Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Emir-komuta zinciri içerisinde millete el koyma

    Türk toplumunu bir silindir gibi ezen 12 Eylül, yüzbinlerce gözaltı kararı, tutuklama, hapis, işkence ve idamlarıyla tarihe geçti. En büyük hasarı ise, başta sivil kurumlar olmak üzere demokrasi ve insan hakları alanında yarattı. Ordudaki emir-komuta zincirinin tam olarak işlediği tek darbe oldu.

    Darbe, Aralık 1978’den beri süregelen sıkı­yönetim ortamında, siyasal partilerin istikarlı bir hükümet kurmaktan aciz ol­duğu bir dönemde gerçekleşti. Türkiye 12 Eylül 1980 Cuma sabahına darbeyle uyandı. Sa­at 04.00’te Türk Silahlı Kuv­vetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuş, TRT ve PTT binaları, İçişle­ri Bakanlığı ve Emniyet Ge­nel Müdürlüğü kontrol altına alınmıştı. Az sonra TRT’de haber spikeri Mesut Mertcan, yönetime el koyan ve kendine Millî Güvenlik Konseyi adını veren Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren, dört kuvvet komutanı ve bir genel sekre­terden oluşan cuntanın 1 Nu­maralı Bildirisi’ni okudu. Yö­netime el koyan TSK üst ko­muta kademesi, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Nuret­tin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun’dan oluşuyordu.

    Darbe sonrası başta TBMM, tüm siyasi partiler, dernekler ve sendikalar kapa­tıldı. 1.683.000 kişi fişlendi; 30 bin memurun görevine son verildi; 30 bin kişi Avrupa’ya sığındı; 650 bin kişi gözaltı­na alındı; binlerce kişi işkence gördü; 230 bin kişi yargılandı; gözaltı ve cezaevlerinde 299 ki­şi öldü; 517 kişiye idam cezası verildi; 9’u sağ, 34’ü sol görüş­lü 43 kişi idam edildi. Askerî rejim 6 Kasım 1983’te yapı­lan genel seçimlerle son buldu; ama etkileri günümüze kadar uzandı.

    Yakın tarihimizin en trajik darbesi Kenan Evren liderliğindeki 12 Eylül rejiminde 1.683.000 kişi fişlendi, 650 bin kişi gözaltına alındı. Binlerce kişi işkence gördü. Cezaevlerinde 299 kişi öldü, 43 kişi idam edildi.

    12 Eylül’ün gerekçesi, “ül­kenin içine düştüğü içsavaş hali”ydi. Darbeciler, sağ-sol ça­tışmaları, artan politik cina­yetler ve siyasi istikrarsızlık, döviz darboğazı ve “70 cent’e muhtaç” ekonomi, Meclis’in cumhurbaşkanını seçememesi, Süleyman Demirel’in başbakan olduğu azınlık hükümetinin so­kağın kontrolünü kaybetmesi­ni, gerekçe olarak öne sürdüler.

    Tam bir hiyerarşi içinde, emir komuta zinciri içinde ya­pılan tek darbeydi. Sıkıyönetim esnasında hem sol hem daha önce şiddet olaylarına karışmış sağ örgütler tasfiye edildi.

    90’LAR

    28 Şubat: Postmodern ve en tepeden

    Necmettin Erbakan’ın başbakanlığındaki Refah Partisi-Doğru Yol Partisi koalisyonu, siyasete müdahale geleneğini tazelemek isteyen üst düzey komutanların hede­findeydi.

    Ülkede yükselen siyasal İs­lâm da bu ortamı ateşledi. 1997 Ocak sonunda Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen “Kudüs Gecesi” ertesinde yaşananlar üzerine, askerler 3 Şubat’ta ilçe merkezinde 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı.

    28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısında, tarikatlara bağlı okulların MEB’e devredil­mesi, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi, irtica nedeniyle or­dudan atılanları savunan med­yanın kontrol altına alınması, Atatürk aleyhindeki eylemlerin cezalandırılması gibi tavsiye kararları alındı.

    Başbakan Erbakan kararları imzalamadı. “Ülkeyi içsava­şa sürüklediği” gerekçesiyle RP’nin kapatılması için dava açıldı.18 Haziran’da Erbakan istifa etti. Cumhurbaşkanı De­mirel hükümet kurma görevini Tansu Çiller yerine ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz’a verdi. 30 Haziran’da ANASOL-D Hü­kümeti kuruldu.

    Fiilî kontrol, Batı Çalışma Grubu denen bir kadroya veril­di. Temel amaç, siyasi İslâm’ın geriletilmesi ve Kürt meselesin­deki gevşemelerin izale edilme­siydi. Türkiye bu müdahaleyle birlikte faili meçhul cinayetlerin arttığı, Kürt meselesinin daha da derinleştiği, çok sayıda kamu personelinin işlerinden, çok sayıda başörtülü öğrencinin üniversitelerden atıldığı bir sürece sürüklendi

    Aynı askerî oluşum ve irade, 2007’de cumhurbaşkanlığı seçiminde de ortaya çıktı (27 Nisan Muhtırası). Bu defa da Abdullah Gül’ün aday gösteril­mesi üzerine muhtıra verildi. Fakat hükümet ilk defa bu mü­dahalenin karşısında durdu. 22 Temmuz seçimlerinin ardından 28 Ağustos’ta yapılan üçüncü tur oylamada Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Başba­kan Erdoğan, askerî vesayete karşı güçlendi.

    4 Şubat 1997’de Sincan’da tanklar.
  • Edebiyat dünyasında estetik darbederlik

    Askerin ‘iktidar’ ve ‘müdahale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği biliniyor. Ernst von Salomon, Ernst Jünger ve Yukio Mişima, eserlerinin yanısıra eylemleriyle de darbelerin içinde veya kıyısında durdular. Darbeleri “içeriden” okuyan yazarlar…

    Herşeyden önce, ‘dar­be edebiyatı’ ile ‘darbe dönemleri edebiyatı’ arasında belirgin bir fark gör­düğümü söylemeliyim. Türki­ye’nin “başarılı” olmuş darbe­leri uzun süren baskı dönem­leri yarattı; doğurduğu ağır sonuçları kuşatan çok sayıda yapıt kitaplığımızın rafların­da: 27 Mayıs 1960’ın, zıt pers­pektiflerle, Yaman Koray’dan (neredeyse unutulmuş bir ro­man: Deniz Ağacı) Yılmaz Ka­rakoyunlu’ya bir rekoltesi ol­muştur; ama bu konudaki en şaşırtıcı yaklaşımların, sıcağı sıcağına gazete sayfalarından devşirebileceği unutulmama­lı: Yaşar Kemal’iyle, Çetin Al­tan’ıyla, Tanpınar’ıyla alkış­lanmış bir darbe (o kavşakta kullanılmayan, yeri “ihtilal”le doldurulan kavram) 27 Mayıs.

    Bir darbecinin halet-i ruhiyesi


    1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan bir darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle beş yıla mahkum olan sağcı Alman yazar Ernst von Salomon, Die Geachteten (Saygı) isimli romanında bir darbecinin ruh halinin şekillendiği koşulları anlatmıştı.

    12 Mart 1971 darbesi ise kısa bir süre 9 Mart olası kal­kışımıyla karıştırıldığı için sol kesim tarafından olumlu karşılanmış, gene kısa bir sü­re sonra kabak solun başına patlamıştı. Darbe dönemini konu edinen, Sevgi Soysal’ın Şafak’ından Eroğlu’nun ve Ağaoğlu’nun romanlarına pek çok yapıt yaşanan ağır acıları kuşatmıştı. Bir sonraki dar­benin, 12 Eylül 1980’in başta anayasası izleri hâlâ sürüyor. Dönem edebiyatına gelince: 12 Eylül edebiyatı polemik­ler doğurmuştur: Yalçın Kü­çük’ün “eylülist” damgası vu­rarak yüklendiği Latife Tekin ve Ahmet Altan gibi yazarlara yönelik suçlamalara, karşıdan Ahmet Oktay diklenecekti — kaldı ki, darbe dönemleri ede­biyatı hakkında en dikkatli yo­rumları Ahmet Oktay’ın eleş­tirel okumalarında buluyoruz.

    Darbe dönemlerini konu edinen edebiyatın çok sayıda başyapıt üretebildiğini söyle­mek güçtür. Gene Ahmet Ok­tay, 1990’da yayımladığı bir yazısında “bir iki çıkış dışında 12 Eylül Dönemi’nin romanı henüz yazılmış değildir” sap­tamasını yapıyor, “bekleyelim, görelim” son yorumunu geti­riyordu. Açıkçası: Beklenmiş, görülmemiştir. Bunda, soyut­lama eksikliğinin payını yaba­na atamayız: 2. Dünya Savaşı hakkındaki iki başyapıt, Hes­se’nin Boncuk Oyunu ile Tho­mas Mann’ın Doktor Faustus’u, olayların üstüne çıkmanın öne­mini kanıtlayan örneklerdi. Biz de en güçlü antimiliter tavrı Altan Gürman’ın tablolarında bulmamış mıydık?

    ***

    Küresel ‘darbe tarihi’, ka­dim Yunan’dan Batı ve Doğu Roma’ya çok sayıda girişi­min geniş kataloğunu içeri­yor. Modern çağın darbecilik geleneğini başlatan örneğin, Napoléon Bonaparte’ın 18 Brumaire’i olduğu konusunda görüş birliği vardır. “Coup d’É­tat” kavramı, kısaltılmış ha­liyle ‘coup’ (darbe) o kavşakta vaftiz edilmiştir. İsviçre Al­mancası kaynaklı “putsch” da yaygın kullanımda bugün.

    Askerin ‘iktidar’ ve ‘müda­hale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği bili­niyor: Almanya’da, Fransa’da, Portekiz ve İspanya’da, Polon­ya’da ve Çekoslavakya’da, ne­redeyse bütün Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde, Asya’da ve Ortadoğu’da çoğu kanlı pek çok darbeye tanık olundu. Ede­biyat ve sanat alanında, hemen hep, kendisinden çok sonuçla­rının büyüteç altına alındığını görüyoruz darbelerin.

    Ölümüne içten! Japon romancı Mishima Yukio, hükümetin kokuşmuşluğunu protesto etmek amacıyla törensel bir intiharla (Seppuku) hayatına son vermeden kısa bir süre önce stüdyosunda bir Samuray kılıcıyla poz veriyor, 1970.

    Birkaç istisna dışında, üç örneğin üzerinde kısaca du­racağım. Darbeyi yazmak zo­run zoru iş, içeriden okumak için işin içinde olmak mı ge­rekir(di)? Bir çırpıda geçer­siz sayılamayacak bir soru, bir sorun — bu dergide, daha önce, romancı Littell’in, tanık olmadığı Auschwitz yıllarını bir cellâdın gözünden başarılı biçimde yazdığına değinmiş­tim; bir darbecinin perspekti­fini seçmek etik açıdan zorlu, buna karşılık estetik açıdan kaydadeğer bir yol olabilir-di: Vereceğim örnekler, deneyi­mi içeriden yaşadıkları/yaşa­yacakları için dikkat kesilmeyi hakediyorlar.

    ***

    Ernst von Salomon (1902- 1972), dilimize çevrilmiş, çetinceviz romanı Sorgula­ma’dan bir ölçüde tanıdığımız tekinsiz bir Prusyalı Alman ya­zarı. Milliyetçi-sağcı, ama kü­çükburjuva nefretinden dolayı Hitler’e ve III. Reich’a mesa­feli, ayrıksı bir şahsiyet. “Ka­deler”de yetiştiği özel askerî okulu didikleyen Die Geachte­ten başlıklı romanı önemsen­meli. 1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan darbe gi­rişimine katıldığı için beş yıl hapse mahkûm olan von Sa­lomon, bilebildiğim kadarıyla ilk kez içeriden darbeci kimli­ği üzerine sözalan bir edebiyat adamı. Romanının bu bağlam­daki önemi, yüzyıl başı Al­manya’sında askerî gençliğin bünyesinde kabaran uç siyasal eğilimlerin bir terör tutkusunu nasıl aşıladığını birinci elden tanık statüsünden aktarmasın­dan geliyor.

    Ernst von Salomon’un ki­şiliği ve yapıtıyla arasında so­mut bir köprü kuruyor ikin­ci örnek: Alman edebiyatının gene ikircikler yaratmış bir temsilcisi Ernst Jünger (1895- 1998!). 2. Dünya Savaşı’nın so­nuna dek Alman ordusundaki görevinde kalan, buna karşı­lık Hitler’e karşı -sözde- tavır alan yazarı Führer’i “Jünger’i rahat bırakın” diyerek koru­muştu. 1939’da en ünlü roma­nı Mermer Yarların Üzerin­de’yi yayımlamıştı öte yan­da: Barbar III. Reich düzenine diklenen, suikastle sonuçlana­cak bir darbe kalkışımını konu edinen romanının Nazileri öf­kelendirdiği biliniyor. Von Sa­lomon gibi sağcı ve seçkinciydi Jünger; parçası olduğu askerî dünyanın ve ordu corpus’u­nun iç dinamiklerini avucunun içi gibi tanımasının, kurmaca darbe kalkışımındaki gerçek­çi boyutu doğruladığı şuradan belliydi: 1944 yılında Claus von Stauffenberg öncülüğünde Schwarze Kapelle tarafından düzenlenen Hitler’e suikast gi­rişimi (ki mek parmak farkla kurtulmuştur) neredeyse Jün­ger’in beş yıl önceki romanının bir replikasıydı!

    Führer’inin yazarı


    Hitler’e düzenlenen kurmaca bir darbeyi konu eden romanıyla Nazi’leri öfkelendiren, ancak Führer’i tarafından korunmaya devam eden Ernst Jünger (elinde puro olan) subay arkadaşlarıyla eğleniyor.

    Ernst Jünger, yakın dostu Albay Erhard Wildermuth ile Paris’te, 1942.

    Üçüncü örnek farklı bir kültürel coğrafyadan: Türk okurunun dilimize çevrilmiş pek çok kitabından tanıdı­ğı Japon yazarı Yukio Mişi­ma (1925-1970), başyapıtı sa­yılan roman dörtlüsü Bereket Denizi’ni 25 Kasım 1970 günü tamamladı; aynı gün, kendi kurduğu Kalkan Tarikatı (Ta­te No Kai) üyesi dört adamıy­la Tokyo askerî garnizonunu bastı, general Manita’yı tutsak aldı. Yüksek bir noktadan as­kerlere seslenen yazar, onları ulusal geleneklere dönmeye, imparatora sonsuz sadakata, 1947 Anayasası’nın değerleri­ni benimsemeye çağırdı, ona katılmalarını istedi. Olumsuz karşılık alınca da ‘seppuku’ uygulayarak, zorlu bir süreç sonrası intihar etti.

    Mişima, Batı kültürünün radikal temsilcilerinden (Sa­de, Nietszche, Bataille) olduğu kadar Samuray etiği Hagaku­re’den etkilenmiş, yapıtlarında ve yaşamında uçlar arasında gidip gelmiş özgün bir yazardı. Yapıtı, yaşamı ve ölümü, baş­ta Marguerite Yourcenar’ın canalıcı metni Mişima ya da Boşluğu Görmek çok sayıda çalışmaya konu olmuş, sine­maya aktarılmıştır.

    Şüphesiz Mişima’nınki te­atral, olanaksız bir darbe gi­rişimiydi. Gerçi, 1960 tarih­li öyküsü “Vatanseverlik”te, 1969 tarihli romanı Koşumu Çözülmüş Atlar’da hemen he­men provasını yapmıştı son oyununun, ama ölümünü asıl ve asal yapıtı olarak tasarla­dığı (bir yıldır) ve uyguladığı tartışılmaz. Asker’in ve Ordu’nun İkti­dar ile ilişkisi düpedüz sapkın bir alan: Çok sayıda patolo­jik unsurdan oluşuyor. Darbe edebiyatı bu anlamda son de­rece değerli ipuçları veriyor: Nasıl bir dünyagörüşü, nasıl bir topluma bakış, hangi eği­tim düzeninin sonucunda, iş­levi savunmak olan birilerinin işini saldırmak sanmalarıyla sonuçlanıyor — bizler, burada, yarım yüzyılı aşkın bir süredir görmeden bakmadık mı?

  • Muhtıra verildi, Türkiye daha büyük kaosa sürüklendi

    1960’lı yılların sonundan itibaren beklenmeye başlanan yeni askerî darbe, 12 Mart 1971’de “muhtıra” şeklinde geldi. Ancak ülkeye huzur getirme amacıyla yapılan darbe, huzur getirmek bir tarafa, ülkeyi 1970’li yıllar boyunca sürecek bir kargaşanın ve binlerce insanın canına mâlolacak bir çatışma ortamına soktu.

    Türkiye 1970 yılına gelin­diğinde toplumsal hu­zursuzluk ve siyasi çal­kantı içindeyken, ordu içinde de artık alışıldığı üzere darbe yapılması gerektiğini düşünen çeşitli gruplar vardı. 1970’de kuvvet komutanlarının Başba­kan ve Adalet Partisi (AP) lide­ri Süleyman Demirel’e uyarı­larla dolu bir mektup yollama­sı darbe olacağı beklentilerini arttırmıştı.

    Başbakan, kendisine çeşitli kanallarla telkin edilen “istifa et” baskısına da direniyor, gü­vensizlik oyu almadan hükü­metten çekilmelerinin sözko­nusu olmayacağını söylüyordu. Ancak 12 Mart 1971’de ordu­nun muhtırası geldi. Başba­kan Demirel, muhtıranın hem Anayasa’ya hem hukuk devleti­ne aykırı oldu­ğunu söylese de istifasını verdi. Cumhurbaşka­nı Cevdet Sunay, askerin görevini yaptığını düşünüyordu.

    Darbenin ilk anlarında dar­becilerin hangi gruptan olduğu anlaşılamamıştı. 1960’lardan itibaren yükselişe geçen sol hareketin içinde de darbe bek­lentisinde olan ve Türkiye gibi ülkelerde devrimin ancak ordu eliyle yapılabileceğini savunan gruplar vardı. Nitekim ordu içinde de bu yönde inisiyatifler olmuş, hatta 9 Mart 1971 tarihi seçilmiş, fakat son anda Hava ve Kara Kuvvetleri Komutan­ları, Muhsin Batur ile Faruk Gürler’in çekilmeleri üzerine darbe teşebbüsünden vazgeçil­mişti. Üç gün sonra, ordunun ana gövdesi duruma hakim olmak için muhtıra verdi. Sol gruplar 12 Mart darbesinin ilk anlarında darbeyi sol darbe sa­nıp destekledi ama darbecile­rin ilk işi, solcu subayları tasfi­ye etmek oldu.

    Anti-demokratik baskı dönemi

    12 Mart Muhtırası’yla Başbakan Demirel (altta) istifa etmek zorunda bırakılmış, ilan edilen sıkıyönetimle birlikte geniş çaplı bir tutuklama dalgası yaşanmıştı.

    26 Mart’ta CHP Milletvekili Nihat Erim başkanlığındaki ye­ni hükümet açıklandı. 25 kişilik kabinenin 14’ü dışarıdan ata­nan bakanlardan oluşuyordu, 11 milletvekilinden beşi AP’li, üçü CHP’li, biri ise MGP’li (Milli Güven Partisi) idi.

    Ordunun müdahalesi ülke­ye huzur getirmiş sayılmazdı. Silahlı mücadeleyi benimseyen sol örgütler eylemlerine devam ediyordu. 26 Nisan 1971’de darbeciler 11 kentte sıkıyöne­tim ilan etti ve geniş çaplı tu­tuklamalar başladı.

    İsrail İstanbul Başkonsolo­su Efraim Elrom’un, 17 Mayıs’ta Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C militanları tarafından kaçırılması ve 23 Ma­yıs’ta öldürülmesi sola yönelik baskıları arttır­dı. Tüm Türkiye’de bir tutuklama dalgası yaşanıyor­du. Silahlı guruplarla ilgisi ol­mayan sol görüşlü gazeteci­ler, yazarlar, sendikacılar ve öğretim üyelerine yönelik bir cadı avı ve tutuklama dalgası başladı.

    Bu arada hükümet yaşa­nanları bahane ederek 1961 Anayasası’nın özgürlükçü maddelerini budamaya girişti. 20 Eylül 1971’de yapılan de­ğişiklikler de temel hak ve öz­gürlüklere kısıtlamalar getirdi. Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildi.

    12 Mart rejimi, 14 Ekim 1973 seçimlerinden sonra res­men sona erse de, 1970’li yıl­larda Türkiye’nin yaşadığı si­yasal çalkantıların ve binlerce cana mal olan çatışmaların ze­minini hazırlamıştır.

  • Anakronik darbe: FaceTime’ın fendi FETÖ’cüleri yendi

    15 Temmuz girişimi, 80’li yılların “muhaberat” kafasıyla devreye sokulduğu için, 21. yüzyılın yeni medya iletişimine tosladı. Geleneksel ekran içindeki telefon ekranından hitabeden Tayyip Erdoğan, olayların akışını değiştirdi. Bununla birlikte kamu iletişiminde daha katetmemiz gereken çok mesafe var.

    WhatsApp’teki darbeciler! Darbeci subaylar WhatsApp gibi çok güvensiz bir sosyal medya ortamını kullandılar.

    Hem millet hem devlet olarak çok büyük bir ba­dire atlattık. Bu darbe girişiminin başarısızlığa uğra­tılması sürecinde medya ve yeni medyanın azımsanamayacak bir katkısı oldu.

    Bu hadise Gezi olayların­dan üç sene sonra, bu defa sos­yal medya üzerinden siyasi veya toplumsal olayların paylaşılması veya kitleselleşmesi olgusunun çok daha olgunlaştığı bir dönem­de meydana geldi. Gezi ilk başla­dığında, bunu sadece yeni genç kuşağa mâletme söz konusuy­du. Artık toplumun neredeyse tüm kesimlerinde yaygınlaşmış bir sosyal medya olgusundan söz ediyoruz.

    Baştan şunu söyleyelim: bu darbeciler, iletişim alanında da anakronik kalmışlardır. Yani 1980’lerin kafasıyla darbe yap­ma anakronisi (Kadir Has Üni­versitesi Rektörü Mustafa Aydın Hoca, darbe girişiminden hemen sonra bu tabiri sosyal medya üzerinden ilk kullanan kişidir). Hani nedir, gidelim radyoya, te­levizyona bildiri okuyalım, bü­yük kanalların kapısını tutalım falan. Oysa Cumhurbaşkanı Re­cep Tayyip Erdoğan’ın bir Face­Time uygulamasıyla ulaştığı, bir geleneksel medyayla yeni med­ya birlikteliği, darbenin kırılma noktasını beraberinde getirdi. Orada bu işin geniş kitlelere mal olması ve Cumhurbaşkanı’nın halkı sokaklara çağırması, aslın­da dünyada eşine benzerine az rastlanır bir darbe girişimini ön­leme yolu olarak da tarihe geçti.

    Bir telefon ekranından ül­kenin seçilmiş cumhurbaşkanı­nın geniş kitlelere hitap edebil­mesi olgusu var. Fakat o sırada aynı telefona dışardan bir çağrı gelmesi durumunda hat kesile­cek! O sırada birkaç tane daha telefon gelse, Cumhurbaşkanı hattan düşecek ve geniş kitlele­re hitap edemeyecekti. Yani ye­ni medya kullanım pratiklerinin hâlâ çok yerleşmemiş olması ve geleneksel medyayla entegrasyo­nunun hâlâ kurulamadığı, fakat bu anlamda da bir takım ilklerin yaşandığı bir durum söz konusu.

    FaceTime bağlantısı, darbe girişiminin hem kırılma noktası hem de ülkenin bir uçurumdan dönmesine yol açıyor. Darbeci­ler de WhatsApp’tan konuştu­lar, biliyorsunuz. Aslında ne Fa­ceTime halkı sokaklara çağır­mak için uygun bir mecra, ne de WhatsApp darbecilerin arala­rında konuşmaları için uygun bir mecra. Ama bu noktada gele­neksel medyayla yeni medya si­nerjisi darbeyi alaşağı etti.

    Geleneksel medya ve yeni medya işbirliği Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbe girişiminin en kritik saatlerinde CNN Türk ekranından, FaceTime üzerinden yaptığı çağrı darbe girişiminin başarısızlığa uğramasında kilit rol oynadı.
     

    Aslında darbecilerin ne ka­dar bu işlere uzak olduğu da or­taya çıktı. İnternet’in kesilmesi olgusunu hiç hesap edememiş, 80’lerden kalma anakronik bir anlayış dediğim gibi. What­sApp gibi çok güvensiz bir sosyal medya ortamında kurulan grup üstünden haberleşmek, her an dinlenebilecek bir haberleşme demektir.

    Bugün ülkemizde de fizik dünyadan çok, siber dünya üze­rinde hareket var. Bu siber dün­yayı hiç düşünmeden, TV kanal­larını hedefe koydular. Mesela ne yapıldı? Gidip Türksat’ı ka­patmaya çalıştılar. İşte TRT’den bildiri okutmak falan… Yani o çocukluğumuzda gördüğümüz darbe süreçlerinin klasik uygu­lamalarıydı. Oysa bunlar 21. yüz­yılda çalışmaz. Bu yüzyılda siber dünya son derece dağıtık bir ya­pıdadır. Zaman-mekan sınırla­rını aşan bir yapı karşısında, tek noktadan yönetilmeye çalışılan, tüm bunları kontrol altına al­maya çalışan bir mekanizmanın başarılı olma şansı sıfır. Darbe­ciler bir anlamda, hani 2. Dün­ya Savaşı’nda Büyük Okyanus adalarında izole kalıp da, 40 yıl sonra bulunduklarında savaşın bittiğinin farkında olmayan Ja­pon askerlerini hatırlattı bana. O askerler de dünyayı 40 yıl önceki savaş durumundaki gibi, o kafay­la algılıyordu. Buradaki durum da biraz ona benziyor.

    Bu arada pratik kullanımla­ra baktığımızda, halkın vatan­daş gazeteciliğinin çok gelişmiş olduğunu görüyoruz. Yine mani­pülasyonlar olduğunu görüyoruz ama, Gezi’deki tarzda dezenfor­masyonun bu sefer daha kısa sü­rede toparlandığını ve bertaraf edildiğini de görüyoruz. Örneğin kafası kesilmiş asker haberi var­dı ve ilk başlarda ciddi çatışma­lara, reaksiyonlara neden oldu, ama daha sonra yapılan açıkla­malar olayın aslında bir dezen­formasyon olduğunu gösterdi. Ancak yine de kamu kurumla­rında hâlâ bir kurum diplomasisi kurulamadığını, kurgulanmadı­ğını gösteriyor bu durum. Ülke­de bu tür durumlarda bir kamu diplomasisi, yetkili ağızlardan yapılacak açıklamalar ve özellik­le bu açıklamaların da dezenfor­matif unsurlara karşı birleştiril­mesi olgusunu ciddi şekilde ele almak lazım.

    Bunların hepsi birer ders ve bu dersler alınmalı. Çünkü bir de şu var: Türkiye maalesef top­lumsal olayların, kitlesel tartış­maların, hareketlerin çok yaşan­dığı bir ülke; yani ülkede bir yıl içinde aşağı yukarı 7-8 tane çok büyük kitlesel bombalama olay­ları, protestolar, darbe kalkışma­sı, savaşlarla karşı karşıya. Yani düşünün, ülkede her an kırılma noktası yaratabilecek kadar has­sas olaylar oluyor. Dolayısıyla bunlarla ilgili hem senaryo hem de bir temsil çalışması yapılmak zorunda. Mesela bu Rojava olay­larının başladığı 2014’te bir yaz günüydü sanırım. Üç gün boyun­ca özellikle Güneydoğu’da çok çalkantılı günler yaşandı. Mesela orada özellikle Kürt kökenli va­tandaşlardan gelen çok yoğun paylaşımlar vardı. Orada kamu diplomasisi de biraz geride kaldı. Fakat daha sonraki bombalama olaylarında biraz daha toparlan­mış göründü. Hükümet temsil­cileri çıkıp açıklamalar yaptı. Burada çok özel bir kamu diplomasisi iletişim stratejisi belir­lenmesi gerekiyor ve yeni med­yayla geleneksel medyanın bera­ber çalışması gerekiyor. Mesela İngiltere’de buna benzer bir olay olduğunda, hemen görgü tanığı vatandaşları, varsa ihbarlarını yapacakları veya tweet atacakla­rı yerlere yönlendiriyor.

    Darbeye karşı SMS mesajları

    Darbe girişimi ve sonrasında devletin sosyal medya iletişim kanallarını etkin şekilde kullanmasının önemi ortaya çıktı.

    Bu darbe girişimi sırasında Cumhurbaşkanlığı resmî hesa­bından, resmî hesap hariç cum­hurbaşkanlığı adına atılan twe­etlere itibar edilmemesini belir­ten tweetler atıldı. Artık sosyal medya üzerinden iletişim çok fazla benimsenmiş durumda. Özellikle istatistiklere bakınca, şu anda internet kullanıcılarının %55-60 arasının haber olgusunu ilk olarak sosyal medya üzerin­den aldığı bir dönemin içindeyiz. Dolayısıyla onun içinde var olan her bileşenin çok önemli olduğu­nu unutmayıp, o bileşenler için­de yönetimi doğru yapabilecek bir mekanizma kurmamız lazım. Bunu sansür veya medyayı kont­rol altına alma anlamında söy­lemiyorum ama o dezenformas­yonları, iç ve dış iletişim diplo­masisinin mutlaka ve mutlaka etkin bir şekilde bertaraf etmesi gerekiyor. Çünkü kritik döne­meçlerde bir açıklama yapacak bir otorite olmadığı zaman, kaos daha da artıyor.

    Aslında Gezi ve sonrasın­da başlayan bütün bu olaylarda, ülkenin her kutbunun, her tara­fının iletişiminin açık olması­nın ve o iletişimde etkin olma­nın önemi ortaya çıktı. İnternet’i veya sosyal medyayı tek başına kapatmanın aslında ne kadar sakıncalı olabileceği görüldü. 15 Temmuz girişiminde de, insan­ların söz söyleyecek platform bulmasının, bu platformlar üze­rindeki paylaşımların ne kadar değerli olabileceğini, o değerler üzerine aslında bir birliktelik yakalanıp, bu birlikteliklerin de toplumun tüm katmanlarında yayılmasıyla tankları bile durdu­rabileceğini gördük. Ülkenin ge­leceğine yönelik çok önemli bir mesaj bu.

    Devletin kendi içindeki ka­mu iletişiminin de tekrar ve ye­niden tesis edilmesi gerekiyor. Şimdi örneğin bir takım sahte hesaplarla bir takım bilgilerin sızdırılıp, ondan sonra sosyal medya üzerinden paylaşıldığını görüyoruz. Mesela Başbakanlık Veri Dairesi’nin verilerinin, ora­daki tüm iletişim bilgilerinin alı­nıp faş edildiğini ve kimilerinin bunu kendi çıkarları doğrultu­sunda istihbarat amaçlı paylaş­tığını görüyoruz. Dolayısıyla ül­kenin siber güvenlik anlamında ve kamu kurumları arasında da güvenli bilgi akışına ihtiyacı var. Yepyeni bir iletişim altyapısının kurulması gerekiyor.

    Artık 21. yüzyılda, belli dona­nım ve yazılım kuruluşlarından hazır hizmet almak yerine, şu anda yeni gelişen daha açık, da­ha dağıtık ama daha güvenli ve denetimli sistemler kullanma­lıyız. Örneğin şu anda dünyada “bitcoin” diye bir para sistemi üzerinden çıkan “blockchain” dediğimiz hem dağıtık hem de insanların birbirinin bilgisini görmeyip güvenli olarak birbir­leriyle şifrelerini paylaştıkları ve o şifrelerin sadece bizim için açıldığı, hem adem-i merkezi­yetçi, hem güvenli ama denetim­li sistemler var. Bunlar olmadan ülke olarak ne kendi güvenliği­mizi sağlayabiliriz ne de kamu­sal olarak birarada kalabiliriz. Şu anda ülkedeki bilgi güvenliği ön­celikli ve hassastır.

    Türkiye’de aşağı yukarı in­ternet’in ilk çıktığı 90’lardan bu yana yetişen yepyeni bir kuşak var. Biz bilgi iletişim teknoloji­leri alanında 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçişi, kamusal ve yö­netsel olarak tam anlamıyla iç­selleştirmiş değiliz. Bunun ne­deni de kuşak farkı ve bu farktan kaynaklanan eski dikey hiyerar­şik organizasyon yapısının hâlâ işler tutulmaya çalışılmasıdır. Mesela e-devlet diye bir anlayışa geçtik. Şimdi vatandaşlar aşağı yukarı tüm resmî bilgilerine gov. tr’den ulaşabiliyor. Kamu daire­leri arasında bunu besleyen bir akış var. Ama bizim e-devlet’ten artık dijital Türkiye’ye geçme­miz lazım. Dolayısıyla bu dijital dönüşüm de kültürel dönüşüm anlamına geliyor. Kültürel dö­nüşümü de yapacak, bu konuda öncü olacak insanlar bu yeni ku­şaktan. Bu insanların önünü aç­mamız gerekiyor.

    Türkiye’de bu konuyla ilgili inanılmaz sayıda ve yüksek kali­tede insan var. Altı ayda, bir se­nede, onbinlerce kişi bu sürece kanalize edilebilir. Bu insanların

    çoğu, mevcut eğitim düzeninin dışına çıkarak kendi kendine öğ­renebilen ve bu konularda gele­ceği gören insanlar. Bir kere bu dünyaya girdiği zaman, bu dün­yayı anlayıp bütün bu iş süreçle­rini buraya taşıyan, buradan re­kabet, verimlilik, güvenlik, dene­timlilik elde eden, yaşları 20 ila 30 arasında değişen gençlerden bahsediyorum. Tüm bu sebep­lerden, bizim onlara daha çok in­siyatif tanımamız lazım. Bugün birçok genç, mesela çok ucuza bu işin donanımını alıp ondan son­ra da kendi yazılım ve kodlama bilgisiyle üzerine açık mimariy­le bir yapı inşa ediyor ve üstelik bu yaptığını da isterse herkese mâledip diğer kişilerle de ko­lektif olarak çalışma dinamiği­ni sağlayabiliyor. Dolayısıyla biz bu kolektif üretimi zamandan mekandan bağımsız olarak, Hak­kari’den de, Sinop’tan da, Anka­ra’dan da, Trakya’dan da bir çok insanın oturdukları yerden buna katılarak birlikte üretebilecekleri bir yapı inşa etmemiz lazım.

    Şu anda ülkede belli bir ka­mu düzeninin ve anlayışının tas­fiyesi ve yerine yeni bir anlayışla kurulmuş bir sistemin getiril­mesi söz konusu. Ordunun, Em­niyetin, eğitimin tüm bunların rehabilitesi bile değil, en baştan kurulması aşamasındayız. Bu da en önemli kalemlerden birisi. Öncelikle zihniyetimizi, anlayı­şımızı 21. yüzyıla uyarlamalıyız. Darbe olsaydı 20. yüzyılın saik­lerini bile göremeyecek, daha ka­ranlık çağlara gidecektik. İşte bu uçurumun kenarından döndük­ten sonra, 21 yüzyıl ışığını yaka­lama fırsatımız var artık. Dolayı­sıyla bu fırsatı öncelikle kamusal anlamda değerlendirip altyapı­mızı çağdaşlaştırmalıyız.

    28 Şubat 1997’deki mâlum durum için post-modern darbe denmişti. Bu son yaşadığımız onun bile gerisinde kalmış oldu. Daha önceki darbeleri düşündü­ğümüzde, onların iletişim araç­larını çok daha iyi kullandıkları­nı söyleyebiliriz. Silahlı Kuvvet­ler bu darbe-muhtıra konularına biraz da “muhaberat” olarak ba­kar. Bu muhaberat anlayışının 21. yüzyıla taşınması zaten pek olası değildi. Birden hayatımıza giren akıllı telefonların yaptığı şeyler, ordunun uzun süre çok alışamadığı şeyler.

    Ordunun temel önceliği hep güvenlik üstüne kuruludur. Ye­ni medya iletişimi ise tamamen dağıtık bir yapı öngörür; oysa or­du gibi yapılar hep daha kapa­lı sistemler oluşturma peşin­dedir. Güvenlik demek, etrafını çevirmek, ablukaya almak vs. Bu mantık üzerinden zaman-me­kan sınırını aşma, dağıtma, dağı­tık sistem, onların mantığıyla bir antagonizma yaratıyor. 21. yüzyıl, ordulardan çok sivil birliklerin veya timlerin savunma anlayışı­nı önümüze getiriyor. Çok farklı bir konsept var artık. O bakım­dan artık iki ordunun simetrik karşılaştığı savaşlar, yerine asi­metrik mücadeleler var. Biz he­nüz bu asimetrik yapıyı orduda da güvenlik konseptinde de iç­selleştiremedik. Bu sadece bizim sorunumuz da değil. Bu yüzyı­lın daha 15-16 yılını yaşadık, bir çok farklı uygulamalar gördük ve daha emekleme dönemlerinde bu teknolojik gelişme. Kuşak far­kı yüzünden bunu algılamak da zor. 10-15 yıl sonra, bu bahsetti­ğim genç kuşak kamu idaresinde ve orduda, emniyette yer almaya başladığında bu değişimler net şekilde ortaya çıkacak. Bizlere düşen, bu süreci öngörmek ve doğru yönetmek.

    (Bu yazı İsmail Hakkı Polat’la yapılan söyleşiden derlenmiştir.)

    TWITTER VERİLERİ

    Dört saatte 500 bin tweet

    •15-19 Temmuz tarihleri arasında 50.5 milyon tweet atıldı. 15 Temmuz gecesi 22:00-02:00 arası dilimde 500 bin tweet atıldı ki bu rakam normal bir günün 35 katı.

    •8-14 Temmuz arası günlük or­talama konuşulma 5.773.003 iken, 15 Temmuz günü %18 artarak 6.804.329, 16 Tem­muz’da %223 artış göstererek 18.666.642’e, 17 Temmuz’da %62 artışla 9.347.358’e ulaştı.

    •Saat 22:00’dan itibaren köprülerin askerler tarafından kapatılmasıyla artan konuşul­ma hacminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sokağa çıkma konusunda açıklama geldikten sonra artış yaşandı. Ertesi gün sabah saatlerinde durumun belli olmasıyla, konuşulma yeniden arttı.

    •Olaylar arasında en çok köp­rülerin kapatılması konuşuldu. Cumhurbaşkanı’nın konuşma­sı ve TBMM’nin bombalanması onu izledi.

    •Konuşan kullanıcıların %62’si erkek %38’i kadındı.

  • Sivil idareye karşı bir yıl arayla iki darbe girişimi

    Sivil idareye karşı bir yıl arayla iki darbe girişimi

    Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup radikal subay, “27 Mayıs İhtilali amacına ulaşmamıştır” diyerek 1962’de yeni bir darbe yapmaya kalkıştı. Talat Aydemir, kan dökülmeden biten bu girişimin ardından emekli edilse de dur(durula)madı ve 1963’te kendi sonunu da getirecek yeni bir darbeye kalkıştı.

    Ordu içinde 27 Mayıs 1960 darbesi sonra­sında pek çok konuda görüş ayrılığı vardı. En önemli anlaşmazlık yönetimi sivillere devredip devretmeme konu­sunda yaşanıyordu. Ülke yöne­timini ele alan Milli Birlik Ko­mitesi (MBK) ile ordu içinde ordu gibi çalışan Silahlı Kuv­vetler Birliği arasında büyük gerilim vardı.

    “Radikaller” olarak bi­linen 14 subayın MBK’dan tasfiyesi,taraflar arasındaki gerginliği arttırmıştı. Silah­lı Kuvvetler Birliği’nin 1961 seçimlerinden sonra yapma­yı planladığı darbe engellen­se de, “27 Mayıs’ın amacına ulaşmadığı” gerekçesiyle ye­niden darbe yapmayı düşü­nen çok sayıda subay vardı.

    Sivil idare

    Harp Okulu Komutanı Al­bay Talat Aydemir liderliğin­deki bir grup subay 9 Şubat 1962’de, o ay bitmeden darbe yapma kararı aldı. Darbe giri­şiminden haberdar olan hü­kümet, başta Aydemir olmak üzere darbeci subayları aci­len başka görevlere atadı.

    Atama kararına uymayan Aydemir, kendine bağlı bir­liklerle 22 Şubat 1962’de ha­rekete geçti. Hükümete ve re­jime sadık kalan birlikler de, Hava Kuvvetleri uçaklarının Harp Okulu üzerinde alçak­tan uçması gibi karşı hamle­ler yaptılar.

    Acilen toplanan hükümet ve devreye giren İsmet İnö­nü’nün, “darbe girişiminin kansız bir şekilde bitirilmesi halinde darbecilere ceza ve­rilmemesi” kararı üzerine ha­reket durdu. Ordunun önemli bölümünün desteğini alama­yan Aydemir, ceza almaya­cakları açıklanınca darbe gi­rişimine son verdi. Aydemir ve bazı subaylar emekli edi­lirken, girişime destek veren bazı subayların görev yeri de­ğiştirildi.

    Ancak emekli edilme­si bile Albay Talat Aydemir’i durdurmamıştı. Aydemir, 20 Mayıs 1963’te Harp Okulu ve Zırhlı Eğitim Tank Taburu’nu yeni bir darbe için harekete geçirdi. Fethi Gürcan’ın kontrol ettiği Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da darbe giri­şimine katıldı.

    Ancak hükümet bu defa önceden istihbarat ve sıkı ön­lemler almıştı. Ayrıca darbe­cilerin ordu içindeki deste­ği 14 ay önceki girişime göre daha da azdı. Gece boyu süren ve altı kişinin öldüğü çatış­maların ardından, tüm darbe­ciler etkisiz hale getirildi. Bu defa İsmet İnönü de “Devle­ti Talat’ın üç buçuk adamına teslim etmem” diyerek tutum almıştı.

    Sivil idare

    Darbe girişimine katılan 151 subay ve emekli subay ile 1500 Harp Okulu öğren­cisi tutuklandı. Üç ay süren yargılamanın sonunda 5 Ey­lül’de karar açıklandı. Talat Aydemir ve altı arkadaşı Fet­hi Gürcan, Osman Deniz, İl­han Baş, Erol Dinçer, Ahmet Güçal ile Cevat Kırca’ya ölüm cezası verildi. 29 sanığın mü­ebbet hapis cezasına çarp­tırıldığı davada Harp Okulu öğrencilerinin büyük bölümü beraat etti, ama hepsi okul­dan atıldı.

    TBMM yedi idam cezasın­dan ikisini, Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idam cezala­rını onayladı. Gürcan 27 Ha­ziran, Aydemir ise 5 Temmuz 1964’te asılarak idam edildi.

    Sivil idare
    Önce af sonra idam 9 Şubat 1962’de darbe girişiminde bulunan Albay Talat Aydemir (solda) affedilmiş, bunun üzerine bir yıl sonra giriştiği yeni darbe hareketinden sonra yargılanarak idam edilmişti.
  • Darbesever basından darbesavar medyaya

    27 Mayıs’tan bu yana askerî müdahale ve darbeleri koşulsuz destekleyen ana akım medya; 15 Temmuz gecesi özellikle cumhurbaşkanının mesajlarını yayımlayarak, darbe girişiminin başarısızlığa uğramasına önemli katkıda bulundu. 56 yılın basın özeti…

    Türkiye tarihi, darbeler ta­rihi bir taraftan. Her on yılda bir askerin siyasete müdahalesi her zaman ilk elden ve en çok muhalifleri, gazetecile­ri, akademisyenleri vurdu. Basın tarihi açısından bakıldığında ise darbe dönemleri basının iktidara en çok biat ettiği, dezenformas­yonun en yaygın olduğu, yani gü­nahının en bol olduğu zamanlar…

    27 Mayıs, 1954’te çıkarılan 6334 Sayılı Kanun ve ardından “ispat hakkı”nın kaldırılmasıy­la üzerindeki baskıların iyice arttığı basın için, Oktay Ekşi’nin deyimiyle bir “kurtuluş operas­yonu”dur. Nitekim manşetler de darbeyi sevinçle karşılar. Burada en ilgi çekici olan Hürriyet ga­zetesinin durumudur. Hürriyet, darbe öncesi Demokrat Parti’ye destek vermekte, manşetlerinde hükümet icraatlarını övmekte­dir. 27 Mayıs gününün manşeti de Adnan Menderes’in ağzından “Türkiye’nin önü açık” sözüdür. Ancak Yazı İşleri Müdürü Selçuk Çandarlı eve dönerken askerle­ri fark edecek, hemen gazeteye dönecektir. O nüsha imha edilir, gazete ertesi gün “Türk Ordusu vazife başında. Silahlı Kuvvetle­rimiz bütün yurtta fiilen idareyi ele aldı” manşetiyle çıkar. An­cak askerler önceki yayınlar için Hürriyet’e diş bilemektedir. Sel­çuk Çandarlı gözaltına alınmış, sorgulanmıştır.

    Linci çekerken lince uğruyordu Hürriyet fotomuhabiri Selçuk Şamiloğlu, Boğaziçi Köprüsü’nde teslim olan askerlere linç girişimini fotoğraflarken saldırıya uğradı. Bir polis tarafından olay yerindeki bir TIR’a bindirilerek uzaklaştırılan Şamiloğlu, kim vurduya gitmekten son anda kurtarıldı.

    Basının bu tam desteği Milli Birlik Komitesi’nce gazetecile­rin özlük haklarını düzenleyen 5953 Sayılı Kanun’un 212 Sayılı Kanun’la iyileştirilmesi yoluyla ödüllendirilir. Köşe yazarları ar­tık Mili Birlik Komitesi’ni ve ye­ni kanunları, anayasayı övmek­le meşguldür. Arada rüzgar ters eser, Tanin gazetesinde yazmaya başlayan Aziz Nesin ve yöneti­mindeki İhsan Ada komünistlik iddiasıyla tutuklanırlar. Gaze­teci arkadaşları ise onları yalnız bırakır.

    Tehlikeyi önceden sezmek

    Darbeden hoşnut basının des­teğinin sınandığı en yakın olay, Talat Aydemir’in darbe girişi­midir. Basının bir kısmı Ayde­mir’e desteğini sürdürmüş, onu “22 Şubat’ın lideri” ilan etmiştir. Ali Dağlar, kitabında Rıfkı Salim Burçak’ın Aydemir’in idamında bu basının da sorumluluğu oldu­ğu ifadesini alıntılar.

    60’ların sonlarında iktidar için “komünizm tehdidi” top­lumsal olayları bastırmak, muha­lefeti sindirmek, hak ve özgür­lükleri kısıtlamak için kullanışlı bir araca dönüşür. 70’li yıllar­da ise 12 Mart Muhtırası’nın 9 Mart’ta yapılması planlanan bir başka darbe girişimini engelle­mek üzerine planlandığı orta­ya çıkar. 9 Mart’ın planlayıcıla­rı arasında bazı gazetecilerin de adı geçmektedir. Basının tepkisi bu sefer kuvvetle alkış yerine, demokrasiyi hatırlatan daha sa­kin bir destekten ibarettir. Ancak güçlüden yana tavırda bir deği­şiklik olmaz.

    Muhtıra demokrasiye çare olmaz, ülkede sular durulmaz. 12 Eylül’e dek geçen sürede top­lumsal kutuplaşmaya medya­nın katkısı da büyüktür. Kanlı 1 Mayıs’ın öncesinde Millet gaze­tesi 28 Nisan’da “DİSK’in 1 Ma­yıs Gösterilerinin Hedefi İhtilal Provasıdır” manşetiyle çıkar, 30 Nisan’da Tercüman gazetesinde Ahmet Kabaklı, “polisle vuruşma muhtemeldir, cinayetler işlene­bilir, mallara, canlara kıyılabilir” yazarak “öngörüsünü” ortaya ko­yar. Ertesi yıl Maraş ve sonra­sında Çorum Katliamı yine sağ basın tarafından “içsavaş” olarak görülür, ancak içsavaşta amaç “vatanın kurtarılması”dır. Neti­cede bugün hâlâ bazı köşe yazar­larının “ülke kan gölüne dön­müştü, halk askerleri alkışladı” diye andığı 12 Eylül darbesinin zemini de hazırlanmış olur.

    ‘Parayla değil sırayla’

    12 Eylül “emir komuta zinciri içinde” yapılan ilk darbe olma­sıyla diğerlerinden farklıdır. 60 darbesinde olduğu gibi askerler halkın ne tepki vereceği konu­sunda çekinceli değildirler, her şey planlanmış ve büyük disiplin içinde yürütülmüştür. TRT’deki bildiriyi de bu sefer kimin yap­tığına dair şüphe bırakmayacak şekilde darbenin lideri Kenan Evren bizzat okur. Askerlerin basının işleyişi konusunda da kafa yordukları, TRT’ye verilen haberlerin içeriğini konu alan emirle kanıtlanmıştır. Darbeye ve darbecilerin aleyhine tutum ve olaylar verilmeyecektir, yapı­lan haberler önceden onaya su­nulacaktır.

    Baskına uğradılar, ekranı karartmadılar! CNN Türk binasına giren bir grup asker, canlı yayını durdurup binayı boşaltmak istedi. Olayı soğukkanlılıkla yöneten kanal yetkilileri, yayına ara verip stüdyoyu boşaltsalar da, ekranı siyaha düşürmemeyi başardılar. Baskın sırasında yaşanan gergin anlar izlenemedi ama, açık bırakılan mikrofon sayesinde bütün Türkiye tarafından canlı yayında dinlendi.

    Gazeteler bir bir kapatılır, gazeteciler gözaltına alınır, ha­ber kaynaklarını deşifre etmeye zorlanırlar. Ancak basının büyük bölümü darbeye tam destek ve­rir. Bu yazının yazıldığı sıralar­da tutuklandığı açıklanan Nazlı Ilıcak “…Açıklanan hedef de de­mokrasiye işlerlik kazandırmak olduğuna göre, hürriyetlerin üze­rine bir müddet şal örtülmesini, liderlerimizin, mesele yatışınca­ya kadar teminat altında bulun­durulmalarını içimize sindirmek gerekiyor” diye yazar. Yayıncı İl­han Erdost’un öldürülmesini ga­zeteler görmemeyi seçerler. Ga­zetelere göre darbeyle memleket huzura kavuşmuştur, hatta yine Tercüman gazetesi yazarı Rauf Tamer’e göre bu darbe değil “ba­rış harekâtı”dır.

    Basının darbecilere deste­ği Anayasa referandumunda da sürer, bugün artık dalga konu­su olan bir klişeyle, referandum adeta bir “demokrasi şöleni” ola­rak sunulur.

    Bir yandan 24 Ocak Karar­ları’yla sübvansiyonların kalk­ması sonucu ekonomik olarak darboğaza giren, diğer taraftan sansür ve otosansürün esir aldığı basının içi bu dönemde boşal­tılır. İçerik tamamen magazine ve skandal haberciliğine kayar; bunda basına yeni giren ve baş­ka alanda yatırımları olan yeni medya patronlarının da payı bü­yüktür. 12 Eylül’ün yarattığı bas­kı ortamından, sahip oldukları gazetelerden sendikaları uzak­laştırarak, iktidarla iyi ilişkiler kurarak kârlı çıkarlar.

    Genç spikerin en zor yayını! TRT binasını ele geçiren askerler spiker Tijen Karaş’a TSK’nın yönetime el koyduğunu duyuran “Yurtta Sulh Konseyi” imzalı bir bildiri okuttular. Polis ve vatandaşların binayı darbe yanlısı askerlerden kurtarmasının ardından genç spiker canlı yayında kalabalığa açıkladı: “Bildiriyi silah zoruyla okudum”.

    Özal’lı yıllarda büyüyen, bünyelerine televizyonları, özel radyoları katan patronlar, 90’lı yıllarda sürekli el değiştiren ko­alisyon hükümetleri ve ordu arasında denge siyaseti izleye­rek zenginliklerine zenginlik katarlar. Ragıp Duran’ın “apo­letli medya” olarak adlandırdığı medyada değişmeyen tek şey, asıl patronun ordu olduğunun kabu­lüdür.

    Siyasette koalisyonların ve dolayısıyla siyasetin tıkandı­ğı yıllardır. Tehlike büyüktür ve kimin güçlü olduğunu artık sez­mesine gerek olmayan medya, elbette ordunun yanında olacak­tır. 28 Şubat yani bir diğer adıyla post-modern darbe 1997’de gelir; medyaya göre sorumlusu hükü­mettir. Sincan’da tankların yürü­mesi Cumhuriyet’te “Sincan’da Tanklı Protesto” şeklinde verilir. Refah Parti’li yöneticilerin skan­dal sözleri manşetleri, haber bül­tenlerini doldurur; amaç “bunu hak ettiler”i halka kabul ettir­mektir.

    1998’de Çevik Bir ve Erol Öz­kasnak’ın emriyle uydurulmuş Şemdin Sakık ifadelerini Hürri­yet ve Sabah gazeteleri sorgusuz sualsiz manşetlerine taşır. Hürri­yet’in 25 Nisan manşeti “Dehşet itiraflar”dır ve Şemdin Sakık’ın bazı gazetecilerin, siyasetçilerin ve sivil toplum kuruluşlarının PKK ile işbirliği yaptıklarını söy­lediği iddia edilir. Aynı gün gaze­tenin başyazarı Oktay Ekşi’nin yazısının başlığı “Alçakları tanı­yalım”dır. Basın tarihine “Andıç” olarak geçen bu hedef gösterme­lerin ardından, Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand işlerini kay­bederler. Dönemin İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal ise haberlerin ardından silahlı saldı­rıya uğrar ve ağır şekilde yarala­nır. Gazeteciler ve medya patron­ları 2012 yılında Darbeleri Araş­tırma Komisyonu’na verdikleri ifadelerde, ordunun istediğini yayınlamak zorunda kaldıklarını, büyük baskı altında olduklarını, ama yaptıklarının yanlış olduğu­nu itiraf edeceklerdir.

    İktidar el değiştirince

    2001 yılındaki ekonomik krizden en çok etkilenen, krize yol açan düzenden nemalanan medya­dır. 2002’de AKP iktidara gel­dikten sonra başta destek veren medya patronları, bir süre sonra eski alışkanlıklarına döndüğün­de, krizde batan medya grupları ortamı yeniden şekillendirmede çok işe yarayacaktır.

    27 Nisan Bildirisi’nde basın artık kimin yanında durması ge­rektiğini öğrenmiştir. Ancak di­ğer taraftan ordunun siyasal ik­tidar için halâ bir tehlike olduğu gerçeği de günyüzüne çıkmıştır. Askerî vesayetin geriletilmesin­de hükümetin ortağı Gülen ce­maati ile birlikte gereken desteği bu sefer hükümetin istediği şe­kilde Taraf gazetesi verir. Nokta dergisi ile ortaya dökülen darbe iddiaları, Ergenekon ve Balyoz davaları ile bir cadı avına dönü­şür. Basının bir kısmı askerî ve­sayetin geriletilmesini her şeyin üstünde görürken, yargılamadaki usulsüzlükleri görmezden gelir.

    Politik kutuplaşma medyada da büyümektedir. Bir taraf diğe­rini sürekli “ama onlar gazeteci değil” diye suçlar. Bu kutuplaş­mayı bir nebze kıran Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanma­sı ve bir yıl boyunca cezaevinde kalmaları olur. Gülen cemaati ga­zeteleri, Şık ve Şener’in “gazete­cilikten tutuklanmadığını” man­şetlerine taşırken, diğer kesim biraraya gelerek ortak mücade­le vermenin önemini kavrama­ya başlar.

    Gezi, medyanın içinde bu­lunduğu çarpık düzeni ve iktida­ra biatının boyutunu çok çıplak biçimde ortaya koyar. Devam eden yıl 17-25 Aralık tape’leriy­le Cemaat muhalif saflara katı­lır. Gazetecilerarası kutuplaş­ma devam etmektedir. Cema­at medyası kendilerine yapılan baskıların görmezden gelindiğini iddia ederken, diğer taraf onları geçmiş günahlarıyla yüzleşme­ye zorlar. Basın üzerine baskılar arttıkça, birlikte mücadelenin ge­rekliliği de kendini gösterir. İçte hesaplaşmalar sürse de yükselen ses “basının her koşulda özgür olması gerektiği”dir.

    15 Temmuz bir “lütuf” mu?

    Bu koşullarda 15 Temmuz gece­sine gelindi. Kimin yaptığı, ne za­man planlandığı halen anlaşıla­mamış darbe girişimi, medyadan adeta “canlı” verildi. Medya önce tereddüt etse de kimin kazana­cağının sezilmesinin ardından pozisyonunu belirledi. Gecenin bir yarısı Meclis bombalanırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın me­sajlarını yayınlayarak (ki önce­den TRT ve Anadolu Ajansı’na görüş verildiği ama yayınlanma­dığı iddiaları söz konusu) darbe girişiminin başarısız olmasına önemli katkı sundu. Bu vesiley­le darbesever medyadan darbe­savar medyaya dönüşerek takdir kazandı.

    Gazetecilere terörist muamelesi Darbe girişiminin ardından başlatılan soruşturmada birçok gazeteci gözaltına alındı ve tutuklandı. Zaman Gazetesi’nin eski yazarları Şahin Alpay ve Ahmet Turan Alkan elleri arkadan kelepçeli götürülüyor.

    15 Temmuz başarısız da ol­sa, geçmiş darbe tecrübelerini hatırlatan pratikler hemen dev­reye girdi. 20 Temmuz’da Erdo­ğan’ın ilan ettiği OHAL’in hemen ertesinde 16 televizyon, 3 haber ajansı ve 45 gazete kapatıldı. Bu yazının yazıldığı tarih itibariy­le 70’e yakın gazeteci gözaltın­da. Gazeteciler, akademisyenler ve kimi kamu çalışanlarına ya­pılanlar, geçmişin cadı avları­nı anımsatıyor. Kimileri Gülen cemaatine yakın gazetecilerin Ergenekon ve Balyoz davaların­daki tutumlarını hatırlatıp “oh olsun“ derken, iktidarın övgüsü­nün tadını çıkaranlar hukuksuz­lukları görmezden gelmeyi tercih ediyor. Geçmiş tecrübelerden ders alınması umuduyla, yazıyı Uğur Mumcu’nun Nazlı Ilıcak’ın gözaltına alınmasının ardından 9 Ekim 1982’de yazdığı yazıdan bir bölümle bitirelim:

    “Fikir suçlarından cezaevle­rinde yatan gazeteci ya da sıra­dan yurttaşlar için basınımızın vurdumduymazlığına da ilişmek isteriz. Eğer demokrasi ve fi­kir özgürlüğü söz konusuysa, bu alanda dürüst davranmakta ya­rar var. Bab-ı Ali’nin patronajına mensup bir yazarın olayını büyü­terek, fikir işçilerinin cezaevleri­ne girmesine karşı duyarsız kalı­narak demokrat olunamaz”.

  • Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Yaz mevsiminde yalnızca kavun ve karpuz satışı yapılan kar­puz sergileri İstanbul’da dö­nem dönem belediyelerle karpuzcular arasında sorunlar yaşanmasına sebep olmuştur. Belediyeler yıllarca sinek üremesine ve çevrenin kirlenmesine yol açtığı gerekçesiyle bu satış nokta­larına çeşitli kurallar getirmeye uğ­raşmış, karpuzcular da bu kuralları delmek için çaba göstermiştir.

    Aslında 1950 yılına kadar karpuz sergisi açmak isteyenlerin uyması gereken çok fazla kural yoktur. Ver­gi ödemeyen karpuzcular, merkezi cadde ve meydanlar hariç istedikle­ri yerde sergi de açabilmektedir. Be­lediye, tezgâhları ara sıra denetler ama bu denetimler daha çok tezgah­ta başka meyvelerin satılıp satılma­dığını kontrol için yapılır. 16 Tem­muz 1950’de karpuz sergisi açma­ya çeşitli standartlar getirilir. Sergi açmak isteyenlerin karpuz üreticisi olması ve bunu kanıtlayan belgeler­le belediyeye bağlı Hal Müdürlüğü’ne başvurması gerekmektedir. Ayrıca talep fazla olduğu için izin verilecek karpuzcular kurayla belirlenecektir. Ve bu izni alanlar da belediyeye işgâl vergisi ödemek durumundadır.

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Yeni düzenleme ve özellikle vergi ödeme kısmı karpuzcuların tepkisi­ne yol açar. 12 Ağustos 1950’de o za­man Eminönü’nde bulunan Meyve Sebze Hali’nde bir araya gelen kar­puzcular, verginin kaldırılması için eylem yaparlar. Eylemde okunan açıklamada bazı sergilerin vergisi­nin haciz yoluyla alındığından şika­yet edilmektedir. 1500 kişi oldukla­rını öne süren ve yılın dokuz ayında “aylak aylak gezdiklerini” söyleyen karpuzcular sergilerini sadece yaz mevsiminde değil 12 ay boyunca açmak ve başka meyveler de sat­mak istemektedir.

    Eylemin ilginç bir yönü de kar­puzcuların üzerine çeşitli yazılar kazıdıkları karpuzları pankart ya da döviz gibi taşımalarıdır. Kar­puzların üzerinde “Su verilmesini istiyoruz”, “Sergilerin yıllık kiraya bağlanmasını istiyoruz” gibi ta­leplerin yanı sıra “Bizi korursanız tatlı ve ucuzuz” gibi karpuzun ağ­zından yazılmış ifadeler de vardır. Karpuzcular muhtemelen gazetecileri kendileriyle ilgili haber yapmaya teş­vik için bazı karpuzların üzerine de gazetelerin isimlerini yazmıştır. Fo­toğrafta Cumhuriyet, Hür­riyet, Milliyet ve Gece Posta­sı’nın isimleri okunabiliyor.

    Karpuz sergileri edebiyata da konu olmuştur. Bunların en bilineni Sait Faik’in 1936 tarihli Bir Karpuz Sergisi adlı harika öyküsüdür (Semaver-Sar­nıç, Bilgi Yayınevi, 1992). Kemal Ta­hir’in 1937’de yazdığı Herkesi Durdu­ran Adam adlı öyküsünde de (Üstadın Ölümü, İthaki Yayınları, 2006) Ra­mi’de çok gösterişli bir karpuz sergisi açan Ahmet adlı bir kahraman vardır.

    Karpuz sergisi açmak herhalde çok kazançlı bir iş olarak görülmek­tedir ki Münir Tanbal’ın 1953 bası­mı Rüya Tabirleri kitabında rüyada karpuz sergisi görmek, yakın zaman­da miras, piyango gibi beklenmedik bir kazanç elde edileceği şeklinde yo­rumlanmıştır.

    DUYURU

    Resimdeki atla benim bir alakam ve ilişkim yoktur’

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu

    Tavernaların altın yıllarını yaşadığı 1980’li yıllarda arka arkaya birçok taver­na şarkıcısı şöhrete kavuşmuş­tu. Bunlardan biri olan Metin Kaya 1986’da çıkardığı ikinci albümü Barışmaya Alıştık’ın ka­pağı nedeniyle yapımcısı Tümer Altuntaş’la davalık olmuştu.

    Davanın sebebi, Taç Plak’ın sahibi Tümer Altuntaş’ın kaset kapağına Metin Kaya’nın fo­toğrafı yerine at fotoğrafı kul­lanmış olmasıydı. Kaya, dört gözle beklediği albümü piya­saya çıktıktan sonra gazetele­re “Kaset kapağında kullanıl­mak üzere fotoğrafımı çektir­diğim halde Tümer Altuntaş at resmi kullanmıştır. Bu at ile benim hiçbir alakam ve ilişkim yoktur. Bundan dolayı kendisini protesto eder, gerekli hukuki muameleye başladığımı ve bundan böyle yalnız çalışa­cağımı üçüncü kişilere ve sa­yın halkımıza saygı ile duyuru­rum” diye ilan vermişti.

    Yeni Gündem dergisinin ko­nuyla ilgili haberinde ise şöyle deniliyordu: “Metin Kaya’nın ifadesine göre Tümer Altuntaş ilk görenin bile tipinden anla­yacağı gibi ‘cins’ biriydi. Zaten ‘Neden böyle yaptın?’ sorusu­na da ‘Cinslik olsun diye’ ceva­bını vermişti. Kaya’ya hiçbir şey koymuyordu da, kendisiy­le eşin dostun kafa bulmasına, annesinin babasının bile ‘Bari köpek resmi koydursaydın’ de­melerine hasta oluyordu”.

    Karpuzcuların eyleminde karpuzlar pankart oldu
  • Tarihin işçi sınıfına sağ gösterip sol vurduğu dönem

    1936 yılı, işçi sınıfı ve tüm çalışanların tarihinde bir dönüm noktasıydı. Fransa’da sol partilerin oluşturduğu ve Halk Cephesi adı verilen koalisyon hükümeti zamanında ilk kez 40 saatlik çalışma haftası kabul edildi. Sosyalist ve komünistleri birleştiren, genel grevlerle taleplerini kabul ettiren işçiler, savaş atmosferindeki iki yıl içinde giderek hareketi dizginleyen sol partiler tarafından terkedilecekti.  

    Fransa’da Mart ayından bu yana süren “Gece Ayakta” eylemiyle ta­rihin ender olarak yönelttiği “kim karar verecek?” sorusu­na yanıt aranıyor. Sokak kendi kaderi hakkında kendi irade­sini yansıtmayan hükümetin yeni çalışma tasarısına karşı çıkıyor. Paris başta olmak üze­re bir dizi kentte yaklaşık üç milyon insan sokakta.

    Sokak ve barikat Fran­sız tarihinin malum pek de yabancısı olmayan mekan­lar. Bugün yapılan eylemler 10 milyon işçinin grevde ol­duğu 1968’e anıştırmalar ya­pıyor. Ne de olsa o kuşaktan ayakta kalanlar var. Sokak ve sandığın yakın tarihteki en büyük mücadelesi ise bugün­lerde sekseninci yılını doldur­muş olan 1936’daki Halk Cep­hesi döneminde yaşanmıştı.

    Paris’in fabrikalarla çevrelendiği, işçilerin iki güçlü parti ve sendikaya üye olup oy verdiği bir başka dönemin hikayesi bu. Tabii zaman içe­risinde çok şey değişti. İşçi­ler tarihlerinde ilk kez greve çıktıklarında fabrikaları işgal ederken, bugün meydanlar­da sabahlanılıyor. İşçi sınıfı da eski işçi sınıfı değil. Dün­ya üretiminin önemli bir kıs­mı artık Batı’dan Uzakdoğu’ya uzanıyor. Ama henüz geçen ay Cannes’da büyük ödülü, Altın Palmiye’yi kazanan Ken Lo­ach’ın son filmi “Ben Daniel Blake”de olduğu gibi, çalışan­ların onurlu yaşam mücade­lesi değişmedi, eskimedi ve tarihin ender anlarında hiç beklenmedik biçimlerde yük­seliyor.

    1930’lu yıllarda İtalya’nın yıllardır faşist partinin ege­menliğinde olması yetmez­mişcesine, Almanya’da da Hit­ler iktidar olmuş, Fransız aşırı sağı da sıranın artık kendisi­ne geldiğine inanmıştı. Ancak Fransa’daki aşırı sağ ne sosya­list partiyle ne komünist par­tiyle yarışacak durumda de­ğildi. Üstelik aşırı sağ ve faşist hareket bir bütünlük arzetmi­yordu, kendi içinde hasmane klanlara ayrılmıştı. Bununla birlikte 1929 iktisadi bunalımı Fransa’yı da vurmuş, işsizlik, düşük ücretler, mali skandal­lar toplumu sarsmış, 1932 se­çimlerinde sol genel olarak oy kaybetmişti. Herşey 6 Şubat 1934’teki aşı­rı sağın bir diktatörlük rejimi kurmak üzere (Action frança ise, Jeunesses patriotes, vs.) Paris’in merkezinde sokağa dökülmesiyle başladı. Hükü­met başkanı ve Radikal Parti önderi Daladier’nin istifası­nı isteyen göstericiler, hükü­metin görevden aldığı polis müdürü lehine de tezahüratta bulunuyorlardı. Gece boyunca süren gösterilerde 17 kişi öl­dü, 57’si kurşunla olmak üzere 2.300 kişi yaralandı. Gösteri­ler amacına ulaştı, başbakan istifa etti ve eski devlet başka­nı Doumergue bir “ulusal bir­lik” hükümeti kurdu. Böylece faşistler radikalleri iktidardan düşürmüş, ancak hükümete muhafazakarlar gelmişti.

    Haydi greve! Genel grev ve miting çağrısı yapan bir afişin önünde toplanan Fransız işçilerin yüzlerinde gurur ve kararlılık okunuyor.

    Faşist çetelerin saldırısı Mayıs ayına kadar devam etti, çeşitli kentlerde savunmasız işçiler öldürüldü. Özellikle es­ki muharipler cemiyeti (Croix -de-Feu), sayıları 15-20 bine varan üyelerini silahlandırmış, beklenmedik saldırılarla cina­yetler işlemeye başlamıştı.

    Hal böyleyken, sol hare­ket içindeki istikrarsızlık ve kavga da sürmekteydi. Komü­nist Enternasyonal’in direktif­lerini katı bir biçimde izleyen Komünist Parti’ye (FKP) göre kapitalizm “üçüncü dönem”i­ne girmişti ve pek yakında kri­ze sürüklenip SSCB’ye saldı­racaktı. Komünistler sosyalist partileri veya radikalleri de sağda, hatta Almanya’da oldu­ğu gibi “faşizmin ikiz kardeş­leri” olarak görüyorlardı. Re­formist Sosyalist Parti (SP) bir işçi partisi değil, bir burju­va partisiydi!

    Sosyalist Parti de komü­nistlerden gelecek her türlü teklifin kendi tabanlarını oy­ma amacı taşıdığına inanmış­tı; ancak Radikal Parti’yle itti­faka yanaşıyordu. Sosyalistler ve radikaller 1927 ve 1932’de koalisyona girmişler, ancak her seferinde temel konularda anlaşmazlıklar çıkmış ve ra­dikaller sağla ittifak yaparken sosyalistler muhalefete geç­mişti. 1934’ten itibaren bütün partiler birbirini suçlamaya başlamıştı.

    Dördüncü güç: Basın Paris’in batısında bulunan Haut de Seine yerleşiminde komünist L’Humanité gazetesinin standı, Marcel Cerf, 1936.

    Ancak aşırı sağın eylemle­riyle birlikte, sosyalistleri, ra­dikalleri ve çeşitli sol grupla­rı parti aygıtlarından bağımsız olarak yanyana getiren antifaşist komiteler yeni bir dina­mik ortaya çıkardı.

    Faşist tehlikeye karşı inisi­yatif alan sosyalistler, emekçi­lerin eylem birliğini gerçekleş­tirmek için komünistlere bir çağrıda bulundu. Ancak FKP Almanya’da olduğu gibi Fran­sa’da da “faşizmin yatağını ha­zırlayanlar”la işi olmayacağını bildirdi.

    Komünistler ve ona bağlı işçi sendikası CGTU’nun gös­terilerinde hâlâ “Kahrolsun Sosyalist Parti ve Radikal Par­ti tarafından hazırlanan faşist ve gerici ulusal birlik!” slogan­ları, pankartları görülüyordu. FKP’nin yayın organı L’Huma­nité, “sosyal demokrasi ile mü­cadele etmeden faşizme karşı mücadele edilemez” diye ya­zıyordu.

    Buna karşılık SP ve ona bağlı CGT sendikası 12 Şu­bat’ta “faşizmin tehditlerine karşı ve siyasal özgürlüklerin savunusu için” bir genel grev çağrısında bulundular.

    FKP sosyalistlerin tabanı­na seslenmek için bu çağrıya uydu; ancak kendi tabanı sos­yalistlerin kervanına katıldı ve iki partinin militanları “Birlik! Birlik!” diye haykırarak mey­danda buluştular. Böylece iki partinin tabanı, kendi şefleri­nin kararı dışında bir halkçı birliğin zeminini hazırladılar.

    Yükselen faşist saldırılara karşı Mart ayında “Antifaşist Entellektüeller Teyakkuz Ko­mitesi” kurulur ve binlerce ay­dın birlikte davranma ihtiya­cını dile getirir.

    Kitle seferberliği beklenti­lerin ötesine geçer: Paris’teki 31 bin posta işçisinin 30 bini (polisin verdiği rakam) greve katılır, günlük gazeteler ya­yımlanmaz, tiyatrolar kapanır, Citroën’de çalışanların % 85’i grevdedir.

    CGT’ye göre Paris bölge­sinde greve katılanların sayısı 1 milyondur. Taşra da sessiz değildir, Marsilya’da 100 bin gösterici sokaktadır. Fransa’da toplam 4,5 milyon grevci ve 1 milyon gösterici seferber ol­muştur.

    Uluslararası destek

    Paris yakınlarındaki Garche’da Halk Cephesi’ni destekleyen İspanyol cumhuriyetçi kadın milis, Marcel Cerf, 1936.

    Fransa-SSCB anlaşması

    Soldaki iki parti arasındaki ilişkiler 1934 Haziran’ına doğ­ru köklü bir değişikliğe uğradı. SSCB kendi hatalarının ve Al­man KP’sine dayattığı politi­kanın sonucu olarak iktidara geçen Hitler’in savaş tehdidiy­le karşı karşıya kaldığını göre­rek İngiltere ve Fransa ile bir anlaşmanın gerekli olduğu ka­nısına varmıştı.

    2 Mayıs’ta imzalanan Sta­lin-Laval anlaşması (her ne kadar Stalin 1939’da Hitler’le bir anlaşma imzalayacak olsa da!) FKP’nin pozisyonlarını değiştirmesine yol açtı. Ne de olsa Stalin, Fransa’nın ordu­sunu güçlendirmesini onay­lamıştı. FKP siyasal çizgisini Moskova gibi 180 derece de­ğiştirerek “demokrasinin sa­vunusu”na geçer.

    Büyük Fransız Devrimi’nin yıldönümü vesilesiyle 14 Tem­muz 1934’te büyük bir gösteri düzenlenir. Romain Rolland ve Henri Barbusse’ün başını çektiği Antifaşist Entellektü­eller Teyakkuz Komitesi ve İn­san Hakları Birliği’nin “Cum­huriyet için Halk Kutlaması”­na 500 bin kişi katılır. Bu olay, 1936 seçimlerine bir sol itti­fakla gidilmesi için ilk önemli adım olacaktır.

    Yer gök direniş

    Fransa’nın ulusal bayramı 14 Temmuz’da Bastille Meydanı’ndan Paris’in banliyölerine yayılan yüksek katılımlı gösteriler, Fred Stein, 1935.

    27 Temmuz’da iki parti “birlikte faşist örgütlere karşı, onların silahsızlandırılması ve feshi için, demokratik özgür­lüklerin savunusu için, seçim­lerde nisbi temsil için…” bir ortak eylem anlaşmasına ka­rar verirler (Paris’teki sürgün İtalyan Sosyalist ve Komünist partileri de benzer bir anlaş­ma imzalayacaklardı).

    Ekim ayında FKP’nin ön­deri Thorez, Radikal Parti’ye kendileri ve SP ile bir ittifak yapmasını önerir. Otuz yıldır şu veya bu biçimde iktidarda olan Radikal Parti komünist­ler katında kıymete binmiştir.

    FKP seçim için hazırlanan program konusunda alabildi­ğine uyumlu davranır. Progra­mın ilk kısmı özgürlüklere ay­rıldıysa da sömürgeler için bir kayıt bulunmaz İkinci kısım barışın savunusu ayrılmıştır ama somut olarak ancak si­lah fabrikalarının millileşti­rilmesinden söz edilmektedir! Üçüncü kısım ekonomik ön­lemlerdir. Tarım ürünlerinin değerlendirilmesi, yaşlıların emekliliği, ücretlerde bir dü­şüş olmadan çalışma zamanı­nın azaltılması gibi hususları içeren maddeler, esas olarak Radikal Parti’nin programına da uygundur.

    FKP’nin politikasında­ki değişikliği simgesel olarak gösteren en önemli gelişme ise Enternasyonal marşının ve kı­zıl bayrağın terkedilmesidir. Paris Komünü’nden ve özellik­le 1914’ten beri Fransız dev­rimcilerinin pek de hoşlanma­dığı Marseillaise ve üç renkli ulusal bayrak, artık komünist­lerin de dilinde ve elindeydi. 14 Temmuz gibi hem ulusal hem devrimci bir anmanın birleştirdiği üç parti böylece Halk Cephesi’ni oluşturdular.

    1936 seçimleri ve grevler

    Fransa’da Mayıs 1936 seçimleri hararetli bir ortamda gerçek­leşti. FKP 1932’deki 780.000 oyunu 1.470.000 bine çıkardı. SP, 2 milyon dolayında kaldı. Radikaller ise önemli oranda oy kaybettiler. Sonuçta FKP 72 (önce 10), sosyalistler 149 (önce 97), çeşitli sol 55, Radikal Parti 110 (önce 159) sandalye kazan­dı. Merkez sağ 113, aşırı sağ 111 sandalye kazanmıştı.

    Aslında seçim sonuçları çok büyük bir değişimin ol­madığını gösteriyordu. Katı­lım oranı % 84,30 ile önceki­nin yarım puan üzerindeydi. Genel olarak sağ ve sol oyla­rın toplamında sağ 37, 35’den 35, 88’e gerilemiş; Halk Cep­hesi partileri ise 44, 8’den 45,9’a yükselmişti. Bölgesel olarak da sol yine kentlerde ve orta kesimde, sağ ise kır­salda ve ülkenin kuzeyinde egemendi.

    Seçim sonuçları ilan edilir edilmez, yaygınlaşmaya başla­yan fabrika işgalleriyle grevler patlak verdi. 24 Mayıs 1936’da, 1871 Paris Komünü’nde ölen­lerin anısına yapılan törene o güne kadar görülmemiş bir kalabalık, 600 binin üzerinde insan katıldı ve göstericiler ko­münarların kurşuna dizildiği bölgeye doğru yürüdü.

    4 Haziran’da hükümet ku­ruldu, ancak sendikaların olma­dığı yerlerde bile grevlerin pat­lak vermesi denetimi giderek zorlaştırıyordu. Çeşitli hizmet­ler durma noktasına gelirken, sendikalar kendilerine rağmen yaygınlaşan grevleri durdurmak için müdahale ettiler.

    Sanatçı-işçi elele

    A.E.A.R’ın (Devrimci Yazarlar ve Sanatçılar Birliği) girişimiyle 1934’kurulan Paris Halk Korosu, Montrouge’da bir fabrikada grevci işçilere şarkı söylüyor, Temmuz 1936.

    7 Haziran gecesi başbakan­lık konutunda Léon Blum’un başkanlığında, işçi ve işveren temsilcileri (sendikalar) ile ya­pılan toplantıdan % 7-15 ücret artışı, özgür sendika seçimi, işçi temsilcilerinin seçimi gibi maddeler kabul edildi. Sendi­kacılar işverenlere işçileri de­netimde güçlük çektiklerini belirtiyorlardı!

    Yine de tarihte ilk kez iş­çiler bir bütün olarak ve aynı anda ücret artışı, çalışma saati­nin düşürülmesi ve ücretli tatil başta olmak üzere dünya tari­hine geçecek kazanımlar elde etmişlerdi.

    Durumun belirsizliği kar­şısında aba altından sopa gös­termek için Léon Blum, “sen­dikal örgütlenmeye yabancı ve şüpheli grupların sızdığı yönünde duyumlarımız var” diyor ve ardından Lutte Ouv­rière gazetesine el konuyor ve yöneticileri kovuşturuluyordu. FKP önderi Thorez de, “işçi sınıfını tehlikeli bir maceraya sürüklemek üzere harekete sı­zan şüpheli unsurlar”a dikka­ti çekiyordu. Thorez, iktidarı almanın sözkonusu olmadığı­nı söylemekle kalmayıp “bir grevi sonlandırmayı bilmek gerekir” diyerek tavrını açık­lıyordu.

    Halk Cephesi’nde yalpalanmalar

    Halk Cephesi’nin kurucuları arasında başından beri varo­lan bir takım anlaşmazlıklar Temmuz 1936’da İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesiyle iyice su yüzüne çıktı.

    Blum hükümeti tıpkı İn­giltere gibi, savaşa müdahale etmeme politikası güttü. Bu­na göre Franco’nun yanısıra, Hitler ve Mussolini tarafından İspanya’ya gönderilen İtalyan ve Alman faşistlerine karşı da mücadele eden Cumhuriyetçi İspanyollara silah verilmeye­cekti. FKP silah gönderilmesi için bir kampanya yaptıysa da Blum hükümetine bağlı kal­dı. İspanya İç Savaşı boyunca Banque de France, Cumhuri­yetçilerin talebine rağmen ka­sasında bulunan İspanyol al­tınlarını göndermedi. Altınlar ancak Franco’nun zaferinden sonra iade edilecekti!

    1 FİLM

    “La vie est a nous” (Hayat Bizimdir)

    Yönetmen: Jean Renoir

    1936 sonbaharından itiba­ren Halk Cephesi koalisyonu bozulmaya başladı. Radikaller sosyalistlere yüklendi ve Léon Blum mâli konularda tam yet­ki istediğinde sağla işbirliği yaparak hükümeti düşürdüler. Blum’un yerini radikal Camil­le Chautemps aldı.

    Savaştan önceki son iş­çi silkinişi, 30 Kasım 1938’de Chautemps’ın yerine geçen bir başka radikal olan Daladier hükümetini protesto etmek için ilan edilen genel grevdi. Ancak pek takipçisi olmadı. Halk Cephesi’nin iki yılı, Haziran 1936’yı gerçekleşti­ren işçi sınıfının gücünü sön­dürmüştü. Ücretleri düşürme­den ve hatta artırarak çalışma haftasının 40 saate indirilmiş olması gibi önemli kazanımlar tasfiye ediliyordu. Aşağıdan, sendika ve parti aygıtları dı­şından gelişen hareket, hükü­met hesaplarının kıskacında sıkışmış, yörüngesiz kalmış­tı. İşten çıkarmalar, hapsedil­meler gündelik hale gelmişti. Mali ve ekonomik sorunlarla başedemeyen Blum, aşırı sa­ğın saldırıları karşısında iyice zayıfladı. Radikal Daladier’nin başa geçmesinden sonra yeni­den 48 saatlik iş haftasına geri dönüldü. İşten çıkarmalar, tu­tuklamalar işçi hareketini iyi­ce zayıflattı. FKP ciddi oranda üye kaybetti. Sonunda Halk Cephesi dağıldı.

    1 KİTAP

    Juin 36 – İşçi Sınıfı Arafta,

    Yazarlar: Jacques Danos – Marcel Gibelin

    KRONOLOJİ

    Fransa’yı sarsan beş yıl

    1934

    6 Şubat Paris’te 40 bin kişinin katıldığı ve 15 kişinin öldüğü aşırı sağ gösteriler.

    7 Şubat Daladier hükümetinin istifası, radikal Doumergue’in iş başına gelmesi.

    9 Şubat CGT ve Komünist Parti’nin karşı gösterisi. 6 ölü.

    12 Şubat CGT’nin genel grev ilanı ve CGTU’nun da desteğiyle 100 binden fazla emekçinin toplanarak “Birlik!” talep etmesi.

    23 Haziran KP siyasi bürosunun, savaşa ve faşizme karşı mücadelede SP’ye eylem birliği önermesi.

    2 Temmuz Paris bölgesindeki iki partinin örgütlerinin ortak mitingi.

    27 Temmuz Savaş hazırlıklarına, kararna­melere, aşırı sağın eylemlerine karşı SP-KP eylem birliği anlaşması.

    1935

    15 Mart Askerlik hizmetinin 18 aydan iki yıla çıkarılması.

    15 Mayıs Fransa-SSCB karşılıklı yardım anlaşması.

    14 Temmuz “Ekmek, barış ve özgürlük” slo­ganlarıyla Paris’te toplanan 500 bin kişinin Halk Cephesi’nin zeminini hazırlaması.

    17 Temmuz Kamu sektöründeki maaşların yüzde on düşürülmesi.

    6-8 Ağustos Brest ve Toulon’da gösteri ve grevler.

    6 Aralık Silahlı milislerin ve faşist birliklerin feshedilmesi.

    1936

    12 Ocak Radikal Parti, SP ve KP’nin oluştur­duğu Halk Birliği’nin seçim platformunun yayınlanması.

    2-5 Mart CGTU’nun “birlikçi” komünistlerinin CGT’ye katılması.

    26-3 Nisan Genel seçimlerde Halk Cephe­si’nin zaferi.

    11 Mayıs Fabrika işgalleriyle büyük bir grev hareketinin başlangıcı.

    4 Haziran KP’nin desteği ve radikallerin ka­tılımıyla Léon Blum hükümetinin kurulması.

    6 Haziran Halk Cephesi hükümetinin 210’a karşı 384’le güvenoyu alması.

    7 Haziran Grevlerin yaygınlaşması.

    11 Haziran Ücretli tatil ve 40 saatlik çalışma haftası yasasının kabulü. Thorez’in “bir grevi bitirmeyi bilmek gerek” çağrısı.

    18 Haziran Aşırı sol örgütlerin feshi.

    21 Haziran KP yayın organı L’Humanité’nin “Yaşasın Fransız ulusunun birliği!” başlığını atması.

    28 Haziran KP’nin eski yöneticisi Jacques Doriot’nun aşırı sağcı Fransız Halk Partisi’ni kurması.

    14 Temmuz 1 milyon kişinin katıldığı büyük gösteri.

    Ağustos başı: Grevlerin sona erdirilmesi.

    1937

    13 Şubat Léon Blum’un reformlara ara verildiğini açıklaması.

    18 Nisan Anti faşist göstericilere polis müdahalesi, 5 ölü.

    21 Haziran Léon Blum’un istifası, yerine Radi­kal Parti’den Camille Chautemps’ın gelmesi.

    1938

    13 Mart Léon Blum’un yeniden hükümet başkanı olması.

    8 Nisan Léon Blum’un ikinci istifası ve yerine radikal Edouard Daladier’nin gelmesi.

    4 Ekim KP milletvekillerinin hayır oyuna karşı Münih Antlaşması’nın onay­lanması.

    27 Ekim Radikal Parti’nin çekilmesiyle, Halk Cephesi’nin resmen sona ermesi.

    2-13 Kasım Haftalık çalışma saatinin 48’e çıkarılması.

    30 Kasım Genel grevin ardından kitlesel işten çıkarmalar.

    ANALİZ

    Fransız solunun sefaleti

    Mayıs-Haziran 1936 olayla­rını değerlendirirken, işlet­melerde mücadeleleri geliştirenin Halk Cephesi değil, kararlılıkları ve mücadele azimleriyle işçiler olduğu unutulmamalı. Böylesi bir hareketlilik olmadan Halk Cep­hesi’nin kazanımlar elde etmesi mümkün değildi. Halk Cephesi mevcut sistemi değiştiren değil, sistemde iyileştirmeler yapmak zorunda kalmış bir hükümetti.

    Troçki, hadiseler sırasında sıcağı sıcağına şöyle yazmıştı: “Grevlerin hız kesmesi, denilebilir ki, Halk Cephesi hükümetinin yarattığı umut dalgasının bir sonucuydu (…) İşçiler grevle, hü­kümetin iyi niyetinden duydukları kuşkuyu ya da en azından onun engelleri yok etme, üstlendiği gö­revleri başarma kapasitesine karşı hissettikleri güvensizliklerini dile getirdiler. Proleterler hükümete ‘yardım etmek’ istiyor, fakat bunu kendi meşreplerine uygun bir şe­kilde, proleter tarzda yapıyordu”.

    Fransa’da her 6 ile biten yılda, Halk Cephesi yeniden değer­lendirilir. Son yıllarda Moskova arşivlerine ulaşılabilmesi, yeni belge ve bilgilerin de ortaya çıkmasını sağladı. Bu arşivler yalnızca FKP’nin geçirdiği evreler açısından değil, Nazi işgali sırasında Almanya’ya, 2. Dünya Savaşı sonrasında ise Moskova’ya götürülen ve ancak 90’lı yılların ortasında Fransa’ya teslim edilen dönemin polis raporları açısından da önemli.

    Bu raporlar 30’lu yıllardaki olaylarda şu veya bu şekilde yer alan, siyasal ve sendikal mücade­lede öne çıkan simaların yanısıra, sade yurttaşların da nasıl takip edildiklerini, fişlendiklerini gös­termektedir.

    Bugün, sağladığı kazanım­ların yanısıra, Halk Cephesi’nin özgürlükler ve demokrasi konusunda sakındığı hususlar da değerlendiriliyor. Bunlardan ilki sömürgeler meselesiydi: Fransız solu kendi öncelikleri uğruna sö­mürge halklarının yaşadıklarına ses etmemişti. İkincisi kadınlara oy hakkıydı: Laiklik konusun­da çok titiz olan Radikal Parti, muhafazakarlığın ve Katolikliğin etkisiyle bu hakka karşı çıkıyor, sol da bunun bir özgürlük mese­lesi olduğunu gözardı ediyordu. Üçüncü husus, özgürlükleri öne çıkarma iddiasında olan bir hare­ketin, Stalin Rusyası’ndaki Mos­kova Mahkemeleri’ni (1936-38) ve toplama kamplarını sessizce geçiştirmesiydi.

  • Mustafa Kemal’in Carlsbad günleri

    Mustafa Kemal’in 1918 ortalarında iyice bozulan sağlığı, onu yurtdışında tedaviye mecbur etmişti. Bugün Çek Cumhuriyeti’nin Karlovy Vary şehri olan Carlsbad’da 1 ay kalan Mustafa Kemal, Rudolfshof Oteli’nde (bugün Carlsbad Plaza Hotel) konaklamış ve günlüğüne notlar almıştı.

    1. Dünya Savaşı’nın sonla­rında, Mustafa Kemal Pa­şa tuttuğu günlüğe şunları yazmıştı:

    ‘’30 Haziran 1918 Pazar gü­nü öğleden sonra saat 07.30’da Carlsbad istasyonuna varıldı. İstasyonda bizi karşılayan otel kapıcısının getirdiği arabaya eşyalarımızı da yükleyerek, bi­ze ayırılmış bulunan ikametgâ­ha gelindi. Cottage Sanatorium doktorlarından Markotein’in Carlsbad’da bulunan dostu dok­tor Vermer’e vuku bulan tavsi­yesiyle, yine kendisi tarafından bulunan ikametgâh adeta husu­si bir evden ibarettir. İsmi Ru­dolfs Hof olan bu ikametgâh otel Pupp yakınında ve büyük hama­mın karşısındadır…”.

    37 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, tedavi amacıyla gönderil­diği şehirde tuttuğu günlükle­re böyle başlıyordu. Bir kurmay subay olarak ilk görev yeri Suri­ye’den itibaren, Libya’da, Çanak­kale’de, Bitlis’de, Diyarbakır’daki savaş koşulları, yaralanmalar ve hastalıklar genç yaşına rağmen onu yıpratmış, yurtdışında teda­viyi zorunlu kılmıştı.

    30 Haziran – 27 Temmuz 1918 arasında Carlsbad’da kalan Mustafa Kemal, burada tedavi­nin yanısıra Osmanlı ve Avru­palı seçkin kişilerle görüşmeler yapmış, gelecekte hayalini kur­duğu toplum hayatı, kadın hak­ları gibi konular üzerine düşün­müş, yazmış ve aynı zamanda da Almanca dil dersleri almıştı.

    Atatürk’ün kendi yazdığı anılardan bugüne kalabilenler çok azdır. “Carlsbad Hatırala­rı” bu anılar arasında önem­li bir yere sahiptir. Bu hatırala­rı, 1931’de Profesör Afet İnan Çankaya Köşkü’nün kütüphane­sinde bulur ve Atatürk’ün bazı yorumlarını da ekleyerek daha sonra yayınlar.

    Atatürk’ün tedavi için bir aya yakın süre kaldığı Carlsbad, o zamanlar Avusturya Macaris­tan İmparatorluğu’na bağlı bir sayfiye ve kaplıca kenti idi. Bu­gün Çek Cumhuriyeti’nin Kar­lovy Vary isimli sevimli bir şehri olarak, dünyanın her yanından gelen misafirlerini ağırlıyor. Sig­mund Freud’un da tedavi için kaldığı Rudolfshof Oteli 19. yüz­yılda yapılmış, 2003’deki res­torasyon ile yanındaki üç otel binası ile birleştirilip Carlsbad Plaza Hotel adını almış. Karlovy Vary’ye giden Türk gezginlerin mutlaka ziyaret ettiği bu otelde, Atatürk’e adanmış bir toplantı salonu da bulunuyor.

    Atatürk salonu Mustafa Kemal’i misafir ettiği 1918 yılındaki adı Rudolfshof olan Carlsbad Plaza Hotel’in toplantı odalarından biri, bugün onun hatırasına Atatürk Salonu adını taşıyor. Otelin web sitesinde ünlü konuklar ayrı bir bölümde anılırken, tarihçe bölümünde sadece Mustafa Kemal ve Sigmund Freud’un isimlerine atıfta bulunuluyor.
  • Dünü bugüne bağlayan geçit

    Arkamızda eski adıyla Sümbül, yeni adıyla General Yazgan Ssokak, karşımızdaki kapıdan çıkarsak, önümüzde Tünel binası.1883’te neoklasik tarzda inşa edilen, 60’larda işhanına dönüştürülen, dış cepheden birleşik üç bağımsız yapıdan oluşan Tünel apartmanlarının altındaki, Tünel Pasajı’ndayız. 2000’li yıllarda Asmalımescid’in yeniden keşfedilmesiyle üzerine şık cafe, bistro ve lokantaların “nuru” yağan geçidin artık 60’lı, 70’li yılların Beyoğlu pasajlarına özgü o dingin, o vakur havasından eser yok. 2004’te adı Kohen Kitap Evi olarak değiş­tirilen Pera’nın en eski kitapçılarından Kohen Hemşireler Kitap Evi’nin mevcudiyeti ise, zamana inat, o günlerin nevi şahsına münhasır atmos­ferini yansıtmaya devam ediyor.