Kategori: Arkeo Tarih

  • Saray mürebbiyesi cumhuriyet müzecisi

    Saray mürebbiyesi cumhuriyet müzecisi

    1886’da doğan Seniha Sami (Moralı), son Osmanlı döneminde yetişen, cumhuriyet devrinde Arkeoloji Müzeleri’nde çalışmış, Türkiye’yi yurtdışındaki kadın kongrelerinde temsil etmiş donanımlı bir “alaylı”ydı. 22 yıl süreyle İngilizce ve Fransızca bütün yayınları hazırlayan, 1982’de vefat eden Seniha Sami Hanım, bugün sadece İstanbul Kadın Müzesi ve Kocaeli Müzesi’nde anılıyor.

    Seniha Sami, Tanzimat’ın ilanından sonra ülkemizde ilk defa maarif teşkilatını kuran ve ilk Millî Eğitim Bakanı olan Abdurrahman Sami Paşa’nın torunlarındandı. Seniha Hanım’ın büyükbabası da Millî Eğitim Bakanlığı yapmış olan Abdullatif Suphi Paşa’dır. Osmanlı Devleti’nde önemli hizmetler veren kültür ağırlıklı baba tarafı yanında, anne tarafında da devletin muhtelif kademelerinde hizmetleriyle tanınmış ünlü kişiler vardır. Annesi, Dışişleri Bakanı Mehmet Raşit Paşa’nın kızıdır.

    Seniha Sami 1886’da doğdu. Özel öğretmenlerden İngilizce, Fransızca ve Farsça dil eğitimi aldı. Tarih ve edebiyat alanında çok sayıda eser okudu. Yemen Kumandanı Atıf Paşa’yla, Şair Fahriye Hanım’ın tek oğlu olan Mehmet Rauf Bey ile evlendi. Mehmet Rauf Bey de zengin bir eğitim geçmişine sahip, dokuz dil birden konuşup yazabilen dönemin entelektüellerindendi. Mehmet Rauf Bey, Darülfünun’da Batı dilleri ve edebiyatı profesörü olduğu gibi, çeşitli oyunlar-şiirler de yazıyordu. Resimli Kitap dergisinin editörlüğünü de yapmıştı; ancak 1918’de, 35 yaşında vefat etti. Seniha Sami ise dil, tarih ve edebiyat gibi konulardaki birikimi nedeniyle son Osmanlı sarayında prenseslerin hocası olarak mürebbiyelik yaptı.

    Yetkin bir aydın

    Seniha Hanım arkeoloji üzerine eğitim almamıştı. Ancak özel öğretmenlerden İngilizce, Fransızca ve Farsça eğitimi almış; dil, tarih ve edebiyat konularındaki birikimiyle son Osmanlı sarayında prenseslere mürebbiyelik yapmıştı.

    Cumhuriyet döneminde eğitimin iyileştirilmesi maksadıyla 1924’te Türkiye’ye davet edilen yapılandırmacılık eğitim akımının öncüsü Prof. Dr. John Dewey’in çalışmaları sırasında, kendisinin Atatürk ve İnönü ile temaslarında tercüman olarak görevlendirildi. Bu esnada dikkati çeken Seniha Sami, 1928’de İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü ve aynı zamanda Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Ethem’in (Eldem) teklifiyle müzede yabancı diller memurluğu yapmaya başladı.

    Seniha Sami (Moralı), edebiyat ve güzel sanatlara meraklıdır, ancak arkeoloji üzerine bir eğitim almamış, alaylı dediğimiz sınıftandır. Aileden geldiğini söylediği arkeoloji sevgisinin onun kaderini etkilediğini söyler. Dedesi Suphi Paşa arkeoloji ve meskukât (madeni paralar) ihtisası yapmıştır (Koleksiyonu şimdi British Museum’da sergilenmektedir). Seniha Sami ilk müze kuruluşu ve dedesi Suphi Bey’in katkılarını şöyle anlatır:

    “Osmanlı Devleti’nin tükenmez antikalar hazinesinden geri kalanları ve yabancı koleksiyonculardan ele geçmiş geçmiş olanları, Tophane Müşiri Ahmet Fethi Paşa, 1847 yılından itibaren Cephane Anbarı’nda toplamaya ve toplatmaya başladı. Dedesi Suphi Paşa, halkın gezip görebileceği bir müze açılmasını istermiş. Maarif Nezareti’ne tayin edilince, bu konuda irade almış ve Çinili Köşk’ün müze olarak halka açılmasını sağlamıştı. Hanımların gezebilmesi için de, haftada bir gün belirlenmişti. Müdür olarak önce bir İngiliz, sonra Dethier adında bir Alman görevlendirildi. Dethier ölünce, Suphi Paşa’nın tavsiyesi üzerine, Osman Hamdi Bey tayin edildi. Suphi Paşa bu tayinden çok memnun olmuş ve ‘Gözüm arkada kalmayacak’ demişti. Hamdi Bey müzeyi ihya etmiş ve bilhassa kendi keşfettiği harikulade Sayda lahitlerini muhafaza edebilmek için Çinili Köşk’ün etrafındaki şimdiki muazzam binaları yaptırmıştı. Diğer taraftan, antikaların memleket dışına çıkarılmasını kesinlikle yasaklayan bir irade de çıkarılmıştı. Babam o zamanlar bizleri müzeyi gezmeye göndermişti. Hamdi Bey’den sonra müze müdürlüğüne kardeşi Halil Bey, sonra da onun yetiştirdiği arkeologlardan Aziz (Oğan) Bey tayin edildi. Her ikisi de şevk ve gayretle çalıştılar” (Hayat Tarih mecmuası, sayı: 7, Şubat 1978).

    İsmet İnönü’yle Seniha Hanım ve Müze Müdürü Aziz Oğan, 1949’da Arkeoloji Müzesi’ni gezen İsmet İnönü’ye refakat ederken.

    Seniha Nanım ise -başta söylediğimiz gibi- Halil Bey’inn teklifini kabul ederek müzeye girmiş ve Aziz Bey tarafından tasnif memurluğu görevine terfi ettirilmişti. Müzedeki çalışma hayatı ve müzelerin çalışma şeklini ise şöyle anlatıyor:

    “O devirde, üniversitemizde henüz arkeoloji enstitüsü yoktu. Müdürler ve memurlar, müzede çalışarak yetişmişlerdi. Heykeltıraştan başka, birkaç kişi daha Avrupa’da öğrenim görmüştü. Benim öğrenimim ise tamamıyla özeldir. Ayrıca benden başka müzede tek kadın yoktu. Müzemizin adı Arkeoloji Müzesi’ne çevrilince, memuriyetimin adı resmen ‘arkeolog’ oldu. Bu arada Arkeoloji Enstitüsü açılınca değerli uzmanlar yetişti. Bunların arasında kadınlar da vardı. Ben, kazılarda bulunan eserleri kaydeder, tertip eder, yerleştirirdim. Temizlenmesi ve tamir edilmesi gerekenler, kimya laboratuvarına gönderilirdi. Bazıları öyle perişan halde gelmektedir ki, parçaları birleştirip yeniden eseri ortaya çıkarmak bilmece çözmekten daha güçtür. Bu bakımdan, laboratuvardaki uzmanlarımızın hüner ve marifeti tebrike değer” (Hayat Tarih mecmuası, sayı: 7, Şubat 1978).

    Müzenin ilk kadını Seniha Sami Moralı’nın işe başladığı dönemde müzede başka kadın yoktu.

    Seniha Sami Moralı, iyi düzeyde ve birkaç sayıda yabancı dil bildiği için, müzeye gelen yabancılara sık sık eşlik etmiş, onları bazen tek başına da gezdirmiş. Ayrıca, yabancı arkeologların Türkiye’de yaptıkları tetkikler sonunda yazdıkları eserleri de Türkçeye çevirmiş. Louvre Müzesi küratörlerinden André Devambez’in müzedeki tunç eserleri incelemesi sonrası bunları literatüre tanıtmak için yazdığı eseri Türkçeye çevirmiş.

    22 yıl süreyle İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde çalışan, İngilizce ve Fransızca bütün yayınları hazırlayan Seniha Sami Moralı, 1950’nin Mart ayında emekli oldu. Ancak ayrıldıktan sonra bile mesleğinden kopamadı ve Arkeoloji Müzesi yanında, Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzelerinin yayınlarıyla ilgilendi. Tüm bunların dışında cumhuriyet döneminde Türk Kadın Birliği kurucuları arasında yer aldı ve 1931’de Belgrad’da, 1933’te Marsilya’da toplanan Milletlerarası Kadın Birlikleri kongrelerinde Türkiye’yi temsil etti. Etkili konuşmalarıyla takdir topladı. 1931’deki konuşması International Women’s News’in Temmuz sayısında (10. sayı)  yer aldı.

    Moralı’nın 1950 senesinde emekli edilmesinden sonra gönderilen teşekkür mektubu.

    Hayat Tarih mecmuasında onlarca makale yazmış, üç padişah görmüş ve sarayda mürebbiyelik yapmış biri olarak yaşadığı döneme ışık tutmuş, bunları paylaşmıştır. Yine birçok çeviri yaparak Türkçe literatüre önemli bir katkı sağlamıştır.

    Maalesef Seniha Sami Moralı’nın İstanbul Kadın Müzesi ve şu an Troya Müzesi Müdürlüğü yapan Rıdvan Gölcük’ün Kocaeli Müze Müdürü iken orada oluşturduğu Seniha Sami Moralı Köşesi dışında anıldığı bir alan ya da mekan bulunmamaktadır. 1982’de ölen Seniha Sami Moralı, hem aydın hem kadın hem de ilk müzeci kimliği ile anılmayı fazlasıyla hakediyor.

  • İnsanlık tarihi yine Anadolu’da yazıldı

    İnsanlık tarihi yine Anadolu’da yazıldı

    2019 yılı Türkiye’nin yine arkeolojik değerlerine sahip çıktığı ve önemli kazıların gerçekleştirildiği bir yıl oldu. 122’si Türk kazı başkanlıklarınca 32’si ise yabancı ekipler tarafından, toplam 154 sistematik bilimsel araştırma yapıldı. Antik kentler, höyükler, mezarlıklar, kaleler, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı; kalıcı değer taşıyan birbirinden önemli sivil, dinî ve askerî yapılar keşfedildi; buluntular açığa çıkarıldı.

    Çatal Höyük (Konya)

    MÖ 80. Yüzyıl, İnsan Dişinden Takı

    Ege Üniversitesi’nden Doç. Dr. Çiler Çilingiroğlu başkanlığında Konya ili Çumra İlçesi’ndeki Çatal Höyük’te geliştirilen arkeolojik kazılarda takı olarak kullanılmış 3 insan dişi keşfedildi. Türkiye’nin en önemli Neolitik Dönem (MÖ 8000-5500) yerleşmelerinden olan Çatal Höyük’teki sözkonusu bulguların insan kalıntısı olması oldukça şaşırtıcı. Benzeri takıların hayvan dişlerinden üretildiği Anadolu öntarih sürecinde böyle bir durumla ilk defa karşılaşıldı. Henüz anlamlandırılamayan delikli insan dişlerinin ne amaçla takı olarak kullanılmış olduğu halen tartışılıyor.

    Kahintepe (Zonguldak)

    MÖ 80. Yüzyıl, Çanaksız ve Çömleksiz

    Kastamonu ili Araç ilçesinde yer alan Kahintepe’de Düzce Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Nurperi Ayengin danışmanlığında yapılan kazılarda Karadeniz Bölgesi’ndeki ilk Akeramik Neolitik (Çanak-Çömleksiz) yerleşmesi saptandı. Kazılarda yuvarlak bir yapı kalıntısının yanısıra, öğütme taşları ve süs eşyaları bulundu. Neolitik Dönem’in (MÖ 8000-5500) bugüne değin Karadeniz Bölgesi’nde yaşanmamış olduğu düşünülüyordu. Kahintepe kazıları bu hatalı görüşün değişmesi noktasında çok önemli kanıtlar sunmaya başladı.

    Cankurtaran (İstanbul)

    14. Yüzyıl, Şapel ve Freskolar…

    Topkapı Sarayı’nı çevreleyen surların (Sur-u Sultani) Cankurtaran mevkiinde gerçekleştirilen restorasyon amaçlı arkeolojik kazıları sırasında, Mangana bölgesi olarak anılan alanda bir şapel kalıntısı keşfedildi. Duvarları oldukça yüksek seviyede korunmuş olan şapelin iç mekanında çok önemli duvar resimleri (freskolar) açığa çıkarıldı. 14. yüzyıla tarihlenen şapel ve duvar resimlerinin keşfi ile İstanbul Geç Antik Çağı’nın kayıp bir yapısı arkeoloji dünyasına tanıtılmış oldu.

    Şapinuva (Çorum)

    MÖ 15. Yüzyıl, İlk Hitit Kafatası

    Çorum’un Ortaköy ilçesi sınırları içinde bulunan Hitit başkentlerinden Şapinuva’daki kazı çalışmalarında Orta Hitit Dönemi’ne (MÖ 1500) tarihlenen insan kafatası ve uyluk kemiği bulundu. Hitit Üniversitesi’nden Prof. Dr. Aygül Süel başkanlığında devam eden kazı çalışmalarında keşfedilen kafatası, bugüne değin bir Hitit başkentinde görülen ilk insan kalıntıları. Bilindiği üzere Hitit kralları öldükten sonra yakılıyor ve cesetleri yokoluyordu. Kafatası üzerinde yapılacak ileri antropolojik çalışmalar, Hititlerle ilgili bilinmeyen birçok konuya açıklık getirecek.

    Oluz Höyük (Amasya)

    MÖ 5. Yüzyıl, Perslerin Posta İstasyonu

    Kent tasarımı, yerleşim dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli merkez olan Amasya-Oluz Höyük’te, 2019 dönemi çalışmalarında posta istasyonu (çaparhane) olduğu düşünülen ünik bir yapı bulundu. Akhaimenid İmparatorluğu’nun (MÖ 550-331) krali kentlerinden Susa ile Batı Anadolu’daki Sparda Satraplığı’nın merkezi Sardes’i birbirine bağlayan ünlü Kral Yolu üzerinde -Herodotos’un bize anlattığına göre- her 35-40 kilometrede bir çaparhanelerde bulunuyordu; burada çapar adı verilen ulaklar, satraplıklar ile imparatorluk merkezi arasındaki haber akışının hızlı şekilde ilerlemesinden sorumluydu. Açığa çıkarılan bulgular, yerleşim mimarisinin güçlü dinsel arka planının yanında, çaparhane yapısının önemli bir iletişim işlevine sahip olduğunu da ortaya koydu.

    Harran (Şanlıurfa)

    8. Yüzyıl, Anıtsal Yapı Kalıntıları

    Adı kutsal kitaplardan bugüne değin değişmeden gelmiş az sayıdaki yerleşmeden biri olan Harran’da, Harran Üniversitesi’den Prof. Dr. Mehmet Önal başkanlığındaki kazıların 2019 dönemi çalışmalarında anıtsal bir yapıya ait mimari kalıntılara ulaşıldı. Açığa çıkan bu önemli kalıntıların son Emevî halifesi 2. Mervan’ın (744-750) 10 milyon dirhem harcayarak yaptırdığı saraya mı ait olduğu, yoksa yapının Sabiler’in ünlü tapınağıyla mı ilgisi bulunduğu gelecek kazı dönemlerinde anlaşılacak.

    Hastane Höyüğü (Manisa)

    MÖ 14. Yüzyıl, Ege’de Balkan İzleri

    Akhisar’daki Thyateira antik kentindeki Hastane Höyüğü’nde Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof. Dr. Engin Akdeniz başkanlığında gerçekleştirilen kazılarda, Son Tunç Çağı’ndan Erken Demir Çağı’na geçişi (MÖ 14-13. yüzyıllar) gösteren çanak-çömlek parçaları bulundu. Anadolu’ya Balkanlar’dan gelen Thraklar ve Frigler’in taşıdığı düşünülen sözkonusu çanak-çömleklere ilk defa bu kadar batıda ve güneyde rastlanıyor.

    Haydarpaşa (İstanbul)

    MÖ 5. Yüzyıl, Ölümden Ders Almak

    Haydarpaşa Garı ve çevresinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan kazılarda MÖ 5. yüzyıldan Osmanlı Dönemi sonuna dek uzanan tarihsel sürece ait eşsiz arkeolojik bulgulara ulaşıldı. Beş ayrı bölgede yürütülen kazı çalışmalarında yapı kalıntıları, 5. yüzyıla tarihlenen bir kilise ile 8 bini aşkın sikke ortaya çıkarıldı. Erken Bizans Dönemi’ne tarihlenen kilise kalıntısı içinde bulunan toplu iskelet grubu oldukça dikkat çekici.

    Amida Höyük (Diyarbakır)

    13. Yüzyıl, Kentin Kalbinde

    Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki Amida Höyük’te gerçekleştirilen kazılarda Artuklu hükümdarı Salih Nasreddin Mahmud dönemine (1200-1222) ait sıradışı ve nadir bir para ele geçti. Amida Höyüğü üzerine Artuklu Sarayı’nı inşa ettiren Nasreddin Mahmud’un adına darbedilmiş para üzerinde yazan “Fidrubi Amed” ibaresi, hükümdarın Diyarbakır’da para bastırmış olduğunu kanıtladı.

    Karacahisar Kalesi (Eskişehir)

    14. Yüzyıl, Osmanlı Kuruluş Dönemi

    Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş dönemi (14. yüzyıl) ile ilgili arkeolojik bulguları barındıran Eskişehir Karacahisar Kalesi’ndeki kazılarda, Erken Osmanlı Dönemi’ne ait çok sayıda para, çanak-çömlek ve madeni esere ulaşıldı. Anadolu Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Yılmazyaşar danışmanlığında devam eden kazıların, bilinmeyenlerin bilinenlerden fazla olduğu Osmanlı kuruluş döneminin arkeolojik kimliklendirilmesi noktasında hayati önemi var.

  • Anadolu’nun hazineleri yepyeni bir deneyimle

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin sekiz yıldır tadilatta olan yedi sergisalonu Eylül ayında yeniden ziyaretçilere açıldı. Müzenin en nadideeserlerinden İskender Lahdi’ne de evsahipliği yapan Sidon KralNekropolü salonu yepyeni bir müze deneyimi sunuyor.

    Türkiye’nin müze olarak tasarlanan ve kullanılan ilk binası İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin yedi salonu, sekiz yıllık kapsamlı bir güçlendirme, restorasyon ve teşhir çalışmasının ardından yeniden ziyaretçilere açıldı. Bu alanlarda dünyanın en önemli arkeolojik keşiflerinden sayılan ve Sidon (Sayda) Kral Nekropolü kazılarında ortaya çıkarılan İskender, Ağlayan Kadınlar, Tabnit, Satrap ve Likya lahitleri de bulunuyor. 

    1887’de günyüzüne çıkarılan Sidon Kralı Tabnit’e ait mumya, o zamandan bu yana ilk defa ait olduğu lahdin içinde sergilenmeye başlandı.

    Müzenin yenilenen bölümlerinde en çok ilgi gören eserlerden biri, şüphesiz Yunan sanatının eşsiz bir örneği olan İskender Lahdi… 1891’de Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan topraklarında bulunan Sayda antik kentinde yaptığı kazılarda ortaya çıkan İskender Lahdi, MÖ 325-311 yıllarına tarihleniyor. Lahitte, Yunan ve Persler arasındaki savaş ve av sahneleri tasvir ediliyor. 

    25 ton ağırlığındaki lahit, dünyanın en büyük lahdi olmasının yanında, yontulan figürlerindeki ustalık ve elbiselerin kırmalarına kadar tasvir edilmiş şaşırtıcı detaylarıyla da müzedeki en kıymetli eser sayılıyor. Blok mermer üzerine bu derece ince ayrıntılı bir çalışmanın nasıl yapılabildiği halen açıklanabilmiş değil. Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Alman Arkeoloji Vakfı tarafından 1980’lerde başlatılan 25 yıllık bir çalışmanın sonunda lahdin orijinal renklerde bir rekonstrüksiyonu oluşturuldu ve dünyanın çeşitli yerlerinde sergilendi. Üç ana birimden oluşan müze kompleksinin diğer iki yapısının da 2020 yılı içerisinde açılması öngörülüyor.

    Kıymetlimiz… Osman Hamdi Bey’in bugünkü Lübnan’ın Sayda kentinde ortaya çıkardığı İskender Lahdi, sadece İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin değil büyük ihtimalle dünyanın en kıymetli arkeolojik eseri…
  • Geç Bizans döneminde # işaretli seramik kap

    Geç Bizans döneminde # işaretli seramik kap

    11. yüzyılda inşa edildiği belirtilen Çobankale’de, Bizans, Selçuklu ve Haçlıların çeşitli dönemlerde yaşamlarına ait maddi kalıntıları ortaya çıkarmayı amaçlayan kazı çalışmasında, çok sayıda küçük buluntuya rastlandı. Geç Bizans dönemine ait “hashtag” sembollü seramik malzeme 12.-15. yüzyıla tarihlendiriliyor. 

    Yaklaşık üç yıldır devam eden Yalova-Altınova-Çobankale kazısında, bir Bizans seramiğinin tabanında, günümüzde “hashtag” olarak sıkça kullanılan octothorpe sembolü bulundu. Bursa Müzesi başkanlığında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünden Dr. Selçuk Seçkin tarafından oluşturulan ekibin katılımıyla gerçekleştirilen Yalova-Altınova-Çobankale kazısı; özellikle 1. Haçlı Seferi ve Osmanlı Devleti’nin kurulma sürecinde oynadığı rolden dolayı Türk/dünya tarihi açısından önem taşıyor. 

    11. yüzyılda inşa edildiği belirtilen Çobankale’de, Bizans, Selçuklu ve Haçlıların çeşitli dönemlerde yaşamlarına ait maddi kalıntıları ortaya çıkarmayı amaçlayan kazı çalışmasında, çok sayıda küçük buluntuya rastlandı. Geç Bizans dönemine ait “hashtag” sembollü seramik malzeme 12.-15. yüzyıla tarihlendiriliyor. 

    Bugünü anlamak için #

     11. yüzyılda inşa edilen Çobankale’de (en altta) yapılan kazılarda, tabanında ‘#’ işareti bulunan bir seramik malzeme bulundu (altta). Bu keşiften 2 hafta sonra, diğer bir seramik parçasında da aynı simgeye rastlandı (sağda). 

    Ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık’ın Osmanlıların kuruluşu olarak nitelediği Bafeus (Yalak-Ova) Savaşı’nın (1302) yaşandığı Çobankale’deki kazılar, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemine dair yeni buluntuları da günışığına çıkarmayı hedefliyor. 

  • Avrupalıların ‘ırkçı tarih’ kuşatması: Çatalhöyük-Göbeklitepe-Beşiktaş

    Avrupalıların ‘ırkçı tarih’ kuşatması: Çatalhöyük-Göbeklitepe-Beşiktaş

    Hint-Avrupalılara Aryan etnik kökeni temelinde bir arkeolojik kimlik bulma çabaları Çatalhöyük’ün keşfiyle 1990’lardan itibaren yoğunlaştı. “Yüksek Batı kültürü”, mutlaka tarihin derinliklerindeki bir diğer “yüksek kültür”den kaynaklanmış olmalıydı! Göbeklitepe o tarihlerde biliniyor olsaydı, çok büyük olasılıkla bu teorinin merkezi olarak seçilecek, burası “Hint Avrupalıların tapınağı ve dini dünyaya armağan ettiği bir merkez” olarak tanıtılacaktı.

    Son yıllarda kültür-sanat haberlerinin önemli bir kısmını, “dünya tarihini değiştirdiği” iddia edilen arkeolojik keşifler oluşturuyor. Bu örnekleme ile ilgili bir haber 24 Nisan 2019 tarihinde Hürriyet gazetesinde yayımlandı. “Avrupa Kültürü Çatalhöyük’ten” başlıklı haber, çeşitli web sayfalarında “Avrupalılar Konyalı mı?” manşetleriyle de yer aldı.

    Sözkonusu haberde, Polonya’da Çatalhöyük Neolitik Dönem sakinlerinin DNA’ları üzerinde yapılan bir çalışmadan bahsediliyordu. Çalışma sonucuna göre Çatalhöyük insanları ile Avrupalılar arasında yakınlıklar saptanmış. Konuya arkeolojik yorum yapan Prof. Mehmet Özdoğan ise durumun şaşırtıcı olmadığını, ulaşılan sonuçları arkeolojik olarak zaten bildiklerini ifade etmiş.

    Çatalhöyük Neolitik dönem sakinleri ile Avrupa halklarının DNA yakınlığı hakkındaki Hürriyet gazetesi haberi

    Görünüşte Anadolu insanının gurunu okşayan, yüksek Avrupa kültürünün kökeni olarak Türkiye topraklarını işaret eden sözkonusu haberin gerçekte ne anlama geldiğini tartışmak gerekiyor.

    Hadisenin arkeolojik geçmişinde, Hint-Avrupalıların “unutulmuş-kayıp anayurt”larını bulma çabası bulunmaktadır. Tek bir dil ailesine mensup Hint-Avrupalılar (İndo-Ari), Britanya’dan Hindistan’a kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu büyük dil ailesinin erken tarihini araştırma ve anayurdunu bulma çabaları neredeyse 300 yıldır kesintisiz bir şekilde devam etmesine karşın, “Hint-Avrupa” teriminin tarihi çok eski değildir. Bazı Avrupalıların efsanelere inanıp Tevrat’tan önceki kutsal kitaplar olan Avesta ve Rig Veda üzerinde yaptıkları çalışmalar, Aryan etnisitesi temelinde Hint-Avrupa anayurdu teorisinin başlaması ve şekillenmesi ile sonuçlanmıştır. Aryanlar, Hint-Avrupalılar içinde en geniş grubu oluşturur. Aryan kelimesine de ilk olarak MÖ 521’de Akhaimenid (Pers) Kralı I. Darius’un kaleme aldırdığı Batı İran’daki Behistun Yazıtı’nda rastlanır. Kelime, Zerdüşt dini kutsal kitabı Avesta ile Hindistan Aryanları’nın dinî metinlerinden oluşan Rig Veda’da bulunmaktadır. Avesta’da geçtiği şekli ile “Airyanem Vaejah”, yani “Aryanlar’ın Ülkesi” anlamına gelmektedir.

    Aryan kelimesi günümüzde maalesef ırkçı bir kuşatmanın bilimsel terimi olarak kullanılmakta. 20. yüzyılda Almanlarla başlayan bu ırkçı kuşatma, anti-semitizm ile kendini göstermişti. Avrupa kıtası, Güney Rusya stepleri, Anadolu, İran, Batı Orta Asya (Horasan, Maveraünnehir), Pakistan, Afganistan, Tacikistan ve Hindistan’ı Aryanların tarihsel toprakları olarak gören ve sözkonusu coğrafyada binlerce yıldır yaşayan diğer halkların atalarını arkeolojik ve etnoarkeolojik açıdan yok sayan bu ırkçı kuşatma, anayurt çalışmalarında 1990’lardan itibaren Anadolu’yu kendisine bir hedef olarak belirlemiş bulunmaktadır.

    Marija Gimbutas ile başlayan Hint-Avrupalılara arkeolojik kimlik bulma çabaları, Colin Renfrew ile İç Anadolu’ya yönlendirilmiştir. Polonya’da kısa bir süre önce yapılan ve Hürriyet gazetesi’nde haberleştirilen DNA çalışmaları ise Anadolu’nun Hint-Avrupalılar’ın anayurdu olduğu kurgusuna bilimsel altyapı hazırlama aşamasındaki bir basamak gibi görünmektedir. Buna karşın Hint-Avrupalılar ile Aryanlar hakkında Britanya’dan Mezopotamya’ya, Karadeniz’in kuzeyinden İndus Vadisi’ne değin çok geniş topraklarda yapılan araştırmalar “istenilen” sonuçları vermemiş, kesin ve ispatlayıcı arkeolojik kanıtlara bugüne kadar ulaşılamamıştır.

    1950’lerde Marija Gimbutas tarafından kurgulanan “Kurgan teorisi”, Hint-Avrupalıların kökenlerinin Karadeniz’in kuzeyindeki steplerden Hazar Denizi’ne kadar uzanan geniş coğrafyada bulunduğu temeline oturuyordu. Arkeolojik kimlik olarak ise göçebelerin yığma mezarları olan kurganlar kullanılmıştı. Bugün kendilerini yüksek ve üst kültürün temsilcileri olarak gören Batılılar, M. Gimbutas’ın “Kurgan Teorisi”ne hiçbir zaman sıcak bakmadılar. Zira kurganlar bir “alt kültür” ögesiydi. Zaten kurganların Hint-Avrupalılarla ilgisini gösterecek hiçbir bulguya ulaşılmamıştı. Kurgan teorisinin çıkış noktası ise Rig Veda’da geçen bir cümleydi: “Ölülerinizi bu tepelere gömün”. Bu tepeler kurgan olarak düşünülmüştü ve tüm kurganlar Hint-Avrupalılara ait olmalıydı.

    “Yüksek Batı kültürü”nün göçebe çadırının siluetinden başka bir şey olmayan kurgandan çıkmış olabileceği ihtimali, özellikle Aryan ırkçısı Avrupalıları çok rahatsız etmişti. “Yüksek bir kültür” mutlaka tarihin derinliklerindeki bir diğer “yüksek kültür”den kaynaklanmış olmalıydı. Bu nedenle gözler 1990’lardan itibaren arkeolojik anlamda el değmemiş bir bölge olan Anadolu’ya çevrilmeye başlandı. Göbeklitepe’nin henüz bilinmediği o yıllarda, Çatalhöyük yüksek kültürlü bir Neolitik yerleşme olarak dikkati çekiyordu. Bu fırsat kaçmayacaktı. Özellikle İngiliz arkeolog ve biliminsanlarının öncülük ettiği çalışmalarla, Proto Hint-Avrupalıların anayurdunun Çatalhöyük olduğu dile getirilmeye başlandı.

    Çatalhöyük’ün önemi

    Batılı tezler İngiliz arkeolog Colin Renfrew’in Archaeology and Language: The Puzzle of Indo-European Origins adlı kitabı Hint Avrupalıların kökenini Çatalhöyük’e bağlayan varsayımları savunmaktaydı.

    Çatalhöyük sakinleri savaşarak değil, sessiz ve sakin bir şekilde tarımın yayılmasına koşut olarak Avrupa’ya yayıldılar. Burası, Neolitik Dönem insanlık tarihinin önemli bir aşamasını karakterize eden bir yerleşim tarzı, toplum anlayışı ve eşitlik ideallerine dayanan kentsel planlamasıyla yalnızca Anadolu’nun değil Önasya’nın da en önemli yerleşmelerinden biri. Çatalhöyük, bugün itibari ile Anadolu’da en fazla sayıda tapınağın olduğu yerleşme durumunda. Bunların mimari yapılarından ziyade bezeme unsurları çok etkileyici. Tapınaklar av sahneleri ile dinsel törenleri canlandıran duvar resimleriyle özenli bir şekilde süslenmiş. Çatalhöyük kadar büyük ve daha da eski Neolitik yerleşmeler Anadolu ve Önasya’nın diğer bölgelerinde saptanmış olsa da, burada açığa çıkarılmış duvar resimlerinin benzerlerine hiçbir yerde rastlanılmadı. Çatalhöyük ayrıca, en erken tarımın uygulandığı, “einkorn” ve “emmer” buğdayları ile arpa, burçak, mercimek ve bezelyenin yetiştirildiği, köpek ile koyunun evcilleştirildiği, kilden kap yapmanın icat edildiği tek Anadolu Erken Öntarih yerleşmesi.

    İşte tüm bu özellikleri ile Çatalhöyük, Hint-Avrupa anayurdu için mükemmel bir kimlik oluşturuyordu. Böylece hem Çatalhöyük gibi özgün ve gelişkin bir Anadolu yerleşmesi kimliklendirilmiş oluyor hem de tarım faaliyeti Hint-Avrupalıların dünyaya bir armağanı durumuna geliyordu!

    Günümüzde ise Göbeklitepe, pekçok yönü ile Çatalhöyük’ten daha popüler bir hale getirilmiştir. Oysaki Çatalhöyük’ten 4 bin yıl önce kurulmuş olan Göbeklitepe ile Çatalhöyük’ü karşılaştırmak bilimsel bir yaklaşım değildir. Colin Renfrew’in Çatalhöyük merkezli Hint-Avrupa anayurdu teorisinin kurgulandığı dönemde Göbeklitepe biliniyor olsaydı, çok büyük olasılıkla bu teorinin merkezi olarak Göbeklitepe seçilecekti. Tarımın olmadığı Göbeklitepe, bu defa Hint-Avrupalıların “tapınağı ve dini dünyaya armağan ettiği bir merkez” olarak tanıtılacaktı.

    Çatalhöyük Neolitik insanlarının geyik avını betimleyen duvar resmi.

    Hint-Avrupalıların ve Aryanların Anadolu ile olan bağlantıları Erken Tunç Çağı’nın başlarında, MÖ 3000’lerde başlamıştır. Göçlerle Anadolu’ya gelmiş olduğu düşünülen önemli Hint-Avrupa halklarının başında Batı Aryan grubundaki Hititler, Luwiler, Palalar ve Lidler ile Doğu Aryan Mitanniler geliyordu. Hattiler, Hurriler ve Kaşkalar ise Anadolu’daydı. Buna karşın arkeologlar ve tarihçiler Anadolu merkezli göç trafiğini halen tartışmaktadır. Sözkonusu göçlerle ilgili ciddi bir arkeolojik kimlik sorunu bulunmaktadır. Özellikle Assur Ticaret Kolonileri Çağı’ndaki (MÖ 2000-1700) çiviyazılı belgelerde Hint-Avrupalı isimlere rastlanması, Anadolu’nun Aryan Öntarihinin yaşandığı coğrafya olduğuna işaret etmektedir. Bu bağlamda Proto-Hititçe, Proto-Luwice, Proto-Palaca ve Proto-Lidçe’nin Anadolu topraklarında geliştiği ve bunların da bilinen en eski Hint-Avrupa dillerinin kanıtları olduğu söylenebilir.

    Bununla birlikte Hint-Avrupa ve Aryan tarihsel ırkçılığının altında dil konusunda önemli bir rahatsızlık bulunmaktadır. Sümer dili ve yazısı (MÖ 3200) Kafkasya ve Batı Asiatik halklara, Akadça dili ve yazısı (MÖ 2500) Samilere, eski Mısır dili ve yazısı (MÖ 3100) ise kuzey Afrika yerel insanlarına atıf yaparken, tarihsel derinlik sağlarken; yüksek kültürlü Avrupa kültürünün yazı ve dil açısından izlenebilen ilk belgelerinin Hititler’den (MÖ 1700) geliyor olması Aryan ırkçılığı yapan Batılılar için kültürel anlamda ciddi bir aşağılık duygusu oluşturmaktadır.

    Göbekitepe: En eski dinsel merkez

    Çatalhöyük’ten onlarca yıl sonra keşfedilen Göbeklitepe, dünyanın bilinen en eski dinsel merkezi. Hint-Avrupa tarih ve arkeoloji araştırmalarının Göbeklitepe’yi de kuşatması an meselesi.

    Beşiktaş kazıları ve değişen Öntarih

    Hint-Avrupalıların Anadolu göçleri ile ilgili arkeolojik kimlik sorunlarına çözüm olabilecek bulgular İstanbul’dan gelmektedir. Kabataş-Mahmutbey Metrosu Beşiktaş Meydanı girişinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan çok sayıdaki mezar yapısı ile 70 civarındaki gömü; Türkiye, Avrasya ve Önasya Öntarihi’nin yeniden yazılması gerektiğine işaret etmeye başlamıştır. Dönem olarak Tunç Çağı’nın başlarına (MÖ 3000’ler) tarihlenen Beşiktaş gömülerinin kaba moloz taşlarla oluşturulmuş kromlekli (çevre duvarlı) mezar yapıları olduğu gözlenmektedir.

    Kurganların prototipi olan kromlek mezarlar aynı zamanda kremasyon (ölü yakma) töreni için mekan görevi yapmıştır. Cesetler yakıldıktan sonra bazen urne denilen iri kapların içine yerleştirilmiştir. Anadolu ve Avrasya coğrafyası bütününde kremasyon geleneğinin Hint-Avrupalı toplumlar tarafından uygulanmış olduğu görülmektedir. MÖ 1700’lü yıllarda Hattuşa’yı (Çorum, Boğazköy) siyasi yönetim merkezi yaparak Anadolu’nun ilk merkeziyetçi devletini kuran Hitit toplumunun kremasyon geleneğini özellikle kral ve soylu cenazelerinde uygulamış olduğu saptanmıştır. Bu durum, kremasyon geleneğinin sıradan bir cenaze uygulamasını olmadığına, Hint-Avrupalı elitler için büyük önem taşıdığına işaret etmektedir.

    Beşiktaş kromlek mezarları, Hitit toplumunun kökeni temelindeki sözkonusu bu tartışmaları sonuçlandıracak arkeolojik bulgular sunmaya başlamıştır. Avrupa-Asya geçişinin en uygun noktasında konumlanmış olan Beşiktaş mezarları, çok büyük olasılıkla göçebe ya da yarı-göçebe bir topluma ait olmalıdır. Ayrıca ölü yakma işlemlerinin mezar sınırları içinde gerçekleştirilmiş olması, Beşiktaş sakinlerinin kremasyon için özel bir mekanı yani bir yapısı bulunmadığını göstermektedir. Eğer bu mezarlar bir göç hareketinin arkeolojik kimlikleri ise, sözkonusu göçün kısa bir süreçte gerçekleşmediğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, tüm bireylerin yakılmış olduğu Beşiktaş Erken Tunç Çağı toplumunun ve mezarlarının Anadolu’ya MÖ 3000’lerde gerçekleşmiş Hint-Avrupa göçlerinin ilk arkeolojik kimliğini oluşturmaktadır.

    Beşiktaş kazıları Prof.Dr. Şevket Dönmez, İstanbul Arkeoloji Müzeleri uzmanlarıyla Beşiktaş’ta açığa çıkarılan kromlekli mezarları inceliyor. Ön planda kremasyon (yakma gömü) işleminden geriye kalmış insan kemikleri dikkati çekiyor.
  • Tur, Tura ve Turan’dan Türklere uzanan tarih

    Tur, Tura ve Turan’dan Türklere uzanan tarih

    Öntarih Türkleri olan Sakaların yaşadığı Tur/Tura ülkesi ile ilgili bilgiler sözel döneme, yani MÖ 5. yüzyıla değin geriye gitmektedir. Zerdüşt’ün MÖ 551’de, Ateş tapınağında kurt kılığına girmiş bir Turanlı olan Bratrok- Rech tarafından öldürülmüş olması, Türk varlığının MÖ 6. yüzyılda Tur, Tura ya da Turan kelimesi temelinde izlenebilmesine olanak sağlamaktadır. 

    Erken Türk tarihi bugüne değin arkeolojik yönden fazla irdelenmemiştir. Avrasya, Horasan, Orta Asya, Kafkasya, İran ve Anadolu’da yapılmış kazılarda açığa çıkan Demir Çağı ve öncesine tarihlenen bulguların İslâmiyet öncesi Türk tarihi çerçevesinde akademik yöntemlerle değerlendirilememiş olmasının ana nedeni, Erken Dönem Türk Arkeolojisi konusunda uzmanlar yetişmemiş olmasıdır. 

    2007’de başlayan Amasya-Oluz Höyük kazıları, Anadolu arkeolojisinde pek dikkati çekmemiş ya da kısmen farkedilmiş bazı Asyalı ögelerin Erken Türk tarihi ile ilişkili olabileceğine işaret etmeye başlamıştır. Bu önemli gelişme, bugüne değin varlığı bile bilinmeyen Türk Protohistorik (Öntarih) Dönemi’nin Anadolu’daki varlığının anlaşılması temelinde bir kırılma noktası olmuştur. 

    Öntarih Türklerinin ilk yerleşim coğrafyası. 

    Olağan arkeolojik yöntemleri bilmeyen ve tanımayan, arkeoloji temel eğitimi almamış araştırmacıların kullandıkları bilinçsiz terminoloji nedeniyle, İslâmiyet Öncesi Türk Tarihi ve arkeolojisi günümüzde büyük sorunlar içindedir. Yerel düzeyde yapılan bilimsellikten uzak, yerel milliyetçi heveslere hizmet eden, Troyalılardan Hurriler’e kadar herkesi Türk zanneden uydurmaca kuramlar, uluslararası düzeyde hiçbir karşılık bulmamaktadır. Göbeklitepe döneminde (günümüzden 12.000 yıl öncesi) bile Türk olduğunu iddia edecek kadar bilgisiz araştırmacıların oluşturduğu arkeolojik kirlenme, günümüz Erken Türk Tarihi önündeki en önemli sorundur. Bu çevreler tarafından ortaya atılan “Öntürk” kavramının içi boş olduğu gibi, bunun kronolojik ve arkeolojik kimlik sorunları da bulunmaktadır. 

    Saka kültürü Altın aplik, MÖ 5-4. yüzyıllar. Sibirya. Atları ile birlikte ağaç altında dinlenen Saka savaşçıları. Tunç alem başı, MÖ 5. yüzyıl. Saka kültürünün en önemli kurgan mezarlığı olan Pazırık’ta bulunmuş geyik biçiminde alem başı (altta). 

    Türklerin derin tarihi Protohistorik (Öntarih) yöntemler ile izlenebildiği yere kadar tanımlanabilmektedir. Öntarih sürecinde yazısı olmayan Türk toplulukları, yazıya sahip komşu kültürlerin yazılı kaynaklarında ve arkeolojik bulgularında görülebilmektedir. Yazı ve kimliklendirilebilen arkeolojik bulgu çok değerlidir; tarihsel arkeolojinin temelidir. Bunların dışında kalan herhangi bir bulgu herhangi bir ulusla ilişkilendiriliyorsa, bilimsel sorunlar taşıdığı bilinmelidir. 

    Bugüne değin Türk adının ortaya çıktığı tarih üzerinde önemli yanlışlar yapılmıştır. Öz yazılı belgelerimiz ışığında kendilerine Türk diyen ilk toplum Göktürkler’dir. Bu gelişmeyi yansıtan yazılı kaynaklar 8. yüzyılın başlarında kaleme alınmıştır. Oysaki bunlar en erken Türk yazıtları değildir, onlardan daha önce yazılmış olan Barlık (Yenisey) yazıtlarında Türk değil, Oğuz adı geçmektedir. Bu durum Oğuzların Türk olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Buna karşın, Türkler ve Türk adı üzerindeki en önemli bulgular İran’da Geç Demir Çağı’ndan itibaren gözlenebilmektedir. Behistun yazıtı ile Persepolis Apadanası’nda yer alan Saka savaşçı figürleri, fiziksel özellikleri ile Öntarih Dönemi Türklerinin varlığını kanıtlayan en önemli arkeolojik bulgulardır. Bu doğrultuda, özellikle Persepolis Apadana Sarayı’nda Akhaimenid Kralı Büyük Darius’a hediyeler getirirken betimlenmiş olan Saka (Doğu İskit) elçi heyetlerinin tarihsel Türk tipiyle olan büyük benzerliği temelinde yaptığım değerlendirmeler yazılı kaynaklarda da karşılığını bulmaya başlamıştır. 

    Zerdüşt dininin kutsal kitabı Avesta’da anlatılan Tur/Tura Ülkesi, Demir Çağı’nda Saka haomavarga (Haoma içen Sakalar) ve Saka tigrahauda (Sivri başlık giyen Sakalar) toplumlarının yaşadığı topraklara karşılık gelmektedir. Tarihsel Horasan (Uvarazmi) bölgesi ile aynı yer olan Tur/Tura ülkesi, Firdevsi’nin Şehnamesi’nde, Türklerin yurdu Turan adıyla anılmaktadır. Tur/Tura/Turan, Türk adının 8. yüzyıldan çok daha önce belirmeye başladığını göstermektedir. 

    Tek tanrı-peygamber-vahiy sisteminin Önasya’daki ilk örneği olan Erken Zerdüşt dininin özellikle Erken Akhaimenid Dönemi (MÖ 550-400), Anadolu yayılımında Mogların tek ruhban sınıf olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreç Mogların, yani Magi ruhban sınıfının, kendilerini Zerdüşt dininin sahipleri, temsilcileri ve mirasçıları olarak hissetmelerini sağlamıştır. Durum öyle bir hale gelmişti ki, Mog olmak için ruhban sınıfı içinde doğmak gerekiyordu, yani sonradan ve dışarıdan Mog olmak imkansızdı. Bu süreçte, Zerdüşt dininin kutsal bilgileri babadan oğula geçen bir sistemde ruhban sınıfı dışına sızdırılmayan dogmalar haline gelmiş olmalıdır. Böylece MÖ 6. ve 5. yüzyıllarda Moglar, Erken Zerdüşt dininin tek sözcüleri olmuş ve sözel geleneğin yaşatılmasında hayati bir rol oynamışlardır. Bu bağlamda Erken Zerdüşt dininin MÖ 5. yüzyılda henüz kitabı olmayan sözel bir dönem yaşamış olduğu anlaşılmaktadır. 

    Buzda korunan tarih Deri Eyer. MÖ 5. yüzyıl. Günümüzden 2500 yıl önce Güney Sibirya ve Altaylar 8-9 ay süren uzun kışlara sahipti. Kurganlardaki eserler buz içinde günümüze sağlam ve bozulmamış biçimde ulaşmıştır. 

    Sonrasında bilinmeyen bir dönemde yazıya geçirildiği anlaşılan ilk Avesta’nın MÖ 330 yılının Ocak ayında Büyük İskender tarafından yokedilmesi süreci, kutsal kitaptan kalanların Sasaniler tarafından 7. yüzyıl civarında biraraya getirilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu süreç bize Öntarih Türkleri olan Sakaların yaşadığı Tur/ Tura ülkesi ile ilgili bilgilerin sözel döneme yani MÖ 5. yüzyıla değin geriye gittiğine işaret etmektedir. Zerdüşt’ün MÖ 551’de, Ateş tapınağında kurt kılığına girmiş bir Turanlı olan Bratrok-Rech tarafından öldürülmüş olması, Türk varlığının MÖ 6. yüzyılda Tur, Tura ya da Turan kelimesi temelinde izlenebilmesine olanak sağlamaktadır. 

    Yunanlıların ve bugün Batılıların İskit dediği Sakalar, çok geniş bir coğrafyada genellikle de göçebe olarak yaşıyorlardı. Eski Yunan dünyasının tarihçisi Herodotos’un bu göçebe insanlar hakkında sağladığı bilgilerin bazıları, onun yalnızca Karadeniz’in kuzeyine yaptığı seyahati boyunca toplanmıştır. Herodotos, İskitlerin tek bir dil konuşmadıklarını, onlarla ancak yedi tercüman aracılığı ile anlaşılabildiğini yaklaşık 2450 yıl önce tarihe not düşmüştür. Herodotos’un İskit Ülkesi’nde konuşulan dillerin sayısı hakkında verdiği bilgi hem çok değerli hem de İskit toplumlarının arkeoetnisitesinin anlaşılması noktasında hayatidir. Arkeolojik bulgular ve tarihsel kaynaklar Avrupa coğrafyasına yakın İskitler ile Doğu İskitlerin birbirlerinden çok farklı olduklarına işaret etmektedir. 

    Bozkır sanatı ve keçe Keçe. MÖ 5. yüzyıl. Sakalar tarafından soğuk iklimde yaşayabilmek için icat edilmiştir. Bölgenin endemik hayvanı olan geyik, bozkır sanatının vazgeçilmez ögesidir. 

    Rusya-Altay Cumhuriyeti’nde bulunan Pazırık kurganlarında yapılan kazılar, Sakalar ile İskitler arasındaki kültürel farklılıkları yansıtmaktadır. Karadeniz’in kuzeyindeki İskit kurganlarında eski Yunan yapımı eserler sıklıkla bulunurken, Sakalar’ın MÖ 6-5. yüzyıllardan itibaren egemenliği altına aldığı Altaylar ve Güney Sibirya’daki kurganlarda bozkır kültüründe gelişmiş sanatı yansıtan bulgular ele geçmiştir. 

    Herodotos görmediği halde Doğu İskitlerini yani Sakaları da tanımlamaya çalışmıştır; “… Yüce dağların ayaklarında ikamet eden insanlar, herkesin -kadınların ve erkeklerin ikisi de- doğuştan kel, düz burunlu ve oldukça uzun çeneli olduğu söylenen insanlar (var)… Her biri bir ağacın altında ikamet ediyor ve kışın ağacı kalın beyaz keçeden bir örtüyle kaplıyorlar. Onlara Agrippaeans diyorlar” (Tarih, IV, 23). Herodotos’un bildiği, farklı olduğunu hissettiği, buna karşın görmeden tanımlamaya çalıştığı “kel” insanlar, Pazırık kurganlarında açığa çıkarılan duvarları keçe örtüler ile kaplanmış yurtlarda oturan, Sakalardan başkası değildir. 

    Persler tarafından Saka olarak anılan, Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan Doğu İskitlerin ırksal açıdan Avrupa’ya ve Hint-Avrupalı topluluklara uzak olduğu antropolojik görünümlerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. 

    7 bin yıllık çizme Deri bot/çizme. MÖ 5. yüzyıl. Pazırık’ta bulunan deri bot, soğuk iklime ve at binmeye uygun bir hayat tarzına işaret etmektedir. 

    İskitler ile Sakalar arasındaki bariz görünüm farklılıklarının ifade edilmesinde bir sorun yoktur. Karadeniz’in kuzeyindeki kurganlarda bulunan eserlerde gözlenebilen İskitleri nasıl eski Yunan sanatçıları yapmışsa, Persepolis Apadana Sarayı’ndaki tüm kabartmaları da İran’a davet edilen eski Anadolu ve eski Yunan kökenli sanatçılar resmetmiştir. Apadana Sarayı Saka savaşçısı elçilerinin tarihsel Türk tipiyle olan benzerliğini Avrupa’ya yakın coğrafyada yaşayan İskitlerin ise Türklerle olan farklılıklarını ortaya koymak ve olağan yöntemler çerçevesinde ayrıntılı stil-kritik çalışmaları gerçekleştirmek arkeolojinin eski Türk tarihine yapacağı en büyük katkı olacaktır. Bu bağlamda Demir Çağı’nda İran coğrafyasına komşu olan Hazar Denizi’nin doğusundaki geniş topraklarda Hint-Avrupa ailesine mensup olmayan, Turanî ırka mensup göçebelerin yaşadığı arkeolojik bir gerçekliktir. 

    Pers döneminde Uvarazmi, Antik Dönemde Chorasmia, Geç Antik-Erken Orta Çağ’da Tur, Tura, Turahya, Turan, Horasan ve Erken İslâm Dönemi’nde Maveraünnehir olarak anılan Batı-Orta Asya’nın Türklerle ilgili ilk tarihsel kimliklendirmenin yapılabildiği coğrafya olduğunu söyleyebiliriz. 

    Bugün, tarihsel Horasan ve Maveraünnehir’de yaşayan Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’da yaşayan halkların neredeyse tamamı Turani ırka sahiptir ve Türk soyludur. Sözkonusu coğrafyada halen az da olsa yaşanmakta olan çoban göçebelik yine Türk soylu toplumlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Persepolis Apadana Sarayı’nda betimlenmiş Sakaların tarihsel yüz tiplerine sahip Türkmen, Kazak, Özbek ve Kırgızların kültürel varlıkları, yaşam sistemleri ve dilleri, bu insanların Saka haomavarga ile Saka tigrahauda toplumlarının mirasçıları olduğuna işaret etmektedir. Türkiye Türklerinin de ataları olan Sakaların Türklüğü yalnızca gen araştırmalarında değil, aynı zamanda devlet kültüründe, ata duyduğu sevgide, icat ettiği pantolonda ve İskit tipi ok ucunda da gizlidir. 

    Dağ keçisi figürü Ahşap aplik. MÖ 5-4. yüzyıllar. Geyik gibi dağ keçisi de bozkır sanatının esin kaynaklarından biriydi. 
  • Bozkurt figürü Orta Asya’dan değil, Horasan ve Anadolu’dan

    Bozkurt figürü Orta Asya’dan değil, Horasan ve Anadolu’dan

    Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanmamıştır. Bozkurt sembolünün, Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında yaşayan Sakalar tarafından Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebiliriz. 

    Türk milliyetçilerinin kullandığı “Bozkurt” figürü, geçen ay Avusturya’da hayata geçirilen Sembol Yasası ile yasaklandı. Pantürkizm ve Turancılıkla özdeşleşmiş olan Bozkurt’un yasaklanması ile birlikte, bu sembolün tarihsel süreci kamuoyunda ilgi çekmeye başladı. 

    İslâmiyet öncesi tarihsel süreçler, mitolojiler ve kültürler incelendiğinde, çok sayıda Türk ulusunun kurt totemine sahip oldukları gözlenmektedir. Göktürk, Uygur ve Oğuz destanlarında ulusal bir motif temelinde kullanılmış olan kurt figürü farklı rollerde karşımıza çıkar. Ata, kurtarıcı ve kılavuz olduğu görülen kurt çoğunlukla bozkurt adıyla anılır, bazen dişi kurt olur “Ulu Ana” adını alır, bazen erkek kurt olur “Ulu Ata” diye çağrılır. 

    Kurtlar dünyanın en yaygın kara yırtıcılarıdır. Vahşi olmalarına karşın insanlarla temas kurdukları bilinmektedir. İnsanları uzaktan izlerler ve uluma taklitlerine karşılık verirler. Bozkurt (canis lupus), kurtların en yaygın türüdür. Bunlar birçok bölgede gri kurt ya da orman kurdu olarak da bilinir. Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında yaygın olan kurtlar, göçebe Türklerin sıklıkla temas ettiği bir yırtıcı olmuştur. Hayatları doğanın içinde ve coğrafyanın her yerinde geçen savaşçı göçebeler ile çoban göçebelerin gözlemleri, kurdun Türkler tarafından totem olarak seçilmesinde önemli bir rol oynamış olmalıdır. 

    Sakaların kurt figürü

    Oluz Höyük, Anadolu’daki en eski kurt figürlerinin görüldüğü Demir Çağı yerleşmesi. Saka (Doğu İskit) sözel geleneğinin çanak-çömlek bezeme sanatına yansıması, bunların günümüze ulaşmasını sağlamıştır. MÖ 6. yüzyıla ait bir çömlek parçası üzerine boya ile yapılmış kurt figürü bezemesi (Oluz Höyük Kazı Arşivi). 

    İslâmiyet öncesi Türk tarihi, mitolojisi ve kültüründe ulusal ve temel bir motif olarak görülen kurt, buna ters orantılı olarak arkeolojik bulgularda bugüne değin izlenememiştir. Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanmamıştır. Konuyla ilgili tek bulgu Kazakistan’daki Esik Kurganı’nda açığa çıkan Altın Elbiseli Adam’ın etek ve kol uçlarındaki stilize kurt başlarıdır. Saka kültürüne ait olan kurgandaki altın plaka süslemeler MÖ 5. yüzyıla tarihlendirilmektedir. 

    MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferinde yaşamış Sakalar’ın (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli ögesi olduğu hususu bugüne değin gündeme gelmemiş bir konuydu. Türk kimlikli devlet tarihinin Hunlar ile değil, onlardan 400-500 yıl önce tarih sahnesine çıkmış olan Sakalar ile başladığı hususunda çok sayıda arkeolojik ve tarihsel kanıtı, dergimizin önceki sayılarında yayınlamıştık. MÖ 8. yüzyıldan MS 8. yüzyıla uzanan Öntarih Dönemi’ndeki Türklerin Sakalarla başlayan süreci, Massagetler (Ma-saka), Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar’la son bulmuştur. 

    Kanatlı boğayla savaşan kurt Oluz Höyük’te bir bothros’ta (kutsal eşya çukuru) bulunmuş olan krater üzerindeki beyazımsı panel içinde betimlenmiş kurt – kanatlı boğa mücadelesi. MÖ 5. yüzyıl başları (Oluz Höyük Kazı Arşivi). 

    Son yıllarda Anadolu Demir Çağı arkeolojisi üzerine yaptığım çalışmalar, özellikle Orta Anadolu’nun MÖ 8. yüzyıldan itibaren Kafkasya, İran ve Horasan ile kültürel ve sosyal ilişkiler içinde bulunduğuna, sözkonusu bağlantıların at gömüleri içeren kurganlar ve silahlar dışında farkedilebilir ölçüde çanak-çömlekçilik gibi zanaatlara yansımış olduğuna işaret etmeye başlamıştır. At gömüleri ve kurganlardan çıkan savaş kazması, okucu ve mızrak uçları gibi silahlar ile tunç ya da kemikten at koşum takımları, Sakaların Anadolu’ya taşımış oldukları yaşamsal ögeleridir. Bununla birlikte çobanlık ve yağma-talan gibi göçebelik temelli ekonomik sistemlerin yaşandığı Avrasya ve Horasan gibi devasa coğrafyalardan Anadolu’ya gelmiş olan Sakalar’ın yerli halk üzerinde yaşam tarzları ve kültürleri ile ciddi değişimlere yol açmış oldukları, Kızılırmak Havzası Demir Çağı yerleşmelerinden gelen güncel arkeolojik bulgular sayesinde çok daha iyi anlaşılmaktadır. 

    Amasya’nın 25 km güneybatısında yer alan Oluz Höyük, Sakalarla ilgili olabilecek göçebe ögelerin bulunduğu en önemli Anadolu Demir Çağı yerleşmesidir. Oluz Höyük sistematik arkeolojik kazıları sırasında açığa çıkan boya bezekli çanak-çömlek temelinde izlenebilen bazı motif, figür ve kompozisyonlar, Anadolu Demir Çağı geleneğine yabancı pek çok öge barındırmaktadır. Geç Demir Çağı kültür katmanlarında (MÖ 5-4. yüzyıllar) bulunmuş olan boya bezemeli iki krater (çömlek), boyun bölümlerindeki bulutumsu motiflerle dikkati çekmektedir. Kahverengimsi tonlarda boyalarla bezenmiş olan kraterin çok büyük bir kısmı noksan durumdaki gövde kısmında ise, karşılıklı duran iki geyik figürünün başları ve boynuzları yer almaktadır. Çok iri biçimde betimlenmiş çatallı boynuzlara sahip geyikler arasında, büyük olasılıkla bir hayat ağacı bulunuyordu. Her iki kraterdeki bulut motifleri ile iri ve çatallı boynuzlu geyik figürleri, Anadolu Demir Çağı çanak-çömlekçiliğinde MÖ 6. yüzyıla değin kullanılmamış bezeme ögeleridir. 

    Orta Demir Çağı (MÖ 9-7. yüzyıllar) bezeme geleneklerini bir kenara bırakmış olan çanak-çömlek ustalarının, bir zihniyet değişimi yaşamaya başlamış oldukları anlaşılmaktadır. Sözkonusu zihniyet değişimi, geleneksel yaşam alanlarının çevresinde de değişmeye başlayan demografik yapı ile ilgili olmalıdır. Anadolu Demir Çağı resim sanatının hiçbir dalında görülmeyen bulut motifinin en yakın benzerleri Orta Asya’dan bilinmektedir. Bozkır sanatının binlerce yıllık sürecinde izlenebilen söz konusu motif “Çin Bulutu” olarak adlandırılmaktadır. Bununla birlikte iri boynuzlu geyik figürleri de yine doğuyu, Avrasya ve Saka coğrafyasını işaret etmektedir. Halıdan deri işlemelerine ve metal eserlere kadar pek çok zanaat dalında bezeme unsuru olarak kullanılmış iri boynuzlu geyik, Sibirya ve Altay bölgelerinin endemik hayvanıdır. 

    Çin Bulutu ve geyik figürleri dışında Kızılırmak Havzası Demir Çağı çanak-çömlekleri üzerinde birdenbire ortaya çıkan at ve kurt figürleri, Anadolu’ya Horasan ve Orta Asya’dan taşınmış göçebelere ait diğer bezeme ögeleri gibi görünmektedir. At figürlerinin eyersiz-koşumsuz olması, bunların Sakaların yaşamından kesitler yansıttığına işaret etmektedir. Sözkonusu göçebe yaşam ögelerinin Anadolu Demir Çağı resim sanatı içindeki en ilginç grubunu ise kurt figürleri oluşturmaktadır. Oluz Höyük’te çok sayıda kap üzerinde kurt figürü yer almaktadır. Kurt figürleri içindeki en önemli örnek bir krater üzerinde resmedilmiştir. Bu sahnede stilize olarak betimlenmiş kurt, hemen yanındaki kanatlı boğaya saldırmaktadır. Diğer kurt figürleri ise çanak-çömlek parçaları üzerindedir. Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te de MÖ 6. yüzyıla ait bir krater üzerinde sfenkse saldıran bir kurt figürü gözlenmektedir. 

    Maşat Höyük’te boya bezeme Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te yine bir krater üzerine boya bezeme olarak yapılmış kurt figürü, MÖ 6. yüzyıl. Amasya – Tokat bölgesinin Geç Demir Çağı çanak-çömlek atölyelerinin Orta Asya etkilerini benimsemiş olduğuna işaret etmektedir (T. Özgüç. Maşat Höyük II. Ankara, 1982). 

    Bununla birlikte Oluz Höyük Geç Demir Çağı kültür katmanlarında ortaya çıkarılan bazı çukurların içinde bulunan kasaplık izler taşıyan at kemikleri ve onların kesimi ile ilgili bulgular, Demir Çağı halkının at eti yemek gibi bazı Orta Asyalı geleneklerine işaret etmektedir. Gıda olarak tüketilmiş atlara ait kalıntılar, Oluz Höyük’ün Saka varlığına bulgu sunan Anadolu’nun en önemli kazısı olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük ve Maşat Höyük çanak-çömlekleri üzerinde görülen kurt figürleri derin ikonografik anlamlar taşımakla birlikte, güçlü sanatlara sahip olmayan Anadolu Demir Çağı göçebelerine ait hatıralar olmalıdır. MÖ 9. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Kafkasya üzerinden sızmaya başlayan Sakalar yani Doğu İskitler’in Anadolu coğrafyasındaki en kalabalık ve güçlü göçebeler olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda Çin Bulutu, iri boynuzlu Avrasya geyiği ve eyersiz-koşumsuz at figürleri gibi kurt figürünün de Anadolu’ya Saka coğrafyasından göçebeler tarafından taşındığı düşünülebilir. Türkler gibi Turani tiplere sahip olan, kımız içen, kurgan inşa eden, atıyla birlikte gömülen ve Türklerle aynı coğrafyada yaşamış olan Sakaların kurt totemine sahip bir toplum olduğu anlaşılmaktadır. 

    Türklerin totemi 

    Yazıları olmayan bu göçebelerin destan, efsane ve mitolojik hikayeleri mutlaka sözel bir gelenek içinde korunuyor ve nesilden nesile taşınıyordu. Oluz Höyük ve Maşat Höyük kurt figürleri, Saka sözel gelenek ögelerinin Anadolu Geç Demir Çağı resim sanatında hayat bulmuş olduğuna işaret etmektedir. Bu bağlamda tarihsel süreçte Türklerin totemi olmuş, efsanelerinde temel motif olarak bulunmuş Bozkurt sembolünün arkeolojik kimlik olarak Öntarih Türklerinin en önemli gruplarından Sakalar tarafından Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebiliriz. Demir Çağı sonrasındaki süreçte, 10. yüzyıldan itibaren Türkleşmeye başlayan Anadolu coğrafyasında kurt toteminin destan, efsane ve mitolojide devam etmiş olması, Bozkurt motifinin Sakalar ile Türklerin tarihsel ortak noktası olduğuna işaret etmektedir. 

  • Antik Çağ’ın Zerdüşt Türkleri

    Antik Çağ’ın Zerdüşt Türkleri

     Şaman inancı, bugüne değin en eski Türk dini olarak anlatılagelmiştir. İçinde totemci ögeler de bulunan bu Şamanizm, gerçekte yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sistemidir. Oysa Horasan, İran ve Anadolu’da geliştirilen arkeolojik kazılarda açığa çıkan bulgular, İslâmiyet öncesinde Türklerin iki ana din sistemi içinde olduğuna kesin biçimde işaret etmektedir: Göktanrı dini ve Erken Zerdüşt dini. 

    Türk kimlikli devlet tarihinin başlangıcı olan Sakalar’ın (Doğu İskitler), Türkiye Türkleri’nin ataları olduğu noktasında yaptığım arkeolojik ve tarihsel saptamaların hiç kuşku yok ki kültürel ve özellikle dinsel boyutları da bulunmaktadır. 

    Geçmişte ilk Türklerin Altaylar’da göçebe bir hayat tarzı ile ortaya çıktıkları ve çoban kültürüne sahip insanlar oldukları ileri sürülmüştü. Türkiyeli olmayan oryantalist, tarihçi ve Türkologlarca kurgulanan, buna karşın hiçbir arkeolojik kanıt ve bulgu ile desteklenemeyen bu görüş, ne ilginçtir ki bugünlerde tekrar ısıtılıp yeni bir keşifmiş gibi “Türk-Altay Kuramı” adı altında, hem de bir hititolog tarafından gündeme sokulmuştur. Temelinde Türk-Moğol akrabalığı ile kan bağını esas tutan Türk-Altay Kuramı’nın yanısıra eski Türk tarihini yalnızca Çin kaynaklarından ibaret sayan bazı tarihçiler ise Türk anavatanının Güney Sibirya olduğunu savunmaktadır. 

    Turani ırktan kadın başları 

    Oxus’ta bulunmuş altından kadın başları (MÖ 5. – 4. yüzyıllar). Hafif çekik gözleri ve yuvarlak yüz hatları, kadınların Turani ırka mensup olduklarını işaret ediyor. 

    Bugün bile gerek Sibirya’da gerekse de onun doğal bir uzantısı olan Altaylar’da insan ve toplum yaşamını olumsuz etkileyen uzun ve çok sert kışlar yaşanmaktadır. Binlerce yıl öncesi düşünüldüğünde, Türklerin kökenini kışların 8-9 ay sürdüğü, Sovyetler Birliği döneminde sürgün bölgesi olarak kullanılan bir coğrafyaya bağlamak, eski Türk tarihinin paleoklimatoloji, paleozooloji, tarihsel coğrafya ve arkeoloji bilmeyen bir grubun elinde olduğuna işaret etmektedir. 

    Saka-tigrahauda İran-Persepolis’te betimlenmiş olan öntarih Türkleri (Sakalar). Sivri başlıkları nedeniyle Persler tarafından Saka-tigrahauda (Sivri başlıklı Sakalar) olarak adlandırılmışlardı. 

    Arkaik Türkler temelinde yapılan sorunlu anavatan kabulleri, arkeolojik kimlikler ve tarihsel gerçeklerle birlikte, dinsel inanışlarda da hatalı değerlendirmelerin yapılmasına neden olmuştur. Orta Asya’nın kuzey kuşağını oluşturan ve bodur bitkilerle karakterize olan tundralar ile onun güneyini kaplayan diken yapraklı ağaç ormanlarında yaşayan Mongoloid halkların tabiatperest kökenli Şaman inancı, bugüne değin en eski Türk dini olarak anlatılagelmiştir. Oysa ki “Türk Şamanizmi” denilen ruhani sistem, Şaman inançlı kuzey halklarıyla Öntarih Türkleri (Sakalar, Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlar) arasında bozkırdaki temaslar nedeniyle oluşan birtakım kültürel ve dinsel ögelerden başka bir şey değildir. İçinde totemci ögeler de bulunan Şaman inancı, gerçekte yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sistemidir ve komşuluğundaki Türk kökenli insanları belli ölçüde de olsa etkilemiştir. Horasan, İran ve Anadolu’da geliştirilen arkeolojik kazılar ile yapılan araştırmalarda açığa çıkan bulgular, İslâmiyet öncesinde Türklerin iki ana din sistemi içinde olduğuna kesin bir biçimde işaret etmektedir: Göktanrı dini ve Erken Zerdüşt dini. 

    Oxus Hazinesi’nin bulunduğu coğrafya Saka-haumavarga ve Saka-tigrahauda topluluklarının yaşadığı coğrafya. Oxus Hazinesi arkaik Türklerin Erken Zerdüşt dini ile olan bağlantılar göstermektedir. 

    Tanrı inancının eski Türk inanışındaki varlığının en büyük kanıtı “Tengri” kelimesidir. Türklerin peygamberli dinlerle ilişkiye geçmeden önce Tanrı’ya inandıklarına dair güçlü işaretler bulunmaktadır. Türklerin Tanrı inancı tarihsel süreç içinde semavi bir içerik ile birlikte “Gök Tanrı (Tengri)” temelinde gelişim göstermiştir. Ulu bir varlık olan Gök Tengri’nin yanısıra büyük ve etkileyici görünen herşeyin tengri olarak isimlendirilmiş olması, eski Türk dininin görünürde anlaşılır, ayrıntıda ise derinlikleri bulunan bir sistem olduğuna işaret etmektedir. Arkaik Türklerle birlikte başladığı anlaşılan Gök Tanrı dininin (Tengricilik), bugüne değin bilinçli olarak eklenmiş Şamanizm ögeleri ile birlikte sahte ve yapay bir din olarak kamuoyu ve topluma sunulduğu gözlenmektedir. Tapınağı, heykeli ve sunağı olmayan Tengricilik’te Gök Tanrı’ya ibadet için bir aracıya yani bir ruhbana da ihtiyaç duyulmamıştır. Buna karşın Şamanizm icracıları olan kamlar (şamanlar) din adamı özelliğinden çok şifacı ve büyücü karakterleri olan ayrıcalıklı bir toplumsal sınıftı. Kamların eski Türkler arasındaki varlıkları dinsel temelli değil, şifacı ve büyücü özellikleri ile olmuştur. Kötü ruhlarla iletişim kuran, büyü yapan, büyü bozan, hasta iyileştiren şamanların tanrısal bir yetkisi de yoktu. 

    İlk Pers imparatorluğunu kuran Akhaimenidler’in tüm yazılı kaynaklarında Saka olarak anılan, Persepolis’teki Apadana Sarayı kabartmalarında kültürel ve fiziksel karakterleriyle resmedilmiş olan hafif çekik gözlü ve seyrek sakallı Doğu İskitler’in Öntarih Türkleri olduğu noktasında yaptığım saptamaların dinsel karşılıkları da bulunmaktadır. Büyük Kyros döneminden itibaren Perslerle mücadele içindeki Sakaların, İran ve diğer halklarla olan fiziksel görünüm farkının ilk defa ortaya çıktığı yer olan Persepolis Apadana Sarayı kabartmalarının Orta Asya’nın batısındaki göçebe halkları tanımamız açısından önemi çok büyüktür. Büyük Kyros’un Hazar Denizi’nin doğusunda yaşayan Sakalarla mücadelesi sonucunda sözkonusu bölgede iki satraplık kurduğu bilinmektedir. İran’a daha yakın konumda bulunan satraplık “Saka Tigrahauda” olarak anılmaktaydı. Bunun kuzey ve doğusundaki topraklarda ise “Saka Haomavarga” satraplığı kurulmuştu. 

    Saka Haomavarga, haoma içen/yapan Sakalar anlamına gelmektedir. Zerdüşt dininin kutsal bir içeceği olan ve Pers kültüründe derin tarihsel bir geçmişi bulunan haoma, bugün dahi içeriği çözümlenememiş keyif verici bir içkidir. Zerdüşt’ün öğretilerini anlatma ve yayma döneminde haomaya karşı geldiği, bunun hastalık getiren mide bulandırıcı bir içki olduğunu beyan ettiği, ancak daha sonra yol göstericiliğini kaybedeceği endişesiyle haoma kültünü kabul etmek zorunda kaldığı bilinmektedir. Bugüne değin içinde haoma içkisinin üretiminde kullanılan bitkilerin tam olarak neler olduğu bilinememekle birlikte, bunların dağlık bölgelerde yetişen birtakım özel otlar ile hafif zehirli mantarlar olduğu konusunda görüş birliği sağlanmıştır. 

    Horasan’da yaşayan ve fiziksel açıdan Türklere benzeyen Sakaların “haoma içen/ kullanan” olarak adlandırılmalarının iki nedeni olabilir. Birincisi, Persler kendi içkileri olan haomayı başka bir keyif verici içkiye, yani kımıza benzetmiş olabilirler. Günümüzde kısrak sütünün mayalanması ile elde edilen ve içerisinde düşük miktarda da olsa alkol bulunan kımız, geleneksel bir Türk içkisidir. Kımız, bu bakımdan haomaya benzetilmiş olabilir. İkinci olasılık ise haoma kullanan Sakalar’ın Erken Zerdüşt dini mensubu olma ihtimalidir. 

    Türk coğrafyasında ateşgedeler 

    Elinde barsman (kutsal dal demeti) tutan Magi figürü. Medlerin ruhban sınıfını oluşturan Magiler kutsal ateşin yanmasından sorumluydular. Oxus Hazinesinin en önemli eserlerinden biri olan bu Magi figürü eski Türk coğrafyasında ateşgedeler olduğuna işaret etmektedir. 

    Ateş ile ilgili kült uygulamaları Hint-Avrupalı halklar arasında daha yaygın olsa da, Ateş Kültü arkaik Türk toplumlarında manevi hayatın bir parçasıydı. Ateş Kültü ile karakterize olan Erken Zerdüşt dini, İran coğrafyasından batıya doğru Anadolu’ya, doğuya doğru da Afganistan ve Horasan’a yayılmıştır. Bir dünya dini olmasa da İran ötesine taşınan Erken Zerdüşt dini, fikirleri ve ritüelleri ile komşu dinler üzerinde büyük bir etkiye sahip olmalıydı. 

    Oxus Nehri (Ceyhun, Amu Derya) yakınlarında, bugünkü Tacikistan-Taht-ı Kuwad’ta keşfedilen altın eserler, Öntarih Türkleri’nin dinî inanışları konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. MÖ 5. ve 4. yüzyıllara tarihlenen, Pers sanatı etkisinde üretilmiş olan Oxus hazinesi içinde yer alan eyersiz at figürleri ile üç boyutlu, hafif çekik gözlü altın kadın başları, eserleri üreten sanatçıların Sakalar’ı da gözlemlediğine işaret etmektedir. Saka haomavarga toprakları içinde bulunmuş olan Oxus hazinesindeki Magi yani Zerdüşt dini rahip figürleri, buluntuların Erken Zerdüşt dini ile olan ilgisini kanıtlamaktadır. Büyük olasılıkla hazinenin bulunduğu bölgedeki bir Ateşgede’ye adanmış olan Oxus hazinesi, arkaik Türk toprakları içinde Erken Zerdüşt dini kutsal alanları bulunduğuna işaret etmektedir. 

    Eski Türkler’in mensubu olduğu inanç sistemleri içinde neredeyse hiç anılmayan Erken Zerdüşt dininin Sakalar’ı da etkilemiş olduğu tarihsel ve arkeolojik bir gerçekliktir. Gök Tanrı dini gibi monoteist bir sistem üzerine kurgulanmış Erken Zerdüşt dininin Horasan’daki Öntarih dönemi Türk toplumları arasında Demir Çağı’nda (MÖ 6-4. yüzyıllar) başlayan süreci, Erken İslâm Dönemi’ne, yani Ortaçağ’a kadar devam etmiştir. 

  • İnsanlık tarihi, yine Anadolu’da yazıldı

    Arkeoloji, Türkiye’nin Batı ile rekabet edebildiği belki de yegane bilim dalıdır. Ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Türkiye kazılarına daha fazla destek olmaya, tarihine ve kültürüne daha fazla sahip çıkmaya başladı. Ülkemizde 2018’de gerçekleştirilen 200’ü aşkın kazıda antik kentler, höyükler, mezarlıklar, tümülüsler, kurganlar ve mağaralar kazıldı; çok önemli keşifler yapıldı ve bulgular açığa çıkarıldı.

    AMASYA-HARŞENA KALESİ VE KIZLAR SARAYI / 14. YÜZYIL

    OSMANLI SOKAK DOKUSU

    2009’dan beri Doç. Dr. E. Emine Na­za-Dönmez tarafından İstanbul Üniversitesi adına kazılan kalede, Erken Osmanlı Döne­mine tarihlendirilen bir sokak dokusu ortaya çıkarılmıştır. Sokak dokusunun kenarında bulunan tabhaneli-zaviyeli bir yapı kalıntısının Evliya Çelebi’nin Amasya’yı ziyareti sırasında bah­settiği, günümüze ulaşamayan Yıldırım Han Camii olabileceği düşünülmektedir. Bu önemli keşif, Anadolu Türk tarihinde anılan, ancak bugün ortada olmayan kayıp yapılarımızın arke­olojik araştırmalarla bulunabileceğine işaret etmektedir.

    AMASYA- OLUZ HÖYÜK / MÖ 5. YÜZYIL

    PERSLERIN ANADOLU MERKEZİ

    Önceki sezonlar­da Perslere ait taş döşeme yol, sütun kaideleri ve ateşgede kalıntılarının keşfe­dildiği Oluz Höyük’te, 2018 dönemi çalış­malarında Apadana (taht salonu / kabul salonu) olduğu düşünülen ünik bir yapı bulundu. Kazısı henüz tamamlanmamış olan Apadana’nın taş kaideleri üzerinde yükseldiği anlaşılan ağaç dikmelerin, ahşabın organik bir madde olması nedeniyle zaman içinde yokolduğu anlaşıl­maktadır. Ateşgede, kutsal yol ve yeni bulunan Apadana, Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğuna işaret etmektedir.

    İSTANBUL-HAYDARPAŞA / MÖ 4. YÜZYIL

    GARDA YATAN TARİH

    Haydarpaşa Garı’n­daki rehabilitasyon çalışmaları sırasın­da rayların geçtiği alanlarda İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından yapılan kazılarda çok kat­manlı bir sahil yerleşimine ait kalıntılar bulundu. Osmanlı, Bizans ve Roma dönemi kalıntılarının açığa çıktığı alanda cephesi çok düzgün işlenmiş kesme taşlarla inşa edilmiş anıtsal bir duvar dikkati çekmektedir. Bugüne değin küçük bir bölümü ortayav çıkarılan duvarın işlevi henüz belirlene­mezken, Megaralılar tarafından Byzantion’dan (İstanbul) önce kurulmuş olduğuna dair efsaneler bulunan Kalkhedon (Kadıköy) kenti ile bir bağlantısının olup olmadığı hususu da henüz açık değildir.

    ORDU-KURUL KALESİ / MÖ 1. YÜZYIL

    KYBELE’DEN SONRA DIONYSOS

    Geçen yıllarda kale duvarların­daki bir niş içinde bulunan Kybele heykeli ile gündeme gelen Kurul Kalesi’nde yeni heykelller keşfedil­di. Ordu Müzesi başkanlığında, Prof. Dr. Yücel Şenyurt danışmanlığında devam eden kazıların 2018 dönemi çalışmalarında Dionysos heykeli ile Pan figürü açığa çıkarıldı. Kybele ile birlikte düşünüldüğünde yeni bulunan heykeller, Geç Hellenistik Dönem (MÖ 1. yüzyıl) kalesi olan Kurul’da dinsel törenler yapıldığına işaret etmekte.

    VAN-ERCİŞ / 400 BİN YIL ÖNCE

    PALEOLITIK KALINTILAR…

    Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden Doç. Dr. İsmail Baykara başkanlığında Van İli Erciş İlçesi Meydan Dağı Böl­gesi’nde gerçekleştirilen arkeolojik yüzey araştırmalarında, Paleolitik dönem insanlarına ait geçici kamp yerlerine ait kalıntılar keşfedildi. İnsanların henüz avcılık ve topla­yıcılık yaptığı uzun bir süreç olan Paleolitik döneme ait sözkonusu kalıntılar içinde oval silindir çadır­ları çevreleyen taşlar ile obsidyen (volkanik cam) aletler bulunuyor. Kalıntılar, bölgenin 400 bin yıl önce ıssız olmadığını kanıtlaması bakımından oldukça önemli.

    BAYBURT-BAYBURT KALESİ / 6. YÜZYIL

    TARİHȊ KİLİSEDEKİ YAZIT

    Bayburt Müze Müdürlüğü başkanlığında Bayburt Kalesi’nde gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sırasında yapılan ar­keolojik kazılarda, Roma yerleşimine işaret eden yazıt parçası ortaya çıkarıldı. Kale içindeki 11. yüzyıla tarihlenen bir kilise­nin duvarında saptanan yazıtın 6. yüzyıla ait olduğu düşünülü­yor. Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’nde epigrafik bulgulara sıkça rastlanmaması, buluntunun önemini arttırmakta.

    ŞANLIURFA-SİVEREK / MÖ 8. – 7. YÜZYIL

    YENİ ASSUR’UN KAYA TAPINAĞI

    Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde yasadışı kazılar sonucu keşfedilen bir alanda, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü tarafından yapılan kurtar­ma kazılarında Yeni Assur Dönemi’ne ait ana kayaya oyularak yapılmış bir tapınak keşfedildi. Galerilerden oluşan tapınağın du­varına boyalarla freskolar resmedilmiştir. Kamuoyuna, Ay Tanrısı Sin Tapınağı olarak yansımasına karşın, Güneş Tanrısı Şamaş ve Tanrıça İştar’ın resmedilmiş olduğu tapınağın, sözkonusu bu tan­rılardan birine ait olma ihtimali de bulunmaktadır. Sin Tapınağı, kayaya oyulmuş olması ve duvar resimleri ile Anadolu’nun tek örneği durumundadır.

    BURSA-İZNİK / 13. YÜZYIL

    ORHAN GAZİ DÖNEMI HAMAMI

    14. yüzyılda Orhan Gazi tarafın­dan yaptırıldığı düşünülen tek kubbeli bir hamam ortaya çıkarıl­dı. Bölgedeki kazı çalışmalarının devam etmesi, Anadolu toprakla­rında kaybolmuş Türk eserlerinin keşfedilmesi açısından oldukça önemli.

    İZMİR-YEŞİLOVA HÖYÜĞÜ / MÖ 60. YÜZYIL

    8 BİN YILLIK MÜHÜR

    İzmir yakınlarında yer alan Ye­şilova Höyüğü’nde Ege Üniver­sitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Zafer Derin tarafından yapılan kazılarda Neolitik Dönem’e (MÖ 60. Yüzyıl) ait güneş motifli kil mühür bulun­du. Dönemi için statü ve mülkiyet kavramlarını yansıtan mühür üzerinde yedi ışın motifi yer alı­yor. Yeşilova mühürü, boyutu ve motifi ile Neolitik Dönem için ünik bir buluntu.

    İSTANBUL-SUR-U SULTANİ / 6. – 7. YÜZYIL

    BİZANS’IN ASLANLI MERMERİ

    Topkapı Sarayı’nı çevreleyen surların Cankurtaran bölü­münde gerçekleştiri­len kazılar sırasında Aya Yorgi Kilisesi’nin bulunduğu mevki­ide aslan protomlu mermer friz parçası keşfedildi. Bir Erken Bizans (6.-7. yüzyıl­lar) yapısından söküldüğü anlaşılan parçanın devşirme olarak Geç Bizans (11.-12. yüzyıllar) ya da Erken Osmanlı Dönemi’nde (15. yüzyılın ikinci yarısı) yapıya taşındığı düşünülmekte. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin gerçekleş­tirdiği kazılarda açığa çıkan eserin Latin istilasından (1204) kurtulmuş nadir eserlerden olduğu anlaşılmaktadır.

  • Oluz Höyük’te Pers mimarisinin ‘temelleri’ bulundu

    Oluz Höyük’te Pers mimarisinin ‘temelleri’ bulundu

    Amasya il merkezinin 25 km güneybatısındaki Oluz Höyük’te, daha önce Persler’e ait taş yol, sütun kaideleri ve ateşgede kalıntıları bulunmuştu. 2018 dönemi çalışmalarında ise Taht Salonu/Kabul Salonu’nda (Apadana) ve üçerli olarak iki sırada toplam 6 taş kaide ortaya çıkarıldı. Buluntular, Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğunu gösteriyor.

    Akhaimenid (Pers) İm paratorluğu (MÖ 550330), Güney Rusya steplerinden Mısır’a, kıta Yunanistan’ından Seyhun Nehri’ne kadar uzanan geniş oprakları ile Eski Dünya’nın Roma ve Osmanlılar’dan önce gördüğü en büyük devlet ol muştur.

    MÖ 546’da kurucu kral Büyük Kyros’un (Kuraş) Lidya Kralı Krosisos’u (Karun) mağ lup etmesinden sonra Anadolu’ya iki yüzyılı aşan bir süre egemen olan Persler, bu topraklarda beş satraplık (eyalet) kurmuşlardı. Bugünkü Orta Anadolu’nun tamamını Karadeniz’den Toroslar’a uzanarak kapsayan Katpatuka (Kappadokia), onların Anadolu’da en çok değer verdikleri satraplıktı. Volkanik bir bölge olan Kappadokia’nın doğasında barındığı ateş, İran coğrafyası ulusları olan Medler ve Persler için cezbedici bir unsur olmuş gibi görünmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu
    Apadana Çalışmaları Oluz Höyük Apadanası’ndaki kazı faaliyetlerinin yanısıra belgeleme çalışmaları da titizlikle gerçekleştiriliyor. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Zerdüşt Dini’nin tanrısı Ahura Mazda’nın evrensel sıcaklığını ve ışığını sembolize eden “Ateş”in Anadolu’daki varlığını arayan Persler, Kappadokia’yı çok sevmişler ve MÖ 5. yüzyıldan itibaren bölgede “ateşgede”ler inşa etmişlerdir. Buna ek olarak, Kappadokia’nın zengin bakır ve kurşun yatakları Persler için her zaman çok önemli olmuştur. Bölgenin madeni alet-edevatları ile kap-kacakları o kadar meşhurdu ki, Assur kaynaklarında Tabal olarak anılan bölgenin bu adıyla (Tubal) Tevrat’a bile yansıdığı gözlenmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-2
    Oluz Höyük Apadanası Bugüne değin iki sıra halinde altı sütun kaidesi açığa çıkarılabilen apadananın çok daha büyük olduğu düşünülmektedir. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Geniş topraklara sahip olan Katpatuka Satraplığı’nın iki merkezi olduğu kabul edilmektedir. Güney bölgenin merkezi, bugünkü Kayseri kenti civarında olduğu düşünülen Mazaka’ydı. Ancak bugüne değin Mazaka’ya işaret eden arkeolojik bulgulara ulaşılamamıştır.

    Kuzey bölge merkezinin ise İris Nehri (Yeşilırmak ) havzasında ve bugünkü Turhal ile eşitliği düşünülen Gaziura ya da civarında olduğu bilinmektedir. Bugüne kadar yapılan arkeolojik araştırmalarda Turhal Kalesi ve civarında Akhaimenid kültür karakterini yansıtan hiçbir arkeolojik bulguya rastlanmamıştır. Buna karşın, Turhal’ın yaklaşık 50 km kuzeybatısında yer alan Amasya-Oluz Höyük’te 2007’de başlayan arkeolojik kazılar, henüz yeri tam olarak bilinmeyen Kuzey Kappadokia Satraplığı merkezinin keşfi ile ilgili güçlü ipuçları vermeye başlamış bulunmaktadır.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-8
    Aslan Figürlü Çömlek Apadana kazıları sırasında bulunan aslan figürlü çömlek parçaları Anadolu Demir Çağı kültürünün bir parçası. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    Bugünkü bulgular ışığında Kuzey Kappadokia Satraplığı’nın dinsel ya da satraplık merkezi olarak düşünebileceğimiz, Amasya il merkezinin 25 km güneybatısındaki Oluz Höyük’ün, Persler tarafından kendi mimari geleneklerine göre Demir Çağı (Frig) yerleşmesi yıkılarak yeniden inşa edilmiş olduğu, kazılarda açığa çıkan bulgularla gün geçtikçe daha iyi gözlenebilmektedir. Geçtiğimiz 11 sezon boyunca Persler’e ait taş yol, Pers tipi sütun kaideleri ve ateşgede kalıntılarının keşfedildiği Oluz Höyük’te, 2018 dönemi çalışmalarında bulunan Taht Salonu/Kabul Salonu (Apadana), yerleşmedeki Akhaimenid mimari karakterini tamamlayan bir yapı niteliğindedir.

    Eski Pers dilinde “çok direkli/ çok sütunlu” anlamına gelen Apadana, İran coğrafyasında doğmuş anıtsal bir yapı türüdür. Çok büyük olasılıkla Persler’in göçebe dönemlerindeki büyük çadırlarını ayakta tutmak için kullanmış oldukları çok sayıda direk, MÖ 1. binyıldan itibaren Apadana’ya dönüşen sürecin tarihsel temelini oluşturmuştur.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-9
    Oluz Höyük Oluz Höyük ile en büyük kazı alanı “A Açması”nın batıdan görünüşü (Üstte). İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğrencileri kazı çalışmalarında (altta). (Oluz Höyük Kazı Arşivi)

    MÖ 1. binyılda Horasan’dan yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklardan Sakalar’ın (Doğu İskitler) baskısıyla bugünkü Fars Bölgesi’ne gelmiş olan göçebe Persler’in, bu bölgede yerleşmeye geçmiş oldukları anlaşılmaktadır. İskâna geçişle birlikte yüksek İran kültürü etkisini göstermiş, Persler hem tapınak hem de saray inşa etmeye başlamışlardır. Çok direkli çadırdan geliştiği anlaşılan Apadana’nın geleneksel mimarisinde, çatının taş kaideler üzerinde yükselen ahşap direklerle taşındığı bilinmektedir. Taş ya da mermer sütunları daha çok başkentlerindeki (Susa, Persepolis) anıtsal saray yapılarında kullanan Persler’in, Apadana mimarisinde taşıyıcı eleman olarak genellikle ahşap dikmeleri tercih etmiş olduklarını söyleyebiliriz. Maliyet, hammaddeye ulaşma kolaylığı ve şekillendirme açısından tercih edildiği anlaşılan ahşap dikmelerin Oluz Höyük’te keşfedilen Apadana’da da kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kazısı henüz tamamlanmamış olan Apadana’nın taş kaideleri üzerinde yükseldiği anlaşılan dikmelerin, ahşabın organik bir madde olması nedeniyle zaman içinde yok olduğu düşünülebilir.

    2018 dönemi kazılarında Oluz Höyük Apadanası’nda üçerli olarak iki sırada toplam 6 taş kaidenin temelleri açığa çıkarılmıştır. Apadana’nın kuzeydoğusunda gözlenen köşe yapmış temel kalıntısı, günümüze ulaşamasa da yapının özenle inşa edilmiş duvarları olduğuna işaret etmektedir. Ateşgede, kutsal yol ve Apadana ile birlikte düşünüldüğünde Oluz Höyük’ün mimari tasarımı, kent dokusu ve karakteri ile Persler tarafından Anadolu’da kurulmuş en önemli yerleşme olduğu anlaşılmaktadır.

    Arkeolojik çalışmalar, Oluz Höyük’te ateşe tapan ya da saygı duyan, Tevhid inancına önem gösteren, Tanrı figürlerini önemsemeyen ya da kabul etmeyen bir toplumun varlığını kanıtlamış bulunmaktadır. MÖ 425-200 yılları arasında Ateşgede, Kutsal Alan ve bunlara ulaşımı sağlayan bir yol (Pers Yolu) ile Apadana inşa eden bu insanların Pers kökenli oldukları ve Erken Zerdüşt Dini’nin ilk toplumlarından birini oluşturdukları anlaşılmaktadır. Zerdüşt Dini’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde, erken dönemde (MÖ 5. yüzyıl) açıkhavada yanan ve korunan ateşin, Oluz Höyük’te kurumsallaşmaya başlayan yeni bir dinin temel pratiği olduğu gözlenmektedir Erken ve Orta Akhaimenid dö nemlerinde oluşum sürecini yaşamış Erken Zerdüşt Dini’n oluşturan ritüeller ile pratiklerin Oluz Höyük’te saptanmış olması, Kuzey-Orta Anadolu (Pontika Kappadokia) ve Kappadokia’nın, Avesta’nın kutsal coğrafyası içinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

    Oluz Höyük'te Pers mimarisinin ‘temelleri' bulundu-7
    Anadolu’da Persler’in tasarladığı kent Oluz Höyük, taş döşeme yolu, ateşgedesi, kutsal alanı ve apadanası ile Akhaimenidler’in Anadolu’da Pers kimliği ile kurdukları ilk kent. (Oluz Höyük Kazı Arşivi)