Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Osmanlı kömür işçilerinin tarihi, insana “bu kadar da olmaz” dedirten sayısız olayla dolu. Bir yanda devlet zoruyla ya da geçim derdiyle yeraltına inip köle gibi çalışan işçiler, diğer yanda tek derdi daha fazla kömür olan devlet.

    KADİR YILDIRIM

    Tarımın sosyal ve ekonomik ilişkilerin merkezinde olduğu Osmanlı toplumunda insanların temel uğraşısı çiftçilikti. 19. yüzyılla birlikte sanayileşen Avrupa ülkeleri karşısında geri kalmışlığın fark edilmesi, politikaların değişmesine neden olmuş, çeşitli fabrikalar ve şirketler açılmaya başlamıştı. Ancak bu politika değişikliğinin halktaki karşılığı ilk dönemlerde çok güçlü olmadı. Nitekim Şark gazetesindeki 26 Mart 1874 tarihli yorum bunu gösteriyor: “Rumeli veya Anadolu’da yaşayan birine güzel bir tarla mı, yoksa güzel bir fabrika sahibi mi olmak istediği sorulursa, şüphesiz güzel bir tarla cevabı alınacaktır!”.

    Fabrikaların yanı sıra Zonguldak, Balya, Selanik gibi bölgelerde maden yatırımlarına başlanmıştı. Madencilik, halkın çalışmaya en soğuk baktığı sektördü. Gerek kalifiye işçi bulmadaki sıkıntılar, gerekse halkın madenlerde çalışmak istememesi nedeniyle maden üretimi işçi, işveren ve devlet arasında sürekli gerilime yol açıyordu.

    Zonguldak’taki bir İngiliz kömür şirketi 1849’da açtığı madene bölgeden yeterince işçi bulamamış, Hırvat ve Karadağlı işçiler getirmek zorunda kalmıştı. Yerli işçilerin biraz para biriktirdikten sonra köylerine döndükleri görülmekteydi.

    İşçi bulmak zorlaşınca, devlet zorunlu çalıştırma yoluna gitti. Aslında Tanzimat’la (1839) birlikte angarya tarzı zorunlu çalıştırma yasaklanmıştı ama özellikle madencilik sektöründe devam ediyordu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Maden işçisi bulamayan Osmanlı devleti bölge halkını zorla çalıştırma yoluna gitmişti.

    Madenlerde zorunlu çalışmaya yönelik en çok tartışılan düzenleme 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi’dir (Nizamname-i Maden-i Hümayun-ı Ereğli). Maden Nazırı Dilaver Paşa öncülüğünde hazırlanan 100 maddelik nizamname, padişah onayından geçmemiş ve yasalaşmamıştı ama askerî ve ekonomik açıdan kömür üretimine verilen önem, düzenlemenin bir teamül halini alarak Ereğli ve civarında yıllarca uygulandı. Nizamname gereği, 14 bölgeden 13-50 yaş arasındaki sağlıklı erkek nüfusun tamamı kayıt altına alınarak bu iki grup halinde her ay 12 gün madenlerde zorunlu çalıştırılıyordu. Dilaver Paşa Nizamnamesi, yasalaşmadan 50 yıla yakın yürürlükte kalacaktı.

    1909’da Harbiye Nazırı’nın Ereğli, Bartın, Devrek ve Zonguldak’taki erkeklerin askerlikten muaf tutularak madenlerde çalıştırılmalarını talep etmesi de kömüre verilen önemdendi. 1918’e gelindiğinde, köylüler bir ay madenlerde çalışıp, bir ay da köylerinde dinleniyorlardı.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Bugünkü Zonguldak, 19. yüzyıl ortalarında Üzülmez Deresinin iki yanında kurulu küçük bir mahalleydi.

    Madenler ve kömürün artan önemi üzerine Osmanlı hükümeti 1860’lardan itibaren kısa aralıklarla maden nizamnameleri yürürlüğe koydu. 1861, 1867, 1868, 1887 ve 1906 tarihli bu tüzükler incelendiğinde, temel amacın işçinin korunması değil üretimi artırmak olduğu anlaşılmaktadır.

    1861 tarihli ve 54 maddeli nizamnamenin sadece dört maddesinde işçilerle ilgili hükümler vardır. Ödenmeyen ücretlere, ya da meslek hastalıklarına ve iş kazalarına ise değinilmemiştir.

    1868 tarihli nizamnamede, işçi sağlığı, meslek hastalıkları ve iş kazaları açısından devletin görevlendireceği maden mühendisleri ile mülkî amire yetkiler verilmiş, şirketlere de bazı sorumluluklar yüklenmiş ve para cezaları belirlenmişti. Diğer taraftan işçilere verilecek ücret miktarıyla ilgili sadece “layık oldukları ücret” gibi bir niteleme yapılmış, ödenmeyen işçi ücretlerine yine değinilmemişti. Çalışma süreleri, tatil günleri, dinlenme saatleri, yemek durumu gibi konularda da hiçbir hüküm yoktu. 1906 tarihli nizamnamede dahi bu konulara değinilmiyordu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    1890’da Zonguldak Limanı yapılmadan önce kömür ikmali için gelen gemilerle yelkenli eski ahşap tekneler koyda demirlerlerdi.

    Ereğli Kaymakamı Hilmi (Tunalı Hilmi) 1910’da Dahiliye Nezareti’ne madenlerdeki çalışma şartlarını eleştiren bir rapor göndermişti. Rapora göre işçilere verilen yemekler temiz değildi ve yemek molaları kısaydı. Günlük çalışma süresi dokuz saati geçmemeli ve işçiler beş günde bir gün tatil yapmalıydı. 18 yaşından küçüklerin çalıştırılması yasaklanmalıydı. Tunalı Hilmi, zorunlu olmasına rağmen şirketlerin madenlerde doktor bulundurmadığını, ücret ödemesinde işçilere zorluk çıkardıklarını ve işçileri koruyan bir yasa olmadığını da belirtiyordu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Maden kazaları artıp üretim aksayınca, 1913’te maden işçilerinin, yasadaki deyimiyle biçarelerin sağlığını koruyacak bir düzenleme yapılması gerektiği kabul edilmişti. Madenlerin İ’mâli ve Usul-ı Zabıtası Hakkında Kaleme Alınan Nizamname Layihası isimli düzenlemede, çalışma alanlarının sağlığa uygun şekilde düzenlenmesi, işçi güvenliğine yönelik araçların bulundurulması, işçiler için çay evleri, temiz tuvaletler ve hamamlar yapılması, işçi elbiselerinin uzunluk ve bolluklarının makinelere takılmayacak şekilde belirlenmesi, çocukların madenin nerelerinde çalıştırılamayacağı, işçilerin kazadan korunabilmesi için ocakların nasıl tasarlanacağı, yangın tedbirleri gibi birçok konuya yönelik düzenleme öngörülmüştü. Ancak bu nizamname de kanun teklifi olarak kalmış ve yürürlüğe girmemişti.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Osmanlı maden işçilerinin II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908’den sonra örgütlenmeye ve sendika kurmaya yöneldiği görülüyor. Selanik maden işçileri İslam ve Rum Osmanlı Amele Derneği’ni kurarken, Balıkesir Balya’daki işçiler de Balya Madenleri Aya Varvara Amele Cemiyeti adı altında bir araya gelmişti. Ereğli ve İstanbul’daki maden işçileri de bu dönemde sendikalı olmuştu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Cengiz Kahraman arşivi

    1863’te Zonguldak’ta, 1895’te de Ereğli madenlerinde ücretleri uzun süre ödenmeyen işçiler greve gitmişti. Devletin grevlere yaklaşımının pek olumlu olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim 1905’teki Balya Karaaydın maden işçilerinin grevi güvenlik güçlerinin müdahalesi ile bitirilmiş, işçileri greve teşvik ettiği için dört işçi işten çıkarılıp memleketlerine gönderilmişti. 1908’de yine Balya’daki grevde şirket, jandarma sayısının artırılmasını istemiş, ama kaza bütçesinin ek jandarma istihdamı için yeterli olmadığı cevabı verilmişti. 15 kişilik ek gücün maaşlarını ödemeyi şirke üstlenince madendeki jandarma sayısı artırıldı. Aynı yıl Zonguldak’taki Fransız Ereğli Şirket-i Osmaniyesi’nde de grev vardı. Kaymakam, işçilerin çoğunun “Anadolu ve Kürdistan’dan gelen, terk-i eşgal’e aklı ermeyen saflardan” ibaret olduğunu iddia ederek, grevin asıl tahrikçilerinin yabancı işçiler olduğunu ileri sürmüştü. Bu greve de müdahale edildi ve 22 işçi tutuklandı. Zonguldak’ta maden işçilerinin grevleri bundan sonraki yıllarda da devam etmiş; Selanik, Ergani, Gelik, Ankara, Kozlu ve diğer madenlerde de işçiler iş bırakma eylemleri gerçekleştirmişti.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Sıklıkla görülen kazalar 6 Mart 1904 tarihinde Bolu Mutasarrıfının Sadarete yazdığı yazıda “Ereğli Kömür Madeni şirketinin Çaydamarı ocağında, taş baca denen galerideki parlamada (grizu) elleri ve yüzleri yanan iki işçinin şirket hastanesinde tedavi edildiği, ocaklarda sıklıkla görülen bu kazaların yinelenmemesi için önlemler alınmasının şirket yetkililerine bildirildiği” açıklanıyor.

    Grevlerin süreklilik kazanması iki şeyi gösteriyordu. Bunlardan birincisi, maden işçilerinin çalışma ve yaşam şartlarının bir türlü iyileştirilemediğiydi. Bir diğeri ise, ücretleri ne kadar düşük de olsa, çalışma şartları ne kadar ağır da olsa, bazıları için madenlerde çalışmak dışında gelir getirici başka bir alternatif yoktu. Aradan geçen yaklaşık 100 yıla rağmen Soma’da faciadan kurtarılan bir maden işçisinin şu sözleri pek bir şeyin değişmediğini gösteriyor: “Yeniden madene girmem lazım. Kredim var. Kredi ödüyorum bankaya.”.

    Yoksulluk iktisadi köleliktir” derken Proudhon tam da bunu kastetmiyor muydu?

    OSMANLI’NIN KÖMÜRÜ KEŞFİ:

    “Bu gemiye tez kömür buluna!”

    II. Mahmud’un buyruğuyla aranmaya başlanan kömür, bulunduktan sonra yerli yabancı birçok sermayedarı zengin etmişti.

    Türkiye’yi kömür madeniyle tanıştıran evveliyat, II. Mahmud için Liverpool’da yapılan buharlı geminin İstanbul’a gelişiyle başladı. İstanbulluların “buğu gemisi” dediği, resmi adı Sür’at Vapur-ı Hümayunu olan bu geminin, kamarasında çubuk tüttüren padişah efendimizi, bacasından kömür dumanları savurarak Boğaz sularında gezdirişi 1827’dedir. Türkiye’de kömür henüz bilinmediği için yakıtı ithal edilen gemi için padişahın taşkömürü aranması buyruğu verdiği söylenir.

    Sultan Abdülmecid (1839- 1861) Ereğli-Amasra kıyı bölgesini ilkin Emlâk-i Şahane (Sultanlık toprakları) kapsamına aldırmış, 1848’de ise Kapıcıbaşı Ahmed Nazif Ağa ile imparatorluğun imar işlerinden sorumlu kurum Ebniye-i Hassa’nın mimarlarından Hüsnü Halife de havza sınırlarını tespit etmişlerdir.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    İngiliz sermayedarların Galata bankerleriyle ortaklaşa Ege, Marmara, Karadeniz limanlarına vapur çalıştırmak için Batı Anadolu ve Karadeniz yalılarında kömür keşfine mühendisler göndermeleri 1840’larda, “İngiliz bacası” denen ilk ocakların Ereğli ve Amasra yalılarını köstebek yuvalarına dönüştürmesi de izleyen yıllardadır. Fransız ve başka yabancı sermayelerin havzaya gelmesi daha geç, 1890’lardadır.

    Taşkömürü maden havzalarında işletme imtiyazları alan yerli-yabancı sermayedarların, omzunda kazma, elinde karpit lambası, yüzleri zifire boyanmış, salt gözleri ışıldayan sağlıksız köylü ameleleri çalıştırıp zenginleşmeleri zor olmamış, bunlar arasında İstanbul’da para tüketmeye doyamayan hovarda meşrepler de vardır. Bir örnek olarak Lüküs Hayat operetindeki “Zonguldaklı Rıza Bey” karakterini hatırlamalıdır.

    İngiliz kumpanyalarına bırakılan havzanın önemi Kırım Savaşı (1854-1856) yıllarında savaş filolarının kömür gereksinimiyle birlikte artmış; Osmanlı ve müttefik donanmalarının gemilerinin kömürü bu havzadan sağlanmıştı.

    Osmanlı donanmasının aşırı kömür tükettiği ve havzanın doğrudan Bahriye Nezareti’ne bağlandığı 1865-1909 döneminde kimi Müslüman sermayedarlar da ocaklar açmışlardır. Karadağ’ın Bar kasabasından gelip Zonguldak’ta ocak açan Ahmet Ali Ağa ailesi, akrabasından, Amasra Tarlaağzı’nda ocak imtiyazı alan Edhem Ağa, Kandilli’de ocakları olan Uncu Ahmet Efendi ilk akla gelenlerdendir. Havzadaki diğer ocakların sahipleri ise çoklukla yerli-yabancı gayrimüslimlerdi.

    19. yüzyıl sonlarından başlayarak Zonguldak ve Kozlu’da Eseyan, Karamanyan, Ereğli Şirket-i Osmaniyesi, Mabeyinci Ragıb Paşa ailesi Sarıcazâdeler ortaklığı gibi büyük üretim şirketleri kurulur.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm
    Kömürün değiştirdiği panorama Kömür madeni bulunmadan önce kimsenin bilmediği Zonguldak çok hızlı gelişerek, 20. yüzyıl başında maden işletmeleri, kömür sevkiyatı yapan gemilerle dolu limanı ve madenlerde çalışan çok sayıda yabancının yaşadığı bambaşka bir yer olmuştu.
    Çetin Asma arşivi

    İlk zamanlar yüzeye yakın kısa galerilerden kömür çıkarılırken, bir süre sonra derinlere inmek, uzun bacalar, galeriler açmak, kalaslardan domuz damları bağlamak gerekince, maden direği ve kalas ihtiyacı için çevre ormanlarının kuru-yaş demeden kesilip tüketilmesi de kaçınılmaz olur.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    Kömür madeninin günlük yaşama girişi de başka bir süreçtir. Çevre halkı, tarla sürerken ve temel kazarken görüp “yanar taş” dediği zifirli ve pis kokulu kömürü, ızgara sistemi bilinmediği gibi orman ve odun bolluğundan yakıt olarak kullanılmazken arka arkaya madenler açılınca bu isli paslı yanartaş ısınma amaçlı da kullanılmaya başladı. Aydınlarsa maden kömürünün değerini öteki madenlerin en yukarısına oturtan bir ad buldular: Karaelmas! Böylece hızla kentleşip büyüyen Zonguldak da Karaelmas diyarı oluyordu.

    Yukarıda devlet aşağıda ölüm

    1850-1900 döneminde kömür ocağı sahipleri ve mültezimler üretilen kömürü doğrudan devlete satmakla yükümlüydü. Bunlar alacaklarını ya hiç alamaz ya da parça bölük alırlar; buna karşılık kömür bedellerini havza halkının ödediği âşar, ağnam ve diğer vergilerle tahsil etmiş olurlardı. Ocak işleten mültezimler maden mükellefi köylülerden âşarın bir bölümünü de maden direği olarak ister, ormanlarda kesim yapmanın hiçbir koşulu olmadığı için köylüler de vergilerini ağaç kesip indirerek ödemeyi yeğlerlerdi. Bir zamanlar “ağaç denizi” denen Batı Karadeniz’in Filyos, Kızılkum, Mukada, Boğaz, Çakraz, Deliklişile, Cide orman serilerinin çalılığa dönüşmesi bunun sonucudur.

    ‘Ocaktan kaçanlar ibret için iki katı çalıştırılır’

    Madenlerde zorunlu çalıştırılmasını düzenleyen Dilaver Paşa Nizamnamesi’nin maddelerinden bazıları madencilerin durumunu özetliyor

    • Amelenin geceleri açıkta kalmaması için maden içinde kalınabilir koğuşlar yaptırılarak huzur ve rahatı sağlanacaktır. (11)

    • Kazmacı ve ameleler 24 saatte iki nöbet ve toplam 10 saat işleyeceklerdir (27-28)

    • Ocak tabibi, amelenin rahatsızlığı cüzi bir şeyse tedavi edecek, önemli ise bir refakatçiyle köyüne gönderilecektir. Amele hastalık uydurmuşsa ocağına iade edilecek, eğer kaçmışsa iadesinde başkalarına ibret olsun için iki kat süreyle çalıştırılacaktır(30)

    • Çalışanlardan çoğu Müslüman, azı Hıristiyandır. Üretimin aksamaması için Hıristiyanlar Pazar ayininden sonra; Müslümanlar da beş vakit ibadetlerini bulundukları yerde yapıp haftanın hiçbir gününde işi aksatmayacak, Müslümanların iki bayramda Hıristiyanların paskalyada gezmelerine izin verilecektir (56)

  • Yeraltında geçen 45 yıl

    Yeraltında geçen 45 yıl

    19. yüzyıl sonlarında 14 yaşındayken madenci olan Ethem Çavuş o kadar çok ölüme tanık olur ki, bir yerden sonra ölüm karşısında hiçbir şey hissetmemeye başlar.

    Ethem Yemelek 1870’lerin başında doğmuş ve ömrünün 45 yılını kömür madenlerinde çalışarak geçirmiş bir işçi. Devrek ilçesine bağlı Çomaklar köyünden. Etrafında bilinen adıyla “maden kurdu”. Çalışmaya 14 yaşında başladığından onun anıları Osmanlı’nın son dönemlerinde Zonguldak kömür havzasında olup bitenleri de yansıtıyor. Bu dönemden geriye kalan tek madenci hatıratı bu. Ethem Yemelek anılarını, hikayelerinde madencilerin hayatlarını konu edinen edebiyatçı ve gazeteci Ahmed Naim Çıladır’a 1930’larda anlatmış.

    Ethem Çavuş madenciliğe başladığında havza halkına madende çalışma zorunluluğu getiren Dilâver Paşa Nizamnamesi yürürlüktedir. Köylerden kimin madene gideceğinden ve maden işinden kaçmak isteyeceklerin cezalandırılmasından muhtarlar sorumludur. Ethem Çavuş’un köyünde de kimin madenci olacağına muhtar karar verir. Güçlü olanları ayırt etmek için güreş müsabakaları düzenleyen muhtar, kazananların arasından, kömür dolu ağırlığı yaklaşık 40 kilo olan küfeleri taşıyabilecekleri madenci yazar. Bu yedi kişiden biri Ethem Çavuş’tur. Seçilenler derhal madene yollanır. Hatıratında bu yolculuk sırasında çok korktuğunu saklamayan Ethem Çavuş, etrafındakilere bakıp, sürekli birinin kaçmasını umut eder. Kaçanın peşisıra o da davranacaktır. Ama kimse kaçamaz ve hepsi madende küfeci olarak işe başlar.

    Madenler bu dönem yüzeye daha yakın bölgelerde kömüre ulaşılan yerlerdir. Yaşanan kazalar nadiren patlamalardan, sıkça göçüklerden kaynaklanır. Gördüğü ikinci ölümlü kazadan sonra Ethem Çavuş, madenden kaçar, ama kuyuya geri dönmek zorunda kalır. Bu dönem çalıştığı ocakta ödemeler al güllü basma ve Amerikan bezi ile yapılmaktadır. Bunları satmaya kalktıklarında işçilerin eline, ederin çok altında para geçer. Nakit para ödendiği için geçtiği ve Gürcüler tarafından işletilen başka bir madenden, Ethem Çavuş hayatında ilk defa 12 mecidiye kazanır ve adeta “zengin” olur. Bu parayla, ailesine hediyeler alır, amcasının ve vergi borcu yüzünden hapiste olan babasının borçlarını öder.

    Yeraltında geçen 45 yıl
    1890’larda Gelik’te bir maden ocağı

    Bir defasında madencilerin ateşnefes dedikleri grizu patlamalarından birine yakalanan Ethem Çavuş, kazadan su kanalına düşerek kurtulur ve 77 kişinin öldüğü kazadan sonra madenciliği bırakmaya karar verse de çaresiz yine geri döner.

    Hayatı boyunca o kadar çok ve korkunç ölüm görür ki, bir yerden sonra ölüm karşısında insanın hiç bir şey hissetmediğini anlatır. Madenden dışarı taşınan ölülere bakıp sadece merak duyduğunu söyler. “Nasıl yaralandı, taş neresine isabet etti?” gibi meraklar, ölüm karşısında hem üzüntünün, hem korkunun önüne geçer.

    Kendisi de bir defasında göçük altında kalır. Saatler sonra ilk duyduğu kazma sesleri ve “Deli Ethem öldü, on saattir hayatta kalmış olamaz” sözleridir. Kendini toplayıp, ölmediğini seslenir kurtarmaya gelenlere. Derken kazma sesleri durur, elle kazılan topraktan bir el uzanır ve bacağını tutar.

    Madenlerde çalışmadığı iş kalmaz, küfecilik, saçcılık, kesicilik yapar, yük vagonu kullanır ve sonunda çavuşluğa yükselir. Madende yapmadığı tek iş, gaz kontrolü yapmaktır. Madenciler gazın birikmesini engellemek için madenin muhtelif yerlerinde ateş yakarlar. Ateş konulamayan yerleri kontrol eden işçiler ölüme en yakın olanlardır. Ellerinde bir değnek, değneğin ucunda ateş, gaz kontrolü yaparken irili ufaklı patlamalara maruz kalan bu işçilerdir ve yevmiyeleri diğerlerinden biraz fazladır.

    Yeraltında geçen 45 yıl

    Hatıratta çok sayıda insanın adı geçiyor. Mesela kadın madenciler var: Adalı Sultan, Topçu Emine, Kırdıkaçtı Zülfüye ve bütün kadın madencilerin en ünlüsü Gülsüm Hatun. Hatta bir defasında Gülsüm Hatun ortadan kaybolur ve onu ertesi gün göçük altında bir galeride mahsur kalmış, “kurtarın beni” diyen sesi sayesinde bulurlar. Ethem Çavuş, Ereğli madenleri Fransızların yönetimindeyken, denetlediği her ocağa uğursuzluk getiren Fransız mühendis Mösyö Sakallı Jiro’yu da anlatır. Gönlünü kaptırdığı bir Rum güzelden, eşekle yük taşıyan babasından, gözleri görmeyen kız kardeşinden, madencilik yapan oğlundan ve kardeşinden bahseder. Bütün bunları anlatırken Ethem Çavuş altmışlı yaşlarını sürmektedir ve 14 yaşındayken muhtarın köyde güreş tutturup madenci yazdığı yedi kişiden sadece ikisi hayattadır.

    Gözaltına alınan kitap

    Yeraltında geçen 45 yıl

    Ethem Çavuş anılarını 1930’lu yıllarda Ahmed Naim’e (Çıladır) anlatır. Ahmed Naim, Zonguldak ve çevresinde çok iyi tanınan, hikâyelerinde madencileri konu eden bir edebiyatçı ve gazetecidir.

    Ethem Çavuş’un anıları ilk olarak yerel Bartın gazetesinde yayımlanır ve 1940’larda kitap haline getirilir. Kitap bir maden işçisinin çalışma hayatından tanıklıklar içeren çok az sayıdaki kaynaktan biri, emek tarihiyle ilgilenenler için olağanüstü bir bilgi kaynağıdır. Fakat bu önemli kitabın etkisi hep küçük bir çevreyle, Zonguldak ve civarıyla sınırlı kalmıştır. Bartın gazetesinin ilgili sayıları arşiv malzemesi olurken, yayımlanan kitap da zamanla ortadan kaybolur.

    Kitabın Çıladır ailesindeki tek nüshası Ahmed Naim’in oğlu Sina Çıladır tarafından korunurken onun da kapısına 12 Mart 1971 darbesi döneminde kolluk kuvvetleri dayanır ve babasından kalan tüm yazılı malzemeyle birlikte bu kitaba da el koyarlar.

    Sina Çıladır, 2006’da başka bir çalışma için yerel gazeteleri tararken babasının Ethem Çavuş ile yaptığı görüşmenin başka bir kopyasına Şirin Ereğli gazetesi arşivinde rastlar. Anılar bu yerel gazetede 1962’de yayımlanmıştır.

    Bu kopya esas alınarak hazırlanan hatıralar Defne Sanat Yayınları tarafından, Yer Altında Kırk Beş Sene başlığıyla bir kez daha 2010’da yayımlanır.

  • Barikattan bulvara devlet estetiği ve ‘çılgın projeler’

    Barikattan bulvara devlet estetiği ve ‘çılgın projeler’

    Haussmann, III. Napoléon’un emriyle Paris’i yeniden inşa etti. III. Reich, buyurgan kent şemasını Berlin’e uyarladı. 1956’dan sonra İstanbul’daki Menderes-Gökay operasyonları, şehrin dokusunu tamamen değiştirdi.

    Barikat sözcüğünün dilimize yerleşmesini anlayabiliyorum da, sosyalist bir şairin onu soyadı seçecek ölçüde yerlileşmesi sevimli görünmüyor bana. III. Napoléon’un Haussmann’ı göreve getirme gerekçelerinin başında, 1848 Devrim girişiminde dar Paris sokaklarına kurulan barikatların payından sıkça sözedilir; bir payı olmuştur, ama “operasyon”un tek nedeni olarak onların yarattığı sorunu görmek karşıtarafı küçümsemek anlamına gelir. 

    Benjamin’in çözümlemeleri, bir uçta Brecht’i, öteki uçta Adorno-Horkheimer ikilisini yer yer düşkırıklığına uğratmış olsa bile, hızını marksist perspektiften alır: Yeni kapitalist düzenin mal dolaşımı politikası, üretim ilişkileri, hisse senetlerinin önem kazanması türünden ana odakları seçerek, cançekişme sürecini kateden imparatorluklarda yüksek burjuvazinin servet değerlendirme çabalarını okumaya yönelir. Fourier’nin, Marx ve Engels’in temel kaynakları arasında yer tuttuğunu görüyoruz. 

    Haussmann, şehri ülkenin ve kıtanın dörtbir yanına bağlayacak yeni garlardan hareket ederek geniş bulvarlar açarken, ürbanistik denklemleri tersyüz eder: Yalnızca yeni konut parametreleri, geniş ve havadar yeşil alanlar ve parklar, alışveriş merkezleri (“pasajlar”) öngörmekle kalmadığı, şehirlinin yaşam pratiğini sağlıklı düzene oturtmak amacıyla yeraltına neredeyse ikinci bir şehir kurduğuna tanık oluyoruz. Sébastopol Bulvarı yukarıdan aşağıya, Saint-Germain Bulvarı yanlamasına katedecektir şehri, Etoile-Concorde- République-Bastille gibi bugün de kan dolaşımının merkezini oluşturan meydanlardan merkezkaç kuvvetiyle dağılacaktır yeni sokaklar. 

    Albert Speer’in Yeni Alman Mimarîsi propaganda kitabına yazdığı tüyler ürpertici giriş yazısı, ona eşlik eden fotoğraf ve maketler, 1941 Almanyası’nda Führer’in paranoyak kalkışımlarını belgelemekle kalmaz: Bir yandan da, Berlin başta, III. Reich’ın gözde kentlerinde (Münih, Nürnberg ve ötesi) dayatılmak istenen buyurgan kent şemasını ve tamamlayıcı unsuru olarak devanası yapıların sembolist boyutunu eleverir. İkili, Berlin’i, bugün kalıntıları görülen Anthaler Bahnhof gibi iki büyük garın temsil ettiği toplardamardan dağılacak bir bütünlük olarak tasarlamış, “şimal-cenup hattı” görkemli bir bulvarla Unter den Linden’i şehrin göbeğinde bir haç çizecek biçimde kesiştirecek bir plandan yola koyulmuşlardı. “Başvekâlet binası” ve “Askerî Hal” yılgı verici estetiğin önde gelen örnekleridir ya, Tiergarten’in düzenlenişinde hiç değilse bir nebze incelik göze çarpar; sokak lambalarını Speer eliyle çizmiştir. 

    Savaş, “çılgın proje”lerin duraklamasına yolaçar. Üç yıl geçmeden, şehir Berlinlilerin üstüne çökecek, şehir ve yapı felsefesiyle III. Reich geniş çapta silinecektir. İşin acısı, ortadan bölünen, 1963-89 arası duvarla ayrılan Berlin’in doğu kesitine bu kez başka bir buyurgan anlayışın biçim vermiş olması — bugün, Alex’ten başlayarak kasvetli kâbusu hâlâ süren bir devlet estetiği. 

    Tanpınar, İstanbul’un 500. fetih yıldönümü yaklaşırken peşpeşe, imar kaygılı yazılar yayımlar. Şimdi okunduğunda acemi, amatör, çocuksu bulunabilir tasa ve önerileri; 1950’lerin başında başka kimin derdiydi, düşünmek gerekir. Edebiyat tarihimizde, şehrin tarihsel gelişim çizgisini onca gerçekçi ve ödünsüz bir üslûpla eleştiren bir imzaya daha rastlıyor muyuz? Bakışını, düşüncelerini Baudelaire’e borçlu olduğunu gösteren paragraflarına döneceğim; önce, “Türk İstanbul”u kurtarmak için, her cümlesinden bu yoldaki inancını yitirdiğini gösteren yazılarında, 

    Menderes-Gökay operasyonlarının başlamasına birkaç yıl kala, gazete sayfalarından saçtığı ünlemler tartılmalı. Orada, yangınların silip süpürdüğü ahşap mimarinin özgünlüğünün yerini dolduran, Beyoğlu’nun pis atmosferinden yayılmış aykırılığa yüklenir, çıkış yolları arar, son kale saydığı Boğaziçi’nin dokusunun da tehdit altında olduğunu vurgular. Sanırım, doğrudan tanığı olacağı 1956 sonrası operasyonlarıyla birlikte bütün umutlarını yitirmiştir. 

    İstanbul’u, şaşkın Bouvard ile Pécuchet’ye, Flaubert’in alıklık ansiklopedisine soyundurduğu güzelim çiftine benzetir Tanpınar: Tek tek bütün “peyzaj”larını yitirişinin karşısında kıvranmaktadır: Nedim’inkinden sonra, şimdi de Yahya Kemal’inki sahnede silinmektedir. 

    İyi ki bugünün “çılgın proje”lerini duymamış, görmemiştir. 

  • Çıktık açık alınla, politikadan geçtik, küresel bir ağ kurduk

    Çıktık açık alınla, politikadan geçtik, küresel bir ağ kurduk

    20. yüzyılda bir seçkinler grubu olarak ortaya çıkan okumuş genç nüfus, 1968’den 1980’e uzanan dönemde ülke siyasetinde özerk bir aktör oldu, 1980 darbesi sonrası depolitize edildi. Son yıllarda artan ve farklı grupları biraraya getiren “değer” merkezli eylemlerin içindekiler, küreselleşmeyi egemen aktörlerden daha iyi kavrıyor.

    HAKAN YÜCEL
    m vel ut ea adit iriuremNet nim velit luptate minit landrerCat re,

    Gezi Parkı eylemleri ile başlayıp ülkeye yayılan toplumsal hareketler, gençlerin yoğun katılımları, etkin aktörleri oldukları “orantısız” zeka ürünü afişler, duvar yazıları, sloganlar, şarkılar ve videolarla biçimlenen bir protesto kültürünün kendisini göstermesi, gençlik ve kuşak olgularını kamuoyu gündemine getirdi. 

    Toplumsal kurgu olan gençlik, çoğulluk içinde okunmalıysa da, gençler arasında kuşak kavramıyla belli düzeyde ortaklaşmalardan söz edilebilir. Kuşağı düşünceleri, duyguları ve yaşam tarzları benzeşen ve unsurları oldukları toplumu etkileyen büyük olaylara benzer tepkiler veren ortak fiziksel, entelektüel ve ahlaki koşullarda yaşayan insanlar topluluğu, yaş grubu olarak ele alıyoruz. Bizde modernleşme sürecinin başlamasıyla birlikte gençlik, devlet için temel önem- deki konuların arasındaki yerini aldı. 19. yüzyılda Batılı terbiye ile geleceğin seçkinleri olarak gençler yetiştirmek hedeflendi. Genç Osmanlılar ve II. Meşruti- yet rejimini kuran Jön Türk hareketi bu koşullarda oluşmuştu. Bu eğitimli gençlik uzun süre bir seçkinler grubu olarak kaldı. Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfusun sadece % 10’u okur-yazardı. Yine aynı dönemde üniversite öğrencileri çok küçük bir nüfus oluşturuyorlardı; 285’i kadın olmak üzere 2.629 öğrenci vardı. Hemen hemen tümü kamuda istihdam edilen, “gençlik mit”i ile biçimlendirilen ve çok küçük bir nüfus oluşturan bu eğitimli gençliğin maddi ve ideolojik açıdan siyasi merkezden özerkleşen bir toplumsal aktör oluşturduğunu söylemek güç. Zaten Cumhuriyet’in ilk onyıllarındaki öğrenci olayları da genellikle yabancı şirketlere karşı “milliyetçi” gösterilerden ibaretti. 1950’lerin sonuna kadar bu durum pek değişmedi. Ancak Levent Cantek’in deyimiyle Cumhuriyet’in ilk özgün popüler kültürü olan ve 1940’lı yılların ikinci yarısındaki “buluğ çağı”nda başlayan Bobstil kültürü, gençlerin Batı etkisiyle oluşan hazcı özellikte bir kültürle özerkleşmeye başlamasının işareti olarak görülebilir. 1950’li hatta 1960’lı yıllara hakim olan saç stili, kılık-kıyafet tarzı, davranış kodları, İngilizceyle karışık kendine özgü bir argo ile biçimlenen bu gençlik kültürü bir tehdit olarak görülüp hem ilerici hem de muhafazakar seçkinler tarafından kıyasıya eleştirilmişti. 

    1950’lerden başlayarak kentlileşen, eğitime ulaşan, nüfusu çeşitlenen ve gelişen Türkiye’de 1960’larda eğitimli gençlik kendi yaş grubu içinde hâlâ küçük bir kesimse de, artık önemli ve heterojen bir nüfus oluşturmaya başlamıştı. 1968’de nüfusun % 6.5’i, yani 146.299 kişi artık üniversite öğrencisiydi. Bu koşullarda eğitim doğrudan kamuda istihdama yol açmıyor ve seçkinlik oluşturmuyordu. 

    Türkiye 68’inin ve onun oluşturduğu gençlik kültürünün, Batılı örnek- lerden etkilenmiş olsa da, kendine özgü nitelikleri oldukça belirgindi. Siyasi olan, kültürel olana göre daha ağırlıkta bulunduğu gibi, bireysel özgürlük arayışı da antiemperyalizm ve bağımsızlık taleplerinin gölgesinde kalıyordu. Devleti ve toplumu kurtarmayı hedefleyen bir gençlik söz konusuydu. Genelleyici bir açıklamayla, 1978 kuşağını 1968 kuşağının toplumsal tabanının yaygınlaşması olarak görebiliriz. 1960- 1978 yılları arasında yüksek öğretimde okuyan öğrenci sayısının 63 binden 298 bine çıkarak neredeyse beşe katlandığı görülür. 70’li yıllardaki üniversite nüfusu yeni bir toplumsal grup yaratmıştı. 

    1968’den 1980’e uzanan dönemde gençliğin özerkleşen bir toplumsal grup kimliğiyle ülke siyasetine özerk bir aktör olarak ağırlığını koyması, 1980 darbesinin ertesinde gençlik karşıtı ve depolitizasyon hedefli yeni bir politikanın belirmesine yol açtı. Ancak bu depolitazasyon politikası, spor ve kültür alanlarının daha fazla siyasallaşması sonucunu da doğurdu. Toplumsal hareketlerde son derece aktif olan taraftar grubu Çarşı, 1980’lerde kuruldu. Gençliği damgalayan “apolitiklik” ise, çok kez bilinçli olarak geliştirilen ve gençlerin katılımına kapalı ve ahlaki olarak kirlenmiş bir alan kabul edilen “kurumsal siyaset”ten uzak durup, siyasetin başka ortamlarda gerçekleştirilmesini içeren bir tutumdur. Bu nedenle 1990’lardan başlayarak yeni kuşakları anlamak için kültür alanındaki pratikleri önemsemek gerekir. 

    Son haftalardaki toplumsal hareketlerin aktörü olan 1990’lı yıllarda doğan gençleri, – imkan ve kısıtlarıyla – küreselleşme süreci, neoliberal politikaların krizi ve AKP hükümetlerinin özne olmaya çalışan toplumsal aktörlerin özgürlük arayışıyla çelişen otoriter uygulamalarıyla anlamak doğru olacaktır. Birbirinden son derece farklı grupları biraraya getiren gençlik eylemleri, “değer” merkezli Yeni Toplumsal 

    Hareketler’e uygun özellikler gösteriyor. Bu bağlamda bireysel/kolektif “çıkarlar” değil “değerler” ile birleşen Gezi Parkı gençleri iyi bir örnek oluşturmakta. 

    Dominique Reyné’nin yönetiminde yayına hazırlanıp 2011’de basılan ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu yirmi beş ülkeyi kapsayan güncel bir araştırma, bize oldukça ilginç veriler sunuyor. Türkiye’deki gençlerin % 63’ü, “ideal toplum”u kişisel performansın ödüllendirildiği bir toplum değil de zenginlik- lerin hakkaniyetli olarak dağıtıldığı bir toplum olduğunu ifade ederek, yirmi beş ülkenin gençleri arasında toplumsal duyarlılık açısından birinci sırada. Belki de Türkiye gençleri, bazı liderlerin sandığı kadar “maddiyatçı” değiller. 

    Sermayenin küreselleştiği bir dünyada sermayenin etkilerine karşı mücadelenin de küreselleşmesini ve dayanışma ağlarının kurulmasını dış komployla açıklama çabası bize şunu gösteriyor: Küreselleşmenin mağdurları, küreselleşme sürecini egemen aktörlerden daha iyi kavramakta. Gençlerden mi öğrensek? 

    19 MİLYONLUK BİR “ÖTEKİ”: 90 KUŞAĞI

    Kategorize edilemeyenler…

    BEKİR AĞIRDIR

    Bugün Türkiye’de 15-30 yaş arası, teorik tarif ile, gençliğe baktığımızda 19 milyon insan görüyoruz. Batı’daki tarifiyle bilgisayar ekranına doğmuş, daha eğitimli, aynı zamanda aileleri de eğitimli bir kuşak bu. Bunların sadece 2 milyonu Batı’da Y Kuşağı olarak adlandırılan normlara uyuyor ve Türkiye ortalamasını yansıtmıyor. Hâlâ bu ülkede üniversite mezunu 25 yaş üstü kişi oranı % 11. 

    Bizim ıskaladığımız şey, bu topraklardaki farklılar. Artık ezberlerden kurtulmak lazım. Mesela eğitimi, geliri arttıkça insanlar bireyselliğe ve özgürlüğe daha düşkün olurlar, aileye bağlılığı daha az olur gibi şema var. Ancak genel gençlik araştırmasında, “hayata hazırlanmak için en çok şeyi nereden öğrendin” diye sorduğumuzda % 65 “aileden” cevabını veriyor. Bu çocuklar elbette özgürlüklerine düşkün, ama aynı zamanda daha çok geleneklerine bağlılar (…) Son 30 yıldır bu ülkede bütün hayat değişti. Nüfusun yarısı göç etmiş, %52-53’ü metropollerde yaşıyor. Biz ise hala eski kurallarla yeni hayatı yönetmeye ve etkilemeye çalışıyoruz. 

    Şimdi bizim bankacımız, reklamcımız vs. bütün o yeni teorileri kullanıyor. Ama bilgisayarı kapatıp hayat konuşmaya başladığı zaman, eski kavramlardan devam ediyor sanıyor hâlâ. Artık politikanın sadece politika denen particilikten ibaret olmadığı anlaşıldı. O çocuklar yarın da gidip bir partiye üye olmayacaklar. Hep şöyle bir ezberi var Türkiye entelektüellerinin, medyasının: Efendim “Türkiye örgütsüz, tepkisiz, Mısır’da kıymaya zam geliyor, halk sokaklara dökülüyor, bizimkiler hiçbir şey yapmıyor” gibi. Bütün bunların efsane olduğu ortaya çıktı. Gezi’nin buradaki anlamı, “bir dakika abi bütün bu değişimi sadece siyasetten okumayın” olmuştur. Gezi bize dedi ki “bu yeniyi sadece Kürtler, Türkler diye kuramazsınız; Aleviler, Sünniler diye kuramazsınız. Hayat diye bir şey var ve bu hayatın ihtiyaçları ve karakterleri farklı şeyler: kadın meselesi, çevre vs.”. İşin özü budur. 

    Bekir Ağırdır’la yaptığımız söyleşiden derlenmiştir. 

  • Yaşarken yazılan tarih gelecekte nasıl okunacak?

    Yaşarken yazılan tarih gelecekte nasıl okunacak?

    Çevreci taleplerle başlayıp giderek Türkiye’yi sarsan bir nitelik kazanan hareketleri, gelecek nesiller nasıl okuyacak? Tarih kitapları bu hadiselerden nasıl bahsedecek? NTV Tarih, bu soruları tarihçilere yöneltti. Tarihçilere göre tek bir tarih olmayacak ve önümüzdeki süreç, sıcak yaşanan 3 haftanın ilerde nasıl yazılıp ele alınacağını da belirleyecek.

    Türkiye tarihinde dönüm noktası

    Doğrusu, Türkiye tarihi bu kadar kendiliğinden bir toplumsal/siyasal hareket daha önce yaşamadı. Dolayısıyla kendisinden önceki toplumsal hareketlere pek benzemiyor. Hem birkaç kuşağı hem de biraraya gelmesi zor siyasal örgütlenmeleri buluşturması açısından dikkate değer bir olay oldu. Türkiye tarihi açısından gerçek anlamda bir dönüm noktasıdır. Bu olay, yalnızca ülkemizin iç siyasetini değil, diğer ülkeleri de etkilemesi açından önemlidir.

    Siyasete farklı, barışçı ve genç bir üslûp girmiş gibi gözüküyor. Gezi Parkı, herkesin ailesini, toplumu, partisini, ideolojisini ve yeni kuşağı anlaması için bir fırsat. Daha önemlisi kendimizi anlamak ve özeleştiri yapmak için de bir fırsat. Hadiseler sahip olduğumuz değerleri, tabuları, önyargıları, saplantıları, bildiğimizi zannettiğiniz iletişim yollarını, teknolojiyi kullanmayı, hakaretlerimizi, öfkemizi, kibrimizi, hassasiyetlerimizi ve önceliklerimizi gözden geçirme vaktinin geldiğini de öğretti. Bu ülkenin, yöneticilerin değil, yaşayan herkesin sahibi olduğu bir memleket olduğunu hatırlattı.

    Daha önemlisi Gezi Parkı, kuru, soğuk ve mekanik bir şekilde demokrasiyi 4-5 yılda bir yapılan seçimlere
    ve “seçim sandığı”na indirgemeden, krizlerden darbe devşirmeyi önleyecek şekilde, karar alma süreçlerini her an ve çeşitli meşru siyasal katılma yollarıyla etkileyebilmemizin önemi üzerine düşünmemize vesile olmalı.

    Bu olayın Türkiye tarihine, demokrasiyi daha da ileri götürmüş ve olgunlaştırmış olarak geçmesini umarım.

     Mehmet Ö. Alkan (İstanbul Üniversitesi)

    Sivil ve siyasi bir hareket

    Türkiye, küreselleşen dünyaya dahil olduğu 1980’lerden beri genel olarak “Washington konsensüsü” olarak tanımlanan neo-liberal politikalar izledi. Ülke, bunun sonucunda “occupy” hareketleriyle başlayan, dünya çapındaki neo-liberalizm karşıtı protestoları da takip etti. Gezi Parkı protestoları; sosyal, ekonomik ve özel hayatlarını düzenlemeyi amaçlayan ve giderek otoriterleştiğini düşündükleri bir hükümete karşı insanlık onurları için mücadele ettiklerini söyleyen muhtelif insan topluluklarından oluşan ve hiçbir siyasal partiyle ilişkisi olmayan, spontane, sivil ve siyasi bir harekettir ve henüz açıkça ekonomik alana yansımamıştır.

    Feroz Ahmad (Yeditepe Üniversitesi)

    Muhalefetin tabiatı değişecek

    Hadise bugünkü belirtileri itibariyle sosyolojik karakterde seyrediyor. Bu ivmenin ne zaman tarihte bir başlık teşkil edeceği hakkında bir şey söylemek erken olur; çünkü hâlâ sürecin içindeyiz ve olgular henüz tasnif edilemeyecek kadar sıcak. Ne var ki gelişmeler, siyasetin tabiat ve seyrini etkileyecek gibi. Siyasi hayatın paradigmalarında değişim vaadeden bir kıpırdanma var.

    Gelişmelerin, Türkiye’de toplumsal muhalefetin seyir ve niteliğini değiştireceğini düşünüyorum. Muhalefet için meşru ve demokratik vasıfta yeni alanlarla, hacimlerle karşılaşacağız ümidindeyim ama kısa vadede iktidar değişikliği beklemiyorum.

    Taksim olayları, darbe öncesindeki toplumsal gerginliği andırması bakımından bir yerde 27 Mayıs’ı hatırlatıyor ama sadece o kadar. “28 Mayıs”ın, siyasi hayatımıza daha çok demokratik kültür ilave edici yönleriyle katkıda bulunması, geleceğin yakın tarihine düşülecek şık bir not olacaktır.

    Ahmet Turan Alkan (Cumhuriyet Üniversitesi)

    İllüstrasyon: Taha Alkan

    Bu patlamanın birebir örneği yok

    Tarihî olayların değerlendirilmesi ve aralarında benzerlikler kurulabilmesi, dönemin ve şartların birbirine paralellikler göstermesi halinde mümkündür. Bu anlamda, siyasal iktidarın Taksim gezisine AVM yapma isteği sonucu ortaya çıkan olayların tarihte birebir örneğine rastladığımızı söyleyemeyiz. Türkiye’nin bir numaralı gündemi olmaya devam edeceği anlaşılan bu hadise tabii olarak ileriki dönemlerde tarihin ilgi alanına girecektir. Türk milletinin tarihsel olarak davranış biçimlerine baktığımızda, genellikle tepkisiz kalan ama üzerine çok gelindiğini görünce de şiddetli tepki veren bir yönü olduğunu görüyoruz. Taksim Gezisi olaylarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. İnsanların tepkisi, yılların birikiminin patlaması olarak meydana gelmiştir. Tepki gösterenlerin arasına bazı terörist unsurların karışmış olması, geniş kitlelerin rahatsızlığının gözardı edilmesini gerektirmez (…) 

    Vahdettin Engin (Marmara Üniversitesi)

    Uzun vadeli bir zihniyet değişimi

    28 Mayıs 2013 tarihinde başlayan direniş hareketinin modern Türkiye tarihinde belirleyici bir dönüm noktası olarak anılacağını düşünüyorum. Öncelikle bu büyük kitlesel hareketin merkezinde kamusal mekanın kullanımı, dönüşümü, kentsel ve mimari mirasın korunmasına dair ciddi bir duyarlılığın bulunduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Bu yönüyle “Her Yer Taksim” sloganında ifadesini bulan ve geniş kitleleri sokağa döken bu şehirli duyarlılığın Türkiye tarihinde bir ilk olduğunu düşünüyorum.

    Gezi Parkı, Türkiye’de yeni ve beklenmedik türde bir sivil tahayyülün ortaya çıkmasına sahne oldu. Park ve ondan ilham alan başka kamusal alanlar, birbirinden çok farklı grupların birlikte varolabilme konusunda müzakereler yaptığı, bu konuda hayal kurduğu öncül demokratik performans alanları haline geldi. Tabii ki bu ani empati sıçraması, Gezi Parkı içindeki unsurların bile uzun vadede sorunsuzca birlikte varolacaklarını garantilemiyor. Ama burada, Gezi Parkı “neşesini” doğrudan paylaşmayan grupları da kapsayan uzun vadeli bir zihniyet dönüşümünün işaretlerini görmek mümkün.

    Ahmet Ersoy (Boğaziçi Üniversitesi)

    200 yıllık süreç devam eder

    Cihangir’de oturan bir İstanbullu olarak doğrudan evime kadar giren biber gazı sisleri içinde iki hafta yaşamak durumunda kaldım(…) Hadisenin, toplumun demokrasi bilincini yeni bir ileri düzeye çıkarttığını göstermesi açısından tarihî bir olay olduğunu düşünüyorum. Gezi direnişinin anında dünya kamuoyunda da aynı enerji ile benimsenmesi, İstanbul şehir merkezinde patlak veren bu eylemlerin ruhunun, paylaşılan küresel bir dünya görüşünü tetiklemesi manidardır. Bu anlamda, Gezi olaylarının son derecede önemli ve kalıcı bir olgu olarak küresel tarihin bir parçası olduğunu göstermektedir. Bu tür olaylar, küreselleşmenin sadece paranın hızlı transferi olmadığını kanıtlamıştır (…)

    Gezi olayının Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecine zarar getirmesi kabul edilemez. Toplumumuzun Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren 200 yıldır süren modern siyasi tarihi, modern anayasal rejimin vatandaşlık hak ve hürriyetlerini gerçekleştirme sürecinin tarihidir. Aynen Avrupa ve tüm dünyada olduğu gibi zorlu bir süreç olması da tabiidir (…) Türkiye’de hükümetler çok çeşitli krizler ve bunalımlarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak ülkemiz insanının çevresindeki demokrasi ve insan haklarını kabul etmiş bölgenin üyesi olması hakkından, geçmişte yaşanan anlık rejim sıkıntıları dışında, özünde çıkmamışlardır.

    Selçuk Esenbel (Boğaziçi Üniversitesi)

    Tek bir tarih olmayacak

    Doğal olarak bu çaptaki bir gelişmenin bu günlerin tarihi yazılırken gözardı edilmesi mümkün değil. Ancak sorunuz resmî tarih yazımının oluşturduğu reflekslerin toplumumuzda hâlâ ne denli canlı olduğunu gösteriyor. “Tarih” bir özne olmadığı ve modern toplumlarda “tarih” değil “tarihler”in yeniden inşa edildiği gözönüne alındığında, anılan konu üzerine gelecekte tek ve tartışılmaz bir yargı değil, farklı değerlendirmelerin yapılacağını söyleyebiliriz. Nasıl günümüzde farklı tarihler 27 Mayıs konusunda “devrim”den “darbe”ye ulaşan bir yelpazedeki görüşlere dayalı yeniden inşa faaliyeti gerçekleştiriyorlarsa; 28 Mayıs sonrası gelişmeleri de ileride farklı biçimlerde yorumlanacaktır. Bunun yanısıra bu yorumlar zamanın ruhundan da derinden etkilenecektir. Tıpkı 1970’de yapılan 27 Mayıs yorumları ile 2010’da aynı konu üzerine gerçekleştirilen değerlendirmelerin farklı olması gibi, 2023 ve 2053 yıllarında 28 Mayıs değişik biçimde ele alınacaktır.

    M. Şükrü Hanioğlu (Princeton Üniversitesi)

    Çevre bilinci ve tarihçilik

    Türkiye tarihinde olağanüstü bir evreye tanıklık ediyoruz. Bu, genç nüfus ağırlıklı bir toplumsal harekettir. Burada, geçmiş yılların biriktirdiği ve toplumun bireylerinin özgürlüğünü cendere içinde tutmaya çalışan yönetim değil vurgulamak istediğim. Eylemlerin dile getirdiği çevre sorununa eğilmek istiyorum. Tabiatı -sanki Osmanlı yönetimin bir rejim örneği sayılan “iltizam”, (İngilizcesiyle “tax-farming”) olarak tanımlanan ve tarihçilerin dilinde satış, kiralama, deruhte etme anlamlarına gelen bir sistemle- yağma edilen doğanın, çevrenin, kentin, yeşil güzelliğin, yani çevre sorunlarının ne denli önemli olduğunu anımsatan bir ışıklandırmayı ön plana çıkarmak istiyorum. “Özgürlük” isteğinin baş tacı yapıldığı ve buyurganlığın reddinin ilan edildiği direnişlerde kıvılcımın parkta 3-5 ağacın kesilmesiyle hararet kazanması tesadüf sayılmamalıdır (…) Eylem/ eylemler “çevre hakkı”nın temel bir hak olduğunu çok yüksek sesle ve görüntülerle anımsatmıştır bizlere; Türkiye tarihinde hiç tanık olunmamış biçimde, ölçekte (…)

    Ben, önümüzdeki yıllarda tarihçiliğin çevre korumasına ilişkin geçmiş olayları, olguları, sorunları, yıkımları ve önlemleri konu eden çalışmalarının hız kazanacağına inanıyorum (…)

    Salih Özbaran

    Şimdiden efsane türemeye başladı

    İllüstrasyon: Taha Alkan

    Bir, “tarih” yazmayacak. Tarih diye bir özne yok. İnsanlar var; insanlar yazacak -tarihçi olan ve olmayanlar-, bir şekilde bu olaya dair bir hafıza, daha doğrusu çeşitli hafızalar oluşturacak. İki, bu koşulla tarihe geçecek; ileride hatırlanacak ve üzerinde düşünülecek, konuşulacak, tekrar tekrar incelenecek önemde mi? Herhalde. Ama üç, unutmamak lazım ki henüz çok erken. Tarihsel olaylara bakış, zaman içinde sürekli değişime uğrar. Heyecan soğudukça hayranlık azalabilir, olumlama düzeyi düşer, buna karşılık eleştiri dozajı artar (…) 1791- 94 ve Fransız Jakobenleri; Bolşevikler ve 1917 Ekim; Kemalizm ve Atatürk; bir tarafta 27 Mayısçılar ve diğer yanda Menderes, hep böyle historiyografik gelgitlere uğradı. Gezi Parkı örneğinde ise, Big Bang anından ancak çıktık ve olayın ilk artçı sarsıntıları bile daha
    yeni yaşanıyor (…) Bence en kritik soru şu: Bir bütün olarak siyaset sahnesinin yenilenmesine açılan bir başlangıç olabilecek mi? Bunu görmek en az beş-on yıla bağlı. Dördüncüsü, oldukça ileri bir noktada daha serinkanlı bir objektivizm hakim olabilirse de, oraya giden yolda farklı, çelişik hatırlayış biçimleri ve anlatımların oluşması kaçınılmaz (…) Çeşitli efsaneler 28 Mayıs-17 Haziran 2013 arasının Gezi Parkı ve Taksim Meydanı olayları etrafında da türeyecek, nitekim türemeye başladı bile. Kimisi (mesela asıl çevreci gençler) bu iki mekanı ayıracak, kimisi (mesela “eski sol” örgütler) birleştirecek. Kimisi Gezi “komün”ünü, kimisi “kızıl meydan”ı öne çıkaracak. Kimisi farklı doğru ve yanlışları içeren iki üç ayrı aşamadan, kimisi her ânında yüzde yüz haklı ve doğru tek bir “halk hareketi”nden söz edecek. Kimisi Müslüman demokrat ve kadınlara uygulanan yan şiddete üzülecek, kimisi bunu tümüyle yok sayacak. Kimisi bütün noktalarda polis şiddetini minimize, kimisi ise maksimize edecek ve buna dayanarak “mazlumların öz savunması”nı haklı çıkaracak, hatta bundan yeni bir “şehir gerillası” türetecek; çocuklarına torunlarına bir zamanlar “haramilerin iktidarı”nı “o biçim savaşarak püskürtmüş” olduklarını aktaracak. Biber gazı (28/29 Nisan-27 Mayıs 1960 arasının “kıyma makineleri” misali) “kimyasal silah”lara; olayın bütünü ”yükselen bir devrim dalgası”na; gösterilerin sona erişi de (1905 sonrasının Kara Yüzler’inden mülhem) bir “karşı- devrimci terör”e dönüştürülecek.

    Bütün bunların karşısında ise, Başbakan Erdoğan’ın muazzam hataları ve birincil sorumluluğunu örtbas etmeye yönelik bir “anarşi mi istikrar mı” ya da “fazla demokrasiyle kalkınma olmaz” otoritarizminden türetilmiş karşı-anlatılar yer alacak. Hangisi, kimin hafızasında ağır basar? Ya da dengeli
    bir konsensüs teşekkül eder mi? Bunu, gene önümüzdeki yıllar gösterecek; Türkiye’nin genel demokratikleşme ve siyasal olgunlaşma serüveni belirleyecek. 

    Halil Berktay (Sabancı Üniversitesi)

    Geleceğimiz uzlaşmaya bağlı

    Tarih 2013 Haziran olaylarını yazacak mı? Kuşkusuz evet, çünkü bir dönüm noktasındayız, hiç olmazsa yakın bir gelecekte bu dönüm noktası hatırlanacak. Ne diyecek tarih? Onu bilemiyorum, çünkü bundan sonrası iki şekilde gelişebilir. Günümüzün olaylarına karışanlar ya da bakanlar üçe ayrılmış: ikisi birbirine zıt, birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Gelişmeleri sadece tek yönden görüyor, kabahat hep öbüründe ya da başka birinde. Ya kendini aldatıyor böyle yazıp okuyanlar ya da başkalarını aldatmaya çalışıyor (…) Böyle giderse bu ikiye bölünmüşlük gittikçe yer edecek, kemikleşecek, tehlikeli hâle gelecek.

    Ya da üçüncü grup baskın çıkacak. Bu gruptaki serinkanlı, sâlim akıllı kişiler sadece bir tarafın hatasını-sevabını görmek ve göstermek yerine, siyasal ve toplumsal uzlaşma kültürünün yeşermesini, güçlenmesini sağlayacak; ötekini anlayan ya da hiç olmazsa anlamağa çalışan bir topluma evrilmemize yol açacak. O zaman tarih diyecek ki, Haziran 2013’de dayatmacı değil anlaşmacı bir siyasal kültür sayesinde Türkiye tam anlamıyla demokratlaşmaya yürüdü. İnşallah.

    Metin Kunt (Sabancı Üniversitesi)

    Tarihe geçecek sivil itaatsizlik

    Taksim Direnişi kuşkusuz tarihe geçecek bir sivil itaatsizlik eylemi, ama tarihimizdeki ilk kitlesel gösteri değil, tabii ki! Örneğin, 1871’de greve giden Hasköy Tersanesi amelesi, devlet memuru olduklarından nümayiş yapamamışlar, bunu karıları ve çocukları üstlenmişti. 1905 Erzurum İsyanı da kayda değer, çünkü orada da Müslüman ve Emeni kadınlar hep birlikte boş tencerelerin kapaklarını birbirine vurarak “açız, aç!” diyerek şehrin sokaklarını dolaşmakla yetinmemişler, devlete ait zahire ambarlarını da talan etmişlerdi. New York Times gazetesi 1. Dünya Savaşı yıllarında, birkaç kez “aç Müslüman kadınlar İstanbul’da boş tencerelerle nümayişler yaptılar” şeklinde haberler yayınlamıştır. Aklıma gelen son örnek ise 1960’dan bir öğrenci eylemi ve bence en çarpıcı olanı: Türkiye’de 555K! Yani, “5 Mayıs saat 5:00’te, Kızılay’da!” Sonrası malum, 27 Mayıs 1960!

    Öğrenci olayları ve kitlesel protestolar tek başına iktidarları devirmeye hiçbir zaman muktedir olamamıştır, ancak hükümetler hep bu olayların hemen akabinde gelişen ekonomik krizlerden sonra devrilmişlerdir!

    Yavuz Selim Karakışla (Boğaziçi Üniversitesi)

    Hayatın sorgulanması

    Gezi Parkı şimdiden bir “concept,” bir yeni marka olmuştur. Türkiye’de “Zeitgeist” başta kadınlar, sonra gençler tarafından ciddi biçimde değiştirilmiştir. Gezi her büyük tarihsel olay gibi “yapılmamıştır”, bir deprem gibi “gelmiştir”. Bu boyutta bir olayı iktidar da, muhalefet de ilk defa vizyona giren bir film gibi algıladığına göre, tarihe geçme ihtimali şüphesiz çok yüksektir. Bu sürecin altında yatan en önemli tarihsel dinamik, iktidarın “nüfus” meselesini merkeze alarak uygulamak istediği özel hayata yönelik dayatmacı, muhafazakar çabalara verilen tepkilerdir. Gezi süreci hayatın temellerinin sorgulanmasına bir geçiş diye de tarihe geçebilir (…)

    Tarihçiler, çeşitli noktalarda DP döneminin son yıllarıyla mukayeseler yapacaklardır; ne var ki ezici çoğunluğu kırlarda yaşayan bu dönemin Türkiye’si ile % 77’si kentlerde yaşayan ve askerî vesayetin gücünün bir hayli kırıldığı bir Türkiye’yi kıyaslamak risklidir.

    Asım Karaömerlioğlu (Boğaziçi Üniversitesi)

    İllüstrasyon: Taha Alkan

    Tarih yazımında ‘Her Yer Taksim’

    Elbette Taksim Gezi Parkı olayları Türkiye tarihinde önemli bir yer tutacak ve gelecekte tarihçileri oldukça meşgul edecek bir konu olacaktır. Öncelikle bu “olay”a tarihyazımında nasıl bir isim verileceği tartışma konusu olacaktır. “Gezi Parkı Olayları” gibi görece nötr bir isim üzerinde konsensüs oluşabilir, ama tarihyazımında bu konuda farklı yaklaşımlar kendini en başta isimlendirme konusunda gösterecektir: “Taksim Direnişi” gibi isimlendirme ile direniş olgusu öne çıkarılabileceği gibi, olayların hükümete karşı bir tezgah olduğunu belirten “Gezi Komplosu” gibi isimler veya eylemin barışçıl yöntemlerine dikkat çeken veya polisin buna karşı orantısız şiddetine vurgu yapan sözcükler de tercih edilebilir. Ayrıca “olay”ın Taksim Gezi Parkı ve hatta İstanbul ile sınırlı olmadığını, tüm Türkiye’ye yayıldığını belirtmek için ‘Mayıs-Haziran 2013 Olayları’ gibi bir isim de öne çıkabilir.

    Bugünden kalacak olan medya ve internetteki görsel-işitsel malzeme ve özellikle sosyal medya, bu konudaki tarihyazımının en önemli kaynakları olacaktır. Ayrıca başından beri alanda çalışma yapan siyaset bilimcilerin ve özellikle sosyologların eserleri, geleceğin tarihçileri için paha biçilmez değerde olacaktır. Aynı şeyi, güvenilir gazetecilik ürünü olan çalışmalar ve özellikle ciddi kamuoyu çalışmaları için de söylemek mümkündür. Genelde olduğu gibi, bugün olaylar sırasında medyada yer almış derinlikli analizler de geleceğin tarihyazımının önemli kaynağı olacaktır. Bu kadar çok kaynağa bu kadar kolay ulaşma olanağının tarihçilerin işini çok kolaylaştıracağı düşünülebilir, ama tam da bu kaynak enflasyonu ve kaynakların güvenirliği sorunu, aynı zamanda zorlaştırıcı bir rol oynayabilir.

    Diğer yandan, bugünden yarına kalacak görsel-işitsel ve yazılı kaynaklara oranla bu sürece ait objeler zamanla yitip gidecektir. Bu nedenle, Tarih Vakfı’nda oluşturulan bir komisyon, kolayca ulaşılabilen görsel-işitsel malzemelerin yanısıra, objeleri de arşivleyerek gelecekte bu konuda ilgili diğer kurum ve kuruluşlarla gerçekleştirmek istenilen sergi, yayın ve benzeri faaliyetler için hazırlık yapmaktadır. Sözlü tarih konusunda zaten deneyimli olan vakıftaki bu komisyon, ek olarak Gezi’nin materyal temsiline ve belleklerde yapacağı izlere yoğunlaşacaktır (…)

    Bu olayların, “çoğunluk demokrasisi” ve “çoğulcu demokrasi” arasındaki farkın ortaya çıkmasına (veya birinden diğerine geçişe) hizmet edip etmediği sorusu da özellikle siyasi tarih ve düşün tarihi yazınında ele alınacaktır (…) Tarihçilerin başvuracağı çok önemli bir araç da “psiko-tarih” olabilir ki başbakanın dilinin ve tavırlarının bu süreçte oynadığı belirleyici rol ve bunun arkasındaki kişisel nedenler psiko-tarihçilerin bu tavrı anlamak için teoriler ve modeller peşine düşmesine yol açacaktır. Tarihyazımının eksik olmayan komplo teorisyenleri de boş durmayacak ve olayların ortaya çıkmasından itibaren her detayı öne sürülen komplo teorilerini desteklemek için kullanacaklardır (…) Olayların tarihyazımında ilgi görecek bir boyutu da o güne kadar bir araya gelmesi bile düşünülemeyen farklı muhalif grupların ilk defa günlerce birarada mücadele etme deneyimi yaşamış olmasıdır. Son olarak, geleceğin tarihyazımında en ateşli tartışma konularından biri de eski müesses nizamın (ordu-bürokrasi devlet) tasfiyesi için çaba harcayan bir hükümetin neredeyse eş zamanlı olarak kendi müesses nizamını (lider-parti-polis devleti) kurma süreci ve bunun sivil toplumun geliş(me)mişliği ile ilişkisi olacaktır (…)

    Olgusal tarih konusunda gereğini yapmakta pek zorlanmayacak olan tarihçilere düşecek en önemli görev, her zamanki gibi “süreklilik-kopuş” tartışmaları içinde bu olayları tarihsel bağlamına oturtmak olacaktır.

    Bülent Bilmez (İstanbul Bilgi Üniversitesi)

  • #YaşarkenYazılanTarih

    #YaşarkenYazılanTarih

    27 Mayıs gecesi iş makinalarının Gezi Parkı’nda çalışmaya başlamasından 15 Haziran’da parkın boşaltılmasına kadarki süreç, Türkiye tarihi açısından bir dönüm noktası yaratan gelişmelere sahne oldu. 19 güne ve İstanbul’dan başlayarak yurt geneline yayılan gösteriler sırasında yaşananların bilançosu da ağırdı. Türkiye’yi sarsan 19 günün saat saat en önemli kırılma anları…

    Türkiye, Mayıs ayında bulunduğu coğrafyanın en önemli kırılma anlarından birini yaşadı. 27 Mayıs gecesi Taksim’deki Gezi Parkı’nda iş makinalarının çalıştığını gören birkaç kişinin uyarısı sosyal medyada yankılandı. Gece yarısı toplananlara yönelik polis müdahalesi, ağaç yıkımına yönelik başlayan eylemi Türkiye tarihinin en geniş katılımlı sivil direnişine dönüştürdü. Özellikle 31 Mayıs sabah 05:00’te Gezi Parkı’nda “nöbet tutan” binlerce kişiye yapılan müdahaleyle, bu tarih eylemler için bir dönüm noktası oldu. O gece kentte destek eylemleri düzenleniyordu.

    İçişleri Bakanı Muammer Güler, 6 Haziran’da 28 Mayıs’tan o güne kadar Türkiye’deki 81 ilin 78’inde 746 gösteri yapıldığını açıkladı. Gösterilerin bilançosuysa çok ağır oldu 3 Haziran’da Mehmet Ayvalıtaş ve Abdullah Cömert, 5 Haziran’da Mustafa Cömert, 14 Haziran’da Ethem Sarısülük hayatını kaybetti. Türk Tabipler Birliği’nin 20 Haziran’da açıkladığı verilere göre 13 ilde 7836 yaralı hastanelere başvurdu, 60 kişi ağır yaralandı, 101 kişi kafa travmasına uğradı, 11 kişi gözünü kaybetti.

    Eylemciler, arkaya dönüp baktıklarında yaşananların nasıl bu noktaya geldiğinin şaşkınlığı içindeydi. Ancak yalnız değildiler. İktidar ve muhalefet partileri de sürece dair doğru bir okuma yapmakta zorlandı. CHP eylemi desteklerken yaşananların sahiplenmekten uzak durdu. MHP eylemlere katılmama çağrısı yaparken BDP ise çoğunlukla tepkisini sokaklara yansıtmadı.

    Esas belirleyici, kuşkusuz AK Parti’nin tavrıydı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Kuzey Afrika gezisindeyken “Olaylar başladığında bunu çevre olayı olarak görseydik, bu noktaya gelmezdi” dedi. Ancak Başbakan’ın Türkiye’ye dönüşü yaşananları küresel komplo olarak değerlendirmesi ve “milli iradeye saygı” mitingleri, uzlaşma çabalarını çıkmaza soktu.

    Klişe tabirle artık Türkiye’nin ve dünyanın gözü Gezi Parkı üzerindeydi. Yabancı siyasilerden gelen açıklamalar diplomatik sorunlara yol açtı. Bir yandan da Gezi Parkı protestolarıyla Türkiye, yurt dışına direniş ihraç etti. Brezilya’da isyanda, “Aşk bitti, burası Türkiye” sloganları atıldı.

    Olayların patlak vermesiyle sosyologlar, ekonomistler, siyaset bilimciler farklı platformlarda eylemlere yönelik analizlerini sundu. Yaşananları değerlendirmek için tarihçilerin vakti henüz gelmedi. İlerleyen yıllarda, araştırmacıların tarafsız dönem kaynağı bulmakta sıkıntı çekeceği muhakkak. Bu sorunu şimdiden gidermek adına NTV Tarih olayların başladığı 27 Mayıs gecesinden Gezi Parkı’nın boşaltıldığı 15 Haziran’a kadarki dönemin dönemeçlerine dair bu zaman çizelgesini hazırladı. Ne de olsa tarih, yaşarken yazılır!

    28 MAYIS 2013
    GECE YARISI İNŞAAT

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.20.08

    29 MAYIS 2013
    2. GÜN
    ‘BİZ KARARI VERDİK’

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.20.21

    30 MAYIS 2013
    3. GÜN
    ÇADIRLAR YAKILDI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.20.37

    31 MAYIS 2013
    4. GÜN
    #HERYERTAKSİM

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.20.49

    1 HAZİRAN 2013
    5. GÜN
    CUMARTESİ

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.21.04

    2 HAZİRAN 2013
    6. GÜN
    ÜÇ BEŞ ÇAPULCUNUN TWITTER BELASI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.21.24

    3 HAZİRAN 2013
    7. GÜN
    EYLEMLERİN İLK KURBANLARI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.21.38

    4 HAZİRAN 2013
    8. GÜN
    TANSİYON DÜŞTÜ

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.21.50

    5 HAZİRAN 2013
    9. GÜN
    İÇKİ YOK KANDİL SİMİDİ VAR

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.01

    6 HAZİRAN 2013
    10. GÜN
    MUSTAFA SARI HAYATINI KAYBETTİ

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.16

    7 HAZİRAN 2013
    11. GÜN
    BAŞBAKAN’A HAVAALANI KARŞILAMASI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.32

    8 HAZİRAN 2013
    12. GÜN
    ANKARA VE İSTANBUL’DA MİTİNG KARARI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.43

    9 HAZİRAN 2013
    13. GÜN
    TAKSİM’DE ŞÖLEN ANKARA’DA MİTİNG

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.22.55

    10 HAZİRAN 2013
    14. GÜN
    GEZİ’ DE MANTIK DERSİ

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.06

    11 HAZİRAN 2013
    15. GÜN
    ÇEVİK KUVVET 10 GÜN SONRA TAKSİM’DE

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.16

    12 HAZİRAN 2013
    16. GÜN
    GEZİ PARKI İÇİN REFERANDUM

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.26

    13 HAZİRAN 2013
    17. GÜN
    EYLEMCİLERİN PROFİLİ ÇIKARILDI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.39

    14 HAZİRAN 2013
    18. GÜN
    YARGININ KARARI BEKLENECEK

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.50

    15 HAZİRAN
    19. GÜN
    15 GÜN SONRA GEZİ PARKI BOŞALTILDI

    Ekran-Resmi-2021-03-12-18.23.59
  • Gezi’ye otel kararına cevabı istifa olmuştu

    Gezi’ye otel kararına cevabı istifa olmuştu

    Türkiye’nin ilk şehircilik uzmanı Aron Angel’e 1950’de İstanbul’un kent planlaması emanet edildi. İki yıl sonra hükümet, Gezi Parkı’na otel kararı alınca, Angel düşünmeden istifa mektubunu yazdı.

    Türkiye’nin ilk şehircilik uzmanı, Gezi Parkı’nın, (bugünkü adıyla) İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nın, Kadıköy’deki Bağdat Caddesi’nin mimarı, Bursa’da, Yalova’da şehircilik projeleri geliştirip uygulayan babam Aron Angel, bundan 150 yıl önce ilginç bir olay sonucunda Türkiye topraklarına gelmiş bir ailenin üyesidir. Babamın büyük büyükbabası Avramo Bivas, İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele’nin diş hekimiydi. Avrupa’yı ziyaret eden ilk Osmanlı padişahı olan Sultan Abdülaziz’in (1867) Napoli limanında diş ağrısı tutunca diş hekimi Avramo Bivas onu kısa sürede iyileştirmiş, Abdülaziz de gezisi sonlandığında Bivas’ın da İstanbul’a gelmesini rica etmişti. Teklifi kabul eden Bivas, Osmanlı sarayının diş hekimi oldu. Babam, 6 Haziran 1916’da Kadıköy’de ünlü Valpreda Apartmanı’nda doğdu. Liseyi tamamladıktan sonra bakaloryasını Galatasaray Lisesi’nden aldı ve 1932’de girdiği Yüksek Mühendis Mektebi’nden (İTÜ) beş yıl sonra mezun oldu. Babam bana o dönem okuduklarının kendisini tatmin etmediğini, bir öğretmenin onu Henri Prost’la tanıştırdığını anlatırdı. Ünlü şehir planlamacısı Prost, 1936’da Atatürk’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelmişti ve İstanbul’un Nazım Planı’nı oluşturmakla görevliydi.

    Prost, babama Paris’te iki mimarlık okulu önerdi. Babam, Paris’te yaşayan ablasına danışarak birini seçti. 1937’de uzun bir yolculuk sonunda Paris’e vardı. Okulun ilk haftasında okul müdürünün konuşması için beklerken, Henri Prost’un salona girdiğini anlatırdı. Meğer Prost okulun müdürüymüş. Babam, onun tavsiyesiyle mimarlık bölümünün yanında şehircilik de okumaya başladı ve 1940’da Paris Üniversitesi’nden şehircilik, École Spéciale d’Architecture’den mimarlık diplomasını aldı.

    İstanbul’a dönen babam, teşekkür etmek için Prost’un evine gittiğinde Prost, kendisine birlikte çalışma teklifinde bulundu. Yalova Bursa imar planları için bir süre birlikte çalıştıktan sonra 1942’de bu kez Prost, Angel’e İstanbul Belediyesi’nde Şehircilik Müşaviri sıfatıyla kendisiyle çalışmayı önerdi. Bunu kabul eden babamın 10 yıl sürecek İstanbul Belediyesi’ndeki görevi başlamıştı. Bu sürede İstanbul’un ilk nazım planını, Sultanahmet ve Taksim meydanlarının inşaatını yürütmüş, metro ve İstanbul Boğazı’na tüp geçit projeleri hazırlamışlardı. Kadıköy’de Haydarpaşa’dan Bostancı’ya kadar olan bölgede, evleri ayrık nizam olarak tasarlardı. Günümüze kalan, yeşillik içinde bahçeli meskenler onun eseridir.

    Aron Angel’in Paris Üniversitesi’ndeki öğrenci kartı. Hocası Henri Prost, Angel’in babasına yazdığı mektupta öğrencisinden övgüyle bahsediyordu.

    1950’de Prost’un mukavelesi yenilenmeyince Kırdar’ın önerisi ile babam, Nazım Plan Bürosu Başdanışmanı oldu. Babamın da Prost gibi kendisini en çok adadığı projelerin başında Gezi Parkı ya da resmî adıyla “2. numaralı park” geliyordu.

    Henri Prost ve Aron Angel’in 1943 tarihli Taksim metrosu planı. Angel’in, 60 yıl boyunca kullandığı gereçleri.

    Gezi Parkı’nı bugünkü haliyle tek başına düşünmemek lazım. Bu park Prost ve babamın döneminde 11-12 sene süren istimlaklar sonucunda ortaya çıkarılan ve Taksim Gezisi’nden başlayıp, yaya köprüsü (şu an yıkıldı) ile Divan Oteli’nin arkasından devam edip, Hilton Otel arazisinin tamamını içeren, oradan Maçka Parkı’na ve Dolmabahçe sırtlarına kadar uzanan muazzam bir yeşil alan idi. Bu alan babamın çizdiği Spor ve Sergi Sarayı ve Açık Hava Tiyatrosu ile taçlandırılmıştı.

    Bu park, tamamlandıktan sonra bozulmadan sadece birkaç yıl yaşayabildi. İlk işgal Hilton Oteli inşaatı olmuştur. Konu 1952’de babamın önüne geldiğinde şöyle anlatırdı: “O zaman Vali ve Belediye Başkanı olan Fahrettin Kerim Gökay bana ‘Amerikalılar İstanbul’da bir otel yapmak istiyorlar’ dedi. Ben de kendilerine birkaç yer gösterebilirim dedim. Gökay, park içinde, şu an Hilton Oteli’nin bulunduğu bölgenin secildiğini söyledi.”

    Karar bir kere verilmişti. Babam bunun üzerine istifasını verdi ve istifa mektubunda şu ifadeyi kullandı: “Şahsi menfaatlerin revaçta bulunduğu bir müessesede çalışmaktan utanç duyuyorum.”

    Ne yazık ki Hilton Oteli, 2 numaralı park alanı içindeki mevcut yere yapılmış ve park içindeki ilk işgal gerçekleştirilmiştir. Bunu takip eden inşaatlarla park ortadan kaldırılmıştır.

    Babam, belediyeden ayrıldıktan sonra 1959’a kadar Tünel’de Nergis Sokak’taki şehircilik ve mimarlık bürosunda çalıştı. Ardından bürosunu önce İstiklal Caddesi’ne sonra da 2010’da ölümüne dek çalıştığı Şişli’deki Ihlamur Palas’a taşıdı.

    Babama Topçu Kışlası hakkında fikrini sorduğumda “Yıkılmasına üzülmüştüm. En azından giriş kapısı korunmalıydı’’ demişti.

    Bugünlerde halkımızın çevre bilinciyle oluşturduğu Gezi Parkı direnişi 1950’li yıllarda oluşmuş olsaydı,
    bu muazzam park milletin hâlihazırda hizmetinde olur, bugün bu konu gündemde bile olmazdı.

    Görseller: Albert Angel Koleksiyonu