Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Köpek nasıl bahtiyar olur ve muhafazası için neler yapılır?

    Köpek nasıl bahtiyar olur ve muhafazası için neler yapılır?

    Özellikle İstanbul’da yaşayan sokak köpeklerinin yakın tarihi, 20. yüzyıl başlarından itibaren birçok kitaba, makaleye konu oldu. Bunlar arasında bugün az bilinen, ama döneminde etkili çalışmalar, sokak hayvanlarıyla ilgili yaklaşımların çok daha insani olduğunu gösteriyor. Kötü muameleden, onları koruma altına almaya uzanan süreç.

    İstanbul’un köpekleri ve onların sorunları, bu konuda yazılmış yazılar, seyyah izle­nimleri, İstanbul halkının duygu ve davranışı, başıboş köpeklere karşı girişilen acımasız eylemler, onlara karşı gösterilen tepkiler, hayvan hakları meselesi… Bu karmaşık sorunları araştıran ve yazan Catherine Pinguet, 2008’de İstanbul’un Köpekleri isimli çalışmasını Fransızca olarak yayımladı; kitap hemen 1 yıl sonra Yapı Kredi Yayınları ta­rafından, Saadet Özen’in başarılı çevirisiyle basıldı. Bu çalışma, konuyla ilgili yazılmış makale ve dergi yazılarını, konunun kaynaklarını, anılarda yer alan bölümleri başarıyla biraraya getiriyor.

    Pinguet’nin Adalar’a Çıkmak isimli kitabı ise 2018’de İş Bankası Kültür Yayınları tara­fından tercüme edilerek yayım­landı. Burada da İstanbul sokak köpeklerinin topluca Sivriada’da itlafı konusu geniş bir bölüm olarak ele alınmıştır.

    SAHAFTAN-10
    1920’lerde Edirnekapı’yı gösteren kartpostalın üzerinde “Yedikule’de çoban köpekleri” yazıyor.

    Arif Aşçı, Metin Hülagu, Ekrem Işın, Kemalettin Kuzucu, Gülru Tanman, Ümit Sinan Topçuoğlu, İstanbul sokak köpekleri hakkında çalışmalar yapmış, eser vermiş araştırma­cılar. İstanbul’a ve İstanbulluya dair 3 aylık yaşam kültür dergisi İSTanbul’un 18. ve son sayısın­da da “İstanbul hayvanların da şehri” başlıklı çok önemli bir dosya konusu var. Hayvan hakları, köpeklerin uyutulması, İstanbul’un ünlü sokak hayvan­ları başlıklı yazıların yer aldığı bu sayıyı da mutlaka edinmek gerekir (İSTanbul İBB tarafından yayımlanıyor ve birçok noktadan ücretsiz alınabiliyor).

    Önemi ve tarihsel geçmişi­nin derinliği nedeniyle pek çok araştırmacının ilgisini çeken bu konuya dair yeni sözler söylemek zor. Bu bakımdan bir sahaf olarak bazı kaynak ve yazılarda adı geçen ve daha az bilinen önemli kitapları dergimizin kıymetli okuru ile paylaşmak istedim:

    1-Les Chiens Errants de Constantinople: Etude de Moeurs
    Dr. S. S. Mavrogény
    Baskı yeri ve tarih yok
    (1902?)
    20 sayfa.

    İstanbul’un Ortodoks-Rum cemaatinden Fener beyleri­nin köklü ailelerinden birine mensup Spiridon Mavroyeni Paşa, Sultan 2. Abdülhamid’in özel hekimi ve danışmanların­dandı. 1889’da Paris’te toplanan Uluslararası Tıp Kongresi’nde cilt hastalıkları alanında onur­sal başkan seçilmişti. Ancak daha sonra sultan tarafından Saray’da 1 hafta alıkonuldu. 2. Abdülhamid’in sürekli takip ettirdiği Mavroyeni Paşa, ölümüne kadar gözetim altında tutuldu. Catherine Pinguet’nin tespitine göre, Mavroyeni Paşa’nın ölüm yılı olan 1902’de Paris’te basılan bu Fransızca broşür İstanbul’un köpeklerini övmektedir. “Onların çok akıllı, geliştirilebilir, hünerli, uysal ve başta paşalar olmak üzere insanoğlunun betini-benzini arttıracak kadar cesur olduğu­nu” belirtir yazar. Çalışmasında İstanbul’da köpeklerin maruz kaldığı kötü muameleden pek bahsetmeyen Mavroyeni Paşa, onları “bohem bir hayat süren sahipsiz köpekler… Şehrin dilencileri…” diye tanımlar.

    SAHAFTAN-1
    2008’de Fransızca yayımlanan ve 2009’da Türkçeye çevirilen İstanbul’un Köpekleri, sokak köpeklerinin sorunlarına ve hayvan hakları meselesini ele alıyor.

    2-İstanbul’da Köpekler
    Abdullah Cevdet
    İctihad mecmuasından çıkarılmış makale
    Mısır (Kahire), Matbaa-i İctihad, 1909,
    16 sayfa.

    İctihad dergisi, 1909’da Kahire’de sürgünde bulunan Doktor Abdullah Cevdet Bey’in kurduğu yayınevi ve matbaanın yayın organıydı. Cenevre’de de satılan, İstanbul’da ise gizlice dağıtılan dergideki bir makale sonradan kitaplaştırılmıştır. Dergi dağıtımının güçlüğü gözönünde bulundurularak, dergiden çıkma ayrı basım bir kitapçık şeklinde el altından da­ğıtılmıştır. Makalenin sonunda “24 Septembr 1909 Mısır, Doktor Abdullah Cevdet” kaydı vardır. Yazı 13. sayfada bitmektedir. 14-16. sayfalarda “Kütüphane-i İctihad’ın bazı ecza-yı cedidesi” başlığı altında yeni yayınların listesi ve tanıtımı vardır.

    3-Vesait-i muhabereden Köpek ve Talim ve Terbiyesi
    Nuri Bey
    İstanbul, Necm-i İstikbal Matbaası, 1341 (1925)
    Dağıtım yeri: Harbiye
    Mektebi 23 sayfa.

    SAHAFTAN-5
    Nuri Bey’in 1925’te kaleme aldığı Vesait-i muhabereden Köpek ve Talim ve Terbiyesi, savaş yıllarında haberleşme için köpeklerden yararlanılmasını ve köpeklerle ilgili genel bilgileri ele alıyor.  

    Harbiye Mektebi Heyet-i Talimiyesi’nden Mülazım-ı evvel Nuri Bey’in kaleme aldığı bu kitap, savaş yıllarında haber­leşme için köpeklerden yarar­lanılmasını konu alıyor. Kitabın kapağında “İki ay zarfında kolordu, fırka, alay, tabur, bölük ve takımlar arasında muha­bere şebekesi tesisi hakkında lazım gelen malumat-ı esasiye” diye bir açıklama bulunmakta. Kitabın dağıtımı Harp Okulu’nda yapılmış. İlk sayfada Erkan-ı Harbiye kaymakamlarından (daha sonradan general) İsmail Berkok’un bir giriş yazısı ve Nuri Bey’in “Arz-ı meram” başlıklı bir önsözü var. Köpeklerin cinsleri, gıdası, eğitimi konu­larında bilgilendirici-eğitici yazılar bulunan kitapta “Milli Mücahede’de Birinci Ordu dahi köpekle muhabereye ehem­miyet vererek pek çok köpek toplattırmışsa da lüzumu kadar talim ve terbiye edilmeden taarruz başladığından matlub faide (istenilen fayda) temin edilememiştir” deniliyor.

    4-Av ve Salon Köpekleri
    Cafer Fahri (Dikmen)
    İstanbul, Matbaa-i Ebüzziya, 1928,
    191 sayfa, 75 fotoğraf.

    SAHAFTAN-2
    1928’de kaleme aldığı Av ve Salon Köpekleri’nde veteriner Cafer Fahri (Dikmen), köpeklerin önemine ve bu hayvanların bakımı, eğitimi, sağlığına yer veriyor.

    Türk veteriner hekimliğinin ünlü isimlerinden Büyükadalı “Baytar Müdürü” Cafer Fahri [Dikmen] tarafında kaleme alı­nan bu eser, köpekler hakkında kaleme alınmış ilk kapsamlı ve bilimsel eserimizdir. Harf Devrimi’nin hemen öncesinde basılan bu eserin amacı ve yazılış sebebi, önsözde şöyle anlatılır:

    SAHAFTAN-3

    “Köpeklerin insanlara gör­dükleri hizmet, temin eyledik­leri faide pek çoktur. Bekçilik ve avcılık gibi başlıca hizmet­lerinden mada, talim ve terbiye sayesinde bugün köpeklerden daha pek çok mühim istifadeler olunmaktadır. En ziyade polis hizmetinde, gümrük ve sair kaçakçılıkta temin eyledikleri faydalar pek ehemmiyetlidir. Hususiyle son Harb-i Umumi’de köpeklerin harpte gördükleri hizmet ve ifa ettikleri vazife tasavvurun fevkindedir. Bunun içindir ki her memlekette köpeklere ayrıca bir ehemmi­yet-i mahsusa verilerek her yerde köpeklerin cinslerinin ıslahı, talim ve terbiyeleri ve bakılmaları için köpek sergi­leri, köpek hastaneleri, köpek berberleri, köpek hamamları açılmakta ve ciltler dolusu kitaplar, mecmualar, gazeteler çıkarılmaktadır.

    Bizde de öteden beri köpekler bekçilik ve avcılıkta kullanılarak istifade olunmaktadır. Bu yakınlarda süs ve salon köpekleri de merak edilmeye başlandığın­dan; memleketimizde de köpeklere lüzumu kadar ehemmiyet verilmesinin sağlanabilmesi; köpeği olanlar, köpeği sevenler, köpek almak-beslemek isteyenler ve köpek meraklıların yanlış bir şey yapmaması için memleke­timizde ilk defa olarak bu kitabı yazıyorum.

    Her köpek her gün bakılmaya muhtaçtır. Eğer sahibi bakma­sını bilirse köpek bahtiyardır. Bakmasını bilmeyen sahibinin elinde bulunan köpekler ise bed­bahttır. Hiçbir kimse köpeğine fena bakmak istemez; ancak bin­lerce köpek meraklısı, bakmasını bilmediklerinden onları sefalet ve işkence içinde yaşatırlar…

    İşte biz de bu kitabımızda her yaşta köpeğe nasıl bakılacağı ve nasıl yemek yedirileceği, köpek­lerin yerleri, hastalıkları ve alı­nacak köpeklerin nasıl seçileceği ve nasıl talim ve terbiye olacağı, hastalık ve tedavileri hakkında malumat vereceğiz.

    Köpek meraklıları bu kitap sayesinde köpeklerinin sıhhat ve rahatlarını tamamen temin edebilirler ve her aradıkları malumatı bulabilirler.”

    SAHAFTAN-6
    Fransızca “İstanbul hatırası” adlı kartpostal serisinde Osmanlı dönemi sokak köpekleri.

    5-Türkiye Hayvanları Koruma Cemiyeti Ana Nizamnamesi
    İstanbul, L. Murkides
    Basımevi, 1949, 4 sayfa.

    SAHAFTAN-7

    1902’de fizik profesörü eşi ile birlikte Türkiye’ye gelen Alice Manning, bir süre sonra “Arms of Mercy” (Şefkat Kolları) adıyla hayvansever bir grup oluşturur. Osmanlı toplumunun önde gelen birçok isminin de katılı­mıyla 1912’de İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’ni kurar ve sokak hayvanlarını koru­maya çalışır. Savaş yıllarında sınırlı olanaklar yüzünden fazla etkili olamayan cemiyet, cumhuriyetin ilanından sonra 6 Mart 1924’te bütün Türkiye’de faaliyet göstermek amacıyla “Himaye-i Hayvanat Cemiyeti” adını alır. Yıllar sonra bu cemiyet, merkezi İstanbul’da olmak ve diğer yerlerde şube­ler açabilmek üzere Türkiye Hayvanları Koruma Cemiyeti adını alacaktır. 1949’da basılan 4 sayfalık ana tüzükte, derne­ğin kurucuları şunlardır:

    SAHAFTAN-8

    Orgeneral Zeki Baraz, Muallim Hüseyin Pektaş, Muallim Hazım Atıf Kuyucak, Robert Kolej’den Alice Manning, Emekli Subay Nazım Kıbrıslı, Vali Sedat Erim, Bankacı Muhittin Osman Omay, Sigortacı A. W. Sellar, Emekli Subay Hikmet Baykal, Muallime Nilüfer Pars, Refika Etem Dirvana, Seniye Cenani, Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, Avukat Hamdi İpekoğlu, Avukat Ali Galip Taş, Doktor Orhan Tahsin Yahya, Profesör Alfred İsaac, Avukat Naci Lütfü, Avukat Sırrı Celal Atamer, Memur Fahri Ergizler, Muallime Melahat Akgerman, Emekli Polis Müfettişi Muhip Kuran, Emekli Müfettiş Artin Zeki, Diş Tabibi Vahram Ekmekçi, Belediye Memuru Ata Sayar, Emekli Subay Ekrem Rüştü Akömer.

    6-Rapport de la Société Protectrice Des Animaux Stamboul / Année 1930
    Istanbul, Imprimerie Express, 1930, 15 sayfa, Fransızca.

    SAHAFTAN-9
    1930’da Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin yayımladığı Fransızca 15 sayfalık raporda cemiyetin faaliyetleri yer alıyor (solda). Guillaume Berggren’in çektiği ve İstanbul’da kartpostal yayıncılığı yapan Max Fruchtermann tarafından basılan kartpostal, Osmanlı döneminde başıboş köpekleri konu alıyor.
    SAHAFTAN-4

    Himaye-i Hayvanat Cemiyeti’nin yayım­ladığı rapor, Fransızca 15 sayfalık bir broşür niteliğindedir ve kütüphanelerimizde kayıt altına alınma­mıştır. İlk sayfasında kurucuların, başkanın, yardımcıların, sekreter ve idarecilerin isim ve unvanları yazılıdır. İsimlerin bir bölümü, 1949 tüzüğünde de yer alacaktır. 1930’da derneğin başkanı Orgeneral Zeki (Baraz) Paşa’dır. Başkan Yardımcısı Hazım Atıf’tır (Kuyucak). Alice Manning yine idare heyetinde yer alır. İlk 6 sayfalık bölümde 1929’un önemli olayları ve Hayvanları Koruma Cemiyeti’nin faali­yetleri anlatılır. Rapora göre 1929’un en önemli etkinliği, komite üyesi Şerife Salih Hanım’ın İzmir’de Hayvanları Koruma Cemiyeti’ni kurmuş olmasıdır. İzmir valisi ve şehrin önde gelen isimleri bu cemiyete büyük ilgi göstermiştir. İçişleri Bakanı ile görüşmeler yapmış olan yönetim kurulu, bütün Türkiye’de uygulanacak bir yönetmelik ve eksiksiz, yeterli bir hayvanları koruma kanunu (belediyeler için) hazırladıkla­rını, bunun için çalışacaklarını yazmıştır. Ayrıca kuşların ko­runması için de çeşitli tablo ve resimlerden 5 bin adet basıldığı, bunların okullarda sergilene­ceği ve dağıtılacağı beyan edilir. Raporda bir su tankının içine düşüp 5 gün aç kalan bir köpeği kurtaran fakir çöpçüye 2 lira ödül verildiği bildirilmekte, pek çok hayvan kurtarma yöntemi örneklerle anlatılmaktadır.

  • 95 sene önce tramvayda sivil itaatsizlik

    95 sene önce tramvayda sivil itaatsizlik

    İstanbul’da Bebek-Eminönü seferini yapan tramvay, yolcularla biletçinin tartışması nedeniyle vatman tarafından Dolmabahçe’de durdurulur. Yol tıkanır ve diğer tramvaylar da arkada beklemek zorunda kalır. İkdam gazetesinin haberine göre tartışmanın sebebi, “yolcuların sol taraftaki pencereleri açmak istemesi”dir. Aracın sadece sağ tarafındaki pencerelerin açılabileceğini söyleyen biletçi, soldakileri açmak isteyen yolculara engel olmuş ve tartışma büyümüştür. Biletçiye kulak asmayan ve Üsküdar tramvaylarında soldaki pencerelerin de açılabildiğini söyleyen yolcular amaçlarına ulaşınca, vatman tramvayı durdurmuştur. Sonraki tartışmayı da yolcuların kazandığını ve tramvayın yarım saat sonra soldaki pencereleri açık şekilde yoluna devam ettiğini belirten İkdam gazetesi haberin girişinde şöyle yazar: “Şu sıcaklarda tramvaya binen halkın halet-i ruhiyesini göstermesi itibarile bu vak’a şayani dikkattir.”

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin-Fotografi
  • 1934 Soyadı Kanunu ve Oktay Rifat’ın ‘Horozcu’su

    1934 Soyadı Kanunu ve Oktay Rifat’ın ‘Horozcu’su

    Ünlü şair-yazar Oktay Rifat’a (1914-1988) soyadı olarak adeta yapışan “Horozcu”, 1930’lu yılların ortasında amcası Ali Rifat (Çağatay) Bey’in tepkisine ve iğnelemelerine neden olmuştu. İlk defa yayımlanan mektupta, Oktay Rifat’ın “Horozcu” soyadını almak istemesi üzerine ileride başına gelebilecekleri anlatan Ali Rifat Bey’in satırlarına tanık oluyoruz.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin devrim kanunların­dan Soyadı Kanunu, 21 Haziran 1934 tarihinde kabul edildi; 2 Temmuz 1934 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlandı ve 2 Ocak 1935’te yürürlüğe girdi. 15 maddelik bu kanunun ilk iki maddesi “Her Türk öz adından başka soyadını da taşımağa mecburdur. Söyleyişte, yazışta, imzada öz ad önde, soyadı sonda kullanılır” şeklindedir. Soyadı Kanunu’nun Resmî Gazete’de yayımından yaklaşık 5 ay sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından oybirliği ile Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verilmişti.

    Kanunun kabulü ile resmen yürürlüğe girişi arasında yak­laşık 6-7 aylık bir süre sözkonu­sudur. Bu zaman zarfında kimi aileler alacakları soyadlarını belirledi; nüfus müdürlüklerine başvurdu. Kimi ailelerin soyad­ları ise nüfus memurları tarafın­dan belirlendi; bunlar meslekleri veya fiziksel özellikleri ile ilgili soyadları seçti.

    Soyadı Kanunu ve soyadı seçimi ile ilgili araştırma, anket ve sorgulama yoluyla önemli bir çalışma yapan Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali, bunu Cumhuriyet Tarihi Soyadı Hikayeleri (Doğan Kitap, 2013) başlığıyla yayımlamış­tır. Naskali’nin çalışmasında soyadlar daha çok sözlü bilgiye dayanmaktadır. Naskali’nin çalışmasından öğrendiğimize göre Soyadı Kanunu’na karşı çıkan, eleştiren kişilerden biri de Nihal Atsız’dır. Sülale isim­lerinin “Çiftçioğlu” olduğunu ve Türklerde soyadının isimden önce geldiğini savunur, tepki olarak “Atsız” soyadını aldığını belirtir. İbnülemin Mahmut Kemal Bey de Son Asır Türk Şairleri isimli eserinin sonunda “Kendime Dair” başlığıyla yazdığı biyografisinde “isimlere soy adla­rının ilavesi hükümetçe tekarrür ettiği esnada -gazetelere derc edilen- adlar arasında “Emin” sıfatının mukabili olan “İnal” kelimesi gözüme ilişti. Künyemle münasebeti olmasından dolayı bunu ailece soy adı ittihaz ettik” demektedir.

    Sahaftan-1

    Bütün bunlar 1934’te “soyadı” konusunun Türkiye’nin günde­minde yer alan önemli konuların başında geldiği göstermektedir. Elimize Samih Rifat (1875-1932) arşivinden gelen mektuplar ise bu konudaki yazılı belgelerin nadir bir örneğidir.

    Sahaftan-2

    Besteci, udi, çelist, icracı ve yazar olan Ali Rifat Bey (1869-1935) İstiklal Marşı’nın ilk bestecisi ve ünlü dilci ve şair Samih Rifat’ın ağabeyidir. Küçük kardeşi Samih Rifat’ın, yeğeni müzisyen Hatif Rifat’ın erken ölümlerine şahit olmuş­tur. Bestelediği İstiklal Marşı 1930’a kadar icra edilmiştir. Türk müzik tarihinde önemli bir şahsiyet ve bir teorisyen olan Ali Rifat Bey’in müzik üzerine çalışmaları, Musiki Yazıları (Vakıfbank Kültür Yayınları, 2021) adıyla Nilgün Doğrusöz ve Celal Volkan Kaya tarafından yayımlanmıştır.

    Erken yaşta vefat eden Samih Rifat, bilindiği gibi ünlü şair ve yazarımız Oktay Rifat’ın (1914- 1988) da babasıdır (Oktay Rifat da oğluna Samih adını vermiştir: Samih Rifat (1945-2007). Oktay Rifat’ın Ankara’da okurken soya­dı alma konusu ile ilgilendiği, aile tarafından benimsenme­yen hatta unutulması istenen “Horozcu” soyadını dillendirdiği ve bu durumun amcası Ali Rifat Bey’in kulağına gittiği elimizde­ki belgelerden anlaşılıyor. Oktay Rifat tarafından pek önemsen­meyen ama aile büyüklerinin çok ciddiye aldıkları “Horozcu” soyadının kabul edilme teh­likesi üzerine, Ali Rifat Bey’in 1934 sonlarında kaleme aldığı mektup çok keyifli ve samimidir. Kendisinin alacağı soyadının “Çağatay” olacağını vurgular ve Oktay Rifat’a da bu yönde telkin­de bulunur. Bu konuya pek iltifat etmemiş gibi gözüken Oktay Rifat ise soyadı olarak “Rifat”i kullanır; fakat 1934’te ortaya çıkan bu “Horozcu” soyadı, Oktay Rifat’ın sonraki yıllarda adeta üzerinde kalmıştır.

    Murat Uraz, Edebiyat Antolojisi V, (1940); Fahir Onger, Antoloji- Bugünkü Şiirimiz (1946); İsmail Ali Arar, Yeni Şiir Antolojisi (1949); Hüseyin Karakan, Türk Edebiyatında Yeniler (1955); Kemal Yerdelen, Yeni Şiirimizden Seçmeler (1955) antolojilerinde Oktay Rifat maddesi “Horozcu” diye kayıtlıdır. Halbuki “Horozcu” nüfus kayıtlarında bulunmadığı gibi, ailenin de kullanmadığı bir soyadıdır.

    Soyadı Kanunu ve ailelerin soyadı alması konusu, araştırıl­dıkça ilginç bilgilere ulaşılacak hâlâ bakir bir alandır.

    ALİ RİFAT BEY’DEN OKTAY RİFAT’A

    Sahaftan-Kutu-1

    ‘Oğlum Oktay! Adının başına bir de ‘Horoz’ kelimesini ilave edersek hâlin haraptır’

    Oğlum Oktay

    Soyadı olarak ben Çağatay kelimesini intihab ediyorum. Bu kelime hem tarihidir hem de çok ahenklidir. Vecdi’ye yazdım. Senin de hoşuna giderse bu ismi bütün aileye teşmil edelim. Hatta merhum kardeşime de bu ismi verelim. Kendisi Çağatay lisanını çok bilir ve severdi. Gözlerinden öperim yavrum Oktaycığım.”

    3 Kanunevvel (Aralık) 1934

    “…

    Oğlum Oktay Çağatay!

    Sahaftan-Kutu-2

    Be hey horoz akıllı herif, be hey yirmi yaşında bunak, evinizi değiştirirseniz, yeni adresinizi bana bildirmezsen ben mektubumu nereye yazayım? Gerçi sersemlik rekorunu kıran Ankaralı Oktay demek kâfi ise de senin bu şerefli sıfatını mektup zarfına yazmağa münasib görme­diğim için Hasan Beyefendi’yi taciz etmek mecburiyetin­de kalıyorum.

    Sahaftan-Kutu-3

    Demir çelik gibi maden isimlerini alanlar, göl, deniz, ırmak isimlerini seçenler var. Biz de ailemize ebedî bir sıfat olarak horozu seçersek büyük bir marifet yapmış olmayız. Vaktiyle bize Horozcuzadeler derlermiş. Çürük manasına gelen (horoz işi!) ve (horoz akıllı) gibi nüktelerle karşılaşmamak için bugünden itibaren o lakabı tarihe karışmış addedelim ve kendimize tarihî bir isim olarak Çağatay’ı ittihâz edelim. Anladın mı kel horoz!

    Sen ki lâ-teşbih şâir ve yanlış şeyler yapmakta son derece mâhirsin. Adının başına bir de “Horoz” kelimesini ilave edersek halin haraptır.

    Senin gibi horoz akıllı bir herif de çıkar soyadı olarak “Sansar” kelimesini intihab ederse ömrün oldukça bucak bucak kaçmağa mecbur olursun. Horoz kelimesinin genç kızlar üzerinde tesiri iyi olur dersin ama karşısına bol papelli bir horoz daha çıkarsa yine hapı yutarsın. Ma’lup horoz da doğrusu bir amele yaramaz! Eğer horoz ismini almakta ısrar edersen üşenmez Ankara’ya kadar gider ne kadar arsız çocuk varsa ellerine beş kuruş verip, senin peşine takar, arkandan kümese, “kümese, kümese!” diye bağır bağır bağırtırırım. Anladın mı herif.

    Ulan kerata, adresini yaz ki ara sıra bu iltifatlarıma nail olasın.

    8 Kanunevvel (Aralık) 1934

    Ali Rifat Çağatay

    Ninen ve büyük hanım gözlerinden öpüyorlar.”

  • Trabzon’da ‘özel’ bir kitapçı yayımladığı işlerle tarih yazdı

    Trabzon’da ‘özel’ bir kitapçı yayımladığı işlerle tarih yazdı

    1862 Trabzon doğumlu Hamdi Efendi, 1883’ten itibaren hem babasının tütüncü dükkanını kitabevine dönüştürdü hem de sözlüklerden fotoğrafçılık kitaplarına, kartpostallara kadar bir çok çalışma ve belgeyi yayımladı. Çocukları ve torunları onun kültürel mirasını günümüze taşıdı, Trabzon’un “taşra” değil metropol olduğunu çeşitli yayınlarla kanıtladı.

    Sahaftan-2
    Kitabi Hamdi (Başman) çocuklarıyla.

    Trabzon kentinin önemli ve en eski yayıncıla­rından Kitabi Hamdi (Başman), 6 Şubat 1862’de şehrin Kasımağa Mahallesi’nde doğdu. Trabzonlu İmamzade Rasim Efendi’nin oğlu Kitabi Hamdi, Zeytinli Sıbyan Mektebi’nde ilköğreniminden sonra medresede okumuştu. 1883’te ilk kitabı Mürşid ü’l Mübtedi’yi yayımladı. Aynı yıllarda babası­nın tütüncü dükkanını “Asar-ı Cedide” adıyla şehrin ilk kitap­çısına dönüştürdü. Nalbandza­de Salih Efendi kerimesi Hafize Şükriye Hanım ile evlendi ve 7 evlat sahibi oldu.

    Sahaftan-10
    “1927 Teşrinevvel, Yeşilköy’de evimiz.”

    Kitabi Hamdi Efendi, ya­yınlarının çoğu ders kitabı olmakla birlikte sözlükler, tarım ve fotoğrafçılık kitapları da basmış, satmıştır. Fotoğraf­çılık üzerine eski ve yeni harfli kitap da basan Hamdi Başman, aynı zamanda Trabzon kenti ile ilgili bir seri kartpostal yayım­lamış; büyük boyutlu Türkiye haritaları da basmıştır. İlmiye sınıfına mensup çok yakın ar­kadaşı Muallim Cudi Efendi’nin lugatini basması, döneminde çok büyük yankı uyandırmıştır; bu sözlük hâlâ dilciler tarafın­dan kullanılmakta olan temel eserlerdendir.

    Sahaftan-6
    İzmir’in kurtuluşunda (9 Eylül 1922) Kitabi Hamdi Mağazası’nın önüne aile tarafından yapılan zafer takı.

    Ruslar’ın 1916’da Trabzon’u işgal etmeleri üzerine kitabe­vi kapanmıştır. 2 yıl sonra Trab­zon’un kurtuluşu ile birlikte Hamdi Bey şehre dönmüş, dük­kanının yağmalandığını gör­müş; Uzunsokak’ta oğulları ile birlikte “Kitabi Hamdi ve Mah­dumları Ticarethanesi” adıy­la kitabevini yeniden açmıştır. 1928’deki Harf Devrimi sonra­sında dükkanını evlatlarına bı­rakan Hamdi Başman, 1946’da 84 yaşında iken sağlık sorunla­rı nedeniyle tedavi için İstan­bul’a gelmiş; burada kırtasi­ye işleri ile uğraşan oğulları Hami ve Sami’nin yanında kal­mış; rahatsızlığının artması ne­deniyle 1948 başında Trabzon’a geri dönmüş ve 25 Ocak 1948’de doğduğu bu kentte vefat et­miştir.

    Sahaftan-7
    Hamamizade İhsan Bey’in hazırladığı, kapağı Ressam Orhan Peker tarafından yapılan ilk kitap.

    Hamdi Başman’ın erkek ev­latları Hadi, Naci, Hami, Sami; kız evlatları ise Belkıs, Zakire, Samiye adlarını taşıyordu. Başman hakkında önce İhsan Hamamioğlu (şair Hamami­zade İhsan Bey), sonra Prof. Önder Küçükerman müsta­kil birer kitap yazmışlardır. Torunlarından Murat Başman 2010’da “Trabzon’dur Yolumuz” isimli yayın serisi içinde kita­bevinin bulunduğu sokağı ve aile tarihini içine alan önemli bir çalışma yapmıştır. Kentin Odağında Bir Uzunsokak (He­yamola Yayınları) başlıklı bu çalışma, Murat Başman’ın gö­rüp yaşadıklarını aileden ge­len bilgi ve belgelerle harman­layarak kaleme aldığı önemli bir anı/tarih kitabıdır. Murat Başman yakın tarihte Trabzon Uzunsokak’ta, bir zamanlar kitabevinin bulunduğu binayı “Kitabi Hamdi Müzesi” yapmak için girişimlerde bulunmuştur.

    Hamdi Başman’ın 1903 doğumlu üçüncü oğlu Hami Başman tarafından oluş­turulduğunu sandığımız 16 cmx24 cm. boyutundaki fotoğraf albümü, basit kumaş kaplı, yeşil renkli sayfalar­dan oluşmaktadır. Fotoğraf albümünün ilk 20 sayfasında muhtelif ölçülerde siyah-be­yaz fotoğraf bulunmaktadır. Trabzon’da Başman ailesinin oturduğu evin ve Hamdi Bey’in Reşid Paşa vapurunda çekilmiş fesli bir fotoğrafıyla başla­yan albümde, Ordu, Sinop, Samsun, Trabzon’un gemiden çekilmiş panoramik fotoğraf­ları bulunur. Ayrıca Karadeniz seferi icra eden Sakarya, İsmet Paşa, Karadeniz vapurlarının denizde çekilmiş fotoğrafları vardır. Kimi fotoğrafların al­tına eklenmiş bilgiler, albüm­deki karelerin 1923 Hazi­ran’ından itibaren çekildiğini göstermektedir. Albümün son sayfaları, ailenin İstanbul-Ye­şilköy’de oturdukları köşkün ve Florya, Taksim gibi önemli semtlerin fotoğraflarını içer­mektedir. 1927-1928 yıllarında deniz yoluyla yapılan seyahat­ler ve aile fertlerinin görüntü­leri, Trabzon’un bu ünlü ailesi­nin tarihini yansıtır. Albümde 52 fotoğraf vardır.

    Sahaftan-1
    Uzunsokak’taki “Kitabi Hamdi ve Mahdumları Ticarethanesi” yazılı mağaza fotoğrafı.
    Sahaftan-5
    Uzunsokak’taki aynı binayı gösteren Kitabi Hamdi Efendi’nin bastığı kartpostal.
    Sahaftan-9
    Albümde fotoğrafın altında eski Türkçe “İstanbul-Florya, Solaryum Palas Plajı” yazıyor.
    Sahaftan-11
    “1927 Teşrinevvel, İstanbul, Yeşilköy. Çocuklar ile bahçede.”
    Sahaftan-12
    “1927 Ağustos seyahatinde. İnebolu Limanı’nda İsmet Paşa ve Karadeniz vapurları.”
    Sahaftan-13
    “1927 Ağustos seyahatinde Samsun-Derbend deniz banyoları ve Samsun- Çarşamba demiryolu.”
    Sahaftan-14
    “Eminönü Meydanı’nda arkadaşlarla, 1339.”
    Sahaftan-15
    “1927 Ağustos seyahatinde Ordu’da bir cadde.”
    Sahaftan-16
    “Reşid Paşa vapurunda.”
    Sahaftan-17
    “Çamlar arasında, Soğuksu-Trabzon.”
    Sahaftan-18
    “Mahallemizin karlı bir manzarası. Trabzon.”

  • Edebiyatın aykırıları: Merkezdeki ‘marjinal’ler…

    Edebiyatın aykırıları: Merkezdeki ‘marjinal’ler…

    “Marjinallik” -köken itibarıyla tıpkı “ex-centrique” gibi- toplum düzeninde merkezden kenara itilmişliğin, sınıra püskürtülmüşlüğün ifadesi bir iktisadi-toplumsal kategoriyi oluşturma anlamıyla kısıtlanamaz. Zamanla, özellikle modern çağda, “çizgidışı” ya da “aykırı” duruşu benimseyenleri de içermiştir. Türk edebiyatındaki anlamlar, katmanlar…

    Kagit_Uzerinde_1
    İrfan Alkaya’nın 1967’de yayımlanan Ters Horoz adlı kitabı.

    Aykırılar, rate’ler ve mar­jinaller üzerine düşün­celerimi çatarken kimi örneklerden hareket etmiştim:

    “Marjinallik”, köken itibarıyla tıpkı “ex-centrique” gibi, toplum düzeninde merkezden kenara itilmişliğin, sınıra püskürtül­müşlüğün ifadesi bir iktisa­di-toplumsal kategoriyi oluş­turma anlamıyla kısıtlanamaz şüphesiz: Zamanla, özellikle modern çağda, “çizgidışı” ya da “aykırı” duruşu benimseyenleri de içermiştir. Ece Ayhan’ın ta­nım bocalaması (deyiş yerin­deyse), bunlardan birini dışarıda tutma, “ayırma” kaygısından doğuyor: Serkeşler, serseriler, berduşlar, uyuşturucu bağım­lıları ve benzerleri de “genelde” marjinallik çatısının altına girenler. Ait oldukları kesitten dışlayamayız hiçbirini.

    Buna karşılık, Ece Ayhan’ın “ismen” marjinal statüsüne yerleştirdiği Nilgün Marmara, Sezai Karakoç, Fikret Ürgüp ya da Aktedron Fikret’in, bırakalım azami olanlarını, asgari müş­terekleri olduğunu söylemek güçtür. Herbirinin “sıradışı” kimi özellikler taşımaları aynı çatı altında tasnif edilmeleri için yeterli değildir. Ece Ayhan, kaldı ki, bu tür saptamalarında sık sık duygusal çalkantılarının tutsağı olmuştur: “Marjinallik” taslamayan Can Yücel’e bu bağ­lamda “alkol” üzerinden dirsek atması, şair bozuntusu semiz bir reklamcıyı “marjinal” sayması açmaz örneklerden yalnızca ikisi. “Mülk sahibi” olmayan (ki doğru mu bilmiyoruz) Sezai Karakoç’un “siyasal parti sahibi” olduğunu farketmemiş miydi? Aktedron hem de nasıl marji­nal biriydi; ama hem mal-mülk sahibiydi, hep de hapçı ve şırın­gacı. Sözün özü, Ece’de ölçüler dağınık manzara arzetmiştir.

    Kagit_Uzerinde_6
    Ayşe Şaşa
    Kagit_Uzerinde_5
    Alp Zeki Heper

    Bana öyle geliyor ki, kulla­nım biçimi gözönünde tutuldu­ğunda, iki farklı anlam tabakası kurmuş “marjinallik”. İlki, daha yaygın olanı, bir toplumsal-ik­tisadi katmanı işaretliyor; yarıyarıya sınıfsal, yarıyarıya aktörel vurgularla. İkincisi, “burjuvazi içi” bir özellik taşıyor ve “aykırılık” üzerinden temel­lendiriliyor. Ortak yönleri yok mu, var, ama belirleyici görün­müyor. Ece Ayhan’ın “doğru” ve “dürüst” sıfatlarını kullanması da hepten dayanaksız: Sülün Osman da, Ayşe Şasa da, Oğuz Alplaçin de “marjinal”diler.

    “Marjinal”lerimizi ve “rate dahi”lerimizi derleyecek bir ansiklopediye gereksinme var. Sakallı Celâl’den Hayalet Oğuz’a doyum verici biyografi çalışmaları yapıldı (çalıştığım yayınevlerinden çıktı bu ikisi). Majör figürler bu andıklarım; onlara Fikret Ürgüp, Akted­ron Fikret, Alp Zeki Heper, Ece Ayhan, Sitare Ağaoğlu, Ergüder Yoldaş eklenebilir.

    Kagit_Uzerinde_4
    Aktedron Fikret

    Minör figürlere odaklan­makta zorlanılıyor; çünkü bıraktıkları izlerden tanıyor olsak da onları, yaşamöykü­lerine ilişkin yeterli veriye ulaşmak oldukça güç aradan zaman geçince. Böyle bir an­siklopedi yapılmalı ve yönetimi Kaya Tanış’a verilmeli. Sıkı bir danışman kadrosuyla: Ekrem Işın, Taner Ay, Ümit Bayazoğlu, Gökhan Akçura. Fikir babası fakir de fahri danışman olur!

    Kagit_Uzerinde_8
    Ergüder Yoldaş

    Bir başka vesile, bazı marji­nal şairler üzerinde durmam gerekti: Gong’un Yasin Yasin’i, Ters Horoz’un İrfan Alkaya’sı, Laga Luga’nın Selçuk Uçku’su ve sırra kadem basan İsmail Te­oman beni bir defa daha konuya taşıdı.

    Kagit_Uzerinde_9
    Fikret Ürgüp

    Kurcalarken karşılaştım Utku Varlık’ın İrfan Alkaya’yla ilgili portre yazısına. Savruk yazılmış ama önemli bir metin. Akademi’de aynı dönemden ve yakınlarmış besbelli. Ters Horoz’u birlikte tasarladıkla­rını aktarıyor Mehmet Güler­yüz’le. Çarpıcı bir Atatürk büstü anekdotu var yazıda; anı kitabı Zero Hipotez Fragmanlar’da başka bilgiler yeralıyor Alkaya hakkında.

    Kagit_Uzerinde_7
    Ece Ayhan

    Utku Varlık’ın “Selçuk Uçku da kimmiş” tavrı çiğ ve güdük: Laga Luga’daki şiirleri gör­meden yargı getirince böyle boşluğa düşülüveriyor. Buna karşılık, İrfan Alkaya’ya ilişkin portre denemesi değerli; geniş bir bölümü burada ağırlıyorum:

    Kagit_Uzerinde_2
    Sakallı Celal
    Kagit_Uzerinde_3
    Oğuz Alplaçin

    “Orta boylu, her zaman bir haftalık bir sakal, saçlarını kendisi kestiği için ortaçağı anımsatan bir kafa, uzun sü­redir kırılan gözlüğün camla­rına telden yaptığı bir gözlük, camları nasıl tutturduğunu da merak etmedik. Çok uzun bir asker kaputu, eski postal­ları bile göremezdik, içinde ne zaman yıkandığı meçhul bir gömlek. İrfan bu dış kabuğun içinde yüzerdi; uzun süredir kendi halinde gelişen şeker hastalığı onu yavaş yavaş kemi­riyordu. İki elinin parmakların­daki yaralar iyileşmiyor, kirli sargıların içinde bazı parmak­ların eridiği gözle görülüyordu. Bir kolunu kullanamıyordu, omuzundan askıya alınmış bu kolun görevi; İrfan’ın üstün­de önemle çalıştığı “Bizans müziğinin” notalarını karala­dığı bir defteri taşımaktı. Şiir çalışmaları da buna eklenince, kaputun iki cebi de arşiv göre­vini yapıyordu. Bu kolla bazen bozuk bir mandolin de taşırdı, bu parmaklarla bir çalgı işlevi olamayacağı için kimse sesini çıkartmazdı. Bir de ağzında her zaman yanan bir sigara olma­sıydı, elini kullanmadığı için, sigaranın nasıl olur da ağzını yakmadığını merak ederdim. İrfan her zaman meşguldü, kimsenin haberi olmadığı Bizans müziğini çalışmalarına katkıda olmak için aramızda bir Bizans Korosu kurmak kararı aldık, İrfan yönetecekti koroyu, çaycı Ahmet’in yan mekanında toplandık, önemli olan müziğe saygıydı, şamata yapmadan ve de İrfan’ı ürkütmeden. Ne yazık ilk toplantıda koroda kimin önde kimin arkada olacağı ko­nusunda çıkan tartışmada İrfan tarafsız kaldı ve de oyun bozan­ları korodan çıkarttık. Dalga geçmek bir yana kimse de bu Bizans müziğinin ne olduğunu anlayamadı ama şair tarafının önemini; İrfan’ı yüreklendire­rek, Ters Horoz kitabının basıl­masına ve de Akademi’de bir “hommage” günü yapılmasına kadar gerçekleşti. İrfan “absürt şiir”de kendinin öncü olduğunu savunurdu, örneğin:

    İstanbul’u dinliyorum

    Gözlerim kapalı

    Maçka’ya gidemiyorum

    Kagit_Uzerinde_10

    Karaköy tıkalı

    Tak tik tak biraz sonra

    Nemçe kralı da orda

    Ya da başka bir şiir, yine Ters Horoz kitabından:

    GANGSTER

    Bir gün

    Gidiyordum “Mançester”de

    Bir gangster gördüm

    Kagit_Uzerinde_11

    Yatıyordu yerde

    Ey Mançester Mançester

    Bu ne biçim gangster

    Paçasını almışlar

    Aşşık kemiği nerde.

    O yıllar ilgilenmediğimiz “petrol” ve Ortadoğu’nun far­kındaydı İrfan:

    Şattülarap

    Halim harap

    Nasibim olsun

    Bi yudum petrol

    (…)

    Akademi’deki yıllarımdaki büyük dostum Necati Ayden’le (Kürt Neco) İrfan’ı nasıl tiyatro­ya bağlayabiliriz kurgularını, hemen üstüne gitmeden, önce anlatarak, sevdirerek yapmayı kararlaştırdık. Yine o günlerde beraberce, morgda kavanoz­lardaki fetüsleri süper 8 mm. çekmiştik ama bu çekimleri senaryosunu yazdığım “Giz” fil­minde kullanacaktık. Bu her iki projede de İrfan’a önemli bir rol düşüyordu. Sonuçta bu yakla­şımlar tersine döndü, İrfan önce kendisinin de bu konuda bir oyun yazdığını, nasıl olur da bir Alman bunu kendi yazmış gibi gösterdiğini, bize defterlerin­den bunu bulup göstereceğini söyledi. Gençtik, biraz naiftik ve de aklı dağıtan tüm bozukluk­lardan haberimiz yoktu. Mimar bölümünden bir arkadaşımız bize İrfan’ın ileri derecede şizof­ren olduğunu kanıtladığında, daha başka bakmaya başladık İrfan’a ve de ona bir başka türlü yardıma karar verdik. Evet, Aka­demi Heykel bölümünde herkes Atatürk büstlerinden yolunu buluyordu; neden İrfan bundan nasibini almamıştı? Karar ve­rilmişti, önce hocalara soruldu, çok ilginç onlar İrfan’ı bizden iyi tanıyorlardı, yanıt “Atatürk ve İrfan, nasıl olabilir?” Evet olabi­lirdi ve biz daha çoğunluktay­dık. Konkur mu unuttum ama İrfan bir Atatürk büstü yaptı ve bronz dökümüne kadar peşini bırakmadık, sonuçta Emirgan Parkı’na konulmak üzere resmî bir anlaşma yapıldı, bir törenle büstün açılışı yapılacaktı.”

    Zero Hipotez, Fragmanlar (2018 Bozlu Art Project) önemli bir anı kitabı genel hatlarında. Bu eksenden taşan bölümleri de var, biri de ne yazık ki Orhan Pamuk-Anselm Kiefer buluşma­sıyla ilgili: Alman sanatçının ya­pıtına talihsiz yaklaşım bence.

    Buna karşılık, kitabın Cellât Ali (s. 98-105), Hayalet Oğuz (s. 151-155), Cihat Burak (özellikle s. 114-115), Orhan Veli’nin ölüm maskesi (s. 177-178), Paris’teki Türk elçiliğinde kavga (s. 190- 199) bölümleri hem iyi anla­tılmış, hem belgesel nitelikler taşıyor.

    Cihat Burak’ın kedi mace­raları ve onlarla muhaveresi (!) başlıbaşına bir antologya parçası.

    Orhan Veli’nin ölüm maske­sini kızkardeşi Firuzan Hanım, Ömer Koç’a emanet etmiş.

  • Padişahın görkemli evi imparatorluğun şaheseri Topkapı Sarayı

    Padişahın görkemli evi imparatorluğun şaheseri Topkapı Sarayı

    “Padişah Evi” olarak anılan Topkapı Sarayı, tarihi boyunca övgülere, edebî eserlere konu oldu, uğruna şiirler yazıldı. Osmanlı mirasının müstesna örneklerinden biri olan sarayın, cumhuriyetin ilanından 6 ay sonra Atatürk’ün önerisi ve Bakanlar Kurulu kararı ile müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa sahip çıkması açısından önemliydi.

    Kültür ve mimarlık tarihimizin yegane “hem-zemin/rez de chaussée” sarayı, “Padişah Evi” Topkapı’dır. Yapıldığı 1460’lar­dan 18. yüzyılın sonlarına kadar dünyanın en güçlü devletini yöneten Türk padişahlarının İstanbul’daki bu özgün sara­yında; Asya bozkırlarından, Altay ve Tanrı Dağı eteklerin­den, çadırlardan kurulmuş eski kağan ordugahlarından esintiler var gibidir. Bu çağ­rışım, edebi değildir; Topkapı Sarayı’nın havadan görünüşü veya sarayın sayvanlı-kubbeli “taht kapısı” (3. kapı) önündeki bir cülus töreninin betimi bize bunu gösterir. Ayrıca sarayın tekil ögeleri de -başta Çinili Köşk, Bağdat, Revan, Alay, Yalı köşkleri (yıkılmıştır)- dıştan ve içten, o eski ordugah otağlarını çağrıştırır.

    Cumhuriyet_Tarihi_1
    Padişah otağlarının girişini andıran sarayın sayvanlı-kubbeli 3. kapısı. Bunun önüne cülus tahtı kurulduğu için Altın Kapı da denirdi. Gouffier, 19. yüzyıl.

    Sarayın büyük tören kapısı Bâb-ı Hümayûn’un alınlığın­daki yazıtta ve sayısız belgede Osmanlı padişahları “karaların sultanı, iki denizin hakanı” olarak anılır. Fatih Sultan Meh­med’in bu “Yeni Saray” tasarı­mında -eski Türk hakanlarının ordugah/saray geleneğine göndermeyle- sarayın “taht ka­pısı”nda otağ-ı hümayûn esinti­si vardır. Bu bakışla cülusların ve saltanat törenlerinin bu kapı önünde yapılması geleneği de anlamlıdır. Bu yönüyle Osmanlı saray-köşkleriyle otağ-ı hü­mayûnların tarihsel bağları bir araştırma konusudur.

    Anadolu merkezli Selçuklu Devleti’nde Türk sultanların büyük sarayı Konya’da; Osma­noğulları’nın başlangıç evre­sinde “han” denilen ilklerin sarayları Bursa ve Edirne’de; 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar ise İstanbul’daydı. Bugün, Anadolu eski Türk saraylarının izleri olarak Konya’daki Alaeddin Köşkü, Edirne’de ise saray-içi kalıntıları var sadece! Fatih’in, İstanbul-Beyazıt’ta yaptırdığı Eski Saray’dan da avlu duvar­larından izler gösterilebilir. Bu gerçek, Fatih’in Sarayburnu’nda yaptırdığı ve günümüze ulaşan Topkapı Sarayı’nın da, eski Türk hakan-sultan saraylarının Tür­kiye’deki tek örneği olduğuna işaret eder.

    2. Mahmud (1808-1839) ve ardılları bu ecdat sarayını terkedip Beşiktaş saraylarına taşınsalar da, Topkapı Sarayı’na özel cülus, kutlama ve ziyaret­lere kapanışa kadar uymuşlar; kimi mekanlarla hazine ve saltanat birikimleri için de bir görev kadrosu bulundurmuş­lardır. Buna karşın Harem dai­resi, Ağalar-Baltacılar-Enderun koğuşları ve mutfaklar harap olmuş; İncili Köşk, Balıkhane Kasrı, Sepetçiler Kasrı yıkıl­mış; Topkapı yazlık sarayı ve fişekhane yapılan Yalı Köşkü yanmış; Alay Köşkü posta yönetimine verilmiş; avlu ve bahçelere müze, park, hastane, kışla, dikimhane, matbaaha­ne, talimhane… yapılmış; sur-ı sultanî yıkıntıları gecekondu olmuştur. 5 asırlık Osmanlı büyük sarayının 20. yüzyıla ulaşan manzarası buydu.

    Cumhuriyet_Tarihi_2
    Topkapı Sarayı’nın günümüzde çekilmiş kuşbakışı fotoğrafında, iç sarayın dışında kalan saray alanına kışlalar, koğuşlar, müzeler yapıldığı görülüyor. Sağdaki İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin büyük avlusunda Çinili Köşk’ün terası ve kubbesi seçilebiliyor.

    Yeni Türkiye’nin pek çok sorunu varken, Cumhuri­yet’in ilanından 6 ay sonra, Atatürk’ün önerisi ve Bakan­lar Kurulu kararı ile Topkapı Sarayı’nın müze yapılması, yeni devletin önceki egemenlik ve uygarlığa bakışı açısından önemlidir. Başta Cumhurreisi Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, kapanan Osman­lı Devleti’nin büyük sarayı Top­kapı’yı yıkma veya kışla-mektep yapma değil; dünyaya örnek bir jestle, saltanatın taşınır-taşın­maz birikimlerinin sergilenece­ği bir müze yapma kararı alması önemli ve anlamlıdır. Yeni hükümetin bu kararı, 3-4 Mart Devrim Yasaları’ndan 1 ay sonra, 3 Nisan 1924’te aldığı da vurgu­lanmalıdır. Türk-İslâm devleti hükümdarlarının resmî ve özel sarayına, yeni devletin ulusal ve uluslararası ziyaretlere açık müze konumunu öngörmesi, kuşkusuz o günkü koşullarda beklenmeyen bir durumdu.

    Topkapı Sarayı, Roma-Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik eden tarihî İstanbul (günümüzde Fatih ilçesi) sınır­larındadır. Sultan Fatih, saray alanı için, kıyıdan Haliç, Boğaz ve Marmara ile çevrili, çok özel bir tabiat ve tarih alanı olan Sa­rayburnu’nu seçmiş. Kent içinde küçük bir kent ölçeğinde tasar­lanan saray alanının güvenliği, sur-ı sultanî denen 7 burçlu, kıyı tarafında Bizans surlarına eklemli bir içkale ile sağlanmış.

    Cumhuriyet_Tarihi_3
    Padişahlar, Türk hakanlarının Orta Asya’daki geleneğini İstanbul’da sürdürdüler. Culüs tahtı, sarayın otağ görünüşlü 3. kapısı önünde, taş döşeli kapı sahanlığına, zeminden bir basamak yüksek olacak şekilde kurulurdu. Sarayın içinde tahta çıkan tek padişah yoktur (3. Selim dönemine ait yağlıboya tablodan detay, Topkapı Sarayı Müzesi).

    Saray, Macaristan’dan Dalmaçya kıyılarına, Kırım’a, Kafkasya ve Karadeniz kıyı­larına; Kuzey Afrika’dan Nil boylarına, Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz’e, Basra Körfezi’ne kadar Arabistan’a egemen olan Osmanlı Devleti’nin yönetim merkeziydi. Anadolu ve Rumeli, anılan coğrafyalardaki ülkeler ve uluslar, imparatorluk sınırla­rından ayrıldıkları tarihlere ka­dar bu saraydan yönetilmişlerdi. 1830’lardan sonra yeni saltanat sarayları yapılarak Osmanlı ha­nedanı Topkapı’dan taşınsa da, -başta cülus- Topkapı Sarayı’na özel gelenekler aksatılmamış­tı. 5. Mehmed Reşad’ın cenaze töreni ve ardılı son padişah Vahideddin’in cülusu da (1918) burada yapılmıştı.

    1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanması; İstanbul’daki işgalcilerin çay partileri düzenlenerek uğurlanması; birçok ülkede monarşi ve diktatör­lükler egemenken Türkiye’nin “cumhuriyet” tanımıyla demok­rasiye geçmesi, savaş yorgunu ülkelere “yurtta barış dünyada barış” mesajı verilirken salta­nat sarayı Topkapı’nın da müze yapılması; ulusal ve evrensel açılardan kültüre ve barışa açık yeni bir devletin doğduğunun müjdesiydi. Günümüzde de Top­kapı Sarayı 560 yıllık tarihine koşut, mekanlarında sergile­nen koleksiyonları ile de 100 yıl önceki müze kararının ne kadar isabetli olduğunu düşündürür ve dünyanın sayılı kültür durak­ları arasında yer alır.

    Cumhuriyet_Tarihi_4
    Sarayın hem-zemin yapısını net olarak gösteren Verico çizimi. Babüssaade (taht kapısı) önünde bir arife bayramı, 19.yüzyıl.

    SURLARI, KAPILARI, İNSANLARIYLA…

    Saray: İstanbul’un en önemli mahallesi

    Rumeli Hisarı ve Yedikule gibi, de­niz ve kara yönlerinden burçlar­la berkitilip surlarla korumaya alınan saray, konumu ve yapılarıyla bir kent kalesi görünümündedir. Matrakçı Nasuh’un çizimi ve 16. yüzyıla ait yabancı kaynaklardaki resimler, he­nüz Harem dairesi olmayan sarayı bir şato görümünde yansıtır. Kara tarafında Fatih’in yaptırdığı yaklaşık 800 metre uzunluğundaki sur-ı sultanî, Haliç ve Marmara kıyılarında 2.500 metreyi bulan Bizans dönemi deniz surlarına bağlanmıştır. Deniz ve kara surlarının toplam uzunluğu 3.300 metre dolayında, alan ölçü­mü ise 592.600 metrekaredir (bu ölçüyü 699.179 metrekare, hatta 800 bin metrekare veren kaynaklar da vardır). Bu elips coğrafi alan, 45 metre rakımlı tepe düzlüğü ile ya­maçlardan oluşur. Saray yapılarının yoğunlaştığı asıl alan olan iç saray, bir iç surla ayrıca tahkim edilmiştir. Avlularda, taraçalara oturmuş bina, daire, koğuş ve köşklerdeki gönyesel sapmaları dikkate alınmazsa, iç sa­ray 72 bin metrekarelik bir dikdört­gen oluşturur.

    Sur-ı sultanînin, İstanbul’a açılan 4 kapısı vardır. Bahçeler ve mey­danlar, bütün saray alanının yak­laşık 10’da 8’i kadardır. Köşk, kasır, oda, daire ve koğuşlar, kütüphane, namazgah, mescit, ambar, fırın, kiler, mutfak, su dolabı, sarnıç, gömüş (duvar içi sarnıcı) çeşme, havuz, de­ğirmen, ahırlar ile bir silah hazinesi yapılan Aya İrini Kilisesi ve Darphane başlıca yapı bloklarıdır. Bu konumu ile saray, İstanbul’un en büyük, en zengin, en kalabalık mahallesiydi.

    Kentten surlarla ayrılan sarayın birinci özelliği, “tek” ve “başına buyruk” tahttaki padişahın ve ailesinin evi oluşuydu. Padişahların İstanbul’un öteki mahallelerinde akrabaları, büyükbabası, büyükan­nesi, dayısı, amcası, teyzesi, yeğeni yoktu; her biri tek ve tekildi! Tahttan indirilmiş padişah varsa o, tahttaki padişahın kardeşi, kuzeni şehzade­ler sarayın “kafes” denen meka­nında tutuklu; önceki padişahın kadınları ve kızları da Eski Saray’da gözetim altında yaşarlardı. Padişah kızlarının evlendiği kaptanpaşa ve vezirlerden olan erkek çocuklarına şehzade denmezdi, bunlar hanedan varisi de sayılmazdı.

    ‘TOPKAPU SARAYI’

    Adını kapısında duran toplardan aldı

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_1
    Topkapusu Yazlık Sarayı iskelesinden padişahın binişe (deniz gezisine) çıkışı.

    Beyazıt’taki saraya daha önce yapıldığından Eski Saray, sonra inşa edilene de ilk zamanlar Yeni Saray denirdi. Topkapı Sarayı’nın belgelerdeki diğer adları: Saray-ı Cedide-i Âmire, Saray-ı Hakanî, Saray-ı Hümayûn, Südde-i Saadet, Der-i Devlet, Der-i Devlet-Mekin, Dergâh-ı Muallâ; İstanbul Sarayı, Taht Sarayı, Saray-ı Has’tır. Ya­bancı kaynaklarda Sérail du Grand Seigneur (Büyük Efendinin Sarayı), Grand Seraglio (Büyük Saray), New Serai (Yeni Saray), Topcapu Sarai yazımları vardır.

    Topkapı Sarayı adına gelince… Sarayburnu’ndaki bu yazlık kıyı sarayına, girişindeki toplar nedeniyle “Topkapu Sarayı” denirmiş. Padişah ve harem kadınları burada da kalır, saltanat kayıklarıyla buradan deniz gezilerine çıkılırmış. Bu ahşap saray 1862’de yanmıştır. Boğaziçi’ndeki yeni saraylardan saltanat kayıklarıy­la gelişlerde, sahilsarayın “Topkapu­su”ndan saraya çıkıldığı için zamanla bu ad da benimsenmiş. Günümüz­deki yaygın ve resmî adı budur.

    PADİŞAHLARIN ÖZEL EŞYALARI-ÖZEL HAYATLARI

    Kişisel tarih hazineleri ve anılar

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_2
    Hünkar Hamamı’nda cariyelerin padişahı yıkayışını betimleyen bir gravür.

    İstanbul fatihi 2. Mehmed’in 1460’larda yaptırdığı Topkapı Sarayı’nda, sonraki padişahlardan, gereksinim ve zevklerine göre yeni odalar, köşkler, eklemeler , eskiyi yıktırıp yeniyi yaptıranlar vardır. Saray müzede; padişahların ve ailelerinin özel eşyaları, giysileri, silahları ile “hazine” denen birikim ve koleksiyonlar sergilenmektedir. Bir kasaba genişliğindeki bu sarayda, padişahların eşlerinin ve çocuk­larının mest pabuçtan kaftana kaprastlı kapaniçeye, sarığa kavuğa, fese, sorguca nişana, oyuncağa, kılıca, tesbihe… varıncaya değerli parçalar; saray arşiv ve kitaplıkla­rında bunları tanıtan belgeler, anılar kitapları; bina ve kapı cephelerinde de kitabeler vardır.

    Bu sarayda tahta oturan, ayak divanına çıkmak durumunda kalan; bayram kutlamalarını, arz günle­rinde divan üyelerini, elçileri kabul eden padişah; saraydaki diğer zamanlarını da yeme-içme, ibadet ve dinlenmeyle geçirirler. Ende­run’da içoğlanlarının, Harem’de de cariyelerin hazırladığı sazlı, sözlü, rakslı müsabaka ve müsamereleri (gece gösterilerini) izleyerek; kitap okuyarak-okutarak; kimileri masal, fıkra, destan dinleyerek; atalarının zaferlerini ve eski savaşları anlattı­rarak vakit geçirirler; saray dışında “biniş” denen gezilere çıkarlar, ava, hasbahçe ve kasırlara giderlerdi. 3. Selim gibi günlük yaşamını “ruzna­me” adıyla sır katiplerine yazdıran padişahlar da vardır.

    ŞİİRLER, ÖVGÜLER, GÜZELLEMELER…

    Suyu kevser, toprağı misk ve benzersiz

    Cumhuriyet_Tarihi_Kutu_3
    Harem dairesi yapılmadan (16. yüzyıldan) önceki Topkapı Sarayı’nın minyatürü. Seyyid Lokman, Şehinşahname, 1581.

    Sarayın yapılışını anlatan Bizans tarihçisi Kritovoulos “Bu gör­kemli sarayın güzel kuleleri, Harem ve Selamlık daireleri, koğuşları, dinlenme köşkleri, revaklı koridor ve yolları, geniş avluları, göz alıcı hamamları var” derken, tarihçi İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman’da “İstanbul Fatihi, derya ile çevrili Zeytinlik diye meşhur tepeye bir Yeni Saray yaptırdı ki etraftan gelen gelip gören üstat mimarlar, taş ustaları ‘hiçbir asırda sanisi (ben­zeri-ikincisi) görülmemiştir’ derler. Suyu âb-ı kevser, misk kokan top­rağı, ağaçları tubâ misali, çimenleri diba gibi ziba, çiçekleri İrem gülzârı gibi yaz-kış solmaz, yemişleri cen­net meyveleri misalidir” demiş.

    Evliyâ Çelebi Seyahatnâme’sin­de: “Ebü’l-Feth (Fatih) bu saray şehirde yetmiş adet maksure-i şa­hane, müteaddit divanhâne ve hal­vethâne ve matbah, ve habbazha­ne ve tımarhane (hastane) ve odun ambarı ve alaf (yem) ambarı ve ıstabl-ı hassa ve kilâr-ı hassa… ve İrem-i zâtü’l-İmad misali bir Bağ-ı İrem tarh ve inşa edip ve yirmi bin ar’ar (servi) ve çınar ve savber ve şimşad misillü ağaçlar dikdürüb ve nice kere yüz bin şecere-i müsmire (meyve ağaçları) ravza-i cinandan (cennetten) nişan verir. Etrafı açık bir püşte (tepe) üzerine de ken­dilerine mahsus kâşi çinilerle kırk adet has odalar, Bâb-ı saadetin iç yüzüne de bir arz odası yaptırdı ki güya Kasr-ı Havernak’dı (Efsanevi Saray)” diye över.

  • İlk Çocuk Bayramı

    İlk Çocuk Bayramı

    23 Nisan günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920’den 1 yıl sonra çıkarılan yasayla millî bayram ilan edildi. Basında farklı isimlerle anılmış olsa da, yasada bayramın adı konulmamış, “millî bayram” ifadesiyle yetinilmişti. Sonradan Çocuk Esirgeme Kurumu’na dönüşecek olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, bu bayram gününü 1925’te “Himaye-i Etfal Günü”, 1926’da “Çocuk Günü” olarak kutladı; 1927’den itibaren de 23 Nisan “Çocuk Bayramı” adıyla kutlamaya başladı. Fotoğraftaki çocuklar, 1927’deki ilk “Çocuk Bayramı”nda Galata Köprüsü’nde Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) rozeti satıyorlar.

    Sonraki 23 Nisan’larda hem “Çocuk Bayramı” hem de TBMM’nin açılış yıldönümü ayrı iki etkinlik olarak kutlandı. Bu durum, TBMM’nin açılış yıldönümünün 1935’te çıkarılan yasayla “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak adlandırılmasının ardından da devam etti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise iki bayram birleştirildi ve adı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” oldu.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    Ayin_Fotografi_1
  • Ankara Lisesi: Bir harabeydi kız çocuklarına gelecek oldu

    Ankara Lisesi: Bir harabeydi kız çocuklarına gelecek oldu

    Osmanlı döneminde kadınlar, eğitim hakkını gayrimüslim hemcinslerine göre çok geç elde etti. Yaşanan savaş dönemlerinde hiç önemsenmeyen kız çocuklarının eğitimi meselesi, Tanzimat’la birlikte tartışılmaya başlandı. Cumhuriyetin ilanına günler kala Ankara’da, kapılarını kız çocuklarının eğitim-öğretimine açan harabe konak ve bir lise.

    Tanzimat dönemine kadar kız çocukları, yalnızca sübyan mekteplerindeki temel dinî öğretileri ve okuma yazmadan ibaret olan sınırlı eğitimi alabiliyordu. Tanzimat dönemi aydınları Mustafa Reşit Paşa, Fuat Paşa, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Nâmık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi kızların eğitilmesi konusunda fikir bildir­mişlerdi. Nâmık Kemal “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Layiha” adlı makalesinde, eğitimsiz annelerin çocuk üzerindeki olumsuz etkisi­nin; ülkenin sosyal durumunu da olumsuz etkileyeceğine ve kültür seviyesini düşüreceğine vurgu yapmıştı.

    Osmanlılar’da kadın eğitimi, daha çok Müslümanlar için bir sorundu. Gayrimüslimler kız çocuklarını çok daha önce okula göndermeye başlamış, İstan­bul’da 1834’te Amerikan Kız Ortaokulu, 1840’ta Lusavariç Kız Mektebi, 1856’da Notre Dame de Sion, 1871’de Amerikan Kız Koleji, 1882’de Sankt George Avusturya Kız Lisesi, İzmir’de ise 1878’de Amerikan Kız Koleji kurulmuştu. Türkler, yabancı okullara 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra kay­dolabilmişlerdi.

    19. yüzyılın ortalarından itibaren Türk kadınları belli kazanımlar elde etmeye başladı. 1844’te ilk kez nüfus sayımına dahil edilmiş, 1847’de kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı tanınmış, 1859’da kızlar için İstanbul Sultanahmet’te Cevri Kalfa İnas Rüştiyesi açılmıştı. İstanbul’da rüştiyelerin (ortao­kul) sayıları 1869’da 8’e çıkmış, 1874’ten itibaren taşrada kız rüştiyeleri açılmaya başlamış, sayıları 1894-1895 döneminde 22, 1911-1912 döneminde 72’ye ulaşmıştı. Taşrada kızlara yönelik rüştiye üstü (bugünkü lise sevi­yesi) eğitim kurumları Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde açılmış olan Dârülmuallimât’tan ibaretti. Yaşanan Balkan savaşla­rı eğitimin toplumsal değişimde­ki rolünün anlaşılmasında etkili olmuş, kadınlar 1. Dünya Savaşı koşullarında dikiş, dokuma ve tütün yapımevlerinde çalışarak toplumsal hayatın içinde yer almış, devlet dairelerinde memur olarak çalışmaya başlamışlardı.

    kadin_dosyasi_7
    Atatürk, İnönü ve tarih öğretmeni Afet İnan. 24 Haziran 1933, Ankara Kız Lisesi.

    Millî Mücadele Dönemi’nde eğitim seferberliğinin ilk adımı, Batı cephesinde Yunanlılar’la Kütahya-Eskişehir Muharebele­ri’nin de devam ettiği 15 Temmuz 1921’de Ankara’da düzenlenen Maarif Kongresi ile atıldı. Yur­dun farklı yerlerinden kadın ve erkek öğretmenlerin katılımı ile gerçekleşen kongre, Ankara Hükümeti’nin başlattığı aydın­lanma ve eğitim hareketinin bir parçasıydı. Mustafa Kemal Paşa cepheden gelerek kongreyi açmıştı. Bir taraftan sıcak savaş sürerken diğer taraftan bilgi­sizlikle mücadelenin programı yapılıyordu. İstanbul dışında bir İnas Sultanisi (kız lisesi) açılması ancak Millî Mücadele zaferle bit­tiğinde mümkün oldu. Yükseköğ­retime devam etmek isteyen kız öğrenciler vardı ve eşit şartlarda bakalorya sınavlarına girebilme­leri için İzmir’de 1922, Ankara’da 1923’te kız lisesi açıldı.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt genelindeki okur-yazar oranı düşüktü; 1927 yılında halkın ancak %10’u okur-yazar­dı, kadınların oranıysa yalnızca %3,6’ydı. 1923-1924 döneminde 9 kız lisesi vardı: Erenköy, Çamlıca ve Kandilli yatılı kız liseleri ile Ankara, İzmir, Edirne, İstanbul, Bezm-i Alem, Nişantaşı gündüz kız liseleri. Erkek liselerinin sayısı ise 14’tü. Kökeni Osman­lı modernleşmesine uzanan eğitim reformuyla cumhuriyet döneminde kız çocuklarına her seviyedeki eğitim kurumu ve mesleğin kapısı açılmıştı. Bu ilk kuşak kız çocukları, toplumsal dönüşümde önemli bir rol oyna­yacaklardı.

    kadin_dosyasi_6
    Atatürk 24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi bitirme sınavlarına bulunmuş, öğretmen ve öğrencilerle fotoğraf çektirmişti.

    1923-1924 döneminde baş­kentte, Ankara Erkek Lisesi ve Ankara Kız Lisesi olmak üzere 2 lise bulunmaktaydı. 11 Ekim 1923’te Hacı Bayram Mahalle­si’nde eski ve bakımsız bir binada eğitime başlayan Ankara Kız Lisesi başlangıçta ilk ve orta kı­sımdan ibaretti, ilkokul (iptidai) kısmı 1925-1926 ders yılında kaldırıldı. Öğrenci sayısı artan okul aynı dönemde Hacı Esbap Mahallesi’nde bulunan Türk Oca­ğı binasına taşındı. Ankara Kız Lisesi açıldığından beri 2 yıl geç­miş olmakla birlikte kendi binası yoktu. 1928-1929 ders yılında lise eğitimi başlamış, siyah önlükten gümüş renkli okul formasına geçilmişti.

    Okulun ilk müdürü Dârülmu­allimîn-i Âliye mezunu Ali Rıza Esen (Sakallı Ali Rıza), müdür yardımcısı ise aynı zaman­da içtimaiyat öğretmeni olan Antoinette Guise idi. Edebiyat öğretmenleri Celalettin Emren ve Faruk Nafiz Çamlıbel, riyaziye öğretmeni Hüseyin Avni Bey’di. Fizik dersine Yakub Bey, kimya dersine Raşid Bey, coğrafya der­sine İhsan Bey, din dersine Refet Efendi, çocuk bakımı ve hıfzıs­sıhha derslerine Doktor Hilmi Bey, 1. devre riyaziye dersine Abi­de Hanım, tabiiyat dersine Belkıs Hanım, tarih dersine Nimet Hanım, resim öğretmenliğine Nazlı Ecevit Hanım ve Fransızca öğretmenliğine Saime Hanım tayin edilmişti.

    Ortaokul seviyesinde ilk mezunlar 1926-1927 ders yılında, lise seviyesinde ilk mezunlar ise 1927-1928 ders yılında verildi. Cumhuriyet döneminde kız eği­timi özellikle desteklenmiş ve kız liselerinin Anadolu’da yaygın­laşması, Ankara Kız Lisesi’nin açılması ile başlamıştı. İnşaı 1929 yılında başlayan Ankara Kız Lisesi’nin özgün yeni binası Etnografya Müzesi, Numune Hastanesi, Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakülte­si’nin yer aldığı çok özel bir yerde, Namazgah Tepe’dedir. 1932-1933 ders yılında yeni binasıyla eğitim ve öğretime devam eden lisede giderek artan öğrenci sayısı ortaokulda 212, lisede 128 olmak üzere toplam 340 olmuştur. Or­taokul kısmı 1950’lerin başında kapatılacaktır.

    kadin_dosyasi_8
    Namazgahtepe’de inşa edilen Ankara Kız Lisesi binası, Mimar Ernst A. Egli tarafından tasarlandı. 1929’da inşaı başlayan binada 1932’de eğitim-öğretime geçildi.

    24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi’ni ziyaret eden Gazi Musta­fa Kemal mezuniyet sınavlarında hazır bulunmuş, öğretmenlerle öğle yemeği yemiş ve ardından okulun kuzey kapısında öğret­men ve son sınıf öğrencileri ile bir fotoğraf çektirmiştir. 12 Mayıs 1934’te Ankara Kız Lisesi’nin hal­kevinde yapılan müsameresine giden Atatürk müsamereyi şeref locasından izlemiş, Kasım 1934’te okulu yeniden ziyaret etmiştir. 9 Mayıs 1934’te lisenin öğrenci ve öğretmenleri tarih öğretme­ni Afet Hanım’ın nezaretinde Gazi Çiftliği’ni ziyaret etmiştir. Ankara Kız Lisesi öğrencilerinin Atatürk’ü ziyaretinde birlik­te çektirdikleri fotoğraf, 1998 yılında millî piyango biletinin üzerinde yer almıştır.

    1923’te kız lisesi olarak açılan okul 1974-1975 ders yılından iti­baren karma liseye dönüşmekle birlikte “Ankara Kız Lisesi” adı ile devam etmiş, 1982’den sonra “Ankara Lisesi” adını almış­tır. 2005’ten bu yana “Anadolu lisesi” olarak eğitime devam etmektedir. Ankara Kız Lisesi’n­de okuyanların anısını yaşat­mak amacıyla 1990’da kurulan Ankara Kız Lisesi Mezunları Derneği faaliyetlerine devam etmektedir.

  • Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    Abdullah Gül: Bu ülkenin cumhuriyeti ve Meclis’i var!

    1 MART TEZKERESİ / 2003

    TÜRKİYE ABD’YE YOL VERMEDİ

    Yakın siyasi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri,
    1 Mart 2003 tarihinde yaşandı. TBMM, Amerikan askerlerinin
    Irak’a müdahale için Türkiye topraklarından geçmelerine izin
    vermedi. Dönemin başbakanı Abdullah Gül, bu kritik süreçte hem
    ülke içinde siyasetçilerle hem de uluslararası ölçekte yürütülen
    temasları ilk defa ayrıntılarıyla anlattı. 1 Mart Tezkeresi,
    TBMM’de çoğunluk olan AkParti milletvekillerinden bir kısmının
    da “hayır” demesiyle, sadece 3 oy farkla reddedilmişti. Türkiye’de
    bu Tezkere’nin geçmesi için uğraşanlar “masada yerimiz
    olmaz” demiş ve her kanaldan baskı yaparak Meclis’in iradesini
    etkilemek istemişlerdi. Abdullah Gül, sürecin sadece siyasi değil;
    insani, ahlaki-vicdani ve tarihî boyutlarını da dile getiriyor.

    Irak meselesi, biz hükümet olduğumuzda önümüzde bulduğumuz en önemli dosyalardan biriydi. Kıbrıs, AB, ekonomik meseleler de bunun­la birlikteydi. Irak’a müdahale süreci bizden önce başlamıştı. ABD’nin bir “neocon” projesiydi; uluslararası bir meşruiyeti yok­tu. Başka meselelerde olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar neticesinde değil; ABD önderliğinde, İngilizler’le bir koalisyon sonucu ortaya çıkmıştı.

    kapak_dosyasi_4
    Savaş karşıtı cephede AkParti seçmeninin de bir bölümü yer alıyordu.

    O dönemde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de bu­nun uluslararası meşruiyeti bu­lunmadığına işaret eden ve mu­halif bir tavrı vardı; başbakan olarak da bunu bana da iletmiş­ti. Tabii başlangıçta dosyalara çok hakim değildik; öncelikle bu meselenin tüm uluslararası veçhelerini ve muhtemel etki­lerini ayrıntılarıyla bilmeliydik. Dışişleri’nin brifingleri ve diğer temaslarla bunları netleştirme­miz gerekiyordu.

    Bizim için zorluk şuradaydı: Hukuki olarak uluslararası meşruiyeti bulunmayan bir çerçevede, 50 binin üzerinde Amerikan askeri Türkiye’ye gelecek; Türkiye’nin değişik ha­valimanlarından -Trabzon’dan tutun da Sabiha Gökçen’e kadar- giriş yapacak ve Türkiye içinden bir komşu ülkeyi işgal edecekti. Bu durum cumhuriyet tarihinde de bir ilkti ve büyük bir meseleydi. Kimi arkadaşlar, kimi çevreler, kimi gazeteciler “Amerika’yı reddetmek masada yeri kaybetmek demek” diye açık açık belirttiler, yazdılar. Ben ve bazı arkadaşlarımız böy­le düşünmüyorduk. Büyük bir sorumluluk, tarihî bir sorum­luluk sözkonusuydu. Bunu bir başbakan olarak üstlenmenin ağırlığını her saniye üzerimde hissettim.

    Tabii böyle bir olaya girerse­niz, bu kadar Amerikan postalı ilk defa Türk topraklarına ayak basacak. Bir kısmı burada, bir kısmı orada… Bunların lojis­tikleri, ilişkileri… Nihayetinde savaş bitecek, Irak yakıla­cak-yıkılacak ama ondan sonra bunlar ne zaman gidecekler? Ne zaman tamamen çekilecek­ler? Yakın tarihte birçok örnek vardı: Güney Kore’den tutun da Afganistan’a kadar. Bunlar çok büyük sorulardı. Tabii Irak’ta bir diktatör vardı hiçbir zaman sempati duymadığımız. Kendi halkına zulmeden bir Sad­dam… Türkmenler’e, Kürtler’e, kendisine karşı gelen Araplar’a, herkese… Amansız, acımasız bir diktatör. Aslında bu işgal fır­satını tabii o veriyordu. Ancak diğer bir gerçek de şuydu: Orta­doğu’da Filistin meselesi çözül­memiş, orada sağlam bir barış sağlanmamıştı. Ortadoğu’nun hem maddi kaynak, hem de in­san kaynağı bakımından -nüfus ve para, petrol- en güçlü devleti Irak’tı. Suudi Arabistan’ın pa­rası vardı, insanı yoktu. Mısır’ın insanı vardı, parası yoktu. ABD geleneksel olarak İsrail’in gü­venliğini önplanda tutuyordu.. Neocon’lar ve onların bir nevi güdümüne girmiş Başkan Bush da bu projenin kilit insanlarıy­dı. Yani, İsrail’in güvenliğini tehdit eden en güçlü ülkenin belini kırmak istiyorlardı.

    Bu koşullarda, şüphesiz öncelikle askerî yapımızın gö­rüşleri ve hareketi çok önem­liydi. Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök bize karşı çok dürüst davranıyordu. Kendisiyle konuştuğumda, hem bardağın dolu tarafını hem de boş tarafını anlatıyor ve ihti­malleri aktarıyordu.

    Bizim için bir başka tedir­ginlik konusu da şuydu: Yeni hükümet olmuştuk. Reformcu bir hükümet anlayışımız vardı. Türkiye’de uzun bir dönem­den sonra tek başına iktidar olan bir hükümettik. Bu tek başına iktidar gücünü, Tür­kiye’nin demokratik ve eko­nomik kalkınmasına seferber etmek istiyorduk. Dolayısıyla bunları devreye sokacağız ve AB hedefi doğrultusunda da süratli bir şekilde yürüyece­ğiz. İlk hedeflerimizden biri AB müzakere süreci ve Türki­ye’nin “Kopenhag Kriterleri”ni yakalayıp buna dahil olmasıydı. Tüm bunları düşündüğümüz­de, böyle bir ajandası olan bir hükümetin “savaşa yol verme­si” çok çelişkili bir durumdu doğrusu. Savaşa girerseniz, kaçınılmaz olarak güvenlik politikaları uygulayacaksınız. Halbuki biz o dönem Güney­doğu Anadolu’da 30 senedir uygulanan “olağanüstü hâl”leri kaldırmışız; normal döne­me geçmişiz; Devlet Güvenlik Mahkemeleri sona ermiş… Eğer savaşa angaje olursak, bu kadar yabancı asker gelince ister istemez bunların arkasına kendi topraklarımızda da kendi askerlerimizi koyacağız.

    kapak_dosyasi_5
    2003 Mart’ının ortalarında Başbakanlık görevini Recep Tayyip Erdoğan’a devreden Abdullah Gül, 1 Mart tezkeresiyle ilgili ayrıntıları #tarih dergisi Yayın Yönetmeni Gürsel Göncü’ye anlattı.

    Ayrıca Türkiye’deki “Kürt me­selesi” zaten hallolmamış büyük bir mesele. Girilen bölge Kürt bölgesi olacak ve Amerikalılar’ı o coğrafyaya biz sokacağız. Tabii kimi çevreler gayet hayalci bir şekilde “Musul, Kerkük petrol­lerinde söz sahibi olmak” gibi cümleler sarfediyorlardı ama; benim endişem hatta korkum, bırakın petrolü, suya gidip susuz gelme durumu, hatta Kürtler’le çok daha içinden çıkılmaz prob­lemlerin ortaya çıkmasıydı.

    Sonuçta başbakan olarak sadece benim değil, partide önemli bir grup arkadaşın da ciddi şüpheleri vardı. Hem Bakanlar Kurulu’nda hem milletvekilleri içinde, durumu tüm boyutlarıyla değerlendiren insanlar bulunuyordu. Tabii bunun yanısıra bazı arkadaş­lar da yine iyi niyetli olarak Türkiye’nin geleceği için daha “pratik” hareket etmek gerek­tiğini düşünüyor; derin analiz­lere girmeden “aman masada olalım” diyorlardı.

    İşte bu şartlar altında süreç işlerken Davos Toplantısı oldu. Orada en üst Amerikan yetkilisi olarak Dışişleri Bakanı Colin Powell’la da buluştuk; özel bir görüşme yaptık. Powell çok prestijli bir insandı şüphesiz; 1. Körfez Savaşı’nın galibi komu­tan, hükümetin en kuvvetli ismi, kendi karizması yüksek biri… Yaptığımız özel görüşme­de, onun aslında bu savaşa çok gönüllü olmadığını gördüm, hissettim. Aslında kendisi de bunu hissettirdi. Yanımda Büyükelçi Gürcan Türkoğlu vardı. Bir taraftan Amerikan askerlerinin Türkiye’ye girme­si, çıkartma yapılacak iskele­ler, İskenderun Körfezi’ndeki düzenlemelerden bahsederken; diğer taraftan “çok da acele et­meyin” diyordu. Kendisine “Ben bunu şüphesiz meclise götü­receğim ve meclis karar verir” dediğimde “yani o zaman karar Türkiye’nindir” diyecek kadar dürüst bir yaklaşımı vardı. Tabii sonraki süreçte kendisine “Irak’ın nükleer çalışmaları var” efsanesinin nasıl daya­tıldığını, nasıl aldatıldığını ve bunu ömür boyu bir leke olarak taşıdığını, yazdığı kitapta ifade edecekti.

    kapak_dosyasi_6
    1 Mart tezkeresi döneminde Erdoğan parti başkanıydı ama henüz parlamentoya girememişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı ise Hilmi Özkök’tü.

    Meclisteki genel kuruldan 1 gün önce bir grup toplantısı yaptık. Grup toplantısında Ge­nel Başkan Tayyip Bey de bir ko­nuşma yaptı. Ben de başbakan olarak herkesi bilgilendirdim. O zaman Dışişleri’nin hazırladığı artıları, eksileri sözlü ve yazılı olarak ilettim. Hatta bu süreç içerisinde bütün siyasi parti­lerin genel başkanlarını davet ettim. Rahmetli Ecevit de vardı; Rahmetli Mesut Bey, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu… Hatta Cem Uzan bile vardı; o seçimde çok oy almıştı. Hepsinin fikirlerini dinledim.

    Şu bir gerçekti ki, Türk ka­muoyu ciddi bir şekilde bu sa­vaşa karşıydı. Hatta Türkiye’ye gelip halkla röportajlar yapan televizyonlar -BBC gibi- benim­le de mülakat yapıyorlardı. Bana “halkınız karşı, siz nasıl geçire­ceksiniz” sorularını yönelttiler. Ben de onlara şunu söylüyor­dum; “I’m not Emir or King, I’m the elected Prime Minister” (Ne emirim, ne kralım, ben seçil­miş bir başbakanım). Yani, ben meclise getireceğim, meclis ne derse o olacak. Hatta birkaç kere danışmanlarım uyardı; “emir-kral demeyin alınırlar” diye; ama doğrusu buydu.

    O günlerde bir de İzmir seyahatim olmuştu. Rahmetli anneannemin, büyükbabamın kabrini de ziyaret etmiştim sessizce, sabahın erken saa­tinde. Çıkarken, kabristanda insanlarla karşılaştım. Kadın­lar koşarak yanıma geldi. Bana söyledikleri şuydu: “Aman bizi savaşa sokma.” Bu hiç aklım­dan çıkmaz. Savaşın ne demek olduğunu biliyoruz. Savaş ölüm demek, ayrımsız. Hele bugü­nün savaşları, büyük yıkım demek. Çoluk, çocuk, herkes yani… Ve bu uluslararası meş­ruiyeti de olmayan bir savaş olacağı için çok daha farklı olacaktı. Dolayısıyla bu duygu­lar içinde meclise gittim.

    Siyasi hayatımda sorumluluk duygusunu çok önemserim. Bazı kişiler risk almaya açıktır. Ben bunu yapamam. Bu mese­le, diyelim kendi yaptığınız bir ticaret, bir ekonomik faali­yet değil. Neticesi sadece sizi ilgilendiren bir konu değil ki risk alalım. Milletin meselesi bu. Çok iyi hesaplanması, analiz edilmesi ve tartılması gerekir; tabii sonuçta ne olursa olsun o karara uyulması gerekir.

    Konuyu meclise getirdiği­mizde milletvekillerini detaylı bilgilendirdim. Son konuş­mamızda da şunu söyledim: “Ben birçok başbakanın bu tip konularda yaptığı gibi hepi­nizin, grubumun oyunu alıp, sizin adınıza mecliste kullan­mayacağım. Yani ‘şu yönde oy kullanın’ gibi bir talimatım olmayacak. Sizi yeterince bilgilendirdik. Neticede altında benim imzam olacağı için du­rumum farklı. Ancak sizler de farklısınız. Örneğin Amerikan Kongresi neyse bizim Meclis’i­miz de öyledir” dedim.

    kapak_dosyasi_7
    AkParti hükümetlerinin ilk başbakanı Abdullah Gül, 1 Mart Tezkeresi Meclis’te görüşülmeden önce de Türk halkının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu değerlendirmişti.

    1 Mart 2023’te Meclis’te ya­pılan oylamada, bildiğiniz gibi 264 kabul, 250 red, 19 çekimser oy kullanıldı. Anayasa’nın 96.maddesinde öngörülen 267 salt çoğunluğa ulaşılamadı. Yani 3 oyla da olsa tezkere reddedildi.

    Benim değerlendirmem şudur: Büyük sorumluluk duy­gusu içinde hareket etmemizin neticesinde, Türkiye için çok hayırlı oldu. Ahlaki kaygılar gü­den insanların-vekillerin ödüllendirilmesi diyebili­rim. Kendi topraklarımız­dan savaşa yol verseydik, Irak’ın altüst oluşuna da katılmış olacaktık. Ne olursa olsun bütün Arap dünyası, bütün İslâm dünyası, hatta Avrupa için; işbirlikçi olarak, Amerikalılar’ın güdü­münde bir ülke olarak hafızalarda ve arşivlerde yer alacaktık.

    kapak_dosyasi_8
    Dönemin en önemli gazetesi Hürriyet manşetinde Meclis’in tarihî kararını böyle duyurmuştu.

    Türkiye tezkereyi reddedince, ülkemizin dünyada en itibarlı seviye­ye çıktığı bir döneme girdik. Arap sokaklarında da, Avrupa sokaklarında da, Türk dünya­sında da bunun etkisini gördük. Birçok devlet başkanı beni arayıp “çok saygıdeğer bir ülke olduğunuzu gösterdiniz” dedi. En çok etkilenenlerden biri Putin, bir diğeri de Chirac’dı. Chirac o tarihe kadar Türkiye’yi ABD’nin güdümünde bir ülke olarak değerlendiriyordu; AB konularında bunun etkilerini hissettiriyor hatta açıkça ifade ediyordu; kendisiyle tatsız görüşmelerimiz de olmuştu. Ancak bu hadiseden sonra her AB toplantısında -ki o zaman sıklıkla liderleri de davet eder­lerdi ve ben de birkaç zirveye katıldım- her seferinde yanıma oturdu ve özel görüşmek istedi. Birçok başka liderin de yaklaşı­mı değişmişti.

    ABD’yle ilişkilerimizde ise tabii bir soğukluk meydana geldi ama, Amerikalılar çok şoke olmadılar aslında; daha ziyade Türkiye’deki Ameri­kancılar şoke oldu! Tezkere geçsin diye çok uğraşanlar ve Amerikalılar’la yakınlığıy­la ünlenenler… ABD’nin “çok büyük intikam alacağını” falan yazan-çizenler… Ancak dediğim gibi, ABD’deki birçok sağdu­yulu siyasetçi Türkiye’nin bu kararına saygı gösterdi. Hatta daha sonra ben Dışişleri Bakanı olarak gittiğimde, o dönem tezkerenin geçmesi için büyük baskı yapan hem Cheney hem Rumsfeld benimle görüşmek istedi. Hepsine de dürüst bir şekilde bütün bunları anlattım. Onlar da Türk halkının büyük çoğunluğunun tezkereye karşı olduğunu bildiklerini ifade etti. Zaten ABD’deki Demokratlar da karşıydı; Başkan Obama bile “hayır” oyu kullanmıştı kendi meclislerinde.

    Powell
    Irak savaşının arkasındaki iki önemli isim ABD Başkanı Bush ve Dışişleri Bakanı Powell’dı. Powell, Türkiye’ye beklenenden daha yumuşak bir tepki verecekti.

    Türkiye’nin kararı, ideolojik, körü körüne bir reddediş de­ğildi. Altında ciddi analizlerin, ciddi ahlaki sorumlulukların hissedildiği bir duyguyla ve kararla Meclis bunu reddetti. Meclisin reddetmesi Türki­ye’nin itibarını çok yükseltti, ülkenin önünü çok açtı. 2007- 2010’lara kadarki itibar artı­şının en büyük nedeni budur. Avrupa’yla en iyi dönemimizi yaşadık. Kimilerinin dediği gibi Amerikalılar’la ilişkileri­miz yıkılmadı. Daha o zaman, bana “ABD’yle ilişkiler koptu” diye feryat edenlere de şunu söylerdim: “Hayır, şimdi ABD’y­le daha sağlıklı ilişkiler var. Önceden sadece askerî ilişkiler ve onların güdümünde görü­nen bir ülkeyken şimdi daha sağlıklı ve saygın bir ülkeyiz.” Nitekim böyle de oldu. Kimi kötü niyetliler, gizli anlaşma­lar, “Büyük Ortadoğu Projesi”, “PKK’ya destek” diyerek bu süreci baltalamak istedi ama; bildiğiniz gibi önyargılı ol­dukları için bugün bile devam ediyorlar bunlara.

    kapak_dosyasi_10
    O dönem muhafazakar kesimin önemli gazetesi Yeni Şafak da tezkerenin reddedilmesinden memnundu.

    Benim değer verdiğim, hatta arkadaşlığım da olan bazı yazarlar; müthiş bir Amerikan taraftarlığıyla, ABD’yle bera­ber hareket edilmesi gerek­tiği noktasında o kadar ileri gittiler ki, suçlamaya varan yazılar yazdılar. Wolfowitz’le telefon görüşmeleri dahi yapıp Türkiye’de bir etki oluştur­maya çalıştılar. Diğer taraftan bizim içimizdeki siyasetçiler ve milletvekilleri arasında, eğitimlerini Batı’da almış, hatta “Batıcı” bilinen birçok arkadaş da tezkereye karşı çıktı; çünkü o ahlaki sorumluluğu hissetti. Ancak bunun yanında kendisi­ni daha “geleneksel” ve “yerli” sayan birçok arkadaş ise daha “pratik” hareket etmek istedi; tezkerenin geçmesi için çaba sarfetti.

    ABD malum büyük bir güç, büyük bir devlet; ekonomik, teknolojik, bilim-kültür-sa­nat olarak lider ülke dünyada. Türkiye şüphesiz bunu yok sayamaz. Türkiye-ABD ilişki­lerinin güçlü olması bizim için şüphesiz önemlidir; ama bunun sağlıklı bir şekilde olması, Tür­kiye’nin kendi çıkarlarını önde tutması daha da önemlidir.

    CHP, TEZKEREYE TAM KADRO KARŞI DURMUŞTU

    Onur Öymen: Meclis kararı doğru ve tarihî bir karardı…

    Dönemin CHP milletvekili Türk diplomat ve siyasetçi Onur Öymen, “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum. Aksi takdirde siyasi bedeli çok ağır olacaktı” diyor.

    kapak_dosyasi_kutu

    Aslında 1 Mart Tezkeresi’nden önceki dönemde de ABD’nin Irak’a müda­hale için Türkiye topraklarını kullanma projesi vardı. Savunma Bakanı Yardım­cısı Wolfowitz Türkiye’ye geldi ve Ecevit’i iknaya çalıştı; ama Başbakan Ecevit buna sıcak bakmadı.

    1 Mart Tezkeresi öncesinde ise Amerikalılar’la çeşitli düzeylerde bir dizi uluslararası temas gerçekleşti. Biz de özellikle BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bir müdahaleye izin vermesinin yasal imkansızlığını dile getirdik. Özellikle müzakereleri yürüten Deniz Bölükbaşı, 1 Mart Vakası adlı kita­bında bunları dile getirmiştir. Gazeteci Fikret Bila da Ankara’da Irak Savaşları kitabında bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlattı, belgeledi. Sayın Şükrü Elekdağ da bu konunun takipçisi oldu.

    Böyle bir ortamda 1 Mart tezke­resi Meclis’te görüşüldü. Deniz Baykal, Türkiye’nin uluslararası hukuka aykırı bir tezkereyi kabul etmesinin doğru olmayacağını, Irak’la ilişkilerimizi uzun vadede olumsuz etkileneceğini söyledi. CHP milletvekillerinden hiçbiri çekimser kalmadı ve “hayır” dedi. Sonuçta, Mec­lis’teki oylamada iktidar partisinden de -yanılmıyorsam 99 kişi- ya ret oyu verdi ya da çekimser oy kullandı. Neticede içtüzüğe göre gerekli oy çıkmadı ve tezkere reddedildi.

    Benim bildiğim kadarıyla, ABD’nin herhangi bir ülkeye asker göndermesi­nin; oradan başka bir ülkeye müdahale etmesi için herhangi bir hükümetin onayını almasının; meclis çoğunluğuna sahip olmasına rağmen o hükümetin milletvekillerinin bir bölümünün karşı çıkması sonucunda bunun reddedil­mesinin başka örneği, bırakın Türkiye’yi dünyada yok.

    Tabii Amerikalılar büyük tepki gösterdi buna, çok şaşırdılar. “İktidarın nasılsa çoğunluğu var, bu meclisten geçer” havasındalardı. Reddedilince çok rahatsız oldular. Wolfowitz, Mehmet Ali Birand’la yaptığı bir mülakatta Türk as­kerlerini eleştiren laflar söyledi. “Askerler bu olayda meclise liderlik yapamadılar” dedi. Bir taraftan yıllardır “askerler si­yasete karışmasın” diyorlar, burada ise “asker siyasete niye karışmadı” diyorlar!

    Bence bu karar, TBMM’nin aldığı en önemli, en doğru, en isabetli kararlardan biridir. “Bu kararı alan bir meclisin üyesi olduğum için gurur duyuyorum” dedim ben hep. Aksi takdirde ne olurdu? Ame­rikalı askerlerin bir bölümü Kuzey Irak’a geçecekti, bir bölümü de -aşağı yukarı 25 bin asker- Türkiye’de kalacaktı. Ne kadar süre kalacaktı? Belirsiz. 2. Dünya Savaşı’nda ABD’nın Japonya’ya gön­derdiği askerlerden 40 bini hâlâ orada. Güney Kore’ye gönderdiklerinden 26 bini orada. Almanya’ya gönderdiklerinin büyük kısmı hâlâ orada. Yani büyük bir ihtimalle Türkiye’nin en hassas bölgesi olan Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda Amerikan askeri uzun yıllar kalmaya devam edecekti. Bu Türkiye’nin hem egemenlik haklarını, hem bölge politika­larını çok kötü bir şekilde etkileyecekti. ABD bu karardan rahatsız oldu ama aksi durumda bunun Türkiye’ye siyasi bedeli çok ağır olacaktı.

  • 1 Mart Tezkeresi’nin reddi ve Türkiye’nin AB tercihi…

    1 Mart Tezkeresi’nin reddi ve Türkiye’nin AB tercihi…

    Amerikan askerlerine “vize” vermeyen TBMM, bundan tam 21 yıl önce, üstelik çok ciddi dış ve iç baskılara rağmen, Türkiye’nin ve bölgenin geleceğini değiştirecek bir karar aldı. Kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.

    Küresel sonuçları bakı­mından, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin en önemli ve çarpıcı olayı hiç kuşkusuz Türkiye toprakları­nın, Irak’ı işgal etmek için sal­dıracak ABD ordusu tarafından kullanılmasını öngören 1 Mart Tezkeresi’nin 2003’te TBMM’de reddedilmesidir. 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktida­ra gelen, başbakanlığını Abdul­lah Gül’ün üstlendiği AkParti iktidarının en fazla zorlandığı kriz; ekonomi, Kıbrıs, Avrupa Birliği süreci gibi zor ve çetre­filli dosyalar bir yana, yaklaşan Irak savaşı ve 1 Mart Tezkeresi konusundaydı.

    Irak’ta dünya barışını tehdit eden kimyasal ve biyolojik si­lahlar bulunduğunu iddia eden ABD, Irak’a bir askerî müda­halede kararlıydı ve kuzeyden kara harekatı için Türkiye topraklarından geçiş izni ve lojistik destek istiyordu. Savaşı önlemenin tek yolu, Irak’ın BM denetçilerine kapılarını açması ve işbirliği yapmasıydı. Ancak, Saddam Hüseyin buna kesin­likle yanaşmıyordu.

    kapak_dosyasi_3
    ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones Ankara ziyaretinde diplomatik nezaketi de hiçe sayarak “Tezkereyi reddederseniz ekonominizi mahvederiz” diye Türkiye’yi tehdit etmişti.

    Başbakan Gül, bir yandan Saddam Hüseyin’i işbirliği yapmaya ikna etmek için yoğun bir diplomasi atağı başlatırken,­diğer taraftan da ülke içinde tüm siyasi partilerle geniş bir istişare mekanizması kurdu. Bu esnada ABD yönetimi, Ameri­kan askerlerinin Türkiye’den geçişine izin verecek tezkere­nin Meclis’te bir an önce kabul edilmesi için baskının dozunu arttırıyordu. ABD Başkan Yar­dımcısı Dick Cheney sık sık arı­yor ve “Gemilerimiz yolda. Daha fazla bekleyemeyiz. Tezkereyi bir an önce çıkarın” diyerek Ankara’yı sıkıştırıyordu. Ancak diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayan asıl ve açık tehdit, 2002 Şubat ortalarında Anka­ra’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones’tan gelecekti:

    “Tezkereyi reddederseniz eko­nominizi mahvederiz”.

    Meselenin bir çok boyutu vardı. Fiili boyutlarından bir ise, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ten gelen ve çok önemli bir noktaya işaret eden yazıydı: “Tezkere geçerse, yabancı askerlerin bulunduğu yerlerde, gidiş-dönüş güzergahı olan illerde Olağanüstü Hâl ilan etmemiz gerekir. Başka türlü muhtemel sorunların üste­sinden gelemeyiz”. Bu, 6-7 ilde sıkıyönetim ilanı demekti. Ola­ğanüstü Hâl uygulaması yeni kalkmıştı. Gül, yakın çalışma arkadaşlarıyla yaptığı toplan­tıda kaygılarını şöyle paylaşa­caktı: “Olağanüstü Hâl’i yeniden uygularsak, yoluna koymaya başladığımız AB süreci biter. Askerin siyasette gücü artar. Özgürlükçü politikalardan güvenlikçi politikalara savrulu­ruz. Başlattığımız reform süreci durur”.

    AkParti de farklı görüşler vardı. Partinin önde gelen kimi isimleri, Bakanların çoğunlu­ğu tezkere karşıtı bir çizgiye gelmişti.

    Abdullah Gül, tezkerenin TBMM’de görüşülmesinden bir­kaç gün önce Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal’ı çağırdı ve tezkerenin kabulü veya red­dinin Türkiye açısından siyasi, ekonomik ve askerî sonuçla­rının ne olacağına dair kısa ve öz bir rapor hazırlamasını rica etti. Ziyal’in sunduğu rapor, tüm AkParti milletvekillerine dağıtıldı.

    Artık yolun sonuna gelin­mişti. 1 Mart’ta heyecan doruk­taydı. Türkiye’de ve başta ABD olmak üzere tüm dünyada her­kesin gözü-kulağı TBMM’ydi.

    kapak_dosyasi_2
    Tezkerenin Meclis’te görüşüldüğü gün, Türkiye tarihinin en büyük savaş karşıtı gösterisi Ankara’da yapıldı. ‘Savaş Karşıtı Platformu’nun düzenlediği mitinge onbinlerce kişi katıldı.

    Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 250 ret, 264 kabul 19 çekimser oy çıktı. AkParti 97 fire vermişti. Ajanslar önce sonucu, “Tezkere kabul edildi” diye flaş haber olarak geçtiler. Ancak, kısa sürede bunun ret anlamına geldiği ortaya çıktı; zira Anayasa’nın 96. Maddesi’n­de öngörülen salt çoğunluğa ulaşılamamıştı.

    Çıkan sürpriz sonucun yol açtığı gergin ve kaygılı ortam bir süre sonra değişti. ABD elbette çok kızmış, tepkisini Ankara’ya değişik kanallardan iletmişti. Ancak kimilerinin beklediği gibi bir ekonomik kriz yaşanmayacak, aksine Türkiye’nin dünyadaki itibarı yükselecek, AB ile müzakere sürecini başlatacak reformların önü açılacaktı.

    Başbakan Gül’ü telefonla arayan Rusya Cumhurbaşkanı Putin, “Sizi tebrik ediyoruz. Tezkerenin reddiyle, Türki­ye saygınlığını tüm dünyaya gösterdi” diyecekti. Bu geliş­me özellikle AB açısından da çok önemliydi. Zira, AB içinde Fransa ve Almanya gibi önemli ülkelerin, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkma gerekçelerinden biri de şuydu: “Türkiye üye olursa, AB içinde ABD’nin Truva Atı olur. ABD’nin taleplerine ve yönlendirmelerine göre hare­ket eder”. Tezkerenin reddiyle bu algı kırılacak, Türkiye ile AB arasındaki üyelik müzakere­lerinin başlatılmasında bunun önemli bir etkisi olacaktı.