Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Bugünü anlamak için Atatürk’ü bilmek gerek

    Tarihçi İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabıyla ilk kez 20. yüzyıl tarihi üzerine bir kitap yazmış oldu. Gazi’nin hayatını ve kritik dönüm noktalarını anlatan, analiz eden bu kapsamlı eser; klişelerin ve siyasetin ötesinde bir lider portresi çiziyor. Her eve lazım bir referans kitabı.

    GAZİ MUSTAFA
    KEMAL ATATÜRK

    Klasik ve son dönem Os­manlı tarihinin uluslara­rası ismi Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu defa Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını ve tarihî ro­lünü anlatan kapsamlı bir esere imza attı. İlber Hoca, kitabının giriş bölümünde Atatürk’le ilgili noktayı koymuştu gerçi ama (“… Atatürk, yıpratılma seansları ile zarar görmeyecek, son derece önemli ve anıtsal bir siyasi port­redir. Dolayısıyla, Atatürksüz tarih düşünülemez. Bunun böy­le olduğu zamanla daha da iyi anlaşılacaktır. Tarih, Atatürk’ün etrafında şekillenmelidir ve öyle de olacaktır…”), biz yine de ken­disine “nasıl bir Atatürk” diye sorduk.

    – Hocam 20. yüzyıl ve Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili ilk de­fa kitap yazıyorsunuz. Klasik Atatürk anlatıları bizde ya çok hamasidir ya da çok ayrıntıya girmeden belli başlı konular­la devam eder. Böylesi detaylı bir kitaba neden ihtiyaç his­settiniz? Yoksa, esasında bi­zim mi ihtiyacımız var?

    İLBER ORTAYLI 70 yaşında­yım, 47 doğumluyum. İlkoku­la gittiğim gün, Mustafa Necati ordusundan bir öğretmen olan Şefika Gülöksüz, işte “düşman­lar buraya girdi, padişah onlar­laydı, işte Atatürk çıktı, atına atladı, bunları kovaladı, ‘sen şu­raya, sen şuraya’ dedi, komutan­ları sevk etti” diye anlatırdı. Bi­zim Atatürk algımız 5.5 yaşında böyle başladı. İki ay sonra daha geniş anlattı. Altı ay sonra daha geniş anlattı. İkinci sınıfta daha başka anlattı. Üçüncü sınıfta ar­tık kongreleri anlattı. Sonradan bütün ömrüm boyu Atatürk din­ledim. Hem Türklerin hem baş­kalarının yazdıklarını okudum. Beni en çok etkileyen eserlerden biri Lord Kinross’un kitabıdır.

    Benim cumhuriyet tarihi için yazdığım şeyler çok azdır. Bu demek değil ki hiç ilgilen­miyorum. Atatürk devrimle­ri Türk insanını değiştirmiştir, biz bir dönemi yaşadık. 16-17 yaşından beri Türkiye gezile­ri yaptım, posta trenlerine bin­dim. Hep rastlıyordum gazile­re; çünkü Balkan, Birinci Cihan Harbi ve İstiklal Savaşı gazile­ri hayatta, hafızaları yerindey­di. Batı dünyasında baktığım gibi Doğu dünyasına da baktım. Mesela Araplarda görüyorsun Mustafa Kemal Paşa’ya karşı tavrı; ama örneğin Pakistan’da öyle değil. Birbirinden çok farklı algılar oluşmuş, oluşturulmuş. O bakımdan düşündüm ki ar­tık insan bir yaştan sonra hangi branşta olursa olsun bir Atatürk yazmalı. Yani Türk münevveriy­se, arkeolog da olabilir, hukukçu da olabilir.

    – Önsözde Atatürk’ün farkın­dan bahsetmişsiniz. Yani ta­rihte başka büyük insanlar da var ama, onun ortaya koyduğu çok daha kalıcı bir miras.

    ORTAYLI Şüphesiz çok önemli ve özel bir insandan sözediyo­ruz. Bu kalıcı biri. Bu kimseyi rahatsız etmiyor. Buna mensu­biyet lazım değil. Bundan rahat­sız olanlar doğrudan doğruya iki zümre olabilir. Birincisi, etnik sorunu olanlar vardır. O anla­şılır. İkincisi de doğrudan doğ­ruya bir şekilde düzene intibak edemeyen insanlar olabilir. Yani beklediğini bulamayanlar. Yani yarım insan yetiştirmek Türki­ye’de maalesef çok yaygın oldu­ğu için, bu tip insanlar kendile­rine suçlu ararlar yaşamlarında. Hayatını yola koyamamaktan ötürü suçlu ararlar. Hiçbir za­man Fransa’da bir işi ters giden adam Bonaparte’ı suçlamayı dü­şünemez. Yani böyle bir şey yok­tur. Burada vardır bu, yaygındır yani.

    Dosyamda birçok şey de var­dı ve bir karar verdim: Bu Ata­türk yazılacak! Peki bu ortaya çıkan nasıl bir Atatürk? Tabii bu Doğu Avrupa coğrafyasındaki bir Atatürk, Ortadoğu coğrafya­sındaki bir Atatürk ve Akdeniz coğrafyasında bir Atatürk. Yani buna baktığın zaman Yunanis­tan’a bakacaksın, çağdaş Yuna­nistan’a, İtalya’ya bakacaksın, İspanya’ya bakacaksın. O ba­kımdan böyle bir portre çizmek lazım. Bu portrenin oturduğu bir coğrafya var. O coğrafya il­ginç bir coğrafyadır. Onun için­de bakmak gerekir. Bana göre Atatürk’e Ukrayna’dan bakmak da ilginç. Kuzey Afrika’nın milli­yetçi Arapları açısından bakmak da. Yunanlılar için zaten ente­resan bir tip. Sevsinler ve yahut sevmesinler; ilgileniyorlar, uğ­raşıyorlar. Bulgaristan’da da bir Atatürk gerçeği vardır. Bulgar tarihçiliğinin en alakasız zama­nında bile Atatürk’ü araştırmış adamlar ve kendilerine göre bir Atatürk imajları vardır. Örne­ğin büyük bir reformatör diye bakıyorlar ona. İnsanlar mesela komünist oluyor veya tam tersi­ne antikomünist münevver bir tip oluyor; ama Atatürk’ü takdir ediyor, hatta çok seviyor. Mese­la bir takım Alman muhafaza­kar da seviyor adamı. Sosyalist takım son zamanlarda sevme­meye başladı, çünkü kendileri­ne göre teorileri var onların, bi­liyorsun.

    ‘Türklerin her asırda büyük mareşallerinin ve büyük devlet adamlarının olduğu bilinmektedir ve Türkiye böylesi bir zenginliğe sahiptir; fakat Atatürk nadiren görülen bütünleyici bir yönetici, bir dehadır’

    – Ama bir dönem çok tutuyor­lardı.

    ORTAYLI Tabii ama, şim­di gelen bir akım var. Neolibe­ral falan diyorlar. Onlar palav­ra adamlar. O bakımdan ben bir portre çizdim. Yurtdışında ya­zanlardan bir tek Andrew Man­go’yu beğeniyorum. O da zaten biliyorsun, yarı yarıya buranın adamıdır.

    – Hocam Atatürk’ün günde­lik siyasete, şuna buna kurban edilmesinin nasıl önüne geçe­ceğiz?

    ORTAYLI Geçemezsin; çün­kü Türkiye’de belirgin bir etnik milliyetçilik var. O etnik milli­yetçilik kendini inşa edip, kendi yolunu çizip, kendini kabul et­tirmek yerine mevcudu tahrip etmekle geçiniyor. Destrüktif nasyonalizm. O oldukça yürü­mez. Büyük adamlarını, büyük eserlerini küçümsemek… Bu çok yaygın Türkiye’de. Kendi ken­dini inşa edememek. Yani ken­di okuduğunu, kendi bileceğini, kendi bilmesi gerekeni inşa ede­memek. Yani bir komünizm yok ki Mustafa Kemal Atatürk’ün üzerini çizsin. Yok yani, öyle bir komünizm olamaz. Çünkü bu bir meseledir, bir aşamadır. Onu tutmak zorunda. Aslında öyle bir İslâm da olmaz; çünkü Müs­lüman milletler için de önemli bir hareket yaratmıştır.

    – Hocam Mustafa Kemal ile il­gili bir son söz söyleyin, özel­likle gençler için… Klişelerin ötesinde, nasıl bir Atatürk? ORTAYLI Şimdi bir toplum için, bir cemiyet için en önemli şey, zamanını inşa eden adam­ları öğrenmek. Bu çok önemli. Bunu öğreneceksiniz ve buna bir bakış lazım, anlamak lazım, ısınmak lazım. Tapının demi­yorum size; çok sevin de demi­yorum istemiyorsanız; ama bu insanı öğrenmek zorundasınız. Aksi takdirde yaşadığınız ce­miyeti anlayamazsınız. Bu çok önemli. Bunun için ben diyorum ki Mustafa Kemal Atatürk’ü öğ­renmek lazım. Bütün mesele bu. Efendim, ‘Nutuk’u açın, okuyun’ diyorlar… Hayır, Nutuk biraz bilgi gerektiriyor. Önce temeli öğrenin, sonra ona göre okursu­nuz. Benimki işte böyle bir te­mel kitap.

  • Eşsiz yükselişten ‘mecburi iniş’e…

    Eşsiz yükselişten ‘mecburi iniş’e…

    Savaştan yeni çıkmış, imkanları son derece sınırlı bir ülkenin uçak üretimi gibi yüksek teknoloji gerektiren bir alanda yaptığı büyük atılım şaşırtıcıdır. Vecihi Hürkuş, Wright kardeşlerden sadece 20 yıl sonra ilk Türk uçağını üretmiş, ardından pekçok başarılı proje gelmiştir. Mustafa Kemal’in “İstikbal göklerdedir” vizyonuyla hızlı bir yükseliş kaydeden Türk uçak imalat sanayii, onun ölümünden sonra inişe geçecek, 1950’lerden itibaren dışa bağımlı hale gelecektir.

    Çok zengin bir geçmişi olan havacılık tarihi­miz, adeta unutturulmuştur. Memleketimiz­de cumhuriyetin ilanından he­men sonra uçak imal ettiğimizi, bu uçağın test uçuşunu 28 Ocak 1925 günü başarıyla gerçekleş­tirdiğimizi maalesef çok sınırlı sayıda kişi bilmektedir.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 1925 yılında işaret ettiği “İs­tikbal göklerdedir, çünkü gök­lerini koruyamayan milletler yarınlarından asla emin ola­mazlar” sözü ile birçok özgün proje ve yüzde seksen-doksanı yerli imalat uçaklar yapılmış, bunlar başarıyla uçurulmuş fakat daha sonraki dönemler­de dünyaya mâl olmuş havacı­lığımız ve uçak imalat sanayii­miz bir darboğaza sıkışmıştır.

    Dünya havacılık tarihin­de ilk devrim, Wright Kar­deşler’in uçağının 17 Aralık 1903’te Kuzey Karolina’da ha­vada sadece 12 saniye kala­rak 37 metre mesafe katettiği uçuştur. Türkiye’de havacılı­ğın tarihi yine çok erken bir dönemde, 1911 yılının tem­muz ayında Yüzbaşı Fesâ ve Teğmen Kenan’ın Fransa’da Bleriot uçak fabrikasının uçuş okuluna gönderilmeleri ve 15 Mart 1912 yılında iki adet De­perdussin tipi uçak alınma­sıyla başlamıştır. Uçak ima­latımızın miladı ise Vecihi Hürkuş ve arkadaşlarının Hal­kapınar Tayyare Atölyesinde Vecihi K-VI uçağını ürettikleri tarih olan 24 Haziran 1923’tür.

    1 Açılış
    ‘Babayiğit’ işadamının yerli uçak projesi
    İşadamı Nuri Demirağ’ın ekibi tarafından 1936’da tasarlandığı için NuD-36 adı verilen uçak, Avrupa ve ABD’de de büyük yankı uyandırmıştı. 10 adet üretilen NuD-36’lardan biri, imal edildiği Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nın semalarında, 24 Ağustos 1942.

    Atatürk’ün 1 Kasım 1937 yılında TBMM’nin açılış ko­nuşmasında “Bundan sonrası için bütün tayyarelerimizin ve motörlerinin memleketimizde yapılması ve harp sanayimizin de bu esasa göre inkişaf ettiril­mesi iktiza eder” sözü ile gös­termiş olduğu hedefe eninde sonunda ulaşmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti kurulduktan sonra çoğu gece Atatürk’ün sofrasında bu konu üzerinde durulmuştur. Sadece yurtdı­şından uçak almayı değil, aynı zamanda kurulacak havacılık sanayii ile bu alanda dünya­da söz sahibi bir ülke olmayı amaçlayan Atatürk, bu yemek­lerden birinde kararlılığını şu sözlerle ifade etmiştir:

    “Eskimiş teknolojileri de­ğil, en yeni teknolojiyi ülkeye getirmediğimiz, getiremedi­ğimiz sürece, yabancı ülkele­re bağımlı olmaktan kurtula­mayız… Eski teknolojileri bize kolaylıklar tanıyarak getiren yabancı devletlerin kurnazlık­larını anlamamak için insa­nın ya kör ya da aptal olması gerekir… Dünya Savaşı biter bitmez, bu kara günlerde kul­lanılan tüm silahlar birdenbi­re demode oluverdi. Almanlar, Fransızlar, İngilizler, Ame­rikalılar ellerindeki bu silah fabrikalarını uzun vadeler ta­nıyarak geri kalmış ülkelere satmaya çalışıyorlar. Neden? Çünkü onlar daha modernle­rini, daha etkili olanlarını ya­pabilecek fabrikalar kurmak­la meşguller. Biz yeni genç bir Türkiye kuruyoruz. Dost düşman ülkelerin geride kal­mış teknolojilerine gereksin­memiz yok. Ya en yenisini ku­rar, onlarla boy ölçüşürüz, ya da biraz daha sabreder, bunu yapabilecek güce erişmemizi bekleriz”.

    Bunun için çok beklemek gerekmeyecektir. İlk uçak fab­rikası olan TOMTAŞ kurula­cak ve 1926’dan itibaren faali­yete geçecek, özel sektör de bu hamleye destek verecektir.

    Nuri Demirağ, Avrupa ve Amerika’da mühendisleriyle birlikte bütün laboratuarları, imalat tezgâhlarını, muazzam ısı fırınlarını, presleri; imalat, plan, proje salonlarını ince­ledikten sonra “Neden kendi uçaklarımızı yapmalıyız?” so­rusuna 1936’da şu cevabı ver­miştir:

    “Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yap­mak bir kopyacılıktan ibaret­tir. Çünkü demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise büyük bir kıs­kançlıkla muhafaza edilmek­tedir. Dolayısıyla kopyacılığa devam edilirse, demode şey­lerle boş yere zaman geçiri­lecektir. O halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem tayya­relerine karşılık yeni bir Türk modeli yapmak lazımdır”.

    IMG_20130922_0013-KÜÇ
    Dünya kanatlarımız altında
    MKE-4 koduyla üretilen THK-15 “Uğur” eğitim uçağı seri üretim halinde, Etimesgut Uçak Fabrikası, 1950-1954.

    Nuri Demirağ, kurduğu uçak fabrikalarında NuD-36 ve NuD-38 uçaklarının mo­tor haricinde tüm parçaları­nı imal etmiştir. Başarılı ol­duğunda ise motoruna kadar en küçük vidasına kadar imal edeceğini söylemiş, planlamış ve gerçekleştirdiği projelerle bunu yapabileceğini kanıtla­mıştır. Tezi bütünüyle doğru ve geçerlidir. Lisans altında yaptığınız uçak sizin özgürlü­ğünüz değil, bağımlılığınızdır.

    Cumhuriyetin mucizevi uçak fabrikaları serüveninde geriye gidiş, Atatürk’ün vefatı ile başlamıştır. Bu tarihten iti­baren büyük bir politik değişi­me uğrayan Türkiye, bağım­sızlık hedefinden şaşmıştır. Alınan yanlış kararlar netice­sinde 1925’te temelleri atılan ve 1950’de neredeyse tama­men yerli olan THK-15 “Uğur” uçağını (motoru Gazi Uçak Motor Fabrikasında yapılmak­taydı) üreten uçak fabrikala­rımız, siparişler kesildiği için önce MKEK’ye devredilerek şekil değiştirmişler, 1954’te ise tamamen kapatılmışlardır. 1960’lara gelindiğinde Türki­ye’nin, Menderes hükümetle­ri tarafından artık her yönden Amerika’ya bağımlı hale ge­tirildiğini net olarak görmek­teyiz.

    1b
    Tecrübe uçuşu sonrası Vecihi K-VI tayyaresinin önünde kurban kesiliyor, 28 Ocak 1925.

    5 Haziran 1964’te ABD başkanı Lyndon Johnson ta­rafından İsmet İnönü’ye gön­derilen mektupta Kıbrıs’a yapılacak bir harekâtta Tür­kiye’ye hibe edilen uçak ve as­kerî malzemelerin ABD’nin izni olmadan kullanılamaya­cağı bildirilmekteydi. Ger­çek 12 Temmuz 1947’de ABD ile Türkiye arasında yapılan “Truman doktrini” antlaşma­sında yatıyordu. Daha son­ra Marshall Planı çerçevesin­de geliştirilen bu antlaşma ile Türkiye’ye yardım olarak ve­rilen 137 milyon dolar ve hibe edilen 2. Dünya Savaşı’ndan kalma C-47 uçakları ile kul­lanılmış askerî teçhizat İnö­nü’nün yüzüne vuruluyordu. Başbakan İnönü 1964’te karşı­laştığı bu durumu şu sözlerle dile getiriyordu: “Amerika’nın sorumluluğuna inanıyordum, yanılmışım”. Ne var ki uçak ve bomba fabrikaları kapatıl­mış, farkına varılmadan dışa bağımlı olunmuştu. Aslında Mustafa Kemal, 6 Mart 1922 TBMM’deki konuşmasında; “Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bü­tün dersleri Avrupa’dan al­mak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihat­leri ile ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” di­yerek başa gelecekleri net bir biçimde öngörmüştü.

    Mustafa Kemal’in onbeş yıldır sürdürmekte olduğu tam bağımsızlık politikaları daha sonraları aynı cesaretle devam ettirilememiştir. 2. Savaş’ını iz­leyen Soğuk Savaş yıllarında SSCB tehdidine karşı Ameri­ka’ya yanaşılmış, iki kutuplu dünyanın Batılı liderinin ne­redeyse tüm dikte ettirdikle­ri yapılmış, Türkiye’nin kendi uçaklarını üretmesi artık bir hayal olmuştur. Türkiye’yi yö­netenler kendi tasarım uçak­larını imal eder durumda iken siparişlerini THK Etimesgut Uçak veya Nuri Demirağ Uçak fabrikalarına vermeyerek bu fabrikaların kapatılmasına ne­den olmuş, ülke siparişlerini ABD’ye verir duruma getiril­miştir.

    1925’te kurulan Şakir Züm­re Bomba Fabrikası, 1939 yılın­da 300, 500, 1000 kg’lık bombalar ve mayınlar imal etmekte, yaptığı yerli bombalar Kara, De­niz, Hava Kuvvetlerinde kulla­nılmaktaydı. Fabrika yurtdışına da satışlar gerçekleştirmiş, Yu­nanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır gibi ülkelerden bomba siparişi almıştır. 2. Dünya Sa­vaşı’na giren Yunanistan’la, ül­ke ordusunun bomba gereksi­nimi karşılamak üzere 1937’de imzalanan 1,5 milyon liralık sözleşme Türkiye için büyük bir ekonomik zafer niteliğindedir. 1950’lerden sonra Amerika’ya sipariş verilen uçaklarla birlik­te bomba siparişleri de veril­miştir. Stratejik önem taşıyan Şakir Zümre Bomba Fabrikası ise işçilerinin maaşını soba üre­terek ödeyebilmiştir. Kaybolan bomba yapma kabiliyeti, bizim için çok çarpıcı bir örnek oldu­ğu kadar aynı zamanda acı bir durumdur. Görüldüğü gibi sade­ce uçak yapma kabiliyeti değil bomba yapma kabiliyetimiz de kaybolmuştur.

    7
    Seri üretilen ilk Türk uçağı: THK-15 “Uğur”
    THK Etimesgut Uçak Fabrikası’nda tasarlanan “Uğur” başlangıç eğitim uçağı 1950’li yılların teknolojisine göre dünya standartlarında özelliklere sahipti. THK-15 “Uğur”un üretimine 1949’da başlanmış, fabrikanın MKEK’ya devrinden sonra toplam 84 adet imal edilmiştir. Bunların 60 tanesi Türk Hava Kuvvetleri envanterine girmiş, 1962’ye kadar kullanılmıştır. THK’da ise bu uçaklar 1969’a kadar uçurulmuştur. THK-15’in üretimi, uçak siparişlerinin Amerika’ya verilmeye başlamasıyla 1954’te durdurulmuş, THK Etimesgut Uçak Fabrikası ise lisans altında traktör üretimine geçmiştir.

    Uçak fabrikalarımızın ka­panmasında büyük etkisi olan Max Weston Thornburg’un 1949-1950 yıllarında Türki­ye’nin gelişimi için hazırladı­ğı rapor, bağımlılığa geçiş için çok iyi bir örnek arzetmekte­dir. Çünkü Thornburg raporu­na göre ağır yerli endüstrinin gerekli olmadığı, ihtiyaç duyu­lan araçların Amerika’dan sa­tın alınabileceği, Türkiye’nin bir tarım ülkesi olduğu, plan­larını da buna göre yapması gerektiği yazıyordu ve ne yazık ki bu raporlar hiç tereddüt­süz uygulandı. Böylece büyük zorluklarla 25 yılda büyük ge­lişim gösteren uçak sanayii elimizden kayıp gitmiş, Tür­kiye bağımlı hale getirilmiş­tir. 1974 Kıbrıs Harekâtı’n­dan sonra uygulanan ambargo, Atatürk’ün bağımsız politika­larında ne kadar haklı olduğu­nun tam bir ispatıdır.

    TÜRKİYE’NİN UÇAK İMALAT KURULUŞLARI :

    Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı (1923 – 1925)
    TOMTAŞ – Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (1925 – 1928)
    Kayseri Tayyare Fabrikası (1930 – 1942)
    Vecihi Faham Tayyare Inşaa Fabrikası (1932 – 1935)
    Eskisehir Tayyare Fabrikası 1932
    Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası (1936 – 1943)
    Türk Hava Kurumu Etimesgut Tayyare Fabrikası (1939 – 1950)
    Türk Hava Kurumu Uçak Motor Fabrikası (1948 – 1950)
    TUSAŞ -Türk Havacilik Ve Uzay Sanayii A.Ş. 1984 –

    9 Kitap kapağı
    Türk havacılığının ve uçak sanayiinin dönüm noktaları hakkında daha fazla bilgi edinmek için, İsmail Yavuz’un İş Bankası Kültür Yayınları tarafından ilk baskısı 2013’te yapılan Mustafa Kemal’in Uçakları- Türkiye’nin Uçak İmalat Tarihi (1923-2012) isimli esere başvurabilirsiniz.

    TÜRK YAPIMI EFSANE UÇAKLAR

    İLK TÜRK TAYYARESI: VECİHİK-V1

    1a

    Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşlarında değişik marka ve modelde Fransız, İtalyan, İngiliz ve Alman uçaklarıyla uçan ve birçok cephede büyük yararlı­lıklar gösteren Vecihi Hürkuş, Vecihi “K-V1” uçağını 24 Haziran 1923’te tasarlamış, aynı yıl teknik çizimlerini tamamlamıştır. Arkadaşlarıyla birlikte, uçağın gövdesini, kanatlarını ve diğer parçalarını Halkapınar Tayya­re Atölyesi’nde yerli malzeme kullanarak imal eder. Pilot mahalli borda saatleri Sadefi Vasıf Bey, yağ deposu Agop Usta tarafından yapılan tayyarenin Çekoslovak malı Gnomm et Rohn motoru 110 beygir gücündedir. Uçağın motoru, kaçan Yunan ordusunun bıraktığı bir uçaktan alınır. 14 ayda montajı tamamlanan Vecihi K-V1 Seydiköy (Gaziemir) Hava Meydanı’na taşınır. Motor ve taksi testleri yapılarak uçuşa hazır hale getirilen uçak, 15 dakika süren ilk tecrübe uçunu Vecihi Hürkuş’un pilotajında burada yapmıştır. Hızı saatte 207 kilometre olan K-V1’in teknik özellikleri dönemin modern av teyyareleriyle aynı seviyededir.

    EN GELİŞMİŞ SPOR UÇAKLARDAN: VECİHİ-XIV

    2

    “Vecihi – XIV” uçağının imalatı 19 Haziran 1930’da başlamış, insanüstü bir çalışmayla dört ay gibi kısa bir sürede tamamlamış­tır. Uçağın imalatını ikisi makinist, ikisi marangoz, dört yardım­cısıyla yapan Vecihi Hürkuş, üretim için gerekli tasarım, kalite kontrol, uçuş/yer test işlemleri gibi adımların tümünü kendisi gerçekleştirir. Vecihi Hürkuş ilk tecrübe uçuşunu 16 Eylül 1930’da saat 15.00’da Kadıköy Kızıltoprak mevkiinde büyük bir kalabalığın önünde başarıyla gerçekleştir­miştir. Havada on beş dakika kalmış, uçağının tüm kumanda ve kabiliyetini kontrol etmiş ve tam netice alarak yere inmiştir. Bu uçuş, Türk havacılık makam­larınca onaylanmayınca, uçağını trene koymuş ve Çekoslovakya’ya götürmüştür. Uçak, Prag’da Ulus­lararası Sivil Havacılık Komisyonu CINA (Committee International De Navigation) 9 – 25 Nisan 1931 tarihleri arasında altı uçuşla test edilmiş, 2500 metrede sıcaklık -22 ºC dereceye düştüğü halde test başarıyla sonuçlanmıştır. Uçağın yapısında kullanılan malzemelerin sertlik ve sağlamlık kontrolleri neticesinde, “dünyanın en iyi spor tayyarelerinden biridir” olarak sertifikalandırılmıştır.

    F-4 FANTOM’DA OLMAYAN SİSTEME SAHİP: NUD-36

    3

    THK tarafından uçak alımı için kendisinden maddi yardım istenen işadamı Nuri Demirağ, cevap olarak “madem ki bir millet tayyaresiz yaşayamaz öyle ise, ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim“ der ve işe koyulur. 1936 yılında tasarlandığı için NuD-36 ismi verilen uçak, 17 Ağustos 1941’de kurulan Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nda üretilen, tasarımları mühendis Selahattin Reşit Alan tarafından yapılan iki modelden biridir. Tek motorlu (Çekoslovak Gama I, 1750 dev/dk. 150 bg); 9.74 m uzunluğa, 7.3 m. kanat genişliğine, 650 kg ağırlığa sahip uçak çift kanatlı ve çift kumandalı gövdelidir. Kanatları ve kuyruğu bez kaplı uçak 500 km menzile ve 182 km sürata sahiptir. İniş takımları sabit olmakla birlikte amortisörlü olan NuD-36’da motor çalıştırma sistemi (engine starting system) mevcuttur. Bu önemli bir yeniliktir ve ABD’nin 1960’larda üretilmeye başladığı F-4 Fantom savaş uçaklarında bile bulunmamaktadır. NuD-36’dan 10 adet üretilmiştir.

    FAZLASI VAR, EKSİĞİ YOK: NUD-38

    4

    NuD-38 Yeşilköy Nuri Demirağ Tayyare Fabrikası’nda üretilen ikin­ci uçaktır. Altı kişilik, çift motorlu, 150 beygir gücünde, dakikada 1750 devir yapan Çekoslovak Gama motorlu, 1000 km menzilli, 3,5 saat havada kalabilen uçağın tek bir prototipi üretilmiştir. NuD-38 kısa sürede yapılan konfigüras­yon değişikliğiyle bombardıman uçağına dönüştürülebiliyordu ve üretildiği dönemin dünyada en üstün teknik özellikleri barındıran uçaklarındandı. Selahattin Reşit Alan, bir NuD-36 ile uçarken pilotaj hatası nedeniyle düşerek hayatını kaybedince, NuD-38’in seri üreti­me geçilememiş, üretilen 10 adet NuD-36 ise teknik hata gerekçesiy­le THK tarafından geri çevrilmiştir. Hukuki mücadeleyi kaybeden üstelik –muhtemelen ABD’nin bas­kısıyla- uçaklarının yurtdışına satışı yasaklanan Nuri Demirağ, kurduğu Gök Okulu’nda kendi üretimi mo­dellerle kırımsız 16.000 saat uçmuş ve Türk havacılığına 290 yetkin pilot armağan etmiştir.

    YURTDIŞINA SATILAN TEK TÜRK UÇAĞI: THK-5A

    5
    Danimarkaya satılan THK-5A Ambulans Uçağı, yeni sahiplerine OY-ACK kuyruk numarasıyla hizmet etti,1960.

    1944–1946 yıllarında tasarlanan THK–5A uçağı, iki motorlu, iki dümenli, semi-monokok ahşap gövdeli, ahşap pervanelidir. Uçakta, İki adet 130 Bg. gücünde 4 silindirli Gipsy-Major motoru kullanılmıştır. Bu Motorlar T.H.K. Gazi Motor fabrikasında lisans altında imal edilmiştir. Türkiye’nin kendi tasarlayarak imal ettiği ve uçuşa elverişlilik belgesi vererek yurtdışına sattığı tek uçaktır. THK-5A altı yolcu kapasiteli hafif nak­liye uçağı, 1949 yılında Paris Air Show’a gönderilmiş ve büyük ilgi toplamıştır. Bu esnada Danimar­ka’dan bir adet sipariş alınmıştır. Bu sipariş üzerine yeni bir THK–5A ambulans uçağı olarak üretilmiş, imalat 12 Eylül 1951 tarihinde tamamlanmış, TC-THK AY kuyruk numarası verilen uçak 11 Aralık 1951’de Danimarkalı iki pilota teslim edilmiştir. Danimarka’nın uzak ve ıssız adalarından yaz, kış, gece ve gündüz hasta taşımak için kullanılan bu uçak; Polonya, Lüksemburg ve Hollanda’ya uzun menzilli uçuşlar gerçekleştirmiş, hasta taşımanın yanı sıra, Dan köylerine broşür atmak için de kullanılmış, yıllarca başarıyla hizmet vermiştir.

    ABD’YE YAKIN TAKİP: THK -13 “UÇAN KANAT”

    6

    Yüksek Mühendis Yavuz Kansu tarafından tasarlanmış ve planör olarak imal edilmiş, test uçuşları Pilot Kadri Kavukçu ve Pilot Ce­mal Uygun tarafından yapılmıştır. Projede başarı sağlanmış fakat test uçuşu için alınan yanlış karar­lar neticesinde planör düşmüş ve proje sonlandırılmıştır. Oysa aynı tarihlerde Amerikalılar da North­rop YB-49 Flying Wing adı altında aynı proje üzerinde çalışmışlar fakat onlar da başarılı olamamış­lardır. 1980’li yıllarda yeniden ele alınan projenin meyvesi, bugün ABD Hava Kuvvetleri’nde bulunan B-2 uçağıdır.

  • ATATÜRK Hem anıyoruz hem arıyoruz…

    20. yüzyıla damgasını vuran Mustafa Kemal Atatürk, müstesna bir asker ve devlet adamı olmasının yanısıra, sanat ve edebiyatla da içiçe bir liderdi. Prof. Dr. İlber Ortaylı, onun kültür kişiliğinin ana hatlarını hatırlatıyor…

    Atatürk’ün favori okuma­ları arasında şüphesiz ki bütün Türkler gibi ede­biyat önde gelirdi. Bu alışkanlık, medrese geleneğinde zayıflar… ama Tanzimat’tan sonraki mo­dern Türk’ün mektep kitabının hemen yanıbaşında edebiyat ki­tapları yer alır. Bunlarda edebi­yatta ağırlık, yerli ürünler kadar tercümedir de. Bu tercümenin getirdiği bir kıvraklık vardır…

    Atatürk’ün okur-yazarlığıy­la ilgili çeşitli belgeler vardır. Mustafa Kemal’in okudukla­rı üzerinde not alma alışkanlığı olduğunu da biliyoruz. Bu notla­rı Prof. Dr. Klaus Kreiser der­ledi ve bir Atatürk kitabı yazdı. Güzel bir çalışma oldu ancak önemli bir eksiği var. O da Ata­türk kitaplarının saklandığı iki kitaplığa; Anıtkabir’e ve Çanka­ya Köşkü’ne hiç bakmamış. Bu­na bakılmalıdır.

    Atatürk’ün Çalıkuşu’nu oku­duğunu ve çok beğendiğini bi­liyoruz. Bugünün gençlerinin aksine 20. yüzyılda Çalıkuşu’nu okumayan Türk bulamazsınız. Çalıkuşu’nda bir yandan ro­mantik aşk kokusu, diğer yan­dan müthiş realist bir Anadolu tasviri vardır. Bu öyle “mey­ve, hoşaf, bulgur” bir Anadolu değildir. Anadolu’nun kendine göre kalıntılarını bulursunuz. Bunları bir öğretmenin gözüyle okur, anlarsınız…

    Hakiki bir entelektüeldi Atatürk, edebiyata ve okumaya meraklı olduğu gibi yakınlarıyla da Fransızca ve Türkçe mektuplaşırdı.

    Atatürk hiç şüphesiz ki Hü­seyin Rahmi okuyor, Ahmet Ra­sim okuyor, Reşat Nuri okuyor, Yakup Kadri okuyor. Falih Rıfkı okuyor. Bunlar mütareke döne­minde İstanbul’dan Anadolu’yu destekleyen önemli kalemlerdir.

    Atatürk tercümeleri okur. Fransızca okur. Kendisinin Co­rinne Hanım’la edebi nitelik ta­şıyan Fransızca ve Türkçe mek­tuplaşmaları vardır.

    Lisan bilgisinde Atatürk’ün Enver Paşa kadar tutkulu ol­madığı kesin ama edebiyat ve okuma merakı olduğu şüphe götürmez. Enver Paşa Alman­ca, Rusça, Arapça biliyor, sonra İngilizce öğrenmeye çalışıyor. Mustafa Kemal Bey ise askerî lisede Fransızca öğrenmiştir ve Türkçe’yi çok iyi konuşur. Bu­nun yanında Bulgarca ve Rum­cadan da haberi vardır.

    Atatürk sadece bizim böl­gemizde değil, tüm dünyada şiirle yetişen bir neslin temsil­cisidir. Bugün artık şiir gerili­yor ama o dönem öyle değildir. Atatürk’ün yazdığı notlarda, metinlerde ona şiirin kazan­dırdığı bir akıcılık olduğunu görürsünüz. “Gençliğe Hitabe” müthiştir. Nutuk’a giriş, sanki güzel bir çarşı tasviriyle roma­na giriş gibidir. Atatürk Tevfik Fikret’i, Mehmet Emin Yurda­kul’u, Namık Kemal’i, Nâzım Hikmet’i sever ve sayar. Nâzım bir komünist olarak siyaseten başka bir yerde durmaktadır. Bu başka bir tartışma; Mustafa Kemal’in devrinde Nâzım Hik­met’in cezaevine girip çıkması olmuştur fakat büyük bir gad­re asla uğramamıştır. Nâzım Hikmet büyük bir şairdir ve Atatürk tarafından şiiri sevilir, okunur ve saygı görür.

    Atatürk’te edebiyat faslı çok derine giden bir konudur. Tarihin yerli-yabancı orijinal kaynaklardan incelenip anla­şılması için Dil Tarih Coğraf­ya Fakültesi’ni kurmuştur… “Dil-Tarih-Coğrafya” çok güzel bir laf. Tarih dediğin coğraf­ya ve dille yapılır. Ne Fransız­lar gibi edebiyat denmiştir ne Almanlar gibi filozofi. Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin içinde her branş var. Bunlar sonradan dejenere olan anlamını kaybe­den bölümler. Fakülte elit bir eğitim için kurulduğu unutulan bir yer oldu. Elit dediysek oraya paralılar girecek demek değil. Hakikaten bu ilme bağlı olan, hayatta başka kazancı pek dü­şünmeyen, ama bunu yapmak isteyen çok az kişinin okuduğu, öğretmenin öğrenci kadar kala­balık olduğu yer düşünülmüş.

    Son yolculuk Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşı Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak Gülhane üzerinden Yavuz zırhlısına taşınırken, on binlerce İstanbullu Ata’yı son yolculuğuna saygıyla uğurlamıştı.

    Atatürk’ün dil konusunda büyük bir hassasiyeti vardır. Dil sadece Atatürk’ün değil, 20. yüzyıl başındaki Türk münev­verinin hassasiyetidir. Türk Dil Kurumu’nu cemiyet olarak kuran bizzat Atatürk’tür. Ama­cı da şudur: Türkçe kelime­leri, deyimleri toplayacak ve onu yayacak bir eğitimci sını­fı yaratmak. Fakat bu demek değildir ki 50 sene bunu böyle muhafaza et! Dil akademisi gi­bi düşünüyorsan, bugünkü gibi oraya gerçek anlamda filolog ve linguistler dolması lazımdı. Fonetik laboratuvarları olması gerekirdi. Kurumun başladığı yerle bugün arasında uçurum var. Atatürk’ten sonra maalesef bu kurum da aynı şekilde yaşa­tılamamıştır. Atatürk akade­mik anlamda bu dünyaya gir­memekle birlikte, Türkiye’nin bilhassa toplumsal bilimlerde en iyi akademik yapısını kur­muştur. Ondan sonra da bu ya­pı ne yazık ki devam ettirile­memiştir…

    Mustafa Kemal’in okuduğu kitaplar bugün Çankaya Köş­kü’nde ve Anıtkabir’dedir. Ata­türk düzenli okuma alışkanlı­ğı olan biridir. Hatta okurken okuduğu kitap, metin her neyse onun üzerine notlar alır. Kitap okurken samimi bir okuyucu­dur Atatürk. Onda kendi mantı­ğıyla, kurmaylığın verdiği kendi coğrafya ve tarih merakıyla bir edebi zevk ve metin anlayı­şı yanyana gelmiştir. Atatürk bir çok özelliğinin yanısıra bu yönüyle de bu milletin aranan adamıdır. Hep arıyoruz onu… Bu eğitim düzeyi, bu anlayış ve bu kopuşla daha da aramaya devam edeceğiz.

    (İlber Ortaylı’nın bu ayki Kafa dergisinde yayımlanan köşesinden özetlenmiştir)

  • Atatürk’ün Nutuk’u, Halide Edip’in itirazı…

    Atatürk’ün Nutuk’u, Halide Edip’in itirazı…

    Gazi Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi’nde okuduğu ve Nutuk adıyla yayımlanan söylevde, Kurtuluş Savaşı’nın tarihî dökümü yapılıyordu. Halide Edip, Londra’da yayımlanan The Times gazetesinde, Gazi’nin Nutuk’una ilişkin eleştirilerde bulunmuş, özellikle “manda meselesi”ne değinmişti. Kim, hangi noktalarda haklıydı?

    Millî Mücadele tarihinde bir de “manda meselesi” vardır.

    İnkılaplar-Dönemi-51
    Millî Mücadele’nin olgusal tarihi Gazi Mustafa Kemal 15-20 Ekim 1927 tarihlerindeki Cumhuriyet Halk Fırkası kongresinde okuduğu Nutuk ile Millî Mücadele’nin olgusal tarihini ortaya koymuştu.

    Okullarda öğretilen tarihe göre, Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı bittiğinde çok bitkin olduğu, önüne konan ve büyük çapta toprak kaybı öngören barış koşullarına karşı tek başına direnecek takati olmadığı, bu nedenle de güçlü bir devletin himayesine muhtaç olduğu fikrini savunanlar vardı. Daha çok İstanbul’daki aydın çevrelerinde hâkim olan bu bakış açısına göre, savaşın galipleri arasında Türkiye’den herhangi bir toprak isteği olmayan Amerika Birleşik Devletleri, bu iş için biçilmiş kaftandı. Amerikan mandası altına girmek, hem başarıyla sonuçlanması pek mümkün görünmeyen bir mücadeleyi gereksiz kılacak hem de sonsuz maddî imkanları olan ABD’nin Türkiye’nin kalkınmasına yardım etmesini sağlayacaktı. Ancak, ulusal egemenlik ilkesinden zerrece ödün vermek istemeyen Mustafa Kemal Paşa ve bazı yakın çalışma arkadaşları, Sivas Kongresi’nde uzun uzadıya gündemde kalan bu fikri boğuntuya getirmişler ve üzerine ölü toprağı atmışlardı. Daha sonra ise olaylar öyle bir biçimde gelişmişti ki, manda konusu bir daha açılmamak üzere kapanmıştı. Konuya ilişkin olarak yayımlanmış birçok kitapta Sivas Kongresi’ndeki en önemli gelişmelerden birinin mandanın reddedilmesi olduğu bile yazar.

    Özetleyerek verdiğimiz bu söylem, temel olarak Gazi Mustafa Kemal’in 15-20 Ekim 1927 tarihlerinde Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi’nde okuduğu ve Nutuk adıyla yayımlanan söylevde geliştirilmiştir. Yıllar sonra bazı açılardan tartışma konusu edilmiş olsa da, sözkonusu söylem tam anlamıyla bilimsel bir eleştiriye tabi tutulmamıştır. Bu yazının amacı, Halide Edip-Adıvar’ın, Nutuk’un okunmasının hemen ertesinde, 21 Ekim 1927’de yayımlanan bir yazısından yola çıkarak, 1919 yılındaki manda tartışmalarını geniş bir bakışaçısıyla ele almak ve eksikliği hâlâ hissedilen o bilimsel eleştiriye katkıda bulunmaktır.

    Halide Edip4_1
    Halide Edip’in The Times’a mektubu Millî Mücadele’nin bir diğer kurmayı Halide Edip, Nutuk’un okunmasının hemen ertesinde The Times gazetesine yazdığı bir mektupla metindeki tarih anlatımına itirazda bulunmuştu (altta). Buna göre “manda” konusu, belirtilenden farklıydı.
    742fa20a-e9e4-41fb-a8ff-35a575c8f41b

    Halide Hanım’ın burada orijinalinin kopyasını ve çevirisini verdiğimiz metni, bir tekzip yazısı. Londra’da yayımlanan The Times gazetesinde, Gazi’nin Nutuk’una ilişkin olarak 16 Ekim 1921’de çıkan bir haberde söylenenlere itiraz ediyor. Neden birçok Türk aydınının 1. Dünya Savaşı ertesinde ABD’ye sempati beslediği ve Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin ne zaman ve nasıl kurulduğu sorularını bir kenara bırakacak olursak, Halide Hanım bu yazısında manda meselesine ilişkin üç önemli şey söylüyor: 1) Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta, 1924’te kendi partisinden ayrılıp Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdukları için kırgın olduğu kişileri, Millî Mücadele döneminin başlangıç aşamasında tam bağımsızlığa inanmıyorlarmış gibi göstererek, kötülemektedir; 2) Halbuki o günlerde istenen şey tam bağımsızlıkla uyuşmayan bir manda yönetimi değil, yalnızca bir koruma ve yardımdı; 3) Üstelik, birçokları gibi Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi de o günlerde buna taraftardı.

    02kupur
    James_Harbord
    General Harbord’ın tartışmalı raporu Gazi Mustafa Kemal’in, Nutuk’ta, “gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum” dediği mektubun General James Harbord (sağda) raporundaki kopyası (solda). İkisi de İstanbul delegesi olan İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuat Paşa’nın babası) ve İsmail Hami (Danişmend) Bey’in adları doğru yazılmamıştı

    Halide Hanım’ın bu üç noktada da haklı olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Nitekim Nutuk, daha sonra muhalefete geçecek olan bütün Millî Mücadele önderleri hakkında gayet olumsuz yargılarla veya sözkonusu kişilerin hatalarını ve zaaflarını gösteren anekdotlarla doludur. Öyle ki, Hakan Uzun’un yaptığı bir çalışmaya göre, Gazi Mustafa Kemal’in metninde olumsuz olarak en sıklıkla anılan, Rauf (Orbay) Bey’in adıdır. Yani Nutuk’ta olumsuz olarak anılma sıralamasında Rauf Bey, Damat Ferit Paşa ile Sultan Vahdettin gibi tanım gereği olumsuz olan kişilerin bile önüne geçmiştir. Olumsuz olarak anılanlar sıralamasında dördüncü gelen Refet (Bele) Paşa da Sultan Vahdettin’in önündedir. Olumsuz anılma sıralamasına giren 192 kişi arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın diğer kurucularından Kâzım Karabekir Paşa’nın onuncu, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın da yirminci olduğunu ekleyelim.

    ABD’nin üstlenmesi istenen “manda” meselesine gelince… Bilindiği gibi Paris’te toplanan Barış Konferansı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap bölgeleri üzerinde Fransa ve Büyük Britanya’ya verilecek mandalar planlarken, ABD’ye de bir Ermenistan mandası önermişti. Bu konuda çekingen davranan Amerikan Senatosu, bölgeyi, halkını ve sorunlarını iyice tanımadan herhangi bir sorumluluk almamak için, Tümgeneral James Harbord başkanlığında bir inceleme kurulu gönderdi. İstanbul’dan Halep’e, oradan da Sivas ve Erzurum üzerinden Ermenistan’a giden kurul, 20 Eylül 1919’da Sivas’a geldi ve Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Bekir Sami (Kunduh) Bey gibi Müdafaa-i Hukuk önderleriyle görüştü. O sırada Sivas Kongresi kapanmış, kapanmadan iki gün önce de Amerikan Senatosu Başkanlığı’na bir mektup yazarak, benzer bir inceleme kurulunun Türkiye’ye gönderilmesini istemişti. Mektubun ne amaçla yazıldığını soran General Harbord’a, Sivas’ta toplanan millet temsilcilerinin ABD’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu mandası altına almasını istediği söylendi. Sözkonusu manda ise, General Harbord’un anılarında, Rauf Bey’in çevirisiyle şöyle anlatılıyor:

    “[Mustafa Kemal Paşa, maksadın] Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü, tarafsız bir büyük devlet ve hepsine tercihan Amerika devletinin müzahereti altında muhafaza etmek olduğunu söyledi. Topladıkları kongrede verdikleri karar, Cumhurreisimize telgrafla bildirilmiş ve Senato tarafından buraya bir tahkik heyeti gönderilmesi rica edilmiş. Lâkin onların manda hakkındaki fikirleri bizimki gibi değil, onlar bunu yalnız, bir büyük kardeşin nasihatı veya yardımı gibi düşünüyorlar. İç idareye veya dış münasebetlere hiç müdahale etmemek üzere hafif bir ağabeylik hâkimliğini tanımak istiyorlar”.

    Kısaca söyleyecek olursak, Sivas’ta istenen şey, birkaç yıl sonra Fransa’nın Lübnan ve Suriye’de, Büyük Britanya’nın da Filistin ve Irak’ta kuracakları yönetim biçiminden tümüyle farklıydı.

    General Harbord’un anılarından yaptığımız alıntı, 1919 sonbaharında Mustafa Kemal Paşa’nın da bu “manda olmayan manda”yı isteyenler arasında olduğu konusunda herhangi bir kuşkuya yer bırakmıyor. Yani Halide Hanım’ın yazısından çıkardığımız üçüncü tespit de doğrudur. Ancak Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta bunu saklamış, daha doğrusu saklamaya çalışmış, ama talihsiz bir şekilde kendini ele vermiştir. Zira, yukarda sözünü ettiğimiz, ABD Senatosu Başkanlığı’na yazılan mektubu hiç önemsemediğini ve gönderilip gönderilmediğini de pek iyi hatırlamadığını söylemiş, ama daha sonra, Kâzım Karabekir Paşa’ya yazdığı ve içinde, “Amerika Senatosu’na yazılan ve malûmunuz olan bir mektuba Kongre kararıyla beş kişi vaz-ı imza etmiştir ki bu meyanda bendenizin de imzam vardır” sözlerinin bulunduğu bir telgraf okumuştur. Dolayısıyla, manda meselesinin Nutuk’un belki de en zayıf yanı olduğunu, Gazi Mustafa Kemal’i bu zaafa eski mücadele arkadaşlarına olan kızgınlığının düşürdüğünü ve sonuç olarak manda meselesini kapatanın da Sivas Kongresi değil, Ermenistan mandasını kabul etmeyen ABD Senatosu olduğunu söyleyebiliriz.

    ,KOoGlIQlDkegRCcps0c_uw
    Halide Edip: ‘Manda’ ve bağımsızlık Halide Edip The Times gazetesine yazdığı mektup ile bilhassa Sivas Kongresi’nde tartışmaya açılan “mand”a meselesinin koruma ve yardımdan ibaret olduğunu, bağımsızlık ile ters düşmediğini savunmuştu.

    Ancak, iş bununla bitmiyor. Zira, ABD Senatosu’na mektup yazıldığı günlere ilişkin iki özellik, 1919 sonbaharında bulunulan durumun 1. Dünya Savaşı’nı izleyen aylara oranla çok değişmiş olduğunu, o ümitsizlik ve karamsarlık havasının dağıldığını gösteriyor. Bunların birincisi, Anadolu’nun işgal altında olmayan bütün bölgelerinin artık İstanbul’daki hükümete değil, Sivas’taki Heyet-i Temsiliye’ye bağlı hale gelmiş olması, ikincisi ise Fransa ve Büyük Britanya’nın arzu ettikleri barış koşullarını Türkiye’ye kabul ettirebilmek için askerî güç kullanamayacaklarının biliniyor olmasıdır. Yani bir yanda Müdafaa-i Hukuk önderleri, özellikle de askerî kanat, direniş durumunda üzerlerine ancak bir Ermeni veya Yunan ordusunun gelebileceğinin farkındaydılar, diğer yanda da Heyet-i Temsiliye’nin birçok üyesinin, yeni meclisin İstanbul yerine Anadolu’da toplanmasını isteyebilecek kadar özgüveni oluşmuştu.

    atatürk-nutuk-meclis1
    Nutuk’ta cumhuriyet Mustafa Kemal cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra okuduğu Nutuk’ta yeni rejime dair fikrini bir sır gibi sakladığını söylüyordu.

    Bu görece olumlu ortamda bile Mustafa Kemal Paşa’nın ABD ile ilişki içinde bulunması, nasıl bir siyaset dehası olduğunu gösteren öğelerden biridir. Bunu iki açıdan söyleyebiliyoruz. Bunların birincisi, ABD’nden Türkiye için de bir manda istemek, durumun ABD açısından iyice karmaşıklaşması anlamına gelecekti. Zira Paris’te Ermenistan mandası olarak düşünülen coğrafyanın önemli bir bölümü Müdafa-i Hukukçuların “Türkiye” olarak tahayyül ettikleri yerlerdi. Ama hem Ermenistan’ın hem de Türkiye’nin Amerikan mandası altında olması, Fransa ve Büyük Britanya’nın kimseye sormadan çizdikleri sınır çizgisini yok edecekti. Burada dikkat edilmesi gereken incelikli husus, Amerikalılarla yapılan temaslarda “Türkiye” adının değil, “Osmanlı İmparatorluğu” adının kullanılmış olmasıdır. Yani Müdafaa-i Hukukçular, tüm Osmanlı toprakları üzerinde bir Amerikan mandası istemekle, Paris’te planlanan Ermenistan’ın batı sınırlarını ortadan kaldırmış, daha doğrusu 1914 ya da daha iyisi, 1918’deki haline getirmiş oluyorlardı.

    İkinci açı ise, hem iç hem de dış siyaset alanında önemli bir propaganda malzemesine ilişkindir. Bilindiği gibi İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin, Erzurum ve Sivas Kongrelerini düzenleyenleri iç ve dış kamuoyu önünde yermek ve değersizleştirmek için öne sürdüğü iddialar arasında, Müdafaa-i Hukukçuların Bolşevik oldukları iddiası da vardı. Nitekim General Harbord’a verilmek üzere Heyet-i Temsiliye’nin hazırladığı, Müdafaa-i Hukuk’un ne olup ne olmadığını açıklayan ve Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla 24 Eylül 1919’da gönderilen muhtırada bu suçlamadan söz edilmiş ve tabii bunun tümüyle asılsız olduğu anlatılmıştır. Büyük Britanya ve Fransa’nın Harb-i Umumi’yi zaferle bitirebilmek için kendisinden borç almak zorunda kaldıkları, sermayedarlığın kalesi ABD’den yardım ve koruma isteyenler nasıl komünist olabilirlerdi ki?!

    Burada da şu soru akla geliyor ki, yanıtı bize Nutuk’un nasıl bir metin olduğuna ilişkin de bir fikir verecektir: neden Gazi Mustafa Kemal, yukarda söylediklerimizi Nutuk’ta anlatmamış? Bu soruyu, hem Millî Mücadele tarihini hem de Nutuk’u iyi bilenler, “ne söylemiş ki, bunu da söylemesini bekleyebilelim?” diyerek yanıtlayabilirler. Haksız da olmazlar. Ama Nutuk’u da açıklamış olmazlar. Nitekim Gazi, bir sır gibi sakladığını söylediği cumhuriyet fikrinin daha 1919 yazında Erzurum’da herkesin dilinde olduğunu, 1876 Kanun-ı Esâsîsi’nin 1921 Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nuyla çelişmeyen bütün maddelerinin geçerli olduğunu neden defalarca söylediğini, Saltanat’a bağlı olduğunu çok kısa bir süre önce söylemiş olan Rauf Bey’i 1 Kasım 1922’de saltanatın lağvı yönünde oy kullanmaya nasıl ikna ettiğini de Nutuk’ta açıklamaz. Zira Nutuk, genelde olgusal tarih anlatan ve siyasal çözümlemeye çok nadiren yer veren bir metindir. Siyasal manevraya ise hiç yer vermez ve bu haliyle klasik bir siyasetçi metnidir.

    Halide Edip Hanım’ın The Times gazetesinde yayınlanan mektubu (21 Ekim 1927)

    TÜRKİYE VE AMERİKA
    GAZİ’NİN NUTKU
    THE TIMES YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜNE

    Efendim, — Muhabiriniz Gazi Paşa’nın Ankara’daki Halk Partisi Yıllık Kongresinde verdiği nutukla ilgili olarak yazdığı 16 Ekim tarihli gönderisinde şöyle diyor:

    01kupur

    Türkiye için önerilen Birleşik Devletler himayesi sorunu Sivas’ta uzun boylu tartışılmıştı ve Gazi Paşa, bu öneriden yana olanlar arasında Albay Rauf Bey, Refet Paşa ve Dr. Adnan Bey’in eşi Halide Edip Hanım’ı saydı. Gazi Paşa, sonunda bu sorunun o sıralar ertelenmesini sağlamıştı.
    Bu nutkun Türkçe metnini okumadım; fakat İngilizce alıntının biraz daha aydınlatılması ve biraz düzeltilmesi gerekiyor. Bir kere, Amerikan Himayesi diye bir sorun hiç söz konusu olmamıştır. Sivas’ta tartışılan, ancak terimin en gevşek anlamıyla, Amerikan himayesini içeren bir plan diye betimlenebilir. Program, Türklerin kendilerinin Amerikan tavsiyeleri uyarınca yürütecekleri iç reformların yanısıra, Amerikan önderliğinde malî bir tür yeniden yapılanma öngörmekteydi.
    Gazi Paşa, apaçıktır ki, şimdi benim gibi muhalifleri arasında olan bazılarını geçmişte Türkiye’nin ulusallık ve bağımsızlığından vazgeçmeyi savunmuşlar gibi göstermeye çalışmaktadır. Bu Wilsoncu planın kökenini ve Gazi Paşa’nın baştan beri onun hakkındaki tutumunu anımsamak ilginç olabilir. Şimdi yayıncılarımın elinde olan “Anılar”ımın ikinci cildinden alıntılıyorum:

    “İstanbul’da bir takım yazarlar, kamuoyu önderleri ve hukukçular, bütün yenilmişler dünyasının gönlünü çelen Wilson ilkelerinden esinlenip cesaret alarak, geçici bir Wilson Prensipleri Cemiyeti kurdular. Kör bir nefret ortamında ve “yenilmişlere acımak yok” çığlıkları arasında tek adalet ve sağduyu ışığı bu ilkelerden geliyor gibi görünüyordu. Çirkin bir paylaşımın gölgesi altında aydın Türkler, doğal olarak bakışlarını Başkan Wilson’a ve Türkiye’den herhangi bir toprak isteği olmayan Amerika’ya çevirmişlerdi. Basın temsilcileri, Paris’teki Başkan Wilson’a gönderilecek bir Muhtırayı kendi aralarında tartışmak üzere Vakit gazetesinin idarehanesinde toplandılar. Bu Muhtıra, Amerika’nın Türkiye’ye malî ve iktisadî yardımda bulunarak ve belirli yıllar süresince uzman ve danışmanlar göndererek Türkiye’ye bir barış dönemi, Türk ulusuna da yeni bir rejim başlatıp iç reformlar yapma olanağı sağlamasını öngören bir tasarı öneriyordu. Cemiyet Aralık ayında kuruldu ve birkaç ay yaşadı. Fakat etkisi çok sınırlı kaldı. Doğu Anadolu en başından beri ona karşıydı … Erzurum Kongresi’nin ilk oturumlarından birindeki ilginç bir olay, bu dönemde halkın Amerika hakkındaki duygularını iyi anlatır. Mustafa Kemal Paşa, Türkiye’den toprak kopartma niyeti olmayan bir Büyük Devletin ekonomik ve siyasal yardımının gerekliliğine ilişkin bir madde önermişti. O sıralarda da Amerika’dan başka bütün batılı devletler Türkiye topraklarındaydılar. Doğu temsilcilerinden biri kalkıp Mustafa Kemal Paşa’dan hangi Büyük Devleti kastettiğini açıkça söylemesini istedi. Gazi Paşa yetenekli bir siyasetçi olduğu için, Doğu Anadolu’nun karşıtlığını hemen sezdi ve bu ismi söylemekten kaçındı.”

    Benim bu Muhtırayı imzalayan ve savunanlardan biri olduğum doğrudur. Ama şimdi Gazi Paşa’nın iş arkadaşları arasında olanların birçoğu da Muhtıradan yanaydılar. Ayrıca Gazi Paşa’nın da, Ankara’daki son nutkunun ima ettiği gibi, kendisinin Muhtıraya karşı olduğunu söylemeye hakkı yoktur. Onun da Türkiye’nin kan dökülmeden çıkmazdan kurtulabilmesi için Cemiyet’in Muhtırasını olanaklı ve pratik bir çözüm saydığı gerçeği, özellikle Erzurum’da genellikle de Türkiye’de iyi bilinmektedir. Fakat Mustafa Kemal Paşa, siyasal olaylara dilediği rengi vermeyi tarihe dikte edebilecek bir konumda bulunduğu için, açıklamalarına karşı Türkiye’de herhangi bir ses çıkmayacaktır. Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırası günün konusu olduğu sıralarda ona karşı herhangi bir bildirimde bulunmamıştı. Gerçekte, Muhtıraya karşı önemli birinden gelen tek açıklama, Albay Rauf Bey tarafından bir Associated Press temsilcisine yapılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresi sırasında bana yazdığı 10 Eylül 1919 tarihli bir mektupta bu soruna değinirken, çok da coşkulu olmamakla birlikte, bu fikre muhalif olmadığını kanıtlayan sözcüklerle kendini ifade etmişti. Sivas Kongresi’ndeki tartışmaların ayrıntılarını bilmiyorum. Ben İstanbul’daydım. Ancak, (kendisinin yandaş olarak tanıttığı) Refet Paşa’nın Muhtıraya karşı çok güçlü bir konuşma yaptığı kamuoyunca bilinmektedir ve Gazi Paşa’nın bu sorunun şimdilik ertelenmesi yolunda alınmasını sağladığı karar, o konuşmadan sonra gelmiştir.

    Mustafa Kemal Paşa, Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırasından yalnızca geçmiş bir olay olarak söz eder ve partisinin Muhtırayı Türkiye sorununa olası bir çözüm olarak görüp desteklemiş olan bütün önemli üyelerini sayar, kendisinin de o zamanki yaklaşımını içtenlikle açıklarsa, bir itirazım olmaz. Türkiye, o sıralarda, biri sistemli bir yok etme faaliyetine girişen (Yunan Ordusu) dört farklı ordunun işgali altındayken ve ülkem, gerçekleşmesi durumunda daha da büyük bir felâket anlamına gelecek başka bir siyasal projenin tehdidi altındayken, Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin Muhtırasının gerçekten en ılımlı bir seçenek ve siyasal açıdan etkin bir karşı hamle olduğu kanısındaydım. Elbette, Gazi Paşa’yı, kanlı ve çok güç bir ulusal savunmayı başlatmadan önce, bu da dahil olmak üzere, olabilecek her çözümü ele almış olduğu için suçlayacak değilim. Ama Wilson Prensipleri Cemiyeti’ni Hürriyet ve İtilâf çevreleriyle ilişkilendirerek anmasını protesto ederim.

    Tarihi biçimlendiren büyük adamların bir de o tarihi yazmak istemeleri durumunda, Abraham Lincoln’e yakıştırılan şu sözleri anımsamalarında bence yarar vardır: bazılarını her zaman kandırabilirsiniz; bazen de herkesi kandırabilirsiniz; ama herkesi her zaman kandıramazsınız.
    Saygılarımla, vb.

    Halide Edip

  • Mustafa Kemal’in izinde Halide Edip rehberliğinde Sakarya Muharebesi’nde…

    Mustafa Kemal’in izinde Halide Edip rehberliğinde Sakarya Muharebesi’nde…

    Kâh zafer kâh bunalım dolu 22 gün, 22 geceden sonra, 13 Eylül 1921’de Sakarya Nehrinin doğusunda Yunan askeri kalmamış, Türk ordusu büyük bir zafer kazanmıştır. Bir fotoğraf, bir yazar ve bir kitabın peşinde ortaya çıkan gerçekler… Büyük şairlerin ünlü dizeleriyle ölümsüzleştirdiği yakın tarihimizin dönüm noktası…

    Türk’ün Ateşle İmtihanı  ilk kez 1928’de  ABD’de yayımlandı 


    Halide Edip’in 1928’de ABD’de yayımlanan kitabı The Turkish Ordeal ve yazarın imzaları. Bu kitap Türkiye’de 1962’de Türk’ün Ateşle İmtihanı adıyla yayımlandı. 

    Arşivimde bulunan bir fotoğraf ve bir beyannamenin Sakarya Savaşı’yla ilgili akla getirdiklerini bu yazıda sizlere sunacağım. Fotoğraf pek çok yerde yayımlanmış ve bilinen bir fotoğraf. Farklı kadrajlı hallerini internette de bulabilirsiniz. 

    Resmin sol alt tarafında şöyle yazıyor: “Sakarya Muharebesi mürettep kolordu tarassut tepesinde: 12 Eylül 38 Kartal Dağı muharebesini tarassut ederken”. 

    Bu yazının hemen üstündeki imza Recep Zühtü’nün; önce biraz ondan bahsedelim. Recep Zühtü (1893-1966) Ocak 1920’den itibaren Ankara’da yayımlanan ve bir anlamda, Heyet-i Temsiliye’nin yayın organı olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin sahibi ve yazıişleri müdürüydü. Birinci Dünya Savaşı’na yedek subay olarak katılan Recep Zühtü, ikinci dönem milletvekili seçildi. Dergimizle birlikte ek olarak verdiğimiz beyanname de onun matbaasında basıldı (30’lu yıllarda adının cinayet ve tehdit olaylarına karışması yazımızın sınırlarının dışında kalıyor). 

    Şimdi de fotoğrafın sağ tarafına bakalım. Fotoğrafta tanıyamadığım epey insan var. Sağdan ikincisi de yağmurluklu, uzun etekli, başörtülü bir kadın. Dürbünle baktığı için yüzü görünmüyor. İşte o kadın Halide Edip (Adıvar)! 

    1893 doğumlu Recep Zühtü (Soyak) TBMM’de 2., 3., 4. ve 5. dönemlerde milletvekilliği yapmıştı 

    Türk’ün Ateşle İmtihanı’nı okuduysanız bu size hiç şaşırtıcı gelmeyecektir. Halide Edip bu kitabında Sakarya Meydan Muharebesi’ni 20 sayfa boyunca anlatır. 1962’de ilk defa Türkçe yayımlanan bu kitap, 1928’de İngilizce olarak ve The Turkish Ordeal adıyla Amerika Birleşik Devletleri’nde basılmıştır. İki baskı arasındaki farkları anlatmak da bu yazının konusu değil. Onun için muharebenin hemen öncesindeki günleri hatırlayarak devam edelim. 

    Zafer beyannamesi ve Sakarya hatıraları Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya Zaferi’nin ertesi günü yayımladığı beyanname 

    10- 24 Temmuz Kütahya ve Eskişehir muharebelerinden sonra Türk Ordusu Sakarya Nehri’nin doğusuna doğru çekiliyordu. 5 Ağustos 1921’de Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen kanunla Mustafa Kemal Paşa üç ay için geniş yetkilerle başkumandanlık görevine getirildi. Yine de Ankara’da pekçok kişide bir endişe havası hâkimdi. Kayseri’ye göçenlerin sayısı azımsanacak gibi değildi. Halide Edip 16 Ağustos’ta Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek gönüllü olmak istediğini bildirdi; iki gün sonra Garp Cephesine tayin edildiğini bildiren şu cevabı aldı: 

    “Halide Edip Efendi Hazretlerine 

    Aceledir 

    Garp Cephesi 

    Ordu safları arasında vatanımızın müdafaasına fiilen iştirak için şiddetli arzu ile vukuu bulan müracaat-ı vatanperveraneleri orduca memnuniyetle telâkki olundu. Hizmet-i fiiliye-yi askeriyyeye kabul ve Garp cephesine memur edildiğinizi tebliğ ederim. Keyfiyet cephe kumandanlığına da şi’ar kılındı. İlk vasıta ile cephe karargâhına müracaat ve oradan vazifenizin telâkki buyrulması rica olunur.

    Fi 18/8/37

    Başkumandan 

    Mustafa Kemal

    (Türk’ün Ateşle İmtihanı, Özgür Yayınları, 2005, s. 216)”

    Halide Edip hemen Alagöz köyündeki cephe karargâhına gider. Ertesi gün kıtaların mühimmat ve silah bakımından kuvvetini tespit etmek ve rapor haline getirmek olan görevine başlar. Muharebelerin sonuna kadar karargâhta bulunan Halide Edip, aynı kitapta, belki de fotoğrafının çekildiği gün yapılan muharebeleri şöyle anlatıyor: “Ondan sonra, öteki siperleri de dolaştım. Top ve makineli tüfek sesleri hiç ara vermiyor. Elimdeki dürbünle savaş oyununu seyrediyorum. Bunun neticesinin hastanelerde ne şekil aldığını unutmuş gibiydim. Evet, insanlar birbirine giriyor. Nihayet süngü savaşları. Âdeta karıncaların yuvaları etrafında kavga etmeleri gibiydi (s.228)”.

    Fotoğrafın sol tarafında yerde oturanlar pek seçilemiyor. Kalpaklı ve öne doğru eğilmiş olan, Mustafa Kemal Paşa ve başlarında ayakta duransa İsmet (İnönü) Paşa!dır. Mustafa Kemal Paşa muharebe başlamadan bir gün önce attan düşerek bir kaburga kemiğini kırmıştı. 

    Önce muharebe başlayana kadar olanları hatırlayalım. Başkumandanlık görevine getirilen Mustafa Kemal Paşa 7 Ağustos’ta Tekalif-i Milliye emirlerini yayımlar. Bu emirlerle halkın elindeki ordunun çok ihtiyaç duyduğu silah ve cephane toplanır. Yiyecek-giyecek ve taşıtların bir kısmına el konur, orduya faydalı mesleklerde olanlar ordu emrine alınır. Taşıma hizmetlerinde de halka bazı yükümlülükler getirilir. 

    Mustafa Kemal Paşa, yanında Salih (Bozok) Bey, Sakarya Meydan Muharebesi’ni izlerken 
    Mustafa Kemal Paşa’nın en sevdiği atının adı Sakarya idi.

    23 Ağustos’ta Yunanlıların saldırısıyla başlayan savaş 100 kilometreyi bulan cephede devam eder. Hâkim tepelere yapılan hücumlar, bunları elde tutma çabalarıyla devam eden muharebeler sırasında, Mustafa Kemal askerlik tarihine geçen ikinci ünlü emrini verir: 

    “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz”. 

    Malum, Mustafa Kemal’in yine bu emir kadar efsaneleşen ilk emri, Çanakkale Kara Muharebeleri sırasında vermiştir: 

    “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir”. 

    Kâh zafer kâh bunalım dolu 22 gün, 22 geceden sonra, 13 Eylül 1921’de Sakarya Nehrinin doğusunda Yunan askeri kalmamış, Türk ordusu büyük bir zafer kazanmıştır. 

    Hemen ertesi gün 14 Eylül 1921’de Mustafa Kemal Paşa millete bir beyanname yayımlar. Sakarya zaferini haber veren bu beyanname sadece Türk ordusunun kahramanlığını anlatmakla kalmaz, Türk milletinin fedakârlıklarına da değinir. 15 Eylül 1921’de bu beyanname Mecliste okunur. 

    TBMM’nin 19 Eylül 1921 tarihli oturumunda Fevzi ve İsmet Paşaların pek çok milletvekili tarafından desteklenen teklifleri sonucu, Mustafa Kemal Paşa’ya mareşal rütbesi ve gazi unvanı verilir. Erzurum’da üniformasına çıkarmış olan Mustafa Kemal Paşa, alınabilecek en büyük rütbeyle üniformasına kavuşur. 

    Yunan hayallerinin bitişini haber veren Sakarya Meydan Muharebesi’nden bir yıl sonra, Millî Mücadele Türk Ordusu’nun kesin zaferi ile sonuçlanacaktır. 

    HALİDE EDİP’İN MEŞHUR ESERİ:

    Ateşten Gömlek

    Halide Edip, Sakarya Meydan Muharebesi’nden hemen sonra bir de roman yazdı: Ateşten Gömlek. Roman önce 6 Haziran-11 Ağustos 1922 tarihleri arasında İkdam’da tefrika edildi (Bkz. İnci Enginün, Halide Edip Adıvar’ın Eserlerinde Doğu Batı Meselesi, Dergâh Yayınları, s.178). Kitap olarak 1923’te yayımlandı. Halide Edip kitabın başında yer alan Yakup Kadri’ye yazdığı açık mektupta kitabın adı için teşekkür eder; aslında Yakup Kadri bu başlıkla bir roman yazdığını Halide Edip’e söylemiş, o da bu adı kullanmaktan kendini alamamıştır. 

    Türk İstiklâl Savaşı’nın ilk destanı olan Ateşten Gömlek, “Sakarya Ordusuna” ithaf edilmiştir ve romanın başkahramanları olan Doktor İhsan’la Ayşe, Sakarya Muharebesi sırasında şehit olurlar.

    İlk baskı  Ateşten Gömlek’in ilk baskısı. Halide Edip, Salih Bey’e imzalamış, Teşebbüs Matbaası, 1339 (1923). Roman, “Sakarya Ordusuna” ibaresiyle ithaf edilmiştir. 

     

    HALİDE EDİP’İN MEŞHUR ESERİ:

    Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a Sakarya Muharebesi

    Sakarya kelimesi pek çok kişinin aklına önce Necip Fazıl’ın aynı adlı şiirini getirir. Şairin 1949’da duyduğu manevi ızdırapla yazdığı bu şiir Sakarya Savaşı’ndan ziyade Sakarya Irmağı’nı anlatır. Bununla birlikte şu iki mısra sanki Sakarya Meydan Muharebesi’ne bir göndermedir: 

    “Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur, 

    Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur”. 

    Nâzım Hikmet’in şiirinde de Sakarya’nın Anadolu’nun değerli isimleriyle birlikte sembol olarak kullanılma nedeni Sakarya Muharebesi’nden başka bir şey olmasa gerektir: 

    “Memleketim: 

    Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya, 

    kurşun kubbeler ve fabrika bacaları 

    benim o kendi kendinden bile gizleyerek 

    sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir”. 

    Nâzım Hikmet Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Sakarya Meydan Muharebesi’ni coğrafyasıyla beraber şöyle anlatmıştır: 

  • Hak, hukuk, adalet 24 gün, 432 km boyunca yürüdü

    Hak, hukuk, adalet 24 gün, 432 km boyunca yürüdü

    Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin “Tuz Yürüyüşü”, Çin’de Mao Zedung’un “Uzun Yürüyüş”ü gibi dünya tarihinde önemli örnekleri olan yürüyüşlere CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü de eklendi. CHP Milletvekili Enis Berberoğlu hakkındaki 25 yıllık hapis kararı üzerine başlatılan yürüyüş, 15 Haziran’da Ankara Güvenpark’tan başlayıp Bolu, Düzce, Sakarya ve Kocaeli üzerinden 9 Temmuz’da Maltepe’de tarihî kalabalıkta bir miting ile son buldu.

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin, son yıllardaki “sonuna kadar parlamento muhalefeti” duruşu milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla son buldu.

    14 Haziran günü CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutukluluk haberinin gelmesiyle, o gün öğlen saatlerinde toplanan MYK, akşam saatlerinde tekrar olağanüstü toplantı kararı aldı. Zaten olağan MYK’yı izlemek için parti merkezinde toplanan gazeteciler, Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla CHP’nin neler yapabileceğini tartışırken, en öne çıkan görüş “Meclis’te oturma eylemi”ydi. Bugüne kadar her zaman sokağa uzak duran ve tam da bu nedenle çokça eleştirilen CHP’nin Meclis’te bir oturma eylemi yapması ve günlük basın açıklamalarıyla olayı Meclis ve kamuoyu gündeminde tutması bekleniyordu.

    Kılıçdaroğlu ‘sokak’ diyor

    Olağanüstü MYK’nın ardından Kılıçdaroğlu basının karşısına geçti ve “Ankara’dan İstanbul’a adalet yürüyüşünü yarın başlatıyorum” dedi. Herkes durdu! Kendi mi yürüyecekti, yoksa kendisi başlatıp başkaları mı devam edecekti? Toplantının ardından parti sözcüsü Bülent Tezcan detayları anlattı ve kimi gazeteler ertesi gün “Büyük Yürüyüş” başlığıyla çıktı.

    Kılıçdaroğlu’nun aldığı kararla, CHP belki de ilk kez “Meclis” yerine “sokak” demiş oluyordu. Tüm beklentileri tersyüz eden bu kararla, Kılıçdaroğlu bir gün sonra Güvenpark’tan İstanbul’a doğru, 10 bin kişiyle birlikte yola çıktı.

    İlk kez meclis yerine sokak Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı yürüyüşe kısa sürede halktan büyük ilgi geldi. CHP belki de ilk kez “Meclis” yerine “sokak” demiş oldu. Yürüyüşte yalnızca “Hak, hukuk, adalet” sloganına ve “adalet” yazılı dövizlere izin verildi.

    Geri dönüş yok

    Yürüyüşçüler ilk gün iki mola dışında kesintisiz 21 kilometre ilerledi. 5.5 saatin sonunda Hipodrom’a ulaşıldı. Gazeteciler dahil herkes Kılıçdaroğlu’nun konaklama yerinin Ankara içinde olması nedeniyle geceyi evinde geçireceğini düşünürken, karavan geldi ve anlaşıldı ki “artık geri dönüş yok”.

    İlk birkaç günden sonra hava şartları epeyce zorlaştı. Ankara ili aşılırken, “kuş uçmaz kervan geçmez yollar”da ilerlenirken, ayakkabılar su aldı, poşet yağmurlukların rengi giysilere geçti. En çok aranan şey ise sıcak bir çorba oldu. Belediyenin dağıttığı çorba hem içi, hem de yürekleri ısıttı. Kortej; yağmurda, fırtınada, çamurda, çevrede insan olsa da olmasada “Hak, hukuk, adalet” sloganlarıyla ilerledi. İlk dört gün hem katılımcılar, hem gazeteciler, hem de milletvekillerinin büyük kısmı Ankara’dan gidiş-dönüş yaparak yürüyüşü takip etti. 

    Hasan Tatlı’ya veda

    Adalet Yürüyüşü’nün dördüncü gününde 69 yaşındaki Hasan Tatlı kalp krizi geçirdi. Tatlı’nın kısa süre sonra gelen yaşamını yitirdiği haberi, “daha yolun başındayız, Tatlı’dan başka kayıplarda olacak mı” kaygısı yarattı. Kılıçdaroğlu’nun “Adalet yolunda ilk kaybımız” dediği Tatlı, sonraki 25 gün boyunca hiç unutulmadı, Tatlı’nın kızları yürüyüşün ilerleyen günlerinde Kılıçdaroğlu’yla birlikte yürüdü.

    Hava koşullarının mevsim normallerinin altında gitmesi, moralleri bozmadığı gibi katılımcı sayısını da olumsuz etkilemedi. Kılıçdaroğlu yola çıkacağını ilk açıkladığında “Dağ başında anca yüz kişiyle yürür” eleştirisini yapanların yanılgısı yavaş yavaş ortaya ortaya çıkarken, yürüyüşçü sayısı binlerin altına hiç düşmedi. Kortej, sağanak yağmur altında dağ yollarını aştı, geceleri Kargasekmez gibi zirvelerde sonbaharın ayazını anımsatan hava koşullarında çadırlarda konakladı. Gündüzleri molalarda çekilen halaylarla, geceleri de yakılan kamp ateşiyle ısındı. 

    CHP bu süre zarfında olağan olarak gerçekleştirdiği rutin grup, MYK ve PM toplantılarını, bu defa olağanüstü koşullarda yapmak durumunda kaldı. Bu toplantıların tümü, hem gazeteciler hem de partililer tarafından ilgi ve zevkle takip edilen toplantılar olarak hafızalarda yer aldı.

    Psikolojik sınırın aşılması

    İlk 6 günün sonunda Ankara il sınırı tamamlandı, yedinci güne Bolu il sınırı ile başlandı. Ayakları su toplayan, topukları aşınan, bacakları kasılan, fıtığı azan birçok “yürüyüşzede” için Ankara’nın geride kalması “psikolojik sınır aşıldı” olarak yorumlandı.

    Yürüyüş boyunca onlarca sanatçı, gazeteci, siyasetçi, hatta birçok partinin genel başkanları Kılıçdaroğlu ile birlikte oldu. Hem DP hem HDP hem ülkücüler hem Müslüman kimliğiyle öne çıkanlar, dillerdeki tek slogan olan “adalet”te birleşmişti. Kılıçdaroğlu ile bir süre de olsa birlikte yürüyenlerin ortak kanısı ise “Kılıçdaroğlu yürümüyor, koşuyor” idi. 

    Orucu bırakmadılar

    Yürüyüşün ilk günleri Ramazan’ın son günlerine denk geldiği için bazı vekiller hem kesintisiz yürüdü hem de orucu bırakmadı. Kimisi ise önceden sözverdiği programlarına gittikleri için, eksik kalan kliometrelerini kortejden birkaç saat önce yola çıkarak tamamladı. Kılıçdaroğlu ise Ramazan bitene kadar yürüyüş sırasında eline yiyecek ve su almadı; Ramazan’ın bitmesiyle kendisine ikram edilen meyve suyunu içti.

    Rekor yürüyüşte rekor sıcaklık

    Kötü hava koşullarının sona ermesinin ardından, modern siyasetteki en uzun yürüyüş olarak dünya tarihine geceçek Adalet Yürüyüşü’ne rekor sıcaklıklar damga vurdu. Isı 49’a kadar çıkarken yürüyüş ve molalara da “güneş ayarı” verildi. Daha erken saatlerde başlayan yürüyüşte daha uzun molalar yapıldı, lojistik hizmeti sağlayan belediyeler de karpuz, kavun, kiraz gibi serinletici yaz meyveleri dağıttı.

    Kalp krizi nedeniyle Hasan Tatlı’nın yaşamını yitinmesinin ardından özellikle kimlerin yürümesi ve yürürken nelere dikkat edilmesi gerektiği konusunda haberler yapıldı. İleri yaştaki birçok yürüyüşçü “Bu yolu gözüm kapalı giderim” tavrıyla, yürümeye inatla devam etti. Havaların anormal derecede ısınmasıyla fenalaşanların da sayılarında artış olurken,CHP’li Tekin Böngöl ve Hüseyin Yıldız da hastaneye kaldırılanlar arasındaydı. Fenalaşanlar, sedyelerle ambulanslara taşınanlar, olağan manzaralar haline geldi.

    Kervan yolda düzüldü

    Yola çıkmadan önce “neyin ne olacağını” ne partililer ne de basın tam olarak biliyordu. Kervan tam anlamıyla yolda düzüldü. 12 günün sonunda çıkarılan genelgeyle, katılımcıların yapması ve yapmaması gerekenler sıralandı. Tek slogan “Hak, hukuk, adalet”, tek bayrak Türk bayrağı oldu; başka parti amblemleri ve marşlara da yasak getirildi. En önemli uyarı ise provokasyonlara karşı yapıldı. Yürüyüş boyunca katılımcılar, tüm tahriklere rağmen sağduyularını kaybetmeden yalnızca “adalet” diyerek ilerledi.

    Genelgenin ardından görevli milletvekilleri de seçildi. Kılıçdaroğlu’nun etrafından sorumlu olanlar, aralarda düzeni sağlayanlar ve kortejin en arkasında geride kalanları toplayanların tümü belirlendi. Görevli millekvekilleri sorumluluk alanlarında bir ileri bir geri yürüdükleri yolları tekrar yürürken; sağlıkçı milletvekilleri de kâh yaralanan basına, kâh bayılan katılımcılara ilkyardımda bulundu. Ambulanslarda kimi zaman yeterli malzeme olmaması nedeniyle, dikiş atan milletvekilleri dahi oldu.

    Ayak bakımı

    Yürüyüş sırasında milletvekilleri de katılımcılar da basın mensupları da ayak bakımını en iyi şekilde öğrendi. Gün sonunda ayaklar buzlu ve tuzlu suda dinlendirildi. Bu karışıma, mikroplara karşı sirke ekleyenler de oldu. Çorapların içine pudra kondu, spor ayakkabıları öyle giyildi. Ayak dinlendirecek leğen bulamayanlar ise buldukları poşetlerin içlerine bu karışımı yaparak, poşetleri ayaklarına bağlayarak kendilerini tedavi etti.

    Yaptığımız röportajda en son 1968 yılında slogan attığını söyleyen Kılıçdaroğlu, yürüyüş boyunca sadece “Hak, hukuk, adalet” diye bağırdı. Bir genel başkanın slogan atmasına alışık olmayan katılımcıların çoğu da, bunu tekrarlayarak yürüdü.

    Büyük yürüyüş, 25 gün ve 432 kilometrenin sonunda İstanbul-Maltepe’de sona erdi. Kılıçdaroğlu, 24. gece konaklanan Dragos’tan saat 16.30’da yola çıktı ve kurmayları, milletvekilleri ve yürüyüşün başından beri kilometrelerce yolu yürüyen yaklaşık 20 bin katılımcıyla birlikte son 2 kilometreyi katetti. Çevik Kuvvet polisleri, Kılıçdaroğlu, kurmayları, milletvekilleri ve basın mensuplarını İstanbul içinde U harfi şeklinde dizilerek korudu. Kılıçdaroğlu son kilometreyi tek başına elinde “Adalet” döviziyle yürüdü. Yürüyüşün son bölümünde yol kenarına dizilen insanlar olanca güçleriyle tezahürat yaptılar, ilk kez bir CHP organizasyonunda genel başkan için “Vur de vuralım, öl de ölelim” sloganı atıldı. 

    Tek slogan, tek bayrak 

    Miting alanına deniz yolu dahil dört farklı arama noktasından girildi. Mitingte sadece Türk bayrakları, ‘Adalet’ yazılı pankart ve flamalar ile Atatürk posterleri taşındı. Kılıçdaroğlu’nun miting alanına yürüdüğü sıralarda Zülfü Livaneli, Melike Demirağ ve Onur Akın bir konser verdi. Kılıçdaroğlu, planlandığı gibi saat 18.00’de meydana vardı. 

    Islanan ayakkabılarını kurumadan giyen, günlerce duş alamadan, yağmurda, çamurda, bazen battaniyesiz yatmak zorunda kalan, zor koşullara rağmen yürüyen genç-yaşlı tüm katılımcılar, Kılıçdaroğlu’nu “Büyük Adalet Yürüyüşü”nde yalnız bırakmadı. Kortej en soğuk ve en sıcak havalarda gün geldi 50 bini, gün geldi 80 bini buldu ve miting alanındaki sayı 2 milyona yaklaştı. Bu yürüyüşün görünmeyen kahramanları ise 24 gün boyunca yalnızca “adalet” isteyen sıradan insanlar oldu.

    Tarihî miting Yürüyüş sonunda Maltepe miting alanındaki sayı 2 milyona yaklaştı, 25 günün sonundaki tarihî miting yaklaşık bir saat sürdü.
  • Millî Mücadele: Ne zaman başladı? Kurtuluş Savaşı: Ne zaman bitti?

    Millî Mücadele: Ne zaman başladı? Kurtuluş Savaşı: Ne zaman bitti?

    Yakın tarihimizin belki de en önemli tarihleri ve bunların anlamları, sıklıkla karıştırılıyor. Birbirinden farklı iki kavram, Millî Mücadele ve Kurtuluş Savaşı, çoğu zaman eşanlamlı olarak, birbirinin yerine kullanılıyor. Kısa bir yakın tarih dersi.

    NTV Tarih, 4. Sayı, Mayıs 2009.

    Bundan sekiz yıl önce NTV Tarih dergisinde 19 Mayıs 1919’un tarihimizdeki yerine ilişkin bir yazı yayımlamıştık. O yazıda özetle, 19 Mayıs’ın Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamında çok önemli bir yeri olduğunu ve kendisini o tarihte anmanın 10 Kasım’dan daha anlamlı olacağını söylemiş, ancak siyasal-askerî tarihimiz açısından herhangi bir önemi olmadığını dile getirmiştim. Sonra da Kurtuluş Savaşı’nı o tarihte başlatmanın büyük bir yanlış olduğunu ve bu yanlışın Devrim tarihi açıklamalarını güdükleştirdiğini yazmış ve Kurtuluş Savaşı’nın 16 Mart 1920’de başladığını kabul etmemiz gerektiğini Nutuk’tan yaptığım bir alıntıyla önermiştim (bkz. NTV Tarih, sayı 4).

    Kısa süre önce bu önerimin iyi anlaşılmadığı, “Millî Mücadele”yi 16 Mart 1920 gibi çok geç bir tarihte başlattığım eleştirisiyle ortaya çıktı. Demek oluyor ki, “Millî Mücadele” ve “Kurtuluş Savaşı” terimlerini günümüzde hâlâ eşanlamlı olarak görenlerimiz, yani bu terimlerle anlatmak istediğimiz iki farklı süreci hâlâ tek bir süreç olarak görenlerimiz var. Bu nedenle, söz konusu terimleri iyi tanımlamakla başlamak isterim.

    “Millî Mücadele”, 1. Dünya Savaşı sonunda parçalanacağı artık kesinleşmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun elinde kalan toprakların bir bölümü üzerinde tam bağımsız, yani kapitülasyonlardan da arınmış, ulusal bir Türk devleti kurma çabasına verdiğimiz addır. Dolayısıyla Millî Mücadele’nin hemen Mondros Bırakışması’nın sonrasında başladığını kabul etmemiz gerekir. Daha Bırakışma metni okunur okunmaz gösterilen tepkilerin neye benzediğini anlayabilmek için Süleyman Necati Güneri’nin anılarına bakmak yeterli olacaktır. Öte yandan, Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyyesi’nin 30 Kasım, Vilâyât-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliyye Cemiyeti’nin de 2 Aralık 1918’de kurulduklarını biliyoruz. İşte bu bakımdan Mustafa Kemal Paşa, Velid Ebüzziya Bey’in 18 Ekim 1919 tarihli Tasvîr-i efkâr gazetesinde yayınlanan söyleşide sorduğu, “Teşkilât-ı milliyye ne zaman başladı?” sorusunu, “Teşkilât-ı milliyye, Mütareke’yi müteakip başlamış ve vatanın her tarafında vücuda gelmiştir” biçiminde yanıtlamıştır.

    1919’da Türk süvarileri Türk Süvarileri Kilikya’da, 1919.

    “Kurtuluş Savaşı” terimi ise, yukarıda açıkladığım amaca barışçıl yollardan varmanın mümkün olmadığının ortaya çıkması üzerine girişilen silahlı mücadelenin adıdır. Bu terimle adlandırdığımız süreç ise 16 Mart 1920’de başlar. Zira, “Millî Mücadele”nin amacını gayet kısa ve açık bir biçimde özetleyen ve sonraları “Misâk-ı Millî” olarak adlandırılacak Ahd-ı Millî metninin (bkz. NTV Tarih, sayı 12) 17 Şubat 1920’de yayımlanması üzerine İngilizler İstanbul’daki birçok devlet dairesini ve Meclis-i Mebusan’ı 16 Mart 1920’de basmışlar, yani Osmanlı Devleti’nin egemenliğini yok saymışlardı. Bu tecavüz, hangi toprakların Türkiye olacağı ve o Türkiye’nin ne kadar bağımsız olacağı konularının Türklerin temsil edilmedikleri bir ortamda karara bağlanacağı anlamına geliyordu.

    Osmanlı Türkleri, iradelerini barış görüşmelerinde dile getiremeyeceklerdi. Bu da doğal olarak, barışa giden yolun karşılıklı pazarlıktan değil, savaştan geçeceğine işaret ediyordu. İşte bu bakımdan Mustafa Kemal Paşa, o gün akşamüzeri yayımladığı bir bildiride, “Bugün İstanbul’u cebren işgal etmek suretiyle Devlet-i Osmaniyye’nin yedi yüz yıllık hayat ve hakimiyetine hitam verildi. Yani bugün, Türk milleti, kabiliyet-i medeniyyesinin, hakk-ı hayat ve istiklalinin ve bütün istikbalinin müdafaasına davet edildi … Giriştiğimiz istiklal ve vatan mücahedesinde Cenab-ı Hakk’ın avn ve inayeti bizimledir” demiştir. Aynı gün Kâzım Karabekir Paşa, Erzurum’da İngiliz yarbayı Alfred Rawlinson’u hapse atmış, yarbayın, “Beni neden tutukladınız?” sorusuna ise “Siz tutuklu değilsiniz, savaş esirisiniz” yanıtını vermiştir.

    Mustafa Kemal, 18 Ekim 1919’da Tasvîr-i Efkâr’da yayınlanan bir söyleşide “Teşkilât-ı Milliye ne zaman başladı?” sorusuna “Teşkilât-ı Milliye, Mütareke’ye müteakip başlamış ve vatanın her tarafında vücuda gelmiştir” yanıtını vermişti. Tasvîr-i Efkâr, 18 Ekim 1919

    Bu örnekler, 16 Mart 1920 öncesinde bir savaş durumunun olmadığını göstermeye yeter tabii. Ama 19 Mayıs 1919’dan itibaren savaş halinde olduğumuz varsayımının ne kadar yanlış olduğunu, bunun da nasıl tek taraflı ve çok zayıf bir tarihyazımına davetiye çıkardığını vurgulamak için, bir sürece daha bakmamız gerekiyor. Bunu iyi anlayabilmek için, “Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmasından sonra hangi devlet ya da hükümet hangi düşmanla savaşıyordu?” sorusunu sorabiliriz. Nitekim 1919 yazında Anadolu’da bir devlet veya hükümet olmadığı gibi, giderek Erzurum ve Sivas Kongreleri’ni düzenleyecek olanların o günlerdeki birincil etkinliği de yeni bir devlet ya da hükümet kurmak değil, Osmanlı yönetimini ele geçirmek, yani seçimlerin yapılmasını sağlayarak VI. Mehmet Vahdettin’in kapattığı Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı yeniden açtırmaktı. Kaldı ki, gene o günlerde İstanbul’da, ama üzerinde herhangi bir Meclis denetimi olmayan bir hükümet vardı ve Paris’te barış görüşmelerine katılmıştı. Dolayısıyla, Kurtuluş Savaşı’nı 19 Mayıs 1919’da başlatmak, hem İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti’ni yok saymak anlamına, hem de, belki daha da önemlisi, Anadolu’dakilerle İstanbul arasındaki siyasal mücadeleyi unutmak, yani siyasi tarihimizin çok önemli bir evresini gözden kaçırmak anlamına gelir.

    Şunu iyi bilmek gerekir ki, İngilizlerin 16 Mart 1920’deki darbesi, VI. Mehmet Vahdettin’e ya da Bâb-ı Âlî paşalarına değil, Erzurum Kongresi’nden beri Meşrutiyet’e dönme çabası veren ve sonunda başararak 12 Ocak 1920’de Meclislerini açtırmış olan hakimiyet-i milliyye taraftarlarına vurulmuştu.

    “Millî Mücadele” ve “Kurtuluş Savaşı” terimlerinin ne kadar farklı iki sürece ilişkin olduklarının başka bir kanıtı da Mudanya Bırakışması’dır. Bu Bırakışma’nın 11 Ekim 1922’de Kurtuluş Savaşı’na son verdiğini yadsıyacak kimse olmadığı kanısındayım gerçi. Ama Millî Mücadele’nin de aynı tarihte bittiğini kimse iddia edebilir mi? Yeni Türkiye’nin sınırlarından bazıları daha 1921’de belli olmuştu ama, bugün bildiğimiz sınırların tamamı henüz belli değildi. İstanbul hâlâ işgal altındaydı ve bu durum barış antlaşması onaylanana kadar sürecekti. Acaba egemenlik haklarımızı eksiksiz elde edebilecek miydik? İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Eylül 1914’te kaldırdığı, ama Mondros Bırakışması sonrasında tekrar devreye girmiş olan kapitülasyonlardan kurtulabilecek miydik?

    Bunlara ilişkin kesin karar, Lausanne’da, 24 Temmuz 1923’te verilecekti ve Millî Mücadele o zaman bitmiş olacaktı. Hatta Lausanne’da toplanıldığında sanki Millî Mücadele yeniden başlamış gibi olmuştu; zira İsmet Paşa ve mesai arkadaşları oraya Kurtuluş Savaşı’nı zaferle tamamlamış Türkler olarak gitmişler, ama karşılarına, kendilerine 1. Dünya Savaşı’nın mağlubu Osmanlılar gözüyle bakan adamlar çıkmıştı.

  • Kore’deki Çanakkale

    Kore’deki Çanakkale

    1915’teki Çanakkale muharebelerinden sonra, Türk ve Avustralyalı askerler bu defa Kore’de ama aynı safta çarpıştılar. 35 sene sonra yeniden kurulan dostluğun hatıraları ve görsel hafızası…

    Kore Savaşı’nın başka bir yönünden bahsedece­ğim bu yazıda. Türki­ye Cumhuriyeti Hükümeti’nin NATO’ya katılabilmek için as­ker gönderdiği bu savaş bek­lenmeyen yakınlaşmalara da neden oldu.

    Avustralya ve Yeni Zelan­dalılar, yani Anzaklar, Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yaptık­ları 25 Nisan 1915’in yıldönüm­lerini Anzak Günü olarak kut­larlar, o gün savaşlarda kaybet­tikleri askerleri onurlandırırlar. Kore Savaşı’na kadar hiçbir Türk temsilcisi yurtdışında ya­pılan törenlere resmî olarak ka­tılmadı. 1952’de Kore’de yapı­lan törende Anzaklar bir Türk subayını, Tuğgeneral Namık Argüç’ü ağırladılar.

    MELJ1300
    Kore’de İngiliz Milletler Topluluğu’na ait birlikler kamplarına, silahlı kuvvetlerinin katıldığı meşhur muharebelerin ismini vermişlerdir. Avustralya 2. Kraliyet Alayı’nın Birinci Taburunun kampı “Gallipoli” olarak adlandırılmıştı. Kampın adının yazılı olduğu taş, İngiliz askerlerinin Avustralyalılara bir hediyesi idi. Savaş bittiğinde Avustralyalılar bu granit taşı memleketlerine götürdüler.

    Aynı yılın Eylül ayında, Avustralya Gazi İşleri Başkanı George Holland, Kore’ye geldi­ğinde, Avustralya birliklerinin Kore’deki komutanı Tuğgene­ral I. R. Campbell ile 3. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar’ı karargâhında ziyaret et­ti. Askerlerimizin hazırladı­ğı panoda ay-yıldız ve ortasın­da küçük bir kangurunun yer aldığı Avustralya kıtası vardı. Panodaki “Atatürk’ün çocuk­ları, beraberiz” yazısı Çanak­kale’nin unutulmaz kumanda­nı Mustafa Kemal Atatürk’ün Şükrü Kaya’ya söylettiği sözlere göndermedir: “Bu memlekette kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın topra­ğındasınız. Huzur içinde uyu­yunuz. Sizler Mehmetçikle yan yana koyun koyunasınız… Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşları­nızı siliniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içinde­dirler. Onlar bu toprakta canla­rını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır”.

    Ertesi yıl Kore’de yapı­lan Anzak Günü törenlerine Türk komutanlar da katılır. 3. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar, İngiliz ve Avustral­yalı meslektaşlarının arasın­da Anzak Günü resmî geçidini selamlar.

    LEEJ0645
    Tuğgeneral Sırrı Acar Avustralyalı konuklarıyla 3. Tugay karargâhında. Kore, Eylül 1952.

    1953’te Türk Hükümeti ilk defa yurtdışındaki Anzak tö­renlerine temsilci göndermeye karar verdi. 25 Nisan’da, arala­rında Tokyo Türk İrtibat He­yeti Başkanı Korgeneral Rüştü Erdelhun ve kendisi de Ça­nakkale gazisi olan, Kore Türk Silahlı Kuvvetlerinden Albay Daniş Karabelen’in olduğu ye­di kişilik bir heyet, Gazi İşleri Kurumu’nun davetlisi olarak Avustralya’daki Anzak tören­lerine katıldı. O gün Avustral­ya’da yayımlanan gazetelerin (örneğin Canberra Times, The Advertiser) ilk sayfalarında zi­yaretçi Türk subaylarının re­simleri yer aldı. Ziyaretin en ilginç olaylarından biri de, anı­ta İngiliz Milletler Topluluğu temsilcilerinin dışında, sade­ce Erdelhun’un çelenk koyma­sıydı; The Advertiser gazetesi­nin haberine göre, Avustralyalı gaziler Japon büyükelçisinin çelenk koyması durumunda tö­renleri boykot edeceklerini bil­dirmişlerdi.

    Bu ziyaret sırasında Rüştü Erdelhun’un yaptığı radyo ko­nuşması Avustralya Savaş Mü­zesi’nin arşivinde S0056 olarak kayıtlı. Avustralyalı gazete­ci ve tarihçi C. E. W. Bean’in de katıldığı program, https:// www.awm.gov.au/collection/ S00156/ bağlantısından dinle­nebilir.

    157556
    Tuğgeneral Sırrı Acar, İngiliz Orgeneral M.A.R. West ve Avustralyalı Tuğgeneral J. Wilton arasında Anzak Günü
    töreninde (üstte). 27 Nisan1953 tarihli The Advertiser gazetesinin haberi.
    Kupur

    Bu bahsi kapatırken 1955’te Çanakkale Savaş alanını gez­meye gelenleri o zaman general olan Daniş Karabelen’in (1898- 1983) Eceabat’ta karşıladığı­nı, 1958’de Genelkurmay Baş­kanı olan Rüştü Erdelhun’un (1894-1983) ise 27 Mayıs darbesinden sonra 3 Haziran 1960’da emekliye sevk edilerek Yassıada’da yargılanıp idama mahkûm edildiğini, 1964’te Ce­mal Gürsel’in af çıkarmasıyla serbest kaldığını hatırlatalım.

    030_18_01_02_133_71_13
    Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in de imzalarını taşıyan 4 Eylül 1953 tarihli kararname ile Rüştü
    Erdelhun ve Daniş Karabelen Avustralya seyahatleri için 75’er lira gündelik aldılar (Başbakanlık Arşivi).
    HOBJ4894
    Bir Çanakkale gazisi olan Korgeneral Vedat Garan, Kore’de Avustralyalı askerlerin şeref kıtasını teftiş ediyor.

    18 Mart 1954’te Kore’de bu­lunan Avustralya 2. Kraliyet Alayı’nın tören kıtası, genç bir subay olarak Çanakkale Sava­şı’na katılan Korgeneral Vedat Garan (1895-1964) tarafından teftiş edilir.

    HOBJ5006
    Kore Savaşı’nda ölen askerlerin Pusan’daki mezarlıkları. Avustralya ve Türk askerleri yanyana yatmaktadır.

    Yine o yıl Kore’den Albay Cemal Madanoğlu başkanlığın­daki dört subaydan oluşan bir heyet Anzak Günü’ne katılmak üzere Yeni Zelanda’ya gider. Bu ziyareti Atlas Tarih dergisi­nin 12. sayısında anlatmıştım. Burada sadece Yeni Zelanda’da çok iyi karşılandıklarını, Ça­nakkale Savaşı’nın Yeni Zelan­dalı gazilerle tanışarak uzun uzun sohbet ettiklerini, hediye alıp verdiklerini hatırlatayım. Bu hediyelerden biri Türk he­yetine takdim edilen, Çanak­kale Savaşı’nda ele geçmiş bir Türk bayrağıydı. Bayrak şimdi askerî müzededir.

  • Uzaktaki savaş, yakındaki Kore

    Uzaktaki savaş, yakındaki Kore

    Türk askeri Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki ilk sıcak muharebeye 1950 sonlarında Kore’de katıldı. NATO üyeliği ve siyasi hesaplar çerçevesinde savaşa yollanan Türk Tugayları, üç yıl boyunca çok zor koşullarda görev yaptı, büyük fedakarlıklar gösterdi. Unutulan bir savaşın insani-askerî hatıraları ve hafızamızdan silinmeyecek fotoğrafların hikayeleri…

    Asya kıtasının doğusun­da, Çin’in kuzeydoğu­sunda, Mançurya’dan Japonya’ya doğru uzayan bir yarımada üzerinde bulunan Kore, 220 km’lik yüzölçümü ile Türkiye’nin dörtte biri büyüklüğünde bir ülke.

    Kore, tarihi boyunca ba­ğımsızlığını muhafaza etmek­te zorluk çekmiş. Bilhassa ilk çağlardan itibaren devasa kom­şusu Çin’in boyunduruğundan neredeyse hiç kurtulamamış. Çin nüfuzuna 16. yüzyıldan itibaren Japon tehdidi eklen­miş. Japonya açısından Asya anakarasına geçiş için bir at­lama taşı, hareket üssü olarak görüldüğünden, sürekli olarak elde bulundurulmak istenmiş. 19. yüzyıldan itibaren Asya’da yayılan Rusya’nın Mançurya’ya girmesiyle, Kore için korkula­cak üçüncü büyük komşu da sı­nırlarında belirmiş oldu.

    Japonya, 19. yüzyıl sonla­rında Kore üzerinde hakimiyet mücadelesinde Çin’i bertaraf ettikten sonra 1905’te Rusya’yı da mağlup ederek bu ülkeye hakim olmuştu; 1910’da Kore’yi ilhak ederek bir eyaleti olarak yönetmeye başladı. 1945’te Ja­ponya’nın 2. Dünya Savaşı’nda mağlup edilmesine kadar Kore, Japon işgalinde kaldı.

    ATKORE10
    Veda için… Kore’ye ilk gidecek askerler 1950 sonbaharında İzmir’de… Askerlerden birinin eşi, çocuğuyla birlikte son bir veda için koşuyor

    Japonya’nın Kore’den atıl­masıyla bağımsızlığa kavuşa­caklarını uman Korelilerin bu ümitleri çabucak söndü. Zira kuzeyden ilerleyen Rusya ile güneyden ilerleyen Amerikan kuvvetleri, 38. Paralel’i kendi­lerine sınır tayin ederek ülke­yi iki nüfuz sahasına ayırdılar. Bağımsızlıktan yana talihi kötü giden Kore, bu defa bölünme­nin eşiğine gelmişti.

    65
    Kunuri yolunda yalnız başına Türk birlikleri Kunuri yolunda. Sarp dağ yollarından geçerek ilerleyen askerler, Kasım 1950 sonunda saldırıya geçen üstün Çinli birlikleri karşısında yalnız kalacaktı.
    4565499631_ffae3606cf_b
    1. Tugay’dan ağır yaralı bir Türk askeri, Amerikan askerlerinin yardımıyla cepheden helikopterle tahliye ediliyor.

    1945’den 1947’ye kadar sü­ren çözümsüzlük Birleşmiş Milletler’e intikal etti. 31 Mart 1948’de tüm Kore’yi kapsa­yan bir genel seçimin yapıl­ması, tek bir Kore devletinin kurulması Amerikan ve Sovyet askerlerinin ülkeyi terketme­si kararlaştırıldı. Buna rağ­men Ruslar kararı uygulamadı ve Birleşmiş Milletler sade­ce Güney Kore’de seçimi yap­tırabildi; 17 Temmuz 1948’de Seul’de Kore Cumhuriyeti ilân edildi. Onun arkasından 9 Ey­lül 1948’de de kuzeyde Kore Demokratik Halk Cumhuriye­ti kuruldu. Böylece Kuzey Ko­re’nin Sovyet blokuna, Güney Kore’nin de Batı blokuna katıl­masıyla yaşanan bu ayrışma, gelecekteki acıların ve felaket­lerin başlangıcı oldu.

    ABD ve Sovyetler görünüş­te Kore’den çekildiler; ancak fiilen Kore’den ellerini çekme­diler. Nitekim önce ABD ile Güney Kore arasında 31 Aralık 1948’de bir askerî yardım ve güvenlik antlaşması imzalan­dı. İki buçuk ay sonra Sovyetler ile Kuzey Kore arasında 10 yıl­lık bir yardım antlaşması im­zalandı. Bu gelişmelerle artık saflar iyice ayrılmış, Kore halkı yabancı güçlerine etkisiyle bi­raraya gelemeyecek hale geti­rilmişti.

    Ne var ki Kore üzerinde hak iddia eden ülkeler, Korelileri kendi halinde bırakmadı. Ku­zeydeki Komünist Kore Hükü­meti, Çin ve Rusya’nın desteği altında güçlü bir ordu kurduk­tan sonra 25 Haziran 1950’de 38. Paralel’i geçerek Güney Kore’ye saldırdı. Ordusu zayıf olan Güney Kore fazla direne­medi ve başkent Seul 29 Hazi­ran 1950’de işgal edildi.

    BM Güvenlik Konseyi 25 Haziran’da acilen toplanarak savaşın durdurulmasını, Kuzey Kore ordusunun geri çekilme­sini istedi ama dinleyen olma­dı. ABD aralarındaki antlaşma­ya binaen Güney Kore’ye Ja­ponya’da bulunan askerleriyle yardım gönderdi. BM teşkilatı da bütün üye devletlere tecavü­ze uğrayan Güney Kore’ye yar­dım çağrısı yaptı. 56 devletten, Türkiye dahil 53’ü bu çağrıya olumlu karşılık verdi.

    Zayıf ve düzensiz Güney Kore ordusunu kısa bir zaman­da ezen Kuzey Kore ordusu, iki hafta içinde Seul’ün 200 km güneyinde Pusan bölgesine kadar ilerledi. Amerikalıların bölgeye intikal etmesiyle Ku­zey Kore ilerlemesi durdurul­du ve Pusan’da dar bir alanda tutulan köprübaşı, dışarıdan gelecek kuvvetler için hareket üssü oldu.

    Amerikalı General Mc Art­hur’un başkumandanlığı altın­da hareket eden BM kuvvetle­rinin 15 Eylül’de Seul yakın­larına yaptıkları çıkarma ile Pusan köprübaşından başlatı­lan karşı taarruz başarılı oldu, Kuzey Kore birlikleri geri atıldı ve 28 Eylül 1950’de Seul geri alındı.

    Çekilen kuzeylilerin pe­şinden 38. Paralel’i geçen BM kuvvetleri, Kuzey Kore’nin baş­kenti Pyong-yang’ı ele geçirdi. General Mc Arthur Kore’de­ki komünist kuvvetleri tama­men ezerek meseleyi kati ola­rak çözmek amacıyla 24 Kasım 1950’de genel taarruza karar verdi. Ancak hesap etmediği bir durumla karşılaştı. Kuzey Kore ordusunun ezilmesine se­yirci kalmayan Komünist Çin Hükümeti, Mançurya’da tatbi­kat halinde olan ordusunu 26 Kasım’da gizlice Kore toprak­larına sokarak taarruza geçir­di. Komünist Çin ordusu kısa bir süre içinde BM kuvvetleri­ni mağlup ederek geri çekil­mek zorunda bıraktı. Türk Tu­gayı’nın da içinde bulunduğu bu kuvvetler, Kuzey Kore’nin kuzeyinden güneye doğru, ağır zayiat vererek çekilmek zorun­da kaldı.

    20
    Gözetleme mevkiinde Türk askerleri BM askerlerinin Seul yakınlarına yaptıkları çıkarma ile Pusan’da tutulan köprübaşı, dışarıdan gelecek kuvvetler için hareket üssü oldu. Gözetleme mevkiinde Türk askerleri.

    Aralık ayı boyunca sürek­li gerileyen BM kuvvetleri, hem üstün sayıda kuvvetler­le taarruz eden hem de gerilla taktiklerini başarıyla uygula­yan Çinliler ve Kuzey Koreliler önünde direnemedi; 1951 yılı Ocak ayı başında Seul’ü de tah­liye ederek Han Nehri güneyi­ne çekildi.

    BM ordusunda karamsar­lık ve ümitsizlik başgöstermiş­ti. Hatta Kore’yi boşaltmak için tahliye planları hazırlanmak­taydı. Bu sırada içinde Türk tugayının da olduğu kuvvetle­rin 24-27 Ocak 1951 günlerin­de Çinlilere karşı elde ettikle­ri başarılar, Amerikan 8. Ordu Komutanlığında tahliyeden vazgeçip genel taarruz fikri uyandırdı.

    1951 Şubat ayı başında ile­ri harekete başlayan BM kuv­vetleri, Mart ayı başında Han Nehrini geçerek Seul üzerine ilerledi. 14 Mart 1951’de Seul, BM kuvvetleri tarafından ikin­ci kez geri alındı.

    Kuzey Kore ve Çin ordusu­nun Seul’ü ele geçirmek teşeb­büsünün akim kalması ve BM kuvvetlerinin de ilerleyememe­si üzerine, her iki ordu da 38. Paralel civarında mevzilendi. BM kuvvetleri sayıca çok üs­tün düşman karşısında Kuzey Kore’yi kurtarabilecek kudrette değildi. Öte yandan Komünist Çin ve Kuzey Kore ordusu da üstün ateş gücü ve hava üstün­lüğüne sahip BM kuvvetlerince müdafaa edilen Güney Kore’yi ele geçiremeyeceğini anlamıştı.

    20170523_161852
    Gerillalara karşı mücadele BM kuvvetleri, gerilla taktiklerini başarıyla uygulayan ve sayıca üstün Çinliler ve Kuzey Koreliler karşısında oldukça zorlanmıştı. Türk birlikleri gerek cephe hattında gerekse cephe gerisine sızan gerillalarla mücadele etmişti (üstte ve altta).

    8. Ordu Komutanı General Ridgway 30 Haziran 1951’de Kuzeylileri ateşkes görüşme­lerine davet etti. Davet kabul edildi fakat az zaman sonra gö­rüşmeler kesildi. Oldukça ağır işleyen görüşmelerden bir so­nuç alınamıyordu. Bir ara kesi­len görüşmeler tekrar canlan­dı, kesintili olarak 159 oturum halinde iki yıldan fazla sürdü. Bu sırada sıcak savaş da devam ediyordu. Nihayet 27 Temmuz 1953’de Panmunjon’da ateşkes anlaşması imzalandı. İki taraf ordularının aynı tarihteki te­mas hattı ateşkes hattı sayıldı ve burası iki ülke arasındaki sı­nıra esas teşkil etti.

    Kore’de Türk askeri

    25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusunun güneye teca­vüzü üzerine, BM Güvenlik Konseyi üye devletlere Güney Kore’ye askerî yardım çağrısı yapmıştı. 29 Haziran 1950’de Türkiye, “üye sıfatıyla üzerine düşen taahhütleri yerine getir­meye hazır olduğunu” bildirdi ve ABD’den sonra Güney Ko­re’ye yardıma olumlu karşılık veren ikinci devlet oldu.

    50

    Türk Hükümeti’nin Kore’ye asker göndermekteki isteklili­ğinin altında, NATO’ya girmek için bunu bir vesile olarak gör­me eğiliminin etkisi büyüktür. Zira 2. Dünya Savaşı akabinde SSCB’nin düşmanca tutumu ve toprak talebi karşısında NATO şemsiyesi altına girmek isteyen Türkiye, BM gücüne asker he­men göndererek bu fırsatı de­ğerlendirmek istemiştir. Nite­kim Türkiye, Kore’de muhare­beler devam ederken, 1952’de NATO’ya kabul edildi.

    Türkiye asker gönderme ta­ahhüdünü verdikten sonra, 25 Temmuz 1950’de Ankara’da üç piyade ve bir topçu taburundan oluşan 4500 mevcutlu bir tuga­yın hazırlığına başlandı. Nihai olarak gönderilecek tugay; 259 subay, 18 askerî memur, 4 si­vil memur, 395 astsubay, 4414 er olmak üzere 5090 mevcutlu olacaktı.

    Türk Tugayının komutanlı­ğına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı tayin edildi. Tugayın çekirdeği­ni oluşturan 241. Alay Komu­tanlığına da Albay Celal Dora getirildi.

    Ankara’da eğitim faaliyetle­rini tamamlayan tugay, Kore’ye sevk edilmek üzere İskende­run’a gönderildi. Tugayı Ko­re’ye taşımak üzere tahsis edi­len üç Amerikan gemisinden ilki 25 Eylül 1950’de diğerleri de 26 ve 27 Eylül’de yola çıktı. 22 günlük yolculuktan sonra 17 Ekim 1950’de ilk gemi Pusan limanına ulaştı. Tugayın top­lanmasını takiben 20 Ekim’de, Pusan limanına 90 km. mesa­fede olan Taegu şehrine sevk edildi.

    Türk tugayı Kore’ye var­dığında Amerikan kolordu­su epeyce ilerlemiş ve Pyong-yang’ı ele geçirmişti. Türk tu­gayı 13 Kasım 1950’de cepheye nakledilerek 25. Amerikan Tü­meni emrine girdi ve 25. Ame­rikan Tümeni’nin taarruzunu desteklemek üzere hemen ateş hattına sürüldü. Tam da bu sı­rada Mançurya’da yığınak yap­mış olan Komünist Çin ordusu, Kuzey Kore ordusunu himaye etmek üzere gizlice sınırı geçe­rek taarruza geçti.

    26 Kasım’da başlayan Çin taarruzu, iki gün sonra Türk Tugayı’nın olduğu Kunuri böl­gesine ulaştı. Bağlı bulunduğu Amerikan kolordusuyla haber­leşmesi kesilen tugay, tecrit edilmiş bir halde üstün Çin kuvvetlerinin kuşatmasından kurtulmak için iki gün boyunca sürekli muharebe halinde geri çekildi. 30 Kasım 1950’de Çin kuşatmasından kurtulan Türk Tugayı mevcudunun 1/5’ini kaybetmişti; ancak üç gün bo­yunca verdiği mücadele ile Çin ordusunu oyalamış ve Ameri­kan kolordusunun kuşatılması­nı önlemişti.

    Türk tugayının katıldığı ikinci büyük muharebe, Kum­yangjang-ni muharebeleriydi. 24 Ocak 1951’den 27 Ocak gü­nüne kadar süren muharebe­lerde önemli başarı kazanıldı ve Amerikan 8. Ordu Komu­tanlığı karargâhında oluşan Kore’nin boşaltılması düşünce­si, yerini genel taarruza geçme fikrine terk etti.

    Kumyangjang-ni muha­rebelerinin sonucunda Türk Tugayı’na ABD Kongresi tara­fından “Mümtaz Birlik Nişa­nı (Distinguished Unit Citati­on) verildi ve nişan 6 Temmuz 1951’de 8. Ordu Komutanı Ge­neral Van Fleet tarafından tö­renle alay sancağına takıldı.

    Türk Tugayı, Haziran 1951’de Seul yakınında ihtiya­ta alındı ve burada Türkiye’den gelen 2. Türk Tugayı tarafın­dan değiştirilmeye başlandı. 1. Türk Tugayı Kasım 1951’de Ko­re’den tamamen ayrılarak yeri­ni 2. Tugay’a bıraktı.

    2. Tugay döneminde Kore Harbi siper harbine dönmüş olmasına rağmen her gün ka­yıp verilmeye devam edilmişti. Hatta 2. Türk Tugay Komu­tan Muavini Albay Nuri Pa­mir bu kayıplar arasındaydı. 20 Ağustos 1952’den itibaren 5080 mevcutlu 3. Türk Tuga­yı, 2. Tugay’dan görevi dev­raldı. 1952-53 kışını siperler­de geçiren 3. Tugay, ateşkes görüşmeleri devam ederken Mayıs 1953’te ansızın taarruza geçen düşmanla muharebeye tutuştu. Bilhassa 28-29 Mayıs 1953’te yaşanan Vegas tepesi muharebeleri, çok kanlı müca­delelere sahne oldu. Tepe iki gün içinde tam dokuz kez el değiştirdi. 28-29 Mayıs 1953 muharebeleri dolayısıyla ABD Başkanı 3. Türk Tugayı’nı “Li­yakat Nişanı” (Legion of Me­rit) ile ödüllendirmiştir.

    20170523_162128
    Han Nehri’nden geçiş Türk istihkam bölüğü Han Nehri’nde geçiş eğitimi yapıyor. 1951 başında aralarında Türk Tugayı’nın da olduğu birliklerin başarı göstermesi, Han Nehri güney kıyılarına gerileyen BM ordusuna moral sağlamıştı.

    27 Temmuz 1953’te ateşkes antlaşması imzalanana kadar Kore’de görev yapan üç Türk tugayı başlıca 14 önemli muha­rebeye katıldı. Bu muharebe­lerde üç tugayın zayiatı; 721 şe­hit, 2.147 yaralı, 234 esir (ateş­keste iade edildiler), 175 kayıp (akıbeti belli olmayan) olmak üzere toplam 3.277 kişidir.

    Kore’ye gönderilen tugaylar, sıcak savaşın bitmesinden son­ra da her yıl değiştirildi. Böy­lece Eylül 1950’den Ağustos 1960’a kadar toplam 10 tugay gönderilmiş oldu. 1., 2. ve 3. Tu­gaylar muharebelere katıldılar. 1953 yılındaki ateşkesten son­ra gidenler muharebe görme­yerek bölge güvenliği, tatbikat ve eğitimle meşgul oldular.

    1961 yılından itibaren Ko­re’ye tugay yerine, altı sene bo­yunca her yıl bir piyade bölüğü gönderildi. 1966’dan 1971’e ka­dar ise Kore’de bir manga gü­cünde “Şeref Kıtası” adı altın­da sembolik birlik bulundurul­du ve bu tarihten sonra asker göndermeye son verildi.

  • Zamanı durduran semt

    Skoda marka bir İETT otobüsü Gümüşsuyu’ndan Taksim’e doğru homur­danarak tırmanıyor. O zamanki adıyla Çekoslavakya’da üretilen bu otobüslerin RO 706-I modeli 1956-1970, RO 706-II modeli ise 1957-1973 yıllarında İstanbulluların kahrını çekmişti. Dikkatli gözler fark edecektir; fondaki manzaraya Boğaz’ın ilk gerdanlığı eşlik etmiyor. Boğaziçi Köp­rüsü adıyla 1973’de açılacak 1. Boğaz Köprüsü henüz orada değil. Solda görünen İstanbul Teknik Üniversitesi binası ile sağdaki birleşik nizam apartmanlarda fazla bir değişiklik gözlenmiyor. Özetle, son 50-60 yılda Gümüşsuyu cephesinde yeni bir şey yok! Burası İstanbul’da “vahşi şehir­leşme”nin uğramadığı birkaç şanslı semtten biri hâlâ.