Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Ulusal egemenlikte İstanbul’un sonu Ankara’nın başlangıcı

    Ulusal egemenlikte İstanbul’un sonu Ankara’nın başlangıcı

    1920’nin Ocak ayında Tophane semtindeki Meclis-i Mebusan binasında toplanan son Osmanlı meclisi, 16 Mart’ta İstanbul’un işgal edilmesinden sonra 11 Nisan’da padişah Vahideddin tarafından feshedilecekti. Üç ay zarfında yaşanan gelişmelerde Mustafa Kemal’in tutumu ve Millî Mücadele sürecindeki kritik aşamalar belirleyici olacak, milletin temsil merkezi İstanbul’dan Ankara’ya geçecekti.

    Osmanlı Mebusan Meclisi ilk defa 1876’da ilan edilen Meşrutiyet ile toplandı. 100 yıl önce, 12 Ocak 1920’de ise sonun başlangıcı yaşanmış, Meclis-Mebusan İstanbul’da açılmıştı. “Son Osmanlı Mebusan Meclisi” olarak tarihe geçecek olan bu açılışa giden süreçte Mustafa Kemal liderliğinde Anadolu’da başlayan Millî Mücadele’nin etkisi şüphesiz büyüktür.

    Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’dan Ankara’ya kadar olan süre zarfında Amasya Genelgesi’nden başlayarak Erzurum ve Sivas Kongresi’nde seçimlerin yapılması ve milletin haklarını korumak, sesini dünyaya duyurmak üzere Meclis-i Mebusan’ın açılması talebi sıklıkla tekrarlanmıştı.

    Sivas Kongresi sonrası Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında oluşturulan Heyet-i Temsiliye, Meclis’in açılması için İstanbul’daki hükümete baskı yapmaya çalışıyordu. Ancak o sırada hükümetin başında bulunan Sadrazam Damat Ferid Paşa seçimlerin yapılmasına ve Meclis’in açılmasına sıcak bakmıyordu. Damat Ferid hükümetinin başarısız icraatları sebebiyle 1 Ekim 1919’da istifa etmesi üzerine hükümeti kuran Ali Rıza Paşa, Anadolu’daki hareketin sözcüsü konumundaki Heyet-i Temsiliye ile daha ılımlı ilişki içindeydi. Milletin temsilcisi konumunda bulunan Heyet-i Temsiliye ile görüşmelerde bulunmak üzere hükümeti oluşturan Bakanlardan Bahriye Nazırı Salih Paşa’nın görevlendirilmesi, Ali Rıza Paşa hükümetinin uyuşmacı tavrının göstergesiydi.

    Meclisin önünde İngiliz gemileri İşgal yılları… İngiliz donanmasına ait gemiler son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin toplandığı Fındıklı’daki Çifte Saraylar’ın önünde.

    İstanbul mu Ankara mı?

    “Amasya Mülakatı” diye bilinen bu görüşmelerde üzerinde durulan en önemli hususlardan biri seçimler, diğeri Meclis’in açılmasıydı. Her iki konu üzerinde mutabakat sağlandı ancak Meclis’in nerede açılması gerektiği noktasında farklı görüşler vardı. Mustafa Kemal Paşa Meclis’in Anadolu’da toplanmasını arzu ederken, hükümet İstanbul’da toplanmasında diretiyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Heyet-i Temsiliye, düşman silahlarının gölgesinde toplanacak bir Meclis’in tam bir serbestlik ve güven içinde çalışamayacağını söyleyerek, hükümetin uygun göreceği Anadolu’da başka bir yerde toplanmasını uygun görmekteydi. Ancak Ali Rıza Paşa kabinesi Meclis’in İstanbul’da toplanmasında ısrar etmişti. Öte yandan İstanbul’da millî mücadele taraftarı olanlardan da bu görüşe destek verenler vardı. Bu görüşte olanların temel gerekçesi, Anadolu’da toplanacak bir Meclis’in padişahı dışlayan, karşı bir hareket olarak algılanacağı endişesiydi.

    28 Kasım’da Anadolu’daki kolordu kumandanlarıyla Sivas’ta yapılan toplantıda Meclis’in nerede toplanacağı tartışıldı. “Kumandanlar Müzakeresi” olarak bilinen bu toplantı neticesinde başta Kâzım Karabekir Paşa olmak üzere kumandanların çoğunluğu da Meclis’in İstanbul’da toplanması görüşünde olunca, görülen mahzurlara rağmen mecburen İstanbul’da karar kılındı.

    Mustafa Kemal’in iki talebi vardı

    Sultan Vahideddin, Meclis’in açılması hususunda oldukça gönülsüz davranmıştır. Yapılan seçimlerde Anadolu’dan genellikle Müdafaa-yı Milliye taraftarı adayların mebus seçilmişti. Bu kişilerin İttihatçı olduğuna inanıldığından, padişahın gönülsüzlüğü kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Meclis-i Mebusan’ın toplanma gayesinin barış antlaşmasını onaylamak olduğu; ondan sonra varlık sebebinin ortadan kalkacağı; kanunen meclisi feshetme hakkının padişahta bulunması gibi gerekçelerle, Sultan Vahideddin kerhen de olsa Meclis’in açılışına rıza göstermişti.

    Seçimler yapılıp meclisin açılma günü yaklaştıkça, Mustafa Kemal ve heyet-i temsiliye Sivas’tan Ankara’ya nakil için hareket geçmiş ve 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya gelinmişti. Meclis’in Anadolu’da toplanmasını sağlayamayan Mustafa Kemal, İstanbul’a gidecek mebuslarla Ankara’da görüşmüş, iki talepte bulunmuştu: 1. Meclis’te “Müdafaa-yı Hukuk” adı altında bir grup kurun; 2. İstanbul’a gidemeyecek olursam beni meclis başkanı seçin. Böylelikle, eğer Meclis bir müdahale veya saldırıya uğrarsa, Mustafa Kemal’in meclis başkanı sıfatıyla mebusları Ankara’da toplanmaya davet için hak ve yetkisi olacaktı (Mustafa Turan, Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi, Gazi Akademik Bakış Dergisi, cilt 5, sayı 10, Yaz 2012).

    12 Ocak 1920’de açılan Meclis-i Mebusan’da, Mustafa Kemal’in taleplerinden, kendisinin meclis başkanı seçilmesi hususu gerçekleşmedi. Müdafaa-yı Hukuk grubu talebi ise değişik bir isim altında bir grup oluşturularak kısmen gerçekleşti. Ankara’da bu gruba katılma sözü veren mebuslardan birçoğu; padişahın tehdit olarak gördüğü İttihatçıları ve İngilizlerin tepki gösterdiği Anadolu hareketini çağrıştırması sebebiyle “Müdafaa-yı Hukuk” isminden kaçınmışlardı. Neticede, kurulmasına çalışılan gruba Sultan Vahideddin’in açılış nutkunda geçecek “felâh-ı vatan” (vatanın kurtuluşu) sözünden ilham alınarak “Felâh-ı Vatan” adı verildi. Felah-ı Vatan Grubu’nun gayretiyle, ana hatları Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nde biçimlenen Mîsâk-ı Millî, 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde görüşülüp oybirliği ile kabul edildi, 17 Şubat 1920’de kamuoyuna açıklandı.

    Osmanlı Devleti’nin son meclisi, 12 Ocak 1920 tarihinde 72 mebusun katılımıyla açıldı. Padişah Vahideddin hastalığı sebebiyle açılışa katılmadı. Hatta açılış merasiminde bulunacakları gazetelerde ilan edilen saltanat veliahdı Abdülmecid Efendi ile Osmanlı hanedanına mensup şehzadeler de davetli olmalarına rağmen açılışa katılmamıştır.

    Padişahı temsilen Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın hazır bulunduğu açılışta, Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, padişahın açılış nutkunu okudu. Nutukta padişah; devletin haklarının ve çıkarlarının korunmasında millî birlik içinde çalışılması gerektiğini; ancak bu şekilde şerefli bir barışın sağlanabileceğini; bundan dolayı her türlü ayrılıktan ve bölünmekten kaçınarak bütün millî istek ve arzuların “felâh-ı vatan” noktasında birleştirilmesi gerektiği söylemiştir.

    Meclis’te hazır bulunan mebusların yemin töreninden sonraki ilk toplantı, Meclis-i Mebusan dahili nizamnamesinin ikinci maddesi gereğince, en yaşlı üye olan Hacı İlyas Efendi’nin başkanlığı altında yapıldı. Vatanın istiklalinin tehlikede bulunduğu bu anda açılan Meclis’ten çok şey bekleniyordu. Meclis-i Mebusan’ın açılışı gazetelerde “tarihî bir gün” olarak görülüyor, mebuslardan milletin hukukunu koruyup, sesini dünyaya duyurarak tarihî bir vazifeyi yerine getirmeleri bekleniyordu.

    Erzurum Mebusu Mustafa Kemal Paşa

    Mustafa Kemal Paşa, milletin sesi olacak bir meclisin açılmasını çok önemsiyordu. Mebus seçimleri başlayınca Erzurum merkez sancağından aday gösterilmiş ve 268 oy alarak seçilmişti. Seçilmiş mebusların İstanbul’da açılacak meclise gitme zamanı geldiğinde İstanbul’da bulunan arkadaşları ve Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile görüşmeler yapılmış; İngilizler tarafından tutuklanma ihtimali bulunduğu gerekçesiyle Mustafa Kemal’in İstanbul’a gitmesinin riskli olduğu değerlendirilmiş; açılışa gitmemesi yönünde karar alınmıştı.

    İşgal yıllarının gözetleme kulesi İşgal yıllarında İngilizler, İstanbul’u Galata Kulesi’nden gözlemliyordu. Ellerinde dürbünlerle kulenin tepesinde iki İngiliz askeri…

    Böylece Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’dan mebus seçilmiş olmasına rağmen Meclis’in açılışında bulunmadı. Meclis toplantılarına mazeretsiz katılmamış durumuna düşmemek için böbrek iltihabı sebebiyle tedavi edilmekte olduğunu bildiren bir sağlık raporu göndererek mazeret beyan etmişti. Meclis’e fiilen gitmemiş olmasına rağmen Erzurum seçim komisyonu üyelerinin imzalarıyla hazırlanan seçim mazbatası ve diğer evrakı meclis başkanlığına gönderilmiş; incelenen seçim evrakının uygunluğu görüldükten sonra meclisin 9 Şubat 1920 Pazartesi günü yapılan toplantısında mebusluğu oylanmış; mebusların “kabul” sadaları arasında Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Mebusluğu tasdik olunmuştu.

    Meclis-i Mebusan İstanbul’da açıldığında Ankara’da bulunan Mustafa Kemal Paşa gelişmeleri yakından takip etmiş; hatta hastalığı sebebiyle açılışa katılamayan padişaha Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi namına bir telgrafla geçmiş olsun mesajı göndermişti. Sultan Vahideddin de Mustafa Kemal’in Heyet-i Temsiliye namına çektiği bu geçmiş olsun mesajına Sadrazam Ali Rıza Paşa üzerinden yine bir telgrafla cevap vermiş ve iyi dileklerinden dolayı duyduğu memnuniyeti iletmişti.

    Padişah ile Mustafa Kemal arasında cereyan eden bu telgraf trafiği önemlidir. Zira Mustafa Kemal Paşa yine aynı padişahın imzasıyla 8 Temmuz 1919’da görevinden ve askerlikten uzaklaştırılmıştı. Hatta bununla da yetinilmemiş, 29 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in “Hükümetin karar ve emirlerine aykırı harekette bulunarak kışkırtmalara devam etmeleri sebebiyle yakalanarak İstanbul’a gönderilmelerine” dair Bakanlar Kurulu kararı çıkarılmıştı. 9 Ağustos 1919’da ise Harbiye Nazırı Nazım, Sadrazam Damad Ferid ve Padişah Vahideddin imzalı irade ile “3. Ordu Müfettişliği görevinden alınıp askerlikten istifa etmiş bulunan Mustafa Kemal Bey, askerlik mesleğinden çıkarılarak taşıdığı nişanlar kendisinden alınmış, üzerinde bulunan fahri yaverlik rütbesi kaldırılmıştır” denilerek, Mustafa Kemal neredeyse tamamen yok sayılmıştı.

    Bütün bu gelişmelere rağmen Halife Padişah Vahideddin’e karşı bir tavır içinde görünmekten özenle kaçınan Mustafa Kemal, padişaha geçmiş olsun mesajı göndermiştir. Sultan Vahideddin de bizzat kendi imzasıyla askerlikten çıkarılan, rütbe ve nişanları alınan Mustafa Kemal’in “geçmiş olsun” mesajını görmezden gelmemiş, memnuniyet ifade eden cevabi telgrafını sadrazam üzerinden göndermiştir.

    Son toplantı ve meclisin feshi

    16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali ve meclisin baskına uğrayarak başta Rauf Bey olmak üzere bazı mebusların İngilizler tarafından tutuklanması, Mustafa Kemal’in baştan beri dile getirdiği meclisin İstanbul’da güvende olmayacağı tezini haklı çıkarmıştı. İngilizler İstanbul’un işgali ve meclise saldırıda bulunarak, bir bakıma Ankara’da toplanacak Büyük Millet Meclisi’ne giden yolu da açmış oldular.

    16 Mart’ta İstanbul’un işgal edilmesinden sonra Meclis-i Mebusan’daki ilk toplantı 18 Mart 1920’de yapıldı. Bazı mebuslar tarafından, İstanbul’un silahlı olarak işgal edilip hiçbir gerekçe yokken meclisin işgal kuvvetleri tarafından saldırıya uğraması ve mebusların zorla tutuklanmasına tepki olarak görüşmelere ara verilmesi teklifi yapıldı. Meclis Başkan Vekili Hüseyin Kâzım Bey tarafından oylanan teklif oybirliği ile kabul edildi. Damat Ferit Paşa kabinesinin iktidara gelmesi ile birlikte Meclis-i Mebusan’ın feshedilmesi yönünde hızlı bir çalışma başlatılmıştı. Sonuçta Meclis-i Mebusan, padişahın 11 Nisan’da yayınladığı irade-i seniye ile feshedildi.

    Mustafa Kemal, İstanbul’daki saldırı üzerine derhal hareket geçerek meclisin Ankara’da toplanması için çalışmalara başlamıştı. Yeni seçimler yapılarak sancaklardan mebuslar seçilmesi için duyuruda bulunuldu. Meclisin İstanbul’dan ve halife padişahtan ayrı, onlara rağmen oluşturulmuş bir hareket olmadığını hissettirmek için, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde mebus olanlardan Ankara’ya gelebilecek olanların tabii meclis üyesi sayılacakları da duyuruldu. Bu şekilde, Ankara’da toplanan meclisin İstanbul’da işgal edilen ve çalışmasına izin verilmeyen meclisin devamı niteliğinde olduğuna vurgu yapılmıştır. Hatta İstanbul’da görüşülüp meclis kapandığı için karara bağlanamayan Ağnam Resmî Kanunu, Ankara’da toplanan meclisin görüşüp çıkardığı 1 Numaralı Kanun olmuştur.

    İKDAM GAZETESİ: 12 OCAK 1920

    ‘Son Osmanlı meclisi bugün açılıyor!..’

    Bugün öğleden sonra saat ikide Meclis-i Millîmiz merasim-i mahsusa ile açılıyor Zat-ı Hazret-i Padişahî sağlığı yerinde olmadığından bugün Meclis-i Millî padişah adına sadrazam tarafından açılacaktır. Şimdiye kadar 140 mebus seçilmiştir ve bunların yaklaşık doksanı şehrimizdedir. Bugünümüz tarihî bir gün sayılabilir. Yaralı kalplerimizden fışkıran çığlıklara tercüman olmak üzere milletin vekilleri Meclis-i Mebusan’da toplanıyorlar. Bu tarihî meclisten vazifesini hakkıyla idrak etmesini ve memleketin hukukunu, mazisine layık bir tarzda müdafaa edecek bir hükümete yardımcı olmasını temenni, temenni değil talep ederiz.

    Açılış Nutku [Konuşması] Bugün öğleden sonra saat ikide açılacak olan Meclis-i Millî’de açılış konuşması, Mabeyn-i Hümâyûn Başkatibi Fuad Bey tarafından mutad olan merasim ile okunacaktır.Açılış konuşmasının içeriği hakkında güvenilir kaynaklardan edinebildiğimiz malumata göre; Mütareke’nin fazlasıyla uzamış olmasından ileri gelen vaziyetten ve harp senelerinin hazineye yüklediği fevkalade masraflardan dolayı hükümetin çok büyük borç içine düşmüş olduğu beyan olunarak, hükümetin bütçenin oluşturulması ve giderlerin kabulü sırasında iktisada fevkalade riayet etmeleri tavsiye edilmiş ve millet menfaatlerine faydalı kanun çıkarılmasından bahsederek böyle tarihî bir anda milletin vekaletini üzerine almış olan mebuslara, denetleme vazifelerinde başarılar temenni edilmiştir. Açılış konuşmasından Türkçe ve Fransızca olmak üzere ikiyüz nüsha dün gece bastırılmış ve bugün ilgililere dağıtılması kararlaştırılmıştır.

    Açılış Merasimi Teşrifat Genel Müdürlüğü’nden dün bütün vekillere ve tarafsız devletlerin sefirlerine ve yabancıların ileri gelenlerine ve hükümet üyeleri ile teşrifata dahil kişilere bugün saat birde açılış merasiminde hazır bulunmak üzere davetiyeler gönderilmiştir. Şehzadeler ile hanedan-ı saltanata da davetiye yazıları gönderilmiştir.

    İKDAM GAZETESİ: 13 OCAK 1920

    ‘Padişah hazretlerine ve vatana sadakat, vallahi’

    Meclis-i Millî-yi Osmanî dün öğleden sonra merasim-i mahsusa ile küşâd edilmiştir. Meclis-i Millî dün öğleden sonra ikiye beş kala mutad olan merasim ile açıldı. Zat-ı Hazret-i Padişahî’nin rahatsızlıklarından dolayı açılış merasimini bizzat icra buyuramayacakları tebliğ-i resmî ile gazetelerde ilan olunduğu halde halk Meclis binasının haricinde toplanmıştı. Öğleden sonra saat birden itibaren davetliler, rical-i devlet gelmeye başlamış ve müteakiben Hahambaşı efendi ile Keldanî ve Süryanî patrikleri, İran sefiri, tarafsız devletler sefirleri, Amiral Bristol cenabları ve İtilaf Devletleri’ne mensup kumandan ve subaylar ile diplomatlardan birçok zevat Meclis’e gelmiş ve teşrifat memurları tarafından karşılanarak kendilerine tahsis olunan locaya alınmışlardır.Meclis-i Millî binasının içinde ve dışında pek çok askerî müfrezeler ile meclis muhafazasına memur kıtaat ve polis memurları saygı duruşunda idiler.

    Saray-ı hümâyûndan hareket Zat-ı Hazret-i Şehriyârî’nin rahatsızlıkları münasebetiyle padişah adına olarak Serkâtib-i Hazret-i Padişahî Ali Fuad Bey ile yâverândan Hafız İbrahim Paşa resmî kıyafetlerini giyinmiş oldukları halde saat bir buçukta Mebusan Dairesi’ne gelmişler ve heyet-i vükelâ (Bakanlar Kurulu) tarafından karşılanmışlardır. En başta Sadrazam [Ali Rıza] Paşa olduğu halde bir müddet sonra heyet-i vükelâ gelmiş ve İstanbul Muhafızı Said Paşa ile Polis Müdürü Nureddin Bey inzibat işlerine nezaret etmişlerdir.Mebusân, davetliler, rical-i devlet kendilerine ayrılan yerlere geçerek heyet-i vükelânın salona girişini beklemeye başladılar.

    Açılış nutkunun okunması Saat ikiye beş kala önde sadrazam paşa olduğu halde salona gelen heyet-i vükela arasında meclis-i vükela’ya memur Ayan Reisi Tevfik Paşa hazretleri de bulunmakta idi. Hanedan-ı saltanat locasında kimse olmadığı gibi veliaht hazretleri de bulunmuyordu.Mabeyn-i Hümâyûn Başkâtibi Ali Fuad Bey hatt-ı hümâyûnu sadrazam paşaya vermiş, o da öptükten sonra Dahiliye Nazırı Damad Şerif Paşa’ya vermişti.Şerif Paşa kürsüye gelerek bir sureti yukarıda verilmiş olan açılış nutkunu okumuş, hazır  bulunanlar ayakta dinlemiştir. Daha sonra Nakibüleşraf Efendi tarafından etkili bir dua okunmuştur.

    Mebusların yemini Müteakiben Sadrazam Paşa Hazretleri:“Kanun-ı Esasî’nin kırkıncı maddesi gereği mebusânın yemin töreni icra olunacaktır” dedikten sonra Mebusân Kâtib-i Umumisi Asım Bey tarafından aşağıda isimleri verilen mebusların isimleri okunarak kendileri tek tek yemin etmişlerdir…İsmi okunan mebuslar Sadrazam Paşa’nın elindeki kağıdı alarak yüksek sesle okumak suretiyle yemin etmekteydiler.

    Yemin metni “Zat-ı Hazret-i Padişahî’ye ve vatana sadakat ve Kanun-ı Esasî ahkamına ve uhdeme tevdi olunan vazifeye riayetle hilafından mücanebet eyleyeceğime, Vallahi”[Padişah hazretlerine ve vatana sadakat ve Anayasa’nın hükümlerine ve üzerime düşecek vazifelere riayet ederek aksine hareketten kaçınacağıma, Vallahi”].

    Mustafa Kemal Paşa ile Sultan Vahideddin arasında ‘geçmiş olsun’ trafiği

    8 Temmuz 1919’da görevinden ve askerlikten uzaklaştırılan; 29 Temmuz 1919’da hakkında yakalama emri çıkarılan; 9 Ağustos 1919’da ise askerlik mesleğinden çıkarılarak taşıdığı nişanlar kendisinden alınan Mustafa Kemal, 14 Ocak 1920’de padişaha geçmiş olsun telgrafı yollamıştı. Sultan Vahideddin de buna karşılık Mustafa Kemal’e teşekkür eden bir telgraf çekmişti.

    Hastalığı dolayısıyla Meclis-i Mebusan’ın açılışına katılamayan Padişah Vahideddin’e geçmiş olsun dileklerinde bulunan Mustafa Kemal’in Ankara’dan çektiği telgraf metni ve geçmiş olsun mesajından dolayı padişahın memnuniyetini ileten sadrazam tarafından gönderilen cevabi telgraf metni.

    MUSTAFA KEMAL’DEN SULTAN VAHİDEDDİN’E

    Allah mübarek vücudunuzu her türlü beladan korusun

    “Yüce Halifelik Makamına Meclis-i Millî’yi gelerek teşrifinizden mahrum bırakan rahatsızlık bütün tebaanızla birlikte heyet-i temsiliyemizi de pek ziyade üzdü. Gerçek koruyucu olan Allah mübarek vücudunuzu yerden ve gökten gelecek her türlü beladan korusun, amin.

    14 Ocak 1920

    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti

    Heyet-i Temsiliyesi namına

    Mustafa Kemal”

    (BOA, A.VRK, 843/102-2)

    SARAY’DAN MUSTAFA KEMAL’E

    Padişah hazretleri memnun vehoşnut kalmıştır

    “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi’ne

    Padişah hazretlerinin rahatsızlığı münasebetiyle üzüntülerinizi içeren çektiğiniz telgrafınızdan kendilerinin memnun ve hoşnut kaldığı bildirilir.

    18 Ocak 1920”

    (BOA, A.VRK, 843/102-4)

    Mustafa Kemal’in Erzurum mebusluğu ve mazbatası

    “1919 senesinde yapılan seçimlerde 3. Ordu sabık Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’nın 268 rey alarak Erzurum mebusluğuna seçildiği teftiş heyetinin hazırladığı mazbatadan anlaşıldığından Erzurum valisi, kadı, defterdar ve diğer azalar tarafından tasdik olunmuştur”.

    6 Ocak 1920

    Meclis-i Mebusan’ın iç tüzüğü gereği seçilen mebusların seçim belgelerinin Meclis’te oluşturulan Birinci Şube tarafından incelenmesi usulüne binaen, Erzurum Mebusu Mustafa Kemal Paşa’nın mazbata ve sair seçim evrakı ilgili kurulca incelenerek mebusluğuna engel bir durum ve şikayet olmadığı anlaşılarak Genel Kurul’a havale edildiği ve 9 Şubat 1920 tarihinde Meclis Genel Kurulu’nda kabul edildiğini gösteren mazbata.

    (İhsan Ezherli, TBMM ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı, TBMM Yay. Ankara 1987 – TBMM Arşivi, Dosya No: 662, Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı Meclis-i Mebusanı özlük dosyasından)

    M. KEMAL İÇİN YAZILAN SAĞLIK RAPORU

    Böbrek iltihabı nedeniyle yolculuğa müsait değildir

    Erzurum Mebusu Mustafa Kemal Paşa’nın, sol böbreğindeki havuzcuk (pelvis) iltihabı sebebiyle tedavi edilmekte olduğundan, yolculuk yapmasının uygun olmadığını bildiren Doktor İbrahim Şahap tarafından yazılan sağlık raporu:

    15 Şubat 1920

    Hastalığım yüzünden hareketime imkan yoktur

    Mustafa Kemal Paşa’nın kendi elyazısı ile yazdığı 17 Şubat 1920 tarihli dilekçesi.

    “Meclis-i Mebusan Riyaset-i Celilesine

    Hastalığıma mebni, bugünlerde hareketime imkan yoktur. Mezun addedilmekliğimi istirham eylerim. Heyet-i Umumiye’ce mezuniyeti kabul olunur.

    Erzurum Mebusu

    Mustafa Kemal”

    23 Şubat 1920

    (İhsan Ezherli, TBMM ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı, TBMM Yay. Ankara 1987 – TBMM Arşivi, Dosya No: 662, Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı Meclis-i Mebusanı özlük dosyasından)

  • ‘Elveda Hasankeyf elveda geçmişim…’

    ‘Elveda Hasankeyf elveda geçmişim…’

    Batman’a bağlı 12 bin yıllık arkeolojik alan çok yakında tamamen sular altında kalacak. Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı’nın ömrü ise sadece 50 yıl olacak. Bölge sakinleri “Bu mesele siyasi görüşlere kurban edildi, politik kavgaların ortamı oldu. Tarihî önemi geride bırakıldı. Kökümüzden kopardılar bizi işte. Bundan sonra nereye eksen, kuruyup gideceğiz” diyor.

    Medeniyetin beşiği olarak bilinen “Verimli Hilal” veya “Yukarı Mezopotamya”nın stratejik kalesi Hasankeyf’e veda ediyoruz. Yaklaşık 12 bin yıllık bir tarihe sahip olan, birçok medeniyete, kimliğe, dine, dile, inanışa, kültüre evsahipliği yapan bölge, çok yakında tamamen sular altında kalacak. 

    1954’de dönemin DSİ (Devlet Su İşleri) müdürü olan Süleyman Demirel tarafından tasarlanan, son 10 yıldır uluslararası medyada pek çok defa yer bulmasına ve bölgenin kurtarılması için çeşitli kampanyalar yapılmasına rağmen iptal edilmeyen “Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı” projesi bugün artık hayata geçiyor.

    Dicle nehri üzerinde 136 km boyunca uzanan baraj, sadece 3 bin kişinin yaşadığı Hasankeyf’i değil Siirt, Diyarbakır, Mardin ve Şırnak illerine bağlı çok sayıda köyü ve yerleşim yerini de sular altında bırakacak. Hasankeyf Koordinasyonu’na göre, bölgede tescilli toplam 289 arkeolojik sit alanı ve 199 köy etkilenecek.

    Geçen 1 yıl içinde Hasankeyf’e bu sürece dair haberler yapmak üzere birkaç kez gitme şansım oldu. Her seferinde sökülen taşlar, yerinden taşınan eserler, dinamitlerle patlatılan ya da doldurulan binlerce yıllık mağaraları ile Hasankeyf’in yavaş yavaş yokoluşuna şahit oldum. 

    Bin metrelik duvar Hasankeyf Kalesi’nin baraj suyundan zarar görmemesi amacıyla, çevresine 60 metre yüksekliğinde ve bin metre uzunluğunda bir duvar örülüyor. Projeye göre baraj suyu yükseldikten sonra kaleye teknelerle gidilecek.

    Son ziyaretimde, Hasankeyf’in en bilinen lokantalarından biri olan Yolgeçen Han’ın sahibi Bülent Başaran ile buluşuyoruz. Gidenler bilir, Bülent Bey’in mekanında Dicle nehri üzerine uzanan bir çardak vardır (daha doğrusu vardı). Hasankeyf halkının anne bildiği, bereket bellediği Dicle aşağıda sakince akarken, elleriyle pişirdiği meşhur “hilve” kahvesini ikram ediyor bu çardakta. Karşıda Raman dağının arkasında batan güneşin son ışıkları suya vuruyor, uzaktan hafriyat kamyonlarının sesi geliyor.

    Bülent Bey, gözlerini akan sudan ayırmadan konuşmaya başlıyor: “30 yıldır, ertesi gün yine bu manzaraya bakacağımı bilerek kapattım dükkanımı. Şimdi ise her gece vedalaşıyorum, ışıkları söndürürken. Doğduğum eve, ilk tırmandığım ağaca, çocukluğuma, gençliğime, hatırladığım her şeye yani toptan geçmişime veda ediyorum. Beni ben yapan bunlardı; Hasankeyf’e de anlam veren bu sokaklar, bu taşlardı”.  

    Barajın dolması ile Yolgeçen Hanı da yaklaşık 80 metre yükselecek suyun altında kalacak. Tepedeki Hasankeyf Kalesi etrafına bir liman yapılacak ve ileride turistler buraya teknelerle getirilecek. Kalenin etrafına suyun etkilerinden koruması için yüksekliği 60 metre olan bir set örülmüş, bazı mağaralar ise tamamen doldurulmuş.

     Hazırlanan projede hem kale etrafı hem de Hasankeyf’in tamamı bambaşka bir yer olarak tasarlanmış. Şehrin 3 bin nüfuslu halkı için, şehrin şimdi bulunduğu yerin tam karşısına, Raman dağı eteklerine 710 konutluk “Yeni Hasankeyf” inşa edilmiş. Sahip olduğu tarihî eserlerin özel tekniklerle taşınarak yerleştirildiği bir de arkeo-park hazırlanmış.

    Zeynel Bey Türbesi, Artuklu Hamamı, Kızlar (Eyyubi) Camisi, Orta Kapı, İmam Abdullah Zaviyesi, Sultan Süleyman Camisi’nin minaresi, kubbeleri ve çeşmesi, Koç Cami’nin alçılı eyvanları, mihrap üstü yüzlerce yıl boyunca bulundukları alandan çok uzaktalar artık. Adeta Lego parçaları gibi dağıtılıp, bambaşka bir yerde yeniden birleştirildiler. Son kalan El Rızk Camii’ni taşıyacak araçlara yol açılması için bu zamana kadar yüzlerce esnafa geçim kaynağı olan onlarca dükkanın bulunduğu çarşı da kepçelerle altüst edildi. Böylece Hasankeyf’i geçmişe bağlayan son bağlar da koparıldı.  

    610 yıl önce Dicle Nehri kıyısında yapılan El Rızık Camii’nin minaresinin taşları tek tek işaretlenip sökülerek taşındı.

    Ilısu Barajı ve Hidroelektrik Santralı inşaatı 8.5 milyar TL’ye liraya maloldu. Yeni yerleşke ve eserlerin taşınmasını da kapsayan toplam maliyet ise 12.5 milyar TL. Yapılan hesaplara göre barajın ömrünün 50 yıl olacağı öngörülüyor. Yani yarım asır fayda sağlayacak bir proje için binlerce yıllık tarih yokediliyor.

    Bülent Başaran’a göre tarihî eserler taşınarak sular altında kalmaktan kurtarıldı ama şimdi yeni yerlerinde ucube gibi duruyorlar: “Oysa bütün bunların hepsi yaşadığım yerin, her gün geçtiğim sokağın hemen önündeydiler. Ben onlarla büyüdüm. Şimdi bakıyorum, hiçbiri bulunduğu yere ait gibi durmuyor. Mesela Zeynel Bey Türbesi’nin etrafındaki külliyenin kopyasını yapmışlar ama şimdiden dökülmeye başladı. Değil 500 yüzyıl, 1 yıl bile dayanmadı”.

    Biz konuşurken masaya uğrayan Çetin Yıldırımer de sohbete katılıyor kısa bir süreliğine: “Hasankeyf, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’ne alınabilmesi için gerekli 10 kriterden 9’una sahip olmasına rağmen Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın başvurmamasından ötürü kaderine mahkum ediliyor. Burası dünyanın ortak mirasıdır aslında” diyor. Son 10 yıldır buraya gelen turistlere Hasankeyf kitapları satıyor Çetin, ayrıca rehberlik yapıyor. Burada doğmuş büyümüş, Dicle’nin sularında geçmiş çocukluğu. Üzgün ve öfkeli: “Hasankeyf’e yapmak istedikleri yere bakın! Buradan taşıdıkları eserleri sağa sola serptiler. Disneyland gibi bir yer oldu orası. Tarihi yok, anlamı yok. Yüzlerce yıllık çınarları kökünden söküp başka yere diksen yeniden, tutar mı? Bizimki de o hesap. Elveda Hasankeyf, elveda geçmişim. Bu kadar!”

    Yeni Hasankeyf şimdilik köksüz, ruhsuz bir inşaat sahası. Sokaklarında hâlâ molozlar duruyor. Elektrik kesintileri devam ediyor, su ise henüz düzenli akmıyor. Dikilen yüzlerce ağaç susuzluktan kurumuş; evlerin içinde kullanılan malzemelerin çoğu ise kalitesiz olduğu için çürümüş.  

    Bütün bunlar bir yana, herkes için esas sıkıntı geçim meselesi. Bugüne kadar şehirdeki çoğunluğun geçim kaynağı turizm olmuş. Şimdi ise yeniden para kazanabilmeleri için en az 5-10 yıl beklemeleri gerekiyor. Yeni şehrin bu haline Hasankeyf halkı bile alışamamışken, turist gelip ne yapacak? Sadece turizm değil, hayvancılık ve bahçecilik de yeni durumdan etkilenecek. Hayvancılık yapılacak alanlar daralacak. Bölgeye has nar, üzüm, incir gibi birçok meyvenin yetiştirildiği Hasankeyf’in doğusundaki Salahiye Bahçeleri de sular altında kalacak. Gençlerin çoğu buradan gitmek istiyor; Hasankeyf artık onlar için bir gelecek vaat etmiyor. 

    Bülent Başaran “Başka türlü davranabilsek, Hasankeyf’i belki de kurtarabilirdik” diyor. “Bu mesele daha çok siyasi görüşlere kurban edildi, politik kavgaların ortamı oldu. Tarihî önemi geride bırakıldı. Başka sloganlar atıldı, halk bundan çekindi geride durdu, sahip çıkamadı. En azında benim hissiyatım bu. Artık olan oldu, geçmişimizi aldılar, kökümüzden kopardılar bizi işte. Bundan sonra nereye eksen, kuruyup gideceğiz”.

    O sırada son müşteriler de hesabı istiyor. Bülent Bey bana veda ederek, Yolgeçen Hanı’nda keseceği son hesaplardan birini hazırlamak üzere kasaya geçiyor. Vakit ilerliyor, artık gitme zamanı. Mekanın ışıkları sönüyor. Önce Yolgeçen Hanı sonra Hasankeyf koyu bir karanlığa gömülüyor. 

  • 3. Barış Harekatı: Kahramanların dönüşü

    3. Barış Harekatı: Kahramanların dönüşü

    1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı’nda bizzat görev alan gazilerden bir grupla, aynı muharebe arazisi üzerinde 5 gün boyunca bir etüd-gezi gerçekleştirildi. 45 yıl önce yaşanan hadiselerin kahramanı ve tanığı olan gaziler, yaşadıklarını tüm detayları ve heyecanı ile dile getirdi. Bugün yaşları 70 – 80 civarında olan kahraman gazilerin tanıklığıyla Kıbrıs savaşının kritik dönemeçleri.

    İnsan her gün kahramanlarla karşılaşmaz. Olağanüstü zamanlarda hadiselerin içinde bulunan, olaylara tanık olan hatta yön veren kişiler, sonradan çoğunlukla “görünmez” olmayı tercih eder. Bu “sıradan kahramanlar” savaşlarda veya kimi özel durumlarda öylesine sıradışı maceralar yaşamış ve öylesine trajik durumları görmüşlerdir ki; eğer sağ kalmış ve “normal” hayata dönmüşlerse bunlardan genellikle bahsetmezler. Zira bilirler ki esas kahramanlar şehit olmuştur, hayatını kaybetmiştir ve onlar bu tarihin suskun tanıkları, toprağa düşenlerin can dostlarıdır.

    Bu duygu ve düşüncelerle, 10-14 Kasım 2019 tarihleri arasında, yakın geçmişimizin etkileri bugüne uzanan önemli bir dönemini tekrar mercek altına aldık. Kıbrıs Barış Harekatı’nın hayattaki gazileri ve araştırmacılardan oluşan bir grupla, 45 yıl önceki bu savaşın muharebe alanlarını ziyaret ettik. Ada’nın eşşiz ve engin coğrafyası içinde bilinmeyen, çoğunlukla ıssız yerlerde, kimi zaman kıyılarda kimi zaman dağ yollarında dolaştık. Bugün yaşları 70 – 80 civarında olan kahraman gaziler, gençliklerinde yaşadıkları bu önemli hadiseleri bizzat muharebelerin yaşandığı coğrafya üzerinde anlattılar. Dinledik, öğrendik, muharebeleri onlarla birlikle, onların gözünden anlamaya çalıştık.

    Boğaz boğaza… Gazi Abdülkadir Kurt, Keskin Sırt’ın eteklerinde 20-21 Temmuz 1974 gecesi Türk ve Rum komandoların boğaz boğaza savaştığı arazide.

    Gerçek kahramanlarla

    Bu gezi, programı, organizasyonu ve katılımcıların özelliği nedeniyle Kıbrıs Barış Harekatı alanlarına yapılan bu çaptaki ilk geziydi. Proje, Kıbrıs’ta yaşayan muharebe alanları araştırmacısı, turizmci Yiğit Şatana ve Kıbrıs yakın tarihi uzmanı Hasan Taş’ın ortak çabasıyla gerçekleşti. Hasan Bey muharip gazilere ulaştı ve davet etti. Bu girişime Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ve Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı da destek verdi. Bu sayede, kimisinin isimlerini kitaplardan okuduğumuz, kimisinin ise daha önce ismini duymadığımız gerçek kahramanlar ile gerçek mekanlarda beş gün geçirme şansına sahip olduk.
    Gezimiz Girne batısındaki Özgürlük Millî Parkı’ndan başladı. Burada Ortaçağ’dan bugüne Kıbrıs tarihi ve 1974’e giden yoldaki ilk çatışmalar ve katliamlar anlatıldı. Adada dağınık bir şekilde yaşayan sivil Türk nüfusun EOKA örgütü tarafından uğradığı katliamlar, buna karşı kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı ile Türkiye tarafından alınan önlemler konusunda brifing verildi. 20 Temmuz 1974’te Ada’nın kıyısına ilk çıkan birlik olan Amfibi Deniz Piyade Alayı’nın subayları Yıldır Yoro ve Mustafa Yılmaz, Pladini plajında ve ötesinde 45 sene önce üsteğmen rütbesiyle katıldıkları muharebeleri anlattılar. Daha sonra Karaoğlanoğlu Şehitliği ziyaret edildi ve Mustafa Başel o dönemde komutanı olduğu Bolu Komando Tugayı’na bağlı bölüğü ile katıldığı Lapta Karava muharebeleri hakkında bilgi verdi.

    Ertesi sabah Girne’nin sırtını yasladığı Beşparmak Dağları’na çıktık. Girne ile Lefkoşa arasındaki Boğaz bölgesi, Türk ordusu adaya çıkarma, atma ve indirme yaptığında Türk mücahitlerin elindeydi. Buraya hakim Atak mevziine sızan Rum komandoları, burada telsiz sistemi kuran Muhabere Astsubay Bayram Gümüş’ü, askerleri ve mücahitleri ile birlikte şehit etmişlerdi. Babası Bayram Gümüş’ü kaybettiğinde henüz bebek olan oğlu aramızdaydı ve komutanlardan hep birlikte bu hüzünlü direniş öyküsünü dinledik.

    Beşparmak Dağları’nda Harekata üsteğmen rütbesiyle Hava İndirme Tugayı 3. Paraşüt Taburu 3. Bölük Komutanı olarak katılan Emekli Albay Orhan Ceylan, 23 Temmuz 1974 günü Bellapais-Dikmen yolu üzerinde 181. Rum Topçu Taburu’nun 29 araçlık konvoyunu imha ettikleri çatışamayı (Yanık Konvoy hadisesi) anlatıyor.

    Zaman yolculuğu

    Bu bölgeye hakim Doğruyol Tepesi’ni alma görevi Bolu Komando Tugayı’nın 1. taburuna verilmişti. Bu taburun cesur bölük komutanı Üsteğmen Haluk Üstügen çok kanlı muharebeler sonucu tepeyi ele geçirmişti. Yaşadıklarını yıllar sonra kitabında yazdı. Üstügen’in anlatımıyla tepelere tırmanırken o anları âdeta tekrar yaşadık.


    Beşparmak Dağları’nın sırtlarında yaptığımız yürüyüş sırasında, coğrafya ve manzara olağanüstüydü. Mücahitlerin inşa ettikleri mevziler, kulübeler ve duvarlar hâlâ yerli yerinde duruyordu. Güneyimiz Lefkoşa ve uçsuz bucaksız bir ova, kuzeyimizde ise ışıl ışıl Akdeniz!

    Biz tepelere tırmanırken, 45 sene öncesinin Komando Yarbayı Cemal Eruç yanımızdan koşarcasına geçti. Dönemin tabur komutanı yarbayımız, neredeyse yarım asır önce çok zorlu çarpışmaların yaşadığı Keskinsırt’a hepimizden önce varmak istiyordu sanki. Biz bu zaman yolculuğunu yaparken yanımızdaki gaziler gözümüzün önünde gençleşiyor, insan bedeninin ve ruhunun zor kaldıracağı mekanlara o günkü gibi cesaretle koşuyorlardı…

    87 yaşındaki kahraman

    Savaşın önde gelen kahramanlarından biri de, harekata yarbay rütbesiyle katılan 1. Komando Tabutu Komutanı Cemal Eruç. 87 yaşındaki Eruç, hâlâ dinç.

    2 Ağustos 1974 tarihinde iki tank ve beş ZPT’den oluşan görev kuvvetli dağ yolunu kullanarak Vasilya (Karşıyaka) istikametinde harekete geçmişti. Oldukça dar bu yolun Kornos mevkiinde öndeki M-47 tankı mayına çarparak hareketsiz kalmıştı.

    1964’te Rum kuşatmasına maruz kalan Erenköy, bugün adanın batısında, Rum kesimi tarafından çevrelenmiş bir Türk askerî bölgesi. Sivillere kapalı bu bölgeye BM Barış Gücü eşliğinde ulaşılabiliyor.

    Rauf Denktaş, Lefkoşa’da bulunan anıt mezarı başında kızlarıyla birlikte anıldı.

    Ağır bedeller

    Dağın batısına doğru ilerlediğimizde manzara iyice vahşileşti, yol daraldı. Selvili Tepe’de takım komutanı Gazi Asteğmen Ünal Toker, bize savaşın korkunçluğunu hatırlattı: Kurak yaz günü iyice dayanılmaz olan susuzluk, ortaya çıkan hastalıklar ve kurşun yarasıyla parçalanan bedenler… Kıbrıs Barış Harekatı zorlu-çetin muharebeler savaşıydı. Bugün kendi topraklarında özgür ve huzur içinde yaşayan Kıbrıs Türk halkı ile Türk milleti ağır bir bedel ödemişti bunun için: Asker, mücahit ve sivil 1.500 şehit. Rum/Yunan tarafının kayıpları da ağır oldu: Onlar da asker ve EOKA milisi 2.500’den fazla ölü ve binlerce yaralı verdiler.
    Günün sonu eşsiz bir buluşmaya tanık oldu: Daracık dağ yolunda mayına basan ve dağın kenarında kalakalan Türk tankının nişancısı Onbaşı Gürler Erdağı ve şoförü Er Abdülkadir Kurt, 45 sene sonra ateş yağmuru altında terketmek zorunda kaldıkları tanklarıyla buluştular. Biz sessizce izlerken yavaş adımlarla dağın yamacına uzanmış tanklarının yanına gittiler ve ona sevgiyle dokundular. “Kıbrıs bir bina gibiydi” dedi Gazi Kurt; “Türk askeri pencereden girdi Kıbrıs’a!”

    Cengiz Topel anısına 8 Ağustos 1964 tarihindeki hava harekatında şehit düşen Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel Anıtı. Harekat sırasında kullandığı F-100 Super Sabre av bombardıman uçağının bir örneği, o günkü boyası ve numarasıyla Lefke’de bulunan anıta 8 Ağustos 2019 tarihinde konuldu.

    Yaşlanmayan şehitler

    Sabahın ışıkları Boğaz Şehitliği’nin özenle yapılmış beyaz mermerleri üzerinde yansıyor. Gazilerimiz adada bıraktıkları arkadaşlarının mezarlarını arıyor. Kimi selam duruyor, kimi sessizce fatiha okuyor. Zamanın durduğu başka bir mekan. Beyaz mermerlerin altında yatanlar hiç yaşlanmadılar. Kolordu Harekat Karargahı Müzesi’ne gidiyoruz. Burası bu kısa ama şiddetli savaşın Türk idare merkezi. Bir evin mahzeni, savaştan kaldığı haliyle düzenlenmiş. Duvarda haritalar, fotoğraflar… 1970’lerin kahramanlarını görüyorum her bir siyah-beyaz karede. Dar, büyük yakalı gömlekler, bol paça pantolonlar. Elde 2. Dünya Savaşı’ndan kalma Enfield tüfekler, mücahitler gülümsüyor. Çocukluğumun abileri…

    Katliamın izleri M-47 tankının nişancısı Gazi Gürler Erdağı, Türk sivillerin katledildiği köylerde açılmış olan müzede, Sandallar, Muratağa ve Atlılar katliamlarına ilişkin fotoğrafları inceliyor.

    ‘Yanık Konvoy’

    Üsteğmen Orhan Ceylan Kayseri Hava İndirme Tugayı’nda bölük komutanıydı. 
    Paraşütüyle indiği Kıbrıs, hayatının geri kalanında hep onunla oldu. Beşparmak Dağları’nın doğusunda Boğaz’dan itibaren attığı her adımında çatışmaya girdi. Bozdağ’ı, Deliktepe’yi taarruzla ele geçirdi. Rum komandolarıyla boğaz boğaza harp etti. Defalarca ölümden döndü. Koca bir topçu taburunu bölüğüyle imha etti, 50’den fazla esir aldı. Tarihe “Yanık Konvoy” olarak geçen hadisenin merkezindeki bu komutanın öyküleri, en uçarı senaryo yazarının bile hayal edemeyeceği anları ve olayları içeriyor. Bize bunları yaşandığı mekanlarda anlatıyor. Ölümle defalarca yüzleşen komutanımız, bu muharebelerde ölen Yunanlı yarbayın yıllar sonra kendisini bulan kızını nasıl teselli ettiğini de anlatıyor bizlere.

    Erenköy sancakları

    Gün doğmadan tekrar yollara düşüyoruz. Bir zamanlar Rum kesimi içinde kalmış bir Türk bölgesi olan Erenköy, 1974’teki büyük olayların bir provasının 1964’te yaşandığı yer. Türklerin elindeki tek kıyı olan bu küçük köy, “Kıbrıs İstiklal Harbi’nin İnebolu’su”… Türkiye’den küçük takalarla, balıkçı tekneleriyle gelen silah ve malzemeler buradan kıyıya çıkarılıp adadaki Türk direniş “sancaklarına” dağıtılıyordu. 1964’ün  meşum bir Ağustos günü EOKA şefi Albay Grivas komutasında saldırdı Rumlar. Tankla, topla desteklenmiş 2 bin Rum askerine karşı 700 civarında Türk mücahit direndi. Bunların çoğu, Türkiye’nin üniversitelerinde okuyan Kıbrıslı Türk öğrencilerdi. Yaz tatillerinde ülkelerine dönüyor ve insanlarını korumak için görev yapıyorlardı. Bu eğitimli gençler görevlerini mükemmel şekilde yerine getirdiler. Tam herşey bitmek üzereyken semada Türk uçakları belirdi. Uçakların bombardımanı, direnen gençlerin ve bir mağaraya sığınmış ailelerin hayatını kurtardı. Erenköy bugün de Rum kesimi içinde yer alan ancak KKTC’ye ait ve BM Barış Gücü eşliğinde ulaşabildiğimiz bir bölge. Sivil halk yaşamıyor. Türk askeri dağla deniz arasındaki bu ıssız yerde kutsal hatıraları koruyor.
    Yüzbaşı Cengiz Topel, işte o gün Kıbrıslı gençleri kurtaran Türk uçaklarından birinin pilotuydu. Uçağı düştü, Topel atladı, sağ-salim yere indi ama Rumlar tarafından esir edildi. Sonrası ise tarihe bir kara leke olarak geçti. İşkence ile öldürüldü, vücudu parçalandı. Bugün aziz hatırası, adına yapılan etkileyici bir anıtta yaşıyor Lefke’de. Gün batarken, bu büyük mücadelenin b lideri Rauf Denktaş’ı da Lefkoşa’daki mezarının başında anıyoruz. Kızları da bize katılıyor. Bu cesur, güçlü, nazik, mütevazı ve sevimli insanla aynı çağda yaşamış olmaktan mutluluk duyuyorum.

    Hüzün ve acı

    Anıları, insanları, olayları sadece öğrenmekle kalmayıp yerinde hissettiğimiz bu eşsiz gezinin son günü doğuya dönüyoruz yüzümüzü. 1974’te kadınların ve çocukların sırf Türk oldukları için korkunç bir şekilde katledildiği Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerine gidiyoruz önce. Toplu mezarların yanındaki korkunç fotoğraflara bakıyoruz. “Bir insan bir çocuğa bunu nasıl yapabilir?” diye soruyoruz birbirimize. Bunu yapan bir insan nasıl yetişir? Savaşın bile bir namusu, onuru vardır. Müzeye çevrilmiş küçük köy okulunun 1974’ten beri boş sıralarında, 45 sene öncesinin ilkokul defterleri duruyor hâlâ. Üzerindeki elyazısını okuyorum: “Arkadaşların ile iyi geçin”. Ailesini bu katliamlarda kaybetmiş yaşlı bir amca bize hadiseleri anlatıyor, boğazımız düğümleniyor. Hüzün, acı, yıllarla büyüyen bir boşluk… Gazilerimiz gözleri yaşlı, çocukların fotoğraflarına bakıyorlar: “Bu yüzden savaştık”.

    Direniş ve taarruz Mağusa direnişinin komutanı Emekli Albay Oğuz Kalelioğlu, Kara kapısı önünde 27 gün süren kuşatmayı, direnişi ve 28. Tümen birliklerinin Mağusa’ya kavuşmasını, Emekli Deniz Piyade Albay Yıldır Yoro ise Deniz Piyade Alayı 1. Taburu ile çıktığı Pladini Plajı’na (Yavuz Çıkarma) hakim bir tepeden amfibi taarruzu anlatıyor…

    Mağusa direnişi

    Mağusa Kalesi’nin muhteşem surlarını 500 sene önce inşa edip güçlendiren 
    Venedikliler, 1571’de o surları 11 ay süren bir muharebede ele geçirebilen Türklerin, 400 sene sonra Ortaçağ’ı andıran bir harpte kuşatılacağını ve hayatta kalmak için aynı surların içinde savaşacaklarını hayal edebilirler miydi? 

    Üsteğmen Oğuz Kalelioğlu, Mağusa’daki 200 mücahitin komutanıydı. Savunmakla sorumlu olduğu kalenin içine 10 bine yakın sivil sığınmıştı. 20 Temmuz 1974’te Türk ordusunun Girne’ye çıktığını duyunca önce sevindiler ama sevinçleri kısa sürdü. Türk ordusundan önce Türklerin sığındığı Mağusa Kalesi’ni ele geçirmek için RMMO ve EOKA, tanklarla ve toplarla muazzam bir saldırıya geçti. Bir avuç mücahit ve halk elde kalan son silah ve mermilerle kendilerini savundul. Kan ve gözyaşına, feci bir açlık ve yaz sıcağının kurutan susuzluğu ekleniyordu. 27 gün direndiler. Kale tam düşmek üzereyken Türk tankları Ortaçağ surlarının önünde göründü. Kurtulmuşlardı. İlk çatışmanın başladığı Akkule’nin önünde bize o günleri tekrar yaşar gibi bir heyecanla anlattı Oğuz Kalelioğlu. Şehrin girişine Tankut Öktem’in yaptığı heykelde bir sureti nakşedilmiş bu komutan, bize tam yanına düşen ve patlamayan havan mermisini anlattı. Üzerindeki yazıdan Türkiye yapımı olduğunu görmüştü. Belli ki NATO sayesinde Yunan/Rum ordusunun envanterine girmişti o mühimmat. Seneler sonra o merminin yapıldığı fabrikaya gittiğinde gülerek “Sizin mermiler de Allah’tan patlamıyor” demişti.


    Gezimizin sonuna geldik. Komutanlarımıza ve gazilerimize veda ederken, 5 gündür içinde dolaştığımız o zaman tünelinden çıkıyoruz. Laciverte çalan günbatımına bir palmiye ağacının arkasından baktığımız o güzelim Akdeniz kıyısında, biraz öteyi görebilmek için gözlerimizi kıstık: Gördük ki, pek bir şey değişmemiş biz yokken. Yine çevremiz savaş, yine şiddet, yine çatışma… Sadece biz daha yaşlıyız.

    Beşparmak Dağları’nda Doğruyol Kayası önündeki grup, Cemal Eruç’u dinliyor.

    ‘Millî Duruş’ Lafla Olmaz

    Kıbrıs turizmi eğlenceden ibaret olmamalı

    Burada harekat öncesi özgürlük uğruna verilen millî mücadelenin, Kıbrıslı Türklere karşı girişilen soykırım hareketlerinin, harekat esnasında yaşanmış olan kahramanlık ve fedakarlıkların mutlaka anlatılması, hatta bizzat gösterilmesi gerekmektedir. Millî bir duruş ancak böylesi çalışmalarla sağlanabilir; lafla ve propagandayla değil.

    YİĞİT ŞATANA

    10-14 Kasım tarihleri arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde “Kıbrıs Barış Harekatı ve Muharebe Alanları” turumuzu gerçekleştirdik. Bilindiği gibi 1974’de iki safhada gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekatı üzerine, gerek askerî gerekse siyasi tarihimizde detaylı ve bilimsel çalışmalar neredeyse yok seviyesindedir.

    Üzerinden yaklaşık yarım asır geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs Barış Harekatı’nın karanlıkta kalmış bir çok noktası, bilinmeyen pek çok kahramanı vardır. Maalesef çok ciddi bir bilgi kirliliği de mevcuttur. İşte tam bu noktada karanlığı aydınlatmak, gelecek nesillere doğru bilgilerin aktarımını sağlamak amacıyla yürüttüğümüz çalışmaları, Kıbrıs Şehitlerini Anma Platformu Başkanı Hasan Taş Bey’in araştırmaları ile birleştirmeye karar verdik.

    Bu kutsal amaçla şekillenen programımızı, sıradan bir turistik seyahatin ötesinde bir noktaya taşınması konusunda hemfikirdik ve böylelikle “Son Tanıklar Göçmeden” isimli projeye doğdu. Harekata bizzat katılmış tüm unsurlardan kahraman komutanlarımız, son tanıklar olarak bizleri onurlandırdı. O günleri tekrar yaşarcasına anılarını, başarılarını ve hatta hatalarını yerinde anlattılar. Bu sayede hem kahraman gazi komutanlarımızı onurlandırabildik hem de birçok kimseye kısmet olmayacak şekilde tarihi en doğru şekilde kayıt altına alma fırsatı yakaladık. Kıbrıs’ta çok başarılı icra edilmiş bir harekât olsa da başta muhabere ve ikmal eksiklikleri gibi birçok eksiğimizde bulunmaktaydı. Bu eksikliklerin de -üzülerek söylüyorum- sonuçları ağır olmuştur. İşte bu sebeple gelecek nesillere doğru aktarım yapmak ve ders çıkarmak aynı hataların tekrarlanmamasını sağlamak yolunda şarttır. 

    Burada harekat öncesi özgürlük uğruna verilen millî mücadelenin, Kıbrıslı Türklere karşı girişilen soykırım hareketlerinin, harekat esnasında yaşanmış olan kahramanlık ve fedakarlıkların mutlaka anlatılması, hatta bizzat gösterilmesi gerekmektedir. Millî bir duruş ancak böylesi çalışmalarla sağlanabilir; lafla ve propagandayla değil.

    Bir turizmci olarak Kıbrıs turizminin sadece kumar, eğlence ve deniz tatilinden ibaret sanılması sebebiyle yaşadığım üzüntünün tarifi benim açımdan mümkün değildir. Dolayısıyla bu oldukça üzücü duruma sadece üzülmek yerine bir hareket başlatmak gerektiği inancındaydık. Hasan Bey’in desteğiyle bu projenin ilk etabını yaparak meşaleyi yaktığımıza inanıyor, bu haklı davanın anlatılması için de elimden geleni yapacağımı bir kere daha belirtmek istiyorum.

    Bu projede ilk günden beri bizi destekleyen Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ile Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı’na ve bizi sonsuz kaynakla destekleyen, kâr amacı gütmeksizin bu projeyi gerçekleştirmemizi sağlayan Puzzle Turizm Yatırımları’na teşekkürlerimi sunmayı borç biliyorum. 

  • Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması

    Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması

    Tarih 20-22 Ekim 1919’du. Sivas Kongresi’nce bir tür yürütme kurulu olarak seçilen Heyet-i Temsiliye’deki Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler, İstanbul hükümetiyle yaptıkları görüşmelerde Misâk-i Millî’de dile getirilecek ilkeleri netleştirdiler. Amasya Protokolleri Meclis-i Mebusan seçimlerinin yapılabilmesini sağladı; Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin toplumdan kaynaklanan meşruluğuna hukuksal bir boyut kattı.

    İstanbul’da 2 Ekim 1919’da kurulan Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin 7 Ekim’de seçim çağrısı yapması, Anadolu’daki Müdafaa-i Hukuk örgütlenmesinin amacına ulaştığını, yani meşruti yönetime dönüldüğünü gösteriyordu gerçi. Ama, İstanbul ile Sivas arasındaki yazışmalar ya da iki tarafın yaptığı resmî açıklamalar genel bir olumluluk ve karşılıklı iyi niyet havası taşımakla birlikte, iki tarafın da hâlâ bir dizi çekincesi ve karşı tarafın yerine getirmesini beklediği istekleri vardı.

    Sivas Kongresi’nce bir tür yürütme kurulu olarak seçilmiş olan Heyet-i Temsiliye, Ali Rıza Paşa’yı da Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in adamı olarak görüyordu. Nitekim Ali Rıza Paşa, hükümetindeki başka birçok Bakan gibi, önceki Damat Ferit Paşa Kabinesi’nde görev almıştı. Ayrıca Heyet-i Temsiliye, daha önceki İstanbul hükümetlerinin almış olduğu birçok kararın ve uyguladığı birçok yaptırımın hemen kaldırılmasını istiyordu.

    Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması
    Amasya görüşmelerinin yapıldığı Saraydüzü Kışlası.

    İstanbul Hükümeti’nin ise iki temel tedirginlik nedeni vardı. Bunların birincisi, Anadolu’daki meşrutiyetçi hareketin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin diriliş sürecine dönüşmesi; ikincisi de -büyük oranda birinci nedene bağlı olarak- yakında barış için karşılıklı pazarlığa oturulacak olan İtilâf Devletleri’ne karşı sert bir dil kullanılmaması, özellikle Büyük Britanya ve Fransa’nın hoşlanmayacağı bir şey söylenmemesi ve yapılmamasıydı. Yani İstanbul, hâlâ İtilâf Devletleri’nin suyuna gidilmesini istiyordu ki bu da Sivas’takileri haklı olarak İstanbul Hükümeti’nin Sultan’ın görüşlerini dile getirdiğine inandırıyordu.

    Örneğin İstanbul Hükümeti, Heyet-i Temsiliye’nin bir iyi niyet gösterisi olarak 1914’te alınan savaşa girme kararını yeren bir bildiri yayımlamasını istedi (9 Ekim 1919). Başka bir istek de, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) İttihatçılıkla hiçbir ilişkisi olmadığının açıklanmasıydı. Heyet-i Temsiliye, ertesi günü Mustafa Kemal Paşa’nın imzasıyla verdiği yanıtta, iki konuda da İstanbul Hükümeti’ni tatmin etmeyecek şeyler söyledi. Yanıtta 1. Dünya Savaşı’na girişin kaçınılmaz olduğu ve sonuçları ne kadar kötü olursa olsun, haysiyetsiz bir biçimde pişmanlık gösterecek yerde barışı en olumlu bir biçimde sağlamaya çalışmak gerektiği söyleniyordu. İttihatçılıkla ilişkiler konusunda ise zaten Sivas Kongresi’nde İttihatçılığın diriltilmesine çalışılmayacağına dair yemin edildiği hatırlatılıyor; ek olarak da İstanbul’a “bu isteğin ne anlama geldiği, yani eskiden İttihatçı olup da şimdi olmayan ve ülkesi için canla başla çalışan bazı eski İttihat ve Terakki mensuplarının da mı kötü gözle görülmesi gerektiği” soruluyordu.

    Böylece, bu tür yazışmalarla tam bir anlaşmaya varılamayacağı çok çabuk anlaşıldı ve doğrudan görüşmelere gitme kararı alındı. Anadolu’dakilerin güvenliği için bu görüşmelerin Amasya’da yapılması istendi; zira Britanyalılar da o sıralarda Samsun’daki kuvvetlerini geri çekmişlerdi. İstanbul temsilcileri ise önce deniz yoluyla Samsun’a gelecekler, sonra da karadan kolayca Amasya’ya varabileceklerdi. İşte yakın tarihimizde sözü edilen “Amasya Görüşmeleri” ve sonuçta varılan mutabakatı gösteren metinler için kullanılan “Amasya Protokolleri” ortaya böyle çıktı.

    Amasya protokolleri

    20-22 Ekim 1919 günlerinde Amasya’da yapılan görüşmelerde İstanbul Hükümeti’ni Bahriye Nazırı Salih Paşa, Heyet-i Temsiliye’yi ise Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler temsil etti.

    Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması
    Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni Amasya’da temsil eden üçlü. Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey.

    Görüşülen 1. Protokol, çoğunlukla İstanbul Hükümeti’nin istekleriyle ilgiliydi ve çelişik öğeler barındırıyordu. Örneğin İstanbul, seçimlerin baskı altında olmamasını, önemli mevkilerde bulunmuş veya adları bazı suçlara karışmış İttihatçıların seçilmemesini ve genellikle tarafsız adayların seçilmesini istiyordu. Siyasal partilerin katılacağı bir seçimde “tarafsızlık” arayışının ne anlama geldiği bir yana, seçmenlerin baskı altında olmadan birilerinin istemediği adayları da seçme olasılığının bulunduğu pek dikkate alınmamıştı. Yani İstanbul, baskı istemezken ARMHC’nin olası baskılarından dem vuruyor, ama seçmenin de isterse bazı İttihatçıları seçmesine karışılmasını istemiş oluyordu.

    Heyet-i Temsiliye’nin bu istekleri -Anadolu’ya hakim olduğunun bilinciyle, yani kimi isterse onu seçtirebileceğini bilerek- sırf İstanbul’dakileri irkiltmemek için kabul ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca Heyet-i Temsiliye’nin aşağıdan alan bir tutum sergilemesinin iki nedeni daha vardı. Bunların birincisi, anlaşma sağlanamaması durumunda, İstanbul’da yeniden Anadolu’ya karşı sertlik yanlısı bir hükümetin iş başına gelme olasılığıydı. İkinci neden ise, belki de Anadolu’nun en önemli isteği olan Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanması isteğini kabul ettirebilmekti.

    2. Protokol’de bu konuşuldu ama kesin bir karara varılamadı. Şöyle ki; Salih Paşa bu isteği kişisel olarak kabul ettiğini, ama bu konuda son kararın İstanbul Hükümeti’ne ait olacağını söyledi. Protokolün önemli bir maddesi de İtilâf Devletleri’yle yapılacak pazarlıklarda istenecek olan sınırlara ilişkindi ve Erzurum Kongresi’nden beri istenen, sonuçta da Misâk-i Millî’de dile getirilecek olan ilkeleri kapsıyordu.

    Amasya görüşmeleri ve Heyeti Temsiliye’nin milletin sözcüsü olması
    Son Osmanlı Meclisi için seçimler sürerken Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye de Ankara’ya taşınacaktı. 27 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da karşılanışı.

    Bir diğer önemli nokta ise Heyet-i Temsiliye’nin, Meclis-i Mebusan’ın ülkenin denetimini tümüyle eline alması ve herhangi bir taarruza ilişkin tedirginlik duymamasının kesinleşmesi üzerine ARMHC Genel Kongresi’nin Heyet-i Temsiliye’nin varlığına son verme kararı alacağı sözüydü. Amasya’da Heyet-i Temsiliye adına konuşanların bu şaşırtıcı maddeyi kabul etmiş olmaları, kanımızca İstanbul’un Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanmasını kabul etmeyecekleri varsayımına dayanıyordu. İstekleri nasılsa kabul edilmeyecek, onlar da herhangi bir tecavüze karşı hazırlıklı olabilmek için kendi kendilerini feshetmeyeceklerdi. Nitekim öyle de oldu. İstanbul Hükümeti, Salih Paşa İstanbul’a döner dönmez toplandı ve Meclis’in Anadolu’da toplanmasını reddetti. Bilindiği gibi Heyet-i Temsiliye de varlığını sürdürdü ve İstanbul’un Britanyalılar tarafından 16 Mart 1920’de basılması üzerine Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasına önayak oldu.

    3. Protokol, daha önce sözü edilen İttihatçılık konusunu derinleştiriyor ve Ermeni katliamlarına katılanlarla ülkenin çıkarlarına aykırı hareket etmiş kimselerin de milletvekili adayı olmamalarını istiyordu. Bunlar dışında, Salih Paşa’nın görüş bildirmiş olmamak için imzalamak istemediği ve imzalanmadığı gibi gizli kalmasına da karar verilen iki protokol daha vardı. Bunların birincisi, Heyet-i Temsiliye’nin Anadolu’daki harekete karşı çıkan bazı derneklerin ve kişilerin cezalandırılması, İstanbul hükümetlerinin işten el çektirdiği bazılarının da görevlerine iadesi talebiydi. İkincisi ise barış görüşmelerine ilişkindi ve Türkiye’yi temsil etmesi istenen uzman kişilerin adlarını içeriyordu.

    Bütün bu gördüklerimizden çıkarılacak sonuç, Amasya’da yapılan görüşmelerin uzun vadeli herhangi bir etkisinin olmadığı, ama kısa vadede Meclis-i Mebusan seçimlerinin yapılabilmesini sağladığıdır. Bu sayede ARMHC ve Heyet-i Temsiliyesi toplumdan kaynaklanan meşruluğuna hukuksal bir boyut katmış oldu.

    Ancak sözkonusu meşruluğun özellikle Heyet-i Temsiliye’ce iyi yönetilmesinden de sözetmemiz gerekir. Bu noktayı kısaca ARMHC’nin İstanbul’da açılacak bir mecliste temsil edilmeyi kabul etmesi biçiminde özetleyebiliriz. Bu ise gayet nazik bir konuydu zira İstanbul’da milliyetçi bir programla iş görmeye çalışacak bir meclisin varlığının kentin işgal altında olması dolayısıyla pamuk ipliğine bağlı olacağını Anadolu’dakilerin hepsi biliyordu. Bu nedenle hem Anadolu’da görüş birliğinin sağlanması hem de İstanbul karşısında Heyet-i Temsiliye’nin bir denge unsuru olarak varlığını sürdürebilmesi amacıyla, Kasım ayında Sivas’ta toplanıldı. Toplantıya yalnızca Heyet-i Temsiliye üyeleri değil, Anadolu’daki askerî kuvvetlerin komutanları da katıldı.

    İstanbul’a gidilmeli mi?

    Burada tartışılan konu, İstanbul’a gidip gitmeme konusuydu. Elimizde tutanakları bulunan bu toplantıda birçok Heyet-i Temsiliye üyesi İstanbul’a gitmeme ve meclisi Anadolu’da toplama yönünde görüş bildirdi. Ama sonuçta, hukuka aykırı davranan devrimciler gibi görünmemek ve gösterilmemek için, bütün tehlikelere karşın İstanbul’a gitme kararı alındı ki bu da Heyet-i Temsiliye’nin meşruluğunu perçinlemiş oldu. Bu meşruluk sayesinde de Heyet-i Temsiliye, Meclis-i Mebusan’ın çalışamaz hale gelmesi durumunda başka bir yerde, yeni bir meclis için çağrı yapabilecekti.

  • Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Mustafa Kemal’in Amasya’da yaptığı çağrı karşılık bulmamış, Temmuz ayında Sivas’a gelen olmamıştı. 4 Eylül’de toplanan Sivas Kongresi’nde ise katılım düşük düzeyde kalmıştı. Fakat gerek kongrede alınan kararların etkisi, gerek sonrasında yaşananlar, Sivas’ı Millî Mücadele’nin kritik duraklarından biri haline getirdi.

    Sivas Kongresi, okul kitaplarımızda anlatılan kongre olmaktan çok uzaktır. Örneğin okul kitaplarımızda, Sivas’ta bir kongre toplanmasına Erzurum Kongresi’nin kapanması sırasında karar verildiği söylenmez. Böylece öğrenciler, Sivas Kongresi’nin 22 Haziran 1919’da ilan edilen Amasya Genelgesi’nde sözü edilen kongre olduğunu sanırlar. 

    Halbuki Amasya’dan yapılan çağrı cevapsız kalmış, Sivas’a Temmuz ayında gelen olmamıştır. Bunun nedeni, Mustafa Kemal Paşa’nın, çağrısını yaparken, herhangi bir toplumsal hareketin temsilcisi olmamasıdır. Nitekim Erzurum’a gidip oradaki kongreye ısrarla katılmak istemesi de bu başarısızlık üzerine toplumsal bir meşruluk kaynağına ihtiyacı olduğunu anlamasının bir sonucudur. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Sivas Kongresi’ nin yapıldığı tarihi hükümet konağı
    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Heyet-i Temsiliye Fotoğrafta en ön sırada oturan, Sivas Kongresi’ndeki Heyet-i Temsiliye üyeleri (soldan sağa): Albay “Kara” Vasıf Bey – Ömer Mümtaz Bey – Rauf (Orbay) Bey – Şeyh Hacı Fevzi (Baysoy) Efendi – Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa – Bekir Sami (Kunduh) Bey – Ahmet Rüstem (Bilinski) Bey – Hüsrev Sami (Kızıldoğan) Bey – Mazhar Müfit (Kansu) Bey – İbrahim Süreyya (Yiğit) Bey. 

    1919’un son üç ayında yapılan Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (ARMHC) yerel örgütlerinin denetiminde geçmiş, sonuçta da sözkonusu cemiyet Meclis’te çoğunluğu ele geçirmişti. Meclis’in 16 Mart 1920’den itibaren çalışamaz hale gelmesi üzerine ertesi ay Ankara’da açılacak olan Büyük Millet Meclisi için yapılan seçimlerde de ARMHC ezici bir üstünlük sağlamıştı. Dolayısıyla, üyeleri arasında daha sonra birçok fikir ayrılığı ortaya çıkacak olsa da hem İstanbul’da Misak-ı Millî’yi belirleyenin, hem de Ankara’dan Anadolu Savaşı’nı yönetenin ARMHC olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle de böylesine önemli bir tarihsel işlevi olan bu cemiyeti kuran Sivas Kongresi’nin yakın tarihimizde oynadığı rol küçümsenemez. 

    Genel geçer tarih anlatımız, Erzurum’daki kongrenin bölgesel, Sivas Kongresi’nin ise ulusal olduğunu söyler. Yukarıda söylediğimiz gibi ARMHC’nin kurulması açısından bakıldığında, bu, temelsiz bir öneri değildir gerçi. Ancak temsil gücü açısından bakıldığında Sivas’ta ulusun temsil edildiğini söylemek imkansızlaşır. Sivas Kongresi’ne katılan delege sayısı, Erzurum’da toplananlardan bile azdı. Birçok il Sivas’a delege göndermemişti. Sivas’ta toplananların neredeyse yarısı ise Erzurum Kongresi’nin seçtiği Heyet-i Temsiliye üyeleriyle sayılarını arttırmak üzere aralarına aldıkları birkaç yeni üyeden oluşuyordu. 

    Öte yandan, kendisi de bu durumun farkında olan Sivas Kongresi’nin Heyet-i Temsiliyesi, yeni bir ulusal kongre çağrısında bulunmuştu. Yani, güncesinde bu çağrı nedeniyle Sivas Kongresi’nin başarısız olduğu sonucunu çıkardığını söyleyen Hacim Muhittin (Çarıklı) Bey’in bu değerlendirmesi çok doğrudur. Ancak Sivas Kongresi sırasında ve hemen sonrasında ortaya çıkan bazı gelişmeler nedeniyle, bu yeni kongrenin toplanmasına gerek kalmamış, sözkonusu gelişmeler Sivas Kongresi’ne bugün tanıdığımız tarihsel önemi kazandırmıştır. 

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol

    Bilindiği gibi İstanbul Hükümeti, Mamuretü’l-Aziz (Elazığ) Valisi Ali Galip Bey’e Sivas Kongresi’ni basarak Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’i tutuklama emrini vermişti. Fakat iki taraf arasındaki şifreli yazışmalar, Sivas Valisi Reşit Paşa’da da aynı şifreyi çözen anahtarın bulunması sayesinde ortaya çıkarılmış ve yayımlanmıştı. Bu girişim, Sivas’takilerce ülkenin kurtuluşu için çaba gösterenleri engellemeye çalışan bir hainlik olarak değerlendirildi ve İstanbul Hükümeti’nin çok zor bir duruma düşmesine neden oldu. 

    Sivas Kongresi’nin toplantı halinde olduğu günlerde yaşanan bir başka gelişme ise Anadolu’nun işgal altında olmayan yörelerinin artık İstanbul’u dinlemez olmalarıdır. Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’daki birçok vilayet ve mutasarrıflığa 2. Meşrutiyet döneminde İttihatçılar tarafından memurluktan çıkarılmış, dolayısıyla da İttihat ve Terakki zihniyetine, muhalefetten de öte, diş bileyen kişileri atamıştı. Bunlar arasında en azılılar olarak Konya Valisi Kemal, Trabzon Valisi Yahya Galip ve Mamuretü’l-Aziz Valisi Ali Galip Beyler’i sayabiliriz. 

    Ayrıca birçok vali ve mutasarrıf da, yönetsel amirleri olan İstanbul Hükümeti’yle Millî Mücadele arasında sıkışıp kalmış, memur sorumluluklarını siyasal tercihlerin önüne koyan, yani tarafsız kalmaya çalışan kişilerdi. İşte Sivas Kongresi günlerinde bunların hepsi ya Millî Mücadele’den yana tavır almış ya İstanbul’a kaçırtılmış ya da Kuva-yı Milliyecilerce tutuklanmıştı. Hatta Millî Mücadele karşıtlığında ısrarcı davranan bazı kaymakamlar öldürülmüştü. 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa, bazı kazalara “millet namına” kaymakam atar olmuştu. Kısacası, Sivas Kongresi’nin kapandığı sıralarda Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin sözü, İstanbul şehrinin tarihî sınırı olan Bostancı’dan ötede geçmiyordu. 

    Son olarak, bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa’nın aldığı bir kararı da anımsamamız gerekir. Sivas Kongresi’nin kapanışının ertesinde Mustafa Kemal Paşa, Heyet-i Temsiliye’ye danışmadan, o günlerde epeyce eleştirilen bir kararla Anadolu’yla İstanbul arasındaki telgraf iletişimini kestirdi. Bunun sonucunda İstanbul’un yalnızlaşması tamamlanmış oldu. Ferit Paşa son bir gayretle, Britanyalılardan Anadolu’ya karşı yapılacak bir harekat için askerî yardım istedi ve bu isteği reddedildi. Bazı Bakanları vatana ihanetle suçlanan ve ülkede sözü artık geçmez olan Damat Ferit Paşa Hükümeti, Eylül sonunda istifa etmek zorunda kaldı. 2 Ekim’de Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulacak, bu hükümet de 7 Ekim’de seçim çağrısını duyuracaktı. Daha Erzurum Kongresi sırasında dile getirilen meşrutiyet isteği sonunda gerçekleşmişti. 

    AMERİKAN MANDASI VE HARF HATASI

    Tarihî bir fiyasko: Turancılık yerine ‘Furancılık’ yazıldı

    Başta hayalkırıklığı, sonra zafere giden yol
    Rauf Bey (solda), Mustafa Kemal Paşa ve Bekir Sami Bey, Sivas Kongresi günlerinde. 

    Sivas Kongresi sırasında tartışılan “manda meselesi”nin o kadar da önemli bir mesele olmadığını daha önce yazmıştık (#tarih, sayı 41). Bu konunun önemli bir mesele haline gelmesi, Gazi Mustafa Kemal’in Nutuk’taki bir tutarsızlığını, muhafazakâr tarih geleneğinin beceriksizce kullanmaya çalışmasından kaynaklanmıştır. Burada ise, “Atatürkçü” tarih geleneğinin iri kıyım bir fiyaskosundan sözedeceğiz. 

    Mondros Bırakışması’ndan sonra Sèvres Antlaşması’na giden yolda ortaya atılan fakat sonuçta gerçekleşmeyen, Ortadoğu’da bir “Amerikan mandası” fikri vardı. Bu fikir ABD siyasi çevrelerinde pek de sıcak bakılmayan bir fikirdi. Nitekim oralarda yapılan tartışmalar dikkatlice incelendiğinde, Tümgeneral James Harbord başkanlığındaki heyetin Anadolu’ya gelmek üzere yola çıktığı günlerde bile projenin tavsamış olduğu anlaşılıyor. Amerikalılar, Harbord’u Ortadoğu’ya başlangıçta konuşulanlara uygun davranmış olmak için, sonuçta ne yapacaklarını bile bile göndermişlerdir. 

    Bilindiği gibi Harbord ve heyeti Sivas’a, buradaki kongre kapandıktan dokuz gün sonra, 20 Eylül 1919’da gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve diğer Heyet-i Temsiliye üyeleriyle ayrıntılı görüşmeler yapılmış, Harbord’a Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olduğu ve ne istediği açıkça anlatılmıştır. Daha sonra General Harbord, Erzurum’a gitmek üzere yola çıkarken kendisine anlatılanların bir muhtıra biçiminde yazılmasını ve Kafkasya dönüşünde alınmak üzere Samsun’a gönderilmesini istemiştir. Bu muhtıra, İngilizce olarak 24 Eylül 1919 tarihinde yazılmış ve öngörüldüğü gibi Samsun’a yollanmıştır. Daha sonra da General Harbord’un ABD Kongresi’ne sunduğu rapordaki ek belgeler arasında yayımlanmıştır. 

    Metni kimin kaleme aldığını kesin olarak bilmiyoruz ama çok büyük olasılıkla Rauf Bey yazmıştır. “Çok büyük olasılıkla” dememizin nedeni, Sivas’ta o günlerde Rauf Bey’den başka çok iyi İngilizce bilen bir tek eski Washington Büyükelçisi Ahmet Rüstem (Alfred Bilinski) Bey’in olmasıdır. Tahminimizi destekleyen bir veri de Rauf Bey’in daha sonra Harbord’un raporunu okumuş ve anılarında kullanmış olmasıdır. 

    Muhtırada öze ilişkin olmayan ufak-tefek yanlışların yanısıra bir elyazısı hatası vardır ki, yakın zamanlara kadar çok gülünç bir durum yaratıyordu. Metinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ne olmadığına ilişkin bilgiler verilirken, Turancılıkla hiç ilgilenilmediği, bu fikrin hiç kabul görmeyen, yanlış bir fikir olduğu da söylenmekteydi. Ancak, kullanılan “Touranism” sözcüğü Latin alfabesiyle “T” harfiyle yazılması gerekirken, dalgınlıkla ona çok benzeyen, yalnızca alttaki kıvrımı ters yönde olan “F” harfiyle yazılmış ve ortaya “Fouranism” biçiminde, anlamsız bir sözcük çıkmıştır. İşin ilginç yanı, bu anlamsız sözcüğün İngilizce basılı metinde de bulunmasıdır. 

    Burada karşımıza iki ilginç olasılık çıkıyor: 1) Harbord metni hiç okumadan daktiloya verdi; Turancılığın ne olduğunu bilmeyen memur da yanlışı yineledi; 2) Harbord metni okudu, söylenenin ne olduğunu da anladı ama düzeltmeyi unutup o haliyle daktiloya verdi. 

    Gülünçlüğün daha da katmerlisi, muhtıranın Mustafa Kemal Paşa’nın imzasını taşıması nedeniyle, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri (1964) başlıklı kitaba Türkçe çevirisiyle alınmış olmasıdır. Metinde iki kez geçen “Fouranism”, birincisinde “dört maddelik hareketler”, ikincisinde de “dört maddelik itham” biçiminde verilmiştir. 

    Metinde başka çeviri yanlışları da vardır. Örneğin “our men of war and merchantmen” sözcükleri “savaş ve ticaret gemilerimiz” olarak çevrilmesi gerekirken, “cengaverlerimiz ve ticaret gemilerimiz” biçiminde çevrilmiştir. Neyse ki “dört maddelik Turancılığı (!)” Kaynak Yayınları Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin 4. cildinde düzeltip “Turancılık” demiştir. İlk çeviriyi yapan vatandaşımızın kim olduğunu bilmiyoruz. Belki Turancıydı, belki de işinin ehli değildi. Ama Atatürk’ün bütün eserlerini yayımlayanlar arasında Atatürk’ün çok önemsediği çağdaşlığa yakışmayanlar olduğunu biliyoruz. 

  • Anadolu hareketleniyor, İstanbul uyuyordu

    Anadolu hareketleniyor, İstanbul uyuyordu

    Erzurum Kongresi sırasında “Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey, İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulması için delegeleri ikna etmiş, son Osmanlı Meclisi’ne giden yolu açmışlardı”. O dönem İstanbul basınında çıkan Refî Cevat imzalı bir yazı, İstanbul Hükümeti’nin ve ona yakın gazetecilerin hem gelişmelerden hem de kişilerin pozisyonlarından pek haberdar olmadığını gösteriyor. 

    Dergimizin geçen sayısındaki Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in Erzurum Kongresi’ne katılma süreçlerine dair yazımız vesilesiyle Tolga Gerger Twitter’da, “Bir soru bir cevap: Refî Cevat’ın 2 Ağustos 1919 tarihli ‘Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’ adlı kıyaslama yazısı doğrudur. İçeriğinde Rauf Bey kışkırtıcı olarak tanımlanırken Mustafa Kemal Paşa’nın Enver Paşa’yı tutuklama temennisi belirtilmektedir” diyerek gönderme yaptığı yazının fotoğrafını da paylaşmış. Bu yazı, Hürriyet ve İtilâf Partisi’ne yakın bir gazeteciyi ve 1919 yazında Mustafa Kemal ve Enver Paşalar ile Rauf Bey gibi önemli üç siyaset adamı hakkındaki fikirlerini daha iyi anlayabilmek bakımından kanımızca çok önemli. 

    Refî Cevat (Ulunay) Bey’in yazısı, her şeyden önce, İstanbul basınının o sıralarda sağlıklı haber alamadığını, alsa bile fazla bir şey yazamadığını gösteren bir belge olarak önemlidir. Yazarın bu yazısını kaleme aldığı sırada kapanmak üzere olan Erzurum Kongresi hakkında bir bilgisi olmadığı görülüyor. Bu konuda sağlam bir bilgisi olsaydı, Rauf Bey’le Mustafa Kemal Paşa’yı ayrıştırmaya çalışmaz, bu iki kişinin tahriklerde bulunma nedeniyle tutuklanmalarını isteyen tebliği daha iyi anlar, belki de söz konusu olanın bir tahrik değil, doğu vilâyetlerinin savunma içgüdüsüyle giriştikleri bir hareket olduğu sonucuna varırdı. Yazısının en sonunda söylediği, “Mustafa Kemal Paşa’nın metâlibini hükümet pek güzel bilir” sözlerini de yarı yarıya doğru olarak değerlendirebiliriz. Nitekim, Amasya Bildirgesi vasıtasıyla Mustafa Kemal Paşa’nın ulusal iradeye bağlı bir yönetim istediğinden hükümetin haberi olmadığını hayal bile edemeyiz. Acaba Refî Cevat Bey’in mi bundan haberi yoktu? Kesin olarak bilemiyoruz. Öte yandan, 2 Ağustos’ta Erzurum Kongresi’nin bildirisi henüz yayınlanmadığı için, seçimlerin yapılması ve Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılması isteğini hükümetin de kesin olarak bilemeyeceğini varsayabiliriz. 

    1890’da doğan Refî Cevat Ulunay muhalif görüşleri nedeniyle Lozan Antlaşması’ndan sonra 1938’e kadar sürgünde kalmıştır. 

    İstanbul basınının haber alma konusundaki zaafını gösteren diğer bir nokta da Refî Cevat Bey’in Enver Paşa’nın bir ara Azerbaycan’a gelmiş olduğunu sanması, yazısını yazdığı sırada ise Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa’nın elinde tutuklu bulunduğunu umuyor olması. Tabii yazar, Mustafa Kemal Paşa’nın henüz Erzurum’dan ayrılmadığını bilmiyor; ama Sivas’tan söz etmesi, belki Amasya Bildirgesi’nde tasarlanan Sivas’taki kongre bilgisinin yarım yamalak kendisine ulaşmış olmasından kaynaklanıyordur. Bunu da bilemiyoruz. Ancak, Enver Paşa’nın Bolşeviklerle birlik olarak Azerbaycan’da çalıştığına ilişkin yanlış istihbaratın nereden ve nasıl kaynaklandığını tahmin edebiliriz. Bilindiği gibi Enver Paşa, ertesi yılın Temmuz ayında, III. Enternasyonal’in 2. Kongresi sırasında Moskova’ya gelecek, daha sonra da Azerbaycan’a gidip Bakü’de Eylül ayında toplanacak olan Doğu Halkları Kongresi’nde boy gösterecekti. Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk dış ilişkisi de Mustafa Kemal Paşa’nın Vladimir Lenin’e yazdığı mektup olacaktı. Bu gelişmelerin, jeostrateji ve o günlerin dünya politikası açılarından gayet mantıklı olduklarını kimsenin yadsıyacağını sanmıyoruz. Dolayısıyla, ister yurt dışına kaçmış İttihatçı önderler olsun, ister Anadolu’daki direnişçiler, Türk ulusçularının er veya geç Bolşeviklerden destek arayacaklarına ilişkin, korkuyla karışık bir beklentinin daha 1919 yazında ortaya çıktığını, bunun da dedikodulara özgü bir biçimde gerçekmiş gibi yayıldığını söyleyebiliriz. 

    Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey, Sivas Kongresi günlerinde, Heyet-i Temsiliye üyelerinin bir bölümüyle 

    Refî Cevat Bey’in yazısında Enver Paşa’ya ilişkin olarak söylenmesi gereken önemli bir şey de yazarın Paşa hakkında kullandığı küçültücü sözlerdir. Bu noktada İttihatçılar tarafından beş yıl boyunca önce Sinop, sonra Çorum, daha sonra da Konya’da sürgün tutulmuş bir Hürriyet ve İtilâf Partisi sempatizanını duyuyoruz tabii. Ama Refî Cevat Bey’in üslubunu bir tek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı olan nefretiyle açıklayamayız. Burada hem 2. Meşrutiyet hem de erken Cumhuriyet dönemlerinde gördüğümüz sınıfsal bir gerginliğin de dışavurumu var. Muhafazakâr bir paşazade, hiç sevmediği bir devrimin önde gelenlerinden birini, alt tabaka kökenli olması nedeniyle kötülüyor. Enver Paşa’nın babası Ahmet Efendi’yi sırf “efendi” sıfatına (bkz. Dilin Tarihi-Tarihin Dili sayfası, s. 14) vurgu yapmak için kullanması, Paşa’ya da “kondüktör oğlu” biçiminde gönderme yapması son derece yakışıksız tabii; ama temsilî rejime, giderek demokrasiye geçerken yaşanan gerginliklere ilişkin iyi bir tarihî tanıklık olduğu gibi, neden bu gibi unvanların Cumhuriyet döneminde kaldırıldığını anlamaya da yardımcı oluyordur sanırız. 

    Refî Cevat Bey, Rauf Bey’i, Hamidiye macerasına değinmekle birlikte, vatanperver bir devlet memuru olmasından çok, İttihatçı olmasıyla ele almış. Rauf Bey’in 1. Dünya Savaşı’nda yaptıklarına ilişkin söyledikleri doğru tabii; ama savaşın gereklerini yerine getiren bir subay olduğunu da unutmuş bu arada. Öte yandan, Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’nde Bahriye Nazırı olmasını, sonra da Mondros’a gönderilmesini eleştirmesi ise, inandırıcı olmadığı gibi, neredeyse okurlarını aptal yerine koyan bir İngiltere sevdası sergiliyor. Nitekim Refî Cevat Bey, Rauf Bey gibi bir İttihatçının bakan ve Bırakışma’da baş müzakereci olmasının Osmanlı Devleti’nin iyi niyetine gölge düşürdüğünü söylüyor. Değil bir Hürriyet ve İtilâf sempatizanı, belki bütün partilere eşit mesafede duran bir Osmanlı bile Ekim 1918 sonlarında böyle düşünebilirdi. Ama Britanyalıların Mondros Bırakışması’ndan sonra yaptıklarını görmüş biri olarak iyi niyetten söz etmesi gerçekten çok yersiz.

    Anadolu’da kışkırtıcılık yapma konusunda Rauf Bey’in Mustafa Kemal Paşa’dan ayrı olarak ele alınması ise gayet düşündürücü. Ne de olsa Refî Cevat Bey’in elinde aynı suçu ikisine de isnat eden bir tebliğ var. Acaba Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki görevine yazarımızın desteklediği “Damat” Ferit Paşa tarafından atanmış olmasının o sıralarda hâlâ bir etkisi kalmış mıydı? Pek sanmıyoruz. Ancak, Paşa’nın İstanbul’daki görüşmelerinde Refî Cevat Bey’i bir hayli etkilemiş olduğu da bir gerçek. Bu, daha önce yazdığımız gibi (bkz. #tarih, sayı 58), Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da geçirdiği altı ay boyunca nasıl iyi politika yaptığının, İttihatçı, İtilâfçı demeden nasıl herkesle konuşup kendini beğendirdiğinin iyi bir kanıtı. Elimizdeki anı kitaplarında okuduklarımız arasında, Ferit Paşa’nın atama kararında Refî Cevat Bey’in herhangi bir rolü olduğuna ilişkin bir satıra rastlamadık gerçi; ama görüşmelerinin ve Refî Cevat Bey’in olumlu izlenimlerinin başka bazı İtilâfçı kulaklara da gittiği muhakkaktır. Fakat durum gene de garip, çünkü Mustafa Kemal Paşa’nın isyanını, özellikle de sürgün arkadaşı ve memuriyetten ayrıldıktan sonra gazetesinde yazılarını basacağı Refik Halit (Karay) Bey üzerinden İstanbul Hükümeti’ne yönelttiği ağır eleştirileri (bkz. #tarih, sayı 61) Refî Cevat Bey’in bilmediğini varsaymak gerçekten çok zor. 

    Rauf Bey, bilindiği gibi, askerlikten istifa edip Anadolu’ya geçmişti. Ama Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçişi resmi bir atamayla gerçekleşti. Öyle sanıyoruz ki Refî Cevat Bey, hükümete bir anlamda, “kendi atadığınız adamı şimdi neden tutuklamak istediğinizi açık açık söyleyin” der gibi bitirdiği makalesiyle, aslında Anadolu’da neler olup bittiğine ilişkin bölük pörçük duyumlarını bir de hükümetin ağzından duymaya çalışıyordu. Nitekim yazısında bunu açıkça gösteren, kısa bir bölüm var. Dikkat edilecek olursa, Mustafa Kemal ve Enver Paşalar’a ilişkin gerçek olmayan duyumlarından söz ederken Refî Cevat Bey, birden konuyu değiştirip, “Oranın valisi yok mu? O halde hükümet içinde ufak büyük hükümetler mi teşekkül etmiş?” sorularını sorarak, tam da o günlerde Anadolu’da yaşananları özetlemiştir. Gerçekten de Sivas Kongresi’ni önceleyen haftalarda Anadolu’daki vali ve mutasarrıfların büyük bir çoğunluğu ya Millî Mücadele safına geçmişler ya da İstanbul’a kaçmışlardı. Sivas Kongresi sona erdiğinde ise Damat Ferit Paşa Kabinesi’nin sözü, İstanbul sınırlarının ötesinde dinlenmez olmuştu. 

    ALEMDAR GAZETESİ, 2 AĞUSTOS 1919

    Erzurum Kongresi sırasında Millî Mücadele karşıtı bir gazetecinin dağınık fikirleri

    Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey

    Bir iki gün evvel cerâid-i mahalliyyede Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey hakkında hükümet tarafından neşredilen bir tamim vardı. Anadolu’ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa ile Rauf Bey’in bazı tahrikatta bulunmuş olmaları dolayısıyla tevkiflerine dair olan bu tamim bugünün en mühim meselesini teşkil edecek mahiyette bulunduğundan fevkalade câlib-i nazar-ı dikkattir. 

    Rauf Bey’i tanımam, tanımadım, yakından tanımak fırsatı da elvermedi. Yalnız Rauf Bey’i Balkan Muharebesi’nde Hamidiye ile Akdeniz havzasındaki harekâtıyla tanıdık. Kolonya şişelerinin, pudra kutularının üzerinde resimlerini gördük. Her devirde nazar-ı dikkati câlib vukuata karışmakla tanınan bir refikimiz de beş on tavırda resmini koydu. Bilahare Harb-i Umûmî’de işittik ki Rauf Bey, İran’a gitmiş. Elinde mühimce yekûna baliğ olan altınlar varmış. Bu altınlar orada propaganda yapılacak diye boşu boşuna sarf ve istihlak edilmiş. Bir netice çıkmış veya çıkmamış. Mahaza Rauf Bey İzzet Paşa Kabinesi’nde Bahriye Nazırı oldu. Mütareke Komisyonu’nda bulundu. Bîtarafîsini muhafaza edemeyerek İran’a propaganda yapmak fikriyle azimet buyuran bir zatın Mütareke kabinesinde Bahriye Nazırı olması, sonra Komisyon’da bulunması Avrupa’yı hüsnüniyetimiz hakkında oldukça şüpheye düşürecek mahiyettedir. Bugün de işitiyoruz ki Rauf Bey Anadolu’da tahrikat yapıyormuş. 

    Mustafa Kemal Paşa’ya gelince: burada nokta-i nazarımız değişir. Mustafa Kemal Paşa ile menfadan avdetten sonra bir mesele hakkında görüştük. Sabık Polis Müdürü Halil Bey’in harpten firarı hakkında yazdığımız fıkra mülahazatımıza esas teşkil etti. Şişli’deki evinde mülâki olduk. Yek nazarda Paşa hoşumuza gitti. Muntazam hücre-i iştigalinde geniş yazıhanesi başında sivil giyinmiş temiz, sarışın bir zat olan Mustafa Kemal Paşa mülâkatımıza esas teşkil eden mesele hakkında görüşürken daha fazla tafsilat daha mukni delâil beyan etmek üzere kalktı, dolabını açtı, dosyalarından birini çekerek Halil Bey ile beraber bulunduğu harbi, düşmanın hangi cihetten ateş açtığını pek muntazam çizilmiş planlarını birer birer göstererek anlattı. Hayat-ı askeriyesine taalluk eden safahatı tetkik ettik. Bir Avrupalı ceneral de bu kadar olurdu. 

    Kemal Paşa ile mülâkatımız, Halil Bey’in gayet garip bir entrikası neticesi olarak evrak-ı havadise düştü. Mahaza bu münasebetle Mustafa Kemal Paşa’yı tanımış olduk. Bilahare Ferit Paşa’nın birinci mi, ikinci mi sadaretinde hükümet Mustafa Kemal Paşa’yı Üçüncü Ordu Müfettişliği’ne tayin eyledi. Bundan sonra gün geçmedi ki samiamız birçok dedikodulara makes olmasın. 

    Mustafa Kemal Paşa hükümete itaat etmiyormuş. Azl edilmiş, azl edilmemiş. Sadece İstanbul’a çağırılmış, gelecekmiş, gelmeyecekmiş. 

    Bu şâyiât arasında matbuat meselenin esasını anlamayarak daha doğrusu anlayıp söyleyemeyerek bir müddet yutkundu durdu. Hükümet bu mesele hakkında vâzıh bir tebliğde bulunmamıştı. Binaenaleyh ne efkâr-ı umûmiyye, ne de efkâr-ı umûmiyyeyi azıcık temsil edebilen matbuat ne olup bittiğini bilmiyorlardı. Arada sahaif-i matbuatta görülen garip bir tebliğ ortada birçok şeylerin devran eylediğini ihsas ettiriyordu. Mesela Sivas’ta bir kongre akdedilecekmiş bunu da yine harcırahtan filan bahseden tebliğ-i resmiden anlıyorduk. Bir mesele ne derece müphem kalırsa efvah-ı nâsda o kadar dallı budaklı bir şekil kesb eder. Bunu bütün açıklığı ile efkâr-ı umûmiyyeye anlatmak ve talep edilen şeyin ne olduğunu, talep edenin ne hak ve sıfatla iddia-i hukuk eylediğini izah etmek icap eder. 

    (ON İKİ SATIRLIK SANSÜR BOŞLUĞU) 

    Bir aralık bir şayia daha çıktı. Mustafa Kemal Paşa Azerbaycan’da bulunan Enver’le teşrik-i mesai eylemiş. Bizim teşehhüd miktarı gördüğümüz Kemal Paşa ciddi bir askere benziyordu. Ahmet Efendi’nin oğlu ile beraber yürüyeceğini zannetmiyorduk. Evvelce de işitmiş idik ki Harb-i Umûmî esnasında Mustafa Kemal Paşa kasapça yaptırmak istediği harekât yüzünden Enver’le de geçinememiş, onunla da arası açılmış. Enver’in memlekete ettiği fenalığı, dünyada bir çocuk bile takdir eder. Üç ikbal (SANSÜR) dolaşan kondüktörzadenin bu vatanı sürüklediği câh-ı izmihlali unutarak (SANSÜR) onunla teşrik-i mesai etmek Mustafa Kemal Paşa hakkında kalbimizde oldukça esaslı bir şüphe tevlit ediyordu. 

    Yine evvelki akşam işittik ki Mustafa Kemal Paşa Enver’i tevkif ederek Sivas’a getirmiş. Sivas neresi? Memâlik-i Osmâniyye’nin bir vilayeti değil mi? Oranın valisi yok mu? O halde hükümet içinde ufak büyük hükümetler mi teşekkül etmiş? Bu ne karışık mesele! 

    Eğer hakikaten Mustafa Kemal Paşa böyle bir cesaret göstererek memleketin en kavi düşmanını bu suretle ele geçirmiş ve tevkif etmiş ise şimdiye kadar gelen hükümetlerin hiçbirisinin yapamadığını yapmış demek oluyor. Temenni edelim ki doğru çıksın. 

    Bundan anlaşılıyor ki Enver Almanya’da değil, Azerbaycan’da imiş. Payitahtta münteşir gazetelerin ifadelerine nazaran Azerbaycan Bolşeviklerinin başına geçerek kumanda ediyormuş. İyi bilmiyoruz ama Bolşeviklik bir nevi içtimaiyattır diyorlar: içtimaiyat ise bir ilim üzerine müesses olması icap eder. Eğer o ilm-i içtimai, Enver gibi bir herifi aralarına kabul ediyorsa o ilm-i içtimaiye bir yuf borusu çalmak lazım gelir. Azerbaycan halkını da kondüktörzâdeden dolayı tebrik ederiz. 

    Çünkü Enver’in bu millete kılavuzluk eylediği on sene zarfında Türk milletinin burnu bir an belâdan kurtulmadı. Bundan sonra Azerbaycan Türkleri gündeye kullanacak can, mal, paraya malik iseler birlikte rahat rahat mücâhede(!)lerine devam eylesinler. Bizden yana mübarek olsun. 

    Sadede avdet edelim: 

    Mustafa Kemal Paşa’nın metâlibini hükümet pek güzel bilir. Bu hususta efkâr-ı umûmiyyeyi tatmin eylemesi icap eder. Zira müphemiyet bir takım şâyiâta sebebiyet veriyor. 

    Her şeye vukuat ile mi ıttıla kesp edelim? 

    Refî Cevat 

  • Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci

    Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci

    Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey, İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulması için delegeleri ikna etmiş, son Osmanlı Meclisi’ne giden yolu açmışlardı. Özellikle Rauf Bey’in araya girmesiyle, 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir’in, Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğini istemeyenleri kararlarından döndürmesi belirleyici olmuştur. 

    Bu ay 23 Temmuz 1919’da açılan Erzurum Kongresi’nin 100. yılını kutluyoruz. Erzurum Kongresi, katılımın bölgesel olmasına karşın, ulusal olduğu iddia edilen Sivas Kongresi’nden daha önemli bir kongredir. Hatta Millî Mücadele’nin en önemli dönemeci olduğunu da söyleyebiliriz; zira belli bir bölgeye ilişkin bir direniş hareketinin ulusal bir siyasi harekete dönüştüğü, ülkeden ayrı düşme tehlikesiyle karşı karşıya olan yörelerin doğru dürüst savunulabilmesi için ilk önkoşulun, parlamentonun yeniden açılması, yani meşrutiyet rejimine dönüş olduğunun açıkça söylendiği yer Erzurum Kongresi’dir. 

    Kongreye katılan delegelerin birçoğunu gayet iyi tanıyoruz. Bunların bazılarının 4 Ocak 1919 tarihinde yapılan bir duyuruyla seçimlerin ertelenmesinden hiç memnun olmadıklarını, bu duyuruyla fiilî bir mutlakiyet rejimine geçildiği kanısında olduklarını rahatlıkla öne sürebiliriz. Ama bunların hiçbiri, hatta kongrenin örgütlenmesinde emeği geçen birçok Erzurumlu ve Trabzonlu bile kongrelerinin bir meşrutiyet hareketine dönüşmesini hedeflemiyordu. Erzurum Kongresi’ni bu yola sokan, katılımcıları bölgesel bir direniş hareketinin önemli bir getirisi olmayacağına, ilk yapılması gerekenin İstanbul’da ulusun iradesine bağlı, yani Meclis-i Mebusan’ın denetiminde olan bir hükümet kurulmasına çalışmaya ikna eden Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ve Rauf (Orbay) Bey’dir. Bu iki önder kongredeki delegeleri öylesine ikna etmişler, gönüllerini öylesine çelmişlerdir ki, kongrenin gerektiğinde geçici bir yerel hükümete dönüşme olasılığı bulunan yürütme kurulu (heyet-i temsiliye) için yapılan oylamada geçerli 46 oyun 46’sını da almışlardır. Ne var ki, Erzurum Kongresi’nin kaderine bunca etki eden bu iki kişi, kongrenin açılmasına yalnızca üç gün kala delege seçilebilmişlerdir. 

    Rauf Bey ve Mustafa Kemal Paşa Sivas Kongresi’ne katılan diğer delegelerle birlikte. 

    Mustafa Kemal Paşa, askerlikten istifasından sonra, 9 Temmuz 1919’da Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev almak istemişti. Rauf Bey de aynı gün yayımladığı bir bildiriyle ülkenin kurtuluşu yolunda Mustafa Kemal Paşa’yla birlikte sonuna kadar çalışmaya karar verdiklerini duyurmuştu. Öyle anlaşılıyor ki Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri hemen ertesi günü bu iki şahsiyeti derneklerinin Heyet-i Faalesi’ne üye yapmış, hatta Mustafa Kemal Paşa’yı bu heyete başkan, Rauf Bey’i de ikinci başkan seçmişlerdi. Ancak bu görevler o kadar önemli değildi ve Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in Erzurum Kongresi’ne delege olarak katılma arzularını karşılamıyordu. Öte yandan, kongrede Erzurum’u temsil edecek delegeler çoktan belli olmuştu. 

    Bu aşamada Mustafa Kemal Paşa’nın kurmay başkanı olarak Samsun’a çıkan Albay Kâzım (Dirik) Bey, Bitlis Valiliğinden ayrılmış olan Mazhar Müfit (Kansu) Bey ve başka birkaç kişinin Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey’in kongreye delege seçilmeleri için kulis çalışması yaptıkları anlaşılıyor. Bu çabalar karşısında Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri arasında fikir ayrılıklarının başgösterdiği de görülüyor. 

    Çoğunluğun söz konusu iki şahsiyete delegelik vermek istememesinin birkaç nedeni vardı. Bunların başında, bölgesel halk temsilcilerinden oluşacak ve bölgenin Osmanlı yönetiminden ayrı düşmemesini sağlamaya çalışacak bir kongreye bölgenin yerlisi olmayan kişileri almama arzusu geliyordu. Burada sözkonusu olan kişiler ise bölge halkından olmayışları bir yana, bir de İstanbul’daki hükümetle arası iyi olmayan, yani kongreye siyasal bir boyut kazandıracak kişilerdi. Öte yandan, Müdafaa-i Hukuk üyeleri arasında Karakol Cemiyeti üyeleri vardı ve bunlar, Enver Paşa yanlısı olmaları ve İstanbul’daki örgütlerinin emir ve komutası altında kalmak istemeleri gibi nedenlerle özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın öne çıkmasını istemiyorlardı. Biraz kişisel hırsları, biraz da çevresindeki Karakol Cemiyeti üyelerinin koşullamaları nedeniyle, Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa da Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğine sıcak bakmayanlardandı. Öyle sanıyoruz ki Karabekir Paşa’nın delegelikler konusunda geç de olsa ikna edilmesindeki en önemli rolü Rauf Bey’in kişiliği oynamıştır. 

    Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey Sivas Kongresi günlerinde. 

    Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in delegeliklerinin kabul edilmesi tam 10 gün süren tartışmalar sonunda olmuştur. Ancak 20 Temmuz günü, Erzurum merkez delegesi seçilmiş olan Cevat (Dursunoğlu) ve Kâzım (Yurdalan) Beyler’in delegelikten istifaları üzerine Mustafa Kemal ve Rauf Bey delege tayin edilmiştir. Sonuçta Erzurum Kongresi’ne Hasankale ve Tortum delegeleri olarak katılan bu iki kişi de Karakol Cemiyeti üyesiydiler. Erzurum merkez delegeliklerinden istifa edecek kadar ikna olmuş olmalarında, her şeyden önce İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olmaları, yani meşrutiyet rejimine bağlılıkları rol oynamıştır. Bu ise, Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in, Erzurum Kongresi’nde ayrıntılı olarak savunacakları siyasal çizginin, en azından Erzurumlular arasında daha kongre açılmadan görüşülmüş olduğunu düşündürüyor. 

    Ne var ki, Mustafa Kemal Paşa’yla Rauf Bey’in Erzurumlularca benimsenmeleri, sorunun çözülmesine yetmemiştir. İkisi de İttihatçı olan Mehmet İzzet ve Süleyman Servet (Orkun) Beyler’in başı çektiği Trabzon temsilcileri Erzurumluların bu kararını beğenmemiş ve sözkonusu iki yeni delegenin kongre açılışında mazbatalarını inceleyerek delegeliklerini düşüreceklerini söylemişlerdir. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Bu tehdidin hayata geçirilmeyişinde Nutuk’ta verilen 37 numaralı vesikanın, yani Erzurum’daki cemiyetin başkanı Hoca Raif (Dinç) Efendi’nin İstanbul’daki Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti genel merkezine çektiği ve Mustafa Kemal Paşa’ya genel merkez adına söz söyleme salahiyeti verilmesini isteyen 21 Temmuz tarihli telgrafın bir rolü olmuş olabilir. Ama öyle görünüyor ki bu aşamada asıl önemli rol Kâzım Karabekir Paşa’ya düşmüştür. Mustafa Kemal Paşa’nın delegeliğini istemeyenler arasındaki Gümüşhane temsilcisi Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey’in anılarında açıkça söylendiğine göre, Trabzonluları kararlarından döndüren, bu tutumlarından vazgeçmelerini gayet açık bir dille isteyen Kâzım Karabekir Paşa olmuştur. 

  • Mustafa Kemal Paşa 8-10 Haziran 1919’da isyana karar vermişti

    Mustafa Kemal Paşa 8-10 Haziran 1919’da isyana karar vermişti

    Anadolu “harekât-ı milliyesi”ni alevlendiren, Mustafa Kemal Paşa’dır. Samsun’a çıktıktan sonra her yöne telgraflar yağdırmış, bilgilenmeye, Anadolu’nun doğu yarısındaki genel durumu anlamaya çalışmıştı. Ali Fuat Paşa, Rauf Bey ve Refet Bey’le birlikte Amasya’da buluştular. Mustafa Kemal Paşa da Julius Caesar gibi Rubicon’u Amasya’da geçmiş, zarlar atılmıştı.

    İşgallere ve olası toprak kayıplarına karşı Anadolu’da ve Trakya’da oluşan ilk örgütler, hemen Mondros Bırakışması’nı izleyen günlerde ortaya çıkmışlardı. 1919 baharında, özellikle de İzmir’in işgali üzerine bu örgütler çok daha etkinleşmiş, ellerindeki kısıtlı imkânların elverdiği oranda halkı silahlandırmaya ve bu amaçla vergi toplamaya başlamış; bu etkinlikleri mümkün olduğu kadar meşru bir zemine oturtabilmek için de yerel ve bölgesel kongreler toplama yoluna gitmişlerdi. Bu girişimlerde o günlere kadar siyasetle hiç uğraşmamış birçok kişi bulunuyordu gerçi; ama önemli roller oynayanların kim olduklarına baktığımızda veya kullanabildiğimiz azımsanamayacak sayıdaki anıları okuduğumuzda açıkça görülüyor ki sözkonusu girişimlerin neredeyse hepsinde inisiyatif, resmen tarihe karışmış olan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinden geliyordu. O kadar ki, bazı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubelerinin kapılarındaki pirinç levhalara biraz dikkatli bakıldığında, üzerlerinden kaldırılmış olan “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti … Şubesi/Kulübü” ibarelerinin izleri görülebiliyordu.

    Bu yapılanmaların yerel düzlemden bölgesel düzleme geçme yolunda attıkları adımlar, 1-5 Kasım 1918 tarihlerinde yaptığı son kongresinde kendi kendini fesheden ve birçok önderi aynı tarihlerde yurtdışına kaçmış olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başka bir isim altında yeniden toparlanma çabası olarak görülebilirdi. Anadolu eşrafının ise gerek Ermeni politikası nedeniyle, gerekse “Millî İktisat” adı altında 1913’ten itibaren uygulamaya konan Türk girişimci sınıfı yaratma politikası nedeniyle olsun, büyük çoğunlukla İttihat ve Terakki Cemiyeti taraftarı olduğunu bilmeyen yok gibiydi. Tabii bu durum, ne Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in ne Sadrazam Ferit Paşa’nın ne de İstanbul Hükümeti’ndeki birçok Hürriyet ve İtilâf sempatizanı Bakanın hoşuna gidecek bir durumdu. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Birlikleri Müfettişi sıfatıyla Samsun ve çevresine gönderilmesindeki amaç da bu tür örgütleri silahsızlandırmak ve etkisiz hale getirmekti.

    Milli Mücadele önderleri Amasya Bildirgesi’ni hazırlayan dörtlüden Rauf Bey, Mustafa Kemal Paşa ve Ali Fuat Paşa, Sivas Kongresi günlerinde.

    Bu yönde başka bir girişim de 19 Mayıs 1919’da kurulan II. “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nde İçişleri Bakanı olan Ali Kemal Bey’den Haziran 1919 ortalarında geldi. Ali Kemal Bey, yerel direniş örgütlerinin bölgesel örgütlere dönüşmesini engelleyebilmek amacıyla bunların aralarındaki yazışmaları yasaklama yoluna gitti ve bunun uygulamasını sözlü bir emirle Posta ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit (Karay) Bey’e havale etti. Refik Halit Bey de bütün vilayet başmüdürlüklerine 16 Haziran 1919’da şu emri verdi: “Redd-i İlhak Cemiyeti tarafından verilecek telgrafnamelerin kabul edilse dahi keşide olunmaması muktezidir. Servis olarak katiyyen kabul etmemelidir. Hilâfında hareket şiddetle mesuliyeti dâi olacaktır”. Refik Halit Karay, anılarında bu emri verişini anlattıktan hemen sonra şöyle diyor: “Anadolu harekât-ı milliyesi işte bu tarihten sonra alevlendi”.

    Alevlenmeyi sağlayan Mustafa Kemal Paşa’dır. Refik Halit Bey’in telgrafhanelere yolladığı emri gördüğünde Mustafa Kemal Paşa Havza’dan Amasya’ya geçmişti; fakat herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Daha sonra verdiği tepkiden çok sinirlendiğini anlıyoruz. Ama henüz ses çıkarmıyordu, zira başka planları da vardı. Samsun’a çıkalı beri her yöne telgraflar yağdırmış; bilgilenmeye, Anadolu’nun doğu yarısındaki genel durumu anlamaya çalışmıştı.

    Kuva-yi Milliye Mustafa Kemal Paşa’nın isyanını başlatan telgrafı çektiği gün Edremit gönüllülerinin Ayvalık cephesine hareketleri.

    Ancak bu telgraf trafiğinin farkında olan Britanyalılar, Paşa’nın durumundan kuşkulanmış ve İstanbul Hükümeti’nden kendisini geri çağırmasını istemişlerdi (6 Haziran 1919). Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa da Mustafa Kemal Paşa’dan İstanbul’a dönmesini isteyen ilk yazıyı 8 Haziran’da yollamıştı. Dolayısıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın memuriyeti artık sallantıdaydı ve Anadolu’da kalabilmek için kendine yeni bir rol bulması gerekiyordu. Ama talihi de yaver gidiyordu; zira aynı gün Ankara’daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa da kendisine bir telgraf yollamış ve Bandırma üzerinden Anadolu’ya geçen Rauf (Orbay) Bey’in Ankara’ya vasıl olduğunu bildirmişti. Ali Fuat Paşa’nın telgrafını 10 Haziran’da yanıtlayan Mustafa Kemal Paşa’nın o iki günde isyan bayrağını açmaya karar verdiğini söyleyebiliriz.

    Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa’yla Rauf Bey’i Havza’ya davet ediyor, ayrıca 3. Kolordu Komutanı Refet (Bele) Bey’le, Canik Mutasarrıfı Kapancızade Hamit Bey’i de çağıracağını söylüyordu. Yani Amasya kararlarını alacak olan dörtlü (Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşalar ile Rauf ve Refet Beyler) randevulaşmışlardı. Sözkonusu randevu sonuç olarak Havza’da değil, Amasya’da gerçekleşecekti; çünkü Merzifon’daki Britanyalıların Havza’ya doğru bir harekât yapabileceğini düşünen Mustafa Kemal Paşa, ani bir kararla daha güneye, Amasya’ya geçmişti.

    Mustafa Kemal Paşa’nın Refik Halit Bey’in emrine hemen tepki göstermemesinin nedeni, daha sonra birlikte Amasya kararlarını alacakları arkadaşlarını beklemesidir. Nitekim Ali Fuat Paşa’yla Rauf Bey Amasya’ya 19 Haziran’da varmışlar; Mustafa Kemal Paşa da 20 Haziran günü biri Başbakanlık’a, Harbiye Bakanlığı’na ve Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’ne, biri bütün valiliklere, biri de bütün vilâyet posta müdürlüklerine olmak üzere, zehir zemberek üç ayrı telgraf çekmiştir. İçeriklerinin ufak tefek farklarla aynı olduğunu söyleyebileceğimiz bu telgraflar Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’nü vatana ihanet ve millete karşı cinayetle suçluyordu. Tabii hedef, İstanbul Hükümeti’ydi. Gerçi Mustafa Kemal Paşa o sıralarda Refik Halit Bey’in emrinin İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’den kaynaklandığını bilmiyordu; ama böyle bir emir vermeye bir genel müdürün kendi başına karar veremeyeceğini bilmeyecek biri de değildi.

    Her zamanki siyasal ustalığını burada da sergilemiş, doğrudan doğruya hükümeti suçlamadan aynı hükümete karşı isyankâr bir telgraf çekmişti. Zaten Samsun’a birlikte çıktığı arkadaşı Refet Bey de ertesi akşam Amasya’ya gelecek ve Amasya kararlarıyla artık Anadolu’nun İstanbul’un emirlerini dinlememesi gerektiğini her tarafa kendi imzasıyla duyuracaktı. Mustafa Kemal Paşa da Julius Caesar gibi Rubicon’u geçmiş, zarlar atılmıştı.

    20 HAZİRAN 1919’DAKİ TARİHİ TELGRAF

    Milletin sesini hiçbir emir kesemez

    Mustafa Kemal, Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliyye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri tarafından yollanan telgrafların işleme konmaması kararına çok sert tepki göstermişti.

    Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya’dan 20 Haziran 1919’da Başbakanlık’a, Harbiye Bakanlığı’na ve Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü’ne çektiği telgraf:

    “Amasya’da Üçüncü Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa’dan Müdiriyet-i Umumiyye’ye mevrud 20 Haziran sene 1335 tarihli şifre telgrafnâme sûretidir. Gayet müstâceldir.

    Posta ve Telgraf Müdiriyet-i Umumiyyesi’nin telgrafhanelere Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliyye ve Redd-i İlhak Cemiyetleri tarafından verilecek telgrafnâmelerin keşide edilmemesi hakkında bir emir verdiğini istihbar eyledim. Aydın Vilâyeti’nin tahliyesine sâik-i yegâne olan sadâ-yı milleti boğmaktan, vatanın hayat ve istiklâline karşı birleşen vicdân-ı umûmî-i millîyi itfâdan başka hiçbir şeye matuf olamayacak olan böyle bir câniyâne teşebbüsün âtiyen mucip olacağı mes’uliyet-i azîmenin teemmül ve idrak edilememesi bâdi-i teessürdür. Bu emrin hemen geri alınarak milletin itimat ve emniyetine zerretümâ halel getirilmemesi lüzumunu arzetmeyi vazife-i vicdaniyye telâkki eylediğim maruzdur.

    Makâm-ı Celîl-i Sadaret-i Uzmâ’ya, Harbiye Nezaret-i Celîlesi’ne arzolunmuştur.

    20 Haziran sene 1335

    Üçüncü Ordu Müfettişi

    Mustafa Kemal

    Harb Tarihi Vesikaları Mecmuası 6 (1953), belge 111

  • ABD’yi savunan sağcı muhafazakarlar solcu gençlere karşı

    ABD’yi savunan sağcı muhafazakarlar solcu gençlere karşı

    Tarihler 16 Şubat 1969’u gösteriyordu. Günlerden Pazar’dı. Amerikan 6. Filo’suna bağlı gemiler İstanbul’a gelerek Dolmabahçe önlerine demirlemiş, sayıları 40 bini bulan protestocular Beyazıt’tan Taksim’e doğru yürüyüşe geçmişti. Günlerdir sağcı basın tarafından provoke edilen militanlar, Emniyet kuvvetlerinin göz yumması-desteğiyle Taksim meydanına çıkan kalabalığa saldırmış, 2 kişiyi öldürmüş, 200 kişiyi yaralamıştı. Devir “Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz (Süleyman Demirel)” devriydi. 

    Bundan yedi yıl önce Has Parti Genel Başkanı, günümüzün AK Parti Başkan Vekili Numan Kurtulmuş şöyle diyordu: 

    “Ben çocukluğumda hatırlıyorum. Meşhur bir Kanlı Pazar yaşandı. 1969’da rahmetli babam Cumartesi günü bizleri alarak Erenköy tarafına götürdü. Teyzeme dedi ki; ‘Pazar günü İstanbul karışabilir. Büyük olaylar olabilir. Sizler burada kalın’. İstanbul’daki olay şuydu; 6. Filo İstanbul’a gelmiş, Dolmabahçe önlerine demir atmış, teknik üniversiteden idealist solcu gençler 6. Filo’yu protesto etmek için gösteriler yapacak. O dönem solcularda antiemperyalizm var. Ülkenin ana omurgasını oluşturan sağcı muhafazakar kitlelerde ise antikomünizm var. Solcu gençler Amerikalıları denize dökmek için sokağa çıktı. Türkiye’de on binlerce insan ellerinde sopalarla solcu gençleri denize dökmek için sokağa çıktı. Maalesef solcu gençler Amerikan filosunu, sağcı muhafazakarlar da solcu gençleri denize döktüler. Eğer o gün Soğuk Savaş’ın bu oyununa gelmeyerek, bu ülkenin insanları geniş muhafazakar dindar kitleler ile Türkiye`nin idealist solcu gençleri yanyana Coni’leri denize dökmüş olsaydı, sizi temin ederim ki bugün Irak işgal edilemezdi. Bugün Afganistan işgal edilemezdi”. 

    Vietnam savaşı ve protestolar 

    1968’den 1969’a nakil olan olaylar arasında Amerikan 6. Filo’sunun İstanbul’a gelişini protesto etmek, dönemin siyasal hareketliliğinde önemli bir yer tutar. Temmuz 1968’de bu gösteriler sırasında öldürülen Vedat Demircioğlu’nun anısının canlı olduğu Şubat 1969’daki “ziyaret”, Vietnam savaşının kızgın günlerinde dünya ölçeğindeki ABD karşıtı gösterilere paralel bir şekilde tepki çekiyordu. 70 dolayında dernek ve örgütün katılımıyla ortak bir kampanya hazırlanmış, 6. Filo’nun ziyaret günlerinde bildirilerle halkı bilgilendirme faaliyetleri ve yürüyüşlerle protestoların sürekliliği planlanmıştı. 

    Gösterileri düzenleyenler 6 Şubat 1969’da Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a telgraf çekerek “Amerikan emperyalizmin bekçisi bu filo”yu ülkede istemediklerini bildiriyorlardı. 10 Şubat’a İstanbul’a gelen 6. Filo, Kabataş açıklarında demirledi. Dolmabahçe yasak bölge ilan edildi. İlk gösteri -hesapta olmayan bir biçimde-kitlelerin heyecanla biriktiği Teknik Üniversite’den Taksim’e yapılan yürüyüşle başlamıştı. 

    Taksim’de karşı karşıya… Bir tarafta Amerikan filosunu ülkesinde istemeyen solcu gençler, bir tarafta “kızıl kâfirlere, komünistlere” karşı olan sağcı gençler vardı. Taksim’deki çatışmada 2 kişi öldü, 200 kişi yaralandı. 16 Şubat 1969 Türkiye’nin ‘Kanlı Pazar’ı olmuştu. 

    11 Şubat günü İstanbul Üniversitesi’ne “6. Filo Defol” afişi asıldı. Beyazıt kulesine ise ortasında Vedat Demircioğlu’nun resminin bulunduğu bir bayrak kondu. Bayrağın ortasındaki resim görmezden gelinerek “Kızıl Bayrak” olarak literatüre geçen bu hadiseye ilişkin, değme ajan hikayelerine taş çıkartacak mizansenler üretilecektir (bayrağı asanların Boğaz’dan geçen bir Rus gemisinden talimat aldıkları gibi). 

    13 Şubat’ta kadın öğrenciler Beyazıt’tan Sultanahmet’e “Ya İstiklal Ya Ölüm” pankartıyla yürüyüş düzenlediler. 14 Şubat’ta MTTB’nin düzenlediği “Bayrağa Saygı Mitingi” ise yaklaşmakta olan “Pazar” gününün kanlı geçeceğinin habercisiydi. “Amerika gitsin Rusya mı gelsin?” diyen Komünizmle Mücadele Dernekleri ve MTTB gibi kuruluşların yaptığı toplantıyı izleyen o günün Yarbayı Celal Küçük, 1987’de Nokta dergisine verdiği mülakatta “Toplantıdan sonra bütün ilgilileri uyardım” diyecekti. Celal Küçük, o akşamı Nokta’ya şöyle anlatmıştı: 

    Hafızalara kazınan fotoğraf Atılay Kayaoğlu’nun bıçaklama anını yakaladığı fotoğraf “Kanlı Pazar” başlığıyla özdeşleşti. 

    “Kürsüye İlhan Darendelioğlu çıktı. ‘Pazar günü komünistler miting yapacak. Biz bu mitingte savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin’ şeklinde bir konuşma yaptı. Ortalık bir anda elektriklendi. ‘Bu uğurda ilk şehit ben olacağım, hayır ben olacağım’ diye bağırışmalar oldu. Resmen ölüm kokusu vardı havada. Ayrıldık. Hemen Kara Harp Akademisi Komutanı Tümgeneral Süleyman Aşiroğlu’na durumu arzettim. ‘Paşam’ dedim ‘korkunç bir durum var. Kan dökülecek. Valinin haberi var dediler. Silahlı gelecekler’. Aşiroğlu Paşa ‘Bu korkunç. Merkez Komutanlığı Kurmay Başkanı Edip Bayoğlu’nu ara, haber ver’dedi. Hemen Süleyman Aşiroğlu’nun yanından Bayoğlu’na telefon ettik. Ben konuştum. Çok teşekkür etti”. 

    Ertesi gün bağlantılı gazetelerde başlıklar açıktı: “Kızılları boğmanın vakti geldi. Ya tam susturacağız ya kan kusturacağız”.

    MHP genel sekreter yardımcılığı ve ANAP milletvekilliği yapmış olan Yaşar Okuyan o günleri şöyle anlatyor: “Hazırlıklar açıkta yapıldı. Mesela Milli Türk Talebe Birliği’ne kamyonlarla sopalar geldi… Sonra dövüşeceklere dağıtıldı… Polis, devlet kuvvetleri tanısın, yardımcı olsun diye mavi kurdele dağıtıldı…”. 

    Toplu namazlar düzenleyerek bir süredir ortamı kızıştıran Bugün gazetesinin yazarı Mehmet Şevki Eygi, ertesi günkü, yani 16 Şubat’taki başyazısının başlığını koymuştu: “Cihada hazır olunuz”. Ona göre “kızıl kafirler” ile Müslümanlar arasında bir savaş kaçınılmazdı. “Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır” diyor, 6. Filo’yu muhafaza ve müdafaa cihad olarak takdim ediliyordu. 

    Emperyalizme karşı işçi yürüyüşü 

    16 Şubat Pazar günü için planlanan Pendik-Taksim yürüyüşüne izin verilmeyince, geriye Beyazıt-Taksim güzergahı kalmıştı. Yürüyüşün tertip komitesi ise o güne kadar yapılan bu tür gösterilerden farklı olarak adına uygun bir biçimde işçilerden oluşuyordu (Kartal Bölgesi işçileri). Mitingin düzenleyicilerinden Teknik Üniversite Öğrenci Birliği başkanı Harun Karadeniz, saat 10.00 sularında bizzat Dolmabahçe’ye gitmiş ve kalabalığın kimlerden oluştuğunu görmüştü. 

    Saat 14.00’te Beyazıt’ta toplanmaya başlanıldığında, yasak bölge ilan edilmiş olan Dolmabahçe’de toplu namaz kılan ve bir kısmı İstanbul dışından getirilmiş insanlar Taksim Meydanı’nın Gezi Parkı yakasında mevzilendiler. Daha sonra plaka numarası verilen arabalardan tornadan çıkma kazma sapları dağıtılıyor ve yapılan konuşma ile polisin gerektiğinde yardımcı olacağı belirtilerek, alana girecek olan protestoculara saldırı için nutuklar atılıyordu; elbette polisin gözü önünde. 

    Beyazıt’ta miting başlarken Taksim’den bu haberler geliyor, ancak o güne kadar böylesi büyük bir kitleyi ilk kez toplayan göstericiler, meydandaki kalabalığa rağmen yürüyüşü salimen tamamlayabileceklerini düşünüyorlardı. 

    “Silahı olmayan baltasıyla gelsin” 10 Şubat’ta 6. Filo İstanbul’a geldiğinde üniversiteler, sokaklar kaynıyordu. Sol cenahta broşürler, bildiriler, protesto gösterileri, sağ cenahtaysa toplu namazlar ve “silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin” çağrıları vardı. 

    Mitinge katılanlar, konuşmalardan ve Devrim İçin Hareket Tiyatrosu’nun gösterisinden sonra, önde Temmuz 1968’deki 6. Filo gösterileri sırasında öldürülen Vedat Demircioğlu’nun resimlerinden oluşan büyük bir pankartla Beyazıt’tan yola çıktı. Sayıları 40 bin civarına ulaşmıştı. Eminönü, Tophane, Kabataş geçildikten sonra Vedat Demircioğlu’nun öldürüldüğü Gümüşsuyu’ndaki Teknik Üniversite önünde saygı duruşunda bulunuldu. Meydana doğru yürüyüşün son metreleri katedililyordu. 

    Kalabalık Taksim’e girmeye başladığında ilginç bir tablo vardı. Polis ve askerin Gezi’deki grubun önündeki duruşu onların önünü kapamaktan ziyade onlara yol gösterircesine gevşekti. Henüz alana çok az insan girmiş ve bir ucu Sular İdaresi’ne uzanmışken, polisin hamlesiyle kitle bölündü ve ortada Gezi’deki gruba göre hayli sınırlı, birkaç yüz kişilik çoluklu çocuklu bir grup kaldı. Yakalarına taktıkları kurdele ile birbirlerini tanıyan Gezi’deki grup, polislerle yanyana saldırıya geçerek ortada kalmış olan insanlara bıçak ve kazma saplarıyla darbeler indirmeye başladı. İstiklal Caddesi’nin girişi güvenlik güçlerince kapatıldığı için, tek kaçış istikameti Sıraserviler ve Kazancı yokuşuydu. 

    Esas büyük kalabalık tecrit edilmiş vaziyette Gümüşsuyu yokuşuna yığılmışken, ara sokaklarda kısa bir koşuşturmadan sonra, alan polis ve saldırganlarca fethedilmişti. Bir jandarma bölüğü uygun adım alana girerek “güvenliği sağladı”. Göstericilerin bir kısmı da Teknik Üniversite’ye sığınmıştı. Arkada henüz inşaatı başlamamış Atatürk Kitaplığı’nın bulunduğu araziden bu kez aşağıya saldırılar başladı. Ancak polis desteği buraya uzanamadığı için, saldırganlar apar topar geri çekildiler. 

    Yine Yarbay Celal Küçük bu kez alandaki durumu şöyle özetlemişti: “Olay günü sabah 09.00’da Taksim’e gittim. Osman Gülkılık ve İhsan Kuraner filan inzibat kulübesinde toplanmışlardı. Ben gittim, durumu söyledim. Kuraner’e ‘önlem alın’ dedim. Korkunç bir sessizlik vardı. Olay çıktı çıkacak. Adamların ellerinde tesbih, demirler, sopalar, Dolmabahçe’de sabah namazını kılmışlar, tıklım tıklım meydana doluyorlar. Taksim Alanı’nın etrafına açılıyorlar. Orta boş kalıyor. Giren öldürülecek. Toplum polisi de Opera’nın önünden Vakıf İşhanı’na doğru bir kama atıp, gelen irtibatı kesiyor ve girenlerin üzerine aletli hücum başlıyor. Kitle silahsız, canını kurtaran Sıraserviler’e, Kazancı’ya kaçıyor. Sonuç 2 ölü, 200 yaralı. Polisin hiçbir müdahalesi olmadığı gibi yere düşen silahı alıp sahibine veriyor. Bir kıta onbeş dakika sonra geliyor alana, ama olan olmuş. Gruptan biri bir megafon alıyor eline ve ‘Şimdi de Cumhuriyet’e, Milliyet’e gideceğiz’ diyor”. 

    Ölen ve yaralananların olduğu bilinir ama kesin bilgiye ulaşmak için çeşitli hastahanelere koşuşturulur. Yasal bir yürüyüşe resmî güvenlik güçlerinin de dahil olduğu saldırı büyük bir şaşkınlık yaratmış ve artık bir dönemin kapandığına dair yaygın bir kanaat oluşmuştur.

    Dönemin Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı Başkanı Kazım Kolcuoğlu, 30 avukattan oluşan bir büro kurduklarını ve yaklaşık 1000 kişinin ifadelerinden hareketle saldırganlardan ve olayla ilişki görülen polislerden 250 kişinin tesbit edilip savcılığa verildiğini, ancak dava açıldığında klasörün yokolduğunu belirtecektir. 

    Olaylar sırasında iki kişi, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan öldürülür, 200 kişi de yaralanır. Fotoğraflarla olayın failleri ayan beyan iken, ellerinde bıçakla cinayet işleyenler dışında kimse mahkemeye düşmedi. Bugün “Kanlı Pazar”ın faillerini mazur gösterecek herhangi bir ses duyulmuyor ama, “Kanlı Pazar” sanki hiç yaşanmamışcasına unutulmaya, unutturulmaya çalışılıyor. 

    O dönem gündemde olan 1965 Endonezya katliamının örnek verildiği sağ basının kışkırtmalarına, dönemin valisi Vefa Poyraz’da katkıda bulunacak ve “Kanlı Pazar irticai bir hareket değil, sol bir hareketti” diyecekti. Olaylar sırasında İçişleri Bakanı olan Faruk Sükan ise hadiseyi “Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi bu da bir komünist tertibiydi” diye değerlendirecek, bunun bir “ihtilal provası” olduğunu da ekleyecekti (Hadiselerden 20 yıl sonra Faruk Sükan “Tedbir almasaydık 6-7 Eylül olaylarından daha korkunç hadiseler çıkaracaklardı” diyebiliyordu). 

    6. Filo’ya karşı gösterilerin meşruiyetine gölge düşürmek için yapılan bu tür tezviratlar, artık muhafazakar kesimlerde de karşılık bulamıyor. 

    Filmi yapılmıştı 

    Dönemin öncü akımlarından Genç Sinemacılar, zor bir işi göğüsleyerek olaylar sırasında çekim yapmışlardı. Hazırladıkları film hakkında CHP yöneticilerinden Orhan Birgit şöye diyecekti: “Filmi İsmet İnönü ile birlikte dehşet içinde seyrettik. CHP yöneticileri vardı ilk izlemede. Çok etkili görününce ertesi gün genel grup salonunda seyrettik ve herkese açtık. ‘İsteyen Adalet Parti milletvekilleri de seyretsin’ dedik. AP’lilerden de gelip izleyenler oldu. O film bazı söylentileri açıklığa kavuşturuyordu. Belirli tiplerdeki insanların ellerinde sopalarla gençlerin üzerine saldırdığı ve polisin kayıtsızlığı net olarak görünüyordu”. 

    12 Mart’ın başbakanı olacak olan CHP milletvekili Nihat Erim de olay sonrası Meclis kürsüsünde şunları söyleyecekti: “Filmde polislerle sopalıların öpüştükleri görülüyor, beraber aynı istikametlere koşuştukları görülüyor. O film görülecek şey… Sayın Başbakan televizyon sahiplerini mahrum etmekle bence iyi yapmadı. Vatandaşlar o filmi görselerdi hüküm verirlerdi”. 

    Ancak Başbakan Demirel, Meclis’teki görüşmeleri 20 dakikaya sıkıştırarak geçiştirecekti. Devir “Bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” devriydi. 

    Yıllar sonra Milli Türk Talebe Birliği genel başkan yardımcılığı yapan Abdurrahim Boynukalın tez konusu olarak işlediği “Türk sağının değişimi ve MTTB” adlı çalışmasında “olayın bir derin devlet yapılanması olduğu, sopaların sivil polisler tarafından dağıtıldığını” belirtecekti. 

    Hükümetin muhalefet nezdinde meşruiyetini yetirmesi, güvenlik güçlerinin yasalar çerçevesinde davranmak yerine çatışmanın bir unsuru haline gelmesi gibi hususlar, dönemin sonraki olayları açısından da anlamlıdır. Süreç bu anlamda 70’lerin sonlarındaki Maraş ve Çorum katliamlarına doğru evrilecektir. 

    İsmail Kahraman: Dönemin MTTB Başkanı

    Kendisi adına yapılan yalanlamayı yalanladı!

    İsmail Kahraman ikinci kez Meclis Başkanı olduktan bir gün sonra (21 Kasım 2017) TBMM Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı, Kanlı Pazar olayları ile ilgili “Belirtilen tarihte Başkanımız İsmail Kahraman, bir cemiyet başkanı olarak görev yapmamış, sözkonusu edilen olaylarda da herhangi bir dahli olmamıştır” diye açıklama yapmıştı. Ancak dönemin MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) faaliyet raporlarının yer aldığı arşiv belgeleri, TBMM albümünde Kahraman’la ilgili yer alan bilgiler ve o dönem gazetelerdeki haberler tarandığında Kahraman’ın Kanlı Pazar’ın yaşandığı 16 Şubat 1969 tarihinde MTTB’nin genel başkanı olduğu ortaya çıkmıştı. Bunun üzerine yazılı açıklama yapan Kahraman: “Türkiye’deki yükseköğrenim gençliğini temsil eden Milli Türk Talebe Birliği’nde 1967-1969 yılları arasında genel başkanlık yaptım. Kanunsuz hiçbir faaliyetin içinde bulunmadım. İllegal hiçbir faaliyetim olmamıştır. Daha önce yapılan açıklamada kullanılan ‘Kahraman, belirtilen tarihte bir cemiyet başkanı olarak görev yapmamış’ cümlesi sehven kullanılmıştır” demişti. 

    MTTB’den TBMM’ye TBMM’nin 27. Meclis Başkanı İsmail Kahraman, 1969’da genel başkanı olduğu MTTB’nin düzenlediği mitingde, kürsüde. 
  • Türkler’i Arap yazısından kurtaran büyük eğitimci

    Türkler’i Arap yazısından kurtaran büyük eğitimci

    Kuva-yı Milliye’nin kahramanları, cumhuriyetin kurucu kadrosu, hatta onları tanıyanlarımız dahi hayattan çekildi. O dönemi ve kimlikleri karalamak bugün neredeyse moda. Türk millî eğitiminin iki anıt bakanı Mustafa Necati de Hasan Âli Yücel gibi geçmişte dinsizlik-komünistlik iftirasına hedef olmuştu. 35 yaşında ölen Mustafa Necati’nin portresi.

    Türkiye’de 20 milyon öğrenci, bir o kadar kadın-erkek yetişkin, kamu görevlileri, veliler, işçiler… Kabaca 70 milyon, her gün abece okuyor, yazıyor. Her gün 1 milyonu aşkın gazete basılıp dağıtılıyor, binlerce süreli yayın, ortalama her gün yüzlerce kitap yayımlanıyor. Bilgisayar-telefon yazılımları, sayısız sınırsız sonsuz boyutta. Eğer 1928’de yeni Türk harfleri kabul edilmese, bir yıllık bir geçiş sürecinde köylere kadar yayılmasa, Arap Elifbası’nın bugün bizi kilitlemesi kaçınılmaz kaosunu tahmin bile edemeyiz.

    Nüfusun en iyimser tahminle 3/4’ü hâlâ ümmi, uygarlık âleminin abecesinin dışında kalacağından hâlâ ulusça okur-yazar değildik! Eski harflerle okur-yazarlar da iki sözcükten birini Arapça veya Farsça seçmek durumundaydı.

    İzmir’in işgalini önceleyen 14 Mayıs 1919’daki Maşatlık Mitingi’nde avukat Mustafa Necati Bey.

    Kabul edildiği evredeki adıyla Harf İnkılabı (bu iki sözcük de Arapçadır) ve bir önceki 1924 Tevhid-i Tedrisat (öğretim birliği) Yasası, bizi yüzyıllarca yoran, bocalatan Arap-Acem yazılarından kurtaran uygarlık ve kültür tarihimizin en keskin dönemeçleri olmuştu.

    Harf Devrimi, alfabe değiştirmenin ötesinde dil bağımsızlığımızın da ilanıdır. Arap Elifbası – Acem noktalaması, Türkçe yazıp okumanın yolunu kapatan aşılmaz engellerdi. Dili boğan, yazmakta okumakta gülünçlüklere, yanlışlıklara düşüren bir tuzaktı. Asıl zorluk, Türkçe sözcükleri Elifba ile yazmak ve okumaktaydı. Türk ulusu bu karabasana bin yıl katlandı. Bugün bu uzun evrede yazılan-basılan kitapları, belgeleri kültür kaynakları sayarak koruyor, bunlardan yararlanıyoruz. Ama artık Batı kültürleriyle aynı alfabe düzlemindeyiz. Bu erişimin temel dayanağı, 90 yıllık kültür anahtarımız Türk Alfabesidir. Öyle ki Elifba-Osmanlıca özlemindekiler de artık savlarını Arapçası Farsçası ayıklanmış Türkçe ile dillendiriyorlar. Eskiye özlemle seçtikleri sözcükleri de yanlışlardan arındıramıyorlar; “muhattap” diyorlar, “râkip” diyorlar, düyûn yerine “düyün”, asgarî yerine “askeri”, te’kid yerine “tenkit”… diyor, gülünç durumlara düşüyorlar!

    Türk eğitiminin cüssesiyle de ‘dev adam’ı Necati Bey, bir kız meslek lisesinin kadın-erkek öğretmenleri ve öğrencileriyle.

    Arap-Fars kuralları ve uydurma imlerle yazıp okuma serüvenimizi 1900’lere kadar bir düzene oturtamadığımız bir gerçek. “Bargir” yazıp beygir, “köv” yazıp köy, “havace” yazıp hoca, “carşeb” yazıp çarşaf veya “cıhar-ı –şenbih”i Çarşamba, “hayırhavah”ı hayırhah, “Serya”yı Süreyya, “Duyğu”yu duygu okumak zorundaydık. “Deha” ile “daha”, “üç” ile “uç” aynı yazılırdı. Sözün gelişine göre “dinlenmek” diklenmek; “göz” köz, güz; “gül” de göl, kül olarak okunabiliyordu. Doğal ki “göl”ü “kül” okuyanlara gülünüyordu! Söylendiği gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan fonetik imlamıza uygun bir yazılım kuramamıştık.

    Bu açıdan, yeni Türk harfleri cumhuriyet devrimlerinin en köklüsü, kalıcısı, sonsuza dek değişmez olanıdır. Aynı alfabeyi kullanan uluslarla ilişkilerimizde, Avrupa ulusları topluluğuna katılmamızda başlıca etken yeni Türk yazısıdır. Bunun gerekliliğini Osmanlı aydınlarından da düşünenler olmuştu. Bu köklü, “dönülmez” devrimi cumhuriyetin daha beşinci yılında gündeme getiren aydın önderler Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’dir (İzmir 1894 Ankara 1 Ocak 1929). Bu ikilinin, kimi yurtsever aydınları, hatta kimi Kurtuluş Savaşı kahramanlarını ikna etmeleri ise kolay olmamıştı.

    İlk Türkçe, son eski Türkçe kitaplar


    Arap harfleriyle son
    kitaplar, yeni Türk
    harfleriyle de ilk kitap
    Mustafa Necati’nin Bakanlığı
    sırasında basılmıştı.

    Necati Bey’in sadece 35 yıllık yaşamı

    Mustafa Kemal’le Mustafa Necati’nin arkadaşlıkları Millî Mücadele’den 1929’a kadar 10 yıldır. İzmir’de idadi (lise), İstanbul Darülfünunu’nda hukuk okuyan Mustafa Necati, 1914’te İzmir’de avukatlığa başladı. Kız Muallim Mektebi’nde öğretmen, Şark Mektebi’nde müdürlük yaptı. Türk Ocağı üyesiydi. İlk haykırışları, Ahenk gazetesinde yankılandı: “Gençler! Saltanatlar söner, hâkimiyetler ölür, millet ölmez, milliyet boğulmaz. Bütün beşeriyetin topları, tüfekleri başımızda patlasa da ürkmeyelim!” (4 Aralık 1918).

    1919’da İzmir ve havalisinde Yunan işgali başladığı günlerde Maşatlık’taki gece mitinginin ateşli konuşmacılarından biri de oydu. İşgalci Yunanlılar yazıhanesini bastılar. İstanbul’a gitti, Balıkesir’e döndü, direniş örgütlenmelerine destek verdi. Balıkesir ve Havalisi Kuvayı Milliye komutanlığını üstlendi, yerel milislerin Anzavur’a ve işgalcilere saldırılarını yönetti. Arkadaşı Vasıf Çınar’la çıkardıkları İzmir’e Doğru gazetesinde Millî Mücadele’yi destekleyen yazılar yayımladılar.
    Çapına cüssesine sığmayan inanç ve ülkülerle yüklü bu genç adam, 1920’de 1. Meclis’te Saruhan (Manisa) mebusuydu. Müdafaayı Hukuk Grubu kâtipliği yaptı. İstiklâl Mahkemelerinde görev aldı. Kastamonu İstiklâl Mahkemesi reisliğini adaletle yürüttü. 1923’te 2. Meclis’e İzmir’den mebus seçildi. Cumhuriyetin ilanını önceleyen günlerde (20 Ekim) Mübadele, İmar ve İskan Vekili atandığında özel makam odası yoktu; bir iskemlede görev yaptı. Anavatana göçen, yüzbini aşkın yoksul ve perişan soydaşımızın iskânlarını sağladı. 7 Mart 1924’te Adliye Vekili oldu. Muallimler Birliği reisliği de devam ediyordu. Arkadaşı Vasıf Çınar da bir gün önce İsmail Safa Bey’in yerine Maarif Vekili atanmıştı. Aynı günlerde (3 Mart) Meclis’te cumhuriyetin temel taşları olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve diğer devrim yasaları kabul edilmişti.

    Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Maarif Vekili Mustafa Necati, onlarla yan yana yaver ve arkada bir kamu görevlisi (Ankara, 1928).

    Mustafa Necati’nin, Hamdullah Suphi Bey’in yerine 21 Aralık 1925’te getirildiği Maarif vekilliği, ölümüne kadar 3 yıl 11 gündür. Gözükara denecek kadar ulus-sever bir aydındı. Öğretim Birliği Yasası’nı günün koşullarına karşın ödünsüz uygulayarak temellendirdi. 7 Mart 1926’da Maarif-i Umumiye, 20 Mart’ta Maarif Teşkilatına Dair Kanun’un mecliste kabulünü sağladı. Bu yasalar, cumhuriyet yönetiminin eğitim öncelikleri, yeniliklerin sürekliliği bakımından da önemliydi. Yasaların gerektirdiği mevzuatı, ders programlarını, ders kitaplarıyla materyelleri hazırlamak ve onamak için 28 Mart’ta eğitim-öğretim işlerini “ilmî ve müstakil bir merkezden idare etmek üzere Millî Talim ve Terbiye Dairesi”nin, izleyen günlerde de Bakanlıkta Halk Eğitimi Halk Dershaneleri Sanayi-i Nefise Müdürlüklerini, Maarif Eminliklerini örgütledi. Kayseri (Zencidere) ve Denizli köy muallim mektepleri açıldı. 26 Mayıs 1927’de teknik ve meslek mektepleri Maarif Vekaleti’ne bağlandı.

    “Müjde müjde! Millet Mektebi Açılıyor. Ayın birinci günü derslere başlanacaktır. Kaydolun.” Bu ilana halk beklenen ilgiyi göstermişti fakat Mustafa Necati Bey o mutlu günü göremedi.

    Üç yıllık görevi sırasındaki peformansı eşssizdir: 3. Heyet-i İlmiye’nin toplanması; Maarif Teşkilatına Dair Kanun’un kabulü; okul kitaplarının Maarif Vekâletince bastırılması; lise ve orta mekteplerin nehari (gündüzlü) bölümlerinin ücretsiz olması; mesleki kurslar açılması; Muallimler Birliği Kongresi; Konya’da Orta Muallim Mektebinin (Gazi Eğitim) açılması; meslek mektepleri, mektep pansiyonları, ziraat mektepleri kanunları; Türk Maarif Cemiyeti’nin kurulması; Muallimler Birliği 4. Kongresi; okul kitaplarının ilk kez yeni harflerle basılmaya başlanması; Reisicumhur Gazi’nin yeni harfleri tanıtmak için -anlamlı bir şekilde yine Samsun’dan yurt gezisine çıkması; 3 Kasım 1928’de Türk eğitiminde en köklü devrimi müjdeleyen Yeni Türk Harfleri Kanunu’nun kabulü; izleyen 8 Kasım’da da Gazi’nin Millet Mektebi Umumi Reisliği ve Başmuallimliğini kabul etmesi; o yıl ilkokula başlayan çocukların da okuma yazmayı yeni harflerle basılan alfabeden öğrenmeleri…

    Mustafa Necati’nin yeni Türkiye’nin kurtuluşu için en çok umut bağladığı Harf Devrimiydi. Bu bir yönüyle de ülke genelinde okur-yazarlık seferberliği demekti. O, önceki devrimlerin ve gündemdeki Harf Devrimi’nin asıl amacını ilk sayısı 10 Şubat 1927’de yayımlanan Terbiye Dergisi‘ndeki “Terbiye Niçin Çıkıyor?” başlıklı yazısında şöyle açıklamıştı: “Türkiye, son mesut inkılabı ile bütün hukuk ve vazifeleri ile medeni milletler ailesine girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu medeni vasfını muhafaza için mekteplerini bu yeni terbiye anlayışına göre yeni baştan tertip ve tanzim etmek mecburiyetindedir”.

    Mustafa Necati’nin öldüğü gün açılan bir Millet Mektebi. Halk dershanesinde yeni harflerle okuma yazma öğrenen Türk kadınları.

    1 Ocak 1929’da yürürlüğe giren yasanın amacı, Millet Mektebi ve Halk Dershaneleri’nde vatandaşları yeni harflerle okur-yazar yapmaktı. Yazık ki mektep ve dershane açılışları, onun öldüğü güne rastladı. Yine o günlerde Türk Dili Encümeni Alfabe Raporu ve Türkçe Gramer yayımlandı. Arap harfleriyle kitap basımını yasaklayan yasa yürürlüğe girdi. Mustafa Necati bu geçişleri, öğretmenlerin meslekî kurslara devamını, Terbiye Dergisi‘nin yeni harflerle basılan sayısını da göremedi.

    Gazi, Necati’nin ölümüne ağladı. Çalışma kadrosunda büyük bir boşluk yaşayan Başvekil İsmet (İnönü), bir atama yapmayarak Maarif Vekâletini iki ay boyunca asaleten üstlendi.

    Maarif Vekili’nin cenazesinde İsmet İnönü, Fevzi Çakmak dahil tüm devlet erkanı.

    Maarif Vekili Mustafa Bey’in eğitim dünyamıza hizmetleri yanında kültürümüze kazandırdıkları ve unutulmayan anekdotları çoktur. Ankara’ya yolu düşen eğitimciler ve başkaları ona uğrarlardı. “Ankara.. Ankara…” marşındaki “Senden yardım umar her düşen dara” dizesi, sanki onu işaret ediyordu! Öğretmenlerini seven, onları arkadaş sıcaklığıyla dinleyen bir bakandı. Bir köy muallimi yolu düşüp de Ankara’ya gelse, Ulus’taki Maarif Vekâletine özgürce girebilir, “vekil beyle görüşeceğim” der, özel kalem o an makam müsaitse “buyurun” der, değilse özür dileyip “benim misafirim olarak biraz bekleyeceksiniz” derdi. “Makam” denilen odada, bakanın tahta yazıhanesi, ahşap iki koltukla sandalyeler vardı. Necati Bey öğretmeni ayakta karşılar, kahve içerler, ama salt okul, öğretmen, sağlık, köy sorunlarını konuşurlardı. Görüşme bitince konuğu öğretmenin koluna girip, koridoru çınlatan, gür sesiyle “Yine beklerim! Yavrularımıza başarı dilediğimi, köylü yurttaşlarımıza selam söylemeyi sakın unutma! Mektup yaz.” der; öğretmen istasyona gidecekse Bakanlığın tek otomobili ile gönderirdi. Bu onurlandırmayla köyüne dönen öğretmenin köydeki önderliği-itibarı bir kat daha artardı.

    Mustafa Necati 1895-1929.

    Atatürk’le beraber Türk millî eğitiminin temellerini kuran Necati Bey’i, ölümünün 90. yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın bir vefa göstererek anacağını umut edelim. Üniversite özerkliğini gündeme getiren, “Her alanda uzman ve bilgili gençlere muhtacız” diyen bu eğitim kahramanının adını taşıyan bir üniversitemiz yok! Eğitimimize gece-gündüz hizmet ederken genç yaşta ölen Necati Bey için anma toplantısı yapmayı düşünen bir üniversitemiz belki olur. Ankara’da ve İstanbul’daki Necatibey Caddelerine, adını taşıyan okullara ilişilmesin yeter!

    Yaşım ve mesleğim gereği Reşat Şemseddin Sirer’den (bakanlığı 1946-1948) en son İsmet Yılmaz’a kadar kimi Millî Eğitim Bakanlarını yakından gördüm. Konuştuklarım, görev gereği hitapta ve sunumda bulunduklarım da oldu. Eğitim tarihimize ilişkin çalışmalarımda kimilerinden söz ettim. Ne bunlar ne diğerleri arasında eğitim-öğretim sorunlarımıza Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel içtenliği ve azmiyle yönelen üçüncü bir bakanı anımsamıyorum.

    GAZİ’NİN 9 AĞUSTOS 1928 TARİHLİ SÖYLEVİNDEN…

    M. Kemal: 1-2 yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecek

    “Çok işler yapılmıştır. Ama bugün yapmaya mecbur olduğumuz son değil, lâkin çok lüzumlu bir iş daha vardır. Yeni Türk harfleri çabuk öğrenilmelidir. Her vatandaşa, kadına erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bir milletin, sosyal bir toplumun yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir yüzde sekseni, doksanı bilmezse bu ayıptır. Bundan insan olanların utanması gerekir. Bu millet utanmak için yaratılmamıştır. Övünmek için yaratılmış, tarihini övünçlerle doldurmuş bir millettir. Fakat milletin yüzde sekseni okuma-yazma bilmiyorsa bu hata bizde değildir. Türk’ün karakterini anlamayarak kafasını bir takım zincirlerle saranlarındır. Artık geçmişin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataları düzelteceğiz. Bu hataların düzeltilmesinde bütün vatandaşların çalışmalarını isterim. En nihayet bir yıl, iki yıl içinde bütün Türk toplumu yeni harfleri öğrenecektir. Milletimiz, yazısı ile kafası ile bütün medeniyet âleminin yanında olduğunu gösterecektir”.

    DÖNEMİN MİLLÎ EĞİTİM BAKANI-1926

    Mustafa Necati: Üniversiteler ancak bağımsız yaşar…

    “Kurumların hukuk ve yetkilerini korumak, doğrudan doğruya kurumları yaşatmak demektir. Bir memlekette darülfünun (üniversite) bağımsız yaşar ve öğretim itibariyle profesörlerin görüşleri alınarak genel hatlar çizilirse, o vakit üniversitenin gerçek yararlarını kabul etmek gerekir. Yoksa, üniversite emininin (rektör), üniversite heyetinin (senato) ve divanının yaptıkları program sıradan bir bakan tarafından bozulacak olursa, darülfünun hakiki vazifesini yapmış olamaz. Yine tabiidir ki Talim ve Terbiye Dairesinin görüşü alınmadan da çocuklarımızın terbiyesi konusunda uluorta görüşlerde bulunamayız…”

    SUYU ARAYAN ADAM’DAN…

    Şevket Süreyya: Necati Bey ağır bir treni çeken lokomotif gibiydi; yazık ki çok erken öldü…

    Genç, hareketli bir insandı. Ona göre zamanın gecesi gündüzü yoktu. Bizim vekâlette iş, bütün dairelerin kapılarını kapadığı zaman başlardı. Akşam saatine kadar ancak günlük muamelelerle uğraşılırdı. İş saatleri sona yaklaşıp da vakit gelince, daireler boşalırdı. Fakat yüksek kadronun çalışması asıl o saatten sonra başlardı. Müdürlerin, umum müdürlerin odalarında lambalar gecenin geç saatlarine kadar yanardı. Asıl mühim işler için kararlar bu saatlerde çıkarılırdı.
    Bu geç saatlerde vekil hemen daima arkadaşlarının yanında olurdu. Gecenin sonu çok defa onun bir davetiyle şurada veya burada bir sofranın başında biterdi. Bakana göre “büyük işler” yapılmalıydı. Fakat bu “büyük işler”in teferruatı onu ilgilendirmezdi. O yalnız kendisinden büyük işlerin istenilmesini beklerdi. Küçük işler küçük tedbirler onu sıkıyordu. Bu güreş meydanında karşısına eş bekleyen bir pehlivan gibi dolaşıyordu. Ya yenmek, ya yenilmek istiyordu (…)
    Necati Bey büyük ölçüde saydığı bir iş yaptığı zaman çocuk gibi sevinirdi:

    – Bugün millet mektepleri açılması emrini verdim!
    – Bugün yeni Türk harfleriyle tam yüz bin alfabe basılmasını emrettim!
    – Bugün filan enstitünün inşaat hesabına tam yüz elli bin liralık havale gönderdim!..

    Erken sevincinden yerinde duramazdı. “Ah ne olur, benden daha fazla bir şeyler isteseler” der gibi, etrafındaki arkadaşlarını tartaklar dururdu. Zaman, mekân ve imkânlar onun ölçüleri arasına girmezdi. En büyük işleri, elinden gelse bir nefeste başarmak isterdi. Bazen bir rüzgâr gibi odaya girerdi. Bir gün önce karar verilen, fakat aylarca sonra tamamlanacak olan bir işin bitip bitmediğini, yahut ne safhada olduğunu sorardı. İşler değil, işlerin sonu onu ilgilendirirdi (…)

    “Daha ne duruyorsunuz yahu? Yapsanıza. Ama binalar büyük olmalı. Çok büyük. Ta İstanbul’dan Sivas’tan, Hint’ten Çin’den görünsün vesselâm…” der, gene bir rüzgâr gibi çıkar giderdi. Maarif Vekâleti bu hava içinde çalışıyordu. Necati Bey’in arkadaşları kendinden birer parça gibiydiler.

    Fazla olarak onun sınır tanımaz arzularını kâğıda dökecek, hesaba vuracak ölçüde insanlardı. Vekil olarak onlara çok bağlıydı. Onlara takılmayı severdi. Beni de ilk tanıdığı zaman elini omuzuma koydu:

    – İstediğini yap arkadaş, dedi, ama bizim mektep çocuklarını sakın komünist yapma! Cevap verdim:
    – Mektep çocuklarıyla işim yok Vekil Bey, ama siz kendinizi koruyun!

    Hem kendi güldü hem hepimizi güldürdü.

    Altına çizilmiş yolda ağır bir treni çeken bir lokomotif gibiydi. Yazık ki girdiği yolun, henüz çok genç başındayken öldü. (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, s. 454-456, Remzi Kitabevi, 1974.)

    HASTA YATAĞINDA MUSTAFA NECATİ

    ‘Son anında bile metin, adeta yaralı bir aslandı’

    “Kastamonu İstiklal Mahkemesi başkanı iken (1921) köydeki sevgilisini özlediği için askerden kaçan Mehmed Onbaşı, iki gece köyünde kaldıktan sonra teslim olmuş. İstiklal Mahkemesindeki yargılanmasında verilen idam cezası dayağa çevrilince, ‘Dayak yediğimi sevdiğim kızın duymasını kaldıramam’diyerek mahkemeden idamını istemişti. Onbaşının bu mert tavrı karşısında bir değerlendirme yapan, kendisi de 27 yaşında bir genç olan mahkeme başkanı Mustafa Necati cezayı kaldırmış, onbaşıya 10 gün izin vererek ilgili kaymakama da düğün yaptırılıp evlendirilmesini, sonra cepheye gönderilmesini yazmıştı.

    Necati, inkılâbın yoğurup olgun yetiştirdiği pek kıymetli bir vatanperverdi. Onu Millî Mücadelenin daha ilk anlarında sevgili arkadaşı Vasıf’la beraber, Balıkesir’de cephe kumandanı Miralay Kâzım (Özalp) Bey’in yanında millî davanın en hararetli müdafii olarak görüyoruz.

    Necati’deki cevheri gören Kâzım Paşa onun elinden tuttu. Büyük Gâzi kabiliyet ve istidadını takdir ettiği Necati’yi en mühim işlerde kullandı. Nihayet o, İsmet Paşa mektebinde en kıymetli devlet adamı olarak yetiştirildi.

    Ameliyattan yarım saat evvel ziyaretine gittim. Yanında müsteşar Kemal Zaim ve bir-iki kişi vardı. Sancının ıstırabı altında bile arkadaşlarına iltifatı unutmayan Necati, beni görünce tebessüm etti, elini uzattı. En son benim öptüğüm o elin sahibinin yirmi dört saat sonra aramızdan ayrılmış göreceğimi hiç aklıma getirmemiştim. ‘Bak İsmail Hakkı, ben ne oldum!’ dedi.

    Lazım gelen tesellide bulundum. Ameliyatın ehemmiyetsiz olduğunu söyledim. Ben sözümü bitirince karyolanın ayak ucunda başını önüne eğmiş olan (müsteşar) Kemal Zaim’e, kulaklarımızın alışkın olduğu gür sesiyle ‘Ne düşünüyorsun Kemal? Mukadder neyse olur!’ dedi. Ben son deminde de metin olan bu yaralı aslanın kükremesinden heyecanlanarak odadan fırladım”. (İ. H. Uzunçarşılı – Mustafa Eski, Mustafa Necati Bey’in Kastamonu’daki Çalışmaları-Ankara Ayyıldız Matbaası, 1990, sf. 50-51, 140-141.)

    1920’LERİN HAYAT MECMUASI

    Necati Bey’in beklenmedik ölümü ve ardından yazan ünlü isimler…

    Ölümünün bir hafta ertesinde çıkan Hayat mecmuasının 111. sayısı “Zavallı Necati Bey” başlığıyla Mustafa Necati Bey’e ayrılmıştı. Mecmua bu sayısında, derginin adını da kendisinden ilhamla aldığını ilan ediyordu. Mecmuanın mottosu Nietzsche’dendi: “Hayata, daima hayata… Dünyaya daha çok hayat katalım!”

    Hayat’ta kimler yazmıyordu ki… Eserleriyle yazın dünyamızda eşsiz ünlere sahip Mehmet Emin Yurdakul, Köprülüzade Mehmet Fuat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Ahmet Haşim, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Hasan Âli Yücel, Hakkı Tarık Us, Ruşen Eşref Ünaydın, Yunus Nadi ve niceleri… İşte bu ustaların Mustafa Necati’nin ölümü üzerine Hayat mecmuasında yazdıklarından bölümler:

    “Bütün hayatı adeta yetişilemeyecek derecede koşmakla geçti. Altmış yetmiş senelik insan ömrünün hasılasını 34 sene içine sığdırdı” (Mehmet Emin Yurdakul).

    “Necati Bey öldü. Necati Beyin ölümüne inanmak kadar müşkül vaziyete hayatımda hiç düşmedim. Üç gün evvel gözlerinden ve sözlerinden hayat ve kudret taşan Necati Beyi üç gün sonra toprağa teslim etmek üç gün evvel halkı okutmak için açtığı Millet Mekteplerinin faaliyet tarzını hararetle, neşe ile, ümit ile tespite çalışırken üç gün sonra aramızdan birdenbire kaybolduğunu görmek…” (Ahmet Tevfik).

    “Yarın Türk maarif tarihini yazacak olanlar, bu tarihin en parlak sahifelerini Necati Beyin üç seneye sığıştırdığı parlak faaliyet devrine tahsis edeceklerdir” (Ali Haydar).

    “Her Kânunusaninin 1. günü, bundan sonra Türkiye maarifi için hem Millet Mektepleri hareketinin, yani ümmiliğe karşı harbin; hem de bu hareketin mübdii aziz Necati’nin ufülünün yıldönümü olmak itibariyle biri tatlı, öteki acı iki derin hatırayı tazeleyecektir… Zalim kader bir taraftan Necati’ye kıyarken öte taraftan da sanki bu günahını affettirmek istiyormuş gibi ona en büyük işinden bir Abide yapmış oldu” (B. Avni).

    “Ve Necati Bey âşığı olduğu gençlikten ayrılmamak, ebedi bir genç kalmak için genç yaşında öldü. Tarih onu ebediyete kadar Türk ihtilâlinin genç evladı diye anacaktır” (Cevat).

    “Bana öyle geldi ki Necati, kuvvetli ve dinç omuzlarıyla tabutun kapağını fırlatıp atacak, geniş göğsünü göklere kanat açmak isteyen bir şahin gibi haykıracak: ‘Susunuz, aziz dostlar, sevgili arkadaşlar! Ölümü yendim ve işte hayata dönüyorum!..” (Rıdvan Nafiz).

    “Necati merhum, aynı zamanda mücadele senelerinde en kuvvetli numunesini gördüğümüz Türk mertliğini lisana getirmiş bir hatip hamlesini de nazik fırsatlarda göstermişti. Bu genç ölünün inkılabın kucağında can vermek saadetine gıpta ettiğimi gizlemeyeceğim” (Mustafa Şekip).

    Makamında Necati Bey Maarif Vekaleti’nde, makamında Mustafa Necati Bey. Belki de son fotoğrafı.

    “İlme, ihtisasa, samimi bir hürmeti vardı; ve yanındakileri çalıştırmak sırrını pek iyi bilirdi. Cevval zekası sayesinde, bulunduğu işleri az zamanda kavrar herhangi bir mesele hakkında muhtelif fikirleri dinlediği zaman en doğrusunu derhal keşfederdi. Samimi olmak şartıyla en şiddetli tenkitlere darılmadığını muhtelif tecrübelerimle bilirim. Başından sonuna kadar lekesiz, berrak, geçen bu hayat, ne yazık ki, çok kısa sürdü; fakat bu kısa hayat inkılap çocuklarına örnek olacak kadar temiz ve dolgundur!” (Köprülüzade Mehmet Fuat).

    “Teselli kabul etmez bir haldeyim. Zavallı Necati ve zavallı tababet! İlâsına uğraştığın irfan alemi işte daha 36’sını doldurmadığın bir yaşta seni ölümün ifna edici kollarına attı” (Hakkı Tarık Us).

    “Necati ölmüş, diye bir haber söylediler. Dünya dünya olalı, ne kürrei arz üzerinde, ne de onun üstünde herhangi bir adamın başına bu kadar müthiş bir yıldırım düşmemiştir. Haber yıldırım idi. Fakat onun mukabilinde ben daha kuvvetli: sanki, şaka! Diyen bu hakikata inanmamakla selamet bulmak isteyen ben…” (Yunus Nadi).

    “Denilebilir ki, Necati ayakta, söylemekte olduğu bir cümlenin ortasında öldü. 1 Kanunusani 1929 günü hem halk mekteplerinin açılması, hem de onun gözlerinin ebediyen kapanması tarihidir. Harf inkılabının en çetin faaliyetini şefkat ve neşe ile başardıktan sonra gene aynı şevk ve neşe ile irfan seferberliğinin erguvanî bandırasını o genç pehlivan omuzlarında yüklenmiş, yürümeye –ne diyoruzkoşmaya hazırlanıyordu. Birden bulunduğu yerde dondu kaldı, ve henüz 36 yaşında idi” (Yakup Kadri).

    “Necati Bey’in ölümü kadar hiçbir ölüm, bana ölümü bu kadar korkunç göstermemiştir. Bu zeybek huylu ve zeybek boylu vatan çocuğunu toprağa düşüren pençenin rüzgarı, bütün Türk elinin bağrından geçti. Onu bir kere, heyecanla bir nutuk söylerken dinlemiştim: Dağ dağa vuruyor sandımdı!” (Yusuf Ziya Ortaçgil).

    “15 sene evvel İzmir’de tanıdığım haşarı ve düşünceli genç, sonraki inkılapçının bütün faziletlerine ve kuvvetlerine tamamen malikti. O çelikten yoğrulmuş gençliğin talii, alnında vazih hatlarla yazıldı. Bu güzel baht yazısında, ne ihtiyarlığın, ne romatizmanın, ne öksürüğün ne de yatakta çirkin bir ölümün lekeleri mer’i değildi. Fakat ancak kahramanların grubuna layık olan o şanlı uzviyeti, küçük bir tıbbi hata, çalıştığı sahadan erken çekilmeye mecbur etti. Ne yazık!” (Ahmet Haşim).

    “O levent cüssenle hayattın, candın;
    Neşeydin, kudrettin ve heyecandın;
    Bu kara toprağa nasıl uzandın;
    Ölüm mü oraya koyan başını?
    Saymadı mı yoksa ecel yaşını?..”
    (Hasan Ali Yücel).

    “O ne koç yiğitti gören vurulur,
    Karşılık gelirdi gökten o sese
    Derdim ki önünde diz üstü bulur
    Efem Azraili bir göğüslese!..”
    (Faruk Nafiz Çamlıbel).