Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Şehitlik üstüne mahalle cami üstüne birahane

    Tarihî kentlerin gelişim safhalarının topog­rafik, demografik ve onomastik (isimlerin kökeni) açıdan değişimleri, ağaç göv­delerindeki yaş halkalarının sayılması kadar kolay tespit edilemez. Bilhassa İstanbul gibi dünyanın en eski ve güç­lü devletlerinden ikisine baş­kent olmuş bir şehrin üst üste binmiş katmanları üzerinde halen yaşayan dev bir metro­polün olması, bu tespiti daha da zorlaştırmaktadır.

    Bu yönde yapılan çalışma­lar takdire şayandır ve derin emek mahsulü. Biz de bunlar­dan yararlanarak ve Osmanlı Arşivi’nden elde ettiğimiz bel­gelere dayanarak, özelde As­malı Mescit’ten Kamhi Apart­manı’na evrilen bir sürecin çevresindeki, genelde Galata semtindeki değişime dikkati çekmek istedik. Çıkardığımız sonuçlar, günümüzdeki ara­zi rantiyeciliğinin, tarihsel ve kentsel koruma bilinci düzey­sizliğinin geçmişteki yansıma­larını gözler önüne seriyor.

    Galata, İstanbul’un karşı­sında Haliç’in ağzında ilk ku­rulduğu zamanlardan itibaren kozmopolit yapısıyla dünya­nın cazibe merkezi olma özel­liğini hiç kaybetmemiş. Ro­ma İmparatoru I. Constan­tin (323-337) ilkçağdan beri İstanbul’luların “Pera=Karşı” dedikleri bölgede bulunan bir miktar evin çevresine ilk suru yaptırdığında, yüzyıllar için­de önemini giderek arttıracak bir bölgeyi belirlemişti aslında. Zamanla “Galata” ismini alan bu mevki, Cenovalı tüccarların özerk hareket ettikleri bir böl­ge haline gelecekti.

    Bizanslılar, Cenovalıların faaliyetlerinin kendi aleyhle­rine geliştiğini görünce, bu­radaki surları yıkarak imti­yazlarını kaldırmaya yönelik girişimlerde bulundular. Ne var ki Bizans’ın iç kargaşasın­dan yararlanan Cenovalılar, 14. yüzyılda surları eskisin­den daha mükemmel yaptık­ları gibi derin hendeklerle de tahkim ettiler. Surların en yüksek noktasına da günü­müzde “Galata Kulesi” olarak yaşamaya devam eden burcu inşa ederek, Bizans’a meydan okumayı sürdürdüler. Bu ku­leden sonrası bağlık, bahçelik, ormanlık arazi halinde kaldı.

    Kostantiniyye’nin 1453’de fethinde Cenovalıların Bizans devrindeki imtiyazları ortadan kaldırıldı ama Galata’daki koz­mopolit yapı devam etti. Bir kısım sur duvarı Fatih’in em­riyle yıktırıldı. Cenova koloni­sinin Rumlarla birlikte yaşadı­ğı kale içinin yanı sıra Kasım­paşa ve Tophane taraflarına yoğun Türk yerleşimi başladı. Haliç’te, Kasımpaşa’ya doğru geniş bir alanda tersane, kala­fat yerleri oluşturuldu. Levent taifesi, Azap askerleri buralar­da iskân edildi.

    İkinci Bayezid devrinde Galata suru dışındaki alanla­ra Gül Baba Türbesi, Galata Sarayı, Kulekapı Mevleviha­nesi ve bir dizi çeşme, hamam, cami, mescit inşa edilerek mahalle ve çarşıların teşki­latlanmasına gidildi. Frenkle­rin ve birçok sefaret mensubu ecnebinin bu bölgede ikameti, Hıristiyan ve Müslümanların kültür etkileşimlerinde bulun­masını kaçınılmaz kıldı. Bil­hassa Galata Mevlevihanesi’n­deki ayinleri izlemeğe meraklı ecnebi kitlesi oluştu. Kethü­dazade Arif Efendi gibi ulema mensupları da org dinlemeye kiliselere giderlerdi.

    Kamhi apartmanı Goad Planlarındaki Asmalı Mescid Sokağı. İşaretli alanda Kamhi Apartmanı öncesi vaziyet görülmektedir.

    Fatih Sultan Mehmet, fetih sırasında şehit olanların gö­müldükleri Azapkapısı’ndan Kasımpaşa’ya yayılan sahayı mezarlık olarak ilan etti. As­malı Mescit bu mezarlığın üst sınırındaydı. Suriçi İstanbul­lular, ölülerini kayıkla karşı­daki Meyyit İskelesi’ne geçirip buradaki Meyyit Camii’nde namazını kıldıktan sonra bu mezarlığa defnederlerdi.

    Kaptan-ı Derya Cafer Paşa 1516’da mezarlıktaki bazı ka­birleri imha edip Tersane’ye ilave binalar inşa ettirmeye kalktığında, 1453 fethini ya­şamış bazı pir-i fani gaziler şehit yoldaşlarına yapılan mu­ameleden dolayı Yavuz’a bed­dua etmişlerdi. Tespit edilen bu ilk tahribatın ardından sü­rekli genişleyen ve seyyahla­rın anlatımına giren, ressam­ların çizimlerine konu olan bu büyük mezarlık, İstanbul’dan bakıldığında ulu servi ağaç­larıyla Galata ve Kasımpaşa arasına pitoresk bir üslup ka­tıyordu. Evliya Çelebi de ai­lesinin bu mezarlıkta gömülü olduğunu belirtir. Üstelik bazı kabirlerde Kûfî yazısı görül­düğünü ve bunların Arapların Bizans’ı kuşatmalarında şehit olan sahabe kabirleri olduğu­nu iddia eder.

    Kamhi Apartmanı, restorasyon öncesi görünümü, 2005.

    Osmanlı döneminin en renkli ilk tasvirlerini aktaran Evliya’ya göre “Galata kavmi­nin birincisi gemiciler, ikinci­si tüccarlar, üçüncüsü sanat­kârlar, dördüncüsü kalafat­çı marangozlardır”. Bu kadar denizcisi bol yerin meyhanesi de çok olur. Rumlar meyha­neci, Ermeniler pastırma­cıdır. Galata Kalesi için­de âlemin gördüğü en çirkef işler icra edildiği gibi, dünyanın her yerinden gelen içki ve şarapların da en âlâsı buralardaki meyhanelerde sa­tılır. Yüzlerce müşterinin aynı anda yiyip içtiği meyhaneleri vardır. Latîfî’ye göre “Bu şehr-i dilârâ ve dilâviz safa-bahş-ı sa­fa-engizdir ki ayşı müdâm ve işreti ale’d-devâm ve bezm-i mey andan gayrı yerde harâm­dır” (Bu güzel şehrin içki sof­rası ve alemleri sürekli devam eder. İçki meclisi buradan gayri yerde haramdır).

    Kamhi Apartmanı, restorasyondan sonraki görünümü, 2015.

    Galata’nın yeme-içme-eğ­lence kültürü o kadar renklidir ki civar olan Kasımpaşa, Top­hane sakinleri başta olmak üzere İstanbul’un her köşesin­den Türkler de buralarda gö­rülür. İstanbul’da son Osmanlı asrının namlı kabadayılarının bu semtlerden çıkması tesadüf olmasa gerek. Fuhşiyatın da gayet yaygın bir mekânı olan bu bölge bazı İstanbullular için kesinlikle yasaklanmıştır. Bilhassa son yüzyılda yatılı as­keri mektepler ile Darüşşafaka gibi bazı okulların öğrencileri hafta tatillerinde Beyoğlu’na, Galata’ya geçmemek üzere tehdit edilirlerdi. Aksi takdir­de okuldan atılmaya kadar va­ran cezalar alabilirlerdi.

    Osmanlı ile diplomatik ilişkilerini geliştirmeye baş­layan ülkeler, 16. yüzyıldan itibaren kendilerine tahsis edilen Galata suru dışında­ki geniş alanlarda sefaretha­nelerini kurdular. Öncelikle kendi ülke tüccarlarının haklarını korumayı düşünür­lerdi. Ayinlerindeki serbestî­ye ek olarak domuz ve şarap alımında da belirli kotaları vardı. Giderek diplomatik do­kunulmazlığa dâhil ettikleri yeniçeri yasakçıları, tercü­manları, hizmetkârları ile Ga­lata/Pera bölgesinde koloni halinde yaşamaya başladılar.

    Bu bölgedeki yerli Rum Ortodoks, Ermeni Gregoryen cemaatlere ilave Katolik ve Protestan kiliseleri de bunlar­la birlikte görülmeye başlandı. Osmanlıya “zimmet akdi” yani “himaye sözleşmesi” ile tebaa olan yerli gayrimüslimler ciz­yelerini öder ancak askere alın­mazlardı. İstanbul’da Katolik veya Protestan ülke vatandaşı tüccar ve sanatkârların ahid­name ve kapitülasyonlar saye­sinde sefaretlerin himayesinde ticaret ve sanata yönelmeleri, Osmanlı tebaası gayrimüslim­ler ile rekabetlerini arttırdı.

    Bu gelişmeler başlangıçta yerli Hıristiyanları ürküttüy­se de zamanla ideal birliğinde buluştular. İttifakları meyve vermeye başladıkça bilhas­sa Ermenilerden Katolik ve Protestanlığa geçişler çoğal­dı. Osmanlıların duraklama ve gerileme dönemlerinde bu zümrelerin kazanımları daha da arttı.

    Gülhane Hatt-ı Hümayu­nu (Tanzimat), Baltalimanı Sözleşmeleri ve Islahat Fer­manı sonrası nüfus ve refah düzeylerinin artışına paralel olarak taş binalarla doldur­dukları Galata/Pera bölgesin­de Müslüman mahallelerine de yayılmaya başladılar. Ön­celikle mahalle aralarındaki küçük hazire adacıkları veya yangın, deprem gibi felaketle­re maruz kalmış cami, mescit arsalarına el atarak burala­rı meskenlere dönüştürdüler. Bu sıralarda İstanbul yakası ahşap, eski ve harabe binala­rıyla, büyük yangınların ar­dından ortaya çıkan yangın alanlarıyla hayata tutunma savaşı veriyordu. Pera’daki Türk mahalleleri de bundan farklı durumda değildi.

    1857’de Altıncı Belediye Dairesi adıyla Beyoğlu ve Ga­lata semtlerini kapsayan bele­diye kuruldu. Nizamnamesin­de açıkça yazıldığı üzere “çok sayıda akarat ve mutena bina­lar bu bölgede bulunduğun­dan” kuruluş önceliği buraya verildi. Belediye meclisinin neredeyse tamamı Osmanlıla­rın en zengin azınlıklarından ve ecnebi tebaalılarından olu­şuyordu. Bunlar sefaretlerin ve gayrimüslimlerin kendi bölge­lerinde rahat yaşamalarına yö­nelik kararlar aldılar. Öncelikle sağlık sebepleriyle gayrimüs­lim mezarlıklarını Şişli civarı­na naklettiler. Müslüman me­zarları yerinde kaldı. İstanbul ahşap binalarla dolu olduğundan bir yangı­na maruz kalırsa binlerce ev yanıyor ve yangın yerlerinde yapılan düzenleme ile yollar genişletilebiliyordu. Galata Surları içi ise daracık yollar­dan ibaret olup binaları da taş olduğundan İstanbul gibi ya­nıp kül olmuyor ve ardından da yolları genişletilemiyordu. Burada ancak yıkım yapılabi­lirdi. Surların yıkılması ile bu işe başlandı. Galata surlarını yıktılar, etrafındaki hendekleri doldurdular.

    ASMALI MESCİT KROKİSİNDEKİ NUMARALARIN OKUNUŞU
    1 Meşruta haneler.
    2 Mahvedilen mescidin bânîsi Yunus Ağa kabri.
    3 Asmalı Mescit Camii.
    4 İnşa olunmakta bulunan apartman.
    5 Çeşmenin hazinesi.
    6 Hedm edilip zabt edilen çeşme mahalli.
    7 Bir hane.
    8 Zabt edilen setli kabir.
    9 Zabt ve mahvedilip apartmana ilhak edilen setli kabristan mahalli.
    10 Zabt edilen çeşmenin şerefiyesi.
    Ali Sami Bey’in jurnali (solda) ve ekindeki kroki (üstte).

    Görünürde sur diplerin­de ve hendeklerde uygunsuz ve gayriahlâkî eylemlerin en­gellenmesi hedeflenmişti. Ne var ki sur duvarından başka korunağı olmayan Kasımpa­şa ve Tophane istikametindeki büyük Müslüman mezarlıkla­rı açık hedef ve çoluk çocu­ğun oyun sahası haline geldi. Gayrimüslim mezarlıkları gibi bakımlı olmayan ve duvarlar­la korunmayan Türk mezar­lıklarında, zamanla içlerine arabaların dahi girdiği yollar açılmaya başlandı. Buralarda­ki mezar taşları ve mezarlar zamanla eksildi.

    Tahribat kısa sürede büyü­dü ve ortaya çıkan boş alan­lar satıldı veya belediye na­mına dükkân, pazar yeri inşa edilerek kiraya verildi. Galata Surları dışında Kasımpaşa ve Tophane taraflarında fetihten beri oluşmuş devasa mezarlık­lar bu sıralarda arazi rantiye­lerinin göz diktikleri alanlar haline geldi. Evkaf (Vakıflar), Defter-i Hakani (Tapu-Ka­dastro) ve belediye memurla­rından bazılarının suistimalle­ri ile birçok vakıf alanı ve me­zarlık bir şekilde elden çıktı.

    Galata-Beyoğlu tünel in­şaatı da Tepebaşı’ndaki bir kısım mezarlığın tahribine se­bep oldu. Kimi zaman Evkaf Nezareti mezarlıklardaki ku­rumuş servileri sandıkçı esna­fına satılmak üzere kestirdi. Altıncı Belediye Dairesi binası olarak yapılan şimdiki Beyoğ­lu Belediye binası bile mezar­lık bölgesinde yapıldı. Önün­deki geniş yol mezarlıktan açıldı. Altıncı Daire karşısın­daki mezarlığın yola giden kıs­mından dolayı Evkaf Nezareti ödeme yapılmasını istediğinde Şehremaneti tarafından “me­zarlıktan koparılan parça ile mezarlıkları arsa olarak de­ğerlendirmesi halinde fiyatla­rı daha da artacağından geliri de artacaktır. Şehrin şiddetle muhtaç olduğu ümran ve te­rakkiyi sekteye uğratacak en­gellemelerden vazgeçilmesi” yollu nasihat verilmişti.

    İşte böyle bir ortamda 19. yüzyılın ikinci yarısında gayri­müslim nüfus giderek artma­ya başlayınca Asmalı Mescit, Bedreddin, Şahkulu gibi Türk mahallesi sakinleri gayrimüs­limlerden emniyetlerinin kal­madığını, rahatlarının bozul­duğunu, birçok Türk ailenin mahallelerini terk ettiğini, gay­rimüslim yayılması önlene­mezse kendilerinin de bura­ları terk edeceklerini arzuhal ve toplu dilekçelerle Sadarete bildirdiler. II. Abdülhamid so­mut olarak durumun nezake­tini fark ederek cami, mescit, türbe, mezarlık gibi İslâmi yapı ve alanlara bitişik Müslüman emlakinin gayrimüslimlere sa­tılamayacağına dair karar aldı. O zamana kadar bizzat Evkaf Nezareti’nin “mukataaya rabt ederek” veya müzayedeye çı­kararak sattığı gayrimenkuller gayrimüslimlerde kaldı.

    Eski adı Kabristan Soka­ğı şimdiki Meşrutiyet Caddesi olan geniş caddenin Haliç isti­kametindeki Pera Palas Oteli, sonradan ABD Sefareti bina­sı olan Corpi ve Tubini evleri de buralardaki ilk binalardır. Tepebaşı Bahçesi ile bu taraf tamamen halledildi. Daha aşa­ğıdaki bölgelerde adacıklar ha­linde kalan mezarlıklar da za­manla ortadan kayboldu.

    İsim tabelalarında dönüşüm 1908 tarihli Kamhi ve 1905 tarihli Donizetti apartmanları dönüşüm tarihini belirlemektedir. ‘Appartament Donizetti’ isminden düşen harflerden arta kalan ‘Artame Onizetti’ dükkana isim olabilmektedir.

    Eski ABD Sefareti ile Pera Palas Oteli’nin tam karşısın­daki Asmalı Mescit Sokağı ba­şında da bir hazire mevcuttu. Bunun arkasında Hacı Beşir Ağa’nın hayratı bir çeşme ile bu mahalleye adını veren As­ma Mescidi veya Asmalı Mes­cit bulunuyordu. II. Bayezid devrinde Kalafatçıbaşı Yunus Ağa adında bir hayırseverin vakfettiği bu mescit, aynı za­manda çevresindeki mahal­leye de ad oldu (Zaten İstan­bul’daki mahalleler genellikle bir cami veya mescide açılan, çoğu çıkmaz sokaklara dizil­miş evlerden ibarettir ve orta­sındaki caminin adıyla anılır).

    Asmalı Mescit Sokağı’nın Cadde-i Kebir’i keserek Kum­baracı Yokuşu’na bağlandı­ğı noktaya “Dörtyol” denilir­di. Tophane’den Tepebaşı’na anayol burasıydı ve çok işlek bir trafiği vardı. Belediye em­lak vergisi kayıtlarına bakıldı­ğında vergi değeri en yüksek binalar sağlı sollu dizilmişler­di. Kozmopolit yapısı sayesin­de farklı ülkelerden çok sayıda sakini mevcuttu. Mekteb-i Sul­tani’den Tünel’e inen cadde­nin sağ tarafına Asmalı Mescit Mahallesi adı verilmiştir. İşte bu mevkide bulunan tek cami burasıydı. Kabristan, Mezarlık, Minare adı verilen sokaklar ile çevrili olması tarihsel konumu hakkında bir fikir verir.

    Bu cami 1837’de ilginç bir olaya da sahne olmuştur. Vak­fiyesi gereği imamlık hizme­ti Kalafatçıbaşı Yunus Ağa’nın torunlarından Mehmed Esad ile Mehmed Tayyib isimli iki kardeş arasında bölüştürül­müştür. Küçük Mehmed Tay­yib on beş sene önce görevini terk ederek Mısır’a yerleşir. Di­ğer imam Mehmed Esad Efen­di ise alkolik, cemaate küfre­den bir adamdır. Ahali bunun terbiyesi için şikâyette bulun­muşsa da yapılan uyarılara ku­lak asmadığı gibi küfürleri ya­nına cemaate karşı şiddet uy­gulamaya başlar. Bu durumda halk bu adamı azleder ve Mev­levi Mehmed Dede’ye imamlık görevi verilmesini ister.

    Cami 1860’lardan önce yanmış olmalıdır. Bu tarih­te cami arsasına bir duvar çekilmesi düşünülmüş ama türbe mahalli ve cami arsası­nın Saatçi Matran tarafından hileli senetle ele geçirdiği gö­rülmüştür. Evkaf’ın bu yer­leri geri alması ve duvarın ta­mamlanması istenmiştir.

    1870’deki büyük yangın ardından topografyası ve bi­na mimarisi tamamen deği­şen Beyoğlu’nun sakinleri de büyük ölçüde gayrimüslim­lerden oluşmaya başladı. As­malı Mescit’in Türk sakinleri mahalleyi tamamen terk etti ve sahipsiz kalan cami-çeş­me-mezarlık alanında 1906 yılında bir hafriyat çalışma­sı görüldü. Bu inşaatı şikayet için Abdülhamid’e gönderilen bir jurnal sayesinde, bu tarihi mekânın nasıl rantiye-bürok­rat elbirliği ile ortadan kaldı­rılıp yerine apartman dikildi­ğini öğrenebiliyoruz.

    Kroki: Münih Fehim Evin önünde, yeşil parmaklıkla çevrili bir mezar taşı, mezar taşının üzerinde “Haza kabri Mehmet Dede, sene 99” yazıyordu. “Asmalımesçit 74” kitabındaki bu kroki aslında 47 numaralı evden görünüşü yansıtmaktadır. Günümüzde dört duvarı kalmış, otopark olarak kullanılan bu yerde Necip Fazıl’dan, Peyami Safa’ya, Fikret Adil’den Abidin Dino’ya kadar nice entelektüelin anıları vardır.

    Jurnalin sahibi II. Ab­dülhamid’in hafiyelerinden Bahriyeli Fotoğrafçı Ali Sa­mi Bey’dir. İhbarına eklediği kroki ile bugüne kadar Asmalı Mescid Camii tarihinde ka­ranlık kalmış birçok nokta­yı aydınlatmaktadır (Ali Sami Bey hayli tartışmalı bir kişi­liktir. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle Yunanistan’a sığınmış, Kurtuluş Savaşı’nda Yunan taraftarı olduğu için de “150’likler” listesinde 101 nu­marada yer almıştır).

    1860 tarihli Ostoya haritasında Asmalı Mescid arsası ve çeşmesi siyah boyalı alanda görülmektedir. Sol üst çaprazdaki Cimeterie Turc yazısı günümüzün Pera Palas Oteli’nin altındaki Türk Mezarlığını belirler.

    Bu kroki ortaya çıkana kadar Kalafatçıbaşı Yunus Ağa’nın kabrinin cadde üze­rinde çevrilmiş set üstündeki mezarlıkta bulunduğu düşü­nülüyordu. Rivayetlere göre 1940’lı yıllarda Yunus Ağa’nın kabri buradan alınarak Galata Mevlevihanesi’ne taşınmıştır. Ne var ki Fikret Adil’in Asma­lımesçit 74 kitabındaki Mü­nif Fehim krokisinde burada­ki mezar taşında “Haza Kabr-i Mehmed Dede sene 99” yazı­lı olduğu görülür, Yunus Ağa kabrinden bahsedilmez. Bu­gün Beyoğlu Belediyesi tara­fından asılan plakette ise nasıl tespit edildiği bilinemeyen bir şekilde “Ali Hoca Türbesi” ya­zılmıştır. Yanındaki tabelada ise Asmalı Mescid’in burada bulunduğu belirtilmektedir. Ali Sami Bey’in çizimi bu iki tabelanın da yanlış olduğunu ispat eder. Krokiye göre bu­günkü Kamhi Apartmanı/Do­nizetti Oteli altında bulunan cami arsası gayet küçüktür ve kuzey tarafında da Yunus Ağa’nın tahrip edilen kabri gös­terilir. Diğer tahrip edilen ka­birler, saka odası ve Lala Beşir Ağa Çeşmesi’nin yerleri de bu binanın altında kalmaktadır.

    Adını mahalleye veren mescit Şimdilerde geceleri taksi durağı, sabahları çöp istasyonu olarak kullanılan bu alandaki tabelalar da yanlış bilgi vermektedir. Cami yeri karşı köşededir. Mehmed Dede kabrine “Ali Hoca Türbesi” ismi nasıl uydurulmuştur bilinmez.

    Ali Sami Bey bu jurnali ile inşaatın durdurulmasına çalış­mış ve girişimlerde bulunmuş­tur. Bürokrasinin her kademe­sinde dolaşan şikâyet, sonunda Bakanlar Kurulu’na gelmiş ve burada inşaatın oldukça iler­leyip bitmeye yakın olduğu ge­rekçesi ile yıkılmasından sarfı­nazar edilerek devamına karar verilmiştir. Vakfı için daha fay­dalı olacağı gerekçesi ile Rafael Kamhi’nin cüzi bir bedeli Ev­kaf’a ödemesi karşılığında me­sele kapatılmıştır.

    Rafael Kamhi binayı bitir­dikten sonra alt katında bira­hane açar. Cami ve mezarlı­ğın üstünde birahane açıldığı için şikâyet edilirse de Ocak 1910’da ruhsatını alır ve bira­hane faaliyetini sürdürür. Za­ten o sokakta birkaç birahane daha vardır ve onlara hiç prob­lem çıkarılmamıştır. Meşru­tiyetin ilanından sonra Pera Palas ile arasından geçen Kab­ristan Sokağı’nın adı da Meş­rutiyet Caddesi olarak değişti­rilip eski kabristanı hatırlatan en son bağ da koparılıp atılır.

    Tepebaşı-Şişhane-As­malımescit üçgeni o devirde bir anda tiyatro, gazino, bar mekânlarıyla sanat ve eğlen­cenin merkezi olur. Bohem hayat sonuna kadar orada ya­şanmaktadır. Cumhuriyet dö­nemine de devrolan bu miras günümüze kadar taşınmıştır. 90’lardan itibaren yeniden es­ki itibarına kavuşmuş ve eğ­lencenin en bilinen merkezle­rinden biri olarak önemini ko­rumaktadır.

    1860 Öncesinde Galata Surları Galata Kulesi, surları ve önündeki derin hendek. Altıncı Daire’nin imar faaliyetleri sırasında yıkılan surların, doldurulan hendeklerin hatırası Büyük Hendek, Küçük Hendek, Lüleci Hendek gibi cadde isimlerinde yaşamaktadır.

    “FİKRET ADİL-ASMALIMESÇİT 74” KİTABININ KAPAĞI

    “Fikret Adil’in Asmalımescit tasviri

    Macera peşinde vatanını bıra­kan, hudut haricine atılan, yayan devri âleme çıkan ecnebiler ve barlarda çalışan bütün artistler Asmalımescit’te otururlar.

    Dünyanın her köşesinden gel­miş, ekserisinin milliyetleri ancak pasaportlarında -eğer varsa- ya­zılı bu insanların etrafında, gene ecnebi, fakat en aşağı 20 senedir Asmalımescit’te yerleşmiş bir grup daha vardır. Bu gruba men­sup olanlar, artist acenteliği, tefe­cilik, pansiyonculuk ve tellallıkla geçinirler, her lisanı konuşurlar, hiç birisini okuyup yazmazlar. Türkçe imzalarını atmayı bilirler ve zabıtadan tanıdıkları çoktur.

    Marsilyalı bir ‘souteneur’, Na­polili bir ‘lazzarone’, Şikagolu bir ‘ganster’ kendini Asmalımescit’te yabancı saymaz.

  • 5 kişiyi vurdular, zincire vuruldular

    5 kişiyi vurdular, zincire vuruldular

    1932 yılında Türkiye’nin ilk banka soygununun yaşandığı Bursa, henüz bu olayın şokunu üzerinden atamadan 1933 yılında iki kişinin öldürüldüğü bir yol kesme ve soygun olayıyla daha sarsılır. Soyguncuların olaydan sonra üç kişiyi daha öldürüp kaçtıkları Samsun’da yakalanmaları, önce İstanbul’a ardından Bursa’ya getirilmeleri ve yargılanmaları Türkiye’yi aylarca meşgul eder. Hikaye darağacında çekti.

    5 kişiyi vurdular
    Bir buçuk aydır aranan ve Samsun’da yakalanan Bursa soygunu zanlıları önce İstanbul’a, buradaki iki günlük sorgunun ardından da Bursa’ya gönderildi. Zanlılar, elleri kelepçeli ve boyunlarından birbirine zincirli halde Samsun’dan getirildikleri yolcu vapurundan Kabataş’ta kıyıya çıkarılıyor. Tarih, 24 Temmuz 1933.

    Yedi kişilik soygun­cu çetesi, 3 Haziran 1933’te Bursa kent merkezinden Orhaneli ilçesi­ne giden yolun 11’inci kilomet­resinde yedi saat boyunca pu­su kurmuş ve kamyondan boz­ma bir otobüsün de içlerinde olduğu beş araçtaki 40 kişinin bütün değerli eşyalarını gasp etmiştir. Otobüste bulunan ve Orhaneli’ye göreve giden jan­darma karakol komutanı Hak­kı ve er Nuri silahlarını çekin­ce soyguncular karşı ateş açıp ikisini de yaralar. Elinden ve omuzundan yaralanan Nuri kendini yolun kenarındaki kü­çük uçurumdan aşağı atıp ölü numarası yaparak kurtulur. Yaralı haldeki Hakkı ise başı­na son bir kurşun daha sıkan bir soyguncu tarafından öldü­rülür. Otobüs yolcularından Ali Ağa adlı köylünün sopay­la başına vurduğu bu soygun­cu sendeleyip yere düşer. Di­ğer çete elemanlarının üzerine ateş açtığı Ali Ağa yaralanır, az önce başına sopayla vur­duğu soyguncu yerden kalkıp Ali Ağa’nın ağzına tam yedi el daha ateş eder. Ali Ağanın ölü­müne 12 yaşındaki oğlu da ta­nıklık etmiştir.

    5 kişiyi vurdular
    Soyguncular, İstanbul’dan Mudanya’ya götürüldükleri teknede.
    5 kişiyi vurdular

    Soygun haberi Bursa’ya sa­atler sonra ulaşır çünkü çete Orhaneli-Bursa telefon hattını da kesmiştir. Haber duyulun­ca kent genelinde arama baş­lar. Valilik, bütün ilçe ve köy­lere, mıntıka sınırlarına giren herkesin kimlik bilgilerini al­maları yönünde emir yollar. 5 Haziran’da, iki gün önceki soy­gunun yaşandığı yere 65 kilo­metre mesafedeki Yenişehir ilçesine bağlı bir köye gelen iki yabancı, kendilerine dur ihta­rında bulunan bir köy koru­cusunu öldürüp birini de ağır yaralar. Tanık ifadelerine göre bu iki kişinin eşgâli soyguna katılanlardan ikisine benze­mektedir. Bu olaydan sonra soyguncular kayıplara karışır.

    CSI Bursa: Çorap söküğü gibi

    Jandarma ve polis ilk olarak 40 kişinin ifadesine başvur­muştur. Tüm ifadelerdeki or­tak nokta, haydutların koyu bir Karadeniz şivesiyle konuş­tuğudur. Bunun üzerine po­lisler Karadenizli vatandaş­ların kaldığı han ve kahvelere baskınlar yapar. Soygundan bir gün önce Orhaneli otobü­sünün saatini soran birkaç kişilik Karadenizli grubun bu kahvelerden birinde Laz İbra­him adlı kişiyle birlikte otur­dukları ihbarını alan polis, İb­rahim’i gözaltına alıp soygun mağdurlarıyla yüzleştirir. Hiç­biri İbrahim’i teşhis edemez. Ancak soyguna katılmamışsa bile kendisini kahvede beş-altı kişilik yabancı bir grupla gö­renler vardır.

    Sorguya alınan İbrahim kendisine iftira atıldığını öne sürmektedir. O gün kahveye gitmemiştir bile. Polisin ko­nuştuğu kahve sahibi ise İbra­him’in o gün kahvede olduğu­nu, hatta masadaki Cumhu­riyet gazetesine sürekli imza atıp karaladığı için kendisini uyardığını ve sonunda gazete­yi masadan çekip aldığını söy­ler. Üstelik karalanmış gazete hâlâ durmaktadır. Polislerin, Emniyet’teki ifadesine attığı imzayla gazeteye karalanmış imzaların aynı olduğunu gös­terdiği İbrahim sonunda çözü­lür. Evet, kahvede soyguncu­larla oturmuştur ama soygun yapacaklarını bilmemektedir. Yusuf adlı şoförün ismini verir polislere. Kendisini soyguncu­larla Yusuf tanıştırmıştır.

    Yusuf polislere çok çabuk çözülür. Olay gününden beri cinayetlerin şokunu atlatama­mıştır ve gazetelerin yazdığına bakılırsa ifadesini ağlayarak vermiştir. Altı kişi soygunla­rı yaparken, Bursa’nın yerlisi olan Yusuf tanınmamak için bir ağacın arkasında saklan­mıştır. Rizeli olduklarını söy­lediği soyguncuların tek tek adını verir. Kendine ait iki otomobili olan Yusuf, ilçelerde yaşayan zengin tacirleri de sık sık Bursa’ya getirip götürmek­te ve kimin yanında çok para taşıdığını bilmektedir.

    5 kişiyi vurdular
    Bursa soygunu davasının başladığı 2 Ocak 1934’te sanıklar Bursa Adliyesi’nden cezaevine götürülüyor. Boyunlarında yine zincir var.
    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular

    Artık çete elemanlarının isimleri polisin elindedir. Em­niyet Genel Müdürü’nün de Bursa’ya gelip bizzat katıldığı soruşturma sürerken sanıklar İstanbul ve Karadeniz kentle­rinde de aranmaktadır. Niha­yet 17 Temmuz gecesi soyguna katılan beş kişi ile onlara ya­taklık eden üç kişi Samsun’da bir otelde yakalanır. Boyun­larından birbirine zincirli ve elleri kelepçeli halde Sam­sun’dan İstanbul’a yolcu gemi­siyle getirilen sanıklar iki gün İstanbul polisince sorgulanır. Daha sonra tekneyle Mudan­ya’ya ve oradan da Bursa’ya götürülürler. İlk ifadelerinde çetenin altıncı mensubunun Rize’de saklandığını söylemiş­lerdir, Şapoğlu Hüseyin adlı bu kişi de bir gün sonra yaka­lanıp Bursa’ya gönderilir.

    26 Temmuz’da Mudan­ya’dan Bursa’ya gelen sanıkları tren istasyonunda 10 bin kişi beklemektedir. Sanıklar ceza­evine güçlükle götürülür.

    Çetenin lideri Piyade (oğ­lu) Mustafa adlı kişidir. Mus­tafa’nın 16 ve 17 yaşlarında­ki kardeşi Piyade Mehmet ve Piyade Osman, kız kardeşi­nin kocası Karabiber Hakkı ve uzaktan akrabaları Bekir ile Şapoğlu Hüseyin çetenin diğer mensuplarıdır.

    Soyguncuların yargılanma­sına 2 Ocak 1934’te başlanır. Bursa Adliyesi hıncahınç do­ludur. İlk gün alınan sanık ifa­delerine göre soygundan sonra şoför Yusuf Bursa’da kalırken altı kişi Mudanya’ya gitmiş­tir. Dördü buradan İstanbul’a kaçmış, Mehmet ve Osman kardeşler ise Yenişehir üzerin­den Adapazarı’na gitmiş ve bu kentte yaşayan Adem adlı ta­nıdıklarının yanında üç hafta saklanmıştır. Yenişehir’de bir korucuyu öldüren birini yara­layan iki kardeş Adapazarı’nda da rahat durmamış, Nuri Bey adlı tüccarı ve evinde saklan­dıkları akrabaları Adem’i de öldürmüşlerdir.

    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular
    5 kişiyi vurdular
    Altı sanığa idam cezası verip ikisinin yaşının küçük olması nedeniyle cezalarını 15 yıla indiren Bursa Ağır Ceza Mahkemesi heyeti.
    5 kişiyi vurdular
    “Tam bir katil tipi var”
    Sanıklardan, en sağdaki çete reisi Piyade Mustafa. Onun solunda 16 yaşındaki kardeşi Piyade Mehmet oturuyor. Cumhuriyet gazetesinin “tam bir katil tipi var” diye tanımladığı Hüseyin en solda. 1 Şubat 1934.

    Mahkemenin ikinci ve üçüncü günü 27 tanık dinle­nir. Tanıkların tamamı çe­te mensuplarını teşhis eder. Hepsinin özellikle vurguladığı, Şapoğlu Hüseyin adlı soygun­cunun çok zalim davrandığı ve yaralı jandarma ile köylü Ali Ağa’ya son kurşunları onun sı­kıp öldürdüğüdür. Cumhuriyet gazetesinin “tam bir katil tipi var” diye tanımladığı Hüseyin bu suçlamalara “Ben onları öl­dürmesem onlar beni öldüre­cekti” diye karşılık verir. Mah­keme Şubat ayına ertelenir.

    1 Şubat’taki duruşma acık­lı anlara sahne olur. Babası­nın öldürülmesine tanıklık eden 12 yaşındaki Hüseyin’in ifadesi, duruşmayı izleyenle­ri gözyaşlarına boğar (Bu du­ruşmadan sonra Hüseyin ve yetim kalan diğer beş kardeşi için yardım kampanyası baş­layacaktır). Tanık olarak din­lenen otobüs yolcularından öğretmen Ahmet Hamdi jan­darmanın öldürülme anında çok korktuğunu o yüzden her şeyi rüya gibi hatırladığını ve sanıkları teşhis edemeyeceği­ni söyleyince hâkim kendisi­ni, “Zaten eğer sizde öldürülen köylünün onda biri kadar cesa­ret olsaydı haydutlardan birka­çını yakalardınız” diye azarlar.

    Mahkeme kararını 6 Şubat 1934’te açıklar. Altı sanık ida­ma, şoför Yusuf üç sene altı ay hapis cezasına çarptırılır. Yaşı 18’den küçük Piyade Osman ve Piyade Mehmet kardeşlerin cezası 15 yıl hapse çevrilir.

    Mahkemenin kararını açıklamasından iki sene son­ra, 3 Şubat 1936’da idam ka­rarları infaz edilecektir. Bursa Cumhuriyet Meydanı’nda (Heykel) gece saat 01.00’de başlayan idamlar iki buçuk saat sürer. Çete reisi Piyade Mustafa’nın son sözleri “Beni asmayın, kurşuna dizin” olur­ken, Cumhuriyet’in “tam katil tipi var” dediği Hüseyin psi­kopatlığın hakkını verecek ve son sözleri sorulunca, “Yorgan altında ölmektense urganda ölmek evladır” diyecektir.

    Dört mahkumun asılı ce­sedi sabah 10’a kadar mey­danda teşhir edilir. Akşam gazetesinin deyimiyle, “Şid­detle esen lodos, ince birer ipin ucunda can veren hay­dutları birer topaç gibi dön­dürmektedir”.

    31 EKİM 1932: 3450 LİRA ÇALINDI

    Birbiriyle karıştırılan Bursa soygunları

    5 kişiyi vurdular

    Türkiye tarihinin ilk banka soygununun adresi de Bur­sa’dır. 31 Ekim 1932’de Osmanlı Bankası’nın Bursa şubesine as­ker kılığında giren iki soygun­cu, kasalardan birinde bulunan 3450 lirayı alıp kaçar. İçinde 100 bin lira olan diğer kasa, soyguncuların kasayı açmasını istediği memurun uyanıklık edip “Anahtar Gemlik’e giden bir arkadaşımızın yanında” demesiyle kurtulmuştur. Olay yalnızca Bursa için değil, tüm Türkiye için büyük bir şoktur. Gazeteler olayı günlerce yazar, soygunun “Amerikanvari” oluşu özellikle vurgulanır.

    Bu olaydan yedi ay sonra gerçekleşen Bursa-Orhaneli yolundaki soygunun failleri aranırken ilk günlerde genel kanı bu kişilerin Osmanlı Ban­kası’nı da soyanlar olduğudur. Failler yakalandığında polis de önceleri bunu araştırır, ama iki soygunun faillerinin aynı kişiler olmadığı ortaya çıkar.

    Osmanlı Bankası’nı soyan­lar epey bir süre yakalanma­mayı başardıktan sonra 10 Ocak 1937’de Bursa’nın İnegöl ilçesinde ele geçirilirler. İnegöl­lü Ahmet ve Süleyman adlı iki soyguncuyu olay planlanırken birlikte oldukları ama son anda soyguna katılmaktan vazge­çen arkadaşları ihbar etmiştir. 11 Şubat 1937’de başlayan yargılama sonucu iki sanık 28 Haziran 1937’de yedişer sene hapis cezasına çarptırılırlar.

    Ancak, Orhaneli soyguncu­larının Kabataş İskelesi’ndeki boyunları zincirli fotoğrafı internet ortamında yıllardır “Osmanlı Bankası soyguncu­ları Samsun’dan Bursa’ya sevk edilirken Karaköy İskelesi’n­de” diye dolaşıyor. Yani iki soygunla ilgili bilgiler fena halde birbirine karıştırılmış du­rumda. Üstelik bu hatalı bilgi yalnızca internet ortamında değil birçok gazete-dergi haberi ve hatta kitapta bile kullanıldı.

    5 kişiyi vurdular
    Yanlış fotoğraf
    Bursa Orhaneli soygunu faillerini Kabataş İskelesi’nde gösteren bu fotoğraf, birçok kaynakta Osmanlı Bankası soygunu faillerinin fotoğrafı olarak yer alıyor.
  • Adı durmadan değişen bina

    1927’de İtalyan mimar Ferrari’ye meyve-sebze hâli olmak üzere Ka­dıköy rıhtımında yaptırılan bina 1937’ye kadar boş kalır. 1938’de yı­kılmanın eşiğinden dönen yapı bir süreliğine itfaiye garajı olarak hizmet verir. O yıllardaki ismi, ‘İtfaiye’dir. Sonra kısa bir heves: Burası otogar olsun! Ama bundan da çabuk vazgeçilir. 1970’lerin ortalarına kadar inşa amacına uygun, ‘Hâl’ olarak kullanılan bina o yıllarda tekrar boşaltılır. Yeni hedef burayı kültür merkezine dönüştürmektir. 1984 restorasyonu 1986’da tamamlanır. Fakat kültür merkezi niyeti hayata geçmez, yapı İ.Ü. Devlet Konservatuvarı’na tahsis edilir. 1989’da son rötuş gelir: Bina­nın bir bölümü Şehir Tiyatroları Haldun Taner sahnesi olur. Bugün ne Hâl adını hatırlayan var, ne İtfaiye. Yapının halk dilindeki yeni adı ‘Tiyatro’. Ne kadar zaman bu isimle anılacağını bilmek ise kâhin işi.

  • Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet

    Gerçek sebebi hiçbir zaman ortaya çıkmayan ve ünlü doktor Neşet Naci Arzan’ın öldürüldüğü Ankara Cinayeti bundan tam 70 yıl önce işlenmişti. Zanlılardan birinin genelkurmay başkanının oğlu olması, olaya ilgiyi arttırmış ve cinayet kamuoyunu yıllarca meşgul etmişti.

    Türkiye’yi sarsan ve II. Dünya Savaşı’nın bitişi, çok partili yaşama geçiş kararı gibi hayati gündem konuları arasında kamuoyunu aylarca meşgul eden Ankara Cinayeti işlendiğinde takvimler 16 Ekim 1945’i gösteriyordu. Ulus’taki Anafartalar Caddesi’nde bulunan Doktor Neşet Naci Arzan’ın muayenehanesine gelen bir kişi, bekleme salonunda bir süre bekledikten sonra doktoru tabancayla öldürmüş ve kaçmıştı. Çok tanınan ve sevilen doktor Arzan’ı öldürdüğünü söyleyen 23 yaşındaki Reşit Mercan adlı genç ertesi gün teslim olmuş ve cinayeti “doktor hastalığına karşı lakayt davrandığı, kendisini sanatoryuma yatırmadığı” için işlediğini söylemişti. Gazetelere yansıyan bilgilere göre katil, muayenehanede unuttuğu şapkası sayesinde yakalanmıştı.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Bolu’daki karar duruşmasında sanıklar Reşit Mercan (üstte) ve Haşmet Orbay (altta). Tarih 16 Kasım 1946. Cumhuriyet gazetesi arşivi.

    Cinayeti, Türkiye’nin en önemli gündem maddesi haline getiren ise katil olduğunu itiraf eden Reşit’in, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet’le çok yakın arkadaş olması ve olaya Haşmet’in de karışmasıydı. 18 Ekim 1945’teki ilk duruşmada Reşit, silahı Haşmet aracılığıyla aldıklarını söylemişti. Aynı duruşmada, Reşit’in cinayeti işledikten sonra Haşmet’in evine gittiği de ortaya çıkmıştı. Oysa Haşmet, polis ifadesinde Reşit’i bir haftadır görmediğini söylüyordu.

    Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki beş duruşmanın ardından savcı, Reşit Mercan için idam, Haşmet Orbay içinse bir yıl hapis cezası verilmesini istedi. Mahkeme 13 Kasım 1945’te Reşit Mercan’ı cinayet işlemekten 20 yıla, Haşmet Orbay’ı ise zabıtayı şaşırtmak, katilin ele geçmesini güçleştirmek ve ruhsatsız silah suçlarından bir yıl hapis cezasına mahkum etti.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Cinayetin işlendiği apartman Doktor Neşet Naci Arzan, 16 Ekim 1945’te saat 19.00 sularında Anafartalar Caddesi’ndeki Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme Kurumu) Apartmanı’nın beş numaralı dairesinde bulunan muayenehanesinde öldürüldü. Apartmanın 1945’teki hâli.
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Cinayetin işlendiği bina bugün Aile Bakanlığı’na bağlı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne ait. Fotoğraf: Elvan Eker, 2015.

    Ancak kamuoyu bu karardan tatmin olmamıştı. Her şeyden önce duruşmalarda savcının ve mahkeme başkanının Haşmet’i kollayıcı tavrı dikkatlerden kaçmamıştı. Üstelik daha ilk gün Haşmet’in suça iştirak ettiği kesinleşmesine rağmen üç duruşma boyunca Haşmet tutuklanmamıştı. Bazı tanıklar dinlenmemiş, dinlenenlerin Reşit’i suçlu göstermesi için zemin hazırlanmıştı. Reşit Mercan’ın avukatı, birçok delilin yeterince incelenmediğini, cinayetin işlendiği apartmanda muayenehanesi olan ve olay yerine ilk gidenlerden tanık Doktor Fahri Ecevit’in (Bülent Ecevit’in babası) yerde gördüğünü söylediği patlamamış mermi örneğinde olduğu gibi bazı delillerin yok edildiği şüphelerini dile getirdi. Tüm bunlara Haşmet’in duruşmalardaki şımarık ve umursamaz tavırları eklenince Haşmet’e karşı bir nefret oluşması kaçınılmazdı. Genelkurmay başkanının oğlu Haşmet, aynı zamanda Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın yanında katipti. İlerleyen zamanlarda kadrosu olmasına rağmen işe gitmediği, yalnızca aydan aya maaş aldığı ortaya çıkacaktı.

    Reşit ise yoksul bir ailenin çocuğuydu. Daha anne karnındayken, babası 30 Ağustos 1922’deki Büyük Taarruz’da şehit olmuş, orta kısmını bitirdiği ve Haşmet’le tanıştığı yer olan Robert Kolej’den maddi nedenlerle ayrılıp eğitimine Ankara Gazi Lisesi’nde devam etmişti. Cinayetten birkaç ay önce, Ankara’da askerliğini yaptığı sırada Haşmet’le yeniden karşılaşmışlar ve bir süre aynı evde yaşamışlardı. Reşit, Haşmet aracılığıyla bir tercümanlık işi de bulmuştu.

    Mahkemenin adaleti sağlamadığı yönündeki şüpheler kısa sürede Haşmet’in işlediği cinayetin Reşit’in üzerine yıkıldığı söylentilerine dönüştü. Çok partili sisteme geçilme beklentisi, hem CHP içinde hem basında muhaliflerin sayısını arttırmıştı. Tasvir başta olmak üzere CHP’ye muhalif gazeteler, cinayetin üzerine gidip duruşmaları yakından takip ediyor, okuyucularına o güne dek pek alışık olunmayan tarzda, “tarafsız” haberler aktarıyordu. Bu yayınlar, Ankara Cinayeti ile ilgili şüphelerin oluşmasının en önemli sebebiydi.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Haşmet Orbay’ın anne ve babası Haşmet Orbay’ın babası Kazım Orbay, oğlunun karıştığı Ankara Cinayeti nedeniyle 30 Temmuz 1946’da genelkurmay başkanlığından ayrıldığında bu görevi iki buçuk yıldır sürdürüyordu. Haşmet Orbay’ın annesi ise Enver Paşa’nın kardeşi Mediha Hanımdı. Fotoğrafta, Mediha ve Kazım Orbay çifti 1930’lu yılların sonunda bir İngiltere seyahatinde görülüyor.

    Dosyayı inceleyen Yargıtay Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan da karardan tatmin olmamıştı. 26 Ocak 1946’da Karaoğlan’ın itirazını inceleyen Yargıtay, cinayet mahallinde tatbikat yapılmaması, delillerin yeterince incelenmemesi ve bazı tanıkların dinlenmemesi gerekçesiyle kararı iptal etti. Kararda, Haşmet Orbay’ın suça iştirak ettiğinin açık olduğu da yazıyordu. Başsavcı Karaoğlan’ın, Ankara’daki mahkemenin güvenilirliğini kaybettiğini ima ederek davanın başka bir yere alınması talebi bu kararda reddedilmişti ama ertesi gün Karaoğlan itiraz edince davanın Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’ne taşınması kararı çıktı.

    Bolu’daki duruşmalar 15 Mayıs 1946’da başladı. Daha ilk duruşmada bazı şeylerin değişeceği belli olmuştu. Reşit’in akrabası Şefik tanık olarak dinlendi ve Reşit’in cinayet saatinde kendi evlerinde olduğunu söyledi. Haşmet Orbay’ın avukatı Feridun Söğütlügil tanığa “Bunu niye önceden söylemedin?” diye sorunca Şefik, “İki kez polise gittim söyledim fakat beni dinlemediler, mahkemede anlatırsın deyip başlarından savdılar. Mahkeme de beni dinlemedi” yanıtını verir.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Avukatlıktan siyasete Ankara Cinayeti’nin Bolu’daki duruşmaları sırasında avukatlar hep ön plandaydı. Özellikle Reşit Mercan’ın avukatı Celal Yardımcı cesur çıkışlarıyla dikkat çekiyordu (ayakta). İlerleyen yıllarda Demokrat Parti’den milletvekili olan Yardımcı, bakanlık da yaptı. Haşmet Orbay’ın avukatı ise fotoğrafta Yardımcı’nın sağında görünen Feridun Söğütlügil’di. Söğütlügil, orduda muvazzaf binbaşı hakimken bu dava için avukatlığa soyunmuştu.

    İkinci tanık, Reşit’in kızkardeşi Şadiye’ydi. Şadiye, Ankara’daki savcı Kemal Bora’nın hem kendisini hem annesini nasıl tehdit ettiğini anlattı. İddiasına göre savcı Bora, Reşit’in annesi ve ablasını çağırmış, “Doktorla ilişkimiz vardı, Reşit doktoru o yüzden öldürdü” demelerini, böyle derlerse Reşit’in idamdan kurtulacağını söylemişti.

    Mahkeme heyeti, Ankara Emniyeti İkinci Şube Müdürü Naci Uluer’den de cinayet gününü yeniden anlatmasını istedi. Uluer, öldürülen doktorun masasında Reşit adına yazılmış iki reçete bulduklarını, bu nedenle doktorla en son görüşen kişinin Reşit olduğunu anladıklarını söyledi. Katilin unuttuğu şapkanın “bobstil” bir şapka olduğunu, genç birinin giydiğini düşündüklerini ve bazı eğlence yerlerinin vestiyerlerinde yaptıkları araştırma sonucu şapkanın Reşit’e ait olduğunu anladıklarını da anlattı Uluer. Ancak, Reşit Mercan’ın avukatı Celal Yardımcı, Reşit adına yazılı reçetelerdeki el yazılarının farklı olduğunu söyleyerek itiraz etti. Doktora aylar önce muayene olan Reşit’e yazılı bir reçete vardı, ancak ikinci reçetenin olay günü suçu Reşit’e yıkmak için düzenlendiğinden şüphelenmekteydi. Uluer’in şapka meselesiyle ilgili söyledikleri de inandırıcı değildi avukata göre. Çünkü Uluer, 24 Ekim’de Ankara’da verdiği ifadede cinayet mahallinde bulunan şapkanın genç birine ait olduğunun anlaşıldığını, bu yüzden bilardo salonları, gazinolar, kahvehaneler, meyhaneler ve barları dolaşıp şapkanın sahibini aradıklarını, bir vestiyer görevlisinin şapkanın Haşmet’e ait olduğunu söylediğini aktarmıştı. Bunun üzerine Haşmet’in evine gittiklerini ve polisleri görünce “bariz bir heyecan gösteren” Haşmet’in şapkanın kendisine ait olduğunu kabul ettiğini ama bir hafta önce Reşit’e verdiğini söylediğini aktaran da Uluer’di. İki ifadesi arasındaki çelişkinin sorulduğu Uluer, aradan çok zaman geçtiği için bazı detayları unutmuş olabileceğini öne sürdü.

    Ertesi gün devam edilen duruşmada hakim, olay yerinde bulunan şapkayı iki sanığın da denemesini istedi. Önce Reşit’in başında denenen şapka Reşit’in kulaklarına kadar inip komik bir görüntü oluşturunca izleyiciler gülmeye başladı. Reşit’in şapkayı takıyor olması imkansızdı. Şapka sonra Haşmet’te denendi ve tam oldu. Haşmet, “Zaten benim şapkam, tabii ki başıma olacak” dedi ve şapkayı cinayetten bir hafta önce Reşit’e verdiği iddiasını sürdürdü.

    Bu duruşmadaki en önemli gelişme ise Anafartalar Karakolu Komiseri İhsan’ın, Reşit’in teslim olduktan sonra Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’la başbaşa görüştüğünü söylediği ifadesiydi. Bunun doğru olup olmadığının sorulduğu Reşit, Vali ile başbaşa görüştüğünü kabul etti ama ne konuştuklarını söylemedi. Hakimin ısrarı da sonuç vermedi ve Reşit korktuğu için ne konuştuklarını söyleyemeyeceğini açıkladı. Vali ile Reşit’in cinayetten sonra görüşmesinin ortaya çıkması dava üzerindeki şüpheleri iyice arttırmıştı. Reşit’in avukatının Tandoğan’ın dinlenmesi talebi ise kabul görmedi.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    O meşhur şapka Dava süresince en çok konuşulan delillerden biri de cinayet mahallinde unutulan şapkaydı. 16 Mayıs 1946’daki duruşmada şapka iki sanıkta da denendi. Celil’in başına olmayan şapka, Haşmet’e tam olmuştu.

    26 Haziran’da yapılan sonraki duruşmanın başında davanın seyrini tamamen değiştiren bir gelişme yaşandı. Cinayeti kendisinin değil Haşmet’in işlediğini ilk kez söyleyen Reşit Mercan, baskılar ve çeşitli vaatler nedeniyle suçu üstlenmek zorunda kaldığını anlatıyordu. Valiyle cinayetten sonra konuştuklarını yeniden söyleyen Reşit, konuşmanın içeriğini yine açıklamadı. Ancak mahkeme avukatların Vali Tandoğan’ın dinlenmesi talebini bu kez kabul etti.

    Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir cinayet davası bu kadar ilgi görüyor ve gazeteler bu kadar geniş yer ayırıyordu. Reşit Mercan da çok geniş bir hayran kitlesi edinmişti. Cezaevinde evlenme teklifleri içeren mektuplar alan Reşit’i görmek isteyen çok sayıda genç kız duruşmaları takip etmekteydi. Bu arada, Türkiye genelindeki cezaevlerinde yatan mahkumlar Haşmet’in mahkum edilmesini istiyordu, çünkü genelkurmay başkanının oğlu mahkum olursa af çıkacağını düşünmekteydiler.

    Tandoğan’ın dinlendiği 8 Temmuz’daki duruşmada salon yine tıklım tıklımdı. İfade veren Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın ilk sözleri, “Doktor Naci tanınmış bir adamdı. Üstelik Vilayet’in bir sağlık müessesesinin başında bulunuyordu. Bu zatın katilini görmek istememde bir gayrıtabiilik yoktur. Ankara’nın emniyet ve asayişi her zaman alakam ve dikkatim altındadır” oldu. Avukatların, “Siz her cinayet sanığı ile görüşür müsünüz?” sorusuna “Bu kadar önemli bir cinayet olduğu için görüştüm” yanıtı veren Tandoğan, Haşmet’in işlediği suçu Reşit’e yüklemeye çalıştığı iddiasını reddetti. Valiye göre cinayeti ilk günden itiraf eden Reşit gerçek katildir ve suçu yalan ve dedikodular yoluyla başkasının üstüne atmaya çalışmaktadır”.

    Tandoğan’ın ifadesinden sonra dava Kasım ayına bırakıldı. Duruşmanın ertesi günü, 9 Temmuz’da Ankara’dan gelen haber ise herkesi şoke edecekti. İfade verdikten sonra hemen Ankara’ya dönen Vali Nevzat Tandoğan, ertesi sabah intihar etmiştir. Kamuoyunda, Tandoğan’ın Ankara Cinayeti’ndeki sorumluluğunun ortaya çıkması yüzünden intihar ettiği kanısı yaygındı.

    Ankara’da dinlenmeyen çok sayıda yeni tanığın dinlendiği ve yeni delillerin incelendiği duruşmalardan sonra 16 Kasım 1946’da Bolu Ağır Ceza Mahkemesi yeni kararını açıkladı: Haşmet Orbay idama, Reşit Mercan 10 yıl hapse mahkum olmuştu. Ancak Yargıtay kararı yeniden bozdu. 4 Mart 1948’de Bolu’da başlayan üçüncü yargılama 13 Temmuz 1948’de bitti. Bu kez Haşmet Orbay 18 yıla, Reşit Mercan 9 yıla mahkum edilmişti. O yıllarda böyle bir cinayet işleyen birinin idam cezasından kurtulması tek kelimeyle “mucize”ydi. Ama vicdanlar hiç değilse cinayeti işleyen kişi belli olduğu için biraz da olsa rahatlamıştır.

    Demokrat Parti iktidara geldikten iki ay sonra, 14 Temmuz 1950’de bir af yasası çıkarmıştı. Buna göre mahkumiyetlerinin üçte birini çekmiş olanların kalan cezası affedildi. Cezasının üçte birini tamamlayan Reşit, ertesi gün cezaevinden çıkarken “Yaşasın Demokrat Parti” diye bağırıyordu. Haşmet de bir buçuk yıl daha yatıp serbest bırakıldı.

    Cinayetin sebebiyle ilgili ortaya çok sayıda iddia atıldı. Haşmet Orbay’ın doktordan para sızdırmaya çalıştığı ve cinayeti bunun için işlediği öne sürüldü. Mahkemede Haşmet’in ailesiyle arasının bozulduğu ve para sıkıntısı çektiğinin ortaya çıkması bu iddiayı güçlendirmişti. Öldürülen doktorun oğlu Ahmet Arzan ise seneler sonra babasının birçok büyükelçilik gibi Sovyetler Birliği Büyükelçiliği’nin de doktorluğunu yaptığını, bir gün elçilikte Haşmet Orbay’a rastladığını söyledi. Ahmet Arzan’a göre Haşmet Orbay, genelkurmay başkanı olan babasının ilişkileri sayesinde edindiği bazı belgeleri Sovyetler’e satıyor yani düpedüz casusluk yapıyordu. Doktorla elçilikte karşılaşınca casus olduğunun ortaya çıkmasından korkmuş, cinayeti bu yüzden işlemişti. Katil Haşmet Orbay ise 1986’da verdiği söyleşide MİT mensubu olduğunu söylemiş ve cinayetin bu göreviyle bağlantılı olduğunu ima etmişti. Başka çok sayıda iddia da ortaya atıldı ancak cinayetin nedeni hiçbir zaman ortaya çıkmadı.

    TANDOĞAN’IN ÖLÜMÜ

    Vali beyin tek kurşunla intiharı

    Ankara Cinayeti davasının en önemli aşamalarından biri Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın ifade vermesi ve ertesi gün intihar etmesiydi. Ankara’nın kudretli valisinin intiharı herkesi şoke etmişti.

    Ankara Cinayeti davası boyunca Tandoğan’ın adı gündemden hiç düşmedi. Sanıklardan, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay hem kendi oğlu Haldun Tandoğan’ın yakın arkadaşı hem de yanında çalışan bir katipti. Dava süresince ortaya atılan iddialardan biri de Haşmet Orbay’ın döviz kaçakçısı olduğu ve önemli kişilerin yurtdışına döviz kaçırmasına yardımcı olduğuydu. Buna göre, Vali Tandoğan, Haşmet’ten çocuğunu ABD’ye tedaviye götürecek olan doktor Neşet Naci Arzan’a döviz bulması için yardım etmesini istemişti. Yani Haşmet’le öldürülen doktor arasında Tandoğan sayesinde kurulan bir ilişki vardı.

    Bu iddialar nedeniyle çok yıpranan Tandoğan, mahkemede ifade vermek zorunda kalınca iyice zor duruma düştü. İfade verdiğinin ertesi günü, 9 Temmuz 1946’da konutunda kahvaltı yaptıktan sonra gazetelere göz gezdirdikten sonra eşinin yanından ayrılıp başına sıktığı bir kurşunla intihar etti. Gazetelere göre son olarak eşine Ankara Cinayeti davasında şahsı hakkında yapılan dedikodulara ne kadar üzüldüğünü anlatmıştı.

    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Sırrı çözülemeyen 70 yıllık cinayet
    Kaza değil intihar Nevat Tandoğan’ın ölüm sebebi ilk gün bazı gazetelere “tabancanın kaza sonucu ateş alması” olarak yansıdı ancak ertesi gün olayın intihar olduğu kesinleşti.

    İsmet İnönü’ye yakınlığıyla bilinen ve başkentin en güçlü adamlarından biri olarak tanınan Nevzat Tandoğan, 1894’te İstanbul’da doğdu. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik, Adalar ile Üsküdar’da polis müdürlüğü yapmış, ardından Malatya Valisi olarak görevlendirilmişti. 1927’de Konya Milletvekili seçilen Tandoğan, CHP’nin parti müfettişlerinden biriydi aynı zamanda. 1929’da Ankara Valisi ve Belediye Başkanı oldu, asıl ününü de burada yaptı. Çankaya Köşkü ile Ulus arasındaki yol her gün sabunlu suyla temizleten Tandoğan, görüntüyü bozdukları gerekçesiyle bir dönem buraya köylü vatandaşların ve hamalların girmesini yasaklamıştı. Gece sokaklarda dolaşan sarhoşların bir kamyona doldurularak Ankara’nın 7-8 kilometre dışına bırakılması da Tandoğan döneminin uygulamalarındandı.

    Ünlü yazar Refik Halit Karay, Ankara’da gazetecilik yaptığı dönemde Ankara Palas’ta verilen bir çocuk balosunu kaldırıma dizilen yoksul çocukların camdan merakla izlediklerini yazdığı için Tandoğan tarafından başkentten “sürülmüş”, İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştı. Bu karar elbette resmi bir sürgün kararı değildi ama Tandoğan’ın keyfi olarak böyle bir karar alacak gücü vardı.

    Tarihe geçen, “Bu memlekete komünizm gerekirse onu da biz getiririz” sözlerinin de Tandoğan’a ait olduğu rivayet edilir.

  • Anadol henüz efsane değilken…

    Anadol henüz efsane değilken…

    70’li yılların başları… 1913 yılında Şirket-i Hayriye tarafından mimar Ali Talat Bey’e yaptırılan “orijinal” Beşiktaş İskelesi… Bugün 102 yaşına aldırmadan Üsküdar seferleriyle hizmet vermeye devam eden iskelenin önünde eski ‘Amerikan’lar durakta sıralanmış Boğaz yönüne gidecek yolcularını bekliyorlar. Görüntüde bir de “yerli yıldız” var… 1967’de piyasaya çıkan Türkiye’nin ilk seri üretim otomobili Anadol’un birkaç yıl sonra hafif bir makyajla çehresi güzelleştirilen yeni bir modeli bugünkü taksi durağına doğru rahvan bir seyir tutturmuş ilerliyor. Direksiyonunda oturan bey o an bihaber ama üretimlerine 1984’te son verilecek Anadolların pek azı 21. yüzyılı görecek, 2000’lerde “klasik” mertebesine yükselecek bu kült araçlardan bazıları meşhur otomobil müzelerinde nadide parça statüsünde sergilenecek ve tabii iyi korunmuş örnekler çok çok para edecek…

  • Mustafa Kemal (Rauf, Refet ve Karabekir Paşalara rağmen) saltanatı nasıl kaldırdı?

    Mustafa Kemal (Rauf, Refet ve Karabekir Paşalara rağmen) saltanatı nasıl kaldırdı?

    Saltanatın kaldırılmasından üç ay öncesine kadar hem kuruma hem makama bağlılıklarıyla bilinen paşalar, tutum değiştirerek Mustafa Kemal’i desteklemişti. Büyük ihtimalle “Hilâfet Devleti” sözüyle ikna edilenler, tam 1 yıl sonra Cumhuriyet’in ilanıyla şaşkınlığa uğradılar.

    1 Kasım 1922 akşamı saltanat kaldırılırken, böyle bir adım atılmasına karşı olduğunu Mustafa Kemal Paşa’ya henüz üç buçuk ay önce söylemiş olan Rauf (Orbay) Bey de olumlu oy kullanmıştı. Hatta yalnızca saltanatın lağvı lehinde oy kullanmakla kalmamış, Meclis kürsüsünden bu yönde bir de konuşma yapmıştı. Başta Kâzım Karabekir Paşa olmak üzere, Mustafa Kemal Paşa’nın cumhuriyet ilan etme, yani saltanatı kaldırma niyetinden geçmişte rahatsızlık duyan ve bu rahatsızlığını açıkça dile getirmiş olan başka birçok milletvekili de o akşam saltanatın kaldırılmasını onaylamıştı. Ne olmuştu da saltanat kurumuna derinden bağlı bu insanlar, 1 Kasım 1922 akşamı altı yüz yıllık Osmanlı Devleti’nden vazgeçebilmişlerdi?

    Son padişah VI. Mehmet Vahdettin, saltanatı sırasında bir tören öncesinde.

    Bu soruya verilecek yanıtın dayandığı ilk ipuçlarına, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da kazanılan zaferden çok kısa bir süre sonra verdiği bir demeçte rastlıyoruz. 12 Eylül’de verilen ve 15 Eylül tarihli Daily Mail gazetesinde yayımlanan bu demeçte Mustafa Kemal Paşa, “Türklerin İstanbul’da daimî bir Halifesi bulunmalıdır. Ancak TBMM’nin, düşmanlarıyla birlikte entrika çevirmekte olduğunu gördüğü şimdiki Sultan VI. Mehmet’i hal etmesi muhtemeldir” demektedir. Bu iki cümlede Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in tahttan indirileceği, fakat yerine yalnızca bir halifenin getirileceği ima edilmiştir. Söz konusu gazete nüshasının, sonraki bir iki hafta içinde Türkiye’de de okunmuş olduğu, Gazi Paşa’nın verdiği demecin bazı bölümlerinin yerli gazetelerde yayımlanmasından anlaşılıyor. Ancak, Paşa’nın sözlerindeki imaya karşı herhangi bir tepkiye, ne gazetelerde ne de TBMM tutanaklarında rastlanıyor. Üstelik, bundan üç hafta kadar sonra, 4 Ekim 1922’de, İtilâf Devletleri’ne verilmek üzere TBMM’nde görüşülen, İstanbul’un geleceğine ilişkin bir notada, “Hilâfet-i islâmiyyenin makarrı olan İstanbul” biçiminde bir kayıtla karşılaşıyoruz. Yani Saltanat’tan, Osmanlı Devleti’nin başkentinden söz edilmiyor.

    Bu durum, Mudanya Bırakışması’nın imzalanmasından sonra Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak 19 Ekim’de İstanbul’a gelen Refet (Bele) Paşa’nın gerek Kabataş’ta karşılandığı sırada sarfettiği sözlerle, gerekse, iki gün sonra, İstanbul’daki hükümetin dışişleri bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya verdiği muhtıranın içeriğiyle açıklık kazanmıştır. Refet Paşa, kendisine Padişah ve Halife adına hoşgeldiniz diyen Saray temsilcisine verdiği yanıtta yalnızca Halife Hazretleri’ne teşekkür eder. Veliaht Abdülmecit Efendi’nin iyi niyet sözlerini ileten temsilcisine de, “Halifeliğin Veliahdına” teşekkürlerini bildirmesini söyler. İzzet Paşa’ya verdiği muhtırada ise, özetle, şunlar yazılıdır: artık İstanbul’daki devlet başkanı yalnızca “Halife” olarak adlandırılacaktır, bu devlet başkanının başbakan atama yetkisi olmayacak, TBMM’nin seçtiği başbakanı onaylamak zorunda olacaktır ve Ankara Hükümeti’ni resmen tanıyacaktır. Bu son koşul İstanbul’daki hükümetin istifası demek olduğundan, Ankara Hükümeti de İstanbul’a bir vali tayin edecektir.

    Görüldüğü gibi Ankara’yı İstanbul’da temsil eden kişi, İstanbul’dakilere yepyeni bir devlet örgütlenmesi sunmaktadır. “Hilâfet Devleti” diyebileceğimiz bu örgütlenmede ise devlet başkanının, 1909 Anayasa değişikliklerinden sonra ortaya çıkan Saltanat kurumu kadar bile yetkesi yoktur. Sonrasında neler olduğunu iyi biliyoruz tabii. Sultan VI. Mehmet Vahdettin bunların hiçbirini kabul etmeyecek, İstanbul Hükümeti’nin başındaki Ahmet Tevfik Paşa da TBMM Başkanlığı’na bir telgraf göndererek Lausanne’daki barış görüşmelerine iki hükümeti de temsil eden ortak bir delegasyonla katılma arzusunu tekrar edecektir. Bunun üzerine TBMM galeyana gelecek, Sultan ve İstanbul Hükümeti’ne ilişkin deli saçması ya da gerçekçi olmayan bazı önergeler dinlendikten sonra, 1 Kasım 1922 akşamı Saltanat kaldırılacaktır.

    Şimdi Nutuk’a dönelim ve büyük olasılıkla Ali Fuat Paşa’nın anılarında anlattığı 19 Temmuz 1922 akşamı Refet Paşa’nın evinde gerçekleşen sohbette sarfedilmiş sözlere bakalım. Mustafa Kemal Paşa, saltanatın kaldırılması konusunda Rauf Bey ve Refet Paşa’nın nabzını yoklamaktadır. Rauf Bey şunları söyler:

    VI. Mehmed İstanbul’dan ayrılmadan önce, Şeyhülislam Nuri Efendi ve sadrazam Ahmed Tevfik Paşa ile dua ediyor.

    “Ben … makam-ı saltanat ve hilâfete vicdanen ve hissen merbutum. Çünkü benim babam, padişahın nan ü nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ricali sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerratı vardır. Ben nankör değilim ve olamam. Padişaha muhafaza-i sadakat borcumdur. Halifeye merbutiyetim ise terbiyem icabıdır. Bunlardan başka, umumi mütaleam da vardır. Bizde vaziyet-i umumiyeyi tutmak güçtür. Bunu ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da, makam-ı saltanat ve hilâfettir. Bu makamı lağvetmek, onun yerine başka mahiyette bir mevcudiyet ikamesine çalışmak, felâket ve hüsranı muciptir”.

    Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Refet Paşa’nın da fikrini öğrenmek ister. Refet Paşa’nın yanıtı da şöyledir: “Tamamen Rauf Bey’in fikir ve mütaleasına iştirak ederim. Filhakika, bizde padişahlıktan, halifelikten başka bir şekl-i idare mevzu-ı bahs olamaz”. Millî Mücadele’nin bu önemli kişilerinin bu görüşmeden üç ay sonra nasıl davrandıklarını yukarki satırlarda görmüştük. Bütün bunlardan çıkarılacak bir sonuç olabilir. O da, Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Temmuz ile 12 Eylül 1922 tarihleri arasında, başta bu kişiler olmak üzere, TBMM’ni oluşturanların neredeyse tamamını “Hilâfet Devleti” sözü vererek saltanatı kaldırma konusunda ikna etmiş olduğudur. Bunun nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir bilgimiz yok şu anda. TBMM tutanaklarında bu konuya ilişkin herhangi bir görüşmeye de rastlanmıyor. Bildiğimiz bir şey varsa, o da Rauf Bey, Refet Paşa, Kâzım Karabekir Paşa gibi Saltanat kurumuna bağlı olduklarını birçok kez dile getirmiş olan birçok kişinin Mustafa Kemal Paşa tarafından atlatıldığıdır. Tam bir yıl sonra, Cumhuriyet ilân edildiğinde gösterilen tepkiler, bu atlatmayı iyi açıklıyor. Örneğin Kâzım Karabekir Paşa, “bize bu konuda bir şey söylenmemişti” demiştir. Rauf Bey ise, 1 Kasım 1923 tarihinde yayımlanan demecinde, “Cumhuriyet’in aceleye getirildiği”ni söylemiştir. Bu “aceleye getirilme”den kastettiği şey ise, Cumhuriyet kararının, yeni bir anayasa yapılmadan önce, oldubitti biçiminde ortaya çıkmasıdır. Yani bazıları, “Hilâfet Devleti”nin içini dolduracak yeni bir Anayasa beklerken, birdenbire Cumhuriyet’le karşılaşmışlardı.

    TBMM Reisi Mustafa Kemal’in, Saltanat’ın kaldırılarak bütün hukuk ve haklarının TBMM’ne geçtiğine ve Halife’nin Meclis tarafından seçileceğine dair TBMM’nin 1 Kasım 1922 tarihli oturumunda oy birliği ile kabul edilen kararın tasdikli suretinin İcra Vekilleri Heyeti’ne (Bakanlar Kurulu’na) gönderildiğini bildiren 1 Kasım 1922 tarihli yazısı.

    Bilindiği gibi, Türk Devrimi’nin devlet biçimine ilişkin olan en önemli aşamaları, yani Saltanat’ın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilânı ve Hilâfet’in kaldırılması, herhangi bir Anayasa değişikliği yapılmadan gerçekleştirilmiştir. 1923’te seçilen II. TBMM’nin, 1924’ün Mart ve Nisan aylarında yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken Mustafa Kemal Paşa’nın istediği doğrultuda çoğunluk oyları vermediği iyi bilinen bir konudur. Dolayısıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın devleti dönüştürürken, bu dönüşüm hakkında ne düşünürsek düşünelim, Meclis çoğunluklarına güvenmemekte haklı olduğunu teslim etmemiz gerekir.

    Devletin dönüştürülmesinin Meclis görüşmeleri yoluyla yapılması, hem ciddi bir kamuoyunun devreye girmesine neden olur, hem de önder kadro içindeki fikir ayrılıklarının çok erken bir evrede su yüzüne çıkması sonucunda Millî Mücadele’nin sağladığı siyasal meşruluğun belki de toptan yitirilmesi sonucunu doğururdu. Zaten yaşanan sürece bu yoldan gidilmediği için de “devrim” demiyor muyuz?

    GAZETE MANŞETLERİ

    Bundan sonra milletimizin sultanı, padişahı kendimiziz

    Saltanatın kaldırılması İstanbul ve Ankara gazetelerinde büyük yankı bulmuştu.

    Renin gazetesinin 3 Kasım 1922 tarihli 1. sayfası şöyleydi: “Büyük Millet Meclisi’nde saltanat-ı milliyyeyi tesis eden tarihî celse- 2-3 Teşrin-i sanî günü ve gecesi millî bayramımız oldu”.

    Yeni Gün gazetesinin 1 Kasım 1922 tarihli 1. sayfasında ise şunlar okunuyordu: “Büyük milletimiz bugün yeni ve muhteşem bir devreye giriyor- Büyük Millet Meclisi bugün kati bir karar vererek saray ve sultan istibdadını Türk milletinin tarihinden ebediyyen kaldırıp atacaktır, bugün İstanbul’daki son menfur herif hal ediliyor ve artık millet saltanatı, millet hakimiyeti başlıyor. Bundan sonra milletimizin hakimi, sultanı, padişahı ve her şeyi kendimiziz.”

  • 10 yıl önce 10 yıl sonra

    10 yıl önce 10 yıl sonra

    20 Ekim 1935 ve 21 Ekim 1945 tarihlerindeki nüfus sayımlarında İstanbul’da birlikte sayım memuru olarak görev yapan iki arkadaş, on yıl arayla yapılan iki sayımda da benzer bir poz vererek “sayım hatırası” çektirmişler. Ne yazık ki, kendileriyle ilgili çok az bilgimiz var. Her ikisini de önceki kareye göre yaşlanmış gördüğümüz 1945 tarihli fotoğrafın arkasında “Bu boyda altı adedine 300 kuruş verilmiştir. Diğer arkadaş Bakırköy Noter Muavini Kemal Gençay. Fotoğrafı Mihran çekmiştir. Bir adedi Cumhuriyet gazetesine gönderilmiştir. İmza: Aliço” yazıyor.

    AĞAÇ KOVUĞUNDAKİLERİ BİLE SAYACAĞIZ

    20 Ekim 1935’teki sayım için hazırlanan İstanbul Valiliği imzalı afiş ve gazete ilanında, “0 gün memleketimizin bütün şehir, kasaba ve köylerinde kaç kişi var? Bunların ne kadarı erkek, ne kadarı kadın, ne kadarı çocuk, kaçı Türk, kaçı ecnebi? Bunları doğru olarak biz de bütün dünya da bilip öğreneceğiz. Sayılan nüfusların yaşları, işleri, dilleri, hatta dinleri nedir? Bunu da yine hem biz hem bütün dünya bilip öğrenecek. Gizli kapaklı birşey kalmıyacak. SAYIM memurları her evi, her binayı, hatta ağaç kovuklarını, izbe yerleri, barakaları birer birer dolaşarak bütün insanları bulup yazacaklardır” deniliyor.

    ESKİ REKLAMLAR

    Tasarruf teşvik kutusu

    Cumhuriyet döneminde kurulan ilk ulusal banka olan İş Bankası, halkı tasarrufa teşvik etmek için 1928’de kumbara kampanyası başlatmıştır. İlk aşamada 1000 adet hazırlanan metal kumbaralara ilgi o kadar büyük olur ki, binlerce yeni kumbara yaptırılır. Banka ayrıca 1930’lu yıllardaki gazete reklamlarının neredeyse tamamını tasarruf teması üzerine kurar ve kumbara kullanımını teşvik etmeye çalışır. Bankanın 7 Haziran 1930 tarihli ilanında “Çocukluk ve gençliklerinde tasarruf etmedikleri için ihtiyarların yüzde 75’i sefalete düşer. İhtiyarlıkta başkasına muhtaç olmamak için arttırmaya mecbursunuz” denilmektedir. 1931 yılındaki bir ilanda nişanlısına kumbara hediye eden bir genç adamı, bir başka ilanda çocuklarının istikbali için kumbarada para biriktiren bir karı-kocayı görüyoruz. 15 Aralık 1932’de yayımlanan ilanda ise, “Bu adam büyük bir felaket geçirdi” başlıklı, üzgün bir adam çiziminin kullanıldığı ve “Eğer vaktiyle İş Bankası’ndan bir kumbara alarak para biriktirmiş olsaydı bu felaket karşısında dimdik durabilecekti” yazar. Adamın başına tam ne geldiği anlaşılmaz ama önündeki kağıtta hesap yapıyor oluşundan iflas gibi bir durumla karşı karşıya olduğunu anlarız.

    Murat Toklucu arşivi

    Görüldüğü gibi kumbara ilk yıllarda çocukların değil büyüklerin tasarruf yapacağı bir araç olarak düşünülmüştür. Zamanla tamamen çocukları tasarrufa teşvik için kullanılmaya başlar. 1933’teki iki ilandan birinde kumbarası olmadığı için üzülen, diğerinde “Sekiz senedir kumbarasına attığı paralar bütün üstbaş ve mektep masraflarına kafi gelen” çocuk vardır.

    İş Bankası’nın ardından Ziraat Bankası da kumbara kampanyası başlatır. Ziraat Bankası’nın kumbaraları da İş Bankası kumbaralarının aynısıdır ve nesiller boyunca kumbara denilince herkesin aklına o meşhur, saplı, metal kumbaralar gelecektir.

    ASAYİŞ

    Vatandaş sağdan yürü!

    Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda trafiği düzenlemek için yapılan çalışmalarda yayaların kaldırımları kullanması ve sağdan yürümesi de benimsetilmeye çalışılan kurallardandır. Ancak bu kurallara pek uyulmadığı anlaşılıyor, zira 1960’lı yıllara kadar gazetelerde “yürümeyi bilmeyen”, “yolları tıkayan”, “usulsüz ve sallapati gezinen” yayalardan yakınan yazılara sık rastlanır.

    1927 ve 1934’te Valilik, yayaların kaldırımın sağından yürümesiyle ilgili kampanya başlatır. İstiklal Caddesi ve Galata Köprüsü gibi işlek yerlerde polisler görevlendirilip sağdan yürümeyenler uyarılır. 1958’de ise para cezası uygulaması getirilir. Gerekçesi “yayaların yola taşması sonucu trafiğin kilitlenmesi” olarak açıklanan karar uyarınca sağdan yürümeyenler 150 lira para cezası ödeyecektir. Haberi “Bu sayede omuz vurmaların ve çarpışmaların önüne geçilecek, yayalar işlerine daha erken gidebilecek” diye aktaran Tercüman gazetesinin karardan memnun olduğu anlaşılıyor.

    Cengiz Kahraman arşivi 1934 Galata Köprüsü
  • Kürt meselesinde devlet hata yapmıştır

    Kürt meselesinde devlet hata yapmıştır

    100 yaşına basan tarihçilerin kutbu Halil İnalcık, bugün Türkiye’nin en önemli meselesinin kürt meselesi olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Doğu’da yıllarca onlara iyi muamele etmedik, en azından Batı’da bizimle beraber yaşamaya başladıklarında Kürtleri benimsemeliydik. Devlet vazifesini yapmadı, bu konuda biliminsanlarının uyarılarına kulak asmadı”.

    Tam altı sene önce 93 yaşında olan ünlü tarihçi Halil İnalcık, o dönem yayınlamakta olduğumuz NTV Tarih dergisinde aylık tarih yazıları yazmaya başlamıştı. Bizim için büyük bir onur, okurlar için gerçek bir şanstı. Hocanın ilk kez yazdığı birbirinden değerli makalelere, kendimizce bir katkı yapabilmek için epey uğraştık. Haritalar, krokiler, arazi fotoğrafları, çizimlerle, onun yazdıklarını daha çok sayıda insana ulaştırmanın, özellikle gençlere aktarmanın yollarını aradık (Bu değerli makaleler geçen sene Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler adı altında NTV Yayınları tarafından kitaplaştırıldı; fakat yayıncı bunların ilk olarak nerede yayınlandığından hiç bahsetmemeyi tercih etti!)

    Halil Hoca’nın Osmanlı tarihine yaklaşımındaki hassasiyet ve tarafsızlık; arşiv belgelerinden yola çıkarak yaptığı yorumlar gayet öğretici ve etkileyiciydi ama, beni en çok 90’ını geçmiş bir akademisyenin hâlâ saha araştırmaları yapması, örneğin Bolu dağlarında erken Osmanlı döneminin izlerini sürmesi şaşırtmıştı.

    Yine o dönemde, Hoca’yı Bilkent Üniversitesi içindeki mütevazı dairesinde ziyaret ettiğimde şaşkınlığım daha da arttı. Evin salon ve yemekodası birleşik alanı, fiilen bir çalışma odasına dönüşmüştü ve binlerce kitap, kağıt, defterin arasından geçerek zorlukla oturacak dar bir yer bulabilmiştim. Hoca da aradabir kendi sıkıştığı köşeden kalkıyor, “şurada belgenin fotokopisi olacaktı” diyerek, o korkunç yığınlar arasında tek seferde aradığı şeyi buluyordu. Benim şaşkınlığıma karşılık da şöyle demişti: “Gürsel Bey buzdağının görünen kısmı bu; yani sadece şu sıralar uğraştığım işlerle ilgili kitap ve notlar bunlar. Benim asıl kütüphanem İstanbul’daki evde”.

    Geçen ay 100 yaşına basan Halil Hoca’nın Ankara’daki evine beş yıl sonra tekrar gittiğimde manzara biraz değişmiş, salonda biraz olsun yer açılmıştı. Hoca “Şu sıralar bakmadığım kitapları kutulara koydum, yine de balkonda oturalım” diyerek güldü.

    Halil İnalcık gibi bir uluslararası seviyede bir tarihçiye sorulacak şüphesiz çok şey vardı. Hele o hoca, bir asrı devirmiş, yani yazdıklarının yanısıra 99 yıl yaşamış ve Türkiye’nin geçirdiği evrelere bizzat tanık olmuş bir hoca ise. Bugün yaşadığımız dönemi bu tecrübe ve bilgiyle değerlendirmesini istediğimde ise şöyle dedi: “Gürsel Bey, bugün içinde bulunduğumuz durum, maalesef neredeyse sadece politik tercihlere göre anlatılıyor, yorumlanıyor. Ne desem bir tarafa çekilir. Halbuki ben yalnızca tarihten tarafım”.

    “Peki hocam, öyleyse bugün Türkiye’nin sizce en önemli meselesi nedir ve tarihten çıkaracağımız bir ders var mıdır?” diyerek şansımı tekrar denedim. “Biz bu tür gazeteci numaralarını çok gördük” gibisinden gülümsedi ve “sizin derginizi öteden beri biliyorum ve çok beğeniyorum. Aktüaliteyi tarihle bağlantılı takip ediyorsunuz.

    Zaten siz gelmeden bunu düşünmüştüm. Benim kişisel tarihimle de bir bağlantısı var. Bu bakımdan sorunuzu cevaplayacağım” dedi.

    Kayda başladım.

    “Bugün Türkiye’nin en önemli meselesi Kürt meselesidir. 27 Mayıs 1960’tan hemen sonra Millî Birlik Komitesi bizi Doğu’daki vaziyeti anlamak üzere bölgeye gönderdi. Cemal Alagöz ve başka arkadaşlarla beraber bilimsel bir rapor hazırlamak üzere epey dolaştık, çok insanla konuştuk. Kürt meselesi için bizim ülkede yapılan ilk bilimsel çalışma denebilir buna.

    Ben kronolojiyi, hadiselerin sıralamasını hem öğrenirken hem öğretirken önde tuttum.

    Tarihin sosyal ve ekonomik kısmına hep çok önem verdim. Batı’da da bu böyle. Yani toplumun tarihini, insanın tarihini yapmak. Bu gezintilerde de bu metodolojik bakış açımdan şaşmadım.

    “Kürtlere asimilasyon siyasetinin nasıl tatbik edildiğini, kötü muameleleri orada gördüm. Kürt halkının çok geri şartlarda yaşadığını gözlemledim. Şeyh, derviş kılıklı insanlar halkın üzerinde söz sahibi idiydi.”

    Bizim ziyaret ettiğimiz bu tarih aralığında Doğu illeri Ortaçağ’ı yaşıyordu adeta. Ziraat ağaların elinde. Daha ziyade bu sosyal problem üzerinde durdum ben. Ağalar, arazinin büyük kısmına sahip ve bu araziyi işletmek için de toprağı olmayan köylüyü yarıcı olarak çalıştırıyor. Bunları araştırdım. Ağanın hissesi üçte ikiye kadar yükseliyor bu arada. Bu da yerel köylüleri bir parya hayatına sürüklüyordu. Doğu ile ilgili raporumda bunun da üzerinde durdum. Halkın istismar edildiğinden bahsettim. Yaşanabilir bir muhitin devlet tarafından sağlanmadığına da değindim. Su yok, köprü yok…

    “Ben 60’lı yıllardan beri Doğu’yu ilmî usullerle incelemektaraftarıyım. O dönemler devlet tarafından Kürtlerle ilgili saçmasapan, uydurma şeyler kaleme alınıyordu. 70’li yıllarda birkaçüniversitede kürdoloji enstitüsü kurulması teklifi de verdim. Biz bu fırsatları kaçırdık.”

    Kürtlere asimilasyon siyasetinin nasıl tatbik edildiğini, kötü muameleleri orada gördüm. Kürt halkının çok geri şartlarda yaşadığını gözlemledim. Şeyh, derviş kılıklı insanlar halkın üzerinde söz sahibi idiydi. Said Nursi mesela büyük etki yaratmıştı. Şimdi önemleri azalsa da hâlâ etkilerinin devam ettiği yerler var.

    Ayrıca devletin bu halk için vazifesini yapmadığını rapora ekledim. Raporu, Kurucu Meclis’e verdiler. O komitede Doğu’da valilik yapmış valiler vardı.

    O dönemde Kürt vatandaşların sınır komşularımızla ilişkilerini kesmek için sınır kasabalarına Türkmenleri yerleştirme teklifleri yapıldı (Yakın zamanda bunları tek- rar duymaya başladık).

    Doğu Anadolu’da hayvancılık ve bir tür kabile düzeni hakimdi. Kış geldiği zaman Doğu Anadolu’daki insanlar Kuzey Irak’a ve Suriye’ye giderlerdi, daha sıcak olduğu için. Osmanlı döneminde Fırat Nehri’nin kuzeyindeki Kürtlerden devlet birer akçe vergi alırdı hayvan başına. Palu’daki köprünün üzerinden geçerken hayvanlar tespit edilir ve ona göre para alınırdı. Bu bölgede Türkmenler de vardı tabii. Türkmenler ile Kürtlerin hayvan varlığı ara- sındaki uçurum (Türkmenler lehine) benim dikkatimi çekmiştir.

    Meclis kuruldu, Komite otoritesini ve elindeki işleri meclise havale etti ve bizim raporumuz TBMM’ye intikal etti ve burada unutuldu. Bizim gözlemlerimiz boşuna bir ziyaretten ibaret kaldı. O dönem üniversitede ders veriyordum. Talebelerim arasında İsmail Beşikçi isimli bir talebem vardı. Bir gün ders sırasında ‘Doğu’yu tanımıyoruz, orayı anlamıyoruz, sizler ilmî metodlarla, Doğu’nun sosyal ve ekonomik meselelerini araştırın’ demiştim. Beşikçi bunu benimsemiş, kendisi sonrasında bu konuda uzman hale geldi. Sadece kitapları sebebiyle 30 seneye yakın hapiste kalmıştır. Ama Kürt meselesine olan ilgi benimle ve İsmail Beşikçi ile başladı.

    “Biz çeşitli etnik grupları Türkiye birliği içinde benimsemeyibaşaramadık. Türkiye bu etnik zenginlikle uyumlu (Lazlar, Çerkeslergibi Türkiye’deki 27 farklı etnik grubu kapsayarak söylüyorum) bir siyaset belirlemeliydi. Yıllardır en temel meselelere el atamayan, pratik önlemler alamayan bir devlet sözkonusu.”

    Ben o zamandan beri Doğu’yu ilmî usullerle incelemek taraftarıyım. O dönemler devlet tarafından Kürtlerle ilgili saçmasapan, uydurma şeyler kaleme alınıyordu. Ben birkaç üniversitede kürdoloji enstitüsü kurulması teklifi de verdim. 70’li yıllarda yapılmış bir teklif bu benim tarafımdan. Maksadı Doğu’yu ilmî şekilde tanımak. Son zamanlarda biliyorsunuz, ayrılık taraftarı Kürt aydınları bunun içeriğini değiştirerek ihya ettiler. Biz bu fırsatı kaçırdık.

    Sonraki yıllarda Kürt meselesiyle ilişkim devam etti. Zannediyorum Milliyet gazetesi benimle bir röportaj yaptı. Türkiye’nin meseleleri üzerinde konuştuk, burada Kürt meselesini de ele aldık. Kürtler kitleler halinde Batı şehirlerine intikal ediyorlardı, bundan bahsettik. Fakat kendi ülkemizin sosyologları bu konuyla ilgilenmedi o dönemde. Kürt meselesi göç sonucunda sadece Doğu’yu ilgilendiren bir konu olmaktan çıktı, bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir konu haline geldi.

    Anadolu halkı yalnız Türklerden ibaret değil, Kürtler de var Anadolu’da. 80’li yıllarda oluyor bunlar. İstanbul’da Kürt nüfusu 1 milyonu aşınca, takip edeceğimiz siyasetin onları tam anlamıyla benimsemek olduğundan bahsettim. Doğu’da onlara iyi muamele etmedik, en azından Batı’da bizimle beraber yaşamaya başladıklarında onları benimsememiz gerektiğini anlattım. Bilimadamlarının söylediklerini gözardı etmemek gerekir. Benim sunduğum çözümler dikkate alınsaydı bugünkü çatışma durumunda olur muyduk, kendimize sormamız gerek.

    Sosyal gelişimde ekonomi hayatı önemlidir. Biz çeşitli etnik grupları Türkiye birliği içinde benimsemeliydik.

    Türkiye bu etnik zenginlikle uyumlu (Lazlar, Çerkesler gibi Türkiye’deki 27 farklı etnik grubu kapsayarak söylüyorum) bir siyaset belirlemeliydi. Yıllardır en temel meselelere el atamayan, pratik önlemler alamayan bir devlet sözkonusu”. 

    ‘Avrupa tarihi, Osmanlı tarihi olmadan yazılamaz, anlaşılamaz’

    Avrupa’daki büyük ülkelerin millî devlet olma sürecinde Osmanlıların belirleyici rol oynadığını söyleyen İnalcık Hoca, Türk tarihçilere önemli görevler düştüğünü söylüyor.

    Kanuni zamanında dünya ekonomik tarihi, Baharat ve İpek Yolları bizden geçiyordu. Osmanlı Devleti, Millî devletlerin teşekkül sürecinde İngiltere’yi, Hollanda’yı, Fransa’yı desteklemeseydi bunlar imparator ve Papa’ya karşı millî devletlerine kavuşamazlardı.

    Fransa kralı esir düşmüştü 1525’te. Kanuni’ye büyük devlet olarak, imparatora karşı çıkabilecek güç olarak başvurdu ve Mohaç seferini bundan dolayı gerçekleştirdik. Mesela bizim tarihimizde bu oldukça açık, sonra Fransa ittifakıyla biz İtalya’yı fethetmek için Korfu Seferi’ni yaptık ve Fransa’ya Barbaros sayesinde Korsika’yı kazandırdık bu sefer esnasında. Fransa, Korsika’yı bize borçludur. Bu hakikatler eşeleniyor. 1543’te Hayrettin’in Fransa ile ittifakı ile ilgili olarak; ‘Türkler bu tarafa geldiler, yaptıkları bütün iş manastırdaki kızları esir alıp götürmekti’ derler. Benim Devlet-i Aliyye’yi okuyun, hakikatleri vesikalarla gösterdim. Toulon’da 30.000 Türk bütün bir kışı geçirmiştir baharda sefer için. Fransa varlığını bize borçludur.

    Protestanlık, Osmanlı desteği olmasaydı ezilirdi imparatorluk tarafından. Yani Avrupa tarihi Osmanlı tarihi kaale alınmadıkça anlaşılamaz. Avrupalı yazarların da gözardı ettiği şeyler var. Biz Türk tarihçiler olarak bunların üzerinde durmalıyız.

    Barbar Osmanlı algısı

    Avrupa kamuoyunda “Barbar Osmanlı” imajı uzun yıllar boyunca hakim olmuştu.19. yüzyıl sonlarında Girit’te sivil halka saldıran Osmanlı askerlerini tasvir eden çizim.

    Halil İnalcık, Osmanlılarla ilgili gerek Batı gerekse Doğu ülkelerindeki olumsuz ve tarafgir yaklaşımların değişmesinde, yaptığı bilimsel çalışmaların katkısını değerlendirdi.

    Tarihçi olarak gençlik hayatımdan beri önüme koyduğum bir gaye vardı. Osmanlı İmparatorluğu, Türklük ve İslâm tarihinde yeni bir sayfa açan bir devlettir. Osmanlı Devleti bir dünya devletidir. Türk tarihinde de dünya tarihinde de önemli bir safhadır. Çalışmalarımda dünya tarihçilerini ikna etmek, inandırmak için, itiraz kabul etmez, arşiv vesikalar kullandım.

    Rahmetli Turgut Özal zamanında, arşivimiz konusunda bir fon ayrıldı ve arşivimiz modernleştirildi. Bu arşive dayanarak Ömer Lütfi Barkan, ben, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, yeni bir Osmanlı tarihi anlayışı yolunda çalışmaya başladık. Barkan ve ben Osmanlı sosyo-ekonomik tarihi üzerinde durduk. Uzunçarşılı, teşkilat, siyasal tarih, bunların üzerinde durdu. Bu süreçte Hikmet Bayur’un da katkıları vardır. Yeni bir tarihçilik, arşiv vesikalarına dayalı, somut bir temele dayalı bir Osmanlı tarihi yarattık.

    Benim An Economic and Social History of the Ottoman Empire isimli, 1000 sayfayı aşan bir çalışmam vardır. Bütün dünya dillerine çevrilen bir temel başvuru kitabına dönüşmüştür (Batı dillerinden başka Lehçe, Rusça, Arapça, Yunanca gibi…) Beni Atina Üniversitesi, 150. yıl dönümünde davet etti ve fahri doktorluk ünvanı verdi. Amerikan Akademisi, Sırp Akademisi, İngiliz Akademesi de beni bir üye olarak seçmişlerdir. 23 farklı üniversite bana fahri doktora ünvanı vermiştir. Bütün dünya artık Osmanlı İmparatorluğu’nu gerçek, tarafsız kaynaklardan, benim kitaplarımdan öğreniyor.

    Arap dünyası, yıllarca aleyhimize bir Osmanlı tarihi öğretti. “Osmanlı Türkleri gelmeseydi,
    biz Avrupa gibi gelişmiş bir devlet olacaktık” şeklinde düşünüyorlardı. Şimdi bu tamamen değişti. İki üç sene önce Arapların Nobeli sayılan “King Faisal International Prize”’a beni layık gördüler. Benim övünebileceğim, bütün dünya çapında kitaplarımın başvuru kitapları haline gelmesidir. The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600 kitabım şu an Çinceye çevriliyor, yakında Çince okunacak. Gönül rahatlığıyla ve iftiharla misyonumu tamamladığımı söyleyebilirim.

    Batılıların beni benimsemesinde, itiraz kabul etmez delillerle çalışmamın da çok büyük payı var. 1972’de Dil Tarih Fakültesi’nden emekli olur olmaz Amerikan üniversiteleri bana teklifte bulundular. Chicago Üniversitesi’nde 1972’den 1986’ya kadar 15 sene Osmanlı tarihi okuttum.

    Halil Hoca’dan tarihe düşülen notlar

    Halil İnalcık’ın Timaş Yayınları tarafından 2 cilt olarak basılan son eseri Tarihe Düşülen Notlar, hocayla yapılmış söyleşilerden, röportajlardan oluşuyor. Aynı zamanda İnalcık’ın çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalar da kitabın kapsamında yer alıyor.

    Hoca, kitaba yazdığı önsözde hassasiyetle üzerinde durduğu bir noktayı bize de tekrarladı:

    “Timaş Yayınevi’nin önerisi üzerine çeşitli tarih ve yerlerde yaptığım konuşmalar, hitabeler, tenkitler, siyasi görüşlerden oluşan bu kitap benim düşüncelerimi takip etmek için birincil kaynak olma özelliğine sahip. Kronolojik bir biçimde bütün bu konuşmaları biraraya getirdik. Önceden hazırlanılmamış konuşmalardır; bundan dolayı Türkçe konusunda noksanlıklar içerebilir ve tekrarlar bulunabilir.”

    Nice yıllara, nice kitaplara diyoruz.

  • 1975’in Bodrum’u “duymayıp duru”

    1975’in Bodrum’u “duymayıp duru”

    Merkez Adliye Camii’nin yanından eski Bodrum Çarşısı’na doğru yürüyen hanımın yolunun üzerinde bir hayalet! 1975’den günümüze miras kalan suret, el arabasına kurulmuş, en havalı pozunda. Henüz küçücük bir sahil kasabası Bodrum, hayat yavaş akıyor. Kahvaltı Raşit’in kahvesinde, ardından deniz ve güneş. İkindi vakti Azmakbaşı’nda lokma keyfi, akşam yemeği Han Taverna’da. İncir deposundan bozma Hadigari’de demlenen gece, ilerleyen saatlerde Halikarnas diskoya akıyor. Kandiller en nihayet mütevazi pansiyonlarda sönüyor. El yapımı sandaletler, espadrillerle, süngerler, deniz kabuklulularından hediyelikler ve bergamut reçelleri için ise mutlaka çarşıya uğranıyor. İki dildeki “hoşgeldiniz” tabelasına bakılırsa, günümüzün uçsuz bucaksız Bodrum’u o naif çağda sevimli çarşısının hemen girişinde başlıyor.

  • Felaketi sağduyu önledi

    Felaketi sağduyu önledi

    7 Haziran seçimlerinden iki gün önce HDP’nin Diyarbakır’daki mitingine bomba koyduranlar, son yılların en büyük provokasyonunu hedefliyordu. Dört kişinin öldüğü olay, HDP’nin sağduyulu yaklaşımı sayesinde daha fazla büyümedi.

    Halkların Demokratik Partisi’nin, 7 Haziran seçimlerinden iki gün önceki Diyarbakır mitinginde son yılların en büyük provokasyonlarından biri yaşandı. Yüz binlerce kişinin bulunduğu miting alanındaki çöp kutusuna ve seyyar çay ocağına konulan parça tesirli iki bombanın patlaması sonucu dört kişi öldü, 200’e yakın kişi yaralandı. Başta eş genel başkan Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’nin sağduyulu yaklaşımı olayların daha da büyümesine engel oldu.

    İlk patlamanın ardından “Ciddi bir şey yok devam ediyoruz” diyen sunucunun ikinci ve daha şiddetli patlamadan sonra trafonun patladığını söyleyip sükunet çağrısı yapması paniği önledi. Partililer art arda “Provokasyona gelmeyin, sakin olun” çağrıları yaparken polisler, 1 Mayıs 1977 katliamında silah sesleri duyulunca polis panzerlerinin kitlenin üzerine sürülmesini hatırlatan bir şekilde bomba paniği yaşayan insanların üzerine biber gazı attı ve tazyikli su sıktı.

    Seçim sürecinde bu provokasyondan önce de partinin Adana ve Mersin il binaları bombalanmış, Bingöl Karlıova’daki seçim aracının şoförü öldürülmüş, Erzurum mitingi sonrasında ateşe verilen ve içinde şoförü olan parti aracı yakılmıştı.