Düzenli ordunun Batı cephesindeki bu ilk başarısı, bundan tam 100 yıl önce 6-11 Ocak tarihleri arasında yaşandı. Gösterilen direniş karşısında Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesi ve “Çerkes” Ethem kuvvetlerine karşı başarılı bir sınav verilmesi, millete ve Anadolu Hükümeti’ne moral vermişti.
Bundan 100 yıl önce Ankara’da hâlâ düzenli orduya muhalefet edenler, “Çerkes” Ethem Bey’in Kuvve-i Seyyâresi gibi gerilla savaşı yapan milis güçleriyle mücadeleyi sürdürmek isteyenler vardı. Bu da büyük çapta bir politika meselesiydi; zira Mustafa Kemal Paşa’ya çeşitli nedenlerle muhalefet edenler, onun tek bir merkezî orduya emir verebilecek konumda olmasını istemiyorlardı. Buna koşut olarak, Ethem Bey de Ankara yönetimine açıkça muhalefet etmeye başlamış ve içine düştüğü zor durumdan kurtulabilmek için Ankara’nın, İstanbul’daki Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti’nin önerdiği yakınlaşmaya olumlu bir yanıt vermesi gerektiğini savunmuştu. Bu durumda 1. İnönü Muharebesi hem bir tehdit oluşturmaya başlayan Ethem Bey’e hem Yunan kuvvetlerine karşı düzenli ordunun ilk sınavı olacaktı.
Batı cephesi kumandanı İsmet Paşa, 1921’de düzenli ordunun Batı cephesinde elde ettiği ilk başarı sayılan 1. İnönü Muharebesi sırasında..
Sonuçta Yunan ordusunun geri çekilmesi ve Ethem Bey’in kuvvetlerinin dağılması, Ankara’nın kolayca kullanabileceği bir propaganda malzemesi oluşturdu. Nitekim İnönü’deki orduya komuta eden ve çarpışmadan sonra rütbesi tuğgeneralliğe yükselecek olan Albay İsmet (İnönü) Bey, anılarında savaşı şöyle anlatacaktı:
“Yunan ordusu Başkumandanı Papulas, Ethem ile de ayrı bir cephede muharebe ettiğimizi hesaba katarak, bizden böyle bir mukavemet beklemiyordu. Fakat 9 ve 10 Ocak günleri bizim mukabil taarruzlarımızla karşılaşıp, o zamana kadar Anadolu’da görmediği bir muharebe tarzına Türk ordusunda rastlayınca, ‘keşif yaptım, bu kadarı kâfi, öğrendik’ dedi ve bıraktı gitti. Yani muharebede ısrar etmedi… 1. İnönü Muharebesi, daha ziyade Kuvayi Seyyare’nin Yunanlılarla beraber gelişen taarruzunun muvaffak olamaması şeklinde bir adım telakki edilmek lazımdır. Atatürk, 1. İnönü Muharebesi’nin neticesine çok önem vermiş görünmektedir. Aslında 1. İnönü Muharebesi askerî bakımdan mütevazı ölçüde bir muharebedir. Yunanlılar taarruz etmişler, bizim mevzileri söktürmüşler; bundan sonra hazırlıksız geldiklerini, ilerisinin daha tehlikeli olduğunu anlayarak kendileri çekip gitmişlerdir. Buna rağmen 1. İnönü Muharebesi, Anadolu hükümetinin kurulması için kâfi gelmiştir”.
O günlerde Anadolu Demiryolları Genel Müdürü sıfatıyla Eskişehir’de bulunan Behiç Erkin, 1. İnönü Savaşı hakkında, “11 Ocak’ta her iki taraf mağlup olduk zannı ile geri çekildi; muharebe de bitti” der. İstiklâl Savaşı Nasıl Oldu? kitabının yazarı M. Şevki (Yazman) ise aynı savaşı anlattığı bölümü “1. İnönü harbi zahiren Yunan saflarından ancak birkaç yüz kişi eksiltmekten ve Etemin çetelerini dağıtmaktan başka bir şey yapmamıştı” diyerek bitirir. Ancak yazarın “zahiren” demiş olması çok önemlidir. Zira o da İsmet Paşa gibi biliyordu ki, bu muharebe Anadolu Hükümeti’nin ayakta kalmasını sağlayan önemli etmenlerden biri olmuştur.
İşgal altında bulunan İstanbul’daki hükümet, İtilaf Devletleri’nin de Padişah Vahdettin’e baskı yapması sonucu değişmiş, “Damat” Ferit yollanmış ve yerine Ahmet Tevfik Paşa getirilmişti. Yeni hükümet ve Mustafa Kemal liderliğindeki BMM üyeleri Bilecik’te 4-5 Aralık 1920’de biraraya gelecek, somut bir gelişme sağlanamayacak; İstanbul heyeti sonraki üç ay Ankara’da “misafir” edilecekti.
Büyük Millet Meclisi (BMM) Hükümeti’nin durumu, 1920 sonbaharına gelindiğinde iyice sağlamlaşmıştı. Bolşevik yönetiminden para ve silah yardımı alınmaya başlamış ve Anadolu’da çıkan isyanlar büyük oranda bastırılmıştı. BMM’nin meşruluk sorunu da kalmamış, Eylül başında çıkarttığı Toplantı Yeter Sayısı Kanunu’yla artık yeni üye almak istemediğini duyurarak kendinden ne kadar emin olduğunu göstermişti. Ekim ayı sonunda ise Ermenistan ile girişilen savaş başarıyla sonuçlanacak ve Kars yöresi Ankara yönetiminin eline geçecekti. Bu durumda Sèvres Antlaşması’nın uygulamaya konması fiilen imkansız görünüyordu.
Misâk-ı Millî’ye hiç kulak asmamış ve İstanbul’u işgal ederek son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı çalışamaz hale getirmiş olan İtilâf Devletleri, böylece politika değiştirmek zorunda kaldılar. Sèvres Antlaşması’nın içeriği gözden geçirilecek ve Türkiye lehinde bir dizi değişikliğe gidilecekti. Ancak bu, sözü başkent sınırlarının dışında geçmeyen ve Sèvres Antlaşması’nı imzaladığı için BMM tarafından vatan haini ilan edilen “Damat” Ferit Paşa Hükümeti’yle oturup konuşmakla halledilebilecek bir iş değildi. Bütün Türkiye’nin görüşmelerde temsil edilmesi, bunun için de İstanbul’la Ankara’nın aralarının bulunması gerekiyordu.
Ankara’yla yakınlaşma sağlamak için İstanbul’da bir hükümet değişikliğine ihtiyaç olduğu fikrini daha Eylül ayında ortaya atmış olan İtilâf Devletleri Komiserleri, hemen ay sonunda Sultan 6. Mehmet Vahdettin’den “Damat” Ferit Paşa’ya yol verip yerine Ahmet Tevfik Paşa’yı sadrazamlığa atamasını resmen istediler. Ankara’dakilerden nefret eden Padişah önce “Damat” Ferit Paşa’dan vazgeçme fikrini benimsemedi; hattâ ısrar edilmesi halinde tahttan ayrılma tehdidinde bulundu. Ancak, barış antlaşmasının başka türlü yürürlüğe giremeyeceği konusunda ikna olmuş ve iki-üç hafta kadar süren bir çekişme sonunda “Damat” Ferit Paşa, 16 Ekim 1920’de istifa etmiştir.
“Damat” Ferit Paşa’nın istifasıyla 20 Ekim 1920’de işbaşına gelen Ahmet Tevfik Paşa.
20 Ekim’de işbaşına gelen Ahmet Tevfik (Okday) Paşa Kabinesi, bir yanda İtilâf Devletleri’yle görüşmelere hazırlanırken diğer yanda da Ankara Hükümeti’yle bir anlaşma zemini bulmaya çalıştı. İlk iş olarak Ankara yanlısı oldukları için bir önceki hükümet döneminde hapis cezasına çarptırılmış olanlar affedildi. Daha sonra, kimliği o sıralarda gizli tutulmaya çalışılmış bir memur, iki hükümetin nasıl ve hangi koşullarda ilişkiye geçebileceğini araştırmak üzere Ankara’ya gönderildi. Bu kişi daha önce Mustafa Kemal Paşa’nın da maiyetinde bulunmuş olan Kurmay Yüzbaşı Neşet (Bora) Bey’dir. Neşet Bey, Saray’da görevliydi ve Ankara’nın Saray’daki istihbarat adamıydı. Kendisini gönderen ise, Ankara’nın daha önce hazırlanmakta olan görüşmelerde mutlaka bulunmasını istediği, İçişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa’dır.
Mustafa Kemal Paşa ise bu gelişmelerden hiç memnun olmamıştı. Zira aklındaki devrim planının uygulamaya konabilmesi için barışın bu kadar çabuk elde edilmemesi gerekiyordu. Barış yapılması halinde, Ankara’daki iktidar odağının varoluş nedeni ortadan kalkacaktı. Bu yüzden İstanbul’da “Damat” Ferit Paşa gibilerin iktidarda olması daha uygundu ve bunu Aralık ayındaki görüşmeler sırasında açıkça söyleyecekti. Ancak Ankara da dahil olmak üzere her yana egemen olan iyimserlik havasının aleyhinde bulunmak istemedi. Ayrıca, 1921’in Ocak ayında çıkacak olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’na ilişkin görüşmeler de BMM’de başlamıştı. Dolayısıyla zaman kazanmaya ihtiyacı vardı. Sonuç olarak Neşet Bey’e İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’ya göndereceği bir heyetle Bilecik’te Aralık ayı başında buluşulabileceği ve bu heyette mutlaka Ahmet İzzet Paşa ile eski sadrazamlardan ve o günlerde Bahriye Nazırı olan Salih Hulusi (Kezrak) Paşa’nın bulunması gerektiği söylendi.
3 Aralık 1920 İstanbul’da yayımlanan İleri gazetesinin 3 Aralık 1920 tarihli nüshasında, ilk sayfadaki haber: “İzzet Paşa’nın riyâseti altında bugün Anadolu’ya heyet-i mahsûsa gidiyor”.
Öte yandan, İstanbul’daki yeni hükümet Ankara’yla görüşme hazırlıklarına başladığında, Türkiye’nin geleceği konusunda olumlu sonuçlar doğurabilecek bir dizi olay da yaşandı. Yunanistan Kralı Aleksandros, 25 Ekim’de öldü. Bunun üzerine, İtilâf Devletleri’nin Almanya sempatileri nedeniyle 1917’de tahttan inmeye zorladıkları ve Başbakan Elefterios Venizelos’un baş düşmanı olan eski kral Konstantinos’un sürgünden dönüp tahta geçmesi sözkonusu oldu. Henüz kısa bir süre önce Sèvres Antlaşması’nın mimarlarından olması nedeniyle ulusal kahraman ilân edilmiş olan Venizelos, sekiz yıldır savaş halinde yaşayan Hellen seçmenlerince 14 Kasım’da ağır bir yenilgiye uğratıldı ve ülkesini terketti. 6 Aralık’ta yapılan halkoylamasıyla Kral Konstantinos tahta geçecek ve İtilâf Devletleri’nin Yunanistan’a karşı daha mesafeli davranacakları bir dönem başlayacaktı.
İzzet Paşa’nın başkanlığındaki heyet 3 Aralık sabahı İstanbul’dan ayrıldı ve ertesi günü Bilecik’e vardı. Heyette Salih Paşa, en eski İttihatçılardan olmakla birlikte daha sonra İttihat ve Terakki’den uzaklaşmış ve o günlerde Ticaret ve Ziraat Nazırı olan Hüseyin Kâzım Kadri Bey, Bern Büyükelçisi Cevat Bey, Bâb-ı Âlî hukuk müşavirlerinden Münir (Ertegün) Bey, Darü’l-fünûn müderrislerinden olup o sıralarda Kandilli Rasathanesi’nin müdürlüğünü yürüten, eski İttihatçı Fatin (Gökmen) Efendi de bulunuyordu. İçinde iki eski sadrazamın bulunduğu bu heyetin diğer üyeleri seçilirken, bunların tarafsız olarak tanınmış yani Hürriyet ve İtilâf çevrelerine hiç katılmamış ve Ankara’dakilerin güven duyacağı kişiler olmalarına dikkat edilmişti.
5 Aralık’ta Bilecik’e gelen Ankara heyeti ise BMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Hariciye Vekili Bekir Sami (Kunduh) Bey ve bir ay kadar önce Batı Cephesi Komutanlığı’na atanmış olan Albay İsmet (İnönü) Bey’den oluşuyordu. Daha ilk buluşmadan itibaren bütün iş neredeyse komik denecek bir görünüme büründü; zira Ankara Hükümeti İstanbul’da bir hükümetin varlığını kabul etmiyordu. Dolayısıyla herhangi bir resmî görüşme de olmadı. Öte yandan İzzet Paşa’nın anılarında da kabul ettiği gibi, başkanı olduğu heyetin herhangi bir somut programı veya önerisi yoktu. İstanbul Hükümeti gerçekten acınacak haldeydi; zira Ankara’nın varlığından kurtulabilmek için barış gerekiyordu ama barışı sağlayacak tek askerî güç Ankara’nın elindeydi.
Heyetin başı Bilecik görüşmeleri için 3 Aralık 1920’de İstanbul’dan çıkan heyete başkanlık eden, dönemin İçişleri Bakanı Ahmet İzzet (Furgaç) Paşa.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul heyetinin bu zaafını iyi kullandı. Ertesi gün heyeti Ankara’ya götürüp orada rehine olarak tuttu. Heyet üyeleri şehirde serbestçe dolaşıp istedikleri kimselerle görüşebilecek ama İstanbul’a dönmeleri engellenecekti. Kendilerine Ankara’daki harekete katılmaları da teklif edildi; ancak bunu bir tek Münir Bey kabul etti.
Bu arada, biraz Ankara’nın, özellikle de ordunun moralini yükseltmek için, biraz da ortalığı karıştırıp İstanbul Hükümeti’ni zor durumda bırakmak için asılsız bir haber yayıldı. Mustafa Kemal Paşa, Anadolu Ajansı’ndan İstanbul’dan gelen heyet üyelerinin BMM Hükümeti’nin tarafına geçtiklerini açıklayan bir tebliğ yayımlamasını istedi. Tebliğ Hakimiyet-i Milliyye ve Anadolu’da Yeni Gün gibi Ankara gazetelerinde yayımlandı, ama İstanbul’da herhangi bir karışıklık çıkmadı. Anlaşılan Tevfik Paşa Hükümeti tebliğe inanmamıştı.
Sonuç olarak İzzet Paşa heyeti herhangi bir başarı elde edememiş oldu ve Ankara’da üç ay kadar tutuldu. Rehine kaldıkları bu üç ay boyunca ise çok önemli bir dizi olay daha yaşandı. BMM bir yanda “Çerkes” Ethem Bey’in çıkardığı krizi halledip askerî örgütlenmesini tamamladı, diğer yanda da İnönü’de Yunan ordusunun ilerlemesini durdurdu.
Mustafa Kemal’in 1920’de Eskişehir Garı’nda kalabalık bir heyetle çekilmiş fotoğrafında bize göre hemen sağında Çerkes Ethem görülüyor.
BMM’nin yapılanması açısından çok önemli bir de hukuksal gelişme oldu ve 20 Ocak 1921’de Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu çıkarıldı.
BMM’nin konumunu daha da sağlamlaştıran bu gelişmeler, İtilâf Devletleri’nin gayriresmî bir biçimde olsa da Ankara Hükümeti ile görüşmeyi kabul etmesi ve Ankara temsilcilerinin de Londra’daki barış görüşmelerine katılması sonucunu doğurdu.
1920’nin sonlarına kadar İtilâf Devletleri diplomatlarının haydut güruhu gibi gördükleri BMM, artık meşru ve sözü dinlenmesi gereken bir muhatap özelliği kazanmıştı.
İstanbul’da, Kadıköy-Bahariye’de 150 yıl önce kurulan Saint-Joseph Lisesi, ülkemizin en köklü okullarından biri. Gerek tarihî binası, gerek eğitim ve öğretim kalitesi, gerekse yetiştirdiği binlerce mezunuyla Türkiye’nin yakın tarihine damga vurmuş müstesna bir kurum. Başarısının arkasında ise sadece bir gelenek değil, değişen dünyalara/hayatlara uyum sağlayan sağlam bir metot bilgisi var.
ALP E. AKSUDOĞAN
Her Eylül ayında okullar açıldığında, demir kapısından geçip iki yanı ağaçlı bir yoldan geçilerek Aziz Joseph’in (Hz. Meryem’in eşi) heykeli önünden okul binalarına girerdi öğrenciler. Bu defa 2020 Eylül’ünde, Marsilya çinisi döşeli o koridorlarda çocuklar görülmedi. Onlar her ne kadar dijital dünyanın yaşamlarına getirdiği imkanlar sayesinde derslerini görüyor olsalar da, kuruluşunun 150. yılını idrak etmekte olan okullarının havasını bu sonbahar teneffüs edemediler.
Kadıköy’ün Saint-Joseph’i… Fıtratında koridorlarda 3. karodan yürüyerek sınıflara gitmenin; saman kağıdı müsvedde defterleri kullanmanın; tükenmez kalem yasağının; teneffüslerde spor zornululuğunun; defterden sayfa kopartma yasağının; ara karnelerin; “espérance”ların ve “retenu”lerin; kot pantolon ve lastik ayakkabı yasaklarının; Fransızca ezberlenen “fable”ların olduğu okul! Öte yandan da öğrencilerine ilkokul (şimdilerde ‘temel eğitim’) sonrasında o demir kapıdan adım attıkları günden itibaren “siz” diye hitap edilen; eğitimlerinde her türlü düşüncelerin ifade etme hakkının bulunduğu ve cesaretlendirildiği; öğretimlerinde Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkeleri etrafında sağlam, bilinçli ve evrensel normlarda bir vatanseverliğin inşa edildiği; o demir kapıdan bir daha dönmemek üzere çıktıklarında artık “Kartezyen düşünce”nin kişiliklerinin bir parçası olduğu; analiz-sentez yapma, yorumlama niteliklerinin kazandırıldığı; giriş-gelişme-sonuç üçlemesiyle başlayan metot bilgisine hakim bireyler yetiştiren bir eğitim yuvası. Şüphesiz ki kamuoyundaki “St. Joseph’in tedrisatı ağırdır” söylemi, son kertesine kadar hakedilmiş bir saptama olduğu okul.
Girişindeki Aziz Joseph heykeli ve 150 yıldır üzerinden geçen adımlardan aşınmış merdivenleri bu yıl pandemi nedeniyle öğrencilerini karşılayamadı.
Okulun 150 yıllık tarihi, 1870 Temmuz’unda Pera’daki büyük yangınla başlar. Lasallien frerlerin 1863’te satın aldıkları, 1864’teki fermanla da gereken onay ve izni edindikleri, ancak parasızlıktan inşaatına geçemedikleri arazi Kadıköyü’ndedir. 1870 yangını sonrasında mecburiyetten 150 gün içinde ahşap olarak inşa edip eğitime başladıkları bina ile İstanbul St. Joseph tarihi de yazılmaya başlanır. 1870-1888 arasında okul binaları ve girişteki ağaçlıklı yol adım adım bugünkü görünümüne yaklaşır. 1894 depremi sonrasında ilk yapılan ahşap bina yine aynı tarihli 2. Abdülhamid’in fermanıyla 1895’te taştan yeniden yapılacaktır. 1907’de okul bugünkü görünümünü alır; ilgili ferman ise Sultan Reşad tuğrasını ve 1911 tarihini taşır.
Saint-Joseph’in taş binasının yapımını onaylayan 15 Nisan 1895 tarihli, 2. Abdülhamit tuğralı ferman.
1870’te Kadıköyü’nde kolej olarak eğitime başlayan St Joseph’te, 1900’ler başında kurulan Ticaret Enstitüsü de okulla birlikte eğitim vermeye başlar. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle okul 1919’a kadar kapalı kalır. Bir erkek okulu olan St. Joseph’te ilk kadın öğretmen 1941’de görevine başlar: Neyyire Şibay. 1974’te okula son “leyli” (yatılı) talebeleri alınır ve 1975’ten itibaren okulun yatakhaneleri etüd ve sınav salonu olarak işlev görmeye başlar.
1988’de ise yılların Saint-Joseph Erkek Lisesi ilk kız öğrencilerinin kaydını alır; 1995’te son erkek mezunlarını, 1996’da da ilk kız mezunlarını verir. St. Joseph’in yakın tarihinde önemli bir yeri olan bu radikal değişiklik, bazı mezunlarca “okulun ruhunu teslim ettiği dönem” olarak nitelense ve ileride “matem yılları” olarak anılsa da, eğitim kurumunun çağdaş olanı yakalama, kendini güncelleyebilme ve geleceğe daha güçlü yönelme refleksinin açık bir göstergesidir.
Fesli, küçük St. Josephliler Petit Quartier’de teneffüsteki öğrenciler.
Fesli, küçük St. Josephliler Okulun iz bırakan öğretmenlerinden Frère Joseph, saygı uyandıran sakalıyla iki kişilik sıralara oturmuş öğrencilerinin başında.
St. Joseph’in yakın tarihine açık ve net olarak damgasını vurmuş olan yöneticisi, “gelenekçi okulun liberal hocası” olarak nitelenen Pierre Caporal’dir (Frère Raymond). İzmir doğumlu Levanten bir ailenin çocuğu olan Pierre Caporal bir İstanbul St. Joseph öğrencisidir. Okul Pierre Caporal ile 1970’li yıllarda başka bir frekansa geçer ve 1968’in dünyada yarattığı değişim rüzgarının -tabii ciddi bir arıtmadan geçirildikten sonra- okula yansıdığını görürüz. Caporal bir frerdir ancak öğrencileriyle briç, tenis oynayan bir okul müdürüdür. 1970’li yılların St. Joseph’i Tübitak yarışmalarında, liselerarası satranç turnuvalarında, Milliyet gazetesinin müzik yarışmalarında ilk dereceleri alan; basketbol ve voleybolda hem ortaokul hem de liselerde Türkiye şampiyonluklarına yıllarca ambargo koyan; Türkiye’yi temsil ettiği liselerarası dünya voleybol şampiyonalarından biri dünya şampiyonluğu olmak üzere derecelerle dönen bir eğitim kurumudur artık. Üstelik bu dereceler yarı-açık, beton zeminli bir salonda (!) çalışılarak, okul saatleri sonrasında ve haftasonları yapılan antrenmanlarla kazanılmış, sporcu-öğrencilere hiçbir ayrıcalık tanınmamıştır.
Tam teşekküllü bir okul Saint-Joseph, modern mutfağı, oyun odası gibi imkanlarıyla tarihi boyunca öğrencilerine çokyönlü bir eğitim vermeye odaklanmıştı.
Oyun odası.
Caporal 1995’te emekli olsa da, okul üzerindeki esirgeyici varlığı emekliliği sonrasında da hissedilecek; gözle görülmeyen, elle dokunulmayan bir şekilde hep varolacaktır. St Joseph’e dönemi yakalayabilme yetisini aşılayan ve bunu okulun kodlarına yerleştirmeyi başaran Pierre Caporal’le 2010’da yaptığımız bir röportajda söylediklerinin bazılarını burada yeniden hatırlayalım:
Günü gününe çalışma alışkanlığını erken yaşta edinmek önemli, yumurta kapıya dayandıktan sonra öğrenemezsiniz, ezberlersiniz.
Eğitimde mutlaka ezbere de yer vermek gerekir, hafızayı da eğitmek lazım.
Şimdilerde belli bir dikkat ve konsantrasyon eksikliği var; ama diğer taraftan çocuklar konuları daha çabuk öğrenebiliyor. Bilgisayarın sağladığı sürat müthiş; ancak elemanter olanı öğrenciye sunamazsanız, fark yaratamazsınız.
Bugün çok iyi, çok özverili hocalarımız, müdürlerimiz var; artık frerlerin olmaması eğitim kalitesini etkilemiyor.
Bizim okul, en yalın ifadesiyle bir düşünme ve iş yapma metodu verir. Kompozisyon dersindeki gibi: Introduction (giriş) – corps du sujet (gelişme) – conclusion (sonuç). Analitik ve sentetik düşünce işimizin temelidir; üniversite ve sonrasında hayatın vazgeçilmezleridir.
Biz hep küçükleri büyüklere karşı koruduk ve sınıflarda çocukların hocalarla tartışmasını destekledik.
St. Josephlilerin her biri birer Rambo. Tek başına, dünyanın neresine koysan bir çok şeyin üstesinden gelebilir.
2000’li yılların St. Joseph’i, yukarıdaki satırlarda ifadesini bulan LaSallien okullarının mottosu “yaratıcı sadakat” temelinde, değişimini ve gelişimini sürdürür. Zamana uyumlu ve geleceği tasarlayan sistemler uygulamaya koyulur. 2010’lu yılların mezunları, artık ülkede kolej seçiminde kriter haline gelen ancak St. Joseph’in hiç de hedeflemediği, Atlantik Okyanusu ötesindeki itibarlı üniversitelerden sadece kabul almakla kalmaz, bursları da ceplerine koyar olurlar. “Kadıköyü’nün Papaz Mektebi”, kuruluş temelini oluşturan ilkeleriyle ve güncel olanı yakalama yetisiyle, küreselleşen dünyanın saygın üniversitelerine öğrencilerini gönderir.
Bugün okul, kullandığı elektriğinin %10’unu güneş panelleri ile kendisi üreten; kazandığı başarılarla yüzme sporunu “gelenekselleşmiş başarılı St. Joseph sporları” arasına ekleyen; diğer okullardan 700 öğrencinin katıldığı spor şenliğine evsahipliği yapan; 250’yi aşkın koro ve klasik müzik orkestrası öğrencisi yetiştiren; uluslararası bilim, teknoloji, inovasyon yarışmalarından derece ile dönen öğrencileri ve Model Birleşmiş Milletler Kulüpleri (MUN) faaliyetleriyle öne çıkan; “Z kuşağı”nın çağın gerektirdiği nitelikli eğitim ve öğretimi almasına imkan tanıyan bir kurum. Tıpkı geçmişindeki uzun yıllarda olduğu gibi…
Doğa Bilimleri Merkezi St. Joseph bünyesinde 1800’lü yıllardan 1960’a kadar Anadolu’da toplanmış ve özel tekniklerle korunmuş 30 bin hayvan- böcek türünü, 40 bin bitki çeşidini ve zengin bir mineral koleksiyonunu barındıran, Türkiye’deki doğa tarihi müzeleri listesinde yer alan bir yapı da var.
150 yıllık geçmişinde “zaman uyumlu ve geleceği tasarlayan sistemleri uygulayan” St Joseph, Lasalyen okullarının öncelikli değerleri ile yolculuğunu sürdürmüş. Fransız Devrimi’nin temel ilkelerinin insan onuru için vazgeçilmezliği; bilinçli, tutarlı ve hamasetten uzak bir vatan sevgisi kavramının öğrencilerin akıllarına ve kalplerine nakşedilmesi hep temel hedef olmuş. 2000’li yıllardan itibaren, özellikle Fransız etkisi-eğitimiyle yetişmiş insanları aşağılamak için kullanılan “monşer” kelimesi de, bu okul mezunları için sadece gülünç bir yakıştırma olmuş. Sonuca varmayı racon kesmekte, “dayılık”ta, “efelenmek”te değil; metodolojide, bilgi sahibi olmada, araştırmada, strateji oluşturmada ve vatana hizmet etmeyi usul-adap içeren bir tarzda karşısındakilerin saygısını da kazanarak icra etmekte bulmuş bu okulun mezunları.
Rozet, okulun 150 yıllık tarihini vurguluyor.
Birkaç lisana olan hâkimiyetlerinin ötesinde, ayrıca yüksek nitelikli donanımları ile ağırlıklı olarak Türk Dışişleri’nde ve devletin çekirdek kadrolarında çok önemli görevler üstlenmiş St. Josephliler. Hem devlet katında hem de yurtdışındaki refikleri nezdinde saygınlık kazanmışlar. Başta diplomatlar olmak üzere tıbbiye, üniversite ve akademiya, basın, bankacılık ve finans, mühendislik ve iş dünyasında zirvelerde yer alan bir çok St. Josephli; aldıkları öğretimin tevazusu ile kendilerini önplana atmasalar da kendilerini belli eder, çevrelerinde göze çarparlar.
Dönem dönem Fransa ile yaşanan her gerilimde “baskı altına alınacaklar listesi”nin ilk sıralarında yer alsa da, 150 yıldır Türkiye’ye nitelikli insan yetiştiren Saint-Joseph Lisesi de, kuruluş felsefesinde yer alan değerleriyle geleceğe yol alacak. Yaş kütüğündeki çentiklerin sayısı çoğalarak… Ne de olsa “geçmiş geleceğin aynasıdır” diyen bir özlü Türk sözü var.
3. (Komünist) Enternasyonal’in sömürge ülkelerinin bağımsızlık savaşlarını destekleme kararı doğrultusunda ilk Rus altınları, bundan tam 100 yıl önce, 8 Eylül 1920’de Erzurum’a geldi. Gelen 6 sandıktaki 400 kilo külçe altının yarısı Erzurum’da alıkondu, diğer yarısı ise Ankara’ya gönderildi. Yaklaşık iki hafta sonra ise, Tuapse’den kalkan motorlarla Trabzon’a 1-1.5 milyon altın ruble geldi.
Bilindiği gibi Büyük Millet Meclisi (BMM) hükümetinin ilk diplomatik girişimi, Mustafa Kemal Paşa’nın 26 Nisan 1920’de Moskova’daki Bolşevik hükümetine yazdığı mektuptur. Bu belgede Mustafa Kemal Paşa, Sovyet yönetiminden maddi yardım talep etmişti.
O sıralarda Anadolu, çepeçevre İtilâf Devletleri veya bunlarla araları iyi olan Güney Kafkasya devletleri tarafından sarılmış durumdaydı. Karadeniz ise İtilâf Devletleri donanmasının denetimindeydi. Bu nedenlerle Güney Kafkasya’nın Bolşeviklerin denetimine geçmesi, ancak karadan gelebilecek olan yardım için mutlaka gerekliydi. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa, mektubunda Ermenistan ve Gürcistan’ın Bolşevikleştirilmesi konusunda işbirliği önermeyi de ihmal etmemişti.
Bolşevikler de kendi açılarından Ankara Hükümeti’yle işbirliği fikrini olumlu buluyorlardı. Türkiye’ye yapılacak yardım, Rusya Müslümanlarını Bolşeviklerin yanına çekecek, sömürge dünyasında da kendilerine büyük sempati kazandıracaktı. Bu fikirden hareketle 3. (Komünist) Enternasyonal’in Temmuz-Ağustos 1920’de Moskova’da toplanan ikinci kongresi de, sömürge ülkelerinin bağımsızlık savaşlarını destekleme kararı aldı.
Böylece emperyalist devletlerin zayıflayacağını, bunun da dünya sosyalist devriminin gerçekleşmesini kolaylaştıracağı düşünülüyordu.
Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği 31 Mart 1922 sabahı, Mustafa Kemal Paşa Afyonkarahisar’da Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti heyetiyle birlikte.
Ancak, Türkiye’nin Ermenistan ve Gürcistan’la sınırı üzerinde pazarlıkların sürmesi ve Kızıl Ordu’nun Ermenistan’a hakim olmasının gecikmesi, Bolşevik yardımlarının Anadolu’ya gelmesini de geciktirdi. Sonuç olarak ilk Rus altınları Erzurum’a 8 Eylül 1920’de geldi. Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, İstiklâl Harbimiz adlı anılarında bunların nasıl teslim alındığını, gelen 6 sandıktaki 400 kilo külçe altının yarısının Erzurum’da alıkonduğunu, diğer yarısının ise Ankara’ya gönderildiğini kısaca anlatmıştır.
Bu hadiseden yaklaşık iki hafta sonra ise, Tuapse’den kalkan motorlarla Trabzon’a kimi kaynaklara göre 1 milyon, kimilerine göre ise 1.5 milyon altın ruble gelmiştir. Aynı günlerde Tuapse’den gene motorlar ve küçük vapurlarla silah ve cephane de taşınmış; bunlar da Trabzon’a, ayrıca Samsun ve İnebolu’ya götürülmüştü. O günlerde Bolşevik yöneticileriyle anlaşmayı sağlamış olarak Moskova’dan dönen Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Vatan Hizmetinde başlıklı anılarında Moskova-Rostov-Tuapse yoluyla Türkiye’ye sevkedilecek olan savaş malzemesini şöyle anlatır:
“Gelirken bizim trenle 1 milyon altın ruble ve bir vagon mavzer fişeği geldi. Mavzer fişeği ve mitralyöz yüklü 8 vagon da Moskova’da istasyonda hazırdı. Rostov’a gelince oradan da 3’er bin fişekle 6 bin İngiliz tüfeği, 100 mitralyöz ve yedi buçukluk 8 İngiliz topu derdest-i sevk olduğunu bildirdiler”.
1920 EYLÜL KANUNLARI
Devrim meclisinden 2 kritik karar: Seçimler ve kaçaklar
Ankara’daki BMM, 1920 Eylül’ünde iki önemli kanun çıkardı. Bunların ilki, 5 Eylül’de kabul edilen Toplantı Yeter Sayısı Kanunu’ydu. Bilindiği gibi BMM üyesi olan milletvekillerinin bir bölümü, artık çalışamaz hale gelmiş son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın üyeleriydi. İkinci bölüm ise Mustafa Kemal Paşa’nın çağrısıyla düzenlenmiş seçimlerle Ankara’ya gelmişti. Ancak, çeşitli zorluklar nedeniyle, Meclis’e her iki gruptan da katılmalar çok zaman almıştı. Bu da BMM için büyük bir zorluk yaratıyordu; zira oturumlara başlayabilmek için kaç kişi olmaları gerektiği, bir kanun çıkarmak veya karar almak için en az kaç milletvekilinin oyunun gerektiği meçhuldü.
Bütün bu sorunları ortadan kaldıran yeni kanunun getirdiği bir yenilik daha vardır ki, BMM’nin siyasal anlamda ne tür bir meclis olduğunu belirleyen öğelerden biridir. Bu yenilik, kanunun hemen 1. maddesinde görülür: “Büyük Millet Meclisi, Hilâfet ve Saltanat’ın, vatan ve milletin istihlas ve istiklalinden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiyye dairesinde müstemirren inikad eder”. Burada BMM’nin, amacına ulaşana kadar aralıksız toplantı halinde kalacağı söylenmiştir. Bu da amaca ulaşılana kadar seçim olmayacak demektir. Gerçi 5 ay sonra çıkacak olan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu (20 Ocak 1921) BMM için seçim öngörecek, ama bu seçimin yapılabilmesi için mebusların üçte ikisinin oyuyla amaca ulaşıldığına dair bir karar alınması gerektiği koşulunu koyacaktı. Yani ancak kendi kendisini feshedebilen 1. BMM, konvansiyonel bir meclis hüviyetindeydi. Bu da, daha önce de yazdığımız gibi (bkz. #tarih, sayı 70), karşımızda demokratik bir meclis değil, bir devrim meclisi bulunduğunun kanıtıdır.
1920’nin Eylül ayında yürürlüğe giren ikinci kanun da literatürde genellikle “İstiklâl Mahkemeleri Kanunu” olarak verilen “Firârîler Hakkında Kanun”dur. BMM’den 11 Eylül’de geçen kanun, adından da anlaşılacağı gibi asker kaçaklarına ilişkindir.
1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Kurtuluş Savaşı’nda da Türk ordusunun en büyük sorunlarından biri asker kaçaklarıydı. Ulusçuluk ideolojisinin henüz eğitim yoluyla topluma verilememiş olması kaçmayı kolaylaştırdığı gibi kaçakların kırsal toplumda barınabilmelerine de yardımcı oluyordu. Onları askere alınmış ve haber alınamayan çocukları gibi gören köylü, kaçaklara yardım etmeye yatkındı.
Kaçaklar ordu tarafından çok ağır biçimde cezalandırılıyordu. Bu da askerlerin başka bir biçimde yitirilmesi anlamına geliyordu. Savaşacak askere şiddetle gereksinim duyan BMM, sırf bu konuyla ilgilenecek olan İstiklâl Mahkemeleri’ni kuran kanunu çıkardı. Bu kanuna göre asker kaçaklarının yargılanmasına, milletvekillerinden oluşan bu mahkemeler bakmaya başladı. Tabii birçok kez askerden kaçanlar gene idam edildiler. Ancak birçok mahkeme, kaçakları idam cezasına çarptırarak korkutmuş; ama silah ve teçhizatlarıyla birlikte birliklerine dönmeleri halinde kararın gözden geçirileceğini söyleyerek birçoğunu orduya yeniden kazandırabilmişti. İstiklâl Mahkemeleri daha sonra BMM’ye muhalefet, casusluk, bozgunculuk, hatta adi suçlar konularında da çalışmaya başlamış; giderek siyasî mahkemelere dönüşmüştü.
Bu kanun, o sıralarda geçerli olan 1876 Kanun-ı Esâsîsi’nin olağan mahkemeler dışında başka mahkeme kurulamayacağını öngören 89. Maddesi’ne aykırıydı. Ancak asıl önemlisi, milletvekillerini savcı ve yargıç yaparak BMM’nin yargı gücüne de el koyması anlamına geliyordu. Yani BMM’nin hem yasama hem de yürütme organı olma kararı alarak benimsemiş olduğu güçler birliği ilkesi daha da pekişmiş oluyordu. BMM’nin olağanüstü koşullarda kurulmuş olağanüstü bir devrim meclisi olduğunu, bunun göstergelerinden birinin de Firârîler Hakkında Kanun olduğunu söyleyebiliriz.
Türk toplumunda bugüne uzanan kalıcı hasarlar oluşturan 12 Eylül askerî darbesi, daha sonra neoliberalizm denecek serbest pazar ekonomisine, sanayisizleşmeye geçişin siyasi düzenlemesiydi. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu. Kaymağını yiyenlerin bile sonradan sahip çıkmadığı, her alanda lümpenleşmenin yolunu açan 12 Eylül…
Darbeler tarihi içinde 12 Eylül, dünyanın çok kritik bir döneminde gerçekleşen, ordunun emir komuta zinciri içinde toplumun kılcal damarlarına kadar müdahale ettiği tek darbedir. 650 bin kişi gözaltına alınmış, 1 milyon 700 bin kişi fişlenmiş, 210 bin dava açılmış, 230 bin kişi askerî mahkemelerde yargılanmış, 14 bin kişi yurttaşlıktan atılmış, 171 kişi işkencede ölmüş, 7 bin kişi için idam istenmiş, 500’ü aşkın kişiye idam cezası verilmiş, 50 kişi idam edilmiştir.
Ressam Evren! Kenan Evren’in bugün çöp olan resimlerini satın almak için memleketin ileri gelenlerin sıraya girmişti.
70’li yılların ortalarından itibaren başlayan dünya ekonomik kriziyle 30 yıllık refah dönemi kapanıyor; panik içindeki dünya kapitalizmi, varlığını sürdürmek için yeni yollar arıyordu. Yeni bir birikim modeli, bölüşümde ve istihdamda aleyhine olduğu toplumsal kesimlerin siyaseten hizaya getirilmesini gerektiriyordu. Öte yandan geniş kesimler de örgütlü bir biçimde hak mücadelelerini yürütüyorlardı. Kenan Evren 1978 yazında “Demokrasiye inanan aydın bir general” olarak genelkurmay başkanlığına getirilmeseydi de, 12 Eylül bir başka generalin adıyla anılacaktı.
Bir askerî diktatörlük, esas olarak mevcut yönetimin sözcüsü olduğu çevrelerin uygun gördüğü politikaları geniş kitlelerin rızasını alarak sürdürememesiyle uğradığı itibar kaybının üzerine oturur. Türkiye’de 12 Eylül öncesinde ise iktidarın yanısıra kendi içinden başka türlü bir alternatif üretemeyen, 6 ay süren turlarda bir cumhurbaşkanı bile seçemeyen Meclis de meşruiyetini yitirmişti.
Kurumlar işlevsizleşirken insanların doğrudan hak arayışına girdikleri sokak da felç olmuştu. İkili iktidar iki gücün birbirini frenlemesi anlamına geliyorsa, ikili iktidarsızlık her iki seçeneğin de kötürümleşmesi anlamına gelmeli. “Terör” diye takdim edilen sokağın ne Sağ’ı ne Sol’u iktidar için bir seçenek oluşturmuyordu.
Ekonomi 1977’den itibaren toplumsal beklentileri karşılamaktan giderek uzaklaşmakta, hak arayışları da buna paralel olarak giderek zorlaşmaktaydı.
Sokaklarda emir-komuta 12 Eylül 1980’de Türk Silahlı Kuvvetleri emir-komuta zinciri içinde yönetime el koymuştu. Askerlerin otomobilleri, otobüsleri durdurarak arama yapması gündelik bir olaydı.
1978 Aralık ayında 100’ü aşkın insanın katledildiği Kahramanmaraş Katliamı vesilesiyle ilan edilen sıkıyönetimle birlikte ordu adım adım rejime ortak oluyordu. Ekim 1979 ara seçimi darbeyi ötelemiş; ancak 12 Eylül 1980’de toplumun yırtıldığı bir dönemin günbatımında darbe gerçekleşmiştir.
Darbenin görünür gerekçesi, bir iktidar alternatifi olmamasına rağmen “komünizm”di. Kendisini “İttihatçı” olarak takdim etse de her nedense merkez sağın tarihî şahsiyeti olarak kabul edilen Celal Bayar da o dönem “Bu kış komünizm gelecek” diye buyurmuştu!
1973’de Şili’nin seçilmiş sosyalist başbakanı Allende’yi deviren ordunun ABD’nin yörüngesinde uygulamaya başladığı ekonomi politikası (daha sonra neoliberalizm denecek) büyük bir devlet terörü eşliğinde Arjantin, Uruguay gibi ülkelerde de uygulanmıştı.
Türkiye 12 Mart askerî müdahalesi sonrasında Ecevit CHP’sinin şahsında toplumsal taleplerin yükseldiği ancak yeterli güce ulaşamadığı bir evreden sonra 24 Ocak 1980 kararlarıyla böylesi bir ekonomi politikasını önüne koymuştu. Ancak bu politikanın uygulanması için gereken kemer sıkmanın “olağan” bir rejimle gerçekleşemeyeceği gerçeği “darbe”yi gündeme getirmişti.
“Yönetenlerin yönetememesi” açısından 12 Mart sonrası kurulan hükümetlerin ömrü iyi bir örnektir. Adalet Partisi, Milliyetçi Cephe hükümetlerinde MHP ve MSP ile istikrarı sağlayamazken, CHP de ancak transferlerle kıl payı hükümet kurabiliyordu. Koalisyon hükümetleri gerilimler, paylaşımlar bakımından dünya ekonomisinde 70’lerin ortasında başlayan kriz ortamında toplumsal beklentileri karşılamaktan acizdi.
Öte yandan İran’da ABD’nin müttefiki şahın devrilmesi, Afganistan’ın Rus ordusu tarafından işgali, ABD’nin acilen bir hamle yapmasını kaçınılmaz kılıyordu. Darbeciler için ABD yetkililerinin “bizim çocuklar” demesinin boşuna olmadığı; kendilerinin içerde, fikirlerinin iktidarda olduğunu söyleyen “milliyetçiler”in de bu vesile ile hangi değirmene su taşıdıkları açığa çıkmıştı.
12 Eylül Anayasası yürütmenin güçlendirilmesini savunan Adalet Partisi’nin taleplerinin de ötesine geçerek açıkça Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun önerileri çerçevesinde oluşmuş, böylece toplumun hangi kesimlerini gözettiğini dosta düşmana göstermişti. Kenan Evren’in kim olduğuna dair soruya, “ressam” veya “Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı” gibi yanıtlar alınabildiği bir ülkede, “tarih”in kıymet-i harbiyesinin olmadığına rahatlıkla hükmedilebilir.
Bugün çöp olan resimlerini iktidardayken satın almak için memleketin ileri gelenlerin sırada olduğu bir Kenan Evren… Bu tabloları alanların acaba 12 Eylül’le ne alıp veremedikleri vardı? Bu sorunun yanıtı, darbenin ekonomi politiği açısından olduğu kadar yeni Anayasa’nın ruhunu anlamak açısından da anlamlıdır.
Kaymağını yiyenlerin bile sahip çıkmadığı 12 Eylül darbesi, sokaktaki insanın gündelik hayatına kabus gibi çöktü; eğitimden kültüre her düzeyde bir lümpenleşmenin güzergahını inşa ederek bugünün hazırlanmasında önemli bir işlev gördü.
Bosna’da camilerin yakıldığı; Suriye’de kiliselerin, antik eserlerin yokedildiği; Afganistan’da Buda heykellerinin havaya uçurulduğu günümüz dünyasında, Türkiye’nin dünyaya verdiği bir kültür dersiydi Ayasofya. Özellikle Batı’nın genetik kodlarına yerleşmiş olan ayrımcılığa karşı, Türk insanının tarihten gelen adalet duygusu, ahlak duygusu, eşitlik ve hakkaniyet duygusuydu.
Altıncı yüzyıldan bu yana İstanbul’un tarihî silüetinin değişmez parçası olan Ayasofya, tarihte ve günümüzde çeşitli insanlar için değişik anlamlar ifade etti ve ediyor. Ortodoksluk inancının kadim mabedi, Müslümanların fetih simgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci camisi, cumhuriyetin müzesi…
Ben de bu çeşitli insanlardan biri, profesyonel turist rehberiyim. 25 seneye yaklaşan meslek hayatımda Ayasofya benim için Türkiye’nin en değerli kültür varlığı ve en sevdiğim çalışma alanım oldu.
Kaba bir hesapla, Ayasofya’ya 2.000 defa gitmiş olmalıyım. Öğrenmek için en çok çaba sarfettiğim tarihî mekan oldu. Üzerine en çok okuduğum, her gün hakkında yeni birşeyler öğrendiğim büyülü, koca bir ev. Dünyanın ve Türkiye’nin her yerinden her inançtan insanları Ayasofya’da gezdirdim. Onlara uzun tarihini, mimarisini, mühendisliğini, mozaiklerini ve hat levhalarındaki sanatını olgularla anlattım. Beğenmeyen, etkilenmeyen kimseyi görmedim. Devlet başkanlarını, dünyaca ünlü sanatçıları, her inançtan hacıları, çok bilgili amatörleri, yolu İstanbul’a kazara düşmüş ve Ayasofya’nın daha önce adını bile duymamış insanları gezdirdim. Bu dev yapı hepsinde unutulmaz bir etki bırakmıştır.
Turist gruplarına anlatımlarımda bir Türk rehber olarak en çok gurur duyduğum bölüm, Ayasofya’nın müze olmasıydı. 85 sene önce 2. Dünya Savaşı’na giden bir dünyada, Türkiye Cumhuriyeti bu çok anlamlı yapıyı müzeye çevirerek bütün dünyaya bir barış, kültüre saygı ve birlikte yaşama örneği göstermişti. Modern zamanların güya barış içindeki dünyasında ise insanlar sözde etnik veya sözde dinî gerekçelerle öldürülürken, Ayasofya benzersiz bir emsal, bir simge olarak yüzümüzü ağartıyordu. Bosna’da camilerin yakıldığı; Suriye’de kiliselerin, antik eserlerin yokedildiği; Afganistan’da Buda heykellerinin havaya uçurulduğu günümüz dünyasında, Türkiye’nin dünyaya verdiği bir kültür dersiydi Ayasofya.
Bugünün gezginleri bu bakımdan da şaşırıyorlardı Ayasofya’da. Ortodoks Yunanlar Türklerin mozaikleri korumuş olmasına, Sünni Araplar hat levhalarda Allah, Muhammed ve dört halifenin isimleri yanında Hasan ve Hüseyin’in de bulunmasına… Türklerin Ayasofyası herkese bir şeyler gösteriyor; herkese farklılıklara rağmen barış içinde yaşamanın mümkün olabileceğini kanıtlıyor; üstelik bunu post-modern şovlar ve gösterişlerle değil, dünya kültür mirasının belki de en üst seviyedeki eserini bu şekilde koruyarak yapıyordu. Bu bakımdan Ayasofya bir umuttu. Özellikle Batı’nın genetik kodlarına yerleşmiş olan ayrımcılığa karşı, Türk insanının tarihten gelen adalet duygusu, ahlak duygusu, eşitlik ve hakkaniyet duygusuydu.
Türkiye ekonomisinin can damarı turizmin altın çağını yaşadığı çok da eski olmayan günlerde, Ayasofya önündeki bilet kuyruğu metrelerce uzardı. Müzenin fedakar personeli, rehberlerle işbirliği halinde senede 3 milyondan fazla ziyaretçiyi Ayasofya’da ağırlardı. Misafirlerin programına ve zamanına göre Ayasofya’yı yarım saat ile 2 saat arasında bir sürede gezerdik. Her köşesi bir öykü, her ayrıntı, bir tarih…
Ayasofya ziyareti, inançlı veya inançsız her insan için olağanüstü bir duygusal tecrübeydi aynı zamanda. Bugünün çatışmacı dünyasında, Ayasofya’nın “tarafsız” statüsünün değişmesi elbette kimilerini mutlu, kimilerini mutsuz etti. Biliyorum, “coğrafya kaderdir”; ancak turizmciler ve rehberler olarak ülkemizi, kültürümüzü, insanımızı dünyaya güzel tanıttık, tanıtıyoruz. Bunu Ayasofya’nın gücü olmadan bu kadar yapamazdık emin olun. Bu “yumuşak güç”, maddi getirisinin ötesinde uluslararası ilişkilerde de hükümetlerimizin önemli bir müttefiki oldu kuşkusuz.
Tarihi bir sembol
Ortodoksluk inancının kadim mabedi, Müslümanların fetih simgesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun birinci camisi, cumhuriyetin müzesi
21. yüzyıl Türkiye’sinin Ayasofya’nın mimarisine, sanatına bir zarar vermeyeceğini, tersine korumaya devam edeceğini biliyorum. Fatih Sultan Mehmet’in ve sonraki padişahların 18. yüzyıl başlarına kadar kapattırmadığı mozaiklerin bugün görülemez hâle getirileceğini düşünmüyorum. Tekrar camiye çevrilmesine rağmen, bu anıtın hâlâ bütün insanlığa ait olduğu hakikatinin unutulmayacağına inanıyorum. İnsanlığın bu eşşiz anıta sahip çıkmasının yolu, onu görmekten, gezmekten geçer. Bu bakımdan, yapılacak bütün düzenlemelerin dikkatle tasarlanacağını; gezi ile ibadet alanlarının ayrılmasına önem verileceğini; ayakkabı çıkarmak, verilen kıyafetleri giymek gibi zorlaştırıcı uygulamalardan kaçınılacağını düşünüyorum.
Ayasofya’yı tüm ziyaretçilere anlatmaya devam edeceğim. Atatürk Türkiyesinin dünyaya örnek olmuş bu tarihî girişimini, meslek hayatımın çeyrek yüzyılında yaşayabildiğim için kendimi şanslı hissedeceğim. Ve Ayasofya hangi inançtan, dinden, ülkeden, dünya görüşünden olursa olsun, o muazzam kubbesi altında tüm ziyaretçileri insan olmakta birleştirecek.
Ortodoks kilisesi, Katolik kilisesi, cami, müze… Ve Danıştay’ın 10 Temmuz’da açıkladığı kararın ardından yapılan statü değişikliğiyle bugün tekrar cami! Sonuna getirilen sıfatlar hep değişiyor. Ama dünyanın en sembolik yapılarından kabul edilen Ayasofya, etrafında dönen tüm tartışmalara rağmen İlahi Hikmet sıfatını taşımayı, bu hikmetle onu paylaşamayanları ayrıştırdığı gibi, tüm dinler, tüm medeniyetler, tüm ülkelerden insanı biraraya getirmeyi de sürdürüyor. Paganlardan Cumhuriyet’e Ayasofya’nın dönüşümleri…
Dile kolay, iki imparatorluk, bir cumhuriyet görmüş; neredeyse 1500 yıllık tarihi boyunca Hz. Muhammed ile Hz. İsa’yı yan yana getirmiş. Onu yakıp yıkan isyancıları, istilacıları olduğu gibi, taç giyen imparatorları, alnı zemininde secdeye varan sultanları, dünyanın en büyük mimarlarını, restoratörlerini de kubbesi altında ağırlamış. Bugün dünyada İmparator Jüstinyen’le, Fatih Sultan Mehmet’le, Mimar Sinan’la, Fossati’lerle, Mustafa Kemal Atatürk ve başka sayısız hükümdar, sanatkar, din adamıyla aynı havayı soluyabileceğiniz başka bir mekan, bir bakışta 1500 yıllık tarihî zenginliği özümseyebileceğiniz başka bir mabet bulmak neredeyse imkansız. Peki Paganlardan günümüze her dönemde Ayasofya neler görmüş geçirmiş, insanlar onu nasıl paylaşmış, nasıl paylaşamamış?
1559 tarihli Melchior Lorichs panoramasında Ayasofya’nın ahşap minaresi görülüyor. Bu minare fetih sonrası İstanbul’da yapılan ilk minareydi.
Paganların Ayasofya’sı
İstanbul’un yedi tepesinden ilki üzerinde, yaklaşık olarak denizden 40 metre bir yükseklikten seyrediyor şehri Ayasofya. Bulunduğu alan İstanbul’un antik yerleşim bölgesinde. Byzantium adıyla kurulduğu yerin hemen dışında kalıyor ancak ilk genişletmenin bile bu alanı içine aldığı söylenebilir. En geç MS 200’e doğru ise kent sınırları içine dahil olduğu kesin. Bizans tarihçisi Ferudun Özgümüş gibi bazı geç dönem kaynaklarının iddiaları doğruysa, Bizans dönemi öncesinde burada bilgelik tanrıçası Athena’nın adına yapılmış bir tapınak yükseliyordu. Bu doğru olsa da olmasa da Athena, diğer eski tanrılarla birlikte şehirden silindi, ama sofia, yani bilgelik sıfatı Ayasofya’ya miras kaldı. Bizans döneminde Hz. İsa, Meryem Ana, bir aziz ya da azizeye adanmayan iki kiliseden biri Ayasofya oldu, diğeri de barışa adanmış Aya İrini.
Hıristiyanlar tarafından Hz. İsa’ya atfen, Mesih’in yani enkarne olmuş Tanrı’nın sıfatı olarak kullanılmış olabilir Ayasofya ismi. Sonuna “Camii” eklenince kulağa bir parça garip geliyor olsa da, Osmanlı çağında pek çok başka cami de bu isimle anılmış. Edirne’de, İznik’te, Enez’de, Rize’de, Trabzon’da olduğu gibi Sofya’da, Selanik’te, Kiev’de de Ayasofya isimli kiliseler olduğunu biliyoruz. Ama Bizans’ta da Osmanlı’da da Ayasofya dendiğinde akla yalnızca İstanbul Ayasofyası gelmiş. Bu, zaman içinde bir çeşit özel isme dönüşmüş.
Diğer kiliseler tam doğuya bakarken Ayasofya’nın, 33 derece kadar güneydoğuya yönelmiş olması, özellikle İstanbul’un fethinin ardından hem kentin hem Ayasofya’nın yeni sahipleri olan Müslümanlar tarafından mucizelerle açıklanmış. İstanbul’dan 61 derece kadar güneydoğu yönünde olan Kıble’ye, yani Kabe’ye bu kadar uyumlu olması, zaman zaman kaderinde cami olmanın yazılı olduğunun kanıtı kabul edilmiş. Halbuki kış gündönümünde (dolayısıyla da Noel bayramında) güneşin tam doğuş hattı üzerinde konumlandığını anlatıyor, mimarlık tarihçisi Sedat Bornovalı. Üst düzey gözlem ve astronomi bilgisi gerektiren bu tercihi, Hıristiyanlar da yapmış olabilir, güneşe özel bir önem atfeden paganlar da… 537 ve 562 yıllarındaki iki açılışının kış gündönümüne çok yakın tarihlerde (27 ve 23 Aralık) yapılmış olmasını da tesadüfle açıklamak güç.
İsmiyle müsemma 1710’da İstanbul’a yolu düşen İsveçli Cornelius Loos’un çizdiği panoramada Ayasofya ve Sultanahmet Camii.
İlk iki Ayasofya
Açılış deyince, hangi açılıştan bahsettiğimizi de netleştirmek gerek, zira değişen kimlikleriyle birlikte başına gelen kazalar, musibetler yüzünden de tarihin en fazla açılış görmüş yapılarından biridir herhalde Ayasofya. Bugün bahsi geçen, üçüncüsü. İlkinin, İstanbul’un başkent ilan edilmesinin hemen ardından, 330 yılında, 2. Constantius döneminde inşa edildiğini biliyoruz. Bazı kaynaklar ise kentin kurucusu olan babası İmparator Constantius’a bahşediyor Ayasofya’yı yaptırma onurunu. Oğlundan daha meşhur olan Constantius’un bu büyük kilisenin öncülünü kurmuş olması, Hıristiyanlığın yasaklı bir inanç olmaktan çıkması anlatısını güçlendirecek bir detay olarak görülmüş olabilir. Ayasofya’nın tarihi belli ki başlangıcından bu yana, siyasi anlatılar tarafından şekillendirilmiş.
Ayasofya deyince akla İstanbul Ayasofyası gelse de ilahi hikmet, yani Ayasofya ismini taşıyan başka mabetler de vardı. İznik Ayasofyası bunlardan.
Bu ilk kiliseden hiçbir iz kalmamış bugüne ulaşan. Hatta o dönemde adının Ayasofya olduğu bile şüpheli. 5. yüzyıla kadar kaynaklarda çoğunlukla Büyük Kilise (Megale Ekklesia) olarak anılmış. Bugünküne pek benzemeyen, ahşap çatılı uzun bazilikanın açılış töreni 15 Şubat 360’da yapıldığında, İstanbul Patriği İoannes Krisostomos burada vaazlar veriyormuş. Aziz kabul edilen, güçlü belagati nedeniyle “altın ağızlı” denen bu patriğin ünü bugüne dek ulaşmış. Ortodoks kiliseleri, bugün bile onun icra yöntemlerine göre düzenler pazar ayinlerini. İlk Ayasofya’nın sonunu da onun İç Anadolu’ya sürülmesi getirmiş. Neden mi? Bir heykel yüzünden…
Her dönemde tartışma konusu Bugün bahsettiğimiz, İstanbul’da aynı yere yapılan Ayasofya. İlkini kül olmaya götüren tartışmanın iki tarafı, İmparatoriçe Eudoksia ve Patrik Ioannes Krisostomos, 19. yüzyıl sonunda, Jean-Paul Laurens’ın fırçasından hayali bir Bizans ortamında.
Dönemin imparatoru Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia’nın gümüş bir heykeli yapılmış ilk yapının yakınlarına. Bu çok özel heykelin etrafında genç kızlar tülden elbiseler içinde pagan ayinlerini hatırlatan bir surette dans etmeye başlayınca, Ayasofya’nın kutsiyetine halel geliyor diye ağır sözler sarfetmiş Patrik. İmparator da eşine yapılan bu saldırıyı karşılıksız bırakmayıp patriği sürgüne göndermiş. Yandaşlarının yanıtı ise, 20 Haziran 404’te, çevresindeki pek çok yapıyla birlikte ahşap kiliseyi de ateşe vermek olmuş. Altın Ağızlı İoannes’in ise ancak naaşı dönmüş şehre. Olaylı heykelden geriye yalnız kaidesi kalmış. Bugün Ayasofya’nın girişinde duran bu kaideye statü değişikliğinin ardından ne olacağı meçhul.
İlk yapının yanmasının ardından İmparator Arcadius hemen ikinciyi inşa ettirmeye başlamış. Kısa süre içinde ölünce ise o sırada 7 yaşında olan 2. Theodosius’a kalmış inşaatı bitirmek. Yangından pek ders çıkarmamış olacaklar ki, yine ahşap çatılı bir bazilika olarak tasarlamışlar bunu da. 10 Ekim 415’te açılış yapılmış; yani 11 sene sürmüş tamamlanması. Başka bazı büyük kiliselerin aksine Ayasofya’nın Hıristiyanlık tarihiyle doğrudan bağlantısı olmamasından ötürü, daha inşaat bitmeden Peygamber İsmail’in kutsal hatıraları gelmiş ikinci Ayasofya’ya. Açılışta ise yapının kutsallığını artıran Hz. Yusuf ve Hz. Zekeriya peygamberlerin rölikleri (kutsal eşyalar/parçalar) eklenmiş. Kutsal tarihle yapının ilişkisini artıran bir başka detay da Yuhanna İncili 4’e göre Hz. İsa’nın kenarında oturup dinlendiği kuyu bileziğinin burada bulunduğu inancı olmuş. Tabii bu rivayetten öteye gidememiş.
Şehrin merkezinde, her tür isyana karşı onu savunmasız bırakan ahşap örtüsü, 532’deki meşhur Nika İsyanı’nda yeniden kül olmaya götürmüş ikinci yapıyı. Başarıya ulaştıklarını sanarak “Nika” yani “Zafer” diye bağıran isyancılar, kentin kalanını da yakıp yıkmış, ama sonunda İmparator 1. Justinianus tarafından hipodromda toplanıp katledilmişler. İmparator hemen üçüncü yapıyı, yani bugün bildiğimiz Ayasofya’yı yaptırmaya girişmiş.
İkinci Ayasofya da ilki gibi ahşap çatısından bugünkünden çok farklı gözüküyordu.
Bizanslıların Ayasofya’sı
Roma geleneklerini hatırlatan bugünkü devasa yapının inşaatına 23 Şubat’ta, Nika İsyanı’ndan yalnızca 10 gün sonra başlanmış. Mimar ve mühendisler Miletoslu İsidoros ve Tralles’li Antemios işin başında, İmparatorluğun dörtbir yanından malzemeler toplanmış, Efesos’tan Artemis’ten pagan mabetlerinin sütunları İstanbul’a getirilmiş. Bir kaynağa göre 100 ustabaşı, 10 bin işçi ile yapılan inşaat beş yıl sürmüş. Açılış da 27 Aralık 537’de gerçekleştirilmiş. Ayasofya öylesine büyük, öylesine görkemliymiş ki dönemin tarihçisi Prokopios, onun İmparator’un aşırılıklarının en önemli sembolü olduğunu yazmadan duramamış; bu kadarının da artık bir nevi görgüsüzlük olduğunu ima etmiş.
“…kaplanamaz, sınırlanamaz bir boşluk, çevrelenemeyen kozmosun” bir sembolü dendi onun için. Kubbesi “erişilemez bir sınırsızlık, mozaik ve renkli taşlarla kaplı duvarları, çayır, orman ve denizleri” temsil eden yeryüzü kabul edildi. Yapının kutsallığı da büyük oranda bu görkem ve büyüklüğünde buldu kaynağını. Hıristiyanlık döneminde de Müslümanlar zamanında da herkes neyi yüce, ulu, görkemli buluyorsa onunla bağdaştırdı Ayasofya’yı. Yapılışından sonra 1000 yıl boyunca bu büyüklükte bir bina daha inşa edilemedi. Belki göğe doğru uzanan gotik katedrallerin hacmi de büyüktü ama, galerileriyle birlikte düşünüldüğünde içerisine daha fazla insan alabilen başka bir yapı daha yapılamadı 16. yüzyıla kadar.
Tasarımının özgünlüğü, büyüklüğü, teknik imkansızlıklara getirdiği çözümleri ancak ilahi ilhamla açıklanan Ayasofya, ilginçtir, yapıldığı an derhal bir mimari şaheser kabul edilmesine rağmen, Hıristiyan dini mimarisine asla ilham kaynağı olmadı. Ayasofya, Hıristiyanlar için bir kerelik denenen, ne öncesinde ne sonrasında bir daha hiç benzeri yapılmayan kutsal bir hatıra olarak kaldı. Osmanlı Müslümanları için ise, kubbe mimarisinin yaygınlaşmasıyla cami denince akla gelen imgenin kaynağı oldu.
1000 yıldır bitmeyen dedikodu İmparatoriçe Zoe, Ayasofya’nın güney galerisinde 1000 yıldır yaşamaya devam ediyor. 1000 yıldır da hakkındaki dedikodular bitmiyor. İktidar için yaptıkları erkek hükümdarlar için genellikle sorun sayılmazken o, bugün bile iffetsizlikle suçlanıyor.
Dışından içine gelince… Bugün de çok tartışılan ikonalarına, fresklerine, bezemelerine ilk saldırı Bizans devrinde yaşandı. İkonoklazma (tasvirkırıcılık) döneminde (726-842) dini konulu tasvirlerle ibadet etmenin yasaklanmasıyla, Ayasofya’daki bütün figürlü resimler yokedildi. Ayasofya’nın tam karşısında bulunan İmparatorluk Sarayı’nın Halki Kapısı’nda duran Hz. İsa ikonasının kaldırılmasıyla başladı süreç. 10 Emir’in kazınmış resimlere tapınılmasını yasaklamasından beri varolan bu tutum, belki bu yıllarda İslâm inancını da etkilemiş ya da belki İslâm inancı Hıristiyanları etkilemişti. Neyse ki İmparator Justinianus, Ayasofya’da çok da fazla figürlü eser yaptırmamış. Duvarlar, galeriler, kubbenin neredeyse yarısı 6. yüzyıldan kalma çok çarpıcı mozaiklerle bezeli. Ama bunların hiçbirinde figür yok. İmparator ve İmparatoriçe’nin birtakım resimlerinin olduğu tahmin edilse de onlar 726’da itinayla kazınıp tahrip edildiği için bugüne ulaşmamışlar. Yalnız merhum İmparator ve İmparatoriçe değil, Kalenderhane Camii’nde önüne örülen bir duvar sayesinde kurtulan bir tek resim haricinde, İstanbul’da 843’ten önceye tarihlenen hiçbir figürlü tasvir kalmamış. Bugün üzeri örtülsün mü örtülmesin mi diye tartıştığımız mihraptaki Meryem Ana ve yanındaki iki başmelek ile kubbedeki İsa, 843’te İkonoklazma döneminin sona ermesiyle yapılmış. Ortodokslar, bunların yapıldığı günü halen zafer bayramı olarak kutluyor. 14. yüzyıla kadar da farklı hükümdarlar, yapının farklı yerlerine inanılmaz resimler yapmaya devam ediyor.
Delacroix’nın fırçasından 1204 Latin İstilası’nın vahşeti.
Ortodoksların ardından, 1204’te Katolikler de 4. Haçlı Seferi sırasında Ayasofya’ya etmediklerini bırakmamışlar. Bizanslı yazar Niketas bu günleri şöyle anlatıyor: “Dini bütün Hristiyanların önünde ibadet ettikleri kutsal tasvirleri kırdılar, din şehitlerinin kemiklerini, adını anmaktan utanç duyduğum kötü yerlere attılar. Hz. İsa’nın vücudu ve kanı yerlere saçıldı. Kiliselerden kutsal şarap ve ekmek konulan kapların üzerindeki değerli taşları söktükten sonra onları içki kupası olarak kullandılar. Ayasofya’nın baştanbaşa değerli taşlardan yapılmış mihrabını kırdılar, onu da paha biçilmez diğer şeyler gibi paylaştılar. Mukaddes vazoları; mihraptan, kürsüden, kapıdan söktükleri gümüş oymaları ve altınları yüklemek için katırlarını kilisenin içine soktular. Bu hayvanların bazıları pek kaygan olan döşeme üzerine düştüklerinden, onları kılıçlarıyla delik deşik ederek mabedi kirlettiler. Gezginci zevk ve günah dükkanı bir genel kadın, patrik kürsüsüne oturtuldu; oradan açık saçık bir şarkı söyledi ve kilisenin içinde dans etti. Vahşi bir azgınlıkla bütün kadınlara ve bilhassa en faziletli ve saygı değer rahibelere tecavüz ediyorlardı…” 1261’e kadar süren Latin İstilası sırasında Ayasofya bir Katolik kilisesi olarak kullanılmış. Bizans’ın kenti geri almasının ardından 1453’te İstanbul’un fethine kadar da yıpranmış, bakımsız, perişan bir yapı olarak varlığını sürdürmüş.
Osmanlıların Ayasofya’sı
2. Mehmet, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethedip şehre girdiğinde, ilk iş Ayasofya’ya gidip kubbenin üzerinden devraldığı mirası izlemiş. Fethin manevi lideri Akşemseddin’in idaresinde ilk cuma namazı da Ayasofyası kalan ama sonuna artık “Cami-i Kebiri” eklenen bu mabette kılınmış. Böylece Ayasofya’nın Türk dönemi başlamış.
257 yıllık camide mozaikler açıktı 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos’un çiziminde, fetihten 257 yıl sonra mozaiklerin açık olduğu gözüküyor. Kapaktaki Guillaume- Joseph Grelot çizimi ise 1680’de apsisteki başmelekler ve Hz. Meryem’in bir cami kubbesi altında kapatılmadığının göstergesi…
Böyle süreçlerde yalnız yapının adını ve işlevini değiştirmek yeterli olmuyor. Efsanelerle de olsa iki tarih arasında bir bağlantı kurmak, yapı için İslâmi bir anlatı ve bir Osmanlı miti yaratmak da gerekli görülüyor. Ferhat Aslan’ın “Ayasofya Efsaneleri” başlıklı tezinde Evliya Çelebi’den aktardığı bu efsanelerden birine göre, Ayasofya’nın yıkılan kubbesini bir türlü tamir edemeyen rahiplerin rüyasına Hz. Hızır girer: “Ahir zaman peygamberi Muhammed’in tükürüğünden alıp zemzem suyu ile birlikte kirece karıştırın, sonra kubbeyi tamir edin, başka çare yoktur” der. Efsane bu ya, Mekke’de Hz. Muhammed’i bulan, onun dünyaya geldiği gece gerçekleşen bir depremde Ayasofya’nın kubbesinin yıkıldığını anlatan rahipler, mücevher bir hokka içinde aldıkları tükürükle kubbeyi ayakta tutmayı başarırlar. Bunun doğru olmasının imkanı yoktur ama mucizeye, efsaneye, masala dünden teşne İstanbul’da Bizans anlatılarına yaslanarak tarihi ve miti harmanlamanın toplumun her kesimine yayılması dikkate değerdir. Yunanlıların gözünden yazılmış başka efsaneler de vardır tabii. Yılmaz Kalyoncu’ nun aktardığı böyle bir efsaneye göre Ayasofya camiye çevrilirken ustalar Bebek İsa ve Meryem Ana mozaiğini kutsal güçlerin araya girmesinden ötürü olacak bir türlü sıvayla kapatamaz, sonunda üzerine bir örtü çekerler.
Tarihî gerçeklere baktığımızda ise fetihten sonra Ayasofya’nın mozaikleri uzun süre kapatılmamıştı. Ta 1680’de İstanbul’u ziyaret eden Guillaume-Joseph Grelot’nun Ayasofya çizimlerinde bile, Müslümanların fetihten 230 yıl sonra mozaikleri kapatmadıkları açıkça görülüyor. 1710’da İstanbul’da bulunan İsveçli mühendis Cornelius Loos da bu mozaiklere çizimlerinde yer veriyor. Bu dönemde Osmanlıların, içi Hz. Meryem, Hz. İsa ve melek tasvirleriyle dolu bir mekanda ibadet etmeyi hiç de rahatsız edici bulmadıkları, bazı durumlarda yalnızca gözlerini ya da yüzlerini boyamanın yeterli görüldüğü anlaşılıyor. Taşınabilir ikonalar dışarı taşınıyor, ama yapının parçası olanlar, olduğu gibi korunuyor.
İkonaların kapanması ise, 1739-1740’ta 1. Mahmut’un yaptırdığı onarıma rastlıyor. 1. Mahmut, Türk sanatının şaheserlerinden sayılan şadırvan, sıbyan mektebi, imaret, aşevi, kütüphane, hünkar mahfili ve mihrabı yaptırdığı bu onarımla birlikte mozaiklerin üstlerini de kalın bir badana tabakası ile kapatıyor. 100 yıl boyunca kapalı kapan mozaikler, 1847’de artık tüm İstanbulluların hafızalarından silindikten sonra Sultan Abdülmecit zamanında tekrar günışığı görüyor. Şeyhülislam Mekkizade Mustafa Asım Efendi’nin (1733-1846) vakfettiği mirasla çok büyük bir restorasyona başlayan Gaspare ve Giuseppe Fossati, mozaikleri meydana çıkarıp, desenlerini çizdikten sonra tekrar üstlerini örtüyor. Fakat ne yazık ki bu sırada dökülen sıvalarla birlikte 19. yüzyıla kadar yapılan Osmanlı kalemişleri de tarihe karışıyor.
Semavi Eyice’nin aktardığına göre, Sultan Abdülmecit sık sık Ayasofya’ya geliyor, mozaiklerde tasvir edilen kişilerin kimler olduğunu soruyormuş. Yapının güney tarafındaki kapının üstünde Meryem’e şehrin modelini sunan İmparator Constantinus ve Justinianos’u gördüğünde “Bari bu binayı esaslı surette tamir ettiren benim de bir resmim ilave edilse” demiş. Bu isteğinin gerçekleşmesine imkan yokmuş tabii, ama Fossatti’nin aklına bir fikir gelmiş. Yanında getirdiği Lanzoni isimli İtalyan mozaik ustasına tamir sırasında dökülen mozaik tanelerinden Abdülmecit’in portresini değil, ama bir tuğrasını işletmiş. Bilindiği kadarıyla Türk sanatında mozaik taneleriyle yapılan tek padişah tuğrası bu şekilde yapılmış.
Ayasofya’ya Osmanlıların verdiği önem, vaftizhaneden türbeye çevrilmiş alandan da anlaşılabilir. Beş padişah (2. Selim, 3. Murat, 3. Mehmet, 1. Mustafa, Sultan İbrahim) ve çok sayıda hanedan mensubunun yattığı mezarlık alanı en fazla Osmanlı padişahının istirahat ettiği türbe birimlerinden biri.
Cumhuriyet’in Ayasofya’sı
O zamana kadar da sonrasında da pek tanınmayan Amerikalı Thomas Whittemore (1871-1950), Türk hükümetinden izin alarak 1932’de Ayasofya’nın mozaiklerini ortaya çıkarmak için çalışmaya başladı. Doğrudur, abartıdır bilinmez, ama Lord Kinross’un Ayasofya kitabında, Whittemore kendi hikayesini şöyle anlatır: “Onunla konuştuğum gün Santa Sophia, camiydi. Ertesi sabah camiye gittiğimde ise kapıda Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazılmış bir duyuru vardı ve ‘Müze tamirat dolayısıyla kapalıdır’ diyordu.”
Aslında Mustafa Kemal’in 1923’te bile Ayasofya’yı ibadete kapatmaya niyeti olduğu geçtiğimiz ay tarihçi Murat Bardakçı’nın yayımladığı bir röportajla gündeme geldi. Fakat bu fikrin uygulamaya konması, 24 Kasım 1934’te Bakanlar Kurulu’ndan çıkan bir karar üzerine 1 Şubat 1935’te resmileşti. Aynı zamanda Gazi Mustafa Kemal’in “Atatürk” soyadını aldığı bu gün, iki simgesel dönüşüm gerçekleşiyordu.
Müze dönemi 1967 Temmuz’unda İstanbul’a gelen Papa VI. Paul’ün Ayasofya ziyaretinde diz çöküp dua etmesi uzun süre tartışılmıştı.
Mozaik arama-temizleme çalışmaları, Amerikan Bizans Enstitüsü tarafından 70’li yıllara dek devam ettirildi. Enstitü’nün çıkan bir tartışma sonucu izinlerinin iptal edilmesinin ardından çalışma sona erdirildiğinde, mozaiklerin henüz yarısı bile açılmamıştı. Halen de sıvaların altında çok sayıda mozaik duruyor.
Ayasofya’nın müze olmasının ardından, yerlerdeki halılar-kilimler kaldırıldı; mihrabın yanındaki çok kıymetli birkaç şamdan haricinde, Osmanlı döneminden kalma pek çok yazı levhası ve cami eşyası Anadolu müzelerine gönderildi; ne yazık ki pek çoğu da kayboldu. Sadece mihrap yönünde bir grup yazı ve yapının içindeki dev yazı levhaları çıkarılamadı. Bu yuvarlak levhalar da indirilmiş, ama çapları hiçbir kapıdan geçmelerine müsaade etmediğinden, kuzey nefinde bir galeride istiflenerek bırakılmışlardı. Ancak 1950’lerde Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından yerlerine geri asıldılar. Haluk Dursun’un çıkardığı envantere göre şu anda kalan 15 adet yazı levhası var Ayasofya’da.
İstanbul Ayasofyası’nın bitişiğindeki gayet iyi durumdaki medresenin 1935’te fotoğrafları çekildikten sonra yıktırılmış olması da döneminde tartışma yaratmıştı. İstanbul’un tek iki avlulu medresesi, az sayıda iki katlı medresesinden biri olan bu yapı, İslâm sanatının çok ilginç bir örneği olmasının yanında İstanbul’daki Avrupai tarzda inşa edilmiş medreselerden de biriydi. 1924’e kadar eğitim müessesesi olarak, Ayasofya’nın etrafını açmak için yıkılana kadar ise öksüzler yurdu olarak kullanılmıştı. 1985-86’da temelleri ortaya çıkarılan medrese bugün rekonstrüksiyondan geçiyor. Yakın zamana dek müzenin bir parçası olarak kullanılması planlanıyordu, şimdi ne olacağını hep birlikte göreceğiz.
Ayasofya’nın müze olmasından sonra kaybolan bazı cami eşyaları halen aranıyor. İşaretli levhalar bugün yerinde değil.
THOMAS WHITTEMORE
Sıvaları söküp, mozaikleri tekrar ortaya çıkaran adam
Dünyanın Yedi Harikası, miladî takvimi önceleyen çağlarda yapılmış anıtsal eserler arasından seçilmişti. O gün bugün insan elinden çıkma sayısız yapı üzerinde anketler düzenleniyor nicedir: Dünyanın Yeni Yedi Harikası için önerilen çok sayıda dinsel ya da sivil mimarî ürün arasında Ayasofya başı çekiyorsa, bunu birden fazla gerekçeyle temellendirmek eldedir.
ENİS BATUR
Yedi yüzyıldan fazla kilise, beş yüzyıl boyunca cami, üç çeyrek yüzyıldır müze olarak işlevini sürdüren, atlattığı onca badirenin ardından bütün görkemiyle ayakta duran bu benzersiz anıt-yapının geçmişi, biri çağ değişimi olmak üzere tarihsel kırılma noktaları, dönemeçler, yön değişimleriyle doludur. Bizans’ın kuruluş ve yükselişine denk gelen süreçte üstüste üç kez inşa edilmiş, büyük taht savaşımlarına sahne olmuş, 1204’de Latinlerin gerçekleştirdikleri haçlı seferinde tepeden tırnağa talan edilmiş, Fatih şehre girdiğinde “düşüş”ün son simgesi olarak görülmüştü.
Thomas Whittemore Ayasofya’da….
Sonrasında, köklü sayılabilecek biçimsel değişimler geçirdiğini; içte mihrabından dev hat levhalarına, bir sıvanan bir açılan mozaiklerine; dışta, minarelerinden destek duvarlarına, kütüphanesine, Bizanslı çehresinden bir ölçüde uzaklaştığını biliyoruz…
Yıllar önce bir dizi rastlantı sonucu, Amerikalı arkeolog-bizantolog Thomas Whittemore’la yollarımız kesişmişti… Whittemore, Atatürk’e mektup yazmış, Ayasofya (sonra da Kariye) mozaiklerinin sıvalarının sökülmesi işlemleri için başvurusu kabul görmüş, yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. Burada pek sevilmediğini, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine içerleyen çevrelerce “papaz” sayıldığını görüyoruz. Tuhaf bir yöntemle çalışıldığı, sabahın köründe fırınlardan getirtilen sıcak ekmek içleriyle sıvaların söküldüğü söylenir.
Paris’teki stüdyosunda, Abidin Dino anlatmıştı: 1935 civarı, bir sabah tömbeki önünde, dumanaltı oturuyorlarmış Arif’le; kafasındaki garibin garibi serpuşuyla birden yanlarında bitmiş Whittemore, kaldırmış yerlerinden, hızla Ayasofya’ya götürmüş: Ünlü iskelesine hep birlikte tırmanmışlar içeride, düşme tehlikesi geçirerek, bir saat önce ulaştığı büyük bir mozaik kesitinin önüne götürmüş onları ve bir kova dolusu suyu duvara boca ettiğinde, imparatorun gözleri boşlukta canlanıvermiş. Abidin bey, bu sahneyi bir kitabında aktarmıştır.
Whittemore, Amerikan Bizans Enstitüsü’nü 1930 yılında kurmuştu… Beni en çok İstanbul yılları ilgilendiriyor tabiî. Muhafazakâr çevrelerdeki kadar olmasa bile, akademik çevrelerde de kuşkuyla karşılanmış: Hakkındaki doğru dürüst tek portre yazısını Semavi Eyice kaleme almıştır, buram buram mesafe kokar.
(Enis Batur’un bu yazısı, #tarih’in 26. sayısında yayımlanmıştı.)
O esprileri, “müstehcen” konuşmaları yapan, karşısındakinin bütün kalıplarını alaşağı eden kişi Huysuz Virjin’di, gerçek biri değildi. Seyfi Dursunoğlu bütün abartısıyla gerçek olmadığının altını çiziyordu. Böylece gerçeğin bütün baskısından sıyrılma fırsatı verdi seyredenlere de… Cinselliği konuşamayan, konuşamadıkça daha da derinlere bastıran bir toplum, onun esprileriyle nefes aldı böylece. Hâtırası tesellimiz olsun.
Seyfi Dursunoğlu, nam-ı diğer Huysuz Virjin 17 Temmuz akşamı bu dünyadaki yolculuğunu tamamladı.
O andan başlayarak sosyal medyada bir duygu patlaması yaşadı. Arkasından söylenen güzel sözleri, kaybının yarattığı üzüntüyü görse o bile şaşırırdı muhtemelen; çünkü sadece bir insanın değil, başka bir “ülke ihtimali”nin de arkasından ağlıyordu pek çok kişi. Bir “drag queen”in (kendisi “zenne” sözcüğünü tercih ederdi kuşkusuz) ana akım medyada kendine yer bulduğu; çoluk-çocuk televizyon karşısına geçenlere kahkaha attırdığı; devlet büyüklerinin bile sivri esprilerden nasibini aldığı ve bu esprileri kahkahayla karşıladığı bir ülke ihtimali…
Arkasından en çok konuşulan, RTÜK tarafından ekranlardan men edilmesiydi. Gittikçe otoriterleşen, boğucu ve neşesiz bir ülkenin neyi kaybettiğinin simgesi gibiydi. Huysuz Virjin’in arkasından söze dökülenler, bir anlamda “eski Türkiye”ye ağıta dönüştü.
Mizahını, toplumun ikiyüzlülüğünü açığa çıkarmak üzerine kurmuştu. Bir erkeğin söyleyemediklerini sapsarı bir peruğa ve pırıltılı elbiselere söyletiyordu. Öyle bir bileşim yaratmıştı ki ne kadındı ne erkek. Aynı zamanda hem kadın hem erkek! Ona “travesti” diyenler de oldu ama o bunu hiçbir zaman kabul etmedi; Huysuz Virjin onun yarattığı bir roldü; bir kimlik değil. Konuşan, düşünen, espriyi hazırlayan hep Seyfi Dursunoğlu’ydu. Virjin’in görevi, Seyfi’nin önündeki engelleri kaldırmaktı.
Aslında kendini bildi bileli sahnede olmak istiyordu. Henüz 4-5 yaşlarındayken evde çiftetelli oynadığını anlatıyordu söyleşilerde. Hayatını anlatan Katina’nın Elinde Makası kitabında “Aile partilerinde; karılı kocalı, çoluklu çocuklu olunduğu zaman oynardım” diye anlatmıştı; “Bana tanıdık bir aile beyaz bir peruk verdi. Pek bir yakıştırırdım onu, böyle ‘cinalar’ (Gina Lollobrigida) yapar, saçları suratıma kıvırırdım”.
O kadar otoriter bir babası vardı ki, sahne sevdasını dile getirmeyi aklından bile geçirmedi. İlkokulu bitirdiğinde kalburüstü ailelerin çocuklarını gönderdiği Boğaziçi Lisesi’ne kaydoldu. Sonra “Bu kadar para vermeye ne gerek var?” diyen aile büyüklerinin babasının aklına girmesiyle Heybeliada Askerî Deniz Lisesi’ne gönderildi. Çocuklarının isteklerine kulak veren, mutlu olup olmadıklarını dert eden bir baba değildi onunki… O kuşağın çoğu babası gibi… Babasından dayak yemeyen tek kardeş olmanın gayreti içindeydi Seyfi Dursunoğlu; evden dışarı adım atmamak pahasına başardı da.
Askerî okulda kabus gibi geçen üç yılın ardından Haydarpaşa Lisesi’ni bitirip İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi bölümüne girdi. Babasının işleri kötü gidince okulu bırakmak zorunda kaldı; artık Sosyal Sigortalar Kurumu’nda memurdu. 18 yıl sürecek memuriyeti boyunca bir yandan da Beylerbeyi Kültür Cemiyeti’nde amatör Ramazan eğlenceleri düzenlerken hep başka bir hayatın hayalini taşıdı. Lafını sakınmayan, libidosu yüksek, gösterişli Huysuz Virjin karakterinin ilk tuğlası o cemiyet günlerinde atıldı. Kanto söylediği için eski kantoculardan Virjn’in adını aldı, huyu-suyu da sıfatını belirledi. Kapalı devre süren bu sahne hayatı katmer katmer açılmak için gün sayıyordu.
35 yaşına geldiğinde abisiyle ettiği büyük kavga onu evsiz bırakırken büyük bir özgürlüğün de kapısını araladı. Artık “Ne derler?”i bir kenara bırakabilirdi. 1969’da gelen teklifi kabul etti ve Huysuz Virjin, Kulüp 12 sahnesinde profesyonel oldu.
Yedi yıl süresince gece kulübü-SSK ikilemi sürüp gitti. Ne zaman ki Virjin ipleri tamamen ele aldı, Seyfi Dursunoğlu SSK’daki işinden istifa etmeye cesaret edebildi. Kulüp dolup taşıyordu her gece; sadece İstanbullular değil, başka şehirdekiler de onu seyretmek için geceyarısı Kulüp 12’ye geliyorlardı. Ancak tek kanallı dönemde onu TRT’deki programına çıkaran Öztürk Serengil sayesinde gerçek bir şöhret kazandı.
Yıllarca çektiği para sıkıntısından kurtulmuş, sahnede istediği şovu özgürce yapar olmuştu. Ancak bir bedeli vardı Huysuz Virjin olmanın. 2014’te Hürriyet’ten İzzet Çapa’ya verdiği söyleşide “Her şeyden önce özel yaşantımdan vazgeçtim” diye anlattı; “En büyük fedakarlığım budur. Ben de meyhaneye gidip kafayı çekmek, bardağı fırlatmak, azıp kudurmak isterdim. Ama hayır! Derli toplu yaşamak zorundaydım. Yaptığım işin icrası, Müslüman bir ülkede çok zor”.
Müslüman ülke Huysuz Virjin’i her haliyle bağrına basmıştı ama Seyfi Dursunoğlu aynı ayrıcalığın kendisine tanınmayacağının farkındaydı.
O esprileri, “müstehcen” konuşmaları yapan, karşısındakinin bütün kalıplarını alaşağı eden kişi, gerçek biri değildi. Bütün abartısıyla gerçek olmadığının altını çiziyordu. Böylece gerçeğin bütün baskısından sıyrılma fırsatı verdi seyredenlere de… Cinselliği konuşamayan, konuşamadıkça daha da derinlere bastıran bir toplum, onun esprileriyle nefes aldı böylece. Ta ki 2007’de dönemin RTÜK Başkanı Zahit Akman televizyon kanallarının yöneticilerine “Kadın kılığında erkek görmek istemiyoruz” diyene kadar.
Kronolojik olarak “Eski Türkiye”ye tekabül eden 1990’larda da Huysuz Virjin’in program yaptığı kanala cezalar gelmiş, dönemin Devlet Bakanı Işılay Saygın ona “terbiyesiz” demiş ve RTÜK’e şikayet edeceğini söylemişti. Ancak onu ekranlardan men etmek “Yeni Türkiye”nin icraatıydı.
Gün be gün neşesini kaybeden, eğlenmekten korkan, soluk renklerin galebe çaldığı bir ülkeden Huysuz Virjin gelip geçti. Hâtırası tesellimiz olsun.
Bundan tam 100 yıl önce, Osmanlı Devleti’nin 10 Ağustos 1920’de imzaladığı Sèvres Antlaşması, Türkiye’yi ölçüsüz bir biçimde cezalandırıyor, ülkeyi fiilen parçalıyordu. Peki İstanbul’daki iktidar Sèvres’i, böylesine korkunç koşullar içeren bir antlaşmayı nasıl kabul edebilmişti? Üç sene sonra Lausanne Antlaşması’yla hükümsüz kalacak olan Sèvres’in perde arkasında, öncesinde ve sonrasında yaşananlar…
Lausanne Antlaşması’nın (24 Temmuz 1923) ek protokollerinden biri de genel af ilanıdır. İmzacı taraflar, Dünya Savaşı’nın başlangıcından TBMM Hükümeti’nin Lausanne’daki görüşmelere davet edilmesine kadar geçen döneme ilişkin bütün suçları affettiklerini kabul etmişlerdir. Ancak Ankara, suçlu gördüğü bazı kişileri affetmeye yanaşmaz ve 500 kişilik bir grubun af kapsamı dışında tutulmasını ister. Pazarlık konusu olan bu rakam 150’ye iner ve Ankara Hükümeti’nin kendisine karşı açıkça cephe almış kişilerden 150’sini sınır dışı etmesine yeşil ışık yakılır. Böylece, hazırlanan listeye bir kişinin adı yanlışlıkla iki kere yazıldığı için, 149 kişi sürgüne giderler.
Sürgüne gönderilenler arasında birçok isyancı, Millî Mücadele’ye muhalefet eden gazeteci ve bazı Ankara karşıtı devlet memurları bulunur. Grubun ilginç bir de özelliği vardır: TBMM’nin temel ilkesi hakimiyet-i milliyye yani ulusal egemenlik kavramına açıkça karşı çıkmış olan İstanbul hükümetlerinin başbakanları ve bakanlarının hepsinin adları sürgüne gidecekler listesine alınmamıştır. Buna karşılık bu ay üzerinden tam 100 yıl geçmiş olacak olan Sèvres Antlaşması’nı Türkiye adına imza etmiş olanlar sürgüne gönderilmiştir. Kanımızca 150’liklerin bu özelliği, bize Ankara Hükümeti’nin duyarlılıkları hakkında çok şey öğretiyor. En azından TBMM’nin siyasal görüş farklılıklarını, bu farklılıklar ne kadar temel bir ilkesel düzeyde olursa olsun, ihanet olarak görmediğini; ancak dış dünyayla ilişkilerde ülke çıkarlarını doğru dürüst savun(a)mamayı affedilemez kabul ettiğini gösteriyor.
Sèvres Antlaşması, Türkiye’nin hükümranlık haklarını Orta Anadolu’daki küçük bir coğrafyayla sınırlandırıyordu.
Sèvres Antlaşması (10 Ağustos 1920), tarihimizin en sevimsiz dönemeçlerinden biridir hiç kuşkusuz. Okurlarımız neredeyse okuma-yazma öğrenmeleriyle birlikte ne anlama geldiğini, hangi maddeleri içerdiğini duydukları için, bu antlaşmanın kendisi hakkında zaten bildikleri şeyleri tekrar edecek değiliz. Ancak, aşırı milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının son yıllarda ortalığı kaplaması nedeniyle; sözkonusu antlaşmayı birtakım Batılıların veya Hıristiyanların özellikle Doğululara, Müslümanlara ya da Türklere reva gördükleri bir haksızlık veya gaddarlık olarak görmememiz gerektiğini hatırlamakta da yarar var. Gerçi o sıralarda birçok Amerikalı, Britanyalı, Fransız ya da İtalyanın Türklere gayet önyargılı bir biçimde baktıkları doğrudur. Ancak 1919 ve 1920’de yapılan diğer dört antlaşmaya, yani Versailles (Almanya ile), Saint-Germain (Avusturya ile), Trianon (Bulgaristan ile) ve Neuilly (Macaristan ile) Antlaşmaları’na atacağımız yüzeysel bir bakış bile, haksızlık derecesinde bir sertliğe uğrayanın bir tek Türkiye olmadığını gösterir.
Galiplerin bu ölçüsüz cezalandırma arzularının arkasındaki nedene Mondros Bırakışması’na ilişkin yazımızda değinmiştik (bkz. #tarih, sayı 54). Peki İstanbul’daki iktidar Sèvres’i, böylesine korkunç koşullar içeren bir antlaşmayı nasıl kabul edebilmiştir?
Beşinci ve son “Damat” Mehmet Ferit Paşa Hükümeti’nin Sèvres Antlaşması’nı imzalama öyküsünü 1919 yazından başlatmamız gerekir. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, 1919’un Haziran ayında, Osmanlı görüşünü sunmak üzere Paris’teki barış görüşmelerine bir heyet göndermişti. Bu heyete Sadrazam ve Hariciye Nazırı Ferit Paşa başkanlık ediyordu. Heyetin diğer iki üyesi ise o günlerde alelacele hükümete Şûrâ-yı Devlet Başkanı olarak alınan Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey ve Maliye Nazırı Mehmet Tevfik (Biren) Bey’di. Paris Büyükelçiliği Sekreteri Reşat Halis Bey ile eski sadrazam ve dışişleri bakanlarından Ahmet Tevfik Paşa da bu heyete danışman olarak Paris’te bulunacaklardı.
Sèvres’i imzalayabilenler Sèvres Antlaşması’nı imzalamak üzere Paris Barış Konferansı’na giden Osmanlı heyeti. Soldan sağa Rıza Tevfik Bey, Damat Ferit Paşa, Mehmet Hadi Paşa, Reşat Halis Bey.
Yani 14 ay sonra Sèvres Antlaşması’nı imzalayacak olan üç kişiden ikisi, Haziran 1919’da meşhur “Onlar Meclisi” karşısında Osmanlı barış teklifini sunup savunacaklar arasındaydı. Ancak süreç böyle gelişmedi. Ferit Paşa, Rıza Tevfik’e göre İstanbul’la Marsilya arasındaki vapur yolculuğunda kendi yazdığı bir metni okumakla yetindi. Tevfik Paşa’nın söylediklerine bakacak olursak, kötü bir Fransızcayla yazılmış olan metin ahmakça önerilerde bulunuyordu. Sabrının taştığı anlaşılan Fransa Başbakanı Georges Clémenceau, Türk delegasyonunun hazırlanmış olan büfeye gitmesini, metni kendi aralarında tartışacaklarını söyledi.
1 hafta kadar sonra Nafıa Nazırı Ahmet Ferit (Tek) Bey’in hazırladığı ve Osmanlı Hükümeti’nce benimsenmiş olan, ama Ferit Paşa’nın üzerinde kendi başına bazı değişiklikler yaptığı da anlaşılan bir andıç “Onlar Meclisi”ne teslim edildi. Amerikalı araştırmacı Paul C. Helmreich’e göre ABD Başkanı Wilson, andıcı “hiç bu kadar aptalca bir şey görmemiştim” sözleriyle yorumlamış, Britanya Başbakanı Lloyd George ise Osmanlı delegasyonu ve andıçları konusunda “şaka gibi” demekle yetinmiştir. Osmanlı delegasyonu kısa bir süre sonra küçültücü bir biçimde ülkelerine dönmeye davet edilecekti.
Burada bir an durup, Tevfik Paşa’nın “ahmak”, savaş sonrasının ilk başbakanı Ahmet İzzet Paşa’nın ise “meczup” olarak niteledikleri; Rıza Tevfik Bey’in de uluslararası politikadan hiç anlamadığını söylediği Ferit Paşa’nın Sultan 4. Mehmet Vahdettin tarafından tam beş kez başbakanlığa getirilmiş olmasını irdelememiz gerekir. Daha önce Şura-yı Devlet üyeliğinden başka önemli hiçbir görev yapmamış yani Bakan bile olmamış olan Ferit Paşa’nın siyaset sahnesine çıkışı, 1911’de Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nı kurmasıyla başlamıştı. Hanedan damadı olmasına karşın partinin başkanı olmakta da direnmiş, bu görevden uzun ısrarlar sonrasında ayrılmıştır.
Ferit Paşa’nın bu dönemde ortaya çıkan en önemli özelliği, amansız bir İttihat ve Terakki Cemiyeti düşmanı olmasıydı ve bu özelliğiyle kayınbiraderi Sultan Vahdettin’le tam bir uyum içindeydi. Gerçi savaş sonrasında ardarda başbakanlığa gelen İzzet ve Tevfik Paşalar da İttihat ve Terakki’ye hiç sempatisi olmayan kişilerdi; ama padişahın bazı görüşlerine katılmadıkları gibi, Anayasa’yı hiçe sayarak kimlerin Bakan olacağına karışmasından da rahatsızlık duymuşlardı. Dolayısıyla, Sultan Vahdettin’in 4 Mart 1919’da Ferit Paşa’yı başbakan atamasının en önemli nedeni, devleti perde arkasından yöneten kişi olmasına ses çıkarmayacak ve o ne derse yapacak tek kişinin Ferit Paşa olmasıdır.
Padişahın politikasına gelince… Gayet basit bir amaç güdüyordu: Ulusal egemenlik rejimine son vermek ve bunu gerçekleştirebilmek için de İttihat ve Terakki’yi yok etmek. Ancak Sultan Vahdettin, İttihatçıları ezecek gücü olmadığı için, bunu İtilâf Devletleri’nin, özellikle de Büyük Britanya’nın yapmasını bekliyordu. Bu yüzden hemen Mondros Bırakışması’ndan sonra savaşın galiplerinin suyuna giden bir politika izlemiş, eniştesi Ferit Paşa da bu yönde davranarak İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesine bile ciddi bir tepki vermemişti.
Atina’da kutlama Sèvres Antlaşması’nın imzalamasının ardından Atina’daki Panathinaiko Stadyumu’nda bir kutlama töreni tertip edildi. En önce (soldan sağa) Elefterios Venizelos, Kral Aleksandros ve Temistoklis Sofulis görülüyor.
Tabii bu politika sonuç olarak hiçbir işe yaramadı; hatta monarşinin sonunu getirdi. Ancak enişte-kayınbirader ikilisi 1919-1920 aşamasında Anadolu’da ulusal egemenliği yeniden sağlamak için çalışmaya koyulanların bu kadar başarılı olabileceklerini sanmıyorlardı. Ayrıca, bulundukları makamların gereği olan bilgi donanımından da yoksun bulundukları için; İtilâf Devletleri’nin Anadolu’daki direnişin belkemiğini oluşturan İttihatçıları tepelemek için büyük ordular seferber edebilecek durumda olmadıklarının da farkında değillerdi. Kaldı ki, bu zaafın farkında olsalardı bile İtilâf Devletleri’ne direnme yolunu seçemezlerdi; zira direniş, yaratacağı ulusçu hareketlenme sayesinde, gene İttihatçıları üstün konuma getirecekti. O durumda belki monarşi kurtulurdu ama, Meşrutiyet’e fiilen son vermiş olan Sultan Vahdettin’in tahtta kalma şansı hiç olmazdı.
Bu koşullar altında padişah ve sadrazam, barış antlaşmasını, ne kadar kötü olursa olsun, zaman ve belki biraz da popülerlik kazanabilmek için can simidi olarak gördüler. Böylece yakın tarihimizin en büyük komedilerinden biri olan 2. Saltanat Şurası, 22 Temmuz 1920’de toplandı. Gündem, 11 Mayıs’ta Paris’te Tevfik Paşa’ya teslim edilen Sèvres Antlaşması metninin onaylanması meselesiydi.
Daha Saltanat Şurası toplanmadan Damat Ferit Paşa ve hükümeti antlaşmanın çok ağır koşullar içerdiğini, ama ülkenin içsavaşa sürüklenmemesi ve halkın asilerin zulüm ve şerrinden korunması için kabul edilmesi gerektiğini söyleyerek, ağızlarındaki baklayı çıkarmış oldular. Bu “asiler”, birçoğu Mayıs ayında ölüm cezasına çarptırılmış olan Büyük Millet Meclisi üyeleri ve onları destekleyenlerdi tabii. Şura toplantısının sonunda barış antlaşmasının imzalanmasını isteyenler bu görüşlerini ayağa kalkarak bildireceklerdi. Oylamanın yapılmasından önce padişah salonu terketmek üzere ayağa kalktı. Saygı gösterisi olarak bütün katılımcılar da ayağa kalkınca, Damat Ferit Paşa imzalama kararının oybirliğiyle alındığına hükmederek Saltanat Şurası’na son verdi!
Osmanlı Devleti adına Sèvres Antlaşması’nı imzalayan üç kişiden ikisini iyi tanımıyoruz. Bu bakımdan da padişah ve/veya Damat Ferit Paşa’nın ısrarlarından başka bir neden ileri süremiyoruz bu sevimsiz görevi kabul etmeleri konusunda. Bunların birincisi ve baş delege olan Mehmet Hadi Paşa (1861-1932), Meclis-i Ayân üyesi, yaşlı bir askerdi. Saltanat Şurası’nda Ferit Paşa’nın çizgisinde bir konuşma yapmış olması nedeniyle, onun adamı olduğunu varsayabiliriz.
İkinci delege Rıza Tevfik Bey de (1869-1949) Meclis-i Ayân üyesiydi. Anılarında monarşist olmadığını söylemiş ve Damat Ferit Paşa hakkında gayet eleştirel sözler sarfetmiştir. Öte yandan, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na “bizimkiler” diyecek kadar sadık olmasına karşın Ferit Paşa hükümetlerinde Bakanlık kabul etmemişti. Ancak anılarından görüldüğü kadarıyla iki Paris yolculuğuna da büyük bir hevesle gitmiştir. Bu tutumunu padişah ve sadrazamdan bağımsız olarak biraz fırsatçılığına, ama daha çok İttihat ve Terakki düşmanlığına bağlayabiliriz. Anlaşılan, “sopalı seçimler” sırasında dövülüp hastanelik edilmesini affedememişti.
Üçüncü delege, yukarıda gördüğümüz ve antlaşmanın imzalanması sırasında Bern Büyükelçisi olan Reşat Halis Bey (1883-1945) ise savaş sonrasında yükselen, herhangi bir özelliği olmayan bir diplomattı. 150’lik olarak sürgündeyken Sultan 2. Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’la evlenmesi ve 1938’deki aftan yararlanmak istememesi monarşist olmasıyla açıklanabilir. Ayrıca Bern Büyükelçisi iken İsviçre’de bulunan İttihatçıların Türkiye’ye iade edilmesi için çalışmış olması, İttihatçı karşıtı olduğunu gösteriyor.
Üçünün de -Damat Ferit Paşa’yla birlikte- 150’lik olmakla aslında Lausanne Antlaşması’nın ek af protokolüne çok şey borçlu olduğunu söyleyebiliriz; zira Büyük Millet Meclisi, 19 Ağustos’ta aldığı bir kararla kendilerini vatan haini ilan etmiş, 7 Ekim’de ise gıyaplarında idam kararı çıkarmıştır.
Sonun başlangıcı Osmanlı Devleti temsilcilerinden Damat Ferit Paşa Osmanlı Devleti’ni fiilen parçalayan antlaşmayı imzalıyor.
Bundan tam 100 yıl önce, Osmanlı Devleti’nin 10 Ağustos 1920’de imzaladığı Sèvres Antlaşması, Türkiye’yi ölçüsüz bir biçimde cezalandırıyor, ülkeyi fiilen parçalıyordu. Peki İstanbul’daki iktidar Sèvres’i, böylesine korkunç koşullar içeren bir antlaşmayı nasıl kabul edebilmişti? Üç sene sonra Lausanne Antlaşması’yla hükümsüz kalacak olan Sèvres’in perde arkasında, öncesinde ve sonrasında yaşananlar…
Ahmet Kuyaş
Lausanne Antlaşması’nın (24 Temmuz 1923) ek protokollerinden biri de genel af ilanıdır. İmzacı taraflar, Dünya Savaşı’nın başlangıcından TBMM Hükümeti’nin Lausanne’daki görüşmelere davet edilmesine kadar geçen döneme ilişkin bütün suçları affettiklerini kabul etmişlerdir. Ancak Ankara, suçlu gördüğü bazı kişileri affetmeye yanaşmaz ve 500 kişilik bir grubun af kapsamı dışında tutulmasını ister. Pazarlık konusu olan bu rakam 150’ye iner ve Ankara Hükümeti’nin kendisine karşı açıkça cephe almış kişilerden 150’sini sınır dışı etmesine yeşil ışık yakılır. Böylece, hazırlanan listeye bir kişinin adı yanlışlıkla iki kere yazıldığı için, 149 kişi sürgüne giderler.
Sürgüne gönderilenler arasında birçok isyancı, Millî Mücadele’ye muhalefet eden gazeteci ve bazı Ankara karşıtı devlet memurları bulunur. Grubun ilginç bir de özelliği vardır: TBMM’nin temel ilkesi hakimiyet-i milliyye yani ulusal egemenlik kavramına açıkça karşı çıkmış olan İstanbul hükümetlerinin başbakanları ve bakanlarının hepsinin adları sürgüne gidecekler listesine alınmamıştır. Buna karşılık bu ay üzerinden tam 100 yıl geçmiş olacak olan Sèvres Antlaşması’nı Türkiye adına imza etmiş olanlar sürgüne gönderilmiştir. Kanımızca 150’liklerin bu özelliği, bize Ankara Hükümeti’nin duyarlılıkları hakkında çok şey öğretiyor. En azından TBMM’nin siyasal görüş farklılıklarını, bu farklılıklar ne kadar temel bir ilkesel düzeyde olursa olsun, ihanet olarak görmediğini; ancak dış dünyayla ilişkilerde ülke çıkarlarını doğru dürüst savun(a)mamayı affedilemez kabul ettiğini gösteriyor.
Sèvres Antlaşması, Türkiye’nin hükümranlık haklarını Orta Anadolu’daki küçük bir coğrafyayla sınırlandırıyordu.
Sèvres Antlaşması (10 Ağustos 1920), tarihimizin en sevimsiz dönemeçlerinden biridir hiç kuşkusuz. Okurlarımız neredeyse okuma-yazma öğrenmeleriyle birlikte ne anlama geldiğini, hangi maddeleri içerdiğini duydukları için, bu antlaşmanın kendisi hakkında zaten bildikleri şeyleri tekrar edecek değiliz. Ancak, aşırı milliyetçiliğin ve yabancı düşmanlığının son yıllarda ortalığı kaplaması nedeniyle; sözkonusu antlaşmayı birtakım Batılıların veya Hıristiyanların özellikle Doğululara, Müslümanlara ya da Türklere reva gördükleri bir haksızlık veya gaddarlık olarak görmememiz gerektiğini hatırlamakta da yarar var. Gerçi o sıralarda birçok Amerikalı, Britanyalı, Fransız ya da İtalyanın Türklere gayet önyargılı bir biçimde baktıkları doğrudur. Ancak 1919 ve 1920’de yapılan diğer dört antlaşmaya, yani Versailles (Almanya ile), Saint-Germain (Avusturya ile), Trianon (Bulgaristan ile) ve Neuilly (Macaristan ile) Antlaşmaları’na atacağımız yüzeysel bir bakış bile, haksızlık derecesinde bir sertliğe uğrayanın bir tek Türkiye olmadığını gösterir.
Galiplerin bu ölçüsüz cezalandırma arzularının arkasındaki nedene Mondros Bırakışması’na ilişkin yazımızda değinmiştik (bkz. #tarih, sayı 54). Peki İstanbul’daki iktidar Sèvres’i, böylesine korkunç koşullar içeren bir antlaşmayı nasıl kabul edebilmiştir?
Beşinci ve son “Damat” Mehmet Ferit Paşa Hükümeti’nin Sèvres Antlaşması’nı imzalama öyküsünü 1919 yazından başlatmamız gerekir. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, 1919’un Haziran ayında, Osmanlı görüşünü sunmak üzere Paris’teki barış görüşmelerine bir heyet göndermişti. Bu heyete Sadrazam ve Hariciye Nazırı Ferit Paşa başkanlık ediyordu. Heyetin diğer iki üyesi ise o günlerde alelacele hükümete Şûrâ-yı Devlet Başkanı olarak alınan Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey ve Maliye Nazırı Mehmet Tevfik (Biren) Bey’di. Paris Büyükelçiliği Sekreteri Reşat Halis Bey ile eski sadrazam ve dışişleri bakanlarından Ahmet Tevfik Paşa da bu heyete danışman olarak Paris’te bulunacaklardı.
Yani 14 ay sonra Sèvres Antlaşması’nı imzalayacak olan üç kişiden ikisi, Haziran 1919’da meşhur “Onlar Meclisi” karşısında Osmanlı barış teklifini sunup savunacaklar arasındaydı. Ancak süreç böyle gelişmedi. Ferit Paşa, Rıza Tevfik’e göre İstanbul’la Marsilya arasındaki vapur yolculuğunda kendi yazdığı bir metni okumakla yetindi. Tevfik Paşa’nın söylediklerine bakacak olursak, kötü bir Fransızcayla yazılmış olan metin ahmakça önerilerde bulunuyordu. Sabrının taştığı anlaşılan Fransa Başbakanı Georges Clémenceau, Türk delegasyonunun hazırlanmış olan büfeye gitmesini, metni kendi aralarında tartışacaklarını söyledi.
Sèvres’i imzalayabilenler Sèvres Antlaşması’nı imzalamak üzere Paris Barış Konferansı’na giden Osmanlı heyeti. Soldan sağa Rıza Tevfik Bey, Damat Ferit Paşa, Mehmet Hadi Paşa, Reşat Halis Bey.
1 hafta kadar sonra Nafıa Nazırı Ahmet Ferit (Tek) Bey’in hazırladığı ve Osmanlı Hükümeti’nce benimsenmiş olan, ama Ferit Paşa’nın üzerinde kendi başına bazı değişiklikler yaptığı da anlaşılan bir andıç “Onlar Meclisi”ne teslim edildi. Amerikalı araştırmacı Paul C. Helmreich’e göre ABD Başkanı Wilson, andıcı “hiç bu kadar aptalca bir şey görmemiştim” sözleriyle yorumlamış, Britanya Başbakanı Lloyd George ise Osmanlı delegasyonu ve andıçları konusunda “şaka gibi” demekle yetinmiştir. Osmanlı delegasyonu kısa bir süre sonra küçültücü bir biçimde ülkelerine dönmeye davet edilecekti.
Burada bir an durup, Tevfik Paşa’nın “ahmak”, savaş sonrasının ilk başbakanı Ahmet İzzet Paşa’nın ise “meczup” olarak niteledikleri; Rıza Tevfik Bey’in de uluslararası politikadan hiç anlamadığını söylediği Ferit Paşa’nın Sultan 4. Mehmet Vahdettin tarafından tam beş kez başbakanlığa getirilmiş olmasını irdelememiz gerekir. Daha önce Şura-yı Devlet üyeliğinden başka önemli hiçbir görev yapmamış yani Bakan bile olmamış olan Ferit Paşa’nın siyaset sahnesine çıkışı, 1911’de Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nı kurmasıyla başlamıştı. Hanedan damadı olmasına karşın partinin başkanı olmakta da direnmiş, bu görevden uzun ısrarlar sonrasında ayrılmıştır.
Ferit Paşa’nın bu dönemde ortaya çıkan en önemli özelliği, amansız bir İttihat ve Terakki Cemiyeti düşmanı olmasıydı ve bu özelliğiyle kayınbiraderi Sultan Vahdettin’le tam bir uyum içindeydi. Gerçi savaş sonrasında ardarda başbakanlığa gelen İzzet ve Tevfik Paşalar da İttihat ve Terakki’ye hiç sempatisi olmayan kişilerdi; ama padişahın bazı görüşlerine katılmadıkları gibi, Anayasa’yı hiçe sayarak kimlerin Bakan olacağına karışmasından da rahatsızlık duymuşlardı. Dolayısıyla, Sultan Vahdettin’in 4 Mart 1919’da Ferit Paşa’yı başbakan atamasının en önemli nedeni, devleti perde arkasından yöneten kişi olmasına ses çıkarmayacak ve o ne derse yapacak tek kişinin Ferit Paşa olmasıdır.
Padişahın politikasına gelince… Gayet basit bir amaç güdüyordu: Ulusal egemenlik rejimine son vermek ve bunu gerçekleştirebilmek için de İttihat ve Terakki’yi yoketmek. Ancak Sultan Vahdettin, İttihatçıları ezecek gücü olmadığı için, bunu İtilâf Devletleri’nin, özellikle de Büyük Britanya’nın yapmasını bekliyordu. Bu yüzden hemen Mondros Bırakışması’ndan sonra savaşın galiplerinin suyuna giden bir politika izlemiş, eniştesi Ferit Paşa da bu yönde davranarak İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edilmesine bile ciddi bir tepki vermemişti.
Atina’da kutlama Sèvres Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Atina’daki Panathinaiko Stadyumu’nda bir kutlama töreni tertip edildi. En önde (soldan sağa) ElefteriosVenizelos, Kral Aleksandrosve Temistoklis Sofulis görülüyor.
Tabii bu politika sonuç olarak hiçbir işe yaramadı; hatta monarşinin sonunu getirdi. Ancak enişte-kayınbirader ikilisi 1919-1920 aşamasında Anadolu’da ulusal egemenliği yeniden sağlamak için çalışmaya koyulanların bu kadar başarılı olabileceklerini sanmıyorlardı. Ayrıca, bulundukları makamların gereği olan bilgi donanımından da yoksun bulundukları için; İtilâf Devletleri’nin Anadolu’daki direnişin belkemiğini oluşturan İttihatçıları tepelemek için büyük ordular seferber edebilecek durumda olmadıklarının da farkında değillerdi. Kaldı ki, bu zaafın farkında olsalardı bile İtilâf Devletleri’ne direnme yolunu seçemezlerdi; zira direniş, yaratacağı ulusçu hareketlenme sayesinde, gene İttihatçıları üstün konuma getirecekti. O durumda belki monarşi kurtulurdu ama, Meşrutiyet’e fiilen son vermiş olan Sultan Vahdettin’in tahtta kalma şansı hiç olmazdı.
Bu koşullar altında padişah ve sadrazam, barış antlaşmasını, ne kadar kötü olursa olsun, zaman ve belki biraz da popülerlik kazanabilmek için can simidi olarak gördüler. Böylece yakın tarihimizin en büyük komedilerinden biri olan 2. Saltanat Şurası, 22 Temmuz 1920’de toplandı. Gündem, 11 Mayıs’ta Paris’te Tevfik Paşa’ya teslim edilen Sèvres Antlaşması metninin onaylanması meselesiydi.
Daha Saltanat Şurası toplanmadan Damat Ferit Paşa ve hükümeti antlaşmanın çok ağır koşullar içerdiğini, ama ülkenin içsavaşa sürüklenmemesi ve halkın asilerin zulüm ve şerrinden korunması için kabul edilmesi gerektiğini söyleyerek, ağızlarındaki baklayı çıkarmış oldular. Bu “asiler”, birçoğu Mayıs ayında ölüm cezasına çarptırılmış olan Büyük Millet Meclisi üyeleri ve onları destekleyenlerdi tabii. Şura toplantısının sonunda barış antlaşmasının imzalanmasını isteyenler bu görüşlerini ayağa kalkarak bildireceklerdi. Oylamanın yapılmasından önce padişah salonu terketmek üzere ayağa kalktı. Saygı gösterisi olarak bütün katılımcılar da ayağa kalkınca, Damat Ferit Paşa imzalama kararının oybirliğiyle alındığına hükmederek Saltanat Şurası’na son verdi!
Osmanlı Devleti adına Sèvres Antlaşması’nı imzalayan üç kişiden ikisini iyi tanımıyoruz. Bu bakımdan da padişah ve/veya Damat Ferit Paşa’nın ısrarlarından başka bir neden ileri süremiyoruz bu sevimsiz görevi kabul etmeleri konusunda. Bunların birincisi ve baş delege olan Mehmet Hadi Paşa (1861-1932), Meclis-i Ayân üyesi, yaşlı bir askerdi. Saltanat Şurası’nda Ferit Paşa’nın çizgisinde bir konuşma yapmış olması nedeniyle, onun adamı olduğunu varsayabiliriz.
İkinci delege Rıza Tevfik Bey de (1869-1949) Meclis-i Ayân üyesiydi. Anılarında monarşist olmadığını söylemiş ve Damat Ferit Paşa hakkında gayet eleştirel sözler sarfetmiştir. Öte yandan, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na “bizimkiler” diyecek kadar sadık olmasına karşın Ferit Paşa hükümetlerinde Bakanlık kabul etmemişti. Ancak anılarından görüldüğü kadarıyla iki Paris yolculuğuna da büyük bir hevesle gitmiştir. Bu tutumunu padişah ve sadrazamdan bağımsız olarak biraz fırsatçılığına, ama daha çok İttihat ve Terakki düşmanlığına bağlayabiliriz. Anlaşılan, “sopalı seçimler” sırasında dövülüp hastanelik edilmesini affedememişti.
Üçüncü delege, yukarıda gördüğümüz ve antlaşmanın imzalanması sırasında Bern Büyükelçisi olan Reşat Halis Bey (1883-1945) ise savaş sonrasında yükselen, herhangi bir özelliği olmayan bir diplomattı. 150’lik olarak sürgündeyken Sultan 2. Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’la evlenmesi ve 1938’deki aftan yararlanmak istememesi monarşist olmasıyla açıklanabilir. Ayrıca Bern Büyükelçisi iken İsviçre’de bulunan İttihatçıların Türkiye’ye iade edilmesi için çalışmış olması, İttihatçı karşıtı olduğunu gösteriyor.
Üçünün de -Damat Ferit Paşa’yla birlikte- 150’lik olmakla aslında Lausanne Antlaşması’nın ek af protokolüne çok şey borçlu olduğunu söyleyebiliriz; zira Büyük Millet Meclisi, 19 Ağustos’ta aldığı bir kararla kendilerini vatan haini ilan etmiş, 7 Ekim’de ise gıyaplarında idam kararı çıkarmıştır.