Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Eğitim ve öğretim birliği aydınlamanın öncüsü oldu

    Eğitim ve öğretim birliği aydınlamanın öncüsü oldu

    3 Mart 1924’te TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Öğretim birliği) Kanunu, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İnkılâbı’nın da habercisiydi. Bu kanunla bütün okullar ve vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumuna düşmüş medreseler Maarif Vekâleti’ne bağlanacak; kaçak öğretim yapılması yasaklanacaktı.

    Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki merkez örgütlerinde bir eği­tim-öğretim kuruluşu yoktu. Medreseler vakıf kuruluşlarıydı. Din ve okuma-yazma eğitimi veren ilk aşama mektepler özel mekteplerdi. Başta askerlik, tıp, meslek eğitimi veren mektepler 18. yüzyıl sonlarında; Osmanlı Maarif Nezareti’nin örgütlenişi 1847-1857 arasında; İbtidai, Rüş­diye, İdadi, numune, tıp, hukuk, mülkiye, muallim, ziraat ve diğer mekteplerin kuruluşları da 19. yüzyılın ikinci yarısındadır.

    Bu dönem ve sonrasındaki ilk ve orta öğretim aşamaları için örgütlü, programlı, sağlıklı yapılardan sözedilemez. Osmanlı topraklarında okullaşma esas olarak 2. Abdülhamid (1876- 1909) ve 2. Meşrutiyet (1909-1918) dönemlerindedir. Yabancı ve gayrimüslim okulları da dışa ba­ğımlı, cemaat, kilise okullarıdır.

    Türkiye’de her kanal ve dü­zeyde Türkçe eğitim-öğretim, Millî Mücadele ve cumhuriyetle doğdu; Tevhid-i Tedrisat (Eği­tim-öğretim birliği) Kanunu ile anayasal güvenceye alındı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edil­mesinin 100. yılında başta Atatürk’ü, Maarif Vekilleri Vasıf Çınar ve Mustafa Necati’yi saygıyla anıyoruz. Cumhuriyeti ilan eden devrim yasalarını gündeme getiren Atatürk ile asker-sivil, aydın, okumuş-o­kumamış vatansever kadro­lar; milletvekilleri ve bunlara oy-onay veren ulus çoğunluğu 1919-1929 arasındaki 10 yılda önemli işler başardılar. Onlara borcumuz var.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 2. aşamasında, TBMM’nin ilk toplantısı 13 Ağustos 1923’te yapılır. Yeni meclis, 23 Ağustos’ta Lozan Barış Antlaşması’nı onaylar. İzleyen günlerde işgal devletleri askerleri İstanbul’dan ayrılır­ken, 6 Ekim’de de Türk Ordusu İstanbul’a girer. 13 Ekim’de Ankara yeni devletin başşehri ilan edilir.

    29 Ekim 1923’te cumhuriye­tin ilanından sonra, sıra inkılap kanunlarına gelir. 5 ay sonra TBMM’nin gündeminde 3 Mart 1924 Devrim Yasaları vardır. Bunlar arasında doğrudan Türk millî eğitimini ilgilendiren 431 sayılı kanun, Öğretim Birliği Yasası’dır. Anayasanın “değiş­tirilemez” maddeleri arasında yer alan Öğretim Birliği Yasası, cumhuriyetin ilanından sonra Türk toplum yaşamını, ulu­sal kültürü, aydınlanmayı ilk sırada etkilediği gibi, 4 yıl sonra gündeme gelecek Harf İn­kılâbı’nın da habercisi olacaktır.

    Yabancı okulların duru­mu, uluslararası antlaşmalar nedeniyle sonraya bırakılarak diğer bütün okullar ilk etapta Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Yasa gereği medreseler de, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldı­rıldığı için Maarif Vekâleti’ne bağlanır. Ancak medreselerde öğretim dili Arapça (ve ezber) olduğundan, bunların Maarif Vekâleti kurallarına uyum sağlamaları olanaksızdır. Kaldı ki birçok medrese, adı var kendi yok, vakıf gelirleri sömürülen harabeler durumundadır. Bun­lar, yasa yürürlüğe girdiği gün kendiliğinden kapanmış sayılır. Diğerleri ve işlevsel durum­daki Anadolu medreseleri de aynı gerekçeyle kendiliğinden kapanır; İstanbul’daki birkaç medrese ve pek çok özel okul da yasanın öngördüğü ilkelere uyamayacakları için kapa­nır. Buralarda kaçak öğretim yapılması yasaklanır; diğer özel okullar da doğrudan Maarif Vekâleti’ne bağlanır.

    Cumhuriyetin 5. yılında, 1928’de de ulusal eğitim ve öğretimin bütün ülkede uygu­lanması için, yeni Türk alfabesi ve yazısı yasalaşacak; okullarda öğrencilere, kadın-erkek tüm vatandaşlara yeni alfabe öğre­tilmeye başlanacaktır.

    inkılap_tarihi
    Atatürk, İzmir Erkek Lisesi ziyaretinde… Şubat 1931.

    BAŞBAKAN İSMET PAŞA VE EĞİTİM-ÖĞRETİM BİRLİĞİ

    ‘Yaptığımız işin dinsizlikle ilgisi yok; Müslümanlığın en hakiki şekli bizde’

    Yeni dönemin yani cumhuriyetin ilk başbakanı İsmet İnönü, eği­tim-öğretim birliği üzerine yaşanan gelişmeleri sonradan şöyle değer­lendirecekti:

    “Tevhid-i Tedrisat’ın bazılarınca yanlış yorumlanacağını, öncülük edenlerin dinsizlikle suçlanacak­larını, doğurabileceği sonuçları biliyorduk. Bir takım ıslah önerile­riyle eski kurumların yaşatılmasını isteyenler de mutlaka çıkacaktı. Fakat meclis kararını verdi. Yavaş yavaş varılacak bir sonuca ivedilikle ulaşmak devrim yapmaktır. Gördük ki bütün ileri dünyanın yolu aynıdır. Uygarlığı yakalayanlar hep bu yoldan yürümüşlerdir. Tevhid-i Ted­risat, ülkenin bütün hayatında fikrî, fennî, ekonomik ve sosyal alanlarda başlıca temeldir. Yaptığımız işi dine aykırı görmek, yapılan işi görme­mektir. Bunun dinsizlikle hiçbir ilgisi yoktur. Bu sistemde başarılı olalım, 10 yıl azimle yürüyelim, şimdi bize karşı olanlar, din adına endişe duyanlar göreceklerdir ki Müslümanlığın asıl en temiz, en saf, en hakiki şekli bizde yaşanacaktır. O noktaya varıncaya kadar, biz bu gerçeği kanunla ve cebren telkine ve uygulamaya devam edeceğiz… Hedefe varmak için her cahilane itiraz ve girişim önlenecektir (…)

    Millî maarif istiyoruz? Bu ne demektir? Bunu zıddı ile daha doğru anlarız. Bunun zıddı, dinî terbiye ya da beynelmilel eğitimdir. Siz öğretmenler, dinî veya beynel­milel değil millî eğitim vereceksiniz. Dinî terbiyenin millî eğitime saldırı demek olmadığını, her iki eğitimin de kendi yollarında gerçekleşebile­ceğini göreceğiz (…)

    Bütün bu topraklara Türk mahi­yetini veren ‘Türk’var (…) Bir milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Kendilerini başka cami­alara bağlı görenlere açıkça teklif ediyoruz: Türk milleti ile beraber olsunlar. Fakat ‘konfedere’ olmuş medeniyetler hâlinde değil, bir tek medeniyet hâlinde. Bu vatan, işte tek olan bu milletin ve bu milliye­tindir. Bu siyaset, vatanın bütün hayatıdır. Yaşayacaksak, yekpare bir millet kütlesi olarak yaşayacağız. İşte ‘millî terbiye’ dediğimiz sistemin genel hedefi.” (Muallimler Birliği Mecmuası, sene 1, sayı 4, 1925)

  • Hitler’in bayrağı İstanbul semalarında

    Hitler’in bayrağı İstanbul semalarında

    ayin_fotografi_2

    Almanya’da 1933’te iktidarı ele geçiren Naziler’in yaptığı ilk işlerden biri, 1919’dan beri kullanılan ve siyah-kırmızı-sarı şeritlerden oluşan Almanya bayrağını yürürlükten kaldırmak olmuştu. Siyah-beyaz-kırmızı şeritli imparatorluk bayrağı ile Naziler’in gamalı haçlı bayrağı birlikte kullanılacaktı. Kararın ardından Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, yurtdışındaki Alman diplomatik temsilciliklerinde asılı bayrakların değiştirilmesi emrini gönderdi. İstanbul Gümüşsuyu’nda bulunan Almanya Başkonsolosluğu binasındaki eski bayrak da 17 Mart 1933’te kaldırıldı; binanın caddeye bakan büyük cephesine gamalı haçlı bayrak, yan cephesine ise imparatorluk bayrağı çekildi. Naziler 1935’te imparatorluk bayrağını da yasaklayacak ve gamalı haçlı bayrak 2. Dünya Savaşı’nın bittiği 1945’e kadar Almanya bayrağı olarak kullanılacaktı.

    FOTOĞRAF: CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    ayin_fotografi_1
  • Aranan kişiler listesi ve ‘benim alakam yoktur’ ilanı

    Aranan kişiler listesi ve ‘benim alakam yoktur’ ilanı

    68 kuşağının, aydınların büyük eziyet gördüğü 12 Mart askerî darbesinin üzerinden 53 yıl geçti. İşkenceler, katliamlar, idamlarla anılan darbe sırasında trajikomik olaylar da yaşandı. Sıkıyönetim’in arananlar listesindekilerle isim benzerliği olanlar, gazetelere verdikleri ilanlarla, o kişinin kendileri olmadığını anlatmaya çalışıyordu.

    Bundan 53 yıl önce, Türki­ye yine bir askerî darbe dehşeti yaşıyordu. 1960 darbesi sonrası yapılan Anaya­sa’nın “Türkiye’ye bol geldiğini” düşünen kimi komutanlar, 12 Mart 1971’de yayımladıkları muhtıra ile hükümeti devirip yeni bir hükümet kurdu. Darbe­nin hedeflerinden biri de 1961 Anayasası’nı değiştirmek ve özellikle Sol hareketi ezmekti.

    gundem_12mart_1
    İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın Faik Türün imzalı ve aranan kişilerin isimlerinin yayımlandığı emri. 19 Mayıs 1971, Milliyet.

    1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortam Sol hareket­lerin gelişmesine yol açmış; ilk dafa bir sosyalist parti (TİP) parlamentoya girmiş, işçiler Türk-İş’e alternatif olarak Dev­rimci İşçi Sendikaları Konfede­rasyonu’nu (DİSK) kurmuştu. 1970’te Türkiye tarihinin en büyük işçi ayaklanması yaşandı (15-16 Haziran). Yoksul köylüler dertlerini mitinglerle anlatma­nın yanısıra, doğrudan toprak işgallerine bile girişmişlerdi. Özellikle üniversite gençli­ği, sonradan adına 68 kuşağı denecek Batılı yaşıtlarıyla paralel biçimde politize olmaya başlamıştı.

    Dönemin Sol hareketinin karakteristiği “gerillacılık” ve “silahlı mücadele” Türkiye’de de karşılık bulmuştu.

    gundem_12mart_2
    Aranan Fahri Aral’la bir alakam yoktur” ilanı, 12 Haziran 1971, Milliyet.

    12 Mart cuntasının hedefi haline gelen Sol hareketlerin liderleri çeşitli biçimlerde öldü­rüldü, idam edildi. Sadece mili­tanlar değil, aydınlar, yazarlar da cuntanın hedefindeydi. Bu yaygın şiddet sırasında zaman zaman trajikomik olaylar da yaşanıyordu. Ünlü Ziverbey Köşkü’ndeki işkence uygu­lamalarına da nezaret eden General Faik Türün, İstanbul sıkıyönetim komutanıydı. Türün imzasıyla “teslim olma” çağrısı yapılan liste, 19 Mayıs 1971’de Milliyet gazetesinde de yayımlandı. Listede Uğur Mum­cu’dan, Doğan Avcıoğlu’na; Muammer Aksoy’dan Mümtaz Soysal’a kadar birçok aydın ve akademisyenin de ismi vardı.

    Listede adı yer alan isimler­den biri de dönemin gençlik hareketi liderlerinden Fahri Aral’dı. Aranma ve teslim çağrısı haberi gazetelerde yayımlandıktan bir süre sonra, yine Milliyet gazetesinde ilginç bir ilan yer aldı. Fahri Aral’la isim benzerliği olan bir yurttaş “kaza kurşunu”na gitmekten korkuyordu ve “gördüğü lüzum üzerine” gazeteye verdiği ilanla Fahri Aral’la “uzaktan yakın­dan bir ilişkisi olmadığını” duyuruyordu.

    (Sonuçları çok ağır olan bu kanlı darbenin yıldönümünde, tüm hayatını kaybedenleri ve acı çekenleri saygıyla anıyoruz.)

  • 1924’te ‘millî din’ arayışı sonrasında ‘dinî millet’ inşaı

    1924’te ‘millî din’ arayışı sonrasında ‘dinî millet’ inşaı

    Hilafetin kaldırıldığı tarihte (3 Mart 1924) Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Millîleşme yolunda bir çaba olan Diyanet, laik cumhuriyette dini tanzim etme hedefiyle kurulmuştu. Hilafete karşı varlık bulmuş bir kurum, zaman içerisinde gelenekçi-muhafazakar kesimlerin etkisi ve eşliğinde, Osmanlı-İslâm yüceltisine yöneldi ve günümüzdeki yapıya evrildi.

    Diyanet 100 yaşında… 3 Mart 2024 sadece hali­feliğin kaldırılmasının değil, Diyanet İşleri Başkan­lığı’nın kuruluşunun da 100. yıldönümü. İlk akla gelen soru şu: Bugünkü Diyanet, 100 yıl önce kurulmuş Diyanet midir; yoksa 3 Mart 1924’te kurulmuş olandan farklı, hatta söylemiy­le-eylemiyle onu kuranların hedeflerine karşıt bir yapı mı var ortada? Sorunun cevabı, evet. Peki cumhuriyeti kuranlar, laik­likle bağdaşmaması bir yana, zamanla laik rejim açısından giderek bir “patoloji”ye dönüşen böyle bir kurumu neden var ettiler? Bu soruyu cevaplama yolunda da en önemli ipucu, Diyanet’in kurulduğu gün, hilafetin kaldırılmış olmasıdır. Cumhuriyet, “İslâm enternas­yonalizmi”nin simgesi olan hilafeti tarihe havale ederken, bir “nasyonal (ulusal) İslâm” arayışında Diyanet’i tesis etmişti. Elbette burada yeni kurulmuş cumhuriyette dinin toplumsal-kültürel işleyişini denetleme gayesi de vardır; ama Diyanet, daha önemli ola­rak, dinde millîleşme yolunda bir çabadır.

    Diyanet sözkonusu olduğun­da cumhuriyetin başlangıç­taki motivasyonu; 20 Haziran 1928’de İstanbul Darülfünunu İlahiyat Fakültesi’nde Fuat Köp­rülü başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanıp kamuo­yuyla paylaşılan “dinî reform” programındaki şu satırlarda karşımıza çıkar:

    “Demokrasi sahasında tecelli eden muazzam Türk inkılâbı; lisanî, ahlakî, hukukî, iktisadî bütün içtimaî müesseseleri ile başlıca iki manzara gösteriyor. Birincisi: bütün içtimaî mües­seselerin ilmileşmesi; ikincisi: bütün içtimaî müesseselerin millîleşmesi. (…) Din de içtimaî bir müessesedir. Diğer içtimaî müesseseler gibi hayatın zaru­retlerine katlanmak, tekâmülün seyrini kovalamak zorundadır” (akt. Gothard Jäschke, Yeni Tür­kiye’de İslâmlık, 1972, s. 40).

    100yil_din_ve_siyaset_5
    1928’de İlahiyat Fakültesi’nde Fuat Köprülü başkanlığında oluşturulan bir heyet, dinî hayatı da düzenleyecek adımlar atacaktı.

    Demek ki cumhuriyet, bugün ülkemizde sıklıkla duyduğumuz o meşhur deyişle, “yerli ve millî” bir din var etmek istemektedir! Tıpkı karşılaştırmalı din ve İslâm çalışmalarının önde gelen isimlerinden Wilfred Cantwell Smith’in 1940’larda Türkiye zi­yaretinden aktardığı şu sözlerde olduğu gibi:

    “Bir Türk-İslâm’ı inşa etmek istiyoruz; yalnız bizim olan, bizim (yeni) toplumumuza uygun ve onunla bütünleşmiş bir İslâm… Nasıl Hıristiyanlıkta Anglikanizm tamamen İngiliz tarzı bir Hıristiyanlıksa aynen öyle. Anglikanizm ne İtalyan ne de Rus’tur. Ama kimse onu Hıristiyan olmamakla suçla­maz. Niçin biz de kendi İslâmı­mıza sahip olmayalım” (Islam in Modern History, 1957, s.193).

    100yil_din_ve_siyaset_6
    Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, hutbeleri, açıklamaları ve uygulamalarıyla laikliği hedef almakla eleştiriliyor.

    Bir Diyanet İşleri Başkanlığı var etme yoluna neden gidildiği sorusunun yanıtı, bu alıntılarda berraklaşır: Din, bir “içtimai mü­essese” olarak millîleştirilmek istenmekte, bir “Türk-İslâm’ı” inşa edilmeye çalışılmaktadır. Bu doğrultuda Millî Mücade­le’yi sürdürenlere ölüm cezası yağdıran fetvayı yazan Mustafa Sabri ve imzalayan Şeyhülislam Dürrizade karşısında; Kuvâ-yi Milliye’den yana fetvası nede­niyle halife-sultan tarafından idamına hükmedilmiş Ankara Müftüsü Rifat Börekçi’nin ilk başkan olarak atandığı bir Diya­net vardır!

    100yil_din_ve_siyaset_7
    İlk Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’e verdiği destek nedeniyle padişah tarafından idama mahkum edilmişti.  

    Cumhuriyeti kuranlar, kendi bindikleri dalı kesecek kadar ne yaptığını bilmez insanlar değildi. Onlar İslâm’ı ulus-devlet sınırları dışına taşmayan biçimde yeniden yapılandırmak istedi. Bu ba­kımdan, bütün Müslümanlar için bağlayıcılık iddiasındaki halifelikten vazgeçerken nasıl modern ulus-devlet paramet­releriyle hareket ettilerse; Diya­net’i kurarken de kafalarında o parametrelerden biri vardı. Bu da “reformasyon”du.

    Batı modernitesinin temel dönüşüm dinamiklerinden Pro­testan reformunun bir sonucu da, Katolikliğin “evrenselci” anlayışına karşı dinin (Hıris­tiyanlığın) ulusallaşmasıdır. Avrupa’da Reformasyon sonrası süreçte yaygınlık kazanan ulusal kiliseler, yu­karıdaki alıntıdan da anlaşı­lacağı üzere (“Anglikanizm ne İtalyan ne de Rus’tur; İngiliz tarzı Hıristiyanlıktır”) belli ki cumhuriyetin öncü kadrola­rına da esin kaynağı oluştur­muştu. Bu gerekçeyle, halifelik gibi “İttihad-ı İslâm” (Pan-İs­lâmizm) öneren, İslâm adına “evrenselci” bir kurum kaldı­rılmış ve “ulusal din” arayışına gidilerek Diyanet kurulmuştu. Kuran’ın, ezanın, hutbelerin, duaların Türkçeleştirilmesi yolundaki girişimler de aynı arayışın sonucuydu. Diyanet’in ilk başkanı Rifat Börekçi, 1926 sonunda halkın anlayabileceği bir Türkçe Kuran ile hadislerin “sahih” bir çevirisinin yapıla­cağını ilan etmiş; Darülfünun İlahiyat Fakültesi komisyon raporunda da ibadet lisanının Türkçe olması, duaların, hutbe­lerin Türkçe şekillerinin kabul edilip kullanılması öneril­miştir. Bu girişimler, şüphesiz “İslâm’ın tasfiyesi”ne bir gidişi hedeflemiyordu. Amaç, bir “Türkiye İslâm’ı” yaratmaktı.

    Peki bu amaç nerede-nasıl sekteye uğradı? Elbette dünya sisteminde olup bitenlerle ilgili siyasi akış, özellikle çokpartili yaşama geçildikten sonraki dış ve iç dinamikler önemlidir. Ancak altını çizmek gerekir ki din adına ülke sınırları içindeki mevcut çeşitlilik, darmadağı­nıklık ve karmaşıklık da “ulusal İslâm” var etme yolunda ciddi bir engel olarak belirmiştir.

    100yil_din_ve_siyaset_8
    Bir dönem ezan da Türkçeleştirilmiş ama tepkiler üzerine bu uygulama kaldırılmıştı. (31 Ocak 1932, Cumhuriyet)

    Mezhepler, tarikatlar, pagan ya da panteist köklere dayalı ama İslâmî bir çehre edinmiş halk inançları… Diyanet, işte böyle bir kompozisyon içe­risinde; ulus olmanın dinde de gerektirdiği türdeşlik ve bütünlüğü sağlama yolunda; modernliğin olmazsa olmazı okur-yazarlık ilkesiyle bulu­şabilecek tek seçenek kitabî din birikimine; bunun için de Osmanlılar’dan miras Sün­nî İslâm’a yöneldi. İşte bu da reformist hedef açısından ciddi bir açmaz oluşturmuş; aksi yönde bir “restorasyon”a kapı aralamıştır. Ayrıca Diyanet kadrolarını oluşturan gelenek­çi-muhafazakar ve bağlantılı olarak Osmanlılar’a hayran kesimler eşliğinde, kurumun laik cumhuriyetin kuruluş ide­allerinden çok Osmanlı-İslâm yüceltisine yönelimi giderek belirginleşti. Öyle ki Diyanet’in bastırdığı takvim yaprakların­da hilafet özlemleri dillendiril­meye başlandı. Böylece hilafete karşı varlık bulmuş Diyanet, hilafeti savunan bir çizgiye taşındı.

    Bugün de, cumhuriyetin ürünü laik yaşam biçimini benimsemiş kesimlere din­sel yaşamı empoze eden bir Diyanet var. Dolayısıyla, laik cumhuriyette dini ulusal çer­çevede “tanzim etme” hedefiyle kurulmuş Diyanet yerine; artık din adına laik cumhuriyet sis­temini sorgulayan bir kurum hüviyeti görülüyor.

  • Saatleri ayarlayan enstitü ve 100 yıl önceki 6 ‘bip’ sesi

    Saatleri ayarlayan enstitü ve 100 yıl önceki 6 ‘bip’ sesi

    Bugün tüm dünyada saatler, UTC’ye (Coordinated Universal Time) yani “Eşgüdümlü Evrensel Zaman” sistemine göre ayarlanıyor. Oysa 20. yüzyıl başlarına kadar gerek kullanılan takvim gerekse saat sistemleri konusunda farklı uygulamalar vardı. Gregoryen Takvim’in kabulü, Greenwich’in “0 boylamı” kabul edilmesi ve miladi takvime geçiş…

    İngiltere Kralı 2. Charles (1630-1685), bir zamanlar 8. Henry’nin av sarayının bulunduğu Londra yakınla­rında Greenwich’teki tepeye bir “Kraliyet Gözlemevi” inşa edilmesi emrini vermişti. Aynı zamanda bir astronom olan ünlü mimar Christopher Wren (1632-1723) bugün hâlen aktif olan bu binanın inşaını üst­lendi. Yıldızların izlenmesiyle İngiliz “denizcilik sanatı”nın mükemmelleşeceğini öngören kralın tahminleri doğru çıkmış ve Britanya İmparatorluğu’nun dünyanın süper gücü olmasıyla buranın da kaderi değişmişti.

    Britanya’nın siyasette ve teknolojide tayin edici güç olmasıyla, Greenwich Kraliyet Gözlemevi modern dünyanın da “zaman standardı”nı ve başlangıç noktasını belirleyen merkez olmuştu. Gözlemevi, teknolojik gelişmeler sonu­cunda en doğru hâliyle saati ve zamanı belirleyecekti. Önce denizciler, sonra demiryolları şirketleri ve vatandaşlar da bunu öğrenecekti.

    5 Şubat 1924’e gelindiğinde ise tüm dünya BBC’nin 6 ‘bip’ sesi (5’i kısa, 6.’sı uzun olmak üzere), yani “Greenwich Zaman Sinyali”ne (The Greenwich Time Signal – GTS) göre saatlerini ayarlamaya başlayacaktı.

    Tarihte_Bu_Ay_2
    1920’lerde BBC Savoy Hill stüdyolarındaki ‘bip’ sesini oluşturarak yayına veren ekipman.

    1. Radyo sinyalinden önce “vakit küresi” kullanılıyordu

    Günümüzde telefona veya saate bakarak zamanı öğrenebili­yoruz; fakat bir zamanlar bu o kadar kolay değildi. Taşınabilir saatlerin ortaya çıkmasından sonra bile mekanik aksam­larındaki yetersizlikten ötü­rü saat geri kalabiliyor veya durabiliyordu; bu nedenle zamanı doğru öğrenebilmek için saatler bir şekilde ayarlan­malı yani “eşgüdümlenmeli” idi. Greenwich’teki Kraliyet Gözle­mevi, buna bir çözüm bulmuş­tu. Antik Yunan’da kalabalık meydanlarda bir küre, direğin aşağısına indiğinde zamanı belirtiyordu. Aynı bu şekilde bir “vakit küresi”, 1833’ten itibaren tam saat 13.00’te aşağı iniyor ve Thames Nehri’ndeki denizciler bunu görebiliyordu. Elektrik­li telgrafın geliştirilmesiyle 1850’lerde artık Greenwich’ten “vasati saat” İngiltere’de diğer büyük şehirlere telgraf telle­rindeki sinyalle iletilebiliyor ve “vakit küre”leri kontrol edilebi­liyordu.

    Tarihte_Bu_Ay_1
    Saati gösteren vakit küresi. 1881, Boston.
    Tarihte_Bu_Ay_3
    Galata Kulesi, bir dönem “vakit küresi”nin yerleştirilmesi için tercih edilmişti.
    Tarihte_Bu_Ay_4
    20 Mart 1930’da Cumhuriyet’te çıkan haberin kupürü.

    Tüm dünyada tren hatla­rı yaygınlaştıkça, bunların istasyon saatlerini belirlemek önemli bir mesele hâline geldi. 1913’te Paris’te yapılan Ulusla­rarası Saat Bürosu kongresine Osmanlı Devleti de katıldı ve yeni saat düzenine, yani “alafranga saat”e geçmeyi kabul etti. Buna göre 12.00’ye 5 saniye kala Paris’ten İstanbul Okmey­danı’ndaki telgrafhaneye saati belirten bir telgraf geliyor; bu da şehiriçi telgraf sistemiyle İngiliz Bahriye Hastanesi’ne (bugün Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi) ulaşı­yordu. 1915’te bu hastanenin kulesine kurulan “vakit küresi”, saat tam 12.00’de aşağı indirili­yordu. Tıpkı Thames’teki deniz­ciler gibi, Haliç’te ve Karaköy’de demirlemiş denizciler de küre­nin inişini görebiliyordu. Bina ve aksamı, 1924’ten itibaren Kızılay’a bırakıldı. 1930’da ise belediye küreyi sökerek Galata Kulesi’nin tepesine taşıdı. Hem İstanbul’daki vakit küresi hem de Sirkeci Postane Binası’nda alaturka saatle alafranga saa­tinin beraber durmuş olması; İstanbul’da doğup büyüyen Ahmet Hamdi Tanpınar’a gele­cekte yazacağı Saatleri Ayarla­ma Enstitüsü romanı için esin kaynağı olmuş olmalı (bilimta­rihçisi Feza Günergun da böyle bir tahminde bulunmuş).

    2.Greenwich Kraliyet Gözlemevi’nin sinyal sorumluluğu

    1924’te başlayan 6 ‘bip’ sesinin fi­kir babaları, dönemin kraliyet ast­ronomu Frank Watson Dyson ve BBC Genel Müdürü John Reith idi. Greenwich Kraliyet Gözlemevi’n­de, sarkaçları birbirine elektriksel olarak bağlı -birbirinin yedeği- iki mekanik saat, zamanı gelince/saat başlarında BBC’ye sinyal gönderi­yor ve bir cihaz bunu yayına ‘bip’ sesleri olarak veriyordu. Daha sonra bu gözlemevi Greenwi­ch’ten Herstmonceux Şatosu’na geçti ve saat elektrikli saate dönü­şürken, sinyaller BBC’ye buradan gitmeye başladı. 1990’da ise sinya­li oluşturma sorumluluğu şatodan BBC’nin merkezi ünlü “Broad­casting House”a geçti. Kraliyet Gözlemevi de aynı yıl Cambrid­ge’e taşındı. Greenwich’teki eski gözlemevi binası 1998’de “Kraliyet Gözlemevi, Greenwich” adıyla müzeye dönüştü.

    Tarihte_Bu_Ay_5
    Astronomi ve denizcilik tarihinde büyük rol oynayan Greenwich Kraliyet Gözlemevi, bugün bir müze kompleksinin parçası olarak hizmet veriyor.

    3. “Greenwich Zaman Sinyali” 100 yılda iki defa şaştı

    Günümüzde BBC Radyo 4 ve BBC World Service radyosunda 6 ‘bip’ sesi hâlâ duyulmakta. Hatta BBC’nin televizyon yayınlarında da program açılışı bu simge ses ile yapılıyor. 100 yıl boyunca her saat başı tekrarlanan ‘bip’ler, tarihte yalnızca iki defa şaştı. 2008’de bir yayın sırasında 6 ‘bip’ durmayarak yedinci bir ses verdi. Bunun sesi oluşturan cihazla ilgili olduğu anlaşılınca, cihaz kapatılıp tekrar açılarak (güç döngüsünü değiştirerek) düzeltildi. 31 Mayıs 2011’de saat 17.00’de gerçekleşen ikinci problem ise daha büyüktü. Saat 17.00’yi gösterdiğinde ‘bip’ sesi duyulmadı. Atom saatinden gelen sinyali sese dönüştüren ekipmanın elektrik tedariki kesilmişti. Saat 20.00’ye kadar 6 ‘bip’ sesi gelmeyince sosyal medya “parmağa” kalktı, hatta yabancı bir devletin müdahale ettiğine dair komplolar üretildi.

    4. GTS’den UTC’ye, sezyum atom saatine…

    Tarihte_Bu_Ay_6
    Daha önceleri tarihî başlangıç meridyeninin geçtiği Greenwich’teki yapı bir çizgi ile bölünmüş ve önünde bir bronz hat konmuştu.

    1955’te sezyum atom saati geliş­tirildi ve bu elementin izotopu olan sezyum133’ün belirli bir zaman aralığında titreşmesinin, astronomik gözlemlerden daha istikrarlı ve kullanışlı olduğu farkedildi. Bunun üzerine 1960’ta ABD Donanması Gözlemevi, Greenwich Kraliyet Gözlemevi ve Birleşik Krallık Ulusal Fizik Laboratuvarı (NPL) sinyallerini eşgüdümleyerek “UTC”yi (Co­ordinated Universal Time) yani “Eşgüdümlü Evrensel Zaman”ı kullanmaya başladı. Bugün bazı ulusal ve yerel radyolar saatlerini yine Broadcasting House’da­ki NPL ile senkronize edilmiş UTC’ye göre ayarlıyor. NPL’deki “zamanın efendisi” lakaplı görev­li de her yılbaşı öncesi Birleşik Krallık’ın saatine artık saniye­yi ekleyerek dünyanın dönüş hareketiyle UTC’yi uyumlu hâle getiriyor. BBC’deki “zamanın koruyucusu” denilen görevli ise 7. ‘bip’ sesiyle bunu seyircilere/ izleyicilere iletiyor.

    5. Başlangıç meridyeninin yeri değişiyor

    “Evrensel zaman”, dünyanın dö­nüşüyle ve dolayısıyla kavram­sal olarak dönüş hareketinin gözlemlendiği başlangıç yani “0 boylamı”yla (ve bunun antime­ridyeni “180 boylamı”yla) bağ­lantılı. 1721’de Britanya kendi haritalarında Greenwich’i baş­langıç meridyeni olarak kullan­maya başladı; ardından 1851’de tüm kolonileriyle beraber bu meridyenin “0 boylamı” olarak kullanılması gerektiği fikrini ortaya attı. 1884’e gelindiğinde, dünyadaki gemilerin üçte ikisi “0 boylamı” olarak Greenwi­ch’i kabul ediyordu. Aynı yıl ABD’de düzenlenen Uluslara­rası Meridyen Konferansı’nda, Kraliyet Gözlemevi’nin olduğu yer başlangıç boylamı kabul edildi. Bu durum tam 100 sene devam etti. 1984’te “0 boylamı”, Greenwich Başlangıç Merid­yeni’nin 102 metre doğusuna taşındı. Uluslararası Referans Meridyeni (IRM) adı verilen bu yeni “0 boylamı”, tüm dünyada referans kabul ediliyor.

    Tarihte_Bu_Ay_7
    Bugün ise başlangıç meridyeni bir lazer hat ve bu Londra’dan rahatlıkla görünüyor.

    MÖ 45 / 1582 / 1926

    Takvimin kökeni, ‘cüce ay’ ve ‘artık gün’lerin siyaseti

    Tıpkı her sene eklenen artık sani­ye ve BBC’nin yılbaşındaki 7. ‘bip’ sesi gibi; kullandığımız Gregoryen Takvim’in de dünyanın güneş etra­fında dönüşüne uyum sağlaması için her 4 senede “artık yıl”a bir “artık gün” eklemesi gerekiyor. Gregoryen Takvim, aslında Jülyen Takvimi’nin 1582’de Papa 13. Gregorius’un em­riyle modifiye edilmiş hâli ve yine bir güneş takvimi.

    Jülyen Takvimi, Eski Roma Takvi­mi’nin MÖ 45’te Jül Sezar’ın emriyle tekrar düzenlenerek oluştu. Roma Takvimi daha öncesinde 10 aylı idi; daha sonra iki kış ayı, Ocak ve Şubat eklendi. 10 ayın hepsi, tek sayıların uğurlu, çift sayıların uğursuz olduğu Pisagorcu bir hurafeden dolayı 29 ve 31 günlük olarak düzenlenmişti. Sonradan eklenen Ocak 29 gün iken, Şubat 4 sene boyunca sırasıyla 28- 23-28-23 gün olarak değişiyordu.

    Tarihte_Bu_Ay_Kutu
    Papa 13. Gregorius’un yaptığı reformla 1582’de değiştirilen takvimin ilk basımlarında aylar, günler ve yortu günleri açıkça tarif edilmişti.

    Jülyen Takvimi’nin aylarındaki gün sayıları, tıpkı bugünkü gibi dü­zenlenmiş ve 1 yıl 365.25 gün olarak tasarlanmıştı. 3 yılın sonunda “artık gün” ekleniyor ve o yıl 366 gün olu­yordu. Ancak bu defa da güneş yılı ile takvim yılının arasındaki farktan do­layı, 400 yılda 3.1 günlük bir fark olu­şuyordu. Bunun önüne geçmek üzere Papa 13. Gregorius, dönemin önemli astronomlarından Cizvit Christopher Clavius’a yeni bir takvim hazırlattı. Bu takvimde yıl, 365.2425 gündü ve güneş yılına daha yakındı. Böylelikle 400 yılda sadece 0.1 günlük bir fark oluşuyordu ki, bu da Jülyen Takvi­mi’ndeki hesaba kıyasla çok daha isabetliydi. 1900’lere gelindiğinde aradaki sapma artık 13 güne çıktığı ve Rus İmparatorluğu o dönemde Jülyen Takvimi kullandığı için, 1917 Ekim Devrimi eski takvime göre 25 Ekim’de, Gregoryen Takvim’e göre ise 7 Kasım’da gerçekleşmiştir (yeni kurulan SSCB de 1918’de yılında Gre­goryen Takvim’e geçecekti).

    Gregoryen Takvim’in Avrupa’da ve dünyada yaygınlaşması oldukça yavaş oldu. En önemli engeller, siyasi ve dinîydi. Katolik Kilisesi tarafından geliştirilmiş bir takvim olduğu için, Protestan ülkeler yeni takvimi benimse­mekte “ihtiyatlı” davrandı. Büyük Britan­ya, Gregoryen Takvim’i 1752 gibi geç bir tarihte kabul etti. Doğu’da ise bu takvim genellikle Avrupa ile uyum sağlamak üzere kullanılmaya başlandı; ancak bu­nun gerçeklemesi yüzyıllara yayılacaktı (Japonya 1873, Mısır 1875, Çin 1912’de Gregoryen Takvim’i kullanmaya başla­dı). Suudi Arabistan ise ancak 2016’da kamu çalışanlarının maaşlarını ödeme düzeni için Hicrî Takvim’in yanında bu takvimi de kullanmaya başladı.

    Gregoryen Takvim ülkemizde de ancak 335 yıl sonra, 1 Mart 1917’de uygulamaya kondu. Başlangıç yılı yine Hicrî yıl olarak kaldı, ancak cumhuriyet­le beraber 1926’da miladi Gregoryen Takvim’e geçtik.

  • ‘Hasta dindarlık’la mücadele ancak dayanışmayla olası

    ‘Hasta dindarlık’la mücadele ancak dayanışmayla olası

    32 yıldır Fener Rum Patriği olarak görev yapan 1. Bartholomeos, 83 yaşında ve Gökçeada (İmroz) doğumlu. Heybeliada Ruhban Okulu’nda başlayan eğitimi, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde devam etmiş; askerliğini yedeksubay olarak yaptıktan sonra kendisini Kilise’ye adamış. İstanbul’un tarihi dokusundan inanç sistemlerine ve aktüel gelişmelere…

    Sayın Patrik, 1991’den beri Ortodoks mezhebine mensup Hıristiyanların dinî önderi olarak, Doğu Ortodoks Kilisesi hiyerarşisinde primus inter pares (eşitler arasında birinci) kabul edilmektesiniz. Daha önceki görevlerinizden ve genel prensiplerinizden bahseder misiniz?

    60 yıl önce, Kilise içinde sahip olacağım gelişimi ve yolu kesin­likle hayal edemezdim. Arzum, Tanrı’ya ve insanlara hizmet etmekti ve hâlâ da öyle. Her za­man istediğim buydu; bu neden­le rahip olma kararımla beraber mutluluğa eriştim. Temel ilahiyat öğreniminden ve yedek subaylı­ğımı yaptıktan sonra, 5 sene bo­yunca Avrupa’da yüksek tahsil gördüm. Sonrasında, o dönemki Patrik Athenagoras tarafından Heybeliada’daki tarihî Ruhban Okulu’na müdür yardımcısı ola­rak atandım. Athenagoras’ın vefatından sonra yerine gelen Patrik Dimitrios beni ana merkez olan Fener’e (Fanari) davet etti ve Özel Kalem Ofisi’nde direktör olarak görev aldım.

    1973’te San Sinod Meclisi ta­rafından Philadelphia (Alaşehir) Metropoliti, 1990’da ise Patrik Dimitrios’un önerisi ile Kadıköy Metropoliti olarak seçildim. Son­rasında ise Kostantiniyye Kili­sesi’nin kurucusu Havari And­reas’tan bu yana, Hıristiyanlık tarihindeki 270. kişi olarak Ekü­menik Patrikliğe getirildim. Mü­cadelem esas olarak, insanlığın fazlaca negatif deneyimlerden geçtiği günümüzde, Tanrı’nın halkının manevi açıdan güçlen­dirilmesi için dünyaya tanıklık etmek ve aynı zamanda dinle­rarası diyalogun geliştirilmesi noktasında. Türkiye genelinde varlıklarını sürdüren Ortodoks Hıristiyanların düzenli ibadet­lerini yerine getirmelerine ve atalarımızdan bize miras kalan geleneklerin korunmasına gay­ret ediyoruz. Tanrı bize izin ver­diği sürece devam edeceğiz; çün­kü her şey O’ndan gelir ve her şeyi O’na borçluyuz.

    Diplomasi_1
    1990’da Kadıköy Metropoliti olarak seçilen 1. Bartholo­meos, Kostantiniyye Kilisesi’nin Hıristi­yanlık tarihindeki 270. Ekümenik Patrik.

    Tekrar geriye dönersek… Çocukluk, gençlik yıllarınızdan bahseder misiniz?

    Güzel İmroz (Gökçeada) adasında doğdum ve büyüdüm. Mükem­mel bir doğal ortam ile kutsan­mış bir mekan. O zamanlar ada­mızda binlerce Rum yaşıyordu; asıl uğraşları toprak işlemek ve hayvancılıktı. Kiliselerimiz ina­nanlarla doluydu ve adanın her tarafına dağılmış sayısız küçük mabet vardı. Derslerimi bitirdi­ğimde, babam Hristos’a Türkçe adı Zeytinliköy olan köyümüz Agioi Theodori’de bulunan küçük kahvehanesinde destek oluyor­dum. Boş zamanlarımda da kö­yün rahibi merhum Peder Asteri­os’a da yardım ediyordum. Kilise benim hayatımdı. Okumayı da çok sevdim. Dünyaya bir pencere açmak gibiydi.

    Kiliseye ve bilgiye duyduğum bu sevgi, taştan inşa edilmiş mü­tevazı köyümden İstanbul – Hey­beliada İlahiyat Fakültesi’ne adım atmamı sağladı. Hem bir insan hem ilahiyatçı olarak kişiliğimin oluşumunda belirleyici bir dö­nemdi. Okulda harika öğretmen­lerimiz vardı; sadece buradaki Rum toplumumuzdan değil, aynı zamanda diğer Ortodoks ülke­lerden de öğrenci arkadaşları­mız mevcuttu. Burada -maalesef 52 yıldır oldukça haksız bir şekil­de kapalı kalan okulumuzda- eği­tim gördük ve daha iyi insanlar olabildik.

    Mezuniyetimden sonra, 1961’de İmroz’da diyakoz olarak takdis edildim ve ardından Tuz­la Piyade Okulu ve Gelibolu’da askerlik görevimi yerine getir­dim Hemen ardından Avrupa’da, Roma, İsviçre ve Münih’te burslu olarak yüksek öğrenimime de­vam ettim. Aynı zamanda ko­nuştuğum ve eğitimim sırasın­da öğrendiğim yabancı dilleri de geliştirme fırsatım oldu. Ancak dediğim gibi, Kilise hayatımın merkeziydi. Eğitimimi tamam­ladıktan sonra patrikliğimize hizmet vermek için Türkiye’ye döndüm ve kendimi tamamen kurumun hizmetine adadım.

    Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşlar sizce iyi bir dinî eğitim alabiliyor mu?

    Genel olarak konuşmayıp sadece Patrikhane ve cemaatimiz üze­rinde duracağım. Özellikle Hey­beli’deki Ruhban Mektebi sorunu bizi üzüyor. 1971’den beri kapalı. 127 yıllık faaliyetinde 1000’e ya­kın ilahiyatçının mezun olduğu bir eğitim kurumuydu. Birçoğu kiliseye din adamı olarak hizmet etti. Diğer bir kesim ise kendi­lerini teoloji profesörleri olarak eğitim hayatına vakfetti. Oku­lumuzda geçirdikleri yılları ve Türkiye’de kaldıkları zamanları hep yoğun duygu ve sıcaklıkla yâ­dettiler. Birçok defa, özellikle son 30 yılda, devlet yetkililerinden okulumuzun yeniden açılmasına izin verileceğine dair sözler duy­duk veya aldık. Ne yazık ki şim­diye dek doğrulanamayan sözler. Patriklik yıllarımda bunun olma­sını umuyordum. Maalesef bu­güne kadar gerçekleşmedi. An­cak itimadımızı kaybetmiyoruz; umudumuz sönmüyor. Bu konu­da haklı olduğumuzdan ve ilgili makamlara yaptığımız çağrıların eninde sonunda duyulacağından eminiz. Ükemizde tüm vatandaş­ların sadece yükümlülükler açı­sından değil, haklar açısından da eşit olduğuna inanıyoruz.

    İstanbul’un tarihî dokusunun yeterince korunduğunu düşünüyor musunuz? Daha iyi olması için neler yapılabilir?

    Uzun bir geçmişe sahip şehirler­de, tarihsel bağlamı, kimlikleri ve kültürel mirası oluşturan unsur­ların korunması çok daha önem­lidir. İki kıtayı kapsayan, Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan tek şehir olan İstanbul’un binlerce yıllık bir geçmişi var. Sayfaların­da şan ve acı anları var. İmpara­torlukların yükselişi ve çöküşü, edebiyat ve sanatın gelişmesi, bü­yük mimarî yapıların ve yaklaşık 900 yıl boyunca seleflerimin ana merkezi Ayasofya başta olmak üzere dinî mekânların inşaı… Şe­hirde nereye bakarsanız bakın, hepimizin içinde yaşadığı metro­polün dinamiklerini temsil eden ultra modern binalar ve gökde­lenler arasında giderek “sıkışan” geçmişinin izlerini görürsünüz. Bu durum kuşkusuz korunması gereken tarihî ve kültürel kim­liği, dokuyu gölgeliyor. İstanbul, dünyadaki herhangi bir kent de­ğil. Herşeyden önce geçmişini, bugününü ve yarınını oluşturan ve temsil eden insanlarıyla kim­lik kazanıyor. Hep birlikte, şeh­rin sakinleri olarak, tüm kültü­rel ve dinî altyapılarıyla şehrin asırlardır süregelen çok renkli mozaiğini korumalıyız. Bunlar­dan birisi koparılsa, asla tama­mına erdirilemeyecek bir eksik­lik oluşacaktır.

    Bu bağlamda, dinlerarası ve kültürlerarası diyalog, dünyada her türlü gerilimin önlenmesi ve barışın hakim olması için kilit bir vasıtadır. Bu doğrultuda onlarca yıldır, Hıristiyanlar arasındaki diyalogun yanısıra diğer inanç sistemleri ile, özellikle diğer iki tek tanrılı din ile diyalogu da teşvik ediyoruz. Diyalog sadece yararlı değil, gereklidir de. Kor­ku ve düşmanlığı besleyen yanlış anlamaların üstesinden gelmeye kararlı bir şekilde katkıda bulu­nur; böylece karşılıklı anlayışa ve sulh bilincinin oluşmasına yardımcı olur. Farklı din ve gele­neklere sahip camialar arasında barış içinde birarada yaşama ve işbirliği ortamını ancak bu sağ­layabilir.

    Ayrıca dinlerin barış ürete­bilme kabiliyeti, onların kendi aralarındaki kardeşlik, diyalog ve insanların iyiliği için işbirliği seviyesi ile bağlantılıdır. Biz de genel olarak diyalogun gücüne ve etkinliğine olan güvenin güç­lendirilmesine çalışıyoruz; ayrı­ca nefret ve şiddeti körükleyen “hasta dindarlık” örneklerine, diyalog karşıtı dinî köktenciliğe (fondamentalizm) karşı duru­yoruz.

    Diplomasi_2
    İmroz (Gökçeada) adasında doğan 1. Bartholomeos, çocukluğundan beri kiliseyle içiçe bir ha­yat sürmüş, İstanbul – Heybeliada İlahiyat Fakültesi’ni bitirmiş.

    Dinlerarası hoşgörü ve diyalogun dünya barışına katkısı konusunda ne düşünüyorsunuz?

    Dürüst ve iyi niyetli diyalog her zaman son derece önemli; çünkü birbirimizi tanımaya ve anlama­ya, yanlış anlamalar ve şüphe­lerle uğraşmamaya, çelişkileri yumuşatıp gerilimleri büyük ölçüde düşürmeye katkıda bu­lunur. Diyalog, ötekiliğe saygı duyan, ilerlemeye ve barış için­de birarada yaşamaya ilgi duyan medenî insanların temel ileti­şim aracı. Küreselleşme, ekono­mik kalkınma, yükselen yaşam standartları veya modern dijital iletişim imkanları yoluyla sos­yal birlik, barış ve dayanışmanın sağlanabileceğine inanmak bir yanılgı.

    Dinlerin dünya tarihindeki olumlu ve olumsuz rolleri nelerdir sizce?

    Ben dinin barışı sağlama yetisi­ne ve misyonuna derinden ina­nıyorum. Hakiki dinsel inançta, yalnızca içsel barışa değil, aynı zamanda dış barışa ve toplumda­ki saldırganlık ve şiddetin üste­sinden gelinmesine de katkıda bulunma motivasyonu vardır. Dinin manevî misyonunun öte­sinde, daha geniş ve nesnel rolü özellikle önemlidir. Ancak sık sık işaret ettiğimiz gibi, din ne za­man manevî misyonundan uzak, başka amaçlarla kullanıldıysa, o durum bizzat dinin ve beşerin aleyhine dönüşmüştür. Ne yazık ki bu durum, Yaradan’ın iradesin­den uzak, insanın çeşitli hırsları sonucu olagelmiştir. Dinler, her düzeyde büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığımız günümüzde, manevi ve yatıştırıcı güçlerini her insanın değerini koruyan, eşitlik ve dayanışmanın uhdesin­deki bir insanlık için kullanmalı­dır. Yaradılışın bir parçası ve Tan­rı’nın insana karşı sevgisinin bir ifadesi olan ortak evimiz yeryü­zünde, uyumlu bir şekilde birara­da yaşamayı amaçlayan bir barış ve adalet toplumunun gerçekleş­mesine katkı sağlamalıdırlar.

    Diplomasi_3
    1.Bartholomeos, dinlerarası ve kültürlerarası diyalogun önemini vurguluyor

    Son dönemde Türk ve Yunan halkları, özellikle doğal felaketler ve kazalar nedeniyle belki hiç görülmediği kadar birbiriyle yakınlaştı. Hem depremde hasar görmüş Hatay’ı hem de tren faciasının meydana geldiği Tempi’yi ziyaret eden biri olarak ne söylemek istersiniz?

    Yüce Tanrı’ya, ülkemizin Güney­doğu bölgesindeki büyük dep­remde ve Yunanistan’daki tren kazasında hayatını kaybedenle­rin ruhlarının huzuru, ailelerin acılarının dinmesi ve bu iki fela­ketten zarar gören herkese daya­nacak güç ve sabır vermesi için dua ediyoruz.

    Depremin olduğu andan itiba­ren patrikhanemiz ve Rum top­lumu insani yardım toplamaya başladı. Bu malzemeler devlet ve yerel yetkililerle beraber dep­rem bölgesine nakledildi. Aynı zamanda depremden birkaç gün sonra, dönemin İstanbul Valisi, bugünkü İçişleri Bakanımız Ali Yerlikaya’yı ziyaret ederek, dep­remzedelerin yaralarının sa­rılmasında kullanılmak üzere patrikhanemiz ve Rum toplumu tarafından toplanan nakdi yar­dımı teslim ettik. Aynı şekilde İstanbul Büyükşehir Belediye­si ve başka belediyelerle işbirliği yaptık.

    Diğer taraftan, kardeşimiz Antakya Patriki Sayın Ioannis ile ilk andan itibaren temas kurarak Hatay’daki Hıristiyan toplumla­rına yardıma hazır olduğumuzu ifade ettik. Nisan ayında Beyoğlu Belediyesi’nin organizasyonun­da, diğer dinî liderlerle birlikte Hatay’ı ziyaret ettiğimizde, Sayın Ioannis’e de bu arzumuzu yüzyü­ze ifade etme fırsatı bulduk. Aynı hassasiyetle, depremde ailesin­den kayıplar yaşayan veyahut evi hasar gören Antakyalı evlatları­mız ve aileleriyle biraraya geldik.

    1999’da İstanbul’u etkileyen son büyük depremde de benzer gelişmeler yaşandı. Yunanistan o dönemde de kurtarma ekipleri gönderen ilk ülkelerdendi. Türk ve Yunan kurtarma ekiplerinin enkazdan tek bir insan çıkarmak için verdikleri yoğun uğraş ve bunu başardıklarında gözyaşları içinde kucaklaşmaları, iki komşu halkın dayanışma ve kardeşliği için büyük bir mesaj oldu.

    2023 Şubat sonunda Teselya bölgesindeki Tempi’de gerçekle­şen demiryolu kazasında da çok sayıda genç insan hayatını kay­betti; Türk halkı acı çeken Yu­nan halkına hemen dayanışma ve yardım elini uzattı. Dileğimiz her iki halkın böyle trajedileri bir daha yaşamaması.

    Ukrayna’da süren savaş üzerine ne düşünüyorsunuz?

    Şubat 2022’deki Rus saldırısından bugüne, Ukrayna’da sahne alan gerçek bir trajediye tanık oluyo­ruz. Bu sadece acı çeken Ukray­na halkı için değil, aynı zamanda komşu ülkeler, Avrupa kıtası ve tüm gezegen için hesaplanamaz sonuçları olan bir felakettir. Sa­vaşın kızıştığı bu dönemde en önemli şey, tüm dikkatimizi yar­dım talep eden insanlarımıza yöneltmektir; bu saçmalığı dur­durmak için her şekilde onlara yardımcı olmamız gerekiyor. Şu anda Ukrayna’da masum insan­lar öldürülüyor; her iki taraftan da. Hem atalarının topraklarını bugüne kadar yiğitlik ve cesaretle savunan Ukrayna halkından hem de bu sınır komşusu ülkeyi yüz­yıllardan beri birlikte yaşadıkları bir halka sırt çevirmek suretiyle işgal etmek için siyasi otoriteden emir alan Rus askerî güçlerinden. Ukrayna’daki olaylar hepimizi derin bir acıya boğuyor. Savaşın başladığı ilk andan itibaren pat­rikliğimiz ve kentimizin Rum ce­maati, Ukrayna Başkonsolosluğu ile işbirliği içinde ilkyardım mal­zemelerini toplayarak mağdur olan kardeşlerimize ulaştırmaya çalıştı. Aynı zamanda, şehrimize geçici olarak sığınan ve dua et­mek için ibadet mekanlarımıza gelen birçok Ukraynalı mülteciyi imkanlarımız çerçevesinde mad­di ve manevi olarak destekliyoruz. Yazın Bursa’da yaşayan mülteci çocuklarını çocuk kamplarımız­da misafir ettik. Türk devletinin bu doğrultudaki koordineli çalış­malarına ve aynı zamanda sü­rekli iletişim ve işbirliği halinde olduğumuz Ukrayna’nın diploma­tik makamlarına katkı sunuyor, yardımcı oluyoruz.

    Depremden etkilenen Hatay'da 3 semavi dinin temsilcileri buluştu
    Patrik 1. Bartholomeos, 6 Şubat 2023’te iki büyük depremle sarsılan Hatay’ı ziyaret etmişti.

    Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin tarihle ilgili temel misyonunu nasıl tanımlarsınız?

    Patrikliğimiz asırlar boyunca bu şehirden, tarihî merkezinden cemaatine hizmetini sürdür­müştür.Büyük bir çağdaş ila­hiyatçımızın sözleri aslında bu konuda her şeyi özetliyor: “Eğer bir kurum tarihsel açıdan, ancak tarihin titreşimlerini dinleyip her devirde insanın varoluşsal ihtiyaçlarına cevap vererek ayak­ta kalıyorsa; işte o zaman patrik­liğin hem bugün hem de yarın için gerçekleştirmekle yükümlü olduğu temel bir misyonu var de­mektir”.

    Son olarak, Tayyip Erdoğan ve Miçotakis’in Aralık 2023’teki ziyaret sırasında imzaladıkları Atina Bildirgesi hakkında düşüncenizi rica edebilir miyim?

    Bu kadarını biz de beklemiyor­duk doğrusu! Çok mutlu olduk. İlişkilerin daha da iyiye gitmesini dileriz.

  • Abdülmecit’in talepleri, Mustafa Kemal’in planları…

    Halife Abdülmecit Efendi, Ankara Hükümeti’nden halifeliğin konumunun tanımlanmasını istiyordu. Durum, Ocak ayında İsmet Paşa tarafından Mustafa Kemal’e aktarıldı. Mustafa Kemal’in Türkiye projesinde hiçbir zaman halifeliğe yer olmamıştı; ayrıca halifenin adeta bir devlet başkanı gibi davranmasından da rahatsızdı.

    Cumhuriyet_Tarihi_1
    ‘Son Halife’ Abdülmecid Efendi, ressam ve müzisyendi. Abdülmecid Efendi’nin özellikle “Avludaki Kadınlar” isimli nü eseri tartışma yaratmıştı.

    Halifeliğin kaldırılması sürecinde, 24 Ocak 1924’te son adım sayı­labilecek bir gelişme yaşandı. O gün, Başbakan İsmet Paşa, İzmir’de bulunan Cumhurbaş­kanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek Halife Abdül­mecit Efendi’nin başkatibi vasıtasıyla hükümete bildirmiş olduğu şikayet ve isteklerini iletti.

    İsmet Paşa’nın aktardıkla­rına göre Abdülmecit Efendi, halifeliğin durumu ve gelece­ğine ilişkin olarak Kasım ve Aralık aylarında gazetelerde çıkan tartışmalardan (bkz. #ta­rih, sayı 104 ve 105) çok rahatsız olmuştu. Öte yandan, çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelen yüksek rütbeli devlet görevlile­rinin kendisini ziyaret etme­meleri de Abdülmecit Efendi’yi gücendiriyordu. Özetle söylene­cek olursa, Abdülmecit Efendi, halifelik kurumunun devlet yapısı içindeki yerinin açık bir biçimde tanımlanmasına ve devlet protokolünde bir yeri ol­masına ilişkin, dolaylı bir istek­te bulunmuştu. Halifenin diğer bir isteği de kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasıydı.

    Teknik bir sorun niteliği dolayısıyla ödenek konusunu bir yana bırakacak olursak, Abdülmecit Efendi’nin bu çıkışı, siya­sal açıdan çok ciddi bir meseleye parmak basıyordu. Bilindiği gibi Türkiye Devleti’nin henüz bir anayasası yoktu. Saltanat kaldırılmış ve cumhuriyet ilan edilmişti gerçi; ama ortada bir de halifelik kurumu vardı ve bu kurumun yeni devlet yapısında bir yeri olup olmayacağına, ola­caksa da nasıl bir yeri olacağına ilişkin hiçbir şey bilinmiyordu. Zaten Abdülmecit Efendi’nin kendisini rahatsız ettiğini söylediği tartışmaların varoluş nedeni de buydu. Dolayısıyla, bu belirsizlik durumuna artık bir son verilmeliydi.

    Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya aynı gün ve telgraf makinesi başında yazdırdığı ya­nıtta kendisinin de bu belirsizlik durumuna kesin bir son verme niyetinde olduğunun ilk işa­retini verdi. Ancak bunun yeni bir karar olduğunu sanmak çok yanlış olur. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın aklındaki Türkiye projesinde, halifeliğe yer hiçbir zaman olmamıştı. Hatta 1923’ün Ocak ayında İstanbul gazete­cileriyle İzmit’te yaptığı uzun görüşmede, halifeliğin Türkiye için bir zaaf olduğunu açıkça söylemişti (bkz. #tarih, sayı 98). Ancak, saltanatın kaldırılmasını sağlayabilmek için giriştiği siya­sal manevranın, yani halifenin devlet başkanı olacağı beklen­tisini yaratmasının (bkz. #tarih, sayı 95) ortaya çıkardığı geçici durumun cumhuriyetin ilanıyla sona ereceğini ummuştu; cum­hurbaşkanlığının ortaya çıkma­sıyla birlikte Abdülmecit Efen­di’nin halifelikten vazgeçeceğini beklemiş ama bu gerçekleş­memişti. İstanbul çevrelerinde gördüğü destekle cesaretlenmiş olan Abdülmecit Efendi, yerin­den kımıldamamıştı. Şimdi de tartışmalara bizzat katılıyor ve aslında Mustafa Kemal Paşa’nın son adımları atmasına vesile oluşturuyordu.

    Cumhuriyet_Tarihi_2
    Abdülmecid Efendi, cumhuriyetin ilanından sonra kendisine devlet bütçesinden ayrılan ödeneğin arttırılmasını da istemişti.

    Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafının içeriğine gelince… Burada halifelik kurumunun kaldırılacağına ilişkin açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Bu­nun nedeni, Paşa’nın kararını vermiş olmasına karşın henüz bazı temaslarda bulunmadığı için hemen harekete geçmek istememesidir. Nitekim Şubat ayında İzmir’de yapılacak harp oyunları gösterileri sırasında üst rütbeli subaylarla biraraya gelecek; hem onların halifelik makamı hakkındaki görüşlerini alacak hem de kendilerini söz­konusu makamın kaldırılması konusunda ikna edecekti. Sonra da Mart başında TBMM’nin yeni toplantı yılı açılırken son hamle­sini yapacaktı.

    Bütün bunlara karşın, İsmet Paşa’ya yolladığı telgrafını Mus­tafa Kemal’in kesin kararının bir kanıtı olarak görmemizin iki temel nedeni var. Bu nedenlerin birincisi, halifeliğin ne din ne de siyaset açısından herhangi bir varoluş nedeni olmadığını, olsa olsa tarihî bir hatıra olarak görülebileceğini söylemesidir. İkinci neden ise daha ciddidir, zira Mustafa Kemal Paşa’ya göre Abdülmecit Efendi bir padişah gibi davranmaktaydı. Cuma selamlıkları düzenlemek, ya­bancı diplomatlarla temaslarda bulunmak ve devlet memurla­rının kendisine saygı ziyaretle­rinde bulunmasını istemek gibi cumhuriyet yönetimiyle çelişen bir tavır takınmaktaydı. Özetle söyleyecek olursak, Abdülme­cit Efendi, cumhurbaşkanlığı kurumunun bulunduğu bir siyasal sistem içinde yaşama­sına karşın devlet başkanı gibi davranmakla kendi ipini kendi çekmişti.

  • ‘Vatan haini’ Nâzım’ın ‘vatan şairleri’ne karşı çıkışı!

    Cumhuriyet döneminin özellikle edebiyat alanındaki ilk ve en büyük kamplaşması 1935’ten itibaren yaşanır. Nâzım Hikmet’in hedefinde, hiç sorgulanamaz denecek bir isim, “vatan şairi” Nâmık Kemal vardır. Sol-Sağ fikir ayrışmasının bugünkü kökleri oluşur ve ünlü yazarlar saf tutmaya başlar. Nâzım Hikmet neredeyse tek başınadır ama, yine de…

    Edebiyat_3
    Kurtuluş Savaşı sırasında yayınlanan mefkure kartpostalında, duvarda Nâmık Kemal portresi, 1920.

    Gerek 1908’de 2. Meşruti­yet’in ilanında gerekse 1919’da Kurtuluş Sava­şı’nın çetin günlerinde; Nâmık Kemal sevinçte de kederde de Türk milliyetçiliğinin, vatan şairliğinin simge ismiydi. Top­lumun önemli bir motivasyon kaynağı, ortak değeriydi. Öyle ki 1930’ların başında Ham­dullah Suphi Tanrıöver, Türk Ocağı’na hem Mustafa Kemal’in hem de Nâmık Kemal’in büstle­rinin konulacağını söylemişti.

    Bununla birlikte Nâmık Kemal’in bu “büstleşmiş” imajı sorgulanamaz değildi. Bu durum, 1935’te 33 yaşında olan Nâzım Hikmet’in bir şiiriyle iyice açığa çıkacaktı (1932’de Kerim Sadi bir öncü olarak “Nâ­mık Kemal: Tarihin Materiyalist Telâkkisine Göre yahut Tarihî Nâmık Kemal’in Keşfine Doğru İlk Adım” adlı bir broşür yazmış ve şairin “… ferdi mülkiyet pren­sibiyle Türkiyede, yeni bir sınıf halinde taazuva başlayan (şe­killenen) ve tedricen (giderek) kümeleşen burjuvazi”nin sesi olduğunu iddia etmişti).

    Edebiyat_5
    Ratip Tahir’in çizimi. Nâzım Hikmet, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri’nin putlarını baltalıyor, 1929- Resimli Ay.

    1935’te Hitler, Yahudiler’in si­vil haklarını elinden alan Nür­nberg Kanunları’nı gündeme getirmiş; nasyonal sosyalizm Türkiye’de de kendine taraftar bulur olmuştu. Bu iklimde genç Nâzım Hikmet hem Sol kanatta Nâmık Kemal’e karşı bir “vatan şairi” olarak kendi ismini yükseltecek hem de dönemin popüler milliyetçiliğine karşı bir “put yıkma” işine girişecekti.

    Türkiye’de 30’lu yılların ortasında Sağ-Sol ayrımları yeniden tarif edilecek; özel­likle edebiyatçılar-yazarlar arasındaki kalem kavgaları da yükselecekti. Nâzım Hikmet’in Peyami Safa’yı hedef alan dizeleri de işte böyle ortamda yazılacak ve unutulmaz şiirler arasına girecekti. Cumhuri­yetin bu ilk büyük ideolojik kamplaşması, Sağ-Sol mefku­resinin yıllar geçse de değişme­yecek temellerini ve isimlerini oluşturacaktı.

    Edebiyat_6
    Nâzım Hikmet, Yakup Kadri ve Hamdullah Suphi’ye karşı boks ringinde mücadele ediyor. Ratip Tahir, 1929- Resimli Ay.

    1935

    Edebiyat_9
    Son Posta gazetesinin 30 Kasım 1935 tarihli nüshasında Nâzım Hikmet’in kucağında Orhan Selim’le (Nâzım’ın kullandığı takma ad) hicvedildiği “Provaktör ne demektir?” başlıklı kurgu/mizah sayfası.

    Nâzım Hikmet’ten Peyami Safa’ya: ‘Sen bu kavgada bir nokta bile değil, bir küçük eğri virgül, bir zavallı vesilesin!’

    Peyami Safa, 1930’da Sertel’le­rin Resimli Ay Yayınları’ndan çıkan 9-uncu Hariciye Koğuşu adlı kitabını Nâzım Hikmet’e ithaf etmişti. Aradan geçen 5 yılda ise Peyami Safa çizgisini değiştirmiş ve gazetelerde Nâzım Hikmet’le polemik yarıştırır hale gelmişti. Orhan Seyfi Orhon ve Yusuf Ziya Ortaç’ın birlikte çıkarmaya başladığı Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında yayımlanacak Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstün­de Hiciv Denemeleri” şiiri, açıkça Peyami Safa’yı hedef alıyordu. Şiir aslında Temmuz’da kaleme alınmış, Nâzım kimi dostları­na şiirden bahsetmiş olacak ki dizelerin uğultusu yayımlandığı günden önce dillerde dolaşmaya başlamıştır.

    Şiirin girişin­de T. F. imzasıyla Tevfik Fikret’in “Kız Kardeşim İçin” şiirinin bir dizesine ithaf vardır: “Sen ölmedin, seni öldürdüler zavallı kadın”. Nâzım Hikmet, Tev­fik Fikret’in bu dizelerinden hem ses ve kurgu için ilham alır hem de onun şahsına ve kalemine özel­likle bu şiirle bir selam gönderir. Nâzım, Peyami Safa için; “Sen bu kavgada / bir nokta bile değil, / bir küçük, eğri virgül, / bir zavallı vesilesin!..”… diye­cektir.

    Edebiyat_7
    Edebiyat_8
    Aydabir dergisinin 1 Eylül 1935 tarihli ilk sayısında Nâzım Hikmet’in “Bir Provaktör Üstünde Hiciv Denemeleri” adlı şiiri.
    Edebiyat_4
    Türk bayraklarıyla Nâmık Kemal portre kartpostalı, 1900 başları.

    Nâzım Hik­met, Nâmık Ke­mal’e karşı “tak­ma aslan yeleli” yakıştırmasıyla şiirin devamında şu satırları yazar: “Bir düşün oğ­lum, / bir düşün, ey, göbekli patron veletlerinin / “Doğru yol” göstericisi… / Bir dü­şün ey yetimi Safa, / bir düşün ve hatırla ki, son defa: / O, takma as­lan yeleli / Nâmık Kemal üstadın senin; / abanoz ellerinden / zenci kölesinin / som altın taslarla şarap içerek / ve “didarı hürri­yet”in dizinde / kendi kendinden geçerek: / “Yüksel ki yerin / bu yer değildir, / dünyaya geliş / hüner değildir!” / demiş… /. Şiirin son di­zesinde de yine Nâmık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” piyesine gönderme yapılır: “Karabet ustanın uduna benzemez suratı. / O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız, / ne ‘Vatan-Silistre’de Abdullah çavuşun tiradı, / ne de ‘Bir akşamdı’ da müteverrim bir bayan ilacıdır. / O, şahlanmış bir kavga atı / kalın kabzalı bir savaş kılıcıdır. / Bu ata atlıyacak yürek / ve bu kabzaya bilek / gerek…”.

    Peyami Safa ise “Cingöz Reca­i’den Nâzım Hikmet’e” başlığıyla, Hafta dergisinin 23 Eylül 1935 tarihli sayısındaki cevabında şu dizeleri yazacaktır: “Bre toprak altında yatan / büyük Türk ölü­lerine çatan / bre tümen tümen kıtır bom / bre tümen tümen palavra / bre işçiye yalan / ölüye iftira atan / sağı sola katan / bre kaltaban / bre Türk düşmanı, bre vatan / haini şarlatan!”.

    Edebiyat_2
    2. Meşrutiyet kartpostalı. Enver Paşa ve Resneli Niyazi esaret zincirini kırıyor. Nâmık Kemal, Mithat Paşa ile özgürlüğün ellerini çözüyor, 1908.

    1935 VE 1943

    Nihal Atsız’dan Nâzım Hikmet’e: ‘Bizim ırkçılığımız bütün milletlere karşı. Komünist Don Kişot’u Nâzım Hikmetof’

    Edebiyat_10
    Nihal Atsız’ın 1935’te yayımladığı Komünist Don Kişotu Proleter-Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa kitabı.
    Edebiyat_11
    Nihal Atsız’ın 1943’te yayımladığı En Sinsi Tehlike kitabının kapağı.

    Nâzım’ın Nâmık Kemal’e “takma aslan yeleli” gön­dermesi yaptığı ve adeta milli­yetçi cepheye karşı kılıçları çek­tiği şiiri büyük yankı uyandırır. Hüseyin Nihal Atsız, şiirin ya­yınlanmasından hemen sonra, kapağında aylı kurt simgesi olan Komünist Don Kişotu Proleter – Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa adlı kitabını yayınlar. “Hikme­tof”, Nâzım Hikmet’in Polonyalı dedesine ve onun Yahudiliğine, tam da Nazizmin iktidardan savaşa doğru yürüdüğü bir dönemde Türkçü bir kalemden yapılan bilinçli göndermelerdir (Atsız bu ırkçı söylemleriyle ilgili 1943’te yayımlanacak En Sinsi Tehlike kitabında, “Anası veya babası Çek, Lehli gibi Al­man düşmanı milletlerden olan fertleri Almanlar yabancı say­mıyorlar. Bizim ırkçılığımız ise bütün milletlere karşıdır… Harp Okulu öğrencilerini zehirlemek isteyen Nâzım Hikmetof yoldaş Polonyalı olduğu için ırkçıyız” diye yazacaktır).

    Atsız’ın 1935’te yayınlanan ve Nâzım Hikmet’i hedef alan, “Son zamanlarda da İstanbul’da bir ko­münist Don Kişot’u türedi” satırlarıyla başlayan 12 sayfalık kitapçığı da dolaysız olarak Nâzım Hik­met’e saldırıdır:

    “Nazım Hik­metof yoldaş bu münakaşayı Türk milliyetperverliği üzerinde tepinmeğe yeltenmek için vesile yaptı ve Türkiye’nin en büyük adamlarından biri olan Nâmık Kemal’i aslan postu giymiş olmakla itham etti. Öyle sanıyorum ki, aslan postu giymiş olmakla kastettiği mana eşekliktir. Bu aslan postu giyen ve kendisini aslan diye satan eşeğin hikayesine telmihen yapılmış, komünistlere yaraşır şekilde bayağı, Don Kişotça bir teşbihtir. Bir kere Nâmık Kemal aslan postu giymiş değildir. Nâ­mık Kemal aslanın ta kendisi­dir. Evet, Nâmık Kemal aslandı, sırtlan değil. Çünkü mezarlarda yatan aslanlara değil, kanlı cellat gibi tepemizde yaşıyan kızıl sultanlara saldırıyor, ağız dolusu küfrü onların suratına haykırıyordu”.

    1935

    ‘Bu biricik kominist şair kafasından zoru olan bir hastadır’

    Millî Türk Talebe Birliği’nin başkanlarından Rüknettin Fethi de, 1935’te yazdığı Nâzım Hikmet’in Saldırışı Ve Eski Yeni Üzerinde Bir Konuşma kitabında, Nâzım’ın Nâmık Kemal yaklaşı­mına tepki gösterir. Fethi yazısı­na “Hepimizin tanıdığı biricik (!) kominist şair Nâzım Hikmet ev­vela bir aylık mecmuada basdığı ve sonrada portreler adlı kitabına eklediği bir yazı ile Peyami’nin portresini çizerken arada ulus büyüğü Nâmık Kemal’e tasalluta yeltenmiş” diye başlar. 16 sayfalık kitapçığın genelinde Nâzım Hikmet’in “hasta” olduğunu iddia eder: “Nâzım Hikmet geçmişdeki ve son yaptığı saldırışı ile ispat etmiştir ki kafasından zoru olan ve zaman zaman nöbet geçiren bir hastadır”.

    1936

    Kemal Tahir’in ilk kitabı Nâmık Kemal tartışması üzerine: ‘Nâmık Kemal lasınıfî (sınıfsız) bir hürriyetperver miydi?’

    Nâzım Hikmet’in Nâmık Kemal dizelerinin yankısı durmadan büyürken, bir tarafta da edebiyat dünyasında saflar şekillenmektedir. Kemal Tahir, 1936’da o zamana dek türüne pek az rastlanan, aynı zamanda kendisinin de ilk eseri olacak, 32 sayfalık bir anket kitabı yayımlar. Anket kitabının konusu Nâmık Kemal’dir: Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki

    Kitapta Kemal Tahir şu isimle­re sorularını yöneltir: Falih Rıfkı, Va-Nu, Hüseyin Cahid, Peyami Safa, Ercüment Ekrem, Sadettin Nüzhet, Kerim Sadi, Dr. Fuad Sabit, Nâzım Hikmet, Hüseyin Avni ve Suad Derviş. Kemal Tahir yazarlara şu soruları sormuştur. “1. Nâmık Kemal’in sosyal kana­atleri nelerdir? 2. Nâmık Kemal’in istediği liberalizm ile bugünkü demokrasi ve liberalizm arasın­daki farklar. 3. Nâmık Kemal’in din, milliyet ve vatan telâkkisi. 4. Nâmık Kemal neden laik değildi? 5. Edebiyatımızdaki tesirleri ve gazeteciliği. 6. Nâmık Kemal’in istibdatla yaptığı müca­dele bir inkılâpçı karak­ter taşır mı? 7. Bugünkü gençlik Nâmık Kemal’i neden ideal bir kahra­man saymak istiyor?”

    Edebiyat_12
    Kemal Tahir’in yayımladığı Nâmık Kemal İçin Diyorlar ki kitabı.

    Kitap, Nâmık Kemal ve milliyetçilik tartış­masını daha da büyüte­cektir.

    Kemal Tahir, kitabın­da yer alacak soruları sormak üzere Nâzım Hikmet’in evine gi­der. Sonrasında şöyle yazacaktır: “Hazırladığım kağıdı önüne sürdüm. Okudu. Sonra kütüphanesinden bir kaç kitap çıkardı. Baktım. Nâmık Kemal külliyatı. Bir taraftan sahifeleri çevirirken bir taraftan başladı: ‘Nâmık Kemal’i bize, tarihi ve sınıfi şartlarının dışında, mutlak, lasınıfî bir hürriyetperver ve lasınıfî bir halkçı olarak gös­termek istiyorlar. Muayyen bir sınıflı cemiyetin, muayyen tarihi bir inkişaf merhalesinin verimi olan Nâmık Kemal, denildiği gibi lasınıfî hürriyetperver ve lasınıfî bir ‘halkçı’mıydı? Ve esasen buna imkan var mıydı?”

    Nâzım’ın anketin so­nunda söyledikleri yine çok tartışılacaktır: “Evet, Nâmık Kemal o kölenin elinde şarap içerek bu ‘didarı hürriyetin’ dizinde kendi kendinden geçerek, fırkayı mümtazeye ‘Yüksel ki yerin bu yer değildir / dünyaya ge­liş hüner değildir…’ demişti”.

    Kitapta görüşlerine yer verilen Suat Derviş’in cevapları da bu anket kitabına gelecek tep­kileri büyütecektir: “Eğer üniver­site gençliğine bir vatanperverlik modeli gösterilmek isteniyorsa bu model neden Nâmık Kemal’in şahsından oldukça uzak bir ma­zide, bir imparatorluk tarihinde aranıyor? Türkün yakın tarihinde şüphesiz ki Nâmık Kemal’le mu­kayese edilmeyecek kadar büyük vatanperverler vardır; eğer mu­hakkak bir model lazımsa bunlar gösterilebilirdi”.

    1936

    ‘Gençlik, yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez’

    Edebiyat_13
    Millî Türk Talebe Birliği’nin yayımladığı Nâmık Kemal kitabının kapağı

    Giderek büyüyen tartışma or­tamında, Millî Türk Talebe Birliği de o dönem milliyetçiliğin kurumsal bir safı olarak devreye girer. 1936’da 54 sayfalık Nâmık Kemal kitabını çıkarır. Kitapta Nâmık Kemal hakkında övgü dolu yazılarıyla şu isimlere yer verilir: Abdülhak Hamit, Ab­dülbaki Gölpınarlı, Nihat Sami, Hamdullah Suphi, Dr. Cezmi, Hü­seyin Cahit, İsmail Habip, Agah Sırrı, Nihal Atsız ve İbrahim Necmi.

    Girişteki “Niçin Çıkarıyoruz?” başlıklı önsözde, kitabın çıkış amacı 3 maddede ifade edilir: “1. Gençlik Nâmık Kemal’i seviyor. 2. Gençlik Nâmık Kemal perdesi altında Türk milliyetçiliğine hücumu gaye edinen ve yabancı emeller taşıyan bir cereyana asla müsamaha edemez. 3. Gençlik isnat kabul etmez”.

    1936

    İt Ürür Kervan Yürür: ‘Bu bir ateşli türküdür, inandığı için döğüşenin dilinde dolaşır, durur’

    Edebiyat_14
    13 Kasım 1946 tarihli Ses gazetesinin baş sayfasında Nâzım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan bir şiir… O dönem için çok nadir görülebilecek şekilde şairin kendi ismi yazılmıştır.

    Bütün tar­tışmaların ortasında Nâzım Hikmet, gazete makalelerinde kullandığı “Orhan Selim” mahlasıyla 1936’da 47 sayfalık bir kitap çıkarır: İt Ürür Kervan Yürür

    Nâzım Hik­met’in hedef gös­terildiği o yıl, onun kitabını basma cesareti gösteren yayıncı A. Cevad kitabın girişin­de şunları yazar: “Nâzım Hikmet ‘Orhan Selim’ im­zasını kullanmaya başladığı günden beri bazı kimseler şöyle bir teraneye başladılar: ‘Nâzım inandığı büyük gayeden adım adım gerilemektedir. Nâzım burjuva oldu’. Herkesin dili­nin kahyası değilim amma, varlığını in­sanın kurtuluşunu isteyen bir gaye için harcayan adama iftira edilmesine de hiç tahammül edemem”.

    Nâzım Hikmet, kitabının ismini seçiş nedenini şöyle anlatır: “Büyüdükten sonra bu sözün içimde doğurduğu say­gılı korku, bir çok korkular gibi silindi. Bu sözü en kara gün­lerimde bir ışık kaynağı gibi doldurduğum oldu gözlerime. ‘İt Ürür Kervan Yürür’. Bu bir ateşli türküdür ki, her inanan, her inandığı için döğüşen ada­mın dilinde dolaşır durur. Her devrimin ilk bağırtıları kavga­ya atılırken bu sözü haykırmış­lardır”.

    Edebiyat_15
    Nâzım Hikmet’in Orhan Selim mahlasıyla yayımladığı İt Ürür Kervan Yürür kitabı.

    Haber gazetesinin 30 Aralık 1936 tarihli nüshasında şu başlıklı bir haber vardır: “Ko­münistlikten nezaret altına alınanlar”. Şair, komünist pro­paganda yapmaktan, Nurkalem fabrikası işçileriyle nezarette­dir. “Komünistliğe tahrik ama­cına yönelik gizli bir cemiyetin başkanlığını yaptığı” iddia edilen Nâzım,1937’nin ilk bir­kaç ayını cezaevinde geçirir (7 Ocak 1938’de ise Harp Okulu öğrencilerini isyana teşvik etmekten tutuklanacak ve 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptı­rılacaktır).

    Yaklaşık 10 yıl sonra, 2. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 13 Kasım 1946 tarihli Ses gaze­tesinin ilk sayfasında Nâzım Hikmet’in “Kuvayi Milliye Destanı”ndan bir şiir, çok nadir görülebilecek şekilde onun ismi açıkça yazılarak basılır. Mustafa Kemal’in at üstün­de bir vinyetle resmedildiği kapakta, şairin meşhur şiiri vardır. Sol kesim, “vatan şairi”­ni onun dizeleriyle selamlar.

  • Köy Enstitüleri’nde yemek ve birlikte öğrenme kültürü

    1940-46 arasında faaliyet gösteren Köy Enstitüleri, sadece 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye nüfusunun ekonomik anlamda ayakta kalmasını sağlamamış; sonrasında da yetiştirdiği insanlarla önemli bir gelenek oluşturmuştu. Geleneksel ürün ve üretim bilgileri kayda geçirilmiş, modern yöntemlerle birleştirilerek önemli bir devamlılık sağlanmıştı.

    Köy Enstitüleri büyük oranda, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un eseridir. Bu topraklarda yoksul­luk ve yerel baskılar nedeniyle yaşam arzusunu, canlılığını yitirmiş köylerin tekrar üreti­me yönlendirilmesi, buralarda oturan çocukların köy öğret­meni olarak eğitilmesi amacıyla yola çıkılmıştı. Pestalozzi, Dewey ve Kerschensteiner gibi zama­nın önemli eğitimbilimcilerin görüşleri derinlemesine ince­lenmişti. Kanun 17 Nisan 1940 tarihinde, 278 oyla ve oybirliğiyle kabul edildi. O gün oylamaya 148 milletvekili katılmadı; arala­rından üçü, Celal Bayar, Adnan Menderes ve Fuat Köprülü 6 yıl sonra Demokrat Parti’yi kura­caklardı.

    Köy Enstitüleri’ndeki işlerin çoğunun ortak noktası yiyecek yetiştirmek olduğu hâlde, yapı­lan araştırmalarda bunların hep beraberce üretimi ve tüketim ortamları konusuna pek yer verilmemiştir. İsmail Hakkı Ton­guç, daha 1933’te yayımladığı İş ve Meslek Terbiyesi adlı kitapta “Enstitü öğrencisi iş yaşamı için­de, iş aracılığıyla, iş için eğitilir” diyordu. Sabahlar, enstitü bah­çesinde halk dansları ile başlar; kahvaltı sonrası teorik dersleri sahada uygulamalı dersler takip ederdi. Köy Enstitüleri’nde uyku dışında her şey bir işbölümü çerçevesinde, beraberce yapılır­dı. Yemekler de bir çatı altında yemekhanede, sahada çalışıl­dığı zaman da dışarıda birlikte yeniyordu. İlk yıllarda okullar öğrencilerle birlikte inşa edilir­ken, kar suyu içip kıl çadırlarda soğuktan taşlaşmış bir ekmeği 4 kişinin bölüştüğü zor zamanlar, birçok öğrenci ve öğretmenin sabır sınavıydı.

    Gastro_1
    1940-1946 arasında Köy Enstitüleri’nde 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hâle getirildi, 750 bin yeni fidan dikildi.

    Enstitülerde yemekhane ve sofraların en önemli eğitsel işlevi, modern yaşam pratikle­rinin öğretmenler tarafından çocuklarla birlikte sofraya oturarak öğretildiği bir alan olmasıdır. Çocukların geldiği köylerde evde yemek hazırlanır­ken, sofra kurulup kaldırılırken, ekmek karılırken, süt sağılırken “temizlik” kavramının pek ol­madığını kendi aktarımlarından anlıyoruz. Çocuklara yemekten önce ve sonra ellerini, ağızlarını yıkamaları; sofra muşambasını yemek öncesi ve sonrası sabun­lu bezlerle silmeleri; yerlerin süpürülmesi ve bir sonraki sofraya dek tertipli bırakılması anlatılıyordu. Sofra kurulum düzeni, çatal-bıçak kullanma, sofra alışkanlıkları uygulamalı şekilde öğreniliyordu. Yeni gelen öğrencinin dahil olduğu sofra grubu, aile/kardeşlik bağları gibi bir dayanışma ortamı oluşturu­yordu. Ayrıca yemek sofrasında açılan konular, yapılan espriler, başka enstitülere yapılan ziya­retlerde paylaşılanlarla, sosyal beceriler de gelişiyordu.

    Enstitüye ilk geldiklerinde ayakkabılarını orada-burada bırakıp yalınayak gezmeyi tercih eden; “sonra bulamam” diye sofradan ekmek alıp saklayan köy çocuklarının zaman içinde düzene alışmaları; sofra adabı ve yemek için konulmuş kuralları yakından gözetir duruma gelme­leri önemlidir. Cumartesi günleri tüm okulun katılımı ile gerçek­leştirilen “eleştiri saati”nde yapılan hataların konu edilebil­mesi, öğrencilere aşılanan sosyal cesaret anlamında önemlidir. Eleştiriye yanıt verme, haklı eleş­tiriden ders çıkarma, gerekli ise özür dileme, eleştiriye teşekkür etme kültürünün küçük yaştan itibaren kazandırılması, bugün için bile çok nadir bir kültürel beceridir.

    Gastro_2
    Köy Enstitüleri’nde arıcılık çalışmaları da oldukça yaygındı.

    Öğrencilerin geldikleri ev koşullarına göre, kalori açısından planlanmış çok daha zengin bir mönü çerçevesinde beslendikleri görülür; üstelik savaş nedeniyle çok sıkıntılı bir dönem olmasına rağmen. Örneğin Malatya Akça­dağ Köy Enstitüsü’nde fırınlar inşa edilmiş, buğday ve arpa ekilmişti. Ekmeği dışarıdan 22 kuruş maliyetle almak yerine 11 kuruşa, hem de katkısız, temiz ve pişkin olarak her sabah taze taze üretmeyi başarmışlardı. Ayrıca öğrenciler çok sık et de yiyebili­yordu.

    Düzenli, tekrarlı iş yapmak ve işbölümünü öğrenmek, çocuk ruhu için sıkıcı olmasına rağmen hayatidir. Her hafta, nöbetçi olan 60-70 kişilik sınıfın yemekha­nede sofraları sabunlu bezle silip kurup kaldırmaları; ekmekleri koyma; yemek ertesi yerleri süpürme; bulaşıkları yıkan­maya götürüp temizleri raflara yerleştirme; her gün yapılan işlerdi. Ayrıca mutfakta çıkacak yemeğin planlanması ve iaşesi için personele yardımcı olun­ması da sorumlulukları arasında idi. Sahada çalışan ekiplerin ise mutfakta pişecek, sofrada tü­ketilecek ürünlerin sağlanması ile ilgili işleri vardı. Hayvanların sağılması; mevsiminde yaylada sürüye eşlik eden öğrencilerin yaptığı peynir ve yoğurdun okula indirilmesi, meyve sebzelerin sökülmesi, dikilmesi, toplanması; ağaçların budanması ve ürünle­rin işlenmesi hep belirli bir düzen içinde seyreden uygulamalı ders­lerin konusu idi. Genç çocukların büyüme çağında oldukları için dengeli ve yeterli beslenmeleri­nin sağlanması da önemliydi: Bir sözlü tanıklıkta; yemek haricinde atıştırmalık çerez, meyve kurusu ve ekmeğin gün boyu çalışan çocukların cebinde olduğunu öğreniyoruz.

    Öğrencilerin yeni lezzetleri zorlamadan deneyimleme imka­nı bulmaları, kendiliğinden eği­timin bir parçasıydı. İlk başlarda zeytinyağlı sebze yemeği varsa sofradan ekmek-peynir alıp kalk­maları; sebze yemeği çıktığında üzülmeleri öğretmenlerin kayda geçirdikleri olgulardır. Zamanla az sayıda yiyecekle şekillenmiş damak tatlarının nasıl geliştiğine tanık olmak da ilginçtir. Önceleri pirinç pilavını hoşafın içine boca ederek yerken, zamanla ayrı ayrı yeme alışkanlığı yerleşmiş.

    Gastro_3
    Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde öğrenciler sabah jimnastiğinde zeybek oynuyor. Buca – İzmir, 1940’lar.

    Büyük öğrenciler yeni gelen küçükleri kadayıfın talaştan yapıldığına inandırınca, müdü­rün çocukları mutfağa götürüp aşçıdan kadayıfı nasıl yaptığını göstermesini istemesi ilginç bir örnektir. Kuru fasulye helmele­nince görünür olan embriyonu­nun kurtçuk sanılması, bunun neden ortaya çıktığının anla­tılmasıyla halledilmiştir. Gele­neksel içeceğimiz saydığımız çay o dönemde o kadar yenidir ki, kazanlarda demlenip yemek­hanede verilmiştir. İlk yaş çay yaprağı hasadı ve kuru çay üreti­mi 1938’de gerçekleştirilmiştir. 1940’ta çıkarılan 3788 Sayılı Çay Kanunu ile ülkemiz çaycılığı güvence altına alınmış ve çay bahçesi kuracaklara ruhsatname alma zorunluluğu getirilmişti. 1941’de Hasanoğlan Köy Ensti­tüsü’nün inşaına yardıma giden diğer enstitülülerin, bir molada ince belli bardaklarla çay içtiğini görürüz.

    Çok çalışmanın yanısıra, kut­lama ve eğlence fırsatlarının hiç kaçırılmadığı yapılardı Köy Ens­titüleri. Birlikte eğlenme kültürü, müzik, halk oyunları, türküler, halaylar ile her fırsatta değer­lendirilirdi. Ulusal bayramlarda ve 17 Nisan’larda (Köy Enstitüle­ri’nin kuruluş günü), çevredeki köylerin de enstitülerin eğlence ve gösterilerine katıldığı belge­lenmiştir.

    Gastro_4
    Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde sahada çalışılırken karavana ile yemek dağıtımı.

    Enstitülerde kadrolu aşçı, bulaşıkçı, çamaşırcı bulunuyor­du. Örneğin Akçadağ’da fırında 1 usta, mutfakta 2 aşçı ve bula­şık-çamaşır işlerinde çalışanlar, yemekhane dahilinde kendile­rine ayrılan bölümde yaşıyordu. Bunun ötesinde Enstitü’nün tüm işi öğrenciler tarafından halle­diliyordu. Her hafta nöbet sırası gelen sınıf ders görmez; ama hem sözkonusu fırın ve mutfak işlerinde ustaya yardımcı olur hem de okulun tüm temizlik işini yapardı. Sayıları 1000’e yaklaşan okul sakinlerine ve hiç eksik olmayan ziyaretçilere günde 3 öğün yemek çıkarılıyordu. Kız ve erkek öğrenciler bu işe de destek veriyor; bazı akşamlar etüt saatinde topluca sebze, bakliyat ayıklayıp ön hazırlıklara yardım­cı oluyorlardı.

    Akçadağ Köy Enstitüsü eğitim başı Reyzi Pamir’in anlattıkları­na kulak verelim: “Harcadıkları enerjiyi beslenerek telafi eder­ken, yemekhane yalnız karın­ların doyduğu yer değil içlerine sinme bakımından gönüllerin de doyduğu bir yerdir. Öğrencilerin seviyesine ve binaların imkan nisbetine göre, yemekhane bazı sınıflarda radyoludur. Masa­lar, duvarlarda iştihayı çekici resimleriyle (mevsime göre), çiçekleriyle bir aile sofrasından ileridir. Kümelerin öğretmenleri, öğrenciler ile beraber günlük iç ve dış konuları burada münakaşa eder, burada müzik dinler ve özel konuları iki arkadaş yakınlığı ile burada konuşurlar. Yemek­ten sonra nöbetçiler tarafından bulaşık kapları yıkanmak üzere bulaşıkhaneye taşınır; masalar sabunlu sularla silinir; örtüleri yayılır; tabureler dizilir; yıkanan karavana, tabak, kepçe, kaşık, çatal, sürahi, bardak kurulanır, dolabına yerleştirilir. Yemekhane tabanı süprülür, silinir. Yemekten önce yemek takımları dizilir, ek­mekler getirilir-dilinir, sürahiler doldurulur, yemekler taşınır. Soğuk yenecekler paylaştırılır. Öğretmenin öğrencilere “Yara­sın arkadaşlar” hitabı ilk neşe ve kahkahaya yol açar. Yemekhane nöbetçilerinin arkadaşlarının sağlıklarına, zevklerine ilgi ve saygıları, dolayısiyle hayati de­ğerler bakımından üstün ödev­leri vardır. Yemek takımlarının tamiri-kalaylanması, kümece düşünülen ve yapılan işlerdir.”

    Gastro_5
    Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde yıl sonlarında çıkarılan Kepirden Köylere isimli dergi, öğrencilerin 1 yıllık çalışmaları ve kültürel birikimleri özetleniyordu .

    Öğrenciler Köy Enstitüleri’nin yemekhanesinde, hep bera­ber ürettikleri malzemeler ile yapılmış yemekleri yiyorlardı. Sütünden yoğurduna, peynirine; yumurtadan balına, pekmezine; un ve ekmekten balığına, seb­ze-meyvesine kadar her enstitü­nün tamamen kendine yeterli bir hâle gelmesi çok zaman alma­mıştı. Ayrıca, bir şeyi iş üzerinde, uygulayarak öğrenme felsefesi­nin gereği olarak; eğitmenler ve öğrenciler aracılığı ile geleneksel üretim bilgilerinin köylüden öğrenilerek kayda geçirilmesi amaçlanmış idi. Çevreden fidan, tohum, ot örnekleri toplanıyordu. Her enstitüde bir “tohum ban­kası” kurulması düşüncesi vardı (ama proje kısa kesildiği için bu gerçekleşememişti). Örneğin Malatya’da devletin bir Kayısı Yetiştirme İstasyonu vardı ama; köylerden toplanan değişik kayısı örnekleri Akçadağ Enstitüsü’nde yetiştirilerek köylere dağıtılıyor ve Malatya’da kayısı yetiştirici­liği yeniden canlandırılıyordu. Ayrıca Elâzığ, İsmet Paşa ve Bes­ni’den getirilen çubuklarla kıraç topraklarda şaraplık, sofralık ve hoşaflık olmak üzere çeşitli bağlar kurulmuştu. Buna benzer örnekler enstitülerin hemen hepsinde yaşanıyor ve yokluk içindeki savaş yıllarına rağmen çevreye, yerel üretime önemli katkılar sunuluyordu.

    Gastro_6
    Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencileri, okullarını kendileri inşa ederken dinlenme arasında çay içiyor. Lüleburgaz – Kırklareli, 1940.

    Üretimin neredeyse her aşa­masından sorumlu olan öğren­ciler, sonuçta kendi ürettiklerini sofraya koyuyor; kışlık bulgur, erişte, tarhana, meyve ve sebze kurularını hazırlıyor; sebze-balık konserveleri, peynir, tereyağ, sirke ve turşu yapıyor, bal sağı­yorlardı. Ayrıca, bugün “sıfır atık” denilen bakışaçısı ile ürünün her şeyinden yararlanılıyordu. Dut ağaçlarından pekmez, pestil, dut kurusu yapılıyordu. Artıklar hay­van yemi olarak kullanılıyordu.

    Her öğrencinin kendi eğilimle­rinin, becerilerinin dikkate alına­rak görevlendirilmesi de eğitimin başarılı olmasında önemli bir etken idi. Örneğin bir gün teftişe gelen Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve misafirlere, “Arılarım kolonya kokunuzdan rahatsız olup dağılır. Buraya gelmeyin” diye uzaktan seslenen minik arıcının protokole aldırmaması güzel bir örnektir. Kimsenin dö­nüp de ona bu konuda kızmaması, aksine arıcılıkla ilgili defterlerini, şiirlerini görünce diğerlerine örnek gösterilmesi de eğitimin tepeden aşağı, yaşamın içinde ve sevgiyle ele alındığını gösterir. Bugünden bakınca Köy Enstitü­leri’nin ortaya koyduğu coşku ve canlanmanın boşa gitmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Emeği geçmiş olan herkese büyük min­netle teşekkür borçlu olduğumu­zu düşünüyorum (Paylaştığım bilgileri cömertçe kendi çalışma arşivinden çıkarıp veren Akça­dağ Köy Enstitüsü’nün efsane müdürü Şerif Tekben’e, eşi Binnaz Tekben’e ve torunu Çağla Orman­lar Ok’a teşekkür ediyorum).

    Gastro_7
    Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde balıkçılık dersi.
  • Uzaklardan gelen mektup İsmet Paşa’yı kızdırmıştı

    Hilafet kurumunun geleceğine ilişkin tartışmalar cumhuriyetin ilanının ardından alevlenirken, Hint Müslümanlar Ağa Han ve Emir Ali tarafından Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilen mektup ortalığı iyice karıştırmıştı. İsmet Paşa, halifeliğin dünyevi nüfuzunun sürmesi gerektiğini savunan mektubu bir İngiliz komplosu olarak nitelendiriyordu.

    Aslı İngilizce olan bir mek­tubun Türkçe çevirisi 5 Aralık 1923’te İkdâm ve Tanîn gazetelerinde yayımlandı. Mektup, Hint Müslümanları Ağa Han ve Emir Ali tarafından, İk­dâm’a göre Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’e, Tanîn’e göre ise Başbakan İsmet Paşa’ya gönde­rilmişti. Aynı çeviri, ertesi günü Tevhîd-i efkâr gazetesinde de yayımlandı. Bu gazeteye göre de mektup Başbakan İsmet Paşa’ya yazılmıştı. Doğrusu da budur. Geçen sayımızda değindiğimiz, hilafet kurumunun geleceğine ilişkin olarak yerli basında ortaya çıkan polemik üzerine 24 Ka­sım’da kaleme alınmış olan mek­tup, Britanya Cemiyet-i İslâmiy­yesi adına yazılmış ve Başbakan İsmet Paşa’ya gönderilmişti.

    Ağa Han ve Emir Ali’nin mektubu, İslâm dünyasının Türkiye’de yaşanan gelişmelerin halifelik kurumunu zaafa uğra­tacağından, bunun sonucunda da dünyada önemli bir manevi güç olan İslâmi dayanışmanın dağılacağından endişe ettiğini öne sürüyordu. Böyle bir olum­suzluğun önüne geçebilmek için halifeliğin dünyevi nüfuzunun sürmesi gerekiyordu. Sözkonusu nüfuzun sağlanabilmesi için de imzacılar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’den (TBMM) halifeliği bütün Müslüman milletlerin güven ve saygısına layık olan bir konuma getirmesini istiyorlardı.

    CumhuriyetTarihi-1
    Resmî çevreler, Halîfe Abdülmecid’in Cuma selamlığı merasimlerini, saltanatı andırması nedeniyle eleştiriyorlardı ama, bu merasimlerde asker ve sivil birçok devlet memurunun da bulunması ortaya garip bir durum çıkarıyordu. (CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ)
    CumhuriyetTarihi-2
    İsmet Paşa’ya gönderilen mektup, 5 Aralık 1923 tarihli Tanîn gazetesinde “Hilafet Meselesine Dair” başlığıyla yayımlanmıştı.

    Öte yandan sözkonusu mektup, Kasım ayında başlayan polemiğin daha da alevlenme eğilimi gösterdiği bir sırada yazılmıştı. Nitekim Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey, Tanîn gazete­sinde 2 Aralık’ta, yani mektubun yayımlanmasından yalnızca 3 gün önce çıkan başyazısında hükümetin halifelik konusuna ilişkin tutumunu sert biçimde eleştirmişti. Tanınmış gazete­ci, “Hilafetin Vaziyeti” başlıklı yazısında hükümeti ya halifeliği kaldırmaya ya da Halife’nin konumuna açıklık getiren bir dizi düzenleme yaparak yoluna devam etmeye davet ediyor; bu politikaların hiçbirini benimse­meyen hükümeti de Kasım’dan beri sürmekte olan polemiğin temelindeki dedikoduları çı­karmakla suçluyordu. Daha da önemlisi, Cahit Bey’in hükümeti çelişkili davranması nedeniy­le eleştirmesiydi. Zira resmî çevreler, hem Halife’ye saygı ziyaretine gidenleri hem de Cuma selamlığı merasimlerini, saltanatı andırması nedeniyle şiddetle eleştiriyordu. Ancak bu merasimlerde asker ve sivil birçok devlet memurunun bu­lunması ortaya garip bir durum çıkarıyordu ve bunun sorumlusu da Başba­kan İsmet Paşa’ydı.

    Başbakan İsmet Paşa, bu gelişme­ler karşısında gayet sert bir tutum be­nimsedi. TBMM’nin 8 Aralık günkü gizli oturumunda yaptığı konuşmada kendisine gönderilen mektubun bir istek ya da öneri mektubu olmadığını, tam tersine, ortalı­ğı karıştırmak için düşünülmüş bir İngiliz komplosu olduğunu söyledi. Başbakan kendi savını, sözkonusu mek­tubun İstanbul basınına da gönderilmesine ve imzacı kişilerin Britan­ya yönetimine sadık, dolayısıyla o yönetim­den bağımsız böyle bir girişimde bulunama­yacak kişiler olmala­rına dayandırıyordu. Komplo, saltanatın kaldırılmasına ilişkin 1 Kasım 1922 tarihli karar aley­hinde bir girişimdi. Bu nedenle de Hıyanet-i Vataniyye Kanu­nu’nun hükümleri çerçevesin­de ele alınması ve TBMM’nin bu konuyla meşgul olacak bir İstiklal Mahkemesi oluşturması gerekiyordu.

    CumhuriyetTarihi-3
    Halifeliğin kaldırılmaması için İsmet Paşa’ya mektup yazan Hint Müslümanlar Ağa Han (üstte) ve Emir Ali (altta).
    CumhuriyetTarihi-4

    Aynı gün kurulan İstanbul İstiklal Mahkemesi 11 Aralık’ta görevine başladı; bir bildi­ri yayımlayarak kuruluşunu TBMM’nin cumhuriyeti koruma ve yaşatma amacının sonucu olarak duyurdu. Zanlılar, Hüseyin Cahit Bey’in yanısıra İkdam gazetesiyle Tevhîd-i efkâr gazetesinin sahip ve sorumlu müdürleri olan Ahmet Cevdet (Oran) ve Velid Ebüzziyâ Beyler, 9 Aralık’ta tutuklandılar ve 15 Aralık’ta yargılanmaya başladılar. Bu süre zarfında İstanbul Baro­su Başkanı Lütfi Fikri Bey de, Halife Abdülmecid Efendi’ye hitaben kaleme almış oldu­ğu açık mektup nedeniyle tutuklanmış ve mahkemeye sevkedilmişti. İlginç olan şu ki, İstanbul İstiklal Mahke­mesi önce Lütfi Fikri Bey hakkında karar verecek ve kendisini 27 Aralık 1923’te 5 yıl kürek cezasına mahkum edecekti. Gazeteciler ise suçsuz görüldüler ve 2 Ocak 1924’te serbest bırakıldılar.

    Gazetecilerin beraat etmesi, Lütfi Fikri Bey’in de 1.5 ay sonra 13 Şubat’ta affedil­mesi, Ankara’daki yönetimin soruna o kadar da önem verme­diğini gösteriyor. Daha doğrusu, aslında gayet önemli olan bir sorunun, yani halifeliğin salta­natı geri getirmek üzere kullanı­labilmesi tehlikesinin Ankara’da ilkesel olarak halledilmiş ve halifeliğin kaldırılmasına karar verilmiş olduğunu gösteriyor. Tabii bu durumda neden İstiklal Mahkemesi kurmak gibi cidden korkutucu bir yola gidildiğini açıklamamız gerekir. Anka­ra’nın meramı, korkutma yoluyla “halifelik kalacak mı, kalkacak mı” ya da “kalsın mı, gitsin mi” gibi soruların artık sorulmama­sını; kamuoyunda bu konunun önemli bir tartışma malzemesi olmaktan çıkmasını sağlamaktı. Gereği düşünülmüş, işin vakti geldiğinde TBMM tarafından halledilmesine karar verilmiş­ti. Şimdilik yapılması gereken, uygun zamanı beklemekten ibaretti.