Sözlü geleneğe göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafından dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin doğduğu yer, bugün Arnavutluk sınırına yakın bir dağ köyü. TİKA tarafından inşa edilen iki müze evde, Makedonya Türkmenlerinin hayatı ile Mustafa Kemal’in aile öyküsü anlatılıyor.
Makedonya Cumhuriyeti’nin batısında, Arnavutluk sınırına 8 kilometre mesafede, Stogova Dağı’nın batı yamaçlarında, 1080 metre yükseklikte tarihi bir köy var: Kocacık köyü. Bu köy 20. yüzyılda Avrupa’ya gerçekleşen işçi göçünü saymazsak, Türklerin 14. yüzyıldan beri halen yaşadıkları en batıdaki yerdir. Manastır ilinin Yukarı Jupa ilçesine bağlı bu güzel küçük köy, bu açıdan tarihî ve coğrafi bir öneme sahiptir.
Atatürk heykeli
Manastır ilinin Yukarı Jupa ilçe merkezindeki Atatürk heykeli 2016 yılında açıldı.
Köyün başka bir tarihî önemi de, sözlü geleneğe göre, Mustafa Kemal Atatürk’ün baba tarafından dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi’nin doğduğu köy olmasıdır. Hafız Ahmet Efendi erişkin bir yaşında Kocacık’tan Selanik’e göç etmiş. Oğlu Ali Rıza Bey, 1841 senesinde Selanik’te doğmuş. 1876’da din tartışması ile başlayıp, Fransız-Alman konsoloslarının öldürülmesi sonrasında bu devletlerin donanmalarının Selanik limanına girmesi ve hükümete baskı yapmaları neticesinde şehirdeki çok sayıda kişinin idamı ile sonuçlanan “Selanik Vakası”na Hafız Ahmet Efendi’nin isminin karıştığını biliyoruz. Bu nedenle yedi yıl Makedonya dağlarında kaçak olarak yaşamış ve lakabı “Firari Ahmet” olarak kalmış.
En batıdaki Türk yerleşimi Bugün en batıdaki Türk yerleşimi Kocacık Köyü. Stogova Dağı’nın Batı yamaçlarındaki köye 2014’te yaptırılan müze ev.
Hem Türk dilinin ve kültürünün en batıdaki tarihî yerleşkesi olması hem de Atatürk’ün ailesinin baba tarafının hatıralarını taşıması nedeniyle özel önem verilen Kocacık köyüne 2014’te Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) tarafından iki müze ev inşa edildi. Tarihî fotoğraflardan esinlenerek yapılan bu evlerde Kocacık ve Makedonya Türkmenlerinin hayatı ile Mustafa Kemal’in aile öyküsü anlatılıyor.
1896-1899 arasında, Kocacık’ın bağlı olduğu il merkezi Manastır’ın (Bitola) askerî idadisinde okuyan genç Mustafa Kemal, bu köye ve o zaman başka bir aileye satılmış olan dedesinin evine hiç geldi mi bilinmez; ama şimdi ilçe merkezi olan Yukarı Jupa’da bir heykeli bulunuyor. Bu güzel Makedonya dağlarında bugün hâlâ Türk dili konuşuluyor…
3 Kasım 1928’de yasalaşan ve Lâtin kökenli, dilimizin fonetiğine uyarlanmış yeni Türk Alfabesi, son yıllarda bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaların odağında yer alıyor. Tarihçi Necdet Sakaoğlu hem eleştirileri cevaplıyor hem de “Türk devrimlerinin en kalıcı ve güvenceli olanıdır” diye tanımladığı yeni Türk alfabesinin öncesindeki ve sonrasındaki durumu gözler önüne seriyor.
İkdam, 24 Eylül 1928
Alfabenin değişmesiyle “mezartaşlarını okumaktan bile yoksun bırakıldık” savlarını siz de duymuşsunuzdur. “Alfabe değişince nüfusun tamamı ümmi oluverdi” de deniyor. Arap alfabesinden önce Türklerin yazısı yok muydu?
Necdet Sakaoğlu:
Önce “Türklerin alfabeleri yok muydu?” sorusu üzerinde duralım. Anayurtta dilimizin yazımına özel, Göktürk ve Uygur alfabeleri vardı. Bu yazıyı İslâmiyet’e girdiğimiz süreçte ve İran üzerinden göçmeden önce zaten bırakmış ve unutmuştuk. Türk/Turan ulusları kendi yazılarını 9. yüzyıla kadar kullanmışlardı. O uzun dönemde Göktürk yazısıyla kağıt üzerine işlenmiş belgelerden elimizde tek bir örnek bile yok! Taşa yazılı Göktürkçe metinler, Orhun ve Yenisey anıtlarında kalıcı olabilmiş. Geçenlerde muştu gibi bir buluntudan haberdar olduk: Bir köyde, Göktürk alfabesiyle yazılı bir mezar taşı! Arap elifbasıyla okuyup yazmayı, hatta doğru kullanabilmeyi de yaklaşık 1000 yıl sürdürdük. 3 Kasım 1928’de de Lâtin kökenli, dilimizin fonetiğine uyarlanmış yeni Türk Alfabesi yasalaştı.
Yazı, uygarlıkların ulaşabildiği bir yetkinliktir. Sümer yazısı denen çivi yazısının bir uygarlığa anahtar olması, kimbilir kaç yüzyıllık bir ilerlemenin sonucudur? Sesleri işaretlerle buluşturarak anlamlandırma, herhalde zor iş; harfler sıralayarak meram anlatmaksa bir uygarlık noktasıdır. Demek ki Türkler bu seviyeye iki bin yıl önce ulaşmışlardı. Sonrasında “nasıl oldu?” diyebileceğimiz ikinci bir evrim yaşanmış.
Arap ordularının 8. 9. yüzyıllardaki Asya seferlerinde Türkler, inançları yanında yurtlarını, yazılarını da Asya’da bırakarak İslâm dininin yayıldığı coğrafyaya göçmeye başlamışlar. Arap yazısını da bu süreçte benimsemişler. Bu geçişin İran’da başladığını, kimi İslâmi öğretilerin, örneğin abdest, namaz, oruç gibi din kavramlarının Farsça oluşu kanıtlıyor. Şöyle de denebilir: Türkler, Arap yazısını daha önce öğrenen İranlılardan ve onların işaretlerle zenginleştirdikleri biçimiyle almışlardı. Yani Anadolu’ya yerleştiğimiz zamanlarda, Elifba düzenimiz Arap harfli ama Acem usullerinde harekelenmiş, kimi Arap ünsüzlerine ünlü işlevi yüklemişiz. Bundan dolayı Türk Elifasınıbilmeyen bir Arap, bir Osmanlı mektubunu okurken telaffuz gülünçlüğüne düşer. Doğal ki bir Türk de bir Arap mektubunu düzgün okuyamaz. Kaldı ki Arap harfleriyle okur yazarlarımızda, alışık olmadıkları elyazılarını okumakta zorlanırlardı.
Önemli bir engel Arap alfabesini Türk diline uymamasıydı. Tek ünlüsü vardır Arapçanın: “Elif”. “Ayın” bir ünlüdür ama, ünlendireceği Türkçe sözcük yoktur. Biz yazarken 8 ünlü kullanıyoruz. Din gerekçesiyle dayatılan Arap yazısının, Türk okur-yazarı her dönemde küçük bir azınlık olabilmiştir. En iyi bilenlerse Divan yazıcıları, Kâtip Çelebi gibi aydınlar, ulema seçkinleri, saray, sadaret bürokratları ve kâtipleriydi.
Zorluk, Osmanlı uyruğu Arap okur-yazarlar için de söz konusuydu. Bir de şu var: Eski yazıyla yazılmış bir Türk mektubunu hatta arşiv belgesini, bir Arap aydını Türk arşivlerinde çalışmamışsa sökemez. Elifba Araplarındı ama, biz onu dilimize adapte etmiştik. Örnek vermek gerekirse “göz” sözcüğü belli işaretler konmamışsa yazının gelişine göre “güz” veya “köz” de okunur.
Gelelim diğer meseleye. Arap alfabesini terk edip Latin kökenli Türk alfabesine geçince herkes kara cahil mi oldu, kimse dedesinin mezarını okuyamaz hale mi geldi? Hayır. Arap alfabesiyle okuyup yazan kuşaklar arasında, annem, babam, öğretmenlerim de vardı. Yüzlercesini tanıdım. Babam yeni harfleri halk dershanesinde bir akşamda öğrenmiş. Övünçle anlatırdı. Anneme de evde öğretmiş.
Meşhur fotoğraf Gazi’nin Kayseri’de yeni harfleri halka tanıttığı bu Harf İnkılabı fotoğrafı, Fransız L’illustration dergisine de kapak olmuştu.
1928/29 sonrasında Türk aydınları yeni yazıyla dünyayı izlerken, eski yazıyla okur-yazarlıklarını da o kültürün bir mirası olarak korudular. İlk tayyarecilerimizden, Amasra’da tanıdığım Emekli Albay Mazlum Keyüsk, Harp Okulu da dahil bütün öğrenimini, subaylığının da ilk 18 yılını eski yazıyla geçirmişti. Enver Paşa alfabesini de subaylık yıllarında (1910’larda) öğrenmişti. Bana gülünç örnekler yazardı. Almanca ve Fransızca da bilirdi. Arşiv ve kütüphanelerden aldığım kopyaları birlikte çalışır, çevirirdik. Okumakta zorlandığı eski sözcükler olurdu. Lügatlere başvurarak “doğru” okur ve anlamlandırırdık. Ancak askerlikle ilgili ibareleri duraksamadan okurdu. Yine o kuşaktan merhum Basri Sıdal, İstanbul Muallim Mektebi mezunu idi. Yazı hocası, hattat İsmail Hakkı Altınbezer’miş. Kendisi de hattattı. Yıllarca belge okuduk. Bana yazı hocalığı da yaptı. Çalıştığım defterleri saklarım. Onun da sökemediği sözcükler olurdu.
“Harf Devrimiyle herkes cahil oldu” (!) safsatasına dönelim: Hayır! Tam tersi, milyonlar okur-yazar oldu. Şu gerçeği hatırlatalım: Yeni yazının kabul edildiği 1928’de Türkiye nüfusu 15 milyondu diyelim. Ne kadar iyimser düşünsek de, acaba o dönemde bu toplumun 1 milyonu okur yazar mıydı? O kuşaklardan pek çok tanıdıklarım vardı. İlkokuldan yüksekokula kadar öğretmenlerimin çoğu da o kültürle yetişmişlerdi. Kimileri okul çağı alışkanlıklarını sürdürerek eski yazı not tutar, mektup yazarlardı. Bana yazılmış eski mektupları saklarım.
Yeni tabelalar Alfabe değişikliğinden sonra dükkanlar yaklaşık bir yıl daha eski ve yeni tabelalarını birlikte kullanmıştı.
Bir kasaba ortamında kimler okur-yazardı derseniz; mesela annem okuryazardı ama, üç ablası bilmiyordu. Babam biliyordu ama, dükkân komşularının çoğu bilmiyordu. Büyükbabam kasabanın ileri gelenlerindenmiş. Okuması yok, ezberi kuvvetliymiş. Resmî ilanları okutarak ezberler, gür sesiyle belediyenin penceresinden halka ilan edermiş. Denecek o ki okur-yazarlık kentlerde az, nüfus çoğunluğunun yaşadığı köylerde ise ara ki bulasın!
Araştırmalar yaparken mezarlıkları birçok kez gezdim, taşları okudum veya okumaya uğraştım, Bana Rüştiye’de okumuş yaşlılar eşlik ederlerdi. Sonuç şudur: Eski harflerle okur-yazarlar dahi her mezartaşını okuyamazlardı. İdadi mezunu, yerel tarihçi Kâzım Erçoklu (öl. 1974) bile arada takılır, “gözlerim mâni oluyor, seçemiyorum” derdi. Haklıydı; çünkü yazılar bozuk, silik, giriftti. Tarih yazıtlarımızı daha çok Avrupalı oryantalistler okumuş ve yayımlamışlardır. Doğru ve hakça saptamayı şöyle yapabiliriz: Yeni harflerin kabulüyle çoğunluğu cahil bir ulus, okur-yazarlık erdemini kazanmıştır.
Cumhuriyetin 10 alfabenin 5 yılı Yeni alfabenin benimsetilmesi için gösterilen çabalar, sonraki yıllarda da devam etmişti. Cumhuriyetin 10 yılı kutlamalarında taşrada bir kortej.
Son örneği kendi yaşadıklarımdan vereyim: 65 yıldır eski kitaplarla, belgelerle, yazıtlarla uğraşıyorum. Arşivlerde de çalıştım, eski kitaplar topladım. Kanımca Türk halkının -mevcut birikimleri ötesinde20. yüzyılda ve sonrasında Arap elifbasıyla ulaşabileceği bir kültür ve uygarlık şansı asla olamazdı. Keşke bu devrimi, II. Mahmud veya oğlu Sultan Abdülmecid başararak Avrupa devleti olmanın temelini yüzyıl önce atsalardı! Bir daha vurgulayalım: Harf İnkılabı bu ulusun aydınlanmasını sağlamıştır. Öğrenilmesi zor eski yazı ise toplumu cehalet yenikliğine mahkûm etmiştir. İki dönem arasında böyle bir fark vardır.
Benim tanıdığım kuşak, Elifba mekteplerinin taşraya yayıldığı, hatta büyükçe köylere de muallim atandığı, okuma yazma öğretiminin önemsendiği II. Abdülhamid ve II. Meşrutiyet dönemlerinin çocuklarıydı. O zamanki ilkokul programları incelendiğinde, Nümune mektepleri dışında taşra mekteplerinde en alt düzeyde bir eğitim vardı: Elifba cüzü, Kur’an’dan namaz surelerinin ezberlenmesi, “kara cümle”, ilmihal, hesaptan dört işlem öğretilirdi.
Devrim literatürü Harf Devrimi öncesinde, alfabe değişikliği meselesi üzerine ciddi bir literatür oluşmuştu. Ali Seydi’nin Latin Hurufu Lisanımıza Kabil-i Tatbik Midir? başlıklı kitapçığı (solda). Millet Mektepleri ise devrimin ardından uygulanmasının en önemli organı olmuştu. Sabri Cemil’in Millet Mektepleri Kıraati başlıklı kitabı (altta).
Bildiğimiz kadarıyla imparatorluğun son döneminde İstanbul’da ve başka büyük kentlerde Latin alfabesiyle Fransızca, İngilizce, Almanca dil ve yazı öğreten okullar da var mıydı?
Elbette. Azınlık okullarında Ermenice, Rumca, Osmanlıca hatta bir de yabancı dil öğretiliyordu. Ermeni edebiyatının güçlü kalemlerinden Hagop Mintzuri (1886-1978) Fransız mektebinde 1, Ermeni ilkokulunda 2 yıl okumuş, bir süre de Robert Kolej’e devam etmişti. Elyazısı bu dört dilde, özellikle Osmanlıca’da mükemmeldi. Buradan da şu çıkıyor: Okulun süresi değil, verdiği eğitim önemlidir. Sultan Abdülaziz, Avrupa seyahatinden dönüşte Osmanlıca ve Fransızca öğretim veren Mekteb-i Sultanî’yi yani Galatasaray’ı açtırmıştı. Zamanın aydınları bu kuruma “Batı’ya açılan pencere” demişlerdir. Giderek okullara da yabancı dil dersleri konuldu. İstanbul’da ve başka kentlerde yabancı dille öğretim veren kolejler vardı. Yani cumhuriyetten önce Latin alfabesi kimi okullarda, Hariciye Nezaretinde, elçiliklerde, uluslararası ticaret ve hukuk işlemlerinde zaten kullanılıyordu. Daha eskilere gidildiğinde de bir halife-padişah kızının (III. Mustafa’nın kızı, III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan), sarayını yapan Melling’den Fransızca öğrendiğini, ona da Osmanlıca öğrettiğini biliyoruz.
İnkılabın derin etkisi Alfabe değişikliği tüm okuma-yazma alanını derinden etkilemişti, Inkılabın en büyük nasiplerinden birini de mühürcüler almıştı.
Mustafa Necati’nin Türk alfabesi hizmetinden sözeder misiniz?
Millî Mücadele yıllarıyla cumhuriyetin ilk evresinde, eğitimimizi çıkmazdan kurtaran iki bilge vardır. Biri ulusunun başöğretmeni de olan –o zamanki adıyla Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, diğeri ise eğitim devrimcisi Maarif Vekili Mustafa Necati. Atatürk bu idealist aydını 1925’in sonlarında Maarif Vekili atadı. Yeni Türk Harflerinin Kabulü ve Millet Mektebi yasaları Mustafa Necati’nin bakanlığında 3 Kasım 1928’de kabul edildi. O aşamada geceli gündüzlü çok yoğun bir çalışma içinde sağlığını yitiren bu yiğit adam, Millet Mektebi’nin açılacağı 1 Ocak 1929’da, 35 yaşında öldü. Atatürk, onun ölümüne gözyaşı dökerek ağlamıştı. Önümüzdeki 1 Ocak, ölümünün 90. yılı. Milli Eğitim Bakanlığı belki onu hatırlar.
illet mektepleri İlk elde açılan okul sayısı sadece İstanbul’da 1200’lere ulaştı ve bu okullara devam eden 45 bin kişinin çoğunu da kadınlar oluşturdu. 1936’ya gelindiğinde, 17 milyon nüfuslu ülkede, 2.5 milyondan fazla kişi okuryazar diploması almıştı. R. Sertaç Kayserilioğlu Arşivi
Peki Arapça harfleriyle yazılı kültür birikimimiz…
Merhum Seyfettin Özege, yıllarca süren bir çalışmayla eski harflerle basılı bütün yayınları kataloglamıştır. 1727’de kurulan ve ilk Türkçe baskıları yapan İstanbul’daki Müteferrika Matbaası’ndan başlayarak 1928’e kadar eski harflerle Türkçe yayınlar, bu katalogda 23.000 dolayındadır. Ortalama her yıla 110 kitap demek! Günümüzde yılda 300 bin kitap basılıyormuş. Bu erişim, yeni Türk harfleri sayesindedir.
Gelelim sorunuza: Resmî-özel kütüphanelerde yüzlerce yılın birikimi yazma eserlerin kesin sayısı ise saptanmış değildir. Yüz binlerden söz ediliyor. Diyelim ki 500 bin. Bunun yarıdan fazlası Arapça ve dinî içeriklidir. Kalan Türkçe yazmaların çoğu da edebiyatla ilgilidir. Tarih, coğrafya, tıp-hekimlik, astronomi eserleri azdır. Bu asırlar külliyatı için 100 binden fazladır diyebilir miyiz, bilemiyorum. Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanelerindeki Türkçe eserler 2500 dolayındadır. Katalogu yayımlanmıştır. Süleymaniye Kütüphanesi’nde toplanan yazmalar için 150 bin sayısı veriliyorsa da, pekçoğu Arapça, tefsir, hadis, şerhler, haşiyeler, zeyillerdir… Kişisel, özel koleksiyonlar da var. Ancak asıl koleksiyonlar ve kütüphaneler yabancı ülkelerdedir. Denecek şudur: Eski yazı kaldırılarak milletin tamamı karacahil yapıldı diyenlere sormalı: Peki siz ne yaptınız, ne yapıyorsunuz? Kataloglar niçin hazırlanmıyor? Yurtiçi yurtdışı Türk mezarlıklarındaki yüzbinlerce yazılı taş, eski yapıların kitabeleri niçin okunmadı? Kara cehalet, ulus bireylerini bu kaynaklardan yoksun bırakmaktır.
Haydi sen de saltanat harabesine! Ramiz Gökçe’nin 13 Ağustos 1928 tarihli Akbaba dergisinde yayınlanan karikatürünün altında şöyle yazılmış: “Türk harfleri, Arap harflerine: -Haydi, sen de saltanat harabesine!”
Türk eğitim tarihi üzerine yeniden çalıştım; yakında inşallah kitap olacak. Şunu söylemek isterim: 1857-1924 arasında 41 Maarif Nazırı görev yapmış. Bunlardan hizmeti görülenler beşi geçmez. Onları saygıyla anmak gerekir. Örneğin kız mektepleri açan Saffet Paşa, “Kızlarını okutmayan bir millet ne büyük günah işlemektedir” demiş 1880lerde. “Erkekler eğitimden ne kadar yararlanıyorsa, kızlar da öyle yararlanmalı” diyen de odur. Münif Paşa, Şükrü Bey, Emrullah Efendi… Bunların da eğitimimize hizmetleri unutulmaz. Cumhuriyetin Milli Eğitim Bakanlarına gelince… Sayı 60’tan fazladır ama, eğitim tarihinde adları övünçle anılanlar Mustafa Necati ve Hasan -Âli Yücel’dir.
Son olarak ekleyeyim: Mustafa Necati’nin (1925-1929) Maarif Vekilliğiyle başlayıp Hasan Âli Yücel’in (1938-1946) Maarif Vekilliğinden ayrılışı ile noktalanan 21 yıl, Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitimi devlet görevlerinin en başına aldığı, Öğretim Birliği Yasası’nı, Harf Devrimi, Köy Enstitüleri atılımlarını gerçekleştirdiği altın yıllardır. Sözü edilen üç atılımın yıkılmaz kalesi ise sonsuza kadar yeni Türk harfleri olacaktır.
OSMANLICA BİLMEK VE OKUMAK
Karacaahmet çalışması ve eski Türkçe’nin ölümcül güçlükleri…
İstanbul Büyükşehir Belediyesi 2010’da tarihî mezarlıklar üzerine bir çalışma başlattı: Karacaahmet’teki tarihî mezartaşları numaralandırıldı, fotoğrafları çekildi. Bir okuma ekibi kuruldu. Okunamayan sözcükleri birlikte çözmeye çalışıyorduk. Geçen beş asırda en az 500 bin yazılı taş olması tahminimizdi. Oysa 14 bin kadar yazılı taş saptanabildi ve okundu. Eski yazı bilen arkadaşlar vardı ve istekle çalıştılar; saygıyla anarım. Bu süreçte sorun, saptamakfotoğraflamak değil, okumak; hatta okumak da değil çözmekti. Zira eski yazıyı bilmekle okumak farklıdır. “Ben çok iyi biliyorum, okurum” diyenler, Süleymaniye veya Eyüp’deki hazireleri dolaşıp kitabeleri, mezartaşlarını okumaya çalışarak yetkinliklerini ölçebilirler!
Osmanlı döneminde sıbyan mektepleri programlarındaki yazı dersleri, belki zeki çocuklara meramlarını anlatacak düzeyde yazı pratiği kazandırıyordu. Oysa devlet ve diğer kamusal kuruluşlar, okur-yazarlarını kendi kurumlarında usta-çırak düzeninde yetiştiriyorlardı. Bunların kültür donanımları ileriydi. Yani apayrı bir zümre idiler. Edebiyat, kültür ve bilim insanları da bunlar arasından sivriliyordu. Bunlar, sıradan mekteplilerin okuyup yazamayacağı karakterlerde ve uzmanlık isteyen yazılardı. Resmî, diplomatik, edebi yazılar, hem yetenek hem tezgahta yetişmeyi gerektiriyordu. Kâğıt, mürekkep, kalem de sıradan insanların gereksinimi değildi. Örneğin Divan-ı Hümayun’dan çıkmış bir metni, ancak kadı ve vilayet kâtipleri okuyabiliyordu.
Mezarlık ve hazirelerdeki binlerce yazılı taş, birey-aile-toplum kültürümüzün arşividir ama ilgilenenleri azdır.
Türkiye Cumhuriyeti, “muasır medeniyetlere ulaşma” gayreti içinde dünyadaki yeniliklerin sıkı bir takipçisiydi. 19. yüzyıl sonlarından itibaren konuşulmaya başlanıp 20. yüzyılla birlikte resmiyet kazanan çocuk hakları adına ilk miting 1930’da Türkiye’de yapıldı. Meclisinin kuruluş gününü çocuklarına armağan etmiş bir ülke, bugün çocuklara karşı işlenen suçlarda dünyada ilk sıralarda.
Çocuk bireyin ‘küçük insan’dan ya da ‘yarım insan’dan farklı, kendine özgü duygu-düşünce dünyası ve ihtiyaçlarının olduğu 20. yüzyılın ilk çeyreğinde resmiyet kazandı. Nasıl ki bugün, üniversitelerin siyaset bilimi bölümlerinde LGBTİ ya da Queer (Kuir) üzerine tartışmalar yapılıp tezler yazılıyorsa o günün de revaçtaki konu başlıklarından biri de çocuklardı. Dünyanın çocukların önemini kavramasıyla, Türkiye’nin bağımsızlığını kazanıp yeniden doğduğu yıllar aşağı yukarı aynıdır. Başta Mustafa Kemal, çağdaş Türkiye’yi kurmak isteyen kadro bu konuya gerekli ilgiyi gösterdi.
Çocuğun eğitim hakkı ise nispeten bundan daha eski bir konuydu. 15. yüzyıl sonlarında İspanyol filozof Vives, bunun üzerinde durdu. 17. yüzyılda İsviçreli eğitimci Pestalozzi eğitimsizlik ve sefaleti çocuklar için bir sorun olarak değerlendirdi. Lord Shaftesbury, aynı yüzyılda çocuk işçiliğini parlamento gündemine taşıdı ve çalışma saatlerinin kısıtlanması gerektiğini söyledi. 19. yüzyılda Dr. Budin (Fransız), anaların ve çocukların korunmasıyla ilgili kimi çalışmalara imza attı.
İlk ‘Çocuk Hakları Mitingi’ Türkiye’de yapıldı 1930’da dönemin meşhur kadın hatiplerinden öğretmen Nakiye Elgün, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde çocuklar ve aydınlarla birlikte gerçekleştirdiği Çocuk Hakları Mitingi ile dünyada bir ilke imza atmıştı. Çocukların ellerindeki “Yalnız Yatmak”, “Hava Güneş”, “Hürmet”, “Azarlanmamak”, “İsteriz” yazılı dövizler şüphesiz çağın çok ilerisindeydi.
Uluslararası alanda çocukları korumak amacındaki bir örgütün gerekliliğini 1894’te ilk olarak Belçikalı politikacı Jules de Jeune dillendirdi. Örgüt fikrinin gerçekleşmesi ise 16 yıl sonrasındaydı; kayıtlar ilk kez 1912’de İsviçre’de ‘çocuklar, gençler ve anaları koruma’ üzerine bir örgütün kurulduğunu gösteriyor. Ardından 1917’de Rusya’da sosyalist Proletkult örgütü, ilk kez “Çocuk Hakları Bildirgesi” adında bir metin ortaya atarak konuya somutluk getirdi. Janusz Korczak takma adıyla çocuk kitapları yazan Polonyalı eğitimci Henryk Goldszmit’in, 1919’da yayınladığı How to Love a Child? (Bir Çocuğu Nasıl Sevmeli?) adlı kitabı meselenin pedagojik boyutunu ortaya koyuyordu.
23 Nisan’da çocuk talepleri 1937’deki yürüyüşün gündemi yine çocuk haklarıydı. “Öpülmemek”, “Hürmet”, “Sağlam Ana Baba”, “Bize Mahsus Bahçeler”, “Azarlanmamak” ve “Yalnız Yatmak” yazıları dikkati çekiyor.
6 Mart 1917’de İstanbul’da kurulan Himaye-i Etfal konu üzerine dünyanın ilk derneklerindendi. Aynı yıl 28 Kasım’da şehit çocukları, yetimler ve harp sahasında kalan çocukların barınması amacıyla Firuz Ağa’da çocuk misafirhanesi açıldı. İlerleyen yıllarda uluslararası kongrelere temsilciler gönderildi. 1921’in 30 Haziran’ında Ankara’da Himaye-i Etfal Cemiyeti resmen kuruldu, 1 Ağustos’ta Mustafa Kemal cemiyetin koruyuculuğunu üstlendi. 1923’te İstanbul’daki Himaye-i Etfal yerini tamamen Ankara’daki aynı adlı derneğe bırakacaktı.
1924’te Milletler Cemiyeti’nin kabul ettiği Cenevre Çocuk Hakları Bildirisi resmîleşen ilk metin oldu. Taslak İngiliz aktivist Eglantyne Jebb tarafından hazırlanmıştı. Bu metinde çocukların her türlü istismara karşı korunması ve kardeşlik duyguları içinde eğitilmeleri gerektiği vurgulanmıştı. 1925’te Cenevre’de I. Uluslararası Çocuk Refahı Kongresi toplandı. Daha sonra metin 20 Kasım 1959 tarihinde Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirisi olarak güncellendi ve 20 Kasım 1989 tarihinde daha geniş olan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile son haline geldi. Günümüzde 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü olarak kabul ediliyor. Birçok ülkede farklı tarihlerde “Children’s Day” ya da Çocuk Bayramı kutlanıyor.
1 Mayıs’ın gündemi: Çocuk Üstünde İngilizce ve Yidiş dilinde “Çocuk Köleliğini Durdurun” yazılı bant taşıyan iki kız çocuğu. Kaynaklar fotoğrafın büyük olasılıkla 1 Mayıs 1909’da New York’ta düzenlenen işçi yürüyüşünde çekilmiş olabileceğini söylüyor.
1929’DAN BERİ ÇOCUK BAYRAMI
Başlangıcından bu yana 23 Nisan kutlamalarının seyri
Meclisin birinci yıl dönümünden itibaren millî bayram olarak kutlanmaya başladı. Meclis kurulur kurulmaz, ilk yıl, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk yevm-küşadı (açılış günü) olan 23 Nisan günü Milli Bayramdır” kanunu kabul edilmişti. İlk yıllar adı “Hakimiyet-i Milliye Bayramı”, “İstiklâl Günü”, “Meclis Bayramı” ve Himaye-i Etfal’in rozet karşılığı para toplama hakkı elde etmesine atıfla “Rozet Bayramı” olarak geçiyordu. Zamanla Himaye-i Etfal’in şenlikleri ile millî bayram ortaklaşmasını da sağladı. 1929 yılının 23 Nisan haftası Çocuk Haftası olarak kutlanmaya başlandı ve o yıl Himaye-i Etfal Cemiyeti yöneticileri ve bir grup çocuk Gazi Mustafa Kemal tarafından Çankaya’da kabul edildi. Ankara Palas’ta yapılan çocuk müsameresine Mustafa Kemal de katılmıştı. Vakıt gazetesi 23 Nisan 1929 tarihli sayısında “Bugün iki bayram birden yapıyoruz, MİLLÎ BAYRAM VE ÇOCUK BAYRAMI” duyurusuyla çıkmıştı. Bu hadiseden itibaren bayram yarıresmî olarak çocukların olmuştu. Balolar sokaklara taştı, yürüyüşler mitingler gerçekleştirilir oldu. 17 Mart 1981’de 23 Nisan, “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak resmî adını kazandı.
23 Nisan 1929 Vakıt gazetesi1970 Bursa, “Çocuk Bayramı” kutlamaları.
Tarihin herhangi bir anında hem geçmişe hem de o günlerde yaşananlara bakarak, bir ülkenin yeni bir döneme girdiğini ve bu dönemin birçok ölçüte göre farklı bir üçüncü, beşinci ya da on beşinci dönem ya da evre olduğunu söyleyebiliriz. Ama üçüncü, beşinci ya da on beşinci cumhuriyet veya meşrutiyet olduğunu söyleyemeyiz. Buna, dönemlendirmemiz ne kadar akla yatkın olursa olsun, bizim öznelliğimiz karar veremez.
Burada ölçüt hukuk, daha doğrusu anayasa hukukudur; tarih ya da siyaset bilimi değil. Ancak bir disiplin olarak anayasa hukukuna özgü düşünce de “devrim” sözcüğüyle anlatmaya çalıştığımız köklü dönüşüm dönemlerini kavrayamaz. Numaraları ancak anayasalara göre vermekte direneceklerin bile, kaç yüz yıllık sadrazamlık- başbakanlık kurumunun kalkmasını devrimsel olarak niteleyeceklerinden hiç kuşkum yok.
Başlangıç tarihini hatırlayamıyorum maalesef, ama 8-10 yıldır ortalıkta bir “Üçüncü Cumhuriyet” lafıdır dolaşıyor. AK Parti karşıtı kimileri, bu “Üçüncü Cumhuriyet”i 2002’den, yani o zamanlar adı Adalet ve Kalkınma Partisi olan partinin iktidara gelişinden başlatıyorlar. Bunların bir özelliği de ilk iki Cumhuriyet’in ne zaman başlayıp ne zaman bittiğine ilişkin somut herhangi bir şey söylememeleri. Belki bir tek partili Cumhuriyet, bir de onun ardından gelen çok partili Cumhuriyet vardı akıllarında; bilemiyorum.
Öte yandan, gene AK Parti karşıtı olan ama başka telden çalan bazı çevrelerde, 2013’teki Gezi hadiselerini ufukta görünen bir “Üçüncü Cumhuriyet”in ilk işareti olarak yorumlayanlar oldu. Ne var ki bunların da ilk iki Cumhuriyet’i zamandiziminde nereye yerleştirdiklerine ilişkin sağlıklı bilgi edinemedik. İlk grupla aynı biçimde Birinci ve İkinci Cumhuriyet’i, “tek partili” ve “çok partili” olarak ayrıştırıyorlardı diye varsayabiliriz; ama o kadar.
Birkaç yıldır, özellikle de son Anayasa halkoylamasından beri ise, AK Parti yanlısı olan ve geçtiğimiz 24 Haziran seçimlerinden sonra yürürlüğe giren sistemi destekleyen çevrelerde de bir “Üçüncü Cumhuriyet” teriminin kullanıldığını görüyoruz. Bu çevrelerin de geçmişe olan bakışları aynı: Daha önce bir tek partili Cumhuriyetimiz oldu, bir de çok partili. Artık başkanlık sistemimiz var, bu da yeni bir Cumhuriyet, Üçüncü Cumhuriyet demek oluyor!
Dört tarihsel moment Kuruluş, 27 Mayıs, 12 Eylül ve Başkanlık: Türkiye’de rejim değişikliklerini, daima yeni anayasalar takip etmiştir.
Standartsızlık komedisi
Durum, tam bir standartsızlık komedisi; tıpkı sokak adlarının yazıldığı tabelalarda, sokaklarımızdaki bina numaralarında ya da sağda solda gördüğümüz telefon numaralarının yazılışında ve şimdi aklıma gelmeyen daha pek çok şeyimizde karşımıza çıkan standartsızlık örneklerinde olduğu gibi… Herkes, amiyane tabirle, kafasına göre takılıyor. Ülkemizde sistemleşme, kurumsallaşma gibi alanlarda yeterince kafa yoran olmadığı, kafa yoran bir avuç insanı kimse dinlemediği ve birçok şey durmaksızın yeniden yapılıp yeniden bozulduğu için bu standartsızlık da sürüp gidiyor. Sonuç: At atabildiğin kadar; nasılsa bir tutan olur.
Eğer işi Cırcırböceği Muhlis’in indirgemeciliğine bırakmayıp, “tağrihin kimin kaçıncı Lui, kimin İkinci Ulvi olduğunu anlattığı” açıklamasıyla sarsılmayacaksak, söylenmesi gereken şudur: Yukarıda sözünü ettiğimiz değiniler yazıldığında, biz zaten 7 Kasım 1982’deki halkoylamasından beri Üçüncü Cumhuriyet’te yaşıyorduk. Nitekim yakınçağ Türkiyesi hakkında yazılmış en son tarih kitaplarından Modernleşen Türkiye’nin Tarihi’nde Erik Jan Zürcher, 1980 darbesiyle başlattığı son bölümü “Üçüncü Cumhuriyet” olarak adlandırmıştır. Buna da kendisi yahut aydınlar, entellektüeller, münevverler, okumuşlar ve okutanlar ya da gazetelerin köşeyazarları veya siyasetçiler değil, Anayasamız, daha doğrusu Anayasalarımız karar vermiştir.
Ölçüt ne olacak?
Görüldüğü üzere burada ölçüt hukuk, daha doğrusu anayasa hukukudur; tarih ya da siyaset bilimi değil.
Örnek olarak Birinci Cumhuriyet’i ele alalım. Bu dönem 29 Ekim 1923’te başlar ve 27 Mayıs 1960’ta sona erer. Yaklaşık 40 yıl süren bu dönemde, 1924’ün Mart-Nisan aylarında yapılan Anayasamız geçerli olmuştur. Bir tarihçi ya da siyaset bilimci olarak isterseniz, bu Anayasa’nın yürürlükte olduğu dönemin öyküsünü yazarsınız, Birleşik Amerikalı Richard D. Robinson’ın yaptığı gibi: The First Turkish Republic (Cambridge MA, 1963). İsterseniz, bu dönem ile 1961 Anayasası’yla başlayan İkinci Cumhuriyet arasında önemli bir fark görmez, ayrım çizginizi çok partili sisteme dönüş tarihine (1945-1946) ya da Demokrat Parti’nin iktidara geliş tarihine (1950) koyarsınız. Bu sizin neye baktığınıza, neyi vurgulamak istediğinize göre değişir. 19 Mayıs 1945’i veya 6 Ocak 1946’yı ya da 14 Mayıs 1950’yi, 27 Mayıs 1960’tan veya 9 Temmuz 1961’den daha önemli birer tarihsel veya siyasal dönemeç olarak görebilirsiniz. Bu yaklaşımınız tümüyle meşru olduğu gibi, tarih ya da siyaset bilimi çözümlemesi olarak gayet anlamlı, dolayısıyla da başarılı olabilir. Ama bütün bunlar, 1961 Anayasası’yla yeni bir devletin ortaya çıktığı gerçeğini değiştirmez.
Özetleyecek olursak, “cumhuriyet” derken biz bir devletten, bir rejim biçiminden, hukuksal bir yapıdan söz ediyoruzdur; iktidardan, iktidarın doğasından, yönetim üslubundan, toplumla olan ilişkilerinden, kısacası, siyasetten değil. Hele toplumdan, toplumun dönüşümünden yani tarihten, hiç değil.
Yeni anayasa, yeni Cumhuriyet 27 Mayıs 1960 darbesinin ertesinde yapılan yeni anayasayla, yönetim kendisini İkinci Cumhuriyet olarak adlandırmaya başladı. Fotoğrafta Cumhuriyet Bayramı için hava kuvvetlerine mensup Türk uçakları, göğe “2. Türkiye Cumhuriyeti” yazıyorlar.
Anayasaların önemi
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, tarihin herhangi bir anında hem geçmişe hem de o günlerde yaşananlara bakarak, belirli bir noktada bir ülkenin yeni bir döneme, yeni bir evreye girdiğini ve bu dönem ya da evrenin birçok ölçüte göre farklı bir üçüncü, beşinci ya da onbeşinci dönem ya da evre olduğunu söyleyebiliriz. Ama üçüncü, beşinci ya da onbeşinci cumhuriyet veya meşrutiyet olduğunu söyleyemeyiz. Buna, dönemlendirmemiz ne kadar akla yatkın olursa olsun, bizim öznelliğimiz karar veremez.
Bu aşamada her anayasanın bir cumhuriyet olduğu anlaşılıyordur sanırım.
Bu ilkeye nereden gelindiği akla takılacaktır tabii. Bu soruya verilecek tek yanıt, gelenektir; Fransızlardan aldığımız hukuk ve tarihyazımı geleneği. Nitekim hem tarihçilerimiz hem anayasa hukukçularımız hem de siyaset bilimcilerimiz, 23 Temmuz 1908’de başlayan döneme “İkinci Meşrutiyet” dedikleri gibi, 1961 Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle başlayan döneme de “İkinci Cumhuriyet” demişlerdir. Buna da çok şaşırmamamız gerekir, zira böyle yaparken III. Selim’den beri, yani iki yüz yılı aşkın bir süredir birçok konuda süregelen bir geleneği devam ettirmişlerdir.
Bilindiği gibi Fransa’da 1792 yılında Cumhuriyet ilân edildi. Arkasından Napoléon Bonaparte’ın İmparatorluk Dönemi geldi. Bunun da bitmesiyle 1814’te Restorasyon dönemi başladı, yani krallığa dönüldü. 1830 Temmuz’unda patlak veren bir devrimle tahttaki Bourbon hanedanının yerini Orléans hanedanı aldı. 18 yıl süren bu döneme de Fransa tarihçiliğinde “Temmuz Krallığı” denir. Şubat 1848’de yeniden bir devrim oldu ve yeniden Cumhuriyet ilân edildi. Ancak o günlerde “İkinci Cumhuriyet” deyimi kullanılmamıştı. Bu dönem, Cumhurbaşkanı Louis Napoléon’un Aralık 1851’de yaptığı darbeyle bitti ve ertesi yıl İkinci İmparatorluk ilân edildi. İşte “İkinci Cumhuriyet” deyimi bu İkinci İmparatorluk döneminde kullanılmaya başladı. İmparator III. Napoléon’un tahtı bırakması üzerine 1870’de ilân edilen Cumhuriyet’e de “Üçüncü Cumhuriyet” dendi. Hitler Almanyası’nın Fransa’yı istilâsıyla sona eren bu dönemi ise yeni birer Anayasa’yla başlayan 1946’daki Dördüncü Cumhuriyet ve 1958’deki Beşinci Cumhuriyet izlediler.
II. Cumhuriyetin ilk meclisi 2 Kasım 1961 tarihli Hayat dergisi, aşağıdaki fotoğrafın altına “İkinci Cumhuriyetin İlk Millet Meclisi” manşetini atıyordu.
‘İkinci Cumhuriyet’ tartışması
Ülkemizde bu geleneğin bir biçimde unutulmaya yüz tuttuğunu da söylemem gerekir. Anayasa hukuku kitaplarında “İkinci Cumhuriyet” deyiminin kullanıldığını, ama sonradan kaldırıldığını duymuştum. Bu galiba “İkinci Cumhuriyet” deyiminin başka bir anlamda kullanılmaya başlamasıyla yapıldı. Bilindiği gibi 1990’ların başlarında, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Altan’ın öncülük ettiğini sandığım bir “İkinci Cumhuriyetçilik” akımı çıkmıştı. Ne var ki, 7 Kasım 1982 sonrası için “Üçüncü Cumhuriyet” deyiminin de kullanıldığını pek duymadım. Bu da bana kalırsa üstüne eğilmemiz gereken bir nokta. En azından 1990’ların yeni düşünce akımına neden “İkinci Cumhuriyetçilik” dendiğini ve giderek günümüzdeki kavram karmaşasını açıklayabilmemizde yardımcı olabilir.
İkinci Cumhuriyetin ilk reisi
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, yeminini ettikten sonra müzakere salonundan ayrılmış ve dinlenme odasına çekilmişti. Odada kendisini oğlu Özdemir Gürsel karşıladı ve başkanlığı için onu tebrik eden ilk isim oldu.
Öte yandan, İkinci ve Üçüncü Cumhuriyet dönemlerini anlatan tarih kitaplarımız da çok yok. Olanlar ise bu konuda bize yardımcı olmuyorlar maalesef. Örneğin üniversitelerde ders kitabı olarak kullanılabilecek nitelikteki Sina Akşin’in Kısa Türkiye Tarihi de, Rıdvan Akın’ın Türk Siyasal Tarihi de ne “İkinci Cumhuriyet”ten ne de “Üçüncü Cumhuriyet”ten sözediyorlar. Yani Zürcher’in sürdürdüğü geleneği yerli tarihçilerimiz sürdürmek istememişler. Bunu da açıklayabilmek iyi olurdu ama bu konuda karar vermek için henüz çok erken. Ben gelecek nesillerin tarihçilerinin eski geleneğe dönebileceklerini sanıyorum.
Peki şimdi ne yapacağız? 16 Nisan 2017’de kabul ettiğimiz ve 24 Haziran 2018 seçimleriyle yürürlüğe giren Anayasa değişikliklerinden sonra Dördüncü Cumhuriyet’ten söz edebilir miyiz, edemez miyiz? Yukarıda cumhuriyetlerin yeni bir anayasa yapılmasıyla numaralandırıldığını söylemiştik. Yani anayasalarda çok kapsamlı bir değişiklik yapılmasının bile bu numaralandırmayı değiştirmeyeceği ima edilmişti. Nitekim böyle de olmuştur. Örneğin Fransa’da 1884 yılında, hem de iki kez Anayasa değiştirilmiş, 2008’de ise gayet köklü bir Anayasa değişikliği devreye girmiştir. Ama bunlar, Fransa’da Üçüncü ve Beşinci Cumhuriyetler’in sonu olarak görülmemiştir. Türkiye’de de durum aynıdır. Ne 1928’den 1937’ye kadar yapılan beş değişiklik Birinci Cumhuriyet’in, ne de 1969’dan 1974’e kadar yapılan yedi değişiklik İkinci Cumhuriyet’in sonu sayılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, son yıllarda yapılan Anayasa değişiklikleri ne kadar köklü olursa olsun, ülkemizde Üçüncü Cumhuriyet’in bitmediği iddia edilebilir.
‘İkinci Cumhuriyet Serisi’
29 Ekim 1961’de tedavüle çıkan posta pulları “İkinci Cumhuriyet Serisi” olarak bilinir (altta açılmış kitap figürü yeni anayasayı simgeler).
Dördüncü Cumhuriyet
Ancak ben bu iddiaya katılmıyorum ve şu anda Dördüncü Cumhuriyet’te olduğumuz kanısındayım. Bunun nedeni, bir disiplin olarak anayasa hukukuna özgü düşüncenin “devrim” sözcüğüyle anlatmaya çalıştığımız köklü dönüşüm dönemlerini kavrayamamasıdır. Yani burada söz, tarihe ve tarihçilere kalıyor.
Önce Fransa’ya bakalım. Orada İkinci Cumhuriyet, 2 Aralık 1851’deki darbeyle bitti; ama İkinci İmparatorluk tam bir yıl sonra, 2 Aralık 1852’de ilân edildi. Üçüncü Cumhuriyet’in ise 1870’de başladığı kabul ediliyor. Halbuki Üçüncü Cumhuriyet Anayasası 1875’de yapıldı. Nitekim Fransız anayasa hukuku tarihçisi Marcel Morabito, “4 Eylül 1870’teki Cumhuriyet, gerçek bir doğum belgesinden çok İkinci İmparatorluk’un ölüm ilmühaberiyle başlar” der. Türkiye’de de durum aynıdır. 29 Ekim 1923 akşamı Cumhuriyet ilân edildiğinde değiştirilen Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu, hangi açıdan bakarsak bakalım, bir anayasa değildi. Cumhuriyet’in Anayasası da 20 Nisan 1924’te kabul edildi. Aynı biçimde, Birinci Cumhuriyet 27 Mayıs 1960’ta bitti, ama İkinci Cumhuriyet 9 Temmuz 1961’de başladı. Kısacası, yukarıda söylediğimiz gibi her rejimin bir anayasası oluyor tabii; ama rejimlerle anayasaları arasında da “saat farkı” oluyor.
Günümüze dönecek olursak… Evet, elimizde yalnızca Anayasa değişiklikleri var; yeni baştan yapılmış bir anayasamız yok. Ama bunun önümüzdeki birkaç yılda olmayacağını kim iddia edebilir ki? Diyelim birkaç yıl içinde yeni bir anayasa yapıldı. Dördüncü Cumhuriyet’i o zaman mı başlamış kabul edeceğiz? Şu anki rejimimiz, devrimsel mahiyette değişiklikler gösteren bir rejim. Numaraları ancak anayasalara göre vermekte direneceklerin bile kaç yüz yıllık sadrazamlık-başbakanlık kurumunun kalkmasını devrimsel olarak niteleyeceklerinden hiç kuşkum yok. Dolayısıyla, halkoylaması ve seçim propagandalarının hayhuyunu bir kenara bırakıp, sessiz bir devrim yaşadığımızı ve Dördüncü Cumhuriyet’te olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Yer Taksim Meydanı. Eski fotoğrafımız 1940 sonları, 50’lerin başlarında çekilmiş olmalı. 1928’de Cumhuriyet Anıtı’nın inşasından sonra, meydan bugün unutulan adını almış, Cumhuriyet Meydanı ismiyle anılır olmuştu. Karenin sağında sütunlu cephesiyle meşhur Kristal Gazinosu. 30, 40 ve 50’li yıllarda İstanbul eğlence hayatının efsane mekanı. Anıtın hemen arkasında, yapımına III. Ahmed zamanında başlanan Taksim maksemi var. Osmanlı devrinin bu özgün yapısı I. Mahmud döneminde, 1731’de tamamlanmış. Maksemin arkasında bugün inşa halindeki Taksim Camii ise hem bu tarihî eseri hem meydanı hem de semtin çokkültürlü dokusunu ezercesine yükseliyor.
19. yüzyıl sonlarında yapımına başlanan demiryolu hatları, Osmanlı Devleti’nin belki de en önemli modernleşme hamlesiydi. 1896’da, şimdi ot bürümüş olan güney yönündeki rayların üzerinden fokurdaya fokurdaya Manastır istasyonuna gelen Selanik treninden inen çocuk, tahta bavulunu yüklendi ve iki sene okulu olacak binaya doğru yürümeye başladı.
Modernleşmenin ve sanayi devriminin en büyük simgesi 19. yüzyılda demiryolu idi. Bu “en uzun” yüzyılda, Avrupa devletlerinin emperyalist emellerinin hedefi olan Osmanlı İmparatorluğu, aynı zamanda Avrupa devletleri ile siyasi ve iktisadi bir eklemlenme süreci içinde kıtanın bir parçası olma çabasını güdüyordu. Bu çaba içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nda demiryollarının inşaı, Abdülmecid’ten II. Abdülhamid’e kadar bütün sultanların en önemli projeleri arasında yer alıyordu.
Demiryolu ülkeyi modern dünyada yeni bir lige taşıyor; tarım ürünlerini limanlara ulaştırarak gelirleri arttırıyor; çokuluslu imparatorluğun eyaletlerini merkeze bağlayarak siyasi bir fayda taşıyor; en önemlisi de ortaçağdan kalma askerî ikmal sistemini değiştirerek modern orduya önemli bir hareketlilik ve güç sağlıyordu.
Rumeli Demiryolu Manastır istasyonu 1894’te açıldı. Demiryolu, 1870’te başlanan Rumeli Demiryolu hattının bir uzantısıydı ve tamamen askerî gerekçeler içeren inşaı, Osmanlı Devleti için büyük anlam ifade ediyordu.
Siyasi, iktisadi ve askerî önem taşıyan demiryolları, Hicaz Demiryolları hariç hep yabancı sermaye ile, Avrupa ülkelerine verilen imtiyazlarla inşa edildi ve işletildi. Osmanlı Devleti’nin bu projelerde uğradığı büyük mâli zararlar, rüşvet-yolsuzluk öyküleri ve Avrupa devletlerinin emperyalist güç çatışmaları nedeniyle projelere müdahaleleri, bu konudaki büyük literatürün önemli bir parçasıdır.
İmparatorluktaki 211 kilometrelik ilk demiryolu, İskenderiye-Kahire arasında 1856 yılında açıldı. Anadolu’da ilk demiryolları, Ege’nin zengin tarımsal ürününü denize ulaştırmayı amaçlayan ve 1866’da açılan İzmir-Kasaba (Turgutlu) hattı ile 1890’da bitirilen İzmir-Aydın hattı oldu. Osmanlıların Avrupa toprakları üzerinde gerçekleştirdikleri ilk demiryolları ise 1860 tarihli Çernavoda (Boğazköy)-Köstence ve 1866 tarihli Rusçuk-Varna hatlarıdır. İstanbul’u Avrupa’ya Viyana üzerinden bağlayacak Rumeli Demiryolu hattının (İstanbul- Edirne – Filibe – Sofya – Niş – Belgrad – Budapeşte – Viyana) inşaına 1870’te başlandı ve bu iş 1888 yılında bitirildi. İlk Orient Express treni 1889’da İstanbul’a ulaştı.
İmparatorluğun Avrupa topraklarındaki en önemli liman şehri Selanik, bu Rumeli Demiryolu ana hattına iki hat ile bağlandı. Selanik – Üsküp hattı 1873’de açıldı ve 1888’de Niş’e uzatılarak Rumeli ana hattına bağlandı. 1873’de inşa edilen Edirne – Dedeağaç hattı, 1892’de Selanik’e ulaştı ve Selanik – İstanbul Demiryolu adını aldı. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki en önemli askerî merkezi olan Manastır (yeni adıyla “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”nin Bitola şehri) ise tamamen askerî gereklilikler ile yapılmış bir demiryolu hattı ile liman şehri Selanik’e 1890’da demiryolu ile bağlandı.
Manastır/Bitola şehrinde 1894’de inşa edilen tren istasyonu bugün de ayakta duruyor.
1896’da, şimdi ot bürümüş olan güney yönündeki rayların üzerinden fokurdaya fokurdaya bu istasyona gelen Selanik treninden, 15 yaşında sarışın, mavi gözlü bir çocuk indi. Tahta bavulunu yüklendi ve önündeki iki sene okulu olacak binaya doğru yürümeye başladı. İlk defa yatılı okuyacaktı. Ailesinden de ilk defa ayrılıyordu. Bu tren yolculuğu, ömrü boyunca yaşayacağı sonsuz ayrılıkların ve sayısız tren yolculuklarının da başlangıcı olacaktı…
Manastır/Bitola Manastır, 1890’da demiryolu hattı ile Selanik’e bağlandı. Manastır, Osmanlıların Balkanlardaki en önemli askerî merkeziydi. Manastır Askerî Yüksekokulu.
Avrupa tarihinin gördüğü en büyük, en uzun ve en kanlı savaşlardan biri, 17. yüzyılın ilk yarısına damga vurmuştu. Görünürde bir Katolik- Protestan çatışması olarak yaşanan savaş, aslında Avrupa, İngiltere ve Baltık ülkelerinin siyasi-iktisadi iktidar mücadelesinin en önemli dönüm noktasıydı. Sonuçta dinî hoşgörü, sadece Protestanları içine alacak kadar genişletildi. Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bunun dışında tutuldu. Bugünü anlamak için…
Tarihte bugünkü bildiğimiz haliyle Avrupa ve Avrupalı kimliğinin oluşumunda rol oynayan birçok olumlu ya da olumsuz olay gerçekleşmiştir. Bunların en tayin edici olanlarından biri ise Avrupa’daki din/mezhep savaşlarının en geniş kapsamlısı olan ve günümüzden 400 yıl öncesine uzanan Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) ve yaratmış olduğu büyük yıkım ve trajedidir.
Tüm Avrupa’ya yayılan bu savaş özellikle günümüz Almanya ve Çekya’sını kapsayan Orta Avrupa’yı çok ağır bir şekilde tahrip etmişti. Köyler, kasabalar ve şehirler yıkılıp yağmalanırken tarım arazileri kullanılamaz hale gelmiş, askerlerin/orduların gerçekleştirdiği katliamlar dışında salgınlar ve kıtlıklar nüfusu kırıp geçirmiş (kimi bölgelerde nüfus yarı yarıya düşecek kadar), ticaret-ekonomi durma noktasına gelmiş, evlilikler-doğumlar ertelenmiş ve birçok insan yaşadığı yeri terkederek daha güvenli yerlere göçetmek zorunda kalmıştır.
Savaş başlangıçta Habsburg yönetimindeki Katolik Kutsal Roma İmparatorluğu ile imparatorluk toprakları içerisinde yer alan Lutherci/Kalvinist (Protestan olarak adlandırılan) Alman derebeyleri arasındaki anlaşmazlıktan çıkmış olsa da bir süre sonra savaş din/mezhep çatışmasından çıkıp bir üstünlük yarışına dönüşecekti.
Pencereden atılmahadisesi ve savaş
Kutsal Roma İmparatoru Katolik Şarlken (V. Karl) ile imparatorluk sınırları içerisinde yer alan Protestan derebeylerinin oluşturduğu Schmalkaldic Birliği arasındaki savaşlar sonrası barış imzalanmıştı. 1555’teki Augsburg Barışı ile imparatorluk tacına bağlı irili ufaklı 224 Alman devletinin hükümdarı kendi mezheplerini seçebiliyordu ve cuius regio eius religio (kimin idaresiyse onun dini geçerlidir) prensibi uyarınca bu devletlerde yaşayan tebaa, hükümdarı olan derebeyinin mezhebine girmekle yükümlüydü.
1618’e kadar geçen zamanda (özellikle Köln Muharebesi’ndeki yenilgi sonrası) Protestanlar haklarını savunmakta güçlük çekiyorlardı. İmparator Matthias’ın hastalığından dolayı 1617 sonrası kuzeni II. Ferdinand ülkeyi yönetmeye başlamıştı. Karşı-Reformcu Cizvit okullarında yetişmiş olan II. Ferdinand, yönetimi altındaki topraklarda bir mezhep birliği olmasını istiyordu.
II. Ferdinand’ın iki temsilcisi ve bir sekreter, Prag Kalesi içerisindeki eski sarayda güç bölüşümü konusundaki bir tartışmada Protestan aristokratlar tarafından 23 Mayıs 1618’de (21 metre yükseklikten) pencereden aşağı atıldı (bu olay sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olmaları Katolikler arasında türlü efsanelere yol açmıştır).
Bu olay tıpkı 1. Dünya Savaşı öncesi Avusturya Veliaht Prensi Franz Ferdinand’a yapılan suikast gibi savaşın kıvılcımını çaktı; zira savaş için yeterli gerginlik zaten olayın öncesinde de mevcuttu. II. Ferdinand bu aşağılanmaya karşılık vermek üzere kuzeni İspanya Kralı III. Philip ve imparatorluk toprakları içerisinde bulunan Katolik derebeyleri ile bir ittifak oluşturdu.
Katliamlarla geçen otuz yıl
Katolik ordularının başındaki Tilly Kontu Marşeial Johann Tserclaes bu muharebe ile beraber Otuz Yıl Savaşları’nın önemli bir figürü haline geldi. Ayrıca “Magdeburg Düğünü” denen kötü şöhretli Magdeburg yağması ile katliamını gerçekleştiren kişi olarak da tarihe geçmiştir.
Pencereden atma olayı Bohemya’da bir Protestan ayaklanmasına dönüşürken, 1619’da II. Ferdinand’ın Bohemya kralı olmasını kabul etmeyen soylular, V. Frederick’i kral seçtiler. Otuz Yıl Savaşları’nın başlarındaki ilk önemli muharebe de bu iki taraf arasında Bila Hora (Beyaz Dağ) yakınlarında, 1620’de gerçekleşti. İmparatorluk topraklarındaki Bavyera Dükü’nün başını çektiği Alman devletlerinden oluşan Katolik Birliği ve Habsburg hanedanı üyelerinin tahtta olduğu İspanya Krallığı ve Kutsal Roma İmparatorluğu, Protestan Bohemya soyluları karşısında ezici bir zafer kazandı. Katolik ordularının başındaki İspanyol Hollandası (bugünkü Belçika) kökenli Tilly Kontu Mareşal Johann Tserclaes, bu muharebe ile beraber Otuz Yıl Savaşları’nın önemli bir figürü olacaktı.
Savaşın bu ilk büyük muharebesi sonucu Bohemya’daki ayaklanma bastırılırken, kral olma iddiasındaki V. Frederick, dayısı Maurice’in yanına sığınmak zorunda kaldı. Frederick, Bohemya ve Ren Palatin’i terkederken, ordusunun başına paralı asker Ernst von Mansfeld’i tayin etmişti. 1626’da Dessau Köprüsü’ndeki yenilgisine kadar bulunduğu bölgeyi çeşitli muharebelerde savunan Mansfeld, seferlerini birçok defa para ve kaynak arayışı için bölmüştür. Frederick’in kayınpederi olan İngiltere Kralı I. James’i Londra’da üç kez ziyaret etmiş, kral ona Palatin bölgesini geri alması için para ve asker desteğinde bulunsa da, Mansfeld başarılı olamamıştı. Protestan ayaklanmalarının bastırılması, özellikle Çek ülkesini derinden etkiledi. 200 yıl boyunca bu topraklarda halkın tekrar Katolikleştirilmesi çabası devam etti. 1621’deki ayaklanmaya destek veren 27 Çek soylusunun misilleme için eski kent meydanında idam edilmesi ile başlayan süreçle Çek aristokrasisi zayıflatıldı ve yerlerine Almanca konuşan soylular getirildi. Çek milliyetçileri daha sonra bu döneme “Karanlık Çağ” adını verecektir.
Katliamlarla geçen otuz yıl Bohemya’nın Beyaz Dağ muharebesinde yenilmesinin ardından yirmi yedi soylunun Prag’da idam edilmesi.
Kejserkrig: Danimarkaimparatora karşı
Dönemin askerî ve ekonomik olarak en güçlü Protestan devleti olan Danimarka-Norveç Krallığı, Aşağı Saksonya’daki Lutherci/Protestan yöneticilere destek vermek amacıyla Kutsal Roma İmparatorluğu’na karşı savaşa giriyordu. Danimarka-Norveç Kralı IV. Christian, Baltık Denizi’ne açılan kanaldan aldığı vergiler ve Kalmar Savaşı sonrası İsveç’ten almakta olduğu savaş tazminatı ile zenginleşmişti. Kuzey Almanya’daki kilise topraklarını, krallık tahtına veliaht olmayan çocukları için uygun yerler olarak görüyordu. Dan(imarka) etkisini böylece buralarda arttırarak, Elbe ve Weser gibi ticaret yoğun nehirlerde kontrol sağlayacaktı.
Anti-Habsburg ittifakı içerisindeki İngiltere tahtı, Danimarka ordusuna (çıkar ortaklığının ötesinde Christian yeni İngiltere Kralı I. Charles’ın dayısıydı) paralı asker de sağlayacaktı. Katolik Habsburg tarafında ise Albrecht von Wallenstein isimli bir kumandan kazandığı savaşlar ile ordu içerisinde sivriliyordu. Yaptığı evlilikler ve savaşlar sonrası el koyduğu Protestan derebeylerinin topraklarıyla zenginleşen Wallenstein, 1625’e gelindiğinde imparatorluktaki en zengin insanlardan biriydi. Buna karşın imparatorluk hazinesi Venediklilere karşı yürütülen Uskok Savaşları ve Protestan ayaklanmaları yüzünden boşalmıştı. Bu nedenle imparatorluk Danimarka’ya karşı yürütülecek savaşta mali olarak yetersizdi. Ayrıca orduda Tilly Kontu liderliğindeki Katolik Birliği’ne karşı bir denge unsuru gerekliydi. Wallenstein bunun için biçilmiş kaftan olarak Ferdinand’ın önünde duruyordu. İmparator ile Wallenstein şöyle bir anlaşmaya vardı: bellum se ipsum alet; yani savaş kendi masraflarını karşılayacaktı. Wallenstein 30.000 kişilik bir ordu toplayıp donatacak, karşılığında fethettiği yerleşimleri yağmalama veya elinde tutma hakkına sahip olacak ve ünvan(lar) alacaktı.
Wallenstein seferlerinde o kadar başarılı oldu ki, Danimarka-Norveç Kralı IV. Christian’ı ve ordularını ana kıtadan Baltık Denizi’ne kadar sürdü. Christian’ın orduları başkent Kopenhag’ın da bulunduğu Zealand Adası’na çekilmek zorunda kaldı. Christian sonunda Lübeck Antlaşması’nı imzalayarak savaş öncesi topraklarını korudu, fakat Protestan Alman devletlerine verdiği desteği çekeceğini de ilan etmek zorunda kaldı.
Kuzeyin AslanıII. Gustavus ve İsveç
Gücünün ve servetinin zirvesindeki Generalissimo Wallenstein, 1630’da Viyana’da saraydaki düşmanlarının II. Ferdinand’ı ikna etmesiyle görevinden azledildi. Wallenstein’ın rakipleri, onun çok güçlü olduğunu ve kendisine karşı bir darbe planı yaptığını söyleyerek imparatoru ikna ettiler. Bu sırada İsveç kralı imparatorluk topraklarına Pomeranya’dan girmişti. Gustavus Adolphus (Gustav Adolph), Protestanlık iddiasını Alman topraklarında sürdürme fırsatını yakalıyordu; fakat İsveç Krallığı’nın kasası da sürüp giden savaşlardan dolayı boşalmıştı. Bu noktada Fransa da devreye girdi ve Gustavus Adolphus’un seferini finanse etti.
XIII. Louis’nin “başbakanı” Kardinal Richelieu iyi bir politikacıydı. Batısında İspanya Krallığı, doğusunda ise Kutsal Roma İmparatorluğu ile Habsburglar’ın giderek güçlendiğini ve Fransa’yı kıskaca almasının an meselesi olduğunu farketmişti. Katolik Bourbon Fransa’sı yine Katolik Habsburglar’ın yükselişine engel olmalıydı. İsveç’in bu nedenle imparatorluğa karşı savaşa girmesi değerlendirilmeydi. Fransa çözüm olarak İsveç’le Barwalde Antlaşması’nı imzaladı. Buna göre Fransa sefer için para sağlayacak Gustavus Adolphus da ordu toplayıp donatacaktı. Richelieu böylece asker yollamadan savaşa dolaylı olarak katılıyordu. Fransa için Habsburg tehlikesi bu şekilde engellenebilirdi.
Gustav, Kuzey Almanya’ya girdikten sonra hızla güneye doğru ilerledi. Leipzig yakınlarında Katolik Birliği ordusu ile karşılaştı (1631). Breitenfeld’deki muharebe, savaşın başından beri ilk defa Protestan ordularının zaferiyle sonuçlandı. 1632’deki Rain Muharebesi’nde Protestanlar yine zafer kazanırken, Johann Tserclaes bir top güllesinin bulunduğu yere isabet etmesi sonucu öldü. Bunun üzerine Ferdinand imparatorluk ordusunun başına tekrar Wallenstein’ı getirmek zorunda kaldı. Wallenstein, ilk savaşında (Lützen Muharebesi) Gustav’a yenildiyse de İsveç kralı süvari birlikleriyle düşman cephesine saldırırken vurularak öldürüldü. Kralın ölümü Alman topraklarındaki seferleri yavaşlattıysa da durdurmadı.
Lützen Muharebesi’nde İsveç Kralı’nın ölümü İsveçli ressam Carl Wahlbom 1855’te yaptığı “Lützen Muharebesi” tablosunda İsveç Kralı II. Gustavus Adolphus’un 6 Kasım 1632’de çarpışma sırasındaki ölümünü tuale taşımıştı. Tabloda kral, ressam tarafından ölmekte olan bedenine İsa’yı andırırcasına vuran ışık halesiyle resmedilerek bir şehit olarak kahramanlaştırıldı.
Bu sıralarda İsveç tahtı henüz 6 yaşında olan Christina’ya kalmıştı. 16 yaşına gelene kadar krallığın yönetimi naip olarak 10 kişiden oluşan bir komisyona bırakıldı. Burada ordunun güven ve sadakatini kazanan Gustav’ın şansölyesi Axel Oxenstierna’nın rolü büyüktü. Oxenstierna, savaşın sürdüğü bu dönemde ülkesindeki istikrarı korurken Barwalde Antlaşması’ndan çekilmeyi düşünen Richelieu’yü ikna ederek askeriye için para akışının devamını sağlamıştır.
Gustavus Adolphus’un ölümünden yaklaşık iki sene sonra Wallenstein da II. Ferdinand’ın emriyle bir suikast sonucu öldürüldü (1634). II. Ferdinand siyasi ve askerî olarak zayıfladıkça Wallenstein’ın bir darbeyle kendisini devirme korkusu artmıştı; bu nedenle Wallenstein’dan kurtulma fikriyle onu kendi sarayında Yüzbaşı Devereux’ye öldürttü.
İsveç her ne kadar siyasi olarak istikrarını korusa da Gustavus Adolphus gibi aynı zamanda önemli bir mareşalin ölümü ordu lidersiz kalmıştı. Ölümünden sonra ilk büyük muharebe Nördlingen’de gerçekleşti (1634). Mareşal Kardinal Infante Ferdinand, İspanya imparatorluk ordusuna liderlik yapıyordu. İsveç ve Alman devletleri arasında oluşturulan Protestan ittifakı Heilbronn Birliği’nin başında ise Mareşal Gustav Horn bulunmktaydı. Prostestan ordusu savaş sonunda ağır bir yenilgiye uğradı ve İsveç ordusu yokedildi. İsveç, Kuzey Almanya’dan çekilince Protestan Alman derebeyleri imparatorla Prag Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Kuzeydoğu Almanya’daki derebeyleri mezhep konusunda serbest kalırken imparatorluğun ilhak ettiği güneydeki prenslikler Katolik imparatorun yönetiminde olacaktı.
Savaşın kahramanları
Lützen Muharebesinden İsveç’in galip çıkmasına rağmen aldığı kurşunla öldürülen İsveç kralı Gustavus Adolphus, ölümünden sonra “Büyük” unvanını alarak kahramanlaştırılmıştı.
Fransasavaşa katılıyor
Prag Antlaşması, savaşın sonucunu ve Avrupa’da Habsburg üstünlüğünü belirleyen bir antlaşma olabilirdi fakat Fransa buna engel oldu. Uzun süredir Habsburg düşmanlarını finanse eden Richelieu, artık destek verilebilecek bir prenslik ya da devlet olmadığı için Fransa’yı savaşa sokmak zorunda kaldı. Bir yandan Kutsal Roma İmparatorluğu topraklarına saldırırken (1636) diğer yanda da İspanya’ya savaş açtı (1635).
Diğer tarafta ise İsveç tekrar toparlanmıştı. Johan Benar ve Alexander Leslie komutasındaki İsveç ordusu Wittstock’ta Wallenstein’ın öğrencisi Melchior von Hatzfeldt yönetimindeki imparatorluk ve Protestan Saksonya ordusuna karşı zafer kazandı. Savaş artık öyle bir hal almıştı ki mezheplerin ittifaklar içinde bir önemi kalmamıştı. Katolik Fransa, Protestan İsveç ile beraber hareket ederken Lutherci/Protestan Saksonya Elektörü I. Johann Georg, Katolik Habsburg ile ittifak kuruyordu.
Fransa için ise işler iyiye gitmiyordu, imparatoluk generali Johann von Werth ve İspanyol kumandan Kardinal Infante Ferdinand, Fransa’nın Burgonya, Champagne ve Picardy bölgelerine girip talan etti, hatta Paris’i bile tehdit edecek konuma geldi.
İspanya ile Fransa’nın savaşı Otuz Yıl Savaşları’na siyasi olarak direkt bağlıydı fakat aynı zamanda çok daha uzun sürecek bir mücadelenin de parçasıydı (Fransa-İspanyol Savaşı 1635-1659). Richelieu bu mücadeleyi sadece savaş alanlarında yürütmüyordu; daha önce imparatorluğa karşı Protestan prenslikleri desteklediği gibi İspanya’ya karşı da İspanya tacına bağlı Portekiz’in Braganza Hanedanı’nın yönetiminde olacak bağımsızlığını destekliyordu. Ayrıca Katalanlar’ın bağımsızlık için ayaklanmasına açıktan yardım ediyordu. Portekiz 1640’ta bağımsızlığını ilan ederken Katalonya’da 1641’de Fransa’ya bağlı bir cumhuriyet kuruluyordu. Richelieu’nün düşmanı oyalayan, düşmanın hedefini şaşırttıran ve gücünü bölmesini sağlayan bu stratejisi Fransa’ya başarıyı getirecekti. 1642’de İsveç 2. Breitenfeld Muharebesi’nde Arşidük Leopold Wilhelm komutasındaki imparatorluk ordusunu mağlup etti. Richelieu’nün ölümü (1642) ve XIII. Louis’nin ölümü (1643) sonrası gerçekleşen Rocroi Muharebesi’nde İspanyol orduları Fransa tarafından yenilgiye uğratılıyordu. Her ne kadar Fransa tahtında henüz beş yaşındaki XIV. Louis bulunsa da Richelieu’nün öğrencisi Kardinal Mazarin ülkedeki istikrarı korudu. Savaş alanında ise Condé Prensi II. Louis liderliği üstlenerek hem Rocroi Muharebesi’nde hem de 1647’deki 2. Nördlingen Muharebesi’nde zaferler kazanarak Fransa’nın Otuz Yıl Savaşları sonucunda Habsburg Hanedanı’nın Avrupa’daki üstünlüğünün kırılmasını sağladı (bu zaferlerden ötürü Le Grand Condé ismiyle bilinecekti).
Savaşın sonlarına doğru 1647’de Bavyera, Köln, İsveç ve Fransa arasında Ulm Ateşkesi imzalandı. Önemli bir Katolik güç olan Bavyera Düklüğü bu ateşkes sonrası savaşın dışına çekildi. İsveç-Fransız ordusu Zusmarshausen Muharebesi’nde imparatorluk ordularını mağlup etti, Le Grand Condé komutasındaki Fransız ordusu ise İspanyolları Lens’te yenerek Habsburgları barışa zorladı. Savaşın son sahnesi ise savaşın otuz yıl önce başladığı yerdi: Prag. İsveç orduları Prag şehrini kuşattı sonrasında Prag Kalesi’ni aldılarsa da Vltava Nehri’nin sağ yakasına, eski kentin olduğu yere Bohemyalı Katoliklerin direnci karşısında giremediler (1648).
Savaşın sefaletiJacques Callot’nun Otuz Yıl Savaşları sırasında yaptığı “Savaşın Sefaleti” adlı eserler serisi ilk savaş karşıtı beyanname olarak tarihe geçmiştir. Bu eserlerden “Asılma”.
Westfalya barışı
Bu kadar uzun süren ve çok taraflı bir savaşın tek bir antlaşma ile neticelenmesi imkansızdı. Bir yanda otuz yıl boyunca değişen ittifaklar diğer yanda farklı tarafların kazandığı muharebeler… Savaşın son dört senesinde zaten tıpkı II. Dünya Savaşı’nın sonlarında olduğu gibi bir ateşkes/antlaşma girişimi olsa da, çatışmalar 1648’e gelene kadar sonuçlanmamıştı. Fransa ve İsveç’in son muharebelerdeki kesin zaferleri sonrası, II. Ferdinand’ın yerine gelen oğlu III. Ferdinand savaşı bitirmek için görüşmelere başlamıştı. Alman topraklarındaki Westfalya Bölgesi’ndeki Münster ve Osnabrück şehirlerinde yapılan görüşmeler sonucu antlaşmalar imzalandı. Modern Uluslararası İlişkiler disiplinin tarihin dönüm noktalarından biri olarak değerlendirdiği Westfalya Barışı ile hükümran devletlerin beraber var olma ve birbirlerini tanıma prensibi oluştu. Bu olgu, gelecekte milletlerin self-determinasyon haklarına sahip olmasına kadar uzanan bir yolculuğu başlatacaktı. Bu barış her ne kadar politik alanda sekülerleşmeyi teşvik edip başlatsa da, bu antlaşmalar ne dini siyasetin içerisinden çıkarıyor ne de devlet yönetiminde tam anlamıyla seküler bir anlayışı ortaya koyuyordu. Dinî hoşgörü, sadece Protestanları içine alacak kadar genişletildi. Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bu dinî hoşgörünün dışında tutuldu.
Westfalya Anlaşması Münster’de imzalanıyor Alman topraklarının Westfalya Bölgesi’ndeki Münster ve Osnabrück şehirlerinde yapılan görüşmeler sonucunda Westfalya Barışı imzalandı. Ressam Gerard ter Borch’un 1848’de yaptığı tabloda taraflar Münster’deki anlaşma metnini onaylıyor.
Westfalya Barışı ile Habsburg Hanedanı’nın Avrupa’daki gücü büyük ölçüde kırıldı. İsveç ve Fransa, Avrupa’nın yeni büyük güçleri olarak ortaya çıktı. Bağımsızlığını kazanan Hollanda Cumhuriyeti ise yakın gelecekte deniz gücüyle tüm dünyaya yayılan bir başat güç olacaktı.
Kutsal Roma İmparatorluğu’nda Habsburg’ların zayıflaması Prusya’nın yükselişi için bir adım oldu. Ayrıca bu antlaşmalar sonucu Avrupa’nın siyasi haritası da değişti. Seksen Yıl Savaşları olarak da adlandırılan İspanya Habsburg’larına karşı yürütülen Hollanda Bağımsızlık Savaşı da Münster Antlaşması ile son buldu ve Hollanda Cumhuriyeti bağımsızlığına kavuştu. İsviçre Konfederasyonu da Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan ayrılarak bağımsızlığını kazandı.
İsveç beş milyon taler kadar bir savaş tazminatı elde etti bunun dışında imparatorluk toprakları içerisindeki Pomeranya, Bremen ve Verden İsveç’in vasalları haline geldi.
PROFESYONEL ASKERLİK
Tarihin en meşhurve en zengin paralı askeri:Albrecht von Wallenstein
Özel askeri teşebbüsün sembolü olarak tarihe geçti. Bu yapının tehlikeli ve sürdürülemez olduğu anlaşılınca, ulusal ve sürekli orduların yolu açılacaktı.
Bazı tarihçilere göre Otuz Yıl Savaşları’nın bu kadar uzun, yıkıcı ve dehşet dolu olmasının sebebi, sadece kendi çıkarlarına hizmet eden ve siyasi stratejiden yoksun paralı askerlerin devletler tarafından yaygın bir şekilde işe alınarak kullanılmasıydı. 1618’e gelindiğinde Avrupa’da ulusal profesyonel askerlik işini hizmet olarak satan komutanlar (condottiero) bulunmaktaydı. İşte böyle bir ortamda Wallenstein sivrilecekti.
Albrecht von Wallenstein,1583’te Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Bohemya’da soylu ama yoksul bir Protestan ailede doğmuştu. Waldstein(Valdstejn) ya da Wallenstein eski bir Alman-Çek aristokrat ailesiydi (Beethoven’ın ilk mesenlerinden olan Kont F. E. Gabriel von Waldtsein da aynı ailedendi). Anne ve babasının erken yaşta vefat etmesi sonucu genç Wallenstein dayısının yanında yetiştikten sonra Bologna, Padova gibi dönemin önemli üniversitelerinde eğitim aldı. Bu sırada Almanca, Çekçe, Latince ve İtalyanca’yı rahatlıkla konuşabilirken, İspanyolca’yı anlıyor biraz da Fransızca konuşabiliyordu.
Üniversite eğitiminden sonra orduya katıldı ve imparator II. Rudolf’un Osmanlılara ve Macarlara karşı seferlerinde katıldı. 1606’da bu sefer Olomouc Üniversitesi’ne kayıt oldu ki bu üniversite Çek topraklarındaki karşı-reform hareketi dahilinde Cizvitler tarafından destekleniyordu. Wallenstein buradayken Katolik inancına geçti. Tarihçilere göre bunun sebebi Habsburglar’ın karşı-reform hareketine destek vermesi ile Protestanlar için devletin üst kademelerinin kapalı olmasıydı. Sonrasında Wallenstein, Moravya Bölgesi’nde toprakları olan zengin bir dulla evlenerek finansal olarak iyi bir duruma kavuştu. 1609’da evlendiği eşi 1614’te y ölünce tüm miras ona kaldı. Bu zenginliğiyle kendini geleceğin imparatoruna sevdirmek için Uskok Savaşları sırasında Ferdinand’a bir jest yapmış, 200 atıyla hükümdara destek vermişti.
Savaş kahramanı ve zengini Wallenstein Bohemya’da soylu ama yoksul bir Protestan ailede doğan Wallenstein üniversiteden sonra askerî kariyerinde hızlıca yükseldi. Habsburglar’ın karşı reform hareketine destek vermesi ile Protestanlar için devletin üst kademelerine erişim kapanınca ikbal endişesine kapılıp din değiştirerek Katolik oldu. Daha sonra yaptığı evlilikler onu büyük bir servet sahibi yaptı.
1618’de başlayan din savaşları Wallenstein için bir fırsattı; 1625’e kadar Bohemya’daki ayaklanmacılara karşı yürütülen savaşlarda önemli roller oynadı. 1622’de imparatorluk kont palatini, 1623’te prens ve 1625 yılında Friedland’da savaş sırasında topladığı topraklarla Friedland Dükü oldu. Bu arada 1623’te bu defa Kont Harrach’ın kızı ile evlenmiş, iki servetin tek elde toplanması ile Bohemya’daki en zengin insanlardan biri olmuştu. 1625’te hazinesi boşalmış imparatora, mutlak otoritesiyle (kademeli olarak artarak) 100.000 askerden oluşan bir ordu toplayarak sunmuş ve bu orduyu kendi bağlantı ve kaynaklarıyla üniformasından silahına herşeyiyle ayakta tutmuştur. Karşılığında el koyduğu toprakları yağmalamış ve çeşitli ünvanlar almıştır.
Böylesi büyük bir güç karşısında korkan II. Ferdinand 1630’da onu görevinden alsa da savaşın kötü gidişatını düzeltmek için 1632’de tekrar geri çağırmıştır. Muharebelerde yine başarılı olan Wallenstein, ordusuyla Bohemya’ya çekilirken imparatorun artık kendisinden kurtulmak istediğini biliyordu. Ordusunun desteğini kaybettiğini anladığında, kendisine sadık sandığı bir bölükle Pilsen’den Eger’e çekildi; fakat yine kendi bölüğündeki İrlandalı ve İskoç albay-yüzbaşıdan oluşan bir grup subayın suikastından kurtulamadı. İrlandalı yüzbaşı Walter Devreux, Wallenstein’ı öldüren kişi oldu.
Hayatı Alman edebiyatçı Friedrich Schiller’in oyununa da konu olan Albrecht von Wallenstein, özel askerî teşebbüsün bir timsali olarak tarihe geçti. Ancak sonraki dönemde bu yapının tehlikeli ve sürdürülemez bir olgu olarak ortaya çıkmasıyla, ulusal ve sürekli orduların yolu açıldı.
SAVAŞ DİPLOMASİSİ
Osmanlılar nedenharbe dahil olmamıştı?
Habsburg elçisinin tarihî analizi: “Türkler şöyle düşünüyor: “Avrupa’daki ordular halihazırda birbirleriyle savaşıyorken, bizim dahil olmamız onları bize karşı birleştirebilir ve silahlanmış bu birlikler büyük tehlike yaratabilir”.
İstanbul’da Habsburg elçisi 18. yüzyılda Viyana’ya bir mektup yazmıştı. Mektupta Osmanlıların neden Avrupa devletleri kendi aralarında savaşırken düşmanlarının düşmanı tarafında bir savaşa girmediklerini anlatıyordu. Elçi bunu şöyle açıklıyordu: “Ne taht ne de Babıali böyle bir savaşa girmeyi tercih etmiyor, zira ordular halihazır savaşıyorken böyle bir saldırı onları Osmanlılara karşı birleştirebilir ve silahlanmış bu birlikler büyük tehlike yaratabilir diye düşünüyorlar”. Bu bakışaçısı Osmanlı bürokrasinin savaşa dair önemli bir hafızaya sahip ve geleneği olduğunu gösteriyor.
Osmanlıların bir vasalı ve tarihin tartışmalı figürlerinden biri olan Erdel (Transilvanya) Prensliği’nin hükümdarı Macar Gabor Bethlen, aynı zamanda bir Protestan’dı. Hayali tekrar bir Macar Krallığı kurmak olan Bethlen, geçmişte Osmanlılara karşı Kutsal Roma İmparatorluğu tarafında savaşmış olsa da, artık yanlış tarafta olduğunu düşünmekteydi. 1618’de başlayan Bohemya ayaklanması onun için bir fırsat oldu. Protestan prensler tarafında savaşa giren Bethlen, Osmanlılar ile bu prensler arasında bir aracı olacak ve İstanbul’dan destek isteyecekti.
Kağıt üzerinde böyle bir talep avantajlı gözüküyorsa da, Osmanlılar Protestanların bu savaşına ancak dolaylı bir desetk verdi. Osmanlılar bu noktada (1620-1621) sadece Habsburgların müttefiki olan Polonya ile savaşarak kısa süreliğine tarafsızlığını bozdu. Bunun dışında uzun süreli savaşta tarafsızlığını korudu. Hatta tarafsızlığını bozmamak adına, vasalı olan Erdel Prensi George I. Rakoczi’nin 1644’te İsveç ile ittifak yaparak başlattığı ayaklanmayı bir emirle durdurdu. 1648’e gelindiğinde ise, Osmanlılar Westfalya barış görüşmelerine (savaşa taraf olmayanlar bile temsilci göndermesine rağmen) temsilci bile göndermedi.
Osmanlıların tarafsızlığını bozduğu savaş Osmanlı Devleti, Otuz Yıl Savaşlarında Avrupalıların kendisine karşı güç birliği yapması endişesiyle hiçbir savaşta taraf olmadı. Yalnızca 1620-1621 yıllarında Habsburgların müttefiki Polonya ile savaşarak tarafsızlığını bozdu. Polonyalı ressam Joseph von Brandt Osmanlı ordusunun Polonya kuvvetleriyle Hotin Muharebesinde çarpışmasını 1867’de resmetmişti.
Nâzım Hikmet’in yalnızca eserleri değil, bizzat ömrü bile destansı bir başyapıt, sonraki kuşaklara kalması gereken bir kültür mirasıdır. Külliyatına dahil edilmemiş onca şiiri, yayımlanmamış onlarca oyun ve senaryosu, yayımlanmamış yüzlerce yazısı, Moskova’da kalan eşyaları, müzeleşememiş, bir araya getirilememiş, dağınık bir şekilde önümüzde durmaktadır… Ölümünün 55. yılında bilinmeyen şiirleri, mektupları ve yaşamıyla Nâzım Hikmet.
Selanik’te 1902’nin ilk günlerinde dünyaya gelen Nâzım Hikmet, doğumgününü bilmediğinden ya da emin olamadığından karısına, İstanbul’daki Münevver Andaç’a yazdığı mektupta şöyle der: “Yahu ben hangi tarihte, hangi yılda, hangi ayda, ayın kaçında doğmuşum, şunu birisinden öğrenip bana yazsan iyi olacak. Neden mi? Burda bu merasime pek önem veriyorlar, ben ne zaman doğduğumu bilmiyorum, deyince numara yaptığımı sanıyorlar”.
Münevver Hanım da 16 Mart 1959 Pazartesi tarihli 521 numaralı mektubunda, Vâlâ Nurettin’e gittiğinden bahsedip “Senin doğum gününü Vala’ya sordum, 15 Ocak dedi, çok iyi biliyor, demek ki benim 2 Ocak diye bilmem yanlış değil, eski takvime göre, yani sen eski takvime göre 2 Ocak’ta (yani yılın ilk ayı) doğmuşun, ama yeni takvim kabul edilince 15 Ocak olmuş, malum ya, on üç gün fark vardır iki takvim arasında” diye yazar. Ancak bu tarih Rusya’da 20 Ocak olarak bilindiğine göre, Nâzım Hikmet de 20 Ocak deyip geçiştirmiş muhtemelen. Neyse ki o yılın miladi takvimiyle basılan ve ilk kez bu dergide yayımlanacak bir gazete haberindeki bilgiyle bu karışıklık giderilmiş olacak. Ölüm tarihi ise herkesçe bilinen ve resmî belgesiyle (Şehrime Ulaşamadan Bitirirken Yolumu / Nâzım ve Vera Moskova’dan İstanbul’a, Haz. M. Melih Güneş, YKY, İstanbul, Ocak 2008, s. 158) 3 Haziran 1963; bu ay da şairin 55. ölüm yılı.
Topluma yön vermiş kişilerin doğum ve ölüm tarihleri önemli midir, hatırlanmalı mıdır? Bu anmalarda ölçüyü kaçırmak, amacından sapmak olası mı? Eserleri ve ömrüyle efsaneleşmiş, hatta kimileri için tabulaşmış Nâzım Hikmet gibi bir devse sözkonusu olan; sağduyuya dikkat edilmezse mümkün…
Nâzım’ın elyazısı ve çizimiyle Nâzım Hikmet’in Rusya Edebiyat ve Sanat Devlet Arşivi’nde korunan Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanının son elyazılı düzeltmelerine yaptığı kapak.
Nâzım Hikmet’in “ömrü”, ölümüyle sonlanmamış, sürmektedir. Bunun göstergeleri olarak ölümünün hemen ertesinde SSCB’de, Merkezi Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde adına bir fon açılarak kendisiyle ilgili elyazması ve eserlerin tek bir merkezde toplanma çalışmaları; yapıtlarının ölümünden sonra Türkiye’de ilk kez yayımlanmaya başlaması; Türkiye’de kendi adını taşıyan bir vakfın kurulması; adını taşıyan merkezler açılması; doğum yıldönümlerinde kabri başındaki kalabalığın artık Ruslardan çok Türklere dönüşmesi (hatta kabrinin yılın her mevsimi ziyaretçilerle dolup taşması); vatandaşlığını iptal eden Bakanlar Kurulu kararının geri alınması; Türkiye’de heykellerinin alanlara yerleştirilmesi; Moskova’daki evinden bazı eşya ve elyazmalarının İstanbul’a getirilip sevenleriyle bir sergide buluşturulması, son dönemlerde bulunan ya da gün ışığına çıkan şiirleri, oyunları, senaryosundan yapılan filmler, çizgi filmler; doğumunun 75., 90. ve 100. yıldönümlerindeki coşkulu ve görkemli anmalar sayılabilir… Nâzım Hikmet hem doğum hem ölüm gününde kutlanan-anılan nadir kişilerdendir.
Prof. Dr. Svetlana Uturgauri’nin dergimizde okuyacağınız incelemesinde belirttiği gibi, “ulusal gurur kaynağı olarak kabul edilmesi için” bu coşkuya esas kendi halkının ihtiyacı olduğu ortada. O, Yaşar Kemal’in bir çırpıda tariflemesiyle Homeros’tan sonra Anadolu topraklarından çıkmış en büyük destan şairidir.
Ahmet Oğuz Saruhan adıyla çevirdiği 1949’da yayımlanan La Fontaine’den Masallar’ı ve yalnızca Zeki Baştımar’ın adıyla 1943-1949 arasında yayımı tamamlanan Harb ve Sulh’u (Türkçeye çeviri) saymazsak, ülkesinde özellikle 1938-1965 arası hiçbir kitabı yayımlanmamıştır. Şiirleri Şerif Hulusi ve Asım Bezirci’yle birlikte kapsamlı bir şekilde incelenerek 8 cilt halinde toparlanıp yayımlanmaya 1975 yılında başlanmıştır. 1989’dan itibaren de “tüm külliyatın gözden geçirildiği” belirtilerek Adam Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Aynı gözden geçirilmiş baskılar ve yeni günışığına kavuşan eserlerinin birkaçı, 2002’den bu yana Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.
Nâzım Hikmet için yapılabilecek onca şey varken, eserleriyle de olsa yurduna dönmüş olduğu içtenlikle söylenebilir mi? Külliyatına dahil edilmemiş onca şiiri, yayımlanmamış onlarca oyun ve senaryosu, yayımlanmamış yüzlerce yazısının varlığı, ilgili ve sorumlu kişilerce yıllardır bilinmekte. Yayımlanmamış eserleri bir yana, yayımlanmış eserlerindeki bilinen eksiklik ve yanlışlıklar bile giderilmiş değildir. Öncelikle bu nedenle, ölümünün 55. yılında büyük değerimiz Nâzım Hikmet’i belgeler ışığında ve farklı yönlerden ele alalım istedik. Bu vesileyle hazırladığımız dosyada Nâzım Hikmet’e ve edebi mirasına, yani “kültür dünyasına ait bir değer olarak Nâzım Hikmet”in ve “edebiyat dünyasına ait bir değer olarak eserleri”nin durumuna birkaç örnekle de olsa bakmaya çalışacağız. Nâzım Hikmet’in seksen yıl önce yazdığı ve külliyatına hâlâ girmemiş şiiri de bunlar arasında.
Nâzım Hikmet Varşova Garı’nda Anjel Açıkgöz ölmeden çok kısa bir süre önce, eşi Hayk Açıkgöz’ün Varşova Garı’nda çektiği bu fotoğrafı M. Melih Güneş’e bağışlamıştı. Varşova ve Leipzig’te yaşayan Açıkgöz’ler Nâzım’la kardeşçesine bir yakınlık kurmuştu. Hayk ve Anjel Açıkgöz’ün aziz hatıralarına…
Ülkesine dönmeyi bekleyen, sadece Nâzım Hikmet’in edebi mirası mı? Moskova’daki evinde bulunan eşyaları, özellikle çalışma odası, masasından perdesine kadar kendi ölümünden bu yana 55, karısı Vera Tulyakova Hikmet’in ölümünden 17 yıl geçmesine rağmen, Vera’nın kızı, Nâzım Hikmet’in “Anuşka”sı Anna Stepanova tarafından hâlâ titizlikle korunmaya çalışılmakta. Bunda Stepanova’nın kültür bilinci ve kişisel gayretinin yanısıra tanıdığı, oyunlar oynadığı, kendisine şiir yazan “Nâzım Amca”sına olan sevgisi, ve sanatına olan saygısının katkısı olsa gerek. Ancak bunların yeri artık Türkiye olmalıdır; hatta şairin hasta yatağında yazdığı bir şiire hürmetle “Anadolu’da bir köy…” belki…
Bir yandan eserleri ve ömrüyle efsane olmuş bir büyük şair; bir yandan Nâzım Hikmet’e ait gözden geçirilmesi gereken, eksik ve yanlışlar barındıran bir külliyat; bir yandan sağlığında Rusça olarak yayımlandığı halde Türkçede yayınlanma kararı bile hâlâ verilmemiş eserler; diğer yandan müzeleşememiş, biraraya getirilememiş dağınık bir kültür mirası önümüzde durmaktadır…
Nâzım Hikmet’in yalnızca eserleri değil, bizzat ömrü bile destansı bir başyapıt, sonraki kuşaklara kalması gereken bir “kültür mirası”dır. Kültür varlığı yalnızca tarihî yapılar, arkeolojik kalıntılar, doğal sitler ya da birkaç bin yıllık elyazmaları değildir. Bir kültür varlığı olarak Nâzım Hikmet de Bergama Sunağı, Troya Hazinesi, Boğazköy Tabletleri gibi ülkesinin yurtdışında kalmış yitik bir hazinesidir.
SANATI VE HAYATIYLA GURUR KAYNAĞI
Bir şair, bir insanbir kahraman…
Rusya Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı profesörü Svetlana Uturgauri, 1925 doğumlu bir Rus biliminsanı. Çağdaş Türk edebiyatı ve yakın tarih üzerine yaptığı önemli çalışmaları ile tanınan Uturgauri, Nâzım Hikmet’i de tanımıştı. Kendisinin 1982’de yazdığı “Nâzım Hikmet’in Düzyazı Sanatı/Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanı” incelemesinden bir alıntı.
SVETLANA UTURGAURI
Uzun zamandır tanıdığı bir arkadaşına, yeni tanıştığı bir kişiye, karşısına rastgele çıkan birine ve sorular sormaya hazırlanan nöbetçi bir polise “dinle kardeşim!” diye hitap ederdi.
Yaşamının sonuna kadar bütün halkların, bütün ülkelerin kardeş olacağı günün geleceğine sarsılmaz bir biçimde inandı ve billur gibi, melodik, yenilikçi şiirlerinde tutkuyla “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” isteğini dile getirdi.
İçinde insanlara karşı tükenmeyen bir sevgi, ekmeğini şerefiyle kazanan herkese iyi şeyler sunma isteği hüküm sürüyordu. Yalınlığı, yumuşaklığı, nezaketi ve cazibesi, olağanüstü çelik gibi iradesiyle içiçeydi.
Özgür ruhlu bir insandı: Düşündüğünü söyler, her türlü kötülüğe açıkça karşı çıkarak istediğini yazardı.
Türk’tü ve büyük bir bağlılıkla seviyordu halkını; ama yanındayken başka bir halk hakkında da kötü tek bir söz söylenemezdi. Milliyetçiliği kesinlikle yadsıyordu. Yalandan, ihanetten, ikiyüzlülükten, cimrilikten ve diğer insan zayıflıklarından da nefret ederdi.
Ülkesindeki cezaevlerinde uzun yıllarını geçirdi. Kitapları yasaktı. Şiirlerini okumak insanların özgürlüğüne maloluyordu. Çetin bir kaderi olan bu adam daha yaşarken efsaneleşmişti. Adı şiirlerinde, düzyazısında, tiyatro oyunlarında somutlaşan, tam anlamıyla gerçekten kahramanlıkla dolu biyografisinin romantizmini taşır.
Onun adı Nâzım Hikmet…
O, Fransız Louis Aragon, Şilili Pablo Neruda, Kübalı Nicolás Guillén, İspanyol Federico García Lorca, Çek Vitezslav Nezval ve Alman Bertolt Brecht’den oluşan yenilikçi şairler kuşağından, geçen yüzyılın sanatsal çehresini pek çok açıdan belirleyen bir kuşaktan gelmektedir.
Nâzım Hikmet’in yapıtları dünyanın pek çok ülkesinde okunuyor. Bu yapıtlar Türkiye’ye 1965 yılında “geri döndüler”. Tamamen yasaklanmalarının üzerinden yaklaşık çeyrek yüzyıl geçtikten ve şairin ölümünden iki yıl sonra “geri döndüler”. Onları yazan kişinin ulusal gurur kaynağı olarak kabul edilmesi için geri döndüler.
(Rusçadan çeviri: Prof. Dr. E. Zeynep Günal).
Moskova’da Türkologlarla Nâzım Hikmet Moskova Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde Türkologlarla. Sol başta Ekber Babayef, Nâzım’ın sağında koluna girmiş olan Lev Sta.
Türkiye’deki öğrenci gösterileri, Paris ve dünyadaki protesto hareketleriyle eşzamanlı başladı. Başlangıçta siyasal iktidar tarafından -bugün inanılmaz ölçüde demokratik gözüken- yumuşak bir tutumla karşılaştı. ABD 6. Filosu’nu protesto gösterileri ve Vedat Demircioğlu’nu öldürülmesiyle radikalleşen hareket, kalıcı bir miras bırakamasa da bir dizi yeniliğin hazırlayıcısı oldu.
Her şey süt liman gözüküyordu. 1965 seçimlerinde tek başına güçlü bir iktidar kuran Adalet Partisi, zaten 1969’da da iktidar olacaktı. Çeşitli ağır sanayi yatırımlarıyla ekonomi şaha kalkmış, kente yeni gelenler hem iş hem de iyi kötü başlarını sokacak bir yer bulabilmişlerdi. Ortalıkta bir kriz olduğunu söyleyecek bir Allah’ın kulu yoktu. Pastanın büyümesinden kimlerin ne kadar nasiplendiği ise ayrı bir konuydu.
1961 Anayasası ile bir özgürlük sarhoşluğu yaşandığı söylense de köylüler tepkilerini gösteriyor, “Doğu mitingleri”nde vatandaşlık haklarından dem vuruluyor, işçiler de grevlerle hoşnutsuzluklarını dile getiriyorlardı. Sonraları siyasi tarihimiz açısından önemli bir gelişme olarak kabul edilecek Necmettin Erbakan’ın Odalar Birliği genel sekreterliğinden istifası da, iktidar katındaki gerilimlere bir işaretti. Bir yıl sonra da TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli, Celal Bayar’ın desteği ile Demokratik Parti’yi kuracaktı.
68 sakin başlamıştı ama görüş mesafesi kapalıydı. Gazeteler bir yandan birinci sayfadan Paris’te yapılacak Vietnam görüşmelerine yer verirken, yavaş yavaş çeşitli ülkelerde öğrenci olayları da sütunları işgal etmeye başlıyordu. 9 Mayıs’ta sürmanşet: “Paris: Öğrenci-polis çatışmalarında 1000 kişi yaralandı”. Altta De Gaulle’ün boy resmi, bir de not: “Ekim’de Türkiye’ye gelecek olan De Gaulle’ün boyuna göre yatak yapılıyor”. Oysa olaylar öyle hızlı gelişmekteydi ki, De Gaulle’ün yatağa girecek vakti yoktu! İçerde iki sütunluk bir yazı göze çarpıyordu: “Franco’ya karşı işçi ayaklanıyor”.
Her ne kadar 21 Mayıs 1968’te İlahiyat Fakültesi’nde sağcı öğrenciler dekanı feci şekilde dövmüş ve ancak diğer öğrenciler sayesinde dekan kurtarılmış ve ardından 300 ilahiyatlı öğrenci fakülteyi basıp işgal etmişse de, bu olay “münferit” kalmıştır.
Başlangıç: Üniversite işgalleri 1968’in Haziran’ında çeşitli üniversitelerde öğrenciler üniversite reformu talebiyle boykota gidiyorlar ve başta İstanbul Üniversitesi ve İTÜ olmak üzere çeşitli fakülteleri işgal ediyorlardı.
9 Haziran’da ise Ankara’da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde işgal başlar. 10 Haziran’da sağcıların kontrolündeki İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, üniversitede reform isteyen bir dilekçeyi rektörlüğe sunar. Ertesi gün gazetelerde bir yanda Paris’te “Kanlı olaylar yine başladı” denirken, komşu sütunda “Öğrenci hareketleri genişliyor: Hukuk Fakültesi de işgal edildi” başlığı görülür. “Sağ-sol yok, boykot var” tabelası biraz da geleneksel öğrenci derneklerine bir tepkiyi dile getirse de, ertesi gün başka fakültelerin de katılımıyla bu tabela ortadan kalkar. Artık sol da vardır, boykot da vardır.
Tarihe geçen siyasi yorumlar!
İktidar yönünden gelen ilk tepkiler ılımlıdır. Vali Vefa Poyraz “Üniversitedeki boykot olayı üniversitenin iç işidir. İdareyi ve polisi ilgilendirmez. Bizim herhangi bir müdahalemiz düşünülemez”; Başbakan Demirel ise “Dünya bir garip dünya oldu, belki garip dünya oldu demek de doğru değil dünya yeni ufuklara doğru giden bir dünya oldu. Bu dünyanın yeni ufuklara doğru ne kadar gittiğini, nereye varacağını bunların nelere malolacağını kestirmek güç. Ama gerçek şu ki dünyada yeni görüşler yeni fikirler, derinliğine bakılması lâzım gelen bir takım hâdiseler cereyan ediyor” gibi, bugün nereden nereye geldiğimizi gösteren tarihsel demeçler vereceklerdir!
Öğrenci ve gençlik hareketleri Türkiye’de öğrenci hareketinde özellikle 1965’ten itibaren ciddi artış vardı. Ancak asıl sıçrama Mayıs 1968’de tüm dünyada görülen hareketlilik ile birlikte yaşandı ve işçi gençlik arasında da yayıldı.
Reform mu, devrim mi?
Birkaç yıl sonra 12 Mart 1970 askerî müdahalesinin ünlü başbakanı olacak olan Nihat Erim ise Meclis’te şöyle demektedir: “Bu bir patlamadır. Genç kuşağın patlamasıdır. Gençliğimiz esasında yerden göğe haklıdır”!
İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz ise diğer fakülte taleplerinden faklı olarak “eğitimde ilkokuldan başlayan bir devrim istediklerini” belirtmektedir. En radikal tutumu takınan Harun Karadeniz, “Bugünkü eğitim düzeni, burjuva düzeni, burjuva eğitim düzenidir. Öğrenciler kapitalist dünya için bir robot, bir üretim aracı olarak yetiştirilmek istenmektedir. Tüm öğretim kurumlarında ülke gerçekleri ile bağdaşmayan bilgiler okutulmaktadır” diyordu.
İstanbul Üniversitesi yöneticileri kapıda işgalci öğrencileri temsilen konsey tarafından karşılanmış ve birlikte rektörlük binasına gidilmişti! Rektör Egeli burada yaptığı konuşmada “Düşündüğümüzün dışında bir netice olmadı. Ancak bu kadar rahat, bu kadar anlayışlı bir hava içinde bitebilirdi. Sâkin ve hızlı çalışma ile olumlu sonuçlar alabiliriz” demişti.
Yönetimin, dünyadaki benzer olaylara göre hareketi kazasız belasız geçiştirdiklerine sevindikleri anlaşılmakta. Öğrenci talepleri ise örneğin İstanbul Üniversitesi’nde kapsamlı bir reform tasarısı olarak kitapçık halinde basılmıştır. Köhnemiş geleneksel üniversite anlayışı yerine Batı’daki taleplere benzer, yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir eğitim sisteminin ayrınıtılandırıldığı bir tasarıdır bu.
Antiemperyalizm, tam bağımsızlık Eylemler arttıkça kullanılan semboller de kitleselleşiyordu. 6. Filo protestosu ile birlikte Temmuz’dan itibaren “antiemperyalizm” ve “tam bağımsızlık” vurgularda birinci sıraya oturur oldu.
Ancak öğrenci olaylarını basit bir üniversite hoşnutsuzluğu ile sınırlı görmek mümkün değildi. Üniversite haberlerinin yanında gazetelerde şunları okumak da mümkündü: “… dün giden yıkım ekipleri, bir gecekonduyu yıktıktan sonra, 3 bin kişinin saldırısına uğrayınca, yıkım işinden vazgeçmek zorunda kalmıştır… Toplum polisi olaya müdahale edememiştir.”
Öte yandan özgürlükler açısından Türkiye elbette bir cennet değildi. Mayıs ortasında gazetelerde şunları okuyabilirdiniz: “TİP’in İstanbul ve Ankara’daki toplantıları tecavüze uğradı: Üçü ağır, dokuz yaralı var”. TİP’in bir kahve toplantısı, yüzlerce kişinin taşlı sopalı saldırısına uğramıştı.
Üniversite işgali, çeşitli hak arayışlarına etkin bir sesini duyurma şekli olarak yaygınlaştı ve eşzamanlı olarak Temmuz başında Derby fabrikasında grevde olan işçiler fabrikayı işgal ettiler. Daha önce rastlanmayan bu eylem biçimi, Demir-Döküm ve Hisar Çelik gibi fabrikalara da yayıldı.
68 denince nedense yalnızca öğrenci hareketleri akla gelir. Oysa işçi hareketindeki bu yayılım, başlangıçta kendi ölçeğinde Batı’daki kadar radikal olmayan öğrenci hareketinin ardından “idare ve polis” tarafından aynı anlayışla karşılanmaz. İstanbul’un hemen kıyısındaki grevler, artık bir fabrika işgali ihtimaliyle birlikte düşünülür olur. 68’in bu dalgası, hükümetin sendikalar kanununu değiştirme niyeti üzerine patlak veren 15-16 Haziran 1970 olaylarıyla zirvesine varacaktır.
ABD 6. Filosu ve gösteriler
Dünya ölçeğinde Vietnam Savaşı vesilesiyle yükselen anti-emperyalist duyarlılığı sınarcasına, o güne kadar sakin bir şekilde tatillerini geçirdikleri İstanbul limanına gelen Amerikan 6. Filosu, siyaseten düşük profili başlayan Türkiye 68’inin kana bulanmasına ve gençliğin hızla radikalleşmesine yol açtı. Yapılan protestoları engellemek için İstanbul Teknik Üniversitesi öğrenci yurdunu polisin basması sonucu bir çok öğrenci yaralandı. Baskından sonra infial halinde olan öğrenciler önce Taksim’e çıkarlar, ardından Dolmabahçe’ye inerek Amerikan askerlerini denize atarlar.
Olaylar artık hızlanmıştır. Yurt baskınında hastaneye kaldırılan Vedat Demircioğlu’nun, 6. Filo’nun gidişinden iki gün sonra öldüğü bildirilir. Öğrenciler ilkin Vilayet’e sembolik bir yürüyüş yaparlar; ardından büyük bir kitle Cağaloğlu’nda kortejin yolunu kesen polisle çatışır.
Eğitimde reform talebiyle sakin başlayan üniversite gençliği olayları, fabrika işgalleri ve anti-Amerikan gösterilerle hızla siyasallaşır. Başbakan Demirel’in üniversite işgalleri karşısındaki ılımlı tavrı, yerini “idare ve polisin himmeti”ne bırakır.
Geçmişteki güdümlü çeşitli gençlik hareketlerinin ardından (Tan Matbaası’nın basılması gibi) 27 Mayıs 1960 darbesi arifesindeki öğrenci olayları ile farklı türden bir siyasallaşma yaşayan gençlik hareketi, yeni bir siyasal özne arayışına yönelmiş; mevcut seçeneklerin toplumun karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmekte aciz olduğu görüşü giderek egemen olmuştur.
Prag baharı ve Çekoslovakya işgali
Dünya 68’inin önemli bileşenlerinden Prag olayları ve ardından Varşova Paktı ülkelerinin tanklarla Çekoslovakya’yı işgali, Türkiye solunu da etkiler. Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde bu konudaki çatlamalar, başka nedenlerle birleşerek partinin parçalanmasının bir unsuru olur. Bu da Türkiye 68’inin dünyadan farklı bir yönüdür.
Dünya ölçeğinde Varşova Paktı’nın eylemini haklı gören herhangi bir 68 bileşeni yokken, Türkiye’de (istisnalarla birlikte) tam tersi bir gelişme yaşanmaktadır. 1968 yılı, üç yıl önceki seçimlerden 15 milletvekili çıkaran TİP’in yavaş yavaş siyaset sahnesinden çekildiği, gençliğin sağlı sollu radikalleştiği, iktidar blokunda çatlakların belirdiği bir dönem olarak önceki yıllardan bir kopuşu temsil eder.
Dünyanın bütün ülkelerindeki gibi Türkiye 68’i de iktidara yönelik veya iktidarı etkileyecek bir konumda ve yönelişte değildi. Bir itiraz geleneğinin oluşmasında önemli bir rol oynayan 68, miras aldığı kültürün de çok uzağına gitmedi ama bir dizi yeniliğin de hazırlayıcısı oldu.
50 YIL SONRA 1968 OLAYLARI
1968 dalgasında solcular, milliyetçiler ve radikal dinciler
Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur.
TANJU AKAD
Arka planda öğrenciler arasındaki çatışmalarda da eşit oranda artış vardı.
1968’den yarım asır sonra, söz konusu dönemin objektif bir analizi için yeterli zamanın geçtiğini düşünebiliriz. Ancak ilk iş olarak çok önemli bir kayıt koymak gerekir. Dönemin olaylarından etkilenenler sadece belli bir görüşün, akımın veya siyasi tutkunun insanları değildir. Bu dönemde radikalleşenler arasında çok farklı görüşlerden solcular, milliyetçiler ve dinî cemaatlere yakın muhafazakar kesimler de vardır. Yani 1968’in genel tanımı radikalleşme ise ve ilk öne çıkanlar da solcular olmakla birlikte; onların karşısında her türlü muhafazakar akımdan da sözedilmelidir.
Türkiye özelinde sol radikalleşmeye tepki hem milliyetçi hem de radikal kesimlerden gelmiş; ancak birinci kesim derhal öne çıkar, daha doğrusu çıkartılırken, radikal dinci kesimin gelişmesi daha uzun vadeli ve daha yaygın bir örgütlenmenin ara adımlarını oluşturmuştur. 1968 sol için bir dönüm noktası sayılabilir ama sadece sola ait değildir. 68 dalgasının dünyadaki nedenleri şunlardı:
1960’lar dünyada eski sömürgeciliğin tasfiyesi için yürütülen savaşların en yoğunlaştığı dönemdi. Özellikle Vietnam Savaşı’nda Amerikan gücünün başarısızlığı birçok ülkede anti-emperyalist mücadelenin nispeten kısa sürede başarılabileceği kanısını öne çıkarmıştı.
Che Guevara’nın Bolivya’da başlatmaya çalıştığı girişim her ne kadar kendisinin ölümü ve siyasi-askerî anlamda büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmışsa da, dünyada anti-emperyalist heyecanı artırmış ve bugün dahi etkisi süren bir sembol yaratmıştı.
Avrupa ülkelerinde 1. ve 2. Dünya Savaşları sonrasında radikal solun yükselişi sona ermiş, Avrupa komünizmi çerçevesinde sol partiler sistemle tamamen uzlaşmıştı. Gençlik içerisinde bir kesim o dönemde hâlâ nispeten geniş bir tabanı olan komünist partilerin bu tutumunu bir ihanet olarak görmüş ve onlara karşı daha radikal bir çizgiyi benimsemişti. Ne var ki bu kesimin hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar marjinal olduğu ve sansasyonel eylemlerinin kitlelerden destek alamayacağı ortaya çıkmıştı. “Kızılordu Fraksiyonu” gibi umutsuz çıkışlar birkaç düzineden fazla eylemci bulamayacaktı. Üniversite öğrencilerinin sokak gösterileri ise çalışan kesimlerden herhangi bir destek görmeyince, tüm bunlar çok kısa sürede sönüp gitti.
1968 yılında Çekoslovakya’nın işgali SSCB tipi güdümlü rejimlere tepkiyi artırmış, alternatif sol arayışlarını hızlandırmıştı.
Tüm bu faktörlerin ışığında, 1968’de dünya solunun yükselişinin 1917-18 ve 1943-48 yılları arasındaki krizlerden kaynaklanan dalgaların bir devamı olmadığı, tam tersine sönmekte olan bir ateşin son kısa parlaması olduğu ortaya çıktı. Ne var ki bunlar, solun geleneksel olarak çok zayıf olduğu Türkiye’de birçok ülkeden daha derin bir etki yaptı. Gerçi, bu da sadece ülkemize özgü bir durum değildi. Sadece gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde değil, başta Latin Amerika olmak üzere birçok azgelişmiş ülkede de Komintern geleneğinden gelen kurumsal ve yerleşik sol partilerin pasifliğine karşı bir tepki gelişmekteydi. Bu bizde daha çok üniversite gençliği içerisinden çıkan ve silahlı kontra örgütlerin saldırıları nedeniyle daha da radikalleşen bir kesim oluşturdu. Bunların, toplumun tümü açısından marjinalliği aşamadığı belliyse de, ülkemiz açısından sansasyonel (hem basın hem de provokasyon peşinde olan kesimler tarafından abartılan) bir etki yaptığı görüldü. Bu etki radikal sol örgütlere (esas olarak Dev-Genç) biraz daha taraftar sağladı ama, bu gene de onları marjinallikten çıkaracak ölçüde değildi.
Rusya, 1917’nin Şubat ve Ekim aylarındaki devrimlerden sonra Doğu cephesindeki harekatı durdurdu. Kafkasya cephesinde savaşın başlangıcından değil, 1878’den beri kaybedilen toprakları geri almak isteyen Osmanlı ordusunun ileri harekatı ise 12 Şubat 1918’de başlayacaktı. Bölge, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’yla Batum hariç Türkiye’nin olacaktı.
Rusya’da 1917 Şubat Devrimi’yle birlikte Doğu Anadolu’daki Osmanlı-Rus cephesine tam bir sessizlik hakim olmuştu. İki taraf da savaşa hazır bekliyor, ama tek bir kurşun bile sıkmıyorlardı. Yaz aylarında Rus ordusunun emir-komuta zincirinin iyiden iyiye kırılmış olduğu ortaya çıktı. Hatta birçok Rus askerinin silahsız olarak Türk siperlerine doğru gelip, ekmek ve tuz vererek barışı kendi başlarına sağlamaya çalıştıkları görüldü.
Ancak Bolşevik Devrimi’nden sonra işler karmaşıklaştı. Rus ordusunun çok büyük bir bölümünde Bolşevik sempatizanları hakimdi, zira Bolşevik hükümetinin ilk yaptığı işlerden biri, savaşı sonlandıracağını açıklamak olmuştu ancak bölge, Bolşevik hükümetini tanımayan; Azerî, Ermeni ve Gürcülerden oluşan Kafkasötesi Komiserliği’nin denetimindeydi. Nitekim bu komiserlik, İttifak Devletleri’yle Rusya arasında hemen 15 Aralık 1918’de Brest-Litovsk’da imzalanan bırakışmayı da tanımamış, Osmanlı tarafındaki 3. Ordu Komutanı Vehip (Kaçı) Paşa ile 18 Aralık’ta ayrı bir bırakışma imzalamıştı. Bu yüzden, Brest-Litovsk’da ertesi hafta başlayan barış görüşmeleri, Doğu Anadolu-Kafkasya bölgesi hakkında herhangi bir etki yapmayacak gibi gözüküyordu.
Brest Litovsk Antlaşması’ndan (3 Mart 1918) bir sayfa.
O günlerde Türk tarafında ise ciddi ve gergin bir hava esiyordu. Zira barış bile imzalansa, eve dönülmeyecekti. Osmanlı Devleti için henüz savaş bitmemişti. Ama asıl önemlisi, bir ileri harekât söz konusuydu, çünkü Osmanlılar 1914’ten beri yitirilen toprakları hemen geri almak istiyordu. Bu isteğin Bolşeviklerle bir sorun yaratması sözkonusu olamazdı gerçi. Bolşeviklerin öne sürdükleri barış koşullarının belki de en önemlisi, 1914 sınırlarına geri dönülmesi, yani kimsenin kimseden toprak almamasıydı. Ne var ki Osmanlı Devleti, bununla yetinmek niyetinde değildi. Rusya’nın 1878’de almış olduğu toprakları da istiyordu. Osmanlı resmî yazışmalarında “Elviye-i Selâse”, yani “Üç Sancak” denilen Ardahan, Batum ve Kars Sancakları’nın da kurtarılması gerekiyordu. Bu istekler ise, Ruslarla olmasa da Gürcüler ve Ermenilerle savaş demekti.
Brest-Litovsk’da işler uzadıkça uzadı. Gerçi Bolşevikler savaşı bitirmeyi gerçekten istiyorlardı. Hatta ordularını da kısmen terhis ettiler. Ama Almanya’nın dayattığı barış koşullarını da reddediyorlardı. “Ne savaş, ne barış” deyimiyle özetlenen bu durum, Doğu Anadolu’daki Rus ordusunun tümüyle dağılması sonucunu doğurdu. Sabırları tükenen Rus askerleri cepheyi terkedip, ellerini kollarını sallayarak evlerinin yolunu tutmuştu. Kalan az sayıda subay ise, çarçabuk oluşturulan Gürcü ve Ermeni ordularında göreve başladılar.
Bu arada, Bolşevik hükümetini barış imzalamaya zorlama politikası güden Almanya, Ukrayna içlerine, Kırım’a ve Petrograd’a doğru ilerleme kararı aldı. Bu politikaya başından beri katılan Osmanlı Devleti de barışın imzalanmasını beklemeden üç sancağı ele geçirmeye karar vermişti. Fakat Alman politikasındaki çelişkiler bu harekâtı biraz geciktirdi. Zira Osmanlı isteklerini destekleyen bazı Alman yetkililer olmasına karşın Almanya, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’ya girmesine karşı çıkıyordu. Bunun da iki nedeni vardı: bir yanda Almanya, Kafkasya’nın yeraltı zenginliklerini kendisi için istiyor, diğer yanda ise Ermeniler ve Gürcüler, olası bir Osmanlı harekâtını engellemesi için Almanya’dan yardım talep ediyorlardı. Sonuçta Osmanlılar, bu sorunu bir oldubittiyle aşmaya karar verdiler ve 23 Ocak 1918’de alınan emir doğrultusunda Doğu Anadolu’daki ordulara ileri harekât için yeni bir düzen verildi.
İleri yürüyüş Kafkas harekatı başlangıcında ileri yürüyüşe geçmiş olan Osmanlı askerleri. Batum Konferansı’nda Osmanlı tarafını temsil eden Adliye Nazır Vekili Halil Menteşe Bey.
Kafkasya ve İran üzerine yürüyecek olan 3. Ordu-yı Hümâyûn, harekâtın başlangıcında Tirebolu-Kemah çizgisinde konuşlanmıştı. Kuzeyde bulunan II. Kafkas Kolordusu, Yakup Şevki (Subaşı) Paşa komutasında Bayburt-Erzurum üzerinden Gürcistan’a doğru yürüyecek, güneydeki I. Kafkas Kolordusu ise, Albay Kâzım Karabekir komutasında Erzincan ve Erzurum üzerinden Kars’a ve Ermenistan’a doğru ilerleyecekti. 3. Ordu’ya bu harekât için 2. Ordu’dan ayrılarak eklenen en güneydeki IV. Kolordu’nun da Ali İhsan (Sabis) Paşa komutasında Malazgirt üzerinden Ermenistan-İran sınırına doğru ilerlemesi planlanmıştı.
Bazı eşkıyalık olaylarını ve Müslüman ahaliye yapılan saldırıları bahane eden Osmanlı ordusu, 12 Şubat 1918’de bırakışmayı bozarak ileri harekâta başladı. Ertesi gün Erzincan, 25 Şubat’ta Bayburt alındı. Erzurum’un alınması ise, Ermeni ordusunun inatçı savunması nedeniyle, 12 Mart’ı bulacaktı. Erzurum’dan sonra harekât üç koldan, üçü de 1914 sınırlarının dışında kalan Artvin, Oltu ve Sarıkamış yönlerinde sürdü. Osmanlı ordusu, Mart ayı sona ermeden 1914 sınırına varmıştı.
Adliye Nazır Vekili Halil Menteşe Bey
Askerî harekât sürerken oldukça yoğun bir diplomatik hareketlilik de yaşandı. Kafkas sötesi Komiserliği, Osmanlı ordusu Erzurum’a doğru ilerlerken, Trabzon’da yapılacak barış görüşmelerine davet edilmişti. O sıralarda Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan’dan oluşan Kafkasötesi Konfederasyonu kurulmuş, “Seim” olarak tanınan parlamentosu da 23 Şubat’ta açılmıştı. Söz konusu parlamentonun Trabzon’a gelen temsilcileri 1914 sınırlarını tanımaya yatkınlardı. Ancak görüşmeler başlamadan önce Brest-Litovsk’da imzalanan barış antlaşmasının (3 Mart) haberi alındı. Bu antlaşma Ardahan, Batum ve Kars Sancakları’nı Osmanlı Devleti’ne bırakıyordu. Osmanlı heyetinin başkanı Albay Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Kafkasötesi Konfederasyonu temsilcilerinden Brest-Litovsk’da varılan antlaşmaya uymalarını istedi. Azerîlerin buna bir itirazı yoktu. Ancak Ermeniler ve Gürcüler direndiler. Trabzon’daki görüşmeler böylece bir ay kadar sürüncemede kaldıktan sonra herhangi bir sonuç alınamadan bitti. Kafkasötesi delegeleri 14 Nisan’da Trabzon’dan ayrıldı. Aynı gün, Tiflis’teki hükümetleri Osmanlı Devleti’ne savaş ilan ediyordu.
Bu savaş ilânı fiilî bir durumun hukukîleşmesinden başka bir şey değildi, zira neredeyse iki haftadır savaşılıyordu. Mart sonlarında 1914 sınırı üzerinde duran Osmanlı ordusu, Trabzon görüşmelerinden bir sonuç çıkmayacağının anlaşılması üzerine 3 Nisan’da sınırı geçmişti. II. Kafkas Kolordusu’na bağlı tümenler, görece zayıf olan Gürcü direnişini kırıp, bir yanda Ardahan’a, diğer yanda da Batum’a doğru hızla ilerlediler.
Devrimden önce Rus askerleri Doğu cephesinde Rus askerleri. Duruşlarından ve kılık kıyafetlerinden fotoğrafın devrimden öncesine ait olduğu
14 Nisan’da Batum alındı. Güney bölgesinde I. Kafkas Kolordusu’nun ilerleyişi ise hem yapılan bazı hatalar hem de Ermenilerin çetin savunmaları yüzünden, daha yavaş oldu. Her ne kadar Sarıkamış 5 Nisan’da alındıysa da, buradan birçok Ermeni askerinin Kars’ı savunmak üzere geri çekilmesine engel olunamamıştı. Bu durum ise Kars’a yapılacak saldırı için daha dikkatli hazırlanma ve daha büyük çapta bir kuvvet toplama gereksinimi doğurdu. Nihayet 19 Nisan’da başlayan taarruz 26 Nisan’da Kars’ın alınmasıyla sona erdi. Böylece Osmanlı ordusu, Nisan 1918 sonlarında Elviye-i Selâse’nin tamamını işgal etmiş oluyordu.
Karşılıklı yapılan nabız yoklamaları sonucunda, yeniden barış görüşmelerine oturuldu. Barış konferansı bu kez Osmanlı işgalindeki Batum’da 11 Mayıs’ta başladı ve beklendiği gibi gene uzun sürdü. Bunun bir nedeni, Adliye Nazır Vekili Halil (Menteşe) Bey başkanlığındaki Türk heyetinin, son çatışmalara neden olmaları dolayısıyla Gürcistan’dan daha fazla toprak istemesiydi. Osmanlı Devleti, hem bir tür savaş tazminatı olarak hem de yöre halkından bazı Müslümanların isteği doğrultusunda, 1829’daki Edirne Antlaşması’yla Rusya’ya terkedilmiş olan Ahıska ve Ahılkelek nahiyelerini de istiyordu. İkinci bir neden ise, Kars’ı kaybetmeyi içine sindiremeyen ve o sıralarda Almanya ile iyi ilişkiler geliştirmekte olan Ermenistan’ın, Brest-Litovsk Antlaşması’na uymak istememesiydi. Bu ikinci neden, askerî müdahalenin yeniden başlamasına neden oldu.
Osmanlı ordusu, 15 Mayıs’ta 1877 sınırını geçerek kuzeyde Gümrü ve Karakilis, güneyde ise Erivan yönünde taarruza başladı. Ermeni kuvvetleri bu sefer daha güçlü bir direniş gösterdiler. Kuzeyde Karakilis’te, güneyde ise Erivan’a giden demiryolu üzerindeki Serdarabat’ta başarılı da oldular. Ancak, sayıca üstün Osmanlı ordusunun inatla taarruza devam etmesi, Erivan’ın da Osmanlıların eline geçme olasılığı ve Ermenistan’da açlık başgöstermesi sonucunda, bırakışma istemek zorunda kaldılar. Osmanlıların Karakilis üzerinden Tiflis’i de tehdit eder duruma gelmiş olmaları, bırakışmanın Gürcüler tarafından da istenmesinde rol oynadı. Aynı günlerde Kafkasötesi Konfederasyonu da dağılmış, bağımsız bir Azerbeycan, Ermenistan ve Gürcistan kurulmuştu. Sonuç olarak bu ülkelerle Batum’da 4 Haziran tarihinde birer barış antlaşması yapıldı. Elviye-i Selâse için yapılan savaş sona ermiş, durum Güney-Doğu Kafkasya’da görece normale dönmüştü.
Osmanlı Devleti’nin Elviye-i Selâse’yi ilhakı için artık yapılması gereken tek şey, Brest-Litovsk Antlaşması’nda öngörülen plebisitti. Bütün Haziran ayı boyunca ve Temmuz’un başlarında bölge nüfusunun saptanması ve seçmen listelerinin hazırlanması için çalışıldı. Bütün bu çabalar, bölgede henüz idarî yapı oluşmadığı için, silâhlı kuvvetler tarafından yürütüldü. Zaten Elviye-i Selâse işgalin başlangıcından beri sıkıyönetim altındaydı. Ancak bu tespit çabası boyunca, sonra da plebist sırasında Brest-Litovsk Antlaşması’nın öngördüğü komşu ülke gözlemcilerinin bulunmasına izin verilmedi. Bu durum, hemen o günlerde ve sonrasında Ermenistan ve Gürcistan’ın itirazlarına ve plebisiti kabul etmediklerine ilişkin beyannameler yayınlamalarına neden oldu. Moskova’daki Bolşevik hükümeti de ne Batum Antlaşması’nı ne de plebisit sonucunu kabul edeceğini açıkladı.
Ermeni gönüllüler Rus ordusuna destek veren Ermeni gönüllüleri savaşın başından itibaren Osmanlı ordusunun gerilerini tehdit etmişti.
14 Temmuz 1918’de yapılan ve 19 yaşından büyük erkeklerin oy kullandığı plebisitte ise toplam 87.048 oyun 85.129’u Elviye-i Selâse’nin Osmanlı İmparatorluğu’na katılması yönünde çıktı. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, Elviye-i Selâse’den bir “Batum Vilâyeti” oluşturdu, ama yeni vilâyetin başına vali yerine bir mutasarrıf atandı. Osmanlı Devleti’nin bu son Batum Mutasarrıfı, Darülfünûn reformu sonrasında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne getirilecek olan Cemil (Bilsel) Bey’dir.
Bilindiği gibi Elviye-i Selâse’nin Osmanlılığı çok sürmedi. Mondros Bırakışması sonrasında Osmanlı ordusunun bölgeyi boşaltıp 1878-1914 sınırına çekilmesi istendi. Buna itiraz eden ve bölgedeki ilk direniş örgütlenmesine destek veren 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, daha sonra İngilizlerce tutuklanıp Malta’ya götürülecekti. Yönetim de böylece Ermenistan’a ve Gürcistan’a devredilmiş oldu. Millî Mücadele’nin başlangıcında TBMM Hükümeti ile Bolşevik Rusya arasında oldukça yoğun pazarlıklara konu olan bölgeyi, Bolşevikler bırakmak istemiyorlardı. Moskova’nın hep tekrarladığı iddia, Brest-Litovsk’da imzalanan barışın tehdit altında, zorla yapıldığına ilişkindi. TBMM Hükümeti de, Kafkasötesi’nin er veya geç Bolşeviklerin eline geçeceğini öngördüğünden, ayrıca buna ihtiyacı da olduğundan, uzun bir süre Elviye-i Selâse’ye karşı herhangi bir harekâta girişmekten kaçındı. Üstelik Ankara, Bolşevik Rusya’nın da birçok nedenden ötürü Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu anlamıştı ve sorunun diplomasi yoluyla çözüleceğine inanıyordu. Nitekim öyle oldu.
Sonunda Moskova, Batum kendisinde kalmak şartıyla Ankara’ya olumlu yanıt verince, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Batum hariç bütün Elviye-i Selâse’yi Türkiye’ye katan harekâta girişti. Bu topraklar, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması’yla kesin olarak Türkiye’nin olacaktı.
TÜRK-ERMENİ SAVAŞI (3-5 NISAN 1918):
Şevket Süreyya Aydemir’in kaleminden, Sarıkamış
Bir infilâk arasında ve buz tutmuş bir zemin üstünde atımın devrildiğini hatırlıyorum. Birkaç defa gözlerimi açtığımı, sonra gene kendimi kaybettiğimi de biliyorum. Son defa kendime geldiğim zaman gördüm ki, karların üzerinde yalnız yatıyordum. Bölük, sıhhiye kollarının beni kaldırmasına vakit kalmadan geri çekilmişti. Şimdi iki tarafın piyade ve makinalı tüfek kurşunları üzerimden aşıyordu. Ayağımı kımıldatamıyordum… Yaralanan ve şahlanan at, buz üzerinde kayıp devrilirken sol ayağım atın altında kalmış, kırılmıştı.
O sırada sadece şunu düşünebiliyordum: Birliğim tekrar ilerleyemez ve hatta biraz daha geri çekilirse, tabii düşman ilerleyecek ve ben düşman eline düşecektim. Esirlik bekleyemezdim. Çünkü bu yaptığımız savaşta esirlik diye bir kaide yoktu. Esirin kaderi her iki tarafta da feci bir ölümdü.
… Tabancamı yokladım. İçinde iki kurşun kalmıştı… Şimdi onu göğsümün üstünde sıkarken, artık esir edilemeyeceğimi biliyordum. İnsanın, icabında kendisini öldürebilmek imkânının ve hürriyetinin nasıl paha biçilmez bir saadet duygusu verebileceğini o gün orada, iki ateş ortasında ben de duydum.