Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Saygısızlıkla Savaş Derneği ve Karasinekle Mücadele Haftası

    Saygısızlıkla Savaş Derneği ve Karasinekle Mücadele Haftası

    DERNEK

    Saygıya davet hep cesaret işiydi

    Bundan 70 yıl önce, 15 Haziran 1945’te kurulan Saygısızlıkla Savaş Derneği, toplum kurallarına uygun olmayan davranışlarla mücadele etmek amacıyla yola çıkmıştır. Kurucu başkan, ileride ordinaryüs ünvanı da alacak olan ünlü anatomi profesörü Zeki Zeren’dir (1900-1973). Profesör Zeren, adabı muaşeret üzerine yazdığı yazıların yanı sıra “Topluluk Hayatında Saygısızlarla Savaş Lüzumu” ve “Hemşehrilik Adabı” gibi başlıklarla verdiği konferanslarıyla da tanınmaktadır. Zeren, kurdukları derneğin “pis esnafla”, toplu taşıma araçlarında sigara içenlerle, yerle tükürenlerle ve gürültü yapanlarla mücadele edeceğini açıklar. Bu amaçla çok sayıda afiş ve broşür bastırılır. İhap Hulusi’nin çizdiği afiş derneğin en bilinen afişidir.

    Kurulduktan hemen sonra Cumhuriyet yazarı Abidin Daver, dernek üyelerini “Eğer sokakta saygısızlık, kabalık edenleri uyaracaksanız dikkat edin başınıza iş gelmesin. Yanınızda boksör ya da pehlivan bulundurmanızda fayda var” diye uyarır. Aynı günlerde bir dernek üyesinin tramvayda sigara içen üniformalı bir polisi uyarması büyük bir cesaret örneği olarak gazetelerde yer bulacaktır.

    Saygısızlıkla Savaş Derneği ne yazık ki çok uzun ömürlü olmaz ve 1952’de üniversite ve basından yeterli alakayı göremediklerini gerekçe gösteren yöneticiler tarafından feshedilir.

    HAŞERETLE SAVAŞ

    ‘Herkes Pazartesi günleri sinek avlamak zorundadır’

    İstanbul’da yakın zamana kadar yaz aylarının en büyük dertlerinden biri karasineklerdi. Karasineklerin çoğalmasının en önemli sebebi pislikti. Her şeyden önce çöpler açıkta bırakılıyor ve belediyeler topladıkları çöpleri, şehrin hemen yanıbaşındaki toplama alanlarında biriktiriyordu. Buna ek olarak kanalizasyon sisteminin gelişmemiş olması nedeniyle kullanılan foseptik çukurları, şehir içindeki mezbaha, mandıra ve ahırlar, sokağa dökülen pis sular, semt pazarlarının artıkları, atlı arabalar hep sinek oluşumunun sebepleriydi.

    Yıllar boyu ilaçlama çalışmaları, uyarılar, kampanyalar, hatta belediyelerin kiloyla sinek satın alması gibi insanları sinek öldürmeye teşvik edici yöntemler denendi, hiçbiri olmadı. Uğraşılan şeyin üç beş sinek olduğu zannedilmesin, sinek miktarı 12 Kasım 1956 tarihli Vatan gazetesine konuşan bir meyhaneciye “Müşteriye şarap veriyoruz, daha iki yudum almadan 50-60 sinek doluşuyor bardağa. Müşteri içmek istemeyince çöpe döküyoruz” dedirtecek kadar çoktu.

    1958’de romancı Tarık Buğra, “Türkiye sineklerin müstemlekesi (sömürgesi) olmuş. Artık yeter! Kişi başı yüz sinek öldürsek bu işin kökünü kuruturuz” diyerek bir seferberlik çağrısı yapar. O yıl değilse de ertesi sene İstanbul Valiliği ve belediye büyük bir kampanya başlatır. İlk etapta, sanki evvelden dostlarmış gibi, “İstanbul halkının sineklere düşman edileceği” açıklanır. Arkasından, niyeyse Pazartesi günleri saat 13-14 arası herkesin sinek avlaması istenir. Evinde olanlar için bir yaptırım yoktur, ama zabıtalar dükkanları denetleyecek ve sinek avlamayan esnafa ceza kesecektir. İlk av günü kimi gazetelere göre başarılı olmuş kimine göre ise fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

    1960 yılının savaşı daha kararlı mesajlarla ve erkenden başlar. Öncelikle, 15-22 Nisan “Temizlik ve Karasinekle Mücadele Haftası” ilan edilir. Bu hafta boyunca Taksim’de bir sergi açılır, broşürler dağıtılır, gazetelerde bilgilendirici yazılar çıkar. Bir yıl önce olduğu gibi yaz boyunca her Pazartesi günü saat 13-14 arasının “Karasinek İmha Günü ve Saati” olacağı açıklanır ve bu saatlerde sinek öldürmenin vatandaşlık borcu olduğu vurgulanır. Haftanın diğer günlerinde ya da Pazartesileri 13-14 arası dışındaki saatlerde sinek avlamak da vatandaşlık borcu mudur, değilse neden değildir, pek anlaşılmaz.

    Zaten tahmin edileceği üzere buradan da bir sonuç çıkmaz. Valilik bünyesinde oluşturulan Kara ve Sivrisinekle Mücadele Müdürü Doktor Cavit Çağatay 29 Haziran 1963’te durumu gazetelere şöyle açıklamaktadır: “Avrupa’dan trenle gelirken, Balkan ülkelerinden geçtiğinizde şayet pencere açıksa kompartımanınıza 3 -4 sinek girer. İçeri yüzlerce sinek girmeye başladığında anlarsınız ki Türkiye’desiniz”. 1967’ye gelindiğinde vatandaş sinekten kurtulmaktan umudu kesmiş, işi gırgıra vurmuştur. Taksim Elmadağ’daki Sazlıdere Sokağı sakinleri o yıl sinek kral ve kraliçesi seçimi yaparlar. Bizans döneminde çöplük olarak kullanılan bölgedeki alanın yüzlerce yıl sonra hâlâ çöplük olarak kullanılmasına mâna veremediğini söyleyen sokak sakinleri, seçtikleri sinek kral ve kraliçesini de belediye başkanına hediye ederler.

    Sinek meselesi 2000’li yılların başına kadar dert olmaya devam edecektir.

  • Çanakkale’de son gerçek şehitlik de sizlere ömür

    Çanakkale’de son gerçek şehitlik de sizlere ömür

    Bölgedeki birkaç orijinal kabristandan biri olan Kireçtepe Şehitliği, son yapılan “düzenleme”yle modernize edildi! Sponsor Bursa Belediyesi olduğu için, orijinal kitabede bulunmayan Bursa Jandarma Taburu da panolara eklendi.

    Anafartalar ovasının kuzeyinde bulunan Kireçtepe Jandarma Şehitliği, geçen aylarda yapılan restorasyonla tarihi kimliğini tamamen yitirdi. Çanakkale muharebe alanları içerisindeki birkaç orijinal (savaş döneminden kalan) yapıdan biri olan şehitlik, “Bursa Belediyesi’nin katkılarıyla”, jandarma bölge komutanlığının danışmanlığında modern bir görünüm kazandı! 

    Hikayeyi biraz baştan alalım. Önünde Albay Mustafa Kemal’in de meşhur bir fotoğrafının olduğu şehitlik, 15-16 Ağustos 1915 tarihindeki Kireçtepe muharebelerinde şehit düşen 5. Tümen askerleri için, henüz savaş sürerken yapıldı. 5. Tümen Kurmay Başkanı Binbaşı Arif Bey(AyıcıArif), ozorşartlar altında boş mermi kovanlarından basit ama çok anlamlı bir küçük anıt yaptırmış; bulunabilen kimi şehitler de anıtın hemen yanına defnedilmiş. Anıtın orjinal kitabesi de bunu doğruluyor. 

    Şehitlere sadece lafta sahip çıkan bir devletimiz olduğu için, bu şehitlik zaman içerisinde bakımsızlıktan dağıldı gitti. Turistik rotalar üzerinde bulunmadığından, ancak birkaç meraklı ve tarihseverin bildiği, gittiği bu şehitlikteki anıtın mermileri de sağa sola dağıldı; anıt kısmen varlığını sürdürebildi. 

    Yine zaman içinde buraya “Jandarma Şehitliği” denilmeye başlandı. Zira aynı bölgedeki destanlaşan savunmanın içinde, Gelibolu ve Bursa Seyyar Jandarma Taburları da bulunmaktaydı. Ancak bunlardan sa- dece Gelibolu Jandarma Taburu 5. Tümen bünyesinde olduğu için orijinal kitabede anılıyordu. 

    Anıt değişti, Mustafa Kemal’in rütbesi indirildi Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal, savaş sırasında yapılan şehitliğin önünde (solda). Yeniden yapılan şehitlikte ise, orijnal mermi kovanları gitmiş, yerine metal borular dizilmiş. Mustafa Kemal’in rütbesi de, yeni panoyu yazanlar tarafından Yarbay’a indirilmiş!

    Peki anıtın “restorasyon sponsorluğu”nu üstlenen Bursa Belediyesi ne yaptı? Öncelikle anıtın ana gövdesindan arta kalan mermi kovanlarını tamamen kaldırdı ve yerine metal borulardan yapılmış bir “ucube” kondurdu. Sonra da kitabede olmayan Bursa Jandarma Taburu’nu yeni levhaya ekledi! Yani hem anıtı hem tarihi değiştirdi. 

    Çanakkale’de Gelibolu ve ilk dönem ağırlıklı olarak Bursa Seyyar Jandarma Taburu olağanüstü fedakarlıklarla çarpıştılar, ağır zayiat verdiler (Bursa Jandarma Taburu 183 şehit, Gelibolu Jandarma Taburu 214 şehit). Onları anmak, anlatmak ahde vefa gereği çok yerinde şüphesiz. Ama bunu tarihi tahrif ederek yapmak hangi anlayışa sığıyor? Yani her parayı veren Belediye, kendi bölgesinin şehidini dilediği yere yazacak ve Bakanlık da buna onay verecek! 

    5. Tümen Şehitliği, yapıldığı döneme mümkün olabildiğince uyacak şekilde yeniden projelendirilmeli. Eski yazı orijinal kitabedeki birliklerin isimleri, günümüz Türkçesiyle eksiksiz yazılmalı. 5. Tümen şehitleri (topçu, istihkam ve piyade alaylarına bağlı taburların verdiği şehitler: 1. Alay, 19. Alay, 39. Alay ve 127. Alay şehitleri) yani o şehitlikte gerçekte yatan şehitler anılmalı. Bursa Jandarma Taburu’nu anmak için başka bir yöntem seçilmeli. 

    Ve belki de en önemlisi, Ağustos 1915 döneminde Anafartalar Grup Komutanı olan Mustafa Kemal’in yeni kondurulan panoda “Yarbay” yazılmış rütbesi, “Albay” olarak düzeltilmeli. 

    TARİHE KALANLAR

    KKTC’de yeni dönem

    26 Nisan’da yapılan Cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde, bağımsız aday MustafaAkıncı KKTC’nin dördüncü cumhurbaşkanı oldu.

    Nepal’de trajedi

    Nepal’de 27 Nisan ‘da meydana gelen7.8şiddetindeki depremde 9 bin kişi öldü.

    Ustanın vedası

    Ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı Zeki Alasya’yı, 8 Mayıs’ta kaybettik. Metin Akpınar’la birlikte unutulmaz oyun ve filmlere imza atan Alasya, mizah tarihinde silinmez bir iz bıraktı.

    Kenan Evren öldü

    12 Eylül 1980 Darbesi’nin mimarı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren,9 Mayıs günü 98 yaşında öldü.

    Blues’un ‘kralı’ydı

    Üç büyük blues sanatçısından biri olan B.B. King lakaplı Riley. B. King, 14 Mayıs 2015 tarihinde 89 yaşında hayatını kaybetti.

    Palmyra’nın düşüşü

    UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan Palmyra antik kenti 22 Mayıs’ta IŞİD’in eline geçti.

    Mursi’ye idam cezası

    16 Mayıs günü, eski Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi idam cezasına çarptırıldı.

    Eşcinsel evliliğe onay

    23 Mayıs’ta halkın yüzde 62’sinin evet oyu verdiği referandumla, İrlanda eşcinsel evliliği kabul etti.

    Matematik dehası

    Dünyaca ünlü matematikçi John Nash ve eşi, 23 Mayıs’ta New Jersey’deki trafik kazasında öldü.

  • ‘Açız ama komünist değiliz’

    ‘Açız ama komünist değiliz’

    Türkiye tarihindeki en ilginç işçi eylemlerinden biri 3 Mayıs 1962’de Ankara’da yapılan “Açlar Yürüyüşü”dür. 5 bin kişilik yürüyüşü Türkiye İnşaat ve Yapı İşçileri Sendikası düzenlemiştir ama katılanların çoğu inşaat mevsiminde köylerden çalışmaya gelen örgütsüz işçilerdir.

    İnşaat işçilerinin Ankara’dakiyle aynı gün Afyon’da düzenlediği izinli yürüyüş ise olaysız sona erer. Ailelerinin de destek verdiği 500 işçi çıplak ayaklarla yürüyüş yaptıktan sonra Zafer Anıtı’na çelenk koymuştur.

    Sendikanın sektördeki işsizliği protesto yürüyüşü izni başvurusuna Valilik’ten “Ankara’da işsiz yoktur, dolayısıyla yürümeye lüzum da yoktur” yanıtı gelir. Buna rağmen Ulus’ta toplanan işçiler, koşarak Sıhhiye Meydanı’na gider. Polis barikatını yarıp Meclis’e ulaşan işçileri Muhafız Birliği güçlükle durdurur.

    Ellerindeki pankartlarda “Türk işçisi aç ve işsiz olabilir ama komünist olamaz” ve “Bu sefalet solcu- lara fırsat vermek için mi?” yazan işçiler polis tarafından coplanır, onlarcası gözaltına alınır. Tercüman gazetesinin “Üstü başı yırtık binlerce işçinin bağırarak koşması Ankara sokaklarında heyecan yaratmıştır” diye aktardığı olay, işçiler her ne kadar politik saiklerle yola çıkmış olmasa da, ilerleyen yıllarda güçlenecek işçi hareketinin tarihi açısından önemli bir eylem olarak kabul edilir.

    FUTBOL

    Utanç maçından canlı yayın

    14 Mayıs 1938’de Berlin’de oynanan Almanya-İngiltere futbol maçı, her iki takım için de unutmak isteyecekleri kötü birer hatıra olmuştu. Almanlar için kötü bir hatıraydı, çünkü kendi sahalarında ve 105 bin seyircileri önünde 6-3 kaybetmişlerdi. İngilizler de maçı hatırlamak istemiyordu. Çok iyi bir oyunla kazanmışlardı ama maçtan önce tribünleri Nazi selamıyla selamlamaları, II.Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda maç sonucunu önemsiz kılacak bir utanç vesilesi oldu.

    Elimizde, bu maçın hatırası olarak basılmış üç kartpostal var. #tarih Yayın Kurulu Üyesi Sertaç Kayserilioğlu’nun koleksiyonunda bulunan kartpostalları, Berlin’de üniversite öğrencisi olan ve ne yazık ki ismi belirsiz bir Türk genci İstanbul’a, “Şaban ağabey” diye hitap ettiği kişiye yollamış.

    Maçın oynandığı Cumartesi günü yazılıp postaya verilen katpostalların birincisinde Berlin Olimpiyat Stadı’nın fotoğrafı var. Üniversiteli genç, “Şaban ağabeyciğim, kusura bakma Berlin’e geleli 20 gün oldu ama hâlâ vakit bulup mektup yazamadım” diye başladığı bu kartta, uzun uğraşlardan sonra temiz bir pansiyon bulabildiğini, haftada dört gün dil kursuna gittiğini ve “diğer mektep işleri” ile meşgul olduğunu yazmış. Birinci kartın sonunda “Bugün hayattaki en büyük arzularımdan birine kavuştum, İngiliz ve Alman milli takımlarını seyrettim” diyen genç, diğer iki kartta maçı anlatıyor. Anlatıyor derken, gerçekten spiker gibi anlatıyor. Alman milli takımı futbolcularının fotoğraflarının olduğu kartın arkasında ilk yarıyı, İngilizlerin olduğu kartın arkasına ikinci yarıyı yazan gencin o yıllarda her iki takımın tüm futbolcularını tanıyor ve biliyor olması gerçekten inanılmaz. Hem bu durum hem de futbol jargonuna hakimiyeti, üniversiteli gencin futbol camiasına yakın biri olduğunu düşündürüyor. Örneğin, dokuz golü tek tek anlatırken, “İkinci haftaymın (devrenin) henüz başları, Robinson güzel bir vole, 8 metre mesafeden bomba gibi bir şut ve gol”, “Kaleci topa balık gibi plonjon yaptı ama kâfi gelmedi” ve “Top kurşun gibi önce üst direğe sonra yan direğe çarptı. Kale direkleri zangır zangır titriyordu” gibi ifadeler kullanmış.

    Maçı detaylarıyla anlatırken İngiliz milli takımının seremonide Nazi selamı vermiş olmasından söz etmiyor. Ama bunu bir eksiklik olarak görmemek gerekir. Çünkü 1938’de henüz II. Dünya Savaşı’nın yıkımını ve Nazi dehşetini yaşamayan insanlık, henüz Nazi sembollerinin tehlikesinin de farkında değildi.

    Koca cüsseli Boğa Burcu

    İki bin yıl önce bugünkü gibi günlük burç yorumları yoktu ama Marcus Manilius, astrolojinin esaslarını kaleme aldığı beş ciltlik Astronomica adlı eserinde burçların özelliklerine yer vermişti.

    Boğa gökteki yerini aldığında, dürüst çiftçiler sakin yaşamlarını bırakıp toprakla yoğun bir mücadeleye girişirler. Bu mücadele sonunda Boğa onlara zafer şarkıları söyletmez belki ama dünyanın zenginliklerini sunar. Bu öyle bir savaştır ki Boğa’nın çocukları ne bir engelle karşılaştıklarında ara verirler ne de bıkkınlık gösterirler. Bu inatçı doğalarından dolayı bazen Boğa burcunda doğanlar arasında sabanını bırakıp devlet yönetmeye soyunanlar da çıkar. Ve onlar ulaşılmamış mükemmelliğin peşinde koşarlar. Hem koca yürekli hem de koca cüsseli olurlar ama yüzlerine baktığınızda aşk tanrısı sanki orada yer etmiş gibidir.

  • Paran kadar seçilme devri başlıyor

    Siyaset yasağı kalkan liderlerin dönüşüyle renklenen 1987 seçimleri, parası olmayanın adaylığını neredeyse imkânsız hale getiren dönemin de başlangıcıydı.

    12 Eylül darbesiyle birlikte siyaset yapmaları yasaklanan 1980 öncesi parti yöneticilerinin yasaklarının kaldırılmasıyla ilgili referandum 6 Eylül 1987’de yapılıp halk yasakların kalkmasına karar verince siyaset dünyası bir anda renklenmişti. Eski kurtların dönüşü en çok Başbakan ve ANAP lideri Turgut Özal’ı tedirgin etmişti. Özal diğer partileri hazırlıksız yakalamak için 1988 Kasım ayında yapılacak seçimleri bir yıl geri çekti.

    Yasağı kalkan Süleyman Demirel, Doğru Yol Partisi’nin (DYP), Bülent Ecevit, Demokratik Sol Parti’nin (DSP), Alparslan Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin (MÇP) ve Necmettin Erbakan da Refah Partisi’nin (RP) başına geçtiler. 1987 yılında, bugünlerden farklı olarak, parti içi demokrasinin işleyip milletvekili adaylarının önseçimle belirlenmesi alışkanlığı yerleşmişti. Süre çok kısa olduğu için partiler her yerde ön seçimleri yapamadı ve bazı adayların genel merkezler tarafından belirlenmesi büyük huzursuzluk yarattı.

    Demirel, yasağı kalktıktan sonraki ilk mitinglerden birinde.

    1987’de büyük partiler farklı kamuoyu araştırma şirketleriyle anlaşıp kendilerine özel, çok geniş çaplı anketler yaptırmaya başladılar. Seçim kampanyalarını profesyonel ajansların hazırlamasına da artık alışılmıştı. Sosyolog ve yazar Can Kozanoğlu’nun, Cilalı İmaj Devri kitabında “Elma, armut, deterjan, kola gibi politikacı da pazarlanabilir olmuştu. ABD pazarlama başlangıç kitaplarından alınma görüşler politika sahnesine taşındı” diye özetlediği dönem başlıyordu.

    Yurtdışından kampanya danışmanlarının da getirildiği 1987 seçimlerinde SHP’nin yürüttüğü limonlu kampanya büyük ilgi gördü. Parti, ANAP iktidanının halkı limon gibi sıktığının savunulduğu tam sayfa gazete ilanlarında “Beş yıl daha bir limon gibi sıkılmaya hayır” mesajı veriliyordu.

    Erdal İnönü’nün genel başkan olduğu SHP’nin 1987’deki limonlu reklam kampanyası çok ses getirmişti

    Kampanyalar profesyonelleşince rekabet iyice artmış ve elbette maliyetler yükselmişti. Partilerin harcadığı paranın yanı sıra, artık adaylar da kendi kampanyaları için kesenin ağzını açmak zorundaydı. Kendisi için afiş ve video kasetler hazırlatan adaylar bir de epey yüklü ağırlama masraflarıyla uğraşıyordu. Bu durum, belli bir gelir düzeyinde olmayanların aday olmasını güçleştirmişti. “Paran yoksa seçilmen zor” diye özetlenebilecek bu durum günümüze “Paran yoksa seçilmen imkansız”a dönüşerek ulaştı.

    1987 seçimleri siyasi yasakların kalkmasının da etkisiyle katılım oranı en yüksek seçim oldu. Halkın yüzde 90.9’la sandığa gitmişti (En düşük katılım ise yüzde 64.3’le 1969 seçimlerinde gerçekleşmişti). Yüzde 10 barajını yalnızca üç parti aştı. Diğer partiler parlamento dışında kalmıştı. ANAP yüzde 36.3 oyla 292, Sosyal Demokrat Halkçı Parti 24.8’le 99, DYP ise yüzde 19.1 oyla 59 milletvekili çıkardı. ANAP 1983 seçimlerine göre epey oy kaybetmişse de seçim sistemi sayesinde Oyların yüzde 36.3’üyle Meclis’teki sandalyelerin yüzde 64.9’unu kazandı.

    PORTRE

    İnci baba: Meclis’e bir gireyim sopalanacak o kadar çok adam var ki

    1987 seçimlerinin en renkli adaylarından biri ihale mafyasının ünlü ismi, İnci Baba diye bilinen ve memleketi Urfa’dan bağımsız aday olan Mehmet Nabi İnciler’dir. İnci Baba bağımsız adaydır ama aslında 1971’den beri tanıştığı Süleyman Demirel’e hayrandır. Urfa’dan adaylığını açıkladıktan sonra “Meclis’e bir gireyim, sopa atılacak o kadar çok vekil var ki…” dediği için midir bilinmez, seçimi çok az bir oy farkıyla kaybeder. Kampanyası sırasında Başbakan Turgut Özal için “Bizim mafyalığımızdan ne olur, asıl mafya bunlar” demesi sebebiyle hakkında dava açılır. Özal’ın kendisini ima ederek “Demirel’i mafya bozuntuları destekliyor” demesi İnci Baba’yı iyice sinirlendirir: “Ben Turgut Bey’i de yenge hanımı da çok severim. Zaten sevmesem ANAP kurulurken para yardımı yapmazdım. Parayı verirken iyiydi de şimdi mi mafya olduk?”

    1987 seçimlerini kaybetmesi onu siyasetten soğutmaz. 1991’de de önce yine Urfa’dan aday olur, ancak en büyük rakibinin İbrahim Tatlıses olduğu seçimden kısa süre önce adaylıktan çekilir.

    Hayranı olduğu Demirel Cumhurbaşkanı seçildiğinde Güniz Sokak’tan Çankaya’ya uğurlama törenini İnci Baba organize etmişti.

  • Darbenin gölgesinde yapılan seçim ve Özallı yıllar

    Darbenin gölgesinde yapılan seçim ve Özallı yıllar

    12 Eylül askeri darbesiyle birlikte çok partili yaşam yaklaşık üç yıllık bir kesintiye uğradı. 6 Kasım 1983’te yeniden genel seçimler yapıldı ama yalnızca darbecilerin onay verdiği siyasi partilerin katılabildiği bir seçimdi bu.

    Siyasi faaliyetler 12 Eylül 1980 darbesiyle tamamen yasaklanmış, tüm partiler kapatılıp varlıkları hazineye devredilmişti. Siyaset yasağı 1983’e kadar sürdü.

    1983’ün Mayıs ayında siyasi partilere vize verildi. Ancak eski partilerin devamı niteliğinde parti kurulamayacaktı. Ayrıca partiler, Milli Güvenlik Kurulu tarafından kontrol edilecek ve uygun görülmeyenler seçime giremeyecekti. Kurulan 15 partiden, aralarında İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü liderliğindeki Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) de olduğu 12’si MGK tarafından veto edildi.

    Üç yıllık siyaset yasağından sonra kurulan 15 partiden 12’si veto edilmiş, seçime yalnızca üç partinin katılmasına izin verilmişti.
    Turgut Özal

    Yüzde 10 seçim barajının ilk kez uygulandığı 6 Kasım seçimlerine yalnızca Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP), Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP ve Necdet Calp liderliğindeki Halkçı Parti’nin (HP) katılmasına izin verildi.

    Veto edilen partiler fısıltı gazetesi aracılığıyla seçimlerin boykot edilmesi propagandası yapıyordu. Ancak oy kullanmayanlara para cezası verileceği için boykot çağrısı geçersiz oy kullanma çağrısına dönüştü. Popüler Siyasi Deyimler Sözlüğü’nün yazarları Alper Sedat Aslandaş ve Baskın Bıçakçı’nın aktardığına göre, halk arasında geçersiz oydan, oy pusulasındaki üç partiye de mühür vurulması kastedilerek “tak tak tak” olarak söz edilirken, geçersiz oy kullanacaklara da “taktakçı” adı verilyordu.

    1983 seçimlerinin en önemli ilklerinden biri de üç liderin katıldığı, günlerce konuşulan televizyondaki tartışma programı oldu. Gazetelerin siyasi reklam yayımlamasına da ilk kez izin verilen seçimlerde hem MDP hem ANAP reklam ajanslarıyla çalıştı.

    Darbe lideri Kenan Evren de Cumhurbaşkanı sıfatıyla yurt gezilerine çıkıp askerin gerekirse yine müdahale edeceğini, kimsenin fazla havalara girmemesi gerektiğini söylüyordu. Halka, “Partilerin söylediklerine fazla kulak asmayın” tavsiyesinde bulunan Evren, bir siyasi parti liderini “propaganda yapmakla” suçlayan muhtemelen ilk kişiydi aynı zamanda.

    Seçime katılmasına izin verilen partilerin tabanı olmadığı ve Türkiye siyasetini yeterince temsil etmediği eleştirilerine ise “Tabanmış. Ne tabanı? Sanki ayakkabı alıyor da tabanına bakıyor.
    Biz az ve öz parti istiyoruz” karşılığını veren Evren, emekli olduktan sonra bu süreçle ilgili “Türkiye’de bir parti sağda bir parti solda olursa sağ daha kuvvetli olduğu için çok büyük bir farkla iktidara gelirdi. Anayasayı değiştiricek güce ulaşmaları tehlikesi vardı ama en az 10 yıl bu ülkenin o anayasaya ihtiyacı vardı” diyecektir.

    Evren seçimden bir gün önce yaptığı konuşmada “İcraatlarımızı sürdürecek bir yönetim seçeceğinize inanıyorum” diyerek emekli general Sunalp’in MDP’sine oy da istemişti.

    Seçimlerde ANAP yüzde 45.1 oy ve 212 milletvekilliği kazanıp birinci olurken HP yüzde 30.5’le 117, MDP yüzde 23.3’le 71 sandalye kazandı.

    PORTRE

    İşkenceci genel başkan Sunalp

    Turgut Sunalp, seçim öncesi TRT’de gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.

    Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni Kenan Evren’in isteğiyle kurup 1983 seçimlerine katılan Turgut Sunalp, Genelkurmay ikinci başkanlığı da yapmış emekli bir orgeneraldi. Sıradan bir subay değildi Sunalp. Kontrgerilla faaliyetleri yürütmüş bir işkenceciydi.

    Siyasete atıldıktan sonra da “İşkence vardır ve olmaya devam edecektir” gibi saptamalar, “Sahte ilaç üretenleri asmalı” gibi öneriler yapıyordu. Partisine “devlet partisi” denilmesini kabul etmeyen ve “Ağırbaşlıyız diye böyle sanılıyor” diyen Sunalp, hümanistlerin partisiyle uğraştığını da düşünmekteydi.

    Sunalp, Nokta dergisine verdiği bir söyleşide, 1971’de işkencede bir kadına copla tecavüz edilmesinden sorumlu tutulduğu hatırlatılınca “İfademi mazur görün ama bizim 21-22 yaşlarında aslan gibi delikanlılarımız var. Eğer bir kıza bu biçimde işkence edecek olsalar, sopaya niye ihtiyaç duysunlar ki?” diyecekti.

  • Temel rekortmeni Necmettin Erbakan

    Temel rekortmeni Necmettin Erbakan

    1977 seçimleri, şiddete dönüşen siyasi gerilimin gölgesinde yapıldı. Seçim döneminin en renkli siması ise inanılmaz vaatler veren ve yüzlerce hayali temel atan Erbakan’dı.

    On ay süren CHP-MSP koalisyonunun dağılmasından sonra sağ partiler biraraya gelip 1975’te 1. Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini kurmuşlardı. Artan siyasi gerilim çatışmalara dönüşmüştü ve Türkiye’nin her yerinden ölüm haberleri geliyordu. 1977 seçimlerine böyle bir atmosferde gidildi.

    Bu seçimlerde liderler ilk kez televizyonda propaganda yapma olanağına kavuştular. 1975’te kurulan ilk araştırma şirketleri ilk seçim anketlerini yaptı. AP bu seçimlerde bir reklam ajansına kampanya yaptıran ilk siyasi parti oldu.

    Seçimlerden önce en çok konuşulan konularından biri de Erbakan’ın bütün illere uçak fabrikası kurmak gibi akıl almaz vaatleri ve attığı temelllerdi. 1974’ten beri başbakan yardımcısı olan Erbakan, 1976’dan itibaren yurt çapın- da bir temel atma hamlesine girmişti. Seçimlere kadar, hemen hemen hiçbiri hayata geçmeyen yüzlerce tesisin temelini attı. Birkaç saatlik Yozgat gezisinde, organize sanayi bölgesi inşaatı, buhar kazanı fabrikası, gübre fabrikası, demir çelik tesisleri, dişli fabrikası ve kağıt fabrikası temelleri atması olayın boyutlarını göstermesi açısından iyi bir örnektir.

    5 Haziran’da yapılan seçimleri CHP yüzde 41.38 oyla birinci, AP yüzde 36.88 oyla ikinci tamamladı. CHP yine tek başına hükümet kuracak sandalye sayısına sahip değildi. Ecevit bağımsızlarla birlikte oluşturdukları bir azınlık hükümeti açıkladı, ancak Meclis’teki güvenoyu sınavında başarısız oldular. Bunun üzerine sağ partiler yeni Milliyetçi Cephe hükümetini kurdular. Bu arada, Erbakan’ın attığı yüzlerce temel ve vaatler etkili olmamış, partinin bir önceki seçimde 48 olan sandalye sayısı yarı yarı- ya azalıp 24’e düşmüştü.

    Seçimlerden önce en çok konuşulan konulardan biri de MSP lideri Necmettin Erbakan’ın attığı yüzlerce temeldi.
    Murat Toklucu arşivi
  • Utangaç solculuk

    Utangaç solculuk

    Bülent Ecevit liderliğindeki yeni CHP 1973 seçimlerine solcu kimliğini vurgulayarak ve buna uygun vaatlerle girdi. Toprak reformu, madenlerin devletleştirilmesi gibi vaatler sağcı yazarları öfkelendirmişti.

    Solun 1960’lı yıllardaki yükselişi ve TİP’in 1965 seçimlerindeki başarısı CHP’nin de kendisini “ortanın solu”nda yeniden tanımlamasına yol açmıştı. Genel sekreter Bülent Ecevit 1972’de genel başkan olunca CHP iyice sosyal demokrat bir yönelime girdi. Partinin “Ak Günlere” başlıklı meşhur 1973 Seçim Beyannamesi de bunun göstergesiydi.

    CHP’nin seçimlere genel af, toprak reformu, madenlerin ve petrolün devletleştirilmesi gibi vaatlerle girmesi sağcı yazarları ve Demirel başta olmak üzere sağcı politikacıları öfkelendirmişti. Bu nedenle, Ecevit’le 1970’de seçimle geldiği iktidardan 1973’te askeri darbeyle indirilip katledilen Şili’nin sosyalist lideri Salvador Allende arasında benzerlik kurma modası başladı.

    1973 seçimlerinden önce artık düzenli yayına başlayan televizyondan propaganda hakkı verilmesi düşünülse de sonradan vazgeçilmişti. Ancak seçim çalışmalarıyla ilgili haberlerin televizyonda yer alması bir ilktir. Radyodan propaganda devam ediyordu.

    Hürriyet, seçimlere genel af, toprak reformu, madenlerin devletleştirilmesi vaatleriyle giren CHP’nin başarısını sürpriz olarak nitelendirmiş.

    Partilerin kampanya müzikleri de daha önce olmadığı kadar önemliydi. CHP mitinglerinde Ecevit’ten önce çıkıp “Sev Kardeşim” ve “Hayat Bayram Olsa” şarkılarını söyleyen Şenay, mitinglerde sahne alan ilk şarkıcı oldu. Bu seçimin bir yeniliği de partilerin çakmak, kalem, anahtarlık gibi hediyelik eşyalar dağıtmaya başlamasıydı.

    14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerde CHP yüzde 33.29 oyla birinci, AP yüzde 29.82 oyla ikinci oldu. Seçimlerin sürprizi Milli Görüş geleneğinin kurucusu Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Selamet Partisi’nin (MSP) 11.8 oy oranıyla 48 sandalye kazanmasıydı. CHP tek başına hükümet kurabilecek milletvekili sayısına sahip değildi. Bu nedenle Ecevit koalisyon görüşmelerine başladı. Önceleri küçük bir olasılık olarak görülen birbirine taban tabana zıt CHP ve MSP’nin koalisyonu fikri, diğer ihtimallerin hızla tükenmesiyle tek seçenek olarak kaldı ve 26 Ocak 1974’te CHP-MSP hükümeti kuruldu.

  • Ve Demirel sahnede…

    Ve Demirel sahnede…

    Türk siyasetinin gelecek 40 yılına damgasını vuracak AP lideri Süleyman Demirel’in başbakanlık koltuğuna oturduğu 1965 seçimlerinde ilk kez bir sosyalist parti de Meclis’e girdi.

    DP’nin devamı olan partilerin en büyüğü Adalet Partisi (AP), 27 Kasım 1964’teki kongrede Süleyman Demirel’i genel başkanlığa getirirken, Türk siyasetinin gelecek 40 yılına damga vuracak en önemli siyasi figürlerinden birini de seçiyordu.

    Demirel liderliğindeki AP ilk iş olarak 14 Şubat 1965’teki bütçe görüşmeleri sırasında İnönü hükümetinin düşürülmesini sağladı. Ardından genel seçim kararı alındı. AP, kitap ve güneşten oluşan amblemini de seçim öncesi kıratlı amblemle değiştirdi. Kırat sembolü, gazeteci Ahmet Kahraman’ın aktardığı gibi, partinin kurucularından Mehmet Turgut’un ünlü İskoç viskisi White Horse içerken, şişenin üzerindeki beyaz at ambleminden esinlenmesi sonucu ortaya çıkmamıştı. Kırat, DP’yi hatırlatan bir simgeydi. DP, Ocak 1946’da kurulduğunda “demokrat” sözcüğü yaygın kullanılmayan ve köylü vatandaşların zor telaffuz ettiği bir sözcüktü. Bu nedenle DP, birçok köylü için Demokrat Parti değil, “demir kırat parti”ydi. AP, kıratı sembol seçerek DP’nin devamı olduğunun altını çizmiş oluyordu.

    Mehmet Ali Aybar

    Seçimler 10 Ekim 1965’te yapıldı. AP’nin yüzde 52.87 oyla 240, CHP’nin yüzde 28.74 oyla 134 sandalye kazandığı seçimin en önemli özelliği küçük partilerin önünü açan milli bakiye sisteminin uygulanmasıydı. Bu sayede ilk kez bir sosyalist parti, yüzde 3 oy alan Mehmet Ali Aybar önderliğindeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) 15 milletvekiliyle Meclis’e girdi.

    Siyaset artık solculuk sağcılık ekseninde tartışılıyordu. Demirel o yıllarda, 1980’lerden itibaren çizmeye çalıştığı demokrat portresinin çok uzağındaydı. “Solculuk yokken ülke rahattı”, “Meczup solcular beğenmiyorsa çeksin gitsin” ve “Düzeni değiştirmek isteyenin kafasını kırarlar” sözlerini hep o dönemde söylemişti.

    Seçimleri güzellik yarışmasına benzeten Akbaba dergisi, seçimden önceki kapağında liderleri bikinili güzeller olarak resmetmiş.

    TİP’in uğradığı saldırılar ve 1969 seçimleri öncesi milli bakiye sisteminin değiştirilmesi sonucu, sosyalist sol parlamenter mücadelenin dışına itildi. Bu durum bazı solcuların sistem içi mücadeleden vazgeçip farklı eğilimlere yönelmesine sebep oldu. O tarihten sonra Türkiye solunda öğrenci hareketinin ön plana çıkmasının sebebi de budur.

    1965 seçiminin özelliklerinden biri de seçim mitinglerinde, pankartların ve sloganların ön plana çıkmasıydı. O güne kadar mitinglerde davul-zurna çalınır, “ya ya ya şa şa şa” düzeyinde sloganlar atılırken, hep bir ağızdan organize slogan atılması dönemi 1965’te başlamıştır. Aynı dönemde Türkiye’deki ilk futbol tribününü kuran Eskişehirsporlu Orhan Erpek (Amigo Orhan), tribünlerde toplu halde tezahürat yapılıp bayraklar sallamanın siyaseti de etkilediğini ve eşzamanlı olarak parti mitinglerinde de benzer manzaraların görülmeye başladığını anlatır.

    GELENEK

    Siyaset kurbanları

    Siyasi partilerin uzun araç konvoylarıyla gösteri yapması eskiden daha nadir görülürken 1965 seçimleriyle birlikte gelenek haline gelmeye başladı.

    Bu seçimle başlayan bir gelenek de liderler için toplu kurban kesme etkinliğidir. Elbette Anadolu’nun birçok yerindeki “ağır” misafirler için kurban kesme geleneği siyasete de sirayet etmişti ve 1965’ten önce de liderler için kurban kesilirdi. Hatta DP lideri Adnan Menderes 1960 başlarında gittiği Tarsus’ta bir partili küçük oğlunun boğazına bıçak dayayarak olaya fantastik bir boyut katmış ve “Sana oğlumu kurban etmek istiyorum Menderes” diye bağırmıştı.

    Ancak toplu kurban kesimi 1965’te başladı. 1980’li yıllara gelindiğinde kurban kesme merasimleri çığrından çıkmıştı. Bazı uyanık partililer, zaten mezbahada kesilecek hayvanları liderleri için “kurban ediyor”, lider bölgeden ayrıldıktan sonra kesilen hayvanlar tekrar mezbahaya götürülüp etler satışa çıkarılıyordu.

    1959’da Menderes için kurban edilen Hecin cinsi bir devenin torununun 1987’de Demirel için kurban edilip gazetelerde haber olması da bu ilginç tarihin ilginç notlarından biridir.

  • Türkiye koalisyonla tanışıyor

    Türkiye koalisyonla tanışıyor

    Askeri darbe sonrası kapatılan DP’nin devamı olduğunu söyleyen partilerin de yarıştığı 1961 seçimlerinin ardından, ordunun da etkisiyle siyasi tarihimizin ilk koalisyon hükümeti kuruldu.

    Ordu, 27 Mayıs 1960’da on yıldır iktidarda olan Demokrat Parti’yi kapatmış, birçok üyesini hapsettiği partinin tüm örgütünü dağıtmıştı. Buna karşın CHP ve CMKP’nin (1958’de adını değiştiren, Bölükbaşı liderliğindeki eski CMP) örgütsel yapısı ayaktaydı. Darbeden sonra DP’nin devamı olduğu iddiasıyla iki büyük parti kurulmuştu: Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP).

    15 Ekim 1961’de yapılan seçimle çok partili yaşama geri dönüldü. Milli Birlik Komitesi (MBK), adaletsiz seçim yasasını değiştirmiş, tüm partilere DP’nin yasakladığı radyodan propaganda hakkını yeniden tanımıştı.

    Seçimleri yüzde 36.7 oyla 173 sandalye kazanan CHP birinci tamamladı. İkinci sıradaki AP yüzde 34.8’le 158, CKMP yüzde 14’le 54, YTP 13.7’yle 65 milletvekili çıkarmıştı. Hiçbir partinin tek başına iktidar olamadığı seçimlerde halkın yetkiyi DP’nin devamı partilere vermek istediği çok açıktı. Bu durumda en mantıklı şey bu partiler arası bir koalisyonun kurulmasıydı. Ancak bunu istemeyen askerler CHP önderliğinde kurulacak koalisyon fikri üzerinde çalıştı ve CHP-AP koalisyonu kuruldu. Türkiye’nin ilk koalisyonu olan bu hükümetin ardından, 1965 seçimlerine kadar iki ayrı koalisyon hükümeti daha görev yaptı.

    İnönü, Alican (YTP), Dinçer (CKMP) ve CHP’den Feyzioğlu. İkinci koalisyon dönemi.
  • Tek adama karşı ittifak

    Tek adama karşı ittifak

    Türkiye tarihinin en gergin ve en sert mücadeleye sahne olanı 1957 seçimleridir. Seçimden önce muhalefet partileri ortak cephe oluşturmaya, iktidar buna engel olmaya çalışırken siyasi gerilim seçim sonrasında artarak 27 Mayıs 1960 darbesine kadar devam eder.

    Muhalefet partileri 1954 seçimlerinden sonra DP’yi tek başlarına deviremeyeceklerini fark edip işbirliğinin yollarını aramaya başlamışlardı. İktidar 1958 ilkbaharında yapılması gereken seçimleri 27 Ekim 1957’ye çektiğini açıkladıktan sonra CHP, CMP ve Hürriyet Partisi arasındaki igörüşmeler hızlansa da DP yasayı değiştirerek muhaliflerin ittifak yapmasını neredeyse imkânsız hale getirdi.

    DP’nin antidemokratik gidişatı, partinin dört kurucusundan biri olan Fuad Köprülü’ye bile yaka silktirmişti. Köprülü, partiden 6 Eylül 1957’de istifa ederken “Bu seçim mücadelesi; tek parti, tek şef dönemini canlandırmak isteyen bir adama karşı koca bir milletin mücadelesidir. Demokrasi nizamına iman etmiş bütün vatandaşların aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakarak işbirliği yapmaları vatan borcudur” diyordu.

    Seçimlere gidilirken DP’nin en ilginç hamlesi, 1954 seçimlerinden sonra “Nevşehir vilayeti teşkil edileceğinden bölgede ikinci bir vilayet lüzumsuz hale gelmiştir” gibi enteresan bir gerekçeyle ilçe yaptıkları Kırşehir’i “Tarihi, içtimai, kültürel, ekonomik ve coğrafi bakımlardan büyük önem taşıdığı” gerekçesiyle yeniden il yapmasıydı.

    Seçimlerde DP yüzde 47,9, CHP yüzde 41, CMP 7.1 ve Hürriyet Partisi yüzde 3.9 oy alır. Seçim sisteminin bir kez daha yaradığı DP oy oranı 10 puan düşmesine rağmen 610 milletvekilliğinden 424’ünü kazanmış, CHP 178, diğer iki parti dörder milletvekili çıkarmıştır. Kırşehir’i tekrar il yapmanın iktidara bir faydası olmamıştır. Bir önceki seçimde Kırşehir oylarının yüzde 43.5’ini alan CMP, 1957’de oy oranını yüzde 63’e çıkarır.

    1957 seçimlerinde 1946’daki düzeyde olmasa da bazı uzulsüzlükler olduğu kesindir. Sözgelimi Gaziantep’te radyo önce CHP’nin kazandığını ilan etmiş, daha sonra köylerden gelen oylar sayesinde DP’nin birinci çıktığı açıklanmıştır. CHP itiraz edince oylar yeniden sayılmak üzere Adliye binasına getirilir, haftasonu tatili olduğu için sayım Pazartesi gününe bırakılır. Ancak Pazar günü Adliye binası, içinde oylarla birlikte şüpheli bir şekilde yanar.

    1957 seçimlerinin iktidarla muhalefet arasındaki ipleri koparan bir seçim olduğunu söyleyebiliriz. Muhalefet seçimden sonra güç birliği çalışmalarını hızlandırır. Türkiye Köylü Partisi CMP’ye, Hürriyet Partisi CHP’ye katılır. DP de buna karşı “Vatan Cephesi”ni kurar. Türkiye, 27 Mayıs darbesine kadar giderek yükselen bir siyasi gerilimle yaşayacaktır.

    KASIM GÜLEK

    ‘İsterseniz pantolonumu indireyim’

    1950’li yılların en ünlü politikacılardan biri, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’tir. Amerikanvari siyaseti Türkiye’ye getiren kişi olarak bilinen Gülek, halkla kurduğu iyi ilişkiler nedeniyle DP iktidarının en çok gazabına uğrayan muhaliflerden biridir. Örneğin, 1955’te Rize’de bir esnafın elini sıktığı için izinsiz siyasi faaliyet yapmaktan tutuklanıp altı ay hapse mahkum olmuştur. Gülek’le ilgili en ilginç hikâyelerinden biri Bilecik’ten aday olduğu 1951 ara seçimlerinde yaşanır. DP’liler,

    Robert Kolej mezunu Gülek’in o dönem yaygın olmayan kepli cüppeli mezuniyet fotoğrafını ele geçirip “Kasım Gülek papaz olmuş, zaten sünnetsizmiş” propagandasına başlarlar. Bir mitingde söylentileri “İsterseniz pantolonumu indireyim” diye yalanlayan Gülek, o günleri gazeteci Mehmet Ali Birand’a şöyle anlatır: “Sünnetsiz olduğumu söylediklerinde cevap olarak ‘Bunu söyleyenin kızı da amma gevezeymiş’ dedim. Öyle bir dedikoduya ancak bu şekilde cevap verilirdi. Ama bunlar demokrasinin çocukluk hastalıklarıydı.”