Kategori: Arkeo Tarih

  • Fırtına Tanrısı Teşup Yolunuzu Gözlüyor!


    anadolu’nun sonsuza uzanan öyküsünün köşe taşlarından biri kuşkusuz hititlerdir. gizemini hâlâ koruyan bu uygarlık, küçük asya’da yüzlerce şehir kurmakla yetinmedi, dört yüzyıl boyunca kuş uçmaz kervan geçmez dağların doruklarına, ticaret yollarının stratejik kavşaklarına devasa anıtlar, kabartmalar, heykeller bıraktı. anıtları dikerken amaçları kimi zaman tahta yeni çıkan bir kralı onurlandırmak kimi zaman bir zaferi kutlamak kimi zaman da egemenliklerini dosta düşmana ilan etmekti. 

    Hititlerden bugüne kalan tarihî varlıklara odaklanan bu yazıda, koruma altına alınanları bir kenara bırakıp insanların ve doğanın insafına bırakılmış olanlara değineceğiz. Çünkü ne yazık ki Hitit kültürüne ait bazı eserler bir ahırın kapısına dayanak olarak iliştirilmiş, bir köy evine yaslanmış ya da dağ başında terk edilmiş hâlde karşımıza çıkabiliyor. Bunlar arasında durumu aciliyet taşıyan üç muhteşem Hitit eserinin öyküsüne yakından bakacağız. 

    Eflatunpınar Hitit Su Anıtı 
    Hititler için su kaynakları, yer altını ve yer üstünü birleştiren kutsal geçitlerdi. Bu dünya ile öteki dünya, yaşayanlar ve ölüler birbirine su kaynaklarında bağlanırdı. Hitit tabletlerinde luli-luliya (su kaynağı), pınar, su gözü, havuz, gölet, baraj, küvet gibi sözcüklere rastlanır. Günümüze kadar gelebilmiş Boğazköy Pınar Odası, Büyük Kale Havuzu, Yalburt Havuzu ve Karakuyu Barajı gibi yapılar birer mühendislik harikası olarak nitelenir. Hattuşa ve Konya çevresindeki su anıtları günümüz sanatçılarını kıskandıracak kadar güzel kabartmalarla süslüdür.

    Bir yaz günü yolumuzu Beyşehir’e çeviriyoruz. Beyşehir Gölü’nün 10 kilometre yakınında yer altından fışkıran bir su var. Yerleşim yerlerinin uzağındaki bu kaynak “Hitit Çeşmesi” olarak anılıyor. Tam adı Eflatunpınar Hitit Su Anıtı. Adını nereden aldığı yolundaki rivayetler muhtelif. Filozof Platon’un (Eflatun) burayı görüp bir eserinde bahsetmesi nedeniyle bu ismi aldığını ileri süren de var, akşamüstleri kaynak suyunun eflatun rengine döndüğünü söyleyenler de… 

    Anıta ulaştığımızda bizden başka kimseyi göremiyoruz. Sıcak havanın coşkusuyla ilk işimiz antik kaynakta serinlemek oluyor. Biraz sonra iki Alman ziyaretçi çıkageliyor. Merakla burayı nasıl olup da bildiklerini soruyoruz. Hamburglu iki opera sanatçısı gezgin, Eflatunpınar’ı internette keşfetmiş. Böylesine önemli bir yerin bu denli ıssız olmasına şaşırdıklarını söylüyorlar. Onlar da girip suyun tadını çıkarıyor. 

    Eflatunpınar’ı etkileyici yapan sadece serin suyu değil. Benzersiz bir Hitit devri tasarımıyla, geniş bir Antik Çağ yapı kompleksiyle karşı karşıyayız. Köşeden fışkıran su 30×35 metre ölçülerindeki havuzu tümüyle dolduruyor. Havuzun karşısında yer alan kabartmalar insanı zaman yolculuğuna davet ediyor. Bazalt kayalara işlenmiş figürlerin tam ortasında fırtına tanrısı Teşup ile Arinna’nın güneş tanrıçası var. Tanrı çiftinin çevresi güneş diskleri, karışık varlıklar (demonlar) ve balık pullu dağ tanrıları ile kuşatılmış. En üstte ise figürlerin tamamını kapsayan kanatlı güneş kursu, Hitit siyasi egemenliğinin göstergesi. 

    Havuzun önünde duran üçlü boğa heykeli (protom) bu görkemli anıtı tamamlıyor. Eflatunpınar’ın hangi tarihte ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor. Ancak başta Hattuşa olmak üzere ülkesinin birçok yerinde kutsal mekânlar inşa ettiren IV. Tuthaliya devrinde yapılmış olması büyük olasılık. Bazı araştırmacılar ise Tarhuntaşşa kralı olarak atanan Kurunta tarafından yapıldığını ileri sürüyor.

    Yakında yerleşim yeri olmaması nedeniyle ortama dinginlik hâkim. Havuz manzaralı çay bahçesi beş yıl önce inşa edilmiş. Ne yazık ki havuzun içi ve çevresi bakımsız görünüyor. Çay bahçesi çalışanları Eflatunpınar’da herhangi bir resmî görevlinin bulunmadığını, bakımını elden geldiğince kendilerinin yaptığını belirtiyor. Anadolu tarihinin gerçek simgelerinden olan ve 3500 yıldır ayakta kalabilmiş anıta ilgisizlik yüreğimizi sızlatıyor.

    Bu arada kaygı verici bir gelişmeyi öğreniyoruz. Sit alanı olan ve 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Eflatunpınar’ın çevresi imara açılmış. Anıtın çevresinde dozerler çalışmaya başlamış. Temizlik ve bakım için bütçe ayrılmazken, girişe kocaman bir “karşılama kapısı” yapılması bizi kaygılandırıyor. Pamuklara sarılması gereken bu özel anıtın binalarla kuşatılması olasılığı kaygı verici. 

    Fırtına Tanrısı Teşup ve Lukianos Anıtı
    Rotamız bu kez yakındaki Fasıllar köyü. Köye girince 1 kilometrelik toprak yolu tırmanıp çorak Kurt Beşiği mevkisine ulaşıyoruz. “Burada ne olabilir ki?” diye düşünürken heykeli görüyoruz. Köyün adıyla bilinen dev bazalt heykel ilerimizde yatıyor. Buradaki “yatıyor” ifadesi lafın gelişi değil. Anadolu Antik Çağlarının en eski ve görkemli heykeli kelimenin tam anlamıyla yamaca uzanmış. Fırtına tanrısı Teşup akıp giden hayatın uzağında ağır gövdesiyle karşılıyor bizi, sanki gökyüzüne bakarak gülümsüyor. 

    Muhtemelen yakınlardaki bir heykel atölyesinde yontulan ancak yarım bırakılmış bir yapıt bu. Biraz önce suyunda serinlediğimiz Eflatunpınar Anıtı’nın üstüne yerleştirilmek üzere yapılmış. Yanında eşi güneş tanrıçası hanımefendi de olacaktı elbette… 8,3 metre boyundaki ve 70 ton ağırlığındaki Fasıllar heykeli, Eflatunpınar gibi MÖ 13. yüzyılın sonuna tarihleniyor. Bu kadar büyük bir heykelin Hitit sanatında örneği yok. Diğerleri profilden görünürken bu heykel cepheden çalışılmış. Sabit kayalara oyulmak yerine bağımsız bir bazalt kayadan yapılmış olması eseri eşsiz kılıyor. 

    Toz toprağın içinde yatan heykel, çocukların arkadaşı olmuş. “Teşup, köyün büyüğü olarak kim bilir kaç nesil çocuğun yetişmesini izlemiştir?” diye düşünüp gülümsüyoruz. İşin garip yanı Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin girişinde Fasıllar heykelinin bir replikasının (kopyasının) olması. Üstelik orijinali burada yatarken… Oysa basit bir akıl yürütmeyle orijinal heykel ve replikası yer değiştirebilirdi. Ya da heykel ayağa kaldırılarak korumaya alınabilirdi. Köyün web sitesinden “1960’lı yıllarda heykelin Ankara’ya taşınmak istendiğini ancak ahalinin buna engel olduğunu” öğreniyoruz. Heykeli götürmek için gelen bir alay askere karşı çıkılmış ve taşınması engellenmiş. 

    Heykelin ön yüzünde fırtına tanrısı Teşup, küçük bir dağ tanrısına doğru hamle yapıyor. Bir kolu ileride, diğeri yukarıya kalkmış durumda. Yüz ifadesi kendinden emin. Teşup sakalsız, yüzünde korku ifadesi olan dağ tanrısı ise sakallı. Fasıllar heykeli de IV. Tuthaliya devrine tarihleniyor. Başka bir görüşe göre Kadeş galibi II. Muvatalli’nin zaferini kutlamak amacıyla yapılmış. Bu nedenle II. Ramses, Hitit kralının ayağının altında gösterilmiş. 

    Heykelin karşısında başka bir sürpriz var. Bir Roma devri şaheseri; sağ ayağını kaldırmış bir at kabartması! Köylülerin “Atkaya” dedikleri Lukianos Anıtı nadir görülür türden. Dağa oyulmuş derin bir niş (mezar odası) ve bir sütundan oluşuyor. Sütunda “Heros Progamios” ve hücrenin kemeri üzerinde “Lukianos” yazılı. Anıtın genç yaşta ölen Lukianos adlı bir soylu için yapıldığı sanılıyor. Definecilerin yakın zamanda dinamit attığı söyleniyor. Anıtlar o kadar korumasız ki hiç şaşırmıyoruz.

    Gökbez Köyündeki Kaya Kabartması 
    Direksiyonu bu kez Niğde’ye kırıyoruz. Şehirde görülmesi gereken belli başlı yerler arasında Roma Anadolu’sunun mirası havuz ve hamamlarıyla 3 kilometrelik Kemerhisar Su Kemeri, “Küçük Asya’nın Petra’sı” denilen Gümüşler Manastırı ve Göllüdağ buluntuları önemli.

    Ancak Niğde civarında kaderine terk edilmiş eserler de yok değil. Gözlerden ırak olanlardan biri de Bor’un Gökbez köyündeki kaya kabartması. Nereden geldiği, niçin burada olduğu meçhul 3000 yıllık anıt, ilgisizlik nedeniyle yok olmak üzere. Tipik bir Anadolu köyü görünümündeki 260 nüfuslu Gökbez, ilçenin 23 kilometre uzağında bir dağ köyü. Tuvanuva’dan Halala (Faustinapolis) üzerinden Kilikya Kapısı’na (Gülek Boğazı) giden antik yol Hitit devrinde de kullanılıyordu. Köy bu yolun üzerinde yer alıyor.

    Köyün girişinde aracımızdan inip anıtı sorunca bir delikanlı önümüze düşüyor, birkaç dakika içinde kabartma resmin olduğu evin bahçesine ulaşıyoruz. İki katlı evin duvarına yaslanmış dev kaya resmine hayretler içinde bakakalıyoruz. Kırık ve yan yatmış hâlde duruyor. Ana kayadan kopmuş blok 3×2,4 metre ölçüsünde. Fırtına tanrısı Teşup, çingi taşı olarak bilinen sert kaya üzerine işlenmiş.

    Biz kabartmayı incelerken evin penceresi açılıyor. Ev sahibi Mehmet Bey, “Ne işiniz var bahçemde?” diyerek bizi muzipçe azarlıyor. Sonra alışkın bir hareketle pencereden aşağıya bir tas su dökerek kayayı ıslatıyor. Islanan resmin hatları biraz daha belirgin hâle geliyor. Ancak eski fotoğraflarda görülen detaylar kaybolmaya yüz tutmuş. Ev sahibiyle sohbete başlıyoruz. “Kendini bildi bileli anıtın burada olduğunu, öncesini kimsenin bilmediğini” anlatıyor. “Ziyaret eden oluyor mu?” diye soruyoruz. “Birkaç yılda bir sizin gibi birileri gelir.” diye yanıtlıyor.

    Köyün eski muhtarı Metin Özçelik ise şunları söylüyor: “Zamanında yetkililer gelip götürmek istedi ama ağır olduğu için taşıyamadılar. Anıt, evin yaslandığı ana kayadan kopmuş, 10 ton ağırlığında. Koruma altına alınması gerekir.” Gizemli Gökbez Kaya Anıtı ilginç ayrıntılar içeriyor. Varlığı ilk kez 1977 yılında gazeteci (Şimdi Niğde milletvekili) Ömer Fethi Gürer’in Hürriyet’te yaptığı haberle duyulmuş. Gürer, anıtın ilk bulunduğu zamanlarda tandır olarak ekmek pişirmekte kullanıldığını söylüyor.

    Kabartmadaki tanrı sola yürür durumda; kolları yukarıda, sol elinde şimşek demeti, sağda savaş baltası tutuyor. Figürün gözleri iri, burnu zaman içinde aşınmış. Ortasından kemer geçen yakasız ve kısa kollu elbisesi diz kapaklarına uzanmış. Uzun sakalları ve omuzlarına inen saçları düz. MÖ 8. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen Gökbez Kaya Anıtı’nın yarım bırakılmış bir eser olduğu düşünülüyor. Anıt, bölgedeki İvriz Anıtı, Keşlik, Muvaharani ve Bağdüz stelleriyle ortak özellikler taşıyor. Hepsinde fırtına tanrısı betimi bulunuyor ve bereketi simgeleyen buğday başakları ve üzüm salkımları yer alıyor.

    Anıt, üç bin yıldır doğanın olmasa da insanların tahribatından şans eseri korunabilmiş. Bunda bir aile mülkünün içinde bulunmasının da payı var. Anıtı sakınmak için atılması gereken adımlar çok basit. Orijinal eserin müzeye kaldırılarak koruma altına alınması ve bulunduğu yere bire bir replikasının konularak köyün ve bölgenin tanıtımına hizmet etmesi gerekiyor. Elbette iki yıldır kapalı duran ve ödeneksizlik nedeniyle ne zaman yeniden açılacağı meçhul olan Niğde müzesiyle birlikte… # 

  • Hititler

    Hititler


    imparatorlukların doğası çok kültürlü ve çok renkli olmalarıdır. bu durum mö 2 bin yılının son çeyreğinde bir imparatorluk hâline gelecek kadar toprak sahibi olmuş ve güçlenmiş olan hititler için geçerli olmanın ötesinde onları tanımlayan bir vasfa dönüşmüştür. tam olarak bin tane tanrıları olmasa da kendilerini “bin tanrılı halk” olarak nitelemeleri bu yüzdendir.

    Asur ve Babilli Semitik tanrılardan tutun Hint Avrupalı sayılan Luvi ilahları ve Mezopotamya’nın kadim kültürü Sümer, Anadolu’nun endemik halkı Hatti tanrıları Hititlerin panteonunda eşit bir şekilde putlaştırılmıştır. Hititler Mezopotamya’nın çivi yazısını ve Mısır’ın hiyerogliflerini eş zamanlı kullanan müstesna bir kültüre sahipti. Bir yandan kendilerinden önceki medeniyetlerde bulduklarını kendi coğrafyalarının koşullarına adapte ederek bir sentez oluştururken diğer taraftan da ticaret, savaş ve göçler vasıtasıyla komşularından aldıklarını diğer komşularıyla paylaşarak bir köprü-kültürü hâline gelmişlerdi. Tanrı sistemlerinden ve yazıtlarından da anladığımız üzere çok kültürlülüklerinde Doğu’nun ve Batı’nın mükemmel bir sentezini oluşturduklarını söyleyebiliriz.

    Hattuşaş Tünel
    Hattuşaş Antik Kenti’nde Sfenksli Kapı.

    Hititlerin Yeniden Keşfi
    İşin ilginç tarafı bu kadar çok krallıkla diplomatik ilişki kurup kültürel alışverişte bulunmuş, savaş ve barış antlaşmalarından kanunlara adını bırakmış, yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almış işbu devlet binlerce yıl boyunca tamamen unutulmuştu. Gerçi Avrupa medeniyetinin kökenlerini oluşturan milletler olsun; Babil, Pers ve Mısır gibi kayıt tutmak konusunda maharetli olan zamane süper güçleri olsun sıkça Hititleri kayıtlarına geçirmişti. Keza onlara kutsal metinlerde rastlamak da mümkündü: Eski Ahit’in temeli olan Tora, Nevlim ve Ketüvim adlı üç kitaptan mürekkep Tanah’ta Hititlerden defalarca söz ediliyor, İncil’de de izleri sürülebiliyordu. Buna rağmen dillerinin sırrı çözülmemiş, başkentleri Hattuşaş keşfedilmemiş olduğundan esrarengiz bir topluluk olarak tarihsellikleri sorgulanmamıştı. Neyse ki 19. yüzyılda bu muhteşem medeniyet gün yüzüne çıkarıldı.

    Hititler_2) Harita_Hititler
    Hititler yaklaşık 600 yıl boyunca Anadolu, Suriye ve Levant bölgesini himayesi altına almıştı.

    Hititlerin binlerce yıl sonraki yeniden keşfi başlı başına bir macera filmidir. Kutsal metinlerde adı sıkça geçen bu milletin âdeta mitolojik bir halk olabileceği düşünülürken önce Charles Texier adlı Fransız mimar, tarihçi ve arkeolog 1833 yılında kamu işleri müfettişi olarak Küçük Asya’yı keşfetsin diye Anadolu’ya gönderildi. Bir yıl sonra Boğazköy’deki Hitit başkenti Hattuşaş’ı keşfetmişti fakat bu sit alanının Hititlerle olan ilişkisi henüz kurulmamıştı. Ardından Archibald Henry Sayce 1879 yılında “Küçük Asya’da Hititler” adlı bir makale yayımlayınca Londra Kutsal Kitap Arkeolojisi Kurumu’nda heyecan doruğa çıktı ve kendisine “Hititlerin Kâşifi” ünvanı verildi.1 1884 yılında Anadolu’da misyonerlik yapan İrlandalı William Wright, Hitit yazıtlarını Hattuşaş’ta keşfetti fakat ciddiye alınmadı. Hitit membasının asıl buluşu Alman arkeolog Hugo Winckler ile günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri olan Müze-i Hümayun’da Antik Çağ eserlerinin yönetiminden sorumlu arkeolog Theodor Makridi Bey tarafından yapılacak, 1906 ve 1912 yılları arasında Hattuşaş’ta yürütülen kazılarda binlerce çivi ve hiyeroglif yazılı tablet binlerce yıl sonra toprak yüzüne çıkartılacaktı.

    Hititler_3.1 tablet
    Bedrich Hrozny, Hugo Winckler ve Theodor Makridi Bey’in bulduğu tabletleri okumayı başardı.
    Hititler_3) Bedrich HroznyBedřich_Hrozný_v_20._letech

    İyi güzel de yazıtlar çözülemediği için pek bir şey ifade etmiyorlardı; bunun için Birinci Dünya Savaşı’na kadar beklememiz gerekiyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda dilbilimci bir teğmen olan Çek asıllı Bedrich Hrozny 1914 yılında İstanbul’a ayak bastıktan sonra, Winckler ve Makridi Bey’in buldukları tabletleri incelemek istemiş, bu isteği kabul edilmiş, “nu ninda-an ez zatteni nu watar-ma ekutteni” cümlesindeki Sümerce “ekmek” anlamına gelen “ninda” kelimesini, “watar” kelimesinin İngilizcedeki su anlamına gelen “water” olabileceğini çıkartmış, çok geçmeden Hititçenin bir Hint-Avrupa dili olduğunu anladıktan sonra “ve ekmeği yiyeceksiniz, suyu ise içeceksiniz” cümlesine ulaşmış, gerisi de çorap söküğü gibi gelmişti. Birden bire binlerce yıldır unutulmuş olan bir medeniyetin hikâyesi kendi ağızlarından okunabilir kılınmıştı.

    Kilden Kitapların Anlattıklarından Yaradılış Mitlerine Hititler
    Böylece kilden kitaplar konuşmaya başladı. Hint-Avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan Hititlerin tabletlerinden Hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz. Böylece özellikle Greko-Romenlerden bildiğimiz pek çok mitos ve edebî eserle paralellik kurabiliyoruz. Sümerlerin mitleri Hititliler tarafından korunup Batı’ya aktarıldığı için pek çok dinî ritüel, ilah ve anlatı birbirine benziyor, yani Hititlerin hem muhafaza eden hem de kültürlerin yayılmasına önayak olan bir millet olduğu bir kez daha ortaya koyuluyor.


    “hint-avrupa dil ailesinin yazılı belge bırakmış en eski medeniyeti olan hititlerin tabletlerinden hitit halkının ne kadar pragmatik olduğunu anlıyor, büyük imparatorluklara has farklı milletlerden işlerine gelenleri alıp bir potada erittiklerini görüyoruz.”

    Bir kelimeden hareket ederek ne demek istediğimi anlatayım. Yunan mitolojisinde tanrılar tanrısı olarak bilinen Zeus’un etimolojisi en rahatça izi sürülebilen sözcüklerden. Latince “deus” (tanrı) kelimesinin Farsça “kötü tanrı ya da iblis” anlamına gelen “daiva” kelimesi, onun da Sanskritçe “deva”dan türediği söylenir. Eksik halka Hitit dili çözülünce ortaya çıkıyor. En eski Hitit belgelerinden Anitta Metni’nde ışık tanrısı olarak adlandırılan “Siu” aynı zamanda “ışıldamak” anlamına geliyor. Bir süre sonra Hitit yazıtlarında “tanrı” kelimesinin karşılığı olarak yer alan “Siu”nun önce Antik Yunancada “Theos” oradan da Latince “Deus”a evrildiği belli oluyor.

    Sadece ilahların isimleri değil temel yaradılış mitlerinin de birbirini etkilediğini çıkarabiliyoruz. Antik Yunan mitolojisinde tanrıların kökenini ve pek çok varlığın doğuşunu anlatan asal eserlerden Hesiodos’un Theogonia’sını hatmedenler Hititliler tarafından asimile edilen Hurriler’in Kumarbi Miti ile olağanüstü benzerlikler saptayabilir. İki mitte de babalar ve oğullar arasındaki kozmik muharebeyi seyrederken babaların erkekliklerinden edildiğini okuyoruz. Kumarbi gök tanrısı Anu’nun erkeklik organını ısırıyor, Yunanlarda ise Kronos gök tanrısı babası Uranüs’ü hadım ediyor. Zamanı gelince çocukları tarafından alt edileceği kehanetinden dolayı çocuklarını yutan Kronos’u da Zeus yeri geldiğinde yerinden ediyor.
    Bu kastrasyon motifi haricinde erkek ilahların tuhaf doğurganlıklarını da görüyoruz. Kumarbi’nin Anu’nun spermlerini yutup fırtına tanrısı Teşhub’u doğurması ya da Zeus’un Metis’i yutup Athena’yı beyninden doğurması gibi. Pek çoğumuza tanıdık gelen Titanların ve Olimpik tanrıların, tıpkı Truva Savaşı gibi on yıl süren, Titanomachy (Titanlar) Savaşı’nın bir paraleli de Hurriler ve Hititler arasındaki tanrısal savaş metinlerinde görülür. Dolayısıyla Hitit metinlerinin keşfi, Gılgamış Destanı’nın kutsal kitaplardaki tufan mitosuyla örtüşmesinden dolayı kabaran merak gibi Hititolojiye dair ilgiyi de kaşıyabilir. Bu benzeşmelerin özellikle de mitograflar ve din tarihçileri açısından çok heyecan verici olduğu kesin.

    Hititler_4 Yazılıkaya'da ahiretteki (yeraltı dünyası) 12 tanrıyı betimleyen rölyef.
    Hitit İmparatorluğu’nun ulusal tapınağı kabul edilen Yazılıkaya’da ahiretteki (yeraltı dünyası) 12 tanrıyı betimleyen rölyef.

    Coğrafya ne kadar zorlayıcı ve sarpsa, ilahlar da o kadar öfkeli oluyor, o yüzden de
    onları mutlu etmek için türlü türlü bayramlar ve kurban ritüelleri inşa edilmiş. Depremlerin ve sellerin diyarlarında tanrılar benzer şekillerde mesut edilmeye çalışılıyor ve Jung’un parmak bastığı “kolektif bilinçdışı” denilen mefhumdan da anladığımız üzere insanoğlu aynı korkulara ve tutkulara sahip olduğu için benzer inanç sistemleri kurmuş olabiliyor. Ancak Antik Yunan (ve onların devamı olan Romalılar) ve Hurri/Hititler arasındaki paralelliklere baktığımızda benzerliklerin tesadüfi olamayacak kadar birbirlerini aynaladığını görünce komşu medeniyetlerin benzer dürtüler ve duygularla hareket ederek değil bildiğiniz birbirlerinin panteonlarını kopyalayarak hareket ettiklerine kanaat getiriyorsunuz.

    Hititlerin Hukuk Sistemi
    Fakat kopyalanmayan bir şey varsa o da Hititlerin hukuk sistemi. Antik Çağ’da yasa deyince pek çoğunun aklına Babillilerin Hammurabi Yasaları ve Atinalıların katı Draco Kodları gelir. Hititlilerin kanunları incelendiğinde yasalarının zaman içinde değiştirilerek yumuşatıldığı; Babil, Asur ve Semitik halkların “göze göz, dişe diş” mantığındaki kısasa kısas uygulamalarının hiçbir şekilde uygulanmadığı anlaşılır. Bahsi geçen kültürlerde ayrıca idamlar çok daha keyfi bir şekilde uygulanırken Hititlilerin cinayet suçlarını bile tazminat cezasına çevirdiklerini gözlemliyoruz.2 Fakat mesele zinaya gelince her zamanki çifte standart ve sertlikle en ağır şekilde cezalandırılıyor. 198 numaralı Hitit yasasına göre şayet zinayı kadın yapıyorsa kocası onu saray ahalisi önünde affetmedikçe cezası idam oluyor. Ayrıca kocası eşini başkasıyla yakalarsa onu anında öldürme hakkına da sahip. Ama Hititlerin farkı, şayet koca eşini affederse o zaman eşinin onurunu teslim etmek zorunda. Evliliklerle ilgili belgelerden anlaşılıyor ki kadın babadan kocaya verilen bir metaya dönüşmüş. Günümüz ananeleriyle çok benzerlik içeren uygulamalar arasında kızın aileden istenmesi, başlık parası alınması veya çeyiz geleneği Hititlerde de mevcut.

    Hititler_5) Hittite_Cuneiform_Tablet-_Legal_Deposition(_)
    Hattuşa’da bulunan bir Hitit tableti.
    Hititler_6) Pudehepa mühür
    Pudehepa’nın mührü.

    Tüm bunlara rağmen kendi çağdaşları olan medeniyetlerle kıyaslandıklarında Hitit kadınlarının durumunun nispeten daha iyi olduğunu söylemek lazım, özellikle de Asurlularla kıyaslandıklarında. Tabii bunu sadece kanunlarından değil siyasetlerinden de anlıyoruz. Günümüzde dünyanın ilk barış antlaşması olduğu için bir kopyasının New York’taki Birleşmiş Milletler binasında sergilenen Kadeş Antlaşması’nın imzacılarının arasında Mısır Firavunu II. Ramses ve Hitit Hükümdarı III. Hattuşili’nin yanı sıra eşi Pudehepa’nın mührü de vardır. Günümüzde Çukurova’ya tekabül eden Kilikya bölgesinde doğmuş olan Pudehepa, başrahip babasının izinde Hurri panteonunun en yüksek tanrıçası İştar’ın ve Afrodit’in dengi savaş ve aşk tanrıçası Şaşka’nın rahibesidir. Anlatıya göre Hattuşili, tanrıçanın ona yol göstermesi sayesinde Pudehepa’yı “tawananna” ya da kraliçe ilan eder ve gerek dinî işler gerek devlet makamında ortak yönetici olurlar. Pudehepa diplomasi konusunda dizginleri eline alır ve Ramses ile bizzat mektuplaşır; o yüzden de Kadeş Antlaşması’nın metninde parmağı olduğu düşünülen Pudehepa’nın belirtildiği gibi “güzel barışın ve güzel kardeşliğin antlaşması”3 daha önce mütecaviz politikalar süren iki ulusta gerçekten de daimî barışı getirir. Pudehepa sadece siyaset ve diplomasi sanatında mahir değildir, aynı zamanda Hitit panteonunu modifiye edip yeni tanrılar ekleyerek Hititlerin daha eklektik bir tanrı sistemine kavuşmasında da rol oynamıştır. #

    DİPNOTLAR
    1 C.W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu: Gizemli Hititlerin Keşfi, s. 22.
    2 Belkıs Dinçol, “Hitit Yasaları”, Anadolu Uygarlıkarlı: Hititler, National Geographic, Ocak 2006.
    3 William W. Hallo ve K. Lawson Younger Jr. (ed.), The Context of Scripture: Volume II: Monumental Inscriptions from the Biblical World, 2003. (Kadeş Barış Antlaşması’nın tam metni s. 93-106.)
  • 2024 Kazılarının En Heyecan Verici Keşifleri

    2024 Kazılarının En Heyecan Verici Keşifleri


    anadolu dediğimiz topraklar bir zamanlar mezopotamya, iran, transkafkasya, ege, akdeniz, karadeniz ve balkanlar olarak anılan ana kültür coğrafyalarının parçasıydı. helenistik, roma, osmanlı gibi büyük kültürlerin de içinde olduğu anadolu’daki uygarlıklar şimdiki sınırların fazlasını ifade ediyordu. bu topraklarda birbirinden farklı tüm zamanların özetini bulmak mümkün hâle gelmiş, akıl almaz katmansallıkta bir dünya hikâyesi birikmiştir. bu dev birikimin yeni izlerine ulaşmak da heyecan verici olmaktadır. işte bu nedenle her yıl kazı sezonlarında gözümüz kulağımız yeni keşiflerdedir.

    Arkeolojide keşif, objenin bulunuşuyla başlar ve ne olduğu anlaşıldığında da bilimsel keşfe dönüşür. Hiçbir konunun tam bilinemediği, her bulgunun eksilmiş olarak ortaya çıktığı Eski Çağ kültürlerinin karanlıklarını aydınlatmak için küçüklü büyüklü her keşif kendi çapında bir anlam taşıyor. Geçmişi daha iyi ve daha doğru anlamak için irili ufaklı binlerce keşfe daha ihtiyacımız var. Ortada bir keşif varsa bu bir kâşiften ötürüdür elbette. İkisi birbirinden ayrı düşünülemez.

    Kazi_Kesifleri_1. Karahantepe Koşan eşek Foto Yusuf Aslan
    Karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği figürü keşfedildi.

    Bu yazıda 2024 yılının kazı keşiflerinden bahsetmek istiyorum ancak yüzlerce keşiften bazılarına “en önemli” demek de haksızlık olabilir. Çünkü hepsi kendi çapında önemlidir. O hâlde ilk on önemli keşif seçkisi için “ilk kez bulunan, benzersiz bulgu” kriteri öncelikli etken olabilir. Yani “değerli eser” değil “değerli yeni bilgi” göz önündedir. Keşiflere geçmeden burada yer alan ve almayan tüm kâşifleri kutluyorum. Emeklerine Anadolu arkeolojisi müteşekkirdir. Ayrıca fotoğraf ve bilgilerini benimle paylaşan kıymetli bilim insanı arkadaşlarıma ve tüm bu çalışmaların himayedarı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne teşekkür ediyorum.

    Taş Tepeler Mucizesi: Karahantepe Bulguları
    Göbeklitepe keşfinin ardından Taş Tepeler projesi kapsamında yapılan kazılarda ilk yerleşik hayat detayları da keşfedilmeye başlandı. 250’den fazla T şeklinde dikili taşıyla dikkati çeken Karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği ve taş kaplar keşfedildi. Necmi Karul, “Bir yapıda zemin seviyesine ulaştık ve dikili taşlarla bölünmüş bir odada geometrik ve hayvan motifleriyle süslenmiş siyah klorit taşından yapılmış taş kaplar ve tabaklar yer alıyordu.” diyor. Buluntular arasında kurt çeneleri, leopar, akbaba ve tilki kemikleri gibi çeşitli hayvan kalıntıları da bulundu. Yapılar içinde tespit edilen çok sayıda ocak, toplumsal yaşam ve ritüeller hakkında yeni izler vermiş. Göbeklitepe dikmeleriyle değişen temel paradigmalar, Karahantepe ve diğer Taş Tepeler’deki bulgularla yerli yerine oturmaya devam ediyor. Bu sadece bir koşan eşeğin keşfi değil Urfa-Harran bölgesinde yayılan ardışık keşiflerin tamamlayıcı parçalarından biri olarak değerlendirilmelidir. Necmi Karul, “Bu alanlar, bölge halklarının kalıcı yerleşimler yaratma becerisinin bir sonucu olarak hayvanları evcilleştirme ve tarımda ilerlemeler kaydettiği, yaklaşık 11500 yıl önce başlayarak 1500 yıldan fazla süren bir dönüşümü ortaya koyuyor. Bu, tarımsal bir yaşam tarzının yerleşmesiyle birlikte derin bir evrimi ifade ediyor. Neolitik Çağ’ın erken evrelerinde, insanlar avcı-toplayıcı yaşam tarzını sürdürürken yeni bir tür toplumsal düzen inşa ediliyordu.” diyor. Asıl “Neolitik devrimi” şimdi Taş Tepeler yansıtmaktadır. Göbeklitepe ve çevresi/Taş Tepeler yıllara dayalı bir keşifler dizisi olarak öncelikle anılmalıdır.

    Kazi_Kesifleri_1.1 Karahantepe kaplar ve mekan Foto Karahantepe Kazı Arşivi
    Karahantepe’de kaplar ve mekân. FOTOĞRAF: KARAHANTEPE KAZI ARŞİVİ

    göbeklitepe keşfinin ardından taş tepeler projesi kapsamında yapılan kazılarda ilk yerleşik hayat detayları da keşfedilmeye başlandı. 250’den fazla t şeklinde dikili taşıyla dikkati çeken karahantepe’de koşar pozisyonda bir yaban eşeği ve taş kaplar keşfedildi.

    Kazi_Kesifleri_2.Çatalhöyük'te_İlk Ekmek
    Çatalhöyük’te dünyanın en eski ekmeği bulundu.
    KAYNAK: ARKEOFILI.COM

    Çatalhöyük’te İlk Ekmek
    Çatalhöyük Neolitik yerleşiminde 2021 kazılarında bir fırın ve yanında bazı kalıntılar ortaya çıkarılmıştı. 2024’teki arkeometrik analizler bu organik kalıntıların bir ekmeğe ait olduğunu gösterdi. Ali Umut Türkcan, “İlk arkeobotanik incelemelerinde buğday, arpa, bezelye tohumlarına da rastlandığını; avuç içi büyüklüğündeki kalıntı üzerinde yapılan arkeometrik analizlerin 6600 tarihinde mayalanmış ama henüz fırına girmemiş bir ekmeğe ait olduğunu ve Çatalhöyük’teki bu buluntunun dünyanın en eski ekmeği olduğunu,” belirtiyor.

    Garibin Tepesi’nde Urartu Heykeli
    Van’daki Garibin Tepesi kazılarında anıtsal bir heykel bulundu. Mehmet Işıklı, “Yaklaşık 2 metre uzunluğunda, 70 cm genişliğinde ve ortalama 1 ton ağırlığında masif bazalt taştan yontulmuş bu heykel, kare prizma şeklindeki gövdesi ve işlenmiş dikdörtgen formlu ayak kısmıyla dikkat çekmektedir. Ayak kısmında çıkıntılar görülmektedir. Heykelin baş kısmı yuvarlak ve şekilsizdir. Yüz hatları belli olmayan heykelin, işlenmeden yarım bırakıldığı düşünülmektedir.” diyor ve “Urartu’nun plastik sanatlarına dair önemli bir örnek olduğunu ve tanrısal ya da krali bir figür olabileceğini, bu tür anıtsal, üç boyutlu bir heykelle ilk kez karşılaştıklarını” belirtiyor. Heykelin neyi temsil ettiği henüz anlaşılmamışsa da Urartularda heykel sanatına dair çok sınırlı örnek olması keşfi önemli kılıyor.

    Kazi_Kesifleri_3. Garibin. Uraratu Heykeli. Foto  Mehmet Işıklı (1)
    Garibin Tepesi kazılarında üç boyutlu bir heykel bulundu.

    Çemkalı Şaman
    Ergül Kodaş, bir kerpiç binanın zemin altına gömülü, 25-30 yaşlarındaki kadın ile bedeni üzerinde, çenesi ayrılmış ve ayaklarının ucuna konmuş bir yaban öküzü kafatası ortaya çıkardı. Ayrıca bir keklik kanadı, bir sansar bacağı ve bir koyun veya keçinin kalıntıları da mezar çukurunda dağınık hâlde görüldü. Yakındaki diğer yapıların altında da başka 14 kişinin gömüldüğü belirlendi. Kodaş, “Sıra dışı bir defin işlemi olduğunu ve kadının hayvanlarda var olduğuna inanılan ruhlara erişimi olan 12 bin yıllık bir şaman olabileceğine” inanıyor.

    Kazi_Kesifleri_4. Çemkalı Şaman. Foto Ergül Kodaş (4)
    Mezarda bulunan ve doğaüstü güçlerle, büyüyle ilişkili olabilecek hayvan uzuvları iskeletin bir şamana ait olabileceğini düşündürüyor.

    Andriake Millefiori Cam Kaplama Plakaları
    Myra’nın liman mahallesi Andriake’de “Millefiori” (Bin Çiçek) tekniğinde üretilmiş çeşit ve miktarda cam kaplama plakalar ortaya çıkarılmıştır. Plaka parçalarıyla birlikte cam rozetlerden ve cam çerçevelerinden de çok sayıda bulunmuştur. Nevzat Çevik şöyle diyor: “Andriake’de keşfettiğimiz cam duvar kaplamaları Türkiye ve dünya arkeolojisi için önemli bir keşif niteliğindedir. MS 5. yüzyıla tarihlenen bu iç yapı dekorasyon malzemesi birkaç küçük parça dışında bilinmemekteydi. Bu kaplamalarla birlikte aynı dekorasyonda kullanılmış olduğu anlaşılan kakma tekniğinde kuşlu plakalar ve yine ünik bir keşif niteliğinde olan opus sectile tekniğinde aziz figürleri ve kuş ve deve figürleri de çok özel ve zengin bir duvar dekorasyonuyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.”

    Kazi_Kesifleri_5. Millefiori cam kaplama plakalarından örnekler Foto. Nevzat Çevik
    Millefiori cam kaplama plakalarından örnekler.

    Phaselis’te Apollon Sunağı ve Eşsiz Adaklar
    Phaselis antik kentinde, Tanrı Apollon’a adandığı düşünülen bir altar, kuros ve aslan heykelleri ile 30 adet adak figürini ortaya çıkarıldı. Erdoğan Aslan, “MÖ 620’lere tarihlenen Apollon’a adanmış bir altar yapısı içerisinde heykelciklerin tanrılara adak olarak kırılıp sunulduğunu, altarın antik limanda yer almasının da özel bir anlam taşıdığını, limana gelenlerin evlerine sağ salim varma dileğiyle burada adaklar bıraktıkları bir ritüel olduğunu,” belirtiyor.

    Kazi_Kesifleri_6. Phaselis Apollon Altarı. Foto Erdoğan Aslan
    Phaselis Apollon Altarı.
    FOTOĞRAF: ERDOĞAN ASLAN
    Kazi_Kesifleri_6.1 Phaselis. Apollon altarı adak heykelcik Foto Erdoğan Aslan
    Phaselis Apollon Altarı, adak heykelcikler.
    FOTOĞRAF: ERDOĞAN ASLAN

    Likya Denizi’nde Minos Hançeri
    Likya Denizi’nde daha önce ortaya çıkarılan dünyanın en eski batıkları Uluburun ve Gelidonya Batığı’nın ardından Kumluca Batığı’nın Hakan Öniz tarafından keşfi “en eski batık” ünvanını egale etti ve 200 yıl daha önceye, 1600’e ait bir batıkla Anadolu kıyıları bir kez daha Antik Çağ’daki önemine koşut bir veri sundu. Bu sezonda da Kumluca denizinde yapılan sualtı kazılarında, 50 metre derinlikte, bakır külçesinin altında Minos stilinde gümüş perçinlerle süslenmiş bronz bir hançer oldukça iyi korunmuş hâlde bulundu. Öniz, “Bu tür hançerler, daha önce yalnızca Girit’teki Minos Uygarlığı’nda biliniyordu. Şimdi de Girit’e doğru yol alırken batan bu teknede karşımıza çıktı.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_7. Kumluca Batığı. Minos Hançeri. Foto Hakan Öniz_
    Kumluca Batığı, Minos Hançeri.
    FOTOĞRAF: HAKAN ÖNİZ
    Kazi_Kesifleri_8. Malazgirt Arap Mezarlığı. Ok Uçları. Foto Adnan Çevik
    Malazgirt Arap Mezarlığı kazılarında ok uçları bulundu.
    FOTOĞRAF: ADNAN ÇEVİK

    Malazgirt Savaşı’nın Nesnel Tanıkları: Ok Uçları
    Alan tarihçiliğinin, tarih araştırmalarında arkeolojik yöntemlerin kullanılmasının sonuçları alınmaya başlandı. Savaş alanı arkeolojisi Adnan Çevik tarafından
    başarılı bir şekilde yürütülüyor ve yeni belgelere ulaşılıyor. Artık sadece yazılı belgeler değil objeler de devreye giriyor. 1071 yılında Türklerin Bizans İmparatorluğu’nu mağlup ederek Anadolu’ya giriş yaptığı Malazgirt Savaşı sahasında yapılan yüzey araştırmaları ve kazılarda, Selçuklu ve Bizans ordularında kullanılan 39 ok ucu ortaya çıkarıldı. Çevik, “Aynı tabakada bulunan, IV. Romanos Diogenes’in tasvir edildiği sikkeler (1068-1071) bu ok uçlarının Malazgirt Savaşı’nda kullanıldığını kanıtlıyor.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Kazi_Kesifleri_8.1 Malazgirt Günbeli Altın Sikkeler. Foto Adnan Çevik
    Malazgirt-Günbeli kazılarında bulunan altın sikkeler. FOTOĞRAF: ADNAN ÇEVİK

    Laodikeia’da Skylla Heykel Grubu
    Odysseus’un deniz canavarı Skylla ile mücadelesini yansıtan eserler MÖ 27 ila 14 yıllarına tarihleniyor ve tiyatronun sahne binasında bulundu. Celal Şimşek, eserler için basına verdiği bilgilerde, “Bugüne kadar orijinaline göre yapılan en erken eser grubu olması ve boyaları korunmuş hâlde bulunmuş olması önemli. Bu eserler Odysseia destanında anlatılan efsaneyi somut olarak arkeolojik verilerde bulmamız açısından da çok önemli.” diyor.

    Kazi_Kesifleri_9. Laodşikeia. SkyllaGrubu Heykelleri
    Laodikeia, Skylla grubu heykelleri.
    Kazi_Kesifleri_10. Notion_Pers Sikkeleri
    Notion’da 2500 yıllık Pers sikkeleri bulundu.

    Notion’da Pers Sikkeleri
    Notion’da bir evin avlusunda çömlek içinde gömülmüş 2500 yıllık Pers altın sikkeleri bulundu. Christopher J. Ratteve, “Pers kralının betimini taşıyan altın sikkeler, paralı askerlere ödeme yapmak için kullanılıyordu. Pers İmparatorluğu tarafından basılan Pers Dareikos’u üzerinde diz çökmüş bir okçu figürü bulunmakta. MÖ 430 ve 427 yılları arasında, Notion’u işgal eden bir grup Pers yanlısı paralı asker tarafından sonradan almak için saklandığı düşünülüyor. Son derece büyük öneme sahip olağanüstü bir buluntu.” diyor.

    Diğer Keşifler
    İlk kez bulunduğu ve benzeri olmadığı için ilk ona sıralanan bu keşiflerden başka bunlarla yakın değerde çok sayıda önemli eser/bilgi ortaya çıkarılmıştır. Troya’da destansı savaşın ok uçları; Büklükale’de istilayı anlatan yazıt; Aphrodisias’ta kolossal Zeus başı; Ayanis’te bronz miğfer ve kalkanlar; Sefertepe’de “kafataslı oda”; Tepecik-Çiftlik Höyüğü’nde kil ve kireç ile süslenmiş kafatasları; Küllüoba’da ritüel izleri; Boncuklu Tarla’da pirsing/hızma uygulamasını gösteren takılar; Tavşanlı’da Asur Ticaret Kolonileri dönemine ait silindir mühür; Tell Açana’da mobilya satın alımını içeren Akadca tablet; Ulucak’ta 7800 yıllık kadın figürini; Yassı Höyük’te içinde nohut, buğday, kayısı çekirdekleri, kuru üzüm ve sarımsak bulunan bir depo; Assos’ta Bizans konaklama yapısı “ksenodokhion”; Ani’de Selçuklu erzak deposu; Datça Osmanlı Batığı ve daha buraya sığmayan küçüklü büyüklü nice keşifler… Anadolu tarihi her bir arkeolojik kazıda, her kazmada yeniden yazılıyor… #

  • Theodor Makridi Bey

    Theodor Makridi Bey


    türk arkeolojisine büyük hizmetler vermiş, lübnan’ın sayda (sidon) kraliyet nekropolü kazılarından nemrut dağı kazılarına, osman hamdi bey’in yanında âdeta sağ kolu olmuş, müze-i hümayun’un gelmiş geçmiş ünlü arkeologları arasında yer almış theodor makridi bey’in nedendir bilinmez, çoktandır adı unutulup gitmiştir. oysa türk arkeolojisinin ilk büyük emektarlarından olan theodor makridi bey, hattuşa kazılarında ünlü kadeş antlaşması tabletini kendi elleriyle bulup gün ışığına çıkaran arkeologdur…

    Theodor Makridi Bey
    İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin ilk emektar arkeologlarından Theodor Makridi Bey.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Çocukluğu, Eğitimi, Aile Yaşamı
    Bir zamanlar, eski Bakırköy’ün sevilen, sayılan önemli şahsiyetleri arasında yer almış Theodor Makridi Bey, Osmanlı Devleti’nin Hazine nazırlarından Konstantin Makridi Paşa’nın yedi oğlundan biriydi ve oğulları arasında bilime, tarihe, coğrafyaya en meraklı olan çocuktu. Bu nedenle güzel bir eğitim almış, kendini mükemmel bir şekilde geliştirmişti. Makridi’ler, eski Bakırköy’ün batı tarafında yer alan Baruthane sınırının yanı başındaki Domuzdamı Mahallesi’nde, kırmızı Marsilya tuğlalı, demir kapılı, büyük parmaklıklarla çevrili büyük bir bahçenin ortasında yükselen güzel ahşap bir köşkte oturuyordu. Baba Konstantin Makridi Bey, küçük yaşında ailesiyle birlikte Makedonya’nın Blaçi yerleşiminden İstanbul’a göç etmiş, Haliç’te Fener Mahallesi’ne yerleşmişlerdi. Konstantin Makridi Bey, çocuk yaşlarında cep harçlığını çıkarmak için bir kahvehanede nargile tüttüren müşterilerin tömbekilerini yakıp tazeleyerek ateşçilik yapmış, uzun boylu olması nedeniyle de “Uzunoğlu”, yani Makridi lakabıyla çağrılmış, daha sonra da bu sıfat ailenin soyadını oluşturmuştur. Çocukluğunda kahve çıraklığı yapan Konstantin Makridi Bey’in okul hayatı çok başarılı geçer. Eğitimine, İstanbul’un en eski Rum okulu olarak bilinen Fener Mektebi’nde başlar, daha sonra da eğitimini Mekteb-i Sultani’de tamamlar.

    Theodor_Makribi_Bey_3 Fotoğraf Turgay Tuna
    Türkiye’nin ilk müzesi olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin (Müze-i Hümayun) koleksiyonlarında çeşitli kültürlere ait bir milyona yakın eser bulunmaktadır.

    1882 yılında, Osmanlı Hazine Nezareti’nde memurluğa başlayan Makridi Bey, otuz bir yıl sürecek devlet hizmeti süresince Hazine Müdürlüğü’ne, ardından da Hazine Nazırlığı’na getirilir ve çok başarılı hizmetler verir. Bütün bunların yanında, antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan Makridi Bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu Müze-i Hümayun’a hediye etmiştir.

    Konstantin Makridi Bey, kendisi gibi çocuklarını da çok iyi şekilde yetiştirir. Büyük oğlu Aleksandros askerî hekim olmuş, ikinci oğlu Nikos Hariciye Nazırlığı’nda diplomat olarak hizmet vermiş, üçüncü oğlu Dimitrios Düyun-u Umumiye’de görev almış, dördüncü oğlu Filippos, mübadele döneminde Yunanistan Hükümeti adına saymanlık yapmış, beşinci oğlu Theodor ise babası gibi Mekteb-i Sultani’de okuduktan sonra Almanya’ya gönderilmiş, sanat tarihi ve arkeoloji eğitimi alarak Avusturyalı ünlü arkeolog Heinrich Glück ile ünlü Alman arkeolog Winckler’in yanında yetişmiştir.

    Theodor Makridi Bey, Almanya’dan döndükten sonra Müze-i Hümayun’da çalışmaya başlamış, Yedikule’nin ünlü ailelerinden Dalla’ların güzel kızları Ağlaia ile evlenmiş, bu evlilikten de çocuk sahibi olmuştur.


    “antik sikkeler koleksiyonu yapan döneminin ünlü nümizmatlarından biri olan makridi bey, yaşamının son demlerinde bu koleksiyonu müze-i hümayun’a hediye etmiştir.”

    Bir Yazarın Anılarındaki Theodor Makridi Bey
    Makridi Bey, evlendikten sonra Bakırköy Domuzdamı Mahallesi’ndeki baba evinden ayrılıp İstanbul Caddesi’nin Yenimahalle tarafında yeni bir eve taşınır. Komşuları, Makriköy Rum İlkokulu’nun müdürlüğünü yapan, aynı zamanda değişik Rum dergilerinde yazılar yazan Athina Yianniou, anılarındaki Theodor Makridi Bey’i şöyle anlatır:

    Theodor_Makribi_Bey_4 Fotoğraf Google
    1883 yılında, Osman Hamdi Bey’in başkanlığında gerçekleştirilen Nemrut kazılarına ait bir fotoğraf.

    “1902 yılında, Makridi Bey’i ve Ağlaia’yı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Madam Ağlaia çok güzel, alımlı, uzun boylu, fiziğinin yanı sıra erdemli özelliklere sahip bir kadındı. Babası Theodoros Dalla ve annesi Eleni Pitaridu, kız kardeşleri Eleni, Hristina, Androniki Yedikuleli idiler. Theodor Makridi Bey ile Ağlaia Yedikule’de tanışmış, büyük bir aşk ile birbirlerine bağlanıp evlenmişlerdi. Benim Theodor Makridi Bey’e olan hayranlığım 1908 yılında Lübnan’daki Sayda-Sidon kazılarının başlamasıyla daha da artmıştı. O zaman, Neo Pnevma dergisinin genel editörü idim. Sayda’dan İstanbul Müzesi’ne aktarılan yeni eserler, bizler için eşsiz bir haber kaynağı oluşturuyordu. Theodor Makridi Bey, 1900’lerden itibaren önemli kazılara başkanlık yapmaya başlamıştı. Anadolu’yu karış karış geziyor, arkeolojiye olan derin tutkusu onu yeni araştırmalara itiyor, antik Anadolu’nun her dönemi onu ilgilendiriyordu.

    1902 yılında, Alman Arkeoloji Enstitüsü Genel Sekreteri Otto Puchstein ile Suriye, İran Körfezi ve Arkaik Babil’de ortaklaşa kazılar yapmışlar, 1906 yılında da Hattuşa ve Boğazköy’de ünlü Alman arkeolog Winckler ile yaptıkları kazılarda Hitit Kraliyet Arşivleri’nin kalıntılarına ulaşmışlardır. Bu kazılarda, dünyanın ilk diplomatik belgesi olan Mısır Kralı II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında imzalanan ünlü Kadeş Antlaşması’nın tableti gün ışığına çıkarılmıştır. Makridi Bey, 1910-11 yıllarında Trakya, Taşoz ve Makedonya’da yaptığı kazılarda birçok eseri İstanbul Müzesi’ne kazandırmış, bu kazılar sonrasında yazmış olduğu makaleler kendisini arkeoloji âleminde takdir ve şöhret sahibi yapmıştır.”


    “en önemlisi, günümüzde istanbul arkeoloji müzeleri’nin eski şark eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen kadeş antlaşması tabletini bulan kişidir theodor makridi bey.”

    Hattuşa Kazılarında Gün Işığına Çıkarılan Kadeş Antlaşması Tableti
    Orta Doğu’dan Anadolu’ya, Trakya’dan Makedonya’ya yaptığı kazıların yanı sıra İstanbul’da birçok araştırmaya imza atmış, Beykoz’daki Ayios Panteleimon Manastırı, Yedikule’deki Libos Manastırı ve Bakırköy’de yapmış olduğu kapsamlı kazılar; durmak, yorulmak bilmeyen Makridi Bey’in yaşamında önemli bir yer oluşturmuştur. Ancak, en önemlisi, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Eski Şark Eserleri binasında sergilenmekte olan, tarihin ilk yazılı barış antlaşması olarak bilinen Kadeş Antlaşması tabletini bulan kişidir Theodor Makridi Bey. Bu antlaşmanın ikinci ve üçüncü kopyalarının Mısır’da olması gerekmektedir ki günümüze dek henüz gün ışığına çıkartılamamıştır. Tabletteki metnin bir kopyası bugün New York’ta, Birleşmiş Milletler binasının girişinde yer almaktadır.

    Theodor_Makribi_Bey_6 Fotoğraf Turgay Tuna
    Theodor Makridi Bey’in Hattuşaş kazılarında gün ışığına çıkarmış olduğu II. Ramses ile Hitit Kralı III. Hattuşili arasında yapılan Kadeş Antlaşması’nın pişmiş toprak tableti.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA ARŞİVİ

    Yapmış olduğu tüm araştırmalarla Türk arkeolojisine kazandırdığı değerlere karşılık, ölümünden çok sonra, Makridi Bey’i çekemeyen kimi kıskanç birkaç meslektaşı kendisi hakkında tarihî eser kaçakçılığı yaptığına dair çirkin dedikodular yaymışsa da; yapılan titiz araştırmalar bu dedikoduların tam tersine, Makridi Bey’in ne kadar dürüst ve titiz bir şekilde çalışmış olduğunu göstermiş ve Türk arkeolojisine ne kadar büyük zenginlikler kazandırmış olduğunu kanıtlamıştır.

    Atina’dan İstanbul’a Gelen Önemli Belgeler
    Boğazköy’den Nemrut Dağı’na, Baalbek’ten Sayda’ya birçok kazıya katılan Makridi Bey, 1930 yılında İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden emekli olduktan sonra yaşamının sonlarına dek Atina’daki ünlü Benaki Müzesi’nin müdürlüğünü yapmış, bu görev süreci içinde İstanbul ve Arkeoloji Müzeleri ile bağlarını koparmamış, bütün bunların yanı sıra Yunanistan’da kaldığı yıllarda bulmuş olduğu Osmanlı tarihi ile ilgili çok değerli kimi belgelerin İstanbul’a gönderilmesini ve Topkapı Sarayı’na kazandırılmasını sağlamıştır. Bir dönem Atina’da elçilik yapmış olan Ruşen Eşref Ünaydın’ın 1 Mayıs 1956 tarihinde, Dışişleri ve Topkapı Sarayı kayıtlarına geçmiş konuşmasının metninden aldığım şu satırları siz okurlarıma ve araştırmacılara aktarmayı, Theodor Makridi Bey’in anısına olan saygım nedeniyle bir borç ve görev olarak görmekteyim:

    Theodor_Makribi_Bey_9 Fotoğraf Gôogle
    Atina’da elçilik görevinde bulunduğu yıllarda, Theodor Makridi Bey’in aracılığıyla Osmanlı dönemine ait çok değerli tarihî belgeleri Türkiye’ye kazandıran Ruşen Eşref Ünaydın.

    “…Bu belgelere nerede, ne zaman ve nasıl sahip oldum önce onu açıklayayım… Bunların hepsini, 1934 yılı ila 1939 yılları arasında, Yunanistan’da ilk elçiliğim zamanında Atina’da topladım. Bu nasıl oldu? Onu da anlatayım:

    Benim elçi bulunduğum sıralarda, İstanbul Asar-ı Atika Müzesi’nde, zannederim müdür muavinliğinden emekliye ayrılmış Bay Makridi, hükümetimizin müsaadesi ile birkaç yıldan beridir, Atina’da Antuvan Benaki’nin çok değerli şahsi koleksiyonlarından vücuda getirip kurduğu ve milletine bağışladığı, Şark Güzel Sanatlar Eserler Müzesi’ni tasnif ve tanzim eden müdür sıfatı ile bulunuyordu. Ben, kendisi ile Türkiye’deki memuriyeti zamanından tanışırdım. Yeni elçiyi ve sefireyi, refikası ile birlikte tabii olarak ziyarete gelen Bay Makridi, Benaki Müzesi bahçesinin bir köşesinde, müdüre ayrılmış olan bir küçük köşkte oturmaktaydı. Bir akşam, Bayan Makridi ile birlikte Türk elçisi ve eşine bu evde hususi bir yemek verdi. Yemekten sonraki konuşmamız sırasında, oturduğumuz odanın gözüme çarpacak bir noktasına yerleştirilmiş, dolgunca üç dört büyük zarf üzerine dikkatimi çekti.

    ‘Bunlar nedir?’ diye sordum?

    Manalı bir bakış ve gülümseyişle:

    ‘Açayım biraz tetkik buyurunuz. Mühim vesikalardır…’”

    Theodor Makridi Bey’in, Ruşen Eşref Ünaydın’a gösterdiği zarfların içinde, Topkapı Sarayı’ndan çıkmış çok değerli belgeler yer alıyordu. Bunları, Ruşen Eşref Bey’e teslim ettikten sonra, geri kalan daha birçok başka belgenin bulunduğu satıcıyla bağlantı kurulur. Osmanlı Devleti’nin değişik dönemlerine ait; aralarında diplomatik mektuplar, fermanlar, tımar tezkereleri, hatt-ı hümayunlar, tevcihat defterleri gibi önemli parçaların yer aldığı 189 tarihî belge Theodor Makridi Bey sayesinde Ruşen Eşref Ünaydın tarafından satın alınır ve İstanbul’a gönderilir.

    Theodor Makridi Bey, yerli, yabancı dergilerde, yaptığı kazı ve araştırmalarla ilgili birçok bilimsel makaleye imza atmış, kazılar yapmış olduğu Bakırköy’ün antik tarihi üzerine yazdığı kimi değerli makaleleri de Halkevi dergilerinde yayımlanmış ve ilk defa antik Bakırköy’ün adının Hebdomon olduğunu ortaya çıkarmıştır.

    Theodor_Makribi_Bey_14 Fotoğraf Turgay Tuna
    Babasıyla aynı mezarı paylaşan Theodor Makridi Bey’in Bakırköy Rum Kabristanı’ndaki mezar taşı.

    2002 yılında, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Sanatı Anabilim Dalı öğrencilerinden Uğur Cinoğlu’nun Theodor Makridi Bey üzerine hazırlamış olduğu yüksek lisans tezinde vurgulamış olduğu gibi:

    “Osman Hamdi Bey’in yanında yetişmiş, son derece atak ve yorulmak bilmez bir genç oluşu, kısa zamanda Osman Hamdi Bey’in güvendiği elemanlardan biri olmasını sağlamış, müzeciliğin her kademesinde görev almış olması, çok önemli kazılarda bulunması, maceracı kişiliği, ayrıca birkaç dili bilen bir azınlık mensubu oluşu, onu son derece ilgi çekici hâle getirmiştir…”

    Makridi Bey’in, genç yaşlarda evlendiği eşi Ağlaia’dan bir oğlu olur ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında Bağdat’ta kaybettiği biricik oğlunun acısını yaşamı boyunca içinden atamaz. Maalesef, adı unutulmuş Theodor Makridi Bey, 1940 yılında 68 yaşında iken İstanbul’da vefat eder ve Bakırköy Rum Mezarlığı’nda yatan babası Ferik Konstantin Makridi Paşa’nın yanına defnedilir… #

  • Tarihin Karanlık Kuyuları

    Tarihin Karanlık Kuyuları


    uygarlık tarihi yeterince karanlıkken bir de tarihi karartanlar ve coğrafyanın her yerinde açılmış çeşitli yapay kuyular var: geçmişi yazanların büyüttüğü derin karanlık kuyular… yaşanan başka yazılan başka ve bugün okunan ise bambaşka. anlaşılmazlıklarda hem ilk yazanların/yapanların hem de şimdi yorumlayanların payı var. bu payın bir kısmı masumsa da bir kısmı kasti ve politiktir. eski çağ bilimleri geçmişi anlamaya çalışırken bu yanıltmaları ayıklamakla ayrıca mücadele ediyor. oysa eski çağ bilimcileri gönüllerinden geçeni değil objenin veya yazının taşıdığı bilgiyi anlamaya çalışmalıdır.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Büyük İskender’in ömrünün son günlerinde sarayına hizmet edenlere verdiği şölen yemeğini tasvir eden bir resim.

    Bilim Yolculuğunda Filoloji ve Arkeoloji
    Arkeoloji ve Eski Çağ tarihçiliğini konuşmak kıskanç iki kardeşten bahsetmek gibidir. Aralarında derin ve alaca karanlık bir ilişki var. İkisi de eski zaman karanlıklarına bir küçük ışık daha yakabilmek için gayret ediyor. Tarih ve arkeoloji bilimleri el ele vermiş, geçmişin derin bilinmezliklerini anlamaya çalışıyor. Biri kalıntıların dili diğeri ise gözü gibi. Arkeolojinin yüz bin yıllık yalnızlığının bittiği, tarihin başladığı günden itibaren son beş altı bin yıldır birlikteler. Biri geçmişten kalmış objeleri inceleyerek diğeri bugüne kalan yazılı belgeleri okuyarak sahiplerinin kültürüne ve tarihine ulaşmaya çalışıyor.

    Filoloji ve arkeoloji yorumlarının arasındaki belirsizlikler aslında bilimi doğru noktaya götürüyor gibidir. Doğru nokta birlikte çalışmaktır, iş birliğidir. Doğru nokta birinin diğerinden daha az önemli olduğunu düşünmemektir. Yoksa ya kör ya da dilsiz oluruz. Eski Çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. Biri olmazsa olmaz.

    “Her durumda en değerli ve asli kaynaklar yalnızca metinlerdir ve ketum malzeme veren arkeolojinin tarih yazıcılığının birincil kaynakları arasında asla yeri olamaz. Hiç kuşkusuz arkeoloji vazgeçilmez dostumuz olmalıdır ama buna karşın filoloji hiçbir zaman vazgeçemeyeceğimiz biricik yoldaşımızdır. Çünkü her ikisinin arasındaki fark dağlar kadar büyüktür ve elbette terazinin dil kefesi hep ağır basar ve basmalıdır.”

    Ahmet Ünal’ın yukarıdaki açıklaması gibi, bilim alanları arasında yan tutan görüşler olsa da arkeolojinin önemi -tıpkı filoloji gibi- elbette yadsınamazdır. Uygarlık tarihi boyunca oluşan arkeolojik verileri sildiğimizde elde neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Öte yandan, ölü yazıları okumayla uğraşanların arkeolojiye göre önemli iki dezavantajı olduğu söylenebilir: 1. Çok daha uzun olan tarih öncesi için elde sadece yazısız tanıkların olması. 2. Yazının olduğu zamanlarda da her konunun yazılı olmaması. Üstelik yazılı kaynakların hep yüksek şüphe taşımasıdır.


    eski çağ bilimlerinin her biri ayrı bir organ gibi olsa da birlikte bir vücudu tamamlarlar. biri olmazsa olmaz.

    Tarihin Ruhu ve Tarih Yazıcılığı
    İlk kez Osmanlı’dan bahseden Bizans tarihçisi Georgios Pachymeres (1242-1310), “Tarihin ruhu gerçekliktir ve gerçeğin önüne yalanlar koyan kutsala saygısızlık eder.” derken, Ernest Renan (1823-1892), “Hiç kimse tarihi değiştirmeden yazamaz.” diyor. Tarih yazmanın iktidara, saraya ait bir eylem olması ve halkın hemen tamamının okuryazar olmaması nedeniyle eski çağlarda, tarihi yazanlar da genellikle yönetenlere tabiydi. Bu nedenle objektif bir tarih yazımı da genellikle beklenemez. Muvatalli’nin, İskender’in ya da Kanuni’nin yanındaki tarih yazıcılarının, iktidarın istemediği bir olumsuzluğu yazma ihtimali nedir ki?

    Hitit kral yıllıkları (Anal), tanrılara hesap verdiği ve tabletler değiştirilemediği için tarihin güvenilir kaynakları olarak düşünülmektedir. İyi de 1274’te II. Ramses ile Muvatalli arasında yapılan Kadeş Barış Antlaşması bile gerçeği yansıtmaktan uzak görünmektedir. Çünkü tesis edilen bir barış görünmediği gibi savaşı kimin kazandığı bile belli değildir.

    Tarihin Karanlık Kuyuları
    Hitit çivi yazılı tablet örneği. Tabletlerin arasında kral yıllıkları, dinî metinler, mektuplar gibi belgeler yer almaktadır.

    Kallisthenes’in Kalemi ve Büyük İskender’in Adaleti
    Büyük İskender sefere çıktığında aralarında tarihçilerin de olduğu bilim insanlarını yanında götürmüştür. Bu tarihçiler o dönemde yaşanan olayların günümüze kadar gelmesinde önemli rol oynamıştır. İskender’in resmî tarihçisi olarak görevlendirdiği ve Asya seferine götürdüğü tarihçi Kallisthenes (MÖ 360-328) burada özel olarak anılmalıdır. Makedonya’da yaşayan Yunan tarihçi Kallisthenes sayesinde hem İskender’in hayatı hem de o dönem olayları ilk elden bize ulaşmıştır. Kallisthenes sadece tarihçi değil İskender’le birlikte yiyip içen danışmanı ve yol arkadaşıydı. Bu çok güçlü bir birliktelikti; ikisi de Aristoteles’in öğrencileri olan bir kral ve bir bilim insanı/tarihçi. Kallisthenes’in görevi sırasında yaptığı çalışmanın çoğu, İskender’i övmeye ve otoritesini savunmaya/çoğaltmaya adanmıştır. Ancak İskender’in Perslere karşı politikasını eleştirdiği ilk aykırı görüşüyle birlikte hapsedilip öldürülmüştür. Şimdi bir modern tarihçinin Kallisthenes’in tarihî metinlerini incelerken gerçekte yaşananı ayıklamakta ne denli zorluk çekeceğini düşünün.

    Roma İmparatorluğu’nda Tarih Yazıcılığı
    İlk Roma tarihçisi olarak bilinen Fabius Pictor (MÖ 3. yy.) bir Roma senatörüdür. Roma yöneticileri yaptıkları işleri kaydettikleri commentarii olarak bilinen kayıtlar tutuyorlardı. Bunlar tarihçiler için temel bir kaynak oluşturuyordu. Roma İmparatorluğu’nda tarih yazıcılığı tam bir propaganda niteliği taşır. Resmî tarihi yazanlar, bizzat Romalı yöneticilerdir.

    Bu metinler Roma devletini ve uygarlığını yüceltmeyi amaçlıyordu. Bu durumda tarihsel olayların sıkça çarpıtılması da kaçınılmazdı. Roma tarih yazıcılığı millîdir. Bu açıdan Hellen tarih yazıcılığından ayrılır. Hellen tarihçilerin aksine, Romalı tarihçiler doğrudan devlet, kültür ve halk olarak Roma’nın tarihini yazmışlardır.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_3.1 Mustafa Naima. Osmanlı devlet tarihçisi. Târîh-i Naîmâ yazarı
    Mustafa Naima gravürü. Osmanlı devlet tarihçisi, Târîh-i Naîmâ yazarı.

    Osmanlı’nın Vakanüvislerinden Cumhuriyet’e…
    Aynı denemeyi Osmanlı vakanüvisleri için de yapabilirsiniz. Resmî görevli devlet tarihçileri uzun bir liste oluşturur. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ı Irak Seferi’nde takip edip “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn”i yazan Matrakçı Nasuh sanki farklı bir şey mi yapmıştır. Divan-ı Hümayun’a bağlı ilk resmî tarihçi Mustafa Naima’dan sonuncusu olan Abdurrahman Şeref’e kadar Osmanlı’nın da devlet tarihçileri vardı. Târîh-i Naîmâ, 17. yüzyıl Osmanlı’sını anlatan temel eserdir. Anlaşılan, güçlüler kendi tarihlerini kendileri yazdırıyordu. Erken Cumhuriyet’in resmî tarihçilerinden Afet İnan’ı da anmak gerekir. Bir tarihçiden çok bir ideolog olduğu görülen İnan “Türk Tarih Tezi”nin yazarı olmuştur. Cumhuriyet dönemi için en başta Halil İnalcık anılmalıdır. Bilimsel tarihçilik için ilk akla gelen duayendir.

    Kökünü eski Yunancadan alan “historia”nın anlamının “öğrenme, soruşturma, araştırma yoluyla elde edilen bilgi; anlatı, hikâye, kayıt, geçmişteki olayların anlatımı” olmasına bağlı olarak modern tarihçiler “gerçek”i anlama peşinde araştırmalar yapmaktadır. Biraz da eurosentrik bilim başlangıçlarındaki politik amaçlarla ilişkili olarak özellikle 3. Dünya ülkelerinin Avrupa tarafından yazılmış erken tarihinin yanıltıcı ve tarafgir olabildiğini unutmamak gerekir. İnalcık, “Ben Avrupa tarihine inanmam, Avrupa tarihi bizim tarihimizi tahrip etmiştir, benim bütün hayatım bu tahrifatı düzeltmekle geçti.” der. Gerçeği çarpıtıp saklayan bu risklere dinin tarihi kullanımı ve geçmiş mirası sahiplenmek gibi millî amaçlar da eklenince iyice karmaşıklaşır; herkes kendine göre bir tarih yaratmaya uğraşır. Aslında bu durum ülkeler ve insanlarla ilgili her konu için tarihin belirleyici gücünün varlığından kaynaklanmaktadır. 20. yüzyılın en önemli tarihçilerinden Marc Bloch’a göre, “Tarihî belgeler taraflı yazılmış metinler olduğu için türü ne olursa olsun çok dikkatli incelenmelidir…”. Siyasi tarih yazımına karşı olan Bloch, 1940’ta Naziler tarafından kurşuna dizilir.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_4) Atatürk İsmet İnönü Afet İnan 1935
    Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü ile birlikte Üçüncü Dil Kurultayı’nda, 1936.

    Eskiye Gittikçe Azalan İzler ve Çoğalan Karanlıklar
    Tarihçinin riski hep yüksektir. Belgeler eskiye gittikçe bu risk artar. Benzer riskler arkeoloji için de varsa da tarihçilerin yorum riskleri arkeolojide kısmen azalır. Çünkü arkeolojinin yorumları -çarpıtma yoksa- doğrudan hayatta yer almış somut objelere dayanır. Burada da objeleri anlama/yorumlama riskleri devreye girer. Objelerin tercümanlığını yapan arkeoloji bu tercüme çabasında objenin dilini anladığı kadar ya da objenin konuşmasının içeriği ve yeterliliği kadar geçmişi anlayacaktır. Bu çabada temel heves ölmüş bitmiş toplumların kültürlerini ve dolayısıyla nesnelerin taşıdığı hafıza yardımıyla kültürü yaratan insanı anlamaktır. Renan, “İnsanlığın araştırmaya değer yanının kökenleri olduğunu” söyler. Herkes merak eder geçmişini. Ve hep daha önceye gitmek ister. Peki, neden evvelki gün dünden daha kıymetli olsun ki? Sanırım derin bilinmezlik ve karanlık bizim varlık nedenlerimizi anlama sorusunun yanıtının çok eskilerde olduğunu düşündürüyor. Varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. Ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz. Eskiye gittikçe azalan izler ve çoğalan karanlıklar tarihi ve kültürü anlamayı daha bir heyecanlı hâle getiriyordu. Herhangi bir konuda “ilk”i bulmak arkeologların rüyası oluyordu. İyi de “ilk”i bulduğunu iddia eden herhangi bir keşiften sonra daha erkeni ortaya çıkıyor ve alışılagelmiş paradigmalar sıkça gömülüyordu.


    varlığımızı ve kültürümüzü oluşturan zincirin ilk halkalarına ulaşarak köklenmek istiyoruz. ve hangi coğrafyadan geldiğimizi, hangi kültüre/kültürlere ait olduğumuzu merak ediyoruz.

    Tarihin_Karanlik_Kuyulari_Johann_Joachim_Winckelmann_(Anton_von_Maron_1768)
    Johann Joachim Winckelmann (Anton von Maron 1768).

    “Tarihin sessizlik anlarını konuşturmalı” diyen Jules Michelet’nin amacını arkeoloji gerçekleştirmeye çalışıyor. Yazılı belgelerin olmadığı yerden itibaren yalnızca arkeoloji devrede kalıyor. Yazı yok. Ne ülkelerin isimleri ne toplumların ne olayların ne de tanrıların ismi var. Elbette vardır da biz bilmiyoruz. Yazıları yoktu ama dilleri vardı. Bize gelemeyen dilleriyle hayatlarındaki her şeyi isimlendirmişlerdi. Tarih biliminin devreye henüz giremediği bu karanlık hayatları anlama kılavuzu arkeoloji bilimidir. Kalıntıların ve her türlü objenin tercümanlığını arkeoloji yapmaya çalışıyor. Bunu sadece yazısız zamanlar için değil yazılı zamanlar için de yapıyor. Yazılı zamanlar da olsa yazılı şeyler her zaman yazısızlardan çok daha fazladır. Burada da arkeoloji devreye giriyor. Ve işte buradan itibaren tarih bilimiyle birlikte çalışıyor, birbirini destekleyerek birlikte anlamaya çalışıyorlar ölmüş kültürleri. Şimdilerde yazının bulunuşu biraz daha geriye gitti. Dört binin sonlarına indi. Yani küçük bir zaman diliminde, yaklaşık 5000 yıllık bir yakın geçmişte bu yardımlaşma meyvelerini veriyor. Bilim ilerledikçe öncekine göre daha bir aydınlanır oldu karanlıklar. Bu çabada sadece arkeoloji ve tarih değil; antropoloji ve paleo’yla başlayan bir dizi bilim de yardımlaşmaya çoktan katıldı. Altmış yılı aşkındır arkeometri de devreye girdi ve metrik/güvenilir değerlendirmelerle geçmişin karanlıklarını aydınlatma kervanına katıldı. Arkeoloji müthiş bir destekçi bulmuştu. Düşünün ki bir objeye örneğin 2500+-100 tarihini güvenilir biçimde verebilmek veya kazılmamış bir toprağın altını arkeojeofizikle görebilmek ne olağanüstü bir şeydi.

    “Tarih”in Babasından “Bilimsel Tarih”in Babasına…
    Cicero’nun Pater Historiae (Tarihin Babası) olarak andığı Halikarnaslı Herodot (MÖ 484-425), tarihî olayların sistematik araştırmasını yapan ilk tarihçiydi. Thukydides (MÖ 465-411), “arkeoloji” kelimesini ilk kez kullanarak başlangıç yapsa da 18. yüzyılda Johann Joachim Winckelmann (1717-1768) bilimsel arkeolojiyi başlatmış ve “bilimsel tarihin” babası olmuştur. Arkeoloji somut objelerle teorilerini belgelerken tarihi “masal” mahiyetinden uzaklaştırmıştır. Artık bir kültürün sanat tarzını tanımlamanın, sanat evrelerini anlamanın ve devamındaki kültürlere olası katkılarını, etkileşimlerini çözmenin bilimsel yolları açılmıştı. Kültürleri yazıyla anlamanın ötesinde yeni yorum yolları bulunmuştu. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan nesneleri bilimsel yorumlarla konuşturmak ve yine aynı kazılarda bulunan yazılı belgelerin dikkatlice ve tarafsızca okunması ve yorumlanmasıyla arkeoloji ve tarih bilimleri geçmişe giden yolda birlikte seyahat edecekti. #

  • Göbeklitepe

    Göbeklitepe


    göbeklitepe’yi ilk kez 1963’te sistematik bir şekilde kazan istanbul üniversitesi ve chicago üniversitesi’nin çalışmalarından bu yana bile çok şey değişti ve her yaz ekipler o bölgeye gittiklerinde değişmeye devam ediyor. dünya tarihini değiştiren göbeklitepe’den ziyade urfa’da aynı anda dokuz ayrı kazıyla neolitik çağ’ın arkeolojisini yapan kıymetli arkeologların keşifleri sayesinde insanlık tarihini farklı okumamızı sağlayan karahantepe gibi diğer kazılarla arkeoloji dünyasında bir devrim yaşanıyor.

    Göbeklitepe’ye UNESCO Sonrası İlgi Giderek Artıyor
    Göbeklitepe’deki kazılar bize 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Arkeolojinin kalbi Urfa ve civarında atıyor. Bundan binlerce yıl önce bu bölgede yaşamış insanların ne kadar kompleks bir yaşamları olduğu, dinsel törenlerinden sanat anlayışlarına, ölüm ritüellerinden yeme içme alışkanlıklarına kadar pek çok bulgu ile medeniyet tarihini ne kadar geriye çektiklerine tanıklık etmek muhteşem bir şey. Bu bulguların ışığında dünyadaki tüm tarih kitaplarının yeniden yazılması icap ediyor.

    Göbeklitepe’nin Anlattıkları…
    Göbeklitepe’deki son kazılar bize ilk kültür katmanının MÖ 9600-8800 yılları arasında tarihlendirildiğini velhasıl 11500 yıl önce orada bir kült merkezi inşa etmiş topluluğun olduğunu gösteriyor. Bu zaman diliminde insanlık tarihinde hem toplumsal hem kültürel anlamda öyle devasa değişiklikler oluyor ki bu döneme “Neolitik Devrim” denilmesi şaşırtıcı değil. Aslında arkeoloji biliminde neolitik kavramı bile “dünün çocuğu:” John Lub-Bock 1865 yılında “neo” (yeni) ve “lithic” (taş) kelimelerinden mürekkep Neolitik Çağ’ını Cilalı Taş gibi daha sofistike aletlerin kullanıldığı, avcı toplayıcılıktan yerleşik düzene geçişin yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarif etmişti.1 Son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan arkeolojik kazılar sayesinde yerleşik düzene geçişin Levant bölgesinden Irak’a, Çin’den Amerikalara kadar aşağı yukarı eş zamanlı bir şekilde gerçekleştiğini ama yerleşik düzene geçmenin tarıma geçişle eş anlamlı olmadığını anlıyoruz. İsrail ve çevresindeki ülkelerde yapılan kazılar bunu kanıtlıyor. Göbeklitepe’yi farklı kılan ise sadece insanlığın temel yaşama ve barınma alışkanlıklarının değişmiş olması değil; insan beyninde de bir evrimin yaşanmış olması, bunu bize oradaki yapılar ve bulunan objeler söylüyor. Göbeklitepe’de Neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu T şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak Göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz. Yani bir düşünce evriminden bahsetmek mümkün. Son birkaç yıldır özellikle Göbeklitepe ve 40-50 km çevresinde keşfedilen diğer höyükler sayesinde sanılanın aksine Neolitik insanların çok daha kompleks bir zihniyete sahip olduklarını, büyük ihtimalle ilk ritüelistik şölenlerin ve ziyafetlerin, kurban verme ve göksel cenaze anlayışının buralarda başladığını öne sürmek mümkün.


    “göbeklitepe’de neolitik insanın uzaklardan taşıyıp yonttuğu t şeklindeki monolitik taşlar ve dikili taşlardaki kabartmalardan yola çıkarak göbeklitepe’yi inşa eden insanlarda bir metafizik görüş oluştuğunu ve dünyaya bakışlarında büyük atlayışın yaşandığını varsayabiliyoruz.”

    Göbeklitepe_2) Klaus Schmidt
    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Göbeklitepe’yi yaptığı çalışmalarla gün yüzüne çıkaran Prof. Dr. Klaus Schmidt (1953-2014).

    Göbeklitepe’yi Kazan Klaus Schmidt’in Teorisi
    1994 yılından itibaren Heidelberg Üniversitesi bünyesinde Göbeklitepe’yi kazan Klaus Schmidt, ortaya çıkarttığı hayvan kabartmalı taşların dinî bir sembol olabileceğini iddia etmişti. Onun teorisine göre bu dev taşları mevsimsel olarak buraya gelen farklı topluluklar inşa etmiş, taşların üzerindeki kimi hayvanların bu farklı kabile ya da toplulukları sembolize edebileceğini yazmıştı. Ona göre Göbeklitepe dünyanın en eski tapınağıydı, o yüzden de kaleme aldığı kitap Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar’da bizlere her hayvanın farklı bir halkı temsil ettiğini söylemişti. Örneğin A yapısında öne çıkan yılan figürleri, B’deki tilki, C yapısındaki domuz tasvirleri, D’deki turna gibi kuş figürleri o bölgeye periyodik olarak gelen belirli insan gruplarının simgesi, bir nevi klanların hayvan totemi olabileceğini düşünüyordu. Fakat Schmidt’in vefatından sonra Alman Arkeoloji Enstitüsü ile beraber kazılara devam eden Prof. Dr. Necmi Karul yönetimindeki ekip, anıtsal yapıların birkaç metre altında sabit yerleşim alanları olduğunu tespit edince Schmidt’in teorisi sekteye uğradı. Bu keşiflerin ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor son yıllarda. Bu teoriyi destekleyecek şeyler arasında bira yapımı ve yulaf lapası yapmak için kullanılan binlerce öğütme aletinden tepede tespit edilen büyük bir su sarnıcına kadar pek çok bulgu var.2 Ortaya çıkartılan basit araç gereçlerden buranın ritüel merkeziyle birlikte bir yerleşim alanı olduğu öne sürülünce Göbeklitepe’yi gelişen bir yerleşke olarak algılıyoruz. Schmidt’in farklı topluluk teorisini de maalesef DNA testleri yaparak kanıtlayamıyoruz çünkü şimdiye kadar oradan çıkarılmış insan kemikleri DNA’ları saptanabilecek kondisyonda değil. Belki ileriki yıllarda Göbeklitepe’nin yakınlarında bulunan köylülerin DNA’sı 12.000 küsur yıl önceki atalarıyla eşleştirilecek ama şimdilik yazı öncesi çanak-çömleksiz Neolitik Çağ’dan bahsettiğimiz için bu halkların nereden gelip hangi dili konuştuklarına dair bir ipucumuz yok.

    Bayramda Göbeklitepeye Ziyaretçi Akını
    Yapılan son kazılar ışığında Göbeklitepe’nin salt bir tapınak merkezi değil insanların yaşadığı bir yer olduğuna inanılıyor.
    KAYNAK: DEPO PHOTOS

    Göbeklitepe Sakinlerinin Ritüelleri
    Belki bu insanların nereden geldiğini bilmiyoruz fakat saptanan bazı kemikler bize başka başka hikâyeler açıyor. Kemikler bu insanların nasıl yaşadığına, ne gibi yeme içme alışkanlıklarına sahip olduğuna dair fikir veriyor. Mesela 2017 yılında yapılan kazılarda üç farklı insandan çıkartılmış kafatası kemiklerinde boyama, delik açma ve kesme yapıldığı tespit edilince, bunların dinî bir ritüel için bu şekilde asılabileceği teorize edildi. Modifiye edilmiş insan kafataslarından yola çıkarak Anadolu neolitiğinde bir ata kültünün öncüsü olabileceğini; Nevali Çori, Tell Qaramel, Jerf-el Ahmar ve Çayönü’ndeki yerleşmelerinden önce ölüm ritüelleri yapıldığını düşünebiliriz. Keza III. tabakada keşfedilen 100.000’e yakın hayvan kemiği bizlere Göbeklitepe sakinlerinin sadece sıkı etobur olduklarına değil aynı zamanda kurban ritüellerine de işaret ediyor. Hayvanların bazıları adak için kullanılmış olabilir ama bu kadar çok hayvan kemiği diyetlerinde et olduğunu gösteriyor. Bununla beraber yabani bir buğday türü olan Einkorn gibi tahıllar da bulunanların arasında ama Göbeklitepe’de henüz evcilleştirilmiş buğdaya rastlanmadığından tarıma geçişin burada gerçekleşmediği düşünülüyor. Bunun için Göbeklitepe’nin yaklaşık 50 km ötesine gitmemiz gerekiyor. O yüzden de Stanford Üniversiteli Ian Hodder gibi arkeologların iddia ettiği şekilde daha tarım toplumuna geçmemiş olan avcı-toplayıcı Neolitik insanların burada ya bir süreliğine kalmış ya da yaşamış olduklarını, Neolitik Devrim’in ise eskiden varsayıldığı üzere Lübnan ve İsrail gibi Levant coğrafyasından değil buradan başlatılması gerektiğinin altı çizilmektedir.3

    Göbeklitepe_4) Göbeklitepe1
    Göbeklitepe’de hayvan kabartmalı taşlar…

    Göbeklitepe Mimarisi ve Yaşam
    Göbeklitepe’nin mimarisi göz önünde bulundurulduğunda bilim insanları buranın çok sayıda insanın girip çıkabilmesi için tasarlandığı, dolayısıyla ayinsel bir yapı olduğunu öne sürüyor. Kimisi 5,5 metre yüksekliğindeki sütunların pozisyonundan bir zamanlar burada bir çatı olduğu, oraya gelen topluluğun dinî bir ritüel yapmak için müşterek bir şekilde kullandığı, kimileri girerken diğerlerinin çıkması üzerine pratik bir plan yapıldığı anlaşılıyor. Yarım kilometre uzaklıktan taşınan ve kimileri 20 ton ağırlıktaki devasa taşları buraya getirip dikmek için en az 500 kişinin çalışmış olduğunu saptamış Klaus Schmidt. Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyeflerine dair pek çok hipotez var. Göbeklitepe’deki pek çok tasvirin erkek hayvana ait olması ilginç. Bu hayvanların çoğunun bölgede bulunan hayvanlar olduğunu hatırlatalım. Fakat turna gibi bazı kuşların insan dizine sahip olması Neolitik insanın sadece gördüğünü betimlediği değil, sembolik olarak bir gönderme yapmaya çalıştığı izlenimi uyandırmaktadır.4 Arkeolojik kazılarda sadece bir kadın figürüne rastlanmış vaziyette. Buna mukabil Karahantepe gibi yerlerdeyse insan figürleri ön plana çıkıyor. Göbeklitepe’deki hayvanların çoğunun ya saldırma ya da koruma pozisyonunda olduğu göz önünde bulundurularak kimileri bu totemlerin koruyucu rolde olduğunu iddia ediyor. Kimileri benzer topluluklarda olduğu gibi bu hayvanların animistik bir işlevi olduğunu, insanlar ve hayvanlar âleminde bir tür elçi görevini sembolize ettiğini söylüyor. Göbeklitepe’deki hayvanların daha sonra Gılgamış Destanı’nda karşımıza çıkan “Göklerin Boğası” gibi astrofizikte “Boğa” çağından bir sonraki çağa geçişi temsil eden mitoslara gönderme yapan, Mezopotamya’da sıkça gördüğümüz mitolojik varlıklar olabileceğine dair de bir söylence var.5 Bu anlamda başka medeniyetlerle paralellik kurmak tehlikeli ama cezbedici. Bir Yezd kentindeki Sessizlik Kulesi’ne ya da çok daha yeni olan İnkaların Machu Picchu’suna gidenler oradaki yerel halkın tıpkı Göbeklitepe’deki gibi göksel cenaze yaptıklarını öğrenir. Göksel cenaze dediğimiz, naaşların yüksek bir tepeye akbabaların temizlemesi için bırakılmasından ibarettir. Akbabalar ise pek çok toplumda olduğu gibi kuvvetle muhtemel ki Göbeklitepe’de de bir tür “psychopomp” ya da ruhsal rehber olarak ruhu bir boyuttan diğerine taşıyan hayvan niteliğindedir. İşin bir başka ilginç boyutu, yapılan bilimsel deneyler, akbabanın sindirim sisteminde her tür hastalık ve vebanın yok olup akbaba leşinde kalmaması, o yüzden de vebalı birini yiyen akbaba ölse bile hastalıkların toprak ve su yoluyla devamının sağlanmadığı kanıtlanmış. Eskilerin bir bildiği varmış demek! Pek çok kadim toplumda olduğu gibi Göbeklitepe ve Urfa’daki diğer kazılarda akbabaların bu kadar ön plana çıkması manidar. Bu kuşların ölüm kültüyle ve ölümden sonra yaşamla alakadar olduğu ilk akla gelen varsayım. Fakat bir teoriye göre Göbeklitepe’de bulunan “Akbaba Sütunu”nun göksel bir olaya gönderme yaptığı söyleniyor. Bugün biliniyor ki MÖ 10950 yıllarında dünyamıza çarpan bir kuyruklu yıldızdan dolayı gezegenin iklimsel koşulu kötüleşmiş; bundan dolayı hem yaşamsal hem kültürel anlamda büyük değişiklikler yaşanmış. Hâliyle Göbeklitepe de nasibini almış, Neolitik insanların bilerek isteyerek Göbeklitepe’yi kapatıp terk ettiğini iddia edenler bu iklimsel felaketlerle ilişkilendiriyor.6 Yeni kazılarla açılan farklı katmanlar bizlere sürekli yeni bulgular sundukça bu hipotezler yasaya dönüşecek ama o ana kadar dedektiflik yapıp spekülatif teoriler öne sürmek zorunda kalınıyor.

    Göbeklitepe_5) Göbeklitepe2
    Sütunların üzerine işlenmiş hayvan rölyefleri…

    Her Kazıyla Yeni Bilgiler Ortaya Çıkıyor
    Konu Göbeklitepe olunca en basit bulgu bile onlarca yeni soruyu beraberinde getiriyor. Ama her sene ortalama iki ay yapılabilen kazılar yepyeni bilgileri de doğuruyor. Tarım toplumuna geçmeden önce avcı toplayıcı grupların tonlarca ağırlıktaki yekpare kayaları çıkartıp, taşıyıp, dizme yetisiyle birlikte müthiş bir sanatsal anlatım kapasitesine sahip olduklarını görüyoruz. Önümüzdeki yıllarda Urfa’daki diğer kazılardaki keşifler puzzle’ın diğer parçalarını birleştirdiğinde Neolitik Anadolu’ya dair çok daha net bir resim oluşacağına inanıyorum. Tarih Göbeklitepe ile değişti, sıfır noktasına inildi. Bundan sonrası medeniyet tarihinde insaniyetin hikâyesini daha da netleştirecek. Toplum, sanat ve ruhani meselelerin arasındaki noktaların nasıl birleştirildiğini belgeleriyle konuşuyor olacağız. Arkeoloji biliminin en heyecan verici bulgularının memleketimizde ortaya çıkarılıyor olması büyük bir şans, bunu destekleyen ve yakinen izleyen herkes bu devrimin parçası olabilir. Hâlâ gitmeyenleriniz varsa da hadi Urfa’ya! #

    DİPNOTLAR
    1 Ali Akdamar, Göbeklitepe: İnsanlık Tarihinin en Önemli Arkeolojik Keşiflerinden Biri, Anadolu Kültürel Girişimcilik.
    2 Andrew Curry, “Göbeklitepe’deki son keşifler ne anlama geliyor?,” BBC Travel, 20 Ağustos 2020, Güncelleme 20 Temmuz 2023.
    3 Andrew Curry, “Seeking the Roots of Ritual,” Science, 18 Ocak 2008, Vol. 319, Issue 5861, s. 278-280.
    4 Göktuğ Halis, Göbeklitepe Sembolizmi: Taş Çağı’ndan Bugüne Uzanan Anlamların Analizi, A7 Kitap, 2022, s. 59.
    5 Klaus Schmidt, Göbekli Tepe: En Eski Tapınağı Yapanlar, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2007, s. 223.
    6 Bob Yirka, “Ancient stone pillars offer clues of comet strike that changed human history,” Phys.org, April 24, 2017.
  • II. Ramses’in Paris Seyahati

    II. Ramses’in Paris Seyahati


    dünya tarihinin ilk yazılı barış antlaşmasına imza atan ıı. ramses, altmış yedi yıl süren iktidarının sonunda mö 1213’te öldüğünde geride 96’sı kız, 56’sı erkek 152 prens ve prenses bırakmıştı. ramses’in mumyası, 3200 yıl sonra mısır’dan paris’e doğru yola çıktığında binlerce kahireli, “ramses el akbar! ramses el akbar!” (büyük ramses!) nidalarıyla ataları büyük ramses’i uğurluyordu. ıı. ramses’in mumyası grand palais’de özel olarak hazırlanmış pleksiglas bir vitrin içine yerleştirildi. fransa bir taşla birkaç kuş birden vurmuştu: kazanılan bilimsel zafer, mısır’la ilişkilerde açılan yepyeni pencereler, avrupa’nın dört bir yanından ıı. ramses’i görmeye gelen bir buçuk milyon ziyaretçi…

    II_Ramses
    Firavunluk tahtına oturan II. Ramses, diğer Mısır krallarından daha çok anıt inşa ettirmiştir.
    FOTOĞRAF: TURGAY TUNA

    “Tanrının Oğlu”
    MÖ 1304…

    Bereketler getiren kutsal Nil Nehri’nin doğu yakasında yer alan Teb’deki kraliyet sarayında bir prens dünyaya gelir. Bu çocuk Mısır Kralı I. Sethi ile Kraliçe Tiye’nin oğulları II. Ramses’tir. Tanrı Amon’un koruması altında büyüyen prens, 1279 yılında ölen babasının yerini alıp imparatorluk tahtına oturduğunda, Mısır halkının gözünde “Tanrının Oğlu” olarak kutsallık katına erişir. O artık Mısır topraklarının, Mısır halkının gelmiş geçmiş en büyük firavunu, “Mısır’ın Güneşi”, Tanrıların sevgili oğlu II. Ramses olacaktır. Başarılı bir yönetici, savaşçı ve aynı zamanda barışsever bir kumandan, oldukça da kurnaz bir politikacıdır. Tam altmış yedi yıl Mısır’ı yönetmiş, Mısır topraklarının ötesinde, başka toprakların ve bu topraklarda yaşayan insanların da sahibi olmuştur.

    Dünya Tarihinin İlk Yazılı Barış Antlaşması
    En büyük düşmanı Hititlerle sonradan en yakın dost olur. Bu ezeli düşmanla, Mezopotamya topraklarında tam on altı yıl defalarca karşı karşıya gelerek kimi zaman yenilir, kimi zaman da büyük zaferler kazanır. Ancak sonunda 1259 yılında dünya tarihinin ilk yazılı barış antlaşması olan Kadeş Antlaşması’na mührünü basarak iki ülkenin kardeşliklerini ilan eder. Bu büyük dostluğu haremine aldığı Hititli prenseslerle, karşılığında da Hitit kralına gönderdiği Mısırlı prenseslerle pekiştirir.

    Aralarında kendi öz kızının da bulunduğu birçok kadınla evlenip tarihin gelmiş geçmiş en büyük haremlerinden birini kurar. Beraber olduğu kadınlardan 96 kız, 56 erkek; toplam152 prens ve prensesin babası olur…

    II_Ramses_9 Fotoğraf Turgay Tuna
    Kadeş Antlaşması’nın yazılı olduğu kil tablet.
    II_Ramses_10 Fotoğraf Google
    Mısır Eserleri Bölümü sorumlusu Madam Christiane Desroches Noblecourt.

    Altmış Yedi Yıllık İktidar
    Abu Simbel’den Luksor’a Antik Mısır’ın gelmiş geçmiş en görkemli tapınaklarını o yaptırır. Yaptırdığı tapınakların duvarlarını boydan boya kendi tasvirleriyle süsler, her tarafa adını yazdırır. Adı gibi yaptıklarıyla, yaptırdıklarıyla, zaferleriyle, haremiyle büyük ün kazanır, efsaneleşir ve bu efsane günümüze kadar gelir. Altmış yedi yıl süren iktidarının sonunda, 91 yaşına bastığı MÖ 1213 yılında, Akhet mevsiminin (Taşkınlık-Sel Mevsimi/19Temmuz-15 Kasım arası) on dokuzuncu günü, yani 12 Temmuz tarihinde yaşama veda eder. 70 gün süren mumyalanmasının ardından büyük bir törenle, Teb’de Krallar Vadisi’nin derinliklerine kazılmış mezarına yerleştirilir…

    II. Ramses Paris’te Olsa!
    Aradan yüzyıllar geçer…

    1974 yılının sonlarında, dönemin Fransa Kültür Bakanı Michel Guy; Louvre Müzesi’ne, Mısır Eserleri Bölümü sorumlusu Madam Christiane Desroches Noblecourt’u ziyarete gelir. İki eski dost sıcak bir sohbete girer. Madam Desroches Noblecourt, uzun zamandır hayalini kurduğu, Paris’te açılabilecek büyük bir Mısır sergisi fikrini bakana açar. Aslında, gerçekleştirmek istediği, “II. Ramses”le ilgili bir sergidir. En büyük arzusu da Mısır’dan getirtilebilecek II. Ramses’in mumyasının Paris’te sergilenmesidir. Bakan şaşkınlıkla karşılar ünlü Mısır bilimcinin bu önerisini. “Peki ama nasıl?” diyerek tepkisini koyar. Yüzyıllardan beri korunarak günümüze dek gelebilmiş, Mısırlıların büyük atası II. Ramses’in mumyasının Mısır sınırları dışına çıkarılması, öyle kolay olabilecek bir şey değildir… Birkaç gün sonra Kültür Bakanı, bu öneriyi Fransa Devlet Başkanı Valéry Giscard d’Estaing’e götürür. Çok geçmeden de Fransa Devlet Başkanı ünlü Mısır bilimciyi Elysee Sarayı’na davet ederek uzun uzun konuşurlar… Başkan, “Bunun bize faydası ne olacak?” diye sorar. Madam Desroches Noblecourt, ardı ardına sıralar öngörülerini: II. Ramses’i Fransa’ya getirerek, uzun zamandan beri mumyasını kemiren parazit ve mantarlarından arındırmak, bu projeyle Fransa-Mısır arasındaki dostluk ve kültürel ilişkileri daha da pekiştirmek, Paris’te gerçekleştirilecek büyük bir sergiyle milyonlarca insanın II. Ramses’in mumyasını görmesini sağlamak ve tabii ki bütün bunların yanında mumyayı parazitlerinden kurtaracak olan Fransız bilim insanlarının büyük zaferi…

    Bu görüşmeden sonra ciddi bir süreç içine girilir. Bu arada, Fransa Devlet Başkanı’nın programında Mısır’a yapılacak resmî bir ziyaret vardır. II. Ramses’in Paris’e getirilme projesi, Cumhurbaşkanlığı sekreterlik dosyalarıyla beraber Kültür ve Dışişleri Bakanlıklarının dosyalarına girer.

    II_Ramses_3 Brooklyn Muzesi arşivi
    II. Ramses’i tasvir eden kireç taşı kabartma.
    II_Ramses_4 Turgay Tuna koleksiyonu
    II. Ramses, Mısır Müzesi, Torino, İtalya.

    II. Ramses’e Veda!
    1975 yılının soğuk, karlı bir kış gününde Fransa Cumhurbaşkanı d’Estaing, iş insanlarından diplomatlara büyük bir kadroyla Paris’ten Mısır’a hareket eder. Kahire Havaalanı’nda Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat tarafından sıcak bir şekilde karşılanır. Birkaç gün süren müzakere ve toplantılardan sonra Fransa Cumhurbaşkanı programını Kahire Müzesi ziyaretiyle noktalar. Müzede, II. Ramses’in mumyasının önüne geldiklerinde d’Estaing yarı ciddi, yarı şakacı tavrıyla Fransız bilim insanlarının önerisini Enver Sedat’a iletir. Mısır Devlet Başkanı bu teklife çok sıcak bakar ancak kendisinden önce bu operasyona olur vermesi gereken koskoca bir Mısır Parlamentosu vardır arkasında. Büyük muhalefete rağmen, eninde sonunda Enver Sedat, II. Ramses’in mumyasının Paris’e götürülmesini Mısırlılara kabul ettirir. İki ülke arasında yapılan yazışmalarla mutabakata varılır ve her şey hazırlandıktan sonra 25 Eylül 1976 tarihinde, çok önceden hazırlanan mumyanın, üzerine Mısır bayrağı örtülü özel sandukası kilitlenip mühürlenerek müzeye getirilen Mısır ordusuna ait askerî bir kamyona yüklenir. Bir general komutasında hareket eden konvoy, müzenin bulunduğu Tahrir Meydanı’ndan, yine kentin en büyük meydanlarından biri olan Ramses Meydanı’na, oradan da Heliopolis Askerî Havaalanı’na doğru yol alır. Konvoyun geçtiği yollarda kaldırımlara dizilmiş binlerce Kahireli sevinç çığlıkları atıp zılgıt çekerek, “Ramses El Akbar! Ramses El Akbar!” (Büyük Ramses!) nidalarıyla ataları Büyük Ramses’i selamlar…

    Yüzyıllar Sonra Paris’te!
    26 Eylül 1976 sabahı, bayrağa sarılı sanduka Mısır Hükümeti yetkilileri ve Kahire’deki Fransa Büyükelçiliği temsilcileri önünden geçirilip bir manga asker tarafından tüfek atışıyla selamlandıktan sonra, özel olarak gönderilmiş Fransız Hava Kuvvetleri’ne ait nakliye uçağına yüklenir. Paris’ten gelen Madam Christiane Desroches Noblecourt, seyahat boyunca II. Ramses’e refakat eder. Üç dört saatlik yolculuktan sonra uçak Paris yakınlarındaki Bourget Askerî Havaalanı’na iniş yapar. Fransız yetkililer II. Ramses’in sandukasını, bir devlet başkanının naaşına gösterilecek protokol çerçevesi içinde karşılar. Eski Mısır’ın büyük kralı askerî törenle selamlanıp, saygı duruşuna geçildikten sonra arkası kapalı resmî bir araca bindirilip motosikletli polis eskortuyla mumya üzerindeki operasyonun yapılacağı Musée de l’Homme’a (İnsanlık Müzesi) doğru yol alır. Fransızlar, II. Ramses’e büyük bir sürpriz hazırlamıştı! Müzeye gelmeden önce, Concorde Meydanı’ndan geçilir ve burada yükselen 19. yüzyıl başlarında Luksor Tapınağı’ndan getirilmiş II. Ramses’in dikilitaşı etrafında üç tur atarlar. Ramses’in ruhu, 3200 yıl sonra Mısır’dan çok uzaklarda bir yerde, başka topraklarda yükselen kendi anıtının önünde kim bilir ne kadar büyük bir mutluluk duymuştur!

    Musée de l’Homme’a geldiklerinde, sanduka yine sıkı güvenlik kontrolü altında, çok önceden özel olarak hazırlanmış operasyon odasına alınır. Ramses’in mumyası, büyük bir titizlikle sanduka içindeki ahşap lahdinden çıkarılarak, özel şekilde hazırlanmış hidrofil pamuk yatağının üzerine yatırılır. Çok geçmeden de aralarında dünyaca ünlü bilim insanlarının bulunduğu Fransız tıp adamları ve Mısır bilimcilerden oluşan on beş kişilik bir heyet ilk çalışmalarına başlar. Mumya üzerinde radyolojik, botanik, jeolojik, mikrobiyolojik ve parazitolojik analizler yapılır. Yapılan ilk konsültasyonlara göre mumyanın çok kötü durumda olduğu gerçeği ortaya çıkar.

    II_Ramses_12 Fotoğraf Turgay Tuna
    Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa tarafından Mısır’daki Luksor Tapınağı’ndan getirilerek yeni kurulan Fransız hükümetine verilen 3.300 yıllık Luksor dikilitaşı, Concorde Meydanı.
    II_Ramses_14 Fotoğraf  İnternet
    Mumya Paris’e getirildikten sonra Fransız bilim insanları mumyanın çürümesini önlemek için bazı müdahalelerde bulundu.

    Kafatası dokusunda çatlak, kemiklerde kırık, mumyanın hemen her tarafında da belirgin bir çürüme vardır. Bütün bunların yanı sıra operasyon odasına kötü bir koku yayılmaya başlar. Saç tellerinden doku parçacıklarına alınan her bir örnek elektronik mikroskoplar altında incelenir. Ortaya çıkan sonuçlara göre, mumyanın her tarafını parazit ve mantarlar kaplamıştır. Ünlü firavunun ölümünden önce ve sonrasında bedeninde oluşmuş hasarları yansıtan 200 civarında röntgen filmi çekilir. Kalp ve aort incelenir; mumyayı hazırlayanlar tarafından kalbin karın boşluğuna doğru itilmiş olduğu anlaşılır.

    II. Ramses’in mumyası üzerinde araştırmalar yapan heyetin önemli isimlerinden biri de Tevrat, İnciller, Kur’an-ı Kerim ve Bilim adlı kitabın yazarı ünlü tıp adamı Maurice Bucaille’dır. Hazırlamış olduğu raporda, Ramses’in özellikle son yıllarında büyük sağlık sorunları ve acılar çektiği vurgulanır. Ama hepsinden önemlisi, bütün herkesi hayretler içinde bırakan, botanik ve parazitoloji uzmanlarından gelen sonuçlardır. Mumyanın karın bölgesinde o güne dek başka hiçbir Mısır mumyasında görülmemiş olan Nicotiana, yani tütün yapraklarına rastlanır. Bu yapraklar üzerinde de değişik parazitlerin izleri çıkar ortaya. Bu da yıllardan beri süregelen “Güney Amerika-Mısır arasında bağlantılar var mıydı?” tartışmalarına yepyeni bir ufuk açar. Zira, tütün Ramses’ten iki bin iki yüz yıl sonra, yani 1496 yılında ilk defa Christof Colomb tarafından Antil Adaları’ndan Avrupa’ya getirilmiş, Avrupa’dan da öteki ana karalara yayılma göstermiş bir bitkidir. Mumya üzerinde yapılan araştırmalarda öyle derin ayrıntılara girilir ki, örneğin burnun dik ve sağlam görüntüsünü kaybetmemesi için burun boşluğunun bol miktarda karabiber taneleriyle doldurulmuş olduğu anlaşılır. Tüm araştırmalar bitirildikten sonra, “Check Up” programının en zor aşamasına gelinir. Mumyayı için için kemiren parazit ve mantarlardan kurtarılmasına…

    II_Ramses_17 Fotoğraf İnternet
    II. Ramses mumyası…

    Ama nasıl?

    Bilim insanları değişik öneri ve fikirler atar ortaya. Sonunda, parazit ve mantarların gama ışıklarıyla yok edilmesine karar verilir. Sonuç olarak da her şey yolunda gider, büyük operasyon Fransız bilim insanlarının başarısıyla sonuçlanır. Ardından da II. Ramses’in mumyası gerçekleştirilecek ve dünya çapında ses getirecek büyük sergi için Grand Palais’de özel olarak tehlikelere, yangına karşı hazırlanmış pleksiglas bir vitrin içine yerleştirilir. Madam Noblecourt Desroches’un da söylemiş olduğu gibi, bir taşla birkaç kuş birden vurulmuştur. Fransa adına kazanılan bilimsel zafer, Mısır’la eskiden beri var olan ilişkilerde yepyeni pencerelerin açılması ve Avrupa’nın dört bir yanından II. Ramses’i görmeye gelen, sergi girişinde kuyruklar oluşturan bir buçuk milyon ziyaretçi…

    Tüm dünyada büyük ses getiren ve uzun yıllar dillerden düşmeyen bu sergi, 1976 yılının 15 Mayıs tarihinde açılır ve 15 Ekim tarihinde de son bulur.

    Bugün, Kahire’de yeni açılan Medeniyetler Müzesi’ne gelen ziyaretçiler, alt katta yer alan Kraliyet Mumyaları salonunda II. Ramses’i görebilmektedir. Cam bir vitrinin altında boylu boyunca yatan 3200 yaşındaki ünlü Mısır kralı, kolları Tanrı Osiris’inki gibi göğsü üzerinde çaprazlama kenetli, parazitlerinden arınmış bir şekilde “mumyasal ölü” yaşamını sürdürmeye devam ediyor… #

  • Sümerler

    Sümerler


    sümer medeniyetinin kökenleri bugün hâlâ tartışılıyor olsa da arkeolojik kanıtlar sümerlerin mezopotamya’da milattan binlerce yıl önce pek çok şehir devleti kurduğunu gösteriyor. mezopotamya’nın bilinen en eski medeniyetlerinden birini oluşturan sümerler, 19. yüzyılda keşfedilene kadar bilinmiyordu. bugün sümerler yazının (çivi yazısının) icadıyla akla gelse de kurdukları matematiksel temeller hâlâ varlığını sürdürüyor. keza sonsuz yaşamın peşinden koşan sümer kralı gılgamış’ın yaşadıklarını anlatan gılgamış destanı ise bilinen en eski edebî metin olarak kabul ediliyor.

    Sümerler
    Sümerler, yazının icadı başta olmak üzere pek çok ilke imza atmıştır.

    Napolyon Savaşları insanlığın gördüğü en vahşi savaşlardan biri olmakla birlikte tarihî eser toplamakla, (ç)almakla müzecilik kurumunun gelişmesi açısından da çığır açan bir dönemdir. Napolyon’un antika merakıyla başlayan bu “toplama” politikası, hayatımıza yeni bir alışkanlık ve bilim olan müzeciliğin kuruluşunda önemli bir rol oynamıştır. Tabii bu sömürgeci yaklaşımın pek çok karanlık boyutu da var; Napolyon’un orduları Mısır’ı işgal ettikten sonra Paris’teki partilerde mumyaların keten kumaşlarını açma hobisi hortlamıştı mesela. Keza 19. yüzyılda dağılmasına kesin gözüyle bakılan Osmanlı İmparatorluğu’nun kadim Mezopotamya topraklarında arkeolojik kazı ve envanter çalışması yapan Anglo-Amerikalılar, Fransızlar ve Almanlar burada keşfettikleri sanat eserlerini ve tabletleri ülkelerine taşımak için bazen diplomatik, çoğunlukla ticari baskı veyahut saldırgan yollara başvurarak ülkelerinin saraylarını ve müzelerini doldurdular. Günümüzün en zengin koleksiyonları 1800’lerde bu devletlerin kültür politikaları ve merakları sonucunda oluştu. Bazen bütün tapınakları taş taş taşıdılar bazen devasa şehir kapılarını ve heykellerini bazen de taşa kazınmış antlaşmaları veya hayata dair küçük güzel şeyleri seçip aldılar.

    British Museum’daki Çivi Yazıları
    1877-1882 yılları arasında İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Layard’ın sağladığı imtiyazlarla Asurolojinin babası olarak nam salmış Musul doğumlu Hormuzd Rassam’ın British Museum adına yaptığı kazılarda pek çok eserle birlikte Gılgamış Destanı’nın bir bölümü da ortaya çıktı. Ve büyük bir fırtına koptu. Binlerce yıldır taşın ve kumun altında kalmış medeniyet konuşulmaya başlandı. 1872 yılında işbu çivi yazılarını çözen British Museum’daki bir asistan olan George Smith, “2000 yıl sonra bunları okuyan ilk insanım.” diye beyan etti. Birdenbire okumuş yazmış, cahil cühela herkes Sümerleri konuşur oldu. Çünkü Gılgamış’taki tufan sahnesi herkesin gayet iyi bildiği kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı’nın aynısıydı. Kahvehanelerden spor müsabakalarına kadar herkes Tevrat ve İncil’deki “Yaradılış” bölümünden bin yıl önce yazılmış esrarengiz metni tartışmaya başladı hatta bu minvalde cemiyetler kuruldu. Devletler arasında Osmanlı’dan kazı izni alma yarışı başladı. Böylece aslında kendilerine Sümer demeyen bu kavim ve medeniyetler dünyada yeniden doğmuş oldu.

    Sumerler_2) brit3-768x709
    Araştırmacı George Smith tarafından 1872 yılında çözümlenen bu tablette büyük bir tufandan bahsediliyor.

    Bugün çoğumuzun Sümer olarak bildiği bu medeniyetin -yaklaşık MÖ 5500-1800 yılları arasında var olmuş- pek çok ilke imza attığını biliyoruz ama yüz elli küsur yıl evvel bu tabletler çözülene kadar kimse onların varlığından haberdar değildi. Belgeler ortaya çıktıkça -Samuel Noah Kramer’ın dediği gibi- dünyayı değiştiren pek çok icadın Sümerler tarafından keşfedildiği öğrenildi.

    Örneğin bugün yazının ilk kez Sümerler tarafından geliştirildiğini biliyoruz. İlk piktografik yazılar, hesap kitap ve dinî işlerle ilgili sıkıcı sayılabilecek metinler ama çok geçmeden MÖ 2800 civarlarında müthiş Cuneiform ya da çivi yazılarıyla hâlâ okuduğumuz epikler ve şiirsel metinler ortaya çıkmaya başlıyor.


    “bazen bütün tapınakları taş taş taşıdılar bazen devasa şehir kapılarını ve heykellerini bazen de taşa kazınmış antlaşmaları veya hayata dair küçük güzel şeyleri seçip aldılar.”

    Tanrıça İnanna
    Beni en çok etkileyenlerden biri, ilk kez yazdığı metne imza attığı için tarihin ilk yazarı olarak kabul edilen Ur’lu Prenses Enheduanna’dır. Kral Sargon’un kızı tanrıça İnanna’nın iyi ve kötü yüzünü öyle resmeder ki hem Çatalhöyük veya Göbeklitepe’den tanıdığımız doğurgan ana tanrıça figürlerindeki anaç kadın prototipi olduğunu sezeriz hem de yakıcı ve yıkıcı bir ilaheye dönüşebildiğini de görürüz. Tek tanrılı dinler kadını bakire ve fahişe dikotomisine indirgerken tarih öncesindeki tanrıçalar hem yaratıcı hem yok edici olarak çok daha güçlüler.

    Sümerlerin panteonundaki en önemli kişilerden biri olan İnanna’ya baktığımızda günümüzde çam ağacı geleneğinin ondan geldiğini (Sevgilisini parçalatıp ağaca astırması ve Temmuz’un yeniden doğmasıyla mevsimlerin açıklanması gibi.) ya da Gılgamış gibi yarı tanrı olan dev krala kök söktüren bir ana tanrıça görüyoruz. Savaşın ve aşkın tanrıçası olması da manidar. Gökyüzündeki en parlak yıldızlardan Venüs daha sonraları İştar olacak ve bize “star” yani yıldız kelimesini armağan edecek olan da İnanna’nın ta kendisidir. Enheduanna işte o tanrıçaya seslenerek MÖ 2200’lerden bize güç veriyor, bizleri tanrıça mertebesine yükseltiyor:

    Sumerler_3) Tanrıça İnanna
    Yazılı kaynaklarda bilinen ilk “aşk ve savaş” tanrıçası İnanna’dır. Venüs Yıldızı ile ilişkilendirilmiştir.
    FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS

    “Gün gelir/ ve parlaklık/ etrafımda saklanır/ Gölgeler ışığı kaplar/ Kum fırtınalarıyla örter/ Güzel ağzım sadece karmaşayı tanır/ Cinselliğim bile toz olur/ Bir zamanlar Nanna için söylenenler/ Artık senin için söylensin/ Sen semalar kadar ulvisin/ Bu böyle bilinsin/ Sen Dünya kadar büyüksün/ Bu böyle bilinsin…”0

    Shuruppak’ın Öğütleri…
    Bu lirik şiirlerin, destanların yanında Sümer edebiyatında, sarp coğrafyasında gerçekleşen doğal afetler ve yıkımlar sonrasında tanrılara yakarış niyetine yazılmış ağıtlardan tutun bugün “kişisel gelişim” kitaplarının öncüsü sayılabilecek öğütler silsilesi ya da nasihat mahiyetinde taşa çivilenmiş metinler, insanlığın binlerce yıldır değişmediğini gösteriyor. Örneğin MÖ 2500 civarında bir babanın oğluna yazdığı “Shuruppak’ın Öğütleri” günümüzde bile güncel kalabilen özlü sözlerden mürekkep. Bakın vahşi kapitalizme tanıklık etmemiş Kral Shuruppak oğlu Ziusudra’ya ne diyor: “Siz eşyalarınıza hizmet etmeyin; onlar size hizmet etsin.” “Shuruppak’ın Öğütleri”, Babil döneminde okullarda okutulurmuş. Oğlu Ziusudra’nın adı Akadlarda Utnapishtim’e dönüşüyor ki Gılgamış Destanı’ndaki Nuh’un karakterinin aynısı olduğunu hatırlatayım.

    Destanın standart Babil versiyonunda Gılgamış’ın her öğretiyi ondan aldığını anlıyoruz: “O [Gılgamış] bilgilerinin [nemeku] tamamını ondan aldı. Sırrı gördü ve gizli olanı gün yüzüne çıkardı, tufan öncesi çağdan bir mesaj getirdi.”0

    Sumerler_Sümerler - Gılgamış 3
    Gılgamış’ı hayvanlarla gösteren bir tasvir. Irak Ulusal Müzesi.
    Sumerler_4) Sumerler - Gılgamış 2
    Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışı şiirsel Gılgamış Destanı’nı ortaya çıkarır ki bu da bilinen en eski edebî metindir. 
    FOTOĞRAF: WIKIMEDIA COMMONS

    Tabletlerden yola çıkarak Sümerlerin, çağlarının çok ötesinde bir medeniyet olduğunu söyleyebiliriz. Mesela 2015 yılında Kuzey Irak’ta keşfedilen bir tabletten gördüğümüz üzere, bildiğimiz Gılgamış Destanı’ndan daha “çevreci” bir versiyonla karşı karşıyayız. Süleymaniye Müzesi’nde bulunan bu tablette Gılgamış ve Enkidu sedir ağaçlarını kesmek için gittikleri Humbaba’nın ormanında tarihte ilk kez, “Şu ağaçları kesersek bindiğimiz dalı kesmiş oluruz.” diyor. Gılgamış gibi pek çok destan, ahlakın önemini, dostluğun güzelliğini, temel korkularımızı, ölümlülüğümüzle yüzleşmeyi anlatarak hayatın anlamını sorgulatıyor. Evrensel motifleri yakaladığı için bu eserler o yüzden hâlâ okunuyor ve güncel kalabiliyor. Bu bağlamda Sümerler sadece dünyanın ilk medeniyetlerinden biri değil aynı zamanda insanlığın temel taşlarını bina eden, kültürler arası etkileşimi sağlayan bir köprü. Sümerlerin killere yonttuğu kültürel mirası Akad, Babil, Asur ve Hitit gibi kendilerinden sonra gelen medeniyetlere bıraktığını, onlardan da bize geçtiğini görüyoruz, yaşıyoruz.

    Sümerlerde Büyü
    Tüm bu edebî metinlerin yanı sıra bana Sümer külliyatında en ilginç gelen yazılar büyü tabletleri. Dünyadaki en eski sempatik (şifa ile ilgili) ve kara büyü formülleri Antik Mezopotamya’dan çıkma. Günümüzde büyü dediğimizde aklımıza genellikle sağlık, aşk veya para için yapılan ritüeller gelir ama Sümerler için büyü siyasetin ve günlük yaşamın merkezindedir. Tabii bugün bu büyüler komik geliyor ama o dönemde hem şifa için hem de kötülük yapmak için kullanılıyordu. MÖ 2000’den kalma köpek ısırmasına karşı şöyle bir büyü var: “Biraz kil alıp yaranın üzerine sürün. Kilden bir köpek figürü yapın ve onu kuzeydeki duvarlardan birinin üzerine doğrudan güneş görecek şekilde koyun. Köpek figürü nemini kaybedene kadar ve ısırdığı yerdeki yara kuruyana dek üç kez büyü sözlerini söyleyin.”0 Şayet sorununuz yılan sokmasıysa, “Yılan taşını alın, parçalayın ve ısırılan kişinin kafasının üstüne bir miktar koyun… Sarı bir kâseyi deniz suyuyla doldurun ve ısırılan kişiye bunu içirin. Yılanın zehri dışarı çıkacaktır.”0

    Büyü deyip hafife almayın. Bunlar modern tıpçıların ve astrofizikçilerin alanlarında yüzen erkek (kas´s´apu) ve dişi (kas´s´aptu) cadılar tarafından yapılan bir nevi bilimdi. Bir insanın fizyolojik veya psikolojik sorunları genellikle yıldızlara bağlanır ve ona göre bir tedavi uygulanırdı. “Jüpiter’in spermi” ya da “Şamaş (güneş) eli” gibi hastalık isimlerinden de anladığımız üzere vücudumuzdaki meseleler gökyüzündeki hareketlerle ilişkiliydi. O yüzden de semalar çok detaylı bir şekilde incelenir, gezegen ve yıldız hareketleri kayıt altına alınırdı. Bilgelik tanrısı Enki’nin koruması altındaki insanlar, kendilerini demon ya da kötü ruhlardan ve hastalıklardan korumak için çeşitli tılsımlar ve özel ayinler yapardı. Örneğin yeni doğan bebekleri Lamaştu adlı kötücül ruhtan korumak için büyüler hazırlanırdı. Bazı tanrılara adak adanır, kötü ruhları simgeleyen kil/taştan iblisler ritüellerde kullanıldıktan sonra tıpkı tabak kırma alışkanlığında olduğu gibi kırılırdı. Tüm bu batıl inançlara baktığımızda Akdeniz havzasındaki pek çok pagan kültürün Sümer tanrı sisteminden ve ananelerinden etkilendiğini söyleyebiliriz.

    İlklerde Sümerlerin İmzası…
    Tabii Sümer denince yazı haricinde daha birçok ilk akla geliyor. İlk hukuk kodlarını ve matematik sistemlerini kuran, günümüzde kullandığımız 60 tabanlı sistem üzerinden zaman ölçü birimimizden takvime, tekerlek, saban, sulama kanalları ve daha nice icadın altında onların imzası var. Dünyanın ilk urban şehir-devletlerinin başkentleri günümüzdeki pek çok kentten daha iyi tasarlanmış. Ve tabii ki bu kalabalık, metropol şehirlerde endüstriler gelişmiş, toplu üretim başlamış. Dünyanın ilk tekstil ve kiremit fabrikalarını onlar kurmuş. Para birimleri ne diye soracak olursanız, söyleyeyim: bira. Görüldüğü üzere konu başlığı derya değil okyanus. Binlerce yıl unutulmuş Sümerlerin insanlığa katkılarını anlatmak için ansiklopedi yetmez.

    Muazzez İlmiye Çığ
    Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ (1914-2024).
    FOTOĞRAF: DEPO PHOTOS

    O yüzden burada durup, yakınlarda kaybettiğimiz Muazzez İlmiye Çığ’ı rahmetle anarak Kramer’in ona 1977’de yazdığı bir mektuptan alıntıyla veda ediyorum:

    “Dört bin yıldan fazla bir zaman önce kil tabletlere kazınmış Sümer edebiyatı, insanlığın bugün bilinen, dikkate değer sayı ve nitelikteki en eski yazılı edebiyat ürünleridir; bunların ortaya çıkarılıp restore edilmesi, 20. yüzyılda insanlık adına kaydedilmiş büyük başarılardan biridir.”0 #

    DİPNOTLAR
  • Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji

    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji

    Son yıllarda Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalarda konar-göçer Türkmenlere ait çadır destek duvarlarına rastlandı. Son araştırmalar, Keykavus Kalesi’nin Yozgat ve Sorgun çevresinde 11. yüzyıldan itibaren varlıklarını bildiğimiz Uluyörükler’in yaylak noktalarından biri olabileceğine işaret ediyor. Çadır sisteminin incelikleri…

    Konar-göçer Türkmenler arkeolojik açıdan günümüze kadar yeterince araştırılmamış ve tarihî açıdan doğru biçimde değerlendirilememiş bir toplum. 9. yüzyılda başlayan Büyük Türk Göçü ile Batı-Orta Asya’dan Önasya’ya, yani İran, Kuzey Mezopotamya ve Anadolu’ya girişleri hakkında arkeolojik bulgular oldukça yetersiz. Bunun başlıca nedeni Türkmenlerin konar-göçer hayat tarzıdır. Göçebe toplumların arkeolojik olarak izlerini yakalamak oldukça zahmetlidir. Göçebe arkeolojisi ile uğraşan biliminsanlarının karşılaştığı temel sorun, mimari kalıntılar ile küçük buluntu ve çanak-çöm-lek gibi bulgulara ulaşmanın zorluğudur. Kalıcı olmayan yapı malzemeleri ile oluşturulan geçici yerleşmeler, tarihsel süreç içinde doğa ve insan tahribatıyla kaybolur. Günlük yaşamda kullanılan dokuma ürünleri ile deri ve ahşaptan imal edilen araç-gereç-ler de organik olmaları nedeniyle doğada kolayca yok olur.

    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Karaçadır konstrüksiyonunun yan cepheden görünümü. Taştan oluşturulmuş destek duvarı karaçadırın toprak seviyesindeki yalıtımı için geliştirilmiş basit ancak etkili bir mimari uygulamadır (Nurcan Koç).

    Konar-göçer Türkmenlerin başlıca barınağı çadırdır. Anadolu’ya göçmeden önce kullandıkları ve “topak ev” olarak adlandırılan çadır geleneğinin, burada zaman içinde “karaçadır” sistemine dönüştüğü gözlenmektedir. Arkeolojik olarak izlerini takip edemediğimiz bu dönüşümün ne zaman olduğu da bilinmemektedir. Alman oryantalist Felix von Luschan 1889’da yayımladığı çalışmasında, Elmalı ve yakın çevresinde yaşayan Tahtacı Türkmenlerinin barınma sistemleri hakkında çok değerli bilgiler verir. Von Luschan, 1.000-1.500 metre yüksekliğindeki arazilerde yaşayan ve Alevî-Türkmen bir topluluk olan Tahtacıların bir eve bağlanmadan hareketli, aynı zamanda gözden uzak bir hayat sürdüklerini belirtir. Tahtacıların bütün bir yıl, yaz-kış demeden keçi kılından dokunmuş çullardan oluşan çadırlarda yaşadıklarını yazan von Luschan, kitabında bu çadırların fotoğraflarına da yer verir. Bu bağlamda Topak Ev’den kara çadıra dönüşümün 1880’ler-den önceki tarihlerde gerçekleşmiş olduğunu söyleyebiliriz.

    Üç kısımdan oluşan geleneksel Türkmen karaçadırı, üç ahşap dikme ile taşınır. Birinci bölüm kara çadırın ana örtüsünü oluşturur ve en yüksek dikme (orta direk) burada yer alır. İkinci ve üçüncü bölümler yan dikmelerle (baş direk ve yan direk) her iki yana doğru genişleyen alanlardır. Karaçadır, kara yün veya keçi kılından dokunmuş bir çul yani çadır bezinden oluşur. Çulun sıkı bir dokuma türü olması ve yünün dokuma gözeneklerini kapatan özelliği; toz, yağmur ve karın çadırın içine girmesini önleyerek, yalıtımı sağlar.

    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Yozgat, Sorgun yakınlarındaki Keykavus Kalesi’nin ortofotosunda, kale surlarının dibinde yer alan karaçadırlara ait destek duvar taşlarının drone görüntüsü.

    Karaçadırın toprakla birleştiği kenar kısımları, yakın çevreden toplanan orta büyüklükteki taşların harçsız biçimde birkaç sıra yükseltilmesi ile çevrelenir. Çadır destek duvarı diyebileceğimiz bu basit konstrüksiyon, soğuk hava, yağmur suyu ve hattâ haşerat ile zararlı hayvanların içeri girmesini engeller. Karaçadırın altyapısını oluşturan taş konstrüksiyon ile üstyapısını meydana getiren ahşap dikmeler ve çul dokuma, konar-göçer Türkmenlerin doğanın olumsuz koşulları karşısında geliştirmiş oldukları basit ancak etkili teknolojiyi gösterir.

    Son yıllarda Anadolu’da yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalarda konar-göçer Türkmenlere ait çadır destek duvarlarına rastlanmıştır. Denizli yakınlarındaki Hierapolis ve Laodekia’daki arkeolojik kazılar sırasında saptanan eğrisel planlı basit taş kalıntıların, Ortaçağ konar-göçer Türkmen boylarının çadırlı barınma faaliyetlerine ait olduğu anlaşılmıştır.

    Karaçadır: Türkmenlerin evi basit ama etkili bir teknoloji
    Türkmen karaçadırının bilinen en eski fotoğraflarından biri Felix von Luschan tarafından 1889’da yayımlanmıştır. Ksantos antik kenti civarındaki Tahtacı Türkmenleri’nin karaçadırı.

    Orta Anadolu yaylasının merkezinde yer alan Yozgat ili, Sorgun ilçesinin 12 kilometre güneybatısındaki Kerkenes Dağı, Geç Demir Çağı’nın en büyük ve gizemli kentlerinden birini barındırmaktadır. 7 kilometre uzunluğunda anıtsal bir sur sistemi ile çevrilmiş kente 7 ayrı kapıdan girilmekteydi. Kentin surları içinde doğu kenara yakın bir konumda yer alan Keykavus Kalesi, Kerkenes Dağı için bir içkale işlevi görmekteydi. Demir Çağı’nda kurulduğu anlaşılan Keykavus Kalesi’nde bu yılın Ekim ayında başlayan kazı çalışmalarında Bizans Dönemi’ne tarihlenen ve bazı kısımları kireç harçla sıvanmış savunma duvarları açığa çıkmaya başlamıştır. Bu savunma duvarlarının kuzeyinde, hemen surların dibinde kimi eğrisel planlı basit yapı kalıntıları bulunmaktadır. Harçsız olarak oluşturulmuş olan ve düzgün bir mimari plan vermeyen bu taş kalıntıların konar-göçer Türkmenlerin çadır destek duvarları olduğu anlaşılmaktadır. Sözkonusu kalıntılar, Keykavus Kalesi’nin Yozgat ve Sorgun çevresinde 11. yüzyıldan itibaren varlıklarını bildiğimiz Uluyörükler’in yaylak noktalarından biri olabileceğine işaret etmektedir.

  • Tanrıça Kubaba hâlâ yaşıyor: Keşfedilen ilk ‘kutsal taş’…

    Tanrıça Kubaba hâlâ yaşıyor: Keşfedilen ilk ‘kutsal taş’…

    Kökeni 20 bin yıl önceye dayanan Ana Tanrıça inancı, 4.500 yıl öncesine kadar Anadolu coğrafyasına hükmetti. Mezopotamya’dan gelen Sâmi kökenli Akkad ve Assurlu tüccarlarla birlikte Tanrılar dönemi başlamıştı ama, Kubaba’nın (Kibele) ana ve dişi etkisi sona ermedi. Bu yıl, taş kültüne ait objenin ve kutsal odanın keşfi bir dönüm noktası oldu.

    En eski din sistemleri kabul edilen Totemizm ve Animizm’de Tanrı yoktur; kutsal olarak ruhlar kabul edilir. Epi-Paleolitik (MÖ 18.000-12.000) ila Proto-Neolitik (MÖ 12.000- 10.000) dönemlerden itibaren izleyebildiğimiz Ana Tanrıça, Anadolu’daki ilktir ve Sâmi kökenli Akkad ve Assurlu tüccarların geldiği MÖ 2.500’e kadar da tektir; başka Tanrı da yoktur.

    Demir Çağı’nda (MÖ 1.200- 300), Hitit mirası Orta Anadolu ve yakın çevresinde “Kubaba”ya, eski Yunan dünyasında ise Kybele’ye (Kibele) dönüşecek Ana Tanrıça; Konya-Çatalhöyük,Burdur-Hacılar, Niğde-Köşk Höyük gibi Neolitik Dönem (MÖ 10.000-5.500) yerleşmelerinde karşımıza çıkar. Çıplaklık ve abartılmış kadınlık uzuvlarıyla, kimi zaman da doğum yapma hâli ile betimlenmiş olan pişirilmiş toprak veya taş heykelciklerde görülür. “Tabiat Ana”yı Ana Tanrıça olarak resmeden Anadolu insanının, antropomorfik düşüncede bir monoteizmi yaşamaya başladığı gözlenir. Ana Tanrıça tapınımının, Kalkolitik (MÖ 4.500-3.500) ve Erken Tunç Çağı (MÖ 3.500-2.000) boyunca da devam ettiği; biraz daha soyut ve şematik de olsa pişirilmiş toprak ve taştan şekillendirilmiş kadın biçimli idollerden anlaşılmaktadır.

    arkeo-1
    Oluz Höyük 2024 dönemi kazı alanının genel görünüşü. Solda kutsal alanlara ulaşan Pers yolu ile Pers mabedi, sağda ise kare biçimli sunaklardan oluşan Kubaba kutsal alanı.

    MÖ 2.500’lerde Akkadların, MÖ 2.000’lerden itibaren de Assurlu tüccarların Anadolu’ya gelmesi, binlerce yıllık Ana Tanrıça tapınımının ikinci plana düşmesine neden olmuştur. Ana Tanrıça’nın varlığı nedeniyle anaerkil bir toplum düzenine sahip olan Anadolu halkının, Sâmi kültürle gelen çoktanrılı bir din anlayışına ve kadının ikinci plana atıldığı bir toplum düzenine geçtiği anlaşılmaktadır. Assur Ticaret Kolonileri Çağı, yazılı belgeleri ve resim sanatı, kadının Anadolu toplumundaki yeni yerine dair önemli bulgular sunar. İzleyen Hitit Dönemi panteonunda Tanrıçaların Tanrılardan sonra betimlenmesi ve anılması, Mezopotamya’dan gelen Sâmi kültürünün etkisi ile açıklanabilir.

    Ana Tanrıça inancının Demir Çağı’nda Anadolu’da yeniden dirildiğini görmekteyiz. Gaziantep Karkamış’ta, “Kubaba” adıyla anılan bir Tanrıçanın, genel özellikleri ile Neolitik Dönem’deki Ana Tanrıça’nın bu dönemdeki yansıması olduğu anlaşılmaktadır. Yazılı kaynaklarda Karkamış kentinin hükümdarı ve ana kraliçesi olarak anılan “Kubaba” için tapınaklar inşa edildiği, sunaklar yapıldığı ve kurbanlar kesildiği ifade edilir.

    arkeo-2
    Kutsal odanın doğu duvarı önüne özenle yerleştirilmiş kutsal taşın, batı ve güney yüzlerinde basit insan müdahaleleri olduğu görülüyor.

    Ünlü Frig kralı Midas (MÖ 740-700), Karkamış kralı Pisiris ile Assur İmparatorluğu’na karşı yaptığı ittifak sırasında “Kubaba” kültünü başkent Gordion’a (Polatlı-Yassıhöyük) taşımış ve Ana Tanrıça inancını kendi ülkesinde tesis etmiştir. Kral Midas tarafından Frig dinsel dünyasına tanıtılan ve benimsetilen Kubaba, çok kısa bir sürede Ana Tanrıça olarak pantheon’un başına yerleştirilmiştir.

    arkeo-3

    “Kubile”, “Matar” ya da “Materan” adlarıyla tapınılmaya başlanan “Kubaba” ile ilgili yazılı belgeler ile heykeltraşlık eserleri değerlendirildiğinde; Midas dönemi ve hemen sonrasındaki süreçte, Frig Krallığı’nda MÖ 700’lerden itibaren tek Tanrılı görünüme yakın bir inanç sistemi kurulduğu gözlenir.

    Gerek Karkamış’ın bulunduğu Güneydoğu Anadolu’da gerekse de Gordion’un yer aldığı Kızılırmak’ın batısındaki coğrafyada “Kubaba” inancı ile ilgili kapalı mekan bir tapınak bugüne kadar saptanamamıştır. Bununla birlikte, Geç Hitit ve Frig gibi karakterli ve güçlü iki kültür bölgesi arasında yer alan Kızılırmak Havzası’nda ise çok daha önemli bulgular keşfedilmeye başlanmıştır. 2007’den beri sistematik arkeolojik kazılarla araştırılan Amasya-Oluz Höyük’te, Tanrıça “Kubaba”ya adanmış bir kutsal alan açığa çıkarılmaktadır. İlk olarak bir sunağın keşfiyle başlayan kazı çalışmaları, 2024’te içinde özel yapılar ile taş kültüne ait kutsal taşın korunduğu odanın keşfiyle yeni bir boyuta geçmiştir.

    arkeo-5
    Gaziantep sınırları içindeki Karkamış’ta, British Museum’un 1911-1914’te gerçekleştirdiği kazılarda bulunan ünlü Kubaba kabartması. Kubaba, kentin en önemli Tanrıçasıydı ve Karkamış kraliçesi olarak anılıyordu.

    Geç Frig ve Med dönemlerine ait 4B Mimari Tabakası’nda ortaya çıkarılan “Kubaba” kutsal alanının inşa çalışmaları MÖ 620-600 arasında başlamış olmalıdır. Alanın merkezinde kareye yakın bir plan şemasına sahip “Kubaba” sunağı, ince taneli tüf taşından oluşturulmuş küp prizması biçiminde masif bir yapıdır. 4.50 m. x 3.75 m boyutundaki sunağın kenarları kaba yontu taşlarla örülmüş olup, iç kısmı moloz taşlarla doldurulmuştur.
    Sunağın batı ve doğusunda düzgün biçimde uzanan ve yapıya fiziken bağlı kalın duvar biçimindeki iki uzantı, sunak olabilecek başka iki yapıya birleşmektedir.

    “Kubaba” sunağının güneyindeki alan ise, buraya yaklaşmak ve ulaşmak için imal edilmiş düzgünce bir taş döşemeye sahip. İnananlar, kurban ve sunuları ile ritus’larını bu alandan sunağa ulaşarak gerçekleştiriyordu. Sunağın güneybatı köşesinde bulunan taştan şekillendirilmiş bir “Kubaba” heykelciği ile kemikten oyulmuş bir yırtıcı kuş figürini, buradaki adaklardan olmalıdır. Ayrıca, sunak yakın çevresinde gerçekleştirilen kazı çalışmalarında bulunan onlarca delikli phlanks (koyun parmak kemiği) ile astragalos (aşık kemiği), “Kubaba” inancındaki ayinleri idare eden ruhbana ait olmalıdır. Bu kişilerin bu objelerle yaptığı ve “kemikli kamçı” dedikleri bir aletle ritus sırasında kan gelinceye kadar kendi bedenlerine vurdukları, yazılı kaynaklardan bilinmektedir.

    Kutsal alanda sunak kadar önemli bir yapı da, alanın batısında açığa çıkarılmıştır. Taş temel seviyesinde bulunan oda, kare planlıdır; doğudaki girişinin hemen karşısında, batı duvarının önünde, girişi ortalayacak biçimde yerleştirilmiş iri bir çakmaktaşı blok saptanmıştır.
    Kabaca işlenmiş çakmaktaşı, blok zemine özenle yerleştirilmiştir. Taşı sabitlemek için yassı ve ince bir plaka taş ile destek yapılmıştır. Taşın güneye bakan yüzünde gözçukuru benzeri iki oyuk, batıya bakan yüzünde ise düzgünce oyularak oluşturulmuş derin bir hat bulunmaktadır. “Kubaba” sunağının hemen batısında inşa edilmiş özel bir odada, girişin karşısına yerleştirilmiş ve az da olsa müdahale görmüş bu taş blokun kutsal alan içinde özel bir anlamı olmalıdır.

    arkeo-4
    Oluz Höyük 2024 dönemi kazı çalışmalarında keşfedilen “taş kültü”ne adanmış “kutsal oda” ve girişin karşısındaki “Kubaba’nın kutsal taşı”. Kutsal odanın ilerisinde Kubaba ve Med Sunağı yer alıyor
    arkeo-6
    Çorum yakınlarındaki Boğazköy Büyükkale’de keşfedilmiş ünlü heykel. Kubaba, bir ayin sırasında müzisyenlerle birlikte tasvir edilmiş.

    Ebedi bir hayatı temsil eden taşın, Kubaba inancında önemli bir yeri vardır. Frigya bölgesinin önemli kenti Pessinus’taki (Ballıhisar) Kybele Tapınağı’nda, Ana Tanrıça’yı göktaşı olduğu tahmin edilen kara bir taş temsil ediyordu. Kartacalılar ile yapılan Pön Savaşları sırasında Romalılar, Pergamon Krallığı’na bir heyet göndererek bu taşı MÖ 204 yılının Mayıs ayında Roma’ya getirttiler ve bir meydana yerleştirdiler. Sonrasında birkaç yıldır kurak giden havalar yağışlı gitmeye başladı. Romalı siyasetçiler gelişmeleri “Kara Taş”a bağlayarak propaganda yaptılar ve halkın maneviyatını yükselttiler. Sonrasındaki savaşta ise Romalılar Kartacalıları mağlup etti.

    Tanrıça “Kubaba” ve “taş kültü” ilişkisi bugüne kadar sadece yazılı kaynaklardan izlenebilmiştir. Pessinus’ta günümüze ulaşan tapınak ise Roma dönemine ait olup “imparatorluk kültü”ne adanmıştır. Bilinenin aksine, Pessinus’ta bir Kybele tapınağı yoktur. Oluz Höyük “Kubaba” kutsal alanı ve burada keşfedilen kutsal taşın varlığı, tarihsel süreçten bildiğimiz Ana Tanrıça inancıyla “Kubaba” arasındaki ilişkiyi yansıtan tek ve temel bulgudur.