Kategori: Arkeo Tarih

  • Sintaşta kültürü ve Türkler: 4 bin yıl öncesinden bugüne

    Sintaşta kültürü ve Türkler: 4 bin yıl öncesinden bugüne

    Türkler, Türk adı ile olmasa da Türkler’e özgü toplumsal, kültürel, ırksal ve sosyoekonomik unsurlarla, Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeydoğusundaki bölgede yerleşik ve tarımcı bir kültür olarak tarih sahnesine çıktılar. Antik DNA çalışmaları ve arkeolojik bulgular, bu kültürün Proto Hint-Avrupalılar’ın işgaliyle sonlandırıldığını gösteriyor.

    Batı Avrasya, Türkler’in ortaya çıktığı, kültü­rel ve dinsel gelişim evrelerini yaşadığı, İslâmiyet ile tanıştıkları coğrafyadır. Gü­nümüz arkeolojik bulguları ve diğer kaynaklar, Türk tarihinin bu coğrafyadaki süreçlerinin çok büyük bir bölümünün İslâm öncesi dönemlere ait olduğuna işaret eder. Avrasya coğraf­yasında 2000’lerin başından itibaren yapılmaya başlanan antik DNA çalışmaları ile arke­olojik araştırmalar, Hint-Avru­pa tezlerinin doğru olmadığına işaret etmeye başlamıştır. Hem dilsel hem antik DNA’ya dayalı hem de arkeolojik veriler, Hazar Denizi’nin kuzeyindeki Volga Havzası ve Güney Ural Bölgesi’ndeki insan kümeleri­nin Proto-Türkler’le bağlantılı olabileceğini göstermektedir.

    Rusya Federasyonu’nun Orta-Batı bölümünde, Güney Urallar Bölgesi’nde, Hazar Denizi’nin kuzeyinde 1970’li yıllarda gerçekleştirilen arke­olojik kazılarda Sintaşta (MÖ 2050-1750) olarak adlandırılan yeni bir kültür açığa çıkarıl­mıştır. Sintaşta, Doğu Avrupa ve Orta Asya sınırlarındaki Kuzey Avrasya bozkırlarında görülen bir Tunç Çağı arkeolojik kültürüdür. Sintaşta yerleşimi 1971-1986 arasında arkeolojik kazılarla araştırılmıştır. Bunun yanısıra Arkaim yerleşmesinde de bu kültürün karakteristik bulguları açığa çıkarılmış­tır. Diğer önemli yerleşmeler arasında Sarym-Sakly, Bersu­at, Kuysak, Ulak, Zhurumbay, Alanskoye, Bakhta ve Kameny Ambar sayılabilir. Sintaşta kül­türünün geç dönem evresi, Petrovka yerleşmesinin kazıl­masından sonra Sintaşta-Pet­rovka (MÖ 1750-1400) adıyla anılmaya başlanmıştır.

    Arkeo_Tarih_2
    MÖ 3500 ila MÖ 700 arasında, Anadolu ve Avrasya-Orta Asya coğrafyasındaki yerleşimler.

    Sintaşta kültürü yerleşme­leri kent plan şemaları, genel olarak kendi içinde benzerlikler göstermekle birlikte topografya­nın da katkılarıyla ayrıntılarda farklılıklar gösterir. Yerleşim dışı mezarlıkların varlığı ise ortak bir karakter olarak ortaya çıkar. Yerleşmeler, hendek ve rampa­larla güçlendirilmiş savunma sistemleri ile koruma altına alınmıştır. Sintaşta kültürü yerleşmeleri yuvarlak, oval ve köşeleri yuvarlatılmış dikdört­gen planlıdır. Yerleşim içi yapılar radyal ya da sıralı sistemde ya­pılmıştır. Bu bağlamda, kentlerin savunma sistemi ve yerleşim içi dokularının tasarlanarak inşa edilmiş oldukları anlaşılmak­tadır. Yapılarda inşa malzemesi olarak taş, ahşap ve çamur/kil kullanılmıştır. Sintaşta kültürü yerleşmelerinin, kendi içlerinde benzer besin ekonomisine sahip oldukları bilinmektedir.

    Bu kültür, Hint-Avrupa ku­ramcıları tarafından “Kurgan hipotezi” içine alınmaya çalı­şılmaktadır. Kurgan hipotezi, Hint-Avrupa dillerinin Avrupa, Avrasya ve Asya’nın kimi bölgele­rine yayıldığı Proto-Hint-Avrupa anavatanını belirlemeye yönelik en yaygın kabul gören hipotezdir. Bu kuram, Karadeniz’in kuze­yindeki geniş bozkırlarda MÖ 3500’lerden itibaren yaşayan ve kurgan inşa eden insanların Proto-Hint Avrupa dilini ko­nuştukları temeline dayanır. Oysaki hipotezin adı bile, “mezar tepeciği/tümseği” anlamına ge­len Türkçe “kurgan” teriminden türetilmiştir. “Kurgan hipotezi” ilk olarak 1950’lerde, bu terimi Yamnaya veya Pit Grave kültürü ve öncülleri de dahil olmak üzere çeşitli kültürleri gruplandırmak için kullanan arkeolog Marija Gimbutas tarafından kurgulan­mıştır. Yamnaya kültürü, Dinyes­ter ve Ural nehirleri arasındaki bölgenin MÖ 3300-2600 arasına tarihlenen Eneolitik Dönem’den Erken Tunç Çağı’na kadar uzanan bir devreyi kapsar. Bireylerin kurganların altındaki çukur mezarlara gömülmeleri, kül­türün karakteristik özelliğidir. Cesetler dizleri bükülmüş halde sırtüstü pozisyonda yerleştirilir ve genellikle aşı boyası uygula­ması yapılır.

    Arkeo_Tarih_1
    Bir Sintaşta kültürü yerleşmesinde günlük hayatın canlandırılması.

    Sintaşta kültürü ise, bu yuka­rıdaki uygulamadan farklıdır ve üst kültür unsurlarını yansıtır. Savaş arabası mezarları ve at gömüleri de içeren kurganlarıyla tanınan Sintaşta’nın mezarları, Yamnaya’ya göre daha gelişkin­dir. Bunun yanısıra sur ve hen­deklerden oluşan savunma siste­mine sahip yerleşmeleri, Sintaşta insanlarının ciddi dış tehditlere maruz kaldığına işaret eder. Bu dış tehdidin Proto Hint-Avrupalı Yamnaya ve ardılı kültürleri oldukları düşünülebilir.

    Türkler’in Batı Avrasya ve Batı Orta Asya (Horasan) kö­kenli olabileceğine dair yeni bir varsayım, Nisan 2018’de (#tarih, sayı: 47) yayımlanan yazımızla gündeme getirilmişti. Bu tarih­ten sonra, Türkler’in Batı Avrasya kökenlerine dair Sintaşta kültürü temelinde oldukça önemli yeni gelişmeler meydana gelmiştir.

    Arkeo_Tarih_3
    Sintaşta kültürünün (MÖ 2050- 1750) önemli yerleşmelerinden biri olan Arkaim’i yeniden kurma denemesi.

    Mimari, çanak-çömlek ve küçük buluntular noktasında Sintaşta kültürüne ait yerleşme­lerde saptanmış bulguların Pro­to-Turan ve Proto-Türk kümeleri ile hangi noktalarda bağlantılı ol­duğu sorusuna bugüne kadar çok kesin cevaplar verilememiştir; bununla birlikte Türk dilinde yer alan kimi tarım ve tarım ürünleri ile ilgili terimlerin herhangi bir dilden alınmamış olması, Türk­çenin konuşulmaya başlandığı Tunç Çağı’na dikkati çekmekte­dir. Tarım, tarla, arık, orak, pul­luk, saban, döğen (düven), yaba, harman, değirmen, ekim, ekin, ekmek, biçmek, öğütmek, arpa, buğday, burçak, başak ve elma gibi terimler, Türkler’in tarımı deneyimleyerek kendi ürettikleri ve dillerine kattıkları terimlerdir. Sözkonusu ürünlerin, Türkler’le ilişkilendirilmeye çalışılan ve MÖ 1300-700 arasına tarihlen­dirilen “Taş Mezar” (Slab Grave) kültürünün bulunduğu soğuk ve verimsiz Moğolistan ile Trans­baykal coğrafyasında yetişmesi olanaksızdır. Türkçede bulunan ve terimleri bize ait olan ürün­lerin bulunduğu temel coğrafya, Sintaşta kültürünün de saptan­dığı Hazar Denizi kuzeyindeki sulak ve verimli Güney Ural Böl­gesi’dir. Buna ek olarak Sintaşta kurganlarında açığa çıkarılan insan iskeletleri üzerinde yapılan antik DNA çalışmalarında sap­tanan “R1a DNA haplogrubu”nun Türkiye Türkler’i arasında yaygın olması da oldukça önemlidir.

    Arkeo_Tarih_4
    Yamnaya kültürüne (MÖ 3300-2600) ait bir kurganın mezar çukuru. Birey, çukur mezara dizleri hafif bükülerek yerleştirilmiş.

    Sintaşta kültürü çerçevesinde bugüne kadar onlarca yerleşim ortaya çıkarılmıştır. Her biri kendine özgü savunma sistemi ile korunan yerleşimlerin yakın çevrelerini tarım ve hayvancılık temelinde korumuş oldukları düşünüldüğünde, bunun ilkel bir beylik sistemi olduğu gözlen­mektedir. Savunma duvarları ile çevrili yerleşimlerin hayatta kalma çabalarının 300 yıldan fazla sürmediği anlaşılmakta­dır. Proto Hint-Avrupalılar’ın Sintaşta kültürü bölgesini işgal etmesiyle birlikte yerleşik haya­tın da ortadan kalktığı düşünüle­bilir. Bu bağlamda, beyliklerden oluşan yerleşik Sintaşta kültürü insanları, Proto Hint-Avrupalı­lar’ın saldırıları sonucu Andro­novo kültürünün (MÖ 1700-1200) göçebe yaşam tarzını başlatmış olmalılar. Sonuç olarak Türkler’in Türk adı ile olmasa da Türkler’e özgü toplumsal, kültürel, ırksal ve sosyo-ekonomik unsurlarla Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzey­doğusundaki bölgede yerleşik ve tarımcı bir kültür olarak tarih sahnesine çıkmaları günümüz­den yaklaşık 4 bin yıl önceye rastlamaktadır.

  • Altıgen kurgan keşifleri ve ‘Türk kimliği’ zorlaması

    Altıgen kurgan keşifleri ve ‘Türk kimliği’ zorlaması

    Kazakistan’daki kazılar sırasında ortaya çıkarılan ve MÖ 1800’lere tarihlenen mezar yapıları, kimi çevrelerin “manipülasyon yapılıyor” iddialarına yol açtı. Toktamış Batyr Kurganı’nın altıgen formda olmasını, klasik “Türk-Moğol akrabalığı”na uygun bulmayan kimi “uzmanlar”, arkeologların buluntulara “şekil verdiğini” iddia etti. Analiz…

    Geçen senenin (2023) sonlarına doğru Doğu Kazakistan-Abay ken­tindeki Toktamış Batyr Köyü’nde Kazak arkeologlar tarafından kazılan bir kurgandan gelen haberler arkeoloji camiasını epey heyecanlandırdı. MÖ 1800’lere yani Orta Tunç Çağı’na tarihlen­dirilen kurgan, ortasında gömü çukuru (pit grave) bulunan içiçe 3 kromlekten (çevre duvarı) oluşmaktaydı. En dıştaki altıgen olan kromleklerin iç kısımdaki diğer ikisi ise daire biçimindey­di. Bir ilk olan altıgen kromlekli kurganın diğer bir önemi, çukur mezar özelliği ile Demir Çağı öncesi ölü gömme geleneklerini göstermesiydi.

    Orta Asya coğrafyasında bugüne kadar kazılan kurgan­lar, varolduğu tesbit edilenlerin sadece %1’ini oluşturur. Ancak, geleneksel ve dairesel kromlek­lerin yanısıra mimari bir gelişme olarak görülebilecek altıgen kromlekin keşfedilmiş olması çok önemli bir yenilikti. Daha kazılmayı bekleyen onbinlerce kurganın bulunduğu devasa Orta Asya ve Avrasya coğrafyasında, kurgan mezar tipolojisinin yeni kazılarla zenginleşmeye devam edeceği de kuvvetle muhtemel­dir.

    Toktamış Batyr Kurganı’nın 3800 yıl öncesindeki Orta Asya mezar mimarisine yeni bir tipoloji kazandırmış olmasının yankıları sürerken; 16 Aralık 2023 tarihli Haberglobal’de yer alan Mert İnan imzalı bir haber “Altıgen mezar bilmecesi, Türk tarihi çarpıtılıyor mu?” başlığı ile dikkati çekti. Sözkonusu haber­de, Toktamış Batyr Kurganı’nda çalışan arkeologların kazıda çıkan mimari bulgular üzerinde “el ile değişiklik yaptıkları” ima ediliyordu. Mert İnan’ın görüş­lerine başvurduğu tarihçi-aka­demisyen Ahmet Taşağıl; 20 yılı aşkın süredir bölgede çalışma­lar yürüttüğünü, altıgen denen yapının orijinal olmadığını, Türkler’e ait kurganların yuvar­lak kare şekilli olması gerektiği­ni söylüyordu. Taşağıl, bu altıgen şekli kazıları yapan arkeolog­ların oluşturduğunu; kadim Türkler’deki en eski kurganların MÖ 1100’lere kadar gidebildiği­ni; Kazakistan’dan servis edilen görüntülere altıgen demenin mümkün olmadığını; bunların “dikkati çeksin” diye kazılar sırasında “şekil verilen” bulun­tular olduğunu iddia ediyordu.

    Bu eleştirilerde iki husus dikkati çekmektedir. Birincisi, Doğu Kazakistan’da yapılan sözkonusu keşif, kimilerinin bugüne kadar kurguladığı Türk-Moğol akrabalığı hipotezini desteklemiyordu. Kimi çevreler, uzun yıllardır Türkler’in köke­nini Güney Sibirya ve Taş Mezar (Slab Grave) Kültürü üzerinden tanımlamaya çalışmaktadır. Gerçekte ise Proto-Moğollar’a ait olan ve MÖ 1300-700 arasın­da Doğu Moğolistan ile Trans­baykal’da görülen “Taş Mezar Kültürü”nün Proto-Türkler ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Tokta­mış Batry Kurganı, Türk-Moğol akrabalığı hipotezini çürütmüş ve Proto-Türkler’in varlığını hem daha batıya çekmiş hem de 500 yıl geriye götürmüştür.

    arkeo_tarih_2
    MÖ 3500’lere tarihlenen İstanbul-Beşiktaş mezarları kurgan değil ve İskit kurganları ile aralarında 2500 yıllık bir zaman farkı var.

    İkinci husus, İslâmiyet öncesi Türk tarihi, kültürü ve arkeolo­jisi üzerine çalışan uzmanların; kurgan denen yığma mezarla­rın tanımı, kökeni, gelişimi ve türleri konusunda yaşadıkları sıkıntılardır. Bir anıt mezar türü olan kurganın en önemli özelliği, tekil ve müstakil bir mimari yapı olmasıdır. Günümüzden 5000- 5500 yıl önce, ölü bireyin yerleş­tirildiği basit bir çukurun üzerine toprak yığılmasıyla başlayan kurgan mezarın oluşum süreci; sonrasında anıt karakteri kazan­masını sağlayan kromlek (çevre duvarı) eklenmesiyle gelişerek devam etmiştir.

    İstanbul-Beşiktaş’ta keşfe­dilen “Höyüklü Kromlekler”in kurgan olarak tanımlanması da, bu konudaki kafa karışıklığının en çarpıcı ve güncel örneğidir. Beşiktaş mezarlarını kurgan sananlar, bunların Altay ve Moğolistan kurganları ile büyük benzerliklere sahip olduğunu defalarca ifade etmiştir! Bunları söyleyenler, MÖ 3500’lere tarih­lenen Beşiktaş mezarlarının tarih ve tipoloji olarak çağdaş ve ben­zerlerinin nerede olduğunu ise bugüne değin belirtmemişlerdir. Beşiktaş höyüklü kromlekleri, düşük irtifada, taş ve toprakla ya­pılan çok küçük ve yassı tümsek­lerin birbirlerine temas ederek inşa edilmiş olduğu, arı peteği gö­rünümlü plan şemasına sahip bir nekropol alanıdır. Bu mezarlığın Orta Asya’da ne tarih ne de plan şeması bakımından bir benzeri bugüne kadar ortaya çıkarılmış değildir. Erken Tunç Çağı 1 ve 2 dönemlerine tarihlenen Beşiktaş nekropolünün geç dönem (Erken Tunç Çağı 3) bir benzeri Yunanis­tan Makedonyası’nda keşfedil­miştir. MÖ 2500’lere tarihlenen Kriaritsi-Sykia nekropolü ise, plan şeması, mezar boyutla­rı, inşa malzemesi ve tekniği, kremasyonların yerleştirildiği taş kutular ve yakma geleneği ile Beşiktaş mezarlığının koşutudur.

    arkeo_tarih_1
    Doğu Kazakistan’daki Toktamış Batry Kurganı, Türk-Moğol akrabalığı hipotezini çürütüyor. 3 çevre duvarıyla altıgen bir forma sahip.

    Konuyla ilgili ve çarpıcı ilk örnek, tarihçi Emine Sonnur Özcan’ın 6 Şubat 2018’de Sözcü’ye verdiği mülakatta izlenebil­mektedir. Özcan, “Beşiktaş’taki kurganların Türk-İskit kur­ganları olmasına şaşırmamak lazım” diyerek Eskiçağ bilimi uzmanlarını ve özellikle arkeo­logları oldukça şaşırtmıştır. Öyle görünüyor ki Beşiktaş höyüklü kromlekleri (MÖ 3500-3400) ile İskit kurganları (MÖ 900-400) arasındaki 2500 yıllık zaman farkı, bu “uzmanlar” için önemsiz bir detaydır!

    Türkler’in köken ve türeyişleri ile Türk kavramının tarihçesi konusunda arkeolojik araştırma­lar ve değerlendirmeler yapacak yetişmiş uzmanlarımızın olma­ması; maalesef İslâmiyet öncesi Türk arkeolojisinde “rütbeli cahiller” için geniş bir alan açmış gibi görünmektedir. Toktamış Batyr Kurganı ile ilgili manipü­lasyon iddiaları, güncel ve talihsiz bir örnektir. Arkeoloji eğitimi almamış, arkeolog olmayanların, gidip görmediği ve çalışmadığı bir kazı hakkında, keşfi yapan arkeologlar üzerinde şüphe uyandırma gayretine girmesi kabul edilemez.

  • Arkeoloji bilimi ve zorlama bir Med-Kürt bağlantısı…

    Arkeoloji bilimi ve zorlama bir Med-Kürt bağlantısı…

    Med halkı, MÖ 1000’lerin başlarında Hazar’ın doğusundan güneye inen büyük göç kolunun kalabalık bir kümesiydi. Oluz Höyük kazılarında MÖ 600-550 arasına tarihlenen buluntular, “kimliklendirilmiş” arkeolojik bulgular değildir. Dolayısıyla bundan hareketle İslâmiyet öncesi Kürtler’le ilişkilendirilen yaklaşımlar bilimsel sayılamaz.

    Oluz Höyük kazılarının 2022 ve 2023 dönem­lerinde 4B Mimari Tabakası’nda (MÖ 600-550) Med Krallığı dönemine ait mimari kalıntıların açığa çıkarılması; çanak-çömlek ve bazı küçük buluntuların saptanması Türki­ye kamuoyunda ve uluslararası arkeoloji çevrelerinde oldukça dikkati çekti.

    Medler ve Med Krallığı’nın kendilerine ait yazılı kayıtların bugüne değin ortaya çıkarı­lamamış olması, arkeolojik bulguların kimliklendiril­mesini de zorlaştırıyordu. Bu süreçte, “ateş kültü” ile ilgili erken dönem bulguları, Oluz Höyük’ün MÖ 500’lerde bu krallığın batı sınırında kutsal bir yerleşme olduğunu kanıt­ladı. Med halkı, MÖ 1000’lerin başlarında Hazar Denizi’nin doğusundan güneye doğru inen büyük göç kolunun kalabalık bir kümesini oluşturmuştu. Büyük kafileden ayrılan Med küme­leri, Urmiya Gölü havzasına yerleşmişti. MÖ 8000’lerden (öntarih-protohistorya döne­mi) itibaren Medler’in yaşadığı bölgeyi Assurlular “Mada”, eski Yunanlar ise “Medya” olarak adlandırmışlardır.

    Medler uzun yıllar süren mücadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakalar’ı (Doğu İskitler) İran topraklarından çıkar­mışlardır. Ülkesindeki Turanî göçebelerden kurtulan Med Kralı Kyaksares (MÖ 625-585) İran coğrafyasında genişleme arzusundaydı. Bu siyaset doğ­rultusunda Medler, dönemin Pers ülkesi Parsua’ya ilerleye­rek Kral Ariaramna’yı egemen­lik altına aldılar ve ülkeyi talan ettiler. Kyaksares, Parsua ile beraber 1. Kyros’un (MÖ 640- 600) ülkesi Parşumaş’ı da ele geçirerek tahta 1. Kambys’i (MÖ 600-559) çıkardı. Böyle­likle Parsualar, Med Krallığı’na bağlı vasal bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaime­nid soyundan gelen 1. Kambys, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 559’da İran’da Önasya’nın en büyük imparatorluklarından birini kuracak olan Büyük Ky­ros doğdu (MÖ 590).

    Arkeo_Tarih_1
    Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna gelen Medler batıdaki sınırlarını Kappadokia’ya kadar ilerletmişlerdi (MÖ 585).

    İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamamlayan Medler, önce Urartu Krallığı, sonrasında ise Assur İmpara­torluğu’nun tarihten silinme­siyle Batı İran, Kuzey Mezo­potamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumuna geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısındaki Anadolu topraklarını tehdit etmeye baş­ladılar. Medler’in batıya doğru hareketlenmeleri; Kızılırmak kavsi içi ve yakın çevresinde Antik Batı’nın Kappadokia dediği, Assurlular’ın ise Tabal, Kaşku ve Tukhana (Tuvana) olarak andığı topraklarda yaşayan Frigleşmiş Kızılırmak Havzası topluluklarının yakın geleceklerini belirleyen politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Ana­dolu’nun doğu yarısını işgal etmeleri (MÖ 590) ile Batı İran, Mezopotamya ve Anadolu top­raklarında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başla­dıkları anlaşılmaktadır. Kül­türel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkla­rı Erken Zerdüşt Dini’nin etkisi önemli olmuştur.

    Arkeo_Tarih_2
    Bugün İran’ın Şiraz şehrinin 50 km kuzeydoğusunda bulunan Persepolis’teki Apadana Sarayı duvar kabartmalarında Med ve Pers askerleri.

    MÖ 559’da Persler’in başına geçen Büyük Kyros, Medler’in boyunduruğunda olmasına rağmen Elam Krallığı’nın eski başkenti Susa’yı ele geçirdi. Mezopotamya’nın güneyine açılan yol üzerinde bulunan Susa, stratejik konumu dola­yısıyla Persler için çok önemli bir merkez konumuna geldi. Uzun bir süre devam eden isyan sonucunda MÖ 550’de anne tarafından dedesi olan Med kralı Astyages’i yenen Kyros, iki krallığı birleştirerek kendisini ülkenin tek hakimi ilan etti.

    Arkeo_Tarih_3
    Persepolis’teki Apadana Sarayı kabartmalarından bir örnek.

    Medler ve Med Krallığı hakkında, ikincil kaynaklar ile Persepolis Apadana Sarayı ka­bartmaları dışında kimliklendi­rilmiş arkeolojik bulgular yoktur. Arkeolojide “hayalet kültür” adı verilen bu durum, Medler’i daha güçlü oldukları dinî görünümleri ile tanımlamayı zorunlu kılar. Ahura Mazda, natürist külte bağlı olan Med tanrılarının en büyü­ğüdür. Ahura Mazda’nın dini olan Mazdeizm, İran ve yakın çevresi­ni ciddi biçimde etkilemiş ve eski İranlılar ateş, güneş, ay, toprak, su ve rüzgarı kutsal varlıklar olarak görmüşlerdir. Ay gece, güneş ise gündüz aydınlığını; ateş Ahura Mazda’nın varlığını; toprak ve su ise temizliği temsil ederler. Ateş, su ve toprağın kirletilmesi kesinlikle yasak­tır. Anne tarafından Med kanı taşıyan Büyük Kyros, dedesi Astyages’i mağlup edip Pers egemenliğini kurduğunda; Pers aristokrasisi Medler’in ruhban sınıfı olan Moglar (Muğ, Magi) tarafından temsil edilen ve ge­nellikle yoksullar tarafından be­nimsenmiş olan Zerdüşt Dini’ne sempati duymadılar. Moglar da Pers kralları ile soylularından hoşnut değillerdi; zaman zaman halkı krala karşı kışkırtma faali­yetlerine giriştiler. Med Krallığı döneminde saygın kişiler olarak hürmet gören Moglar, Persler tarafından ciddiye alınmadılar; ancak kurban ayini, fal ve rüya tabiri gibi ihtiyaçlar dahilinde talep gördüler.

    Oluz Höyük’teki Med bulun­tularını analiz eden ve geçen ay yayımlanan (#tarih, s.109: “Medler, Oluz Höyük’e geldi; heykel-sunak gitti, ateş geldi”) yazımızdan sonra; özellikle kimi milliyetçi ile Kürt yerel tarihçilerin sosyal medyada “Med-Kürt eşitliği” temelinde bu arkeolojik keşfi siyasallaş­tırmaya çalıştıkları gözlendi. Bunun temel nedeni, Oluz Höyük’te “ateş kültü” ile Med Krallığı’nın birarada açığa çıkarılmış olmasıdır. Med-Kürt bağlantısı aslında uzun yıllar­dır gündemde olan bir şehir efsanesidir ve bilimsel açıdan kanıtlanmış bir yönü yoktur. Herodotos’un bildirdiğine göre, Medler İranî bir halktır ve Persler’le akrabalıkları vardır. Akhaimenid döneminde Persler Medler’i kendilerine örnek al­mış ve onlar gibi giyinmişlerdir. Büyük Kyros, Med, Elam, Babil, Lydia, Assur ve Fenike kıyafet­lerini görmüş, bunların içinde Medler’inkini benimsemiştir. Sözkonusu dönemde bir halkın başka bir halkın kıyafetinden giyinmesi pek görülmüş bir şey değildi ve bu durum bir utanç meselesiydi. Buna karşın, dil, ırk ve inançları bakımından birbirlerine çok yakın olan bu iki halk için böyle bir durum sözkonusu olmamıştır.

    Med diline ait herhangi bir belge bulunmamakla birlikte, bunun Pers dili ile yakın olduğu düşünülmektedir. Teorik ve arkeolojik düzlemde Kürtler’in Medler’le tarihsel bağları oldu­ğunu söyleyebilecek durum­da değiliz. İslâmiyet öncesi tarihleri bir “karanlık çağ” olan Kürtler için, Medler ve Zerdüşt Dini üzerinden bir tarih oluş­turulmaya çalışılması bilimsel bir yaklaşım değildir. Bugüne değin Önasya coğrafyasında yapılan arkeolojik kazılarda İslâmiyet öncesi Kürtler’le iliş­kilendirilebilecek herhangi bir arkeolojik bulguyla karşılaşıl­madığı gibi, Kürtler’in Zerdüşt Dini mensubiyeti, ibadetleri ya da tarihsel ateşgedeleri ile ilgili hiçbir bilgi de yoktur. Ayrıca İslâmiyet öncesi Kürt tarihinde Zerdüşt Dini’ne mensup bir ta­rihsel şahsiyet de bilinmemek­tedir. Arkeoloji bilimi, aktüel siyasetin formatlarına göre düzenlenmez.

    Arkeo_Tarih_4
    Oluz Höyük 2023 kazıları esnasında arkeologlar Med Sunağı’nda çalışılırken.
  • Paha biçilmez Anadolu mirası Türk arkeologlarca yaşatılıyor

    Arkeoloji, artık Türkiye’nin Batı’yla rekabete girdiği bilim dallarından biri. Ülkemizin arkeoloji ve eski eser politikasını belirleyen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Türk Tarih Kurumu’nun destekleri sonucunda, arkeologlar 2023’te çok önemli keşiflere imza attılar.

    Gundem_Arkeoloji_1

    ŞANLIURFA – KARAHANTEPE / MÖ 10.000

    ‘Hassas içerikli’ erkek heykeli

    İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Necmi Karul tarafından yürütülen ve Anado­lu anıt sanatının başlangıcını oluşturan Göbeklitepe kültürüne ait bir yerleşme olan Karahantepe’de 2.3 m. yüksekli­ğinde bir erkek heykeli bulundu. Elleri ile penisini tutmuş olan figürün benzerleri, yakın çevredeki Sayburç ve Balıklı­göl’de de ortaya çıkarılmıştı. Haber Tür­kiye medyasında çoğunlukla heykelin penis bölümü olmadan paylaşıldı.

    Gundem_Arkeoloji_2

    İSTANBUL – BEŞİKTAŞ / MÖ 7.000

    Şehrin göbeğinde Neolitik dönem kalıntıları

    İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında Beşiktaş Mey­danı Metro İstasyonu ana girişi kazılarında Neolitik Dönem’e ait olduğu düşünülen işlenmiş ahşap kalıntıları bulundu. Erken Tunç Çağı kromlekli mezarlarının altında saptanan ahşap kalıntı­ları, Yenikapı kazılarından sonra İstanbul’da keşfedilen en önemli organik bulguları oluşturuyor.

    VAN – KANİYA BEKAN / MÖ 1200

    Nekropolde ameliyatlı kafatasları

    Van’ın Çatak ilçesindeki Kaniya Bekan Nekropolü’nde, Van Müzesi başkan­lığında yürütülen kazılarda ortaya çıkarılan 400 iskeletten 30’unun kafatasında ameliyat izleri (trepanas­yon) saptandı. Anadolu’da Neolitik Dö­nem’den itibaren görülen trepanasyon uygulamasının nedeni hakkında görüş­birliği bulunmuyor. Bir grup biliminsanı bunu tıbbi sebeplerle ilişkili görürken, kimi uzmanlar trepanasyonun dinsel temelli bir pratik olduğunu savunuyor.

    Gundem_Arkeoloji_3

    VAN – KÖRZÜT KALESİ / MÖ 900

    Erken Urartu döneminden izler

    Van Müzesi başkanlığında Muradiye yakınlarındaki Körzüt Kalesi’nde gerçekleştirilen kazı­larda Urartu yazıtları keşfedildi. Urartu Kralı Menua dönemine ait olduğu düşünülen yazıtlar, iki taş blok üzerine 6 sıra çivi yazı­sıyla yazılmış. Sözkonusu yazıt­lar, Erken Urartu Dönemi’ne ait olmaları nedeniyle son derece önemli bulgular kategorisinde değerlendiriliyor.

    Gundem_Arkeoloji_4

    ÇORUM – BOĞAZKÖY / MÖ 800

    Demir Çağı’ndan eşsiz bir parça

    Hattuşa Antik Kenti’nde Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Andreas Scha­chner başkanlığındaki kazılarda fildişi bir süsleme parçası bulundu. Yaklaşık 30 cm. uzunluğunda, 10 cm. genişliğindeki fildişi parçada, parlak zemin üzerine kazınmış sfenks ve aslan figürleri ile iki hayat ağacı motifi yer alıyor. Demir Çağı için eşsiz bir eser olan fildişi parçanın mobilya aksamı olduğu düşünülüyor.

    Gundem_Arkeoloji_5

    AMASYA – OLUZ HÖYÜK / MÖ 700

    Kare planlı yeni sunak ve ateş ocağı

    İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şevket Dönmez başkanlığında de­vam eden Oluz Höyük kazılarında Med Dönemi’ne ait sunak keşfedildi. Sunak, Kubaba Kutsal Alanı’nda ortaya çıkarıl­dı. Geç Frig Dönemi’nde inşa edilen an­cak Med Dönemi’nde “kutsal ateş ocağı” ve platform gibi eklentilerle müdahale gören sunağın kare planlı tapınakların en erken örneği olduğu düşünülüyor.

    Anafi 1.8.2

    KAHRAMANMARAŞ – TANIR YASSI HÖYÜK / MÖ 600

    Anadolu’da nadir bir Pers yapısı

    Ahi Evran Üniversitesi’nden Dr. Elif Baştürk başkanlığında yürütülen Tanır Yassı Höyük kazılarında, Akha­imenid (Pers) Dönemi’ne tarihlenen mimari kalıntılar saptandı. Avlulu bir komplekse ait olduğu gözlenen yapı, nitelikli taş döşemeleriyle dikkati çeki­yor. Anadolu’da nadir olarak görülen Akhaimenid yerleşmeleri, Perslerin Anadolu’yu işgali sırasında ve sonra­sında kültürel bir değişim gerçekleş­tirmediklerine işaret ediyor.

    Gundem_Arkeoloji_7

    BARTIN – AMASTRİS / 200

    Afrodit ama su perisi

    Amasra Müzesi başkan­lığında modern Amasra içinde yer alan Amastris Antik Kenti’nde yapılan kazılarda Afrodit heyke­li bulundu. Figürün aynı zamanda su perisi Nym­phe özellikleri taşıması­nın Anadolu arkeoloji­sinde ilk defa gözlendiği ifade ediliyor.

    Gundem_Arkeoloji_9
    Gundem_Arkeoloji_8

    MUĞLA – STRATONİKEİA / MÖ 152

    ‘Dans eden Mousa’ heykeli

    Pamukkale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Bilal Söğüt başkanlığında yürütülen Stratonikea Antik Kenti kazılarında, antik dönem mitolojisinin ilham perilerinden olan “Dans eden Mousa” heykeli ortaya çıkarıldı. MÖ 2. yüzyılın meşhur heykelt­raşlarından Philiscus’un yaptığı bilinen ve Zeus ile Mnemosyne’nin kızları olan ilham perilerinden “Dans eden Mousa”nın, Anadolu ve Yunanistan’da sadece Roma dönemi kopyaları biliniyor.

    ADIYAMAN – PERRE / 100-300

    Sabbion ve Maxiadas burada yatıyor

    Adıyaman Müzesi başkanlığında Perre Antik Kenti’nde Roma Dönemi’ne ait 17 Khamosorion tipi lahit içeren bir mezar odası bulundu. Lahitlerden birinin üzerin­de, kazıma tekniğiyle yapılmış Sabbion ve Maxiadas isimli erkek ve kadın adları tespit edildi. Sözkonusu yazıt, Anadolu’da bir Kha­mosorion lahit üzerindeki ilk örnek.

    Gundem_Arkeoloji_10
  • Medler, Oluz Höyük’e geldi heykel-sunak gitti, ateş geldi

    MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesintisiz bir biçimde farklı inanç sistemleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştı. Medler’le birlikte ise, Erken Zerdüşt dini özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğrafyada etkili olmaya başladı. Görsel ifadelerin yerini ateş aldı; küller depolandı; ateş, bir tür “kıble” olarak kullanıldı.

    Göçebe Persler, MÖ 1. binyılın başlarında Horasan’dan yani Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklardan Proto-Türk (Tu­ranî) Sakaların (Doğu İskitler) baskısıyla İran’ın bugünkü Fars Bölgesi’ne geldiler ve yerleşti­ler. İlk Pers ülkesinin adı olan “Parsua”, Yeni Assur, Yeni Babil, Yeni Elam, Urartu ve Eski Pers kaynaklarında geçmektedir. MÖ 716-715 yıllarında bölgeye büyük bir sefer gerçekleştiren Assur Kralı 2. Sargon, sarp bir tepe üzerinde yer alan ve güçlü kulelerle korunan Med kenti Ganghutu’ya saldırmış ve kenti zaptetmiştir. Bu bağlamda Assur döneminde Persler ile Medler’in Batı İran’da birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır.

    Perslerin komşuları olan Medler, uzun yıllar süren mü­cadeleler sonucunda MÖ 625 civarında Sakaları İran toprak­larından çıkarmayı başardılar. Buradaki Proto-Türk göçebeler­den kurtulan Med Kralı Kyaksa­res (MÖ 625-585) İran coğrafya­sında genişleme arzusundaydı. Bu siyasetin bir sonraki aşa­masında Medler, Persleri de egemenlikleri altına aldılar. Böylelikle Persler, Med Krallı­ğı’na bağlı bir beylik konumuna düştüler. Kyaksares’ten sonra Med Krallığı tahtına Astyages (MÖ 585-550) çıktı. Akhaime­nid soyundan gelen Pers Kralı 1. Kambys ise, Kral Astyages’in kızı Mandana ile evlendi. Bu evlilikten, MÖ 590’da İran’da Önasya’nın en büyük impara­torluklarından birini kuracak olan Büyük Kyros doğacaktı.

    Arkeo_Tarih_1
    Kubaba Sunağı ve yakın çevresinde, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarıldı.

    Önce Urartu Krallığı sonra­sında ise Assur İmparatorluğu yıkılmıştı. İran’daki siyasal ve askerî yapılanmasını tamam­layan Medler ise Batı İran, Kuzey Mezopotamya ve Doğu Anadolu’da etkin güç durumu­na geldiler; Kral Kyarksares önderliğinde Fırat’ın batısında­ki Anadolu topraklarını tehdit etmeye başladılar.

    Kızılırmak Kavsi İçi ve yakın çevresinde, Antik Batı’nın “Kap­padokia” dediği, Assurlular’ın ise “Tabal” olarak andığı top­raklarda Frigleşmiş Kızılırmak Havzası toplulukları yaşıyordu. Medler’in batıya doğru hare­ketlenmeleri, bu coğrafyanın yakın geleceğini belirleyen

    politik ve askerî olayların başında gelmektedir. Medler’in Anadolu’nun doğu yarısını ele geçirmeleri ile Batı İran, Me­zopotamya ve Anadolu toprak­larında kültürel anlamda bir birlik oluşmaya başladı. Bunun sonucunda Kızılırmak Havzası topluluklarının Medler’e karşı kültürel ve dinsel temelleri olan bir yakınlık hissetmeye başla­dıkları anlaşılmaktadır. Kül­türel birliğin sağlanmasında, Medler’in Anadolu’ya taşıdıkla­rı Zerdüşt dininin etkisi önemli olmuştur. Bu duruma MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren Kızılırmak Havzası ve doğu­sunda Zerdüşt dininin saygı görmüş ve yaygınlaşmış olması tanıklık etmektedir.

    Arkeo_Tarih_2
    Kazı başkanı Prof. Dr. Şevket Dönmez ve ekibi, Med sunağında çalışırken.

    MÖ 590’da başlayan Kızılır­mak (Halys) Savaşı, MÖ 585’de sona ermişti. Bu tarihten itiba­ren Lidya Krallığı, Med sınırını oluşturan Kızılırmak’ın yakın çevresinde ve batısında oturan Frig halkı ile Frigleşmiş toplu­luklara baskı yapmaya başladı. MÖ 585’teki barış antlaşması ile sağlanan huzur ortamı, MÖ 546’da Akhaimenid kralı Büyük Kyros’un Lidya Kralı Kroisos’u yenmesi ve Anadolu’yu zaptet­mesiyle son buldu.

    Önemli bir Kuzey Kappa­dokia kenti olan Oluz Höyük’e, yaklaşık MÖ 585 civarında Med boylarından biri olan Magiler’in (Mog, Magus) yerleşmiş olduğu, dinsel mimarideki bazı eklenti unsurları ile taşınabilir maddi bulgulardan anlaşılmaktadır. Bu durum, Anadolu’nun doğu yarısını MÖ 585’ten MÖ 559’a değin 26 yıl boyunca yöneten Medler’in, Amasya coğrafya­sının da dahil olduğu Kappa­dokia’ya büyük önem vermiş olduklarına işaret eder. Bu süre içinde Magiler’in, Erken Zerdüşt dininin temel kültünü oluştu­racak olan Ateş Kültü inancını hem de Zerdüşt’ün hayatta ol­duğu bir dönemde Oluz Höyük’e taşımış oldukları gözlenmekte­dir. Misyonları Zerdüşt dininin yaşatılması olan Magiler’in, Medler’le birlikte Anadolu’ya ilk defa MÖ 590’larda misyoner olarak girdikleri ve sonrasında belki de hiç geri dönmedikleri anlaşılmaktadır.

    Arkeo_Tarih_3
    Med Krallığı’nın Anadolu’daki yayılım alanı.

    Medler’in işgale başladığı MÖ 590’a kadar, Anadolu’da kesinti­siz bir biçimde farklı inanç sis­temleri çerçevesinde güçlü bir paganizm yaşanmıştır. Med­ler’le birlikte ise, merkezinde “arkaik monoteizm” (tevhid) ile “anikonizm” olan Erken Zerdüşt dininin özellikle Kızılırmak Havzası ve doğusundaki coğ­rafyada etkili olmaya başladığı anlaşılmaktadır. Oluz Höyük’te açığa çıkmaya başlayan arkeo­lojik bulgular, büyük olasılıkla Medler’in hareket güzergah­larına ve yerleşmelere de işaret etmektedir. Oluz Höyük kazıları, Anadolu’ya yeni olan bu dinde heykelin ve sunağın olmadığına, görsel ifadelerin yüceltilmesi ya da bunlara saygı duyulması noktasında muhalif bir düşünce ve eylem bulundu­ğuna işaret etmektedir. Görsel ifadelerin yerini ateşin aldığı, belki ateşin bir “kıble” ola­rak kullanıldığı bu yeni dinin bulguları Oluz Höyük’te açığa çıkmaya devam etmektedir.

    Hitit çöküşünden yaklaşık 600 yıl sonra Oluz Höyük’ün Frig Krallığı döneminde önemli bir dinsel merkez olmaya başladığına işaret eden en önemli yapı Kubaba Sunağı’dır (kurbangah). MÖ 600’lerde inşa edildiği anlaşılan sunak, yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasında bulunur. Kubaba Sunağı, ana plan şema­sı olarak kareye yakın dikdört­gen biçiminde masif bir yapıdır. Sunak ve yakın çevresinde 2010 döneminden itibaren geliştirilen kazılarda, yapıyı işlevlendirmesine yardımcı olan taştan şekillendirilmiş Ku­baba heykelciği parçası dışında, çok sayıda dinsel bulgu ortaya çıkarılmıştır. Bunlar içinde kamçılı kırbaçlara ait olduğunu düşündüğümüz delinmiş ko­yun parmak (phalanx) ve omur (astragalos) kemikleri dikkati çekmektedir.

    Arkeo_Tarih_4
    Oluz Höyük’te çıkarılan tunç bir levha, bölgedeki Med varlığının önemli arkeolojik kanıtlarından.

    Oluz Höyük 2023 dönemi çalışmaları sırasında Kubaba Sunağı’nın doğusunda yapı­lan genişleme ve derinleşme çalışmaları sırasında kare biçimli yeni bir masif yapı ortaya çıkarıldı. Kubaba Sunağı ile aynı doğrultuda ve hizada inşa edilmiş olan kare yapının hemen kuzey bitişiğinde ise yu­varlak planlı bir ocak bulundu. Batı ve doğusundaki alanlarda yoğun bir biçimde kül depolama yerleri saptanan ocağın tabanı ve kenarlarının özenli biçimde kil ile sıvanmış olduğu gözlendi (Bunlara ek olarak, kare biçimli yapının güneydoğu köşesine, yapıyla organik bağı olduğu an­laşılan dikdörtgen plan şema­sına sahip bir taş platform inşa edilmiş olduğu anlaşıldı).

    2023 dönemi çalışmalarında saptanan kare biçimli yapının inşa tekniği, taş cinsleri, taş ve çamurdan oluşan yapı malze­meleri ile plan şeması Kubaba Sunağı ile büyük benzerlik­ler göstermektedir. Kubaba Sunağı’nı pozisyonlayarak aynı hizada inşa edilmiş olması da gözönüne alındığında, bu yapının da bir sunak olduğu düşünülebilir. Her iki sunak arasındaki yakın benzerlikler, bunların aynı dönemde, yani MÖ 600 civarlarında birlikte inşa edilmiş olduklarına işaret etmektedir.

    Arkeo_Tarih_5
    Kutsal Ateş Ocağı’nda onlarca yıl yanan ateşin kutsal külleri, yapının etrafında depolanmış.

    Geç Frig kültürünün inanç sistemindeki Kubaba için yapılmış olduğu gözlenen bu iki sunağın ve kutsal alanın, MÖ 585’ten itibaren Anadolu’ya yayılmaya başlayan Magiler’le birlikte değişime uğramaya başladığı anlaşılmaktadır. Özellikle doğuda yer alan suna­ğın kuzeyine eklenen “Kutsal Ateş Ocağı” ile güneydoğusuna inşa edilen taş platform bu de­ğişimin arkeolojik kanıtlarıdır. Bu müdahalelerle Kubaba için inşa edilmiş kare biçimli kutsal bir yapıya “Ateş Kültü” ile ilgili işlevler yüklenmiş olduğu göz­lenmektedir.

    Güneydoğudaki platform ise çok büyük olasılıkla üzerinde ateş yanan bir yapı olarak ta­sarlanmıştı. Orijinal yüksekliği çok büyük olasılıkla 3 metreyi bulmuş olan platformun üze­rinde yanan ateş, yerleşmede bir ateşgede olduğunu işaret etmek için kullanılıyordu. Mimari kalıntıların yanısıra saptanan tunç bir levha ile çanak-çömlek parçaları, Oluz Höyük’teki Med varlığının diğer arkeolojik kanıtlarını oluşturmaktadır.

  • Kaşkalar: Hattuşa’yı yıktılar Hitit Çağı’na nokta koydular

    Anadolu’da MÖ 1700-1200 arasındaki Hitit Çağı’nın sonunu, Karadeniz Bölgesi’nin Kaşka kabileleri getirmiştir. Kaşkalar uzun süre Hititler’in hüküm sürdüğü toprakları istila ederek, sınır şehirleri ve kült mekanları yakıp yıkmışlar; zayıflayan başkent Hattuşa’ya son darbeyi vurmuşlardı. Oluz Höyük’te ortaya çıkan buluntularda Kaşka işaretleri…

    Yaklaşık 4.000 yıl önce Anadolu toplumlarının çeşitli etnik gruplardan oluştuğu ve bunların Luvi, Pala, Assur, Hatti, Hurri ve Kuşşara­lı-Neşalı olarak da adlandırılan Hitit halk toplulukları olduğu yazılı belgelerle saptanmıştır. Bu belgelerin Eski Assur lehçesiyle yazılmış olmalarından, Assurlu­lar’ın Anadolu’ya ticaret yapmak amacıyla gelmiş olduklarını ve gelirken de yazıyı beraberlerinde getirdiklerini anlıyoruz. Assur­lular’ın bugünkü Kuzey Irak’tan Anadolu’ya ticaret yapmak için gelmelerinin nedeni, kendi ülkelerindeki doğal kaynaklar­dan yoksun olmalarıydı. Aynı zamanda yerli Anadolu halkı olan Hattiler’in madencilikte yüksek bir düzeye erişmeleri de Anadolu’nun ticari cazibesini artırıyordu.

    Assurlu tüccarların Anado­lu’da kalmaları, Luvi ve Palalar gibi Hint-Avrupa ırkına mensup Kuşşaralılar’ın, ilk siyasi birliği MÖ 18. yüzyılın sonlarında kur­malarına kadar devam etmiştir. Anadolu’da yaklaşık 180 yıl süren Assur Ticaret Kolonileri Çağı’n­da görülen uluslararası ticaret, kentleri sosyo-ekonomik bakım­dan geliştirip zenginleştirmiş ve sonuçta bu ekonomik değerleri koruma refleksine yolaçmıştır.

    ArkeoTarih-1
    Oluz Höyük kazılarında bulunan ve Kaşka kültüründen izler taşıyan basit bir mızrak ucu ve kilden üretilmiş, ilkel şartlarda pişirilmiş boncuk.
    ArkeoTarih-2

    Bu gelişmelerin, Protohistorik Dönem’de barış içinde madenci­lik ve tarımla uğraşan kentleri, Öntarih Dönemi’nde kendilerini koruyabilmek için askerî bakım­dan da güçlenip kent devletleri hâline getirdiğini görüyoruz. Kentlerin etrafının sur duvarları ile çevrili olması da bu duruma bir kanıttır. Arkeolojik kazılarda bu kentlerin büyük yangınlarla yıkılmış oldukları gözlenmiştir. Sözkonusu yangınlara neden ola­rak, kent devletlerinin birbirleri ile yaptıkları savaşlar ya da bir kent devletinin diğerlerini zap­tetmesi gösterilebilir. Bu çağda Anadolu’nun kent devletlerinden biri olan ve fakat bugüne kadar nerede olduğu saptanamayan Kuşşara’nın, gece baskınları dü­zenleyerek diğer kent devletleri üzerinde hâkimiyet kurmak için savaştıkları bilinmektedir. “Anit­ta Tableti” olarak bilinen belgede, kral Anitta babası Pithana’nın icraatlarını anlattıktan sonra kendisinin Ullama, Harkimaş, Zalpuvaş, Şalativara, Hattuş (Boğazköy) ve Neşa’yı (Kültepe) elegeçirdiğini ve daha sonra da kurduğu siyasi birliğin merkezini Neşa’ya (Kaneş) taşıdığını anlatır. Büyük ihtimalle bu savaşlar sonucunda Assurlu tüccarlar bir daha geri gelmemek üzere Anadolu’yu terketmiş olmalıdır. Bu nedenle de Anadolu’da Assur Ticaret Kolonileri Çağı sona ermiştir.

    Anitta’nın kurduğu devlet daha sonraları Hitit Krallığı’na (MÖ 1700-1200) evrilmiş ve Ana­dolu’da Hitit Çağı başlamıştır. Hi­tit egemenliğinin Anadolu’da 500 yıl kadar sürdüğünü ve MÖ 1200 civarında Thrako-Frig göçleri başta olmak üzere çeşitli dış ve iç dinamiklerin etkileri sonucu yıkılmış olduğunu biliyoruz.

    ArkeoTarih-4
    Kızılırmak Nehri’nin denize döküldüğü bölgede, farklı kültür katlarına sahip İkiztepe, Anadolu’nun bilinen en büyük Erken Tunç Çağı mezarlığını oluşturmaktadır.
    ArkeoTarih-3

    500 yıllık tarihleri boyunca Hititler pek çok zorlu düşmanla savaşmış; ancak hiçbiri Karade­niz Bölgesi’nin Kaşka kabileleri kadar krallığı zorlamamıştır. Hitit Ordusu’nun Kaşkalar’ı kendilerinden uzak tutmak ve krallıklarının kuzey sınırlarını etkili bir şekilde korumak için harcadığı tüm çabalar başarısız olmuş; Kaşkalar uzun süre bo­yunca Hititler’in hüküm sürdüğü toprakları istila ederek, sınır şehirleri ve kült mekanları yakıp yıkmışlardır. Zayıflayan Hitit başkenti Hattuşa’ya nihayetinde son darbeyi vuran da Kaşkalar olmuştur.

    Assur kralı 3. Tiglat-Pileser’in (MÖ 745-727) Orta Anadolu’daki Tabal kent devletlerine MÖ 743’de yaptığı seferde andığı Kaşkulu Dadilu’nun varlığı, Hitit kaynak­larındaki Kaška halkına bir atıf olarak değerlendirilmelidir. Bu önemli tarihsel bilgi, Kaşku isimli bir ülkeden/kentten olduğu an­laşılan Dadilu’nun Assur’a karşı Tabal kralları ile ittifakını göste­rir; aynı zamanda Hititlerin siyasi olarak MÖ 1200’lerden itibaren boşalttığı Hatti Ülkesi’nin kuzey­den gelen Kaška halkı tarafından iskan edilmiş olabileceğine işaret eder. Hitit kaynaklarından iyi bildiğimiz, ancak daha çok soyut anlamda tanıdığımız Kaşka halkının arkeolojik kimliklen­dirilmesi bugüne kadar gerçek­leşmemiştir. Hititlerin düşman gördükleri bu toplumun kabileler hâlinde yaşadıkları; sosyo-eko­nomik sistemlerinin küçükbaş hayvancılığa dayandığı; domuz besledikleri ve kısmen de tarım yaptıkları anlaşılmaktadır. Hitit kaynaklarından öğrendiğimize göre, yarı göçebe/yarı yerleşik bir yaşam sürdüren Kaşka kabileleri Hitit kontrolündeki sınır bölge­lerinde hasat edilen ekinleri ve çiftlik hayvanlarını yağmala­mışlar, sınır yerleşmelerini talan etmişlerdir.

    Küçükbaş hayvan yetiştiricili­ği basit anlamda Kaşka kabilele­rinin yaylacılıkla uğraşan kırsal topluluklar olduğuna, domuz be­siciliği ise Kaşka nüfusunun geçi­ci yerleşik düzenine işaret eden bulgulardır (Zira evcil domuzlar koyun, keçi gibi araziye kolayca çıkıp geri dönebilen hayvanlar değildir ve belli oranda sahipleri­nin yerleşikliğine işaret eder). Hi­tit ordu birliklerinin saldırılarına karşı kendilerini savunmak için Kaşka halkının Amasya Ovası ve benzeri düzlüklerdeki açık ve savunmasız kalıcı köylerde yaşa­ması, Hitit birlikleri tarafından yakalanma ve öldürülme riskini artırıyor olmalıydı. Bu nedenle Kaşkalar’ın Hitit Ordusu’nun akınlarına karşı kendilerini savunmak için çoğunlukla küçük ve dağınık mezralarda yaşamış oldukları da düşünülebilir.

    Kaşka halkı ile ilgili bugüne kadar üzerinde durulmayan en önemli husus, bu insanla­rın kökenidir. Eski Hitit yazılı kaynakları ile birlikte karşımıza çıkan Kaşkalar, araştırmacılar tarafından yalnızca Eski Hitit Dönemi’nin (MÖ 1600-1500) Kuzey-Orta Anadolu sakinleri olarak görülmüş ve değerlen­dirilmiştir. Kaşka halkının Kuzey-Orta Anadolu’daki varlığı için yalnızca Eski Hitit yazılı belgelerinin incelenmesi yeterli değildir. Bu halk için en azından bölgenin Erken Tunç Çağı’na (MÖ 3500-2000) kadar geriye gidil­mesi ve arkeolojik bulguların değerlendirilmesi gerekir.

    ArkeoTarih-6
    Bafra yakınlarında, İkiztepe’deki arkeolojik kanıtlar, silah marifetiyle oluşturulmuş ve çok sert savaşlar yaşandığını gösteren bulgular sunmaktadır
    ArkeoTarih-5

    Bafra yakınlarındaki İkizte­pe’de, merhum U. Bahadır Alkım ile Önder Bilgi’nin geliştirdiği arkeolojik kazılar sırasında açığa çıkan mezarlar, Anadolu’nun bi­linen en büyük Erken Tunç Çağı mezarlığını oluşturur. İkiztepe Mezarlığı’nda açığa çıkarılmış çok sayıda iskelet üzerinde gerçekleştirilen antropolojik incelemeler, silah marifetiyle oluşturulmuş ve pek çoğu ölüme sebebiyet vermiş çok ciddi yara­lanmalar gerçekleştiğini göster­miştir. Bu durum, İkiztepe Erken Tunç Çağı halkının kendileri ile benzer silahlara sahip insanlarla mücadele etmiş ve ciddi savaşlar yapmış olduğuna işaret eder. Gerek nüfus yoğunluğu gerekse kazılarda ele geçen yüzlerce tunç silah, İkiztepe’nin Samsun kıyı kesimi ile Bafra bölgesinin en bü­yük yerleşimi olduğunu, küçük de olsa bir ordusu bulunduğunu kanıtlamıştır. Askerî açıdan öne­mi tartışılmayacak olan İkiztepe halkının kendinden daha küçük ve güçsüz komşu yerleşmelerle değil de, savaş potansiyeli daha yüksek rakiplerle savaşmış oldukları düşünülebilir. İkiztepe sakinlerine tehdit oluşturan­ların, bu yerleşme tarafından kolayca kontrol edilebilir ovalık kesimde değil, dağlık alanda yaşayan göçebe ya da yarı göçebe topluluklar olabileceği, ihtimaller içinde öne çıkmaktadır. İkiztepe yerleşmesiyle savaşan sözkonu­su toplulukların, Kaşka halkının Erken Tunç Çağı’ndaki ataları ya da bizzat kendileri olabileceği ihtimal dahilindedir. Bu durum­da Kaşka halkının Kuzey-Orta Anadolu’ya dışarıdan gelmediği, bölgenin dağlık kesiminde yaşa­yan arkaik ve otokton insanlar­dan oluştuğu düşünülebilir.

    Kaşka toprakları ile Hitit Krallığı arasındaki Amasya’da yer alan Oluz Höyük 7A Mimari Tabakası’nda (MÖ 12. yüzyıl) bulunmuş yeni bir tür boya bezekli çanak-çömlekler ile kültürel dolgu içinde bulunan iki buluntu oldukça ilgi çekicidir. Kurşundan dökülmüş olduğu gözlenen ilk bulgu bir silaha benzemektedir. Basit bir mız­rak ucu görünümündeki nesne, ergimesi oldukça kolay kurşun madeninin oldukça ilkel şart­larda şekillendirildiğine işaret eder. Diğer bir bulgu ise kilden üretilmiş bir boncuktur. Küre biçimli boncuk, koyu gri yüzeyi ile yine ilkel şartlarda pişirilmiş bir görünüm vermektedir. Mima­risi, çanak-çömleği, mühürleri ve metal eserleri ile önemli bir Hitit yerleşmesi olduğu anlaşılan Oluz Höyük’te, MÖ 12-11. yüz­yıllara tarihlenebilecek kültür dolgusundaki bu buluntular, daha “geri” bir kültürün ürünleri olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda Hitit siyasi otoritesinin yıkıldığı süreçte işgale uğrayan Kuzey-Orta Anadolu’da ortaya çıkan “yabancı” buluntuların, Kaşka kültürü ile ilişkilendiril­mesi yanlış olmayacaktır.

  • Yeni bir ulusun tarihini toprağın altından çıkardılar

    Atatürk’ün girişimleriyle şekillenen erken cumhuriyet dönemi Türk arkeolojisi, ulusal bir politikaya dayanıyordu. Bu dönemde geliştirilen Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi, Türklerin kültürel kimliği üzerine yeni bir bakışaçısı oluşturmuş; Türk ulusunun Anadolu’daki varlığını meşrulaştırma yolunda birçok kazı çalışması yapılmıştı.

    Anadolu arkeolojisi, Osmanlı Devleti’nin son döneminde Osman Hamdi Bey, Makridi Bey ve Halil Edhem Bey’le başlamış; ancak gelişimine Mustafa Kemal öncülük etmişti. Türkçü karakteri ile ortaya çıkan Mustafa Kemal, buna karşın hiçbir zaman Turancı ve pan-Türkist düşünceyi benimsememişti; Türklerin tarihini öğrenmeye ve yaygınlaştırmaya dayalı milliyetçi bir çizgi oluşturmayı amaçlamıştı.Bu çerçevede Orta Asya’nın yanısıra Anadolu’yu da Türklerin vatanı olarak görerek bu doğrultuda bir arkeoloji politikası oluşturdu.

    Osmanlı imparatorluğu’nda Türklerin geri planda kalmaları ve Avrupalı oryantalistlerin Türk toplumunu aşağılayan ifadeleri çok uzun yıllardır sürüyordu. Mustafa Kemal’in kafasındaki fikir, bu duygunun aşılması amacıyla genç cumhuriyetin yeni Türk kimliğini, milliyetçi bir yaklaşım üzerine kurmaktı. Böylece Türk halkı geçmişiyle gurur duyacak ve bulunduğu Anadolu topraklarındaki varlığını tarihsel olarak da meşrulaştıracaktı.

    Arkeoloji_1
    Mustafa Kemal Atatürk, 1937’deki Türk Tarih Kongresi’nde Dolmabahçe Sarayı’nın bir
    bölümünde açılan, ilk Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Anadolu’nun ilk halkları medeniyetin ilk anahtarları

    Erken Tunç Çağı’nın son döneminde (MÖ 2500-2000) Anadolu’da ilk kez “uluslaşmış” halklar görülmeye başlandı. Pala, Kaška, Ha(i, Luvi ve Hurri halklarının her biri kendilerine has kültürler geliştirmişti. Kuššaralı yöneticiler, yerel beylikleri kontrol altına alacak, böylece Anadolu’nun ilk merkezî devleti Hititlerin temelini atacaklardı.

    Erken Tunç Çağı’nın son dönemi, yani MÖ 2500- 2000 arası, Anadolu topraklarında ilk “uluslaşmış” halkların ortaya çıktığı dönemdir. Bu dönemde Anadolu’daki sözkonusu halkların varlığına ait bilgileri, önce Akkad kralı Büyük Sargon (MÖ 2340) ile torunu Naramsin (MÖ 2260) devirlerini anlatan “Savaş Kralı”, “Kutha Efsanesi” ve “17 Düşman Kral”dan oluşan Mezopotamya çivi yazılı belgelerinden; sonra tarihî çağların perdesini açan Kültepe’deki (Kaneš) Assur çiviyazılı tabletlerinden; daha sonra ise MÖ 1700’lerde kurulan Hitit Krallığı arşivinden öğrenebilmekteyiz. Bu belgeler, Anadolu’da kendilerine özgü birer kültür geliştirip uluslaşan ilk toplulukların Pala, Kaška, Hatti, Luvi ve Hurri halkları olduğunu söylemektedir.

    Pala halkı, bugünkü Karadeniz Bölgesi’nin batı kesiminde, Kastamonu-Çankırı civarında yaşamaktaydı. Hitit ve Luvilerle yakınlıkları olan Pala halkının kültürel kimliği hakkında çok şey bilinmemekle birlikte, Hitit çiviyazılı tabletlerindeki bazı metinlerde Pala dilinin kullanıldığı saptanmıştır. Palaca metinlerin sayısı oldukça sınırlıdır. Bu dilin, Luvi ve Hitit dilleri gibi, Hint-Avrupa dil ailesinden olduğu görülür.

    Arkeoloji-2
    Kuššara beyi Pithana oğlu Anitta’nın fethederek başkent ilan ettiği Neša’dan 1960’lı yılların kazı çalışmaları ile ilgili çok bilinmeyen bir fotoğraf. (Kaneš, Kültepe) kazı çalışmaları.

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Çok tanrıdan tek tanrıya ibadethaneden tapınağa…

    İslâmiyet, ibadeti tapınaktan eve taşıyan ilk dindir. Bu, Hz. Muhammed’in ibadetlerini evinde başlatmış olmasıyla doğrudan ilişkilidir. 622’de inşa edilen Peygamberin Evi, sonrasında bir tapınağa dönüşerek Mescid-i Nebevî’yi oluşturmuştur. Amasya yakınlarındaki Oluz Höyük (MÖ 450’ler), ilahi kaynaklı dinlerle benzerlikler gösterir.

    Eski Anadolulular Neolitik Dönem’den itibaren Tanrılara ibadet etmek için ibadethaneler yani tapınma mekanları inşa etmiştir. Göbeklitepe’den (MÖ 10.000) başlayan bu süreç, ilk tapınakların ortaya çıktığı Hitit Dönemi’ne (MÖ 1.700) dek uzanmaktadır. Bilimsel literatürde “ibadethane” ile “tapınak” bir genel kabul olarak aynı anlamda kullanılır.

    Temelinde ciddi bir hata içeren bu kabul, işlevsel bir yaklaşım ifadesinden başka bir şey değildir. Tapınma işlevi bu genel kabule bir altyapı oluştursa da, ibadet mekanları basitten karmaşığa doğru bir gelişim göstermiştir.

    Arkeoloji - ANA
    Oluz Höyük Pers Yolu’nun güneyinde yer alan tapınak (ma’bed); Ateşgede, İbadethane (peresteşgâh), silodan oluşan ve birbirleri ile bağlantıları bulunan yapılardan oluşur.

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Alevîlik: Anadolu’da ilk izler 11.yüzyıl başına tarihleniyor

    Amasya-Oluz Höyük’te açığa çıkartılan Anadolu Erken Türk Dönemi (11. yüzyıl) mezarları; yaylak-kışlak sistemine dayanan göçebe Türkmenlerin, İslâmi kuralların dışında kalan ata kültünü sürdürdüklerini kanıtlıyor. Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce, Kuzey-Orta Anadolu’ya sızmış Türkmen boyları ve geleneğin arkeolojisi.

    Ortaçağ’da Orta Asya Türk boylarının genel bir bütünlük içinde aynı inanca sahip olduklarını söyleyemeyiz. Türklerin 7.-10. yüzyıllarda Tengricilik (Gök Tanrı dini), Maniheizm, Mazde­kizm, Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüşt dini ve Budizm ağırlıklı olmak üzere farklı sistemler içinde oldukları bilinmektedir.

    Türk kümeleri 7. yüzyıldan itibaren Emevî (661-750) ve Abbasî (750-892) devletleri dönemlerinde İslâmiyet ile tanışmalarına karşın; 10.-11. yüzyıllara kadar yaklaşık 300 yıllık sürede çoğunlukla bu yeni dinin periferisinde kendi mevcut din sistemlerine bağlı şekilde yaşadılar. İbn-i Fadlan, İtil (İdil/Volga) Bulgarlarına ulaşmak için yaptığı uzun yolculukta, 920-921’de bir süre Oğuzlara misafir olmuştur. Seyahatname adlı eserinde, Oğuzların İslâmiyet hakkın­daki düşünce ve çekinceleri ile bakışaçılarını; 10. yüzyılda bölgede dinsel anlamda neler yaşandığını Arap bir Müslüma­nın gözüyle anlatmıştır. İbn-i Fadlan’ın aktarımları üzerin­den İslâmiyet’in Oğuz boyları arasında 10. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yayılmaya başladığı düşünülse de, Türkle­rin yeni bir din sistemine geçiş öyküsü tarihî anlamda hâlâ birçok bilinmezlik içerir.

    resim_2024-09-01_013149093
    Türkmen Mezarlığı’nın proto- Alevî karakterini temsil eden bulgular, Tokat’ın Zile ilçesi sınırlarındaki Acısu Mezarlığı’nda bulundu.

    Türk kümeleri, Saka (Doğu İskit) döneminden (MÖ 9.-3. yüzyıllar) beri büyük hayvan sürülerinin idaresi ile geniş sahalarda sürekli dolaşma te­melindeki göçebeliklerinde, ça­dır hayatına alışkın bir yaşam tarzına sahiplerdi. Yaylak-kış­lak sistemine dayanan bu hayat, sürekli bir hareket gerektiri­yordu. Kent hayatından uzak kalmış konar-göçer Türklerin, doğal olarak tapınak, ibadetha­ne gibi yapıları ve zorunlu iba­det tekrarları bulunmuyordu. Başka bir deyişle, göçebe Türk kümelerinin mobilize hayatları ve yollarda tükenen zaman­ları, tapınak ile tapınağa bağlı yerleşik din sisteminin kurum­sallaşmasına olanak tanıma­mıştır. Ayrıca İslâmiyet’in kimi kurallarının doğadaki yaşama ve Türklerin tarihsel hayat tarzına uymaması da sorunlara neden olmuş gibi görünmekte­dir. Bu bağlamda İslâmiyet çer­çevesi içinde farklı bir kategori oluşturan Türk kümelerinin, kendi geliştirdikleri bu özgün İslâmi tarzı Asya gelenekleri ile Anadolu’da dolaşırken karşı­laştıkları eski yerel kültlerden çıkarsamalar yaparak şekil­lendirdikleri gözlenmektedir. Bu süreç, 10. yüzyıldan itibaren Alevîlik denilen yeni bir inanç sisteminin oluşmasıyla sonuç­lanmıştır.

    resim_2024-09-01_013153804
    Oluz Höyük’te açığa çıkartılan Anadolu Erken Türk dönemi mezarlarında bir kadın iskeleti (üstte) ve bulunan bir çocuk iskeletinden çıkartılan modelleme (altta sağda).
    resim_2024-09-01_013305943

    Alevîlik olgusunun tarihî seyri noktasında, Oluz Höyük Türkmen Mezarlığı’nda sapta­nan bazı bulgular, sözkonusu inanç sisteminin 10. yüzyılın ikinci yarısında konar-göçer Türkmenlerde bulunduğunu gösterir. Alevîliğin tarihsel kökenleri ile ilgili masabaşı çalışmalarında Yesevîlik, Vefaî­lik, Kalenderîlik ve Haydarîlik gibi damarlardan hangisinin daha etkin olduğu noktasında yoğun tartışmaların yaşandığı bu dönemde; Oluz Höyük’teki arkeolojik bulguların sözkonu­su damarlardan çok daha erken bir dönemi işaret etmesi olduk­ça değerli ve önemlidir. Alevîler üzerine yapılan tartışmalarda, konar-göçer Türkmenlerin hayat tarzı ile Orta Asya’dan getirdikleri kültürel miras ve inançları genellikle gözardı edilmektedir. Bu bağlamda, Oluz Höyük bulgularının Alevî­liğin oluşmaya başladığı süreci yani “Proto-Alevîliği” temsil ettiği anlaşılmaktadır.

    Oluz Höyük’te açığa çıkarı­lan Anadolu Erken Türk Dönemi (11. yüzyıl) mezarları, arkeolojik değerleri kadar inanç sistemleri ile de dikkati çekicidir. Akhai­menid Dönemi’ne tarihlenen 2B Mimari Tabakası (MÖ 450-300) içine açılmış olan bazı mezar­lar, Türkmen boyunun en erken gömülerini oluşturur. Kire­mit, ahşap ve taş kullanılarak gerçekleştirilen basit toprak gömülerin dikkati çekici özel­likleri, kimi mezarlarda İslâmî cenaze gelenekleri yanında, birtakım farklı uygulamaların da saptanmış olmasıdır. Bir kız çocuğuna ait mezarda, kulak bölgesinde in situ bulunan tunç küpeler ile karın bölümünde saptanan tunç bir fibula vardır. Olasılıkla kefeni bağlamak için kullanılmış fibula’nın üzerinde saptanan fosilleşmiş açık renkli düz dokuma kumaş kalıntısı, Anadolu’da bugüne değin bir İslâmi mezarda saptanmış en eski kefen bulgusunu oluştur­maktadır. Mezarın yönü ile bi­reyin kefen ile gömülmüş olma­sı, cenazenin İslâmi geleneklere uygun biçimde gömülmüş olduğuna işaret ederken, küpe ve fibulanın varlığı, kurgan uy­gulamalarına atıf yapmaktadır (Ölmüş bireylerin eşyaları ya da takılarıyla gömülmesi İskit­lerle başlayıp, Hun, Göktürk ve Oğuzlarla devam etmiş kadim bir Türk cenaze geleneğidir). Oluz Höyük çocuk mezarındaki uygulamalar ve buluntular, MÖ 8.- 7. yüzyıllardan beri devam eden Türk cenaze geleneğinin MS 11. yüzyılın ilk çeyreğinde İslâmiyet içindeki varlığına işaret etmektedir.

    resim_2024-09-01_013311545
    Günümüzde, Anşa Bacı Ocağı’na mensup Sıraç Türkmenlerinin ikamet ettiği tarihsel kimliği olan Acısu Köyü mezarlığında mezartaşları.

    Yetişkin bir kadına ait olan diğer bir mezar ise aşamalı yapımı ve gelenekçi uygulama­larıyla oldukça değerli detaylar içerir. Birey mezara baş batıda, ayaklar doğuda ve yüzü kıbleye bakacak biçimde yerleştiril­miştir. Ayaklar üzerine büyük bir kiremit parçası konulduktan sonra mezar çukuru yatay yer­leştirilen ahşaplarla kapatılmış, mezar çukurunun üstü yanlara da taşacak biçimde kiremitlerle gelişigüzel kaplanmıştır. Kire­mitlerle kaplanan alan toprakla kapatılmış ve büyük bir tümsek oluşturulmuş olmalıdır. Tüm bu detaylar özenilmiş bir mezar uygulamasına işaret etmekle birlikte, son aşamada oluşturu­lan büyük tümseğin, kurgan bi­çiminde bir mezara öykündüğü kesindir. 11. yüzyılın ilk çeyre­ğinde oluşturulmuş bu mezar, Türklerin İslâmiyet cenaze geleneklerini benimsemeye başladığı bir dönemde yapılmış son kurgan uygulamalarından biri gibi görünmektedir.

    Oluz Höyük Türkmen Mezar­lığı’ndaki ölü gömme gele­nekleri Anadolu İslâm cenaze uygulamaları ile karşılaştı­rıldığında, Anadolu’ya özgü olmayan unsurlar farkedilir. Bu mezarlığın benzer unsurları barındıran bir çağdaşı, bugüne kadar Anadolu ve Önasya’da saptanamamıştır. Buna karşın kurgan benzeri mezar yapıları, mezar içlerindeki bazı uygu­lamalar ile ölü hediyelerinin varlığı; Anadolu Türklerinin anayurdu olan Hazar Denizi doğusundaki coğrafyayı işaret etmektedir.

    resim_2024-09-01_013316499
    Sir Derya (Seyhun) havzasında yer alan Süttü Bulak mevkii geniş bir nekropol alanı içerir.
    areko
    Oluz Höyük çocuk mezarında bulunan fibula ve küpe.

    Sir Derya (Seyhun) havzasın­da yer alan Süttü Bulak mevkii geniş bir nekropol alanı içerir. Kırgızistan’daki Issık Gölü’nün batısında bulunan Süttü Bulak, aynı adı taşıyan küçük bir buzul gölünün kenarındadır. Tanrı Dağları havzasında yer alan Süttü Bulak, Göktürk Dönemi’n­den itibaren Türk boylarının gömü yaptığı büyük bir mezarlık alanıdır. Süttü Bulak’ta Kırgız ve Alman arkeoloji ekiplerinin yap­tığı kazılarda açığa çıkarılmış ve Erken-Geç Ortaçağ’a tarihlenen bazı mezarlarda, bireylerin ah­şap eyerlerle gömüldüğü gözlen­miştir. Sözkonusu mezarlardaki eyerlerin iskeletlerin ayakları üzerinde saptanmış olması, hem atlı göçebe bir yaşama hem de uygulama bakımından Oluz Höyük kadın mezarına atıf yapmaktadır. Bu bağlamda, Oluz Höyük kadın mezarındaki ki­remit, mezara eyer bırakılması geleneği ile ilgili gibi görünmek­tedir. Oluz Höyük’te eyer yerine kiremit kullanılmasının akla gelebilecek ilk nedeni yoksulluk olmalıdır. Anadolu dağlarında yaşam mücadelesi veren ve ölen bireylerini Oluz Höyük’te defneden Türkmen boyu, cenaze geleneklerini devam ettirme noktasında kendileri için gerekli ve değerli bir eşyayı mezara bı­rakma yerine, bunu simgeleyen bir kiremidi kullanmayı tercih etmiş olmalıdır.

    resim_2024-09-01_013505455
    Oluz Höyük’te bulunan kadın mezarının restitüsyonu.

    Anadolu Alevîliği üzerine bugüne değin yapılmış bilimsel çalışmalar ile kaleme alınmış kitaplar ve makalelerde kulla­nılan bulgular içinde, arkeolojik buluntulara yer verilmemiştir. Oluz Höyük Türkmen Mezarlı­ğı bu noktada, erken gömüleri ve bu gömülerde uygulanmış cenaze gelenekleri ile Alevîliğin oluşum dönemindeki arkeolojik bulgu noksanlığını tamam­lar. 11. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenen Oluz Höyük’ün erken Türkmen mezarları, Malazgirt Savaşı’ndan yaklaşık 100 yıl önce, koyun sürülerine yeni ve geniş otlaklar bulmak için Kuzey-Orta Anadolu’ya sızmış Türkmen boylarının varlığını kanıtlamıştır.

    resim_2024-09-01_013510837
    Acısu Köyü mezarlığında mezartaşlarının üzerine resmedilmiş betimlemeler.

    Türkmen Mezarlığı’nın pro­to-Alevî karakterini temsil eden bulgular, Oluz Höyük’ün yakın çevresinde halen yaşamaktadır. Özellikle Alevî-Türkmen köyleri ve onların cenaze gelenekle­ri Oluz Höyük bulgularının tarihsel önemini kavramamız açısından çok önemli ve değer­lidir. Bu köylerden en önemlisi Oluz Höyük’ün kuşuçumu 50 km. güneyindeki Acısu köyüdür. Sıraç Türkmenlerinin yaşamak­ta olduğu Acısu köyü, Tokat-Zile sınırları içindedir, bu köyün Oluz Höyük’e coğrafi yakınlığı konar-göçer Türkmen boyunun dolaştığı bölge dahilinde bulun­duğunu düşündürmektedir.

    Acısu köyü günümüzde, Anşa Bacı Ocağı’na mensup Sıraç Türkmenlerinin ikamet ettiği tarihsel kimliği olan bir yerleşim­dir. Anşa Bacı Türbesi’nin de bulunduğu köy mezarlığı, özel­likli mezarları ve mezartaşları ile dikkati çekicidir. Bunların içinde bazı mezartaşları üzerine resmedilmiş gündelik eşya betimlemeleri, defnedilmiş bireyin hayattayken sevdiği ve kullandığı yiyecek, içecek, eş­yalarla ilgili olmalıdır. 2018’de köye yaptığım ziyaret sırasında köy sakinleri, ölen bireylerin mezara elbiseleri giydirilmiş olarak yatakları, yorganları bazen de sevdikleri eşyalarla defnedildiklerini aktarmışlardı. Yüzey araştırması ve sözlü tarih çalışmasıyla ortaya konan bu tespitler, buradaki cenaze uygu­lamalarının kurgan gelenekle­rinin günümüze ulaşan pratik­leri olduğuna işaret etmektedir. İskit-Hun-Göktürk-Oğuzların kurgan ve cenaze gelenekleri ile Anadolu’ya taşınan bu gelene­ğin Ortaçağ’daki uygulayıcıları olarak Oluz Höyük Türkmen boyunu gösterebiliriz.

    resim_2024-09-01_013515744
    Süttü Bulak’taki eyerli mezar.

    Ortaya çıkarılan bulgular hem Kuzey-Orta Anadolu’ya, Amasya’ya binlerce koyun ve keçiden oluşan sürülerine yeni otlaklar bulmak amacıyla, kıl çadırları ile birlikte gelmiş konar-göçer bir Türkmen bo­yunun varlığına işaret etmekte hem de Anadolu Alevîliğinin kökenlerine yeni bir bakışaçısı getirmektedir. Erken Türkmen boylarının hayvan yetiştirici konar-göçer hayat tarzının dinsel kimliklerinin inşaında belirleyici bir rol oynadığı gö­rülmektedir. Gelenekçi toplum­larda ritus’ların devam ettiril­mesi kaçınılmazdır. Türklerin ata kültü noktasında atalardan intikal eden ritus’ların değiş­mezliği, katı kurallara bağlı içgüdüsel hareketlerin icrası; Türkmenlerle İslâmiyet arasın­daki yakınlaşmanın da sorunu olmuştur.

    Bunlara ilave olarak Ana­dolu’ya saf Türkçeleri ile giren, dilleri konusunda asla taviz vermeyen ve dinsel ayinlerinde Türkçe dışında dil kullanmayan Türkmen kümelerin; İslâmi­yet’in gerekliliklerinden olan Arapça dilinin baskısı karşın­daki refleksleri de Anadolu Alevîliğinin oluşumunda belir­leyici olmuştur. Bu bağlamda Anadolu’ya 10. yüzyılın ikinci yarısında girmeye başlayan erken Türkmen boylarının ken­dilerine özgü dinî yorumu ile daha sonra ortaya çıkacak olan Alevî inancı arasında kayda değer benzerlikler olduğu göz­lenmekte, bir öncül-ardıl ilişkisi kurulabilmektedir.