Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Nazi zulmünden kaçtılar üniversitemize güç kattılar

    Cumhuriyet kurulduktan hemen 1 yıl sonra eğitimde reform için kollar sıvandı. Mustafa Kemal durumun aciliyetini kavrayarak, seçilen öğrencilerin Avrupa’ya gönderilmesini istedi. 1933’ten itibaren özellikle Nazi yönetimi sırasında Almanya’dan kaçan akademisyenler de üniversitede yeni kadroların oluşmasına katkıda bulundu.

    Cumhuriyet’in kuruluşuyla ortaya çıkan en önemli zorluklardan biri, eğitim alanındaydı. Osmanlı döneminde Avrupalı tarzda eğitim vermeye çalışan kurumlar oluşturulduysa, yurtdışına öğrenci gönderildive yurtdışından uzmanlar getirildiyse de, eğitimin birlik içinde ve yaygın olmaması bu girişimleri sınırlamıştır. Son Osmanlı döneminde yüksek öğretim, askeriye ile kısıtlıydı.1870’te kurulan Darülfünun (üniversite) ise varlığını zorlukla sürdürebilmişti. Öğretim kadrosunun niteliği, Avrupa tipi bir yüksek öğrenim kurumu oluşturmak için yetersizdi. Mustafa Kemal 1924’te durumun aciliyetini kavrayarak, gerekli talimatname çıkmasını beklemeden (1925’te Ticaret Bakanlığı tarafından çıkarılacaktı), devlet kurumlarının tercih ettiği öğrencilerin Fransa, Belçika ve Almanya başta olmak üzere yurtdışına gönderilmesini istedi.

    Atatürk, Darülfünun’daki yüksek eğitim eksikliğini tespit etmiş, ancak kurumun devrimlere uyum sağlayıp sağlayamayacağını bir süre gözlemlemişti. Buradaki eğitim kadrosunun bir kısmı, cumhuriyetin ilanından sonra geçen 8 yıla rağmen devrimlerikonu – sundaki çekimserlik ve suskunluk içindeydi.

    1931’de Türkiye’ye davet edilen İsviçreli ünlü pedagog Albert Malche, 1933 yılına kadar Darülfünun için raporlar hazırlamış ve bunları Atatürk ile dönemin Eğitim Bakanlarına sunmuştu.1933’teki Üniversite Reformu’yla İstanbul Üniversitesi ve Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (1935) kuruldu. Nazilerin Almanya’ da iktidara gelmesi (1933), Yahudilerin ve muhaliflerin üniversitedeki görevlerinden alınmasıyla sonuçlanmıştı. Bu gelişme, o dönemde Türkiye’ deki üniversiteler için gereken akademik kadroların oluşturulmasına olanak sağladı.

    Cem_Akogul_1
    İstanbul Üniversitesi’nin girişinde, 1933- 1945 arasında Nazilerden kaçıp Türkiye’ye gelen akademisyenler anısına bir yazıt duruyor. Yazıt, 1986’da Almanya Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker tarafından açıldı.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Harpte sırt sırta savaştılar sulhta eşit haklara ulaştılar

    Balkan Harbi, Cihan Harbi ve Milli Mücadele’yle devam eden uzun savaş yılları, kadınlar için yeni bir düzenin mecburi başlangıcı olmuştu. Çalışma hayatında, cepheye giden erkeklerin yerini dolduran kadınlar, savaş bittikten sonra geleneksel düzene dönüşü kabul etmemişlerdi. Cumhuriyet “yeni”yi arayan bu nesil için bir sıçrama tahtası olacaktı.

    Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları’nda Sultanahmet Mitingi’ni (1919) şöyle anlatır: “Harp etmek eskiden erkekçe bir işmiş. Şimdi insanca bir iş … Kadınlar bizden daha iyi dövüşüyorlar. Miting yapıldığı zaman burada olup, Sultanahmet Meydanı’nı görmeliydiniz. Siyah çarşaflı bir kadın kalabalığı, memleketin üzerinde bir an, siyah bir bayrak gibi dalgalandı. ( … ) ‘Harpte değildim’ diye hiç üzülmeyin. ‘Sultanahmet Mitingi’ni görmedim’ diye üzülmelisiniz! Kadınlar, muhallebici dükkanlarında, tiyatrolarda, kendileri için gerilen kafesleri, tramvaylarda, vapurlarda çekilen perdeleri, bir yıkış yıktılar ki… O gün Nedime benden daha erkekti vallahi… O zamana kadar ‘erkek işlerine aklım ermez’ diyen bir kadın … Bu sözle biraz da övünen bir İstanbul hanımı … Şimdi, buraya geldikçe, bana mürekkepten, kağıttan, baskı fiyatlarından, bayi hesaplarından, dahası, dünya siyasetinden söz ediyor”.

    Kadinlar_1
    Cumhuriyetin kadın muallimleri, Çocuk Esirgeme Kurumu’nda “Yaşa, Varol Cumhuriyet” yazılı bir panonun önünde… (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Mondros Mütarekesi’nin ardından başlayan işgallerle, özellikle de 15 Mayıs 1919’da
    İzmir’de başlayan Yunan işgaliyle sarsılan, gururu incinen bir ülkenin başkenti; o gün ilk defa erkeklerle birlikte kürsüden binlerce kişiye hitap eden kadınlarla ayağa kalkmıştı. Üzerinde Wilson Prensipleri’nin Türk halkına “egemenliğini, yaşam güvenliğini ve özgürlüğünü” tanıyan 12. maddesi yazılı, siyah örtülü kürsüde sözalanlardan biri de Halide Edip’ti. Halide Hanım “Bu, kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, camiin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu. Nasıl o kürsüye yaklaşabildim, farkında değilim. İki yanımda, iki önümde dört süngülü asker bana yol açıyordu. Bunların gösterdiği bir kardeş sevgi ve itinasını ömrüm oldukça unutamayacağım” diye yazacaktı sonradan. Tarihî konuşmasına ise topluluğa ettirdiği yemin damgasını vurmuştu: “Türkiye’nin istiklal ve hayat hakkını alacağı güne kadar hiçbir korku, hiçbir meşakkat önünden kaçmayacağız. 700 senelik tarihin ağlayan minareleri altında yemin ediniz!”

    Kadinlar_2
    Halide Edip (Adıvar), 23 Mayıs 1919’da Sultanahmet Mitingi’nde…

    Savaşlar, getirdikleri tüm acı ve sefaletle birlikte toplumsal hayatta kadınların yeni bir rol benimsemelerine kapı açmıştı. 1912-1913 Balkan Harbi’yle başlayan uluslaşma süreci, kadın-erkek demeden topluma yeni bir ivme katmıştı. 1. Dünya Savaşı ise, erkeklerin cepheye gidişiyle kadınları çalışma hayatında onların yerini doldurmaya mecbur bırakmıştı. Türk kadını, artık geçimini sağlamak için ticaretten fabrikalara, yol yapımından sokak temizliğine kadar her alanda çalışıyordu. Beyoğlu’n-da, Sirkeci’de kadın berberlerin görülmeye başlaması “Erkekler, şimdiden sakallarını kadınların ellerine teslim etmeye başladı” yorumlarına neden oluyordu. Resmî daireler kadın memur çalıştırmaya başlamış; Galata rıhtımının arkasında, çevre illerden mal getiren kadınlar için bir “Kadın Tüccarlar Pazarı” bile açılmıştı.

    Kadinlar_3
    Cumhuriyetin ilk neslinden çıkan ve yüksek prestijli işlerde çalışmak üzere yetiştirilen kadın rol modeller silsilesi, onları takip eden gençler için ilham kaynağı oldu. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Osmanlı Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyyesi aracılığıyla açılan darüssına-alarda (fabrika) çalışmak için onbinlerce kadın başvuruyordu. Yine cemiyet aracılığıyla 1. Ordu tarafından oluşturulan 1. Kadın İşçi Taburu’nda geri hizmette istihdam edilmeleri için kadınlara da alan açılmıştı. “Ehl-i namus ve iffet”ten olduğunu belgeleyen, “kucakta taşınır çocuğu olmayan” her kadın, gönüllü olarak cepheye gitmek için başvurabiliyordu.
    Savaşın ardından terhis edilen erkeklerin işlerine geri dönmesiyle, bu kadınlar yeniden işsiz kaldı. Ancak artık geleneksel topluma geri dönüşü savunanların “kadınların genel ve siyasi görevleri ifaya ehliyeti olmadığı” tezini ispat için dayandıkları deliller geçersiz hâle gelmişti.
    Sadece Türkiye’de değil, dünyada da bir dönüşüm rüzgarı esiyordu. İngiltere’de süfrajetlerin mücadeleleri sonucunda 1902’de “kadınlık dolayısıyla her türlü ehliyetsizlik” kaldırılmıştı. İngiliz kadını yargı dahil her alanda kendini gösteriyordu. Finlandiya’ daki kadınlar 1906’dan bu yana oy hakkına sahipti; 1908’den beri meclistelerdi. Diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde, İsviçre’de, Almanya’da, Avusturya’da, Polonya ve Çekoslovakya’da da durum benzerdi. ABD’de Wyoming eyaleti, 1894’te dünyanın dörtbir yanındaki parlamentolara gönderdiği bildiride; kadın oylarının cinayetlerle, yoksullukla mücadele etmede son derece olumlu rol oynadığını kaydetmişti. Kadınlar 1917’den sonra Bolşevik Rusya’da fiilen askerlik de yapıyorlardı.

    Osmanlı ve erken cumhuriyet dönemi kadınları, yayın organları aracılığıyla bu gelişmeleri yakından takip ediyordu. 10 yılı aşkın süredir devam eden savaşlar geleneksel kültür kodlarını aşındırmaya başlamış, yerini “yeni”yi arayan genç bir nesle bırakmıştı. Özellikle kentli, eğitimli kadınlar arasında yükselen hak taleplerine, köstek olduğu kadar destek olan erkekler de vardı. Bu sayede Meşrutiyet yıllarında laikliğe doğru ilk adımlar atılmaya başlanmıştı.

    1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi, Medeni Kanun’un habercisiydi.

    Kadinlar_4
    Mustafa Kemal ile birlikte yurt gezilerine çıkan Latife Hanım, Edremit yolu üzerindeki Ergama köyünde (8 Şubat 1923).

    Cumhuriyet: Büyük sıçrama

    Cumhuriyetin ilanı, Türk kadınlarının yasal eşitliğe ulaşması yolunda bir sıçrama noktası olacaktı. 1926’da İsviçre Medeni Kanunu’ndan esinlenen Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesiyle “çokkarılılık” yasaklanmış, kadınlara eşit boşanma ve velayet hakkı tanınmıştı. Medeni Kanun cumhuriyeti taçlandıran yasa olmuş, devrimlerin ve laik cumhuriyetin belkemiğini oluşturmuştu.

    Cumhuriyet, kamusal alanda taassuptan yana olmadığını da her fırsatta sergiliyordu. Bu açıdan, kent ekseninde yeni bir kadın tipi oluşturmakta belki de savaş sonrası dünyanın en başarılı ülkesi olmuştu. “Kadınlık meselesinde bana yol gösteren annemdir” diyen, çocukluk yıllarından beri kadınlık meselesi üzerine düşünen Mustafa Kemal’in hayalindeki kadın modeli olan Latife Hanım’la evliliği de, ideal karı-koca ilişkisini topluma gösterme amacını taşıyordu. Kendisi de bir kadın hakları savunucusu olan Latife Hanım’la birlikte Anadolu’yu karış karış gezmeleri şaşkınlıkla karşılansa da amacına ulaşmıştı.

    Latife Hanım’la başlayan, daha sonra Atatürk’ün manevi kızları Afet İnan ve Sabiha Gökçen ile devam eden kadın rol modeller silsilesi, yüksek prestijli işlerde çalışmak üzere yetiştirilen kentli kadınlar arasında çok etkili oldu. Bu örneklerin etkisi uzun vadede genç kuşaklara ilham vererek yayılırken; ulusal ekonomiyle bütünleşmesi daha zayıf kalan kırsal kesimde ise okuma-yazma çabalarına ağırlık verilmişti.

    Öte yandan genç cumhuriyetin ciddi bir beşeri sermaye sorunu vardı. Savaşlar, hastalıklar ve yoksulluk, ülke nüfusunu kırıp geçirmişti. Kilometrekareye 17 kişi düşüyordu. Bu koşullarda, kadının toplumsal konumu öne çıkarılırken, biyolojik işlevinin geride bırakılması mümkün görünmüyordu. “Yarının gürbüz nesilleri”ni yetiştirecek kadınların yuva kurması, ulus-devletin inşaında kadının yeni ödevi olarak belirlenmişti. Atatürk’ün “Ev işleri kadının en ufak ve önemsiz görevidir. Kadının en büyük görevi analıktır” sözü, bu mecburiyetin sonucuydu.

    Kemalist modernizasyon projesi, aile üzerine reformları, dönemin en etkin sosyalizasyon kurumları olan okul, ordu ve halkevleri aracılığıyla hayata geçirdi. Bu reformların ardında, nüfusun artırılması, toplumsal ödevlerine bağlı, kanunlara saygılı “iyi vatandaşların” yetiştirilmesi kadar; savaş döneminde çöküntüye uğramış ahlaki değerlerin yeniden inşa edilmesi hedefi de vardı.

    Kadinlar_5
    1930’da Sultanahmet Meydanı’nda seçme ve seçilme hakkını kutlayan kadınlar.

    1930’larda okullarda okutulan Aile Bilgisi (İbrahim Hilmi, 1937) kitabında geçen “Aile küçük ölçüde bir hükümete benzer. Baba onun başkanı, ana Bakanı, çocuklar da tebaasıdır. Aile hükümetinde baba ve ana elbirliği ile çalışırlarsa, çocuklar da onlara karşı uysal olurlarsa işler yolunda yürür. Evkadını yaptığı işlerden kendisini mesul gören bir Bakan gibi, bir takım haklar ve ödevler taşır ve işlerini bunlar çerçevesinde başarır” cümlesi, cumhuriyet dönemi kadınları için biçilen “iyi vatandaş”lık rolünün özeti gibiydi.

    Oysa kadınlar “iyi vatandaş” yetiştirme görevinin yanında, kendileri de yurttaşlık hakla-
    rından yararlanmak, mesuliyetle birlikte yetki sahibi de olmak istiyordu. 2. Meşrutiyet yıllarından beri dillendirilen eşitlik özleminin, siyasal haklar olmadan hayata geçirilemeyeceği fikri güç kazanıyordu. Sabiha Zekeriya (Sertel), 1919’da yazdığı “Kadınlık Sahifesi: Kadınlar ve İntihâb” makalesiyle bunu ilk dile getirenlerden olmuştu. “Düne kadar ‘Türk feminizmi ne olabilir’ diye düşündüğüm zaman, kadının intihabata (seçimlere) iştirakini tasavvur bile etmiyordum. Henüz erkeklerimizin bile rüştlerini ıspat edemedikleri bir meseleye Türk kadınını da karıştırmayı muvafık görmüyordum. (…) Fakat bugün memleketin mukadderatı mevzu olduğu şu sırada, kadının niçin bu haktan mahrum edildiğini düşündüğüm zaman, mantıkî bir mazeret bulamıyorum. Türk kadını bu vatana erkekleri kadar, bilhassa bazı anâsırı (unsurlar) kadar merbut (bağlı) değil midir? Erkeğe bu hakkı veren sebepleri araştırırken, onları kadının fevkine çıkaran bir sebep bulamıyorum” diyordu.

    15 Haziran 1923’te henüz ortada ne cumhuriyet ne de Cumhuriyet Halk Fırkası varken kurulan Kadınlar Halk Fırkası, bu talebi somutlaştırmıştı. Partileşme talepleri 8 ay sonra Dahiliye Vekaleti tarafından reddedilmişti. Ancak Türk Kadınlar Birliği adıyla Nezihe Muhiddin başkanlığında sürdürdükleri faaliyet, kadını entelektüel erkek sohbetlerinin sembolik nesnesi olmaktan çıkarıp, siyasi bir aktör olarak ortaya koymayı başarmıştı.
    Kadın özgürlüğü meselesi, cumhuriyet için kendini Osmanlı Devleti’nden keskin bir çizgiyle ayrıştırmanın bir yoluydu. Eşit oy hakkı ise Atatürk’ün tek parti rejiminin, kendisini Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyasının kadınlara biçtiği “çocuk, mutfak, kilise” sınırlamasından uzaklaştırmasına yol açmıştı.

    Türk kadınları, bilindiği gibi 1930’da belediye seçimlerinde seçme hakkını, 5 Aralık 1934’te de milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etti. 8 Şubat 1935’de ilk defa meclis seçimlerine katılan kadınlar 18 sandalye elde etti ve eşit vatandaşlık haklarına birçok Batılı ülkeden (örneğin Fransa’dan) önce ulaştı. Ancak bu tarihten sonra, bağımsız kadın hareketi yarım asır sürecek bir uykuya daldı. Türkiye kadınları, esaretten ve baskıdan kurtulmuş; ancak kendi özgür ve özgün seslerine ulaşma yolunda yeniden örgütlenebilmek için bir süre daha beklemek durumunda kalmışlardı.

    (Zafer Toprak’ın Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm, 1908-1935 (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2014) ve Serpil Sancar’ın Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti (İletişim Yayınları, 2012) kitaplarından yararlanılmıştır.)

  • Ankara’yı sarsan günler ve sarsılmaz Ankaralılar!

    Millı Mücadele günlerinden itibaren Ankara, ulusal kurtuluşun, baş eğmemenin ve Türkiye’nin yeni merkezi olmanın haklı gururunu yaşadı, yaşıyor. Bununla birlikte başkentin yaşadığı sancılı günler, darbeler, darbe girişimleri, asker-sivil gerilimleri ve toplumsal hadiseler, yakın tarihimizi şekillendirdi, şekillendiriyor. Ankara rüzgarları …

    Bundan 7 yıl önce, 15 Temmuz gecesi çatıları yalayarak geçen ve başkenti bombalayan uçakların gümbürtüsüyle şaşıran Ankaralılar arasında; o tarihten 53 yıl önce, 21 Mayıs 1963 sabahı Harp Okulu’nun gene jetler tarafından ateş altına alındığını hatırlayanlar vardı. Bu satırların yazarı da 21 Mayıs’ta sabahın erken saatinde uçakların dalışlarını pencereden izlemişti. Jetler 1963’te Eskişehir’ deki ana üsten gelmiş, 2016′ da ise başkentin burnunun dibindeki Akıncı (eski Mürted) üssünden kalkmıştı. İki hadise arasında bir başka benzerlik de, Ankara Radyosu’nun dört defa (1963), TRT televizyonunun ise iki defa (2016) el değiştirmesiydi. Bunlar başarısız darbe girişimleriydi ama, bu kentin ahalisi 1920-23 arasında da hop oturup hop kalktığı birçok gün yaşamıştı. Belki biraz da bu nedenle krizlere karşı şerbetli sayılırdı.

    Tanju_Akad_2
    Haziran 1920’de Yozgat İsyanı’nı bastırmak üzere görevlendirilen Çerkes Ethem ve adamları, İstasyon’daki karargah binasının önünde Mustafa Kemal ile…

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Lideriyle, yeni başkentiyle ve yeni alfabesiyle Türkiye

    Lideriyle, yeni başkentiyle ve yeni alfabesiyle Türkiye

    Kurtuluş Savaşı’ndan sonra cumhuriyetin ilanına uzanan süreç, “tarih olmuş” denilen dönemlerden nitelik olarak farklıdır ve ayrıntılarıyla bugünümüzü etkiler. Cumhuriyetten sonra Ankara merkezli geliştirilen ulusun yeniden inşaı ise “ilelebet payidar” olmanın yapıtaşlarını yerleştirmiş; gelecek kuşakların yolunu aydınlatmıştır; aydınlatmaktadır.

    Azdan çoğa, deneye deneye cumhuriyetimizin 100. yılına gelmişiz. Kutlu olsun! 200. yılı kutlayacaklara, şimdiden Tanrı yardımcıları olsun diyelim. Elalemin cumhuriyetleri, anayasal monarşileri çakılı kazık! Tek sözcüğüne ilişilmeden kutsal birer metin gibi korunuyor, özüne de sözüne de uyuluyor. Bizimki siyasal, güncel nedenlerle hatta kişisel tercihlerle evirilip çevriliyor; şu koşulla ki “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktır!” denilerek! Bu temenni cumhuriyetten önce de Osmanlı Devleti’nde cüluslarda, merasim ve şenliklerde, mehter gösterilerinde “ebed müddet” biçiminde, “sonsuza dek!” anlamında yinelenip durmuştu.

    Necdet_Sakaoglu_1
    Henüz başkent olmamış bozkır kenti Ankara’da Mustafa Kemal Paşa’yı zafer sonrası İzmir’den dönüşünde karşılama hazırlıkları yapılıyor, 2 Ekim 1922. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    1946’da Atatürk İlkokulu’na kaydoldum. Koridor duvarında kapı kadar büyük İnönü resmi asılıydı. Hayranlık-korku karışımı duygularla bakar, koşarak sınıfımıza giderdik. Orada da yazı tahtasının yukarısında bakışık iki portre vardı: Ebedî Şef Atatürk, karşısında Millî Şef İsmet İnönü. Ders kitaplarımızda yine aynı iki fotoğraf ve kimi Bakan fotoğrafları da vardı. Hükümeti oluşturan Bakanların adlarını da aramızda yarışma konusu yapardık; Büyük Atlas’taki bayrakların hangi ülkeleri simgelediğini ezberlediğimiz gibi! Sözlü ve yazılı sınav soruları arasında: “Türkiye Cumhuriyeti hükümetinde kaç Bakan var?”, “Çalışma Bakanının görevlerinden üçünü yaz!”, “Bakanlıkları sırasıyla yaz” da olurdu.

    “Cumhuriyet nedir?” sorusunun cevabını 1948-1950 yıllarında ilkokul öğrencisi iken şöyle böyle öğrenmiştik. O tarihlerde cumhurbaşkanı önce İsmet İnönü, sonra Celâl Bayar’dı. Her ikisini de görmüştüm. İstasyonu dolduran coşkulu halk, Beyaz Tren’in penceresinden şapkasını sallayan İsmet İnönü’yü “Yaşa, varol” diye alkışlarken ben de babamın omzundaydım.
    Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam kitabında Atatürk’ün yaşamını anlatır. Ya Nutuk, ya Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sı? Kaç aydınımızın kitaplığında vardır ve arada okunuyordur?

    Necdet_Sakaoglu_2
    1957’de Ankara Ulus Meydanı (üstte). O yıllarda başkentin derli toplu manzarası cumhuriyete bağlılık duyguları uyandırıyordu. Özellikle Ulus’taki yapılar, bir yarışmada derece almış havasındaydı. Millî Mücadele yıllarında bile Türkiye’nin kalbinin attığı Çankaya Köşkü (altta).
    Atatürk evleri

    Sivas’tan sonra gördüğüm Ankara’ya gidişim 1957’dedir. Bu ilk “büyük şehir”in belleğimdeki izlerinden biri, cumhuriyet kurum ve kuruluşlarının giriş cephelerinde, kocaman harflerle yazılı adlarıdır: T.C. Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâleti, Genelkurmay Başkanlığı… Anacadde ve meydanları kuşatan bu binaların her biri, Ankara’nın “başkent” imajını, kamu erkini vurgulayan görkemli anıtlardı. Bunlar 1920’lerden 1940’lara kadar yapılmış, Çankaya’dan Ulus Meydanına, İstasyona kadar ulusal mimari üsluplu yapılardı

    Bu derli toplu ve benlikli başkent manzarası, buraya ilk defa gelip gezenlerin yüreklerinde bağımsızlık meşalesi yakıyor, cumhuriyete inanmak-bağlanmak duyguları uyandırıyordu. Özellikle Ulus’taki yapılar, sanki bir yarışmada derece almış havasındaydı. Bunlardan birçoğu bugün de görülebilir ama, yeni Ankara’nın modern-yüksek yapılarının gölgesinde artık küçümen ve sönüktürler. Yapılışlarındaki işlevlerini de yitirmişlerdir. Konumları, yetkileri değişen yöneticiler, bu yeni işgüderler, yönetim yerleşkelerini de uzaklara taşımışlar.
    Bir zamanlar Ankara’da kritik durumlarda haberlerin “864 rakımlı tepe’’den (Çankaya Cumhurbaşkanlığı Köşkü) gündeme düştüğü olurdu ki, daha Millî Mücadele yıllarında bile Türkiye’nin kalbi Çankaya’da atardı. Gazi Paşa “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz!” müjdesini o eski konutta en önce İsmet Paşaya vermişti.

    Resmî kabullerin, önemli törenlerin yapıldığı, yabancı devlet başkanlarının kabul edildiği zirve idi Çankaya. Önemli siyasal uzlaşmazlıklarda da ilgililer Çankaya’ya çağrılır, o ortamın tarihî ve manevi havasında tarafsız cumhurbaşkanının başkanlığında çözüm aranırdı.

    Ulus’ta Ankara Palas’taki ağırlamalar, balolar hepten unutuldu. Ankara Palas’ın kendisi de unutuldu. Nice yıllar var ki “Ankara Ankara güzel Ankara /Seni görmek ister her düşen dara”yı da kulaklar unuttu. Şu gerçek ki, yüzyıl önceki cumhuriyet dinamizminin kentsel sembolü Ankara, artık “eski Ankara” yazgısına terkedilmiştir.

    Saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım 1922 ile cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923 arasında 362 gün var. Yani neredeyse tam 1 sene. Bu süre boyunca Ankara’daki yasama erki Büyük Millet Meclisi, yürütme erki de meclisin seçtiği hükümetti. 1 Kasım’da saltanat kaldırıldığı, 16 Kasım’da da padişah Vahideddin kaçtığı için, meclisteki oylamayla son Osmanlı veliahtı Şehzade Abdülmecid Efendi “Halife-i Müslimin” ilan edilmişti. Cumhuriyet ilan edilesiye 1yıl böyle geçti.

    29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara Kalesi’nden 101 pare top atışıyla cumhuriyet ilan edildi. “Cumhuriyet” sözcüğü de ilk o gün kamuya duyurulmuş oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edilişine kadar bu sözcük halk arasında neredeyse yoktu. “Cumhuriyet” ne demekti? Saltanattan sonraki yeni rejimin bu adı hayli tartışıldı. Meclis Reisi Gazi Paşanın “repüblik” karşılığı olarak önerdiği, Arapça “cumhur”dan (halk, topluluk) gelen “cumhuriyet” yeni Türkiye’nin yönetim biçiminin, rejimin adı kabul edilirken, Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa da Reisicumhur sanıyla Türkiye’nin ilk başkanı seçildi (Mazhar Müfit Kansu, bu tarihten 4 yıl önce 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’dayken cumhuriyetin kurulacağını söylediğini anılarında vurgular).

    M.PHILIPS PRICE (1885- 1973)

    İngiliz yazarın gözüyle cumhuriyetin ilan edilişi

    İngiliz politikacı, işçi Partisi milletvekili yazar M. Philips Price (1885-1973)

    1. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye, İran, Rusya ve Orta Asya’da bulunmuştu. Yazarın, History of Turkey from Empire to Republic adlı eserinde (Türkiye Tarihi-İmparatorluktan Cumhuriyete Kadar-Çev. Selâhattin Atalay, Ararat Yayınları, 1977, s. 167-8) saltanatın kaldırılmasından sonra cumhuriyetin ilanı öncesindeki gelişmeler, bizde aktarılanlardan farklılıklar gösterir:
    “…Siyasi bakımdan (Meclis’te) yeterince güçlü olmayan Mustafa Kemal basiretsiz davranmadı. Askerî başarılarına güvenerek taşkınlık yapmadı. Milletvekillerinden kendisini çekemeyenler vardı. Dostlarından ve yakın görev arkadaşlarından birçoğu bile Türkiye’de meşrutî padişahlık (constitutional monarchy) siteminin kurulması düşüncesindeydiler. Bunlar eski geleneklere bağlı oldukları için Mustafa Kemal gibi ileriye gidememişti ve bir cumhuriyet rejimini benimsemekten uzaktılar. Arkalarında da geniş bir halk kitlesi vardı.
    Talih Mustafa Kemal’e güldü: Saltanat sorununun tartışıldığı bir sırada Batılı müttefikler, Ankara’daki Meclis Hükümetinin olurunu almadan, 1922 sonbaharında kukla padişahı Türkiye’yi temsil etmek üzere Lozan Konferansına davet etmekle büyük bir hata yaptılar. Bu davet, kendisine yabancı bir devletin aleti gözüyle bakılan padişaha karşı kamuoyunda şiddetli tepkiye neden oldu. Mustafa Kemal derhal harekete geçti. Saltanatın kaldırılmasını, padişahın yurtdışı edilmesini Meclise teklif etti. Meclis telaş göstermedi. Öneriyi inceleyip raporla bildirmesi için bir komisyon kurdu. Bu komisyon görüşmeler yaparak tarihî teamüllere bağlı kalacağı yaklaşımında bulununca, Mustafa Kemal önerinin aleyhinde rapor verirlerse tutuklanacakları uyarısını içeren bir bildiri gönderdi. Bu bildiri üzerine komisyon, saltanatın kaldırılması yönünde rapor verdi. Konunun Meclis’te müzakeresi sırasında da Mustafa Kemal Meclise silahlı muhafızlar getirtti. Neticede Meclis, saltanatın kaldırılmasını kabul etti. Bunu, İstanbul’daki İngiliz askerî kuvvetlerinin gözü önünde (Ankara’dan gelen baskı üzerine) saltanat hükümetinin istifası izledi. Bu gelişmeler üzerine son padişah bir İngiliz gemisine bindirilerek yurtdışına kaçırıldı.
    TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatın ilga edildiğini bildiren bir beyanname neşretti ama 1 yıl sonraki 29 Ekim’e kadar Türkiye’nin devlet şeklinin cumhuriyet olduğu ilan edilmedi. Kamuoyu yine müteredditti. Meşruti bir padişahlık sisteminin tesisini isteyen 1906 ihtilali Jön Türklerinin hâlâ taraftarları vardı. Patriarkal ananelerle dolu köy muhitinde yetişmiş olan Anadolu köylüsü de henüz padişahsız bir Türkiye tasavvur edemiyordu. Fakat son günlerde bir ecnebi devlete alet olmanın saltanata getirdiği itibarsızlık, umumi efkarın cumhuriyetçileri desteklemesine sebep oldu. Bu ilk Osmanlı Devleti zamanında dahi emirin daima irsi reis ve lider bulunduğu Türkiye’de maziden büyük bir nisbette ayrılmak demekti. Bu, Fransız ihtilâli’nin meydana getirdiği geleneklerin Türkiye’de tesirini gösterdiğini ifade ediyordu. Millet Meclisi’nin Nisan 1924’te yeni bir anayasa kabul etmesiyle Batıya doğru daha ileri adımlar atıldı.”

    Necdet_Sakaoglu_4
    Atatürk 1923’te Mersin halkına hitap ediyor.

    TÜRKÇE YAZI
    Cumhuriyetin temeli: Yeni Türk Alfabesi

    Necdet_Sakaoglu_5
    Mustafa Kemal, Kayseri’de kara tahta başında yeni harfler öğretiyor, 20 Eylül 1928.

    Cumhuriyeti ilan etsek de, anayasaya laikliği yazsak da; cumhuriyetin 5. yılında okulda, ailede, ticarette, resmî işlemlerde, yargıda, basında Latin ABC’si kökenli Yeni Türk Alfabesi’ne geç(e)meseydik her şey farklı olacaktı. Bugüne kadar, Arap elifbasıyla heceleyerek yanlış okuyup yanlış yazarak inatla direnseydik; bugün o alfabeyi kullanan ülkelerden ayrışmamız pek zor olacaktı. Bu gerçek ortada iken. Yeni Alfabe sayesinde okul-üniversite öğretimlerinden geçerek önemli aşamalara ulaşan akademisyen ve siyasetçiler arasında bile o çıkmaza hayranlık duyarak “dönelim” özlemi duyanların bulunması şaşırtıcıdır.

    Cumhuriyet devrimlerinin en yaşamsal, kalıcı ve cumhuriyeti ayakta tutanı Dil Devrimi’dir. Bugün herhangi bir iktidar bütün imkanları kullansa da eskiye, Arap yazısına dönüş şansı yoktur.

    Bu coğrafyada Selçuklulardan Osmanlı Devleti’nin kapanışına kadar yüzlerce yılda Arap elifbasıyla ne kendi dilimizi ne de Arapçayı yazıp okuyabilmişiz. Oysa fonetiğimize ve dil kurallarımıza aykırı Arapçadan Türk Alfabesi’ne geçişte, neredeyse herkes çok kısa sürede okuryazar olmuştur. “Ben ileri seviyede Arapça biliyorum” diyen bir kişiye, başka biri “Ben Türkçe söyleyeyim siz Arap harfleriyle yazın” dese; yine çok iyi Arapça bilen bir üçüncü kişinin yazılan bu metni şaşırmadan-hecelemeden okuması olanaksızdır.
    Türkiye Cumhuriyeti ve Türk dili birlikte yaşayacaktır.

    1 KASIM 1937 KONUŞMASI

    M. Kemal Atatürk’ün Türk ulusuna vasiyeti

    Necdet_Sakaoglu_6
    Atatürk 1 Kasım 1937’de TBMM’nin 5.Dönem 3. Yasama Yılı’nı açıyor.

    Atatürk’ün, ölümünden 1 yıl önce 1 Kasım 1937’de TBMM Meclisi Beşinci Dönem Üçüncü Toplanma yılını açarken yaptığı konuşma için, onun Türk ulusuna vasiyeti denebilir. Bu aynı zamanda Meclis’teki uzun konuşmalarının da sonuncusudur. Kısa bir bölümünü alıntıladığımız bu çok yönlü ve anlamlı söylev, sonraki dönemlerdeki kimi idarecilerin laiklik ilkesine uymaktaki sıkıntılarını, iki cümleden birinde dünya ve memleket işlerini sürekli Tanrıya havale etmek alışkanlıklarını akla getiriyor: “Sevgili kamutay arkadaşlarımla yeni çalışma yılı başlangıcında karşı karşıya bulunmaktan duyduğum derin sevinç ve saadeti ifade etmeliyim (alkışlar). Sizi yüksek saygı ile selamlar ve bu çalışma yılınızın da millet ve memleket için feyizli başarılarla bezenmesini dilerim.
    Sayın Milletvekilleri.
    Memnuniyetle görmekteyiz ki cumhuriyet rejimi yurdumuzda huzur ve sükûnu en iyi şekilde temin etmiş bulunuyor. Vatandaşlar ve bu yurtta oturanlar cumhuriyet kanunlarının eşit şartları altında kendileri için hazırlanan hürriyet, refah ve saadet imkanlarından azami istifade etmektedirler (……) Arkadaşlar. Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir (alkışlar). Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planla ve rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple okuyup-yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak; memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesle yaşatacak, fert ve kurumlan yaratmak; bu önemli umdeleri (prensipleri) en kısa zamanda temin etmek; işaret ettiğim umdeleri Türk gençliğinin dimağında ve Türk milletinin şuurunda canlı bir hâlde tutmak, üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca bir görevdir.”

  • Cumhuriyetin anahtarı: Meclis ve ulusal egemenlik

    Cumhuriyetin anahtarı: Meclis ve ulusal egemenlik

    İstiklal Savaşı’nın önde gelen komutanları, Mustafa Kemal Paşa gibi ulus-devletin ne demek olduğunu anlayabilmiş değillerdi. Tüm yurttaşlarına eşit mesafede duracak çağdaş bir ulus-devletin mutlaka seküler olması, bunun için halifeliğin kaldırılması, bunun için de işe saltanatın kaldırılmasıyla başlanması gerektiğini göremiyorlardı.

    Cumhuriyet, evrensel bir değer değildir. Almanya, Fransa ve İtalya gibi cumhuriyetle yönetilen ülkeler bulunduğu gibi, birçok Batı ve Kuzey Avrupa ülkesinin parlamenter monarşiyle yönetildiğini de görürüz. Bu da bize çağdaş ve insan haklarına saygılı, demokratik bir ülke olabilmek için mutlaka cumhuriyet kurmak gerekmediğini gösterir. Öte yandan örneğin komşumuz İran da cumhuriyetle yönetilir ve sözkonusu değerler açısından şüphesiz aynı kategoride değildir.

    Neden Almanya ve Fransa’nın cumhuriyet olduklarını ama Büyük Britanya’nın parlamenter monarşiyle yönetildiğini anlayabilmek için bu ülkelerin tarihinin nasıl evrildiğine bakmak gerekir. İlk gördüğümüz noktalardan siyasal fikirlerin ve ideolojilerin ortaya çıkması ve bunların toplum katında ne kadar güçlü ya da zayıf oldukları; toplumsal yapılar ve bunlarda görülen dönüşümler biri, bu ülkelerin tarihlerinde biçiminde sıralayabiliriz.

    Ahmet_Kuyas_1
    17 Aralık 1908’de açılan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı,ülke işlerinde son sözün meclise ait olacağı bir devlet düzeni kurmak isteyen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin çoğunlukta olduğu bir meclisti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Ülkemizi 1923’te cumhuriyetin ilanına götüren siyasal sürece baktığımızda ise her şeyin 2. Meşrutiyet’le başladığını ve temel meselenin ulusal egemenlik meselesi, yani ülke yönetiminde seçilmişlerin üstünlüğünün kabul edilip edilmeyeceği meselesi olduğunu görürüz. 17 Aralık 1908’de açılan Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı, 1876 Anayasası’nı değiştirerek ülke işlerinde son sözün meclise ait olacağı bir devlet düzeni kurmak isteyen İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinin çoğunlukta olduğu bir meclisti. Bu çoğunluk, 2. Abdülhamit’in 1878’de Meclis-i Mebusan’ı dağıtıp tam 30 yıl boyunca toplanmaya çağırmaması gibi bir durumla bir defa daha karşılaşmak istemiyordu. Bu doğrultudaki çabalar hemen 1909’un Ocak ayında başladı ve 30 milletvekilinden oluşan Anayasa Komisyonu ulusal egemenlik ilkesine uygun anayasa değişiklikleri öngören bir kanun üzerinde çalışmaya koyuldu. Kanun taslağı Mart ayı sonlarında tamamlandı ve basılmış metin 12 ya da 13 Nisan günü Meclis’e geldi. Ancak, ulusal egemenlik karşıtları 13 Nisan 1909’da tarihimizde “31 Mart Hadisesi” olarak bilinen isyanı çıkararak öngörülen anayasa değişikliklerine engel olmaya çalıştılar.

    Ahmet_Kuyas_2
    İttihatçıların “Bâb-ı Âlî Baskını” olarak bilinen 23 Ocak 1913’teki darbesi sırasında binadan gelen silah seslerini merak ederek Sadaret dairesinin etrafında toplananlar. Darbe sonrası başbakanlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa aynı yılın Haziran ayında öldürülecekti. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    Ahmet_Kuyas_2-1

    Bilindiği gibi isyan, Rumeli’de oluşturulan Hareket Ordusu tarafından bastırıldı ve anayasa değişiklikleri 1909’un Ağustos ayında Meclis-i Mebusan’da kabul edilerek yürürlüğe girdi. Ancak ulusal egemenlik yönetimine karşı olanların etkinlikleri de sürdü. Nitekim bu çevrelere mensup bazı subayların kurdukları Halâskâr Zabitan grubunun 1912 yazında verdikleri bir muhtıra ciddi bir siyasal kriz yarattı ve Meclis çoğunluğunun desteklediği hükümetin istifa etmesine neden oldu. Bu krizin ertesinde ise ulusal egemenlik ilkesine karşı olan ve tarihçiliğimizde “Bâb-ı Âlî paşaları” olarak bilinen sınıfa mensup, üst düzey devlet memurlarının oluşturduğu yeni hükümet, 1912 seçimlerinde görülen bazı usulsüzlükleri bahane ederek Meclis-i Mebusan’ı dağıttı. Gerçi yeni hükümet sonbaharda yeniden seçim yapılacağına dair söz vermişti ama, Balkan Savaşı’nın çıkmasıyla bu mümkün olmadı ve ülke 2 yıla yakın bir süre meclissiz kaldı.

    Balkan Savaşı’nın çıkmasından sonra bir hükümet değişikliği daha oldu ve ulusal egemenlik ilkesine karşı olan Kâmil Paşa başbakanlığa geldi. Kâmil Paşa Hükümeti, Balkan Savaşı yenilgi üzerine yenilgiyle sürerken, ulusal egemenlik ilkesinin baş savunucusu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni yoketmeye yönelik bir dizi önlem alarak birçok kişiyi tutuklamaya koyuldu. Kendilerini ve meşrutiyeti tehlikede gören İttihatçılar da, savaşın kötüye gitmesini bahane ederek, 23 Ocak 1913’te “Bâb-ı Âlî Baskını” olarak bilinen devlet darbesiyle Mahmut Şevket Paşa’yı başbakanlığa getirdiler.

    1909 olaylarında Hareket Ordusu’nun başkomutanı olan Mahmut Şevket Paşa, meşrutiyetten yana ama İttihatçılardan da pek hoşlanmayan biriydi. Dolayısıyla, kurduğu hükümette İttihatçı olmayan birçok Bakana da yer verdi. İttihatçıların da bu duruma fazla ses çıkarmadıklarını ve Balkan Savaşı sona erer ermez yapılacak olan milletvekili seçimlerini beklediklerini söyleyebiliriz. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve ulusal egemenlik karşıtları, “Damat” Salih Paşa’nın önderliğinde bir karşı-devrim girişiminde daha bulundular. Girişim başarılı olmadı gerçi ama, Mahmut Şevket Paşa öldürüldü. Bunun üzerine İttihatçılar iktidara el koydular ve sert bir devlet terörü süreci başlattılar. Böylece 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar sürecek olan İttihat ve Terakki diktatörlüğü başlamış oldu.

    53226817134_a8e215ef1b_o
    İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyaset sahnesinin ön saflarından çekilmesini fırsat bilen Sultan 6. Mehmet Vahdettin, 1914’te açılan Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de kapattı ve yeni seçim çağrısı yapmadı.

    1.Dünya Savaşı’nı yenilgiyle bitirmesi, savaş sırasında birçok yolsuzluk yapmış ve birçok suç işlemiş İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyaset sahnesinin ön saflarından çekilmesine yol açtı. 1918 Temmuz’unda Osmanlı tahtına geçmiş olan Sultan 6. Mehmet Vahdettin, bu durumu fırsat bilerek 1914’te açılmış olan Meclis-i Mebusan’ı 21 Aralık 1918’de kapattı ve yeni seçim çağrısı yapmadı. Bu son Osmanlı padişahının 2. Abdülhamit gibi bir mutlakiyet yönetimi başlatmak isteyip istemediği hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz; ama 4 Ocak 1919’da yayınlanan resmî tebliğin, seçimlerin barış sonrasına ertelendiğini duyurarak fiilî bir mutlakiyet rejimini başlattığı da kesindir. Sultan Vahdettin, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin siyasal çizgisinin özellikle Türk seçkinleri arasında çok popüler olduğunu, milletvekili seçimleri yapılması halinde bu siyasal çizginin parlamentoda çoğunluğu sağlayacağını biliyordu. Bu bakımdan savaş suçları nedeniyle İttihat ve Terakki’nin İtilâf Devletleri’nce cezalandırılmasını bekleyecek, dolayısıyla da bu devletlerin Mondros Bırakışması sonrasında yaptıkları birçok haksızlığa ses çıkarmayacaktır.

    Sultan Vahdettin ve çevresindeki birçok Bâb-ı Âlî paşasının bu tutumları önemli sonuçlar doğurdu. İstanbul’un işgaller karşısındaki edilginliği, İttihat ve Terakki’yi yeniden önplana çıkarttı; zira Anadolu’da görülen direniş hareketleri neredeyse dışlayıcı bir biçimde İttihatçılar tarafından başlatılmıştı. Ayrıca, Sultan Abdülhamit mutlakiyetinin sona ermesinden yalnızca 10 yıl sonra yeniden bir mutlakiyet olasılığının belirmesi, bazı ulusal egemenlik taraftarlarının sabrının taşmasına ve cumhuriyetçiliğin yükselmesine yol açtı. Daha Bâb-ı Âlî Baskını sonrasında duyulmaya başlayan cumhuriyet dedikoduları, 1919 yazında ciddi bir program maddesi olmaya başladı. Girişilmekte olan Millî Mücadele’nin başarıyla sona erdirilmesinden sonra cumhuriyete geçileceğine ilişkin fikirlerin, henüz Erzurum Kongresi sıralarında açıkça tartışıldığına ilişkin elimizde çok tanıklık bulunuyor.

    Ahmet_Kuyas_4
    Mustafa Kemal Paşa’nın yakın mesai arkadaşları arasında olan Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa, Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa saltanat ve hilafetten vazgeçilmesine karşıydılar. 

    Ancak ulusal egemenlik yanlıları arasındaki cumhuriyetçilerin 1919 yazında küçük bir azınlık olduklarını da unutmamak gerekir. Hattâ bu durum 1 yıl sonra, yani Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra da pek değişmedi. Saltanat kurumu siyasal çevrelerde hâlâ saygınlığını sürdürüyordu. Ayrıca Sultan Vahdettin’in Anadolu’daki harekete karşı açıkça cephe almış olması bile, birçokları için meşruti hükümdarlıktan vazgeçmek için yeterli bir neden değildi. Daha 10 yıl önce 2. Abdülhamit’i tahttan indirmiş olanlar pekala Sultan Vahdettin’i de tahttan indirmekle yetinebilir ve 1909’daki anayasa değişiklikleriyle ortaya çıkmış olan düzenle yollarına devam edebilirlerdi. Cumhuriyetçilerin önderi konumundaki Mustafa Kemal Paşa’nın yakın mesai arkadaşları arasında bulunan Rauf (Orbay) Bey ile Kâzım (Karabekir) ve Refet (Bele) Paşaların tercihleri kesinlikle bu yöndeydi.

    Saydığımız bu önemli isimlerin hepsi ulusal egemenlik ilkesini özümsemiş insanlardı. Yaşam tarzları açısından baktığımızda da Batılı değerleri benimsemiş ve Türkiye’nin Batı Avrupa dünyasına özgü bir gelişmişlik ve refah seviyesine ulaşmasını gerçekten isteyen kişilerdi. Ancak bunlar, Mustafa Kemal Paşa gibi ulus-devletin ne demek olduğunu anlayabilmiş değillerdi. Tüm yurttaşlarına eşit mesafede duracak çağdaş bir ulus-devletin mutlaka seküler olması, bunun için halifeliğin kaldırılması, bunu yapabilmek için de işe saltanatın kaldırılmasıyla işe başlanması gerektiğini anlamamışlardı. 1924’te bir muhalefet partisi kurmalarına karşın hepsinin daha sonra tek partili cumhuriyet yönetiminde yer almaları; muhafazakar olmadıklarını ama ulus-devletin nasıl bir yapıda olması gerektiğinin bilincine de henüz varamadıklarını gösterir.

    Anadolu Savaşı’nın zaferle sonlanması üzerine cumhuriyet rejimine geçmeyi hedefleyen Mustafa Kemal Paşa, bu amacına ulaşabilme yolunda Millî Mücadele’nin önemli önderleriyle hemen bir siyasal mücadeleye giremezdi. Ulusal egemenlik yanlılarının anayasalı hükümdarlık ve cumhuriyet yanlıları biçiminde bölünmesi ülkeyi de bölebilirdi. Ayrıca anayasalı hükümdarlık yanlısı arkadaşlarının desteğini yitirmenin, Mustafa Kemal Paşa gibi düşünenleri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) azınlık durumuna düşüreceği kesin gibiydi. Dolayısıyla, “cumhuriyete geçişi daha güçlü olacağı yeni bir meclise bırakmak ve ilk adımda saltanatı kaldırmak” diye özetleyebileceğimiz bir strateji benimsedi. Saltanat kaldırılacak, halife devlet başkanı olacaktı; ancak bu yeni devlet başkanının başbakan atamak gibi bir hakkı olmayacak, TBMM’nin seçtiği başbakanı onaylamak zorunda olacaktı. Bütün bunlar, barış sağlandıktan sonra yapılacak yeni bir anayasayla belirlenecekti. 

    Bu formülün TBMM tarafından herhangi bir itirazla karşılanmadığını biliyoruz; zira Meclis’te 4 Ekim 1922’de görüşülen ve İstanbul’daki İtilâf Devletleri temsilcilerine yazılan bir notada İstanbul, “halifeliğin başkenti” olarak tanımlanmıştı. Ancak Meclis çoğunluğunun sözkonusu formüle aklının yatmasının nasıl sağlandığına dair elimizde şimdilik herhangi bir veri yok. İşin daha da ilginci, bu formülün Osmanlı başkentinde Doğu Trakya’yı teslim almak üzere 19 Ekim 1922’de kente gelen Refet Paşa, yani daha Temmuz ayında Mustafa Kemal Paşa’ya saltanatın kaldırılmasına karşı olduğunu söylemiş bir kişi tarafından duyurulmasıydı. Bunun üzerine İstanbul gazetelerinde yakında önemli anayasa değişiklikleri yapılacağına ilişkin yorumlar çıkmaya başladı. Sonuç olarak, gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın o günlerde İstanbul’un aydın kamuoyunu görece iyi temsil ettiğini varsayacak olursak, TBMM’nin 1 Kasım gecesi alacağı saltanatı kaldırma kararını Osmanlı başkentinin de en az 10 gün öncesinden benimsemiş olduğunu söyleyebiliriz.

    Ahmet_Kuyas_5
    Mustafa Kemal Paşa ve ilk meclisten bir grup milletvekili 1921’de Ankara’daki Meclis binasının balkonunda. Cumhuriyetçiler, Büyük Millet Meclisi’nin ilk döneminde azınlıktaydı ve saltanat kurumu siyasal çevrelerde saygınlığını sürdürüyordu.

    Mustafa Kemal Paşa’nın bulduğu formül hiçbir zaman anayasa maddesi olmadı. Zaten anayasa da cumhuriyetin ilan edilip halifeliğin kaldırılmasından sonra yapılacaktı. Yani önce devletin yapısı belirlenecek, sonra anayasa yapılacaktı. Yeni rejime doğru gidiş sürecinde gördüğümüz bu özellik de Mustafa Kemal Paşa’nın parlak stratejisinin ürünüdür. Nitekim Mustafa Kemal Paşa daha sonra 1924 Anayasası’nın yapılma sürecinin de kendisini haklı çıkaracağı gibi amaçladığı devlet yapısının doğrudan doğruya bir anayasayla kurulamayacağını, zira ne cumhuriyetin ilanının ne de hilafetin kaldırılmasının üçte ikilik bir meclis çoğunluğu sağlayamayacağını öngörmüştü. Dolayısıyla cumhuriyet salt çoğunluk oyuyla çıkarılacak ya da değiştirilecek bir kanunla ilan edilecekti. Bu hamlenin işaretini de 1923 Eylül’ünün sonlarında Avusturyalı bir gazetecinin kendisiyle yaptığı söyleşide verdi: 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesi zaten cumhuriyet anlamına geliyordu (bkz. #tarih, sayı 79). Yapılacak iş, fiilen varolan bu rejimin adını koymaktan ibaretti.

    Bilindiği gibi TBMM sadece bir yasama meclisi değildi; yürütme gücünü de üstlenmişti. Bu gücünü topluca kullanması mümkün olmadığından, kendi içinden ve çoğunluk oyuyla bir mebusu seçiyor ve bu kişiyi yürütmenin bir alanında çalışmak üzere kendisine vekil tayin ediyordu. Bu bakımdan Ankara Hükümeti’nin “Bakan”larına İstanbul’dakiler gibi “nazır” değil, “icra vekili” denmişti. İkinci TBMM açıldıktan sonra icra vekilleri heyeti başkanı olan Fethi (Okyar) Bey, İçişleri Vekilliği’ni de üstlenmişti (14 Ağustos 1923). Fethi Bey, 24 Ekim 1923 tarihinde bu görevinden istifa etti. Birkaç gün sonra cumhuriyeti ilan edebilecek çoğunluğu sağlamış olan Mustafa Kemal Paşa taraftarları, tam 4 gün boyunca kendilerine bir İçişleri Vekili seçecek çoğunluğu tutturamadı. Tabii hükümet krizi yapay bir krizdi ve Mustafa Kemal Paşa bunu bir “devlet krizi” şeklinde yorumlayarak yeni kurulmuş olan Halk Fırkası’nın 29 Ekim günkü toplantısında bir çözüm önerdi: Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun bazı maddeleri değiştirilerek cumhuriyet sistemine geçilecekti! Aynı günün akşamı toplanan TBMM, Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun bazı maddelerinin “kanuna açıklık getirecek” biçimde değiştirilmesine ilişkin kanunu, oylamaya katılan 158 mebusun 158 olumlu oyuyla kabul ederek cumhuriyeti ilan etti ve ikinci bir oylamayla Mustafa Kemal Paşa’yı cumhurbaşkanı seçti. 

  • Yıkıldı monarşi rejimleri başladı cumhuriyet devirleri

    Devrim; yani önce meşrutiyete ardından cumhuriyete geçiş. 19. yüzyıl sonundan 1900’lerin ortasına kadar birkaç kıtada asırların monarşi rejimleri yıkıldı ve yenibir dünyanın eşiğine adım atıldı. O sancılı yıllarda “cumhuriyet” kelimesi, bugünküdemokrasi kelimesi gibi, karanlığı aydınlatan büyülü bir fenere benziyordu.

    İlk olarak 18. yüzyıl sonunda Amerikan ve Fransız Devrimleri cumhuriyet düşüncesini kuvveden fiile taşıdı. İlk modern cumhuriyetçilerden Thomas Paine daha 1776′ da şöyle yazacaktı: “Monarşi ve veraset sistemi, sadece şu veya bu krallığı değil, bütün dünyayı kan ve küle çevirmiştir”.

    19. yüzyıl sonunda ise dünya Batı ülkelerinin sömürgesi, yarı- sömürgesi, şu veya bu şekilde bağımlısı halinde yaşarken, bir yandan da Batı’ dan akan her türlü tekniğe ve düşünceye açık duruma gelmişti. “Cumhuriyet” fikri de böylece, yeni bir dünyayı başlatabilecek bir çözüm yolu olarak Kuzey Avrupa’ dan Güney Avrupa’ya, Batı Avrupa’ dan Doğu Avrupa’ya ve Asya’ya doğru aktı.

    Dunyada_Cumhuriyet_5
    Solda Çin Cumhuriyeti’nin ikinci geçici cumhurbaşkanı Yuan Şikai, sağda ilk başkan Sun Yat Sen.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Geldikleri gibi gittiler: İstanbul yeniden özgür oldu

    Geldikleri gibi gittiler: İstanbul yeniden özgür oldu

    İstanbul’un 5 yıl süren işgal dönemi 2 Ekim 1923’te bitmiş, Mustafa Kemal Paşa’nın “Geldikleri gibi giderler” dediği işgal kuvvetlerinin tahliye süreci tamamlanmıştı. Şehrin kurtuluşu töreni 6 Ekim 1923’te halkın geniş katılımıyla düzenlenmiş, İstanbullular geçit resmi için şehre gelen Türk askerini büyük coşkuyla bağrına basmıştı.

    Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı mücadelesi 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile sona ermişti. Mütareke, karşılıklı müzakere edilip kararlaştırılan bir mutabakat metninden ziyade Osmanlı delegasyonunu adeta yoksayan İngiliz Amiral Calthorpe’un “ya kabul edin ya reddedin!” restiyle dayattığı bir metindi. Daha üzerinden 1 hafta geçmeden mütareke hükümlerine istinaden önce Çanakkale Boğazı ve ardından 13 Kasım 1918′ de İstanbul işgal edilmişti. İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’a gelmesiyle başlayan fiili işgal dönemi 16 Mart 1920′ de resmi bir mahiyet kazanacak ve şehrin 5 senelik esaret devri başlayacaktı.

    Istanbul_Kurtulus_2
    İşgal kuvvetlerinin 25 Ağustos 1923’te başlayan İstanbul’dan tahliye süreci 1 Ekim’de sona erdi. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)

    Mondros Mütarekesi neticesi 7 Kasım 1918’de 7. Ordu karargahının lağvedilmesiyle, Adana’da bulunan 7. Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a hareket etmiş ve tam da İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girdiği 13 Kasım günü Haydarpaşa Garı’na inmişti. Vapurla karşıya geçerken Boğaz’da sıralı duran İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gemilerine üzüntü ve kızgınlıkla bakarak “Geldikleri gibi giderler!” demişti. Bu, kızgınlıkla söylenmiş bir sözden öte, bu kara günde yenilgiyi kabul etmeyen mücadele azmiyle dolu, kararlı bir askerin sözüydü.

    Anadolu’da başlayan İstiklal mücadelesi neticesinde Anadolu ve Trakya toprakları düşman askerinden temizlenecek, geriye İstanbul ve Çanakkale kalacaktı. İstanbul’un kurtuluşu için 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması beklenmiş ve bunun hükümleri gereği İstanbul’un 6 hafta içinde tahliyesi kararlaştırılmıştı. Böylece 5 yıl süren İstanbul’un işgal dönemi 25 Ağustos 1923’te başlayıp, 2 Ekim 1923’te tamamlanan tahliye süreciyle sona ermiş ve işgalciler geldikleri gibi gitmişlerdi!

    Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ve İstanbul hükümetinin istifası ile artık İtilaf Devletleri’nin tek muhatabı TBMM hükümeti oldu. Ankara’daki hükümet adına İstanbul’da İtilaf Devletleri temsilcileriyle irtibat kurup çalışmak üzere İstanbul Murahhaslığı kuruldu ve Adnan (Adıvar) Bey İstanbul murahhası olarak tayin edildi. Yine İstanbul’daki askerî işleri takip etmek ve İtilaf Devletleri komutanları ile irtibat kurmak için İstanbul Kumandanlığı kuruldu; şehrin kumandanı olarak Selahaddin Adil Paşa gönderildi. Artık İstanbul, Ankara’daki TBMM hükümeti tarafından idare edilecekti.

    Istanbul_Kurtulus_1
    6 Ekim 1923 sabahı Sarayburnu iskelesine çıkıp Gülhane Parkı’nda toplanan 1. Tümen askerleri, öğleden sonra Galata Köprüsü’nden Karaköy’e geçip Taksim’e gitmişti. (SERTAÇ KAYSERİLİOĞLU ARŞİVİ)

    İşgal kuvvetlerin İstanbul’dan tahliye edilmesi için İstanbul Kumandanı Selahaddin Adil Paşa ile İtilaf Devletleri komutanları arasında bir program hazırlandı. Bu programa uyularak İtilaf Devletleri tarafından Mondros Mütarekesi’nden sonra elkonulan bütün silah ve mühimmat, gemiler, nakliye araçları, kışla, bina, eşya ve müesseseler Türk hükümetine teslim edilecekti. 25 Ağustos’ta İngilizler tarafından Anadolu yakasında başlayan tahliye süreci 1 Ekim’de Harbiye Mektebi’nin tahliyesi ile sona erdi. Aynı gün İstanbul Kumandanı Selahad-din Adil Paşa ile İtilaf Devletleri kumandanları İngiliz Generali Harington, Fransız Generali Charpy, İtalyan Generali Monbelli arasında tahliye işleminin tamamlandığını gösteren bir teslim-tesellüm zabıtnamesi imzalandı ve işgal fiilen-huku-ken sona erdi. İtilaf Devletleri askerlerinden geride yalnızca veda merasimine katılacak tören kıtaları kaldı.
    2 Ekim günü önceden hazırlanan program gereği Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden seçilen birer tören kıtası Dol-mabahçe meydanında yerleşti. Yapılan geçit resminden sonra büyük bir seyirci topluluğu önünde ve alkışlar arasında bayrağımızı selamlayan İtilaf Devletleri komutanları Dolmabahçe Camii rıhtımına kadar uğurlandı ve bir motorla Fındıklı açığında bekleyen Arabic gemisine gitti.

    Selahaddin Adil Paşa, İstanbul’u işgal eden İtilaf Devletleri kumandanlarını uğurlarken hayatının en mesut gününü yaşamaktaydı. Oğlu merhum Semuh Adil Bey babasının o günlerini anlatırken şöyle demiştir: “Babamın en mutlu günü işgal kuvvetleri kumandanlarını uğurlayıp arkalarından el salladığı 2 Ekim 1923 günüdür. O gün çekilen fotoğrafların tamamında yüzünden büyük bir gülümseme hiç eksik olmamıştı”.
    Şüphesiz İstanbul’un işgalden kurtulması herkes gibi Selahaddin Adil Paşa’yı da sevindirmişti. Ancak onun için bu hadisenin farklı bir anlamı vardı. Selahad-din Adil Paşa yarbay rütbesiyle girdiği 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Boğazı’nın müdafaasında Cevat Paşa ile birlikte onun kurmay başkanı olarak mücadele etmiş; 18 Mart Deniz Muharebesi kazanılmış; daha sonra tümen kumandanı olarak Çanakkale kara muharebelerinde bulunmuş; daha sonra Kafkas cephesinde Ruslara karşı kolordu kumandanı olarak savaşmış, savaşın son senesi tekrar Çanakkale’ye gelmişti. Albay Selahaddin Adil, Mondros Mütarekesi imzalandığında Çanakkale Müstahkem Mevki kumandanı idi ve mütareke hükümleri gereği hem deniz hem kara muharebelerinde binlerce askerini şehit vererek savunduğu Çanakkale’yi 6 Kasım 1918’de İngilizlere kendi eliyle teslim etmek gibi, bir asker için çok acı bir hadiseyi yaşamıştı. Bu nedenle işgal kuvvetlerinin İstanbul’u terk edişi Selahaddin Adil Paşa için ayrı bir anlam ifade ediyordu.

    Istanbul_Kurtulus_3
    İtilaf Devletleri komutanlarını uğurlamak için 2 Ekim’de Dolmabahçe’de düzenlenen tören. Soldan sağa İtalyan General Monbelli, İngiliz General Harington, o gün çekilen tüm fotoğraflarında gülümseyen İstanbul Kumandanı Selahaddin Adil Paşa ve Fransız General Charpy.

    Paşa hem hatıratında hem de 5 Ekim 1923 günü gazetecilere verdiği demeçte duygularını şöyle açıklayacaktı: “Çanakkale Boğazı istihkâmlarını İngiliz kumandanı Kruger’a teslim etmek bahtsızlığına uğramışken, bu defa da İstanbul Kumandanı olarak bu galip devletlerin memleketlerine hiçbir şey elde edemeden dönmelerine yakından tanık oluyorum. İtilaf Devletleri generalleri sancağımızı selamlayıp giderken, tariften aciz kaldığım heyecan ve saadetimi hiç kimse bu derece hissetmemiştir. Tahliyenin son günü hayatımın en mesut ve kıymettar günüdür”.

    İstanbul’un işgal kuvvetlerinden tahliyesi devam ederken Türk Ordusu’nun İstanbul’a girmesi hazırlıkları da yapılmaktaydı. İtilaf Kuvvetleri kumandanları 2 Ekim’de uğurlanmıştı ama tahliyenin son günü resmen 4 Ekim’di. Bu bakımdan İstanbul’un kurtuluş törenlerinin 6 Ekim 1923 Cumartesi tarihinde düzenlenmesine karar verildi.

    Istanbul_Kurtulus_4
    6 Ekim 1923’te Altıncı Dâire-i Belediye (bugünkü Beyoğlu Belediye binası) önünde Türk askerinin geçişini bekleyen İstanbullular.

    Bu büyük günde başta Mustafa Kemal Paşa’ya ve Ankara’da TBMM başkanlığına törene katılım için davette bulunulmuştu. 3 Ekim 1923’te TBMM’de yapılan oturumda bu davet müzakere edildi. Doğal olarak bütün mebuslar törene katılmak istiyordu; ama Meclis’in yoğun işlerinin aksamaması için divan üyelerinden 4 kişi ile mebuslardan 10 kişinin törene katılmasına karar verildi. Törene katılacak mebuslar kura çekilerek tespit edildi. 4 Ekim Perşembe günü Meclis ikinci reisi Sabri Bey’in riyasetinde 14 kişilik mebuslar heyeti, hazırlanan trenle yola çıktı. 5 Ekim günü Haydarpaşa’ya inen heyetin resmî protokolle, başta İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olan Ali Haydar Bey ile mülki-askerî memurlar tarafından karşılanmaması Mec-lis’te hararetli tartışmalara sebep oldu. Bu durum Meclis’e karşı saygısızlık ve hakaret olarak kabul edildi. Neticede, bunun içinde bulunulan heyecanlı günlerin ve yoğun faaliyetlerin tesiriyle yaşanmış bir yanlış anlama olduğu kabul edilerek konu kapatıldı.

    İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluş törenine katılmak, herkesin arzu ettiği bir şeydi. TBMM heyetinin yanısıra vilayetlerden heyetler de törenden birkaç gün önce İstanbul’a geldiler. Ancak İstanbul’un bu önemli gününde orada görülmek istenen çok önemli bir isim vardı: Gazi Mustafa Kemal Paşa.

    Istanbul_Kurtulus_5
    İstanbul’un kurtuluşu kutlamalarına katılmak ve 1. Tümen askerlerini karşılamak için Taksim’de toplananlar arasında şoför esnafı da vardı.

    Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan iki ayrı davet telgrafı almıştı. Bunlardan birisi İstanbul Şehremaneti (Belediye) Meclisi tarafından, ikincisi de İstanbul’daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından gönderilmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki törene katılması umuluyordu. Zira 1 yıl önce İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun ertesi günü 10 Eylül 1922’de İzmir’e gidip birkaç gün kalmıştı. Ancak kendisi katılmamayı tercih etmiş, yapılan davetlere verdiği cevaplarda ilk fırsatta “hür ve sevgili İstanbul’u” ziyaret edeceğini ifade etmiştir.

    42-45-MUZAFFER-ALBAYRAK_dk2
    İstanbul’un işgalden kurtuluşunu kutlayan Resimli Gazete’nin 10 ve 14 Ekim 1923 tarihli ilk sayfaları.

    Lozan Antlaşması hükümlerine göre işgal kuvvetleri çekildikten sonra Türk Hükümeti İstanbul’da 12 bin mevcutlu bir tümen ve bir kolordu karargahı bulundurulabilecekti. Bu şerefli görev, İstiklal Harbi’nde gösterdiği üstün başarılar sebebiyle Yunanlar tarafından “Demir Fırka” adı verilen 1. Tümen’e verildi. 1. Tümen Mudanya Mütareke-si’nden beri Gebze’nin Eskihisar iskelesi civarında karargah kurmuştu. Tümenin kumandanı Kurmay Albay Hüseyin Hüsnü (Erkilet) Bey’di. 1. Tümen’in bağlı olduğu 3. Kolordu Kumandanı Şükrü Naili Paşa ise karargahı ile Hereke’de bulunuyordu.

    Şükrü Naili Paşa 6 Ekim sabahı saat 10.00’da kolordu kurmay heyeti ile kendilerine tahsis olunan Pendik vapuruna binerek Sirkeci rıhtımına çıktı; burada toplanan ahali tarafından coşkulu bir şekilde karşılandı; sonrasında ise İstanbul Kumandanı Selahaddin Adil Paşa ile birlikte İstanbul Kumandanlığı olarak kullanılan Beyazıt’taki Harbiye Nezareti’ne gitti.

    6 Ekim 1923’teki tören için 4 Ekim’de Gebze’den yola çıkan Albay Hüseyin Hüsnü Bey’in kumandasındaki 1. Tümen birlikleri ise Bostancı’ya gelip geceyi burada geçirdi. 5 Ekim sabahı Bostancı’dan hareket eden tümen birlikleri Göztepe’de orduyu karşılayan ahalinin arasından törenle geçerek Kadıköy’e ve oradan Haydarpaşa’ya geldi. 6 Ekim günü törene katılacak birlikler Sarayburnu iskelesine çıkarılarak Gülhane Parkı’nda toplanacaktı. İstanbul’da yapılacak geçit törenine katılacak askerî birlikler 1 piyade alayı, 1 topçu bataryası, 1 süvari bölüğü, 1 istihkâm bölüğü, 3 makineli tüfek bölüğünden ibaretti. Öğleden sonra saat 14.00’te yürüyüşe başlayan birlikler, parkın Alemdar Caddesi kapısından çıkarak, yol güzergahında kurulan zafer takları altından geçerek, coşkulu ahalinin tezahüratları arasından ilerledi; Sirkeci, Eminönü, Köprü, Karaköy, Şişhane, Tepebaşı, Cadde-i Kebir (İstiklal Caddesi),güzergahıyla Taksim’e geldi. Türk ordusu İstanbul’a girmişti. ■

  • Büyük Taarruz arazisinde Mustafa Kemal’in izinde…

    Büyük Taarruz 200 yıldır doğuya sürülen savunmadaki bir ordunun batıya doğru ilk başarılı taarruz harekatı. 5. Süvari l(olordusu’nun Yunan Ordusu’nu takip ve imha harekatı ise dünya harp tarihinin kayda geçirdiği son büyük ve başarılı süvari hücumu. Başkomutan ve askerlerinin, büyük fedakarlıklarla kazandığı muharebenin bugünkü arazideki izleri.

    Bundan yaklaşık 50 sene önce çocuk olmak, Türkiye tarihinin önemli yıldönümlerine de tanıklık etmek demekti. 1970’lerin başına dair hatırladığım ilk şey, babamın görevli olduğu Erciş’ten Malazgirt’e gitmesiydi. Niye o Ağustos günü evde olmayacağını sorduğumda, “Malazgirt zaferinin 900. yıldönümü törenlerine katılmak için” demişti. 26 Ağustos önemli bir tarihti; zira Zafer Haftası’nın başladığı gündü. 26 Ağustos 1071′ de Selçuklu Sultanı Alparslan’ın ordusu, Roman Diyojen’i ağır bir yenilgiye uğratıp Türklere Anadolu’nun kapısını açmıştı. 26 Ağustos 1922′ de ise Başkomutan Mustafa Kemal’ın bizzat idare ettiği Büyük Taaruz başlamıştı. Taarruz 30 Ağustos 1922 tarihinde Türk Ordusu’nun işgalci Yunan Ordusu’na karşı kazandığı kesin zaferle taçlanmıştı. Her iki savaşın tarafları da aradan geçenyüzyıllara rağmen aynıymış gibi  sunulurdu. 1071′ deki Selçukluların modern çağdaki uzantısı Türkler, Bizanslılarınki ise Yunanlardı.

    Istıklal_Savasi_2
    Afyon Kocatepe’den kuzeye, 26 Ağustos 1922 taarruzu cephesine bakış.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Cumhuriyete giden yolun nefes kesen son dönemeci

    Cumhuriyete giden yolun nefes kesen son dönemeci

    Ankara, cumhuriyetin ilanına yaklaşılırken amansız bir siyasi mücadeleye tanıklık ediyordu. 1923 Ekim’indeki kabine krizi rejim krizine dönüşünce; Mustafa Kemal Paşa sorunun ancak cumhuriyet ilanıyla çözülebileceğini ortaya koydu ve Millî Mücadele’nin başından beri amaçladığı hedefe doğru ilerledi. 29 Ekim 1923, saat 20.30’da cumhuriyet resmen ilan edildi.

    11 Ağustos 1923

    Meclis’te muhalif sesler Bakanlarda değişiklikler

    Kronoloji_1
    Mustafa Kemal Paşa, ilk Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan 2. Meclis’i, “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımlamıştı.

    1. Meclis’in ilk oturumu yapıldı. Mustafa Kemal Paşa meclis başkanlığına, Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ikinci başkanlığa seçilirken başbakanlığa (icra vekilleri heyeti başkanlığına) Fethi Bey (Okyar) getirildi.

    1. Meclis’teki muhalif İkinci Grup tasfiye edilmiş ve yeni milletvekillerinin çoğu Mustafa Kemal’in onayıyla seçilmişti. Ancak yerel karakterler taşıyan muhafazakar üyelerin ağırlıkta olduğu 1. Meclis’in aksine daha eğitimli milletvekillerinden oluşan ve Mustafa Kemal’in “Aydınlar Meclisi olmaya daha hevesli” diye tanımladığı yeni Meclis’te de daha ilk günlerden muhalif sesler ortaya çıktı.

    O dönemde Bakanlar (icra vekilleri) Meclis tarafından tek tek seçilmekteydi. Bu durum Bakanlar arasında anlaşmazlıklara sebep olabildiği gibi milletvekillerinin iktidar için manevralara girişip hizip kurmalarına da yol açıyordu. Meclisin 14 Ağustos’ta seçtiği Bakanlardan oluşan hükümet henüz ikinci ayını doldurmamışken yöneltilen ağır eleştiriler sonrası Şer’iye, Adalet ve Ekonomi Bakanları değişecekti. Hükümetin meclise sunduğu kanun tekliflerinin birçoğu ya reddediliyor ya da değiştirilerek kabul ediliyordu.

    22 Eylül 1923

    Heyecan uyandıran cumhuriyet açıklaması

    Mustafa Kemal Paşa’nın Avusturya gazetesi Neue Freie Presse muhabirine verdiği demeç, cumhuriyetin ilanına giden olaylar zincirinin temel halkalarından biriydi. Mustafa Kemal Paşa gerek ülke içinde gerek ülke dışında büyük yankılar uyandıran bu demecinde “cumhuriyet” kelimesini ilk defa kamuoyu önünde açıkça dile getiriyordu. Mustafa Kemal Paşa sözkonusu demecinde 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nun ilk iki maddesini hatırlattıktan sonra “Bu iki maddeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet” demişti.

    Neue Freie Presse gazetesi tarafından 28 Eylül’de yayımlanacak açıklamanın içeriği Türk gazetelerine önceden sızdırılmıştı. 24 Eylül tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi haberi okuyucularına “Mustafa Kemal Paşa Türkiye’de garp cumhuriyetlerine tamamen müşabih bir cumhuriyet teessüs edeceğini ve payitahtın Ankara’da kalacağını söylüyor” diye aktardı.

    Kronoloji_2
    Tevhid-i Efkâr, 24 Eylül 1923.
    106
    Neue Freie Presse, 28 Eylül 1923.

    13 Ekim 1923

    Yeni başkent doğdu: Ankara merkez oldu

    Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.

    Millî Mücadele’nin merkezi Ankara başkent ilan edildi. TBMM’nin açılışından beri fiilen başkent olan Ankara’nın konumunun yasallaşması, aynı zamanda Osmanlı imajından kurtuluşu ve ulus devlete geçişi simgeliyordu. O dönemde 20 bin nüfuslu küçük bir Orta Anadolu kenti olan Ankara, cumhuriyetin ilanının ardından hızla gelişecek ve 1930’lu yıllara gelindiğinde bambaşka bir çehreye bürünecekti.

    Kronoloji_3

    19 Ekim 1923

    İstasyon binasında basına yansıyan faaliyetler

    Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmet, Yunus Nadi ve Seyid Bey’den oluşan, anayasada yapılması gerekli değişiklikleri hazırlamakla görevli komisyonun toplantılarına Mustafa Kemal Paşa da sık sık katılıp başkanlık etmekteydi. Artık cumhuriyetin ilanı için uygun ortamın oluşması bekleniyordu.

    Anadolu Ajansı, Ankara’da istasyon binasında yapılan anayasa komisyonu toplantısında bazı maddelerin belirlendiğini duyurdu. Bu haber üzerine muhalif Tevhid-i Efkâr gazetesi 19 Ekim’de imzasız bir yazıyla durumu alaya aldı: “Bizim bildiğimiz cumhuriyet, istasyon binalarında değil millet meclislerinde doğar. Fakat Ağaoğlu Ahmet ve Ziya Gökalp gibi üstatlar maaşallah kendilerine pek güvenirler. Onlara ısmarlanınca, istasyondan cumhuriyet, kanun-i esasi; Millet Meclisi’nden de ekspres treni çıkarmaları işten bile değildir”.

    Kronoloji_4
    Tevhid-i Efkâr, 19 Ekim 1923.

    24-25 Ekim 1923

    İstifalarla başlayan yapay bir hükümet krizi

    Kronoloji_5
    Rauf Orbay

    Ali Fuat Paşa’nın TBMM İkinci Başkanlığı’ndan; Fethi Bey’in ise Başbakanlıkla birlikte İçişleri Bakanlığı’ndan istifası yeni bir siyasi kriz başlattı. Bu makamlara seçilecek yeni isimler önce Halk Fırkası parti grubunda belirlenecek, daha sonra meclis toplantısında milletvekillerinin oyuna sunulacaktı. Halk Fırkası Meclis Grubu, Mustafa Kemal’in denetimi altındaki parti yönetiminin gösterdiği adayları desteklemedi. Mustafa Kemal’in “gizli muhalefet” diye tanımladığı grubun çabalarıyla İçişleri Bakanlığı için Sabit (Sağıroğlu) Bey, ikinci başkanlık için Rauf (Orbay) Bey’in ismi belirlendi.

    Mustafa Kemal Paşa sonuçtan memnun kalmamıştı. Özellikle ikinci başkanlık için İsmet (İnönü) Paşa’yla arası bozuk olan Rauf Bey’in aday gösterilmesinin, bütün Meclis’in İsmet Paşa’nın aleyhinde olduğunu gösterme amacı taşıdığını düşünüyordu. Hemen karşı atağa geçti. Planı, hemen cumhuriyet rejimine geçmeyi önermekti.

    26-28 Ekim 1923

    Mustafa Kemal’in kritik final hamleleri…

    Atatürk ve Okyar eşleri ile
    Cumhuriyetin ilanına doğru yaşanan siyasi gelişmelerin önemli aktörlerinden Fethi Bey, eşi Galibe Hanım, Mustafa Kemal Paşa ve Latife Hanım’la.

    Mustafa Kemal Paşa 26 Ekim’de Başbakan Fethi Bey ile diğer Bakanlardan istifa etmelerini istedi. Meclis tarafından yeniden seçilecek olsalar bile görevi reddetmeleri talimatını da vermişti. Şimdi muhalefetin Meclis’in onaylayacağı kendi listesini hazırlaması gerekecekti ki Mustafa Kemal bunu başaramayacaklarını biliyordu.

    27 Ekim’de Bakanların istifası Meclis’te okunduktan sonra yeni kabine oluşturma çalışmalarına başlandı. Ertesi gün bazı İstanbul gazetelerinde Başbakanlık için, Mustafa Kemal’e muhalif olan Ali Fuat ve Kazım Karabekir paşalarla Rauf Bey’in adı geçiyordu; ama birçok toplantı yapan muhalefet grupları, herkesin üzerinde uzlaşacağı bir liste oluşturmayı başaramadı.

    Ankara’nın bir hükümet bunalımıyla girdiği 28 Ekim Pazar günü, Halk Fırkası Grubu yeni kabineyi tespit etmek için bir defa daha toplandı. Farklı öneriler tartışıldıktan sonra hazırlanan liste oyçokluğuyla kabul edildi. Fethi Bey, görüşlerini almak gerektiğini söyleyerek Mustafa Kemal Paşa’yı toplantıya davet etti. Hazırlanan listeye göz gezdiren Mustafa Kemal Paşa’nın “Bu kişiler benim için uygundur ama kendilerine de sormak lazım” demesi üzerine listedeki bazı isimlerin görüşü alındı. Dışişleri Bakanlığı’na aday gösterilen ve Mustafa Kemal Paşa’ya yakınlığıyla bilinen Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey görevi kabul etmeyeceğini açıkladı. Listedeki birkaç kişi daha aynı cevabı verince, Mustafa Kemal Paşa parti yönetimine gerekli kişilerle daha fazla fikir alışverişinde bulunmalarını tavsiye edip toplantıdan ayrıldı.

    Kronoloji_7
    Vatan, 29 Ekim 1923.

    Nutuk’ta aktardığına göre Mustafa Kemal Paşa, Meclis’ten çıkarken Sinop Milletvekili Kemaleddin Sami (Gökçen) Paşa ve Ardahan Milletvekili Halid Paşa’nın kendisini beklediklerini görünce evine yemeğe davet etmişti. Kazım (Özalp) Paşa, İsmet Paşa, Fethi Bey, Afyon Milletvekili Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey ve Rize Milletvekili Fuat (Bulca) Bey de davetliler arasındaydı.

    Bu önemli geceye Çankaya Köşkü evsahipliği yapamadı. Köşk tamirata alındığı için Gazi ile eşi Latife Hanım bahçedeki küçük eve taşınmışlardı. Tek katlı küçük evin yarısı salon yarısı yemek odası olarak kullanılan girişinde yapılan toplantının en önemli anı hiç kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa’nın “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” demesiydi. Daha sonra ertesi gün uygulanacak planın ayrıntıları konuşuldu. Sabahki parti grubu toplantısına Mustafa Kemal Paşa katılmayacak; daha sonra sorunun çözülememesi üzerine toplantıya davet edilecek; cumhuriyetin ilanı için gerekli yasal değişiklikleri sunacaktı.

    29 Ekim 1923

    ‘İçeride tarihsel kararlar veriliyor’

    Kronoloji_8
    İsmet (İnönü) Paşa, başbakanlık görevine getirildiği 30 Ekim 1923’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ile.

    Hükümetin ve partinin yarıresmî yayın organı Hâkimiyet-i Milliye gazetesi 29 Ekim Pazartesi günkü sayısında muhtemel Bakanların listesini duyurmuş; parti grubunun muhalif isimlerin de olduğu kabine üzerinde uzlaşmak üzere olduğu bilgisini aktarmıştı. Bu haber sonradan çok tartışıldı; çünkü ertesi gün atanacak Bakanlardan hiçbiri gazetenin verdiği listede yoktu. O zamana kadar hükümet kaynaklı haberleri en hızlı ve doğru veren Hâkimiyet-i Milliye’nin gerçekdışı kulis haberi yapması, muhaliflerin dikkatini o gün ilan edilecek cumhuriyetten başka yöne çekme çabası olarak yorumlanacaktı.

    Sabah saatlerinde Fethi Bey başkanlığında toplanan Halk Fırkası Grubu’nda bir süre değişik hükümet alternatifleri üzerinde düşünüldü, tartışmalar yapıldı. Görüşmelerin tıkanması üzerine önceki gece Çankaya’daki yemekte bulunan konuklardan Kemalettin Sami Bey bir önerge verecek ve “Bu sorunun hem meclisin hem partinin başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’ya havale edilmesini teklif ediyorum. Kendileri ne karar verirse ona uymak tek çıkış yoludur” teklifinde bulunacaktı. Önerge oylanıp kabul edilince Mustafa Kemal Paşa Meclis’e davet edildi.

    İpek Çalışlar’ın Latife Hanım (2006) kitabında aktardığına göre, Çankaya’da haber bekleyen Mustafa Kemal Paşa hem nezle olmuştu hem de iltihap yapan dişleri çok ağrıyordu. Eşi Latife Hanım ve İsmet Paşa’yla birlikte saat 12.00’de meclis binasına ulaştı. Mustafa Kemal Paşa parti grubunda çok kısa bir konuşma yaparak krizin çözümü için önerilerini 1 saat sonra paylaşacağını söyleyip toplantıdan ayrıldı.

    Meclisteki odasında bazı hukukçu milletvekillerinin de görüşlerini alan Mustafa Kemal Paşa, yeniden parti toplantısına dönünce içinde cumhuriyet sözcüğü geçmeyen bir konuşma yaptı. Yaşanan sorunların Anayasa’dan kaynaklandığını, Bakanların tek tek Meclis tarafından seçilmesinin Bakanlar Kurulu içinde arzulanan görüşbirliğini sağlayamadığını belirtti ve cumhuriyetin ilanına yönelik yasa değişikliğini içeren önerge metnini Meclis kâtibi Ruşen Eşref Bey’e uzattı. Ruşen Eşref Bey’in metni yüksek sesle okumasının ardından, teklifin anayasa komisyonunda maddeler hâline getirilip hızlıca Meclis’e sunulmasına karar verildi.
    Mustafa Kemal Paşa’nın teklifi üzerinde çalışan anayasa komisyonu toplantısı sürerken, cumhuriyetin ilan edileceğini duyan vatandaşlar da dışarıda toplanmıştı. Gazeteci Enver Behnan (Şapolyo) Bey, manzarayı şöyle anlatıyordu: “Güneşli bir hava. Samanpazarı ve Karaoğlan’dan insanlar sel gibi meclise doğru akıyordu. Kalpaklı, başlıklı, fesli erkekler ve kadınlar, meclisin karşısındaki Millet Bahçesi’nde toplanmışlardı. Güneş battı. Karanlık bastı. Buna rağmen halk dağılmıyordu. Meclisin dar kapısından bir milletvekili çıktı. Orada bulunan gazeteciler, hepimiz milletvekilinin etrafını çevirdik. ‘Şu dakika içeride pek mutlu ve tarihsel kararlar veriliyor’ dedi”.

    Nihayet saat 18.00’de Meclis toplandı ve tarihî oturum başladı. Birkaç gün öncesine kadar petrol lambasıyla aydınlatılan genel kurul salonuna elektrik döşenmesi ortamın havasını değiştirmişti. Dinleyici locaları da tıklım tıklım doluydu.

    Meclis zabıtlarına göre toplantı, cumhuriyetle ilgisiz konularla başladı. Cinayet suçundan mahkum Çankırılı bir vatandaşın suçsuz olduğuna dair Bakanlar Kurulu tezkeresi oylandı; deniz hukuku üzerine konuşuldu; yatılı okullardaki memur çocuklarına indirim yapılması tartışıldı; sağlık ve sıtma sorunu görüşüldü; doktorların zorunlu hizmet yasası ele alındı. Türkiye tarihinin en önemli Meclis toplantılarından birinde bu konuların konuşulması ilginçti ama, daha da ilginç olan durum, o gün Meclis’te 286 milletvekilinden sadece 158’inin hazır bulunmasıydı.

    Kronoloji_9
    Cumhuriyetin ilanını duyuran 30 Ekim 1923 tarihli Yenigün gazetesi.
    Kronoloji_10
    Ertesi gün de Başbakan İsmet Paşa ve kabinesinin haberini aktarıyordu.

    Diğer konuların görüşülmesi bittikten sonra anayasa komisyonundan gelen yasa değişiklik önerileri okundu. 1. Madde, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir” şeklindeydi. Teklifteki bir başka önemli madde de kabine sistemini düzenliyordu. Buna göre hükümeti oluşturacak Bakanlar artık Meclis tarafından değil, cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen başbakan tarafından seçilecek ve Bakanlar Kurulu bir bütün olarak Meclis’in onayına sunulacaktı.

    Gazeteci-milletvekili Celal Nuri (İleri) Bey, cumhuriyetle ilgili maddenin saat tam 19.37’de oturuma katılan 158 milletvekilinin tamamının oylarıyla alkış yağmuru arasında kabul edildiğini, bazı milletvekillerinin “Yaşasın Cumhuriyet” diye bağırdığını ertesi günkü yazısında anlatacaktı. Tüm maddelerin oylaması saat 20.30’da tamamlanınca cumhuriyet resmen ilan edilmiş oldu. Hemen arkasından cumhurbaşkanı seçimine geçildi ve 42 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, 158 milletvekilinin oyuyla cumhurbaşkanı seçildi.

    Mustafa Kemal teşekkür konuşmasını “Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır” diye tamamlandı. Meclis bu tarihî toplantısında son olarak cumhuriyetin ilanını kutlamak için tüm şehirlerde 101 pare top atılmasına dair bir karar aldı. Ardından tüm milletvekilleri Afyon Milletvekili Kâmil (Miras) Efendi’nin okuduğu duaya eşlik etti.

  • İkinci Meclis toplanıyor CHF 1 ay sonra kuruluyor

    Birçok kaynak Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF, sonradan CHP) 9 Ağustos ya da 9 Eylül 1923’te kurulduğunu yazar. Mustafa Kemal’in, Sivas Kongresi’ni partinin ilk kongresi olarak kabul ettiğini söylemesinden hareketle 4-11 Eylül 1919 tarihini verenler de vardır. Doğru tarih ise Halk Fırkası’nın kuruluş dilekçesinin içişleri Bakanlığı’na verildiği 24 Ekim 1923’tür.

    İkinci TBMM’nin özellikleri arasında Halk Fırkası’nı kurmuş olması da vardır. Bu önemli gelişmenin gayet ilginç bir tarihi olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim İkinci TBMM’yi oluşturan milletvekilleri 9 Ağustos 1923’te toplanmışlar ve metni kendilerine dağıtılan Halk Fırkası tüzüğünü o gün görüşmeye başlamışlardır. Bu nedenle, bazı kaynaklarda Halk Fırkası’nın kuruluş tarihi olarak 9 Ağustos 1923 verilir. Ancak bu tarih, hem Halk Fırkası’nın kuruluş tarihi olarak yanlıştır hem de İkinci TBMM’nin açılış tarihi değildir. Meclis 11 Ağustos’ta, yani iki gün sonra açılmıştır.

    Öte yandan, birçok kaynakta Halk Fırkası’nın 9 Eylül 1923’te kurulduğunu görürüz. Daha yaygın kabul gören bu tarih de bizce yanlıştır. İzmir’in kurtuluşunun birinci yıldönümü olan bu tarihte yeni partinin tüzüğünün görüşülmesi tamamlanmış ve tüzük kabul edilmiştir. Ancak bu, partinin kurulmuş olması anlamına gelmez. Başka bir yaygın görüş ise partinin ortaya çıkışını 11 Eylül’e tarihler; zira o gün partinin kurulduğu partililerce resmen ilan edilmiş, Mustafa Kemal Paşa da başkan seçilmiştir. Bu görüş de bizce yanlıştır. Kaldı ki, 11 Eylül’de partinin bir genel sekreteri bile henüz yoktu. Recep (Peker) Bey, ancak 15 Eylül’de genel sekreter seçilecekti.

    Ahmet Kuyas
    Mustafa Kemal Paşa, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927’deki ilk kongresinin açış konuşmasında, Sivas Kongresi’ni partinin birinci kongresi olarak kabul etmişti.

    Tarihimizi askerî başarılarımızdan ya da Mustafa Kemal Paşa’nın hayatından alınmış, sembolik bir dizi günle yazmaya çalışmaktansa, konunun gerektirdiği gibi hukuk dizgemize bakarak yazmamız daha doğru olur. Burada da bakılması gereken kanun, o dönemde siyasal partilere ilişkin olan Cemiyetler Kanunu’dur. Bu kanuna göre dernekler gibi siyasal partilerin de kurulabilmesi için iç yapılarının tamamlanmasından sonra, tüzüklerini ve yönetimlerinde yer alanların adlarını İçişleri Bakanlığı’na bir dilekçeyle birlikte vermek yeterliydi. İşte Halk Fırkası bunu 24 Ekim 1923’te yapmış olduğu için, partinin kuruluş tarihinin de 24 Ekim olması gerekir.

    Tabii Halk Fırkası’nın kuruluş tarihinden dem vurulduğunda birçok yayında görüldüğü gibi 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde gerçekleşen Sivas Kongresi de akla geliyor. Bu da tarihçiliğimizin ne kadar zayıf, daha doğrusu ne kadar yanlı olabileceğini bize gösteren başka bir şehir efsanesinin dışavurumudur. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Paşa, o günkü adıyla Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ilk kongresi olan 1927 Kongresi’ni açış konuşmasında sözkonusu kongreyi “ikinci kongre” biçiminde tanıtmış, Sivas Kongresi’ni partinin ilk kongresi olarak kabul etmişti. Biliyoruz ki Mustafa Kemal Paşa, bu sözleriyle tarih yazmıyordu; siyaset yapıyordu. Niyeti, 1924’te partisinden ayrılarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuranları Millî Mücadele tarihinden dışlamaktı. Böylelikle Millî Mücadele’yi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti değil, Halk Partisi gerçekleştirmiş olacak; partiden ayrılmış olanlar ise Millî Mücadele’nin amaçlarından sapmış olacaklardı. Ancak birçok okurumuzun da bildiği gibi günümüzde hâlâ kitapçı raflarında Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1919’da kurulduğunu iddia eden kitaplara rastlayabiliyoruz.

    Halk Fırkası’nın kuruluş aşamasına ilişkin olarak vurgulanması gereken son bir nokta da, 1923’te “Halk Fırkalı” olmanın ne anlama geldiğidir. Hatırlanacağı üzere (#tarih dergi -100. ve 104. sayı) İkinci TBMM’den sözederken, bu Meclis’in Mustafa Kemal Paşa’nın siyasal çizgisine bütünüyle uymayan bir yapı olduğunu söylemiş; Lozan Antlaşması’nın onaylanması konusunda aykırı görüşlere rastlandığını, cumhuriyetin ilanı sırasında ise olumlu oyların salt çoğunluğu az bir farkla aşabildiğini belirtmiştik. Bu durum daha sonra da devam edecek ve 1924’ün Mart-Nisan aylarında cumhuriyet tarihimizin ilk Anayasası yapılırken Mustafa Kemal Paşa yanlılarının çoğunlukta olduğu Anayasa Komisyonu’ndan gelen maddelerin birçoğu üçte iki çoğunluğu sağlayamadığı için kabul edilmeyecektir. Tabii Halk Fırkası’nın kurucu üyelerinin neredeyse Meclis’in tamamını oluşturan milletvekilleri olduğunu hatırlayacak olursak, partinin o tarihte tümüyle Mustafa Kemal Paşa’nın devrim programına katılanlardan oluşmadığını teslim etmemiz gerekir. İkinci TBMM ve Halk Fırkası’nın bu özelliği ise Meclis’in ikinci seçim döneminde gerçekleşen bir dizi köklü reformun da hangi şartlarda kanunlaştıkları hakkında bir fikir verecektir.