Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Anafartalar coğrafyası yola kurban edilemez!

    1915’te sıcak muharebelerin yaşandığı alanda yaklaşık iki yıldır süren yol çalışmaları, geçen aylarda iyice hız kazandı. Başta Mustafa Kemal, binlerce askerin savaştığı, şehit düştüğü arazide, genişliği yer yer 20 metreye varan yeni karayolu, yakın tarihimizin bu en belirleyici hadisesinin orijinal anı ve izlerini yokediyor.

    Anafartalar! Çanakkale muharebelerinin kader coğrafyası. Türk insanının yeniden millet olduğu yer. Mustafa Kemal’in ve nice kahramanın işgalcilere “buradan öteye seni geçirmem; arkamdaki ülkeyi, çoluğumu-çocuğumu sana yedirmem” dediği yer. 

    Şehit düşerek bize bugün bu topraklarda yaşama imkanı verenlerin, bu umutla göğsünü siper edenlerin sembol mekanı, ebedi istirahatgâhı. İster inançlı olun, ister inançsız; ister kendinizi şöyle veya böyle tanımlayın; ister en koyu muhalif, ister en yaman aktivist; ister en muhafazakar dindar, ister… ne olursanız olun. Olabiliyor musunuz? İşte bu “olma”yı, bu coğrafyada ölmeyi bilen insanlara borçluyuz hepimiz.

    Aktüel, siyasi, ideolojik, ekonomik, etnik, duygusal yönlerden birçok farklı düşünüş ve tavır içindeyiz. Maalesef bugün artık farklılıklar bir yana, birbirini boğmak için fırsat kollayanlar ülkesi hâline geldiğimiz için; bizi hâlâ biraraya getirebilen, mevcudiyetimizi sağlayabilen belki de yegâne hadisenin Çanakkale olduğunu da unutuyoruz.

    Çanakkale muharebe alanlarının bu en kuzeyindeki tarihî alan, maalesef orijinal dokusunu yitirmek üzere. Oysa ki 105 sene önce bu vatanın, milletin istiklali ve istikbali için toprağa düşenlere minnet-şükran borcumuzu bir nebze olsun ödeyebilmek için; bu küçük toprak parçasını aslî hüviyetiyle bozmadan, bir şey eklemeden, olduğu gibi bir muhafaza etmemiz, gelecek nesillere bir canlı tarih müzesi olarak intikal ettirmemiz lazım. 

    Çanakkale Tarihî Alan sınırları içinde yapılacak, ticari, turistik vs. hiçbir yatırım, bu millî ve tarihî mirasımız olan alanın manevi havasının bozulup kirlenmesini karşılayacak maddi getiri sağlayamaz. Çanakkale destanı ve bu destanın yaşandığı alanın zarar görmesi, aslî hüviyetini kaybetmesi, bir daha para ve maddi imkanlarla geri getirilemeyecek bir kayıp olur.

    Devletin en tepesinden, bugün alanda çalışan işçilere kadar bu sürecin içinde bulunan herkesin vicdanına sesleniyor Mehmet Akif Ersoy: “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı/ Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı…”

    Tarihin üzerine asfalt Anafartalar sektöründe açılan devasa genişlikte yollar. Eğer müdahale olmazsa çok yakında sıcak asfalt dökülecek.
  • Kuvâ-yı Milliyye’den düzenli orduya doğru

    Kuvâ-yı Milliyye’den düzenli orduya doğru

    1920 Temmuz’u İstiklal Harbi sürecinde kritik gelişmelere sahne oldu. Yunan ordusunun Bursa’yı ele geçirmesi ve Denizli’de Demirci Mehmet Efe vakası Büyük Millet Meclisi’nde ciddi tartışmalara yol açtı. Mustafa Kemal’in “Batı Cephesi’nin yarılmasının onulmaz bir durum yaratmadığı ve asıl bundan sonrasının önemli olduğunu” söylemesi de Meclis’i teskin etmedi ama düzenli orduya geçiş noktasında önemli bir ivme sağladı.

    Millî Mücadele döneminin ilk aşamalarına damgasını vuran gelişme yerel direniş örgütlerinin oluşmasıdır. Bir yanda bunların işgalcilere karşı oluşturdukları ve “Kuvâ-yı Milliyye” genel adlandırmasıyla anılan silahlı güçler, diğer yanda da İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin paramiliter etkinlikleriyle bilinen üyelerinin kurduğu bazı çeteler; İstanbul Hükümeti’nin tepkisizliği üzerine ortaya çıkmış ve Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından sonra bile hem Yunan ordusuna hem de Ankara aleyhtarı isyanlara karşı savaşmayı sürdürmüşlerdir. 

    Ancak bu silahlı güçlerin yararı olduğu kadar zararı da olabiliyordu. Çoğu zaman başlarına buyruk hareket etmeleri, kanun kural tanımadan iş görmeleri ve bazı gereksinimlerini karşılamak adına sivil halka pek iyi davranmamaları, Anadolu’daki hareketlenmeyi kanundışı ilân etmiş olan İstanbul Hükümeti’nin ekmeğine yağ sürüyordu. Ayrıca bu oluşumlar, hem Anadolu halkı önünde İstanbul’a karşı hâlâ bir meşruluk mücadelesi veren hem de uluslararası düzlemde saygınlık kazanması gereken Ankara’daki yönetimin de başını ağrıtıyordu. Bu yüzden BMM açılır açılmaz bu grupların yavaş yavaş tasfiye edilip yerlerini düzenli bir ordunun alması yönünde çabalara girişilmişti.

    Kuvâ-yı Milliyye'den düzenli orduya doğru
    Mecliste yas
    Bursa’nın 8 Temmuz 1920’de Yunanlarca işgal edilmesi üzerine Meclis’in riyaset kürsüsüne kara bir örtü örtülmüştü. Örtü, 2 sene 2 ay 2 gün orada kaldı.

    Fakat bu konuda Ankara’da tam bir görüş birliği yoktu. Birçok milletvekili, 1. Dünya Savaşı’ndaki deneyimler nedeniyle silahlı kuvvetlere, özellikle de subaylara karşı olumsuz bir tutumdaydı. Öte yandan, başta “Çerkes” Ethem Bey’in Kuvve-i Seyyâre’sinin gösterdiği başarılar gelmek üzere, milis güçlerinin Maraş, Antep, Adana ve Tarsus yörelerinde Fransızlara karşı elde ettikleri kısmî başarılar, Aydın’ın kısa süreliğine de olsa Yunan ordusundan geri alınması gibi harekâtlar bu milletvekillerini tatmin ediyordu. Son olarak da Yunan ordusunun Balıkesir üzerinden ilerleyişini sürdürüp Bursa’yı ele geçirmesi (8 Temmuz 1920), düzenli ordunun sert eleştirilere hedef olması sonucunu doğurmuştu. Tümüyle “gerilla savaşı” yapılmasını önerenler bile oldu. İşte tam bu sırada tarihimize “Denizli Vakası” adıyla geçen olay meydana geldi. Bu olay, bütün sevimsizliğine karşın, BMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya hem Kuvâ-yı Milliyye ve çeteleri daha bir zaptürapt altına alma hem de BMM’nin düzenli orduya güven duymasını sağlama olanağı tanıyacaktı.

    Yunan ordusu Bursa üzerine yürürken bir koldan Uşak, bir koldan da Denizli’ye doğru ilerlemişti. Denizli bölgesinde ciddi bir savunmayı mümkün kılacak askerî güç yoktu. Yalnızca Demirci Mehmet Efe’nin zeybekleri ve az sayıda jandarma, Yunan ordusunun Büyük Menderes’i kolayca geçmesine engel olmak üzere nehrin güneyinde mevzilenmişlerdi. Bu koşullarda Denizli halkının ve oraya sığınmış olan Nazillilerin daha içeri doğru kaçmaları, ilk ağızda da Eğridir’e gitmeleri kararlaştırıldı. Bu sığınmacılarla birlikte birçok yerli Rum da Yunan ordusunun göstermesi beklenen şiddete engel olmak amacıyla rehine alınıp Eğridir’e doğru tehcir edilecekti. 

    Kuvâ-yı Milliyye'den düzenli orduya doğru
    Çerkes Ethem Mustafa Kemal’le Haziran 1920’de Yozgat İsyanı’nı bastırmak üzere görevlendirilen Çerkes Ethem ve adamlarımİstasyon’daki karargah binası önünde Mustafa Kemal Atatürk’le.

    Yolculuğun düzenli bir biçimde gerçekleşmesi için Demirci Mehmet Efe, en güvendiği adamlarından Sökeli Ali Efe’yi 40 kadar zeybekle Denizli’ye gönderdi. 6 Temmuz’da Denizli’ye gelen Ali Efe’nin görevi, yola çıkacakları salimen trene bindirip cepheye dönmekti. Ancak işler karıştı. Hürriyet ve İtilâf Fırkası yanlılarından birkaç kişinin elebaşılığını yaptığı ve kendilerine “Hicret Etmeyenlerin Hukukunu Müdafaa Heyeti” adını veren bir grup, bir yandan Yunan ordusunun Denizli’ye girmek üzere olduğuna ilişkin asılsız bir şayia çıkarırken, diğer yandan da Ali Efe’nin zeybeklerinin Türk ve Rum halka tecavüzlerde bulunduklarına dair gene asılsız bir dedikodu yaydılar. Daha sonra bu grubun harekete geçirdiği silahlı bir kalabalık, 8 Temmuz günü silahlarını bırakmayı kabul etmiş olan Ali Efe’yi ve bazı zeybekleri öldürdü. Zeybeklerin bir bölümü tutuklanmış, bazıları can havliyle kaçıp sağa sola saklanmış, ikisi ise Demirci Mehmet Efe’nin yanına varıp olanları kendisine bildirmişti.

    Bu cinayetlere çok içerleyen Demirci Mehmet Efe, suçluları cezalandırmak için hemen Denizli’ye gitti. Kısa sürede suçluların büyük bir kısmı ele geçirildi ve kelimenin tam anlamıyla boğazlandı (9 Temmuz). İntikam dürtüsüyle hareket eden Mehmet Efe, hem hukuku hiçe sayıp kimseyi mahkemeye sevketmemişti hem de Yunan ordusu karşısında cepheyi savunmasız bırakmıştı. 

    60 kadar insanın ölümüyle sonuçlanan bu olay, Bursa’nın da düşmesiyle birlikte BMM’de büyük bir infial yarattı. 12-13 Temmuz 1920 tarihlerinde BMM’de yapılan görüşmelerde Dâhiliyye ve Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye Vekâletleri ağır eleştirilere hedef olmuş, gensoru önergesi verilmiş, hattâ Trabzon Mebûsu Ali Şükrü Bey, Meclis soruşturması istemişti. Sonuç olarak Câmî (Baykut) Bey Dâhiliye Vekâleti’nden istifa etmiş, vekiller heyetine güvenoyu verilmiş, meclis soruşturması isteği de reddedilmiştir. Bursa’nın düşmesinden sorumlu tutulan 20. Kolordu Komutanı Albay Bekir Sami (Günsav) ve Yarbay Âşir (Atlı) Beyler’in görevlerine BMM’nin isteği üzerine ve Heyet-i Vekîle kararıyla 14 Temmuz 1920’de son verilmiş, Demirci Mehmet Efe karşısındaki edilginliği ve Denizli’deki cinayetleri önleyememesi nedeniyle 57. Tümen Komutanı Albay Şefik (Aker) Bey de 17 Temmuz’da görevden alınmıştır.

    Kuvâ-yı Milliyye'den düzenli orduya doğru
    Kanun-kural tanımadı
    Yunan ordusu Denizli’ye doğru ilerlerken bölgedeki zeybeklerin başında Demirci Mehmet Efendi vardı. En güvendiği adamı Ali Efe’nin öldürülmesinin ardından kanunun yerine geçmeye kalkışınca Meclis’te büyük infial yaşandı.

    Söz konusu subayların görevlerinden alınmasına gidilen günlerde BMM’de ordunun ülkeyi kurtarabilecek gücünün olup olmadığına ilişkin de hararetli tartışmalar yaşandı. Mustafa Kemal Paşa, eleştirilere 12 Temmuz günü cevap verdi ama Meclis’i teskin edemedi. Tam iki hafta sonra, bu kez 26 Temmuz tarihli gizli bir celsede, Batı Cephesi’nin yarılmasının onulmaz bir durum yaratmadığını, dünyada yarılmayacak cephe olmadığını ve asıl bundan sonra ne yapılacağının önemli olduğunu söyleyerek ordunun gayet sağlam ve iyi durumda olduğunu tekrar etti. Ayrıca, bu iki tarih arasında Mustafa Kemal Paşa, Batı ve Güney Cepheleri’ni incelemek üzere uzun bir teftiş gezisine çıkacağını ve ordunun ne durumda olduğunun Meclis tarafından iyi anlaşılabilmesi için 10 milletvekilinden oluşan bir grubun kendisine katılmasını arzu ettiğini bildirmiş; bunun üzerine BMM’de 17 Temmuz günü yapılan kura çekimiyle kendisine refakat edecek 10 kişi seçilmiştir. Grup, 11 gün sürecek olan cephe yolculuğuna 27 Temmuz akşamı başladı.

    Bu yolculuk çok şeyi değiştirecekti. Nitekim yolculuğun daha ilk günlerinde Mustafa Kemal Paşa, vilayetlere ve Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerine birer tamim göndererek cemiyet şubelerinin artık bulundukları yerin yönetim sorumlusuna (vali, mutasarrıf ve kaymakam) bağlı olacaklarını; kendi yönetimlerinde silahlı kuvvet bulunduramayacaklarını; kendi maddi imkanlarıyla silahlı güç oluşturmaları halinde de bunu mutlaka yöredeki askerî yetkilinin denetiminde yapmalarını; söz konusu gücü o askerî yetkenin tayin edeceği kıtaların emrine vermelerini bildirdi (28-30 Temmuz). 

    Ankara’ya döndükten sonra BMM’nin 9 Ağustos tarihli birleşiminin 3. oturumunda Mustafa Kemal Paşa’yla teftiş gezisine çıkan milletvekilleri dinlendi. İlk konuşan Konya Mebusu Refik (Koraltan) Bey, özellikle Bilecik halkının düzenli ordu istediğini anlattı. Daha sonra söz alan Antalya Mebusu Rasih (Kaplan) Efendi ise genel olarak bütün memleketin düzenli ordu istediğini, ülkenin ancak böyle bir orduyla kurtarılabileceğine halkın inanmış olduğunu söyledi. Daha aylar sürecek olsa da, Kuvâ-yı Milliyye’nin sahneden çekilip yerini düzenli orduya bırakma süreci başlamıştı.

  • Türkiye’yi sarsan iki gün

    Türkiye’yi sarsan iki gün

    Türkiye’deki işçilerin kendilerini fiilen sokakta gösterdikeleri ilk ve en büyük eylemdi 15-16 Haziran. Onbinlerce çalışan ilk defa kendi işyerlerinden, kendi mahallelerinden başka yerlerde, İstanbul’un mutena semtlerinde boy gösteriyor; sendikal hakları için yürüyüşe geçiyordu. Siyasi partiler, siyasi örgütler, ideolojiler, hatta sendikalar bile geride kalacaktı.

    Bundan 51 sene önce yapılan 1969 seçimlerinde Adalet Partisi (AP) zafer kazanmıştı. Meclis’teki 450 sandalyenin 256’sını aldılar. Ancak 27 Mayıs darbesi sonrasındaki endişeler geride bırakılıp yeni ve nurlu ufuklara yelken açıldığı sanılırken, 1970 başlarındaki iki önemli olay, ciddi bir siyasal krize yol açacaktı.

    Önce Ocak ayında Necmettin Erbakan, Millî Nizam Partisi’ni kurarak Odalar Birliği’ndeki temsiliyetini siyasileştirmeye yöneldi. Öte yandan 72 Adalet Partili, Genel Başkan Süleyman Demirel ile anlaşmazlıkların giderilmesi için “muhtıra” verdi. Ardından 11 Şubat’ta bütçe 201’e 224 reddedilince, bütçeye red oyu kullanan 41 AP’li haysiyet divanına verildi. Bu durumda 3 bağımsız milletvekili AP’ye “girdi”.  Hükümet çekildi ve yeniden görevi alan Demirel’in kurduğu yeni hükümet mecliste güvenoyu alırken 41’lerin 30’u oylamaya katılmadı. Böylece kurulacak olan Demokratik Parti’nin oluşumu şekilleniyor; tarım ve ticaret kesimindeki tabanını kaybetme riski taşıyan AP, önemli bir temsiliyet sorunu ile karşı karşıya kalıyordu.

    Toplum polisi topluma karşı

    Eylem sırasında en önde yürüyen kadın işçilere toplum polisinin coplarla saldırması, işçilerin tansiyonunu yükseltmişti. Taş, sopa ve demir çubuklarla karşı koyan işçilerin önünde polis tutunamadı.

    Öte yandan ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi de (CHP)  kaynıyordu. CHP Parti Meclisi’nde 38 üyenin 34’ü oylamada çekimser kalırken, Ecevit olağanüstü kurultay çağrısında bulunuyordu. Ortanın Solu hareketi, sonunda Ebedi Şef İsmet İnönü’yü istifaya kadar götürecek bir zorlu sürecin pimini çekmişti. 

    Birkaç yıl öncesine kadar hem Meclis içinde hem toplumsal muhalefette gücünün üzerinde sesini duyuran Türkiye İşçi Partisi (TİP); 1968’den önce uygulanan ve herkesin aldığı oy oranında temsiline imkan veren millî bakiye sisteminin değiştirilmesiyle, 1965’de çıkardığı 14 milletvekili yerine ancak 2 milletvekili çıkarabilmişti. Aynı süreçte Çekoslavakya’nın SSCB tarafından işgali ile su yüzüne çıkan parti içi yarılmalarla zayıflamış, önceki etkisini kaybetmiş durumdaydı.

    Kurumayan kan İşçi eylemlerine şiddetle müdahale etmek bir gelenek halini almıştı. 16 Şubat 1969’daki Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü, kışkırtmalar sonucu tarihe Kanlı Pazar olarak geçti.

    Dipten gelen dalga: Sendikal mücadele

    Her ne kadar 1968’de ABD ve Avrupa’da başlayan toplumsal hareketlenmeler farklı bir dinamizm ortaya koymuş olsa da, Türkiye’de AP’nin iktidarını zorlayacak bir alternatif ortada gözükmüyordu. Yine de kurumsal siyaset mecrasında yukardaki gelişmeler yaşanırken, çeşitli kesimlerin hak arayışları da sokakta renkleniyordu. Öncesinde başlayan köylü hareketi, öğretmen hareketi, öğrenci hareketi, “Doğu mitingleri”nin yanısıra 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması, kurumsal siyaseti zorlamaya başlamıştı. Hükümet ve işverenler, işçilerin iradelerine karşı sarı sendikalar lehine ağırlıklarını koymaya başladılar. 1968-1969’daki Derby, Kavel, Demir Döküm, Singer, Sungurlar, Gamak gibi fabrikalardaki işçiler, esas olarak işçilerin büyük çoğunluğunun iradesinin hiçe sayılarak işverenin tercih ettiği sendikanın dayatılması üzerine işyerlerini işgal etmeye başladılar. Örneğin Derby’de hakim nezaretinde yapılan referandumda oylamaya katılan 950 işçinin 930’u Lastik İş’i tercih etmişken, ancak 20 oy alabilen Kauçuk İş’e yetki verilmek istenmekteydi.

    Mayıs 1970’de, personel kanuna karşı çıkan polisler bile greve gittiler! Günün bir gazetesi “Grev önleye önleye grevi öğrenen polisler sonuna kadar direnecekler” diye yazıyordu. 

    Demirel ise cemiyetler, ceza, gösteri ve toplantı yürüyüşleri kanunlarında değişikliklerle, meclisten sonra sokağı da zapt-ı rapt altına almaya yöneliyordu. 1968’de İş Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle kıdem tazminatı hakkını budamaya yöneldiğinde her ne kadar Türk-İş buna karşı çıkmış olsa da, sonuçta TİP konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürecek ve Mayıs 1970’de bu kanun iptal edilecekti. 

    Hareket alev gibi hızla yayılıyor Anayasal Direniş Komitesi bildirisinde grevi sabah haber aldıkları yazıyor.

    İşler kızışıyor, işçiler geriliyor

    Böyle bir ortamda Mayıs ayında Erzurum’da yapılan Türk-İş’in 8. Kongresinde AP Eski Çalışma Bakanı ve Meclis’teki çalışma komisyonu başkanı Turgut Toker,  274 Sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 Sayılı Toplu iş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nu kastederek şöyle diyordu: “Sendikalar Kanun Tasarısı’nın yürürlüğe girmesiyle, Türkiye’de Türk-İş’ten başka işçi konfederasyonu kalmayacak”. 

    Kavel Kablo (üstte, sağda) ve Doğa Galvaniz (altta) işçileri direnişe katılanlardan.

    “Bir sendikanın Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için işkolu işçilerinin üçte birini temsil etmesini” öngören tasarıdaki madde, aslında hükümetin meclise gönderdiği metinde dahi bulunmuyordu. Bunu, Çalışma Komisyonu’nda aralarında daha sonra DİSK genel başkanı olacak ve 12 Eylül 1980’de hapishanelerde DİSK’i savunacak olan Abdullah Baştürk’ün de bulunduğu CHP’nin Türk-İş’e bağlı sendikacı milletvekilleri önermişti! Ve tabii AP’li sendikacı milletvekilleri tarafından da hemen kabul edilmişti. 

    Bir dizi baraj ve noter mecburiyeti ile işçilerin mevcut sendikalardan özgür iradeleri ile ayrılmalarının neredeyse imkansız olduğu bir sistem getiriliyordu. DİSK’in yanısıra bir dizi bağımsız sendika bu durumda temsil kabiliyetini kaybedeceği gibi, Türk-İş’teki bir çok sendika da ancak idarenin hoşgörüsü ile ayakta kalabilirdi. DİSK başkanvekili ve TİP’in iki milletvekilinden biri olan Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas ise Meclis’te “bununla Türk-İş diktası getirilmek isteniyor… DİSK anayasa haklarını kullanarak sonuna kadar direnecektir” diyordu. Seçim sisteminin değiştirilmesiyle TİP’in Meclis’teki temsiliyeti engellenmişken, şimdi de DİSK’in tasfiyesi ile “huzur ve sükun”un daim kılınması hedefleniyordu.

    İşçiler ne ister? Olaylar sırasında işçilerin hazırladığı pankartlar içinde iş güvenliği, yönetime katılma, işten çıkarılmama, takımların toplanması için 10 dakika önce paydos gibi aletler öne çıkıyordu.
    “Uyu uyu dediler, artık uyumak yok” gibi sloganlar da vardı.

    Türk-İş’in keyfine diyecek yoktu. Demokratik herhangi bir ülkede görülmeyen ve bilinmeyen bir sendikal yapılanma uluslararası sendikal örgütleri de hayrete düşürmüştü. Kanun yapıcı yalnızca işçileri düşünse de işveren sendikaları da endişeliydi. TİSK ve TOBB gibi işveren örgütleri kanunun kendilerine dokunabileceği kaygısını taşıyordu. Yayınladıkları ortak imzalı bildiride şöyle diyorlardı: “Sendika, federasyon ve konfederasyonların kuruluşunda ‘sendikalı işçilerin 1/3’ünü temsil etme’ şartı gibi bir şart katiyen düşünülmemelidir. Veya; bu hükmün konulması bir zaruret olarak görülüyorsa münhasıran işçi sendikaları için konulmalı ve işveren sendikası, federasyonu ve konfederasyonunun kuruluş şartları ayrıca ilave edilmelidir”.  

    Haziran’ın 15’i:  Hadiseler başlıyor

    Sözkonusu kanun TBMM’de 4 red oyuna karşılık 230 oyla kabul edilince, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler iki arkadaşıyla ertesi gün cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile görüştü. Sunay tasarıyı inceleyeceğini ama “vetonun bir halta yaramadığını” ekledi. Millî Güvenlik Kurulu ile de görüşme talebinde bulunuldu ise de, Millî Güvenlik Sekreterliği “Sendikalar Kanunu’nun millî güvenlikle bir ilgisinin bulunmadığı” gerekçesiyle görüşme talebini kabul etmedi. Demirel’in görüşme talebini kabul etmediğini eklemeye gerek yok. CHP genel sekreteri Ecevit ise kurultay işleriyle uğraştığı için kanunu incelemediğini; kendisine bir sakınca bulunmadığını bildirdiklerini; ancak şimdi tasarının anti-demokratik olduğunu anladığını ve DİSK’e hak verdiğini; CHP milletvekillerinin Türk-İş yöneticisi olmaları hasebiyle bu duruma ancak Senato’da karşı çıkabileceklerini bildirdi.

    Bayrağın altında Genç, yaşlı, kadın, erkek işçiler pek çok yerde Türk bayraklarıyla eylem yapmışlardı. Bazı durumlarda bayraklar polis ve askerin eylemcilere saldırırken tereddüt yaşamasına da neden olmuştu.

    Kurumsal çerçevede bütün yollar denendikten sonra DİSK yöneticileri 13 Haziran’da yöneticilerle, 14 Haziran’da 700 dolayında temsilcinin katılımıyla “ne yapmalı” sorusuna cevap arıyordu. İki günlük eylemden sonra Taksim’de büyük bir miting planlandı.

    15 Haziran günü İstanbul ve Gebze’de birçok işyerinde işçiler işbaşı yapmadı. Ankara Yolu üzerinde bulunan Otosan’da 2.700 işçi yürüyüşe başladı. Bir başka cenahtan Cevizli’den Üsküdar’a bir yürüyüş kolu oluşurken, Silahtarağa ve Alibeyköy’de de işçiler yürümeye başladı. “Bütün kininiz işçilere mi?”, “Yaşasın işçi sınıfı”, “Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok”, “AP iktidarı bizim iktidarımız değildir” gibi sloganlar yazılı dövizler bir selin üzerinde dalgalanıyordu. Yürüyüş öylesine etkili ve kalabalıktı ki, Demir Döküm fabrikasından dört işçiyi polisler alınca işçiler karakolu sardılar ve arkadaşlarını geri aldılar. Kartal kavşağında  bir askerî birlik ve üç tankla kurulan barikatı askerlerin zor kullanmadığını gören işçiler kolaylıkla aştılar.

    Kendiliğinden bir eylem Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinden Sadun Aren, TİP’in eylemden haberi olduğunu söylemişti. Görünüşe göre daha önce birbirlerini görmemiş işçiler, hakları için kolkola sokağa çıkmıştı.

    Soğanlı’da Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’e ait bina ile Türk-İş’in örgütlü olduğu Soğanlı’daki Haymak Döküm Fabrikası’nın bürosu tahrip edildi. Olaylardan sonra bir gazeteye işçilerden biri şunu söyleyecekti: “Biz arkadaşlarımızı yürüyüşe çağırmak için gittik. Fakat işveren karşımıza eli silahlı fedailerini çıkardı”. Hürriyet gazetesinin belirttiğine göre işveren Maden-İş’in örgütlenmesini engellemek için iki gün önce Eskişehir’den bir grup “işçi” getirerek fabrikanın lojmanlarına yerleştirmişti. 10 bin dolayında işçi Haymak’ın önüne yığılınca, sendikal örgütlenmeyi kırmaya gelen “işçiler”le çıkan gerilim sonucu idari kısımda tahribat olmuş, Haymak işçisi öfkesini idari bürodan çıkarmıştı.

    İşçiler Göztepe’de durakladıklarında gün akşam olmuştu. Bu yürüyüşün yarını da vardı. DİSK 115 işyerinde 75 bin işçinin yürüyüş ve gösteriye katıldığını belirtirken İstanbul’dan Ankara’ya gitmekte olan Demirel “Bu gibi hareketlerini içine girenlerin tahriklere alet olduğu gerçektir. Kanunsuzluklara alet olmanın sonu yoktur. Devlet güçleri her şeyin üstünden gelecektir” diyordu.

    16 Haziran: Çatışmalar başlıyor

    Devletin tepkisi ağırdı. Fenerbahçe’de üzerlerine ateş açılan işçiler…

    Bu beyanatın bir gözdağı olması bir yana, ertesi günkü olayları alevlendirdiği bile söylenebilir. 16 Haziran günü İstanbul’un her iki yakasında işçiler, önlerini kesmeye çalışan polisler ve askerlerle çatışmaya girdiler. Ateş açılınca, Kadıköy kaymakamlık binasını ateşe verildi. Bağdat Caddesi’ni işçiler ilk defa görüyordu ve buranın sakinleri de muhtemelen işçileri ilk defa görüyordu. Orta ve üst sınıfın yaşadığı semtlerde ciddi bir panik oluşmuş; çocuklar aceleyle evlere çağrılmış; balkonlara bayraklar asılmıştı!

    Araba vapuru seferleri durduruldu. Galata ve Atatürk Köprüsü açılarak geçişler engellendi. İşçi mahallerinin çevresinde tank birlikleri yerleşti.

    Demir yumruğun karşısında tek yumruk Eylemciler pek çok yerde polis barikatlarıyla karşılaştı (üstte). Bir gün sonra gazete manşetlerinde sıkıyönetim haberleri vardı (altta).

    İstinye’deki Kavel’den gelen işçilerle Levent’te birleşen kortejin Taksim’e doğru yönelmesi sırasında polisler yolu kesince, ilk büyük çatışma burada cereyan edecekti. “Sağduyunun timsali” olarak gösterilen Abdi İpekçi’nin genel yayın yönetmenliğindeki Milliyet,  “En önde yürüyen kadın işçilere toplum polisinin coplarla vurması, gerideki erkek işçileri tahrik etti. Taş, sopa, demir çubukla karşı koyan işçilerin önünde toplum polisi tutunamadı” diye yazıyordu. Kadınların çığlıklarına silah sesleri karıştı. Toplum polisi kaçmağa başladı. Esentepe üzerinden Şişli’ye varan işçiler buradaki askerî yığınak karşısında geri döndüler.  Saat 21.00’de hükümet sıkıyönetim ilan etti. 

    Olaylar sırasında 3 işçi (Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram, Mehmet Gıdak), bir esnaf (Doğukan Dere) ve 1 polis memuru (Yusuf Kahraman) hayatını kaybedecek; yüzlerce kişi yaralanacak ve gözaltına alınacaktı.

    “Sorumlu kim, kimi suçlayacağız?”

    İçişleri Bakanı hemen kararını vermişti: “Bu bir isyan, bir ayaklanmadır”. Baş suçlu TİP’tir! Bir takım gizli raporlar, değme casusluk romanlarını kıskandıracak yazılar ortalıkta dolaşmaya başlar. Türk-İş için mesele basittir: “… bir kısım masum işçi vatandaşlarımız aşırı sol militanların tahriki ile sokaklara dökülmekte, can ve mal güvenliğini tehdit etmektedir”. Tahrikçi olarak gösterilenlerden TİP’in önemli yöneticilerinden Sadun Aren’in anılarına göre ise “TİP süreçten habersizdi”.

    En büyük sendikalardan Maden-İş’in tabanının ideolojik olarak bir bütün teşkil ettiğini söylemek ise imkansızdı. Sendika başkanın TİP’in kurucusu ve milletvekili olduğu dönemde bile yapılan araştırmalara göre, işçiler genel olarak AP’ye oy vermektedir. Seçim sonuçlarına bakılırsa zaten bütün DİSK üyelerinin de TİP’e oy vermedikleri açıktır.  

    Daha ilginç bir istatistik de şöyledir: Direnişe katılan 168 işyerinin 121’inde Türk-İş sözleşme yapmış durumdadır! Olaylarda hayatını kaybeden üç işçinin ikisi, ağır yaralı 30 işçiden 22’si Türk-İş’in örgütlü olduğu işyerlerinde çalışmaktadır! Yazar Ferit Öngören bunları belirttikten sonra, Cumhuriyet’teki yazısında şu sonuca varıyordu: “Gürültünün, DİSK ile Türk-İş arasındaki çatışma gibi gösterilmesi, olayları DİSK’in tahrik ettiği, temel yanılgı oluyor. Partilerin günü birlik çıkar hesapları, ortalığı bulandırmaya yetmiştir. DİSK, sembolik bir eylem düzenlemiş, infilak Türk-İş’e üye iş yerlerinden gelmiştir”. 

    Yürüyüşün ruhunu en iyi anlatan cümleyi ise tekstil fabrikası Eyüp şubesi yöneticilerinden Süleyman Çelebi söyleyecektir: “Hiç tanışmayan, hayatında birbirini hiç görmemiş, ayrı fabrikalardan çalışan işçiler sanki 20 yıldır birlikte mücadele ediyormuş, can-ciğer arkadaşmış gibi kola kola yürüyorlardı”.

    Anayasaya aykırı yasalar geçidi

    16 Haziran akşamı ilan edilen sıkıyönetimi fırsat bilerek, özellikle Maden-İş’e üye işçilerin bulunduğu fabrikalarda işten çıkartmalar başlar. Akabinde bir daha kolay kolay iş bulamayacak olan yaklaşık 5 bin işçi işten atılır. Madeni Eşya İşverenler Sendikası bunu “ekonomik darlığa bağlamak gerek” dese de yarım ağızla bu gerçeği kabul etmek durumunda kalır. İşten atılanlar yalnızca DİSK üyesi işçiler değildir, Örneğin Türk-İş Bölge temsilcisi Nejat Karacagil “özellikle tekstil işkolunda işten çıkartmaların olduğunu” belirtir. 

    Türkiye İşçi Partisi ve ardından CHP’nin Anayasa Mahkemesine götürdüğü kanun 1972’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilecek; 12 Mart’ın Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın ifadesiyle “anayasanın fazla bol gelmesinin” bir göstergesi olarak askerî müdahaleye giden yol açılacaktır.  

  • Güvenilir Divan’dan Ulusal Konsey’e

    Güvenilir Divan’dan Ulusal Konsey’e

    Avusturya İmparatorluğu, birçok konuda benzerlik gösterdiği komşusu ve hasmı Osmanlı Devleti gibi modern anlamda bir parlamentoya çok geç ve sancılı bir şekilde kavuşmuştu. 100 yıl önce, 10 Kasım 1920’de kurulan iki kamaralı Avusturya Parlamentosu, tıpkı Türkiye’deki gibi kesintilere uğrayan sancılı bir cumhuriyetleşme sürecinin sonucu…

    Habsburg monarkları, 1760’da “aydınlanmış despot” olarak değerlendirebileceğimiz Arşidüşes Maria Theresa, “Staatsrat” (Devlet Divanı) adlı kurumu devreye sokana dek kadim “Geheimrat”dan (Güvenilir Divan) aldıkları fikirlerle topraklarını yönettiler.

    Habsburg politik sistemindeki esas değişim ise Avrupa’nın birçok yerinde olduğu gibi 1848’de “Avrupa Baharı” veya “Halkların Baharı” diye adlandırılan devrimlerle gerçekleşti. Aynı yıl “Reichstag” (İmparatorluk Meclisi) kuruldu, ama bu kurum Mart 1849’da kısa ömrünü tamamladı. Devrimci bir bağımsızlık mücadelesi içindeki Macarlar ise monarşi toprakları dahilinde olmalarına rağmen bu meclise katılmamışlardı. Sadece 20 gün geçerli olabilen Pillersdorf Anayasası’ndan sonra Kremsier Anayasa Taslağı oluşturuldu. Bu sırada 1. Ferdinand tahttan çekilerek yerini yeğeni Franz Joseph’e bıraktı. Henüz 18 yaşında olan Franz Joseph’in gençliği nedeniyle yenilikçi olacağı varsayılsa da o da reaksiyoner, gerici ve mutlakiyetçi politikalar gütmeye devam etti.

    1849’da “Dayatılan Mart Anayasası” (Oktroyierte Maerzverfassung) yürürlüğe girdiyse de hiçbir zaman tam olarak uygulanamadı. Buna göre çift kamaralı bir parlamento kurulacak; üst kamara bölge meclislerinden gönderilecek temsilcilerden, alt kamara ise belli bir oranda vergi ödeyen erkeklerin vereceği oyla seçilen vekillerden oluşacaktı. 1849 aynı zamanda Rus ordusunun yardımıyla Macar ayrılıkçıların yenilgiye uğratıldığı yıldı. Bunun verdiği özgüvenle Franz Joseph anayasayı sürüncemede bıraktı ve ardından “Silvesterpatent” (Noel Beratı) ile 1851’de anayasayı yürürlükten kaldırdı.

    Franz Joseph’in yeni-mutlakiyetçi politikalarına son vermeye mecbur kalması ise 1860’a rastlar. 1859’daki İtalyan Bağımsızlık Savaşı’nın Magenta ve Solferno Muharebeleri’nde ardı ardına gelen mağlubiyetler, ülkenin mali durumuna hayli zarar vermişti. Bu finansal krizden çıkmak için finans çevrelerinin ve sermaye sahiplerinin desteğine ihtiyaç vardı. Bu nedenle Franz Joseph’in uzun süredir talep edilen anayasal-parlamenter monarşiye geçmekten başka çaresi kalmamıştı. 1860’da “Oktoberdiplom” (Ekim Şahadetnamesi) ile gönülsüz de olsa yeni bir anayasa ve parlamentonun sözünü verdi. 1861’de ise “Februarpatent” (Şubat Beratı) ile yeni anayasayı ilan etti.

    Yeni İmparatorluk Anayasası’na göre yine “Reichsrat” adıyla kurulan bu yapı, iki kamaralı bir parlamentoydu: Ayan Meclisi (Herrenhaus) ve Vekiller Meclisi (Abgeordnetenhaus). Ayan Meclisi’nde soylular, ruhban sınıfı ve ülkenin en varlıklı burjuvaları vardı. Vekiller Meclisi ise taca bağlı topraklardaki yerel meclislerden gönderilen 343 vekilden oluşuyordu. Macarlar (kısmen de Galiçyalılar) kendi anayasa ve parlamentolarını talep ettikleri için bunu boykot ettiler. Habsburg Monarşisi, 1848’deki ayaklanmalarından beri Macarları sıkıyönetimle idare ediyor, taleplerini gözardı ediyordu. Bu durum 1866’daki Avusturya-Prusya Savaşı’na kadar sürdü.

    Baba-Kız sağlık için   Şifa tanrısı Asklepios ve hijyen tanrıçası Hygieia yanyana oturmuş, biri hastalıkları iyileştirmek için biri de hastalık olmadan engellemek için çalışıyor.
    İki kamaralı parlamento Ulusal Konsey (Nationalrat) ve Federal Konsey (Bundesrat) olmak üzere iki kamaradan oluşan Avusturya Parlamentosu Kasım ayında 100. yılını dolduracak.

    1815’te kurulan ve Habsburglar’ın başını çektiği Alman Konfederasyonu, 1805’te Napolyon Savaşları sırasında lağvedilen Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun vazifesini görüyor ve hanedana tüm Alman hanedanlarının üzerinde bir konum sağlıyordu. 1866 Königgraetz Muharabesi’nde Prusya’ya karşı mağlup olan Avusturya, artık bu konumunu sürdüremezdi. Özellikle Macar milliyetçilerinin bu zayıf durumu kollayarak bağımsızlıklarını ilan etmesinden korkan Franz Joseph, artık Budapeşte’ye farklı ve dahası eşit bir pozisyon sunmalıydı. 1867’de bu nedenle Avusturya-Macar Antlaşması (Österreichisch-Ungarischer Ausgleich) imzalandı. Buna göre Avusturya İmparatoru aynı zamanda Macar Kralı olacak, tıpkı Viyana’daki gibi bir parlamento Budapeşte’de kurulacak ve Macarlar, dışişleri, savaş ve imparatorluğu kapsayan konularla ilgilenen Maliye Bakanlığı dışında kendi bakanlıklarına sahip olacaktı. Aralık Anayasası (1867) denilen bu anayasa ve onun oluşturduğu siyasi sistem, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1918’deki 1. Dünya Savaşı yenilgisine kadar sürdü.

    Son Reichsrat’ın Alman üyeleri 21 Ekim 1918’de Geçici Ulusal Meclis adı altında toplanarak fiilen çifte monarşinin sonunu getirdi. İmparatorluk 3 Kasım’da Villa Giusti Mütarekesi’yle savaştan çekilirken, bundan 9 gün sonra I. Karl tahttan feragat edecek, ardından da yeni meclis Alman Avusturyası Cumhuriyeti’ni ilan edecekti.

    Kurulan Renner Hükümeti, Saint-Germain Antlaşması’nı yeni cumhuriyet adına imzaladı. Staatsrat olarak atanan II. Renner kabinesi, anayasa yazıcı Ulusal Meclis’i kurdu. Bu meclis kadınların da dahil olduğu genel oy uygulamasıyla seçildi. Ayrıca ülkenin ismi Saint Germain Antlaşması nedeniyle Avusturya Cumhuriyeti olarak değiştirildi ve yeni kurulan (Weimar Cumhuriyeti olarak bilinen) Alman Cumhuriyeti ile birleşmesini engellemek için Versailles Antlaşması’nda özel bir maddeyle bir ülkenin diğerinin ilhakı engellendi.

    1 Ekim 1920’da ilan edilen Federal Anayasa Kanunu ile aynı yılın 10 Kasım’ında kurulan iki kamaralı Avusturya Parlamentosu, 1933-1945 arasında sekteye uğradıysa da halen ülkenin yasama işlerini sürdürüyor. Ulusal Konsey (Nationalrat) ve Federal Konsey’den (Bundesrat) oluşan parlamento, (tıpkı Türkiye’deki gibi) kesintilere uğrayan sancılı bir cumhuriyetleşme sürecinin sonucu…

  • 4000 yılın kadim mirası: Antik Anadolu’da meclisler

    4000 yılın kadim mirası: Antik Anadolu’da meclisler

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı, Anadolu’da kendine özgü bir sosyo-ekonomik düzenle birlikte kültür, sanat ve ticaretin de geliştiği bir dönem oldu. Bugünkü Kayseri yakınlarında bulunan Kaneş’te (Kültepe) keşfedilen çiviyazılı tabletler, Assurlu tüccarların sorunlarını kent meclislerinde (Karum) çözdüklerini gösteriyor.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda (MÖ 1950-1720) gerçekleşen ve Anadolu için kırılma noktası oluşturan bazı önemli gelişmeler, beraberlerinde bir hukuk ve meclis sistemi oluşmasına neden olmuştu. Gelişen ticari faaliyetlerle birlikte artan cinayet, soygun, el koyma, kaçakçılık, fidye ve senet ödememe gibi konular, Anadolu’da hukuku ve bununla bağlantılı olarak meclisin kurumsallaşmasını sağlamıştı. Yazı gibi hazır bir biçimde Mezopotamya’dan taşınan bu hukuk ve meclis sistemini, arkeoloji literatüründe “Kapadokya Tabletleri” olarak bilinen Kültepe çiviyazılı kil tabletlerinden öğreniyoruz.  İlk yazılı belgeler ise Mezopotamya’da meclisin varlığından bahsediyor. Sumer uygarlığındaki (MÖ 2900-2500) İhtiyar Meclisi, krallıkla yönetilen kent-devletleri (Ur, Uruk, Kiş, Nippur, Lagaş, Girsu) halindeki Sumerler’in siyasal konularda kent büyüklerine danıştığına işaret ediyor. Sumer’den sonra aynı coğrafyada yani Güney Mezopotamya’da kurulan Eski Babil Krallığı’nda (MÖ 19-16. yüzyıllar) da İhtiyar Meclisi’nin yanısıra bir Genel Meclis’in (Halk Meclisi) olduğunu biliyoruz.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda hukuk ve meclis sisteminin arkaplanına bakarsak, döneme ilişkin yazılı belgeler, daha MÖ 20. yüzyılın başından itibaren Anadolu halkının çeşitli etnik gruplardan oluştuğunu, bunların da Hitit, Luvi, Pala, Hatti ve Assurlu olduklarını söylüyor. Tabletlerin Eski Assur lehçesi ile yazılmış olmalarından Assurlular’ın Anadolu’ya ticaret yapma amacıyla gelmiş olduklarını ve gelirken de yazıyı getirmiş olduklarını anlıyoruz. Assurlular’ın, bugünkü Kuzey Irak sınırları içinde kalan ülkelerinden Anadolu’ya gelmelerinin en önemli nedeni, kendi memleketlerinde doğal kaynaklardan yoksun olmalarıydı.

    4000 yılın kadim mirası:-3
    Assurlu tüccarlar Anadolu’ya geldiklerinde “karum” dedikleri mahalleler kurmuşlardı. Kayseri yakınlarındaki Kaneş (Kültepe) Karumu’nda bir Kent Meclisi de vardı.

    Assurlu tüccarlar, MÖ 1950’lerden Luvi ve Palalar gibi Hint-Avrupa ırkından olan Hititler’in Anadolu’da ilk siyasi birliği kurduğu MÖ 1720’lere kadar Anadolu’da kalmışlardı. Yaklaşık olarak 230 yıl kadar süren bu dönem, Assur Ticaret Kolonileri Çağı ya da Karum Dönemi olarak anılıyor. Bu dönemde Anadolu’da kuvvetli ve kendine özgü bir sosyo-ekonomik düzenin, kültür ve sanatın geliştiğini gözlemliyoruz. Assurlu tüccarlar kendi ülkelerinde geldiklerinde, Anadolu’nun belli başlı kentlerinin etrafında “karum” dedikleri kendi mahallelerini kurmuşlar ve yerli halkla kaynaşmışlardı. Merkez karum, bugünkü Kayseri yakınlarında bulunan Kaneş’te (Kültepe) yer alıyordu. Anadolu’da dönemin en güçlü kent-devleti olan Kaneş, Assur kentinin resmî ticaret ortağıydı. Bu kaynaşma sonucunda Anadolu sanatı Mezopotamya sanatının özelliklerinin etkisi altında yüksek bir seviyeye ulaşmıştı.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nın en gözalıcı gelişimi de mimaride gerçekleşmişti. 1948’den beri Türk arkeologlar tarafından kazılan Kültepe, dönem mimarisinin en iyi izlendiği merkez oldu. İlk defa bu dönemde Anadolu’da saray diyebileceğimiz avlulu anıtsal yapıların ortaya çıktığı gözlemleniyor. Bu anıtsal yapılarda kentin kralı ya da prensinin oturduğu anlaşılıyor.

    Anadolu’da Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda görülen ülkeler arası ticaret, kentleri sosyo-ekonomik bakımlardan da geliştirip zenginleştirmişti. Protohistorik (Öntarih) Dönem’de barış içinde madencilikle ve tarımla uğraşan kentler, kendilerini çevreleyen ve koruyan sur duvarlarının da kanıtladığı gibi bu çağda korunabilmek için askeri bakımdan da güçlenip kent-devletlerine dönüşmek zorunda kalmışlardı.

    4000 yılın kadim mirası:-4
    Hellenistik Dönem Halk Meclisleri Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yaygınlaşan Halk Meclisleri, “bouleuterion” denilen özel binalarda toplanırdı. Ülkemizdeki en ünlü “bouleuterion”lardan biri Priene’de (sağda), bir diğeri ise İzmir’deki Metropolis Antik Kenti’nde ortaya çıkarılmış (solda).

    Geleneklerini Mezopotamya’dan alan Kaneş (Kültepe) Karumu’nda, bir Kent Meclisi’ne (Bit Alim) de rastlanıyor; meclis üyeleri genellikle Karum’un zengin tüccarlarından oluşuyordu. Bu meclis çoğunlukla Karum’daki Assurlu tüccarlarla ilgili konuları görüşüyordu. Siyasal kararlar alabilen Kaneş Kent Meclisi aynı zamanda kentin en büyük yargı kurumuydu. Fakat Kültepe’de bugüne dek yapılan arkeolojik kazı çalışmalarında Kent Meclisi’ne ait olduğu düşünülebilecek özel bir yapı saptanamadı.

    Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda Karum’u yani Büyük Pazar Yeri bulunan Anadolu kentlerinde görülen Kent Meclisi, daha sonraları ortaya çıkacak eski Yunan sitelerindeki (MÖ 500) Halk Meclisi’nin (boule) de kurumsal atasını oluşturdu. Özellikle Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yaygınlaşan Halk Meclisleri, “bouleuterion” denilen özel binalarda toplanırdı. Genelde kareye yakın dikdörtgen planlı olan bu yapıların içinde tiyatro gibi oturma basamakları da vardı. Ülkemizde en ünlü “bouleuterion”lar, Ephesos, Patara, Priene, Kibyra ve Aphrodisias’ta açığa çıkarılmıştır.

  • Hakimiyet Milletindir

    Büyük Millet Meclisi’nin tam 100 yıl önceki açılışı, Millî Mücadele’nin köşe taşlarından olmasının yanında parlamentonun üstünlüğünü savunanların 1908’den beri yürüttüğü mücadelenin de son adımlarındandı. 2. Meşrutiyet’in ilk parlamentosunun açılışından 31 Mart’a, Bâb-ı Âli baskınından Britanyalılar tarafından çalışamaz hale getirilen son Osmanlı Meclis-i Mebûsan’ına adım adım hâkimiyet-i millîyeye doğru…

    Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, ülkemizde parlamento üstünlüğünü isteyenlerle buna karşı olanlar arasındaki mücadelenin, birincilerin kesin zaferinden önce atılmış son adımlarından biridir. Bu mücadele, daha 1908 sonlarında, 2. Meşrutiyet’in ilk parlamentosunun açılmasıyla başlamıştı. Meclis-i Mebûsân 1876 Anayasası’nı tepeden tırnağa değiştirmeye koyulmuş, Şubat 1909 ortalarında başbakan olan Hüseyin Hilmi Paşa ise her ne kadar anayasa değişiklikleri henüz gerçekleşmemişse de hükümetinin hazırlanmakta olan bu değişikliklere göre hareket edeceğini; yani eskiden olduğu gibi padişaha karşı değil, Meclis’e karşı sorumlu olacağını söylemişti. Bu gidişi Meclis’te kanuni yollardan engelleyemeyeceğini anlayan muhalefet de bunun üzerine harekete geçmiş ve 31 Mart Vakası’nı tezgâhlamıştır.

    Halâskâr Zâbitân adlı cuntanın girişimleri de -1912 seçimlerinde hile yapılmış olması ve iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin adam kayırmaları gibi haklı nedenlerle ortaya çıkmış olsa da- aslında hakimiyet-i millîyeye, yani Ağustos 1909’daki anayasa değişiklikleriyle yasallaşan parlamento üstünlüğüne son vermeyi amaçlıyordu. Bu girişimler, Tanzimat döneminden bildiğimiz Bâb-ı Âlî diktatörlüğüne benzer bir yönetimin işbaşına gelmesi sonucunu doğurmuş ve Meşrûtiyet tehlikeye girmişti. İttihat ve Terakki’nin 1913 başında gerçekleştirdiği, Bâb-ı Âlî Baskını olarak bilinen darbe de bu duruma karşı bir tepki, yani parlamentonun son sözü söyleyen merci olarak kalacağı meşrûtî rejime dönüşü sağlayan bir karşı-darbedir.

    Hakimiyet Milletindir-4
    Hakimiyet milletin egemenlik ulusundur 9 Mayıs 1935’te Mustafa Kemal Atatürk’ün katıldığı son CHP Kurultayı olan 4. Büyük Kurultay sırasında kürsünün arkasında Latin harfleriyle “Egemenlik Ulusundur” yazılı levha görülüyor.

    Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmasını fırsat bilen ve daha şehzadeliği döneminde hâkimiyet-i milliyeye karşı olduğunu bildiğimiz Sultan 6. Mehmet Vahdettin ve Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti, 2. Meşrutiyet’e Ocak 1919’un ilk günlerinde son vermişlerdi.

    Ancak yeni bir önder kadro yönetiminde Anadolu’da örgütlenen hâkimiyet-i millîye yanlıları, önce Erzurum Kongresi’nde, sonra da Sivas Kongresi’nde gösterdikleri çabalarla Ekim 1919’da meşrûtî yönetime dönüşü sağladılar. Ne var ki son Osmanlı Meclis-i Mebûsânı, Sèvres Antlaşması’nı daha baştan reddettiği için Britanyalılar tarafından çalışamaz hale getirildi. Dolayısıyla, Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’ni, yalnızca ülkeyi parçalanmaktan kurtarmaya çalışan bir meclis olarak değil, aynı zamanda ulusal egemenlik ilkesinin zaferi için çalışan bir meclis olarak da görmemiz ve 1908’de başlayan devrimin 1920’de sürdüğünü kabul etmemiz gerekir.

    BİRİNCİ MECLİS VE TARİHYAZIMI TARTIŞMASI

    Devrimlerin göbeğinde Mustafa Kemal ve diğerleri

    Devrim olarak nitelediğimiz süreçlere baktığımızda, bu devrimlerin devrim olarak başlamadığını görürüz. Ankara’daki milletvekilleri, 23 Nisan 1920’den itibaren Ankara’da yeni bir devlet kurulduğu iddiasında değillerdi. Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bir avuç insanın iradesiyle TBMM’ye katılan milletvekillerinin büyük çoğunluğunun düşüncelerini farklıydı.

    Açıldığı zamanki adıyla Büyük Millet Meclisi, 1921’den itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarih anlatılarında da Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) olarak karşımıza çıkan meclis, her şeyden önce gazi bir meclistir. Anadolu Savaşı’nı yöneten ve zafere ulaştıran meclistir. Dolayısıyla da tarihimizdeki önemi tartışılamaz bile. Ayrıca bu önemi, yalnızca tam bağımsız bir Türkiye’nin oluşmasında oynadığı role de indirgenemez. Birinci TBMM, ulusal egemenlik ilkesinin, yani parlamentonun üstünlüğü ilkesinin kesin zaferinde de çok önemli bir işlev görmüştür. Bu nedenle Birinci TBMM’nin Türk Devrimi dediğimiz süreçteki yeri de tartışılamaz. Zaten kuruluşu da Osmanlı anayasal düzeninin tümüyle dışına çıkılmış olması nedeniyle, kendi başına devrimsel bir gelişmedir.

    Hakimiyet Milletindir-6
    Hâkimiyet milletin egemenlik ulusundur
    15 Ekim 1927’de Mustafa Kemal’in Nutuk’u okurken çekilmiş bu fotoğrafında birinci Meclis binasının duvarında Hattat Mehmed Hulusi Yazgan tarafından yazılmış “Hakimiyet Milletindir” levhası var.

    Bütün bu söylediklerimize karşın birinci TBMM, gerek hukuksal yapısı gerekse de kendisini oluşturan bireylerin siyasal ve toplumsal fikirleri açılarından devrimci bir meclis değildi. Yani 1950’lerin sonlarından itibaren bir yanda Tarık Zafer Tunaya, diğer yanda da Tevfik Bıyıklıoğlu’nun yayınlarıyla ortaya çıkan tarih söylemi çok ciddi bir eleştiriye muhtaçtır. Bu iddia, devrim olarak adlandırdığım bir süreçte çok önemli bir rolü olan bir kurumun devrimci olmadığını ileri sürdüğü için garipsenebilir. Paradoksal gibi gözüken bu yaklaşım, aslında bir tarih yöntemi eleştirisi, özellikle de devrimlere özgü tarihyazımının bir eleştirisidir. Özetle söylenecek olursa, çoğu devrim tarihinde görülen erekselcilik boyutu, bugüne kadarki birinci TBMM algımızda da egemen olagelmiştir. Bu da, gene kısaca söylenecek olursa, yeni Türkiye Devleti’nin 23 Nisan 1920’de açılan Birinci TBMM ile başladığı fikridir.

    Devrim olarak nitelediğimiz süreçlere baktığımızda, gözden kaçması kesinlikle mümkün olmayan birçok özellik, bu devrimlerin devrim olarak başlamadığını gösterir. Eğer Büyük Britanya, Fransa veya İspanya’yla ve her durumda yerlilerle savaşı göze alıp Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında birikmiş yerleşimcilerin batıya doğru yayılmasını yasaklamasa, Amerikan Devrimi büyük olasılıkla ortaya çıkmayabilirdi. Daha da önemlisi, eğer Büyük Britanya yönetimi birçok yıl sonra yapacağı önemli bir siyasal reformu 1770’lerde yaparak seçme ve seçilme hakkını genişletmiş olsa, Amerikan Devrimi diye adlandırdığımız süreç hiç ortaya çıkmazdı. Nitekim Amerikalıların o çok meşhur “Temsil yoksa vergi de yok” sloganını o günlerde gayet mantıklı bulan birçok Britanyalı vardı. Ama olmadı ve Amerikalılar Westminster’a kendi milletvekillerini bir türlü gönderemediler, sonunda da kendi parlamentolarını kurdular.

    Hakimiyet Milletindir-11
    Dualarla açılış 23 Nisan 1920’de Hacı Bayram-ı Veli Camii’ndeki Cuma namazının ardından tekbirlerle Meclis binasına doğru yola çıkan kalabalık, Fehmi Hoca’nın hatim duasının ardından içeri girdi. Hoca mebuslar Meclis’te hep bir ağızdan dualar ediyorlardı. Bayraklarla süslenen kürsüye de Kur’an-ı Kerim ve Sakal-ı Şerif konmuştu.

    Fransız Devrimi’nde de durum farklı değildi. Devrimsel süreç başladığında Fransız seçkinlerinin en büyük arzusu ülkelerinin siyasal ve malî yapısını Büyük Britanya’nınkilere benzetmekti. Yani istenen şeyler, o güne kadar yeryüzünde görülmemiş, çılgınca ütopik şeyler değildi. Bir parlamento kurulacak ve kralın hakları kısıtlanacak; bir de soylular tıpkı Büyük Britanya’da olduğu gibi, yıllık kazançlarına orantılı olarak vergi vermeyi kabul edeceklerdi. Bunlar olamadı. Fransız Devrimi tarihçisi François Furet, Fransız Devrimi’nin aslında 1787’de, Soylular Meclisi’nin vergilendirilmeyi reddetmesiyle başladığını söyler. Kral da Britanyalı mevkidaşı gibi olmayı gurur meselesi yapmasa Fransız Devrimi pekala olmayabilirdi. Unutmamamız gerekir ki birçok Batı Avrupa ülkesi, insan haklarına saygılı çağdaş bir demokrasi olma yolunda devrim yapıp kral kafası kesme ya da cumhuriyet ilân etme ihtiyacı duymamıştır.

    Birinci TBMM’ye gelince… İlk bakmamız gereken, 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyânet-i Vataniye Kanunu’dur; zira TBMM’nin çıkardığı ikinci kanun olan bu metin yeni meclise meşruluk sağlayan, kurucu bir metindir. Bu metinde TBMM, kendisini geçici bir kurum olarak tanıtır. Yani Hilâfet ve Saltanat makamlarıyla Osmanlı topraklarını yabancıların elinden kurtarıp saldırıları savuşturduğunda TBMM’nin varoluş nedeni ortadan kalkacaktır. Dolaylı olarak, “Bu amaçlara ulaşıldığında başkentimize ve meclis-i mebûsânımıza, yani meşrûtî yönetimimize döneceğiz” denmektedir.

    Hakimiyet Milletindir-3
    Meclis komisyonları için yapılan seçimlerde ise ilk devre milletvekillerinden Neşet (İstanbul), Hacim Muhittin (Karesi) ve Abdülhalim (Konya) beyler oy verirken görülüyor.
    MECLİS’İN KURUCU METİNLERİNDEN

    Hıyânet-i Vataniyye Kânûnu

    29 Nisan 1336 ve 30 Recep 1338

    Nümero 2

    Madde 1 – Makâm-ı Muallâ-yı Hilâfet ve Saltanat’ı ve Memâlîk-i Mahrûse-i Şâhâne’yi yed-i ecânibden tahlîs ve taarruzâtı def maksadına matûf olarak teşekkül eden Büyük Millet Meclisi’nin meşrûiyyetine isyânı mutazammın kavlen veyâ fiilen veyâ tahrîren muhâlefet veyâ ifsâdâtda bulunan kesân hâin-i vatan addolunur.

    NOT: Bu kanunda 15 Nisan 1923 tarihinde yapılan değişiklikle üzeri çizili bölüm kaldırılmış, böylece TBMM kalıcı bir kurum olmuştur.

    Burada dikkat etmemiz gereken bir husus da birçok milletvekilinin kanunlarımızda yeri olmayan, dolayısıyla da bakışaçılarına göre devrim ya da isyan olarak görülebilecek bir oluşum olan Birinci TBMM’nin geçici olduğunu söyleyen bu kanun sayesinde Ankara’ya gidip Meclis’e katılmayı kabul etmiş olmasıdır.

    Bu söylediklerimiz, Ankara’daki milletvekillerinin 23 Nisan 1920’den itibaren Ankara’da yeni bir devlet kurulduğu iddiasında olmadıklarını göstermesi açısından önemlidir. Burada karşımıza çıkan en ciddi tarihyazımı sorunu da Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresindeki bir avuç insanın iradesiyle TBMM’ye katılan milletvekillerinin büyük çoğunluğunun düşüncelerini birbirine karıştırmaktır. Bugün artık biliyoruz ki Mustafa Kemal Paşa’nın cumhuriyet kurmak istediğini birçok kişi daha 1919 yazında biliyordu. Onun gibi düşünen başkaları da vardı. Ama TBMM’yi oluşturanların büyük bir çoğunluğunun hiç de böyle bir niyetleri yoktu.

    Yeniden olgulara dönelim. Birinci TBMM, alkollü içki kullanımını yasaklayan bir kanun çıkarmış, erkek ve kadın öğretmenleri toplantı salonunda birlikte oturttu diye Eğitim Bakanı hakkında soru önergesi vermiş bir meclistir. Saltanatın kaldırılması sürecinde Meclis’te verilen önergelerin birinde, Sultan Vahdettin ve İstanbul Hükümeti üyelerinin Müslümanlarca taşlanması isteniyordu. Bu Meclis’in birçok üyesi Sakarya zaferinin mimarı Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığını yenilemekte ayak diremiş, bazı üyeleri ise Paşa tekrar seçilemesin diye seçim kanununda değişiklik önermiştir. Bunları vatan haini oldukları için ya da ülkenin işgalden kurtulmasını istemedikleri için değil, zaferin getireceği meşrulukla birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın yükselişine engel olamayacaklarını, bunun sonucunda da işin cumhuriyete, laikliğe, kadın-erkek eşitliğine, Latin harflerine ve daha başka birçok şeye kadar gideceğini öngördükleri için yapıyorlardı.

    Eylül 1922’de kendisiyle İzmir’de yaptığı söyleşide, “Artık Latin harflerini alırız, değil mi Paşam?” diyen Hüseyin Cahit Yalçın, daha o günlerde Mustafa Kemal Paşa’nın Latin alfabesi yanlısı olduğunu bilen tek kişi değildi. Gerçi saltanatı kaldıran Birinci TBMM’dir. Ama bu Meclis, saltanatı kaldırdığı akşam hilâfet devleti kurulacağını, halifenin devlet başkanı olacağını sanıyordu.

    Hakimiyet Milletindir-5
    İlk meclis üyelerinin 5 Kasım 1925’te Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin (bugünkü Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi) açılışında çektirdiği bu fotoğraftan.

    Birinci TBMM’de yukarıda söylediğim önlemlerle Mustafa Kemal Paşa’yı engellemeye çalışanlar arasında birkaç kişinin gerçek demokratlar olduğunu ve bunların Paşa’nın tek adam konumuna yerleşmiş olmasından samimiyetle rahatsızlık duydukları söylenebilir. Ama bunların büyük bir çoğunluğu aslında bu tek adam bahanesini kullanarak ülkenin ufkunda beliren köklü bir siyasal ve toplumsal devrime karşı durmaya çalışıyordu. “2. Grup” olarak tanınan, Paşa’ya muhalif bu kişiler arasında Enver Paşa’nın başa geçmesini isteyen, geçmişlerinde de Enver Paşa’nın yakın çevresinde bulunmuş birçok milletvekili vardı. Bunların, diktatörlük karşıtları olduğunu iddia etmek çok gülünç olur. Bu nedenle, görünürde diktatörlük eleştirisi yapanların, yıllar önce Niyazi Berkes’in dediği gibi, gerçekte diktatörlüğe değil, Mustafa Kemal Paşa’nın o diktatörlükle gerçekleştirmek istediklerine karşı olduklarını kabul etmemiz gerekir.

    Bütün bunlardan çıkarabileceğimiz sonuç, Birinci TBMM’nin devrimsel bir meclis olmasına karşın devrimci bir meclis olmadığıdır. Devrimseldi, çünkü İstanbul’a isyan etmiş ve ulusal egemenlik ilkesinin yerleşmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. Ancak, devrimci değildi, zira bağrında, başta cumhuriyet olmak üzere, “Türk Devrimi” dediğimiz zaman akla gelen neredeyse bütün reformlara karşı olan bir çoğunluk barındırıyordu.

    Hakimiyet Milletindir-1
    Derviş ve asker Mebuslar İlk mecliste her meslekten milletvekili vardı. Hocalar, dervişler, askerler ve memurlar… 1922’de orduların başarısı için yapılan duada, Mareşal Fevzi (Çakmak) Paşa, Rauf (Orbay) Bey, Mustafa Kemal Paşa yanyana.

    Burada ilginç olan bir boyut da bu çoğunluğa mensup olanların bir bölümünün Mustafa Kemal Paşa’nın çevresinden olmasıdır. Nitekim en tanınmışları Rauf (Orbay) Bey, Adnan (Adıvar) Bey, Refet (Bele) Paşa, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kâzım (Karabekir) Paşa olan bu grup, 1924’te açıkça muhalefete geçtiğinde, kurdukları partinin programına halkın açık onayı olmadan herhangi bir anayasa değişikliği yapılmayacağına ilişkin, gayet muhafazakâr bir madde koyacaklardı.

    Birinci TBMM’nin ilginç bir özelliği daha vardır ki devrimci bir meclis olmadığının en sağlam göstergelerinin başında gelir. Bilindiği gibi Cumhuriyet Halk Partisi, 1950 seçimlerinde büyük bir hezimete uğramış, bu yüzden o yıl açılan Meclis’te önceki Meclis’te de milletvekili olarak bulunmuşların oranı yüzde 12’de kalmıştı. Bu olağandışı durumu saymazsak, cumhuriyet tarihinin açık arayla en düşük yenilenme oranının (yüzde 30) Birinci TBMM’nin milletvekillerine ait olduğu, yıllar önce siyaset bilimci Frederick Frey tarafından tespit edilmiştir. Artık devrimi gündeme koymaya hazırlanan Mustafa Kemal Paşa, devrim yapmak için değil, ülkeyi kurtarmak için kurulmuş olan Birinci TBMM’yi 1923 yazında sıkı bir elemeye tâbi tutmuştu.

    Hakimiyet Milletindir-7
    Çocuklara armağan 4 yıl sonra 1929’da Meclis’in açılış yıldönümü ilk defa çocuk bayramı olarak da kutlanmaya başlandı.

    İhtilal ve demokrasi, ateşle su gibi…

    Birinci TBMM, olağanüstü koşullarda kurulmuş, olağanüstü bir devrim meclisiydi ve belki de Türkiye tarihinin en çoksesli meclisiydi. Ama genel oy hakkının, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve hatta kurtuluşa kadar seçimlerin de mevzubahis olmadığı bu meclisi “demokratik” olarak tanımlamak yanlıştır.

    Birçok yayında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin birinci döneminin gayet demokratik olduğu iddia edilir. Samet Ağaoğlu’nun 1944’te yayımladığı Kuvay-ı Milliye Ruhu adlı kitabından beri yerleşmiş olduğunu sandığım bu yorum yanlıştır. Bir meclisin demokratik olabilmesi için her şeyden önce genel oy hakkı gerekir. Halbuki ne 1919’daki son Meclis-i Mebûsân seçimlerinde, ne de 1920’de TBMM için yapılan seçimlerde genel oy hakkı vardı. Yalnızca gelir vergisi ve emlâk vergisi ile tarımdan alınan aşarla hayvancılıktan alınan ağnam vergilerini ödeyenler seçmendi. Demokrasinin bir toplumun kendisini yönetecek olan kanunların yapılmasına doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla katılması demek olduğunu unutamayacağımıza göre, genel oy hakkı olmayan bir ülkede demokrasiden de söz edemeyiz.

    Hakimiyet Milletindir-8
    İki meclis binası 1920’de Ankara’da Meclis olarak kullanılmaya elverişli bir bina yok gibiydi. Sonunda, 2. Meşrutiyet döneminde, İttihat ve Terakki Cemiyeti kulübü olarak yapılmış tek katlı bina, eksikleri okullardan ve halktan toplanan eşyalarla tamamlanarak açıldı. İlk meclisin duvarında Şûra Suresi’nin 38. ayetinden “İşlerini istişare ile yürütürler” anlamına gelen bölüm asılıydı.

    Hukuk ya da siyaset bilimi öğrencilerinin kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde demokrasinin de olamayacağını daha birinci sınıfta öğrendiklerini sanırım. Yani bir yönetimin demokratik olabilmesi için yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrı olması en temel ilkedir. Birinci TBMM ise yalnızca bir yasama meclisi olarak kurulmamış, yürütmeyi de kendisi üstlenmiştir. 1920’nin Eylül ayından itibaren ise İstiklâl Mahkemeleri’ni kurarak yargıyı da eline almıştır. Üstelik bu, yargıç atamak biçiminde olmamıştır. Meclis, yargıçları ve tabii savcıları kendi üyeleri arasından seçmiştir.

    Son olarak da TBMM, gene Eylül 1920’de çıkardığı Nisâb-ı Müzakere (toplantı yeter sayısı) Kanunu’yla, kurtuluşa kadar seçim olmayacağını ilân etmiştir. Gerçi beş ay sonra, 1921’in Ocak ayında çıkarılan Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nda, Meclis’in üçte iki çoğunlukla amacına ulaştığına ilişkin bir karar alması halinde seçim yapılabileceği söylenmiştir; ama seçimin yapılıp yapılmayacağına karar verecek olan merci gene TBMM’dir.

    Hakimiyet Milletindir-9
    İki meclis binası 29 Ekim 1929’da Atatürk’ün yanındaki heyetle birlikte çıktığı bina ise 18 Ekim 1924’ten beri kullanılan ikinci meclis binası.

    Bütün bu söylediklerimiz TBMM’nin olağanüstü koşullarda kurulmuş, olağanüstü bir devrim meclisi olduğunu gösteriyor. Devrim ve demokrasinin ateşle su gibi birarada olamayacaklarını bildiğimize göre, nasıl oluyor da günümüzde hâlâ birçok “biliminsanı” Birinci TBMM’nin “demokratik” olduğunu iddia edebiliyor? Bu çok önemli sorunun yanıtını galiba günümüzün siyasal tercih ve yaklaşımlarında aramamız gerekiyor. Tercih meselesinin anlaşılması görece kolay. Bazıları sözkonusu dönemde yaşananların bir devrim olmadığı kanısındalar. Yaklaşım meselesi ise daha nazik bir konu.

    Günümüz Türkiye’sinin ciddî bir temsil sorunu var. Toplumdaki fikirler bütün zenginlikleriyle siyaset sahnesinde seslerini duyuramıyor. Yani Samet Ağaoğlu’nun, kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla tarzında kaleme aldığı Kuvay-ı Milliye Ruhu yaklaşımı hâlâ geçerli: “Bak, Kurtuluş Savaşı’nın en hengâmeli günlerinde bile TBMM’de ne tartışmalar ne eleştiriler yapılıyordu!” Üstelik, bu tespit yanlış bir tespit de değil. Ama adı yanlış koyuluyor. 1920-1923 arasındaki dönemde TBMM’nde demokrasi değil, çokseslilik vardı. Ayrıca dediğimiz gibi, Birinci TBMM tüm Türkiye tarihinin en çoksesli meclisiydi. Ama çokseslilik, demokrasilerin çok önemli bir özelliği olmakla birlikte, tek başına demokrasi için yeterli olamaz.

    SÜREKLİLİKLER VE YENİ BAŞLANGIÇLARLA

    Son Osmanlı Meclisi’nin kaldığı yerden…

    İşgal yıllarında son Osmanlı Meclis-i Mebûsân’ının feshedilmesi, başkent İstanbul dışında kurulacak bir meclise meşruiyet zemini sağladı. İki meclis arasındaki süreklilik ilişkisi Büyük Millet Meclisi’nin bir isyan olarak görülmesinin önüne geçti. Meclis başkanlığı seçimine dek…

    İstanbul’daki Meclis-i Mebûsân Britanyalılarca çalışamaz hale getirilince Mustafa Kemal Paşa,19 Mart 1920’de Ankara’da toplanacak olağanüstü bir meclis için seçim çağrısı yaptı. Meclis başkent dışında toplanacaktı ve âyân meclisinin bulunmadığı bir oluşum olacaktı. Üstelik bu meclis için çağrıyı yapan da devlet başkanı değildi. Kısacası girişim, Anayasa’ya aykırıydı. Gerçi Meclis-i Mebûsân’ın artık toplanamaz olmasının bu yeni meclise bir meşruluk sağladığı söylenebilirdi. Ama anayasal sistemin dışına çıkılması nedeniyle söz konusu meclisin açılması bir devrim ya da isyan olarak görülecekti.

    Bu durumun farkında olan Mustafa Kemal Paşa, yeni meclise fazladan bir meşruluk kaynağı sağlamak üzere, yaptığı seçim çağrısında Meclis-i Mebûsân’dan kaçıp Ankara’ya geleceklerin de yeni meclise katılabileceğini söyledi. Böylece Meclis-i Mebûsân’la yeni meclis arasında bir süreklilik ilişkisi kurulmuş oluyordu. Büyük Millet Meclisi’nin açıldıktan sonra ilk çıkardığı kanun da bu süreklilik arayışına vurgu yapan bir kanundur. Nitekim Ankara’daki mebuslar, yapılacak onca iş varken, 24 Nisan 1920’de Ağnam Resmi Kanunu’nu, yani hayvancılıktan alınacak vergiye ilişkin kanunu çıkardılar, zira Britanyalılar İstanbul’daki Meclis-i Mebûsân’ı bastıklarında birkaç gündür görüşülmekte olan konu bu kanundu. Ancak bu süreklilik yoluyla meşruluk arayışı bu kadarla kaldı. Hatta ilginç bir de gelişme yaşandı. Erzurum Mebusu Celâlettin Arif Bey, yukarıda açıkladığımız mantığa göre Büyük Millet Meclisi başkanı olmak istemişti. Nitekim kendisi, Reşat Hikmet Bey’in ölümü üzerine son Meclis-i Mebûsân’ın başkanı olmuştu. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın itirazı üzerine bu gerçekleşmedi. Yeniden başkanlık seçimi yapıldı ve Mustafa Kemal Paşa BMM Başkanı oldu.

    Hakimiyet Milletindir-10
    Tehditkar seyir Fındıklı’daki son Osmanlı Meclis-i Mebûsân binasının önünde İngiliz donanmasına ait gemiler. Britanyalıların bu meclisi çalışama hale getirmesi, Ankara’da toplanacak olağanüstü bir meclise zemin sağladı.
  • ANZAC siperlerine propaganda bildirisi

    Kara muharebelerinin en yoğun şekilde yaşandığı 1915’in Mayıs ayında, 14. Alay askerleri tarafından savunulan Bombasırtı (Quinn’s Post) mevkiindeki düşman siperlerine bir bildiri atılmıştı. ANZAC askerlerin teslime veya çekilmeye çağıran bu belgenin orijinali ATASE arşivlerinde ortaya çıktı.

    Bundan 105 yıl önce bu ayın 25’inde başlayan Çanakkale kara muharebeleri, göğüs göğüse çok kanlı çarpışmaların yanısıra psikolojik bir mücadeleye de tanık oldu. Bunun için karşılıklı kullanılan çeşitli propaganda yöntemleri ortaya çıkmıştır. Kimi zaman kendi askerlerini yüreklendirmek için karşı tarafı kötülemek yönünde; kimi zamansa kendi tarafının iyi, güçlü durumda olduğu, savaşın mutlaka kazanacağı yönünde yayınlar yapılmaktaydı. Türk tarafında genelde bu yönde propaganda yapıldığı görülmekteydi.

    Türklerin karşı propaganda yaptığını gösteren bir örnek, Australian War Memorial’da (Avustralya Savaş Müzesi) bulunan yarısı yırtık, yarısı daktilo ile tamamlanmış bir propaganda beyannamesidir. İngilizce olarak yazılmış bu beyanname türünün tek örneği. Bugüne kadar bu yırtık ve eksik örnekten başka, Türkler tarafından karşı tarafı yıpratmak, teslim olmasını sağlamak amacıyla dağıtılan hiçbir belge bulunamamışken, şimdi bu belgenin orijinaline Genelkurmay Arşivi’nde de rastlanmıştır.

    ANZAC siperlerine propaganda bildirisi
    Avustralya Savaş Müzesi’nde, sonradan tamamlanmış bildiri (AWM).

    Belgenin orijinali şöyledir:

    “English soldiers taken prisoners by us state they have been told that each soldier whoe has fallen into our hands will be killed. Don’t beleive that lie only told to persuade you to prefer being  killed than to surrender. Be convinced that everybody of you who has been taken prisoner will be treated just as well as the international law commands. France, England and Russia have been beaten awfully and suffered tremendous losses during the last few days. More than 100.000 Russians have been taken prisonars by the Germans in Polonia. Libau a russsian harbour in the Baltic Sea has been taken by the Germans. Dunquerque [Dunkerque-Dunkirk] has been bombarded with the heaviest guns. Calais and Warschaw are in danger. The very neat day will bring new losses to the allied forces of the Entente. There is no chance for you to get the narrows”.

    (Tarafımızca esir alınan askerler onlara, elimize esir düşen askerlerin öldürüldüğünün söylendiğini belirtmiştir. Sizi teslim olmanız yerine ölmeyi tercih etmeye ikna için söylenen bu yalana inanmayın. Esir alınanların hepsine uluslararası hukuk kurallarına uygun şekilde davranılacağına inanın. Fransa, İngiltere ve Rusya çok kötü yenildiler ve son birkaç gündür çok büyük kayıplarla zarara uğradılar. 100.000’den fazla Rus, Polonya’da Almanlarca esir alındı. Rusya’nın Baltık Denizi’ndeki bir limanı olan Libau Almanlarca alındı. Dunkirk en ağır silahlarla bombalandı. Kale ve Varşova tehlikede. Çok güzel bir gün, Antant’ın birleşik güçlerine yeni kayıplar getirecek. Çanakkale Boğazı’nı almanız için hiçbir şansınız yok”.

    ANZAC siperlerine propaganda bildirisi-2
    Türkler tarafından Avustralya siperlerine atılan bildirinin orijinali (ATASE, ATA-ZB,41,010,010-011).

    Bu belgenin bir başka özelliği de; Australian War Memorial kayıtlarında beyannamenin “Quinn’s Post” yani Quinn’s Karakolu veya bizim ifademizle Bombasırtı bölgesinde Avustralya siperlerine atılmış olduğunun belirtilmesidir. Bu ifadenin doğruluğu da yine Genelkurmay Arşivi belgeleriyle ortaya çıkmıştır. Ayrıca 14. Alay Kumandanı ve aynı zamanda Merkez Grubu Kumandanı olan Yarbay Ali Rıfat Bey’in, 13 Mayıs 1915’te Atatürk’e bir rapor gönderdiği görülmektedir (Mustafa Kemal bu dönemde Yarbay rütbesiyle 19. Tümen Komutanlığı görevini sürdürürken, 1 Mayıs’tan itibaren bölgedeki 10 alaya ait birliklerin sevk ve idaresini de üstlenmiş durumdaydı ve kendisi de Arıburnu Kuvvetleri Kumandanı unvanını kullanmaktaydı. Bu nedenle bütün raporlar kendisine gönderilmekteydi). Merkez Grubu Kumandanı Kaimekâm (Yarbay) Ali Rıfat olarak imzalanmış raporda, İngilizce beyannamelerin düşmanın çeşitli siperlerine atıldığı, kenara düşenlerin bile düşman tarafından alınıp görüldüğü bildirilmektedir. Böylece bu propaganda beyannamesinin Bombasırtı ve Boyun noktasında konuşlanmış olan 14. Alay askerleri tarafından düşman siperlerine atıldığı anlaşılmaktadır.

  • Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa

    Türk haritacılar, 1915 muharebelerinden hemen sonra, arazi üzerinde özellikle savaş bölgesindeki askeri pozisyonları, anı ve izleri tek tek, ayrıntılı şekilde kaydettiler. 1/5.000 ölçeğindeki 43 paftalık Çanakkale Tahkimat Haritası, bu teknik ve detaycı anlayışıyla dünya haritacılık tarihinde bir ilk kabul ediliyor. Haritanın arkasında ise “Türk savunma zaferini sonsuzluğa kadar yaşatmak, saptamak ve canlandırmak amacıyla” harekete geçen Şevki Paşa vardı.

    Türk haritacılığının gelişme, yaygınlaşma ve tanıtılmasında önemli yeri ve rolü olan Mehmet Şevki (Ölçer) Paşa, yaşadığı dönemin jeodezi bilginleri arasında gösterilmiş; modern haritacılığın uygulanmasında önderlik etmiş; Çanakkale muharebelerinden sonra bölgeye gönderilen kartografya subaylarından bir heyetle dünyada ilk defa bir “tahkimat haritası” hazırlamış ve literatüre girmiştir.

    Millî Mücadele döneminde zamanını Millî Mücadele Birlikleri’ne harita yetiştirmeye ayıran Şevki Paşa, 1921 başlarında ve Haziran’da 60’a yakın subayla 170 sandık dolusu çeşitli alet, gereç, basım makinalarının Anadolu’ya geçmeleri için girişimde bulundu, aracılık etti. Felah-ı Vatan Grubu aracılığıyla Millî Ordu’ya, Anadolu’ya ait olmak üzere 100 bin pafta hazırlayarak gönderdi. Fevzi Çakmak’ın, kendisinin Ankara’da kurulan Harita Dairesi Başkanlığı’na atandığı haberini vermesi üzerine, Mustafa Kemal gibi deniz yoluyla Samsun’a oradan da Ankara’ya geçti. Millî Mücadele döneminin son yılında yaptığı işleri, Mustafa Kemal’in şu sözleri özetler: “Harita Dairesinin bir sene zarfında orduya yetiştirdiği haritaların son zaferin iktisabında dahli olmuş, ordu bu haritalar sayesinde hedefi zafere suhuletle vasıl olmuştur” (1 Mart 1923).

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa-5
    41 paftalık Çanakkale tahkimat haritası.

    1866’da İstanbul-Defterdar’da doğan Mehmet Şevki, henüz oniki yaşında babasını yitirmiş, öğretim ve eğitimi tümüyle annesi Emine Hanım tarafından sürdürülmüştü. Yüksek öğrenimini Harp Okulu’nun teknik bölümünde yaptı. Batı kültürünü en iyi biçimde tanıması, derin düşünme, metodoloji-araştırma ve uygulamadaki başarısının temellerini oluşturdu. Henüz küçük rütbeli bir subay iken o günkü geniş Türk topraklarının modern yöntemlerle haritasının yapılabileceğini düşünmesi ve çalışmalarını bu yöne çevirmesi, mesleğindeki ilk aşama sayılır. Cumhuriyet döneminin ilk Harita Genel Müdürü’dür. 1926’da Korgeneral rütbesindeyken kendi isteğiyle emekli olmuş ve bir yıl sonra 1927’de vefat etmiştir.

    Şevki Paşa’nın yaşam öyküsü, Osmanlı son döneminde başlayan modern Türk haritacılığının da öyküsüdür. On Yıllık Türk Haritacılığı Çalışmalarının Özeti adlı kitabı İtalyanlar tarafından kendi dillerine çevrilmiş ve böylelikle farklı uluslar da Türk haritacılığı hakkında bilgi edinebilmişlerdir.

    Mehmet Şevki, 1889’daki mezuniyetinden sonra, askerî okullarda ders verdi. 1891’de kurmay öğrenimimi tamamlamak için Paris’e gönderildi ve burada iki buçuk yıl eğitim aldı. Ülkeye döndükten sonra “Osmanlı Ülke Haritası”nın yapılması için kurulan komisyonda Fransa’dan getirilen uzmanlarla beraber çalıştı. Ancak maalesef bu çalışmalar sekteye uğradı. Şevki Paşa bu dönemi anılarında şu şekilde ifade etmiştir: “İstibdat yönetimi döneminde her yararlı girişim verimsiz bırakıldığı gibi harita işleri de aynı başarısızlığa uğratıldı. Komisyon resmen varolmakla beraber anlamsız ve sözde nedenlerle bir daha arazi çalışmalarına çıkarılmadı. Fransız uzmanlar da olağanüstü maaşlarla boşu boşuna dört-beş yıl kaldıktan sonra ülkelerine döndüler”.

    Bundan sonra 1908’e kadar harp okullarında jeodezi dersleri veren Mehmet Şevki, kendi çabalarıyla o zamanlar Fransızların geliştirdiği yeni bir yöntem olan “Bonn yöntemi”ni öğrendi ve üç yıl hesaplarla uğraşarak bugün bütün haritalarımızın çiziminde esas dayanak alınan bir projeksiyon çizelgesi düzenledi. 1908’de Albaylığa terfisi sonrası daha önce sekteye uğrayan ve tamamlanamayan “Osmanlı Ülkesi Haritası”nın nasıl oluşturulacağına ilişkin ayrıntılı bir rapor hazırladı ve Harbiye Nezareti’ne sundu. Mehmet Şevki’nin önerileri benimsendi; jeodezi ve düzenli topografya bölümlerinden oluşmak üzere yeni bir harita komisyonu kuruldu; kendisi de bu komisyonun jeodezi bölümü müdürlüğüne atandı. Komisyon 1909’da “Osmanlı Ülkesi Haritası”nı yapmak üzere Bakırköy’den doğuya doğru gelmek suretiyle çalışmalara başladı. Üç yıl kadar süren çalışmaların ardından Balkan Harbi’nin patlak vermesiyle, hali hazırda komisyon başkanı ve harita şube müdürü Zeki Paşa’nın Genelkurmay İkinci Başkanı olarak görevlendirildi; Mehmet Şevki ise Harita Şubesi Müdürlüğü ve Askerî Harita Heyeti Başkanlığı’na vekaleten, 1. Dünya Savaşı’nın başlarında ise asaleten atandı.

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa-2
    Uluslararası başarı Şevki Paşa adının uluslararası düzeyde duyulmasını sağlayan o dönem alanında tek olan “Çanakkale Tahkimat Haritası”ydı. Arıburnu’nu gösteren paftada Türk zaferinin ayrıntıları tüm detaylarıyla harita üzerinde saptanmış (sağda). Mehmet Şevki, kurmay yarbaylığa yükseltildiğinde (solda).

    Harita Şubesi Müdürlüğü ve Askerî Harita Heyeti Başkanlığı görevlerindeki faaliyetleri adeta ustalık dönemidir. 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin ardından orduya gerekli bütün haritaları zamanında bastırarak istenilen makamlara ve birliklere dağıtılmasını sağladığı gibi, diğer taraftan seferberlikten sonra ordu birliklerine alınan harita heyeti subaylarından bir kısmını 1914 Aralık ayında tekrar yanına aldırmayı başardı.

    Şevki Paşa’nın bugüne ulaşan en büyük eseri de bu dönemde şekillenmeye başlar. Bu subayları araziye çıkartarak seferberlik öncesinde hazırlanmaya başlanan “Çanakkale Boğazı Haritası”nı devam ettirme kararı alır. Tehlike altında bulunan ve her an işgal ihtimali olan Çanakkale Boğazı’nın iki yakasının haritasını tekrar yaptırmaya başlar. Nitekim bu haritalar, İtilaf Devletleri’nin 25 Nisan kara çıkarmaları sırasında Türk birlikleri tarafından kullanılabilecektir.

    Bu harita heyeti 1915 Mart’ında İtilaf’ın Çanakkale Boğazı’na taaruzu üzerine her olasılığa karşı değerli bütün belge ve haritalar ile jeodezik aletleriyle birlikte Kütahya’ya geçmiştir. 1915 Temmuz’una doğru Kafkas cephesindeki birliklerdeki harita heyeti subaylarından çoğunu da geri alarak Halep yöresinde ve daha sonra deniz subaylarıyla Fırat boyunda harita işlerini tekrar başlatmış; çeşitli cephelere gerekli olan haritaların basımı ve yollanmasıyla meşgul olmuştur. Şevki Paşa’ya göre en önemli başarılarından biri, o dönem müttefikimiz olan Almanların harita şubesine girmelerini engellemesidir. 1908-1918 arasındaki faaliyetlerini anlatırken bunun altını çizer: “Öte yandan da makamımı tehlikeye koyarcasına uğraşarak Almanları şubeme sokmamayı başardım”.

    Şevki Paşa’nın başında bulunduğu Askerî Harita Heyeti, 1. Dünya Savaşı başladığı sırada Çanakkale Boğazı haritasını oluşturmak üzere çalışmaktadır. “Çanakkale Boğazı Haritası” olarak tanımlanan ve 61 paftadan oluşan bu harita 1/25.000 ölçekli olup, Boğaz ile yakın çevresini bu ölçekte ve oldukça ayrıntılı tanımlayan, Osmanlı döneminden günümüze ulaşmış nadir haritalardan biridir. Bu harita İngiltere’deki Imperial War Museum’da bütünüyle; 4-7-8-9-18-61 numaralı paftaları eksik olarak da Australia War Memorial arşivlerinde bulunmaktadır. Osmanlı döneminde, bilimsel verilerle hazırlanmış ilk harita olması ve bazı paftalarının Türk ordusu tarafından Çanakkale kara muharebelerinde kullanılmasının yanısıra, içerdiği yer isimleri ile yakın tarihimize ışık tutan çok önemli bir belge özelliğinde olup, ‘Çanakkale Tahkimat Haritası’nın altlığı olarak kullanışmıştır.

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa-3
    Müttefik de olsa yabancı giremez Şevki Paşa 1916’da Berlin Harita Dairesi’ni ziyaret etmiş, ama müttefik de olsalar Almanların harita şubesine girmelerini engellemişti.

    Şevki Paşa’nın adını uluslararası düzeyde duyulmasını sağlayan ve evrensel düzeyde kıymeti bulunan en büyük başarısı ise, o dönem alanında tek olan “Çanakkale Tahkimat Haritası”dır. Bu harita, işgal kuvvetleri Çanakkale cephesini tahliye eder etmez (9 Ocak 1916) cepheye giden kartografya-topografya subayları tarafından, orada bulunan askerî birliklerin mihmandarlığı ile yürütülerek oluşturulmuştur. Daha önce yapılan 1/25.000 ölçeğindeki Çanakkale Boğazı Haritası’nın; Anafarta-i Sagir (Küçük Anafarta), Kurcadere-Kocadere, Damlar, Kirte ve Seddülbahir paftaları Askerî Harita Heyeti’nin Şube Resimhanesi’nde 1/25.000’den 1/5.000 oranına göre büyütülmüş ve bu ölçekte 43 adet pafta hazırlanarak topograflara verilmiştir. Bu 43 adet pafta arazi üzerine uygulanmış; 1/5.000 ölçeğe göre aletle düzeltilmiş; hem Türklerin hem de İtilaf’ın bütün tahkimatları bölümler halinde bu paftalar üzerinde gösterilmiş ve Şubat 1916 sonuna kadar yaklaşık 2 ay gibi çok kısa bir sürede tamamlanmıştır.

    Bu tahkimat haritasında bir takım ufak tefek hatalar mevcut olsa da bunlar haritacılardan değil, onlara mihmandarlık yapan askerlerden kaynaklanmıştır. Nitekim Eylül 1915’te cephedeki büyük taarruzların bitmesiyle asıl muharip unsurlar peyderpey Yarımada’dan ayrılmaya başlamıştı. Dolayısı ile araziye hakim esas birlikler de gittiği için bu küçük sayıdaki hatalar haritada mevcuttur.

    Haritalar bugüne nasıl ulaştı?

    Fakat biz Türkler maalesef bu değerli tarihsel kaydı tozlu raflarda unutmuştuk. Ta ki 2002’de rahmetli Prof. Dr. Raci Bademli ve ekibinin Gelibolu Yarımadası Tarihi Millî Parkı Uzun Devreli Gelişim Planı’nı hazırladığı sırada bu haritadan bahsedilen bazı referanslara ulaşmalarına dek. Raci Hoca raporunda, Şevki Paşa paftalarının ne kadar önemli evrensel bir değer olduğu ve bunları nasıl unuttuğumuzdan da bahseder. Raci Bademli ve ekibinin çalışmaları sırasında ulaştıkları bilgilere göre, Şevki Paşa Tahkimat Haritası 1919’da Gelibolu Yarımadası üzerinde War Graves Directorate (şimdiki adı CWGC- İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarlıkları Komisyonu) ve Avustralya Tarih Misyonu (AHM) tarafından yürütülen yabancı mezarlıkların tespiti çalışmalarında da kullanılmıştır. Yine rapordaki bilgiler incelendiğinde Avustralya Tarih Misyonu Başkanı olarak görev yapan Charles Bean’in Gallipoli Mission adlı kitabında Şevki Paşa Tahkimat Haritası ile ilgili şunları yazdığını aktarmışlardır:

    Çanakkale Savaşı’nı tarihe nakşeden insan: Mehmet Şevki Paşa-4
    Harita üstadı Cumhuriyet döneminin ilk Harita Genel Müdürü Şevki Bey, 1926’da korgeneral rütbesindeyken emekli olmuştu

    “Crawford ve Cameron bana şunu söylediler: ‘Türkler kayıtlarıyla gurur duyuyorlar ve tarihsel kayıtlar arasından muhteşem bir harita seti derlediler. Bu set, bizimkilerden çok daha iyi ve daha büyük. Bu harita, Gelibolu Harekatı’ndan hemen sonra, Şevket (Şevki) Paşa’nın emrindeki harita subayları tarafından yapılmış…”

    Charles Bean tarafından yanlışlıkla “Şevket Paşa” olarak yapılan bir atfı izleyen Raci Bademli Hoca ve ekibi, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı (ATASE)  arşivlerinde sözkonusu haritanın bir kopyasını bulmuştur. Bulunan takımda lejand paftası eksiktir ve bu durumuyla anlaşılması çok zor olduğundan, Avustralya Büyükelçiliği’nin yardımlarıyla lejand paftasının bir kopyası Canberra’dan getirtilir. Raporda yine Avustralya Savaş Müzesi’nde (AWM) ve İngiltere’de Bodleian’da haritanın kopyaları bulunduğu fakat Türk yetkililerin haritanın aslını ellerinde bulundurdukları halde bunu tümüyle unuttuğuna değinilmiştir.

    Şevki Paşa Tahkimat Haritası, önce Gelibolu Yarımadası TMP (Barış Parkı) Uluslararası Fikir ve Tasarım Yarışması, sonra da UDGP amaçlarına yönelik olarak kullanıldı. Sonrasında 2009’da ATASE, Şevki Paşa Haritası’nı “Çanakkale Tahkimat Haritası” olarak basarak satışa sundu. O vakitten sonra tarihçiler, yerel tarihçiler, Çanakkale muharebeleri ve 1. Dünya Savaşı araştırmacıları tüm arazi çalışmalarını bu harita üzerinde gerçekleştirmişlerdir. Nitekim muharebelerin tarihi, mevcut coğrafyasından bağımsız okunamazdı.

    ÇANAKKALE TAHKİMAT HARİTASI

    Tüm arazi detayları 2 aydan kısa sürede işaretlenerek kaydedildi

    Çanakkale Tahkimat Haritası’nın ne şekilde ve hangi amaçla yapıldığına dair ayrıntılar, o dönemde Harbiye Nezareti’ne bağlı Harita Dairesi’nin Başkanı olan Mirliva (Tuğgeneral) Mehmet Şevki Paşa tarafından yazılan “1908’den 1918 Sonuna Kadarki On Yıllık Dönemde Osmanlı Ülkesi Haritasının Alımı İçin Yapılan Örgütlenme ve İşlerin Tarih Özeti” adlı faaliyet raporunda şu şekilde yer almaktadır:

    “1915 yılında Seddülbahir, Arıburnu ve Anafartalar Cepheleri’nde geçen büyük savaş olaylarının tarihini yazmada kılavuz olmak ve Türk savunma zaferini sonsuzluğa kadar yaşatmak, saptamak ve canlandırmak amacıyla; her iki düşman tarafın tahkimatının, hava etkisi ve benzeriyle yok olmadan, bütün ayrıntılarıyla geniş kapsamlı bir harita üzerinde gösterilmesi düşünülmüştür. Bu doğrultuda 5’inci Ordu Kurmay Başkanlığı ile haberleşip kararlaştırılarak, düşman Gelibolu Yarımadası’ndan çekilir çekilmez gereken topograf subayları yukarıda adı geçen cephelere gönderilmiştir. Yukarıda anılanlar ilk önce, 1/25.000 ölçeğindeki Seddülbahir, Kirte (Alçıtepe), Kocadere ve Küçük Anafarta paftaları üzerine her iki tarafın bütün tahkimatını yerinde işaret etmişlerdir. Daha sonra tahkimat bütün ayrıntılarıyla doğru olarak gösterilmek üzere adı geçen paftalar, Şube Resimhanesi’nde 1/5.000 oranına göre büyültülmüş ve 1/5.000 ölçeğinde 43 adet pafta hazırlanarak topograflara verilmiştir. Bu 43 adet pafta arazi üzerine uygulanmış, 1/5.000 ölçeğe göre aletle düzeltilmiş, bütün tahkimat bölümler halinde bu paftalar üzerinde gösterilmeye başlanmış ve Şubat 1916 sonuna kadar büyük çapta bir iş meydana getirilmiştir”.

    Mehmet Şevki Paşa’nın benzersiz çalışmaları

    1. Mesail-i Cebriye (Bu kitabı çeviridir).

    2. Nazari ve Arneli Taksim-i Arazi (Teorik ve uygulamalı Geodezi). İlk defa 1911’de, genişletilmiş biçimiyle 1916’da yayımlanmıştır).

    3. 1/200.000 Ölçeğindeki İstikşaf Haritaları Kılavuzu. 1914’te yayımlanmıştır.

    4. Hurdebinli (Büyüteçli) Teodolit. 1916’da yayımlanmıştır.

    5. Hatalar Nazariyat. 1916’da yayımlanmıştır.

    6. Nirenginin Tersimen Muvazenesi. 1916’da yayımlanmıştır.

    7. 1908’den 1918’e kadar geçen sürede Modern Türk Haritacılığı’nın faaliyetleri raporu (Millî Mücadele döneminde yazılmıştır).

    8. Şevki Paşa Tahkimat Haritası (2009’da ATASE tarafından basılmıştır).

  • Eğitim meşalesinin hâlâ parlayan ışığı…

    Eğitim meşalesinin hâlâ parlayan ışığı…

    Cumhuriyet döneminin iz bırakan eğitim hamlesi Köy Enstitüleri’nin ilk mezunlarından hayatta olanlar, bugün artık 90’lı yaşlarını sürüyor. Bu öncü eğitim neferlerinden biri 1944’te Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’nden mezun olan ve günümüzde Çankırı’nın Yapraklı ilçesinde yaşamını sürdüren 93 yaşındaki İhsan Işık. Anlattıkları hem tarihe ışık tutuyor hem de günümüz eğitimcileri için önemli dersler içeriyor.

    Türk eğitim ve aydınlanma tarihinin kilit noktalarından Köy Enstitüleri’nin ilk mezun kuşağından artık neredeyse kimse kalmadı. Kuruluşunun üzerinden 80 yıl geçmiş olan bu okullara birinci kuşak öğrencilerin 14-15 yaşlarında girdikleri düşünülürse, o mezunlardan hayatta kalan küçük azınlığın da bugün doksanlı yaşlarında bulunduklarını söylemek mümkün. Cumhuriyet aydınlanmasının kalelerinden olan bu kurumların şahitliğini 93 yaşında sürdürmeye devam eden isimlerden biri, 1944’te Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü’nden mezun olan ve bugün Çankırı’nın Yapraklı ilçesinde yaşayan İhsan Işık. Mehmet Saydur ve Hayati Tahsin Yılmaz’ın Gölköy üzerine 1994’te yayımladıkları Bir Tonguç Okulu: Gölköy Enstitüsü başlıklı araştırmalarında belirttikleri üzere, İhsan Işık iki arkadaşıyla birlikte (Ali Alemdar, İsmail Kınacı) 1944’te okulun ilk mezunlarından olarak o dönemde bir nahiye olan Yapraklı’ya atanmış:

    “Yapraklı’da bir süre sonra gezici başöğretmen olarak görevlendirildim. At sırtında köy köy gezip öğretmenleri denetliyor ve ayda bir de Çankırı’ya gidip rapor veriyordum. 7 sene gezici başöğretmenlikten sonra tekrar öğretmenliğe dönüp bir süre daha çalıştım. Ardından Çankırı Millî Eğitim Müdürlüğü’nün Köy Okulları İnşaat Bürosu’nun başında bulundum. 10 yıl boyunca da bu hizmeti verdikten sonra Yapraklı’ya İlköğretim Müdürü (bugünkü ilçe milli eğitim müdürü) olarak atandım ve emekli olduğum 1977’ye kadar çalıştım”.

    1943 Gölköy 1943’te Gölköy Köy Enstitüsü’nde Türk Halk Müziği çalışmaları yapan öğrenciler.

    İhsan Işık özellikle eğitim gündemiyle bugün dahi yakından ilgileniyor. Her gün gazeteleri okuyor, haberleri takip ediyor. Peki Köy Enstitüleri nasıl kuruldu, nasıl işledi ve nasıl kapandı? İhsan Işık’ın ağzından dinleyelim:

    “Enstitülerin kurulmasından evvel askerde zeki olan çavuşları eğitmen olarak alırlardı. Sonrasında Köy Öğretmen Okulu olarak faaliyete geçirilen okullar Köy Enstitüleri’ne çevrildi. Şehirlerde yetişmiş olan öğretmenler köylerde duramıyorlar, dursalar da faydalı olamıyorlardı. Köylü ister eğitim, ister ziraat konularında olsun öğretmenlerin söylediklerini önemsemiyor, işlerini eski usulde yapmaya devam ediyordu. Enstitüleri kuranlar, köyde yetişmiş olanın kendi köyünde daha faydalı olacağını düşündüler”.

    Işık’ın bahsettiği “köylünün öğretmenin anlattıklarını önemsememesi”, bilindiği gibi Yakup Kadri’nin Yaban romanından beri bilinen bir çatışma unsuru. Işık’a göre enstitüler doğal olarak bu çatışmanın farkındaydı ve ona göre hareket ediyordu:

    “Okulda bizlere dediler ki: Köylere gittiğiniz zaman köylüye asla ‘iyi domates şöyle yetişir, buğday tarımının doğrusu budur’ demeyeceksiniz. Sizler kendi uygulama bahçelerinizde o köyün en iyi domatesini yetiştireceksiniz. Böylece köylü gelip kendisi size bunu nasıl başardığınızı soracak. İşte o zaman ona doğrusunu anlatacaksınız, işte o zaman köylü sizi dinleyecek”.

    Çankırı-Kastamonu yöresinden öğrenci alan Gölköy Köy Enstitüsü, yöresel üretim alanını gözeterek öğrencilerine özellikle bahçecilik faaliyetleri üzerine eğitim vermekteydi. Fay Kirby’nin Türkiye’de Köy Enstitüleri isimli eserinde anlattığı programı İhsan Işık da bize aynen aktarıyor ve özellikle derslerin mutlak suretle uygulamalı olmasının önemine vurgu yapıyor. İsmail Hakkı Tonguç’un kitaplarında da İhsan Işık’ın anılarında da hep bu “uygulama” vurgusu var:

    “Süleyman Ekinci adında bir tarım öğretmenimiz vardı. Hiç unutmuyorum, üçüncü sınıftayken bize arpa çimi ile buğday çimini ayırıp ayıramayacağımızı sordu. Sınıfta 79 kişiydik. Hepimiz köy çocuğuyuz, “bilmez olur muyuz” dedik. O da bizi tarlalara götürdü. Aramızdan yalnız üç kişi buğday çimi ile arpa çimini doğru biçimde ayırt etti. Bildiğimizi sanıyor ama bilmiyormuşuz. O da bizlere buradaki günleri ve dersleri afakî geçirmemiz öğüdünde bulundu. O gün biz bir şeyin esasını bilmeden biliyorum dememeyi öğrendik. Okuldaki hiçbir ders yalnızca nazarî (teorik) olarak ele alınmıyor, mutlaka amelî (uygulamalı) olarak da gösteriliyordu. Mutlaka her şey ama her şey tatbikî olmalıydı”.

    Enstitüler ve tarımın önemi İhsan Işık “Eğer enstitüler bugün hâlâ olsaydı özellikle tarım konusunda memleketimiz bu hale gelmezdi” diyor.

    İhsan Işık’a kültür derslerini sorduğumuzda ise aklına hemen okulun kütüphanesi ve bu kütüphaneye verilen önem geldi. Elbette beraberinde laik eğitimin önemini de vurgulayan bir anıyla:

    “Okul müdürümüz Ali Doğan Toran adında çok muhterem bir insandı. Bir gün bizi yanına çağırdı. ‘Okulda kültür derslerinde, tarih hususunda, tabiat bilgisi konularında okulu eksik buluyorsanız, kitaplar size yetmiyorsa kütüphanemize başvurun. Yeterince kitabımız mevcut, bunları inceleyin, sorularınız olursa danışın, eksiği varsa bildirin. Ancak bazı konuların yeri burası değil’ dedi. Kendisi daima bize doğru yolu gösterdi. Hiçbir öğretmenimizden ne dinî ne de komünizm gibi ideolojik hiçbir tavır görmedik”.

    İhsan Işık bugünün öğretmenlerine önerilerle bitiriyor:

    “Eğer enstitüler bugün hâlâ olsaydı özellikle tarım konusunda memleketimiz bu hale gelmezdi. Bugün bu gerçeği herkes kabul ediyor. Yeni Bakanımız Ziya Selçuk beyefendi de “Köy Enstitüleri devam etmeliydi” diye açıklama yaptı. Bizler istedik ki halkımız bilmediğini öğrensin. Kendisinin de bilebileceğini bilsin. ‘Hep büyüklerimiz bilir’ demesin, kendileri de öğrensin, bilsin istedik. Oysa karşımızdakiler halk bilmesin, kendilerinden hesap sorulmasın istiyordu. Artık sıra sizlerin sırası. En büyük amacınız halka faydalı olmak olsun. Hiçbir şeyi bulduğunuz gibi bırakmayın, daima daha ileri taşımaya gayret edin”.

  • Sarayın ihaneti ve millî hakimiyet ilkesinin yok sayılması

    Sarayın ihaneti ve millî hakimiyet ilkesinin yok sayılması

    Millî Mücadele’nin aynı zamanda millî hakimiyet için de yapılan bir iç mücadele olduğu, yakın tarihimizde es geçilen bir noktadır. 7 Ekim 1919’da başlayan 11 Nisan 1920’de sona eren dönemi “3. Meşrutiyet” olarak adlandırmak gerekir. Cumhuriyet rejimine kadar ilerleyen süreçte Saray’ın asıl ihaneti dış politikaya ilişkin değil, millî hakimiyet ilkesi üzerine kurulu olan anayasal sisteme son vermesidir.

    Bu ay, yaşamı çok kısa olan ama daha sonra Misâk-ı Millî olarak bilinen Ahd-ı Millî adlı bildiriyi önce kabul (28 Ocak), sonra da ilân etmesi (17 Şubat) nedeniyle yakın tarihimizde çok şerefli bir yeri olan son Osmanlı Meclisi’nin açılışının 100. yılındayız.

    12 Ocak 1920’de açılan bu meclisin, genel geçer tarih anlatılarımızda 2. Meşrutiyet’in son meclisi olduğu söylenir. Zamanında da o gün başlayan döneme “Dördüncü devre-i intihâbiyye”, yani “dördüncü seçim dönemi” denmiş ve son Meclis-i Mebûsân, 2. Meşrutiyet’in 1908, 1912 ve 1914 seçimleriyle sürmüş olan tarihine eklenmiştir. Ancak bu, anayasa hukuku açısından yanlış olduğu gibi tarih çözümlemesi açısından da kabul edilebilir bir şey değildir. Evet; o dönemi iyi anlayabilmek için Meclis-i Mebûsân tutanaklarını okumaya gittiğimizde kütüphanecilerin bize verdikleri o 100 yıllık cildin üzerinde “Dördüncü devre-i intihâbiyye” yazıyor. Ama bu, tarihsel aktörlerin o günkü siyasal tercihleri nedeniyle kullandıkları bir adlandırma. Değişik bir biçimde söyleyecek olursak, tarihin öznellik boyutunu gösteren güzel bir örnek. Dolayısıyla, bugün yaptığımız tarih çözümlemesini bağlamaması gerekir. Tarihsel aktörlerin öznelliklerini aşamayacaksak neden tarih çalışıyoruz ki?

    Galata Köprüsüne yanaşmış İngiliz HMS M1 denizaltısı.

    Eğer aklı başında bir Millî Mücadele tarihi yazmak istiyorsak, işe Sultan 6. Mehmet Vahdettin ve Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti’nin 2. Meşrutiyet’e son verdiklerini söyleyerek başlamamız gerekir. Bilindiği gibi sultan, 21 Aralık 1918’de, Mayıs 1914’te açılmış olan Meclis-i Mebûsan’ı dağıtmıştı. Bu, anayasal olduğu gibi meşru da olan bir karardı; zira bu Meclis’te ülkeyi savaşa sokmak yani savaş sonunda ortaya çıkmış olan feci duruma neden olmak; bir de savaş sırasında Ermenileri katletmek, İngiliz esirlerine kötü muamele etmek gibi ağır suçlamalarla karşı karşıya olan İttihat ve Terakkî Cemiyeti çoğunluktaydı. Üstelik söz konusu cemiyet Kasım ayı başında yaptığı son kongresinde kendi kendini feshetmiş, önderlerinden bir grup da yurtdışına kaçmıştı. Bu durumda, dağıtma kararını eleştirebilmek mümkün değildir. Ayrıca sözkonusu karar Anayasa’nın 7.  Maddesi’ne gönderme yapıyor, yani yeni bir meclisin dört ay içerisinde yapılacak bir seçimle oluşacağı haberini de vermiş oluyordu.

    4 Ocak 1919’da Osmanlı Devleti’nin resmî gazetesi Takvîm-i vekâyî’nin dördüncü sayfasında küçük bir duyuru yayımlandı. “Genel maddeler” başlığı altında, imzasız, “resmî tebliğ ” bile denmemiş, dolayısıyla da hangi yetkeden kaynaklandığı belli olmayan duyuru, seçimlerin barış antlaşması sonrasına ertelendiğini bildiriyordu. Bu ertelemenin bahanesi de, Osmanlı topraklarının bir bölümünün işgal altında olması ve seferberlik durumunun sürüyor olmasıydı. Seçimler barışın imzalanmasını izleyen dört ay içinde hemen yapılacaktı:

    1919 başında ülke çapında bir seferberlikten sözedilemez. Anı kitaplarına meraklı okurlarımız biliyorlardır ki, birçok yedeksubayımız daha Kasım ve Aralık aylarında terhis olup evlerine dönmüşlerdi. İşgalin seçime engel olması fikri ise tümüyle yanlıştır. Tam tersine, işgal altındaki yerlere de seçim sandığı yerleştirmek, Osmanlı Devleti’nin buralardan vazgeçmemekte kararlı olduğunu göstermesi bakımından çok da iyi olurdu. Ancak biliyoruz ki, o günkü hükümette Maarif Nazırı olan kişi, memleketi Erzurum’a tayin edilmek isteyen Cevat Dursunoğlu’nun isteğini geri çevirirken, Erzurum’un elimizde kalıp kalmayacağının henüz bilinmediği gerekçesini göstermiştir. Yani, İtilâf Devletleri’nin bazı yörelerde seçim yapılmasına karşı çıkmaları halinde Tevfik Paşa Kabinesi’nin hiç de ısrarcı olmayacağı sonucuna varmamız en doğrusu olur.

    İstanbul’da çıkan Orient News gazetesinin 17 Mart 1920 tarihli nüshasının baş sayfası: “Şehir işgal edildi: Milliyetçi düzenbazlar tutuklandı”.

    İşin aslı o ki, ne Padişah ne de hükümet seçim istiyordu. Zira biliyorlardı ki, seçim yapıldığı takdirde mecliste, artık partileri olmasa da, önemli önderleri yurtdışına kaçmış olsa da, İttihat ve Terakkî’nin savunduğu değerlere bağlı bir çoğunluk oluşacaktı. Bu değerlerin başında ise “hakimiyet-i milliyye”, yani ulusal egemenlik ilkesi, yani meclis üstünlüğü ilkesi geliyordu. Sultan 6. Mehmet Vahdettin’in de, Tevfik Paşa’nın da yıllardır kabullenemediği en önemli yeniliği buydu 2. Meşrutiyet’in. Şimdi ise ellerine iyi bir fırsat geçmişti ulusal egemenliğe son verebilmek için. Karşısında çok zayıf kaldıklarını bildikleri İttihat ve Terakkî’yi İtilâf Devletleri savaş suçları nedeniyle cezalandıracak, bu sayede de sultanın istediği gibi hüküm sürebileceği veya meclis karşısında daha güçlü olacağı bir anayasal düzene geçebileceklerdi. Ancak bu konuda epey acele ettikleri görülüyor. Hatta acele ettiklerinin kendileri de farkındaydı ki, duyuru bir irâde-i seniyye (padişah emri) veya bir Bakanlar Kurulu kararı olarak yayımlanmadı. Adlarını duyurunun başına ya da sonuna ekleme cesareti gösterememişlerdi; zira bu yaptıkları anayasa ihlalinin de ötesine geçiyor, anayasal düzene basbayağı son veriyordu.

    Bütün bunlardan çıkarılacak ilk sonuç, 2. Meşrutiyet’in 4 Ocak 1919’da sona erdiğidir. Yalnız, sonrasında olanlara bakmadan önce, bu gelişmeyle gerek Sultan Vahidettin’in gerekse de Ahmet Tevfik Paşa ve başka birçoklarının mutlaka meşrutiyet karşıtı oldukları sonucuna varmamak gerekir. Yukarıda da söylendiği gibi, Sultan Vahidettin’in padişahın meclis karşısında daha üstün bir konumda olacağı bir meşrûtî sistem istediğini düşünmek daha doğru olur. Nitekim sözkonusu ettiğimiz duyurunun yayımlanmasını izleyen günlerde Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın yeniden örgütlendiğini biliyoruz. Bu örgütlenmede başı çekenler arasında partinin ilk kurucularından olan “Damat” Ferit Paşa’nın olduğunu da biliyoruz. Öte yandan bu kişinin Sultan Vahidettin’e siyasal olarak da çok yakın olduğu ve kısa süre sonra sadrazam atanacağı da bildiklerimiz arasında. Dolayısıyla, sultanın mutlakiyet istemesi halinde ne parlamentoya ne de siyasal partilere gerek kalacağından, Hürriyet ve İtilâf’ın yeniden harekete geçmesini meclis üstünlüğü olmayan bir meşrutiyete gitmek istendiğinin kanıtı olarak kabul etmemiz gerekir. Tabii evdeki hesap çarşıya uymayacak ve ülke aylarca mutlakiyet rejiminde yaşayacaktır.

    Bu noktada ise “Millî Mücadele” adını verdiğimiz sürecin tarihçiliğimizin bugüne kadar çok ihmal ettiği iç siyaset boyutunu görüyoruz. Kabul etmek gerekir ki, “Kurtuluş Savaşı” adı verilen sürecin gayet “saçma” bir biçimde hemen 19 Mayıs 1919’dan itibaren başlatılması; 1908’den beri devam etmekte olan devrim sürecinin, yani millî hakimiyet ilkesini savunanlarla bu ilkeye karşı olanlar arasındaki mücadelenin üstünü örtecek biçimde kullanılmış, “Millî Mücadele”nin aynı zamanda millî hakimiyet için de yapılan bir iç mücadele olduğunu toplumun iyi anlamasına engel olmuştur. Bunun sonucunda da birçok vatandaşımız, ülkemizde cumhuriyetin Saray’ın ihaneti sonucunda ortaya çıktığını düşünürken, sözkonusu ihanetin dış politikaya ilişkin olduğunu sanır. Halbuki cumhuriyete kadar gidilmesine neden olan asıl ihanet, yukarıda da gördüğümüz gibi millî hakimiyet ilkesi üzerine kurulu olan anayasal sisteme son verilmesidir.

    Bu yanılsamaya millî hakimiyet yanlılarının 1919 seçimlerine kadar, hatta seçimler bitip Meclis-i Mebûsân açıldıktan sonra bile kullandıkları söylemin de katkıda bulunduğunu görmeliyiz. Nitekim ister Erzurum Kongresi sırasında olsun, ister Sivas Kongresi sırasında olsun, millî hakimiyet yanlıları Sultan Vahidettin’i doğrudan doğruya hiç suçlamamışlardır. Aylarca seçim yapılmamasına gönderme yaparlarken bile padişahtan sözetmemişler, durumu İstanbul’daki “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’nin bir tasarrufu gibi göstermişlerdir. Meşrutiyet’e son verildiğinden hiç sözetmemiş, seçimlerin bir türlü yapılmamasından şikâyetçi olmuşlardır. Nitekim Sivas Kongresi’nin Sultan 6. Mehmet Vahidettin’e 14 Eylül 1919 tarihinde çektiği telgrafta, neredeyse komik diyeceğimiz bir özellik vardır. Sultana hitap eden metinde Sadrazam Ferit Paşa aylardır seçim çağrısı yapmadığı için şikâyet edilir; sanki Anayasa, seçim çağrısı yapma selâhiyet ve görevini sultana değil de başbakana tanıyormuş gibi! Tabii o metnin asıl muhatabı padişah değil, metni Sivas’ta hemen yayımlayacak olan İrade-i milliyye gazetesinin okurları, yani Anadolu insanıydı. Böylece topluma “biz padişaha karşı değiliz; hükümete karşıyız” mesajı verilmiş olacaktı.

    Meclis-i Mebûsân toplantı halinde. Meclisin toplandığı Çifte Saraylar bugün Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılıyor.

    Ancak Sultan Vahidettin, bu makalenin konusu dışında kalan nedenlerden dolayı yelkenleri suya indirmek zorunda kalıp Ekim başında seçim çağrısı yapınca, ortaya garip bir durum çıktı. Anayasal düzene son veren padişah, yeniden anayasal düzene dönüyordu! Millî hakimiyet yanlıları bu durumda ne yapacaklardı? İşgal altındaki İstanbul’da Sultan Vahidettin’den neden Meşrutiyet’e son verdiğinin hesabı mı sorulacaktı? Yoksa, yapılması gereken onca önemli iş varken, 1909’da yaptıkları gibi padişah’ı hal edip yerine yenisini mi geçireceklerdi? Veya eski sadrazamlar Ahmet Tevfik ve “Damat” Ferit Paşalar’ı aylarca seçim çağrısı yapmadıkları için mahkemeye mi vereceklerdi?

    Bunların hiçbiri Boğaz’da demirli İtilâf savaş gemilerinin top namluları neredeyse Meclis-i Mebûsan binasının pencerelerinden içeri girecek bir durumdayken yapılacak iş değildi tabii. Yapılmayacak bir iş de, girilen yeni dönemin yeni bir meşrûtiyet olduğunu söylemek olurdu. Bu bakımdan yeni döneme 3. Meşrutiyet’in birinci seçim dönemi denmedi. Yani 2. Meşrutiyet sanki hiç bitmemiş gibi yapılarak yeni döneme “dördüncü seçim dönemi” dendi.

    Çoğunluğu elde etmiş olan Müdafaa-i Hukuk mensubu milletvekilleri, Heyet-i Temsiliyye Başkanı Mustafa Kemal Paşa’nın isteği doğrultusunda hareket etmediler ve mecliste kurdukları gruba “Müdafaa-i Hukuk Grubu” adını vermediler. İtilâf Devletleri’yle boğuşmaya hazırlanan bir mecliste bu grup adı kuşkusuz daha yakışıklı olurdu. Ama onlar iç politikada barışın sağlanmış olduğunu göstermek için padişaha bir cemile yapıp, açılış konuşmasını yaptırmaya bile gelmeyen Sultan Vahidettin’in Başkatip Ali Fuat Bey’in okuduğu konuşmasında geçen “felâh-ı vatan” (vatanın kurtuluşu) deyimini kendilerine grup adı olarak aldılar. İki ay sonra, 16 Mart 1920’de yaşananlar, komedinin de sonu oldu tabii. Mustafa Kemal Paşa, ertesi Eylül ayında Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada Sultan Vahidettin hakkında “hain” sıfatını kullanacaktı.

    Daha önce yaptığımız yayınlarda, 7 Ekim 1919’daki seçim çağrısıyla başlayan dönemden sözederken “3. Meşrutiyet” adlandırmasını kullandık. Benim gibi düşünen başka tarihçilerimiz de var. Ancak onlar bu adlandırmayı kullanmıyor, Sina Akşin’in de yaptığı gibi “Son Meşrutiyet” diyorlar. Nedeni ise Üçüncü Meşrutiyet başlıklı bir kitabın varlığı. Bu kitap, hukuk ve tarih alanlarındaki ulusal performansımızın ne kadar üzüntü verici boyutlarda olduğunu gösteren bir “eser”. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olup üç dönem de milletvekilliği yapmış olmasına rağmen yazarı Mahmut Goloğlu’nun anayasa hukukundan pek bir şey anlamadığını gösteren bu Üçüncü Meşrutiyet, 23 Nisan 1920 ile 20 Ocak 1921 (Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu) arasındaki dönemdir! Yani yazar, Osmanlı anayasal sisteminin tümüyle dışında kalan Büyük Millet Meclisi’ni yalnızca bir Osmanlı Devleti kurumu yapmakla kalmamış; Ankara’da, yani başkent dışında, Âyân Meclisi olmadan ve tümüyle padişahın iradesine karşı kurulmuş, o yüzden de kurucu ve katılımcılarının birçoğu İstanbul’da ölüm cezasına çarptırılmış bir meclisi “meşrûtî”leştirmiştir. Bazılarımız, “Bir Demokrat Parti milletvekili, devrimden bu kadar anlar işte” deyip geçebilirler tabii; bazılarımız için ise bu bir doktora tezine başlama nedeni olabilir. Ancak şurası muhakkak ki, şimdilerde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın yeniden bastığı bu kitabın adı, “3. Meşrutiyet” adının kullanılmasını çok zorlaştırıyor. Ne var ki doğru kelimeleri yanlış kullananların elinden almak gerek. Şair ne demiş: “Türkçede Üçüncü Meşrutiyet’e Üçüncü Meşrûtiyet denir!”

    Gazete köşesinde kalan…

    Seçimleri erteleyen imzasız ve resmî olmayan duyuru!

    Yanda görülen duyuru ‘Mevadd-ı umûmiyye’ (genel maddeler) başlığıyla yazılmış ve herhangi bir imza taşımıyor.

    Anayasa’nın değiştirilmiş 7. maddesinin ilgili fıkrası gereğince Mebuslar Meclisi’nin feshi Padişah’ın haklarından olması nedeniyle adı geçen Meclis 21 Aralık 1918’de fesh edilmiştir. Aynı Fıkra gereğince dört ay içinde yeniden seçim yapılarak Meclis’in toplanması gerekiyorsa da, herkesin bildiği gibi Osmanlı topraklarının bir kısmının işgal altında olması ve seferberlik durumunun henüz sona ermemiş olması nedeniyle şimdi girişilecek bir seçim sürecinin kanunlara uygunluğunun mümkün olamayacağı açık olduğundan, öte yandan da seçimlerin yapılabileceği durumun mutlaka sağlanması gerektiğinden Allah’ın lütfuyla barış antlaşmasının imzalanmasıyla birlikte kanunun öngördüğüne uygun olarak hemen dört ay içerisinde seçime girişileceğinin kararlaştırıldığı ilan olunur.