3 Mart 1924’te TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Öğretim birliği) Kanunu, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisiydi. Bu kanunla bütün okullar ve vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumuna düşmüş medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanacak; kaçak öğretim yapılması yasaklanacaktı.
Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki merkez örgütlerinde bir eğitim-öğretim kuruluşu yoktu. Medreseler vakıf kuruluşlarıydı. Din ve okuma-yazma eğitimi veren ilk aşama mektepler özel mekteplerdi. Başta askerlik, tıp, meslek eğitimi veren mektepler 18. yüzyıl sonlarında; Osmanlı Maarif Nezareti’nin örgütlenişi 1847-1857 arasında; İbtidai, Rüşdiye, İdadi, numune, tıp, hukuk, mülkiye, muallim, ziraat ve diğer mekteplerin kuruluşları da 19. yüzyılın ikinci yarısındadır.
Bu dönem ve sonrasındaki ilk ve orta öğretim aşamaları için örgütlü, programlı, sağlıklı yapılardan sözedilemez. Osmanlı topraklarında okullaşma esas olarak 2. Abdülhamid (1876- 1909) ve 2. Meşrutiyet (1909-1918) dönemlerindedir. Yabancı ve gayrimüslim okulları da dışa bağımlı, cemaat, kilise okullarıdır.
Türkiye’de her kanal ve düzeyde Türkçe eğitim-öğretim, Millî Mücadele ve cumhuriyetle doğdu; Tevhid-i Tedrisat (Eğitim-öğretim birliği) Kanunu ile anayasal güvenceye alındı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilmesinin 100. yılında başta Atatürk’ü, Maarif Vekilleri Vasıf Çınar ve Mustafa Necati’yi saygıyla anıyoruz. Cumhuriyeti ilan eden devrim yasalarını gündeme getiren Atatürk ile asker-sivil, aydın, okumuş-okumamış vatansever kadrolar; milletvekilleri ve bunlara oy-onay veren ulus çoğunluğu 1919-1929 arasındaki 10 yılda önemli işler başardılar. Onlara borcumuz var.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 2. aşamasında, TBMM’nin ilk toplantısı 13 Ağustos 1923’te yapılır. Yeni meclis, 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması’nı onaylar. İzleyen günlerde işgal devletleri askerleri İstanbul’dan ayrılırken, 6 Ekim’de de Türk Ordusu İstanbul’a girer. 13 Ekim’de Ankara yeni devletin başşehri ilan edilir.
29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanından sonra, sıra inkılap kanunlarına gelir. 5 ay sonra TBMM’nin gündeminde 3 Mart 1924 Devrim Yasaları vardır. Bunlar arasında doğrudan Türk millî eğitimini ilgilendiren 431 sayılı kanun, Öğretim Birliği Yasası’dır. Anayasanın “değiştirilemez” maddeleri arasında yer alan Öğretim Birliği Yasası, cumhuriyetin ilanından sonra Türk toplum yaşamını, ulusal kültürü, aydınlanmayı ilk sırada etkilediği gibi, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisi olacaktır.
Yabancı okulların durumu, uluslararası antlaşmalar nedeniyle sonraya bırakılarak diğer bütün okullar ilk etapta Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Yasa gereği medreseler de, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldığı için Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Ancak medreselerde öğretim dili Arapça (ve ezber) olduğundan, bunların Maarif Vekâleti kurallarına uyum sağlamaları olanaksızdır. Kaldı ki birçok medrese, adı var kendi yok, vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumundadır. Bunlar, yasa yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden kapanmış sayılır. Diğerleri ve işlevsel durumdaki Anadolu medreseleri de aynı gerekçeyle kendiliğinden kapanır; İstanbul’daki birkaç medrese ve pek çok özel okul da yasanın öngördüğü ilkelere uyamayacakları için kapanır. Buralarda kaçak öğretim yapılması yasaklanır; diğer özel okullar da doğrudan Maarif Vekâleti’ne bağlanır.
Cumhuriyetin 5. yılında, 1928’de de ulusal eğitim ve öğretimin bütün ülkede uygulanması için, yeni Türk alfabesi ve yazısı yasalaşacak; okullarda öğrencilere, kadın-erkek tüm vatandaşlara yeni alfabe öğretilmeye başlanacaktır.
Atatürk, İzmir Erkek Lisesi ziyaretinde… Şubat 1931.
BAŞBAKAN İSMET PAŞA VE EĞİTİM-ÖĞRETİM BİRLİĞİ
‘Yaptığımız işin dinsizlikle ilgisi yok; Müslümanlığın en hakiki şekli bizde’
Yeni dönemin yani cumhuriyetin ilk başbakanı İsmet İnönü, eğitim-öğretim birliği üzerine yaşanan gelişmeleri sonradan şöyle değerlendirecekti:
“Tevhid-i Tedrisat’ın bazılarınca yanlış yorumlanacağını, öncülük edenlerin dinsizlikle suçlanacaklarını, doğurabileceği sonuçları biliyorduk. Bir takım ıslah önerileriyle eski kurumların yaşatılmasını isteyenler de mutlaka çıkacaktı. Fakat meclis kararını verdi. Yavaş yavaş varılacak bir sonuca ivedilikle ulaşmak devrim yapmaktır. Gördük ki bütün ileri dünyanın yolu aynıdır. Uygarlığı yakalayanlar hep bu yoldan yürümüşlerdir. Tevhid-i Tedrisat, ülkenin bütün hayatında fikrî, fennî, ekonomik ve sosyal alanlarda başlıca temeldir. Yaptığımız işi dine aykırı görmek, yapılan işi görmemektir. Bunun dinsizlikle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, 10 yıl azimle yürüyelim, şimdi bize karşı olanlar, din adına endişe duyanlar göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde yaşanacaktır. O noktaya varıncaya kadar, biz bu gerçeği kanunla ve cebren telkine ve uygulamaya devam edeceğiz… Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve girişim önlenecektir (…)
Millî maarif istiyoruz? Bu ne demektir? Bunu zıddı ile daha doğru anlarız. Bunun zıddı, dinî terbiye ya da beynelmilel eğitimdir. Siz öğretmenler, dinî veya beynelmilel değil millî eğitim vereceksiniz. Dinî terbiyenin millî eğitime saldırı demek olmadığını, her iki eğitimin de kendi yollarında gerçekleşebileceğini göreceğiz (…)
Bütün bu topraklara Türk mahiyetini veren ‘Türk’var (…) Bir milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Kendilerini başka camialara bağlı görenlere açıkça teklif ediyoruz: Türk milleti ile beraber olsunlar. Fakat ‘konfedere’ olmuş medeniyetler hâlinde değil, bir tek medeniyet hâlinde. Bu vatan, işte tek olan bu milletin ve bu milliyetindir. Bu siyaset, vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak, yekpare bir millet kütlesi olarak yaşayacağız. İşte ‘millî terbiye’ dediğimiz sistemin genel hedefi.” (Muallimler Birliği Mecmuası, sene 1, sayı 4, 1925)
Almanya’da 1933’te iktidarı ele geçiren Naziler’in yaptığı ilk işlerden biri, 1919’dan beri kullanılan ve siyah-kırmızı-sarı şeritlerden oluşan Almanya bayrağını yürürlükten kaldırmak olmuştu. Siyah-beyaz-kırmızı şeritli imparatorluk bayrağı ile Naziler’in gamalı haçlı bayrağı birlikte kullanılacaktı. Kararın ardından Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, yurtdışındaki Alman diplomatik temsilciliklerinde asılı bayrakların değiştirilmesi emrini gönderdi. İstanbul Gümüşsuyu’nda bulunan Almanya Başkonsolosluğu binasındaki eski bayrak da 17 Mart 1933’te kaldırıldı; binanın caddeye bakan büyük cephesine gamalı haçlı bayrak, yan cephesine ise imparatorluk bayrağı çekildi. Naziler 1935’te imparatorluk bayrağını da yasaklayacak ve gamalı haçlı bayrak 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’e kadar Almanya bayrağı olarak kullanılacaktı.
68 kuşağının, aydınların büyük eziyet gördüğü 12 Mart askerî darbesinin üzerinden 53 yıl geçti. İşkenceler, katliamlar, idamlarla anılan darbe sırasında trajikomik olaylar da yaşandı. Sıkıyönetim’in arananlar listesindekilerle isim benzerliği olanlar, gazetelere verdikleri ilanlarla, o kişinin kendileri olmadığını anlatmaya çalışıyordu.
Bundan 53 yıl önce, Türkiye yine bir askerî darbe dehşeti yaşıyordu. 1960 darbesi sonrası yapılan Anayasa’nın “Türkiye’ye bol geldiğini” düşünen kimi komutanlar, 12 Mart 1971’de yayımladıkları muhtıra ile hükümeti devirip yeni bir hükümet kurdu. Darbenin hedeflerinden biri de 1961 Anayasası’nı değiştirmek ve özellikle Sol hareketi ezmekti.
İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın Faik Türün imzalı ve aranan kişilerin isimlerinin yayımlandığı emri. 19 Mayıs 1971, Milliyet.
1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortam Sol hareketlerin gelişmesine yol açmış; ilk dafa bir sosyalist parti (TİP) parlamentoya girmiş, işçiler Türk-İş’e alternatif olarak Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) kurmuştu. 1970’te Türkiye tarihinin en büyük işçi ayaklanması yaşandı (15-16 Haziran). Yoksul köylüler dertlerini mitinglerle anlatmanın yanısıra, doğrudan toprak işgallerine bile girişmişlerdi. Özellikle üniversite gençliği, sonradan adına 68 kuşağı denecek Batılı yaşıtlarıyla paralel biçimde politize olmaya başlamıştı.
Dönemin Sol hareketinin karakteristiği “gerillacılık” ve “silahlı mücadele” Türkiye’de de karşılık bulmuştu.
Aranan Fahri Aral’la bir alakam yoktur” ilanı, 12 Haziran 1971, Milliyet.
12 Mart cuntasının hedefi haline gelen Sol hareketlerin liderleri çeşitli biçimlerde öldürüldü, idam edildi. Sadece militanlar değil, aydınlar, yazarlar da cuntanın hedefindeydi. Bu yaygın şiddet sırasında zaman zaman trajikomik olaylar da yaşanıyordu. Ünlü Ziverbey Köşkü’ndeki işkence uygulamalarına da nezaret eden General Faik Türün, İstanbul sıkıyönetim komutanıydı. Türün imzasıyla “teslim olma” çağrısı yapılan liste, 19 Mayıs 1971’de Milliyet gazetesinde de yayımlandı. Listede Uğur Mumcu’dan, Doğan Avcıoğlu’na; Muammer Aksoy’dan Mümtaz Soysal’a kadar birçok aydın ve akademisyenin de ismi vardı.
Listede adı yer alan isimlerden biri de dönemin gençlik hareketi liderlerinden Fahri Aral’dı. Aranma ve teslim çağrısı haberi gazetelerde yayımlandıktan bir süre sonra, yine Milliyet gazetesinde ilginç bir ilan yer aldı. Fahri Aral’la isim benzerliği olan bir yurttaş “kaza kurşunu”na gitmekten korkuyordu ve “gördüğü lüzum üzerine” gazeteye verdiği ilanla Fahri Aral’la “uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığını” duyuruyordu.
(Sonuçları çok ağır olan bu kanlı darbenin yıldönümünde, tüm hayatını kaybedenleri ve acı çekenleri saygıyla anıyoruz.)
Hilafetin kaldırıldığı tarihte (3 Mart 1924) Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Millîleşme yolunda bir çaba olan Diyanet, laik cumhuriyette dini tanzim etme hedefiyle kurulmuştu. Hilafete karşı varlık bulmuş bir kurum, zaman içerisinde gelenekçi-muhafazakar kesimlerin etkisi ve eşliğinde, Osmanlı-İslâm yüceltisine yöneldi ve günümüzdeki yapıya evrildi.
Diyanet 100 yaşında… 3 Mart 2024 sadece halifeliğin kaldırılmasının değil, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşunun da 100. yıldönümü. İlk akla gelen soru şu: Bugünkü Diyanet, 100 yıl önce kurulmuş Diyanet midir; yoksa 3 Mart 1924’te kurulmuş olandan farklı, hatta söylemiyle-eylemiyle onu kuranların hedeflerine karşıt bir yapı mı var ortada? Sorunun cevabı, evet. Peki cumhuriyeti kuranlar, laiklikle bağdaşmaması bir yana, zamanla laik rejim açısından giderek bir “patoloji”ye dönüşen böyle bir kurumu neden var ettiler? Bu soruyu cevaplama yolunda da en önemli ipucu, Diyanet’in kurulduğu gün, hilafetin kaldırılmış olmasıdır. Cumhuriyet, “İslâm enternasyonalizmi”nin simgesi olan hilafeti tarihe havale ederken, bir “nasyonal (ulusal) İslâm” arayışında Diyanet’i tesis etmişti. Elbette burada yeni kurulmuş cumhuriyette dinin toplumsal-kültürel işleyişini denetleme gayesi de vardır; ama Diyanet, daha önemli olarak, dinde millîleşme yolunda bir çabadır.
Diyanet sözkonusu olduğunda cumhuriyetin başlangıçtaki motivasyonu; 20 Haziran 1928’de İstanbul Darülfünunu İlahiyat Fakültesi’nde Fuat Köprülü başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanıp kamuoyuyla paylaşılan “dinî reform” programındaki şu satırlarda karşımıza çıkar:
“Demokrasi sahasında tecelli eden muazzam Türk inkılâbı; lisanî, ahlakî, hukukî, iktisadî bütün içtimaî müesseseleri ile başlıca iki manzara gösteriyor. Birincisi: bütün içtimaî müesseselerin ilmileşmesi; ikincisi: bütün içtimaî müesseselerin millîleşmesi. (…) Din de içtimaî bir müessesedir. Diğer içtimaî müesseseler gibi hayatın zaruretlerine katlanmak, tekâmülün seyrini kovalamak zorundadır” (akt. Gothard Jäschke, Yeni Türkiye’de İslâmlık, 1972, s. 40).
1928’de İlahiyat Fakültesi’nde Fuat Köprülü başkanlığında oluşturulan bir heyet, dinî hayatı da düzenleyecek adımlar atacaktı.
Demek ki cumhuriyet, bugün ülkemizde sıklıkla duyduğumuz o meşhur deyişle, “yerli ve millî” bir din var etmek istemektedir! Tıpkı karşılaştırmalı din ve İslâm çalışmalarının önde gelen isimlerinden Wilfred Cantwell Smith’in 1940’larda Türkiye ziyaretinden aktardığı şu sözlerde olduğu gibi:
“Bir Türk-İslâm’ı inşa etmek istiyoruz; yalnız bizim olan, bizim (yeni) toplumumuza uygun ve onunla bütünleşmiş bir İslâm… Nasıl Hıristiyanlıkta Anglikanizm tamamen İngiliz tarzı bir Hıristiyanlıksa aynen öyle. Anglikanizm ne İtalyan ne de Rus’tur. Ama kimse onu Hıristiyan olmamakla suçlamaz. Niçin biz de kendi İslâmımıza sahip olmayalım” (Islam in Modern History, 1957, s.193).
Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, hutbeleri, açıklamaları ve uygulamalarıyla laikliği hedef almakla eleştiriliyor.
Bir Diyanet İşleri Başkanlığı var etme yoluna neden gidildiği sorusunun yanıtı, bu alıntılarda berraklaşır: Din, bir “içtimai müessese” olarak millîleştirilmek istenmekte, bir “Türk-İslâm’ı” inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda Millî Mücadele’yi sürdürenlere ölüm cezası yağdıran fetvayı yazan Mustafa Sabri ve imzalayan Şeyhülislam Dürrizade karşısında; Kuvâ-yi Milliye’den yana fetvası nedeniyle halife-sultan tarafından idamına hükmedilmiş Ankara Müftüsü Rifat Börekçi’nin ilk başkan olarak atandığı bir Diyanet vardır!
İlk Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’e verdiği destek nedeniyle padişah tarafından idama mahkum edilmişti.
Cumhuriyeti kuranlar, kendi bindikleri dalı kesecek kadar ne yaptığını bilmez insanlar değildi. Onlar İslâm’ı ulus-devlet sınırları dışına taşmayan biçimde yeniden yapılandırmak istedi. Bu bakımdan, bütün Müslümanlar için bağlayıcılık iddiasındaki halifelikten vazgeçerken nasıl modern ulus-devlet parametreleriyle hareket ettilerse; Diyanet’i kurarken de kafalarında o parametrelerden biri vardı. Bu da “reformasyon”du.
Batı modernitesinin temel dönüşüm dinamiklerinden Protestan reformunun bir sonucu da, Katolikliğin “evrenselci” anlayışına karşı dinin (Hıristiyanlığın) ulusallaşmasıdır. Avrupa’da Reformasyon sonrası süreçte yaygınlık kazanan ulusal kiliseler, yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere (“Anglikanizm ne İtalyan ne de Rus’tur; İngiliz tarzı Hıristiyanlıktır”) belli ki cumhuriyetin öncü kadrolarına da esin kaynağı oluşturmuştu. Bu gerekçeyle, halifelik gibi “İttihad-ı İslâm” (Pan-İslâmizm) öneren, İslâm adına “evrenselci” bir kurum kaldırılmış ve “ulusal din” arayışına gidilerek Diyanet kurulmuştu. Kuran’ın, ezanın, hutbelerin, duaların Türkçeleştirilmesi yolundaki girişimler de aynı arayışın sonucuydu. Diyanet’in ilk başkanı Rifat Börekçi, 1926 sonunda halkın anlayabileceği bir Türkçe Kuran ile hadislerin “sahih” bir çevirisinin yapılacağını ilan etmiş; Darülfünun İlahiyat Fakültesi komisyon raporunda da ibadet lisanının Türkçe olması, duaların, hutbelerin Türkçe şekillerinin kabul edilip kullanılması önerilmiştir. Bu girişimler, şüphesiz “İslâm’ın tasfiyesi”ne bir gidişi hedeflemiyordu. Amaç, bir “Türkiye İslâm’ı” yaratmaktı.
Peki bu amaç nerede-nasıl sekteye uğradı? Elbette dünya sisteminde olup bitenlerle ilgili siyasi akış, özellikle çokpartili yaşama geçildikten sonraki dış ve iç dinamikler önemlidir. Ancak altını çizmek gerekir ki din adına ülke sınırları içindeki mevcut çeşitlilik, darmadağınıklık ve karmaşıklık da “ulusal İslâm” var etme yolunda ciddi bir engel olarak belirmiştir.
Bir dönem ezan da Türkçeleştirilmiş ama tepkiler üzerine bu uygulama kaldırılmıştı. (31 Ocak 1932, Cumhuriyet)
Mezhepler, tarikatlar, pagan ya da panteist köklere dayalı ama İslâmî bir çehre edinmiş halk inançları… Diyanet, işte böyle bir kompozisyon içerisinde; ulus olmanın dinde de gerektirdiği türdeşlik ve bütünlüğü sağlama yolunda; modernliğin olmazsa olmazı okur-yazarlık ilkesiyle buluşabilecek tek seçenek kitabî din birikimine; bunun için de Osmanlılar’dan miras Sünnî İslâm’a yöneldi. İşte bu da reformist hedef açısından ciddi bir açmaz oluşturmuş; aksi yönde bir “restorasyon”a kapı aralamıştır. Ayrıca Diyanet kadrolarını oluşturan gelenekçi-muhafazakar ve bağlantılı olarak Osmanlılar’a hayran kesimler eşliğinde, kurumun laik cumhuriyetin kuruluş ideallerinden çok Osmanlı-İslâm yüceltisine yönelimi giderek belirginleşti. Öyle ki Diyanet’in bastırdığı takvim yapraklarında hilafet özlemleri dillendirilmeye başlandı. Böylece hilafete karşı varlık bulmuş Diyanet, hilafeti savunan bir çizgiye taşındı.
Bugün de, cumhuriyetin ürünü laik yaşam biçimini benimsemiş kesimlere dinsel yaşamı empoze eden bir Diyanet var. Dolayısıyla, laik cumhuriyette dini ulusal çerçevede “tanzim etme” hedefiyle kurulmuş Diyanet yerine; artık din adına laik cumhuriyet sistemini sorgulayan bir kurum hüviyeti görülüyor.
Bugün tüm dünyada saatler, UTC’ye (Coordinated Universal Time) yani “Eşgüdümlü Evrensel Zaman” sistemine göre ayarlanıyor. Oysa 20. yüzyıl başlarına kadar gerek kullanılan takvim gerekse saat sistemleri konusunda farklı uygulamalar vardı. Gregoryen Takvim’in kabulü, Greenwich’in “0 boylamı” kabul edilmesi ve miladi takvime geçiş…
İngiltere Kralı 2. Charles (1630-1685), bir zamanlar 8. Henry’nin av sarayının bulunduğu Londra yakınlarında Greenwich’teki tepeye bir “Kraliyet Gözlemevi” inşa edilmesi emrini vermişti. Aynı zamanda bir astronom olan ünlü mimar Christopher Wren (1632-1723) bugün hâlen aktif olan bu binanın inşaını üstlendi. Yıldızların izlenmesiyle İngiliz “denizcilik sanatı”nın mükemmelleşeceğini öngören kralın tahminleri doğru çıkmış ve Britanya İmparatorluğu’nun dünyanın süper gücü olmasıyla buranın da kaderi değişmişti.
Britanya’nın siyasette ve teknolojide tayin edici güç olmasıyla, Greenwich Kraliyet Gözlemevi modern dünyanın da “zaman standardı”nı ve başlangıç noktasını belirleyen merkez olmuştu. Gözlemevi, teknolojik gelişmeler sonucunda en doğru hâliyle saati ve zamanı belirleyecekti. Önce denizciler, sonra demiryolları şirketleri ve vatandaşlar da bunu öğrenecekti.
5 Şubat 1924’e gelindiğinde ise tüm dünya BBC’nin 6 ‘bip’ sesi (5’i kısa, 6.’sı uzun olmak üzere), yani “Greenwich Zaman Sinyali”ne (The Greenwich Time Signal – GTS) göre saatlerini ayarlamaya başlayacaktı.
1920’lerde BBC Savoy Hill stüdyolarındaki ‘bip’ sesini oluşturarak yayına veren ekipman.
1. Radyo sinyalinden önce “vakit küresi” kullanılıyordu
Günümüzde telefona veya saate bakarak zamanı öğrenebiliyoruz; fakat bir zamanlar bu o kadar kolay değildi. Taşınabilir saatlerin ortaya çıkmasından sonra bile mekanik aksamlarındaki yetersizlikten ötürü saat geri kalabiliyor veya durabiliyordu; bu nedenle zamanı doğru öğrenebilmek için saatler bir şekilde ayarlanmalı yani “eşgüdümlenmeli” idi. Greenwich’teki Kraliyet Gözlemevi, buna bir çözüm bulmuştu. Antik Yunan’da kalabalık meydanlarda bir küre, direğin aşağısına indiğinde zamanı belirtiyordu. Aynı bu şekilde bir “vakit küresi”, 1833’ten itibaren tam saat 13.00’te aşağı iniyor ve Thames Nehri’ndeki denizciler bunu görebiliyordu. Elektrikli telgrafın geliştirilmesiyle 1850’lerde artık Greenwich’ten “vasati saat” İngiltere’de diğer büyük şehirlere telgraf tellerindeki sinyalle iletilebiliyor ve “vakit küre”leri kontrol edilebiliyordu.
Saati gösteren vakit küresi. 1881, Boston.
Galata Kulesi, bir dönem “vakit küresi”nin yerleştirilmesi için tercih edilmişti.
20 Mart 1930’da Cumhuriyet’te çıkan haberin kupürü.
Tüm dünyada tren hatları yaygınlaştıkça, bunların istasyon saatlerini belirlemek önemli bir mesele hâline geldi. 1913’te Paris’te yapılan Uluslararası Saat Bürosu kongresine Osmanlı Devleti de katıldı ve yeni saat düzenine, yani “alafranga saat”e geçmeyi kabul etti. Buna göre 12.00’ye 5 saniye kala Paris’ten İstanbul Okmeydanı’ndaki telgrafhaneye saati belirten bir telgraf geliyor; bu da şehiriçi telgraf sistemiyle İngiliz Bahriye Hastanesi’ne (bugün Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi) ulaşıyordu. 1915’te bu hastanenin kulesine kurulan “vakit küresi”, saat tam 12.00’de aşağı indiriliyordu. Tıpkı Thames’teki denizciler gibi, Haliç’te ve Karaköy’de demirlemiş denizciler de kürenin inişini görebiliyordu. Bina ve aksamı, 1924’ten itibaren Kızılay’a bırakıldı. 1930’da ise belediye küreyi sökerek Galata Kulesi’nin tepesine taşıdı. Hem İstanbul’daki vakit küresi hem de Sirkeci Postane Binası’nda alaturka saatle alafranga saatinin beraber durmuş olması; İstanbul’da doğup büyüyen Ahmet Hamdi Tanpınar’a gelecekte yazacağı Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı için esin kaynağı olmuş olmalı (bilimtarihçisi Feza Günergun da böyle bir tahminde bulunmuş).
2.Greenwich Kraliyet Gözlemevi’nin sinyal sorumluluğu
1924’te başlayan 6 ‘bip’ sesinin fikir babaları, dönemin kraliyet astronomu Frank Watson Dyson ve BBC Genel Müdürü John Reith idi. Greenwich Kraliyet Gözlemevi’nde, sarkaçları birbirine elektriksel olarak bağlı -birbirinin yedeği- iki mekanik saat, zamanı gelince/saat başlarında BBC’ye sinyal gönderiyor ve bir cihaz bunu yayına ‘bip’ sesleri olarak veriyordu. Daha sonra bu gözlemevi Greenwich’ten Herstmonceux Şatosu’na geçti ve saat elektrikli saate dönüşürken, sinyaller BBC’ye buradan gitmeye başladı. 1990’da ise sinyali oluşturma sorumluluğu şatodan BBC’nin merkezi ünlü “Broadcasting House”a geçti. Kraliyet Gözlemevi de aynı yıl Cambridge’e taşındı. Greenwich’teki eski gözlemevi binası 1998’de “Kraliyet Gözlemevi, Greenwich” adıyla müzeye dönüştü.
Astronomi ve denizcilik tarihinde büyük rol oynayan Greenwich Kraliyet Gözlemevi, bugün bir müze kompleksinin parçası olarak hizmet veriyor.
3. “Greenwich Zaman Sinyali” 100 yılda iki defa şaştı
Günümüzde BBC Radyo 4 ve BBC World Service radyosunda 6 ‘bip’ sesi hâlâ duyulmakta. Hatta BBC’nin televizyon yayınlarında da program açılışı bu simge ses ile yapılıyor. 100 yıl boyunca her saat başı tekrarlanan ‘bip’ler, tarihte yalnızca iki defa şaştı. 2008’de bir yayın sırasında 6 ‘bip’ durmayarak yedinci bir ses verdi. Bunun sesi oluşturan cihazla ilgili olduğu anlaşılınca, cihaz kapatılıp tekrar açılarak (güç döngüsünü değiştirerek) düzeltildi. 31 Mayıs 2011’de saat 17.00’de gerçekleşen ikinci problem ise daha büyüktü. Saat 17.00’yi gösterdiğinde ‘bip’ sesi duyulmadı. Atom saatinden gelen sinyali sese dönüştüren ekipmanın elektrik tedariki kesilmişti. Saat 20.00’ye kadar 6 ‘bip’ sesi gelmeyince sosyal medya “parmağa” kalktı, hatta yabancı bir devletin müdahale ettiğine dair komplolar üretildi.
4. GTS’den UTC’ye, sezyum atom saatine…
Daha önceleri tarihî başlangıç meridyeninin geçtiği Greenwich’teki yapı bir çizgi ile bölünmüş ve önünde bir bronz hat konmuştu.
1955’te sezyum atom saati geliştirildi ve bu elementin izotopu olan sezyum133’ün belirli bir zaman aralığında titreşmesinin, astronomik gözlemlerden daha istikrarlı ve kullanışlı olduğu farkedildi. Bunun üzerine 1960’ta ABD Donanması Gözlemevi, Greenwich Kraliyet Gözlemevi ve Birleşik Krallık Ulusal Fizik Laboratuvarı (NPL) sinyallerini eşgüdümleyerek “UTC”yi (Coordinated Universal Time) yani “Eşgüdümlü Evrensel Zaman”ı kullanmaya başladı. Bugün bazı ulusal ve yerel radyolar saatlerini yine Broadcasting House’daki NPL ile senkronize edilmiş UTC’ye göre ayarlıyor. NPL’deki “zamanın efendisi” lakaplı görevli de her yılbaşı öncesi Birleşik Krallık’ın saatine artık saniyeyi ekleyerek dünyanın dönüş hareketiyle UTC’yi uyumlu hâle getiriyor. BBC’deki “zamanın koruyucusu” denilen görevli ise 7. ‘bip’ sesiyle bunu seyircilere/ izleyicilere iletiyor.
5. Başlangıç meridyeninin yeri değişiyor
“Evrensel zaman”, dünyanın dönüşüyle ve dolayısıyla kavramsal olarak dönüş hareketinin gözlemlendiği başlangıç yani “0 boylamı”yla (ve bunun antimeridyeni “180 boylamı”yla) bağlantılı. 1721’de Britanya kendi haritalarında Greenwich’i başlangıç meridyeni olarak kullanmaya başladı; ardından 1851’de tüm kolonileriyle beraber bu meridyenin “0 boylamı” olarak kullanılması gerektiği fikrini ortaya attı. 1884’e gelindiğinde, dünyadaki gemilerin üçte ikisi “0 boylamı” olarak Greenwich’i kabul ediyordu. Aynı yıl ABD’de düzenlenen Uluslararası Meridyen Konferansı’nda, Kraliyet Gözlemevi’nin olduğu yer başlangıç boylamı kabul edildi. Bu durum tam 100 sene devam etti. 1984’te “0 boylamı”, Greenwich Başlangıç Meridyeni’nin 102 metre doğusuna taşındı. Uluslararası Referans Meridyeni (IRM) adı verilen bu yeni “0 boylamı”, tüm dünyada referans kabul ediliyor.
Bugün ise başlangıç meridyeni bir lazer hat ve bu Londra’dan rahatlıkla görünüyor.
Tıpkı her sene eklenen artık saniye ve BBC’nin yılbaşındaki 7. ‘bip’ sesi gibi; kullandığımız Gregoryen Takvim’in de dünyanın güneş etrafında dönüşüne uyum sağlaması için her 4 senede “artık yıl”a bir “artık gün” eklemesi gerekiyor. Gregoryen Takvim, aslında Jülyen Takvimi’nin 1582’de Papa 13. Gregorius’un emriyle modifiye edilmiş hâli ve yine bir güneş takvimi.
Jülyen Takvimi, Eski Roma Takvimi’nin MÖ 45’te Jül Sezar’ın emriyle tekrar düzenlenerek oluştu. Roma Takvimi daha öncesinde 10 aylı idi; daha sonra iki kış ayı, Ocak ve Şubat eklendi. 10 ayın hepsi, tek sayıların uğurlu, çift sayıların uğursuz olduğu Pisagorcu bir hurafeden dolayı 29 ve 31 günlük olarak düzenlenmişti. Sonradan eklenen Ocak 29 gün iken, Şubat 4 sene boyunca sırasıyla 28- 23-28-23 gün olarak değişiyordu.
Papa 13. Gregorius’un yaptığı reformla 1582’de değiştirilen takvimin ilk basımlarında aylar, günler ve yortu günleri açıkça tarif edilmişti.
Jülyen Takvimi’nin aylarındaki gün sayıları, tıpkı bugünkü gibi düzenlenmiş ve 1 yıl 365.25 gün olarak tasarlanmıştı. 3 yılın sonunda “artık gün” ekleniyor ve o yıl 366 gün oluyordu. Ancak bu defa da güneş yılı ile takvim yılının arasındaki farktan dolayı, 400 yılda 3.1 günlük bir fark oluşuyordu. Bunun önüne geçmek üzere Papa 13. Gregorius, dönemin önemli astronomlarından Cizvit Christopher Clavius’a yeni bir takvim hazırlattı. Bu takvimde yıl, 365.2425 gündü ve güneş yılına daha yakındı. Böylelikle 400 yılda sadece 0.1 günlük bir fark oluşuyordu ki, bu da Jülyen Takvimi’ndeki hesaba kıyasla çok daha isabetliydi. 1900’lere gelindiğinde aradaki sapma artık 13 güne çıktığı ve Rus İmparatorluğu o dönemde Jülyen Takvimi kullandığı için, 1917 Ekim Devrimi eski takvime göre 25 Ekim’de, Gregoryen Takvim’e göre ise 7 Kasım’da gerçekleşmiştir (yeni kurulan SSCB de 1918’de yılında Gregoryen Takvim’e geçecekti).
Gregoryen Takvim’in Avrupa’da ve dünyada yaygınlaşması oldukça yavaş oldu. En önemli engeller, siyasi ve dinîydi. Katolik Kilisesi tarafından geliştirilmiş bir takvim olduğu için, Protestan ülkeler yeni takvimi benimsemekte “ihtiyatlı” davrandı. Büyük Britanya, Gregoryen Takvim’i 1752 gibi geç bir tarihte kabul etti. Doğu’da ise bu takvim genellikle Avrupa ile uyum sağlamak üzere kullanılmaya başlandı; ancak bunun gerçeklemesi yüzyıllara yayılacaktı (Japonya 1873, Mısır 1875, Çin 1912’de Gregoryen Takvim’i kullanmaya başladı). Suudi Arabistan ise ancak 2016’da kamu çalışanlarının maaşlarını ödeme düzeni için Hicrî Takvim’in yanında bu takvimi de kullanmaya başladı.
Gregoryen Takvim ülkemizde de ancak 335 yıl sonra, 1 Mart 1917’de uygulamaya kondu. Başlangıç yılı yine Hicrî yıl olarak kaldı, ancak cumhuriyetle beraber 1926’da miladi Gregoryen Takvim’e geçtik.
32 yıldır Fener Rum Patriği olarak görev yapan 1. Bartholomeos, 83 yaşında ve Gökçeada (İmroz) doğumlu. Heybeliada Ruhban Okulu’nda başlayan eğitimi, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde devam etmiş; askerliğini yedeksubay olarak yaptıktan sonra kendisini Kilise’ye adamış. İstanbul’un tarihi dokusundan inanç sistemlerine ve aktüel gelişmelere…
Sayın Patrik, 1991’den beri Ortodoks mezhebine mensup Hıristiyanların dinî önderi olarak, Doğu Ortodoks Kilisesi hiyerarşisinde primus inter pares (eşitler arasında birinci) kabul edilmektesiniz. Daha önceki görevlerinizden ve genel prensiplerinizden bahseder misiniz?
60 yıl önce, Kilise içinde sahip olacağım gelişimi ve yolu kesinlikle hayal edemezdim. Arzum, Tanrı’ya ve insanlara hizmet etmekti ve hâlâ da öyle. Her zaman istediğim buydu; bu nedenle rahip olma kararımla beraber mutluluğa eriştim. Temel ilahiyat öğreniminden ve yedek subaylığımı yaptıktan sonra, 5 sene boyunca Avrupa’da yüksek tahsil gördüm. Sonrasında, o dönemki Patrik Athenagoras tarafından Heybeliada’daki tarihî Ruhban Okulu’na müdür yardımcısı olarak atandım. Athenagoras’ın vefatından sonra yerine gelen Patrik Dimitrios beni ana merkez olan Fener’e (Fanari) davet etti ve Özel Kalem Ofisi’nde direktör olarak görev aldım.
1973’te San Sinod Meclisi tarafından Philadelphia (Alaşehir) Metropoliti, 1990’da ise Patrik Dimitrios’un önerisi ile Kadıköy Metropoliti olarak seçildim. Sonrasında ise Kostantiniyye Kilisesi’nin kurucusu Havari Andreas’tan bu yana, Hıristiyanlık tarihindeki 270. kişi olarak Ekümenik Patrikliğe getirildim. Mücadelem esas olarak, insanlığın fazlaca negatif deneyimlerden geçtiği günümüzde, Tanrı’nın halkının manevi açıdan güçlendirilmesi için dünyaya tanıklık etmek ve aynı zamanda dinlerarası diyalogun geliştirilmesi noktasında. Türkiye genelinde varlıklarını sürdüren Ortodoks Hıristiyanların düzenli ibadetlerini yerine getirmelerine ve atalarımızdan bize miras kalan geleneklerin korunmasına gayret ediyoruz. Tanrı bize izin verdiği sürece devam edeceğiz; çünkü her şey O’ndan gelir ve her şeyi O’na borçluyuz.
1990’da Kadıköy Metropoliti olarak seçilen 1. Bartholomeos, Kostantiniyye Kilisesi’nin Hıristiyanlık tarihindeki 270. Ekümenik Patrik.
Tekrar geriye dönersek… Çocukluk, gençlik yıllarınızdan bahseder misiniz?
Güzel İmroz (Gökçeada) adasında doğdum ve büyüdüm. Mükemmel bir doğal ortam ile kutsanmış bir mekan. O zamanlar adamızda binlerce Rum yaşıyordu; asıl uğraşları toprak işlemek ve hayvancılıktı. Kiliselerimiz inananlarla doluydu ve adanın her tarafına dağılmış sayısız küçük mabet vardı. Derslerimi bitirdiğimde, babam Hristos’a Türkçe adı Zeytinliköy olan köyümüz Agioi Theodori’de bulunan küçük kahvehanesinde destek oluyordum. Boş zamanlarımda da köyün rahibi merhum Peder Asterios’a da yardım ediyordum. Kilise benim hayatımdı. Okumayı da çok sevdim. Dünyaya bir pencere açmak gibiydi.
Kiliseye ve bilgiye duyduğum bu sevgi, taştan inşa edilmiş mütevazı köyümden İstanbul – Heybeliada İlahiyat Fakültesi’ne adım atmamı sağladı. Hem bir insan hem ilahiyatçı olarak kişiliğimin oluşumunda belirleyici bir dönemdi. Okulda harika öğretmenlerimiz vardı; sadece buradaki Rum toplumumuzdan değil, aynı zamanda diğer Ortodoks ülkelerden de öğrenci arkadaşlarımız mevcuttu. Burada -maalesef 52 yıldır oldukça haksız bir şekilde kapalı kalan okulumuzda- eğitim gördük ve daha iyi insanlar olabildik.
Mezuniyetimden sonra, 1961’de İmroz’da diyakoz olarak takdis edildim ve ardından Tuzla Piyade Okulu ve Gelibolu’da askerlik görevimi yerine getirdim Hemen ardından Avrupa’da, Roma, İsviçre ve Münih’te burslu olarak yüksek öğrenimime devam ettim. Aynı zamanda konuştuğum ve eğitimim sırasında öğrendiğim yabancı dilleri de geliştirme fırsatım oldu. Ancak dediğim gibi, Kilise hayatımın merkeziydi. Eğitimimi tamamladıktan sonra patrikliğimize hizmet vermek için Türkiye’ye döndüm ve kendimi tamamen kurumun hizmetine adadım.
Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşlar sizce iyi bir dinî eğitim alabiliyor mu?
Genel olarak konuşmayıp sadece Patrikhane ve cemaatimiz üzerinde duracağım. Özellikle Heybeli’deki Ruhban Mektebi sorunu bizi üzüyor. 1971’den beri kapalı. 127 yıllık faaliyetinde 1000’e yakın ilahiyatçının mezun olduğu bir eğitim kurumuydu. Birçoğu kiliseye din adamı olarak hizmet etti. Diğer bir kesim ise kendilerini teoloji profesörleri olarak eğitim hayatına vakfetti. Okulumuzda geçirdikleri yılları ve Türkiye’de kaldıkları zamanları hep yoğun duygu ve sıcaklıkla yâdettiler. Birçok defa, özellikle son 30 yılda, devlet yetkililerinden okulumuzun yeniden açılmasına izin verileceğine dair sözler duyduk veya aldık. Ne yazık ki şimdiye dek doğrulanamayan sözler. Patriklik yıllarımda bunun olmasını umuyordum. Maalesef bugüne kadar gerçekleşmedi. Ancak itimadımızı kaybetmiyoruz; umudumuz sönmüyor. Bu konuda haklı olduğumuzdan ve ilgili makamlara yaptığımız çağrıların eninde sonunda duyulacağından eminiz. Ükemizde tüm vatandaşların sadece yükümlülükler açısından değil, haklar açısından da eşit olduğuna inanıyoruz.
İstanbul’un tarihî dokusunun yeterince korunduğunu düşünüyor musunuz? Daha iyi olması için neler yapılabilir?
Uzun bir geçmişe sahip şehirlerde, tarihsel bağlamı, kimlikleri ve kültürel mirası oluşturan unsurların korunması çok daha önemlidir. İki kıtayı kapsayan, Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan tek şehir olan İstanbul’un binlerce yıllık bir geçmişi var. Sayfalarında şan ve acı anları var. İmparatorlukların yükselişi ve çöküşü, edebiyat ve sanatın gelişmesi, büyük mimarî yapıların ve yaklaşık 900 yıl boyunca seleflerimin ana merkezi Ayasofya başta olmak üzere dinî mekânların inşaı… Şehirde nereye bakarsanız bakın, hepimizin içinde yaşadığı metropolün dinamiklerini temsil eden ultra modern binalar ve gökdelenler arasında giderek “sıkışan” geçmişinin izlerini görürsünüz. Bu durum kuşkusuz korunması gereken tarihî ve kültürel kimliği, dokuyu gölgeliyor. İstanbul, dünyadaki herhangi bir kent değil. Herşeyden önce geçmişini, bugününü ve yarınını oluşturan ve temsil eden insanlarıyla kimlik kazanıyor. Hep birlikte, şehrin sakinleri olarak, tüm kültürel ve dinî altyapılarıyla şehrin asırlardır süregelen çok renkli mozaiğini korumalıyız. Bunlardan birisi koparılsa, asla tamamına erdirilemeyecek bir eksiklik oluşacaktır.
Bu bağlamda, dinlerarası ve kültürlerarası diyalog, dünyada her türlü gerilimin önlenmesi ve barışın hakim olması için kilit bir vasıtadır. Bu doğrultuda onlarca yıldır, Hıristiyanlar arasındaki diyalogun yanısıra diğer inanç sistemleri ile, özellikle diğer iki tek tanrılı din ile diyalogu da teşvik ediyoruz. Diyalog sadece yararlı değil, gereklidir de. Korku ve düşmanlığı besleyen yanlış anlamaların üstesinden gelmeye kararlı bir şekilde katkıda bulunur; böylece karşılıklı anlayışa ve sulh bilincinin oluşmasına yardımcı olur. Farklı din ve geleneklere sahip camialar arasında barış içinde birarada yaşama ve işbirliği ortamını ancak bu sağlayabilir.
Ayrıca dinlerin barış üretebilme kabiliyeti, onların kendi aralarındaki kardeşlik, diyalog ve insanların iyiliği için işbirliği seviyesi ile bağlantılıdır. Biz de genel olarak diyalogun gücüne ve etkinliğine olan güvenin güçlendirilmesine çalışıyoruz; ayrıca nefret ve şiddeti körükleyen “hasta dindarlık” örneklerine, diyalog karşıtı dinî köktenciliğe (fondamentalizm) karşı duruyoruz.
İmroz (Gökçeada) adasında doğan 1. Bartholomeos, çocukluğundan beri kiliseyle içiçe bir hayat sürmüş, İstanbul – Heybeliada İlahiyat Fakültesi’ni bitirmiş.
Dinlerarası hoşgörü ve diyalogun dünya barışına katkısı konusunda ne düşünüyorsunuz?
Dürüst ve iyi niyetli diyalog her zaman son derece önemli; çünkü birbirimizi tanımaya ve anlamaya, yanlış anlamalar ve şüphelerle uğraşmamaya, çelişkileri yumuşatıp gerilimleri büyük ölçüde düşürmeye katkıda bulunur. Diyalog, ötekiliğe saygı duyan, ilerlemeye ve barış içinde birarada yaşamaya ilgi duyan medenî insanların temel iletişim aracı. Küreselleşme, ekonomik kalkınma, yükselen yaşam standartları veya modern dijital iletişim imkanları yoluyla sosyal birlik, barış ve dayanışmanın sağlanabileceğine inanmak bir yanılgı.
Dinlerin dünya tarihindeki olumlu ve olumsuz rolleri nelerdir sizce?
Ben dinin barışı sağlama yetisine ve misyonuna derinden inanıyorum. Hakiki dinsel inançta, yalnızca içsel barışa değil, aynı zamanda dış barışa ve toplumdaki saldırganlık ve şiddetin üstesinden gelinmesine de katkıda bulunma motivasyonu vardır. Dinin manevî misyonunun ötesinde, daha geniş ve nesnel rolü özellikle önemlidir. Ancak sık sık işaret ettiğimiz gibi, din ne zaman manevî misyonundan uzak, başka amaçlarla kullanıldıysa, o durum bizzat dinin ve beşerin aleyhine dönüşmüştür. Ne yazık ki bu durum, Yaradan’ın iradesinden uzak, insanın çeşitli hırsları sonucu olagelmiştir. Dinler, her düzeyde büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığımız günümüzde, manevi ve yatıştırıcı güçlerini her insanın değerini koruyan, eşitlik ve dayanışmanın uhdesindeki bir insanlık için kullanmalıdır. Yaradılışın bir parçası ve Tanrı’nın insana karşı sevgisinin bir ifadesi olan ortak evimiz yeryüzünde, uyumlu bir şekilde birarada yaşamayı amaçlayan bir barış ve adalet toplumunun gerçekleşmesine katkı sağlamalıdırlar.
1.Bartholomeos, dinlerarası ve kültürlerarası diyalogun önemini vurguluyor
Son dönemde Türk ve Yunan halkları, özellikle doğal felaketler ve kazalar nedeniyle belki hiç görülmediği kadar birbiriyle yakınlaştı. Hem depremde hasar görmüş Hatay’ı hem de tren faciasının meydana geldiği Tempi’yi ziyaret eden biri olarak ne söylemek istersiniz?
Yüce Tanrı’ya, ülkemizin Güneydoğu bölgesindeki büyük depremde ve Yunanistan’daki tren kazasında hayatını kaybedenlerin ruhlarının huzuru, ailelerin acılarının dinmesi ve bu iki felaketten zarar gören herkese dayanacak güç ve sabır vermesi için dua ediyoruz.
Depremin olduğu andan itibaren patrikhanemiz ve Rum toplumu insani yardım toplamaya başladı. Bu malzemeler devlet ve yerel yetkililerle beraber deprem bölgesine nakledildi. Aynı zamanda depremden birkaç gün sonra, dönemin İstanbul Valisi, bugünkü İçişleri Bakanımız Ali Yerlikaya’yı ziyaret ederek, depremzedelerin yaralarının sarılmasında kullanılmak üzere patrikhanemiz ve Rum toplumu tarafından toplanan nakdi yardımı teslim ettik. Aynı şekilde İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve başka belediyelerle işbirliği yaptık.
Diğer taraftan, kardeşimiz Antakya Patriki Sayın Ioannis ile ilk andan itibaren temas kurarak Hatay’daki Hıristiyan toplumlarına yardıma hazır olduğumuzu ifade ettik. Nisan ayında Beyoğlu Belediyesi’nin organizasyonunda, diğer dinî liderlerle birlikte Hatay’ı ziyaret ettiğimizde, Sayın Ioannis’e de bu arzumuzu yüzyüze ifade etme fırsatı bulduk. Aynı hassasiyetle, depremde ailesinden kayıplar yaşayan veyahut evi hasar gören Antakyalı evlatlarımız ve aileleriyle biraraya geldik.
1999’da İstanbul’u etkileyen son büyük depremde de benzer gelişmeler yaşandı. Yunanistan o dönemde de kurtarma ekipleri gönderen ilk ülkelerdendi. Türk ve Yunan kurtarma ekiplerinin enkazdan tek bir insan çıkarmak için verdikleri yoğun uğraş ve bunu başardıklarında gözyaşları içinde kucaklaşmaları, iki komşu halkın dayanışma ve kardeşliği için büyük bir mesaj oldu.
2023 Şubat sonunda Teselya bölgesindeki Tempi’de gerçekleşen demiryolu kazasında da çok sayıda genç insan hayatını kaybetti; Türk halkı acı çeken Yunan halkına hemen dayanışma ve yardım elini uzattı. Dileğimiz her iki halkın böyle trajedileri bir daha yaşamaması.
Ukrayna’da süren savaş üzerine ne düşünüyorsunuz?
Şubat 2022’deki Rus saldırısından bugüne, Ukrayna’da sahne alan gerçek bir trajediye tanık oluyoruz. Bu sadece acı çeken Ukrayna halkı için değil, aynı zamanda komşu ülkeler, Avrupa kıtası ve tüm gezegen için hesaplanamaz sonuçları olan bir felakettir. Savaşın kızıştığı bu dönemde en önemli şey, tüm dikkatimizi yardım talep eden insanlarımıza yöneltmektir; bu saçmalığı durdurmak için her şekilde onlara yardımcı olmamız gerekiyor. Şu anda Ukrayna’da masum insanlar öldürülüyor; her iki taraftan da. Hem atalarının topraklarını bugüne kadar yiğitlik ve cesaretle savunan Ukrayna halkından hem de bu sınır komşusu ülkeyi yüzyıllardan beri birlikte yaşadıkları bir halka sırt çevirmek suretiyle işgal etmek için siyasi otoriteden emir alan Rus askerî güçlerinden. Ukrayna’daki olaylar hepimizi derin bir acıya boğuyor. Savaşın başladığı ilk andan itibaren patrikliğimiz ve kentimizin Rum cemaati, Ukrayna Başkonsolosluğu ile işbirliği içinde ilkyardım malzemelerini toplayarak mağdur olan kardeşlerimize ulaştırmaya çalıştı. Aynı zamanda, şehrimize geçici olarak sığınan ve dua etmek için ibadet mekanlarımıza gelen birçok Ukraynalı mülteciyi imkanlarımız çerçevesinde maddi ve manevi olarak destekliyoruz. Yazın Bursa’da yaşayan mülteci çocuklarını çocuk kamplarımızda misafir ettik. Türk devletinin bu doğrultudaki koordineli çalışmalarına ve aynı zamanda sürekli iletişim ve işbirliği halinde olduğumuz Ukrayna’nın diplomatik makamlarına katkı sunuyor, yardımcı oluyoruz.
Patrik 1. Bartholomeos, 6 Şubat 2023’te iki büyük depremle sarsılan Hatay’ı ziyaret etmişti.
Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin tarihle ilgili temel misyonunu nasıl tanımlarsınız?
Patrikliğimiz asırlar boyunca bu şehirden, tarihî merkezinden cemaatine hizmetini sürdürmüştür.Büyük bir çağdaş ilahiyatçımızın sözleri aslında bu konuda her şeyi özetliyor: “Eğer bir kurum tarihsel açıdan, ancak tarihin titreşimlerini dinleyip her devirde insanın varoluşsal ihtiyaçlarına cevap vererek ayakta kalıyorsa; işte o zaman patrikliğin hem bugün hem de yarın için gerçekleştirmekle yükümlü olduğu temel bir misyonu var demektir”.
Son olarak, Tayyip Erdoğan ve Miçotakis’in Aralık 2023’teki ziyaret sırasında imzaladıkları Atina Bildirgesi hakkında düşüncenizi rica edebilir miyim?
Bu kadarını biz de beklemiyorduk doğrusu! Çok mutlu olduk. İlişkilerin daha da iyiye gitmesini dileriz.
Halife Abdülmecit Efendi, Ankara Hükümeti’nden halifeliğin konumunun tanımlanmasını istiyordu. Durum, Ocak ayında İsmet Paşa tarafından Mustafa Kemal’e aktarıldı. Mustafa Kemal’in Türkiye projesinde hiçbir zaman halifeliğe yer olmamıştı; ayrıca halifenin adeta bir devlet başkanı gibi davranmasından da rahatsızdı.
‘Son Halife’ Abdülmecid Efendi, ressam ve müzisyendi. Abdülmecid Efendi’nin özellikle “Avludaki Kadınlar” isimli nü eseri tartışma yaratmıştı.
Halifeliğin kaldırılması sürecinde, 24 Ocak 1924’te son adım sayılabilecek bir gelişme yaşandı. O gün, Başbakan İsmet Paşa, İzmir’de bulunan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek Halife Abdülmecit Efendi’nin başkatibi vasıtasıyla hükümete bildirmiş olduğu şikayet ve isteklerini iletti.
İsmet Paşa’nın aktardıklarına göre Abdülmecit Efendi, halifeliğin durumu ve geleceğine ilişkin olarak Kasım ve Aralık aylarında gazetelerde çıkan tartışmalardan (bkz. #tarih, sayı 104 ve 105) çok rahatsız olmuştu. Öte yandan, çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelen yüksek rütbeli devlet görevlilerinin kendisini ziyaret etmemeleri de Abdülmecit Efendi’yi gücendiriyordu. Özetle söylenecek olursa, Abdülmecit Efendi, halifelik kurumunun devlet yapısı içindeki yerinin açık bir biçimde tanımlanmasına ve devlet protokolünde bir yeri olmasına ilişkin, dolaylı bir istekte bulunmuştu. Halifenin diğer bir isteği de kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasıydı.
Teknik bir sorun niteliği dolayısıyla ödenek konusunu bir yana bırakacak olursak, Abdülmecit Efendi’nin bu çıkışı, siyasal açıdan çok ciddi bir meseleye parmak basıyordu. Bilindiği gibi Türkiye Devleti’nin henüz bir anayasası yoktu. Saltanat kaldırılmış ve cumhuriyet ilan edilmişti gerçi; ama ortada bir de halifelik kurumu vardı ve bu kurumun yeni devlet yapısında bir yeri olup olmayacağına, olacaksa da nasıl bir yeri olacağına ilişkin hiçbir şey bilinmiyordu. Zaten Abdülmecit Efendi’nin kendisini rahatsız ettiğini söylediği tartışmaların varoluş nedeni de buydu. Dolayısıyla, bu belirsizlik durumuna artık bir son verilmeliydi.
Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya aynı gün ve telgraf makinesi başında yazdırdığı yanıtta kendisinin de bu belirsizlik durumuna kesin bir son verme niyetinde olduğunun ilk işaretini verdi. Ancak bunun yeni bir karar olduğunu sanmak çok yanlış olur. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın aklındaki Türkiye projesinde, halifeliğe yer hiçbir zaman olmamıştı. Hatta 1923’ün Ocak ayında İstanbul gazetecileriyle İzmit’te yaptığı uzun görüşmede, halifeliğin Türkiye için bir zaaf olduğunu açıkça söylemişti (bkz. #tarih, sayı 98). Ancak, saltanatın kaldırılmasını sağlayabilmek için giriştiği siyasal manevranın, yani halifenin devlet başkanı olacağı beklentisini yaratmasının (bkz. #tarih, sayı 95) ortaya çıkardığı geçici durumun cumhuriyetin ilanıyla sona ereceğini ummuştu; cumhurbaşkanlığının ortaya çıkmasıyla birlikte Abdülmecit Efendi’nin halifelikten vazgeçeceğini beklemiş ama bu gerçekleşmemişti. İstanbul çevrelerinde gördüğü destekle cesaretlenmiş olan Abdülmecit Efendi, yerinden kımıldamamıştı. Şimdi de tartışmalara bizzat katılıyor ve aslında Mustafa Kemal Paşa’nın son adımları atmasına vesile oluşturuyordu.
Abdülmecid Efendi, cumhuriyetin ilanından sonra kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasını da istemişti.
Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafının içeriğine gelince… Burada halifelik kurumunun kaldırılacağına ilişkin açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Bunun nedeni, Paşa’nın kararını vermiş olmasına karşın henüz bazı temaslarda bulunmadığı için hemen harekete geçmek istememesidir. Nitekim Şubat ayında İzmir’de yapılacak harp oyunları gösterileri sırasında üst rütbeli subaylarla biraraya gelecek; hem onların halifelik makamı hakkındaki görüşlerini alacak hem de kendilerini sözkonusu makamın kaldırılması konusunda ikna edecekti. Sonra da Mart başında TBMM’nin yeni toplantı yılı açılırken son hamlesini yapacaktı.
Bütün bunlara karşın, İsmet Paşa’ya yolladığı telgrafını Mustafa Kemal’in kesin kararının bir kanıtı olarak görmemizin iki temel nedeni var. Bu nedenlerin birincisi, halifeliğin ne din ne de siyaset açısından herhangi bir varoluş nedeni olmadığını, olsa olsa tarihî bir hatıra olarak görülebileceğini söylemesidir. İkinci neden ise daha ciddidir, zira Mustafa Kemal Paşa’ya göre Abdülmecit Efendi bir padişah gibi davranmaktaydı. Cuma selamlıkları düzenlemek, yabancı diplomatlarla temaslarda bulunmak ve devlet memurlarının kendisine saygı ziyaretlerinde bulunmasını istemek gibi cumhuriyet yönetimiyle çelişen bir tavır takınmaktaydı. Özetle söyleyecek olursak, Abdülmecit Efendi, cumhurbaşkanlığı kurumunun bulunduğu bir siyasal sistem içinde yaşamasına karşın devlet başkanı gibi davranmakla kendi ipini kendi çekmişti.
Cumhuriyet döneminin özellikle edebiyat alanındaki ilk ve en büyük kamplaşması 1935’ten itibaren yaşanır. Nâzım Hikmet’in hedefinde, hiç sorgulanamaz denecek bir isim, “vatan şairi” Nâmık Kemal vardır. Sol-Sağ fikir ayrışmasının bugünkü kökleri oluşur ve ünlü yazarlar saf tutmaya başlar. Nâzım Hikmet neredeyse tek başınadır ama, yine de…
Kurtuluş Savaşı sırasında yayınlanan mefkure kartpostalında, duvarda Nâmık Kemal portresi, 1920.
Gerek 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanında gerekse 1919’da Kurtuluş Savaşı’nın çetin günlerinde; Nâmık Kemal sevinçte de kederde de Türk milliyetçiliğinin, vatan şairliğinin simge ismiydi. Toplumun önemli bir motivasyon kaynağı, ortak değeriydi. Öyle ki 1930’ların başında Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türk Ocağı’na hem Mustafa Kemal’in hem de Nâmık Kemal’in büstlerinin konulacağını söylemişti.
Bununla birlikte Nâmık Kemal’in bu “büstleşmiş” imajı sorgulanamaz değildi. Bu durum, 1935’te 33 yaşında olan Nâzım Hikmet’in bir şiiriyle iyice açığa çıkacaktı (1932’de Kerim Sadi bir öncü olarak “Nâmık Kemal: Tarihin Materiyalist Telâkkisine Göre yahut Tarihî Nâmık Kemal’in Keşfine Doğru İlk Adım” adlı bir broşür yazmış ve şairin “… ferdi mülkiyet prensibiyle Türkiyede, yeni bir sınıf halinde taazuva başlayan (şekillenen) ve tedricen (giderek) kümeleşen burjuvazi”nin sesi olduğunu iddia etmişti).
Ratip Tahir’in çizimi. Nâzım Hikmet, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’nin putlarını baltalıyor, 1929- Resimli Ay.
1935’te Hitler, Yahudiler’in sivil haklarını elinden alan Nürnberg Kanunları’nı gündeme getirmiş; nasyonal sosyalizm Türkiye’de de kendine taraftar bulur olmuştu. Bu iklimde genç Nâzım Hikmet hem Sol kanatta Nâmık Kemal’e karşı bir “vatan şairi” olarak kendi ismini yükseltecek hem de dönemin popüler milliyetçiliğine karşı bir “put yıkma” işine girişecekti.
Türkiye’de 30’lu yılların ortasında Sağ-Sol ayrımları yeniden tarif edilecek; özellikle edebiyatçılar-yazarlar arasındaki kalem kavgaları da yükselecekti. Nâzım Hikmet’in Peyami Safa’yı hedef alan dizeleri de işte böyle ortamda yazılacak ve unutulmaz şiirler arasına girecekti. Cumhuriyetin bu ilk büyük ideolojik kamplaşması, Sağ-Sol mefkuresinin yıllar geçse de değişmeyecek temellerini ve isimlerini oluşturacaktı.
Nâzım Hikmet, Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi’ye karşı boks ringinde mücadele ediyor. Ratip Tahir, 1929- Resimli Ay.
1935
Son Posta gazetesinin 30 Kasım 1935 tarihli nüshasında Nâzım Hikmet’in kucağında Orhan Selim’le (Nâzım’ın kullandığı takma ad) hicvedildiği “Provaktör ne demektir?” başlıklı kurgu/mizah sayfası.
Nâzım Hikmet’ten Peyami Safa’ya: ‘Sen bu kavgada bir nokta bile değil, bir küçük eğri virgül, bir zavallı vesilesin!’
Peyami Safa, 1930’da Sertel’lerin Resimli Ay Yayınları’ndan çıkan 9-uncu Hariciye Koğuşu adlı kitabını Nâzım Hikmet’e ithaf etmişti. Aradan geçen 5 yılda ise Peyami Safa çizgisini değiştirmiş ve gazetelerde Nâzım Hikmet’le polemik yarıştırır hale gelmişti. Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç’ın birlikte çıkarmaya başladığı Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında yayımlanacak Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstünde Hiciv Denemeleri” şiiri, açıkça Peyami Safa’yı hedef alıyordu. Şiir aslında Temmuz’da kaleme alınmış, Nâzım kimi dostlarına şiirden bahsetmiş olacak ki dizelerin uğultusu yayımlandığı günden önce dillerde dolaşmaya başlamıştır.
Şiirin girişinde T. F. imzasıyla Tevfik Fikret’in “Kız Kardeşim İçin” şiirinin bir dizesine ithaf vardır: “Sen ölmedin, seni öldürdüler zavallı kadın”. Nâzım Hikmet, Tevfik Fikret’in bu dizelerinden hem ses ve kurgu için ilham alır hem de onun şahsına ve kalemine özellikle bu şiirle bir selam gönderir. Nâzım, Peyami Safa için; “Sen bu kavgada / bir nokta bile değil, / bir küçük, eğri virgül, / bir zavallı vesilesin!..”… diyecektir.
Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstünde Hiciv Denemeleri” adlı şiiri.
Türk bayraklarıyla Nâmık Kemal portre kartpostalı, 1900 başları.
Nâzım Hikmet, Nâmık Kemal’e karşı “takma aslan yeleli” yakıştırmasıyla şiirin devamında şu satırları yazar: “Bir düşün oğlum, / bir düşün, ey, göbekli patron veletlerinin / “Doğru yol” göstericisi… / Bir düşün ey yetimi Safa, / bir düşün ve hatırla ki, son defa: / O, takma aslan yeleli / Nâmık Kemal üstadın senin; / abanoz ellerinden / zenci kölesinin / som altın taslarla şarap içerek / ve “didarı hürriyet”in dizinde / kendi kendinden geçerek: / “Yüksel ki yerin / bu yer değildir, / dünyaya geliş / hüner değildir!” / demiş… /. Şiirin son dizesinde de yine Nâmık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” piyesine gönderme yapılır: “Karabet ustanın uduna benzemez suratı. / O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız, / ne ‘Vatan-Silistre’de Abdullah çavuşun tiradı, / ne de ‘Bir akşamdı’ da müteverrim bir bayan ilacıdır. / O, şahlanmış bir kavga atı / kalın kabzalı bir savaş kılıcıdır. / Bu ata atlıyacak yürek / ve bu kabzaya bilek / gerek…”.
Peyami Safa ise “Cingöz Recai’den Nâzım Hikmet’e” başlığıyla, Hafta dergisinin 23 Eylül 1935 tarihli sayısındaki cevabında şu dizeleri yazacaktır: “Bre toprak altında yatan / büyük Türk ölülerine çatan / bre tümen tümen kıtır bom / bre tümen tümen palavra / bre işçiye yalan / ölüye iftira atan / sağı sola katan / bre kaltaban / bre Türk düşmanı, bre vatan / haini şarlatan!”.
2. Meşrutiyet kartpostalı. Enver Paşa ve Resneli Niyazi esaret zincirini kırıyor. Nâmık Kemal, Mithat Paşa ile özgürlüğün ellerini çözüyor, 1908.
1935 VE 1943
Nihal Atsız’dan Nâzım Hikmet’e: ‘Bizim ırkçılığımız bütün milletlere karşı. Komünist Don Kişot’u Nâzım Hikmetof’
Nihal Atsız’ın 1935’te yayımladığı Komünist Don Kişotu Proleter-Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa kitabı.
Nihal Atsız’ın 1943’te yayımladığı En Sinsi Tehlike kitabının kapağı.
Nâzım’ın Nâmık Kemal’e “takma aslan yeleli” göndermesi yaptığı ve adeta milliyetçi cepheye karşı kılıçları çektiği şiiri büyük yankı uyandırır. Hüseyin Nihal Atsız, şiirin yayınlanmasından hemen sonra, kapağında aylı kurt simgesi olan Komünist Don Kişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa adlı kitabını yayınlar. “Hikmetof”, Nâzım Hikmet’in Polonyalı dedesine ve onun Yahudiliğine, tam da Nazizmin iktidardan savaşa doğru yürüdüğü bir dönemde Türkçü bir kalemden yapılan bilinçli göndermelerdir (Atsız bu ırkçı söylemleriyle ilgili 1943’te yayımlanacak En Sinsi Tehlike kitabında, “Anası veya babası Çek, Lehli gibi Alman düşmanı milletlerden olan fertleri Almanlar yabancı saymıyorlar. Bizim ırkçılığımız ise bütün milletlere karşıdır… Harp Okulu öğrencilerini zehirlemek isteyen Nâzım Hikmetof yoldaş Polonyalı olduğu için ırkçıyız” diye yazacaktır).
Atsız’ın 1935’te yayınlanan ve Nâzım Hikmet’i hedef alan, “Son zamanlarda da İstanbul’da bir komünist Don Kişot’u türedi” satırlarıyla başlayan 12 sayfalık kitapçığı da dolaysız olarak Nâzım Hikmet’e saldırıdır:
“Nazım Hikmetof yoldaş bu münakaşayı Türk milliyetperverliği üzerinde tepinmeğe yeltenmek için vesile yaptı ve Türkiye’nin en büyük adamlarından biri olan Nâmık Kemal’i aslan postu giymiş olmakla itham etti. Öyle sanıyorum ki, aslan postu giymiş olmakla kastettiği mana eşekliktir. Bu aslan postu giyen ve kendisini aslan diye satan eşeğin hikayesine telmihen yapılmış, komünistlere yaraşır şekilde bayağı, Don Kişotça bir teşbihtir. Bir kere Nâmık Kemal aslan postu giymiş değildir. Nâmık Kemal aslanın ta kendisidir. Evet, Nâmık Kemal aslandı, sırtlan değil. Çünkü mezarlarda yatan aslanlara değil, kanlı cellat gibi tepemizde yaşıyan kızıl sultanlara saldırıyor, ağız dolusu küfrü onların suratına haykırıyordu”.
1935
‘Bu biricik kominist şair kafasından zoru olan bir hastadır’
Millî Türk Talebe Birliği’nin başkanlarından Rüknettin Fethi de, 1935’te yazdığı Nâzım Hikmet’in Saldırışı Ve Eski Yeni Üzerinde Bir Konuşma kitabında, Nâzım’ın Nâmık Kemal yaklaşımına tepki gösterir. Fethi yazısına “Hepimizin tanıdığı biricik (!) kominist şair Nâzım Hikmet evvela bir aylık mecmuada basdığı ve sonrada portreler adlı kitabına eklediği bir yazı ile Peyami’nin portresini çizerken arada ulus büyüğü Nâmık Kemal’e tasalluta yeltenmiş” diye başlar. 16 sayfalık kitapçığın genelinde Nâzım Hikmet’in “hasta” olduğunu iddia eder: “Nâzım Hikmet geçmişdeki ve son yaptığı saldırışı ile ispat etmiştir ki kafasından zoru olan ve zaman zaman nöbet geçiren bir hastadır”.
1936
Kemal Tahir’in ilk kitabı Nâmık Kemal tartışması üzerine: ‘Nâmık Kemal lasınıfî (sınıfsız) bir hürriyetperver miydi?’
Nâzım Hikmet’in Nâmık Kemal dizelerinin yankısı durmadan büyürken, bir tarafta da edebiyat dünyasında saflar şekillenmektedir. Kemal Tahir, 1936’da o zamana dek türüne pek az rastlanan, aynı zamanda kendisinin de ilk eseri olacak, 32 sayfalık bir anket kitabı yayımlar. Anket kitabının konusu Nâmık Kemal’dir: Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki
Kitapta Kemal Tahir şu isimlere sorularını yöneltir: Falih Rıfkı, Va-Nu, Hüseyin Cahid, Peyami Safa, Ercüment Ekrem, Sadettin Nüzhet, Kerim Sadi, Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet, Hüseyin Avni ve Suad Derviş. Kemal Tahir yazarlara şu soruları sormuştur. “1. Nâmık Kemal’in sosyal kanaatleri nelerdir? 2. Nâmık Kemal’in istediği liberalizm ile bugünkü demokrasi ve liberalizm arasındaki farklar. 3. Nâmık Kemal’in din, milliyet ve vatan telâkkisi. 4. Nâmık Kemal neden laik değildi? 5. Edebiyatımızdaki tesirleri ve gazeteciliği. 6. Nâmık Kemal’in istibdatla yaptığı mücadele bir inkılâpçı karakter taşır mı? 7. Bugünkü gençlik Nâmık Kemal’i neden ideal bir kahraman saymak istiyor?”
Kemal Tahir’in yayımladığı Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki kitabı.
Kitap, Nâmık Kemal ve milliyetçilik tartışmasını daha da büyütecektir.
Kemal Tahir, kitabında yer alacak soruları sormak üzere Nâzım Hikmet’in evine gider. Sonrasında şöyle yazacaktır: “Hazırladığım kağıdı önüne sürdüm. Okudu. Sonra kütüphanesinden bir kaç kitap çıkardı. Baktım. Nâmık Kemal külliyatı. Bir taraftan sahifeleri çevirirken bir taraftan başladı: ‘Nâmık Kemal’i bize, tarihi ve sınıfi şartlarının dışında, mutlak, lasınıfî bir hürriyetperver ve lasınıfî bir halkçı olarak göstermek istiyorlar. Muayyen bir sınıflı cemiyetin, muayyen tarihi bir inkişaf merhalesinin verimi olan Nâmık Kemal, denildiği gibi lasınıfî hürriyetperver ve lasınıfî bir ‘halkçı’mıydı? Ve esasen buna imkan var mıydı?”
Nâzım’ın anketin sonunda söyledikleri yine çok tartışılacaktır: “Evet, Nâmık Kemal o kölenin elinde şarap içerek bu ‘didarı hürriyetin’ dizinde kendi kendinden geçerek, fırkayı mümtazeye ‘Yüksel ki yerin bu yer değildir / dünyaya geliş hüner değildir…’ demişti”.
Kitapta görüşlerine yer verilen Suat Derviş’in cevapları da bu anket kitabına gelecek tepkileri büyütecektir: “Eğer üniversite gençliğine bir vatanperverlik modeli gösterilmek isteniyorsa bu model neden Nâmık Kemal’in şahsından oldukça uzak bir mazide, bir imparatorluk tarihinde aranıyor? Türkün yakın tarihinde şüphesiz ki Nâmık Kemal’le mukayese edilmeyecek kadar büyük vatanperverler vardır; eğer muhakkak bir model lazımsa bunlar gösterilebilirdi”.
1936
‘Gençlik, yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez’
Millî Türk Talebe Birliği’nin yayımladığı Nâmık Kemal kitabının kapağı
Giderek büyüyen tartışma ortamında, Millî Türk Talebe Birliği de o dönem milliyetçiliğin kurumsal bir safı olarak devreye girer. 1936’da 54 sayfalık Nâmık Kemal kitabını çıkarır. Kitapta Nâmık Kemal hakkında övgü dolu yazılarıyla şu isimlere yer verilir: Abdülhak Hamit, Abdülbaki Gölpınarlı, Nihat Sami, Hamdullah Suphi, Dr. Cezmi, Hüseyin Cahit, İsmail Habip, Agah Sırrı, Nihal Atsız ve İbrahim Necmi.
Girişteki “Niçin Çıkarıyoruz?” başlıklı önsözde, kitabın çıkış amacı 3 maddede ifade edilir: “1. Gençlik Nâmık Kemal’i seviyor. 2. Gençlik Nâmık Kemal perdesi altında Türk milliyetçiliğine hücumu gaye edinen ve yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez. 3. Gençlik isnat kabul etmez”.
1936
İt Ürür Kervan Yürür: ‘Bu bir ateşli türküdür, inandığı için döğüşenin dilinde dolaşır, durur’
13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin baş sayfasında Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan bir şiir… O dönem için çok nadir görülebilecek şekilde şairin kendi ismi yazılmıştır.
Bütün tartışmaların ortasında Nâzım Hikmet, gazete makalelerinde kullandığı “Orhan Selim” mahlasıyla 1936’da 47 sayfalık bir kitap çıkarır: İt Ürür Kervan Yürür
Nâzım Hikmet’in hedef gösterildiği o yıl, onun kitabını basma cesareti gösteren yayıncı A. Cevad kitabın girişinde şunları yazar: “Nâzım Hikmet ‘Orhan Selim’ imzasını kullanmaya başladığı günden beri bazı kimseler şöyle bir teraneye başladılar: ‘Nâzım inandığı büyük gayeden adım adım gerilemektedir. Nâzım burjuva oldu’. Herkesin dilinin kahyası değilim amma, varlığını insanın kurtuluşunu isteyen bir gaye için harcayan adama iftira edilmesine de hiç tahammül edemem”.
Nâzım Hikmet, kitabının ismini seçiş nedenini şöyle anlatır: “Büyüdükten sonra bu sözün içimde doğurduğu saygılı korku, bir çok korkular gibi silindi. Bu sözü en kara günlerimde bir ışık kaynağı gibi doldurduğum oldu gözlerime. ‘İt Ürür Kervan Yürür’. Bu bir ateşli türküdür ki, her inanan, her inandığı için döğüşen adamın dilinde dolaşır durur. Her devrimin ilk bağırtıları kavgaya atılırken bu sözü haykırmışlardır”.
Nâzım Hikmet’in Orhan Selim mahlasıyla yayımladığı İt Ürür Kervan Yürür kitabı.
Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli nüshasında şu başlıklı bir haber vardır: “Komünistlikten nezaret altına alınanlar”. Şair, komünist propaganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileriyle nezarettedir. “Komünistliğe tahrik amacına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım,1937’nin ilk birkaç ayını cezaevinde geçirir (7 Ocak 1938’de ise Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmekten tutuklanacak ve 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılacaktır).
Yaklaşık 10 yıl sonra, 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin ilk sayfasında Nâzım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı”ndan bir şiir, çok nadir görülebilecek şekilde onun ismi açıkça yazılarak basılır. Mustafa Kemal’in at üstünde bir vinyetle resmedildiği kapakta, şairin meşhur şiiri vardır. Sol kesim, “vatan şairi”ni onun dizeleriyle selamlar.
1940-46 arasında faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, sadece 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye nüfusunun ekonomik anlamda ayakta kalmasını sağlamamış; sonrasında da yetiştirdiği insanlarla önemli bir gelenek oluşturmuştu. Geleneksel ürün ve üretim bilgileri kayda geçirilmiş, modern yöntemlerle birleştirilerek önemli bir devamlılık sağlanmıştı.
Köy Enstitüleri büyük oranda, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un eseridir. Bu topraklarda yoksulluk ve yerel baskılar nedeniyle yaşam arzusunu, canlılığını yitirmiş köylerin tekrar üretime yönlendirilmesi, buralarda oturan çocukların köy öğretmeni olarak eğitilmesi amacıyla yola çıkılmıştı. Pestalozzi, Dewey ve Kerschensteiner gibi zamanın önemli eğitimbilimcilerin görüşleri derinlemesine incelenmişti. Kanun 17 Nisan 1940 tarihinde, 278 oyla ve oybirliğiyle kabul edildi. O gün oylamaya 148 milletvekili katılmadı; aralarından üçü, Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü 6 yıl sonra Demokrat Parti’yi kuracaklardı.
Köy Enstitüleri’ndeki işlerin çoğunun ortak noktası yiyecek yetiştirmek olduğu hâlde, yapılan araştırmalarda bunların hep beraberce üretimi ve tüketim ortamları konusuna pek yer verilmemiştir. İsmail Hakkı Tonguç, daha 1933’te yayımladığı İş ve Meslek Terbiyesi adlı kitapta “Enstitü öğrencisi iş yaşamı içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitilir” diyordu. Sabahlar, enstitü bahçesinde halk dansları ile başlar; kahvaltı sonrası teorik dersleri sahada uygulamalı dersler takip ederdi. Köy Enstitüleri’nde uyku dışında her şey bir işbölümü çerçevesinde, beraberce yapılırdı. Yemekler de bir çatı altında yemekhanede, sahada çalışıldığı zaman da dışarıda birlikte yeniyordu. İlk yıllarda okullar öğrencilerle birlikte inşa edilirken, kar suyu içip kıl çadırlarda soğuktan taşlaşmış bir ekmeği 4 kişinin bölüştüğü zor zamanlar, birçok öğrenci ve öğretmenin sabır sınavıydı.
1940-1946 arasında Köy Enstitüleri’nde 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hâle getirildi, 750 bin yeni fidan dikildi.
Enstitülerde yemekhane ve sofraların en önemli eğitsel işlevi, modern yaşam pratiklerinin öğretmenler tarafından çocuklarla birlikte sofraya oturarak öğretildiği bir alan olmasıdır. Çocukların geldiği köylerde evde yemek hazırlanırken, sofra kurulup kaldırılırken, ekmek karılırken, süt sağılırken “temizlik” kavramının pek olmadığını kendi aktarımlarından anlıyoruz. Çocuklara yemekten önce ve sonra ellerini, ağızlarını yıkamaları; sofra muşambasını yemek öncesi ve sonrası sabunlu bezlerle silmeleri; yerlerin süpürülmesi ve bir sonraki sofraya dek tertipli bırakılması anlatılıyordu. Sofra kurulum düzeni, çatal-bıçak kullanma, sofra alışkanlıkları uygulamalı şekilde öğreniliyordu. Yeni gelen öğrencinin dahil olduğu sofra grubu, aile/kardeşlik bağları gibi bir dayanışma ortamı oluşturuyordu. Ayrıca yemek sofrasında açılan konular, yapılan espriler, başka enstitülere yapılan ziyaretlerde paylaşılanlarla, sosyal beceriler de gelişiyordu.
Enstitüye ilk geldiklerinde ayakkabılarını orada-burada bırakıp yalınayak gezmeyi tercih eden; “sonra bulamam” diye sofradan ekmek alıp saklayan köy çocuklarının zaman içinde düzene alışmaları; sofra adabı ve yemek için konulmuş kuralları yakından gözetir duruma gelmeleri önemlidir. Cumartesi günleri tüm okulun katılımı ile gerçekleştirilen “eleştiri saati”nde yapılan hataların konu edilebilmesi, öğrencilere aşılanan sosyal cesaret anlamında önemlidir. Eleştiriye yanıt verme, haklı eleştiriden ders çıkarma, gerekli ise özür dileme, eleştiriye teşekkür etme kültürünün küçük yaştan itibaren kazandırılması, bugün için bile çok nadir bir kültürel beceridir.
Köy Enstitüleri’nde arıcılık çalışmaları da oldukça yaygındı.
Öğrencilerin geldikleri ev koşullarına göre, kalori açısından planlanmış çok daha zengin bir mönü çerçevesinde beslendikleri görülür; üstelik savaş nedeniyle çok sıkıntılı bir dönem olmasına rağmen. Örneğin Malatya Akçadağ Köy Enstitüsü’nde fırınlar inşa edilmiş, buğday ve arpa ekilmişti. Ekmeği dışarıdan 22 kuruş maliyetle almak yerine 11 kuruşa, hem de katkısız, temiz ve pişkin olarak her sabah taze taze üretmeyi başarmışlardı. Ayrıca öğrenciler çok sık et de yiyebiliyordu.
Düzenli, tekrarlı iş yapmak ve işbölümünü öğrenmek, çocuk ruhu için sıkıcı olmasına rağmen hayatidir. Her hafta, nöbetçi olan 60-70 kişilik sınıfın yemekhanede sofraları sabunlu bezle silip kurup kaldırmaları; ekmekleri koyma; yemek ertesi yerleri süpürme; bulaşıkları yıkanmaya götürüp temizleri raflara yerleştirme; her gün yapılan işlerdi. Ayrıca mutfakta çıkacak yemeğin planlanması ve iaşesi için personele yardımcı olunması da sorumlulukları arasında idi. Sahada çalışan ekiplerin ise mutfakta pişecek, sofrada tüketilecek ürünlerin sağlanması ile ilgili işleri vardı. Hayvanların sağılması; mevsiminde yaylada sürüye eşlik eden öğrencilerin yaptığı peynir ve yoğurdun okula indirilmesi, meyve sebzelerin sökülmesi, dikilmesi, toplanması; ağaçların budanması ve ürünlerin işlenmesi hep belirli bir düzen içinde seyreden uygulamalı derslerin konusu idi. Genç çocukların büyüme çağında oldukları için dengeli ve yeterli beslenmelerinin sağlanması da önemliydi: Bir sözlü tanıklıkta; yemek haricinde atıştırmalık çerez, meyve kurusu ve ekmeğin gün boyu çalışan çocukların cebinde olduğunu öğreniyoruz.
Öğrencilerin yeni lezzetleri zorlamadan deneyimleme imkanı bulmaları, kendiliğinden eğitimin bir parçasıydı. İlk başlarda zeytinyağlı sebze yemeği varsa sofradan ekmek-peynir alıp kalkmaları; sebze yemeği çıktığında üzülmeleri öğretmenlerin kayda geçirdikleri olgulardır. Zamanla az sayıda yiyecekle şekillenmiş damak tatlarının nasıl geliştiğine tanık olmak da ilginçtir. Önceleri pirinç pilavını hoşafın içine boca ederek yerken, zamanla ayrı ayrı yeme alışkanlığı yerleşmiş.
Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde öğrenciler sabah jimnastiğinde zeybek oynuyor. Buca – İzmir, 1940’lar.
Büyük öğrenciler yeni gelen küçükleri kadayıfın talaştan yapıldığına inandırınca, müdürün çocukları mutfağa götürüp aşçıdan kadayıfı nasıl yaptığını göstermesini istemesi ilginç bir örnektir. Kuru fasulye helmelenince görünür olan embriyonunun kurtçuk sanılması, bunun neden ortaya çıktığının anlatılmasıyla halledilmiştir. Geleneksel içeceğimiz saydığımız çay o dönemde o kadar yenidir ki, kazanlarda demlenip yemekhanede verilmiştir. İlk yaş çay yaprağı hasadı ve kuru çay üretimi 1938’de gerçekleştirilmiştir. 1940’ta çıkarılan 3788 Sayılı Çay Kanunu ile ülkemiz çaycılığı güvence altına alınmış ve çay bahçesi kuracaklara ruhsatname alma zorunluluğu getirilmişti. 1941’de Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün inşaına yardıma giden diğer enstitülülerin, bir molada ince belli bardaklarla çay içtiğini görürüz.
Çok çalışmanın yanısıra, kutlama ve eğlence fırsatlarının hiç kaçırılmadığı yapılardı Köy Enstitüleri. Birlikte eğlenme kültürü, müzik, halk oyunları, türküler, halaylar ile her fırsatta değerlendirilirdi. Ulusal bayramlarda ve 17 Nisan’larda (Köy Enstitüleri’nin kuruluş günü), çevredeki köylerin de enstitülerin eğlence ve gösterilerine katıldığı belgelenmiştir.
Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde sahada çalışılırken karavana ile yemek dağıtımı.
Enstitülerde kadrolu aşçı, bulaşıkçı, çamaşırcı bulunuyordu. Örneğin Akçadağ’da fırında 1 usta, mutfakta 2 aşçı ve bulaşık-çamaşır işlerinde çalışanlar, yemekhane dahilinde kendilerine ayrılan bölümde yaşıyordu. Bunun ötesinde Enstitü’nün tüm işi öğrenciler tarafından hallediliyordu. Her hafta nöbet sırası gelen sınıf ders görmez; ama hem sözkonusu fırın ve mutfak işlerinde ustaya yardımcı olur hem de okulun tüm temizlik işini yapardı. Sayıları 1000’e yaklaşan okul sakinlerine ve hiç eksik olmayan ziyaretçilere günde 3 öğün yemek çıkarılıyordu. Kız ve erkek öğrenciler bu işe de destek veriyor; bazı akşamlar etüt saatinde topluca sebze, bakliyat ayıklayıp ön hazırlıklara yardımcı oluyorlardı.
Akçadağ Köy Enstitüsü eğitim başı Reyzi Pamir’in anlattıklarına kulak verelim: “Harcadıkları enerjiyi beslenerek telafi ederken, yemekhane yalnız karınların doyduğu yer değil içlerine sinme bakımından gönüllerin de doyduğu bir yerdir. Öğrencilerin seviyesine ve binaların imkan nisbetine göre, yemekhane bazı sınıflarda radyoludur. Masalar, duvarlarda iştihayı çekici resimleriyle (mevsime göre), çiçekleriyle bir aile sofrasından ileridir. Kümelerin öğretmenleri, öğrenciler ile beraber günlük iç ve dış konuları burada münakaşa eder, burada müzik dinler ve özel konuları iki arkadaş yakınlığı ile burada konuşurlar. Yemekten sonra nöbetçiler tarafından bulaşık kapları yıkanmak üzere bulaşıkhaneye taşınır; masalar sabunlu sularla silinir; örtüleri yayılır; tabureler dizilir; yıkanan karavana, tabak, kepçe, kaşık, çatal, sürahi, bardak kurulanır, dolabına yerleştirilir. Yemekhane tabanı süprülür, silinir. Yemekten önce yemek takımları dizilir, ekmekler getirilir-dilinir, sürahiler doldurulur, yemekler taşınır. Soğuk yenecekler paylaştırılır. Öğretmenin öğrencilere “Yarasın arkadaşlar” hitabı ilk neşe ve kahkahaya yol açar. Yemekhane nöbetçilerinin arkadaşlarının sağlıklarına, zevklerine ilgi ve saygıları, dolayısiyle hayati değerler bakımından üstün ödevleri vardır. Yemek takımlarının tamiri-kalaylanması, kümece düşünülen ve yapılan işlerdir.”
Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde yıl sonlarında çıkarılan Kepirden Köylere isimli dergi, öğrencilerin 1 yıllık çalışmaları ve kültürel birikimleri özetleniyordu .
Öğrenciler Köy Enstitüleri’nin yemekhanesinde, hep beraber ürettikleri malzemeler ile yapılmış yemekleri yiyorlardı. Sütünden yoğurduna, peynirine; yumurtadan balına, pekmezine; un ve ekmekten balığına, sebze-meyvesine kadar her enstitünün tamamen kendine yeterli bir hâle gelmesi çok zaman almamıştı. Ayrıca, bir şeyi iş üzerinde, uygulayarak öğrenme felsefesinin gereği olarak; eğitmenler ve öğrenciler aracılığı ile geleneksel üretim bilgilerinin köylüden öğrenilerek kayda geçirilmesi amaçlanmış idi. Çevreden fidan, tohum, ot örnekleri toplanıyordu. Her enstitüde bir “tohum bankası” kurulması düşüncesi vardı (ama proje kısa kesildiği için bu gerçekleşememişti). Örneğin Malatya’da devletin bir Kayısı Yetiştirme İstasyonu vardı ama; köylerden toplanan değişik kayısı örnekleri Akçadağ Enstitüsü’nde yetiştirilerek köylere dağıtılıyor ve Malatya’da kayısı yetiştiriciliği yeniden canlandırılıyordu. Ayrıca Elâzığ, İsmet Paşa ve Besni’den getirilen çubuklarla kıraç topraklarda şaraplık, sofralık ve hoşaflık olmak üzere çeşitli bağlar kurulmuştu. Buna benzer örnekler enstitülerin hemen hepsinde yaşanıyor ve yokluk içindeki savaş yıllarına rağmen çevreye, yerel üretime önemli katkılar sunuluyordu.
Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencileri, okullarını kendileri inşa ederken dinlenme arasında çay içiyor. Lüleburgaz – Kırklareli, 1940.
Üretimin neredeyse her aşamasından sorumlu olan öğrenciler, sonuçta kendi ürettiklerini sofraya koyuyor; kışlık bulgur, erişte, tarhana, meyve ve sebze kurularını hazırlıyor; sebze-balık konserveleri, peynir, tereyağ, sirke ve turşu yapıyor, bal sağıyorlardı. Ayrıca, bugün “sıfır atık” denilen bakışaçısı ile ürünün her şeyinden yararlanılıyordu. Dut ağaçlarından pekmez, pestil, dut kurusu yapılıyordu. Artıklar hayvan yemi olarak kullanılıyordu.
Her öğrencinin kendi eğilimlerinin, becerilerinin dikkate alınarak görevlendirilmesi de eğitimin başarılı olmasında önemli bir etken idi. Örneğin bir gün teftişe gelen Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve misafirlere, “Arılarım kolonya kokunuzdan rahatsız olup dağılır. Buraya gelmeyin” diye uzaktan seslenen minik arıcının protokole aldırmaması güzel bir örnektir. Kimsenin dönüp de ona bu konuda kızmaması, aksine arıcılıkla ilgili defterlerini, şiirlerini görünce diğerlerine örnek gösterilmesi de eğitimin tepeden aşağı, yaşamın içinde ve sevgiyle ele alındığını gösterir. Bugünden bakınca Köy Enstitüleri’nin ortaya koyduğu coşku ve canlanmanın boşa gitmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Emeği geçmiş olan herkese büyük minnetle teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum (Paylaştığım bilgileri cömertçe kendi çalışma arşivinden çıkarıp veren Akçadağ Köy Enstitüsü’nün efsane müdürü Şerif Tekben’e, eşi Binnaz Tekben’e ve torunu Çağla Ormanlar Ok’a teşekkür ediyorum).
Hilafet kurumunun geleceğine ilişkin tartışmalar cumhuriyetin ilanının ardından alevlenirken, Hint Müslümanlar Ağa Han ve Emir Ali tarafından Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilen mektup ortalığı iyice karıştırmıştı. İsmet Paşa, halifeliğin dünyevi nüfuzunun sürmesi gerektiğini savunan mektubu bir İngiliz komplosu olarak nitelendiriyordu.
Aslı İngilizce olan bir mektubun Türkçe çevirisi 5 Aralık 1923’te İkdâm ve Tanîn gazetelerinde yayımlandı. Mektup, Hint Müslümanları Ağa Han ve Emir Ali tarafından, İkdâm’a göre Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e, Tanîn’e göre ise Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilmişti. Aynı çeviri, ertesi günü Tevhîd-i efkâr gazetesinde de yayımlandı. Bu gazeteye göre de mektup Başbakan İsmet Paşa’ya yazılmıştı. Doğrusu da budur. Geçen sayımızda değindiğimiz, hilafet kurumunun geleceğine ilişkin olarak yerli basında ortaya çıkan polemik üzerine 24 Kasım’da kaleme alınmış olan mektup, Britanya Cemiyet-i İslâmiyyesi adına yazılmış ve Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilmişti.
Ağa Han ve Emir Ali’nin mektubu, İslâm dünyasının Türkiye’de yaşanan gelişmelerin halifelik kurumunu zaafa uğratacağından, bunun sonucunda da dünyada önemli bir manevi güç olan İslâmi dayanışmanın dağılacağından endişe ettiğini öne sürüyordu. Böyle bir olumsuzluğun önüne geçebilmek için halifeliğin dünyevi nüfuzunun sürmesi gerekiyordu. Sözkonusu nüfuzun sağlanabilmesi için de imzacılar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’den (TBMM) halifeliği bütün Müslüman milletlerin güven ve saygısına layık olan bir konuma getirmesini istiyorlardı.
Resmî çevreler, Halîfe Abdülmecid’in Cuma selamlığı merasimlerini, saltanatı andırması nedeniyle eleştiriyorlardı ama, bu merasimlerde asker ve sivil birçok devlet memurunun da bulunması ortaya garip bir durum çıkarıyordu. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
İsmet Paşa’ya gönderilen mektup, 5 Aralık 1923 tarihli Tanîn gazetesinde “Hilafet Meselesine Dair” başlığıyla yayımlanmıştı.
Öte yandan sözkonusu mektup, Kasım ayında başlayan polemiğin daha da alevlenme eğilimi gösterdiği bir sırada yazılmıştı. Nitekim Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey, Tanîn gazetesinde 2 Aralık’ta, yani mektubun yayımlanmasından yalnızca 3 gün önce çıkan başyazısında hükümetin halifelik konusuna ilişkin tutumunu sert biçimde eleştirmişti. Tanınmış gazeteci, “Hilafetin Vaziyeti” başlıklı yazısında hükümeti ya halifeliği kaldırmaya ya da Halife’nin konumuna açıklık getiren bir dizi düzenleme yaparak yoluna devam etmeye davet ediyor; bu politikaların hiçbirini benimsemeyen hükümeti de Kasım’dan beri sürmekte olan polemiğin temelindeki dedikoduları çıkarmakla suçluyordu. Daha da önemlisi, Cahit Bey’in hükümeti çelişkili davranması nedeniyle eleştirmesiydi. Zira resmî çevreler, hem Halife’ye saygı ziyaretine gidenleri hem de Cuma selamlığı merasimlerini, saltanatı andırması nedeniyle şiddetle eleştiriyordu. Ancak bu merasimlerde asker ve sivil birçok devlet memurunun bulunması ortaya garip bir durum çıkarıyordu ve bunun sorumlusu da Başbakan İsmet Paşa’ydı.
Başbakan İsmet Paşa, bu gelişmeler karşısında gayet sert bir tutum benimsedi. TBMM’nin 8 Aralık günkü gizli oturumunda yaptığı konuşmada kendisine gönderilen mektubun bir istek ya da öneri mektubu olmadığını, tam tersine, ortalığı karıştırmak için düşünülmüş bir İngiliz komplosu olduğunu söyledi. Başbakan kendi savını, sözkonusu mektubun İstanbul basınına da gönderilmesine ve imzacı kişilerin Britanya yönetimine sadık, dolayısıyla o yönetimden bağımsız böyle bir girişimde bulunamayacak kişiler olmalarına dayandırıyordu. Komplo, saltanatın kaldırılmasına ilişkin 1 Kasım 1922 tarihli karar aleyhinde bir girişimdi. Bu nedenle de Hıyanet-i Vataniyye Kanunu’nun hükümleri çerçevesinde ele alınması ve TBMM’nin bu konuyla meşgul olacak bir İstiklal Mahkemesi oluşturması gerekiyordu.
Halifeliğin kaldırılmaması için İsmet Paşa’ya mektup yazan Hint Müslümanlar Ağa Han (üstte) ve Emir Ali (altta).
Aynı gün kurulan İstanbul İstiklal Mahkemesi 11 Aralık’ta görevine başladı; bir bildiri yayımlayarak kuruluşunu TBMM’nin cumhuriyeti koruma ve yaşatma amacının sonucu olarak duyurdu. Zanlılar, Hüseyin Cahit Bey’in yanısıra İkdam gazetesiyle Tevhîd-i efkâr gazetesinin sahip ve sorumlu müdürleri olan Ahmet Cevdet (Oran) ve Velid Ebüzziyâ Beyler, 9 Aralık’ta tutuklandılar ve 15 Aralık’ta yargılanmaya başladılar. Bu süre zarfında İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri Bey de, Halife Abdülmecid Efendi’ye hitaben kaleme almış olduğu açık mektup nedeniyle tutuklanmış ve mahkemeye sevkedilmişti. İlginç olan şu ki, İstanbul İstiklal Mahkemesi önce Lütfi Fikri Bey hakkında karar verecek ve kendisini 27 Aralık 1923’te 5 yıl kürek cezasına mahkum edecekti. Gazeteciler ise suçsuz görüldüler ve 2 Ocak 1924’te serbest bırakıldılar.
Gazetecilerin beraat etmesi, Lütfi Fikri Bey’in de 1.5 ay sonra 13 Şubat’ta affedilmesi, Ankara’daki yönetimin soruna o kadar da önem vermediğini gösteriyor. Daha doğrusu, aslında gayet önemli olan bir sorunun, yani halifeliğin saltanatı geri getirmek üzere kullanılabilmesi tehlikesinin Ankara’da ilkesel olarak halledilmiş ve halifeliğin kaldırılmasına karar verilmiş olduğunu gösteriyor. Tabii bu durumda neden İstiklal Mahkemesi kurmak gibi cidden korkutucu bir yola gidildiğini açıklamamız gerekir. Ankara’nın meramı, korkutma yoluyla “halifelik kalacak mı, kalkacak mı” ya da “kalsın mı, gitsin mi” gibi soruların artık sorulmamasını; kamuoyunda bu konunun önemli bir tartışma malzemesi olmaktan çıkmasını sağlamaktı. Gereği düşünülmüş, işin vakti geldiğinde TBMM tarafından halledilmesine karar verilmişti. Şimdilik yapılması gereken, uygun zamanı beklemekten ibaretti.