Kategori: Arkeo Tarih

  • Baba İlyas Horasânî ve Alevî inancının arkeolojisi

    Baba İlyas Horasânî ve Alevî inancının arkeolojisi

    Yazılı ve sözlü tarih ile edebiyat disiplinleri temelinde ele alınan Alevîlik araştırmalarında arkeoloji henüz önemsenmiyor. Anadolu Alevî inancının biçimlenerek temel motifleri ile ortaya çıktığı 13. yüzyıl Anadolu’sunun lider figürlerinden Baba İlyas Horasânî’nin başkaldırısı ve arazide bugüne ulaşan izlerin, sonradan oluşturulan yapıların analizi.

    Anadolu Alevî inancının geçmişinde, ciddi bir köken, tarih ve kimlik sorunu vardır. İnanç temelleri bugüne kadar tam olarak belir­lenememiş olan Alevîlikte ge­nel kabul; Türk ve eski Anadolu kültlerini içinde bulundurmak­la birlikte Şamanizm, Budizm, Zerdüşt dini, Maniheizm ve Hıristiyanlık unsurları içe­ren senkretik bir akım olduğu yönündedir. Bu tablo, Alevîlik araştırmalarında tartışmasız biçimde, yöntemsel bir sorun olduğuna işaret eder. Yazılı ve sözlü tarih ile edebiyat disip­linleri temelinde ele alınan Alevîlik araştırmalarında arke­olojinin henüz farkedilmemesi ya da önemsenmemesi; konu­nun tarihsel-coğrafi derinli­ğinin bugüne kadar karanlık kalmasına neden olmuş gibi görünmektedir.

    Anadolu Alevî inancı “tüm çabalara karşın” somut olarak 14. yüzyıldan geriye gitmemek­tedir. Ebu’l-Vefa el-Bağdâdi (1026-1107) ile Hoca Ahmed Yesevî’ye kadar (1093-1166) taşınmak istenen Alevîliğin tarihsel geçmişi, arkeolojik açıdan bir karanlık çağ duru­mundadır. Ebu’l Vefa ile Ahmed Yesevî’nin Alevî olduklarına dair hiçbir kanıt yoktur. Bu dö­neme ait dinsel mimari teme­linde Alevîlikle ilgili bir arke­olojik bulgu da bugüne kadar saptanamamıştır. Alevîlerin ta­pınağı olan Cem Evi’nin geçmişi ise 200 yıldan önceye gitme­mektedir. Bu durum erken ve klasik dönem Alevî rituslarının açık havada ya da sıradan kapalı mekanlarda yapılmış olabilece­ğine işaret etmektedir.

    arkeo-3
    Babai İsyanı’nın Amasya ve yakın çevresinde izlerinin takip edilebildiği noktalar.

    Mezarlıklar, inanç ile ilgili arkeolojik bulguların ortaya çıktığı çok önemli arkeolojik alanlardır. Amasya yakınların­daki Oluz Höyük’te açığa çıka­rılan ve 1020-1070’e tarihlen­dirilen 4 önemli mezar, İslâmi geleneklerin yanında birtakım faklı uygulamaları ile dikkati çekmektedir. İslâmi cenaze gelenekleri ile yön uyumuna sahip sözkonusu mezarlarda bulunan kişisel eşya ve takılar, Amasya ve yakın çevresinde günümüzde yaşamaya devam eden Alevî-Türkmen köyleri­nin ölü gömme geleneklerine doğrudan atıf yapmaktadır. Oluz Höyük ölü gömme gele­nekleri ve arkeolojik bulguları, Anadolu’ya 10. yüzyılın ikinci yarısında girmeye başlayan erken Türkmen boylarının ken­dilerine özgü İslâmiyet yorumu ile, daha sonra Alevîlik adını alacak olan inanç arasında güç­lü benzerlikler olduğuna işaret etmektedir. “Proto-Alevîlik” olarak adlandırdığımız söz­konusu dönemi, #tarih’in 103. sayısında (Temmuz 2023) yazı­mızda gündeme getirmiştik.

    Alevîlik inancında arkeolo­jik izlerin yakalanabileceği bir başka alan ise isyan ve kalkış­maların yaşandığı coğrafya­lardır. Anadolu Alevîliğinin oluşum dönemi olan ve erken tarihinin izlenebildiği 13. yüz­yılda Hacı Bektaş-ı Veli, Hubyar Sultan ve Baba İlyas Horasânî (Baba Resul) gibi önemli şahsiyetlerin ortaya çıkması, Alevîlik inancının kimlikleş­meye başladığını göstermek­tedir. Bu önemli figürlerden Türkmen kökenli Baba İlyas, Sufi şeyhi Elvan Çelebi’nin (14. yüzyıl) büyük dedesidir. Torunu sayesinde hayatı ve faaliyetleri­ni algılayabildiğimiz Baba İlyas, Moğol saldırılarından kaçarak önce Kırşehir’e yerleşmiş, sonra Kayseri’de kadılık yap­mış, daha sonra ise Amasya’da Hanikah-ı Mesudi şeyhi olmuş­tur. Bu vesile ile çevresinde onbinlerce mürit toplanmıştır. Kazandığı dinsel gücü askerî tehdide dönüştüren Baba İlyas, bu gerekçeyle Selçuklu yö­neticileri tarafından kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Bu süreçte Amasya yakınla­rındaki Çatbükü Çiftliği’nde (bugünkü İlyasköy) 5 yıl kadar zorunlu ikamete tabi tutulmuş, sonrasında affedilerek tekrar Hanikah-ı Mesudi şeyhliğine dönmüştür.

    arkeo-1
    Baba İlyas Horasânî’ye atfedilen Amasya yakınlarındaki İlyasköy’de (eski Çatbükü Çiftliği) bulunan türbe. Türbenin yakın geçmişte betonarme olarak yenilenişinden önce basit ahşap bir yapı olduğu biliniyor.

    Baba İlyas bundan sonra faaliyetlerine devam etmiş, 1239’un Ağustos ayında başla­yan ve 1241’de Selçuklu Devleti tarafından zorlukla bastırılan Babai İsyanı’na liderlik yapmış­tır. Buna rağmen Selçukluların sonunu getiren bu en önemli iç karışıklığın merkezi, Baba İlyas’ın o dönem yaşadığı yer olan Amasya ve yakın çevresi­dir. Günümüzde Baba İlyas’ın yaşadığı köy, hapsedildiği zindan, idam edildiği Amasya Kalesi, bedeninin asılarak teş­hir edildiği sözkonusu kalenin surları, defnedildiği gizli türbe ve 3. kuşak torunu olan Elvan Çelebi’nin kurduğu zaviye ile gömülü olduğu türbe, bahsi geçen bu coğrafyada bulun­maktadır.

    arkeo-2
    Amasya kent merkezindeki Anbarlı Evliya Türbesi’nin kuyu benzeri girişi. Bugün bir evin bahçesinde yer alan 2-2.5 metre derinliğindeki bu girişten lentolu küçük bir kapıya, oradan türbeye ulaşılıyor.

    Amasya merkeze bağlı İlyasköy’ün, Baba İlyas’ın 5 yıl sürgün olarak yaşadığı ve zaviye kurduğu Çatbükü Çiftliği olduğu bilinmektedir. Günümüzde köyün üst kısımla­rında, ağaçlık bir bölgede Baba İlyas’a ait olduğu düşünülen bir türbe ile hayırların yapıldığı modern bir yapı bulunmaktadır. Zaviye binalarından günümüze bir iz kalmamış olsa da, türbe ve diğer yapıların bulunduğu alan geleneksellik temelinde dikkati çekicidir. Modern malzemelerle inşa edilmiş betonarme tür­benin mermerle kaplanmış ol­duğu gözlenmektedir. Türbede yatan zatın Baba İlyas olduğuna dair bir kanıt bulunmasa da, köy sakinleri ile ziyaretçiler sözkonusu kişiye “İlyas Dede” demektedir.

    Amasya Müzesi uzmanla­rından sanat tarihçisi Muzaffer Doğanbaş’ın, Baba İlyas’ın gömüldüğü yer ile ilgili de­ğerli önerileri bulunmaktadır. Hüseyin Hüsameddin’in kaleme aldığı Amasya Tarihi’nde bahsi geçen Anbarlı Evliya Türbesi’nin kubbesinin Bektaşi tekkesi şeklinde olduğu bilgisinden yola çıkan Doğanbaş; yazarın Babai İsyanı’nın diğer bir önemli figü­rü olan Baba İshak Kefersudi’ye atfettiği türbenin Baba İlyas Horasânî’ye ait olabileceğini belirtmektedir. Günümüzde kent merkezinde iki katlı ahşap bir evin bahçesinde yer alan tür­beye, kuyu benzeri bir havalan­dırmadan inilmektedir. Küçük bir kapıdan ulaşılan türbe, tonozlu bir üst örtüye sahiptir. Yapıda hiç pencere olmaması, türbenin yeraltına gizli bir gömü yapılabilmesi için tasarlandığı­na işaret etmektedir. Amasya Kalesi’nde tutsak edilen, sonrasında öldürülen ve bedeni gün­lerce surlardan sallandırılan Baba İlyas’ın ölümü sonrasında oluşacak toplumsal tepkileri ön­lemek için böyle çözüm bulun­muş olduğu düşünülebilir.

    arkeo-4
    Amasya Harşena Kalesi Kızlar Sarayı Mevkii’nde yer alan ve Hellenistik Dönem’de (MÖ 330-30) yapıldığı düşünülen bu basamaklı kaya tüneli, günümüzde “Zindan” olarak anılıyor. Baba İlyas’ın kaledeki 40 günlük tutsaklığı burada yaşanmış olabilir.

    Peygamberlik iddiasında bulunan ve bu nedenle Baba Resul olarak da anılan Baba İlyas, kendisine bağlı 10 binler­ce Türkmen ile başlattığı isyan sürecinde yakalanıp Amasya Kalesi’nde bir zindana hapse­dilmişti. Günümüzde Kral Kaya Mezarları’nın bulunduğu Kızlar Sarayı Mevkii’nin üst kısmın­daki yamaçta yer alan basa­maklı bir kaya tüneli, “zindan” olarak anılmaktadır. Bir süre önce Amasya Müzesi başkan­lığında içindeki molozlardan arındırılan “zindan”, onlarca metre derinliğindedir. Kalede benzer başka tüneller olmasına karşın, sadece buranın “zindan” olarak anılması, Baba İlyas’ın burada hapsedilmiş olabilece­ğini düşündürmektedir. Hapis dönemi sonrasında idam edilen Baba İlyas’ın günlerce kalenin surlarından sallandırılarak teşhir edildiğini de hatırladığı­mızda, Amasya Kalesi’nin Babai İsyanı’nın izlerini ve hatıralarını taşıdığını söyleyebiliriz.

    arkeo-5
    Baba İlyas’ın idamından sonra cesedinin günlerce sallandırılarak teşhir edildiği Amasya Harşena Kalesi’nin görkemli surları.

    Günümüzde Amasya-Çorum karayolu üzerinde yer alan Elvançelebi köyü, adını bura­da yaşamış bir sufi şeyhi olan Aşık Paşa oğlu Elvan Çelebi’den almıştır. Baba İlyas’ın soyun­dan gelen ve 3. kuşak torunu olan Elvan Çelebi, kaleme aldığı aldığı Menâkibü’l-kudsiyye’de büyük dedesi Baba İlyas-ı Horasânî ve onun yaşadıkların­dan dedesi ve ailesinin tara­fını tutarak bahsetmektedir. Elvan Çelebi’nin aktardığına göre, Baba İlyas yakalanıp, bir Hıristiyan keşiş ile Amasya Kalesi’nde bir zindana kapatı­lır. Zindanda geçen 40 günlük süreçte keşiş önce Müslüman, sonra da Baba İlyas’ın müridi olur. 40. günün sonunda zin­danın duvarları yarılarak boz bir at ortaya çıkar ve Baba İlyas ata binerek göğe doğru hava­lanıp gözden kaybolur. Büyük dedesi hakkında çok değerli bilgiler aktaran Elvan Çelebi, kendi adıyla anılan köyde bir zaviye kurmuş ve müritleri ile hayatının sonuna kadar burada yaşamıştır. Türbesi de zaviye­nin içinde yer almaktadır.

    Alevî inancının biçimlene­rek temel motifleri ile ortaya çıktığı 13. yüzyıl Anadolu’sunun lider figürlerinden Baba İlyas Horasânî’nin başkaldırısı, büyük ölçüde Amasya coğraf­yasında yaşanmıştır. Bu önemli dinî lider ile ailesinin doğduğu, hayatını geçirdiği, faaliyetlerini yürüttüğü, savaştığı, yakalanıp tutsak edildiği, idam edildiği ve gömüldüğü Amasya ve yakın çevresindeki hatıralar bugün de farkedilmektedir.

    arkeo-6
    Gizli bir yeraltı yapısı olarak tasarlanmış ve inşa edilmiş Anbarlı Evliya Türbesi tonozlu olup, penceresi yoktur. Baba İlyas’ın Amasya Kalesi surlarında teşhir edilen naaşı daha sonra bu yapıya gizlice defnedilmiş olmalı.
  • Önce ‘ht’den Hitit’e, sonra Hint-Avrupalı kimliğine…

    Önce ‘ht’den Hitit’e, sonra Hint-Avrupalı kimliğine…

    “Kutsal Kitap arkeolojisi”ne dayalı tarih yaklaşımları, 20. yüzyıldan itibaren Anadolu’da başlatılan kazılarda da dönemin Alman uzmanları tarafından benimsendi, yaygınlaştırıldı. Anadolu’da güçlü bir beylik kurmuş olan Hattiler yoksayıldı; Hatti, Hurri ve Luvi ethnos’larını yoksayan bilinçli bir siyasi operasyon günümüze kadar taşındı.

    Önemli bir eski Anadolu devleti olan Hitit Krallığı’nın (MÖ 1720- 1170) arkeoloji ve tarih bilimle­rine yansıması, büyük oranda Alman arkeopolitikasının ma­nipülasyonu ile gerçekleşmiştir. Aryan ırkçılığını temel alan Alman ırkçılığı, arkeolojiyi kul­lanarak 20. yüzyılın başlarından itibaren sahaya inmiş ve arazi çalışmaları ile veri toplamaya başlamıştır. Bu kapsamda ilk he­deflenen yerleşme Hititlerin si­yasi yönetim merkezi Boğazköy olmuştur.

    1905’te Alman dilbilimci Hugo Winckler (1863-1913), Osmanlı Devleti’nden izin ala­rak Boğazköy’e gelir ve kazıya başlar. Oysa ki Boğazköy’de kazı çalışmaları başlatma fikri gerçekte Müze-i Hümayun’un (İstanbul Arkeoloji Müzeleri) bir projesidir ve kazı ile ilgili olarak Toduraki Makridi Bey (1872-1940) görevlendirilmiştir. Makridi Bey ile Hugo Winckler arasındaki mektuplaşmalar­dan, Boğazköy kazısının kimi entrikalarla Almanlara verildiği anlaşılmaktadır. Buna rağmen 1905-1907 arası kazılara katılan Makridi Bey, görevini devleti temsilen kazı komiseri benzeri bir pozisyonda yerine getirir.

    İlk yıl zorlu şartlar altında yürütülen çalışmalar sonunda H. Winckler, kimi köylülerden satın alınmak suretiyle 34 çivi yazılı kil tablet toplar. 1906’da kazıya devam eden Winckler, mucize olarak nitelendirdiği bir kil tablet bulur. Bu buluntu­nun meşhur Kadeş Antlaşması olduğu anlaşılır ve artık rast­gele bir Hitit kentinde değil, krallığın başkenti Hattuşa’da kazı yapmakta olduğunu anlar. Boğazköy kazılarında bulunan tabletler üzerinde Çek asıl­lı Alman Assurolog Bedřich Hrozný’nin (1879-1952) çalışma­ları sonucunda ise, Hititçenin bir Hint-Avrupa dili olduğu anlaşılır ve Hititçe ile Almanca arasında gramer ve kelime temelinde büyük benzerlikler olduğu saptanır. Bu gelişmeler Almanların Hititoloji ile ilgili stratejilerini şekillendirir ve Kızılırmak Havzası’nı temel ala­rak Anadolu’yu odak yaparlar.

    arkeo-2
    Boğazköy’de 1905’ten beri devam eden kazılarda tamamına yakını kazılan Tapınaklar Mahallesi.

    20. yüzyılın başlarında Almanların yoğun arkeolojik faaliyetleri ile sahneye çıkan Hititler, isim olarak zaten Kitab-ı Mukaddes’ten biliniyordu. Tarihlerinin erken döneminde (MÖ 1720-1700) Kaneş’i (Kayseri- Kültepe) başkent yapan Hititler, aslen Kuşşaralıydı (Yozgat/ Sorgun-Alişar Höyük). Zamanla Kızılırmak Havzası’nı işgal eden Hititler, devlet kurdukla­rı bu çekirdek bölgeye “Hatti” diyorlardı. Asur belgelerinde “Heta”, Mısır belgelerinde “Kheta”, Tevrat’ın İbranice aslında “ht” ile adı yazılmış olan Hitit, gerçekte Hatti adının İbraniceleştirilmiş yanlış bir biçimiydi. İbranicede sesli harf bulunmadığından yalnızca “ht” harfleri kullanıl­mıştı. Tevrat’ı Almancaya çeviren Martin Luther, “ht” ile göste­rilen sözcüğü “Hethit” olarak; İngilizceye tercüme yapanlar da “Hittite” biçiminde okudular. Türkçede önceleri Fransızcanın etkisi ile “Eti” sözcüğü kullanıl­mış olsa da, sonraları bundan vazgeçildi ve “Hitit” biçimindeki kullanım tercih edildi. Böylece, aslında Anadolu’nun Erken Tunç Çağı halkı olan Hattilere (MÖ 3000-2000) atıf yapan “ht” teri­mi; kendilerine hiçbir zaman “Hitit” dememiş Kuşşaralı bir soylu sülale ile farklı ethnos ve kültürlerden oluşan devlet için Batılılar tarafından kul­lanılmaya başlandı (“Kutsal Kitap arkeolojisi”ne dayalı tarih, bunun gibi yerleşik yan­lış tanımlamalarla doludur; Urartu’yu adresleyen “rrt”nin “Ararat” olarak okunması gibi).

    Hititler ile Hitit Krallığı’nın sözkonusu yanlış adlandırıl­ması, eski Anadolu ve Önasya arkeolojisi ile tarihi açısından basit bir yanılgı değildir. Konu, Anadolu’nun merkezinde güçlü bir beylik kurmuş olan Hattilere yapılan bilimsel bir tecavüz olmasının yanısıra; gerçekte Hitit Krallığı’nı oluşturan Hatti, Hurri ve Luvi ethnos’larını yok­sayan bilinçli bir operasyondur. 1990’ların başında Şapinuva’da (Çorum-Ortaköy) açığa çıkmaya başlayan güçlü Hurri bulguları, bu durumun saklanacak bir yönü olamayacağını gösterir; Hitit kültür ve sanatının ana unsuru­nun Kuşşaralılar olmadığına da işaret eder.

    arkeo-1
    Boğazköy ile birlikte araştırılmaya başlanan açık hava tapınağı Yazılıkaya.

    15 Haziran 2024’te VeryansınTv.com’da bir köşe yazısı kaleme alan Hititolog Dr. Semih Güneri, “Hitit Sanatı Aldatmacasına Son Veriyorum” başlıklı yazısında bu konuya dikkati çekmiştir. Haluk Perk Müzesi’nde muhafaza edilmekte olan 190 adet metal Tanrı heykel­ciği üzerinden bu değerlendir­meyi yaptığını ifade eden Güneri, sözkonusu bulguların Hitit değil Hurri kültürüne ait olduklarını izah eder.

    arkeo-3
    1974’ten beri kazılmakta olan İkiztepe’de bulunmuş “W” kabartmalarıyla bezeli çömlek. “W” sembolü Fırtına Tanrısı Teşup’un simgesidir (İkiztepe Kazı Arşivi).

    Hitit Krallığı, merkezî bir dev­letti. Mimariyi, anıt sanatını, ma­dencilik ve çanak-çömlek üretimi gibi zanaatları ve özellikle dinsel yapılanmayı başkentten yöne­tiyordu. Hattuşa’daki tapınağın benzerleri diğer kentlerde de inşa ediliyordu. Alaca Höyük (Arinna), Eskiyapar (Tahurpa), Oluz Höyük (Şanauhitta), Ortaköy (Şapinuva), Doğantepe (Hakmiş), Maşat Höyük (Tapigga), Kuşaklı (Şarişşa) ve Kayalıpınar’da (Şamuha) üretilen çanak-çömlekler, metal eserler ya da mühürler, genel özellikleri ile Hattuşa’da bulun­muş olanlarla akrabaydı. Hattuşa yakınındaki açıkhava kutsal alanı Yazılıkaya’da kayalara işlenmiş Tanrı-Tanrıça-kral-kraliçe figür­leri ile hiyeroglifler, Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki kaya anıtla­rında da görülebiliyordu.

    Esas mesele, bu denli geliş­kin bir mimariye, yüksek bir sanata, iki sistemli yazıya (çivi yazısı-hiyeroglif) ve edebiya­ta sahip bir kültürü; Kuşşara (Alişar Höyük) gibi Anadolu’nun sıradan sayılabilecek bir kentin­den çıkan ve nereden geldikleri henüz kesinleşmemiş yönetici bir zümreye adreslemektir. Başka bir deyişle, mimarisi Hatti ve Hurri’den; çanak-çömlekçiliği Hatti ile diğer Anadolu yerli halk­larından; metal eser sanatı yine Hatti’den; mühür sanatı Neolitik dönemden beri gelişen Anadolu gliptik sanatından; anıt sanatı Göbeklitepe ile başlayan yerel plastik sanattan; yazıları Luvi ve Akkadlardan; dini ise Hurri ve Hatti’den almış bir kültüre neden “Hitit” denildiğidir.

    arkeo-4
    Beşiktaş Höyüklü Kromlek kazısında bulunmuş “W” biçimli taş amulet, İkiztepe kabartma “W” sembolleri ile dönem (MÖ 3000) olarak çağdaştır.

    20. yüzyılın başlarından itibaren yapılan Hitit odaklı ar­keolojik çalışmalar, bu toplumun Anadolu’nun otokton halkı mı olduğu yoksa yakın bir coğrafya­dan mı bölgeye geldiği sorusuna bugüne kadar cevap bulamamış­tır. Ekrem Akurgal, Hitit toplu­munun Kuzey Kafkasya’daki Maykop kültüründen koparak Anadolu’ya geldiklerini savunur­ken; Batılı araştırmacılar detay bölge vermeden Güneydoğu Avrupa ve Balkanları işaret etmişlerdir. Samsun’un Bafra ilçesi yakınlarında yer alan ünlü İkiztepe’yi uzun yıllar kazmış olan Önder Bilgi ise, buradaki insanların Hint-Avrupalı kimlikli Hititleri oluşturan toplumlardan biri olduğunu ileri sürmüştür. İkiztepe’de açığa çıkarılan bir çömlek üzerinde, kabartma tekniğinde işlenmiş “W” harfi­nin Hitit Hava Tanrısı Teşup’un sembolü olduğunu vurgulayan Bilgi, bunun boğa boynuzundan gelişmiş olduğunu belirtmiştir.

    arkeo-5
    1906’da Boğazköy kazısına komiser olarak katılan Theodor Macridy Bey’in bizzat çizdiği saray kalıntısı rölövesi (Edhem Eldem).

    Kabataş-Mahmutbey Metrosu-Beşiktaş Meydanı giri­şinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında uzun yıllardır devam etmekte olan arkeolojik kazılarda açığa çıkarılan çok sa­yıdaki höyüklü kromlek tipi me­zar yapıları MÖ 2400-2200’lere yani Erken Tunç Çağı 1’e tarihlen­dirilmiştir. Bu mezarların birinde saptanan “W” biçimli taştan şekillendirilmiş bir amulet, uzun yıllardır kökleri aranan Hititler için anahtar bir bulgu olma özelliğindedir. Önder Bilgi’nin teorisi ile uyum gösteren bu “W” biçimli amulet; Beşiktaş-höyüklü kromlek mezarlarını yapan insanların Hint-Avrupa kökenine ve Anadolu’ya İstanbul Boğazı üzerinden yapmış oldukları göçe işaret etmektedir. Bu nedenle Beşiktaş bulguları, MÖ 3000’ler­de gerçekleşmiş Hint-Avrupa göçlerinin ilk arkeolojik kimliğini oluşturmuş görünmektedir.

    Sansasyon peşinde bir ga­zeteci ile arkeolojiden bihaber birkaç eskiçağ tarihi uzmanı tarafından “Türk kurganları” olarak haber yapılan ve değer­lendirilen Beşiktaş’taki höyüklü kromleklerin, Proto-Türkler ya da Proto-Turanlılarla ilgisi olmadığını uzun bir süredir ısrarla yazıyorum. Gerek mezar yapıları gerekse yakma gömüler ile küçük buluntular, Beşiktaş mezarlarının sahibi olan toplu­mun Güney Balkanlar’dan yola çıkan ve Anadolu’yu hedefle­yen kitlesel bir göçün insanları olduğuna işaret etmektedir. Beşiktaş’ta açığa çıkan yakma gömme geleneği ile “W” biçimli taş amuletin, MÖ 1720’lerde Hitit Krallığı’nı kuran zümrenin Anadolu’ya yaptığı göçlere işaret eden arkeolojik bulgular oldu­ğunu düşünüyorum.

    arkeo-6
    1927-1932 yılları arasında H. H. von der Osten tarafından kazılan Alişar Höyük, Anadolu’nun katmanlaşma dikkate alınarak kazılan ilk höyüğüdür. Bulunan tabletler Alişar Höyük’ün Kuşşara olabileceğine işaret etmektedir.
  • Lydialı askerin sapanı, altın sikkeler ve Malazgirt

    Lydialı askerin sapanı, altın sikkeler ve Malazgirt

    Arkeoloji geçmişin arşivi, geç­miş zamanın laboratuvarıdır. Ülkemiz 10 binlerce yılı konu edinen bir kitap; höyükler, antik kent­ler, mezarlıklar ve kurganlar bunun sayfalarıdır. Her ilkbahar, arkeolojik kazıların yeniden başladığı ve mimari kalıntıların, küçük buluntuların ve çanak-çömleklerin toprağın altından gün ışığına kavuşturulduğu dönem­dir. Yaz gelince hızlanan çalışmalarla birlikte, herkesi yeni keşif haberlerinin heyecanı sarar.

    2024’te Türkiye’deki kazılar olanca hızıyla sürerken, kimi arkeolojik mer­kezlerden gelen haberler yüzümüzü güldürür niteliktedir. Lydia Krallığı’nın siyasi yönetim merkezi Sardeis’in (Manisa-Salihli) 2700 yıllık surlarının yakınında, Perslerle yapılan Thymb­ra Savaşı’nda (MÖ Aralık 547) öldüğü düşünülen 2 Lydialı askerin iskeletine ulaşıldı. Daha da ilginci, askerlerden birinin avcunun içinde bir sapan taşı bulundu. Sapan taşı, çok büyük ihti­malle iki tutma kordonunun ortasın­da küçük bir deri alana yerleştirilip, elle düşmana fırlatılıyordu. Tarihsel arkeoloji çalışmala­rına değerli bir örnek olan bu obje, askerin kolu ile birlikte koruma altına alındı.

    havadis-1
    MÖ Aralık 547’de ölen Lydialı askerin avuç içinde bulunan sapan ve sapan taşları.
    havadis-2
    MÖ 5. yüzyıla tarihlenen altın sikkeler, paralı askerlerin maaş ödemesi için kullanılmıştı.

    İzmir yakınlarındaki No­tion’da sıradışı bir arkeolojik keşif yapıldı. Pers Dönemi’ne ait bir evin tabanında gerçek­leştirilen çalışmalarda bir çömlek içinde çok sayıda altın sikke bulundu. MÖ 5. yüzyıl­da Sardeis’te darb edilmiş bu nadir sikkeler, Pers Darei­kos’u olarak adlandırılıyor. Uzmanlar altın sikkelerin pa­ralı askerlerin maaş ödemesi için kullanılmış olduğunu düşünüyor.

    Bir diğer çarpıcı keşif haberi de Doğu Anadolu’dan geldi. Malazgirt savaş alanı arkeolojik çalışmaları sırasında Afşin Mahallesi’nde yapılan kazılarda, içinde 5 mezarın bulunduğu anıtsal bir yapı ortaya çıkarıldı. 1071’de Alparslan’ın komuta ettiği Selçuklu askerleri ile Türkmenlerden oluşan or­dunun Bizanslıları mağlup ederek Türk tarihinde yeni bir dönem başlattığı Malazgirt Ovası’ndaki bu yeni arkeo­lojik gelişme mezarların açılmasıyla birlikte daha da anlamlı hâle gelecek ve mezarların Türk şehitlerine ait olup olmadığı belirlenecek.

    Şevket Dönmez

    Bathonea: 6. yüzyıldan sağlık formülleri

    havadis-3

    Polonya’nın Ankara Büyükelçisi Maciej Lang ve İstanbul Başkonsolosu Witold Leśniak, Küçükçekmece’deki antik Bathonea şehri kazılarını ziyaret etti. Ziya­rete Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı Bülent Gönültaş ve arkeolog Zeynep Boz da katıldı. Kazılar, Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Şengül Aydıngün ve Polonya Bilimler Akademisi Arkeoloji ve Etnoloji Enstitüsü’nden Prof. Błażej Stanisławski’nin liderliğinde gerçekleşiyor. Bu yılki 10. kazı sezonunda, büyük bir liman, bir sağ­lık merkezi ve kutsal alanlar kompleksi (şehitlik-bir azizin mezarı ve bazilika) ortaya çıkarıldı. 6. yüzyılda büyük çapta yayılan veba, cüzzam, çiçek ve sıtma pandemileri sırasında Bathonea’da yürütülen eczacılık-tıbbi faaliyetler ve bunların izleri, günümüzdeki araştırmalar için de çok önemli.

    Nesrin İçli

  • Bozkurt efsanesi-sembolü ve arkeolojik gerçekler…

    Bozkurt efsanesi-sembolü ve arkeolojik gerçekler…

    Destanlarla bugüne bağladığımız bozkurt figürü, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda ortaya çıkmamıştır. Bozkurt sembolü, Hazar Denizi’nin doğusunda, Horasan coğrafyasında yaşayan Sakalar tarafından MÖ 6. yüzyılda Anadolu resim sanatına taşınmış, Türkler tarafından 7.-11. yüzyıllarda kullanılmaya başlanmıştır.

    Türk milliyetçilerinin kullandığı “Bozkurt” figürü, 2019’da Avusturya’da hayata geçi­rilen Sembol Yasası ile ya­saklanmıştı. Pantürkizm ve Turancılıkla özdeşleşmiş olan bozkurtun yasaklanması ile bu sembolün tarihsel süreçteki kullanımı kamuoyunda ilgi çekmeye başlamıştı.

    İslâmiyet öncesi tarih­sel süreçler, mitolojiler ve kültürler incelendiğinde, çok sayıda Türk ulusu­nun kurt totemine sahip oldukları gözlenmektedir. Bu gerçeklik, eski Türk inançlarının en ilkel din olan Totemizm’den geliştiğine işaret eder. Kurt dışında at, geyik ve kartal gibi totem­leri olan Türklerin, özellikle 7.-11. yüzyıllarda kurt totemi merkezinde birleştiği görül­mektedir.

    Göktürk, Uygur ve Oğuz destanlarında ulusal bir motif temelinde kullanıl­mış olan kurt figürü farklı rollerde karşımıza çıkar. Ata, kurtarıcı ve kılavuz olduğu gö­rülen kurt, çoğunlukla bozkurt adıyla anılır; bazen dişi kurt olur “Ulu Ana” adını alır, bazen erkek kurt olur “Ulu Ata” diye çağrılır.

    ArkeoTarih-1
    Sakaların kurt figürü Oluz Höyük, Anadolu’daki en eski kurt figürlerinin görüldüğü Demir Çağı yerleşmesi. Saka (Doğu İskit) sözel geleneğinin çanak-çömlek bezeme sanatına yansıması, bunların günümüze ulaşmasını sağlamıştır. MÖ 6. yüzyıla ait bir çömlek parçası üzerine boya ile yapılmış kurt figürü bezemesi (Oluz Höyük Kazı Arşivi).

    Kurtlar dünyanın en yay­gın kara yırtıcılarıdır. Vahşi olmalarına karşın insanlarla temas kurdukları bilinmekte­dir. İnsanları uzaktan izlerler ve uluma taklitlerine karşılık verirler. Bozkurt (canis lupus), kurtların en yaygın türüdür. Bunlar birçok bölgede gri kurt ya da orman kurdu olarak da bilinir. Hazar Denizi’nin doğusundaki topraklarda yani Horasan coğrafyasında olan kurtlar, göçebe Türklerin sıklıkla temas ettiği bir yırtıcı olmuştur. Hayatları doğanın içinde ve coğrafya­nın her yerinde geçen savaşçı göçebeler ile çoban göçebelerin göz­lemleri, kurdun Türkler tarafından totem olarak seçilmesinde önemli rol oynamış olmalıdır.

    İslâmiyet öncesi Türk tarihi, mitolojisi ve kültüründe ulusal ve temel bir motif olarak görülen kurt, buna ters orantılı olarak arkeolojik bulgularda bugüne değin tatmin edici ölçüde izlenememiştir. Hunlar da dahil olmak üzere, Göktürk, Uygur ve Oğuzlarla ilgili yapılan kazılarda kurt figürü içeren herhangi bir arkeolojik bulguya bugüne değin Horasan ve Orta Asya’da rastlanma­mıştır. Stil-kritik yöntemini bilmeyen bazı uzmanların Çin kültüründen esinlenmiş ejder figürlerini kurt zan­netmeleri ya da kasıtlı olarak kurt olarak değerlendirmeleri düşündürücüdür. Konuyla ilgili tek ve gerçek arkeolojik bulgu, Kazakistan’daki Esik Kurganı’nda açığa çıkan Altın Elbiseli Adam’ın etek ve kol uçlarındaki stilize kurt başla­rıdır. Saka kültürüne ait olan kurgandaki altın plaka süsle­meler MÖ 5. yüzyıla tarihlendi­rilmektedir.

    MÖ 1. binyılda, Önasya’nın periferisinde yaşamış Sakaların (Doğu İskitler) Türk Öntarihi’nin en önemli un­suru olduğu hususu bugüne değin gündeme gelmemiş bir konuydu. Türk kimlikli devlet tarihinin Hunlar ile değil, on­lardan 400-500 yıl önce tarih sahnesine çıkmış olan Sakalar ile başladığı hususunda çok sayıda arkeolojik ve tarihsel kanıtı, dergimizin önceki yaygın sayılarında ya­yımlamıştık. MÖ 8. yüzyıldan MS 8. yüz­yıla uzanan Protohistorik (Öntarih) Dönem’deki Türklerin Sakalarla başlayan süreci; Massagetler, Hunlar, Göktürkler ve Oğuzlarla son bulmuştur. Son yıllarda Anadolu Demir Çağı arkeolojisi üzerine yaptığım çalışmalar, özellikle Orta Anadolu’nun MÖ 8. yüzyıldan itibaren Kafkasya, İran ve Horasan ile kültürel ve sosyal ilişkiler içinde bulundu­ğuna, sözkonusu bağlantıların at gömüleri içeren kurganlar ve silahlar dışında farkedile­bilir ölçüde çanak-çömlekçilik gibi zanaatlara yansımış ol­duğuna işaret etmeye başla­mıştır.

    ArkeoTarih-2
    Kanatlı boğayla savaşan kurt Oluz Höyük’te bir bothros’ta (kutsal eşya çukuru) bulunmuş olan krater üzerindeki beyazımsı panel içinde betimlenmiş kurt-kanatlı boğa mücadelesi. MÖ 5. yüzyıl başları (Oluz Höyük Kazı Arşivi). ­

    At gömüleri ve kurgan­lardan çıkan savaş kazması, ok ucu ve mızrak uçları gibi silahlar ile tunç ya da kemikten at ko­şum takım­ları, Sakaların Anadolu’ya taşımış oldukları özgün yaşamsal ma­teryellerdir. Bununla birlikte çobanlık ve yağma-talan gibi göçebelik temelli ekonomik sistemlerin yaşandığı devasa Avrasya-Horasan coğrafya­sından Anadolu’ya gelmiş olan Sakaların yerli halk üzerinde yaşam tarzları ve kültürleri ile ciddi değişimlere yol açtıkları; Kızılırmak Havzası Demir Çağı yerleşmelerinden gelen güncel arkeolojik bulgular sayesinde çok daha iyi anlaşılmaktadır (…) Çin Bulutu ve geyik figürleri dışında Kızılırmak Havzası Demir Çağı çanak-çömlekleri üzerinde birdenbire orta­ya çıkan at ve kurt figürleri, Anadolu’ya Horasan ve Orta Asya’dan taşınmış göçebelere ait diğer beze­me ögeleri gibi görünmektedir. At figürlerinin eyersiz-ko­şumsuz olması, bunların Sakaların yaşamından kesitler yansıttığına işaret eder.

    Sözkonusu göçebe yaşam ögelerinin Anadolu Demir Çağı resim sanatı içindeki en ilginç grubunu ise kurt figürleri oluş­turmaktadır. Oluz Höyük’te çok sayıda kap üzerinde kurt figürü yer almaktadır. Kurt figürleri içindeki en önem­li örnek, bir krater üzerinde resmedilmiştir. Bu sahnede stilize olarak betimlenmiş kurt, hemen yanındaki kanatlı boğaya saldırmaktadır. Diğer kurt figürleri ise çanak-çöm­lek parçaları üzerindedir. Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te de MÖ 6. yüzyıla ait bir krater üzerinde sfenkse saldıran bir kurt figürü gözlenmektedir.

    Bununla birlikte Oluz Höyük Geç Demir Çağı kültür katmanlarında ortaya çıkarı­lan bazı çukurların içinde bu­lunan kasaplık izler taşıyan at kemikleri ve bunların üzerin­deki satır ve bıçak izleri, Demir Çağı halkının at eti yemek gibi bazı Orta Asyalı geleneklerine işaret eder. Gıda olarak tü­ketilmiş atlara ait kalıntılar, Oluz Höyük’ün Saka varlığına bulgu sunan Anadolu’nun en önemli kazısı olduğuna işaret etmektedir. Oluz Höyük ve Maşat Höyük çanak-çömlekleri üzerinde görülen kurt figürleri derin ikonografik anlamlar taşımakla birlikte, güçlü sa­natlara sahip olmayan Anadolu Demir Çağı göçebelerine ait hâtıralar olmalıdır.

    ArkeoTarih-3
    Maşat Höyük’te boya bezeme Oluz Höyük’ün kuşuçumu 60 km güneyinde yer alan Zile-Maşat Höyük’te yine bir krater üzerine boya bezeme olarak yapılmış kurt figürü, MÖ 6. yüzyıl. Amasya-Tokat bölgesinin Geç Demir Çağı çanak-çömlek atölyelerinin Orta Asya etkilerini benimsemiş olduğuna işaret eder (T. Özgüç. Maşat Höyük II. Ankara, 1982).

    MÖ 9. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Kafkasya üzerin­den sızmaya başlayan Sakalar yani Doğu İskitlerin, Anadolu coğrafyasındaki en kala­balık ve güçlü göçebeler olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda Çin Bulutu, iri boynuzlu Avrasya geyiği ve eyersiz-koşumsuz at figür­leri gibi kurt figürünün de Anadolu’ya Saka coğrafya­sından göçebeler tarafından taşındığı düşünülebilir. Turani yüz tiplerine sahip olan, kımız içen, kurgan inşa eden, atıyla birlikte gömülen ve bu bilgi­ler ışığında Ön Türkler ola­rak değerlendirebileceğimiz Sakaların, kurt totemine sahip bir toplum olduğu ve Demir Çağı’nda Anadolu’ya totemleri ile birlikte geldikleri anlaşıl­maktadır. Yazıları olmayan bu göçebe­lerin destan, efsane ve mito­lojik hikayeleri mutlaka sözel bir gelenek içinde korunuyor ve nesilden nesile taşınıyordu. Oluz Höyük ve Maşat Höyük kurt figürleri, Saka sözel ge­lenek ögelerinin Anadolu Geç Demir Çağı resim sanatında hayat bulmuş olduğuna işaret eder. Bu bağlamda tarihsel sü­reçte Türklerin totemi olmuş, efsanelerinde temel motif ola­rak bulunmuş bozkurt sembo­lünün arkeolojik kimlik olarak Öntarih Türklerinin en önemli gruplarından Sakalar tarafın­dan Anadolu resim sanatına taşınmış olduğunu söyleyebi­liriz. Demir Çağı sonrasındaki süreçte, 10. yüzyıldan itibaren Türkleşmeye başlayan Anadolu coğrafyasında kurt toteminin destan, efsane ve mitolojide devam etmiş olması, bozkurt motifinin Sakalar ile Türklerin tarihsel ortak noktası olduğu­na işaret etmektedir.

  • İstanbul’da tarihin izleri: Taksim Cumhuriyet Müzesi

    İstanbul’da tarihin izleri: Taksim Cumhuriyet Müzesi

    İBB Miras tarafından tamamlanan kapsamlı restorasyon ve yeniden işlevlendirme çalışmalarıyla, Taksim Maksemi artık Osmanlı ve cumhuriyet tarihinin önemli anılarına evsahipliği yapacak. Kapsamlı içeriği ve Atatürk’ün kişisel eşyalarını da barındıran koleksiyonuyla Cumhuriyet Müzesi, 100. yıla armağan edilen müstesna bir mekan.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbul’un merkezî nok­tası Taksim’e bir müze armağan etti: Cumhuriyet Müzesi. Müze, Kültür Varlıkları Dairesi Başkanlığı (İBB Miras) tarafından restorasyon çalışmalarıyla yenilenen ve yeniden işlevlendirilen tarihî su yapısı Taksim Maksemi’nde açıldı.

    Burada ilk olarak Sultan 1. Mahmud (1696-1754), annesi Saliha Sultan adına vakıf olarak bir su deposu, maksem ve çeşme inşa ettirmişti (1732). Maksem arkasındaki depoda biriken su; Galata, Tophane, Kasımpaşa’nın mahallelerine dağıtılıyordu (Bölgenin “Taksim” adı ile anılması, bu su tesisinin inşaatından sonra yapının fonksiyonuyla bağlan­tılıdır. “Önce mesire yeri sonra kışla, stadyum, en sonunda park, #tarih, Haziran 2014 (ek sayı), s. 18-21). Uzun yıllar boyunca şehrin su ihtiyacını karşılayan ve sekizgen mimariye sahip Taksim Maksemi, İBB Miras tarafından “Cumhuriyet Müzesi” adıyla şehrin tarihî mirasına önemli bir katkı olarak İstanbul’a kazandırıldı. Müze olmadan önce İBB Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi olarak hizmet vermekte olan maksemin restorasyon çalışmalarında, yapının özgün dokusu korundu.

    HAVADIS-1
    Atatürk’e ait süveter

    8 Haziran’da gerçekleşen müze açılışı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney, Eyüpsultan Belediye Başkanı Mithat Bülent Özmen ve Nevşehir Belediye Başkanı Rasim Arı ve İBB Genel Sek­reter Yardımcısı Mahir Polat, Prof. Dr. Celal Şengör, Mustafa Alabora, Fatih Altaylı’nın da aralarında bulunduğu sanat, siyaset, iş ve medya dünyasından çok sayıda ismin katılımıyla gerçek­leşti. Açılışta yapılan konuşmalarda, Taksim Cumhuriyet Meydanı’nın, Tür­kiye Cumhuriyeti için taşıdığı sembol değerin altı çizildi. İmamoğlu, “Tak­sim Meydanı, hepimiz için bir gözdür, vicdandır. Geçmişte yaşananlardan ders alarak, bugün daha iyisini yapma konusunda bize dersler verir” dedi. Konuşmasında müzenin yapım aşa­masındaki detaylara ve tarihî önemine dikkati çeken Mahir Polat, İstanbul’un zengin kültürel mirasına bir katkı daha sunduklarını belirtti.

    Cumhuriyet Müzesi, “Kurtuluş’tan Kuruluş’a” temasıyla, cumhuriyet tarihinin önemli anlarına evsahipliği yapacak şekilde tasarlanmış. Çoğun­luğu Şişli’deki İBB Atatürk Müzesi’nin katkılarıyla oluşturulan; Atatürk’ün müşir üniforması, çizmesi, triko süveteri, kalpağı gibi kişisel eşyalarını içeren koleksiyonuyla, ziyaretçilere Atatürk’ü daha yakından tanıtıyor, cumhuriyetin değer ve kazanımlarını yansıtıyor. 2. Meşrutiyet döneminde yapılacak olan ilk seçimler için kullanı­lan bir oy sandığı, cumhuriyet döne­mine ait bir oy sandığı, cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için hazırlanmış Türk bayrağı, 20. yüzyılın ilk yarısında kullanılan hesap makinesi, radyo-mik­rofon-daktilo örnekleri sergileniyor. Harf Devrimi’nden önce eski Türkçe yazılmış bir tramvay durağı tabelası da dikkati çekiyor. Cengiz Kahraman ve Osmantan Erkır’ın kişisel arşivlerinden de yararlanan müzede, ziyaretçilerin kitap okuyabileceği bir oturma alanı da bulunuyor.

    Müze, Pazartesi hariç her gün 10.00- 19.00 saatleri arasında ziyaret edilebili­yor. Giriş ücretleri, 15 TL / 50 TL.

    HAVADIS-2
    Şehrin tarihi bir haritası.
  • Arkeo politika sahasında ‘Batıcıl’ sahtekarlık oyunları

    Arkeo politika sahasında ‘Batıcıl’ sahtekarlık oyunları

    Çatalhöyük keşfiyle (1961) Türk arkeolojisine de “Neolitik” kavramını sokan arkeolog James Mellaart, aynı zamanda hayali çizimler ve uydurma buluntularla Batı Anadolu’daki Luvi kültürünü öne çıkarmaya çabalamıştı. “Saldırgan milliyetçi” Hitit Krallığı’nı değersizleştirerek, “Luvili özgürlük savaşçıları”nı öne çıkarma girişimlerinin hikayesi…

    Ünlü İngiliz arkeolog James Mellaart (1925- 2012), 1950-60’larda Anadolu arkeolojisinin önde gelen isimlerinden biriydi. Anadolu protohistoryasına önemli ve kayda değer katkılar yapmış olan Mellaart, University College London’da Mısırbilim alanında lisans eğitimi almış; 1953’te Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü’nde göreve başlamıştı.

    Mellaart ilk çalışmalarını Batı ve Orta Anadolu’da yaptı ve Çivril-Beycesultan, Burdur- Hacılar, Çumra-Çatalhöyük gibi önemli merkezleri keşfetti. Beycesultan’da Seton Lloyd ile kazı yaparak çarpıcı Orta ve Geç Tunç Çağı katmanlarını ortaya çıkardı. 1954-60 arasında kazı yaptığı Hacılar’da Neolitik- Kalkolitik dönemlere ait çok kaliteli, yeni bir tür boya bezemeli çanak-çömlek grubu keşfetti ve Türk arkeolojisinde “Neolitik” kavramı ilk defa dile getirilmeye başlandı.

    ARKEO-TARIH-3
    James Mellaart, yaptığı önemli keşiflerle durağan durumdaki Anadolu arkeolojisinin 1950’lerden itibaren hareketlenmesini sağlamıştı (üstte). James Mellaart’ın hazırladığı bir eskiz (altta).

    Bu süreçte, Anadolu arkeoloji tarihinde “Dorak Hazinesi” olarak anılan bir hadise gerçekleşti. 1958’de Mellaart, Anna Papastrati adlı bir Rum vatandaşımızın kendine İzmir’deki evinde yasadışı olarak toplanmış Erken Tunç Çağı eserlerinden oluşan bir buluntu grubunu gösterdiğini açıkladı. Açıklamakla da kalma­dı, 1959’da The Illustrated London News’e yazdığı bir makalede bu buluntuların tarihî önemini vur­guladı. Ancak bir problem vardı: Buluntuların fotoğrafları yoktu, çizimleri vardı! Makale dünya çapında ilgi uyandırırken, Kültür Bakanlığı yetkililerinin açtığı soruşturmada Rum kadının var­lığı, İzmir’deki adresi ve hazine değerindeki buluntulara dair herhangi bir iz tespit edilemedi. Türk basını Mellaart’ı bizzat eski eser kaçakçılığıyla suçlayarak ona karşı bir kampanya başlattı. Mellaart’ın Rum kadın ve Ulubat Gölü kıyısındaki Dorak Köyü’nde bulunmuş olduğu iddia edilen eserlerle ilgili tüm hikayesi son derece şüpheliydi ve kamuoyun­da olayın uydurma olduğu da konuşulmaya başlandı.

    ARKEO-TARIH-2

    Mellaart bu çalkantılı dö­nemde, 1961’de başladığı Çatalhöyük’te devasa bir Neolitik yerleşme ortaya çıkardı. Bu keşifler, Mellaart’a büyük bir ün getirdi; mesleki tutkusunu ola­ğanüstü yeteneği ile birleştirerek Anadolu arkeolojisinde adeta devrim yapıyordu. Çalışmalarına devam eden Mellaart, kaybolmuş Çatalhöyük duvar resimlerinin “yeni ve hayalî rekonstrüksi­yonlarını” ve orijinal hiyeroglif olduğu iddia edilen Luvi yazıtları ile Asur tabletlerinin çevirile­rini yayımlamaya başladı. Bu gelişmeler, gerçek keşiflerini, hayatının ilerleyen dönemlerinde gelişen bir eğilim olan fantastik uydurmalarla tamamlayaca­ğına işaret ediyordu. 1961-63 arasında İstanbul Üniversitesi Prehistorya Kürsüsü’nde dersler verdi. Çatalhöyük’teki kazılara ise 1964’te ara verildi; daha sonra dedikoduların durmaksızın art­ması üzerine 1965’te kazılar kalıcı olarak sonlandırıldı.

    ARKEO-TARIH-1
    Çatalhöyük’ün sanatçı Dan Lewandowski tarafından yapılan rekonstrüksiyonu. Önasya ve Anadolu’nun en büyük Neolitik yerleşimlerinden biri olan Çatalhöyük, James Mellaart’ın en kayda değer gerçek keşfi.
    ARKEO-TARIH-4
    Sansasyonel iddialarıyla James Melaart, bir dönem Türk basınının dikkatindeydi. Cumhuriyet‘te 8 bölümlük yazı dizisiyle kaçakçılık olaylarına değinen gazeteci Orhan Duru, 8 Şubat 1968 tarihli yazısında Melaart’ın İzmir’deki bir Rum kadının evinde bulunduğunu iddia ettiği “Dorak Hazinesi”nin varlığının tespit edilemeyişine ve bu olayın dış basında nasıl yankı bulduğuna yer veriyor.

    Türkiye’deki arkeoloji kari­yeri sona eren James Mellaart’ın fantezileri, Çatalhöyük’ün şüpheli duvar resimlerinden Luvi (Anadolu) hiyeroglifleri­ne yönelmeye başladı. Bunun temel sebebi Anadolu Tunç Çağı halklarından olan Luvilere olan sempatisiydi. “Luvili özgürlük savaşçıları”na karşı, eski dün­yanın “saldırgan milliyetçileri” olarak gördüğü Hititlerden hoşlanmıyordu! Bu nedenle eskiz çizimlerle uydurma hiyeroglif yazıt metinleri ürettiğine dair söylentiler dillendirilmeye baş­landı. Bunlardan hiçbir gerçek hiyeroglif metne benzemeyen Beyköy Yazıtı, David Hawkins gibi uzmanların belirttiği üzere, Mellaart’ın ikna edici bir şey üretmeye özen göstermediği bir dayatma olarak değerlendi­rilmiştir (#tarih 48. sayı, Mayıs 2018). 19. yüzyılın ortalarında A. Perrot tarafından bulunduğu iddia edilen Beyköy Yazıtı’nın sözde siyasi nedenlerle gizlen­miş olması, yazıta ait eskizlerin uydurma olduğuna ve büyük bir yalan üzerine kurulduğuna işaret etmekteydi.

    Sahte yazıtlarla yapay bir Luvi ve Tunç Çağı Anadolu tarihi oluşturmaya çalışan James Mellaart’ın çabaları, 2012’deki ölümünden sonra doğal olarak unutulmaya başlandı. Tam da o dönemde, Anadolu arkeolojisinde beliren yeni bir ithal bir figür, Mellaart’ın mirasını omuzlayarak Luvi konusunu yeniden tartışma­ya açtı. İsviçreli bir jeoarkeolog olan Eberhard Zangger, Zürih’te bir Luvi Araştırma Vakfı kurarak Anadolu’nun batısındaki kimi ar­keoloji projelerine maddi destek vermeye başladı. Zangger aynı zamanda bir meslektaşı ile ünlü arkeoloji dergisi Talanta’nın 50. cildinde (2018) Beyköy Yazıtı’nın orijinalliğini savunan bir yazı kaleme aldı. Tabii Eberhard Zangger’in bu çabalarını bilimsel temelde değerlendirmenin aşırı saf bir düşünce olacağı açıktır. Buradaki girişim ve düşünce, po­litik bir yaklaşımın bilimi perde gibi kullanarak Anadolu arkeolo­jisini şekillendirmek istemesidir.

    ARKEO-TARIH-5
    Şist taşlar üzerine James Mellaart tarafından yapılmış çizimler.

    Hint-Avrupalı bir dil ko­nuşmuş olan Luvilerin, Hitit Krallığı Dönemi’nde Anadolu’nun İçbatı ve Güneybatı bölgelerin­de yaşadığı düşünülmektedir. Bugüne kadar sadece yazı ile kimliklendirilen bu Orta ve Geç Tunç Çağı kültürü, son yıllarda artan araştırmalarla mimari ve çanak-çömlek üzerinden de tanımlanmaya çalışılmaktadır. Tüm bu çabalara karşın bugüne dek İçbatı ve Güneybatı Anadolu bölgelerinde yapılan onlarca kazıda bir Luvi sarayı, evi, anıtı, mezarı, çanak-çömleği ya da sila­hı kimliklendirilebilmiş değildir. Bulunanlar ya Hitit ya da Miken kültürü ile tanımlanabilmiştir. Yazı dışında kendine özgü bir kültürel ve sanatsal üretim yapa­mamış bir halkın, Hitit Krallığı’nı değersizleştirerek önplana çıka­rılma çabalarının Zürih merkezli bir vakıf tarafından organize ediliyor olması dikkati çekicidir.

    ARKEO-TARIH-6
    James Mellaart’ın çizdiği ve 1959’da The Illustrated London News’te yayımladığı Dorak Hazinesi’nin bir bölümü (Avustralya Arkeoloji Enstitüsü arşivi).

    Konunun arkeolojik ya da bilimsel temellere dayanmadığı, büyük oranda siyasi olduğu zaten Eberhard Zangger’in, Mustafa Kemal Atatürk’ü suçlayarak işin içine dahil etmeye çalışmasın­dan anlaşılmaktadır. Zangger özellikle yurtdışında yayımla­nan bir yazısında “… Görünüşe bakılırsa Luvi kültürüne yönelik araştırmalar Türkiye’nin kuru­cusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ta kendisi tarafından durdurul­muştu. 1930 civarında, Beyköy Köyü’ndeki bir başka önemli yazılı keşif sayesinde, aslında Atatürk, Batı Küçük Asya kültür­lerinin önemini zaten biliyordu. Ancak kendisinin, Hititlerin modern Türk devleti tarafından rol model olarak ilan edilmesi üzerine Luvi kültürüyle daha fazla ilgilenilmesini -kamu ya­rarına olmadığı için- yasakladığı söyleniyor” demiştir.

    Arkeolojik araştırmaların Alaca Höyük ve Alişar Höyük te­melinde yeni başladığı 1930’ların başında; henüz Hatti’nin, Hitit’in, Luvi’nin tam olarak kimliklendi­rilemediği bir ortamda, Mustafa Kemal’in çabaları ve vizyonu müstesnadır. Günümüzde ise Anadolu arkeolojisi hâlâ özellikle Hint-Avrupacılar tarafından arkeo politikanın oyun sahası yapılmaya çalışılıyor. Luvi kültü­rünün yüceltilme çabaları da bu fantezist dizinin yeni bir bölümü­ne işaret ediyor.

  • Yeni şekillenen Türk kimliği Hitit Güneşi’yle aydınlatıldı

    Yeni şekillenen Türk kimliği Hitit Güneşi’yle aydınlatıldı

    89 yıl önce Çorum’da başlayan Alaca Höyük kazıları, MÖ 2500’lere tarihlenen mezar yapılarını, sonradan “Hitit Güneşi” olarak adlandırılacak buluntuları ortaya çıkarmıştı. O dönemde Hititlere atfedilen bu eserler, ırk ve milleti temsil eden bir sembol haline geldi ve tartışmalar yıllarca sürdü. Bilim ve ideoloji arasında kalan Türk kimliği.

    Atatürk’ün talimatıyla 1935’te başlayan Alaca Höyük kazısı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk millî kazısı olma özelliğine sahiptir. İlk kazı başkanı Remzi Oğuz Arık döneminde keşfedilen Erken Tunç Çağı (MÖ 2500) mezarların­da, genellikle tunçtan üretilmiş dinsel özellikli buluntular açığa çıkarılmıştı. Birkaç yıl içinde sayıları 13’e ulaşan bu mezarlar, Anadolu’nun ilk devleti olan Hatti Beyliği’nin kral ve kraliçelerinin gömüldükleri kurganlardı.

    Alaca Höyük mezarların­da bulunan sembol (kurs) ve sistrum’lar, kral-kraliçelerin ve yerleşme sakinlerinin güneş kültüne inandıklarına, geyik ile boğaya saygı duyduklarına işaret ediyordu. Alaca Höyük mezar buluntuları ilk andan itibaren hem Türkiye hem de Batı dünya­sında büyük heyecan ve merak uyandırdı. 1937’de İstanbul’da gerçekleştirilen 2. Türk Tarih Kongresi’nde sözkonusu bulun­tular içindeki güneş sembolü eserler, dönemin arkeolojik bilgisi dahilinde Hititlere atfedilmiş; Hitit Güneş Kursu olarak adlan­dırılarak, Güneş Dil Teorisi’nin simgesi hâline gelmişti. Devam eden Alaca Höyük kazıları ve arkeolojinin gelişen bilgi dü­zeyi, bu eserlerin Hattilere ait olduğunu kanıtladı, ancak “Hitit Güneşi” deyimi günümüze değin varlığını devam ettirdi. Güneş Dil Teorisi’nin simgesi Hitit Güneşi, zaman içinde Atatürkçülük ile ilişkilendirilen bir sembol ve ulu­sal ideolojiyi çağrıştıran metoni­mik bir araç durumuna geldi.

    Arkeo-Tarih-2
    Hitit Güneşi’nin MÖ 2500’lere tarihlenen tunç malzemeden üretilmiş orijinali, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde.

    2. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’daki faşizm ve diğer ideolojilerin Türk milliyetçiliği ile çatışması, Hitit Güneşi’nin ortaya çıkmasında önemli bir nedendir. Bunun sonucu olarak Türk Tarih Tezi’nin oluşumu hızlanmış ve ardından gelen Hitit Güneşi’nin Türklerle anlamlandırılması, Avrupa’daki ırkçı aryanizm söylemlerine bir yanıt olmuştur. Remzi Oğuz Arık, Alaca Höyük mezarlarını kazarken 3 mezarda yalnızca detaylarda birbirinden farklı olan güneş kursları buldu ve bunlara kimi zaman boğa boy­nuzlarının kimi zaman da geyik ve boğa figürlerinin eşlik ettiğini gözlemledi. 1934’te kurgulanan Güneş Dil Teorisi’den etkilenen Remzi Oğuz Arık ve dönemin ünlü tarihçisi Afet İnan, güneş kurslarını bu teoriyle ilişki­lendirdi. Arık’a göre Hititlerin Anadolu’nun ilk sakinleri olması büyük olasılıkla Türk olmaları­nı sağlayan bir anlatı sunuyor, böylece Türkleri Anadolu’nun otokton halkı yapıyordu. Böylece Hitit Güneşi, aryanizmin sem­bolü gamalı haçın bir karşılığı olarak değer bulmaya başladı ve protohistorik bir Anadolu eseri, bir ırkı ve milleti işaret eden bir simge olarak tanımlandı.

    Hitit Güneşi, 2. Türk Tarih Kongresi’nin hem arka plan resmi olarak hem de Belleten dergisinin ilk sayısında kapakta kullanılarak, Batı dünyasına da net bir mesaj veriyordu. Güneş Dil Teorisi ve Hitit Güneşi sadece akademik toplantılarda kalma­dı, madenciliği finanse etmek amacıyla 1935’te kurulan Eti (Hitit) Bankası’nın da simgesi oldu. Önce Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, sonrasında ise Ankara Üniversitesi’nin amblemi olarak kullanılmaya başlandı. 1935’ten itibaren kimlik arayışı teme­linde öne çıkan Hitit Güneşi, Atatürk’ün vefatı ve hemen sonrasında 2. Dünya Savaşı’nın araya girmesiyle unutulma­ya başlandı. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti tarafından bilinçli olarak geri plana itilen bu sembol, 1960 darbesinden sonra tekrar canlandırıldı ve ilk defa Ankara’nın amblemi olarak belirlendi. Ardından Türkiye’nin ilk bisküvi fabrikası (1961) olan Eti’nin sembolü oldu.

    Ankara Belediyesi de Hitit Güneşi’ni 1961’de kentin simgesi olarak belirledi. Hitit Güneşi artık gamalı haç karşıtlığını değil, erken cumhuriyet döneminde Atatürk’ün himayesinde kurulan Türk ideolojisi ve kimliğinin de­vamını simgeliyordu. 1970’lerde özgün anlamından uzaklaşmış eser, esas olarak Türk laikliği ve aydınlanmasını temsil etmeye başlamıştı. Aynı yıl en popü­ler sigara markası Maltepe’nin ve hâtta bir dönem Turizm Bakanlığı’nın (1973) simgesi hâline geldi.

    Arkeo-Tarih-1
    Alaca Höyük’teki Hatti kral mezarlarının imitasyonları, orijinal seviyelerinde ve yerlerinde değil.

    1977’de Anadolu Sigorta, tunç sembollerden birinin anıtsal heykelini şirket binasının önüne dikmeye karar verdi. Bu faaliyet kimi çevreler tarafından sözko­nusu sembolün pagan kültürünü yansıttığı ileri sürülerek eleşti­rilmeye başlandı. Hitit Güneşi ile aynı formda olan bu heykelin temel aldığı orijinal buluntu, güneş kursu ile aynı anlamları yüklüyordu. Konuya sahip çıkan Ankara Belediyesi ve onun CHP’li başkanı Vedat Dalokay, heykelin Anadolu Sigorta binasının önün­de dikilmesi talebini reddeden İçişleri Bakanı ile ciddi bir tartış­ma içine girdi ve anıtın Sıhhiye Meydanı’na konulmasına karar verdi. Bu girişim uzun bir süre basında tartışıldı. Senatör Adile Ayda, Hititlerin Hint-Avrupalı bir halk olduğunu, Hattilerin ise kökeninin meçhul olduğunu ileri sürerek, anıtın Türklükle bir ilgisinin bulunmadığı belirten bir köşeyazısı kaleme aldı. 24 Ekim 1977 tarihli Tercüman gazete­sinde yayımlanan “Sıhhiye’deki Put” başlıklı yazısında Adile Ayda, “anıt dikilirse, bunu tarih Türklerde ulusal ve dinsel bilin­cin iflası olarak yazacaktır” dedi. Buna karşın anıt 1978’de Sıhhiye Meydanı’na, yüzü Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’ne dönük biçimde dikildi.

    Arkeo-Tarih-3
    Günümüzde Ankara’da hem Kocatepe Camii hem de Alaca Höyük sembolünden türetilmiş anıt Atatürk Bulvarı’ndan görülebiliyor.

    1994 yerel seçimlerinde Ankara Belediyesi’ni kazanan Refah Partisi, Türkiye’nin İslâm öncesi geçmişine uzanan Hitit Güneşi’nin %99’u Müslüman olan bir ülke için uygun bir simge olmadığını öne sürdü ve kent amblemini değiştirdi. Teklif edilen yeni amblem, 1987’de inşa edilen klasik Osmanlı üslubuyla devasa Kocatepe Camii silueti ile 1980’lerde yapılmış Atakule’yi, İslâmiyet’in sembolü hilal motifi içinde üstüste bindiri­yordu! Hitit Güneşi ambleminin değiştirilmesine karşı çıkanlar, bunu paganizmin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut du­rumunun bir sembolü olarak görüyordu. Günümüzde hem Kocatepe Camii’nin hem de Alaca Höyük sembolünden türetilmiş anıtın Atatürk Bulvarı’ndan görünüyor olması, bu sembolik kimlikler arasındaki kimyasal gerilimin ironik bir işaretidir.

    2019 yerel seçimleri ile uzun bir süre sonra Ankara Belediyesi’ni tekrar kazanan Cumhuriyet Halk Partisi, kent amblemini tekrar Hitit Güneşi yapmak için çalışmalara başladı. Atatürk’ün akılcı yaklaşımları ile arkeoloji, Türk ulusunun yaşa­dığı topraklar ile olan bağlarını güçlendirmenin önemli bir aracı aynı zamanda. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Batı merkezli Hint- Avrupacı bakışaçısını kırarak, Hitit Güneşi’ni Anadolu coğraf­yasının sembolü yapmıştı. Hitit Güneşi bugün de Anadolu’nun Türk kimliğini, Türklerin pagan kültürünü ve Atatürk döneminin aydınlanmış devlet görüşünü sembolize ediyor.

     

  • Divriği Şaheserinin 800 yaşındaki “denge sütunu” artık dönüyor, çalışıyor!

    Divriği Şaheserinin 800 yaşındaki “denge sütunu” artık dönüyor, çalışıyor!

    Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası’ndaki denge sütunu artık -8 asır sonra- çalışıyor. “Bana bir dayanak noktası gösterin, kaldıraçla Dünyayı kaldırayım!” diyen bilgin Arşimet’in, diğer İlkçağ bilge ve bilginlerinin fizik kuram ve yasaları dünya durdukça değişmeyecek.

    Bundan esin diyelim, sonsuza kadar hiz­met vermesi dileğiyle yüksek mimarlık eserlerinin çoklukla girişlerine, yapının “stabil” (:Dengeli) durumunun değişmediğini gösteren birer denge sütunu monte edilir­miş. Dikey ekseni üstte ve altta madenî birer mile dayanan denge taşı, yapıya doğal veya yapay bir yüklenme olmadığı sürece el dokunuşuyla döner­miş. İstanbul’da, Edirne’de, Bursa’da, kimi Anadolu kent­lerinde tarihi yapıların kapıla­rında Denge sütunu örnekleri vardır ama birkaçı dışında bun­lar yapısal sorunlarla hassasi­yetlerini yitirmiştir.

    İstanbul Edirne Bursa’da, İzmir-Selçuk -Şirince’de, Anadolu’da Selçuklu-Osmanlı vakıf mimari eserlerin cümle kapılarındaki köşe çalığı işlevli porfir sütuncukların denge taşı olduğu tartışmalıdır. Denge taşı olup binadaki duvar-temel hareketleri sonucu bu özelliğini yitirenler içinse halk arasında: -“Demek bina yıkılacak durum­da, kıyamet de yakın!” denir­miş.

    Denge taşı denen bu mimari düzeneğin ne zaman başladığı bilinmese de Roma dönemi-sonrası düşünülebilir ki bir araştırma konusudur.

    İslâm dünyasında servet­lerini hayra vakfetmek üzere Cami, medrese kervansaray… yaptıranlar, vakfiyelere, eser­lerinin kıyamete kadar işlevini sürdürmesi dileklerini yazdı­rırken mimar ve ustalardan da öylesine sağlam yapmalarını isterlermiş. Bunun güvencesi de yapının el dokunuşuyla ken­di ekseninde dönen dikey denge sütunu -yani o zamanların bir tür sismografı imiş. Zamanla denge taşı dönmez olunca “kı­yamet yakın!” denirmiş.

    Kimi camilerde örnekleri görülebilen denge sütunları, zaman aşımı, deprem, yapıda­ki tasmanlar sonucu “dönme” özelliğini yitirmiştir.

    ***

    Havadis-3
    Darüşşifa taçkapıdan ayrıntı. Pencere önündeki hayat ağacına basan denge sütunu. Fotoğraf: Yüksek Mimar Basri Hamulu Arşivi.

    Konumuz olan denge taşı için önce Divriği Mengücek Camii ve bitişik Darüşşifası konusun­da genel bilgi vermek gerekiyor: Eserin yapılış tarihi 1228, bu mimarlık şaheserinin Doğu bilimcilerce keşfedilişi 1890’lar, “UNESCO Dünya Kültür mirası” kapsamına alınışı 1985, 2016’da başlayan restorasyonu ise 2024’te tamamlanmak üzere­dir. Kendi kaynaklarımızdan Kâtip Çelebi’nin (öl. 1657) Cihan-nümâ’’sında adı Ahmet Şah Camii, yaptıranı da A. Keykubat kaydedilmiştir. Evliya Çelebi (öl. 1681) de Divriği’yi ve eseri din­lediklerinden yazmış olmalıdır.

    Devam eden restorasyonun son evresindeki sürpriz, kül­liyenin câmiye bitişik Melike Turan Melek Darüşşifası’ndaki: Denge sütununun işlevine kavuşturulması, bir el dokunu­şuyla dönmesi bunun da anıt eserin sağlamlığını işaret edişi olmuştur.

    Görkemli taçkapının üst kat penceresi önündeki yüzey­leri kabartma-oyma Mühr-i Süleyman ve kozmik simgelerle bezeli, üstün sanat ustalığıyla başarılmış bu müstesna denge taşı, taçkapı yüzeyinin dışına asılı izlenimi verir. 8 asırlık sütunun bugün de dönmesi ise mimarlık-mühendislik ve sanat tarihçileri için önemli bir haberdir.

    Mimar, sanat yetisi ve cesa­retiyle boyut, biçim ve üslupça özgün bir “tek”liği başarmış. Heykeltıraşlık eseri denebilir sütunu, çift yapraklı “Hayat Ağacı” biçimli kaidesiyle pen­cerenin dışına -sanki- boşluğa oturtmuş!.. Bir el dokunuşuyla dönen Sütunun tekilliği, Cami ve Darüşşifa’nın tekliğini de hatırlatıyor.

    Taçkapı alınlığın altındaki iç içe silmelerle çerçevelen­miş sığ panonun ana öğesi bu sekiz yüzlü denge sütunu kaidesi hayat ağacıdır. Bu ikili, taşıntılı olarak pencere taba­nına bağlıdır. Sütunun bastığı yekpâre kaide tomurcuğu da olan iri ama zarif hayat ağacı­dır. Sütunun oval başlığı, yalın bir silme ile pencere lentosuna bağlıdır.

    Havadis-2
    Turan Melek Darüşşifası taçkapı (üstte) ve üzerindeki kozmik bezemeli denge sütunun günümüzdeki görüntüsü. Fotoğraf: İhsan Çalapverdi

    Sütundaki Mühr-i Süleyman (6 köşeli yıldız) motifleri yontu harikası, hayat ağacı, mima­ride görülen örneklerinin en büyüğüdür. Bu kaidenin her iki yanından pencere sövelerine doğru uzanan bükümlü yap­raklarından sağdaki, dikey bir çatlak nedeniyle kırılmış.

    Denge sütunun, başlık ve kaide milleri arasında bir el dokunuşuyla dönebilmesi­ni sağlayan yöntem, uzman incelemeleri gerektiriyor. Taçkapıdaki dikey çatlak, saptanamayan bir tarihte ciddi bir doğal sorun yaşandığını işa­ret eder ama denge sütunu bu hasarda kilitlenmişti denemez. Çünkü restorasyon sürecinde­ki müdahaleyle işlevselliğini kazanmış bulunuyor.

    Havadis-1

    Kapı sövelerine bağlanan başka tarihî yapılardaki denge taşlarına karşılık, bu Turan Melek Darüşşifası’nda mimarın (Hurşad?) üst kattaki pencere açıklığını seçmesi, başlı başına bir teknik ve sanatsal beceriyi düşündürdüğü gibi ustanın, Darüşşifa’nın sağlamlığına güveniyle de açıklanabilir. Bu sütun, salt Darüşşifa taçkapı­sının veya külliye bütününün denk-durumunu kontrol için mi tasarlanmıştı? da önemli bir sorudur.

    Hâcet penceresinin üstün­deki yıldızlarla bezeli alınlığın ağırlığı, denge sütunu ile ikiye bölünerek hayat ağacı taba­na, azman iki yaprakla da yan yüzeylere aktarılmış. Böylece yıldızlarla bezeli taçkapı alınlığının hâcet penceresine yüklenmesi önlenmiş. Bu hari­kulâde mimarlık tasarımı için bir fizik kuralının uygulandığı, pencere açıklığına yüklenen taş alınlık ağırlığının, orantısal bölüşümle sütuna, hayat ağacı tabana, iki azman yaprakla da yanları yüzeylere aktarıldığı aynı kuralın farklı tanımıdır.

    Sütunda ve kaidelik eden ha­yat ağacındaki öğelerle kozmik bir anlatım/okuma da tasar­lanmış: Kutb-ı Şimâlî (Cedi, Demirkazık, Kutup Yıldızı) ile Kutb-i Cenubî (Süheyl, Yıldırak) yıldızları arasında ve kendi ek­seni çevresinde döndüğü kabul edilen dünyanın bu penceredeki simgesi 8 yüzeyli denge sütunu, bunun “koruyucusu” da “Mühr-i Süleyman” tırazlı başlıkla yaşa­mın sonsuzluğunu simgeleyen Hayat Ağacı kaidedir. Bu tasa­rımda: Başlıkla kaide arasındaki sütunun bir dokunuşla dönüşü ise dünyanın uzayda dö­nüşünü; hacet pencere­sinden görülen asma kat divanhanesine gizemli loşluk da “kaos” olarak tasarlanmış olabilir.

    Darüşşifa ile bütün­sellik kuran Ahmed Şah Camii’nde, Batı kapısının iki yanındaki taş sütun­ları veya teki de belki ca­minin denge sütunuydu. Kapıdaki bariz tasman ve onarımlar nedeniyle gündeme getirilebilir bir konu değildir.

    Yine kaledeki camide Şahinşah’ın yaptırdığı sanatsal cephede Fars Kemerli mozaik işlemeli girişin iki yanındaki kırmızı sütunlardan sağ­daki 1920’lerden önce, olasılıkla “döndüğü?” için sökülüp götürülmüştür ki belki bir denge sütunu idi.

    Aydınlığa kavuşma­mış bir durum daha var: Geçmiş asırlarda ruh ve akıl sağlığı için tasarlan­mış sağlık yurtlarının en seçkini sayılan Turan Melek Dârüşşifası’nı kitabesi yaptırtan melikeyi (prensesi) ve babası Behram Şah’ı tanıtıyor. Bu 3 satırlık Arapça kitabede, bu darüşşifanın (sağlık yurdu) işlevi ve işleyişi konusunda tek sözcük yok! Darüşşifa vakfiyesi ise Divriği 14. yüzyılda Memlûk Sultanlığına bağlıyken yok edilerek yapı, Medrese-i Kübra adıyla Kur’an, Tefsir, Hadis, Fıkıh öğretilen medreseye dö­nüştürülmüş.

    Havadis-4
    Divriği Camii ve Darüşşifası’nın, restorasyonun son aşamasındaki görünüşü. Fotoğraf: Yusuf Güldalı

    1516’da Osmanlı sınırlarına katılan kentte 1519’da tahrir işlemi yapan “il yazıcıları” da Darüşşifa adını anmayarak Medrese-i Kübra kaydını düş­müşler.

    Bu bilgi açıkları bilim-araş­tırma insanlarının çalışma konusu olacakken uzun bir dönem hurafeler anlatılmış. Uydurulanlara yenileri katılmış. Söylenceler giderek çoğalarak günümüze kadar gelmiş. 60 yıl önce benim yaşlılardan dinle­diğim “Helvacı Hatun”, “Şehitlik ve mumyalar” bugün unutul­muş! Şimdilerde bir denge taşı öyküsü uydurulabilir. Bu çağda masallara inanmak!.. Örneğin bir yabancı N. Watss, Sevginin Yolu romanında, Şems-i Tebrizî kaybolunca bunalıma giren Mevlâna’nın tedavi için buraya getirildiğini yazmış. Bir öteki W. Traugott Divriği’de Bir Cami ve Darüşşifa İle Karşılaşmalar kitabında caminin kilise ola­rak yapıldığını ileri sürmüş. Caminin batı kapısı nişindeki doğal gölgeye “bu eseri yap­tıran Ahmed!” öndeki gölge uzantısına da “Kur’an-ı Kerim” ta­nısı koymuş! Alın size “Kitap okuyan Ahmed Şah”! Divriği’ye gelen­ler bunları da dinliyor. Divriği şahlarının 13. yüzyılda yaptır­dıkları şaheserleri dünyaya tanıtan Batılı araştırmacıları: V. Cuinet, S. Lane Poole, M.F. Grenard, Max V. Berchem, A. Gabriel’i ananlar da belki vardır.

    Havadis-5
    Darüşşifa Taçkapı ve Türk yıldızlarının sıralandığı alınlığın altında denge sütunu. Sivas Olgunlaşma Enstitüsü uzmanlarının çizimi, Sivas Valiliği Arşivi.

    ***

    Sonuç: Müjdeler ol­sun: 8 yüzyıldır denge ve dönme özelliğini koruyarak monte edil­diği yapının statiğini/ dinginliğini göstermiş sapasağlam bir denge sütunumuz var.

    ***

    UNESCO Dünya Kültür Mirası Mengücekli Camii ve Darüşşifası’nda 2016’dan beri devam eden restorasyonların son aşamasına gelinmişken denge sütununun dönme özelliğini koruduğunun öğrenilmesi bir sürprizdir. Başarıya imza atan­ları kutlamalıyız.

    Türkiye ve İslâm dünyasın­da örneği olmayan Mengücek Külliyesini ziyarete gelenler bu mucizeyi nasıl görebilecekler?.. Her gelen ve gezen çevirme şan­sını denemek isterse sonuç ne olur? Allah saklasın, dev sütun günün birinde kapı sahanlı­ğında parçalanmış görülebilir. Kuşkusuz önlemler alınacaktır. Denge taşının dönüşü ziyaretçi­lere kamera/video gösterimiyle izletilebilir.

    Taçkapı: Kozmik bir kompozisyon

    Havadis-Kutu
    Taçkapıdan detay. Bozkırda Yükselen Tarih-Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası, Sivas Olgunlaşma Enstitüsü.

    Turan Melek Darüşşifası Tackapısının tamamı okunabilen kozmik bir kom­pozisyondur. Alınlıktaki 3 sıradaki 16 yıldız, bir “atlas” (uzay) betimidir. Eski Grek kültüründe Pitagor işareti veya pentagram denen bu yıldız­lar, Asya Turan/Türk yurdunda da ulusal-kutsal simgelerdi. Giderek batı Tük yurtlarına da taşındı. Türk Bayrağının 5 ışınlı yıldızı biçim ve oran olarak bu alınlıktaki yıldızlarla bire bir aynıdır. Demek oluyor ki Türkiye ve Türk egemenliğinin simgesi “Beş ışınlı yıldız”ın otantiği taşa işlenmiş olarak 8 asırdır Divriği’de ışıldıyor. Türk Hilâ­linin örnekleri de bu kapıdaki kursları bezemeleri çerçevelemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nden başka Türk, İslam ülkeleri bayraklarında da 5 ışınlı yıldız ve hilâl simge var.

    Bu alınlık, Denge Sütunu, altı kollu Mühr-i Süleyman, yıldızlı alınlık bir­likte okunduğunda, Cami ve Darüş­şifa ustalarının taçkapılarda evreni çağrıştıran kompozisyonlar tasarla­dıklarını söylemekte bir duraksama yoktur. Bütün öğeler, Hayat Ağacı, yıldızlar, büstler, figürler, kemerler tılsım örgenleri, okuyamadığımız kaligrafiler, iki eşkenar üçgenin birbi­rini ortalayarak dik kesmesiyle elde edilmiş Mühr-i Süleyman’ın, şekline karşılık Beş Kollu Türk Yıldızı, 3 üçge­nin birbirine geçmesidir. Bu biçimin mistik okunuşunda göz biçiminin simgesi üçgen ile kem göze karşı beş parmak-yani pençe dikkati çeker. Bunlar, halk kültürlerinde tılsım işa­retleri olarak “kem gözden” koruyucu sayılarak kutsallaşmıştır.

    Sonuç: Divriği şaheserlerinin res­torasyon sonrası insanlığa açılışı yeni bakış ve yorumlara açık olacaktır.

  • Şamanizmden etkilendik ama Tengri’den vazgeçmedik

    Şamanizmden etkilendik ama Tengri’den vazgeçmedik

    10. yüzyılda henüz İslâmiyet’e geçmemiş Türkler monoteist bir inanca sahipti. Kültigin Yazıtları’ndaki “zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ifadesi, 8. yüzyılın başlarında bile Göktürkler’in ölümsüz ve evrensel bir tek Tanrı anlayışına işaret eder. Ne Osmanlı Devleti’ni ne de önceki Türk devletlerini kuranlar şaman inancına sahiplerdi.

    Bugüne kadar Şaman inancı (şamanizm), ısrarla “en eski Türk dini” olarak anlatılagelmiştir. İçinde totemci ve animist ögeler bulunan şama­nizm, geniş anlamda yüzlerce çeşit pratiği ile Kuzey Avrupa’dan Kamçatka’ya kadar uzanan devasa bir coğrafyanın inanç sis­temidir. (Totemizm, çoğu tarihçi ve felsefeci tarafından “en ilkel din”i olarak görülür; bu inanç sisteminde, adına klan (Türk­ler’de boy) denilen insan küme­leri kimi kutsal yaratıklara ya da kutsal nesnelere saygı gösterir. Animizm (canlıcılık) ise, doğada insan ve diğer canlıların ruhları bulunduğuna inanan dindir).

    Geniş olarak düşünüldüğün­de, özellikle Kuzey Avrupa ve Batı Avrasya’da açığa çıkarılan ta­rihöncesi mezarların kimilerinde hayvan, özellikle geyik kemikleri saptanmıştır. Totemizm etkili bir inanca işaret eden bu gömü­ler, şamanizmin kökeninin Üst Paleolitik Dönem’e (MÖ 12 bin) kadar geriye gittiğine işaret eder. Geyiklerin doğal döngüleriyle bağlantılı karmaşık ritüelleri yansıtan ölü gömme gelenekleri, Mezolitik (MÖ 5 bin) ve Neolitik (MÖ 4 bin) dönemlerde de devam etmiştir. Hayvan kemikleri ile birlikte gömüldüğü anlaşılan bireylerin mezarları, tarihöncesi dönemlerde Kuzey Avrupa ve Batı Avrasya’da totemizmin şamanist bir dönüşüme uğradığını göster­mektedir.

    Arkeo-Tarih-3
    Danimarka- Rudersdal’da saptanmış Geç Mezolitik Dönem mezarlarında geyik kemikleri ile gömülmüş şamanlar (N. Mykhailova, Shaman burials in Prehistoric Europa. Gendered Images. 2019).

    Kökeni 14 bin yıl önceye uza­nan şamanizm, daha dar olarak düşünüldüğünde bozkır sahala­rındaki ortak dinsel pratiklerdir. Totemist ve animist bulgular Proto-Türkler’deki ruhçuluk ve totemciliğin varlığına dair önemli ipuçları sunmasının yanında; şamanizmin ortaya çıktığı bölgelerden Batı Avras­ya’nın bir parçası olan Hazar Denizi’nin kuzey ve kuzeybatısın­daki Proto-Turan kümelerinde de inanç başlangıcına işaret eder. Gökyüzünün, şekli bakımından dikkati çeken bir kaya kütlesinin, görkemli bir tepe veya bir dağın hatta bir ağacın bile totem olarak saygı gördüğü anlaşılmaktadır. Türkler’in İslâmiyet’e kadar ya­şamış oldukları Tengri inancında (Tengricilik), büyük ve görkemli her şeyi Tengri olarak adlandır­maları, totemciliğin evrilmiş bir formu gibi görünmektedir.

    Erken dönem Türkologların değerlendirmesi, tarihsel ve güç­lü bir “Türk şamanizmi” olduğu yönündeydi. Oysa ki “Türk şama­nizmi” denilen ruhani sistemin, şaman inançlı kuzey halklarıy­la Protohistorik Dönem Türk silsilesi olan Sintaşta-Androno­vo-Saka-Hun-Göktürk- Oğuz/ Türkmen kümeleri arasında bozkırda gerçekleşmiş temas­larla oluştuğu gözlenmektedir. Sözkonusu temaslar Proto-Türk ve Türk kümelerini belli ölçüde de olsa etkilemiş ve kimi şama­nist geleneklerin sahiplenilmesi­ne yol açmıştır.

    Bu bilimsel gerçeklerin tipik bir örneklemesi yakın geçmişte Türkiye’de yaşanmış olmasına karşın, sözkonusu hadise konu­nun uzmanı hiçbir biliminsanı­nın dikkatini çekmedi. Bilecik ili, Söğüt ilçesi, Borcak Köyü’nde bu­lunan ve Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı İsa Sofi’ye (İsa Sofu, İsa Dede) ait olduğu iddia edilen bir Erken Osmanlı Dönemi türbesi ile ilgili gelişmeler; ülkemizde şamanizm ile ilgili yapay hatta sahte seviyeyi bizlere gösterdi. 14. yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülen İsa Sofi Türbesi’ne 2016’da yapılan defineci saldı­rıları sonucunda gerçekleşen tahribatların ardından, resto­rasyon ve konservasyon süreci başlatılmıştı. Bu süreçteki sıva raspası sırasında açığa çıkan kalem işi benzeri bir teknikle yapılmış şematik bezemelerin Anadolu’daki türbe bezemelerin­den farklılık göstermesiyle, İsa Sofi Türbesi ilgilerin odağı haline geldi. Çoğunlukla koyu kırmızı bir boya uygulanarak ve tüm iç mekanı kullanarak yapılmış kompozisyonların, şamanist inancı taşıyan insanlar tarafın­dan “Gök Tanrı Dini”ni yansıttığı, bazı akademisyenlerce büyük bir özgüven ile dile getirildi.

    Arkeo-Tarih-1
    Bilecik-Söğüt-Borcak Köyü’nde bulunan ve Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşı İsa Sofi’ye (İsa Sofu, İsa Dede) ait olduğu iddia edilen Erken Osmanlı Dönemi türbesi.

    Sözkonusu akademisyenlerin ikonografi uzmanlığı (!) ile kom­pozisyonun evreni tasvir ettiği; yeraltı ve yerüstü olarak ikiye ay­rılmış olduğu; yukarıdaki 17 katın ışık âlemi olarak göğü meydana getirdiği; aşağıdaki 7 ya da 9 katın ise yeraltı yani karanlıklar âlemi olduğu; bu iki kat arasında ise hayatın devam ettiği yeryüzünün bulunduğu, akademik bir dergide yayımlanan makalenin konusu oldu. Hatta kompozisyonda iki gemi tasviri olduğu; bunların ölenin ruhunu alıp gökyüzünün 16. katındaki Ülgen’e götürdüğü; 17 denizin birleştiği yerin Talay Kan’ın evi olduğu gibi şaşırtıcı saptamalar da yapıldı. Sonuçta da o “çok önemli” soru soruluyordu: “Osmanlılar’ı kuranlar da şaman mıydı?”

    Kültür ve Turizm Bakanlı­ğı uzmanları; 2023’te İsa Sofi Türbesi’nden tarihleme amacıyla aldıkları harç, sıva ve boya örnek­leri üzerinde analizler yaparak, iç mekanı kaplayan kompozisyon­ların 18. veya 19. yüzyılda, yani türbenin inşaından 300-400 yıl sonra yapıldığını kanıtladı. Bu durum, doğal olarak İsa Sofi Türbesi kompoziyonlarının şa­manizmle bir ilgisinin bulunma­dığını; sözkonusu bezemelerin dikkatli olarak incelenmediğini de ortaya koydu.

    Arkeo-Tarih-2
    Burada açığa çıkarılan bezemeleri oluşturan harç, sıva ve boyaların 18.-19. yüzyılda yapıldıkları, şamanizmle bir ilgisi bulunmadığı kanıtlandı.

    Sonuç olarak ne Osmanlı Devleti’ni ne de daha önceki Türk devletlerini kuranlar şaman inancına sahiplerdir. Pro­to-Türklüğün bilinen başlangıç noktalarından olan Sakalar ile (Doğu İskit) başladığı anlaşılan ve kökeninde totemcilik bulu­nan tengriciliğin, bugüne kadar bilinçli olarak eklemlenmiş şamanizm ögeleri ile birlikte yapay bir inanç olarak kamuoyu ve topluma sunulmaya çalışıldığı; bununla da yetinilmediği, İslâmi dönemlerin bile bu düşünce yapısına uydurulmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Tapınağı, heyke­li ve sunağı olmayan tengricilik­te, ibadet etmek için bir aracıya yani ruhbana da ihtiyaç duyul­mamıştır. Kamların eski Türkler arasındaki mevcudiyetleri dinsel temelli değil, şifacı ve büyücü özellikleri ile olmuştur. Ruhlar­la iletişim kuran, büyü yapan, büyü bozan, hasta iyileştiren ve fal bakan kamların Tanrısal bir yetkisi yoktu. Oysa Türkler’in her dönemde Tanrı inançları vardı.

    Kültigin Yazıtları’nda geçen “zamanı Tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” ifadesi, 8. yüzyılın başlarında Göktürk­ler’in ölümsüz ve evrensel bir Tanrı anlayışına sahip olduğuna işaret eder. Türkler’in, tengri inancına şahit olan İbn Fadlan, Oğuzlar’dan birinin başına hoş olmayan bir iş geldiğinde, başını göğe doğru kaldırıp “Bir Tengri” dediğini aktarır. Bu aktarımın ışığında, 10. yüzyılda henüz İslâ­miyet’e geçmemiş Türkler’in mo­noteist bir inanca sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ayrıca İbn Fad­lan’ın herhangi bir mabet veya din adamından bahsetmemiş olması, şamanların bulunmadığı bir Gök Tanrı dininin varlığı için dolaylı bir doğrulamadır.

  • En eski ekmek artık Mısır’ın değil

    En eski ekmek artık Mısır’ın değil

    Neolitik dönemde yaklaşık 8 bin kişinin birarada yaşadığı tahmin edilen Çatalhöyük, dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri. Arkeologların “Mekan 66” olarak adlandırdığı alandaki fırın yapısının içinde bulunan form, bilinen en eski ekmek oldu.

    Konya’nın Çumra ilçesinde yer alan Çatalhöyük’te, bilinen en eski ekmek ortaya çıkarıldı. Büyük kısmı tahrip olan fırının köşesinde, bü­yüklüğü avuç içi kadar mayalanmış bir ekmek olduğu belirlendi. Kazı Başkanı Ali Umut Türkcan, Çatalhöyük sakinlerinin, fırının üze­rini ince bir kille kapatmaları saye­sinde içerideki kalıntının günümüze kadar ulaşabildiğini belirtti. TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) yapılan radyo karbon testleri, keşfedilen numu­neyi MÖ 6.600 civarına tarihlendirdi.

    Çatalhöyük'te 8 bin 600 yıllık "ekmek" bulundu

    Gaziantep Üniver­sitesi öğretim görevlisi ve biyolog Salih Kavak, mikroskop altında in­celediği formun içeriğinde tahıl kalıntılarının bulunduğunu; arpa, buğday, bezelye gibi bitkilere ait öğütülmüş parçaların görüldüğünü söyledi. 8.600 senelik ekmek üzerin­de yapılan analizler, mayalandığını fakat pişirilmediğini/pişirilemediğini gösteriyor. Türkcan, somun ekmeği­nin küçültülmüş hâli olarak tarif ettiği buluntu için şu cümleleri kullandı: “Ortasına parmak basılmış, içindeki nişastalarla günümüze kadar gelmiş. Bugüne kadar böyle bir örnek yok. Ça­talhöyük zaten birçok ilkin merkeziy­di. Daha kazıldığı yıllarda dünyanın ilk dokumaları Çatalhöyük’teydi. Ahşap eserler yine Çatalhöyük’teydi. Duvar boyaları, resimler buna eklendi. Konya ve Türkiye bu anlamda çok şanslı.”