Kategori: Cumhuriyet Tarihi

  • Gürbüz Türk Çocuğu


    cumhuriyet’in ilk yıllarında çocuk sağlığı millî bir mesele olarak ele alındı. bu kapsamda himaye-i etfal cemiyeti tarafından “gürbüz türk çocuğu yarışmaları” düzenlendi. amaç, sağlıklı çocukların yetişmesini teşvik etmekti. yarışmaya katılmak için ailelerden çocuklarının fotoğrafları, yaş ve beslenme bilgileri isteniyordu. büyük ilgi gören bu yarışma, cumhuriyet’in sağlıklı nesiller yetiştirme idealinin bir parçasıydı.

    “Çocuklar!
    Gazi’nin çocukları.
    Hür, müstakil, asil Türk milletinin çocukları.
    Bayramınız kutlu olsun.
    Cumhuriyet, hür, müstakil, eşsiz ve örnek Türk vatanında,
    en büyük günü, 23 Nisanı size bayram diye bağışladı.
    Müstakil vatanının kurtuluş vatanın iki tarih devri; geçen ve geleceği birbirini kucaklıyor…
    23 Nisan sizin bayram gününüz, Türk milletinin kurtuluş günü,
    Türk milletinin en büyük şeref günü…
    Bayram diye siz bugünü kutluyorsunuz.
    Hak diye kendinize, kendi milletinize, kendi milletinizin büyüklerine,
    Millet davasına bağlanıyorsunuz.”1

    Cumhuriyet ilan edildiğinde en önemli sorunlardan biri sağlıktır. Uzun süren savaşlar sonucunda halkın büyük çoğunluğu salgın hastalıkların pençesine düşmüş, savaşlarda kaybedilen insan sayısının kat kat fazlası hastalıklar sonucunda yitirilmiştir. Bu nedenle sağlık meselesi Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir millî meseledir. Öyle ki Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği günlerde Mustafa Kemal, 1 Mart 1922 tarihli Meclis açış konuşmasında sağlıklı bireylerin yetiştirilmesine verdiği önemi şu şekilde ifade etmiştir:

    “Memleketimizin sıhhatini korumak ve takviye etmek, ölümü azaltmak, nüfusu çoğaltmak, bulaşıcı ve salgın hastalıkların tahribine karşı koymak ve bu suretle millet fertlerinin dinç ve çalışmaya kabiliyetli, sıhhatli vücutlar hâlinde yetişmesini temin etmeliyiz.” 

    Kurtuluş Savaşı yıllarından başlayarak önem verilen sağlık meselesinde en önemli sorun çocuk sağlığıdır. Çünkü çocuk bir milletin geleceğidir. Sağlıklı çocuklardan meydana gelen bir millet geleceğe umutla bakar. Cumhuriyet’i kuran kadro da çocuğun gelecek için ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Balkan Savaşları’ndan beri aralıksız devam eden savaşlar özellikle çocukları derinden etkilemiştir. Açlık, yoksulluk, sağlıksız ortamlarda yaşamak gibi etkenler çocuk ölümlerini arttırmıştır. Hiçbir çocuk yeterli beslenememekte, yeni doğan her beş çocuktan dördü hayatını kaybetmektedir.

    Çocuk ölümlerinin bu kadar yüksek olması, sağlıklı çocuklar yetiştirmenin önemini ortaya koymuştur. Sağlam bir Cumhuriyet için sağlam çocuklar şarttır. Çocuk demek gelecek demektir. Gelecek demek sağlam temeller üzerine oturtulmuş dinamik bir Cumhuriyet demektir.

    Gürbüz Türk Çocuğu Dergisi
    Gürbüz Türk Çocuğu, 1926-1935 yılları arasında Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin çıkardığı dergilerden biridir. Dergi 1931 yılına kadar çocukların eğitimiyle ilgilenen anne, baba ve diğer herkese yönelik yayın yaparken 1931 yılından sonra yetişkinlere yönelik yayın yapmıştır. Derginin imtiyaz sahibi Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin de kurucusu olan Kırklareli Mebusu Dr. Fuat Mehmet (Umay) Bey’dir. Derginin kapağında yazan “Çocukluğun sıhhî, terbiyevî inkişâfına yardım eder” cümlesi derginin çocuk konusuna nasıl yaklaştığının da ispatıdır.

    Ekim 1926’da yayın hayatına başlayan dergi, ilk sayısında “Millî Siyasetlerin En Mühimi Çocuk Siyasetidir” başlıklı yazısında Türk halkına, anne ve babalara şöyle seslenmektedir:

    “Ey analar! Ey müstakbel analar! Çocuk yalnız sizin değildir. Türk vatanının kendi malı Türk milletinin kendi varlığıdır. Size emanet ettiğimiz bu canlı cevherleri büyük emeklerle yetiştirmek vatani bir borçtur.”2 

    “Sakarya ne ise Türk çocuğu odur.” parolasıyla yayın hayatına başlayan dergi, sağlıklı çocuklar yetiştirmeyi millî bir vazife olarak görmüş, çocuk ölümlerini millî facia olarak adlandırmış ve “Toprağa girmek için rahimden çıkan çocuk aile ve aile Türkiye demektir.” diyerek çocuk sağlığı için öncelikle ailelerin bilinçlendirilmesine yönelmiştir.

    Gürbüz Türk Çocuğu Yarışmaları
    Gürbüz Türk Çocuğu dergisinde en ilginç etkinliklerden biri de halkı sağlıklı çocuklar yetiştirmeye teşvik etmek için düzenlenen Gürbüz Türk Çocuğu Yarışmaları’dır. Yarışma sayesinde hem sağlıklı gürbüz Türk çocuklarının fotoğrafları yayımlanarak ideal Türk çocuğunun nasıl olması gerektiği gösterilmiş hem de gürbüz çocukların arttırılması teşvik edilmiştir. 

    Gürbüz Çocuk Yarışması ilk olarak derginin ikinci sayısında yayımlanan bir ilanla halka duyurulmuştur. Yarışma ilanında şu cümleler yazılıdır:

    “Gürbüz Çocuk Müsabakası, 

    Muhtelif dereceli mükâfatlar verilecektir. Çocuklarını müsabakaya idhal edecekler birer fotoğraflarını göndermelidirler. Klişesi yapılabilmek veya basılmak için bu fotoğrafların gayet net olması lazımdır. Her resmin altına veya arkasına çocuğun yaşı, adı, sikleti, ne sütü ile emzirildiği ve mevzi-i adresi yazılacaktır. Müsabaka iki kısımdır. Birinci kısım sıfırdan iki yaş nihayetine kadar çocukları için. Bunların resimleri behemehal çıplak çektirilmelidir. İkinci kısım, ikiden beş yaş nihayetine kadar. Bunlar elbiseli olup olmamakta serbesttirler. Resimlerin bir an evvel merkez-i umumiyeye gönderilmesi ve zarfın üzerine çocuk müsabakası cümlesinin yazılması rica olunur.”3 

    Yarışma ilanında ailelerden bebeklerinin fotoğraflarını net şekilde çekerek yollaması, gönderilen her fotoğrafın altına veya arkasına çocuğun yaşı, adı, kilosu, ne sütüyle beslendiği, şimdiye kadar hasta olup olmadığı, açık adresi, ebeveynin mesleği ve fotoğrafın ne zaman çekildiğinin yazılması istenmiştir. Örneğin yollanan fotoğraflardan birinin arkasında şöyle yazmaktadır:

    “Isparta Umum Gazeteciler Bayii Lütfü Efendi kerimesi 13 aylık Pervin. Boyu 50 santim, ağırlığı 9 kilo. Anne sütüyle beslenmiştir. Şimdiye kadar hiçbir hastalık görmemiştir.” Ya da “Sinop Himaye-i Etfal Cemiyeti Reisi Zühdü Bey’in ikiz evlatları. Yılmaz ve Yıldırım. Üç yaşındadırlar. Kısmen ana sütüyle kısmen hayvan sütüyle beslenmişlerdir. Hiç hasta olmamışlardır.”4 

    Yurdun dört bir yanından hatta Amerika’dan, Kıbrıs’tan pek çok aile bebeklerinin fotoğrafını çekerek yarışmaya katılmıştır. Yarışma ilk başta iki bölümdür. İlk grup 0-2, ikinci grup ise 2-5 yaş arası bebeklerden oluşmaktadır. Daha sonra yarışmalar dört grupta yapılmıştır. İlk grup 1-2 yaş, ikinci grup 2-3 yaş, üçüncü grup 3-5 yaş, dördüncü grup 5-6 yaş arasıdır.

    Derginin 2. sayısında başlatılan yarışmanın sonuçları 10. sayıda açıklanmıştır. İlk müsabakaya 200 çocuk katılmıştır. Yarışmaya katılan çocukların ailelerine bakıldığında toplumun her kesiminden katılımın olduğu görülmektedir. Tüccardan esnafa, kaymakamdan milletvekiline kadar birçok aile bebeklerinin fotoğrafını yollayarak yarışmaya katılmıştır.

    Gürbüz Çocuk Müsabakası’nda Urla’dan Güzeller Güzeli Kösem
    Yeni Asır gazetesinin 29 Mayıs 1929 tarihli nüshasında, “Gürbüz Çocuk Müsabakası” yarışmasına katılım için ailelerin düzenli olarak kupon toplaması gerektiği ifade edilmektedir. Ancak bazıları bu süreci zor bulduklarından kuponlarını tamamlayamamış ve yarışma hakkını kaybetmiştir. Bunun üzerine organizatörler Hamza Rüstem Fotoğrafhanesi’ne talimat vererek sadece bir kuponla başvuranların da resminin çekilip yarışmaya dâhil edilmesini sağlamıştır. Bu durum, yarışmaya katılımın kolaylaştırılması adına atılan bir adım olarak önemlidir. Ayrıca çok çocuklu ailelerin daha fazla avantaj elde edeceği belirtilmiştir.

    Haberde İzmir Urla’dan yarışmaya katılan Girit mübadillerinden Nuri Bey’in kızı Kösem de yer almaktadır. Günümüzde Urla’da bir zamanlar minik Kösem’in yaşadığı evde, onun adını taşıyan bir kahvaltı işletmecisi yer almaktadır. Bu ticarethaneyi hâlen ailesi işletmektedir. 

    Gürbüz Çocuk Yarışması’na Yoğun İlgi
    Birinci Gürbüz Çocuk Yarışması’nın büyük ilgi görmesinden sonra hemen İkinci Gürbüz Çocuk Yarışması düzenlenmiştir. 11. sayıda başlayan İkinci Gürbüz Çocuklar Yarışması’nın sonuçları derginin 22. sayısında yayımlanmıştır. İkinci yarışmadan sonra ise üçüncü yarışmanın ilanı verilmiştir.

    Yarışmayı kazanan çocuklara üstünde Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ambleminin ve kazanan çocuğun adının yazılı olduğu gümüş vazolar hediye edilmiştir. 

    Yarışma gittikçe ülke geneline yayılmış, 1927 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda yurdun dört bir yanındaki Himaye-i Etfal Cemiyeti şubelerinde 0-2 yaş, 2-7 yaş ve 7-14 yaş arası Gürbüz Çocuk Müsabakası düzenlenmiş, yarışmayı kazanan çocuklara ödüller, katılan çocuklara şeker ve onları iyi yetiştirenlere de  takdir belgeleri verilmiştir.

    Gürbüz Çocuk Müsabakası’nın yoğun ilgi görmesinden sonra “Gürbüz Güzeller Müsabakası” düzenlenmiş, bu müsabakaya 12-18 yaş aralığında kız ve erkek çocuklar katılmıştır. Yarışmada güzellikten neyin kastedildiği şöyle açıklanmıştır:

    “Burada güzellikten maksat sırf yüz güzelliği değildir. Herhangi bir vücut sıhhatçe, bünyece, tenasüpçe [birbirine uyma, yakışma] kuvvetli ve matlup [istenilen, talep edilen] derecede ise o vücut güzel demektir. Bütün bu esaslardan maada [başka] bir de çehre güzelliği varsa şüphesiz bu cihet de nazar-ı dikkate alınacaktır.”5

    Gelecek nesillerin sağlıklı şekilde yetişmesi, Cumhuriyet yönetiminin en büyük ideallerinden biriydi. Cumhuriyet yönetimi, “Gürbüz Türk Çocuğu” projesiyle ailelere sağlıklı çocuk yetiştirmenin yöntemlerini öğretmenin yanında gerekli sağlık ve gıda yardımını da düzenli şekilde yapıyordu. 

    Gürbüz Türk Çocuğu projesi, düzenlenen birtakım yarışmalarla da popülerlik kazandı. “Gürbüz Çocuk Müsabakası”, “Temiz Yavrular Müsabakası” ve “Çok Evlatlılar Müsabakası” gibi yarışmalarla anne ve babalar arasında çocuk bakımı bilincini, duyarlılığını inşa etme hatta çocuk doğurmaktan kaçınan annelerin de gönüllerinde çocuk yapmak hevesini teşvik düşüncesi yatmaktaydı. 


    “gürbüz türk çocuğu projesi cumhuriyet türkiye’sinin ilk dönemlerinde bir ideal olarak ortaya çıkmış ve sonraları devletin sosyal politikasının bir parçası hâline gelmiştir. savaşların getirdiği yıkım, sağlıksız koşullar yanında birinci dünya savaşı sonrasında devlet başkanlarının ulus-devlet yaratmak amacıyla söylemiş olduğu sözler, şüphesiz genç türkiye cumhuriyeti’ni de etkilemiş ve bu projenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.”

    Gürbüz Türk Çocuğu projesi Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk dönemlerinde bir ideal olarak ortaya çıkmış ve sonraları devletin sosyal politikasının bir parçası hâline gelmiştir. Savaşların getirdiği yıkım, sağlıksız koşullar yanında Birinci Dünya Savaşı sonrasında devlet başkanlarının ulus-devlet yaratmak amacıyla söylemiş olduğu sözler, şüphesiz genç Türkiye Cumhuriyeti’ni de etkilemiş ve bu projenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Diğer yandan savaşlar ve salgın hastalıklar yüzünden azalan nüfus genç Cumhuriyet için önemli bir problemdi ve bu probleme basit rakamsal boyutta bakılmamaktaydı. Nüfus, ulusun iktisadi gücünün temeli olarak görülmekte ve bireylerin sağlığı, barınma ve iaşesi, mutluluğu, sosyal yardım politika gündeminin konusu hâline gelmişti. Bu yüzden Cumhuriyet rejiminin sosyal yardım politikası gündeminin çerçevesini, nüfusun artırılması, önleyici kamu sağlığı ve çocuk meselesi çizmişti. 

    Çocuk sorunu çerçevesinde Himaye-i Etfal Cemiyeti, benimsemiş olduğu modern sosyal yardım yöntemleriyle çocukların fiziksel ve sosyal gelişimine katkı sağladığı gibi ailelere verdiği kurumsal destek ile Cumhuriyet yönetiminin benimsemiş olduğu modern laik politikaların da önemli bir uygulayıcısı oldu. #

    DİPNOTLAR
    1  Fuat (Umay), “Haftanın Açılma Gününde Himaye-i Etfal Cemiyeti Reisi Kırklareli Mebusu Dr. Fuat Bey Tarafından Söylenen Açılma Nutku,” Gürbüz Türk Çocuğu, 79, Mayıs 1933, s. 5-6.
    2 “Millî Siyasetlerin En Mühimi Çocuk Siyasetidir”, Gürbüz Türk Çocuğu, I, Teşrinievvel (Ekim) 1926, s. 2-3.
    3  “Gürbüz Çocuk Müsabakası”, Gürbüz Türk Çocuğu, II, Teşrinisani (Kasım) 1926, s. 16.
    4  “Gürbüz Türk Çocuğu Müsabakası”, Gürbüz Türk Çocuğu, XXIX, Şubat 1929, s. 23.
    5  Gürbüz Türk Çocuğu, IV, Kânunusani (Ocak) 1927.
  • “Yeni Türkiye”lerde Yerli ve Millî Ekonomi

    “Yeni Türkiye”lerde Yerli ve Millî Ekonomi


    türkiye siyasal tarihinin farklı dönüm noktalarında yer alan aktörler değişime öncülük ederken “yeni türkiye” yarattıkları iddiasında bulundular. “yeni türkiye” iddiasında bulunanlar milletin gerçek temsilcileri olduklarını düşündü. inşa edilen “yeni türkiye”lerin güçlenmesi ve bağımsız olabilmesi için de “yerli ve millî” bir ekonomiye sahip olması gerektiği söylendi. günümüzde çokça duyduğumuz bu kavramların asıl kökenleri ise 1908 sonrası ittihat ve terakki cemiyeti dönemiyle 1923 sonrası kemalist dönemde yatıyor.

    Yerli Malı Haftası
    Tasarruf ve Yerli Malı Haftası kumaş standı, 1930’lu yılların başı. 
    Yeni_Turkiye_2.1) yerli ve milli tohum
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzalı, “Yerli ve Millî Tohum” vurgulu bir afiş.

    Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si
    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2015 yılında, “Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi”nin açılış töreninde şöyle demişti: “Yeni Türkiye mücadelemiz, bizim Kızıl Elmamızdır.” 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldikten sonra “Yeni Türkiye” ifadesi çokça duyulmaya başlandı. Yeni parti ve onunla ilintili yayın organlarının geçmişten kopuşu vurgulamak için kullandıkları bir ifadeydi bu. Yani AKP için mevzubahis olan sıradan bir hükümet değişimi değildi. Asıl olarak “Kemalist” dönem ve anlayıştan kopuş yaşandığı iddiasıydı. Günümüzde de “Eski Türkiye”-“Yeni Türkiye” karşılaştırması gündelik hayatta da aksini bulacak şekilde farklı biçimlerde ve içerikle yapılmaya devam ediliyor. Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinde en fazla telaffuz edilen ve altı çizilen terkiplerden biri “yerli ve millî”dir. Erdoğan’a göre hem Türkiye’yi yöneten kadrolar hem de ekonomide üretilen her şey artık “yerli ve millî”dir. Bu dönüşüm Türkiye’yi yeni bir çağa taşıyacaktır: “Türkiye Yüzyılı”.

    Gazi’nin “Yeni Türkiye”si
    Tarihin bir ironisi olarak aslında bu ilk “Yeni Türkiye” iddiası değildi. 1923’ten sonra inşa edilen Kemalist rejim de “Yeni Türkiye” ifadesini yaygınlıkla kullanmıştı. Hatta Cumhuriyet’in ilanından önce dahi “Yeni Türkiye” lafzı ile hem yurt içinde hem de yurt dışında karşılaşmak olağan bir durumdu. 1923’te Ankara’ya gelen Ziya Gökalp burada yayımlanmakta olan Yeni Türkiye gazetesinde, “Yeni Türkiye’nin Hedefleri” başlıklı makale serisini tefrika etmeye Temmuz 1923’te başlıyordu. Böylece hem basında hem de seçkinlerin söyleminde yaşanan değişim ve dönüşümü vurgulamak için inşa edilen Yeni Türkiye’den bahsetmek sıradan bir hâl alıyordu. Aynı yılın başlarında Gazi Mustafa Kemal Paşa da 16 Ocak 1923’te İstanbul gazetecileriyle yaptığı sohbetinde geleceğe ilişkin olarak “Yeni Türkiye” ifadesini kullanmıştı.

    Yeni_Turkiye_3) Sümerbank Yarlı Malı Pazarı Akşam 11 Aralık 1935
    Adı, Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulan Sümerbank 1933’te kuruldu.

    Tek parti dönemi boyunca eski rejim yani Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaştırmalar yeni rejimin değerleri çerçevesinde yapılacaktı. Kemalist Türkiye içeride ve dışarıda “Yeni Türkiye” olarak adlandırılıyordu. Örneğin Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1935’te yapılan 4. Büyük Kurultay’ı vesilesiyle bir yazı kaleme alan Falih Rıfkı Atay şöyle yazıyordu: “Yeni Türkiye Türk mayası ile yoğrulmuştur. Yeni Türkiye düzeni, birbirini tutan, birbirini tamamlayan, birbiri için işleyen, birbirine uygun cihazlarla örülmüştür.” Yani aynı 2002 sonrasında olduğu gibi modernleşme ve kalkınma hamlelerinin yanında Yeni Türkiye’yi tarif eden en önemli özellik milletin gerçek temsilcisi olma ile ifade ediliyordu. 1930’da Vakit gazetesi ise İngiliz Daily Telegraph gazetesinden yaptığı bir aktarımda şu cümleleri manşete çıkarıyordu: “Eski Türkiye’de Türk, kendi memleketinde misafir gibi idi. Yeni Türkiye’de memleketinin sahibidir.”

    Yeni_Turkiye_4) Vatan Yerli Mal Demektir Vakit Gazetesi-4320.Sayı-158
    “Vatan Yerli Mal Demektir”, Vakit gazetesi, 18 Ocak 1930.

    Kemalist Türkiye ekonomiden sanata, kültürden mimariye, eğitimden medeni ilişkilere, sanayiden toplumsal yapıya “Yeni Bir Türkiye” olduğunu vurguluyordu. Burada iki vurgu ön plana çıkıyordu: “Türklük” ve “Çağdaşlık”. Yani sonunda inşa edilen Yeni Türkiye’de “memleketin gerçek sahipleri” medeni dünyanın bir parçası olarak hak ettikleri bir şekilde yaşamaya başlamışlardı. Millî inşa sürecinin en önemli parçalarından biri de “Yerli Malı” kullanımı olacaktı. Neoliberal döneme kadar uzun yıllar eğitimin ve sosyal hayatın parçası olmaya devam edecek “Yerli Malı Haftası” bu geleneğin bir bakiyesi olarak millî hafızada önemli bir yer edinecekti.

    İttihatçıların “Yeni Türkiye”si
    Ancak “Yeni Türkiye” ve “Yerli ve Millî” ekonomi ifadesi güçlü ve yaygın bir şekilde Kemalist dönemden önce de vardı. Aslında Cumhuriyet’in ilk döneminin hem siyasal kadroları hem de millî iktisat ideolojisi bir önceki dönemin mirasıydı. Daha çok Jön Türk Devrimi olarak bilinen 23 Temmuz 1908 Devrimi ile Osmanlı İmparatorluğu’na “hürriyet” gelmişti. II. Meşrutiyet Dönemi’nde her yer “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet” sloganlarıyla donatılıyordu. Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik söyleminin yanında hızlı bir şekilde anayasa ile “Yeni Türkiye”nin yaratıldığı iddiası da gündeme gelecekti.
    Anayasa yani yeniden yürürlüğe konulan Kanun-ı Esasi ile birlikte yapılan seçimlerle birlikte yeni bir Meclis vardı. Osmanlı’ya artık Jön Türklerden dolayı Genç Türkiye ya da Yeni Türkiye denilmeye başlanıyordu.

    Sokaklarda, meydanlarda pankartlarla yürüyen kalabalıklar; sansürün kalkmasıyla sayılarında dramatik artış yaşanan gazete ve dergiler; kurulan yüzlerce cemiyet, dernek ve siyasal partilerle bambaşka bir dönem açılmıştı. Buna rağmen 1910 yılında mali meseleler ve imtiyazlar nedeniyle Fransız gazetesi Temps “eski Türkiye” ile “yeni Türkiye” arasında aslında bir fark olmadığını iddia eden bir yazı kaleme almıştı. Buna son derece sinirlenen dönemin en ünlü gazetecilerinin başında gelen Hüseyin Cahid [Yalçın] Bey gazetesi Tanin’de kaleme aldığı bir başyazıyla cevap verdi. “Eski Türkler Yeni Türkler” başlıklı yazı ülkenin mali ve iktisadi bağımsızlığını öne çıkarıyor ve asıl vurguyu eski II. Abdülhamid Türkiye’si karşısında yeni Meşrutiyet Türkiye’sinin olduğuna yapıyordu. Yeniliğin en önemli alameti de Avrupa maliyecilerine itaat etmemesi ve ülke çıkarlarını düşünmeleriydi.


    “millî iktisat söylemi yerli sanayinin inşasını ve yerli ürünlerin üretimini gündeme getirecekti. yaygın olarak kullanılan ve millî servetin yurt dışına gitmesine neden olan yabancı mallar, yerli ve millî mallar ile ikame edilmeliydi. ilk yıllarda daha osmanlıcı ve gayrimüslimleri de kapsayan bu söylem 1912-1913 balkan savaşları’ndan sonra yükselen türk milliyetçiliğinin ekonomi programı hâline geldi.”

    Yeni_Turkiye_5) Karagöz şiir-1. Sene-26.Sayı-78 (1)

    Yerli ve Millî Yurdun Malı
    1908 Devrimi’nden sonra en çok altı çizilen konulardan bir tanesi siyasi devrimi toplumsal ve iktisadi alanda gerçekleştirilecek devrimlerin izlemesi gerekliliğiydi. Bu toplumsal ve iktisadi inkılaba dair başta gelen husus da aslında “Millî İktisat” söylemi ve politikalarıyla ilgili olacaktı. Buna dair fikrî tartışmalar daha önce de mevcuttu. Ancak 1908 Devrimi sonrasında millî bir ekonomi inşasına ilişkin fikir hem popüler hâle geldi hem de somut politikalar oluşturuldu. Millî iktisat söylemi yerli sanayinin inşasını ve yerli ürünlerin üretimini gündeme getirecekti. Yaygın olarak kullanılan ve millî servetin yurt dışına gitmesine neden olan yabancı mallar, yerli ve millî mallar ile ikame edilmeliydi. İlk yıllarda daha Osmanlıcı ve gayrimüslimleri de kapsayan bu söylem 1912-1913 Balkan Savaşları’ndan sonra yükselen Türk milliyetçiliğinin ekonomi programı hâline geldi. Bu süreçten sonra uzun bir süre devam edecek ulus inşası, sürecin ve millî ekonominin köşe taşı olacaktı. Sadece üretim boyutuna odaklanılmayacak aynı zamanda vatandaşların tüketim alışkanlıklarını da değiştirmelerine vesile olacak kampanyalar gündeme getirilecekti. Yerli malı kullanımını artırmak için boykot hareketleri yaygınlaşacak, bu girişimler “İktisadi Harp” olarak adlandırılacaktı.

    II. Meşrutiyet Dönemi’nin ünlü mizah dergisi Karagöz 24 Ekim 1908 günü şu şiiri yayımlıyordu:
    “Pek modaya dalmamalı
    Beş parasız kalmamalı
    Hasmımızın ekmeğine
    Bal ile yağ çalmamalı

    Yerli malı yerli malı
    Başkaca almamalı

    Fabrikalar yaptıralım
    Yerli meta sattıralım
    Harice hep varımızı
    Biz ne için kaptıralım

    Yerli malı yerli malı
    Başkaca almamalı
    …”

    Bir başka mizah gazetesi Boşboğaz ise 14 Aralık 1908’de şöyle yazıyordu:
    “…
    Vatandaşlar! Benim size bir ufacık sözüm var,
    O söz şu ki: ittihada, ittifaka lüzum var.
    Bu sayede kapasunlar Steinları, Mayerleri,
    Biz almasak nemseliler bilmem acep ne yerler?
    Hep çürüktür, Nemseli baştan başa hep çürük,
    Kumaşları esvapları, fesleri de hep pösürük.
    Hep çürüktür pamuklular ipekliler, alpaklar,
    Zannederim pek yakıştı bize siyah kalpaklar.
    …”

    Yeni_Turkiye_6) Davul dergisi 3 Kasım 1908 _Stein mağazasının ilanı üzerine yapıştırılan afişler (1)
    Stein mağazasının ilanı üzerine yapıştırılan afişler, Davul dergisi, 3 Kasım 1908.

    Bilindiği gibi Millî Mücadele sırasında siyah kalpaklar ulusal bir sembol olacaktı. Yabancı mallar “çürük”, “pis”, “adi”, “bozuk” sıfatlarıyla anılıyordu. Vatandaşlardan Stein mağazası gibi yabancı mağaza zincirlerinden alışveriş etmemeleri isteniyordu. Yerli ve millî mallar üreten ve satan esnafın listeleri sokaklarda tüketicilere bedava dağıtılıyordu. Millî ve yerli malların üretimi söylemi II. Abdülhamid’in İstibdat Dönemi’nde engellendiği söylenen fabrikalar, şirketler ve nakliye altyapısının tesis edilerek ihtiyaçların imparatorluk dışından giderilmesinin önlenmesini talep ediyordu.

    1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra bu millî iktisat geleneği güçlenerek devam etti. Kurulan “Yerli Mallarını Koruma Cemiyeti” ve “Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti” gibi dernekler 1920’li ve 1930’lu yıllarda etkili oldu. Yerli Malları Sergileri, düzenli hâle gelen fuarlar ve kumbara bu dönemin yerli ve millî ekonomisinin sembolleri olarak hafızalara kazındı. 19 Aralık 1929 günü İstanbul’dan trenle Ankara Ahi Mesut (Etimesgut) İstasyonu’na gelen Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın üstünde yerli kumaştan dikilmiş lacivert bir ceket vardı. Gazi’nin artık bütün elbiselerini yerli malından ısmarladığı duyurulacaktı. Mustafa Kemal Paşa’ya yerli kumaştan dört kostüm ve bir palto ısmarlanmıştı. Yerli ve millî ekonominin inşası için devletin başı herkese örnek oluyordu. Bu ortamda Türk Kadınlar Birliği Genel Sekreteri Efzayiş Suat Hanım yerli malı kullanımının memleket vazifesi olduğunu duyuracak ve birliğin yerli malından elbiseler yaparak yerli eşyalar sergisi düzenleyeceğini ilan edecekti.

    Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin mümessili olarak Türk mallarının tanıtıldığı Leipzig sergisinde bulunan Vedat [Nedim Tör] Bey 1932 yılının Mart’ında basına şu beyanatı verirken dönemini ve bu makalede vurgulanan anlayışı çok iyi özetliyordu: “Evvela yeni Türkiye ile eski Türkiye arasında siyasi ve içtimai [toplumsal] sahalarda hiçbir münasebet bulunmadığını tesbit edeyim. Zeytinyağı ile su nasıl birbiriyle kaynaşmazsa yeni Türkiye ile eski Türkiye’yi de birbirile birleştirmenin imkânı yoktur… Yarı müstakil bir memleketten diğer milletlerle aynı haklara malik kayıtsız ve farksız müstakil bir millet canlandı.”

    “Yeni Türkiye” ve Yerli Malları
    Türkiye tarihinde Yeni Türkiye iddiaları burada ele alınan üç dönemin dışında da ortaya çıkmıştı. Bu kadar öne çıkmasa da Demokrat Parti döneminde de 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sonrasında da iktidar sahipleri “Yeni Türkiye” iddiasını dillendirilmişti. Ancak 1908, 1923 ve 2002 sonrasında uzun bir döneme damgasını vuran tek partili güçlü hükümetler, kendi dönemlerinde hegemonik bir “millî iktisat” söylemini gündeme getirdiler. Bu söylemin merkezinde de her zaman “yerli ve millî” ekonomi söylemi yer aldı. #

    Yeni_Turkiye_8) milliyet_1930_kanunuevvel_13_ (1)-1
    “Tasarruf haftası başladı”, Milliyet, 1930.
    Yeni_Turkiye_7) Mustafa Kemal Yerli Malı Veston'u ile Etimesgut'ta 1957 SÇ 25--3030.Sayı-850
    Mustafa Kemal Atatürk, yerli malı Veston’u (ceketi) ile Etimesgut’ta, Hakimiyet-i Milliye, 1929.
  • DİSK 58 Yaşında

    DİSK 58 Yaşında


    devrimci işçi sendikaları konfederasyonu (disk), 12 şubat 1967’de kuruldu. disk, 58 yıldır mücadele eden bir işçi örgütüdür. kurulduğu tarihten 12 eylül 1980 askerî darbesi’ne dek emek ve demokrasi mücadelesinde öne çıkan, 11 yıl yasaklandıktan sonra 1992’de yeniden yoluna devam eden disk’in tarihini, aynı zamanda yakın tarihimizden sayfalar olarak da okumak mümkün…

    Disk
    DİSK 1 Mayıs Mitingi, Taksim Meydanı, 1 Mayıs 1977.

    DİSK’in yayımladığı, 1967-1980 arasını kapsayan ve iki ciltten oluşan DİSK Tarihi kitaplarının editörü Prof. Dr. Aziz Çelik, DİSK’in kuruluş öyküsünü şu satırlarla dile getirir:

    DİSK-Logo

    “DİSK 13 Şubat 1967’de birdenbire kurulmadı. DİSK, Türkiye işçi sınıfı hareketinin uzun geçmişinin ve mücadelesinin birikimi üzerine ortaya çıktı. DİSK’in kuruluşu 1960’lardaki bir dizi gelişmenin sonucu olsa da arka planında Türkiye işçi sınıfı ve sendikal hareketinin 19. yüzyılın sonlarından itibaren ivmesi giderek yükselen birikimi ve deneyimi yatmaktadır. DİSK bu birikimden beslenmiş, bu birikim çeşitli yollarla DİSK’e akmıştır. DİSK, toplumsal muhalefetin 1960’larda başlayan hızlı ve dinamik yükselişine paralel olarak doğdu ve büyüdü.”

    Kökleri 1909 işçi hareketlerine, kısacık ömürleri ile 1946 sendikalarına dayanan emek örgütleri 1950’lerin başında çoğalarak, hak arama mücadelesinde deneyimler biriktirdi. 1948’de 50 bin kadar olan sendikalı işçi sayısı, 1960’ların başında 300 bini aşmıştı.

    DİSK’in Kuruluşundan Önce Yaşananlar
    DİSK’in kuruluşuna kadar işçi hareketinde yaşananlara kısaca değinelim. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), 31 Temmuz 1952’de Ankara’da kuruldu. İşçilerin haklarını savunmak için verdikleri mücadele 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonra yükselirken 13 Şubat 1961’de, TÜRK-İŞ içindeki sendika başkanlarının da aralarında bulunduğu 12 sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP), işçi hakları ve demokrasi mücadelesinde ön saflarda yer aldı. Sendikalar düşük ücretlere, kötü çalışma koşullarına karşı eylemler düzenledi. 25 Kasım 1961’de 5 bin Sümerbank işçisinin yalınayak yürüyüşü, 31 Aralık 1961’de binlerce işçinin katıldığı, işçi hareketinde bir kilometre taşı olan Saraçhane Mitingi, 3 Mayıs 1962’de 5 bine yakın işsizin Ulus Meydanı’ndan TBMM’ye yürüyüşü, 12-13 Ağustos 1962’de Yapı-İş Sendikası’nın Zonguldak-Ereğli mitingi, 28 Ocak 1963’te Kavel grevi, 10-12 Mart 1965’te Zonguldak Kozlu’da maden işçilerinin direnişi ve 31 Ocak 1966’da Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası grevi başta olmak üzere birçok grev, yürüyüş, gösteri ve miting gerçekleştirildi. İşçilerin hak arayış mücadeleleri artarak büyüyordu…

    Disk_1) Kurulus-01
    DİSK Kuruluş Kongresi, 12 Şubat 1967.

    DİSK Kuruluyor
    Bu yıllarda TÜRK-İŞ içinde görüş farklılıkları, gerilimler baş gösterdi. TİP’li sendikacılar, TÜRK-İŞ yönetimini, “İşveren ve hükümetle uysal ve uyumlu bir politika yürütmekle” eleştirirken, TÜRK-İŞ yönetimi de “Partiler üstü bir politika” yürüttüklerini savunuyordu. 1965 Kozlu Direnişi, Ekim 1965 Genel Seçimleri ve 1966 TÜRK-İŞ Genel Kurulu sonrasında büyük bir bölünme yaşandı. Maden-İş, Basın-İş, Lastik-İş ve Gıda-İş sendikaları tarafından 15 Temmuz 1966’da kurulan “Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması (SADA)” ile “muhalif” sendikalar arası dayanışma kuvvetlendi. TÜRK-İŞ’ten ayrılma kararı alan sendikaların da içinde olduğu 17 sendika, 14 Ocak 1967’de bir toplantı düzenleyerek yeni bir konfederasyon kurma kararı aldı ve adının “Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)” olmasını oy birliği ile kararlaştırdı.


    “türk-iş’ten ayrılma kararı alan sendikaların da içinde olduğu 17 sendika, 14 ocak 1967’de bir toplantı düzenleyerek yeni bir konfederasyon kurma kararı aldı ve adının ‘türkiye devrimci işçi sendikaları konfederasyonu (disk)’ olmasını oy birliği ile kararlaştırdı.”

    DİSK’in kuruluş çalışmaları hızla sürdürüldü ve 12 Şubat 1967’de Çemberlitaş Şafak Sineması’nda DİSK Kuruluş Genel Kurulu yapıldı. DİSK, TÜRK-İŞ’ten ayrılma kararı alan Türkiye Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş ile bağımsız Türkiye Gıda-İş ve Türk Maden-İş sendikaları tarafından kuruldu. Ertesi gün, 13 Şubat 1967’de DİSK kurucular heyeti topluca İstanbul Valiliği’ne giderek Vali Vefa Poyraz’a kuruluş evraklarını verdi.

    Disk_2) Sarachane
    İstanbul Saraçhane Mitingi, 31 Aralık 1961.

    1967’de yayımlanan DİSK Kuruluş Bildirisi, Ana Tüzüğü’nde, DİSK’in kökleri şu satırlarla anlatılmaktaydı:

    Disk_3) Kurulus-04
    DİSK kurucuları İstanbul Valiliği’nde, 13 Şubat 1967.

    “1946’da yeniden sendikalar kuran, sosyal adaletin gerçekleştirilmesi mücadelesinde 1961’de miting yaparak yeni bir aşamaya ulaşan, Anayasa ilkeleri uğruna kurşunlanan, coplanan, hapse atılan, yine de toplumcu mücadelesini bırakmayan; Bizler; Türk işçi sınıfının tüm çıkarları, hakları ve özgürlükleri ve de onuru için bir araya geldik.”

    “Üstünü Aratma, Gerisini Sendikana Bırak”
    DİSK tarihinde öne çıkan direnişlere, eylemlere ve olaylara gelince… DİSK’in ilk kitlesel eylemi, “İş Kanunu’nu protesto” için 24 Haziran 1967’de Ankara Tandoğan Meydanı’nda düzenlediği miting oldu. 15 Haziran 1967 tarihinde yapılan DİSK 1. Genel Kurulu’nda Kemal Türkler genel başkan seçildi. DİSK, 65 binin üstünde olan üye sayısını artırmak için örgütlenme çalışmalarına hız verdi. 1968 yılı bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de hareketliydi. Temmuz 1968’de Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas, işçilerin aşağılandığı üst aramalarına karşı, “Üstünü Aratma, Gerisini Sendikana Bırak” eylemini başlattı ve eylem başarıyla sonuçlanarak işçilerin üstlerinin aramasına son verildi. Bu işçilerin kimlik mücadelesinde kazanılmış önemli bir adım oldu. İşçilerin en büyük sorunlarından biri olan “yetkili sendika” seçimleri için “referandum” uygulaması yine Lastik-İş’in 4 Temmuz 1968’de Derby Lastik Fabrikası’nda başlattığı işgal sonucu kazanıldı. 9 Eylül 1968’de Maden-İş üyesi işçilerce Kavel Kablo Fabrikası’nda başlatılan işgal, 11 Eylül’de anlaşmayla sonlandı. DİSK, mücadelesiyle kısa sürede büyüdü…

    Disk_4) Ustunu Aratma
    Lastik-İş Genel Başkanı Rıza Kuas imzalı “Üstünü Aratma” bildirisi…
    Disk_5) Derby 1968
    Derby Lastik Fabrikası işgali, İstanbul, Temmuz 1968.

    1969 ve 1970 yılları işçi eylemlerinin ülke çapında çoğaldığı yıllar oldu. 11 Ocak 1969’da Singer Fabrikası, Maden-İş üyesi işçiler tarafından işgal edildi. Çorum, Alpagut linyit işletmesinde çalışan maden işçileri 13 Haziran 1969 tarihinde ücretlerini alamadıkları için ocakların işletilmesine el koydu. Türk Demir Döküm Fabrikası’nda Maden-İş’e üye olan işçiler talepleri kabul edilmeyince 1 Ağustos 1969’da fabrikayı işgal etti. Maden-İş ile protokol imzalamasının ardından işçiler işbaşı yaptı. 1969’da Gamak Elektrik Motorları Fabrikası’nda, 1970’te Gislaved Lastik Fabrikası’nda çıkan olaylarda ise iki işçi yaşamını yitirdi.

    İki Uzun Gün…
    Haziran 1970’te “274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu”, sendikal özgürlüklere ve haklara karşı bir yasa olarak gündeme geldi. DİSK, 10 Haziran 1970’te bir basın açıklamasıyla yasaya karşı çıktığını duyurdu. Grev ve toplu sözleşme hakkını ortadan kaldıran, DİSK’i yok etmeyi amaçlayan yasaya karşı 15-16 Haziran’da eylem kararı alındı. İstanbul, Gebze ve Kocaeli’nde iki gün boyunca DİSK üyesi işçilerin fabrikalarda başlattığı oturma eylemleri, yürüyüşlerle devam etti. İkinci günün sonunda sıkıyönetim ilan edilen eylemlerde beş kişi hayatını kaybederken yüzlerce kişi gözaltına alındı.

    Disk_6) 15-16 Haziran-03
    15-16 Haziran 1970 işçi direnişi.
    1 Mayıs 1977-02
    1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı.

    DİSK’in örgütlü olduğu iş yerlerinin büyük kısmında üretim durduğu, 70 binin üzerinde işçinin sendikal hakları için direnişe geçtiği o iki günü, İşçilerin Haziranı kitabının yazarı Zafer Aydın, şöyle değerlendirmektedir:

    “15-16 Haziran 1970, iş yerlerinde işgal eylemleriyle vücut bulan, sendika seçme özgürlüğünü savunma hattının devamı ve bir üst aşamasıdır. İşçi sınıfının, 15-16 Haziran 1970’te büyük bir patlama biçiminde görünen eylemi, 60’lı yıllar boyunca yaşanan sosyal ve siyasal hareketlenmelerin hem ürünü hem de sonucudur.”

    Zor Yıllar
    Ülke tarihine “zor yıllar” olarak geçen, ekonomik ve siyasi olayların peş peşe yaşandığı 1970’li yıllar, DİSK’in de zor yılları oldu. 16 Eylül 1976’da Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Yasası’na karşı başlayarak günlerce süren DGM Direnişi, DİSK’in 1970’lerde demokrasi mücadelesindeki eylemlerinden biri olarak tarihe geçti.

    Disk_8) Basturk-Turkler
    DİSK’in iki genel başkanı: Abdullah Baştürk ve
    Kemal Türkler (sağda)…
    FOTOĞRAF: DİSK ARŞİVİ

    1 Mayıs 1977’de, Taksim’de DİSK’in düzenlediği ve yüzbinlerce işçinin katıldığı kutlamalara yapılan saldırı sonucunda 37 emekçi öldürüldü. Bu katliam, emek ve demokrasi mücadelesinde bir kırılma noktası oldu. 27 Aralık 1977’de DİSK 6. Genel Kurulu’nda genel başkanlığa Abdullah Baştürk seçildi.

    DİSK, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nde 7 öğrencinin öldürülmesi sonrasında, 20 Mart’ta “Faşizme İhtar Eylemi” gerçekleştirdi. Bir saatlik iş bırakma eylemine yüzbinler katıldı. 1 Mayıs 1978 yine Taksim Meydanı’nda yüzbinlerin katılımıyla kutlandı. 1979 ve 1980 1 Mayıs’ları “yasaklı” olmasına karşı “yasaklar”, işçilerin alanlara çıkmasına engel olamadı. DİSK, Tariş ve Antbirlik direnişlerinin yaşandığı 1980 yılını yasaklar ve saldırılarla geçirdi. 22 Temmuz 1980’de Merter’de evinin önünde öldürülen DİSK kurucu başkanı ve Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler, yüzbinlerin katıldığı bir törenle toprağa verildi.

    12 Eylül 1980 Askerî Darbesi ile DİSK ve üye sendikalar kapatılırken yöneticileri, temsilcileri sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmaya başladı. 1986’da sonuçlanan davada DİSK ve 28 üyesi sendika kapatılırken, 264 DİSK yöneticisine toplam 2053 yıl ceza verildi. Yönetici ve temsilcileri yıllarca hapsedilen, mal varlığına el konulduktan sonra, 1991’de Askerî Yargıtay’ın kararı bozmasıyla sanıklar beraat etti. DİSK ve üye sendikalar 1992’de faaliyetlerine yeniden başlayarak 1990’lı yılları örgütleme ve üye sayısını arttırma çalışmalarıyla geçirdi. DİSK, bugün 22 üye sendikasıyla emek ve demokrasi mücadelesine devam etmektedir… #

    KAYNAKÇA
    Aydın, Zafer, İşçilerin Haziranı: 15-16 Haziran 1970, Ayrıntı Yayınları, 2020.
    DİSK Tarihi 1967-1975, Cilt I, DİSK Yayınları, 2020.
    DİSK Tarihi 1975-1980, Cilt II, DİSK Yayınları, 2022.
  • Köy Enstitüleri Kapatıldı

    Köy Enstitüleri Kapatıldı

    27 Ocak 1954’te köy enstitüleri ile öğretmen okullarını birleştiren 6234 sayılı yasa TBMM’de kabul edildi. Böylece köy enstitüleri resmen kapatılmış oldu. Kurulduğu tarihten 1954’e kadar köy enstitülerinde 20 binden fazla öğretmen yetiştirildi. Çok sayıda yazar ve sanatçı, bu enstitülerde eğitim gördü. O yazarlardan biri olan Fakir Baykurt şöyle yazmıştı: “Köy enstitüleri olmasa birçok arkadaşım gibi ben de okuyamaz, öğretmen olamazdım. Bunun yerine çok adanmış bir tarikatçı olurdum.

    6c07aef5-17b1-517d-2d86-85e34a8147d5
    Müzik; köy enstitülerinde verilen eğitimlerden yalnızca biriydi

    Enstitüler ağır karalama kampanyalarının altında ezildiği hâlde, oralarda yetişip fire olan köy çocuğu sayısı azdır. Sert yellerin önünde bükülmeden görev başında kalmayı, Türkiye’nin esenliği için çalışmayı sürdüren bu insanların değerini, yerli yabancı birçok kimse kavramıştır. Bunu bizim yöneticilere kavratmak hâlâ zordur nedense.”

    acb33c63-b1f1-bbeb-60a6-028ba4ff2154
    Enstitülerde verilen karma eğitimin yanında oyunlar da oynanırdı

  • Kurtuluş Savaşı’nda Timur’un Kılıcı

    Kurtuluş Savaşı’nda Timur’un Kılıcı


    buhara halk sovyetler cumhuriyeti temsilcileri (kurulu) taşkent’ten denkleriyle (balya-bohça) yola çıkmış 1921 yılının aralık ayının son günlerinde inebolu’ya varmıştı. kurulun denklerinde en çok dikkati çekense kılıçlardı. yıl 1402… izmir’i kalıcı biçimde fetheden ve türkleştiren hükümdar büyük timur’du… izmir 15 mayıs 1919 günü kanlı biçimde işgal edildi. zamanında izmir’i türk yapan bu kılıcın yeniden izmir’i türk yapacağına inanıyorlardı. kılıç, bizzat mustafa kemal paşa tarafından batı cephesi karargâhı’na teslim edildi. 26 ağustos 1922 günü başlayan büyük taarruz’dan sonra türk ordusu cepheyi yarıp izmir’e doğru yürürken, kılıç da karargâhla birlikte izmir’e getirildi.

    Timur_1) Yüzbaşı Şerafettin Bey'in Timur'a Ait Kılıcı Aldıktan sonra hatıra olarak çekindiği fotoğraf (Kemal Arı Arşivi)
    Yüzbaşı Şerafettin Bey’in Timur’a ait kılıcı aldıktan sonra hatıra olarak çektirdiği fotoğraf. 

    1921 yılı Eylül ayında, aralıksız yirmi iki gün süren Sakarya Savaşı zaferle sonuçlanınca, bu büyük zafer bütün ulusta olduğu gibi dost ve kardeş uluslarda da sevinçle karşılandı. O zamana değin Anadolu’da Kemalistlerin başarılı olamayacağı yönündeki kanılar, hızla yerini büyük bir umuda bıraktı. Türklerin saldırıları püskürtebileceği ve girişilen zorlu savaşta emperyalistleri yenilebileceği yönündeki düşünceler güçlendi. Ankara ile diplomatik ilişkiler kurma çabaları hız kazandı. Bu nedenle Ankara’ya kimi kurullar gelerek temaslarda bulundu. Bu kurullardan birisi de 1922 yılı Ocak ayında Buhara’dan gelmişti.

    Buhara’dan Gelen Kurul
    Buhara o günlerde kurulalı henüz dört yıl olmuş, türlü iç çekişmelerden sonra hanlık yönetiminden kurtularak cumhuriyet yönetimine kavuşmuş bir ülkeydi. Sovyetler Birliği şemsiyesi altında büyük ölçüde özerk yapısını sürdürme çabasındaydı. Ankara ile diplomatik ilişkilere geçmek ve Ankara’nın Buhara’da bir büyükelçilik açmasını istiyordu. O günlerde Buhara’da ordunun kurulmasında Dünya Savaşı sırasında esir olarak o bölgelere gitmiş ama ülkelerine dönememiş Türk subayların büyük katkısı vardı.

    Taşkent’ten denkleriyle (balya-bohça) hareket eden kurul, 1921 yılının Aralık ayının son günlerinde İnebolu’dan karaya çıktı. Kurulu Kaymakam İsmail Hakkı Bey karşıladı. Bu kurulun başında Recep ve Mehmet Naziri Bey adında iki kişi bulunuyordu. O günlerde İnebolu’da tek bir otel vardı: Şeref Oteli… Konuklar bu otele yerleştirildi…

    Konuklarıyla ilgilenip onları otele yerleştirerek bir iki gün dinlenme olanağı sağlayan İsmail Hakkı Bey, Ankara’ya gitmek isteyen konuklarına, bilmedikleri Anadolu topraklarında refakat edecek birini görevlendirmek istiyordu. Geleceğin ünlü tarihçilerinden ve yapıtlarıyla Kurtuluş Savaşı’nı en güzel anlatacak kişilerden birisi olacak olan Enver Behnan’ı (Şapolyo) yanına çağırarak ondan kurul için Ankara’ya kadar rehberlik etmesini istedi. Enver Behnan Bey kendi isteğiyle ulusal savaşa katılmak için İstanbul’dan gelmiş ve gönüllü olarak bölgede görev yapıyordu. Son görevi, Tekâlifi Milliye (Ulusal Yükümlülükler) emirleri uyarınca köylülerin kağnılarıyla cepheye cephane ve mühimmat taşımasında, kağnı kollarında komutanlık yapmaktı. Bu görevinden dolayı bölgenin coğrafi yapısını çok iyi biliyordu.

    Kurulun Ankara Yolculuğu ve Denklerdeki Kılıçlar
    Enver Behnan Bey kendisine verilen bu görevi memnuniyetle kabul etti. Sonra da kurul üyeleriyle tanıştı. Mehmet Naziri ve Recep Beyler, başında sivri kalpağı, sırtında avcı yeleği ve siyah gömleği, ayağında sarı çizmeleriyle canlı ve neşeli bir kişiliği olan bu genci çok sevdi. Kararlaştırılan gün gelince Enver Behnan, kurulu kaldığı Şeref Oteli’nden alıp Şükran Lokantası’na geçtiler ve orada bir kahvaltı yaptılar. Bu arada yolcuları ve denklerini taşıyacak yaylı arabalar da hazırlanmıştı. Kısa sürede arabalara denkler yüklendi ve yola çıkıldı. Önce Kastamonu’ya gidilecek, orada bir süre kalındıktan sonra Ankara’ya doğru devam edilecekti. Enver Behnan Bey ve kurulu korumak için görevlendirilmiş birkaç süvari atlarının üzerinde, ötekiler arabanın içinde yola çıktılar. Doru dağları geçildi, İkiçay’a gelindi; ardından da yüksek çamlarla kaplı ormanlık alan aşıldı ve birkaç gün sonra Kastamonu’ya varıldı. Kışla önünde kurul üyelerini İstiklal Mahkemesi Reisi ve Saruhan Mebusu Mustafa Necati Bey ile bu mahkeme üyelerinden Nebizade Hamdi ve Çankırı Mebusu Neşet Bey karşıladı. Onlar da o günlerde Ankara’ya gideceklerdi; kurulun geldiğini ve Ankara’ya doğru yola devam edeceğini öğrendikleri için onlara katılmayı ve onlarla birlikte Ankara’ya gitmeyi kararlaştırmışlardı.

    Mustafa Necati Bey’le Enver Behnan atlarında, diğerleri yaylı arabalarındaydı. Necati Bey’in yanında çete kıyafeti giymiş on iki koruması vardı. Korumalar da kendi atlarının üzerindeydi; omuzlarında mavzerleri, göğüslerinde çapraz bağlanmış fişeklikleri bulunuyordu. Süvarilik yapan korumaların atlarının eyerlerine uçları kırmızı ve bayraklı mızraklar takılmıştı. Olukbaşı’ndan harekete geçtiler. Birçok yerde konakladıktan sonra Tüney adlı bir Türkmen köyüne geldiler.

    Enver Behnan bu yolculuk sırasında Buhara’dan gelen elçilik heyetiyle daha iyi kaynaşma olanağı buldu. Heyet üyeleriyle yol boyunca Rusya’da gerçekleşen devrim üzerine konuştu. Dikkatini, kurul üyelerinin yanlarından hiç ayırmadıkları denkler çekiyordu. Bunlar değerli deri astragan parçalarıydı ve hemen bütünü kalpaktı. Bunlar Türk ordusuna armağan olarak getirilmişti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa için getirilen astragan boz, İsmet Paşa’ya getirilen ise siyahtı; öteki komutanlar için getirilenler değişik renklerdeydi. Armağan edilecek eşyalar arasında değerli halılar da vardı. Ancak bunların yanında ayrı olarak sarılmış başka paketler de bulunuyordu. Onun meraklandığını gören Recep Bey, bu armağanları Enver Behnan’a da gösterdi. Bunlar üç ayrı kılıç ve bir Kur’an-ı Kerim’di. Kılıçlar son derece göz alıcıydı ve bunların Buharalı ustalar tarafından yapıldığı söylenmekteydi. Ancak Kur’an’ın ve kılıçlardan birinin büyük Emir Timur’a ait olduğu da söyleniyordu.1 Yine bir duyuma göre bu kılıçları Buhara hazinesinden, o zamanlar Buhara’da olan Enver Paşa seçmişti.2

    Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da Misafirlerini Ağırlıyor
    Uzun bir yolculuk sonunda Ankara’ya varıldı. Kurul üyeleri Samanpazarı’ndaki Hüriyet Oteli’nde kaldı. Bir gün sonra Gazi Mustafa Kemal Paşa onları Çankaya’daki bağ evinde kabul etti. Tarih 7 Ocak 1922’yi gösteriyordu.3


    “gazi paşa, buhara halk sovyetler cumhuriyeti temsilcilerini, büyük bir konukseverlikle karşıladı. kurul üyeleri kılıçları gazi’ye sunarken; bunlardan birini kendisine, ikincisini batı cephesi komutanı ismet paşa’ya, üçüncüsünü de o gün için işgal altında olan izmir’e ilk girecek fatihe vermek için getirdiklerini söylediler.”

    Gazi Paşa, Buhara Halk Sovyetler Cumhuriyeti temsilcilerini, büyük bir konukseverlikle karşıladı. Kurul üyeleri kılıçları Gazi’ye sunarken; bunlardan birini kendisine, ikincisini Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncüsünü de o gün için işgal altında olan İzmir’e ilk girecek fatihe vermek için getirdiklerini söylediler.4 Gazi özelikle üçüncü kılıç için söylenen sözlerden çok mutlu oldu ve şunları söyledi:

    “Bu emanetleri elinizden alırken, kalbim heyecan ile dolu. …bu kitab-ı mukaddesi [kutsal kitabı] millete, seyf-i muazzezi [kutsal kılıcı] de İzmir fatihine teslim edeceğim.”5

    Timur_3) Bir İzmir gazetesinin 10 Eylül 1922 Yazısı; Resim alt yazısı, İzmir'e İlk Giren Süvarı Kıtaası Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey
    10 Eylül 1922 tarihli bir İzmir gazetesinin resim altı yazısı: “İzmir’e İlk Giren Süvari Kıtaası Kumandanı Yüzbaşı Şerafettin Bey.”

    İzmir’i Türkleştiren Hükümdar ve Kılıcı
    Burada önemli bir kompozisyon yaratılıyordu; 1402 yılında İzmir’i kalıcı biçimde fetheden ve Türkleştiren hükümdar Büyük Timur’du ve o tarihten sonra İzmir ancak 15 Mayıs 1919 günü kanlı biçimde işgal edildiğinde Türklerin elinden çıkmıştı. Zamanında İzmir’i Türk yapan bu kılıcın yeniden İzmir’i Türk yapacağı gibi “mitos” değeri olan bir olguya vurgu yapılıyordu.

    Sonra ne oldu?

    Kılıç, bizzat Mustafa Kemal tarafından Batı Cephesi Karargâhı’na teslim edildi. 26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük Taarruz’dan sonra Türk ordusu cepheyi yarıp İzmir’e doğru yürürken, kılıç da karargâhla birlikte İzmir’e getirildi. 8 Eylül günü Manisa, Türk süvarileri tarafından kurtarıldı. 8 Eylül’ü 9 Eylül’e bağlayan gece birlikler, Manisa’yı İzmir’e bağlayan geceyi Sabuncubeli sırtlarında geçirdi. Sabahın ilk saatlerinde Yüzbaşı Şerafettin komutasında oluşturulan bir müfreze “pişdar”, yani “öncü” olarak Bornova’ya doğru yürüdü. Saat 09.30 sıralarında Bornova kurtarıldı. Ardından hızla İzmir üzerine yürüyen süvariler, Halkapınar’da bir un fabrikasının önünde tuzağa düştü; dört er şehit oldu. Yüzbaşı Şerafettin’in dörtnal ve kılıç çek emri üzerine hızla birlikler Punto (Alsancak) üzerinden İzmir’e girdi.

    Timur_4) Yüzbaşı Şerafettin'in İzmir Hükümet Konağına Bayrak Çektikten Sonra konağın merdivenlerinde yaralı haliyle çektirdiği fotoğraf
    Yüzbaşı Şerafettin Bey’in İzmir Hükümet Konağı’na bayrak çektikten sonra konağın merdivenlerinde yaralı hâliyle çektirdiği fotoğraf.

    Kordon’dan son derece düzenli bir yürüyüş yaparak Pasaport’a kadar geldiler. Burada birliğinin başında yürüyen Yüzbaşı Şerafettin’in atının altına atılan bir bombanın infilak etmesiyle Yüzbaşı’nın atı öldü, kendisi de boynundan ağır bir yara aldı. Boynu hızla sargıya alınınca atını değiştirdi ve birliğinin başında Hükümet Konağı’nın önüne geldi. Kendisine bir sivil tarafından verilen bayrağı atının üzerindeyken aldı, koynuna soktu. Sonra iki teğmeniyle birlikte Hükümet Konağı’nın balkonuna çıkarak Yunan bayrağını indirdi. Türk bayrağını çekmek için koynundaki bayrağı çıkardığında bayrağına kanının bulaştığını gördü. Sonradan yazdığı notlarında şunu söyledi:

    “Baktım, bayrağıma kanım bulaşmıştı. Duygulandım ve ağlamaya başladım; bayrağı öpmeye başladım, kanımın bulaştığı bayrağımıza şimdi de gözyaşlarım bulaşıyordu. Ölsek ne gam, İzmir’e ilk ulaşanlar biz olmuştuk ya!”6

    Mustafa Kemal Paşa İzmir’de, Kılıç Sahibinde
    10 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa İzmir’e girdi. İzmir Hükümet Konağı’na geldiğinde, yanında bulunan Halide Edib (Adıvar) bu kılıcı bizzat gördü. Koridora çıktığında, kılıcı almaya hak kazanmış Yüzbaşı Şerafettin’i yüzünde sargılarıyla gördü ve onunla konuşarak nasıl yaralandığını anlattırdı.

    Timur_Le Levant'ta, 10 Eylül 1922 tarihli sayısında, İzmir'e İlk Giren'in Yüzbaşı Şerafettin olduğuna ilişkin haberi ve Şerafettin Bey'in Fotoğrafı
    Le Levant’ın, 10 Eylül 1922 tarihli sayısında, İzmir’e ilk girenin Yüzbaşı Şerafettin olduğuna ilişkin haber ve Şerafettin Bey’in fotoğrafı.

    15 Eylül günü düzenlenen bir törenle kılıç, Yüzbaşı Şerafettin Bey’e verildi. Ancak boynundaki yara nüksettiği için askerlik mesleğinden malulen emekli oldu. Zor hayat koşullarına karşın kılıcı elden çıkarmadı. Günün birinde İzmir Belediyesi’nden bir yazı aldı; bu yazıda kurulan bir müzeye kılıcın armağan edilmesi isteniyordu. Bunun doğru bir karar olacağını düşünerek kılıcı İstanbul Valiliği aracılığıyla göndermek istedi. Kendisi hasta yatağından kalkamadığından eşi Siret Hanım kılıcı Valiliğe götürdü ve birilerine teslim etti. Kılıç en son o gün görülmüştü. #

    DİPNOTLAR
    1. Enver Behnan Şapolyo, “Atatürk ve Üç Kılıç”, Türk Kültürü, IV/37, Kasım 1965.
    2. Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımlarının İç Yüzü”, Yakın Tarihimiz, 26 Nisan 1962, s. 293. Enver Paşa ölümünden önce son uğradığı yerlerden biri olan Buhara’da 23 gün kalmıştı. Bkz. Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, III (1914-1922), Remzi Kitabevi, İstanbul, 1978, s. 605.
    3. Osman Kocaoğlu, agm., s. 292.
    4. Hâkimiyeti Milliye, 8 Kânunusani (Ocak) 1922.
    5. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, Ankara, 1881, s. 30; Hâkimiyet-i Milliye, 8 Ocak 1922; Anadolu’da Yenigün, 8 Ocak 1922; İkdam, 10 Ocak 1922.
    6. Ayrıntı için bkz. Kemal Arı, Üçüncü Kılıç (İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin), Zeus Yayınları, İzmir, 2009.*
  • Kısa ömürlü bir parti ve devrim döneminin gerçekliği

    Kısa ömürlü bir parti ve devrim döneminin gerçekliği

    17 Kasım 1924’te, yönetimle anlaşmazlık hâlinde olduğu bilinen Rauf (Orbay) Bey ile Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım (Karabekir) Paşaların da aralarında olduğu milletvekilleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdu. Partinin kurucularından çoğu daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na geri dönecekti. Peki ne değişmiş, neler yaşanmıştı?

    Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te ilanıyla başlayıp 1924 Anayasası’nın yapılma sürecine kadar devam eden tartışmaların, Cumhuriyet Halk Fırkası’nda (CHF) bir bölünmeyle sonuçlanacağına ilişkin dedikodular henüz 1924 ilkbaharında duyulmaya başlamıştı.

    Yönetimle anlaşmazlık hâlinde oldukları bilinen Rauf (Orbay) Bey, Ali Fuat (Cebesoy) ve Kâzım Karabekir Paşa’nın yaz aylarında çeşitli vesilelerle biraraya gelmeleri, sözkonusu bölünmeyi dedikodu olmaktan çıkarttı. Artık bu kişilerin yeni bir parti kuracaklarına kesin gözüyle bakılıyordu ve Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, böyle bir gelişmeden memnun olmadığını, (bkz. #tarih, sayı 117), Eylül ve Ekim aylarında yaptığı Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu gezisinde birçok defa dile getirmişti. Mustafa Kemal’in yaptığı konuşmaların Halk Fırkası’ndan kopmaların sayısını azalttığını söyleyebiliriz gerçi ama, bu çabalar yeni partinin kurulmasına engel olamadı ve aralarında birçok tanınmış milletvekilinin bulunduğu kişiler Kasım ayında Halk Fırkası’ndan istifa ederek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (TpCF) kurdular.

    cumhuriyet-4
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

    17 Kasım 1924’te kurulan ve TBMM’de 29 kişilik bir grup oluşturan TpCF’nin nasıl bir parti olduğu, yani siyasal yelpazenin neresinde yer aldığı günümüze kadar çok tartışılmış ve çok farklı yorumlara konu edilmiştir. Ancak ayrıntılarına girmesek de şunu ifade etmek gerekir: TpCF’nin “muhafazakar bir parti” olduğuna ilişkin yorumlar tümüyle yanlıştır.

    Partinin kurulmasından sonra başta İstanbul olmak üzere birçok il örgütüne katılanlar arasında muhafazakar diye nitelenebilecek birçok kişi olmakla birlikte; parti mensuplarının büyük bir çoğunluğunun, özellikle de kurucuların muhafazakar olmadıkları kesindir. Nitekim Rauf Bey dışındaki kurucuların hepsi daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönmüşler, milletvekilliği (Refet Bele), TBMM Başkanlığı (Kâzım Karabekir) ve Bakanlık (Ali Fuat Cebesoy) yapmışlardır. CHF’ye dönmeyen Rauf Bey ise Doktor Adnan (Adıvar) Bey gibi bağımsız milletvekili olmuş ve Londra Büyükelçiliği gibi önemli bir devlet görevinde bulunmuştur (1942-1944). Bu kişiler, 1930’lar ve 40’lar Türkiye’sinin toplumsal, kültürel, siyasal ve hukuki özelliklerinin önemli biri ya da birkaçıyla ilkesel düzlemde çelişik fikirler taşıyor olsalardı, CHF’ye dönmezler ya da bu partinin yönetiminde olan devlette görev almazlardı.

    Bu noktada yanıtlanması gereken iki iddia çıkıyor karşımıza. Bunların birincisi, TpCF kurucularının milletvekili ya da bakan olabilmek için “ruhlarını satmaya hazır, ilkesiz fırsatçılar” olup olmadıkları meselesidir. Ancak bu kişilerin yaşam öyküleri, Adnan ve Rauf Beyler ile Ali Fuat, Kâzım ve Refet Paşaların ilkelerinden ödün vermeyen, gayet namuslu insanlar olduklarını açık bir biçimde ortaya koyar. Dolayısıyla, “fırsatçılık” açıklamasını bir kenara bırakmamız gerekir. Bu sayede daha anlamlı olmaya başlayan, yanıtlanması da pek kolay olmayan ikinci soru ise, neden 1924’te Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın karşısına geçip bir muhalefet partisi kurdukları meselesidir. Bu sorunun yanıtlanmasındaki zorluk, bilgi eksikliğimizden değil, gerekçelerin çokluğundan kaynaklanıyor.

    cumhuriyet-4
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

    İlk gerekçe olarak, bu kişilerin 1923’ten itibaren, yani 2. TBMM’nin açılmasıyla birlikte hâlâ milletvekili olmalarına karşın, artık en ön safta olmamalarını gösterebiliriz. Ali Fuat, Kâzım ve Refet Paşalar ile Adnan ve Rauf Beyler, kendilerini Millî Mücadele’yi başlatan kişiler olarak, yani mücadelenin en zor döneminde önemli roller oynamış kişiler olarak görüyorlardı ve bu özelliklerinin aynen sürmesi gerektiği görüşündeydiler. Öte yandan, Ali Fuat ve Refet Paşalar’la Rauf Bey’in, artık “ikinci adam” konumuna yerleşmiş olan Başvekil İsmet Paşa’yla araları çeşitli nedenlerden ötürü bozuktu. İsmet Paşa’nın harekete ancak 1920 başlarında katılmış olmasına karşın bu konuma yükselmiş olması ise hoşnutsuzluklarını daha da arttıran bir nedendi. Ayrıca Rauf Bey ile Kâzım ve Refet Paşalar, Gazi Mustafa Kemal’e kırgındılar; zira Gazi, kendilerini saltanatın kaldırılması lehinde oy kullanmaya ikna etmek için verdiği hilafet devleti sözünü tutmamış, önce cumhuriyet ilan ettirmiş sonra da halifeliği kaldırtmıştı. Nitekim, yangından mal kaçırırcasına ortaya çıkan bu gelişmeler, TpCF Programı’nın 5. maddesinin varoluş nedeni olacaktı: “Teşkilât-ı Esasiyye Kanunu milletten vekâlet-i sariha alınmadıkça tadil edilemeyecektir.” Tabii bu isteği referandumculuk, dolayısıyla da muhafazakarlık olarak okumak da mümkündür ama, bu kanımızca yanlış olur. Burada maksat, anayasa değişiklikleri için mutlaka TBMM’deki toplam üye sayısının 3’te 2 çoğunluğu gerektiğini vurgulamaktı.

    TpCF kurucuları, tek adam rejimine karşı olduklarını defalarca söylemişler ve cumhurbaş- kanının partili olmamasında ısrar etmişlerdi. Parti programının 12. maddesi, “Reis-i cumhûr intihâb olunan zatın mebusluk sıfatı intihâbını müteakib zâil olur” diyordu.
    Aslında gayet demokratik olan bu madde, TpCF kurucularının siyaseten biraz saf, devrim siyasetini ise hiç anlamamış olduklarını göstermektedir. Nitekim bu istek karşısında Mustafa Kemal Paşa tepkisini, “bir reis-i cumhûrun fırka reisliğiyle cihet-i alâkasını ikide birde tekrar edenler ve bütün cihân bilsin ki, benim için bir taraflık vardır; bir tarafım, o da Cumhûriyet taraftarlığı, fikrî ve ictimâî inkılâb taraftarlığı” sözleriyle göstermiştir.

    Burada, daha sonra CHF’ye katılan TpCF kurucularının nasıl olup da bu ilkelerini unuttukları akla gelebilir. Ancak Terakkiperverler bu ilkelerini unutmamışlar, ama bundan vazgeçmişlerdi; zira devrimin ne demek olduğunu anlamışlardı. Nitekim Rauf Bey, 1933’te Hindistan’da verdiği konferanslar dizisinde Gazi Mustafa Kemal ve Türk Devrimi’ni övmüş; Adnan Adıvar ise 1935’te bir Britanya dergisinde yayımlanan makalesinde o güne kadar Türkiye’de yapılan bütün reformları sitayişle anlattıktan sonra, yazısını “bütün bunların ancak bir diktatörlük rejimiyle gerçekleştirilebileceğini” söyleyerek bitirmiştir.

    cumhuriyet-4
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

    CHF ile TpCF arasındaki en önemli farklardan biri de iktisat politikalarına ilişkindir.

    Bilindiği gibi Ankara’daki yönetim daha 1924’te bir dizi tekel oluşturmuş ve bunları ihaleye bile çıkarmadan, kendisine olan bağlılıklarından kuşku duymadığı özel kişilere devretmişti.
    İstanbul Dârü’l-fünûnu iktisat profesörlerinden İbrahim Fazıl (Pelin) Bey, TpCF kurulduktan 1 ay sonra Vatan gazetesinde yayımlanan bir yazısında CHF’nin iktisat politikasını “müfrit müdahaleci” olarak yorumlar. TpCF ise liberal piyasa ekonomisinden yana bir partiydi ve bu tercihinde İstanbul’un iş çevrelerinin, özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşhur maliye bakanı Mehmet Cavit Bey’in görüşleri etkili olmuştu. Liberal iktisat yanlısı Terakkiperverlerin, devletçilik ilkesinin yalnızca uygulanmakla kalmayıp bir de Anayasa maddesi olduğu bir dönemde nasıl olup da CHF’ye katıldıklarını açıklamak hiç de zor değildir: Terakkiperverlerin “yuvaya dönüş”ü, korumacılık ve devletin ekonomik yaşama müdahale etmesi ilkelerinin öne çıktığı; tepe noktasına 1929’da ulaşan Dünya Buhranı nedeniyle klasik liberalizmin pabucunun dama atıldığı dönemdedir!

    cumhuriyet-4
    Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başkanı Kâzım (Karabekir) Paşa.

    Özetle söyleyecek olursak, TpCF’yi kuranlar kişisel hoşnutsuzluklarının yanısıra muhafazakar oldukları için değil, devrimci olmadıkları için muhalefete geçmişlerdi. Zamanla hem devrimin kendilerinin de olumlu buldukları sonuçlarını gördüler hem de kalkınmacı bir devrim olmadan Batı tarzı bir demokrasi ve liberalizmin gerçekleşmesinin çok zor, belki de imkansız olduğunu anladılar.
    Halifeliğe olan bağlılıklarından kolayca vazgeçmiş olmalarının nedeni de aynıdır. 1924’te henüz ulusçuluğun ne olduğunu tam olarak anlayamamış, ulus-devlet olabilmek için mutlaka laik olmak gerektiğini görememişlerdi.

  • Gençler Ata’ya söz veriyor: ‘Devrimleri koruyacağız!’

    Gençler Ata’ya söz veriyor: ‘Devrimleri koruyacağız!’

    Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938’deki vefatından 3 gün sonra üniversite öğrencilerinin Taksim Meydanı’nda düzenlediği büyük mitingi gösteren fotoğraf, Cumhuriyet gazetesi foto muhabiri Namık Görgüç tarafından çekildi. Ertesi günkü gazetelere göre mitinge katılım o kadar yüksekti ki, toplu ulaşım araçları yetersiz kaldığı için çoğu kişi yürüyerek Taksim’e ulaşabilmişti. Miting saat 11.00’de onbinlerce kişinin hep bir ağızdan söylediği İstiklal Marşı ile başladı. 1 dakikalık saygı duruşundan sonra kürsüye çıkan öğrenciler, Atatürk’e Türk gençliği adına devrimlerini koruyacakları sözünü verdiler. Cumhuriyet “Herkes derin bir huşu içindeydi. Kalabalıkta ağlayanlar, hıçkıranlar vardı. Taksim meydanını çevreleyen binalardan da ağlama sesleri yükseliyordu” diye yazacaktı.

    CENGİZ KAHRAMAN ARŞİVİ

    ayinfotosu
  • Muhalif girişimlere karşı M. Kemal’in 1924 yurt gezisi

    Muhalif girişimlere karşı M. Kemal’in 1924 yurt gezisi

    1924 yılı gergin ve sorunlu başladı. Gazi Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın başı çektiği Halk Fırkası’ndan kopmalar olacağı, başka bir parti kurulacağı dedikoduları çıkmıştı. Mustafa Kemal, önemli atılımlar arifesinde ya da kriz durumlarında yaptığı gibi bir yurt gezisine çıktı. Anadolu Savaşı sürecinin Halk Fırkası’ndan bağımsız düşünülemeyeceğini vurguladı.

    Cumhurbaşkanı Gazi Mus­tafa Kemal, 30 Ağustos 1924’te Dumlupınar’da yaptığı önemli konuşmadan sonra (#tarih, Ağustos 2022) Bursa’ya gitmişti. 10 gün Bursa’da kalan cumhurbaşkanı, 11 Eylül’de Bursa’nın kurtuluş yıldönümü törenlerine katıldı, sonra Mu­danya’ya geçti. O geceyi Mudan­ya’da demirli bulunan Hamidiye zırhlısında geçirecek ve ertesi günü Türkiye’nin siyasal tarihi açısından gayet önemli özellikler taşıyan bir yurt gezisine çıka­caktı.

    1924 yılı, bilindiği gibi oldukça gergin ve sorunlu başlamıştı. Mart ayında halifeliğin kaldırıl­ması Halk Fırkası’nda çalkantı­lara neden olmuş; Mart-Nisan aylarında TBMM’de görüşülerek hazırlanan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu ise partinin başındakile­rin arzu ettiği biçimi alamamıştı. Meclis görüşmeleri sırasında ortaya çıkan çeşitli görüş ayrı­lıkları, Gazi Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’nın başı çektiği iktidar partisinden kopmalar olacağına ilişkin dedikoduların ortalığı sarmasına yol açtı. Anadolu Savaşı’nın önde gelen kahraman­larından Refet (Bele) Paşa’nın 2 Mayıs’ta İstanbul milletvekilli­ğinden istifa etmesi ise, başka kopmaların da olacağına ve ufukta bir muhalefet partisinin göründüğüne dair söylentileri körükledi.

    cumhuriyet-1
    Gazi Mustafa Kemal 20-24 Eylül 1924 tarihlerinde kaldığı Samsun’daki köşkün bahçesinde.

    Öte yandan, TBMM’deki ilk tartışmalardan kaynaklanan ve İstanbul basınının bir bölü­münün dillendirdiği, önemli bir rejim eleştirisi de başlamıştı. Temsilî rejim ve demokratik yönetim açılarından gayet haklı, ama devrimsel sürecin doğa­sı açısından nafile olduğunu söyleyebileceğimiz bu eleştiri; cumhurbaşkanının tarafsız yani partisiz olması gerektiğine ilişkindi ve aynı zamanda Halk Fırkası başkanlığını da sürdür­düğü için doğrudan doğruya Gazi Mustafa Kemal’i hedef alıyordu. Rejim ise bu eleştiriyi, Cumhuri­yet’in ilanını sıcak karşılamayan, ayrıca Başbakan İsmet Paşa’yla da araları iyi olmayan Rauf Bey ile Ali Fuat ve Refet Paşa gibi şahsiyetlerin, Halk Fırkası’nın karşısına Gazi’yi hedef almadan geçebilmek için giriştikleri bir manevra olarak görüyordu.

    Kısacası durum, Gazi Mustafa Kemal’in kabul edemeyeceği bir görünüm arz ediyordu. Zira Halk Fırkası, Mustafa Kemal Paşa de­mekti; Paşa’nın gerçekleştirmeyi hedeflediği geniş çaplı bir top­lumsal ve kültürel devrimin loko­motifi olmak üzere kurulmuştu. Dolayısıyla Halk Fırkası’nın eleştirisi, devrimin eleştirisi ola­caktı. Devrimin ise doğası gereği eleştirisi, yani muhalefeti ola­mazdı; buna olsa olsa karşı-dev­rim ya da -daha kötüsü- hıyanet denebilirdi. Ayrıca durumun, bu temel siyasal sorunu daha da katmerlendirme olasılığı taşıyan ve rejim açısından gayet sevim­siz olan bir boyutu daha vardı. Gerçi herhangi bir ayrılığın ya da muhalefet hareketinin Anadolu Savaşı’nın muzaffer başkomutanı Gazi Mustafa Kemal’in karizma­sını zayıflatabileceği hayal bile edilemezdi; ama zaferin sağla­dığı toplumsal-siyasal meşruluk bölünecek, yani Cumhurbaşkanı ve Halk Fırkası mensupları, Millî Mücadele’yi başarıya, milleti de yıllar süren bir savaş halinden barışa ulaştırmış olma tekelin­den mahrum kalacaklardı.

    cumhuriyet-2
    Gazi, 15-19 Eylül günlerinde Latife Hanım’la beraber Trabzon’da.

    Bu olasılıklar karşısında Gazi Mustafa Kemal, genellikle önemli atılımlar arifesinde ya da kriz durumlarında yaptığı gibi bir yurt gezisine çıkma kararı aldı. Ülkenin güney ve batı bölgelerin­deki birçok ili 1923 ilkbaharında gezmiş olduğu için, bu defa Doğu Karadeniz kıyılarına ve Doğu Anadolu’ya gidecekti. Hamidi­ye zırhlısıyla önce Trabzon ve Rize’ye gidecek, sonra da Giresun ve Ordu’yu ziyaret edecekti. Daha sonra Samsun’a gidilecek ve o sırada Ankara’dan yola çıkarı­lan otomobil kafilesi Gazi’yi ve refakatindekileri Samsun’dan alarak Doğu Anadolu gezisine götürecekti. Bu gezi de Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars, Yozgat, Kayseri ve Kırşehir il merkezlerini kapsıyordu.

    37 gün sürecek olan yolculuk Hamidiye’nin 12 Eylül sabahı Mudanya’dan hareket etmesiyle başladı. Gazi’ye eşi Latife Hanım, Yozgat Milletvekili Salih (Bozok), İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Gaziantep Milletvekili “Kılıç” Ali (Kılıç) ve Rize Milletvekili Rauf Beyler refa­kat ediyordu. O ilk gün ilginç bir hadise de yaşandı: Heyeti taşıyan Hamidiye kruvazörü İstanbul’da durmadı! Gazi’ye saygılarını sunmak, büyük olasılıkla da kendisini İstanbul’a davet etmek için yola çıkmış olan İstanbul heyetini taşıyan motor, Boğaz’da hızını kesmeyen Hamidiye’ye yetişemedi. Anlaşılan Gazi Paşa, muhalefet hareketinin başken­ti konumunda olan İstanbul’a kırgındı.

    Her uğradığı kentte görkemli karşılama törenleri ve bitmek bilmeyen tezahüratlarla ağır­lanan Gazi, buraların cadde ve sokaklarında halkla buluştu. Çe­şitli kurum ve kuruluşları, devlet dairelerini, belediyeleri, okulları ve Halk Fırkası örgütlerini ziyaret etti. Karayolu, demiryolu ve hastane açılışlarında bulundu. Uğradığı yerlerin birçoğunda uzunlu-kısalı konuşmalar yaptı. Bu konuşmalardaki değinileri, genellikle eski saltanat düze­ninin zaaflarıyla kötülüklerine ve yaşanmakta olan devrimin ülkeyi nasıl refah ve mutluğa kavuşturacağına ilişkindi. Ayrıca Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında yani 1919’da uğra­mış olduğu yerlerde geçen bazı anılarını anlattı ve bu yörelerin Anadolu Savaşı’na verdikleri katkıları övdü. Konumuz açısın­dan çok önemli olan iki konuş­ması ise, 16 Eylül’de Trabzon’da Halk Fırkası mensuplarına yaptığı konuşma ile Samsun’a geldiği 20 Eylül tarihinde kent belediyesi tarafından kendi şerefine düzenlenen ziyafette yaptığı konuşmadır.

    cumhuriyet-3
    Mustafa Kemal, Erzurum Hasankale’de halkla birlikte, 2 Ekim 1924

    Trabzon’daki konuşma, iki açıdan çok önemlidir. Bunların birincisi, Gazi’nin 3 yıl sonra Sivas Kongresi’ni Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ilk kongresi gibi göstererek son biçimini verece­ği tarih yorumunun, yani Halk Fırkası’ndan ayrılan ya da –o gün için– ayrılmayı tasarlayan­ların Millî Mücadele tarihinden de dışlanmaları biçiminde özet­leyebileceğimiz yorumun ilk somut örneği olmasıdır. Nitekim Gazi Mustafa Kemal konuşma­sının başlarında Halk Fırkası’nı, “memleket ve millet her dürlü istinaddan mahrûm bırakılarak felâkete atıldığı meş’ûm hen­gâmede, bütün milleti kadrosu içine alarak kuvvet ve kudret yapan, hâricî düşmânları tard, dâhilî düşmânları imhâ eden, halka hürriyyet ve hâkimiy­yet te’mîn eden mukaddes bir cemiyet” olarak tanımlamış, daha sonra da fırkanın “vatan ve istiklâli kurtarmakda pîşvâ (öncü) olduğunu” söylemiştir.

    cumhuriyet-4
    Erzurum’da Mustafa Kemal’i karşılamak için hazırlanan tak. Üzerinde “Safâ geldiniz halâskâr Gâzî Paşa hemşehrimiz” yazıyor.

    Bu konuşmanın ikinci önemli özelliği ise cumhurbaşkanı­nın tarafsız, yani partilerüstü olması gerektiği fikrini açıkça reddetmesidir. Gazi Paşa, Halk Fırkası başkanlığının kendisi için bir övünç kaynağı olduğu­nu söylemiş, sonra da sözlerini şöyle sürdürmüştür: “Bir reîs-i cumhûrun fırka reisliğiyle cihet-i alâkasını ikide birde tekrâr edenler ve bütün cihân bilsin ki: benim için bir taraflık vardır; bir tarafım; o da cumhû­riyet tarafdarlığı; fikrî, ictimâî inkılâb tarafdarlığı.” Kısacası Cumhurbaşkanı, yukarıdaki satırlarda da kısaca açıklama­ya çalıştığımız gibi devrimsel sürece gönderme yapıyor ve böyle bir süreçte devrimciler ve karşı-devrimciler biçiminde an­cak iki taraf olabileceğini ifade ediyordu.

    Mustafa Kemal’in 20 Eylül akşamı Samsun Belediyesi’nin davetinde yaptığı konuşma ise yaşanmakta olan siyasal kriz sürecinin soğukkanlı bir yoru­mudur ve Gazi’nin siyasal parti çokluğu konusunda düşündük­lerine ilişkin olarak günümüze kadar yapılan yorumlara pek uymayan bir özellik taşır. Gazi bu konuşmasında çokpartili bir demokratik sistem eleştirisi yap­maz. Türkiye’de amacın, düşün­sel ve toplumsal devrim yolunda, uygarlığa ve yenilenmeye doğru kararlı bir biçimde yürünmesini sağlamak olduğunu söyler. Bu yolda belli bir mesafe katedil­dikten sonra fikir ve uygulama konularında farklılıklar olabi­leceğinden dem vurur ve şöyle devam eder: “Bugün muayyen yolun mebde’inde (başlangıcın­da) bulunuyoruz. Henüz mülâhazalara te’sîr icrâ edecek kadar mesâfe kat olunmuş değildir. Nokta-i nazarlar, lüzûmu derece­de vuzûh ve isâbet kesbetmelidir. Ondan evvel tefrika fikri ale’l-â­de fırkacılıkdır ki, memleket ve milletin huzûr ve emniyyet şerâiti henüz böyle bir tefrikaya yol açmaya müsâid değildir.” Özetle söylenecek olursa, Gazi Mustafa Kemal ikinci bir parti istemediğini dile getiriyor; ama bu tercihini mutlak bir ilkesel düzleme değil, değişeceğinden emin olduğu bağlamsal bir düz­leme oturtuyordu.

    cumhuriyet-5
    Mustafa Kemal, Samsun-Çarşamba demiryolu hattının temel atma töreninde. Çarşamba, 21 Eylül 1924.

    Tabii Mustafa Kemal’in bu çabaları, 1924’ün Kasım ayında kurulacak olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın orta­ya çıkmasına engel olamadı. Bununla birlikte aynı çabaların, Halk Fırkası’ndan ayrılıp yeni partiye geçecek olanların sayı­sında 1924 ilkbahar ve yazındaki beklentilere oranla ciddi bir düşüş yaşanmasını sağladığı da kesindir. Öte yandan yeni par­tinin bir muhafazakarlık ya da devrim karşıtlığı yuvası olma­dığını ve Gazi Mustafa Kemal’in Samsun’da söylediklerinde büyük oranda haklı olduğunu da bugün artık biliyoruz. Zira yeni partiyi kuracak olanların hepsi, hem de 1931 seçimlerinden itibaren, birer-ikişer TBMM’ye ve Cumhuriyet Halk Fırkası’na döneceklerdi.

    ­RİZE’DE BİR İSTEK VE GAZİ’NİN CEVABI

    ‘Medreseler açılmayacak, millete mektep lazımdır!’

    “Reîs-i Cumhûr Hazretleri Rize’den müfârekat ederken bir hoca heyeti halk muvâcehesinde bir istidâ ile müşârünileyh hazretlerine mürâcaat ederek kapatdırılan medreselerin tekrar küşâdını ricâ etdiler. Gâzî Paşa Hazretleri memleketin, milletin felâketi esbâbının ne olduğunu kısaca ihtâr buyurdular ve ez-cümle şu sözleri söylediler:

    “Mekteb istemiyorsunuz. Halbuki millet onu istiyor. Bırakınız artık bu zavallı millet, bu evlâd-ı memleket yetişsin! Medreseler açılmayacakdır. Millete mekteb lâzımdır!”

    Reîs-i Cumhûr Gâzî Mustafa Kemâl Paşa Hazretleri’nin son bahâr seyâhatleri (Ankara, 1925, s. 82)

    AMASYA BELEDİYESİ’NDEKİ KONUŞMA

    ‘Müftü Kâmil Efendi’yi takdîrle yâd ediyorum…’

    “Efendiler, bundan beş sene evvel buraya geldiğim zamân bu şehir halkı da bütün millet gibi vaziyet-i hakîkiyyeyi anlamamışlardı, fikirlerde teşevvüş vardı, dimâğlar âdetâ durgun bir hâlde idi. Ben burada birçok zevâtla berâber Kâmil Efendi Hazretleri’yle de görüşdüm. Bir câmi-i şerîfde hakîkati halka îzâh etdiler. Efendi Hazretleri halka dediler ki: “Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, istiklâli hakîkaten tehlikeye düşmüşdür. Bu felâketden kurtulmak, icâb ederse vatanın son bir ferdine kadar ölmeği göze almak lâzımdır. Pâdişâh olsun, halîfe olsun, isim ve unvânı her ne olursa olsun hiçbir şahıs ve makâmın hikmet-i mevcûdi­yeti kalmamışdır. Yegâne çâre-i halâs halkın doğrudan doğruya hâkimiyeti eline alması ve irâdesini kullanmasıdır.”

    İşte Efendi Hazretleri’nin bu mürşidâne vukû bulan vaız ve nasihatinden son­ra herkes çalışmaya başladı. Bu münâsebetle Müftü Kâmil Efendi Hazretleri’ni takdîrle yâd ediyorum. Ve genc cumhûriyetimiz bu gibi ulemâ ile iftihâr eder.

    Reîs-i Cumhûr Gâzî Mustafa Kemâl Paşa Hazretleri’nin son bahâr seyâhatleri (Ankara, 1925, s. 112)

  • Her Spartalı asker doğar ve bir daha kendine gelemez!

    Her Spartalı asker doğar ve bir daha kendine gelemez!

    Spartalılar, “300 Spartalı” filminden de bilindiği gibi asker bir millet. Asker bir millet derken, öyle militarist falan değil, düz asker. Yani Spartalılarda çiftçi, kuruyemişçi, demirci, terzi, yeminli mali müşavir, influencer, AI mühendisi falan yok; hepsi asker. Oğlan çocukları henüz 6-7 yaşında kışlaya alınıyor ve evlenene kadar kışladan çıkmıyor. 30 yaşına kadar yaşananlar bir yana, evlendikten sonra da dertler bitmiyor.

    Vatani görevini yerine getiren her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi, bendeniz de hayatımın bir kısmını sabah akşam “Her – – Türk – – Asker – -Doğar” Komando Yürüyüş Kararı! (allegro) ve “Her-Türk-Asker- Doğar” diye bağırarak geçirdim. Önce her sol ayak vuruşunda sloganın bir kelimesini bağı­rıyor, daha sonra başımızdaki komutanın “Komando Yürüyüş Kararı sayılacaaaaak! Say!” komutuyla beraber her adımda bir kelime olarak iki kat hızla­nıyorduk. Tabii sevgili ailemin bana seçtiği isim hasebiyle öyle çok da asker doğmadığımı söylemek mümkündü; neticede isim uyumsuzluğu yüzünden daha en başından kariyer imkanlarımın kısıtlı olduğu bir alandı askeriye.

    Adın Volkan olur, Bora olur, Şahin olur tamam. Bak ne güzel: Şahin Paşa! Volkan Yüzbaşı! (Ya da Ali Recan’ın eşsiz eserin­deki gibi Yüzbaşı Volkan) Bora Teğmen! Ama şimdi Allah için şurada 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz; herhangi bir alayda “Barış Paşa denetlemeye geli­yormuş!” dense mi er ve erbaş hareketlenir, kendisine çeki dü­zen verir, korkar; yoksa “Yalçın Paşa geliyormuş!” dense mi? Hayır ilk cümlenin sonundaki ünlem bile ironi ünlemi gibi.

    Ya çok sıcak ya da çok soğuk (ılıman iklimde askerî birlik tesisinin yasak olduğuna dair bir gizli genelge olabilir) Polatlı günlerinde, kimi zaman kasa­banın da sokaklarını arşınla­yarak dosta güven, düşmana korku ve kasaba sakinlerine rahatsızlık verirken aklımdan geçen şeyler şöyleydi: “Madem ki asker doğuyoruz, neden bu işi öğretmek için hayatımızın bir kısmında bizi kampa alıyorlar? Yoksa asker doğmuyor muyuz? Bu Ahmet’in ensesi amma kı­zarmış lan böyle. Hass. ayağım karışmış, nasıl yapıyorduk? Bir sekme hareketi vardı…”

    Sonra gerçekten asker doğan, hadi doğmasa da ana sınıfında askere alınıp ömür boyu da askerlik yapan milletler olduğu geldi aklıma. Eh, ancak başkalarının felaketlerine sığı­narak avutmaz mıyız kendimizi en çok? Askere alındığım o ilk an ve o anı takip eden şan ve şe­refle dolu 360 gün, Spartalıları düşünerek avuttum ben de kendimi.

    Spartalılar, “300 Spartalı” filminden de bilindiği gibi asker bir millet. Asker bir millet der­ken, öyle militarist falan değil, düz asker. Yani Spartalılarda çiftçi, kuruyemişçi, demirci, terzi, yeminli mali müşavir, influencer, AI mühendisi falan yok; hepsi asker. Diğer işleri de ya köleler yapıyor (Sparta vatandaşı değilsen otomatik­man kölesin zaten diye kalmış aklımda) ya da kadınlar. Sparta vatandaşlarının, Sparta ülke­sinde asker olmaktan başka hiçbir seçenekleri yok. Oğlan çocukları henüz 6-7 yaşında kışlaya alınıyor ve evlenene kadar kışladan çıkmıyor. Örgün eğitimin şahikasına çıkmışlar anlayacağınız bundan 2.600 sene önce. Kışla derken, gerçekten kışla; öyle kafa izni, bayram izni, çarşı izni falan yok. Üstelik öyle aman aman bir kumanya da yok. Hatta bilerek çok az yemek veriyorlar ki çocuklara, bunlar bir şekilde çalarak-çırparak karınlarını doyurmayı öğrensin. Ha, çocukları çalmaya teşvik edi­yorlar ama çalmak yine yasak; yakalanırlarsa yiyorlar sopayı. Çalmak serbest, yakalanmak yasak! Manyak ediyorlar çocukları resmen.

    HafizaiBeser

    İlkokul bitince, çocuk 11-12 yaşına geldiğinde falan, bin türlü başka kepazelik de ya­şanıyor ama yeri burası değil. 17-18 yaşlarında ise hem asker hem de vatandaş olmaya hak kazanmış Spartalı oğlanla­rı tekrar sınava alıyorlar. Eğer sınavı veremezsen, tekrarı da 10 yıl sonra bu arada. İkinci defa kalırsan zaten yandın; keriz gibi köle oluyorsun falan. Tabii daha teferruatı vardır da, aklımda öyle kalmış.

    Neyse; vatandaş olan Spartalıları evlendirme vakti geldiğinde -ki o da yanlış hatır­lamıyorsam 30 yaşında falan-bir hanım hanım kız seçiliyor. Kız da en az 20 yaşında; çünkü Spartalılarda erken yaşta evlilik zinhar yasak. Bakın bu açıdan çağının hayli ilerisinde bir topluluk. Kızlar da şimdi Allah için iyi eğitim alıyor; o dö­nem benim bildiğim, Yahudiler dışında tamamı okuma-yazma bilen ve aynı zamanda mal-mülk sahibi olabilen tek kızlar Sparta kızları.

    E ama şimdi 30 yaşında, o güne kadar eline kadın eli değmemiş, bütün bir kışla hayatı hemcinsleriyle geçmiş, 20 yaşını doldurduktan sonra orada-burada cenk etmiş bir adam, çat diye bir kızla evlen­dirilince ne oluyor? Adamcağız yabancılık çekmesin diye düğün gecesi kızcağızın lepiska saçlarını asker gibi sıfıra vuruyorlar; üzerine de asker rubaları giydiriyorlar, gerdeğe öyle giriyorlar.

    Tabii kadınlar açısından da durum öyle ballı-börek değil. Kendi eşinden çocuğu olmayan birinin, gidip daha önce eşi sağ­lıklı çocuk doğurmuş arkada­şından “bir çocukluk” karısını rica etmesi hayli olağan. Ya da sorun kendindeyse karısından rica ediyor; hamile kalmak üzere birini ayarlıyorlar. Yani ama isteyerek, ama zorunlu, bir “Handmaid’s Tale” durum­ları sözkonusu. Spartalı kızlar ve oğlanlar için gerçekten üzgünüm ama dedim ya, şan ve şeref dolu askerliğim süresince gerçekten asker doğmadığıma; Spartalılar gibi asker bir millet olmadığımıza şükrediyorum.

  • Cumhuriyetin ilk anayasası: Devrim, demokrasi ve laiklik

    Cumhuriyetin ilk anayasası: Devrim, demokrasi ve laiklik

    Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 20 Nisan 1924’te kabul edilen anayasa, ulusal egemenlik rejimini hedefleyen ve 5 yıldan biraz uzun süren “devrimsel” bir mücadelenin meyvesiydi. Bununla birlikte bir tek parti sultasını dayatmıyor, liberal bir nitelik taşıyordu. 1924/1928’deki değişiklikler de hem şeriat hükümleri kaldırıldı hem kadınlara seçme-seçilme hakkı tanındı.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası 100 yıl önce, 20 Nisan 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Böylece yaklaşık bir buçuk yıldır sürmekte olan bekleyiş de sona ermiş oldu. Bilindiği gibi, saltanatın kaldı­rılacağının anlaşıldığı 1922’nin Ekim ayı sonlarından itibaren, aydın kamuoyu yeni bir anayasa beklemeye başlamıştı. 1923’te, 2. TBMM için seçimlere gidildiğin­de ise yeni anayasa beklentileri basında iyiden iyiye dile getirilir olmuştu. Ayrıca, o dönemde Mustafa Kemal Paşa’nın yakın­larından birçok kişiyi kapsayan bir çalışma grubu oluşturduğu, bu grubun da yeni bir anayasa üzerinde çalıştığı duyulmuştu.

    Yeni Meclis, açıldıktan kısa bir süre sonra, 23 Ağustos’ta 15 milletvekilinden oluşan Kanûn-ı Esâsî Encümeni’ni (Anayasa Ko­misyonu) seçti. Encümen’in yeni bir anayasa hazırlamak üzere hemen çalışmaya koyulduğunu biliyoruz. Ancak Mustafa Kemal Paşa, yeni anayasa çalışmalarına büyük bir ilgi göstermekle birlik­te, içinde halifeliğe yer olmayan bir cumhuriyet anayasasının TBMM’de üçte iki çoğunluk sağ­layamayacağını da öngörüyordu. Bu durumda önce devletin biçimi belirlenecek, sonra anayasa ya­pılacaktı. Dolayısıyla, TBMM’deki anayasa çalışmaları bir müddet kapalı kapılar ardında kaldı.

    Cumhuriyetin ilan edilmesin­den sonra konu epey canlandı ve Meclis’te bazı görüşmeler yapıldı. Hatta 1923 Kasım sonlarında yeni bir Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu taslağı 3 milletvekili tarafından Meclis’e sunuldu. Anayasa Ko­misyonu’na havale edilen taslak, burada kabul görmedi. Ancak, halifeliğin ne olacağına ilişkin tartışmaların alevlenmesi ana­yasa konusunun bir süre daha rafa kaldırılmasına, daha doğ­rusu Meclis İçtüzüğü’ne ilişkin bir dizi usul tartışmasıyla sınırlı kalmasına neden oldu. Sonuçta halifelik 3 Mart 1924’te kaldırıl­dı. Bu tarihten 6 gün sonra ise, TBMM yeni anayasa maddelerini görüşmeye başlayacaktı.

    CumhuriyetTarihi-2
    Yeni Meclis açıldıktan kısa bir süre sonra, 15 milletvekilinden oluşan Anayasa Komisyonu seçildi ve yeni anayasa hazırlıkları başladı.

    2. TBMM’nin alışılageldik bir yasama meclisi olduğu, yani kurucu meclis olarak seçilmediği gözönüne alındığında, anayasa yapmaya girişmesinin “devrim­sel” bir etkinlik sayılabileceği ileri sürülebilir. Ancak, tıpkı 1909’daki anayasa değişiklikle­rindeki gibi, eldeki 1876 Kanun-ı Esâsîsi’yle 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu’nu yeniden ele aldığı; dolayısıyla “devrimsel” olmadığı; zaten yukarıda da gör­düğümüz gibi devletin biçiminin daha anayasa yapılmadan be­lirlendiği de söylenebilir. Öte yandan, anayasa maddelerinin kabul edilmesi için toplam üye sayısının üçte ikisinin değil, top­lantı yeter sayısının tutturulmuş olduğu oturumlara katılanların üçte iki çoğunluğunun yeteceği­ne karar verilmesi de, anayasal teamüllere uymaması bakımın­dan “devrimsel” bir gelişmedir. Özetle söyleyecek olursak, 1924 Anayasası’nın yapılma sürecinin de 1920’den beri gördüğümüz hukukî belirsizlik hâlinin, daha doğrusu fiilî durumun, yani dev­rimsel dönüşümün bir aşaması olduğu kesindir.

    1924 Anayasası’nın ulusal egemenlik rejimini hedefleyen ve 5 yıldan biraz uzun süren “dev­rimsel” bir mücadelenin meyvesi olması, demokratik bir anayasa olmayışının da gerekçesidir diye­biliriz. Bu Anayasa’yı yapanların siyasal programlarındaki ön­celikli konu da zaten demokrasi değil, demokrasinin oluşabilme­sini sağlayacak bir ulus-devletin çeşitli alanlara yayılan altya­pısıydı. Ancak, 1924 Anayasa­sı’nın liberal bir anayasa olduğu da unutulmamalıdır. Nitekim Nisan 1924’te ortaya çıkan düzen, muhalefet partilerinin kurulma­sını engellemediği gibi, 1950’de iktidarın el değiştirebilmesini de Anayasa metninde herhangi bir değişikliğe gerek kalmadan mümkün kılmıştır. Başka bir biçimde söyleyecek olursak, 1924 Anayasası bir tek parti sultası­nın anayasası değildir. Ancak bu önermeyi tersten okuyacak olursak da ilk söylenmesi gere­ken şey, sadece 1924 Anayasası’na bakarak Türkiye’nin tek parti dönemi siyasal tarihini anla­yamayacak olmamızdır. Örne­ğin ilk iki cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün 1924 ila 1950 arasında Türkiye siyasetinde oynadıkları özel rolün metinsel karşılığını 1924 Anayasası’nda göremeyiz.

    CumhuriyetTarihi-1
    Mustafa Kemal Paşa, yeni anayasa çalışmalarına özel bir ilgi göstermiş, meclisin üstünlüğünü vurgulamıştı.

    Bu karmaşık durum, 2. TBMM’nin zihniyet yapısının so­nucudur. Bir yanda siyasal devri­mi toplumsal ve kültürel alanlara doğru derinleştirecek güçlü bir yürütme erki oluşturmak isteni­yor; diğer yanda da Millî Mücade­le’nin ulusal egemenlik ilkesine bağlı kalmak arzulanıyordu. Bir­likte ulaşılmaları çok güç bu iki amacın, 1924 Anayasası’nda da “kuvvetler birliği” ilkesinin kabul edilmesiyle bir dereceye kadar elde edilmiş olduğu söylenebilir. Nitekim Anayasa’da cumhurbaş­kanına meclisi feshetme yetkisi tanınmamış, buna karşılık hükü­meti denetlemeye ilişkin bütün yetkiler meclise verilmiştir. Ay­rıca cumhurbaşkanı, meclisten gelen kanunları geri gönderebi­lecek, ama meclisin son kararına karşı gelemeyecekti. Yani Millî Mücadele döneminin meclis hükümeti anlayışı sürüyor, ama cumhurbaşkanına eskiden TBMM başkanına tanınan haklar tanınmıyordu.

    Öte yandan, yeni anayasa her ne kadar yargı bağımsızlığını kağıt üzerinde kabul etmişse de yargıçların kanunlara uygun kararlar vermesini istemiş; dolayısıyla mahkeme kararları­nın meclisçe bozulabilmesinin yolunu açarak yargı yetkesini de bir anlamda meclise bırakmıştır. Bu durum özellikle 1950-1960 dö­neminde siyasetin yargıya birçok defa etki etmesine de neden ola­caktır. 1924 Anayasası’nın meclis üstünlüğü sağlamasındaki diğer bir olumsuz etken de, ulusal egemenliğin Millî Mücadele döneminde olduğu gibi TBMM’de tecelli ettiği varsayımıdır (Madde 4: Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hak­kını yalnız o kullanır). Atatürk ve İnönü’nün cumhurbaşkan­lığı dönemlerinde herhangi bir soruna neden olmayan bu özellik, aslında bir meclis çoğunluğu tahakkümüne de imkan tanıyor­du ki, 1950-1960 Demokrat Parti (DP) döneminde görülen en ciddî olumsuzluklardan biri de budur.

    CumhuriyetTarihi-3
    1924 anayasası görüşmelerinin yapıldığı ve 2. TBMM’nin 1924- 1960 arasında kullandığı, daha sonra ise Cumhuriyet Müzesi’ne dönüştürülen binası.

    Geçerliliği 27 Mayıs 1960’ta sona eren 1924 Anayasası’nın en uzun süre yürürlükte kalan anayasamız olduğu söylenebilir. Zira 1876 Anayasası, 1909’un Ağustos ayında tepeden tırnağa değiştirilmiş ve ulusal egemen­lik yani meclis üstünlüğü ilkesi benimsenmişti. Günümüze kadar geçirdiği değişikliklerin, 1982’de kabul edilen anayasamızı tanınamaz hâle getirmiş olduğu da aşikardır. Bu açıdan bakıldı­ğında, 1924 Anayasası’nın en az değişikliğe uğrayan anayasamız olduğunu da söyleyebiliriz. Gerçi bunlar çok önemli değişikliklerdi ama, anayasa metninin yalnızca birkaç maddesinde yapılan ekle­meler ve çıkarmalar biçiminde ortaya çıktılar. Bunların ilki, 10 Nisan 1928’de yapılmış ve Anaya­sa’nın 4 maddesinden bazı sözcük ve hükümler kaldırılmıştır. Kal­dırılan hükümler, Anayasa’nın 2. Madde’sinde bulunan “devletin resmî dininin İslâm olduğuna” ilişkin kayıt ile 26. Madde’sinde bulunan ve TBMM’nin görevleri arasındaki “ahkâm-i şeriyyenin tenfîzi”ne (şeriat hükümlerinin yerine getirilmesi) ilişkin kayıttı. Kaldırılan iki sözcük ise, cum­hurbaşkanı ve milletvekillerinin görevlerine başlarken ettikleri yeminlerde (Madde 16 ve 38) bu­lunan “vallahi” sözcüğüdür.

    CumhuriyetTarihi-4
    Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası tarafından 1928’de yayımlanan Teşkilât-ı Esâsiyye Kanunu.

    Kimi hukukçu ve tarihçileri­miz, bu değişiklikleri Türkiye’de “laikliğin başlangıcı” olarak kabul eder. Ancak bu doğru değildir. Sözkonusu değişiklikler dinî hükümleri ve göndermeleri çıkarıyor, Türkiye Cumhuriye­ti’ni seküler bir devlet yapıyordu. Ancak “laikliğin başlangıcı” olarak 5 Şubat 1937’de Anaya­sa’nın 2. Madde’sine yapılan bir ekle, “Türkiye Devleti cumhuri­yetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır” kaydının konmasını esas almamız doğru olacaktır. Bundan 2 yıl kadar önce de, 5 Aralık 1934’te de bir deği­şiklik yapılmış ve Anayasa’nın 10 ve 11. Maddeleri değiştirilerek kadınlara seçme-seçilme hakkı tanınmıştı.

    Öte yandan, 1924 Anayasa­sı’nın ilginç bir “çifte değiştiril­me” öyküsü daha vardır. Bilindiği gibi 1930’larda başlayan dilde sadeleşme süreci 1940’larda da devam etmişti. Bu sürecin bir parçası olarak 1924 Anayasa­sı’nın dili 10 Ocak 1945’te tepeden tırnağa yenilendi. Ancak bu durum çok uzun sürmeyecek ve Demokrat Parti iktidarının 24 Aralık 1952’de aldığı bir kararla eski metne dönülecekti.