahkik için bir memur gönderileme­di. Çünki biz Rusya muhare­besiyle ve daha doğrusu Meh­met Ali Paşa tarafından Sarraf Mıgırdıç’a verilmiş senedle­rin tatbik mührü meselesiyle meşgul idik… Bursa’daki halk ise can ve başları kaygısına düşerek vaktiyle İstanbul’a ka­ğıt yazamayıp dokuz gün sonra tahrirat-ı resmiyye gelebildi. Halbuki İngilizler Bursa aha­lisine yardım için derhal iki gemi ekmek ile bir hayli ak­çe göndermiş olduklarını on gün sonra Bursa vücuhundan Dersaadet’e gelen Tahir Ağa maâ-tessüf haber verdi. Artık ecnebilerden utanır olduk… Biz ne vakit gaflet uykusundan uyanacağız? Rusya muharebe­lerinde atılan topların sada­ları bizi utandırmadı. Acaba Bursa’nın kudret topları da uyandırmayacak mı? Hayır. Cenab-ı Hak bizleri ikaz ve ıs­lah eyleye”.

    Şubat depreminden 1.5 ay sonra, Bursa 7 şiddetinde ikin­ci bir depremle sarsıldı. Bu kez asıl yıkım Mudanya-Gem­lik civarında olmuş, ilk dep­remde ayakta kalan ama yıpra­nan binalar da çökünce en az 1300 kişi hayatını kaybetmişti.

    Murat Toklucu

    ERZİNCAN (1939)

    Büyüklük: 7.8 / Can kaybı: 32.968

    İletişim koptu aşırı soğuk vurdu

    Erzincan şehri 26/27 Aralık (Birincikanun) 1939 gecesi saat 01.57’de cumhuriyet tarihi­nin en ölümcül depremlerinden biriyle sarsıldı. Kandilli Rasat­hanesi Müdürü M. Fatin Gök­men, 50 saniye süren deprem hakkında yaptığı ilk açıklama­da “Beş seneden beri kullandı­ğımız sismograf aleti, bugüne kadar memleketimiz dahilinde bu kadar şiddetli bir zelzele kay­detmiş değildir” diyordu. Üstelik kar ve korkunç bir soğuk vardı. Kış şartlarında dış dünyayla bağ­lantısı kesilen Erzincan’da tam anlamıyla bir can pazarı yaşan­mış, iletişim ağlarının kopma­sıyla yardımların ulaştırılması gecikmişti. Bazı bölgelerde ba­rınma sorunu günlerce çözüle­memişti. Memleketin ekonomik zorluklarının ve 2. Dünya Savaşı kaynaklı askerî ve siyasi riskle­rin eşiğinde durması da durumu güçleştirmişti.

    Bununla birlikte deprem ha­beri Ankara’da duyulunca ilgili Bakanlıklar ve müfettişlikler ha­rekete geçerek alınacak tedbirle­ri deprem bölgesindeki görevli­lere iletecek; Meclis toplanarak acil ihtiyaçların karşılanma­sı için yapılabilecekleri tespit edecek; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü deprem bölgesine hare­ket edecekti. Basın da bölgeden muhabirlerin verdiği haberler­le kentin durumunu ve halkın tepkisini duyurmuştu. Meclis Başkanı başkanlığında kurulan Millî Yardım Komitesi’ne yapı­lan yardımlar Kızılay aracılığıyla deprem bölgesine gönderilmiş; yurtdışından da pek çok yardım bölgeye ilerleyen günlerde ulaş­tırılmıştı. İngiltere, Fransa ve Yunanistan başta olmak üzere yurtdışından ve komşu ülkeler­den gönderilen yardımlar, diplo­matik ilişkilerde de etkili olmuş­tu. Halkın yanısıra askerlerin, mahkumların, sağlık çalışanları­nın, Diyanet İşleri’nin, millet­vekillerinin ve üniversitelerin depremde yaptığı yardımlar da halkın hafızasında yer etmişti. Özellikle askerî birlikler güvenli­ğin sağlanması, arama kurtarma çalışmaları ve ekmek üretilmesi gibi konularda önemli görevler üstlenmişlerdi. Türkiye’de hem yasal çerçeve hem de deprem risk belirleme çalışmaları, bu felaketten sonra büyük ivme ka­zandı. Depremin en önemli etki­lerinden biri, bugün İstanbul’un kapılarına dayanan ve enerji ak­tarımını tetikleyen deprem dizi­sini başlatmış olmasıydı.

    GEREDE (1944)

    Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 3.959

    Türkiye matem içinde binlerce kişi enkaz altında

    Büyük bir deprem, 1 Şubat 1944’te sabah saat 06.23’de Gerede başta olmak üzere, Bo­lu’nun bütün ilçelerinde, An­kara’nın bir bölümünde, Zon­guldak ve Çankırı’da şiddetli bir biçimde hissedilmişti. 7.2 büyüklüğünde depremin artçı sarsıntıları, haftalarca sürmüş­tü. BBC’nin Türkiye’de bulunan muhabiri Philips Yordan dep­remin boyutunu radyoda şu şe­kilde anlatıyordu: “Türkiye ma­tem içindedir. Zelzele sahasın­da binlerce evladı enkaz altında kalmıştır. Cephelerde harbeden müttefikler bile, tabiatın gön­dermiş olduğu bu felaket yüzün­den müttefikimizin 1 gün zar­fında gömdüğü miktarda asker kaybetmemiştir”.

    2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği bir dönemde, kış mevsimi­nin karla kapladığı bir bölgede yaşanan deprem, 4 bine yakın can kaybıyla birlikte çok ağır ha­sar da bırakmıştı. Yardımların ulaşmasında sıkıntılar yaşan­mış; ancak ülke çapında düzen­lenen destek faaliyetleri çalış­malara ciddi katkı sağlamış­tı. Gerede ve hemen öncesinde yaşanan depremler, mevzuat açısından da bir kırılma oluş­turmuştu. Gerede’den birkaç ay sonra deprem riskinin belirlen­mesi ve yapılaşmanın denetlen­mesine dair ilk yasal düzenleme hazırlanmıştı. Ertesi yıl ise ilk resmî “yersarsıntıları bölgeleri haritası” oluşturuldu.

    VARTO (1966)

    Büyüklük: 6.9 / Can kaybı: 2.394

    Evlerini göremeden bu hayattan gidenler

    Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu fay hatlarının ke­siştiği bölgede yer alan Muş’un Varto ilçesi, 1966’da iki deprem yaşadı. 5.6 büyüklüğündeki ilk deprem 7 Mart’ta 14 kişinin ölümüne neden olurken, asıl felaket 19 Ağustos’ta kapıda bekliyordu. 6.9 büyüklüğünde­ki bu depremde 2.394 kişi ha­yatını kaybetti, neredeyse tüm yapılar harap oldu. Sonraki dö­nemde Varto, dışarıya çok cid­di göç verdi. Deprem, 10 yıllar sürecek konut inşatı problemi­nin de başlangıcını oluştur­du. Afet konutlarının yapımı­na ancak 1985’te başlanabildi. İnşaatlar o kadar uzun sürdü ki çok sayıda hak sahibi daha sıra kendilerine gelemeden hayatı­nı kaybetti. 2009’da dahi sıra­larını bekleyen 1.500 deprem­zede bulunuyordu.

    ŞAMUHA (MÖ 13. YÜZYIL)

    Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 3.959

    Taht kavgası çıktı, Tanrılar surları yıktı

    Hititlerin başkenti Hattu­şa’da (Boğazköy) bulu­nan bir tablette, kral 3. Hattu­şili’nin (MÖ 1267-1237) taht kavgasına tutuştuğu yeğeni Urhi-Teşup’u ele geçirmek istediği anlatılır. Kral, yeğe­ninin bulunduğu kutsal kent Şamuha’yı kuşatır. Kente gir­diği anda Tanrılar surları yı­kar. Olay gerçekte bir depremi anlatmaktadır. Şamuha’nın, Sivas-Yıldızeli yakınlarında­ki Kayalıpınar Höyüğü olduğu arkeolojik çalışmalarla anla­şılmıştır.

    SPARTA (MÖ 464)

    Büyüklük: 7.2 / Can kaybı: 20.000

    Yıkıntılar içinde köleleri bastırmak

    Depremle savaşın aynı za­mana denk geldiği en er­ken örneklerden biri, Peloponez Savaşı’nın yazarı ünlü Yunan tarihçi Thucydides (MÖ 4. yüz­yıl) tarafından kayda alınmıştı. Bu kayıtta, Spartalıların (Ati­na’nın bilgisi dışında) Attika’yı işgal eden Thasoslulara yardım sözü verdikten sonra Sparta ve çevresini harap eden korkunç bir depremin sözlerini tutma­larını nasıl engellediği anlatılır. Bu sırada Sparta’nın egemenliği altındaki Lakonya ve Messinya bölgelerindeki halkın çoğunlu­ğunu, özgür olmayan Helotlar oluşturmaktadır. MÖ 464’teki büyük depreme işaret ettiği dü­şünülen bu sarsıntının ardından Sparta’nın yarısının yıkılmış ol­masını, çok sayıda Spartalının da ölmüş olmasını fırsat bilen Helotlar ve Messinyalılar ayak­lanır, ortak bir savaş başlatırlar.

    Plutharkos’un anlattığına göre: “Sparta’da Kral Arkhida­mos’un zamanına denk gelen depremde kent karışıklık içine düştü. Arkhidamos, böyle bir durumda asıl korkulacak şeyin ne olduğunun hemen farkına vararak, sanki düşman kentin kapılarına dayanmışçasına teh­like işaretini verdi ve yurttaş­larının vakit yitirmeden silahlı olarak yanına koşmalarını iste­di. İsyancılar, Spartalıların si­lahlı olduğunu ve savaş düze­nine girdiğini görünce komşu kentlere çekildiler. Bu, 10 yıl sürecek 3. Messinya Savaşı’nın başlangıcı oldu”.

    Bu deprem, Peloponez Sava­şı sırasında meydana gelen tek deprem değildi. Bu afetler do­laylı olarak savaşın 27 yıl süren benzersiz uzunluğunda etkili olmuştu.

    APAMEİA (MÖ 88)

    Büyüklük: 6.9 Can kaybı: 2.394

    İlahi işaret ve teslim

    Pontus Kralı 6. Mithradates Eupator, MÖ 88’de Apa­meia’ya (Dinar) doğru yürüyü­şe geçti. Kente yaklaştığı sırada şiddetli bir deprem meydana geldi. Bunu Tanrılar tarafından gönderilen bir işaret olarak ka­bul eden Apameialılar, Mithra­dates kente ulaştığında, hiç di­renmeden kralın egemenliğini kabul ettiler. Strabon’un bildir­diğine göre Apameia’nın yeni­den imarı için büyük bir miktar para (100 Talanta) bağışlandı.

    LONDRA (1750)

    Büyüklük: 2.6 / Can kaybı: 0

    Sismolojinin başlaması ve kıyamet senaryoları

    İngilte’nin başkenti Londra, 8 Şubat 1750 tarihinde, bugün sadece 2.6 büyüklüğünde oldu­ğu tahmin edilen küçük bir dep­remle sarsıldı. Depremin hisse­dildiği bölge oldukça küçüktü, pek hasara da yolaçmamıştı. Le­adenhall Caddesi’nde bir baca­nın parçaları düşmüş, Thames Nehri’nin güneyindeki South­wark’ta bulunan saz damlı bir mezbaha çökmüştü. Londralılar henüz bilmiyorlardı ama, o yılın “Depremler Yılı” diye tarihe geç­mesine neden olan ilk depremi yaşamışlardı. Yer sarsıntılarına pek alışık olmadıklarından fena hâlde huzursuz olmuşlardı.

    Aslında Londra’nın sarsıldığı ne ilk ne son seferdi bu. 1580’de Manş Denizi’nin altında meyda­na gelen bir deprem, Dover’daki kayalıkların bir kısmını çökert­miş; Westminster Sarayı’nın çanları çalarken iki çocuğun ölümüne neden olmuş; sonra­dan da Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde anılmıştı. 1692’de bir başka deprem, kent sakinlerinin kendilerini sokağa atmasına ne­den olmuştu.

    Ancak bu depremlerin anıla­rı, 1750’de hatırlanamayacak ka­dar uzakta kalmıştı; sarsıntının deprem yüzünden olduğu başta kimsenin aklına bile gelmedi. Bir dinamit patlatılmış olabilir­di ya da belki de Isaac Newton’ın tahmini gerçekleşmiş, Jüpiter’in Dünya’ya yaklaşırken yaratacağı düşünülen sarsıntı hissedilmişti.

    Londralılar iki-üç hafta bu gündemle meşgul olduktan son­ra tam olayı unutmaya başlamış­lardı ki 8 Mart günü saat 5.30’da ikinci bir şok yaşadılar. Bu dep­rem, bir öncekinden daha şid­detliydi; daha büyük bir alanda hissedilmişti. Whitechapel’da iki ev çökmüş, Westminster Ab­bey’in yeni kulelerindeki taşlar ve birkaç baca yıkılmıştı. Bir gün sonra bir artçı sarsıntı daha ya­şandı.

    Üçüncü depremin ardın­dan ortada bir söylenti dolaş­maya başladı: Tam 4 hafta sonra bir deprem Londra’yı yutacaktı. Söylenti, daha sonra Londra’daki akıl hastanesi Bedlam’a gönde­rilecek olan bir asker tarafından başlatılmıştı.

    Bir söylentiyle taşraya kaçanlar Londra’da büyük bir deprem olacağı söylentisinin yayılmasıyla apar topar şehri terk eden Londralıları gösteren çizim ve altında durumu eleştiren şiir.

    Kıyamet günü

    4 Nisan gelip çattığında, “kıya­met günü” bir şekilde ertesi güne sarkmış ve panik başgöstermiş­ti. Sükunet çağrılarına rağmen bunu yapabilecek gücü olanlar (tahminen şehrin üçte biri) ara­balarına binip taşraya akın edi­yor; kadınlar bütün gece dışarıda otururken onları sıcak tutacak “deprem elbiseleri” dikiyor; in­sanlar kayıklarda yatıyordu. Ki­liseden her zaman olduğu gibi felaketin sebebinin insanların günahları olduğuna dair sesler yükseliyor; bunun dünyanın so­nunun yaklaştığına dair bir ala­met olduğu söyleniyordu. Lond­ra Piskoposu Thomas Sherlo­ck’un yazdığı A Letter From the Lord Bishop of London, to the Clergy and People of London and Westminster; on Occasion of the Late Earthquakes kitabı, altı ay­da 100.000’in üzerinde satmıştı. Sherlock herkesi tövbe etmeye çağırıyordu.

    Bilindiği üzere Londra so­nunda bir deprem tarafından yutulmadı. Ancak batıl inanç­lar ve hızla yayılan dedikodular­la birlikte Londralıların sismik aktivitelere olan takıntıları da bu dönemde ayyuka çıktı. Öyle ki sismolojinin bir bilim dalı ola­rak ortaya çıkışı ne İngiltere’nin tarihindeki daha büyük deprem­lere ne de Japonya, Kaliforni­ya gibi deprem ülkelerine değil, zar-zor hissedilen minyatür sar­sıntıların yaşandığı “Depremler Yılı” İngiltere’sine nasip oldu. O zamana kadar Aristo gibi eski Yunan filozoflarının teorilerin­den öteye gidemeyen yerbilimi hakkında Royal Society’de yıl so­nuna gelmeden 50 makale okun­muş; bunlar Philosophical Tran­sactions’ın eki olarak yayımlan­mıştı. 1760’da bu depremlerin üzerine 1755 Lizbon Depremi’n­den öğrendiklerini de ekleyen John Michell’ın makaleleri, dep­remler hakkında ilk ciddi bilim­sel çalışmalar oldu.

    LİZBON (1755)

    Büyüklük: 9.0 / Can kaybı: 100.000

    Rousseau Voltaire’e devlet kiliseye karşı

    Takvimler 1 Kasım 1755’i gös­terirken, Portekiz’in Lizbon kentinde oturan 275 bin kişiden çoğu Azizler Yortusu’nu kutla­mak üzere kiliselerde toplanmış, dualar etmeye, ilahiler söyleme­ye hazırlanıyordu. Saat 09.30’da yer zangır zangır titremeye baş­ladı. 20’den fazla kilise ve kated­ral, ellerini göğe açmış insanla­rın başına çöktü; yüksek tavan­lardan düşen kemer ve tonozlar çok büyük bir felakete sebep oldu. Henüz depremin büyüklü­ğünü ve şiddetini belirlemek için kullanılan ölçüm metotlarının geliştirilmesine çok vardı; ama daha sonra yapılan analizlere gö­re jeologlar bu depremin 9 Rich­ter ölçeğinde olduğu tahmininde bulunacaklardı.

    Yıkılan kiliselerin enkazının altında olmayanlar, kendilerini Tagus Nehri üzerindeki lima­na atıp kentten kaçmaya çalış­tı. Ne var ki sarsıntı sırasında deniz tabanının hareket etmesi bir tsunamiyi tetiklemiş; büyük dalgalar gürleyerek 5-6 metre­ye yükseldikten sonra yüzlerce insanı kıyılardan sürükleyerek içine çekmişti. Limandaki hafif yapıların tamamı yıkılmış, gemi­lerin çoğu parçalanarak batmış­tı. Lizbon’un başına gelen felaket bununla da bitmemiş; deprem­de mumların, ocakların devril­mesiyle şehrin farklı noktala­rında yüzlerce yangın başlamış­tı. Takip eden 6 gün boyunca bu yangınlar, depremden kendini kurtaran her şeyi, sanat eserleri­ni, mimari yapıları, tarihî belge­leri yakıp kül etmişti. Yangınlar günler sonra söndüğünde, geride 100 bine yakın cansız insan be­deni kalmıştı.

    Deprem sırasında Lizbon, Avrupa’nın ekonomik başkent­lerinden biriydi; ticari, sanatsal, askerî ve finansal alanlarda özel­likle güçlüydü. Roma Katolik Kilisesi ve Engizisyonu altında muazzam bir dinî nüfuza sahip olan şehir, yıkılmaz gibi görü­nüyordu. Halkı o dönemde tüm Avrupa’nın en varlıklı ve dindar kesimiydi. Aynı zamanda gelişen bir tekstil ticaretine, çok sayıda sanat koleksiyonuna, görkem­li kilise ve katedrallerin de dahil olduğu kültürel hazinelere evsa­hipliği yapıyordu.

    Ancak özellikle yıkılan kili­selerde o kadar çok insan ölmüş­tü ki “neden” diye sormamak imkansız hâle gelmişti. Neden Tanrı, iman edenlere böylesi dehşetli bir cezayı layık görmüş­tü? Neden böyle kutsal bir günü seçmişti ki bu kadar insan ibadet sırasında ölmüştü? Bu derece helak edilmeden önce gönderi­lebilecek ilahi uyarılar olamaz mıydı?

    Deprem, uzun süre halkın hayalgücünü esir aldı; sayısız re­sim ve çizime konu oldu. Ardın­dan başlayan tartışmalar köklü dinî, siyasi ve toplumsal dönü­şümlere kapı açtı.

    Dramın başrol oyuncuların­dan Sebastião José de Carvalho e Mello, 1770’de Pombal Markisi oldu (tarihe de Pombal ismiyle geçti). Deprem sırasında Kral 1. José’nin Savaş ve Dışişleri Ba­kanlığı’nı yürütüyordu; deprem­den sonra kral onu fiilen dikta­tör ilan etti ve Pombal, duruma hâkim olarak felaketin toplum­sal etkilerini ciddi ölçüde azalt­tı. İlk iş, hayatta kalanların bes­lenme sorununu çözdü; onlar için kamplar kurdu. Daha sonra şehirdeki 10 binlerce cansız be­deni kaldırmak için kolları sıva­yarak salgın hastalıkların önünü aldı. Kardinal’in izniyle (ama yi­ne de gizlilik içinde) ölü beden­lerin bir mavnaya yüklenip ok­yanus açıklarında batırılmasını emretti.

    Şehrin acil ihtiyaçları karşı­landıktan sonra sıra yeniden ya­pılanma planlarına gelmişti.

    Pombal insanları vatandaş­lık görevlerini yapmak için eyle­me çağırırken, din adamları da itaat, kefaret ve dua tavsiyesinde

    Gab­riel Malagrida’nın bu dönemde bastırdığı bir broşür “Ey Lizbon, evlerimizi, saraylarımızı, kilise­lerimizi yokedenin, senin iğrenç günahların olduğunu bil. Tüm gücünle tövbe et” diyordu. Laik devletle kilise arasında, deprem öncesinde de varolan gerilim gi­derek derinleşti. Bu gerilim Ciz­vitlerin Portekiz’den kovulma­sıyla sonuçlanacak; Malagrida ise Engizisyon’a teslim edile­rek idam edilecekti. Devlet, ki­lise karşısında ilk defa bu denli büyük zafer kazanmıştı. Batı’da modern siyasi dönemi başlatan dönüm noktalarından biriydi bu.

    João Glama Strobërle, “1755 Depremi Alegorisi” tablosunda kendisini sağ alt köşede bir moloz yığınının üzerinde dururken resmetmişti. Sol üst köşede elinde ateşli bir kılıç tutan melek ilahi yargıyı temsil ediyordu

    İyimserliğe darbe

    Lizbon depreminin acımasız­lığı, Leibniz ve Alexander Pope gibi düşünürlerin başını çektiği iyimserlik felsefesine de büyük bir darbe vurdu. Voltaire, 24 Ka­sım 1755’te banker M. Tronc­hin’e yazdığı mektupta trajedi­nin getirdiği matemin de etki­siyle iyimserliği taşa tuttu: “100 bin karıncanın, komşularımızın yuvalarında bir solukta ezildiği; yarısının kurtulmaları imkansız enkazların altında tarifsiz acılar içinde can verdiği; Avrupa’nın dörtbir yanındaki ailelerin di­lenciliğe mahkum edildiği; sizin gibi yüzlerce İsviçreli tüccarın servetinin Lizbon’un yıkıntıları tarafından yutulduğu mümkün dünyaların en iyisinde, hareket yasalarının böylesine korkunç felaketlere nasıl yolaçtığını kav­ramakta zorlanacağız. İnsan ha­yatı ne berbat bir kumar! Vaizler ne diyecek -özellikle de Engizis­yon Sarayı hâlâ ayaktaysa! O say­gıdeğer papazların da tıpkı diğer insanlar gibi ezilmiş olduklarını düşünerek kendimi avutuyorum. Bu, insanlara birbirlerine zul­metmemeyi öğretmelidir; çünkü birkaç budala sofu, birkaç fanati­ği yakarken yeryüzü yarılıp hep­sini yutuyor”.

    Voltaire bu mektubun ar­dından belki en kötümser eser­lerinden olan “Lizbon felaketi üzerine şiir” ile de iyimserlerin argümanlarını alaya almaya, söz­de “mümkün dünyaların en iyi­si”ni yaratmış olan sevecen Tan­rı imgesine itiraz etmeye devam etti: “Özgür ve adildir O, değil asla öfkeli / Böylesi adaletli bir efendinin emrinde, bu acı neden peki? / Budur işte ölümcül dü­ğüm, çözülmesi gereken” diyor, “Acıları inkarınız, olur mu derde derman?” diye soruyordu. “Da­ha çok mu batmıştı ahlaksızlığa, şimdi yok olmuş Lizbon / Sefa­hat içinde yaşayan Londra’dan, Paris’ten? / Lizbon yerlebir şim­di, oysa Paris’te dans ediyorlar” yazmıştı. Ya çocuklar, onların ne günahı vardı?

    Voltaire’in şiiri, Aydınlan­ma’nın diğer önemli figürü Rousseau’yu rahatsız etmişti. 18 Ağustos 1756’da Voltaire’e yazdı­ğı mektupta şiirin “insana layık etkiler yaratmaması” nedeniy­le şikayet ediyordu. Rousseau’ya göre Voltaire, Pope ve Leibniz’i kötülüğü küçümsemekle eleştir­miş, ama kendisi de kötülüklerin varlığını abartmıştı. Bu da insan­lığa teselli yerine endişe veriyor­du. Rousseau ayrıca kötülüğün kaynağını insandan başka bir yerde aramaya ve felaketleri ilahi referanslarla açıklamaya da kar­şı çıkmıştı. “Talihsizliğimizin ço­ğu bizim eserimizdir. Lizbon’da altı-yedi katlı 20 bin evi yanyana getirenin doğa olmadığını kabul edin. Eğer bu büyük kentin sa­kinleri daha dengeli bir şekilde dağılmış olsalardı, kayıplar daha az olur ya da belki de hiç olmaz­dı. İlk anda herkes kaçardı. Ama birçoğu inatla kaldı. Çünkü geri­de bırakmak zorunda kalacakları şey daha değerliydi. Bu felakette, kaç talihsiz insan kıyafetlerini, evraklarını ya da paralarını alma arzusuyla can verdi?” diyordu. Lizbon’da Tanrı ile doğanın dü­zeni insan hırsıyla çarpışmış ve tabii birincisi galip gelmişti.

    Rousseau ile Voltaire ara­sında, bu mektubun da etkisiy­le yükselen kişisel husumet bir yana, kamuoyunda iyimserli­ğin desteğinin sürmesi, birkaç yıl sonra Voltaire’i Candide adlı kara hicvini yazarak iyimserli­ğin tabutuna son çiviyi çakmaya yöneltti. Candide’in iyimser ho­cası Dr. Pangloss, “mümkün dün­yaların en iyisinde yaşadığımız” argümanınına rağmen linçle öl­dürülüyordu. Voltaire, kötülü­ğün ilahi nedenlerle gerekçelen­dirilmesinin insanlara bir teselli sunabileceğini ama zorbalık ve bağnazlık için de kullanılabilece­ğini göstermeye çalışmıştı.

    Lizbon depreminin ardından bir yanda kenti saran yangınlar, öbür yanda limandakileri içine çeken dev dalgalar…

    VENEZUELA (1812)

    Büyüklük: 7.7 / Can kaybı: 15-20 bin

    Latin Amerika’nın kaderi 211 yıl önceki felaketle değişti

    26 Mart 1812’de Venezue­la’yı vuran, 7.7’lik büyük deprem, halkın büyük çoğunlu­ğunun ayinlere katılmak üzere kiliseye gittiği Paskalya hafta­sının Kutsal Perşembe günü meydana geldi; en iyimser tah­minlere göre bile 15-20 bin in­sanın ölümüne, hesaplanama­yan bir maddi zarara yol açtı. O gün aynı zamanda Venezue­la’nın İspanya’dan bağımsızlık mücadelesinde de bir dönüm noktasıydı; tam iki yıl önce Ca­racas Kent Meclisi İspanyol valiyi resmen görevden almış ve İngiltere’ye yardım çağrı­sında bulunmuştu. Deprem sı­rasında İspanya kuvvetlerinin başındaki General Juan Do­mingo de Monteverde, ülkede İspanyol hakimiyetini yeniden tesis etmek için aktif bir kam­panya yürütüyordu.

    Depremde, devrimcilerin (kendilerine “Vatanseverler” diyorlardı) kalesi olan Caracas şehri neredeyse yerle bir ol­du. Sarsıntının ardından çıkan yangın da birçok yapıyı ve içe­ride mahsur kalan insanları kül etti. İspanya’ya bağlı Coro, Gu­ayana, Maracaibo, Puerto Ca­bello ve Valencia’da ise hasar nispeten daha hafifti.

    Caracas halkı şehirlerinin yıkıntıları arasında hayatta kalanları arıyor.

    Tahmin edilebileceği gibi, bu orantısız yıkım halkta gü­vensizlik ve korku yaratmıştı. Hayatta kalanlar, bunun Tan­rı’nın bağımsızlık hareketin­den hoşnut olmadığına işaret ettiğine inanmaya hazır hâle gelmişti. İspanyollara yakın duran Kilise de bu görüşü des­tekliyor; yıkımı İspanyol kralı­nı kabul etmeyen devrimcilere karşı Tanrı’nın intikamı olarak sunuyor; İncil’den Sodom ve Gomorra’nın cezalandırılma sahnelerini hatırlatıyorlardı.

    Vatanseverler arasında da moral bozukluğu yükseliyor­du. Yaklaşık 1.500 devrimcinin Barquisimeto’da derin bir yarı­ğın içine düştüğünü söylentile­ri yayılıyordu. Bu sırada Latin Amerika’nın “El Libertador”u Simón Bolívar, deprem sonra­sı enkaz hâline gelen evinden çıkmış, arkadaşlarıyla birlik­te depremzedelerin yardımı­na koşmuştu. San Jacinto’nun merkez meydanında vaaz ve­ren İspanyol yanlısı bir keşiş­le karşılaşmıştı. Keşiş onunla “Nasıl gidiyor Bolivar? Görü­nüşe bakılırsa, doğa İspanyol­lardan yana tavır koymuş” diye alay etmişti. Bolivar ise “Eğer doğa bize karşıysa, onunla sa­vaşır, bize itaat etmesini sağla­rız” cevabını vermişti.

    Ancak Nisan ayına gelindi­ğinde, Kilise’nin söylemlerinin de etkisiyle devrimcilere halk desteği azalmış; İspanyol deniz subayı Juan Domingo de Mon­teverde komutasındaki krali­yetçi ordu, neredeyse hiçbir direniş olmadan batı Venezu­ela’yı ele geçirmişti. Sürgüne giden Bolivar, orada diğer Latin Amerika ülkelerini İspanya’ya karşı örgütlemişti. Kimbilir belki Caracas depremi, onun Venezuela’nın bağımsızlığı yö­nündeki ilk girişimini başarı­sızlıkla sonuçlandırmasaydı, Kolombiya, Ekvador, Peru ve Bolivya’nın kurtuluşuna öncü­lük edemeyebilirdi.

    SAN FRANCISCO (1906)

    Büyüklük: 7.8 / Can kaybı: 3.000

    Felaketle gelen ‘yaratıcı yıkım’

    Bundan 117 yıl önce, 1906’da üç gün boyunca San Francis­co’nun dörtte üçünü yok eden yangın, şehrin su kaynağını devredışı bırakan bir depremle başlamıştı. 18 Nisan’da sabaha karşı 05.12’de yaşanan bu deprem 7.8 büyüklüğündeydi; arka­sından başlayan yangınla birlikte 3 bin civarında can kaybına neden oldu. Ancak felaketin tarihteki yeri, sonrasında başlatı­lan toparlanma çabalarıyla belirlenecekti.

    Şehir yetkilileri, yerel işletmeler ve sigorta endüstrisi, fela­keti deprem olarak değil yangın olarak değerlendirmiş, böylece kent sakinleri yangın sigortalarını talep edebilmişti. Sonuç­ta yatırımcılar da, gelecekteki depremlerden korkarak kentin yeniden inşaını finanse etmekten vazgeçmemişti. 10 yıl içinde San Francisco yeniden inşa edildi. 1950’lerde bugün Silikon Vadisi olarak bilinen ve yine San Andreas Fayı üzerinde yer alan sanayi bölgesi ortaya çıktı. 1906 depremi, büyük bir do­ğal afetin bir şehrin “yaratıcı yıkımı”nı nasıl tetikleyebileceği­nin tarihteki en önemli örneği oldu. Bugün benzer bir felaketin meydana gelmesi hâlinde, can kaybının bin ila 5 bin arasında olacağı tahmin ediliyor.

    TOKYO (1923)

    Büyüklük: 7.9 / Can kaybı: 100-140 bin

    Afetin sorumlusu: Koreli göçmenler!

    Deprem kuşağında yer alan Japonya, bugün sismik tehditler konusunda en hazır­lıklı ülkelerden biri olarak anı­lıyor; ancak 1 Eylül 1923’te 7.9 büyüklüğündeki Büyük Kanto Depremi ülkeyi vurduğunda henüz durum böyle değildi. O gün deprem, Tokyo ve Yoko­hama’yı enkaz hâline getirmiş; tarihin en yıkıcı yer sarsıntıla­rından biri olarak kaydedilen olayda 100-140 bin arası insan hayatını kaybetmiş, 2 milyon insan evsiz kalmıştı. Asıl fela­keti getiren, depremin ardın­dan başkenti saran ve şiddet­li rüzgarın da etkisiyle tam 42 saat süren büyük yangınlar olmuştu. Enkazların kapattı­ğı yollara itfaiye girememiş, ahşap ve kağıt binaların dörtte üçü hızla küle dönüşmüştü.

    Alevler daha sönmeden inanılmaz dedikodular kenti sarmıştı bile: Bunda birileri­nin “parmağı” vardı. Korelile­rin bombalar attığı, ayakta ka­lan mahalleleri kundakladığı söylentisi kulaktan kulağa ya­yıldı. Ertesi gün üç gazetede şu başlıklar okunuyordu: “Ko­reliler kuyuları zehirliyor”, “3000 vahşi Koreli, Kanawa­ga’dan Tokyo’ya saldırmak üzere yola çıktı”, “Sosyalist­ler kundaklıyor”. Bu atmos­feri anlamak için, Kore’nin 1910’dan beri Japon işgali al­tında olduğunu, “pan-Asya­cılık” denilen emperyalist ve militarist akımın ülkeyi etkisi altına aldığını hatırlatmak­ta fayda var. Ülkedeki Koreli göçmenlerin intikam almak istediklerine inanmak Tokyo­lular için zor değildi.

    Böylece başlayan Koreli kı­yımında öldürülenlerin sayısı hâlâ tartışma konusu. Ev bas­kınları ve linçlerde öldürülen­ler için verilen rakam 2.500- 6.000 arasında değişiyor. Bazı yerlerde polis ve ordunun da söylentilerin yayılmasına kat­kıda bulunduğu, hatta cinayet­lere iştirak ettiği bildiriliyor. Korelilerle birlikte Çinliler ve Japonların da öldürüldüğü ise raporlarla belgelenmiş.

    1923 Kanto depreminin ardından şehirden geriye kalanlar…

    Halkın, depremden sonra gelebilecek yangın gibi büyük felaketler konusunda önce­den bilgilendirilmesinin öne­mi, bu hadiseyle ortaya çık­mıştı. Depremden önce bir acil durum planının olması da deprem sonrasında paniği azaltabilirdi.

    1960’da Kanto depreminin yıldönümü, Afetten Korunma Günü ilan edildi. Japonya hü­kümeti bu tarihten sonra halkı deprem tehlikesi konusunda eğitmeye yönelik adımlar at­tı. Şehir, her yıl 1 Eylül’de bü­yük çaplı bir deprem tatbika­tı düzenlemeye devam ediyor. Tokyo ise felaketin ardından 7 yıl içinde daha geniş caddeler, yangına ve depreme dayanıklı yapılarla yeniden inşa edildi.

    Ancak Ocak 1995’te mey­dana gelen daha küçük bir deprem (Kobe depremi), bu hazırlıkları bir teste tabi tut­tuğunda, Japonya’nın tüm imar kurallarına ve halkın deprem bilincine rağmen dü­şünüldüğü kadar hazırlıklı olmadığı da ortaya çıktı. Dep­remde sokaklardaki insan ka­labalığı ve binaların molozları kurtarma çalışmalarını en­gelledi; ölü sayısı 5 bine, evsiz kalan insanların sayısı da 300 bine ulaştı. Tokyo Teknolo­ji Enstitüsü profesörlerinden Katsuki Takiguchi, “Neredey­se 50 yıldır Japonya’nın kent­sel bölgeleri sismik açıdan daha sakin bir dönemden ge­çiyordu; bu yıllar deprem mü­hendisliğinin ilerlemesi için altın bir fırsattı, ama Japon­ya pek çok altyapı sistemini başarıyla inşa ettikten sonra yarattığı güvenlik efsanesine fazlaca güvendi; mühendisler ise doğaya karşı alçakgönüllü davranmayı bir kenara bırak­tı” demişti.

    ŞİLİ (1960)

    Büyüklük: 9.5 / Can kaybı: 3.000

    Af dilemek için 5 yaşında çocuğu kurban ettiler

    Tarihte kaydedilen en büyük deprem, 22 Mayıs 1960’ta Şili’de yaşandı. 9.5 şiddetindeki Valdi­via depreminin ardından, Lago Budi kıyı kasabasın­da yaşayan Mapuche yerlileri 5 yaşında bir çocuğun kollarını ve bacaklarını kestikten sonra denize attı­lar. İnançlarına göre deprem ve tsunami Tanrı’nın bir cezasıydı ve ancak bir insan kurban edilirse af­fedileceklerdi. Olayın sorumluları arasında çocuğun büyükbabası da vardı. Suçlular hapse atıldı, ancak birkaç yıl sonra af ilan edilince serbest bırakıldılar. 20 yıl sonra bir Mapuche yerlisiyle yapılan röpor­tajda, 85 yaşındaki adam, öksüzlerin kurban edildiği günlerde daha az tsunami ve deprem olduğunu söy­lüyor, artık yasaklanan bu geleneği savunuyordu!

  • TARİHE DÜŞÜLEN NOTLAR

    BİLİMİNSANLARI

    ‘FELAKET GELİYOR’ DEDİLER KİMSEYE DİNLETEMEDİLER

    Yerbilimciler başta olmak üzere biliminsanları, afet öncesinde de bizi uyarmaktan asla vazgeçmemişti. Özellikle 2020’de yaşanan Elazığ dep­reminden bu yana, bu bölge­de büyük bir depremin kapıda olduğunu söylüyorlardı. Kah­ramanmaraş’ta 1513’te büyük bir deprem meydana gelmişti. Fayın depremi tekrarlama pe­riyoduna bakıldığında süre­nin yaklaştığı görülüyordu. Bir tarafta Hatay’a, diğer taraf­ta Malatya, Elazığ ve Bingöl’e giden fayın kesiştiği noktada riskin yüksek olduğu söyleni­yordu.

    Bilim Akademisi üyesi, jeo­log Naci Görür, “Elazığ depre­mi olduğu zaman Elazığ doğ­rultu atılımlı oldu. Bu depre­min kırığı Malatya’ya kadar geldi. Malatya’dan Kahraman­maraş’a kadar olan kısmı kı­rılmadı. Her doğrultu atılımlı fay kırıldığı zaman kırılmayan yerine enerji transfer eder. Bu basit gerçeğe bilimsel gerçe­ğe dayanarak dedik ki; ‘Şim­di Maraş bölgesi tehdit altına girdi dikkatli olun!’” diyordu. Çözüm önerisi ise şuydu: “Afet Bakanlığı kurun, ona iyi bir bütçe verin, liyakatlı kadrola­rı oluşturun. Yerel yönetim­lerle beraber deprem dirençli kentler yapın”. Ve devam etti: “1999 depreminden sonra hız­la, istekle, durmadan işe baş­lasaydık, 23 senede tüm Tür­kiye’yi depreme dirençli kent­ler haline getirirdik”.

    AFAD VE TSK

    BAKANLARIN AÇIKLAMALARI, EKİPLERİN BÜYÜK FEDAKARLIĞI

    6 Şubat’ta sabaha karşı Kah­ramanmaraş merkezli ilk depremin hissedilmesinin ar­dından, görüntüler ulaşmaya başladıkça tüm Türkiye yıkı­mın boyutlarıyla sarsıldı. An­cak özellikle 1999 depremini hatırlayanların umudu, ara­ma-kurtarma ekiplerinin böl­geye kısa sürede ulaşacağı, en­kazdan çıkarılanların çadırla­rına yerleştirilip, yılın en soğuk günlerini geçiren bölgede ısın­ma, gıda, tedavi gibi ihtiyaçları­na hızla ulaşacağı yönündeydi. Afet durumlarında hızlı organi­ze olma kabiliyetine ve deneyi­mine sahip ordu, madenciler, Kızılay, arama-kurtarmada uz­manlaşmış sivil toplum kuru­luşları gibi yardımları planla­yıp organize etmekten sorum­lu olan AFAD’dan da beklenti büyüktü.

    10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkileyen afetle ilgili AFAD’ın açıklamalarına gö­re, ilk günün sonunda bölgede görevlendirilen toplam ara­ma kurtarma personeli sayısı 9.698, AFAD Gönüllüsü ve Des­tek Ekiplerinden personel sayı­sı 9.876, araç sayısı 216, iş ma­kinesi sayısı 1.511’di.

    İkinci günün sonuna ge­lindiğinde bu rakamlar AFAD, PAK, Jandarma, DAK, Millî Savunma Bakanlığı, UMKE, İtfaiye, Millî Eğitim Bakanlığı, Güven, STK ve Gönüllüler, Gü­venlik, yerel destek ekiplerin­den görevlendirilen personel ile uluslararası arama kurtarma ekiplerinden oluşan 60.217 ki­şiye çıkmıştı.

    Üçüncü gün personel sayı­sı, 98.153 kişiye yükselmişti. Dördüncü gün ise saha perso­neli sayısının da yükselmesiyle 120.344 kişinin bölgede görev yaptığı açıklanmıştı. AFAD’ın açıklamalarına göre sahada gö­revli personel, depremlerden 10 gün sonra 16 Şubat’ta 253.016 kişi ile en yüksek noktasına ulaşmıştı. Ancak o sırada en­kazdan sağ olarak kurtarılma ihtimali artık çok düşmüştü. İlk günlerde yıkılmış binala­rın altından yakınlarının sesini duyanlar, çok uzun süredir ses­sizliği dinliyor; artık en azından yakınlarının cansız bedenleri­ne ulaşmak istiyorlardı. Tabii bir de soğukla, açlıkla mücadele ederken kendilerine uzanan bir yardım eli görmek…

    Arama-kurtarma ekipleri sahada büyük fedakarlıklarla bu ihtiyaçları karşılamaya ça­lıştı. Tüm Türkiye gerek nakdi gerek ayni yardımlarla onla­ra destek olmak için seferber oldu. Ancak AFAD’ın bölgede­ki koordinasyon konusunda yetersiz kalması, gecikmeler, yeteri kadar askerin sahaya çı­karılmaması gibi ağır eleştiriler de yapıldı.

    20 Şubat’ta Hatay’da 6.4 ve 5.8 büyüklüğünde iki deprem daha yaşanmadan önce Cum­hurbaşkanı Erdoğan 1 milyon 684 bin vatandaşın barınma ih­tiyacının giderildiğini açıklar­ken, depremlerin ardından Ha­tay Samandağ Belediye Başkanı Refik Eryılmaz halen “Vatan­daşlarımız çadır istiyor. Bugü­ne kadar havalar çok kötüydü, bazı insanlar hasarlı evlerine girmek zorunda kaldı. İnsanları bu şekilde ölüme terk etmenin anlamı yok” diyordu.

    Cumhurbaşkanı bundan 10 gün önce, 10 Şubat’ta Adı­yaman’da yaptığı açıklamada bir eksiklik olduğunu kendisi de ifade etmişti. “Müdahalele­ri istediğimiz hıza ulaştırama­dık. Depremin yıkım etkisi 10 il ve 500 km’lik alana yayıldığı için işimiz maalesef çok zor ol­du. Buna bir de bölgedeki kamu görevlilerinin kendisinin ya da ailesinin yıkım altında kalması eklenmiştir. Bölgede sert bir kış yaşanıyor olması da bir diğer engel olarak önümüze çıkmış­tır. Yolların bir kısmı da ciddi bir trafik yüküne maruz kal­mıştır” diyordu.

    13 Şubat’ta Kahramanma­raş’ta konuşan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise eleştirile­re “AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’dür. Takdir edilir ki 7.300 personelle Türkiye’de­ki bu büyük afeti veya herhangi bir afeti yönetebilmek müm­kün değildir” diye cevap ver­miş, AFAD’ın bir koordinasyon kurumu olduğunu söylemişti. Soylu, 17 Şubat’ta bir televiz­yon programına çıktığında da “O sabah saat 08.15’de deprem bölgesine indik. 9.15’de Gazian­tep’teydik” diyerek ilk saatleri anlatıyor; ardından daha önce 97 bin deprem tatbikatı yaptık­larını, 620 bin AFAD gönüllü­sü yetiştirdiklerini aktarıyordu. Ancak ordunun sahaya indiril­memesiyle ilgili eleştirilere de­ğinmemiş, “Jandarma ve polis koordineli çalıştı” demekle ye­tinmişti.

    Türkiye, günlerce arama kurtarma ekiplerinin enkazdan çıkardığı her insanda onlarla birlikte güldü, her kayıpta birlikte ağladı.

    Millî Savunma Bakanı Hu­lusi Akar ise 20 Şubat’ta konuş­tu; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hazırlığının dakika dakika ta­kip edilebileceği bir kronoloji verdi. Buna göre, Pazarcık depreminin olduğu 04.17’den 13 dakika sonra saat 04.30’da Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay, askerî birlik­lerden rapor istemiş; Anka­ra, Mamak’taki TSK İnsani Yardım Tugay Komutanlı­ğı’na “Hazır ol” emri veril­mişti. Saat 04.50’de bölgede­ki askerî birliklere komuta eden Malatya’daki 2. Ordu Komutanı Orgeneral Me­tin Gürak görevinin başın­da, bölgedeki birliklerden ilk raporları almaya başlamıştı. Saat 05.10’da Akar, Cumhur­başkanı Erdoğan’ı arayarak ilk raporunu vermiş; kendi­si ve komuta kademesinin Hatay’a “hareket edeceğini arz etmiş”, Cumhurbaşka­nı “uygun bulmuştu”. Saat 07.00’de iki askerî ambu­lans uçağı Ankara, Etimes­gut havaalanında hareke­te hazır hâle gelmişti. TCG İskenderun, Bayraktar ve Sancaktar çıkarma gemile­rine “seyre hazır” emri ve­rilmişti (AFAD’ın toplam personel sayısı 7.300’ün ye­tersiz oluşu Süleyman Soy­lu tarafından dillendirilir­ken; Hulusi Akar depremin üçüncü günü olan 8 Şubat’ta “Bütün bölgede 7.500 civa­rında Mehmetçik çalışma­larını sürdürmekte” demiş­ken; depremin ardından, 33 dakika içinde hazır olduğu açıklanan Malatya’daki 2. Ordu Komutanlığı’nın em­rinde 120.000 asker varken ve Millî Savunma Bakanlı­ğı’nın 2021 Faaliyet Rapo­ru’na göre TSK’nın personel sayısı, 390.960’sı askerî per­sonel olmak üzere toplam 430.577’yken ve teçhiza­tı, akaryakıtı, iş makineleri, uçar ve yüzer birlikleri, sah­ra hastaneleri ve mutfakları varken, bu konu bir süre da­ha tartışılacak).

    İTFAİYECİLER

    İNSANLAR KAÇARKEN KOŞARAK YARDIMA GELENLER

    Alevlerle savaşma deneyimi­nin verdiği cesaretle dep­rem bölgesindeki arama-kurtar­ma çalışmalarında umut olan; yüzlerce insanı tekrar günışına kavuşturan; Türkiye’nin dörtbir yanından itfaiyeciler kurtarma çalışmalarına ciddi bir katkıda bulundu. Depremlerin ardın­dan sadece Ankara Büyükşehir Belediyesine bağlı itfaiye arama kurtarma ekibi 432 kişiyi en­kazdan sağ olarak çıkardı. Dep­remden etkilenen bölgelerde yaşayan bazı itfaiyeciler henüz kendi ailelerini görmeden enka­za koştu; bazıları yaralarını ekip arkadaşlarından saklayıp çalış­maya devam etti. Kimileriyse kilometrelerce öteden geldiler; aralarında 1999 Depremi’nde bölgede çalışan Düzce, Kocae­li, Sakarya ekipleri de vardı. 6-7 gün uyumadan, dinlenmeden çalışan, tuttukları her elde biraz daha güç bulan; bazen gördük­leri acı manzaralar karşısında gözyaşlarını tutamayan itfa­iyeciler “Enkazda bir canlıya ulaştığımız zaman o sevinçle 24 saat dinlenmiş gibi oluyoruz” dediler. Gaziantep’te depremin 129. saatinde enkazın altından çıkardığı kediyi sahiplenerek “Enkaz” adını veren Mardin İt­faiyesi’ne bağlı İtfaiye Eri Ali Çakas, güvercinleri dahi yıkık yuvalarında bırakmayan Konya Büyükşehir Belediyesi itfaiye ekipleri ve enkazdan çıkardık­ları 2 milyon doları tereddütsüz yetkililere teslim eden Gazian­tep İtfaiyesi ve ilk günden itiba­ren koordine olarak enkazların altıdan 557 kişinin sağ kurta­rılmasını sağlayan 1.324 kişilik İstanbul Büyükşehir Belediye­si İtfaiye arama kurtarma ekip­leri unutulmayacaklar arasına yazıldı.

    Hiçbir talimat beklemeden hazır hâle gelen madenciler, bir afette daha hızlı organize olma becerilerini gösterdiler.

    SAĞLIK GÖREVLİLERİ

    FELAKETI UMUDA ÖLÜMÜ HAYATA…

    Depremlerin ardından her­kesin gözü arama-kurtar­ma çalışmalarındaydı; ancak kurtarılanların hayata tutun­ması için durup dinlenmeden, çok zor koşullar altında çalışan bir grup daha vardı: Sağlıkçı­lar. Depremin vurduğu hemen bütün şehirlerde, depreme en dayanıklı binalardan olması beklenen hastanelerden yıkı­lan olmuş; 448 sağlık görevlisi enkaz altında yaşamını yitir­miş; 528 sağlıkçı yaralanmıştı. Bölgeye Türkiye’nin ve dünya­nın her köşesinden yardıma ge­len sağlık görevlileri hemen işe koyulmuş; bazıları birkaç saat içerisinde çok sayıda sahra has­tanesi kurmuştu. Sağlık Bakan­lığı’nın açıklamasına göre 10 ildeki sağlık tesislerine dışarı­dan gelenlerle birlikte bölgede görev yapan sağlıkçıların sayısı 140 binin üzerine çıktı. İçlerin­de gönüllü olarak bölgeye gelen tıp fakültesi öğrencileri de var­dı, kilometrelerce yolu otostop­la kateden hemşireler de…

    Bu sağlık birimleri, yara­lıları tedavi etmekten doğum yaptırmaya, salgın hastalıkla­rı önlemeden ölülerin teşhisi­ne çok kritik görevler üstlendi. Yalnız insan sağlığı için değil, veteriner kliniklerinde hayvan­ların kurtarılması için de çalış­tılar. Hastanelerin ve yaralıların son durumunu anlatan deprem bölgesi tabip odası başkanları, ambulans hizmetinin yetersiz olduğunu, hastanelerin hasar gördüğünü, otopsilerin “yığıl­dığını”, sağlık çalışanlarının insan üstü bir çabayla çalıştı­ğını aktardı. Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) İzmir Şubesi, deprem bölgesine gönüllü giden çok sayıda sağlık çalışanı oldu­ğunu ama sağlık malzemeleri­nin eksikliği nedeniyle müda­halede zorlandıklarını belirtti. Türk Tabipler Birliği Başka­nı Şebnem Korur Fincancı ise günlerce aralıksız çalışan mes­lektaşlarının yerini almak için yaptıkları yardım taleplerinin görmezden gelindiğini söyledi.

    Belediyelere bağlı itfaiye ekipleri, arama kurtarma çalışmaları sırasında binlerce insanın hayata yeniden dönmesini sağladı.

    SİVİL TOPLUM

    DAYANIŞMANIN UMUT VEREN YÜZLERİ

    Deprem süresince sivil top­lum kuruluşları, pek çok kişi için güvenilir, hızlı, şeffaf ve yararlı bir alternatif olarak öne çıktı. Bu örgütlerin bürokratik engellere takılmadan hızla or­ganize olabildiklerini; otonom bir şekilde, yönlendirme bekle­meden harekete geçebildikleri­ni; beklenmedik zor sorunlara demokratik çözümler bulabil­diklerini; işbirliği içinde çalı­şabildiklerini; bizden/onlardan demeden yardım eli uzatabil­diklerini ve sonuçta arkalarına aldıkları halk desteğinin sağla­dığı meşruiyetle tek başına bir güç olabildiklerini gördük. Fela­ket anının travmasını başkala­rına faydalı bir iş ortaya koya­rak, gerçek anlamda bir kamu hizmeti üretme isteğiyle atlatan gönüllülerin belki de hiç amaç­lamadan ortaya bir alternatif olarak çıkması, zaman zaman siyasetçilerin hedefi hâline gel­melerine de neden oldu.

    Ancak tamamen enformel ve kendiliğinden hareket eden gönüllülerden dernek, vakıf gibi formel örgütlere, meslek odalarından taraftarlara, ce­maatlerden mahalle grupları­na, AHBAP’tan İHH’ye, BaBa­La Tv’den İhtiyaç Haritası’yla birlikte hareket eden DasDas’a, belgelerin başında nöbet tutan avukatlardan çocuklara sinema kuran öğretmenlere, aşevleri açan Michelin yıldızlı şefler­den köylere erzak götüren mo­tokuryelere, setlerini kapatıp karavanlarını deprem bölgesi­ne getiren sinemacılardan sos­yal medya fenomenlerine sivil dayanışma, başka bir müşte­rek iradenin mümkün oldu­ğunu hatırlattı. Gerek deprem bölgesinde gerekse yaşadıkları şehirlerde seferber olan, enkaz kaldıran, giydiren, doyuran, ba­rındıran, güldüren kadın-erkek, genç-yaşlı herkes bu büyük fe­laketin umut veren yüzleri oldu.

    140 binin üzerinde sağlık çalışanı, depremin yaralarını sarmak için çok zor koşullarda çalıştı.

    SOSYAL MEDYA / MEDYA

    BASININ ZOR SINAVI

    “Savaşta ilk kayıp hakikat­tir” sözü 2 bin 500 yıl önce­ye gidiyor. Refleksleri zayıfla­mış/zayıflatılmış geleneksel medyanın teyit etme ve doğru bilgiyi yaygınlaştırma hızının, sosyal medyaya yetişemediği doğal afetleri de buna eklemek gerekir. Sosyal medyadan ya­pılan çağrılar çok sayıda canın kurtarılmasını, yardım ulaş­mayan bölgelere ulaşmak için halkın koordine olmasını, ana akım haber kanallarında dep­rem bölgesi dışına ulaşmaya­cak seslerin duyulmasını sağ­ladı. Deprem haberlerinin ilk duyulduğu anlarda bazı iller­den veri akışının kesilmesiyle ortaya çıkan sessizlik, yıkımın ilk habercisi oldu. Deprem bölgelerinde 23 basın mensu­bunun hayatını kaybetmesinin ardından, yerel medya 5 Şubat tarihinde donup kaldı. Yalnız Adıyaman’da 11 gazeteci, Yu­nus Emre Doğan, Kemal Öner, Hidayet Özdemir, Ruhi Akan, Burak Alkuş, Aynur Göksu, Fatih Bayın, Mehmet Ünsal, Yaşar Hamurcu, Zübeyir Pek­taş, Muhammed Akan yaşamı­nı yitirdi.

    Ancak teyit edilmemiş ha­berler doğru bilgiden daha hızlı yayıldı; başka afet bölgelerine ait görüntüler; “depremi Amerikalı­lar yaptı” gibi komplo teorileri ve sansasyonel iddialar panik ya­rattı, vakit kaybettirdi, kutuplaş­ma ve ayrıştırmaya hizmet etti, dolandırıcılara kapı açtı. Yapay zeka ile oluşturulmuş görüntü­ler, dezenformasyona ve karma­şaya eşlik etti. Erişime engel­lenmiş sitelere girmeyi sağlayan VPN kullanımı, engellemenin ardından ülke çapında %186 art­tı. Bu süre zarfında enkaz altın­dan mesaj gönderenlerle iletişi­min kesilmesi, hayatların riske atılmasına kapı açtı.

    Yalan haberin antidotunun sorumlu habercilik olduğu, afet haberciliğiyle ilgili uzmanlaşmış muhabirlerin varlığının ne kadar kritik bir önem taşıdığı bir defa daha ortaya çıktı. Kamuoyunun depremzededen mikrofon kaçı­ran haberciyle, onun sesini-ih­tiyacını ulaştırmaya çalışan, acısını görmezden gelmeden olabildiğince fazla veriyi kamu­oyuna iletmeye uğraşan gazeteci arasında yaptığı ayrıma; gide­rek artan öfkenin kutuplaşmış toplumun “düşman” addettiği muhabirlere yansımasına tanık olundu. Kolluk kuvvetlerinin ha­bercinin güvenliğini sağlayarak işini yapmasını kolaylaştırmak yerine, zorlaştırdığı, engellediği durumlar da bildirildi.

    RTÜK, “özgürce kanaat olu­şumunu engelleme” gibi yeni bir gerekçeyle Halk TV, Tele1 ve Fox TV’ye bir dizi ceza verdi. Avesta Yayınları ve Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink’in web site­sine, ayrıca Erbil’den yayın ya­pan Rudaw ve Botan Internatio­nal’a erişim engellendi. Provo­katif paylaşım gerekçesiyle pek çok gözaltı ve tutuklama yapıldı. Twitter hesabından çalışmala­rın yetersiz olduğunu belirten paylaşımlar yapan siyaset bilim­ci Özgün Emre Koç, ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakılırken, gazeteci Merdan Yanardağ ve Enver Aysever için “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla so­ruşturma başlatıldı. Urfa’nın Bi­recik ilçesinde yıkılan bir bina­yı görüntüleyen Mezopotamya Ajansı muhabiri Mahmut Altın­taş ve JINNEWS muhabiri Se­ma Çağlak gözaltına alındı.

    Kahramanmaraş depremle­rinin akıllarda kalacak medya simgesi, “mucize kurtuluş” ha­berciliği olarak da tarihe geçti. Afetten önce kamuoyunu uyar­ma ve hazırlama, afet sırasın­da mucize ile gerçek arasında denge kurma sorumluluğunun yerine getirilmediği nice örnek yaşandı. Zaman zaman nak­len yayınlarda arama-kurtarma çalışmalarının sekteye uğra­tıldığı gelişmelere tanık olun­du. Gerçekler zaten dramatize edilmeye gerek bırakmayacak kadar ağırken, kimi yayınların arkasına konan müzikler, trav­maları derinleştirecek afetzede görüntüleri ve kimi gazetelerin sorumsuz yayınları acıları de­rinleştirdi.

    SPORCULAR/TARAFTARLAR

    EZELİ REKABETTEN EBEDİ DOSTLUKLARA

    6 Şubat sabahı korkunç yıkı­mın henüz tam olarak id­rak edilemediği anlarda, spor dünyasından ilk olarak Volkan Demirel’in yardım çığlığı du­yuldu. Yıllarca Fenerbahçe’nin kalesini koruyan, millî takımda 63 maça çıkan dünün futbolcu­su, bugünün teknik direktörü ağlayarak görev yaptığı Hatay’a dikkati çekti. Onun ve eşi Zey­nep’in çağrısı sosyal medya sa­yesinde yankı buldu; milyonlara ulaştı. Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Fenerbahçeli demeden kişiler, kulüpler, kurumlar her koldan örgütlenmeye başladı. Yine bir dönem Galatasaray’da forma gi­yen Gökhan Zan, doğduğu şehir olan Hatay’ın dörtbir yanından paylaşımlarla durumun aciliye­tini milyonlara duyurdu.

    Bu yardım seferberliği sa­dece İstanbul’a değil, ülkenin dörtbir köşesindeki kulüple­re de yayıldı. Pazar günü Süper Lig maçına sahne olan Hatay’ın stadyumu aşevi olarak kulla­nıldı, Konyaspor’un stadyumu depremzedelere tahsis edildi. Federasyonlar da yardım kam­panyalarında yerini aldı. Türkiye Otomobil Sporları Federasyo­nu’nun bölgeye gönderdiği offro­ad araçları, tırlarla girilmeyen bazı köylere ulaşılmasını sağladı.

    Kariyerine İtalya’da devam eden Merih Demiral’ın ken­di inisiyatifiyle meslektaşlarıy­la görüşmesi üzerine Cristiano Ronaldo, Lionel Messi, Kylian Mbappé, Harry Kane, Erling Ha­aland ve Kevin de Bruyne gibi süper yıldızların imzalı forma­ları açıkartırmayla satılmasına başlandı. NBA’deki temsilcile­rimizden Furkan Korkmaz da takım arkadaşlarından James Harden ve Joel Embild’in for­malarını açıkartırmaya koydu. 2005’te oynanan Fenerbahçe derbisinin son bölümünde kaleyi koruyan Beşiktaş’ın eski forve­ti Daniel Pancu’nun eldivenleri yine depremzedelerin yararına satıldı. “Asla yalnız yürümeye­ceksin” tezahüratıyla da marka olan Liverpool’la Everton 13 Şu­bat’ta oynadıkları derbi maçında giyilen formaları yine Türkiye ve Suriye’de depremden etkile­nenler yararına açıkartırmayla satışa sunuldu. Semih Saygı­ner’in ilk dünya şampiyonluğu­nu kazandığı istekasından Mete Gazoz’un Olimpiyat altınını aldı­ğı oka birçok obje, Socrates der­ginin kurduğu sitede deprem­zedeler yararına açıkartırmaya çıkarıldı.

    Deprem bölgesinde görev yapan çok sayıda gazeteci, basın kartları olmadığı gerekçesiyle haber yapmalarının engellendiğini bildirdi.

    Sporun kayıpları

    Hatayspor’lu Christian Atsu, kaldığı otelin enkazından kur­tarılamadı. Ölen binlerce insan arasında, sporcuların adları da akıllara kazındı. Kahramanma­raş İstiklal Spor 4 futbolcusunu

    Hakan Doğan, Taner Kahri­man, Saruhan Bolat ve Bur­hanettin Sever’i kaybetti. ING Kadınlar Basketbol Süper Ligi takımlarından Çankaya Üniversitesi’nde forma giyen 30 yaşındaki millî basketbol­cu Nilay Aydoğan; Tekvan­do Millî Takımı antrenörle­rinden Cemal Toman ile eşi Songül Toman; Hatayspor’da malzemeci olarak görev yapan Onur Akdeniz; Yeni Malat­yaspor’un 28 yaşındaki kale­cisi Ahmet Eyüp Türkaslan; İskenderunspor’un kaleci ant­renörü Uğur Kurt ve atletik performans antrenörü Halil İbrahim Ölmez; Rasus Kimya Hatay Voleybol Takımı’ndan Gözde Öztürk, Dilek Mucuk ve Ahsen Baş; Malatya Bü­yükşehir Belediyesi’nde forma giyen Mehmet Can Ağırbaş, Emincan Kocabaş ve Murat Çiloğulları; Merinos Voley­bol’un 27 yaşındaki smaçörü Betül Çoban Çakır ve voley­bolcu eşi Bedrettin Çakır; gü­reşçiler Ahmet Taş, Mehmet Eskisarılı, Ali Gürsoy ve Aslan Ekiz, Eray Şimşek, Halil İbra­him Erdine, Hasan Sarıtürk, Ozan Datlı ve Ahmet Durman; Adana Tenis Dağ ve Su Spor­ları Kulübü sporcuları Yağız Uçurum ve Yağmur Uçurum; Kahramanmaraş Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nde tenis antrenörü olarak görev yapan Tuba Pidecioğlu; millî hent­bolcu Cemal Kütahya; binici Semanur Baysal ve Turgut­lu Belediyesi Espor oyuncusu Gizem Harmankaya…

    Turnuva için Adıyaman’a gelen 39 kişilik Gazimağu­sa Türk Maarif Koleji kız ve erkek voleybol kafilesinden 34’üne kaldıkları otel mezar olurken, adları “Melekler Ta­kımı” olarak yazıldı.

    Trabzonspor’un, gelirini depremzedelere bağışladığı Basel maçını izlemek için kente akın eden Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaraylı taraftarlar, bordo mavililerle buluşup, kucaklaştı.

    ULUSLARARASI YARDIMLAR

    SINIRLARIN ÖTESİNDEN TÜRKİYE’YE UZANAN ELLER

    Kahramanmaraş depremlerinin ar­dından arama kurtarma çalışmaları­na katılmak için afet bölgesine koşanlar arasında sınır ötesinden gelen ekipler de vardı. 15 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre 100 ülke yardım teklifinde bulunmuş, 76 ülkeden 7.606 kişi sahadaki çalışmalara destek olmuştu. O tarih itibarıyla 712 ki­şinin daha yurtdışından gelmesi bekleni­yordu. Bu ekipler içinde mühendisler, as­kerler, itfaiyeciler, sağlık ekipleri, arama kurtarma köpekleri vardı. Ayrıca birçok ülke yüklü miktarda maddi yardımda bu­lunmuş; bağış kampanyaları düzenlen­mişti.

    6 Şubat’taki depremlerin ardından Türkiye’ye yardım gönderen ilk ülke 370 personel ile bölgeye ulaşan Azerbaycan ekibi oldu. Avrupa Birliği, tarihinin en büyük insani yardım operasyonunu Tür­kiye için düzenlerken Avrupa’dan Tür­kiye’ye ilk ziyaret ilişkilerin son dönem­de gergin olduğu Yunanistan’ın Dışişleri Bakanı Nikos Dendias’dan geldi. Dendias iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için depremlere gerek olmaması dileğini paylaştı.

    Gerilimin yüksek olduğu İsrail ve Er­menistan’ın dışişleri bakanları da Türki­ye’yi ziyaret ederek normalleşme süre­cinin hızlanacağı işaretini verdi. Yardım kampanyaları başlatan, 10 bin evlik bir konteyner kent kuracağını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışla­yan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani ise depremler sonrası Türkiye’ye gelen ilk uluslararası lider oldu. ABD Dı­şişleri Bakanı Antony Blinken, iki yıldır görevde olmasına rağmen depremlerin ardından ilk defa Türkiye’ye ayak bas­tı; deprem bölgesini helikopterle incele­di. Çin, Hindistan, Japonya, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Irak, Pakis­tan, Kanada, Tayvan, İskandinav ülkeleri, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın yanısıra savaşmakta olan Ukrayna ve Rusya’dan da destek ve yardımlar ulaştı. Sahra has­taneleri kuranlar, maaşlarını bağışlayan milletvekilleri, ulusal yas ilan edenler, saygı duruşunda bulunanlar, binalarını kırmızı-beyazla aydınlatanlar hafızalara yazıldı.

    1999 depreminde de özellikle Yuna­nistan, Ermenistan ve İsrail’in yardım­ları karşısında kamuoyunda sevinçli bir şaşkınlık oluşmuş, gazetelerin “Türk’ün Türk’ten başka dostu varmış!” manşetle­ri minnettarlıkla birlikte önceden varolan önyargıları da eleştirmişti.

    DÖRT AYAKLI KAHRAMANLAR

    PROTEO, KÖPÜK, ŞİLAN VE DİĞERLERİ

    Depremlerin ardından bir­çok ülkeden kurtarma ekipleri peş peşe afet bölgele­rine gelirken, bir kısmı yanla­rında felaket süresince büyük rol oynayan arama kurtarma köpeklerini de getirdi. Türki­ye’den ekiplerin arasında da özel olarak insan kokusunu tespit etmek için eğitilmiş kö­pekler vardı. Eğitimli kurtar­ma köpekleri, insanlardan 10 bin kat daha iyi koku alma ve 50 kat daha iyi işitme özellikleriyle yüzlerce kişinin kurtarılması­na vesile oldu. AFAD ekipleriyle çalışan Köpük, cam kırıklarıyla yaralanan patilerine rağmen tek başına 5 kişiyi tespit etti. Sarı­yer Belediyesi’nin Şilan’ı 16 saat aralıksız çalışıp 3 kişiyi kurtar­dıktan sonra yorgunluktan ade­ta baygın düşmüşken fotoğraf­landı. Türkiye’de yasaklı ırklar listesine alınan Leo adlı pitbull ise 135. saatte 1 kişinin kurtarıl­masını sağladı. Kurtarma çalış­maları sırasında hayatını kay­beden Meksika ekibi (SEDE­NA) üyesi “yoldaş” Proteo ise hiç kuşkusuz hem milletlerarası hem türler arası dayanışmanın sembolü oldu.

    KARANLIĞIN İÇİNDE UMUT HİKAYELERİ

    SİVİL TOPLUM

    Depremin dehşeti, hayatta ve uzakta olan­larımıza da nasıl ve ne zaman çıkılabileceği belli olmayan koyu bir karanlık gösterdi. Ancak felaketin kalbinden çıkan öyle insan­lar vardı ki, en karamsar anlarda nezaketleri, neşeleri, dirayetleriyle bir gün gelip yeniden gülebileceğimizi, bu yarayı sarabileceğimizi hatırlattı.

    EN ZOR ANDA NEZAKET

    Hatay’da depremin 4. gününde enkazdan çıkarılmayı bekleyen kadının “Teşekkür ediyorum, hiç tanımadığınız insanlar için buradasınız. Allah razı olsun, Allah sizi düşürmesin. Hiçbir tanıdığınız düşmesin bu duruma. Tam ümidimi kesmiştim biliyor musun? Dedim artık bırakın uyuyacağım ben, üşüdüm. Zaten kimse de gelmedi. Üze­rimizden geçip gidiyorlardı. Burası tehlikeli diye girmek istemediler herhalde. Onlar da haklı” sözleri unutulmayacaklkar arasına kaydedildi.

    KURTARILDI VE YARDIM ETMEK İSTEDİ

    Hatay’da yıkılan binanın enkazında arama-kurtarma çalışması yapan ekipler, depremden 24 saat sonra göçük altından 26 yaşındaki Hatice Şeren’i kurtardı. Şeren, he­nüz sedyedeyken “Hiçbir yerimde hasar yok. Burada kalıp annemin, babamın çıkmasına yardımcı olayım” dedi. Genç kız hastaneye sevk edilirken ekipler, Hatice’nin ailesini de kurtarmak için çalışmaları sürdürdü. Depre­min dördüncü günü 83. saatte kurtarılan 23 yaşındaki Onur Mermer de “Hastanede 4-5 saat tedavi gördükten sonra taburcu olup eve gittim. Fakat, yakınlarım enkaz altında olduğu için dayanamayıp enkaz yerine gel­dim. Enkazlarda akrabalarım, arkadaşlarım ve yakınlarım vardı. Enkazdaki çalışmalara yardım ediyorum” dedi.

    MUHABBET KUŞUNU BIRAKMADI

    Kahramanmaraş’ta 13 yaşında bir çocuk, depremden 55 saat sonra, elinde tuttuğu muhabbet kuşuyla enkazdan sağ çıkarıldı. Yaklaşık 3 saatlik çalışmanın ardından ulaşılan Berat, ambulansa götürüldüğü sırada teyzesini görünce sağlık ekiplerinden durmalarını istedi ve muhabbet kuşunu, yanına çağırdığı teyzesine verdi. Teyze, yeğeninden aldığı kuşu önce bağrına bastı, sonra da çevreden bulduğu ekmekten yedir­di, şişe kapağından su içirdi. Hatay’da yıkılan bir binanın enkazı altında kalan tıp fakültesi öğrencisi Kerem Çetin de arama kurtarma ekiplerinden önce kedisi Çilek’in kurtarılma­sını rica etti, her ikisi de sağ salim çıkarıldı.

    İLK AKLINA GELEN KİTAPLARIYDI

    Antakya ilçesi Ürgen Paşa Mahallesi Altı­nevler Sitesi’nin enkazından çıkarılan yaralı 19 yaşındaki Gürkan Öztürk, ambulansla taşınırken sağlık görevlisinin “En çok neye üzüldün” sorusuna “Depremde her şey gitti, kitaplarıma yazık oldu. YKS’ye 5 ay kaldı. Ona çok üzüldüm, çünkü sınavda onlar bana lazım. Taburcu olur olmaz sınava çalışmaya başlayacağım” diye cevap verdi. Bunun üzerine sağlık görevlisi, gencin kitaplarının temin edileceğinin sözünü verdi.

    ENKAZDAN SİGARASIYLA ÇIKTI

    Adıyaman’da depremin 3. gününde arama kurtarma ekipleri tarafından enkaz altından çıkarılan 58 yaşındaki Soner Tuğtekin’in elindeki sigara ile molozların arasından çıktığı anlar sosyal medyaya yansıdığında, özellikle tiryakiler onu çok iyi anlamıştı. Tuğtekin, enkaz altında kaldığı süre boyunca yanında yalnızca su ve sigara olduğunu; çok sigara içmekten çakmağının gazı bitince kumandanın pillerini parçalayıp, kablolarını birbirine çarptırarak ateş çıkardığını söyledi. “Yardım için bağırıyorduk. Cevap gelince sigaraları art arda yakmaya başladım. Elimde de çıktığımda o yüzden sigara vardı. Has­taneye gitmek istemedim çünkü Hatice’mi bırakmak istemedim. Hastaneye gidince verdikleri serumu bırakıp enkaz alanına gittim. Eşimin cansız bedeninin çıkarıldığı 4. güne kadar kaldırımda yattım” sözleriyle anlatmıştı hikayenin gerisini…

    ‘MUAYENE OLMADAN İÇMEM’

    Hatay’da depremden 72 saat sonra aynı bi­nanın enkazından 4 kişi kurtarıldı. Enkazdan annesiyle birlikte çıkarılan 5 yaşındaki kız çocuğunun, ekiplerin su isteyip istemediği sorusuna, “Yok daha muayene olmadım” yanıtını vermesi nadir gülümseme anların­dan oldu.

  • Felaketle başlayan ve yaşarken yazılan…

    Türkiye, 6 Şubat Pazartesi günü saat 04.17’de meydana gelen depremle sarsıldı. Merkezüssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi olan 7.7 büyüklüğündeki deprem Kahramanmaraş, Kilis, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, Adıyaman, Malatya, Elazığ ve Hatay’ı vurdu. (26 Şubat itibarıyla) kimliği belirlenen 44 bin 374 insanımız depremlerde hayatını kaybederken 184 kişi hakkında da tutuklama kararı verildi. Kahramanmaraş depremleri yarattığı yıkım, yardımların ulaştırılmasındaki gecikmeler ve siyasi tartışmalarla olduğu kadar siyasetin çok üstüne çıkan, genç-yaşlı herkesi ortak bir acıda birleştiren sivil dayanışmayla da tarihe yazıldı.

    Türkiye’nin en uzun günü

    1.GÜN 6 ŞUBAT 2023 PAZARTESİ

    Ülkemiz 6 Şubat’a, sabaha karşı 04.17’de merkezüs­sü Kahramanmaraş’ın Pazar­cık ilçesi olan depremin habe­riyle uyandı. Boğaziçi Üniver­sitesi Kandilli Rasathanesi ve AFAD, depremin büyük­lüğünü önce 7.4 olarak açık­layıp ilerleyen saatlerde 7.7 olarak revize etti. Avrupa-Ak­deniz Sismoloji Merkezi (EM­SC) ise depremin Gaziantep merkezli, 7.8 büyüklüğünde olduğunu duyurdu. Yerden 7 kilometre derinlikte meyda­na geldiği tespit edilen dep­rem, yaklaşık 1 dakika sürdü; Kahramanmaraş, Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Diyarba­kır, Şanlıurfa, Adana, Adıya­man, Hatay ve Kilis’te etkili oldu; 10 şehirde 13 milyon 421 bin 699 kişinin yaşadığı bir bölgeyi etkiledi; 16 ülkede hissedildi; Suriye’nin İdlip, Halep, Hama, Lazkiye, Tartus ve Rakka vilayetlerinde de yı­kıma neden oldu.

    Depremin ardından nere­deyse 1 saat boyunca AFAD deprem verileri haricinde resmî bir açıklama yapılmaz­ken, ilk açıklama İletişim Başkanlığı’ndan geldi. Ardın­dan İçişleri Bakanı Süley­man Soylu tarafından “Bütün ekiplerimiz teyakkuz hâlinde. Dördüncü seviye alarm orta­ya koyduk. Bu, 1 yardımı da içeren bir alarm­dır” açıklaması yapıldı. Cum­hurbaşkanı Recep Tayyip Er­doğan da “İlgili tüm birimleri­miz AFAD koordinasyonunda teyakkuz hâlindedir” dedi. Erdoğan ayrıca “Depremden etkilenen 10 ilimize mevcut valiliklerimizin yanısıra on­larla birlikte çalışacak 10 va­li daha görevlendirilmiştir. TSK ve belediyelerimiz başta olmak üzere afet çalışmala­rında eğitime sahip kurum­larımız göreve çağrılmıştır” dedi. Soylu, cep telefonları­nın zorunlu durumlar dışın­da kullanılmaması gerektiği konusunda uyarıyor ve Tür­kiye’nin birçok noktasından arama kurtarma ekiplerinin deprem bölgelerine sevk edil­diğini aktarıyordu. Yetkililer hasarlı binalara girilmemesi, arama-kurtarma ekipleri için yolların açık tutulması uyarı­larında bulunuyordu.

    Depremlerin ardından ilk saatlerde İstanbul’dan 968’i arama-kurtarma gönüllüsü 1.075 kişilik, Azerbaycan’dan ise 370 kişilik ekipler deprem bölgesine doğru yola çıkar­ken, diğer ülkelerden de tazi­ye ve destek mesajları ileti­liyordu. Saat 07.00 civarında Millî Savunma Bakanlığı’n­dan yapılan açıklamada “TSK İnsani Yardım Tugayı un­surları ile AFAD’ın talepleri kapsamında nakliye uçakla­rı göreve hazırdır. Taleplerin karşılanması için koordinas­yona başlanmıştır” denirken, İstanbul ve Ankara Büyükşe­hir belediyelerinden de böl­geye ekiplerin sevk edildiği açıkladı.

    Deprem bölgesindekiler ise kimi yalınayak, kimi pija­malarıyla evlerinden fırlamış; molozların arasında, buz gibi havada enkaz altındakilere sesleniyordu. O anları anla­tanlar, kimsenin ne yapacağı­nı bilmediğini, çaresizce ağla­maktan başka pek bir şey ya­pamadıklarını söylüyor. Hava ağardıkça facianın boyutları da ortaya çıkıyordu, ancak te­lekomünikasyon hatlarının çökmesi nedeniyle özellik­le bazı şehirlerden haberler Türkiye’nin geri kalanına çok gecikmeli olarak ulaşıyordu. GSM operatörlerinin kapasi­te artırdığı söylense de sorun devam ediyordu.

    Denetime tabi kamu bi­naları depremde yerle bir ol­muş; İskenderun, Antakya ve Adıyaman’daki devlet hasta­neleri, Hatay’daki polis evi, pisti yarılan Hatay Havalima­nı ve otoyollar kullanılamaz hâle gelmişti. Kızılay Başkanı Kerem Kınık “Yollarda 50 met­relik fay kırığına araçlar düştü. Yollarda kar ve buz var. Viya­düklerde çok ciddi hasarlar var” diyerek vatandaşları yardım için yola çıkmadan önce sabırlı olmaya çağırmıştı. Kahraman­maraş ve Gaziantep sivil uçuş­lara kapatılmıştı. Enerji Bakanı Fatih Dönmez, deprem nede­niyle 30 trafo merkezinde hasar olduğunu açıklamış; BOTAŞ, deprem bölgelerine doğalgaz akışının durdurulduğunu belirt­mişti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, akşam saatlerinde yaptığı açık­lamada depremler nedeniyle 7 gün süreyle millî yas ilan edildi­ğini duyurdu. Türkiye genelin­de tüm okullar 13 Şubat’a kadar tatil edildi; YÖK Başkanı, dep­remden etkilenen 10 ildeki yük­seköğretim kurumlarında bahar yarıyılı eğitim ve öğretim dö­nemine ara verildiğini bildirdi. Tüm spor ve kültür-sanat etkin­likleri durduruldu. TBMM’nin Genel Kurul çalışmalarına 1 hafta ara verildiği duyuruldu.

    İkinci deprem

    Bölgede yaşayanlar sabaha karşı saatlerde meydana gelen ilk depremin ardından ikinci bir sarsıntı daha yaşadı. Saat 13.24’te bu sefer merkezüssü Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesi olan 7.6 büyüklüğünde bir başka deprem oldu. Yine yerin 7 kilometre derinliğinde yaşanan deprem, Ankara’dan Karadeniz’e geniş bir bölgede hissedildi. İkinci depremde, ilk depremde hasar gören bi­nalardan yıkılanlar oldu. Artçı sarsıntılardan da büyüklüğü 6.0’nın üzerine çıkanlar vardı. İskenderun Limanı’nda kon­teynerlerin bulunduğu nokta­da da yangın çıkmıştı.

    Hava kararırken bölgeden gelen haberlerde havanın çok so­ğuk ve yağışlı olduğu; battaniye, gıda, ısınma, barınma ihtiyaçla­rını karşılayamadıkları; insanla­rın kendi imkanlarıyla yakınla­rını kurtarmaya çalıştığı duyu­luyordu. Arabası olanlar şehrin dışına çıkmaya çalışırken yollar kilitlenmişti. Akaryakıt istas­yonlarında kilometrelerce uza­nan kuyruklar vardı. Enkaz al­tında olanlar için de kurtulanlar için de zor bir gece başlıyordu.

    Cüneyt Özdemir’in Youtu­be yayınına katılan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin’in 60 bin nüfuslu bir ilçenin “yarısının yok oldu­ğunu” söylemesi, ardından TİP Hatay Milletvekili Barış Atay’ın “Hatay Türkiye’nin bir ili değil mi sorusunu soruyorum. Değil yardım hiçbir şey gelmemiş. En­kaz altındakileri kendi imkan­larıyla kurtarmaya çalışanların çalışmalarının doğru olup olma­dığını söyleyecek bir görevli bile yok. Burada bir kurum, bir erk, AFAD yok, çaresizce yıkılmış binalara bakan insanlar var. Bu­rası terk edilmiş durumda” söz­leri afet karşısında çaresizliğin boyutlarını gösteriyordu. Bölge­den bildiren muhabirlerin ha­berlerinde depremzedelerin gün boyunca 112 ve 155’e ulaşmaya çalıştığı, ama başaramadığı; su ve sıcak çorba bile olmadığı söy­leniyordu.

    Saat 04.30 itibarıyla artçı­ların sayısı, büyüklüğü 3.9-5.2 arasında değişen 243 sarsıntı­ya ulaşmıştı. Kahramanmaraş depremleri, hem büyüklük hem de yarattığı tahribat bakımın­dan 1939’da yaşanan Erzincan depreminin ardından Türki­ye’nin yaşadığı en büyük dep­rem olmuştu.

    Kurtarma görevlileri İskenderun’da çöken bir binanın bulunduğu alanda arama yaparken İskenderun Limanı’ndan dumanlar yükseliyor. Fotoğraf: Burak Kara

    Afet bölgesinden yükselen soru: Devlet nerede?

    2.GÜN 7 ŞUBAT 2023 SALI

    Türkiye depremin ardından ikinci güne gözlerini açar­ken, deprem bölgesinde birçok vatandaş geceyi sıfırın altı­na düşen karlı havada sokakta geçirmişti. Bazıları kenti terk ederken, yıkılan evlerinin altın­da yakınları kalanların yaktık­ları ateşlerin etrafında endişeli bekleyişi sürüyordu.

    Özellikle ilk anda hasarın büyüklüğü anlaşılamayan Ha­tay’da bulunanlar, belki de ha­yatlarının en zor gecesini geçir­mişlerdi. CHP Hatay Millet­vekili Mehmet Güzelmansur, Hatay ilçe ve köyleri dahil bin 500 binanın yıkılmış olabile­ceğini, Antakya’daki binaların %90’ının kullanılmaz olduğunu söylüyordu. İskenderun Limanı hâlâ yanıyordu. 25 saatin ardın­dan kameraların karşısına ge­çen Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremlerden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle olağanüstü hâl ilan edildiğini duyurdu.

    Bu sırada yardım çalışmala­rının “sistemsizliğine” yönelik eleştiriler de yükselmeye başla­mıştı. Yiyecek, barınma, ısınma büyük sorundu. Bölgede mik­rofon uzatılan hemen herkes AFAD ekiplerini görmemekten yakınıyor, tekrar tekrar “dev­let nerede?” sorusunu soruyor­lardı.

    Deprem bölgesini ziyaret eden CHP Genel Başkanı Ke­mal Kılıçdaroğlu, paylaştığı videoda “Yaşananlara siyaset üstü bakmayı, iktidarla hizalan­mayı reddediyorum. Bu çöküş tam da sistematik rant siyase­tinin sonucudur” diyordu. CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz da Pazartesi sabah saatlerinden beri yaptığı payla­şımlarda, madencilerin bölgeye gitmek için hazır olduğunu, bir an önce uçakla götürülmeleri gerektiğini söylüyordu.

    Öte yandan 1 gün önce Şan­lıurfa’ya giden Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati “Her şey kontrol altında” demişti. Nebati, “Burada sıkıntı, sosyal medyadan yayılan yanlış haber­ler… Bunun ciddiye alınmaması, AFAD’dan ve valilik tarafından yapılan bilgilendirmeyi dikkate almaları hususunda vatandaş­larımızdan yardım diliyoruz” açıklamasını yapmıştı.

    Kritik bir an: Twitter kapatıldı

    3.GÜN 8 ŞUBAT 2023 ÇARŞAMBA

    AFAD’dan sabah saat 07.45 sularında yapılan açıkla­mada, Kahramanmaraş mer­kezli depremlerde can kaybı sayısının en az 12.873’e, yaralı sayısının ise 62.937’ye yükseldi­ği; 6.044 binanın yıkıldığının te­yit edildiği bildirildi. Suriye’deki ölü sayısı ise 2.802’ye yüksel­mişti.

    Türkiye deprem bölgesine yardım göndermek için sefer­ber olmuştu. Ancak yardımların dağıtılması ve kurtarma/destek çabalarının koordinasyonu ko­nusunda sorunlar halen devam ediyordu.

    ❱❱ Saat 16.00 itibarıyla pek çok kullanıcı, arama-kurtarma ça­lışmalarında yoğun olarak kul­lanılan Twitter’a erişmekte zorluk yaşandığını bildirmeye başladı. AFAD merkezinden ko­nuşan Cumhurbaşkanı Yardım­cısı Fuat Oktay ise durumun “teknik bir sorun”dan kaynak­landığını iddia etti, “Şu anda afeti yönetiyoruz. İlgili kurumlarımız var onlarla değerlen­direbilirsiniz” dedi. Şirketin, “dezenformasyon yasası” kap­samında hükümetle daha fazla işbirliği taahhüdünde bulunma­sının ardından gece 01.00 itiba­rıyla Twitter’ın erişime açıldığı duyuruldu.

    ❱❱ Sosyal medyada yayılan ve Hatay T Tipi Kapalı Ceza İn­faz Kurumu’nda çekildiği iddia edilen görüntüler üzerine Ada­let Bakanlığı Ceza ve Tevkifev­leri Genel Müdürlüğü (CTE) yazılı bir açıklama yayımlaya­rak, cezaevindeki firar girişimi­ne yapılan müdahale sırasın­da 12 adli hükümlü ve tutuklu­nun yaralandığını, hastaneye sevk edilen yaralılardan 3’ünün hayatını kaybettiğini bildirdi. Açıklamanın gelmesinden ön­ce, gazeteci Cüneyt Özdemir’in ulaştığı Adalet Bakanlığı Basın Danışmanı, görüntülerin Hatay T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kuru­mu’nda değil, Kahramanmaraş Türkoğlu 1 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda çekildi­ğini; “isyan”ın bastırılması sıra­sında can kaybı yaşanmadığını söylemişti.

    ❱❱ Adıyaman’da deprem bölge­sinde inceleme yapan Ulaştır­ma Bakanı Adil Karaismailoğ­lu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, çalışmalardaki aksak­lıkları dile getiren depremzede­lerin giderek büyüyen tepkisi üzerine araçlarına binip bölge­yi terketmek zorunda kaldı. Bir gün önce, kendisini protesto edenleri dinlerken gülümsediği için tepki gören Vali Çuhadar’ın yerine geçici olarak Ordu Valisi Tuncay Sonel, Adıyaman’da gö­revlendirildi.

    AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğlu, Maraş’a yaptığı ziyaret sırasında İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na bağırarak “Defol” dedi. Reyhanlıoğlu’nun kardeşinin Kahramanmaraş Tapu Kadastro Müdürlüğü görevini yürüttüğü öğrenildi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan, Kahramanmaraş ve Hatay’ı ziyaret etti. Erdoğan, tüm depremzedelere 10 biner li­ra yardım yapılacağını, hedefin 10 ilde 1 yıl içinde yeni konutlar inşa etmek olduğunu söyledi. Erdoğan, “Böylesi büyük felake­te hazırlıklı olabilmek mümkün değildir” dedi. Arama- kurtarma ve koordinasyona yönelik eleş­tirilere de “Bununla ilgili olarak bazı haysiyetsiz, namussuz kişi­ler kampanya yaparak ‘Hatay’da asker, jandarma, polis göreme­dik’ gibi yalan yanlış iftiralar atıyorlar” diye konuştu. Konuş­tuğu bir depremzedeye “Olan­lar hep oldu. Bunlar kader pla­nının içinde olan şeyler” dedi. Erdoğan, aynı ifadeyi Bartın’ın Amasra ilçesindeki maden faci­ası sonrası da kullanmıştı.

    ❱❱ Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Hatay Havalimanı’nın yeniden uçuşla­ra açılması için çalışmalara baş­ladıklarını ve hafriyat atıklarını temizlediklerini; İzmir Büyük­şehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, bölgeye gönderilecek yardımların toplanmaya devam ettiğini; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İma­moğlu ise Hatay İskenderun Limanı’ndaki yangının söndü­rülmesi için ekiplerinin yoğun şekilde çalıştığını duyurdu.

    ❱❱ AK Parti 26. dönem Maraş Milletvekili Nursel Reyhanlıoğ­lu, Maraş’a yaptığı ziyaret sıra­sında İBB Başkanı Ekrem İma­moğlu’na bağırarak “Ne geziyor­sun Türkiye’yi? Sen İstanbul’a bak. Defol İngiliz uşağı” dedi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Yardımcı­sı Fuat Oktay, CHP’li beledi­ye başkanlarına yönelik olarak “‘Bizim belediyemiz gitti orada­ki yangını söndürdü, bizim be­lediyemiz geldi oradaki yangını onardı’. Siz kimsiniz ya?” söz­lerini kullandı. Oktay “Devletin yapamadığını bir tane beledi­yenin bir tane aracı mı yapa­cak? Biz zaten havalimanındaki çalışmaları yapıyoruz. Siz kim­siniz ki havalimanında çalışma yapasınız? Zaten bu bizim koor­dinasyonumuz içerisinde yürü­yen bir konu” dedi.

    ❱❱ Depremlerden 48 saat sonra Borsa İstanbul’da işlemler dur­duruldu. Borsa İstanbul bir gün önce yapılan bütün işlemlerin iptal edildiğini açıkladı ve 5 iş­günü boyunca borsanın kapalı kalacağını duyurdu.

    Adıyaman’da depremzedelerin tepkisi üzerine Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ve Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar, bölgeyi terk etti.

    OHAL ilanı, seçim tartışmaları

    4.GÜN 9 ŞUBAT 2023 PERŞEMBE

    Depremden sağ kurtulanlar bir yandan enkaz altındaki yakınları için mücadele ederken bir yandan da özellikle geceleri iyice zorlaşan şartlarda hayatta kalmaya çalışıyordu. Hatay’da barınma hâlâ en büyük sorun­du. 15 ilçesi ve yüzlerce köyü bulunan Hatay’da özellikle köy­lerde muhtarlardan çadır talep­leri geliyor, cenazeler kaldırım kenarlarında bekletiliyordu. Hijyen ve tuvalet gibi temel ge­reksinimler ve iletişim sıkıntı­sı içinse bir çözüm bulunabil­miş değildi. AFAD, Şanlıurfa’da arama-kurtarma çalışmaları­nın tamamlandığını, buradaki ekiplerin çalışmaların sürdüğü diğer illere sevkedildiğini du­yurdu. Şanlıurfa, Kilis’ten sonra arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığı ikinci kent oldu. Elbistan’da “arama-kurtarma çalışmalarının tamamlandığı­nı” söyleyen Belediye Başkanı Mehmet Gürbüz, depremzede­lerden gelen itirazlar üzerine paylaşımını sildi.

    ❱❱ BM yardımlarını taşıyan 6 kamyondan oluşan ilk konvo­yun Hatay’ın Reyhanlı ilçesin­deki Cilvegözü Sınır Kapısı’nın karşısında bulunan Bab el-Hava Sınır Kapısı üzerinden Suri­ye’ye geçirildiği duyuruldu.

    ❱❱ Kuzey Kıbrıs Başbakanlığı, Adıyaman’da İsias otelinin en­kazında, toplam 35 kişinin can­sız bedenine ulaşıldığını, otel­deki arama-kurtarma faaliyet­lerinin sona erdiğini duyurdu. Otelde Gazimağusa Türk Maa­rif Koleji kız ve erkek voleybol takımlarından oluşan 39 kişilik kafilenin yanısıra 43 kişilik de rehber grubu kalıyordu. Adıya­man’dan KKTC’ye getirilen 8 öğrenci, 1 öğretmen ve 3 veli ol­mak üzere 12 kişi için devlet tö­reni düzenlendi.

    ❱❱ İBB Başkanı Ekrem İma­moğlu, bir yıllık maaşını dep­remzedelere bağışladı. TBMM Başkanı Mustafa Şentop, 3 aylık maaşını bağışlayacağını açık­larken, CHP, HDP ve İYİ Parti milletvekilleri 1aylık maaşları­nı bağışladıklarını duyurdu. AK Parti milletvekillerinin de bir maaştan az olmayacak şekil­de yardımda bulunacakları ifa­de edildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AFAD’a 1 mil­yon liralık yardımda bulundu.

    ❱❱ Depremden etkilenen 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edilme­sine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi TBMM Genel Kuru­lu’nda AK Parti, MHP ve BBP’li milletvekillerinin oylarıyla ka­bul edildi, muhalefet tezkereye destek vermedi; sürenin 1 aya düşürülmesi için önerge verdi.

    Kahramanmaraş depremlerinin ardından 10 ilde 3 ay süreyle OHAL ilan edildi (altta). Ardından seçim tarihiyle ilgili tartışmalar başladı. Günün en acı haberlerinden biri bir voleybol turnuvasına katılmak üzere Adıyaman’a gelen öğrencilerin cansız bedenlerine Isias Otel enkazında ulaşılması oldu (üstte).

    ❱❱ Gaziantep’i ziyaret eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “yağmalama” olayları­na OHAL yetkileriyle müdaha­le edileceğini belirtti; “Hedefi­miz 1 yıl içinde yıkılan binaların yerine konutlarımızı zemin artı 3-4 kat olmak üzere üzere yap­mak” dedi.

    ❱❱ Reuters’a konuşan üst düzey bir hükümet yetkilisi, deprem­lerin yarattığı yıkımın, 14 Ma­yıs’ta seçim yapmanın önünde çok ciddi zorluklar çıkardığını söyledi. İYİ Parti Lideri Meral Akşener de seçimlerle ilgili “14 Mayıs’a yetişeceğini sanmıyo­rum. 18 Haziran’a kalacağını sa­nıyorum” dedi.

    ❱❱ CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AFAD’ın 23 Ka­sım 2022’de Düzce’de meyda­na gelen depremdeki yetersiz­liklerine dair kurum içerisinde hazırlanan raporu kamuoyuyla paylaştı. CHP, “AFAD’ın dep­remde görevlerini zamanında ve gerektiği gibi yerine getire­memesinin nedenlerinin araştı­rılması” için TBMM’ye önerge verdi.

    Deprem öldürmez, bina öldürür

    5.GÜN 10 ŞUBAT 2023 CUMA

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan Adıyaman’da önünde depremzede çocuklarla birlikte yaptığı konuşmada “Ça­dırlarda kalmak istemeyen va­tandaşlarımızın 1 yıl kira bede­lini ödemek suretiyle konutlara geçmelerini sağlayacağız” diye konuştu. OHAL ilan edilmesi­nin gerekçelerinden birini “Ma­alesef bazı kendini bilmezler soygun yapıyorlar, marketleri soyuyorlar, işyerlerine saldırı­yorlar” sözleriyle açıkladı.

    ❱❱ Kahramanmaraş’ta etrafı enkazla çevrilmesine rağmen sapasağlam ayakta kalan İnşa­at Mühendisleri Odası (İMO) binası “Deprem öldürmez, bina öldürür” sözünün doğruluğu­nun kanıtı oldu.

    ❱❱ Hatay’da yıkılan Rönesans Rezidans’ın müteahhidi Meh­met Yaşar Coşkun, Sırbistan’a gitmek üzere geldiği İstan­bul Havalimanı’nda gözaltına alındı.

    ❱❱ 17 Ağustos 1999 depremini soruşturan savcılardan Ali Öz­gündüz, suçluların yakalanma­sı açısından deprem bölgesinde enkazlar kaldırılmadan önce yı­kılan binalardan numune alın­ması ve projeye aykırılıkların tespit edilmesinin önemine dik­kati çekti.

    ❱❱ Türk Tabipleri Birliği, “Afet Bölgelerinden Çöplerin Uzak­laştırılması” başlıklı bilgi no­tunda felaketin yaşandığı böl­gede çöp toplama alanlarının haşarat ve kemirgenlerin üreme alanları olduğuna vurgu yaptı ve bu alanlara hızla müdahale edi­lerek bulaşıcı hastalıkların ön­lenmesi çağrısında bulundu.

    Arama-kurtarma ve yeniden imar

    6. GÜN 11 ŞUBAT 2023 CUMARTESİ

    Diyarbakır’da konuşan Cum­hurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, üniversitelerin yaza kadar uzaktan eğitim vereceğini, KYK yurtlarının depremzedele­re açılacağını söyledi. Öğrenci­ler, akademisyenler ve muhale­fet karardan dönülmesi çağrısı yaptı. Erdoğan, Şanlıurfa’da “Ki­mi alanlarda bazı gecikmeler, aksaklıklar yaşanmıştır fakat devletimizin depremzede vatan­daşlarımızın yanında olmak için verdiği samimi mücadeleyi kim­se inkar edemez” dedi. Erdoğan, “Bazı şehirlerimizi başka yerler­de yeniden inşa edecek, bazıla­rının yerinde ihyasının yollarını arayacağız. Sizlerden 1 yıl süre istiyorum” sözlerini kullandı.

    Erzin Belediye Başkanı Ökkeş Elmasoğlu.

    ❱❱ Depremlerde kimsenin ha­yatını kaybetmediği Hatay’ın Erzin ilçesinin belediye başka­nı Ökkeş Elmasoğlu, kaçak ya­pılanmaya müsaade etmediğini vurguladı. Erzin’deki binalarda sadece sıva çatlakları oluştuğu görüldü.

    ❱❱ Iğdır’da bulunan Alican Sınır Kapısı, 35 yıl aradan sonra Er­menistan’ın yardım göndermesi için açıldı. Günlerdir Türkiye’de olan kurtarma ekibi ise Adıya­man’da 1 kişiyi hayata döndür­dü.

    ❱❱ AFP’ye konuşan Avusturya yetkilisi, “güvenlik gerekçesiy­le” Türkiye’ye yolladıkları yar­dım ekiplerini geri çekeceklerini söyledi. Alman arama-kurtarma ekipleri de Hatay’daki güvenlik durumuyla ilgili kendilerine ula­şan bilgiler nedeniyle faaliyet­lerine ara verdi. İçişleri Baka­nı Süleyman Soylu, Almanya ve Avusturya’yı Türkiye’ye iftira at­makla suçladı.

    ❱❱ Adana’da yıkılan bazı bina­ları inşa eden firmanın sahi­bi Hasan Alpargün, Lefkoşa’da; Gaziantep’te depremde yıkılan Bahar Apartmanı’nın hafriya­tında yapılan incelemede ihmali bulunduğu belirlenen müteah­hit İbrahim Mustafa Uncuoğ­lu, İstanbul’da gözaltına alındı. Rönesans Rezidans’ın müteah­hidi Mehmet Yaşar Coşkun ise tutuklandı.

    ❱❱ Adıyaman’daki CNN Türk muhabiri Serdar Er naklen ya­yın sırasında saldırıya uğradı.

    ❱❱ Dünya Sağlık Örgütü (WHO) depremlerin insanların hayatın­da uzun dönemli büyük sağlık etkileri olacağını açıkladı. Dep­remi “krizin üstüne kriz” olarak tanımlayan WHO, bölgede ya­şayan 23 milyona yakın kişi­nin bundan etkilenebileceğini belirtti.

    Sorumlular, soruşturmalar…

    7.GÜN 12 ŞUBAT 2023 PAZAR

    ❱❱ Yaklaşık 50 bin firmayı tem­sil eden TÜRKONFED’in ha­zırladığı rapor, hayatını kay­bedenlerin sayısının 72.663’e kadar çıkabileceğini söyledi. Raporda depremlerin 84.1 mil­yar dolarlık mali hasar yarata­cağı da hesaplandı.

    ❱❱ Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, depremde yıkılan binalarla ilgi­li sorumluluğu olduğu değer­lendirilen 134 şüpheli hakkın­da işlem yapıldığını, 3’ünün tu­tuklandığını, 7’sinin gözaltında olduğunu, 7 şüpheli hakkında yurtdışına çıkış yasağı konduğu­nu duyurdu. Bozdağ, 114 kişinin gözaltına alınmak üzere aran­dığını dile getirdi. Adıyaman’da yıkılan çok sayıda binanın mü­teahhidi olduğu belirlenen Ya­vuz Karakuş ve Sevilay Kara­kuş, İstanbul Havalimanı’nda Gürcistan’a kaçmaya çalışırken yakalandı. Yavuz Karakuş, her şeyi “usulüne göre” yaptıklarını o yüzden vicdanının rahat oldu­ğunu söyledi.

    Yurtdışına çıkmaya çalışırken yakalanan müteahhit Yavuz Karakuş, “Vicdanım rahat” dedi.

    ❱❱ Güvenlik tehditleri nedeniyle deprem bölgesindeki kurtarma faaliyetlerine ara veren Avus­turya Savunma Bakanlığı, Türk ordusunun kendilerini koruma­ya başlaması üzerine çalışmala­rına geri döndüklerini açıkladı. 25 kişilik sivil İsrail ekibi de “ya­kın güvenlik tehdidi” nedeniyle özel jetle Türkiye’den ayrıldı.

    ❱❱ Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias, deprem bölgele­rini ziyaret eden ilk Avrupalı ba­kan oldu. Dendias, “Türkiye ve Yunanistan ilişkileri yumuşat­mak için bir depremi daha bek­lememeli” diye konuştu.

    ❱❱ Yardım kampanyaları başla­tan, bir konteyner kent kuraca­ğını açıklayan ve şahsi olarak da 14 milyon dolar bağışlayan Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamed Al Sani, depremlerin ardından Türkiye’yi ziyaret eden ilk lider oldu. Erdoğan’la görüşmesi sonrası açıklama yapılmadı.

    ❱❱ Arama-kurtarma çalışma­larına katılmak üzere Meksi­ka’dan getirilen kurtarma kö­peği “Proteo” hayatını kaybetti. Meksika Savunma Bakanlı­ğı’nın açıklamasında “Büyük yol arkadaşımız, köpeğimiz Proteo’yu kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Türki­ye’deki kardeşlerimizin aran­ması ve kurtarılmasında Mek­sika delegasyonunun bir üyesi olarak görevini yerine getirdin. Kahramanca çalışman için te­şekkür ederiz” denildi.

    ❱❱ Sanatçı Haluk Levent, kuru­cusu olduğu Ahbap Derneği’nde depremzedeler için toplanan ba­ğışların 1 milyar lirayı geçtiğini belirterek, bundan sonra bağış­ların AFAD’a yapılmasını istedi.

    ❱❱ Babala TV moderatörü Oğuzhan Uğur hakkında Kah­ramanmaraş ve Hatay’da baraj duvarlarının çatladığı yönün­deki paylaşım gerekçe göste­rilerek “Halkı yanıltıcı bilgi­yi alenen yayma” suçlamasıy­la resen soruşturma başlatıldı. Oğuzhan Uğur, konuya dair yaptığı açıklamada “Haberi bir Bakanlık yetkilisi teyit ettiği için ekiptekiler paylaşmışlar! Yalan olduğu ortaya çıkınca da hemen silmişler. Yazışma gör­selleri mevcut” demişti.

    ❱❱ Hatay’da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı İl Müdürlüğü binası hakkında yı­kım kararı çıkarılması, şehir­de usulsüz biçimde inşa edilen yapılara dair delillerin karartıl­ması şüphelerini gündeme ge­tirdi. Avukat Bedia Büyükgediz, yıkılan binaların imar ve yapı denetim izinlerine dair delil ni­teliğindeki evrakların güvenli bir yere nakledilmesinden önce binanın yıkımına başlandığını kaydetti. Yıkım, bölgeye giden gönüllü avukatlar tarafından engellendi. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlı­ğı twitter hesabından açıklama yayımlayarak, avukatların dile getirdiği iddiaların “mesnetsiz” olduğunu, tüm resmî evrakların dijital ortamda da bulunduğu­nu belirtti.

    Afet boyunca çok aktif çalışan Ahbap Derneği’nin kurucusu Haluk Levent.

    Güvenlik, iletişim ve yine seçim

    2.HAFTA

    ❱❱ Eski TBMM Başkanı Bülent Arınç, normal takvime göre 18 Haziran’da yapılması gereken cumhurbaşkanlığı ve parla­mento seçimlerinin yapılması­na imkan kalmadığını, seçim­lerin “ivedilikle” ileri bir tari­he ertelenmesini istedi. Arınç, genel seçimleri 2024 yerel se­çimleriyle birleştirmek, 2023 Kasım ayına ertelemek ve tüm siyasi partilerin uzlaşacağı bir tarih belirlemek olmak üzere üç seçenek önerdi. Muhalefet öneriye “sivil darbe” sözleriyle karşı çıktı; Anayasa değiştiril­meden seçimleri ileri tarihe er­telemenin mümkün olmadığını söyledi.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kahramanmaraş merkezli dep­remlerde hayatını kaybedenle­rin sayısının 35.418’e ulaştığını duyurmasının hemen ardından Mart başı itibarıyla 30 bin ko­nutun inşaatına başlanacağını duyurdu. Bilim Akademisi üyesi Prof. Dr. Naci Görür, “Naçizane tavsiyem bu bölgenin tümün­de mikro-bölgeleme çalışma­sı yapmadan yerleşim alanları için yer seçilmemeli ve inşaata başlanmamalı. İnşallah bu sefer sesimi yetkililere duyurabili­rim” dedi.

    ❱❱ Türkiye Barolar Birliği Baş­kanı Erinç Sağkan, güvenliğin sağlanmasına ilişkin ciddi za­fiyet yaşandığına işaret eder­ken çeşitli hırsızlık ve yağma iddialarının gündeme geldi­ğini, ayrıca bu suçların faili olduğu ileri sürülen kişilere işkence ve kötü muamele ya­pıldığı yönünde görüntülerin yayımlandığını söyledi; önlem almaya çağırdı.

    Bülent Arınç seçimlerin ertelenmesi için üç formül önerdi.

    ❱❱ Türk Tabipleri Birliği, ara­ma-kurtarma ve enkaz kal­dırma çalışmalarında havada uçuşan asbestin ciddi sağlık sorunları yaratabilecek tehli­keler barındırdığı uyarısında bulundu.

    ❱❱ Eski CHP Genel Başka­nı Deniz Baykal’ın cenazesi­ne katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun elini sıkmadı.

    ❱❱ Güney Kore milletvekilleri, maaşlarının %3’ünü Türkiye ve Suriye’deki depremzedelere bağışlama kararı aldı.

    ❱❱ Cumhurbaşkanı Recep Tay­yip Erdoğan’ın talimatıyla Elazığ’ın da deprem bölgesi ilan edildiği duyuruldu.

    ❱❱ Depremzedelere ve deprem bölgesine maddi destek sağla­mak için Türkiye, Kuzey Kıb­rıs ve Azerbaycan’dan 213 te­levizyon ve 562 radyonun ka­tılımıyla yapılan ortak yayınla “Türkiye Tek Yürek” kampan­yası düzenlendi. Merkez Ban­kası 30 milyar TL, Ziraat Ban­kası 20 milyar TL, VakıfBank 12 milyar TL, Halkbank 7 mil­yar TL bağışladı. Türkcell 3.5 milyar lira, Cengiz Holding 2.5 milyar lira bağışlayacağı­nı açıklarken Cumhurbaşka­nı Erdoğan, yayına bağlanarak “Yurtiçinden ve yurtdışından AFAD hesaplarına gelecek her kuruş, depremzedelerimiz için kullanılacaktır” dedi. Yayın sonunda toplam 115 milyar 146 milyon 528 bin TL bağış toplandı.

    ‘Türkiye Tek Yürek’ ortak yayınında Merkez Bankası’nın 30 milyar TL’lik bağışı, soru işaretlerine neden oldu.

    ❱❱ Geliri depremzedelere ba­ğışlanan, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da aralarında olduğu kulüplerin dayanışma gösterdiği UEFA Avrupa Kon­ferans Ligi play-off turundaki Trabzonspor-Basel maçı, bor­do-mavili ekibin 1-0’lık galibi­yetiyle sonuçlandı. Maç öncesi arama-kurtarma çalışmaların­da görev alanları selamlayan bir koreografi sergilendi..

    ❱❱ İstanbul Valiliği, deprem riski taşıdığı tespit edilen 93 okulun tahliye edileceğini bil­dirdi. Aralarında Pertevni­yal ve Vefa liseleri gibi tarihî okulların da bulunduğu 93 riskli okuldan 76’sının yıkılıp yeniden yapılacağı, 17’sinin ise güçlendirileceği belirtildi.

    ❱❱ ABD Dışişleri Bakanı Ant­hony Blinken, depremler so­nucu yıkıma uğrayan bölgele­ri ziyaret etmek ve mevkidaşı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüş­mek üzere Türkiye’ye geldi. Gündemde depremin yanısıra Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği de vardı. Cumhurbaş­kanı Recep Tayyip Erdoğan, Blinken’la Esenboğa Havali­manı’nda görüştü.

    Deprem sonrası ilk maçta dostluk mesajları Deprem sonrasında gelirleri afetzedelere bağışlanacak ilk maç için Basel karşısında sahaya çıkan Trabzonspor’la birlikte bütün takımların taraftarları omuz omuza tribündeydi.

    ❱❱ 20 Şubat’ta Hatay’ın Defne ilçesinde saat 20.04’te yaşa­nan 6.4 büyüklüğünde depre­min ardından Samandağ ilçe­sinde de saat 20.07’de 5.8 bü­yüklüğünde bir artçı sarsıntı meydana geldi; 6 kişi hayatını kaybetti. Hatay Samandağ Be­lediye Başkanı Refik Eryılmaz, çadır olmadığı için insanların evlerine dönmek zorunda kal­dığını bildirdi.

    ❱❱ Reuters haber ajansı, ban­kacılardan edindiği bilgilere dayandırdığı haberinde, Tür­kiye Cumhuriyet Merkez Ban­kası’nın deprem felaketinden sonra iki hafta içinde Türk Li­rası’nın değerini sabit tutmak için rezervlerden 7 milyar Do­lar harcadığını bildirdi.

    ❱❱ Bilgi Teknolojileri ve İle­tişim Kurumu, Ekşi Sözlük’e erişimi engelledi.

    Hatay’da iki deprem daha 20 Şubat’ta Hatay iki depremle daha sarsıldı, 6 kişi hayatını kaybetti.
  • Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli

    Büyük felaketler gösteriyor ki teknolojinin gelişmesi, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun; temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez.

    Tarih boyunca İstan­bul’da birçok büyük depremin meydana gel­diğini biliyoruz. Osmanlı dö­nemi İstanbul’unda yaşanan büyük depremlerde sadece ev­ler ve işyerleri değil, saraylar, camiler ve diğer büyük yapılar da çok ciddi zararlar görmüş. Tabii şimdi çok daha yoğun bir iskan var. “Her şey daha iyi, malzeme mükemmel deniyor” ama hiçbir malzeme bir depre­me ahşap kadar dayanıklı ola­maz. Artık çok katlı iskan var. Sokaklar çok dar ve mesafeler çok uzun. Bu bakımdan binalar dayanıksız, ölümler çok daha fazla ve işin kötüsü -eskiden deprem mıntıkalarında döne­min itfaiyecileri, tulumbacıla­rı ve mimarbaşının birtakım yardımcı kolları çok daha kolay koşuşuyordu; şimdi öyle bir şey yok. Bir yerden bir yere gidile­miyor ve gidilemeyecek. İstan­bul’da olası bir depremde birta­kım yerlere ulaşılamayacak.

    Osmanlı döneminde İstan­bul’u ziyadesiyle etkileyen dört büyük depremin olduğunu bili­yoruz: 1509, 1719, 1766 ve 1894. 1509 depremi, İstanbul’un ta­rihî süreçte geçirdiği en bü­yük tabii afetlerden. Osman­lı tarihçileri “kıyamet-i suğra” (küçük kıyamet) der. 1894’te (6 Muharrem 1312) meydana ge­len büyük depremden ise tarihî kaynaklarda, “büyük hareket-i arz”, “zelzele-i azîme” olarak bahsedilir. Hatta bir tanesinde tsunami de görülmüş; raporlar çok iyi değil ama çalışanlar var. Mesela Celal Şengör, İstan­bul’da olacak deprem için yine “küçük kıyamet olacak” diyor. 2023 büyük Kahramanmaraş depremini ise tarih nasıl yaza­cak, henüz bilemiyoruz elbette.

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli
    Bir tarihin enkazı Antakya’daki Habib-i Neccar Camii’nin depremler sonrası durumu. (Fotoğraf: Yasin Akgül)

    Tarihî vakalar gösteriyor ki hırsız, haydut vb. kimseler, bugün tarihteki felaketlerde olduğu gibi çok değil. Yine de maalesef birçok insanlar var. Bu tarz büyük felaketler göste­riyor ki teknolojinin gelişme­si, modern çağa giriş ne kadar büyük olursa olsun, temelde insan karakteri, organizasyonu, örgütlenme kabiliyeti ve pozitif müspet zihniyeti gelişmediği takdirde hiçbir şey ifade etmez, daha kötü neticeler doğurabilir.

    Bu vesileyle tarihte başka bir felakete daha bakmak la­zım; biliyoruz ki İstanbul’un baş dertlerinden biri de yan­gındır. Yangınlar geçmişte da­ha tehlikeli sonuçlar verdi; zi­ra yangın başladığında bera­berinde pek çok şeyi yok eder. Kocaman mahalleler yanar biter kül olur, mahvolur. Zaten İstanbul’da ya yangın ya dep­rem esas tehdit. Yangının far­kı, ondan kaçmak daha kolay olabilir depreme göre… Eşya­lar yanıyor, evler yanıyor fakat insanlar kaçıp kurtulabiliyor. 1890’larda Beyoğlu’nda, taş bi­nalarda yangın oldu. Ölenlerin sayısı çoktu. Diyelim ki mo­dern teknoloji kullandın, çelik zırhlar vs. O da yetmez ki. Çe­lik zırhın içine konuluyorsun da o seni koruduğu gibi boğa­bilir de. Gerçek manada tedbir alınmazsa, modern teknoloji aleyhinize bile dönebilir.

    Depremin en ağır sonuçla­rının yaşandığı Antakya’yı ilk defa 1963 baharında gördüm. Bugün eski Antakya’yı araya­cak duruma geldik. Bölgenin hem insanını hem tarihî mira­sını korumamız lazım. Bu da ayrı bir çaba, dikkat ve uzman­lık istiyor. Eski Antakya’yı gör­mek, onu yaşamak ve yeniden yapmak için gayret gerekecek.

    Yüksek insan karakteri teknolojiden de önemli
    Uzmanlık ve çaba gerekli; Depremlerin ardından harap olan Antakya’yı yeniden yaşamak için çaba, dikkat ve uzmanlık gerekecek. (Fotoğraf: Yasin Akgül)

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    İstanbul depremi ve kuzey-güney fay hattı

    Prof. Dr. Celal Şengör 2014 Temmuz ayında dergimize yazdığı yazıda, muhtemel İstanbul depremine dair jeolojik durumu özetlemişti.

    CELAL ŞENGÖR

    Jeolojik olarak Türkiye’nin başında iki büyük bela var. Biri çok büyük bir bela ama çok şükür 1000 senede bir oluyor; O da Girit’in güneyin­deki bölge. Orada olursa 8’den büyük olabilir. Bu durumda Si­cilya’yı, İsrail’i, İskenderiye’yi bile tsunami vuruyor. Türkiye sahillerinden hiç bahsetme­yeyim.

    İkinci büyük tehlike Kuzey Anadolu Fayı. İşte 1894’teki deprem de o fay sisteminin normal fay olarak çalışan bir parçasında meydana geldi. Bu depremin büyüklüğü göre­celi düşük olmasına rağmen (6’larda), yaptığı yıkım çok büyük. Bu hattın büyük dep­remleri, genellikle doğu-batı yönünde hareket eden yanal atımlı parçalar üzerinde olur, dolayısıyla hasar da bu yönde olur; kuzey-güney ekseninde yayılmaz. İstanbul’un büyük avantajı tabii bu. Ancak bizim beklediğimiz büyük, yani 7.6’lar civarında bir deprem yanal atımlı fayı kıracak ve 1894’te olduğu gibi kuzey-gü­ney ekseninde de ciddi tahri­bat yaratacak.

    Kumburgaz ile Tuzla hizasına denk gelen Marmara Denizi’ndeki bu hat, 1766’dan beri hareketsiz. Tabii bu enerji dışarı çıkacak sonunda. Bu deprem bir de 1894 depremi­nin üzerinde olmuş olabile­ceği normal faylardan birini tetiklerse, büyüklüğü 7’ye varabilecek bir deprem daha oluşturabilir. 1894’teki nüfus 1 milyon bile değil. Binaların büyük çoğunluğu da malum ahşap. Gerisini, bugün deprem sonrası toplanma alanlarına plazalar, acil ulaşım yollarının bir şeridini park yeri yapanlar düşünsün. Binalara, ruhsatlara hiç girmeyeyim.

  • Önlenebilir felaket, felakete yolaçan siyaset

    Yıllardır “geliyorum” diyen deprem, bütün iddiasına rağmen devletin hazırlıksızlığının yadsınamaz bir kanıtı oldu. Önlenebilir bir felaketin yerli ve millî bir varyantıyla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğinden hareket etmedikçe, önümüzdeki İstanbul depreminde de milletçe hükmen mağlup olmayı baştan kabullenmiş olmuyor muyuz?

    Doğal ve toplumsal afet­ler, genellikle yaşadığı­mız dünyanın ipliğini pazara çıkarır. Dünya nimet­lerinin bir avuç insanın elin­de yoğunlaşması, nasıl eko­nomik ve sosyal politikaların ürünüyse, felaket anlarında­ki çaresizlik de aynı politika­ların ürünüdür. Dünya, Co­vid-19 salgını sırasında buna şahit oldu. En zengin ülkeler­de bile maske gibi basit ihti­yaçlara ulaşılamadığı; yaşlılar başta milyonlarca insanın bir çırpıda gözden çıkarılabildiği günler yaşandı. Gelişmiş ül­kelerin dahi bu denli çaresiz kalması, önceden böyle bir du­ruma karşı herhangi bir ön­lem almamış olduklarını açığa çıkardığı gibi, uzun zamandır dibine dinamit döşenen sosyal devletin iflasının da işaretiydi. Halbuki SARS, MERS, Ebola, Zika derken 2002’den başla­yarak Covid-19’a kadar öne çı­kan salgın hastalıklarla felaket “geliyorum” demişti.

    İngiltere’den Brezilya’ya iktidarlar sürü bağışıklığı mo­delini önerirken “bu da gelir, bu da geçer” tavrıyla sergi­ledikleri vurdumduymazlık, başta yoksullar olmak üzere milyonlarca insanın ölümüne neden oldu; her şeyin ticari­leştirildiği bir dünyada, öteki dünyaya gidişin ne kadar ko­lay hâle geldiğini gösterdi. Şu anda hâlâ pandeminin ülkeler bazında reel olarak ne kadar maddi, manevi, insani kayba yolaçtığı bilinmiyor (asgari 7 milyon can kaybı dense de ka­yıtların yetersizliğinden ötürü bu rakamın 14-24 milyon ol­ması muhtemel. Oysa sözgeli­mi konu silah ticareti olunca veriler çok net!).

    Kahramanmaraş’ta arama kurtarma ve enkaz kaldırma çalışmaları.

    Yıllardır davul-zurnayla “geliyorum” diyen deprem ko­nusunda da durum farklı değil. Bütün iddiasına rağmen başta devlet olmak üzere neredeyse tüm kurumların yetersizliğine ve eğretiliğine yakından şahit olduğumuz günlerden geçi­yoruz. “Geç müdahale” başlı başına yeterince trajik, ama önceden herhangi bir önlem alınmadığını görmek sunu­labilecek herhangi bir maze­reti de inandırıcı olmaktan çıkarıyor. Durumun “kontrol altında” olduğuna dair alışıl­dık resmî söylem; 10 binlerce ölüm, topyekun bir insani yı­kım ve yoksulluğun karşısında iyiden iyiye gayrıinsanileşti­ğini gösterdi. İnsanların acı­ günah keçisi bulma peşinde toplumun en korumasız, zayıf kesimlerini suçlamak; üç-beş kişinin densizliğinden hare­ketle yağmacılık bahanesiyle göçmen düşmanlığı yapmak; devletten çok önce cansipa­rane çalışmaya başlayan si­vil-yerel örgütlenmeleri he­def hâline getirmek, tam da suçluların telaşının sonucuy­du. Depremi görmezden gelen zihniyet, beceriksizliğini mas­kelemek için muhtaç olduğu günah keçilerini keşfetmekte çok mahir olduğunu gösterdi. Üç yağmacı, beş Suriyeli, bir miktar sosyal medya kullanı­cısı olmasa işler yolundaydı!

    Deprem vergilerinden imar izinlerine, yerine getirilmeyen her vecibe için cezalandırılan yurttaş, “doğal afet” diye tak­dim edilen depremde de ancak yardımlarla yetinmek zorunda kaldı. Oysa kentlerin planlan­masından toplumun biçim­lendirilmesine, bu felakette rol oynayan her nokta, sosyal ve siyasal tercihlere dayalıy­dı. Felaket, dünyanın ben­zer konumdaki başka ülkele­ri deprem tahribatını asgariye indirmeyi başarmışken bunu yapmayanların tercihleriyle büyüdü. Deprem önlemlerinin maliyetine, insanlık tarihine geçecek bir fecaat olan “imar barışı” affından elde edilen ge­lir hesabını da eklemek müm­kün.

    Kader planlama teşkilatı

    Tarih ve siyaset insanlara de­rinden bir şeyler anlatıyor; fe­laketin nasıl önlenebileceğine ilişkin sorgulamalara kapı açı­yor. Bu sorgulamayı kısıtlayan devlet müdahalesi ve hakimi­yet ilişkileriyse, acıyı dindir­me kisvesi altında gerçekli­ği çarpıtmanın binbir yolu­nu keşfetmeyi becerebiliyor. Felaketi insan iradesinin dı­şında, toplumsal pratiklerden azade ilahi bir kaçınılmazlık olarak sunmak, bu yollardan biri. En kestirme yöntemi de gerçekliği karartma, çarpıtma ve geleceğe ilişkin uluorta va­atler…

    Fredric Jameson “medya, iletişim ve enformasyonun hâ­kim olduğu geç kapitalizm, da­ha eski olan mafya kapitalizmi aşamasının, hatta kapitalizm öncesi kişisel ve klan tahak­kümü kalıntılarının yerini al­maktadır” derken, hayat-me­mat meselelerinin en kritik noktası olan, doğal olmaktan öte insan türünün geleceğini tehlikeye sokan insani, top­lumsal felaketler için de ge­çerli bir tanı koyuyordu.

    Felaket karşısında yurt­taş, savaştakinden de çaresiz­dir. Ne de olsa devlet savaşa hazırdır ve hatta bir gece an­sızın gelebilir (!). Herhangi bir devletin askerî harcamalarıyla afetlere ayırdığı payı kıyasla­mak ise devletin insana ver­diği değeri göstermek açısın­dan yeterlidir. Geçen yılla bu yıl arasında bütün kalemlerde giderler artarken AFAD’ın pa­yının neden küçüldüğünü sor­gulamak bile yeterlidir.

    Geliyorum diyen felaket Kahramanmaraş depremlerinin yarattığı faciada, kentlerin planlanmasından toplumun biçimlendirilmesine pek çok etken rol oynamıştı.

    Kadere inananlar için “ka­der planlama teşkilatı”nın iş­leyişini kör deneyimlerle öğ­renmenin sonu yoktur. Ancak sermaye birikimi ile kader arasındaki ilişki de insafsızdır. Tarım ve hayvancılığı çöker­tip, tarlaları inşaat sektörüne sunmanın kaderle ne ilgisi ola­bilir?

    Eski dünyanın evleri yıkı­lıp pek matahmış gibi birbirine benzetilen, daha doğrusu hiçbir şeye benzemeyen evler yükse­lirken ortaya çıkan kimliksiz standartlaşmada betonun özel bir yeri var.

    Betonistan cenneti

    Uçuşu olmayan havaalanları, geçişi olmayan otobanlar ve da­ha nicelerinin yanında masum addedilen konut piyasasının merkezinde, milleti olmayan ve sınır tanımayan bir şey var: Beton! Aslında ne yerli ne millî. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrası­nın bu lokomotif sektörü, emlak piyasasında dillere destan skan­dallara yolaçsa da cazibesinden bir şey kaybetmiyor. Deprem­lerde seyrettiğimiz beton yığın­ları, vaadettikleri gibi göklere uzanmıyor; piyasayı alabildi­ğine harladıktan sonra görev­lerini yerine getirmiş olmanın huzuruyla çöküşün, cinayetin aracına dönüşüyor. Yaşamı tat­sız-tuzsuz kılan beton yığınla­rının içindeki metaller koroz­yona uğruyor, kuma dönüşüyor. Betonla kurulan sözde ilerici mimari, her şeyi, hiçbir şey hâ­line getiriyor. İkide bir ahaliyi rüşvete tahrik eden imar afları ise, sözde kuralları bypass eden yıkımın kolaylaştırıcısı hatta daha da ötesi müsebbibi olarak öne çıkıyor.

    Türkiye birçok ölçüm­de yaya kalsa da, kişi başına düşen müteahhit açısından herhalde dünya birincisidir. Biliminsanların aşağılandı­ğı, eğitimin çöktüğü bir ülke­de az-buz bir kazanım değil­dir bu! Tabii inşaatla, betonla büyüme kararını müteahhitler değil siyasiler alır; tercihler ve teşvikler oradan gelir.

    Öte yandan benzer geliş­mişlik düzeyindeki deprem ülkelerinde önemli mesafeler alınmış olması, depremin yal­nızca millî gelir düzeyine bağ­lanamayacağını gösterir. Ör­neğin uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle her yıl 30-40 bin ki­şinin öldüğü Meksika’da eko­nomik vaziyetin pek parlak ol­madığı belliyken deprem kar­şısında önlem alınabilmiştir.

    Önlenebilir bir felaketin yerli ve millî bir varyantıyla karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğinden hareket etmedik­çe, önümüzdeki İstanbul dep­reminde de milletçe hükmen mağlup olmayı baştan kabul etmiş olmuyor muyuz?

    Hatay’ın Antakya ilçesinde bulunan Rönesans Rezidans.

    Mevzuat hazretleri

    Açlık, ekolojik felaket gibi deprem de bir anda insanları tarihin dışına sürükler. O gü­ne kadar tutunmaya çalıştığı dünyanın berhava olduğunu gören insan, bir anda gerçek dünya ile yüzleşir: İnsanlıktan çıkış! Örneğin Afrika’nın kı­tasal olarak tarihten çıkışı da, doğal gibi gözüken yıkımlara bağlanır ama, aslında açıkça insan denen türün ürünüdür.

    Sınai ve teknolojik ölçütle­re göre bizden kat kat yukarı­da olan Japonya’da yaşanan Fukuşima faciası (11 Mart 2011) bir başka örnektir. Bu­radaki tehlike, amatör olarak eski şiirlerle de ilgilenen bir jeolog tarafından 1980’lerin­de sonunda keşfedilmişti. Fu­kuşima yakınlarındaki Sendai Üniversitesi’nde çalışan Ko­ji Minoura, 10. yüzyıla ait bir şiiri okurken okyanusun sa­hilden 4 kilometre içerideki bir tepeye uzandığına dair bir dörtlüğe rastladı: “Gözyaşla­rımızın ıslattığı giysilerimizin kolları / Sue kentinde / Çam tepelerinin üzerinden / Okya­nusun dalgaları kırılırken dahi / Aşkımızın payidar olacağı­nın tanığıydılar” diyordu şiir. Hemen araştırmaya başlamış, 10 yıl boyunca alarm zilleri­ne basmış, ama nafile… Yakla­şan felaketi 2002’de Journal of Natural Disaster Science’da yayımlansa da yetkili ve etki­li çevreler kulak asmamış. 11 Mart 2011’de, Çernobil’in ar­dından dünyanın gördüğü en ağır nükleer felaket, Tohoku depreminin ardından başlayan tsunaminin Fukuşima sant­ralini istila etmesiyle yaşan­dı. Dalgalar 14 metreye kadar çıkınca jeneratörler de dahil olmak üzere tüm santral su­lar altında kaldı. Kısa sürede bazı reaktörlerde kısmi eri­menin kanıtları ortaya çıktı; hidrojen patlamaları sonucu 3 reaktörü barındıran binala­rın tepe kısımları havaya uçtu; yangınlar başladı. Radyasyon sızıntısı korkusuyla 170-200 bin kişi tahliye edildi. Santral­deki işçiler aşırı radyasyona maruz kaldı. Japonya Nükle­er Güvenlik Kurumu, nükleer sızıntının tehlike derecesini Uluslararası Nükleer Olay Öl­çeği’ne göre 7’ye yani Çernobil reaktör kazasıyla aynı seviye­ye çıkardı.

    Tokyo Electric Power Company, maliyeti düşür­mek için santrali kıyıya yakın yapmıştı. Tabii hükümetin de onayıyla… Bilim ve sanayide dünyanın sayılı ülkelerinden biri olarak gösterilen Japonya, böyle bir trajediye maruz kal­mış; nizam-intizam meselesi de risklerin bertaraf edilme­sinde etkili olmamıştı.

    Kahramanmaraş merkezli depremlerde ortaya çıkan enkaz, bir hak olması gereken barınma ihtiyacının ranta teslim edilmesinin sonucunu da yansıttı.

    Kadere kurban edilen

    Kör talih ve lanet arasına sı­kışmış bir kadercilik karşısın­da mevcuda lanet etmek de çözüm olmuyor. Dayanışma­nın her çeşidi felaketten sonra kurbanların bir miktar nefes almasını sağlasa da, hamiyet­perverlik bir sonraki yıkımın önüne geçemiyor. Medyanın 7/24 neyi, ne kadar yansıttığı tartışmalı yayınları, deprem­zedelerin kurbanı oldukları şeyin gerçekten ne olduğunu açıklamaktan uzak kalıyor.

    Aslında işi bilenler, kasır­ga, deprem gibi doğal afetle­rin gücünü, yolaçtığı yıkım ya da can kaybı sayısının belirle­mediğini; bunun kent planla­masından demografiye, yok­sulluktan temel toplumsal hizmetlere erişime uzanan imkanlara bağlı olduğunu; ya­ni kısacası toplumsal koşulla­rın belirleyici olduğunu söylü­yorlar. Güvenlik ve korunma­nın, önceden alınan tedbirlere, planlama ve onarıma yönelik kamu politikalarına bağlı ol­duğu artık ayan-beyan ortada.

    Yardımlar elbette yıkımlar­dan sonra vazgeçilmez. Ancak bunlar, gayrısiyasi tarafsızlık kisvesi altında sistemin gü­nahlarına pansuman yapmaya yöneldiğinde fazlasıyla politik hâle gelir. Depremin araçsal­laştırılması, insanların temel ihtiyaçları arasında yer alan barınmanın (tıpkı, eğitim, sağ­lık ve beslenme gibi) hoyratça kâr mantığına terkedilmesi­nin kaçınılmaz sonuçları baş­ka bir soruyu da akla getiriyor: Devletin asgari iddiası yurt­taşın can ve mal güvenliğini sağlamak iken bütün bunla­ra seyirci kalması yaşadığımız dünyanın bir garabeti midir? Eğer öyleyse, temel toplumsal ihtiyaçların, depremde oldu­ğu gibi, insani değerlere dayalı bir dayanışmayla giderilebile­ceğini söylemek neden hayal­cilik olsun?

  • Halkın Paşa’ya desteği basın ve hilafetin direnci…

    TBMM’deki muhalif gruplar, Mustafa Kemal Paşa’nın siyasi parti kurma niyetini açıklaması nedeniyle harekete geçmişlerdi. Paşa, Ocak ortasında bir aydan fazla sürecek bir Marmara-Batı Anadolu gezisine çıktı; İstanbul gazetecileriyle de görüştü. Halk katında gördüğü ilgiden memnundu; ancak Şubat başında Lozan görüşmeleri kesintiye uğrayacak, yeni problemler doğacaktı.

    Mustafa Kemal Paşa için 1923 yılının pek de iyi başladığı söylenemez. 1922’nin Aralık ayında “Halk Fırkası” adında siyasi bir parti kurma niyetinde olduğuna dair yaptığı açıklama, özellikle İstanbul’da pek heyecanla karşılanmamıştı. Konuya ciddi bir biçimde eğilen tek günlük gazete olan Vakit’te ise Ahmet Emin (Yalman) Bey, Paşa’nın particilik yapmak istemesini yadırgamış; ayrıca “halk” sözcüğü nedeniyle partinin sınıf temelli bir parti olacağından duyduğu tedirginliği dile getirmişti.

    Basında ayrıca Lozan’da yapılan barış görüşmelerine ilişkin genelde iyimser olarak niteleye- bileceğimiz beklentiler sürmekle birlikte; görüşmelerin ne kadar çetin geçtiğini, Ankara Hükümeti’nin bazı isteklerine İtilâf Devletleri’nin kesinlikle karşı çıktığını ve barış sürecinin her an kesilme olasılığının bulunduğunu anlatan yazılara da sıkça rastlanıyordu.

    16 Ocak 1923’te Mustafa Kemal Paşa, Marmara-Batı Anadolu gezisi sırasında uğradığı Vezirhan’da, kendisine uzun bir şiir okuyan çocuğu (Necati Ünsal) dinliyor.

    Öte yandan, TBMM’deki muhalif İkinci Grup, belki de Paşa’nın siyasi parti kurma niyetini açıklaması nedeniyle harekete geçmiş ve önemli iki etkinlikte bulunmuştu. Bunların ilki, Afyon Mebusu Hoca İsmail Şükrü (Çelikalay) Efendi’ye maledilen ama daha sonra Eşref Edip (Fergan) Bey’in de büyük katkısı olduğu anlaşılan Hilâfet-i İslâmiyye ve Büyük Millet Meclisi başlıklı kitabın 15 Ocak’ta Ankara’da yayımlanmasıydı. Kitap, hilafet kurumunu devlet başkanlığı biçiminde yorumluyor ve giriş bölümünde anayasa hukuku açısından son derece belirsiz olan “Halife Meclis’in, Meclis de Halifenindir” biçiminde bir formül öne sürüyordu. İkinci etkinlik ise, kitabın basıldığı Tan Matbaası’nda dört gün sonra İkinci Grup önderlerinden Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in Tan gazetesini çıkarmaya başlamasıdır. Ali Şükrü Bey, gazetenin 19 Ocak tarihli ilk sayısındaki “Halk ve hükümet” başlıklı yazısında saltanatın kaldırılmış olmasını açıkça eleştiriyor; “yüzyıllardan beri sürmekte olan bir yönetim biçimini bir anda, bir-iki kanun çıkarmak suretiyle değiştirivermek pek arzu edilir bir şey olmakla birlikte tatbikatta, fiiliyatta, özetle hakikatin pek sert olan çehresi önünde imkansızdır” diyordu.

    Halk Fırkası’nı kurma niyetini açıklaması üzerine Meclis’teki muhalefetin hareketlenmiş olduğunu gören Mustafa Kemal Paşa, Ocak ayının 14’ünde Ankara’dan ayrılmış, 1 aydan fazla sürecek olan bir Marmara-Batı Anadolu gezisine çıkmıştı. Niyeti, saltanatın kaldırılmasıyla Türkiye’nin nasıl bir döneme girdiğini ve Halk Fırkası’nın ne tür bir parti olacağını halka ve önde gelen gazetecilere anlatmaktı. Eskişehir (15 Ocak) ve İzmit’te (19 Ocak) halkla yaptığı konuşmalarla 16 Ocak akşamı İzmit’te buluştuğu İstanbul’un önemli gazetecileriyle olan söyleşisinde Mustafa Kemal Paşa, bir devrim yapıldığını ve ulusun hiçbir işine yaramadığı gibi son zamanlarda da ulus aleyhine çalışmış olan saltanat kurumundan kurtulmanın ne kadar önemli olduğunu vurguladıliğiyle yönetilen bir ülkeydi ve bundan sonra her şey halkın gerçek çıkarları ve refahı için yapılacaktı. Halk Fırkası, bazılarının partinin adındaki “halk” sözcüğünden çıkarsadığı gibi belli bir sınıfın çıkarlarına hizmet edecek bir parti değil, bütün ulus için çalışacak bir parti olacaktı. Zaten ülkede Avrupa toplumlarında olduğu gibi sınıflar henüz oluşmamış olduğundan, her biri bir sınıfın çıkarını gözetecek partilerin kurulmasına da gerek yoktu. Halk Fırkası, sultanların yönetiminde geri kalmış Türkiye’yi her açıdan kalkındırarak bütün toplumsal katmanların mutlu olmasını sağlayacaktı. Bu nedenle, her çevreden, her uzmanlık alanından, her meslekten bireyler, bilgilerini ve tespit ettikleri zaafları gidermek için yapılması gerekenlere ilişkin fikirlerini yeni partinin programına taşıyarak ulusal kalkınma hamlesine katkıda bulunmalıydılar.

    Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmalarında vurguladığı bir diğer konu, hilâfet kurumunun Türkiye’deki varlığı ve olası rolüydü. Paşa, Meclis’teki ve Meclis dışındaki muhalefetin saltanatın kaldırılmasından beri -henüz yeni bir anayasa yapılmamış olduğundan- Halife’yi siyasal rolü tam anlamıyla belli olmamış bir devlet başkanı gibi gördüğünü biliyordu. Tabii Osmanlı ailesine mensup bir halifenin devlet başkanı olarak görülmesi, saltanatın geri gelmesi demekti. Bu nedenle Eskişehir’deki ilk konuşmasında hilâfet kurumunu sert bir biçimde eleştirmişti.

    İzmit’e geçtiği sırada, Ankara’da yayımlanmış olduğunu yukarıda gördüğümüz kitaptan haberdar olmuş ve yaklaşımı daha da sertleşmiştir. Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun “hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” biçimindeki ilk maddesine gönderme yaparak Meclis’in halifenin olmadığını, hiçbir zaman olamayacağını, Meclis’in milletin olduğunu vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, bu tür iddialarla ortaya çıkanların gericiler olduğunu söylemiş; 31 Ocak’ta İzmir’de halkla yaptığı bir görüşmede ulusal egemenlik ilkesine karşı çıkanların parçalanacaklarını ifade etmiştir. Tabii Paşa’nın artık ulusal bir dış politika sürdürmesi gereken Türkiye’nin, hilâfet gibi işlevi ülke sınırlarını çok aşan bir kurumun getirebileceği olası zararları da anlatmış olduğunu eklememiz gerekir.

    Mustafa Kemal Paşa 26 Ocak 1923’te Manisa’ya ayak bastığı gün ihtiyar bir kadın yanına yaklaşıp “Günaha girerim, büyük ahdim var Paşa” demiş ve ısrar ederek elini öpmüştü.

    Mustafa Kemal Paşa, bu ge­zisinde daha birçok konuşma yapmıştır. Elimizde bulunan resmî yayınlardaki uzunlukları­na bakacak olursak, en önem­lileri Bursa’da (22 Ocak) ve Ba­lıkesir’de (7 Şubat) yapılan bu konuşmalardan sonra Paşa, 17 Şubat’ta İzmir’de toplanan İk­tisat Kongresi’nin açılış konuş­masını yapmış, 20 Şubat’ta da Ankara’ya dönmüştür. Gene eli­mizdeki resmî yayınlardan gö­rebildiğimiz kadarıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmaları­na dinleyicilerden gelen tepkiler gayet olumludur. Yalnız İzmit’te İstanbul gazetecileriyle olan söy­leşinin biraz daha gergin geçti­ğini söyleyebiliriz. Bunun birkaç nedeni vardır: Bir neden, Musta­fa Kemal Paşa’nın o güne kadar İstanbul gazetecilerinin Halk Fırkası konusundaki tepkisiz­likleri nedeniyle biraz gücenik, biraz da kızgın olmasıdır. Hatta Paşa, birkaç gazeteciyi “siz eleş­tirmekten başka bir şey yapmı­yorsunuz” diyerek haşlamıştır da. Ancak asıl gerginlik nedeni, yayımlanmayacakları şart koşu­larak, dolayısıyla da üzerlerinde daha açıkça konuşulan bazı ko­nularda gazetecilerin duydukları tedirginliklerdi. Örneğin Musta­fa Kemal Paşa’ya başkentin nere­si olacağı sorulmuş; Paşa da açık­ça bunun İstanbul olamayacağı­nı, Ankara’nın bu işlev için daha uygun bir aday olduğunu söyle­miştir. Hilâfet konusunda soru­lan sorular ve Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği yanıtlar ise bu kurumun da sonunun çok uzak olmadığını gösterir mahiyette­dir. Paşa’ya ayrıca eski partilerin yeniden siyaset sahasına çıkıp çıkamayacakları sorulmuş, o da gergin bir biçimde “Öyle bir şey tanımıyorum! Çıkamazlar, çık­maya çalışırlarsa da kendi aleyh­lerine olur” demiştir.

    Özetlenecek olursa Mustafa Kemal Paşa, Ankara’ya döner­ken halk katında gördüğü karşı­lıktan memnundu. İstanbul ga­zetecileriyle yapılan sohbetten ise pek umduğunu bulamamış­tı. Köktenci bir devrimden yana olan bazılarının koşulsuz desteği sürüyordu gerçi. Ancak görece muhafazakar olanlar ile eski İtti­hat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerine yakın duranlar ara­sında durum hiç de öyle gözük­müyordu.

    Mustafa Kemal’in sıkıntıları­na Şubat ayı başlarından itibaren çok daha ciddi bir konu eklene­cekti: Lozan’daki barış görüşme­leri 4 Şubat’ta kesintiye uğramış, Türkiye’nin oradaki baş delege­si Dışişleri Bakanı İsmet Paşa da 7 Şubat’ta Lozan’dan ayrılmış­tı. İki paşa 19 Şubat’ta Eskişe­hir’de buluşacaklar, ertesi günü de Ankara’ya varacaklardı. Orada kendilerini çok şiddetli tartış­malar ve alınacak yeni kararlar bekliyordu.