Türk toplumunu bir silindir gibi ezen 12 Eylül, yüzbinlerce gözaltı kararı, tutuklama, hapis, işkence ve idamlarıyla tarihe geçti. En büyük hasarı ise, başta sivil kurumlar olmak üzere demokrasi ve insan hakları alanında yarattı. Ordudaki emir-komuta zincirinin tam olarak işlediği tek darbe oldu.
Darbe, Aralık 1978’den beri süregelen sıkıyönetim ortamında, siyasal partilerin istikarlı bir hükümet kurmaktan aciz olduğu bir dönemde gerçekleşti. Türkiye 12 Eylül 1980 Cuma sabahına darbeyle uyandı. Saat 04.00’te Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuş, TRT ve PTT binaları, İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü kontrol altına alınmıştı. Az sonra TRT’de haber spikeri Mesut Mertcan, yönetime el koyan ve kendine Millî Güvenlik Konseyi adını veren Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren, dört kuvvet komutanı ve bir genel sekreterden oluşan cuntanın 1 Numaralı Bildirisi’ni okudu. Yönetime el koyan TSK üst komuta kademesi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun’dan oluşuyordu.
Darbe sonrası başta TBMM, tüm siyasi partiler, dernekler ve sendikalar kapatıldı. 1.683.000 kişi fişlendi; 30 bin memurun görevine son verildi; 30 bin kişi Avrupa’ya sığındı; 650 bin kişi gözaltına alındı; binlerce kişi işkence gördü; 230 bin kişi yargılandı; gözaltı ve cezaevlerinde 299 kişi öldü; 517 kişiye idam cezası verildi; 9’u sağ, 34’ü sol görüşlü 43 kişi idam edildi. Askerî rejim 6 Kasım 1983’te yapılan genel seçimlerle son buldu; ama etkileri günümüze kadar uzandı.
Yakın tarihimizin en trajik darbesi Kenan Evren liderliğindeki 12 Eylül rejiminde 1.683.000 kişi fişlendi, 650 bin kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi işkence gördü. Cezaevlerinde 299 kişi öldü, 43 kişi idam edildi.
12 Eylül’ün gerekçesi, “ülkenin içine düştüğü içsavaş hali”ydi. Darbeciler, sağ-sol çatışmaları, artan politik cinayetler ve siyasi istikrarsızlık, döviz darboğazı ve “70 cent’e muhtaç” ekonomi, Meclis’in cumhurbaşkanını seçememesi, Süleyman Demirel’in başbakan olduğu azınlık hükümetinin sokağın kontrolünü kaybetmesini, gerekçe olarak öne sürdüler.
Tam bir hiyerarşi içinde, emir komuta zinciri içinde yapılan tek darbeydi. Sıkıyönetim esnasında hem sol hem daha önce şiddet olaylarına karışmış sağ örgütler tasfiye edildi.
90’LAR
28 Şubat: Postmodern ve en tepeden
Necmettin Erbakan’ın başbakanlığındaki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyonu, siyasete müdahale geleneğini tazelemek isteyen üst düzey komutanların hedefindeydi.
Ülkede yükselen siyasal İslâm da bu ortamı ateşledi. 1997 Ocak sonunda Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen “Kudüs Gecesi” ertesinde yaşananlar üzerine, askerler 3 Şubat’ta ilçe merkezinde 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.
28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısında, tarikatlara bağlı okulların MEB’e devredilmesi, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan medyanın kontrol altına alınması, Atatürk aleyhindeki eylemlerin cezalandırılması gibi tavsiye kararları alındı.
Başbakan Erbakan kararları imzalamadı. “Ülkeyi içsavaşa sürüklediği” gerekçesiyle RP’nin kapatılması için dava açıldı.18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Cumhurbaşkanı Demirel hükümet kurma görevini Tansu Çiller yerine ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. 30 Haziran’da ANASOL-D Hükümeti kuruldu.
Fiilî kontrol, Batı Çalışma Grubu denen bir kadroya verildi. Temel amaç, siyasi İslâm’ın geriletilmesi ve Kürt meselesindeki gevşemelerin izale edilmesiydi. Türkiye bu müdahaleyle birlikte faili meçhul cinayetlerin arttığı, Kürt meselesinin daha da derinleştiği, çok sayıda kamu personelinin işlerinden, çok sayıda başörtülü öğrencinin üniversitelerden atıldığı bir sürece sürüklendi
Aynı askerî oluşum ve irade, 2007’de cumhurbaşkanlığı seçiminde de ortaya çıktı (27 Nisan Muhtırası). Bu defa da Abdullah Gül’ün aday gösterilmesi üzerine muhtıra verildi. Fakat hükümet ilk defa bu müdahalenin karşısında durdu. 22 Temmuz seçimlerinin ardından 28 Ağustos’ta yapılan üçüncü tur oylamada Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Başbakan Erdoğan, askerî vesayete karşı güçlendi.
Askerin ‘iktidar’ ve ‘müdahale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği biliniyor. Ernst von Salomon, Ernst Jünger ve Yukio Mişima, eserlerinin yanısıra eylemleriyle de darbelerin içinde veya kıyısında durdular. Darbeleri “içeriden” okuyan yazarlar…
Herşeyden önce, ‘darbe edebiyatı’ ile ‘darbe dönemleri edebiyatı’ arasında belirgin bir fark gördüğümü söylemeliyim. Türkiye’nin “başarılı” olmuş darbeleri uzun süren baskı dönemleri yarattı; doğurduğu ağır sonuçları kuşatan çok sayıda yapıt kitaplığımızın raflarında: 27 Mayıs 1960’ın, zıt perspektiflerle, Yaman Koray’dan (neredeyse unutulmuş bir roman: Deniz Ağacı) Yılmaz Karakoyunlu’ya bir rekoltesi olmuştur; ama bu konudaki en şaşırtıcı yaklaşımların, sıcağı sıcağına gazete sayfalarından devşirebileceği unutulmamalı: Yaşar Kemal’iyle, Çetin Altan’ıyla, Tanpınar’ıyla alkışlanmış bir darbe (o kavşakta kullanılmayan, yeri “ihtilal”le doldurulan kavram) 27 Mayıs.
Bir darbecinin halet-i ruhiyesi
1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan bir darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle beş yıla mahkum olan sağcı Alman yazar Ernst von Salomon, Die Geachteten (Saygı) isimli romanında bir darbecinin ruh halinin şekillendiği koşulları anlatmıştı.
12 Mart 1971 darbesi ise kısa bir süre 9 Mart olası kalkışımıyla karıştırıldığı için sol kesim tarafından olumlu karşılanmış, gene kısa bir süre sonra kabak solun başına patlamıştı. Darbe dönemini konu edinen, Sevgi Soysal’ın Şafak’ından Eroğlu’nun ve Ağaoğlu’nun romanlarına pek çok yapıt yaşanan ağır acıları kuşatmıştı. Bir sonraki darbenin, 12 Eylül 1980’in başta anayasası izleri hâlâ sürüyor. Dönem edebiyatına gelince: 12 Eylül edebiyatı polemikler doğurmuştur: Yalçın Küçük’ün “eylülist” damgası vurarak yüklendiği Latife Tekin ve Ahmet Altan gibi yazarlara yönelik suçlamalara, karşıdan Ahmet Oktay diklenecekti — kaldı ki, darbe dönemleri edebiyatı hakkında en dikkatli yorumları Ahmet Oktay’ın eleştirel okumalarında buluyoruz.
Darbe dönemlerini konu edinen edebiyatın çok sayıda başyapıt üretebildiğini söylemek güçtür. Gene Ahmet Oktay, 1990’da yayımladığı bir yazısında “bir iki çıkış dışında 12 Eylül Dönemi’nin romanı henüz yazılmış değildir” saptamasını yapıyor, “bekleyelim, görelim” son yorumunu getiriyordu. Açıkçası: Beklenmiş, görülmemiştir. Bunda, soyutlama eksikliğinin payını yabana atamayız: 2. Dünya Savaşı hakkındaki iki başyapıt, Hesse’nin Boncuk Oyunu ile Thomas Mann’ın Doktor Faustus’u, olayların üstüne çıkmanın önemini kanıtlayan örneklerdi. Biz de en güçlü antimiliter tavrı Altan Gürman’ın tablolarında bulmamış mıydık?
***
Küresel ‘darbe tarihi’, kadim Yunan’dan Batı ve Doğu Roma’ya çok sayıda girişimin geniş kataloğunu içeriyor. Modern çağın darbecilik geleneğini başlatan örneğin, Napoléon Bonaparte’ın 18 Brumaire’i olduğu konusunda görüş birliği vardır. “Coup d’État” kavramı, kısaltılmış haliyle ‘coup’ (darbe) o kavşakta vaftiz edilmiştir. İsviçre Almancası kaynaklı “putsch” da yaygın kullanımda bugün.
Askerin ‘iktidar’ ve ‘müdahale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği biliniyor: Almanya’da, Fransa’da, Portekiz ve İspanya’da, Polonya’da ve Çekoslavakya’da, neredeyse bütün Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde, Asya’da ve Ortadoğu’da çoğu kanlı pek çok darbeye tanık olundu. Edebiyat ve sanat alanında, hemen hep, kendisinden çok sonuçlarının büyüteç altına alındığını görüyoruz darbelerin.
Ölümüne içten! Japon romancı Mishima Yukio, hükümetin kokuşmuşluğunu protesto etmek amacıyla törensel bir intiharla (Seppuku) hayatına son vermeden kısa bir süre önce stüdyosunda bir Samuray kılıcıyla poz veriyor, 1970.
Birkaç istisna dışında, üç örneğin üzerinde kısaca duracağım. Darbeyi yazmak zorun zoru iş, içeriden okumak için işin içinde olmak mı gerekir(di)? Bir çırpıda geçersiz sayılamayacak bir soru, bir sorun — bu dergide, daha önce, romancı Littell’in, tanık olmadığı Auschwitz yıllarını bir cellâdın gözünden başarılı biçimde yazdığına değinmiştim; bir darbecinin perspektifini seçmek etik açıdan zorlu, buna karşılık estetik açıdan kaydadeğer bir yol olabilir-di: Vereceğim örnekler, deneyimi içeriden yaşadıkları/yaşayacakları için dikkat kesilmeyi hakediyorlar.
***
Ernst von Salomon (1902- 1972), dilimize çevrilmiş, çetinceviz romanı Sorgulama’dan bir ölçüde tanıdığımız tekinsiz bir Prusyalı Alman yazarı. Milliyetçi-sağcı, ama küçükburjuva nefretinden dolayı Hitler’e ve III. Reich’a mesafeli, ayrıksı bir şahsiyet. “Kadeler”de yetiştiği özel askerî okulu didikleyen Die Geachteten başlıklı romanı önemsenmeli. 1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan darbe girişimine katıldığı için beş yıl hapse mahkûm olan von Salomon, bilebildiğim kadarıyla ilk kez içeriden darbeci kimliği üzerine sözalan bir edebiyat adamı. Romanının bu bağlamdaki önemi, yüzyıl başı Almanya’sında askerî gençliğin bünyesinde kabaran uç siyasal eğilimlerin bir terör tutkusunu nasıl aşıladığını birinci elden tanık statüsünden aktarmasından geliyor.
Ernst von Salomon’un kişiliği ve yapıtıyla arasında somut bir köprü kuruyor ikinci örnek: Alman edebiyatının gene ikircikler yaratmış bir temsilcisi Ernst Jünger (1895- 1998!). 2. Dünya Savaşı’nın sonuna dek Alman ordusundaki görevinde kalan, buna karşılık Hitler’e karşı -sözde- tavır alan yazarı Führer’i “Jünger’i rahat bırakın” diyerek korumuştu. 1939’da en ünlü romanı Mermer Yarların Üzerinde’yi yayımlamıştı öte yanda: Barbar III. Reich düzenine diklenen, suikastle sonuçlanacak bir darbe kalkışımını konu edinen romanının Nazileri öfkelendirdiği biliniyor. Von Salomon gibi sağcı ve seçkinciydi Jünger; parçası olduğu askerî dünyanın ve ordu corpus’unun iç dinamiklerini avucunun içi gibi tanımasının, kurmaca darbe kalkışımındaki gerçekçi boyutu doğruladığı şuradan belliydi: 1944 yılında Claus von Stauffenberg öncülüğünde Schwarze Kapelle tarafından düzenlenen Hitler’e suikast girişimi (ki mek parmak farkla kurtulmuştur) neredeyse Jünger’in beş yıl önceki romanının bir replikasıydı!
Führer’inin yazarı
Hitler’e düzenlenen kurmaca bir darbeyi konu eden romanıyla Nazi’leri öfkelendiren, ancak Führer’i tarafından korunmaya devam eden Ernst Jünger (elinde puro olan) subay arkadaşlarıyla eğleniyor.
Ernst Jünger, yakın dostu Albay Erhard Wildermuth ile Paris’te, 1942.
Üçüncü örnek farklı bir kültürel coğrafyadan: Türk okurunun dilimize çevrilmiş pek çok kitabından tanıdığı Japon yazarı Yukio Mişima (1925-1970), başyapıtı sayılan roman dörtlüsü Bereket Denizi’ni 25 Kasım 1970 günü tamamladı; aynı gün, kendi kurduğu Kalkan Tarikatı (Tate No Kai) üyesi dört adamıyla Tokyo askerî garnizonunu bastı, general Manita’yı tutsak aldı. Yüksek bir noktadan askerlere seslenen yazar, onları ulusal geleneklere dönmeye, imparatora sonsuz sadakata, 1947 Anayasası’nın değerlerini benimsemeye çağırdı, ona katılmalarını istedi. Olumsuz karşılık alınca da ‘seppuku’ uygulayarak, zorlu bir süreç sonrası intihar etti.
Mişima, Batı kültürünün radikal temsilcilerinden (Sade, Nietszche, Bataille) olduğu kadar Samuray etiği Hagakure’den etkilenmiş, yapıtlarında ve yaşamında uçlar arasında gidip gelmiş özgün bir yazardı. Yapıtı, yaşamı ve ölümü, başta Marguerite Yourcenar’ın canalıcı metni Mişima ya da Boşluğu Görmek çok sayıda çalışmaya konu olmuş, sinemaya aktarılmıştır.
Şüphesiz Mişima’nınki teatral, olanaksız bir darbe girişimiydi. Gerçi, 1960 tarihli öyküsü “Vatanseverlik”te, 1969 tarihli romanı Koşumu Çözülmüş Atlar’da hemen hemen provasını yapmıştı son oyununun, ama ölümünü asıl ve asal yapıtı olarak tasarladığı (bir yıldır) ve uyguladığı tartışılmaz. Asker’in ve Ordu’nun İktidar ile ilişkisi düpedüz sapkın bir alan: Çok sayıda patolojik unsurdan oluşuyor. Darbe edebiyatı bu anlamda son derece değerli ipuçları veriyor: Nasıl bir dünyagörüşü, nasıl bir topluma bakış, hangi eğitim düzeninin sonucunda, işlevi savunmak olan birilerinin işini saldırmak sanmalarıyla sonuçlanıyor — bizler, burada, yarım yüzyılı aşkın bir süredir görmeden bakmadık mı?
1960’lı yılların sonundan itibaren beklenmeye başlanan yeni askerî darbe, 12 Mart 1971’de “muhtıra” şeklinde geldi. Ancak ülkeye huzur getirme amacıyla yapılan darbe, huzur getirmek bir tarafa, ülkeyi 1970’li yıllar boyunca sürecek bir kargaşanın ve binlerce insanın canına mâlolacak bir çatışma ortamına soktu.
Türkiye 1970 yılına gelindiğinde toplumsal huzursuzluk ve siyasi çalkantı içindeyken, ordu içinde de artık alışıldığı üzere darbe yapılması gerektiğini düşünen çeşitli gruplar vardı. 1970’de kuvvet komutanlarının Başbakan ve Adalet Partisi (AP) lideri Süleyman Demirel’e uyarılarla dolu bir mektup yollaması darbe olacağı beklentilerini arttırmıştı.
Başbakan, kendisine çeşitli kanallarla telkin edilen “istifa et” baskısına da direniyor, güvensizlik oyu almadan hükümetten çekilmelerinin sözkonusu olmayacağını söylüyordu. Ancak 12 Mart 1971’de ordunun muhtırası geldi. Başbakan Demirel, muhtıranın hem Anayasa’ya hem hukuk devletine aykırı olduğunu söylese de istifasını verdi. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, askerin görevini yaptığını düşünüyordu.
Darbenin ilk anlarında darbecilerin hangi gruptan olduğu anlaşılamamıştı. 1960’lardan itibaren yükselişe geçen sol hareketin içinde de darbe beklentisinde olan ve Türkiye gibi ülkelerde devrimin ancak ordu eliyle yapılabileceğini savunan gruplar vardı. Nitekim ordu içinde de bu yönde inisiyatifler olmuş, hatta 9 Mart 1971 tarihi seçilmiş, fakat son anda Hava ve Kara Kuvvetleri Komutanları, Muhsin Batur ile Faruk Gürler’in çekilmeleri üzerine darbe teşebbüsünden vazgeçilmişti. Üç gün sonra, ordunun ana gövdesi duruma hakim olmak için muhtıra verdi. Sol gruplar 12 Mart darbesinin ilk anlarında darbeyi sol darbe sanıp destekledi ama darbecilerin ilk işi, solcu subayları tasfiye etmek oldu.
Anti-demokratik baskı dönemi
12 Mart Muhtırası’yla Başbakan Demirel (altta) istifa etmek zorunda bırakılmış, ilan edilen sıkıyönetimle birlikte geniş çaplı bir tutuklama dalgası yaşanmıştı.
26 Mart’ta CHP Milletvekili Nihat Erim başkanlığındaki yeni hükümet açıklandı. 25 kişilik kabinenin 14’ü dışarıdan atanan bakanlardan oluşuyordu, 11 milletvekilinden beşi AP’li, üçü CHP’li, biri ise MGP’li (Milli Güven Partisi) idi.
Ordunun müdahalesi ülkeye huzur getirmiş sayılmazdı. Silahlı mücadeleyi benimseyen sol örgütler eylemlerine devam ediyordu. 26 Nisan 1971’de darbeciler 11 kentte sıkıyönetim ilan etti ve geniş çaplı tutuklamalar başladı.
İsrail İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un, 17 Mayıs’ta Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C militanları tarafından kaçırılması ve 23 Mayıs’ta öldürülmesi sola yönelik baskıları arttırdı. Tüm Türkiye’de bir tutuklama dalgası yaşanıyordu. Silahlı guruplarla ilgisi olmayan sol görüşlü gazeteciler, yazarlar, sendikacılar ve öğretim üyelerine yönelik bir cadı avı ve tutuklama dalgası başladı.
Bu arada hükümet yaşananları bahane ederek 1961 Anayasası’nın özgürlükçü maddelerini budamaya girişti. 20 Eylül 1971’de yapılan değişiklikler de temel hak ve özgürlüklere kısıtlamalar getirdi. Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildi.
12 Mart rejimi, 14 Ekim 1973 seçimlerinden sonra resmen sona erse de, 1970’li yıllarda Türkiye’nin yaşadığı siyasal çalkantıların ve binlerce cana mal olan çatışmaların zeminini hazırlamıştır.
15 Temmuz girişimi, 80’li yılların “muhaberat” kafasıyla devreye sokulduğu için, 21. yüzyılın yeni medya iletişimine tosladı. Geleneksel ekran içindeki telefon ekranından hitabeden Tayyip Erdoğan, olayların akışını değiştirdi. Bununla birlikte kamu iletişiminde daha katetmemiz gereken çok mesafe var.
WhatsApp’teki darbeciler! Darbeci subaylar WhatsApp gibi çok güvensiz bir sosyal medya ortamını kullandılar.
Hem millet hem devlet olarak çok büyük bir badire atlattık. Bu darbe girişiminin başarısızlığa uğratılması sürecinde medya ve yeni medyanın azımsanamayacak bir katkısı oldu.
Bu hadise Gezi olaylarından üç sene sonra, bu defa sosyal medya üzerinden siyasi veya toplumsal olayların paylaşılması veya kitleselleşmesi olgusunun çok daha olgunlaştığı bir dönemde meydana geldi. Gezi ilk başladığında, bunu sadece yeni genç kuşağa mâletme söz konusuydu. Artık toplumun neredeyse tüm kesimlerinde yaygınlaşmış bir sosyal medya olgusundan söz ediyoruz.
Baştan şunu söyleyelim: bu darbeciler, iletişim alanında da anakronik kalmışlardır. Yani 1980’lerin kafasıyla darbe yapma anakronisi (Kadir Has Üniversitesi Rektörü Mustafa Aydın Hoca, darbe girişiminden hemen sonra bu tabiri sosyal medya üzerinden ilk kullanan kişidir). Hani nedir, gidelim radyoya, televizyona bildiri okuyalım, büyük kanalların kapısını tutalım falan. Oysa Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir FaceTime uygulamasıyla ulaştığı, bir geleneksel medyayla yeni medya birlikteliği, darbenin kırılma noktasını beraberinde getirdi. Orada bu işin geniş kitlelere mal olması ve Cumhurbaşkanı’nın halkı sokaklara çağırması, aslında dünyada eşine benzerine az rastlanır bir darbe girişimini önleme yolu olarak da tarihe geçti.
Bir telefon ekranından ülkenin seçilmiş cumhurbaşkanının geniş kitlelere hitap edebilmesi olgusu var. Fakat o sırada aynı telefona dışardan bir çağrı gelmesi durumunda hat kesilecek! O sırada birkaç tane daha telefon gelse, Cumhurbaşkanı hattan düşecek ve geniş kitlelere hitap edemeyecekti. Yani yeni medya kullanım pratiklerinin hâlâ çok yerleşmemiş olması ve geleneksel medyayla entegrasyonunun hâlâ kurulamadığı, fakat bu anlamda da bir takım ilklerin yaşandığı bir durum söz konusu.
FaceTime bağlantısı, darbe girişiminin hem kırılma noktası hem de ülkenin bir uçurumdan dönmesine yol açıyor. Darbeciler de WhatsApp’tan konuştular, biliyorsunuz. Aslında ne FaceTime halkı sokaklara çağırmak için uygun bir mecra, ne de WhatsApp darbecilerin aralarında konuşmaları için uygun bir mecra. Ama bu noktada geleneksel medyayla yeni medya sinerjisi darbeyi alaşağı etti.
Geleneksel medya ve yeni medya işbirliği Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbe girişiminin en kritik saatlerinde CNN Türk ekranından, FaceTime üzerinden yaptığı çağrı darbe girişiminin başarısızlığa uğramasında kilit rol oynadı.
Aslında darbecilerin ne kadar bu işlere uzak olduğu da ortaya çıktı. İnternet’in kesilmesi olgusunu hiç hesap edememiş, 80’lerden kalma anakronik bir anlayış dediğim gibi. WhatsApp gibi çok güvensiz bir sosyal medya ortamında kurulan grup üstünden haberleşmek, her an dinlenebilecek bir haberleşme demektir.
Bugün ülkemizde de fizik dünyadan çok, siber dünya üzerinde hareket var. Bu siber dünyayı hiç düşünmeden, TV kanallarını hedefe koydular. Mesela ne yapıldı? Gidip Türksat’ı kapatmaya çalıştılar. İşte TRT’den bildiri okutmak falan… Yani o çocukluğumuzda gördüğümüz darbe süreçlerinin klasik uygulamalarıydı. Oysa bunlar 21. yüzyılda çalışmaz. Bu yüzyılda siber dünya son derece dağıtık bir yapıdadır. Zaman-mekan sınırlarını aşan bir yapı karşısında, tek noktadan yönetilmeye çalışılan, tüm bunları kontrol altına almaya çalışan bir mekanizmanın başarılı olma şansı sıfır. Darbeciler bir anlamda, hani 2. Dünya Savaşı’nda Büyük Okyanus adalarında izole kalıp da, 40 yıl sonra bulunduklarında savaşın bittiğinin farkında olmayan Japon askerlerini hatırlattı bana. O askerler de dünyayı 40 yıl önceki savaş durumundaki gibi, o kafayla algılıyordu. Buradaki durum da biraz ona benziyor.
Bu arada pratik kullanımlara baktığımızda, halkın vatandaş gazeteciliğinin çok gelişmiş olduğunu görüyoruz. Yine manipülasyonlar olduğunu görüyoruz ama, Gezi’deki tarzda dezenformasyonun bu sefer daha kısa sürede toparlandığını ve bertaraf edildiğini de görüyoruz. Örneğin kafası kesilmiş asker haberi vardı ve ilk başlarda ciddi çatışmalara, reaksiyonlara neden oldu, ama daha sonra yapılan açıklamalar olayın aslında bir dezenformasyon olduğunu gösterdi. Ancak yine de kamu kurumlarında hâlâ bir kurum diplomasisi kurulamadığını, kurgulanmadığını gösteriyor bu durum. Ülkede bu tür durumlarda bir kamu diplomasisi, yetkili ağızlardan yapılacak açıklamalar ve özellikle bu açıklamaların da dezenformatif unsurlara karşı birleştirilmesi olgusunu ciddi şekilde ele almak lazım.
Bunların hepsi birer ders ve bu dersler alınmalı. Çünkü bir de şu var: Türkiye maalesef toplumsal olayların, kitlesel tartışmaların, hareketlerin çok yaşandığı bir ülke; yani ülkede bir yıl içinde aşağı yukarı 7-8 tane çok büyük kitlesel bombalama olayları, protestolar, darbe kalkışması, savaşlarla karşı karşıya. Yani düşünün, ülkede her an kırılma noktası yaratabilecek kadar hassas olaylar oluyor. Dolayısıyla bunlarla ilgili hem senaryo hem de bir temsil çalışması yapılmak zorunda. Mesela bu Rojava olaylarının başladığı 2014’te bir yaz günüydü sanırım. Üç gün boyunca özellikle Güneydoğu’da çok çalkantılı günler yaşandı. Mesela orada özellikle Kürt kökenli vatandaşlardan gelen çok yoğun paylaşımlar vardı. Orada kamu diplomasisi de biraz geride kaldı. Fakat daha sonraki bombalama olaylarında biraz daha toparlanmış göründü. Hükümet temsilcileri çıkıp açıklamalar yaptı. Burada çok özel bir kamu diplomasisi iletişim stratejisi belirlenmesi gerekiyor ve yeni medyayla geleneksel medyanın beraber çalışması gerekiyor. Mesela İngiltere’de buna benzer bir olay olduğunda, hemen görgü tanığı vatandaşları, varsa ihbarlarını yapacakları veya tweet atacakları yerlere yönlendiriyor.
Darbeye karşı SMS mesajları
Darbe girişimi ve sonrasında devletin sosyal medya iletişim kanallarını etkin şekilde kullanmasının önemi ortaya çıktı.
Bu darbe girişimi sırasında Cumhurbaşkanlığı resmî hesabından, resmî hesap hariç cumhurbaşkanlığı adına atılan tweetlere itibar edilmemesini belirten tweetler atıldı. Artık sosyal medya üzerinden iletişim çok fazla benimsenmiş durumda. Özellikle istatistiklere bakınca, şu anda internet kullanıcılarının %55-60 arasının haber olgusunu ilk olarak sosyal medya üzerinden aldığı bir dönemin içindeyiz. Dolayısıyla onun içinde var olan her bileşenin çok önemli olduğunu unutmayıp, o bileşenler içinde yönetimi doğru yapabilecek bir mekanizma kurmamız lazım. Bunu sansür veya medyayı kontrol altına alma anlamında söylemiyorum ama o dezenformasyonları, iç ve dış iletişim diplomasisinin mutlaka ve mutlaka etkin bir şekilde bertaraf etmesi gerekiyor. Çünkü kritik dönemeçlerde bir açıklama yapacak bir otorite olmadığı zaman, kaos daha da artıyor.
Aslında Gezi ve sonrasında başlayan bütün bu olaylarda, ülkenin her kutbunun, her tarafının iletişiminin açık olmasının ve o iletişimde etkin olmanın önemi ortaya çıktı. İnternet’i veya sosyal medyayı tek başına kapatmanın aslında ne kadar sakıncalı olabileceği görüldü. 15 Temmuz girişiminde de, insanların söz söyleyecek platform bulmasının, bu platformlar üzerindeki paylaşımların ne kadar değerli olabileceğini, o değerler üzerine aslında bir birliktelik yakalanıp, bu birlikteliklerin de toplumun tüm katmanlarında yayılmasıyla tankları bile durdurabileceğini gördük. Ülkenin geleceğine yönelik çok önemli bir mesaj bu.
Devletin kendi içindeki kamu iletişiminin de tekrar ve yeniden tesis edilmesi gerekiyor. Şimdi örneğin bir takım sahte hesaplarla bir takım bilgilerin sızdırılıp, ondan sonra sosyal medya üzerinden paylaşıldığını görüyoruz. Mesela Başbakanlık Veri Dairesi’nin verilerinin, oradaki tüm iletişim bilgilerinin alınıp faş edildiğini ve kimilerinin bunu kendi çıkarları doğrultusunda istihbarat amaçlı paylaştığını görüyoruz. Dolayısıyla ülkenin siber güvenlik anlamında ve kamu kurumları arasında da güvenli bilgi akışına ihtiyacı var. Yepyeni bir iletişim altyapısının kurulması gerekiyor.
Artık 21. yüzyılda, belli donanım ve yazılım kuruluşlarından hazır hizmet almak yerine, şu anda yeni gelişen daha açık, daha dağıtık ama daha güvenli ve denetimli sistemler kullanmalıyız. Örneğin şu anda dünyada “bitcoin” diye bir para sistemi üzerinden çıkan “blockchain” dediğimiz hem dağıtık hem de insanların birbirinin bilgisini görmeyip güvenli olarak birbirleriyle şifrelerini paylaştıkları ve o şifrelerin sadece bizim için açıldığı, hem adem-i merkeziyetçi, hem güvenli ama denetimli sistemler var. Bunlar olmadan ülke olarak ne kendi güvenliğimizi sağlayabiliriz ne de kamusal olarak birarada kalabiliriz. Şu anda ülkedeki bilgi güvenliği öncelikli ve hassastır.
Türkiye’de aşağı yukarı internet’in ilk çıktığı 90’lardan bu yana yetişen yepyeni bir kuşak var. Biz bilgi iletişim teknolojileri alanında 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçişi, kamusal ve yönetsel olarak tam anlamıyla içselleştirmiş değiliz. Bunun nedeni de kuşak farkı ve bu farktan kaynaklanan eski dikey hiyerarşik organizasyon yapısının hâlâ işler tutulmaya çalışılmasıdır. Mesela e-devlet diye bir anlayışa geçtik. Şimdi vatandaşlar aşağı yukarı tüm resmî bilgilerine gov. tr’den ulaşabiliyor. Kamu daireleri arasında bunu besleyen bir akış var. Ama bizim e-devlet’ten artık dijital Türkiye’ye geçmemiz lazım. Dolayısıyla bu dijital dönüşüm de kültürel dönüşüm anlamına geliyor. Kültürel dönüşümü de yapacak, bu konuda öncü olacak insanlar bu yeni kuşaktan. Bu insanların önünü açmamız gerekiyor.
Türkiye’de bu konuyla ilgili inanılmaz sayıda ve yüksek kalitede insan var. Altı ayda, bir senede, onbinlerce kişi bu sürece kanalize edilebilir. Bu insanların
çoğu, mevcut eğitim düzeninin dışına çıkarak kendi kendine öğrenebilen ve bu konularda geleceği gören insanlar. Bir kere bu dünyaya girdiği zaman, bu dünyayı anlayıp bütün bu iş süreçlerini buraya taşıyan, buradan rekabet, verimlilik, güvenlik, denetimlilik elde eden, yaşları 20 ila 30 arasında değişen gençlerden bahsediyorum. Tüm bu sebeplerden, bizim onlara daha çok insiyatif tanımamız lazım. Bugün birçok genç, mesela çok ucuza bu işin donanımını alıp ondan sonra da kendi yazılım ve kodlama bilgisiyle üzerine açık mimariyle bir yapı inşa ediyor ve üstelik bu yaptığını da isterse herkese mâledip diğer kişilerle de kolektif olarak çalışma dinamiğini sağlayabiliyor. Dolayısıyla biz bu kolektif üretimi zamandan mekandan bağımsız olarak, Hakkari’den de, Sinop’tan da, Ankara’dan da, Trakya’dan da bir çok insanın oturdukları yerden buna katılarak birlikte üretebilecekleri bir yapı inşa etmemiz lazım.
Şu anda ülkede belli bir kamu düzeninin ve anlayışının tasfiyesi ve yerine yeni bir anlayışla kurulmuş bir sistemin getirilmesi söz konusu. Ordunun, Emniyetin, eğitimin tüm bunların rehabilitesi bile değil, en baştan kurulması aşamasındayız. Bu da en önemli kalemlerden birisi. Öncelikle zihniyetimizi, anlayışımızı 21. yüzyıla uyarlamalıyız. Darbe olsaydı 20. yüzyılın saiklerini bile göremeyecek, daha karanlık çağlara gidecektik. İşte bu uçurumun kenarından döndükten sonra, 21 yüzyıl ışığını yakalama fırsatımız var artık. Dolayısıyla bu fırsatı öncelikle kamusal anlamda değerlendirip altyapımızı çağdaşlaştırmalıyız.
28 Şubat 1997’deki mâlum durum için post-modern darbe denmişti. Bu son yaşadığımız onun bile gerisinde kalmış oldu. Daha önceki darbeleri düşündüğümüzde, onların iletişim araçlarını çok daha iyi kullandıklarını söyleyebiliriz. Silahlı Kuvvetler bu darbe-muhtıra konularına biraz da “muhaberat” olarak bakar. Bu muhaberat anlayışının 21. yüzyıla taşınması zaten pek olası değildi. Birden hayatımıza giren akıllı telefonların yaptığı şeyler, ordunun uzun süre çok alışamadığı şeyler.
Ordunun temel önceliği hep güvenlik üstüne kuruludur. Yeni medya iletişimi ise tamamen dağıtık bir yapı öngörür; oysa ordu gibi yapılar hep daha kapalı sistemler oluşturma peşindedir. Güvenlik demek, etrafını çevirmek, ablukaya almak vs. Bu mantık üzerinden zaman-mekan sınırını aşma, dağıtma, dağıtık sistem, onların mantığıyla bir antagonizma yaratıyor. 21. yüzyıl, ordulardan çok sivil birliklerin veya timlerin savunma anlayışını önümüze getiriyor. Çok farklı bir konsept var artık. O bakımdan artık iki ordunun simetrik karşılaştığı savaşlar, yerine asimetrik mücadeleler var. Biz henüz bu asimetrik yapıyı orduda da güvenlik konseptinde de içselleştiremedik. Bu sadece bizim sorunumuz da değil. Bu yüzyılın daha 15-16 yılını yaşadık, bir çok farklı uygulamalar gördük ve daha emekleme dönemlerinde bu teknolojik gelişme. Kuşak farkı yüzünden bunu algılamak da zor. 10-15 yıl sonra, bu bahsettiğim genç kuşak kamu idaresinde ve orduda, emniyette yer almaya başladığında bu değişimler net şekilde ortaya çıkacak. Bizlere düşen, bu süreci öngörmek ve doğru yönetmek.
(Bu yazı İsmail Hakkı Polat’la yapılan söyleşiden derlenmiştir.)
TWITTER VERİLERİ
Dört saatte 500 bin tweet
•15-19 Temmuz tarihleri arasında 50.5 milyon tweet atıldı. 15 Temmuz gecesi 22:00-02:00 arası dilimde 500 bin tweet atıldı ki bu rakam normal bir günün 35 katı.
•8-14 Temmuz arası günlük ortalama konuşulma 5.773.003 iken, 15 Temmuz günü %18 artarak 6.804.329, 16 Temmuz’da %223 artış göstererek 18.666.642’e, 17 Temmuz’da %62 artışla 9.347.358’e ulaştı.
•Saat 22:00’dan itibaren köprülerin askerler tarafından kapatılmasıyla artan konuşulma hacminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sokağa çıkma konusunda açıklama geldikten sonra artış yaşandı. Ertesi gün sabah saatlerinde durumun belli olmasıyla, konuşulma yeniden arttı.
•Olaylar arasında en çok köprülerin kapatılması konuşuldu. Cumhurbaşkanı’nın konuşması ve TBMM’nin bombalanması onu izledi.
•Konuşan kullanıcıların %62’si erkek %38’i kadındı.
Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup radikal subay, “27 Mayıs İhtilali amacına ulaşmamıştır” diyerek 1962’de yeni bir darbe yapmaya kalkıştı. Talat Aydemir, kan dökülmeden biten bu girişimin ardından emekli edilse de dur(durula)madı ve 1963’te kendi sonunu da getirecek yeni bir darbeye kalkıştı.
Ordu içinde 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında pek çok konuda görüş ayrılığı vardı. En önemli anlaşmazlık yönetimi sivillere devredip devretmeme konusunda yaşanıyordu. Ülke yönetimini ele alan Milli Birlik Komitesi (MBK) ile ordu içinde ordu gibi çalışan Silahlı Kuvvetler Birliği arasında büyük gerilim vardı.
“Radikaller” olarak bilinen 14 subayın MBK’dan tasfiyesi,taraflar arasındaki gerginliği arttırmıştı. Silahlı Kuvvetler Birliği’nin 1961 seçimlerinden sonra yapmayı planladığı darbe engellense de, “27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığı” gerekçesiyle yeniden darbe yapmayı düşünen çok sayıda subay vardı.
Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup subay 9 Şubat 1962’de, o ay bitmeden darbe yapma kararı aldı. Darbe girişiminden haberdar olan hükümet, başta Aydemir olmak üzere darbeci subayları acilen başka görevlere atadı.
Atama kararına uymayan Aydemir, kendine bağlı birliklerle 22 Şubat 1962’de harekete geçti. Hükümete ve rejime sadık kalan birlikler de, Hava Kuvvetleri uçaklarının Harp Okulu üzerinde alçaktan uçması gibi karşı hamleler yaptılar.
Acilen toplanan hükümet ve devreye giren İsmet İnönü’nün, “darbe girişiminin kansız bir şekilde bitirilmesi halinde darbecilere ceza verilmemesi” kararı üzerine hareket durdu. Ordunun önemli bölümünün desteğini alamayan Aydemir, ceza almayacakları açıklanınca darbe girişimine son verdi. Aydemir ve bazı subaylar emekli edilirken, girişime destek veren bazı subayların görev yeri değiştirildi.
Ancak emekli edilmesi bile Albay Talat Aydemir’i durdurmamıştı. Aydemir, 20 Mayıs 1963’te Harp Okulu ve Zırhlı Eğitim Tank Taburu’nu yeni bir darbe için harekete geçirdi. Fethi Gürcan’ın kontrol ettiği Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da darbe girişimine katıldı.
Ancak hükümet bu defa önceden istihbarat ve sıkı önlemler almıştı. Ayrıca darbecilerin ordu içindeki desteği 14 ay önceki girişime göre daha da azdı. Gece boyu süren ve altı kişinin öldüğü çatışmaların ardından, tüm darbeciler etkisiz hale getirildi. Bu defa İsmet İnönü de “Devleti Talat’ın üç buçuk adamına teslim etmem” diyerek tutum almıştı.
Darbe girişimine katılan 151 subay ve emekli subay ile 1500 Harp Okulu öğrencisi tutuklandı. Üç ay süren yargılamanın sonunda 5 Eylül’de karar açıklandı. Talat Aydemir ve altı arkadaşı Fethi Gürcan, Osman Deniz, İlhan Baş, Erol Dinçer, Ahmet Güçal ile Cevat Kırca’ya ölüm cezası verildi. 29 sanığın müebbet hapis cezasına çarptırıldığı davada Harp Okulu öğrencilerinin büyük bölümü beraat etti, ama hepsi okuldan atıldı.
TBMM yedi idam cezasından ikisini, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idam cezalarını onayladı. Gürcan 27 Haziran, Aydemir ise 5 Temmuz 1964’te asılarak idam edildi.
Önce afsonra idam 9 Şubat 1962’de darbe girişiminde bulunan Albay Talat Aydemir (solda) affedilmiş, bunun üzerine bir yıl sonra giriştiği yeni darbe hareketinden sonra yargılanarak idam edilmişti.
27 Mayıs’tan bu yana askerî müdahale ve darbeleri koşulsuz destekleyen ana akım medya; 15 Temmuz gecesi özellikle cumhurbaşkanının mesajlarını yayımlayarak, darbe girişiminin başarısızlığa uğramasına önemli katkıda bulundu. 56 yılın basın özeti…
Türkiye tarihi, darbeler tarihi bir taraftan. Her on yılda bir askerin siyasete müdahalesi her zaman ilk elden ve en çok muhalifleri, gazetecileri, akademisyenleri vurdu. Basın tarihi açısından bakıldığında ise darbe dönemleri basının iktidara en çok biat ettiği, dezenformasyonun en yaygın olduğu, yani günahının en bol olduğu zamanlar…
27 Mayıs, 1954’te çıkarılan 6334 Sayılı Kanun ve ardından “ispat hakkı”nın kaldırılmasıyla üzerindeki baskıların iyice arttığı basın için, Oktay Ekşi’nin deyimiyle bir “kurtuluş operasyonu”dur. Nitekim manşetler de darbeyi sevinçle karşılar. Burada en ilgi çekici olan Hürriyet gazetesinin durumudur. Hürriyet, darbe öncesi Demokrat Parti’ye destek vermekte, manşetlerinde hükümet icraatlarını övmektedir. 27 Mayıs gününün manşeti de Adnan Menderes’in ağzından “Türkiye’nin önü açık” sözüdür. Ancak Yazı İşleri Müdürü Selçuk Çandarlı eve dönerken askerleri fark edecek, hemen gazeteye dönecektir. O nüsha imha edilir, gazete ertesi gün “Türk Ordusu vazife başında. Silahlı Kuvvetlerimiz bütün yurtta fiilen idareyi ele aldı” manşetiyle çıkar. Ancak askerler önceki yayınlar için Hürriyet’e diş bilemektedir. Selçuk Çandarlı gözaltına alınmış, sorgulanmıştır.
Linci çekerken lince uğruyordu Hürriyet fotomuhabiri Selçuk Şamiloğlu, Boğaziçi Köprüsü’nde teslim olan askerlere linç girişimini fotoğraflarken saldırıya uğradı. Bir polis tarafından olay yerindeki bir TIR’a bindirilerek uzaklaştırılan Şamiloğlu, kim vurduya gitmekten son anda kurtarıldı.
Basının bu tam desteği Milli Birlik Komitesi’nce gazetecilerin özlük haklarını düzenleyen 5953 Sayılı Kanun’un 212 Sayılı Kanun’la iyileştirilmesi yoluyla ödüllendirilir. Köşe yazarları artık Mili Birlik Komitesi’ni ve yeni kanunları, anayasayı övmekle meşguldür. Arada rüzgar ters eser, Tanin gazetesinde yazmaya başlayan Aziz Nesin ve yönetimindeki İhsan Ada komünistlik iddiasıyla tutuklanırlar. Gazeteci arkadaşları ise onları yalnız bırakır.
Tehlikeyi önceden sezmek
Darbeden hoşnut basının desteğinin sınandığı en yakın olay, Talat Aydemir’in darbe girişimidir. Basının bir kısmı Aydemir’e desteğini sürdürmüş, onu “22 Şubat’ın lideri” ilan etmiştir. Ali Dağlar, kitabında Rıfkı Salim Burçak’ın Aydemir’in idamında bu basının da sorumluluğu olduğu ifadesini alıntılar.
60’ların sonlarında iktidar için “komünizm tehdidi” toplumsal olayları bastırmak, muhalefeti sindirmek, hak ve özgürlükleri kısıtlamak için kullanışlı bir araca dönüşür. 70’li yıllarda ise 12 Mart Muhtırası’nın 9 Mart’ta yapılması planlanan bir başka darbe girişimini engellemek üzerine planlandığı ortaya çıkar. 9 Mart’ın planlayıcıları arasında bazı gazetecilerin de adı geçmektedir. Basının tepkisi bu sefer kuvvetle alkış yerine, demokrasiyi hatırlatan daha sakin bir destekten ibarettir. Ancak güçlüden yana tavırda bir değişiklik olmaz.
Muhtıra demokrasiye çare olmaz, ülkede sular durulmaz. 12 Eylül’e dek geçen sürede toplumsal kutuplaşmaya medyanın katkısı da büyüktür. Kanlı 1 Mayıs’ın öncesinde Millet gazetesi 28 Nisan’da “DİSK’in 1 Mayıs Gösterilerinin Hedefi İhtilal Provasıdır” manşetiyle çıkar, 30 Nisan’da Tercüman gazetesinde Ahmet Kabaklı, “polisle vuruşma muhtemeldir, cinayetler işlenebilir, mallara, canlara kıyılabilir” yazarak “öngörüsünü” ortaya koyar. Ertesi yıl Maraş ve sonrasında Çorum Katliamı yine sağ basın tarafından “içsavaş” olarak görülür, ancak içsavaşta amaç “vatanın kurtarılması”dır. Neticede bugün hâlâ bazı köşe yazarlarının “ülke kan gölüne dönmüştü, halk askerleri alkışladı” diye andığı 12 Eylül darbesinin zemini de hazırlanmış olur.
‘Parayla değil sırayla’
12 Eylül “emir komuta zinciri içinde” yapılan ilk darbe olmasıyla diğerlerinden farklıdır. 60 darbesinde olduğu gibi askerler halkın ne tepki vereceği konusunda çekinceli değildirler, her şey planlanmış ve büyük disiplin içinde yürütülmüştür. TRT’deki bildiriyi de bu sefer kimin yaptığına dair şüphe bırakmayacak şekilde darbenin lideri Kenan Evren bizzat okur. Askerlerin basının işleyişi konusunda da kafa yordukları, TRT’ye verilen haberlerin içeriğini konu alan emirle kanıtlanmıştır. Darbeye ve darbecilerin aleyhine tutum ve olaylar verilmeyecektir, yapılan haberler önceden onaya sunulacaktır.
Baskına uğradılar, ekranıkarartmadılar! CNN Türk binasına giren bir grup asker, canlı yayını durdurup binayı boşaltmak istedi. Olayı soğukkanlılıkla yöneten kanal yetkilileri, yayına ara verip stüdyoyu boşaltsalar da, ekranı siyaha düşürmemeyi başardılar. Baskın sırasında yaşanan gergin anlar izlenemedi ama, açık bırakılan mikrofon sayesinde bütün Türkiye tarafından canlı yayında dinlendi.
Gazeteler bir bir kapatılır, gazeteciler gözaltına alınır, haber kaynaklarını deşifre etmeye zorlanırlar. Ancak basının büyük bölümü darbeye tam destek verir. Bu yazının yazıldığı sıralarda tutuklandığı açıklanan Nazlı Ilıcak “…Açıklanan hedef de demokrasiye işlerlik kazandırmak olduğuna göre, hürriyetlerin üzerine bir müddet şal örtülmesini, liderlerimizin, mesele yatışıncaya kadar teminat altında bulundurulmalarını içimize sindirmek gerekiyor” diye yazar. Yayıncı İlhan Erdost’un öldürülmesini gazeteler görmemeyi seçerler. Gazetelere göre darbeyle memleket huzura kavuşmuştur, hatta yine Tercüman gazetesi yazarı Rauf Tamer’e göre bu darbe değil “barış harekâtı”dır.
Basının darbecilere desteği Anayasa referandumunda da sürer, bugün artık dalga konusu olan bir klişeyle, referandum adeta bir “demokrasi şöleni” olarak sunulur.
Bir yandan 24 Ocak Kararları’yla sübvansiyonların kalkması sonucu ekonomik olarak darboğaza giren, diğer taraftan sansür ve otosansürün esir aldığı basının içi bu dönemde boşaltılır. İçerik tamamen magazine ve skandal haberciliğine kayar; bunda basına yeni giren ve başka alanda yatırımları olan yeni medya patronlarının da payı büyüktür. 12 Eylül’ün yarattığı baskı ortamından, sahip oldukları gazetelerden sendikaları uzaklaştırarak, iktidarla iyi ilişkiler kurarak kârlı çıkarlar.
Genç spikerin en zor yayını! TRT binasını ele geçiren askerler spiker Tijen Karaş’a TSK’nın yönetime el koyduğunu duyuran “Yurtta Sulh Konseyi” imzalı bir bildiri okuttular. Polis ve vatandaşların binayı darbe yanlısı askerlerden kurtarmasının ardından genç spiker canlı yayında kalabalığa açıkladı: “Bildiriyi silah zoruyla okudum”.
Özal’lı yıllarda büyüyen, bünyelerine televizyonları, özel radyoları katan patronlar, 90’lı yıllarda sürekli el değiştiren koalisyon hükümetleri ve ordu arasında denge siyaseti izleyerek zenginliklerine zenginlik katarlar. Ragıp Duran’ın “apoletli medya” olarak adlandırdığı medyada değişmeyen tek şey, asıl patronun ordu olduğunun kabulüdür.
Siyasette koalisyonların ve dolayısıyla siyasetin tıkandığı yıllardır. Tehlike büyüktür ve kimin güçlü olduğunu artık sezmesine gerek olmayan medya, elbette ordunun yanında olacaktır. 28 Şubat yani bir diğer adıyla post-modern darbe 1997’de gelir; medyaya göre sorumlusu hükümettir. Sincan’da tankların yürümesi Cumhuriyet’te “Sincan’da Tanklı Protesto” şeklinde verilir. Refah Parti’li yöneticilerin skandal sözleri manşetleri, haber bültenlerini doldurur; amaç “bunu hak ettiler”i halka kabul ettirmektir.
1998’de Çevik Bir ve Erol Özkasnak’ın emriyle uydurulmuş Şemdin Sakık ifadelerini Hürriyet ve Sabah gazeteleri sorgusuz sualsiz manşetlerine taşır. Hürriyet’in 25 Nisan manşeti “Dehşet itiraflar”dır ve Şemdin Sakık’ın bazı gazetecilerin, siyasetçilerin ve sivil toplum kuruluşlarının PKK ile işbirliği yaptıklarını söylediği iddia edilir. Aynı gün gazetenin başyazarı Oktay Ekşi’nin yazısının başlığı “Alçakları tanıyalım”dır. Basın tarihine “Andıç” olarak geçen bu hedef göstermelerin ardından, Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand işlerini kaybederler. Dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal ise haberlerin ardından silahlı saldırıya uğrar ve ağır şekilde yaralanır. Gazeteciler ve medya patronları 2012 yılında Darbeleri Araştırma Komisyonu’na verdikleri ifadelerde, ordunun istediğini yayınlamak zorunda kaldıklarını, büyük baskı altında olduklarını, ama yaptıklarının yanlış olduğunu itiraf edeceklerdir.
İktidar el değiştirince
2001 yılındaki ekonomik krizden en çok etkilenen, krize yol açan düzenden nemalanan medyadır. 2002’de AKP iktidara geldikten sonra başta destek veren medya patronları, bir süre sonra eski alışkanlıklarına döndüğünde, krizde batan medya grupları ortamı yeniden şekillendirmede çok işe yarayacaktır.
27 Nisan Bildirisi’nde basın artık kimin yanında durması gerektiğini öğrenmiştir. Ancak diğer taraftan ordunun siyasal iktidar için halâ bir tehlike olduğu gerçeği de günyüzüne çıkmıştır. Askerî vesayetin geriletilmesinde hükümetin ortağı Gülen cemaati ile birlikte gereken desteği bu sefer hükümetin istediği şekilde Taraf gazetesi verir. Nokta dergisi ile ortaya dökülen darbe iddiaları, Ergenekon ve Balyoz davaları ile bir cadı avına dönüşür. Basının bir kısmı askerî vesayetin geriletilmesini her şeyin üstünde görürken, yargılamadaki usulsüzlükleri görmezden gelir.
Politik kutuplaşma medyada da büyümektedir. Bir taraf diğerini sürekli “ama onlar gazeteci değil” diye suçlar. Bu kutuplaşmayı bir nebze kıran Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması ve bir yıl boyunca cezaevinde kalmaları olur. Gülen cemaati gazeteleri, Şık ve Şener’in “gazetecilikten tutuklanmadığını” manşetlerine taşırken, diğer kesim biraraya gelerek ortak mücadele vermenin önemini kavramaya başlar.
Gezi, medyanın içinde bulunduğu çarpık düzeni ve iktidara biatının boyutunu çok çıplak biçimde ortaya koyar. Devam eden yıl 17-25 Aralık tape’leriyle Cemaat muhalif saflara katılır. Gazetecilerarası kutuplaşma devam etmektedir. Cemaat medyası kendilerine yapılan baskıların görmezden gelindiğini iddia ederken, diğer taraf onları geçmiş günahlarıyla yüzleşmeye zorlar. Basın üzerine baskılar arttıkça, birlikte mücadelenin gerekliliği de kendini gösterir. İçte hesaplaşmalar sürse de yükselen ses “basının her koşulda özgür olması gerektiği”dir.
15 Temmuz bir “lütuf” mu?
Bu koşullarda 15 Temmuz gecesine gelindi. Kimin yaptığı, ne zaman planlandığı halen anlaşılamamış darbe girişimi, medyadan adeta “canlı” verildi. Medya önce tereddüt etse de kimin kazanacağının sezilmesinin ardından pozisyonunu belirledi. Gecenin bir yarısı Meclis bombalanırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesajlarını yayınlayarak (ki önceden TRT ve Anadolu Ajansı’na görüş verildiği ama yayınlanmadığı iddiaları söz konusu) darbe girişiminin başarısız olmasına önemli katkı sundu. Bu vesileyle darbesever medyadan darbesavar medyaya dönüşerek takdir kazandı.
Gazetecilere terörist muamelesi Darbe girişiminin ardından başlatılan soruşturmada birçok gazeteci gözaltına alındı ve tutuklandı. Zaman Gazetesi’nin eski yazarları Şahin Alpay ve Ahmet Turan Alkan elleri arkadan kelepçeli götürülüyor.
15 Temmuz başarısız da olsa, geçmiş darbe tecrübelerini hatırlatan pratikler hemen devreye girdi. 20 Temmuz’da Erdoğan’ın ilan ettiği OHAL’in hemen ertesinde 16 televizyon, 3 haber ajansı ve 45 gazete kapatıldı. Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle 70’e yakın gazeteci gözaltında. Gazeteciler, akademisyenler ve kimi kamu çalışanlarına yapılanlar, geçmişin cadı avlarını anımsatıyor. Kimileri Gülen cemaatine yakın gazetecilerin Ergenekon ve Balyoz davalarındaki tutumlarını hatırlatıp “oh olsun“ derken, iktidarın övgüsünün tadını çıkaranlar hukuksuzlukları görmezden gelmeyi tercih ediyor. Geçmiş tecrübelerden ders alınması umuduyla, yazıyı Uğur Mumcu’nun Nazlı Ilıcak’ın gözaltına alınmasının ardından 9 Ekim 1982’de yazdığı yazıdan bir bölümle bitirelim:
“Fikir suçlarından cezaevlerinde yatan gazeteci ya da sıradan yurttaşlar için basınımızın vurdumduymazlığına da ilişmek isteriz. Eğer demokrasi ve fikir özgürlüğü söz konusuysa, bu alanda dürüst davranmakta yarar var. Bab-ı Ali’nin patronajına mensup bir yazarın olayını büyüterek, fikir işçilerinin cezaevlerine girmesine karşı duyarsız kalınarak demokrat olunamaz”.
Yaz mevsiminde yalnızca kavun ve karpuz satışı yapılan karpuz sergileri İstanbul’da dönem dönem belediyelerle karpuzcular arasında sorunlar yaşanmasına sebep olmuştur. Belediyeler yıllarca sinek üremesine ve çevrenin kirlenmesine yol açtığı gerekçesiyle bu satış noktalarına çeşitli kurallar getirmeye uğraşmış, karpuzcular da bu kuralları delmek için çaba göstermiştir.
Aslında 1950 yılına kadar karpuz sergisi açmak isteyenlerin uyması gereken çok fazla kural yoktur. Vergi ödemeyen karpuzcular, merkezi cadde ve meydanlar hariç istedikleri yerde sergi de açabilmektedir. Belediye, tezgâhları ara sıra denetler ama bu denetimler daha çok tezgahta başka meyvelerin satılıp satılmadığını kontrol için yapılır. 16 Temmuz 1950’de karpuz sergisi açmaya çeşitli standartlar getirilir. Sergi açmak isteyenlerin karpuz üreticisi olması ve bunu kanıtlayan belgelerle belediyeye bağlı Hal Müdürlüğü’ne başvurması gerekmektedir. Ayrıca talep fazla olduğu için izin verilecek karpuzcular kurayla belirlenecektir. Ve bu izni alanlar da belediyeye işgâl vergisi ödemek durumundadır.
Yeni düzenleme ve özellikle vergi ödeme kısmı karpuzcuların tepkisine yol açar. 12 Ağustos 1950’de o zaman Eminönü’nde bulunan Meyve Sebze Hali’nde bir araya gelen karpuzcular, verginin kaldırılması için eylem yaparlar. Eylemde okunan açıklamada bazı sergilerin vergisinin haciz yoluyla alındığından şikayet edilmektedir. 1500 kişi olduklarını öne süren ve yılın dokuz ayında “aylak aylak gezdiklerini” söyleyen karpuzcular sergilerini sadece yaz mevsiminde değil 12 ay boyunca açmak ve başka meyveler de satmak istemektedir.
Eylemin ilginç bir yönü de karpuzcuların üzerine çeşitli yazılar kazıdıkları karpuzları pankart ya da döviz gibi taşımalarıdır. Karpuzların üzerinde “Su verilmesini istiyoruz”, “Sergilerin yıllık kiraya bağlanmasını istiyoruz” gibi taleplerin yanı sıra “Bizi korursanız tatlı ve ucuzuz” gibi karpuzun ağzından yazılmış ifadeler de vardır. Karpuzcular muhtemelen gazetecileri kendileriyle ilgili haber yapmaya teşvik için bazı karpuzların üzerine de gazetelerin isimlerini yazmıştır. Fotoğrafta Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Gece Postası’nın isimleri okunabiliyor.
Karpuz sergileri edebiyata da konu olmuştur. Bunların en bilineni Sait Faik’in 1936 tarihli Bir Karpuz Sergisi adlı harika öyküsüdür (Semaver-Sarnıç, Bilgi Yayınevi, 1992). Kemal Tahir’in 1937’de yazdığı Herkesi Durduran Adam adlı öyküsünde de (Üstadın Ölümü, İthaki Yayınları, 2006) Rami’de çok gösterişli bir karpuz sergisi açan Ahmet adlı bir kahraman vardır.
Karpuz sergisi açmak herhalde çok kazançlı bir iş olarak görülmektedir ki Münir Tanbal’ın 1953 basımı Rüya Tabirleri kitabında rüyada karpuz sergisi görmek, yakın zamanda miras, piyango gibi beklenmedik bir kazanç elde edileceği şeklinde yorumlanmıştır.
DUYURU
‘Resimdeki atla benim bir alakam ve ilişkim yoktur’
Tavernaların altın yıllarını yaşadığı 1980’li yıllarda arka arkaya birçok taverna şarkıcısı şöhrete kavuşmuştu. Bunlardan biri olan Metin Kaya 1986’da çıkardığı ikinci albümü Barışmaya Alıştık’ın kapağı nedeniyle yapımcısı Tümer Altuntaş’la davalık olmuştu.
Davanın sebebi, Taç Plak’ın sahibi Tümer Altuntaş’ın kaset kapağına Metin Kaya’nın fotoğrafı yerine at fotoğrafı kullanmış olmasıydı. Kaya, dört gözle beklediği albümü piyasaya çıktıktan sonra gazetelere “Kaset kapağında kullanılmak üzere fotoğrafımı çektirdiğim halde Tümer Altuntaş at resmi kullanmıştır. Bu at ile benim hiçbir alakam ve ilişkim yoktur. Bundan dolayı kendisini protesto eder, gerekli hukuki muameleye başladığımı ve bundan böyle yalnız çalışacağımı üçüncü kişilere ve sayın halkımıza saygı ile duyururum” diye ilan vermişti.
Yeni Gündem dergisinin konuyla ilgili haberinde ise şöyle deniliyordu: “Metin Kaya’nın ifadesine göre Tümer Altuntaş ilk görenin bile tipinden anlayacağı gibi ‘cins’ biriydi. Zaten ‘Neden böyle yaptın?’ sorusuna da ‘Cinslik olsun diye’ cevabını vermişti. Kaya’ya hiçbir şey koymuyordu da, kendisiyle eşin dostun kafa bulmasına, annesinin babasının bile ‘Bari köpek resmi koydursaydın’ demelerine hasta oluyordu”.
1936 yılı, işçi sınıfı ve tüm çalışanların tarihinde bir dönüm noktasıydı. Fransa’da sol partilerin oluşturduğu ve Halk Cephesi adı verilen koalisyon hükümeti zamanında ilk kez 40 saatlik çalışma haftası kabul edildi. Sosyalist ve komünistleri birleştiren, genel grevlerle taleplerini kabul ettiren işçiler, savaş atmosferindeki iki yıl içinde giderek hareketi dizginleyen sol partiler tarafından terkedilecekti.
Fransa’da Mart ayından bu yana süren “Gece Ayakta” eylemiyle tarihin ender olarak yönelttiği “kim karar verecek?” sorusuna yanıt aranıyor. Sokak kendi kaderi hakkında kendi iradesini yansıtmayan hükümetin yeni çalışma tasarısına karşı çıkıyor. Paris başta olmak üzere bir dizi kentte yaklaşık üç milyon insan sokakta.
Sokak ve barikat Fransız tarihinin malum pek de yabancısı olmayan mekanlar. Bugün yapılan eylemler 10 milyon işçinin grevde olduğu 1968’e anıştırmalar yapıyor. Ne de olsa o kuşaktan ayakta kalanlar var. Sokak ve sandığın yakın tarihteki en büyük mücadelesi ise bugünlerde sekseninci yılını doldurmuş olan 1936’daki Halk Cephesi döneminde yaşanmıştı.
Paris’in fabrikalarla çevrelendiği, işçilerin iki güçlü parti ve sendikaya üye olup oy verdiği bir başka dönemin hikayesi bu. Tabii zaman içerisinde çok şey değişti. İşçiler tarihlerinde ilk kez greve çıktıklarında fabrikaları işgal ederken, bugün meydanlarda sabahlanılıyor. İşçi sınıfı da eski işçi sınıfı değil. Dünya üretiminin önemli bir kısmı artık Batı’dan Uzakdoğu’ya uzanıyor. Ama henüz geçen ay Cannes’da büyük ödülü, Altın Palmiye’yi kazanan Ken Loach’ın son filmi “Ben Daniel Blake”de olduğu gibi, çalışanların onurlu yaşam mücadelesi değişmedi, eskimedi ve tarihin ender anlarında hiç beklenmedik biçimlerde yükseliyor.
1930’lu yıllarda İtalya’nın yıllardır faşist partinin egemenliğinde olması yetmezmişcesine, Almanya’da da Hitler iktidar olmuş, Fransız aşırı sağı da sıranın artık kendisine geldiğine inanmıştı. Ancak Fransa’daki aşırı sağ ne sosyalist partiyle ne komünist partiyle yarışacak durumda değildi. Üstelik aşırı sağ ve faşist hareket bir bütünlük arzetmiyordu, kendi içinde hasmane klanlara ayrılmıştı. Bununla birlikte 1929 iktisadi bunalımı Fransa’yı da vurmuş, işsizlik, düşük ücretler, mali skandallar toplumu sarsmış, 1932 seçimlerinde sol genel olarak oy kaybetmişti. Herşey 6 Şubat 1934’teki aşırı sağın bir diktatörlük rejimi kurmak üzere (Action frança ise, Jeunesses patriotes, vs.) Paris’in merkezinde sokağa dökülmesiyle başladı. Hükümet başkanı ve Radikal Parti önderi Daladier’nin istifasını isteyen göstericiler, hükümetin görevden aldığı polis müdürü lehine de tezahüratta bulunuyorlardı. Gece boyunca süren gösterilerde 17 kişi öldü, 57’si kurşunla olmak üzere 2.300 kişi yaralandı. Gösteriler amacına ulaştı, başbakan istifa etti ve eski devlet başkanı Doumergue bir “ulusal birlik” hükümeti kurdu. Böylece faşistler radikalleri iktidardan düşürmüş, ancak hükümete muhafazakarlar gelmişti.
Haydi greve! Genel grev ve miting çağrısı yapan bir afişin önünde toplanan Fransız işçilerin yüzlerinde gurur ve kararlılık okunuyor.
Faşist çetelerin saldırısı Mayıs ayına kadar devam etti, çeşitli kentlerde savunmasız işçiler öldürüldü. Özellikle eski muharipler cemiyeti (Croix -de-Feu), sayıları 15-20 bine varan üyelerini silahlandırmış, beklenmedik saldırılarla cinayetler işlemeye başlamıştı.
Hal böyleyken, sol hareket içindeki istikrarsızlık ve kavga da sürmekteydi. Komünist Enternasyonal’in direktiflerini katı bir biçimde izleyen Komünist Parti’ye (FKP) göre kapitalizm “üçüncü dönem”ine girmişti ve pek yakında krize sürüklenip SSCB’ye saldıracaktı. Komünistler sosyalist partileri veya radikalleri de sağda, hatta Almanya’da olduğu gibi “faşizmin ikiz kardeşleri” olarak görüyorlardı. Reformist Sosyalist Parti (SP) bir işçi partisi değil, bir burjuva partisiydi!
Sosyalist Parti de komünistlerden gelecek her türlü teklifin kendi tabanlarını oyma amacı taşıdığına inanmıştı; ancak Radikal Parti’yle ittifaka yanaşıyordu. Sosyalistler ve radikaller 1927 ve 1932’de koalisyona girmişler, ancak her seferinde temel konularda anlaşmazlıklar çıkmış ve radikaller sağla ittifak yaparken sosyalistler muhalefete geçmişti. 1934’ten itibaren bütün partiler birbirini suçlamaya başlamıştı.
Dördüncü güç: Basın Paris’in batısında bulunan Haut de Seine yerleşiminde komünist L’Humanité gazetesinin standı, Marcel Cerf, 1936.
Ancak aşırı sağın eylemleriyle birlikte, sosyalistleri, radikalleri ve çeşitli sol grupları parti aygıtlarından bağımsız olarak yanyana getiren antifaşist komiteler yeni bir dinamik ortaya çıkardı.
Faşist tehlikeye karşı inisiyatif alan sosyalistler, emekçilerin eylem birliğini gerçekleştirmek için komünistlere bir çağrıda bulundu. Ancak FKP Almanya’da olduğu gibi Fransa’da da “faşizmin yatağını hazırlayanlar”la işi olmayacağını bildirdi.
Komünistler ve ona bağlı işçi sendikası CGTU’nun gösterilerinde hâlâ “Kahrolsun Sosyalist Parti ve Radikal Parti tarafından hazırlanan faşist ve gerici ulusal birlik!” sloganları, pankartları görülüyordu. FKP’nin yayın organı L’Humanité, “sosyal demokrasi ile mücadele etmeden faşizme karşı mücadele edilemez” diye yazıyordu.
Buna karşılık SP ve ona bağlı CGT sendikası 12 Şubat’ta “faşizmin tehditlerine karşı ve siyasal özgürlüklerin savunusu için” bir genel grev çağrısında bulundular.
FKP sosyalistlerin tabanına seslenmek için bu çağrıya uydu; ancak kendi tabanı sosyalistlerin kervanına katıldı ve iki partinin militanları “Birlik! Birlik!” diye haykırarak meydanda buluştular. Böylece iki partinin tabanı, kendi şeflerinin kararı dışında bir halkçı birliğin zeminini hazırladılar.
Yükselen faşist saldırılara karşı Mart ayında “Antifaşist Entellektüeller Teyakkuz Komitesi” kurulur ve binlerce aydın birlikte davranma ihtiyacını dile getirir.
Kitle seferberliği beklentilerin ötesine geçer: Paris’teki 31 bin posta işçisinin 30 bini (polisin verdiği rakam) greve katılır, günlük gazeteler yayımlanmaz, tiyatrolar kapanır, Citroën’de çalışanların % 85’i grevdedir.
CGT’ye göre Paris bölgesinde greve katılanların sayısı 1 milyondur. Taşra da sessiz değildir, Marsilya’da 100 bin gösterici sokaktadır. Fransa’da toplam 4,5 milyon grevci ve 1 milyon gösterici seferber olmuştur.
Uluslararası destek
Paris yakınlarındaki Garche’da Halk Cephesi’ni destekleyen İspanyol cumhuriyetçi kadın milis, Marcel Cerf, 1936.
Fransa-SSCB anlaşması
Soldaki iki parti arasındaki ilişkiler 1934 Haziran’ına doğru köklü bir değişikliğe uğradı. SSCB kendi hatalarının ve Alman KP’sine dayattığı politikanın sonucu olarak iktidara geçen Hitler’in savaş tehdidiyle karşı karşıya kaldığını görerek İngiltere ve Fransa ile bir anlaşmanın gerekli olduğu kanısına varmıştı.
2 Mayıs’ta imzalanan Stalin-Laval anlaşması (her ne kadar Stalin 1939’da Hitler’le bir anlaşma imzalayacak olsa da!) FKP’nin pozisyonlarını değiştirmesine yol açtı. Ne de olsa Stalin, Fransa’nın ordusunu güçlendirmesini onaylamıştı. FKP siyasal çizgisini Moskova gibi 180 derece değiştirerek “demokrasinin savunusu”na geçer.
Büyük Fransız Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle 14 Temmuz 1934’te büyük bir gösteri düzenlenir. Romain Rolland ve Henri Barbusse’ün başını çektiği Antifaşist Entellektüeller Teyakkuz Komitesi ve İnsan Hakları Birliği’nin “Cumhuriyet için Halk Kutlaması”na 500 bin kişi katılır. Bu olay, 1936 seçimlerine bir sol ittifakla gidilmesi için ilk önemli adım olacaktır.
Yer gök direniş
Fransa’nın ulusal bayramı 14 Temmuz’da Bastille Meydanı’ndan Paris’in banliyölerine yayılan yüksek katılımlı gösteriler, Fred Stein, 1935.
27 Temmuz’da iki parti “birlikte faşist örgütlere karşı, onların silahsızlandırılması ve feshi için, demokratik özgürlüklerin savunusu için, seçimlerde nisbi temsil için…” bir ortak eylem anlaşmasına karar verirler (Paris’teki sürgün İtalyan Sosyalist ve Komünist partileri de benzer bir anlaşma imzalayacaklardı).
Ekim ayında FKP’nin önderi Thorez, Radikal Parti’ye kendileri ve SP ile bir ittifak yapmasını önerir. Otuz yıldır şu veya bu biçimde iktidarda olan Radikal Parti komünistler katında kıymete binmiştir.
FKP seçim için hazırlanan program konusunda alabildiğine uyumlu davranır. Programın ilk kısmı özgürlüklere ayrıldıysa da sömürgeler için bir kayıt bulunmaz İkinci kısım barışın savunusu ayrılmıştır ama somut olarak ancak silah fabrikalarının millileştirilmesinden söz edilmektedir! Üçüncü kısım ekonomik önlemlerdir. Tarım ürünlerinin değerlendirilmesi, yaşlıların emekliliği, ücretlerde bir düşüş olmadan çalışma zamanının azaltılması gibi hususları içeren maddeler, esas olarak Radikal Parti’nin programına da uygundur.
FKP’nin politikasındaki değişikliği simgesel olarak gösteren en önemli gelişme ise Enternasyonal marşının ve kızıl bayrağın terkedilmesidir. Paris Komünü’nden ve özellikle 1914’ten beri Fransız devrimcilerinin pek de hoşlanmadığı Marseillaise ve üç renkli ulusal bayrak, artık komünistlerin de dilinde ve elindeydi. 14 Temmuz gibi hem ulusal hem devrimci bir anmanın birleştirdiği üç parti böylece Halk Cephesi’ni oluşturdular.
1936 seçimleri ve grevler
Fransa’da Mayıs 1936 seçimleri hararetli bir ortamda gerçekleşti. FKP 1932’deki 780.000 oyunu 1.470.000 bine çıkardı. SP, 2 milyon dolayında kaldı. Radikaller ise önemli oranda oy kaybettiler. Sonuçta FKP 72 (önce 10), sosyalistler 149 (önce 97), çeşitli sol 55, Radikal Parti 110 (önce 159) sandalye kazandı. Merkez sağ 113, aşırı sağ 111 sandalye kazanmıştı.
Aslında seçim sonuçları çok büyük bir değişimin olmadığını gösteriyordu. Katılım oranı % 84,30 ile öncekinin yarım puan üzerindeydi. Genel olarak sağ ve sol oyların toplamında sağ 37, 35’den 35, 88’e gerilemiş; Halk Cephesi partileri ise 44, 8’den 45,9’a yükselmişti. Bölgesel olarak da sol yine kentlerde ve orta kesimde, sağ ise kırsalda ve ülkenin kuzeyinde egemendi.
Seçim sonuçları ilan edilir edilmez, yaygınlaşmaya başlayan fabrika işgalleriyle grevler patlak verdi. 24 Mayıs 1936’da, 1871 Paris Komünü’nde ölenlerin anısına yapılan törene o güne kadar görülmemiş bir kalabalık, 600 binin üzerinde insan katıldı ve göstericiler komünarların kurşuna dizildiği bölgeye doğru yürüdü.
4 Haziran’da hükümet kuruldu, ancak sendikaların olmadığı yerlerde bile grevlerin patlak vermesi denetimi giderek zorlaştırıyordu. Çeşitli hizmetler durma noktasına gelirken, sendikalar kendilerine rağmen yaygınlaşan grevleri durdurmak için müdahale ettiler.
Sanatçı-işçi elele
A.E.A.R’ın (Devrimci Yazarlar ve Sanatçılar Birliği) girişimiyle 1934’kurulan Paris Halk Korosu, Montrouge’da bir fabrikada grevci işçilere şarkı söylüyor, Temmuz 1936.
7 Haziran gecesi başbakanlık konutunda Léon Blum’un başkanlığında, işçi ve işveren temsilcileri (sendikalar) ile yapılan toplantıdan % 7-15 ücret artışı, özgür sendika seçimi, işçi temsilcilerinin seçimi gibi maddeler kabul edildi. Sendikacılar işverenlere işçileri denetimde güçlük çektiklerini belirtiyorlardı!
Yine de tarihte ilk kez işçiler bir bütün olarak ve aynı anda ücret artışı, çalışma saatinin düşürülmesi ve ücretli tatil başta olmak üzere dünya tarihine geçecek kazanımlar elde etmişlerdi.
Durumun belirsizliği karşısında aba altından sopa göstermek için Léon Blum, “sendikal örgütlenmeye yabancı ve şüpheli grupların sızdığı yönünde duyumlarımız var” diyor ve ardından Lutte Ouvrière gazetesine el konuyor ve yöneticileri kovuşturuluyordu. FKP önderi Thorez de, “işçi sınıfını tehlikeli bir maceraya sürüklemek üzere harekete sızan şüpheli unsurlar”a dikkati çekiyordu. Thorez, iktidarı almanın sözkonusu olmadığını söylemekle kalmayıp “bir grevi sonlandırmayı bilmek gerekir” diyerek tavrını açıklıyordu.
Halk Cephesi’nde yalpalanmalar
Halk Cephesi’nin kurucuları arasında başından beri varolan bir takım anlaşmazlıklar Temmuz 1936’da İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesiyle iyice su yüzüne çıktı.
Blum hükümeti tıpkı İngiltere gibi, savaşa müdahale etmeme politikası güttü. Buna göre Franco’nun yanısıra, Hitler ve Mussolini tarafından İspanya’ya gönderilen İtalyan ve Alman faşistlerine karşı da mücadele eden Cumhuriyetçi İspanyollara silah verilmeyecekti. FKP silah gönderilmesi için bir kampanya yaptıysa da Blum hükümetine bağlı kaldı. İspanya İç Savaşı boyunca Banque de France, Cumhuriyetçilerin talebine rağmen kasasında bulunan İspanyol altınlarını göndermedi. Altınlar ancak Franco’nun zaferinden sonra iade edilecekti!
1 FİLM
“La vie est a nous” (Hayat Bizimdir)
Yönetmen: Jean Renoir
1936 sonbaharından itibaren Halk Cephesi koalisyonu bozulmaya başladı. Radikaller sosyalistlere yüklendi ve Léon Blum mâli konularda tam yetki istediğinde sağla işbirliği yaparak hükümeti düşürdüler. Blum’un yerini radikal Camille Chautemps aldı.
Savaştan önceki son işçi silkinişi, 30 Kasım 1938’de Chautemps’ın yerine geçen bir başka radikal olan Daladier hükümetini protesto etmek için ilan edilen genel grevdi. Ancak pek takipçisi olmadı. Halk Cephesi’nin iki yılı, Haziran 1936’yı gerçekleştiren işçi sınıfının gücünü söndürmüştü. Ücretleri düşürmeden ve hatta artırarak çalışma haftasının 40 saate indirilmiş olması gibi önemli kazanımlar tasfiye ediliyordu. Aşağıdan, sendika ve parti aygıtları dışından gelişen hareket, hükümet hesaplarının kıskacında sıkışmış, yörüngesiz kalmıştı. İşten çıkarmalar, hapsedilmeler gündelik hale gelmişti. Mali ve ekonomik sorunlarla başedemeyen Blum, aşırı sağın saldırıları karşısında iyice zayıfladı. Radikal Daladier’nin başa geçmesinden sonra yeniden 48 saatlik iş haftasına geri dönüldü. İşten çıkarmalar, tutuklamalar işçi hareketini iyice zayıflattı. FKP ciddi oranda üye kaybetti. Sonunda Halk Cephesi dağıldı.
1 KİTAP
Juin 36 – İşçi Sınıfı Arafta,
Yazarlar: Jacques Danos – Marcel Gibelin
KRONOLOJİ
Fransa’yı sarsan beş yıl
1934
6 Şubat Paris’te 40 bin kişinin katıldığı ve 15 kişinin öldüğü aşırı sağ gösteriler.
7 Şubat Daladier hükümetinin istifası, radikal Doumergue’in iş başına gelmesi.
9 Şubat CGT ve Komünist Parti’nin karşı gösterisi. 6 ölü.
12 Şubat CGT’nin genel grev ilanı ve CGTU’nun da desteğiyle 100 binden fazla emekçinin toplanarak “Birlik!” talep etmesi.
23 Haziran KP siyasi bürosunun, savaşa ve faşizme karşı mücadelede SP’ye eylem birliği önermesi.
2 Temmuz Paris bölgesindeki iki partinin örgütlerinin ortak mitingi.
27 Temmuz Savaş hazırlıklarına, kararnamelere, aşırı sağın eylemlerine karşı SP-KP eylem birliği anlaşması.
1935
15 Mart Askerlik hizmetinin 18 aydan iki yıla çıkarılması.
15 Mayıs Fransa-SSCB karşılıklı yardım anlaşması.
14 Temmuz “Ekmek, barış ve özgürlük” sloganlarıyla Paris’te toplanan 500 bin kişinin Halk Cephesi’nin zeminini hazırlaması.
17 Temmuz Kamu sektöründeki maaşların yüzde on düşürülmesi.
6-8 Ağustos Brest ve Toulon’da gösteri ve grevler.
6 Aralık Silahlı milislerin ve faşist birliklerin feshedilmesi.
1936
12 Ocak Radikal Parti, SP ve KP’nin oluşturduğu Halk Birliği’nin seçim platformunun yayınlanması.
2-5 Mart CGTU’nun “birlikçi” komünistlerinin CGT’ye katılması.
26-3 Nisan Genel seçimlerde Halk Cephesi’nin zaferi.
11 Mayıs Fabrika işgalleriyle büyük bir grev hareketinin başlangıcı.
4 Haziran KP’nin desteği ve radikallerin katılımıyla Léon Blum hükümetinin kurulması.
6 Haziran Halk Cephesi hükümetinin 210’a karşı 384’le güvenoyu alması.
7 Haziran Grevlerin yaygınlaşması.
11 Haziran Ücretli tatil ve 40 saatlik çalışma haftası yasasının kabulü. Thorez’in “bir grevi bitirmeyi bilmek gerek” çağrısı.
18 Haziran Aşırı sol örgütlerin feshi.
21 Haziran KP yayın organı L’Humanité’nin “Yaşasın Fransız ulusunun birliği!” başlığını atması.
28 Haziran KP’nin eski yöneticisi Jacques Doriot’nun aşırı sağcı Fransız Halk Partisi’ni kurması.
14 Temmuz 1 milyon kişinin katıldığı büyük gösteri.
Ağustos başı: Grevlerin sona erdirilmesi.
1937
13 Şubat Léon Blum’un reformlara ara verildiğini açıklaması.
18 Nisan Anti faşist göstericilere polis müdahalesi, 5 ölü.
21 Haziran Léon Blum’un istifası, yerine Radikal Parti’den Camille Chautemps’ın gelmesi.
1938
13 Mart Léon Blum’un yeniden hükümet başkanı olması.
8 Nisan Léon Blum’un ikinci istifası ve yerine radikal Edouard Daladier’nin gelmesi.
4 Ekim KP milletvekillerinin hayır oyuna karşı Münih Antlaşması’nın onaylanması.
27 Ekim Radikal Parti’nin çekilmesiyle, Halk Cephesi’nin resmen sona ermesi.
2-13 Kasım Haftalık çalışma saatinin 48’e çıkarılması.
30 Kasım Genel grevin ardından kitlesel işten çıkarmalar.
ANALİZ
Fransız solunun sefaleti
Mayıs-Haziran 1936 olaylarını değerlendirirken, işletmelerde mücadeleleri geliştirenin Halk Cephesi değil, kararlılıkları ve mücadele azimleriyle işçiler olduğu unutulmamalı. Böylesi bir hareketlilik olmadan Halk Cephesi’nin kazanımlar elde etmesi mümkün değildi. Halk Cephesi mevcut sistemi değiştiren değil, sistemde iyileştirmeler yapmak zorunda kalmış bir hükümetti.
Troçki, hadiseler sırasında sıcağı sıcağına şöyle yazmıştı: “Grevlerin hız kesmesi, denilebilir ki, Halk Cephesi hükümetinin yarattığı umut dalgasının bir sonucuydu (…) İşçiler grevle, hükümetin iyi niyetinden duydukları kuşkuyu ya da en azından onun engelleri yok etme, üstlendiği görevleri başarma kapasitesine karşı hissettikleri güvensizliklerini dile getirdiler. Proleterler hükümete ‘yardım etmek’ istiyor, fakat bunu kendi meşreplerine uygun bir şekilde, proleter tarzda yapıyordu”.
Fransa’da her 6 ile biten yılda, Halk Cephesi yeniden değerlendirilir. Son yıllarda Moskova arşivlerine ulaşılabilmesi, yeni belge ve bilgilerin de ortaya çıkmasını sağladı. Bu arşivler yalnızca FKP’nin geçirdiği evreler açısından değil, Nazi işgali sırasında Almanya’ya, 2. Dünya Savaşı sonrasında ise Moskova’ya götürülen ve ancak 90’lı yılların ortasında Fransa’ya teslim edilen dönemin polis raporları açısından da önemli.
Bu raporlar 30’lu yıllardaki olaylarda şu veya bu şekilde yer alan, siyasal ve sendikal mücadelede öne çıkan simaların yanısıra, sade yurttaşların da nasıl takip edildiklerini, fişlendiklerini göstermektedir.
Bugün, sağladığı kazanımların yanısıra, Halk Cephesi’nin özgürlükler ve demokrasi konusunda sakındığı hususlar da değerlendiriliyor. Bunlardan ilki sömürgeler meselesiydi: Fransız solu kendi öncelikleri uğruna sömürge halklarının yaşadıklarına ses etmemişti. İkincisi kadınlara oy hakkıydı: Laiklik konusunda çok titiz olan Radikal Parti, muhafazakarlığın ve Katolikliğin etkisiyle bu hakka karşı çıkıyor, sol da bunun bir özgürlük meselesi olduğunu gözardı ediyordu. Üçüncü husus, özgürlükleri öne çıkarma iddiasında olan bir hareketin, Stalin Rusyası’ndaki Moskova Mahkemeleri’ni (1936-38) ve toplama kamplarını sessizce geçiştirmesiydi.
Mustafa Kemal’in 1918 ortalarında iyice bozulan sağlığı, onu yurtdışında tedaviye mecbur etmişti. Bugün Çek Cumhuriyeti’nin Karlovy Vary şehri olan Carlsbad’da 1 ay kalan Mustafa Kemal, Rudolfshof Oteli’nde (bugün Carlsbad Plaza Hotel) konaklamış ve günlüğüne notlar almıştı.
1. Dünya Savaşı’nın sonlarında, Mustafa Kemal Paşa tuttuğu günlüğe şunları yazmıştı:
‘’30 Haziran 1918 Pazar günü öğleden sonra saat 07.30’da Carlsbad istasyonuna varıldı. İstasyonda bizi karşılayan otel kapıcısının getirdiği arabaya eşyalarımızı da yükleyerek, bize ayırılmış bulunan ikametgâha gelindi. Cottage Sanatorium doktorlarından Markotein’in Carlsbad’da bulunan dostu doktor Vermer’e vuku bulan tavsiyesiyle, yine kendisi tarafından bulunan ikametgâh adeta hususi bir evden ibarettir. İsmi Rudolfs Hof olan bu ikametgâh otel Pupp yakınında ve büyük hamamın karşısındadır…”.
37 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, tedavi amacıyla gönderildiği şehirde tuttuğu günlüklere böyle başlıyordu. Bir kurmay subay olarak ilk görev yeri Suriye’den itibaren, Libya’da, Çanakkale’de, Bitlis’de, Diyarbakır’daki savaş koşulları, yaralanmalar ve hastalıklar genç yaşına rağmen onu yıpratmış, yurtdışında tedaviyi zorunlu kılmıştı.
30 Haziran – 27 Temmuz 1918 arasında Carlsbad’da kalan Mustafa Kemal, burada tedavinin yanısıra Osmanlı ve Avrupalı seçkin kişilerle görüşmeler yapmış, gelecekte hayalini kurduğu toplum hayatı, kadın hakları gibi konular üzerine düşünmüş, yazmış ve aynı zamanda da Almanca dil dersleri almıştı.
Atatürk’ün kendi yazdığı anılardan bugüne kalabilenler çok azdır. “Carlsbad Hatıraları” bu anılar arasında önemli bir yere sahiptir. Bu hatıraları, 1931’de Profesör Afet İnan Çankaya Köşkü’nün kütüphanesinde bulur ve Atatürk’ün bazı yorumlarını da ekleyerek daha sonra yayınlar.
Atatürk’ün tedavi için bir aya yakın süre kaldığı Carlsbad, o zamanlar Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na bağlı bir sayfiye ve kaplıca kenti idi. Bugün Çek Cumhuriyeti’nin Karlovy Vary isimli sevimli bir şehri olarak, dünyanın her yanından gelen misafirlerini ağırlıyor. Sigmund Freud’un da tedavi için kaldığı Rudolfshof Oteli 19. yüzyılda yapılmış, 2003’deki restorasyon ile yanındaki üç otel binası ile birleştirilip Carlsbad Plaza Hotel adını almış. Karlovy Vary’ye giden Türk gezginlerin mutlaka ziyaret ettiği bu otelde, Atatürk’e adanmış bir toplantı salonu da bulunuyor.
Atatürk salonu Mustafa Kemal’i misafir ettiği 1918 yılındaki adı Rudolfshof olan Carlsbad Plaza Hotel’in toplantı odalarından biri, bugün onun hatırasına Atatürk Salonu adını taşıyor. Otelin web sitesinde ünlü konuklar ayrı bir bölümde anılırken, tarihçe bölümünde sadece Mustafa Kemal ve Sigmund Freud’un isimlerine atıfta bulunuluyor.
Arkamızda eski adıyla Sümbül, yeni adıyla General Yazgan Ssokak, karşımızdaki kapıdan çıkarsak, önümüzde Tünel binası.1883’te neoklasik tarzda inşa edilen, 60’larda işhanına dönüştürülen, dış cepheden birleşik üç bağımsız yapıdan oluşan Tünel apartmanlarının altındaki, Tünel Pasajı’ndayız. 2000’li yıllarda Asmalımescid’in yeniden keşfedilmesiyle üzerine şık cafe, bistro ve lokantaların “nuru” yağan geçidin artık 60’lı, 70’li yılların Beyoğlu pasajlarına özgü o dingin, o vakur havasından eser yok. 2004’te adı Kohen Kitap Evi olarak değiştirilen Pera’nın en eski kitapçılarından Kohen Hemşireler Kitap Evi’nin mevcudiyeti ise, zamana inat, o günlerin nevi şahsına münhasır atmosferini yansıtmaya devam ediyor.