Kategori: Ardından

  • Fransa’nın asırlık hafızası tarihi sokağa taşımıştı…

    Rus Devrimi ve sinema uzmanı Fransız tarihçi Marc Ferro, tarihi liderlerin değil işçilerin, köylülerin, kadınların gözünden yazdı. Televizyon programlarından çocuklara tarih anlatma projelerine, tarihyazımının demokratikleşmesi ve totaliter, şoven anlatımlardan arındırılması için çalıştı. 95 yaşında çıkardığı 65. kitabıyla hayatının sonuna dek üretmeye devam etmiş bir tarihçinin mirası…

    Türkçeye Sömürgecilik Tarihi: Fetihlerden Ba­ğımsızlık Hareketlerine (13. Yüzyıl – 20. Yüzyıl), İslamın Şoku, Sinema ve Tarih gibi ki­tapları çevrilen, hayatının son anına kadar tarihin ve dünyanın evrimine karşı duyduğu heye­canı yitirmeyen Rus Devrimi ve sinema uzmanı Fransız tarih­çi Marc Ferro, 21 Nisan 2021’de Covid-19 nedeniyle 96 yaşında vefat etti.

    12 yıl boyunca bir televizyon kanalında “Paralel Tarih” prog­ramı yaparak geniş kitlelerin ta­rihe ilgisini uyandırmaya çalışan Ferro, geçen yıl önemli şahsiyet­lerin kaderlerini konu alan ve 65. eseri olan L’Entrée dans la vie’yi (Hayata Giriş) yayımlayarak ilerleyen yaşına rağmen üret­kenliğini ve merakını yitirmedi­ğini göstermişti.

    1943’te Auschwitz’te ölen annesi Ukrayna kökenli bir Ya­hudi, henüz çocukken yitirdiği babası ise Yunan-İtalyan’dı. Çok farklı kültürlerin içinde yerleş­miş; orada büyümüştü. Genç yaşta Direniş’e katılmış; 1948-56 arasında öğretmenlik yaptığı Ce­zayir’in Oran kentinde, Ceza­yir’in bağımsızlığından yana bir tutum takınmıştı. 1960’da Pa­ris’e gelip 1917 Rus Devrimi’ne ilişkin tezini hazırlamıştı. Devri­min liderlerin gözünden anlatıl­masının veya bir “darbe” olarak nitelendirilmesinin karşısında Ferro burada, devrimin dipten gelen dalgasını, kökenlerini açık­lıyordu.

    Onun tarihinde yalnızca iş­çiler de yoktu. Köylüler, kadınlar bu devrimin olmazsa olmaz öz­neleriydi. İyisiyle kötüsüyle dev­rim tarihi, bir “parti” tarihi ola­rak açıklanamazdı. Bütün halk sınıflarının, ezilenlerin kıyıdaki köşedeki köyden büyük kentte­ki fabrikaya kadar yönetenlere, mülk sahiplerine karşı isyanıydı.

    Fernand Braudel’in ardın­dan Ferro, 1970’lerden itibaren ünlü Annales dergisinin ortak yöneticisi olarak da akademi dı­şı diyebileceğimiz bir tarihçiy­di. “Komünizmin cürümlerini” ele alan Komünizmin Kara Ki­tabı günlerinde Sömürgeciliğin “Kara Kitabı”nı yazarak 13. yüz­yıldan başlayarak medeniyetin vahşetini serimlemişti. 1991’de “Tarih Çocuklara Nasıl Anla­tılır?” gibi projelerde yer alan Ferro, tarihi gelecekle ilişkilen­dirirken demokratikleştirilmesi için de önemli adımlar atıyordu. Tarihin Tabuları kitabıyla bir putkırıcı olarak tarihin utanç ve­rici geleneksel kullanımına karşı çıkıyordu.

    1989-2001 arasında, 50 yıl önce filme alınmış (1939-51) malzemeyle “Paralel Tarih” seri­sini yaptı. Farklı ve karşıt görüş­leri, davet ettiği tarihçiler veya olayların tanıklarıyla birlikte yo­rumlayarak, seyircilerin zeka­sına seslendi. Geleneksel tarih filmlerinde tarihin felaketleri­ni haklı çıkaran, totaliter, şoven anlatımları ıskartaya çıkarmaya çalıştı.

    İLHAN BAŞGÖZ (1923-2021)

    Türk folklorunu dünyaya tanıttı

    Halkbiliminin en önemli isimlerinden, cumhuriyetle yaşıt İlhan Başgöz’ün hikayesi, bir yandan tüm dönemeçleriyle Türkiye’nin de bir haritası… 1940’ta Sivas Lisesi’ni bitiren 9 kişiden biri olan Başgöz, ön­ce burslu olduğu için Ziraat Fakültesi’ne sonra neredeyse bir asır verdiği mesleğini öğ­reneceği Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girer. Burada Saffet Korkut’un, Pe­tev Naili Boratav’ın, Abdül­baki Gölpınarlı’nın öğrencisi olur. Şiir sevgisi, ona okula gi­riş sınavından başlayarak tüm hayatı boyunca eşlik eder. 1949’da doktorasını bitirdi­ğindeyse okuldan uzaklaştı­rılarak Tokat’a öğretmen ola­rak atanır. Tokat Lisesi’ndeki öğrencileri, onlara açtığı nice ufukların yanında Bedri Rah­mi Eyüboğlu’nu Safiye Ayla’yı onun sayesinde kanlı-canlı görür. Ödülüyse görevine son verilmesi olur. Ocak 1953’te TCK’nın 141. Maddesi onun da başını yakar, özellikle sol­cuların mahkum edilmesine neden olan madde nedeniy­le iki yıl hapiste kalır. Niha­yet bilmecesinden türküsü­ne, masalından fıkrasına âşık olduğu topraklardan Ameri­ka’ya doğru yola çıkar; Indi­ana Üniversitesi’nde öğre­tim üyesi olur. Folklorist Dan Ben-Amos onun disipline kat­kısını şöyle özetliyor: “Türk­çeyi hiç bilmeyen Amerika­lı folklorculardan oluşan bir kuşağa, Türk folklorunu İlhan Başgöz tanıttı. Bize hem geç­mişimizin büyük folklor ge­leneğini, hem de çağdaş Türk toplumunda folklorun uğradı­ğı değişimi o öğretti. Kahve­hanelerinizdeki hikayecileri, çocuklarınızın sorduğu bilme­celeri, ihtiyarlarınızın söyle­diği atasözlerini, biz onun sa­yesinde öğrendik. Hepimizin folklorda yeni kuramlar ara­dığımız bir dönemde, o bize, yeni yaklaşımları üzerine kur­mamız gereken temeli sun­du”. Başgöz, 98 yaşında tedavi için geri döndüğü Türkiye’de 13 Nisan’da hayata gözlerini yumdu.

    MEHMET GENÇ (1934-2021)

    Çalışmakla eşanlamlı bir hayat

    Mehmet Genç, Os­manlı İmparatorlu­ğu’nda Devlet ve Eko­nomi adı altında makalelerini derlediği kitabına “Bu çalış­maları, bana hayatın çalışma ile eşanlamlı olduğunu öğreten rahmetli annemin ve öğren­menin hiç bitmeyeceğini öğre­ten rahmetli babamın muaz­zez ruhlarına ithaf ediyorum” diye başlıyordu. Gerçekten de çalışmakla eşanlamlı tuttu­ğu, öğrenmekten hiç vazgeç­mediği 87 yıllık hayatının bir özetiydi belki bu ithaf. Kendi ifadesiyle bu “ilim heyecanı”­nı ona ilk sezdiren bir doktor olmuştu. Mülkiye’de okudu­ğu yıllarda, henüz 20 yaşında bir gençken vereme yakalandıktan sonra röntgenini heye­canla öğrencilerine gösteren “İşte bu, ders kitaplarında gör­düğünüz tipik bir tüberküloz vakasıdır” diyen doktor, onu etkilemiş; hasta yatağında ilk defa ilgisini celbeden edebiyat, hayata bakışını dönüştürmüş­tü. Bir süre Diyarbakır Çüngüş ve Şereflikoçhisar’da yaptığı kaymakamlık stajının ardın­dan “Benim Türkiye’de gördü­ğüm tek ilim adamıydı” dediği Ömer Lütfi Barkan’ın asista­nı olarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Türk İktisat Tarihi Enstitüsü’nde çalışma­ya başlamıştı. Örnek aldığı ki­şi, iktisat tarihinden yola çıka­rak yeni bir sosyoloji inşa eden Marx Weber’di. Fakat Osman­lı arşiv belgelerinin kargacık burgacık vergi kayıtları, muha­sebe defterleri arasında genel bir teoriye ulaşmanın nasıl bir emek ve zaman gerektirdiğiy­le yüzleşmesi üzerine “Sana­yi Devrimi karşısında Osmanlı ekonomisi” üzerine çalışmaya başladı. 1960’larda girdiği ar­şivden hayatı boyunca çıkma­dı; disiplinler arası düşünme alışkanlığı, özellikle malika­ne sisteminin analizi, klasik Osmanlı iktisadi zihniyetinin temel prensipleri ve Osman­lı tarihinin dönemlendirilmesi konusunda yaptığı çalışmalara yansıdı. O yine de 18 Mart’taki vefatına dek kendini “Hac yo­lunda bir karınca” olarak gör­meye devam etti.

    SELAHATTİN DUMAN (1950-2021)

    Temmuz ayında geçirdiği trafik ka­zasının ardından uzun süredir tedavi gören gazeteci Selahattin Duman, 71 yaşında hayatını kaybetti. Sabah ve Vatan gazetelerinde hem yöneticilik hem de köşe yazarlığı yapan Duman, Kendimi Tebrik Ederim, Suçumuz Mükemmel Olmak, Bankamatik Kursu Açan Yok Mu kitaplarının da yazarıy­dı. Ayrıca “Komser Şekspir”, “Roman­tik” ve “Bir Erkeğin Anatomisi” film­lerinde rol almıştı. Son olarak Oksijen Gazetesi’nde yazmaya başlamıştı.

    Selahattin Duman müstesna bir zekaydı. “Seyrek bıyıklı asabi şahsi­yet” tabirinin yanısıra birçok deyimi de literatüre kattı. Köşe yazarlığın­da aslında geleneksel, ancak bu denli kaliteli mizahla örülü bir kombinas­yon pek görülmüş bir örnek değildir. Ancak Selahattin Abi, bu Allah vergisi yeteneğinin ve yüksek IQ’sunun avan­tajıyla iş yapan bir insan olmadı. Türk basınındaki ender çalışkan gazeteci­lerden biriydi. Mesai yapmaz; sürek­li çalışır, okur, öğrenir, sorar-soruş­turur, yazardı. Dışardan asla göster­mezdi; ancak basınımızın yine ender entelektüel şahsiyetlerindendi. Hem yazılarından hem kendisinden çok şey öğrendik; hem güldük hem bildik. Kendisiyle de dalga geçebilecek kadar cesur olanlara has bilgeliğiyle silin­mez bir iz bıraktı. Unutulmayacak hiç.

    Gürsel Göncü

    YILDIRIM AKBULUT (1935-2021)

    Eski başbakanlardan Yıldırım Akbu­lut, 14 Nisan’da kalp rahatsızlığı ne­deniyle tedavi gördüğü Ankara Üni­versitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 86 yaşında hayatını kaybetti. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından 1989’da Anavatan Parti­si’nin genel başkanlığı ve başbakan­lık koltuğuna oturan Akbulut, Mesut Yılmaz’ın 1991’de seçilmesine kadar bu görevlerini sürdürmüştü. Cum­hurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kuru­lu üyesi Akbulut, ayrıca 1987-89 ve 1999-2000 yılları arasında TBMM Başkanlığı da yapmıştı.

    EROL DEMİRÖZ (1940-2021)

    Yılmaz Güney’in “Sürü”, Mahsun Kır­mızıgül’ün “Beyaz Melek” ve “Güne­şi Gördüm” filmleriyle tanınan usta oyuncu Erol Demiröz, 81 yaşında ha­yatını kaybetti. 1961’de Halkevleri Ge­nel Merkezi’nde sahneye adım atan Demiröz, 1968’de girdiği Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) yüzlerce oyun­da oynamış ve yönetmenlik yapmış; “Bereketli Topraklar Üstünde”, “At”, “Yılanı Öldürseler” ve “Hakkâri’de Bir Mevsim”in de dahil olduğu 15 sinema filminin yanında senaryo çalışmala­rı da yapmıştı. AST’nin unutulmazları arasında yer alan “Dimitrof”, “Zengin Mutfağı”, “Sacco ile Vanzetti”, “Sakın­calı Piyade”, “Akrep”, “Mefisto” rol al­dığı oyunlardan sadece birkaçıydı… Demiröz, 1977’de “Ulvi Uraz En İyi Yö­netmen Ödülü”nü almıştı.

    CAN ÜNER (1974-2021)

    Çağla Büyükakçay ve Marsel İlhan gibi tenisçilerin antrenörlüğünü yapan ve üç senedir kanser tedavisi gören eski tenisçi Can Üner, 14 Nisan’da 47 ya­şında hayata gözlerini yumdu. Kadın ve erkek tenisinde “Dünya ilk 10” sıra­lamasına oyuncu sokan ilk Türk tenis antrenörü olan Can Üner, 16-18 yaş döneminde millî takımın vazgeçilmez oyuncularından olmuş; spordaki başa­rısı ona ABD’deki üniversite eğitimi­ni burslu yapma fırsatı vermişti. Öner, 2019’da Uluslararası Tenis Federas­yonu’nun “Oyuna Olan Üstün Hizmet Ödülü”ne de layık görülmüştü.

  • Tarih camiasının çok erken kaybı

    Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Yavuz Sezer, 24 Mart’ta koronavirüs nedeniyle tedavi gördüğü hastanede, annesiyle 1 gün arayla, 41 yaşında hayatını kaybetti. Mimarlık tarihi üzerine çalışan Sezer, doktora tezini 2016’da Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) “18. Yüzyıl Osmanlı Kütüphaneleri” üzerine tamamlamıştı. Çok genç yaşta akademiye yaptığı bu katkı, Osmanlı mimarlık tarihi alanında yapılan en çığır açıcı çalışmalardan biri olarak tanımlanmıştı. 2002’de Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olan, 2005’te yüksek lisansını aynı alanda tamamlayan Sezer, Boğaziçi ve Koç üniversitelerinde asistan ve okutman olarak çalışmıştı. Araştırmalarını, 17., 18. ve 19. yüzyıllar Osmanlı mimarisi üzerine sürdürüyordu. 

    2 MART – 25 MART: 8 SAĞLIK EMEKÇİSİ HAYATINI KAYBETTİ 

    Op. Dr. Ali Rıza Şahap Barlas 2 Mart İst. Genel Cerrahi Uzm. 

    Hatice Özgümüşdağ 5 Mart Sam. İlkadım İlç. Ecz. Tek. 

    Neşe Dalgıç 12 Mart Kayseri Dev. Has. Hemşire 

    Semih Tuzcu 12 Mart Antalya Diş Hekimi 

    Prof. Dr. Mehmet Ümit Ergenoğlu 16 Mart Kalp ve Damar Cer.Uzm. 

    Dr. Gürdal Gönenç 18 Mart İzmir İşyeri Hekimi 

    Lamia Yüksel 18 Mart Samsun Eczacı 

    Dr. M. Kadir Göktürk 25 Mart İstanbul Enf. Has. Uzm. 

  • Derin maviliklerin peşindeki arkeolog

    Sualtı arkeolojisi denince ilk akla gelen isimlerden biri olan, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de keşifleri ve disipline katkılarıyla çığır açan Amerikalı biliminsanı George F. Bass, 88 yaşında Teksas’ta hayata gözlerini yumdu. Bass, ilk kez Akdeniz’in derinliklerine doğru daldığında 1960’da Pennsylvania Üniversitesi’nde bir yüksek lisans öğrencisiydi. Türkiye’nin güneyindeki Gelidonya Burnu açıklarında Türk sünger dalgıçları tarafından keşfedilen eski bir gemi enkazını araştırması istenmişti. 

    Deniz tabanında 3200 yıllık bakır külçeleriyle dünyanın o zamana dek bulunan en eski gemi batığı (MÖ 12. yüzyıl) duruyordu. Bu ünvan, 1980’lerin başında yine George Bass tarafından Türkiye’nin güneyinde keşfedilen Uluburun batığıyla (MÖ 14. yüzyıl) yeni sahibini bulmuştu. 

    Bu keşifler, yalnızca ulaşım araçlarının değil antik dünyada ticaretin tarihiyle ilgili de paha biçilmez bilgiler sunuyor; denizin dibinde yatan olağanüstü eserlerle dünyayı tanıştırıyordu. Gelidonya batığından çıkan eserler, 1964’te Bodrum Kalesi’nde ilk Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin kurulmasına da olanak sağlamıştı. Bass, aynı zamanda 1972’de Amerikan Sualtı Arkeoloji Enstitüsü’nü (AINA) kurdu. 1990’larda INA, Bodrum’da Türk arkeologlar ve konservatörlerden oluşan bir araştırma merkezi açtı. 

  • Türk tiyatrosunun beşinci kavuklusu

    Türk tiyatrosunun beşinci kavuklusu

    Milyonların yüzünü güldürmüş, yüreğinde yer etmişti. Dostları onu “kalbine herkesin sevgisini sığdıran insan” diye anlatıyordu; ama Dümbüllü’nün kavuğunu Ferhan Şensoy’dan aldıktan sonra tiyatro yapmasına izin vermeyen de yine o kalpti… 

    Milyonların yüzünü güldürmüş, yüreğinde yer etmişti. Dostları onu “kalbine herkesin sevgisini sığdıran insan” diye anlatıyordu; ama Dümbüllü’nün kavuğunu Ferhan Şensoy’dan aldıktan sonra tiyatro yapmasına izin vermeyen de yine o kalpti… 

    Türk tiyatrosunun 5. kavuklusu, “Seksenler” dizisinin Fehmi babası, “GORA”nın Bob Marley Faruk’u Rasim Öztekin, 8 Mart’ta kalp krizi nedeniyle tedavi gördüğü hastanede 62 yaşında hayata veda etti. Milyonların yüzünü güldürmüş, kalbinde yer etmişti. Onu yakından tanıyanların yazdıklarını okumak, sahnede ve beyazperdede bıraktığı izlerin özel hayatında da misliyle yansımasını bulduğunu gösteriyor. Fatih Altaylı, Galatasaray Lisesi’nden sınıf arkadaşı olan Öztekin’i “Daha iyi kalpli, daha pozitif, daha sevecen, daha dost canlısı biri olunamaz. Dahası olunamayacak bir yerdeydi” diye anıyordu. “İyi insanların da başarılı olabileceklerinin, insanların kimsenin üzerine basmadan yükselebileceklerinin ve zirveye ulaşabileceklerinin kanıtı idi”. Uğur Vardan ise “O kalbine, o kadar çok insanın sevgisi sığıyordu ki… Çok sevilen bir sanatçıydı. Son derece temiz kalbiyle sanat dünyasının farklı bir neşesi, kimliği, abidesiydi” diyordu onun için. 

    14 Ocak 1959’da İstanbul’da dünyaya gelen Öztekin, Galatasaray Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. Sahneye ilk adımını 1977’de Kadıköy Halk Eğitim, İstanbul Akademik Sanatçılar Topluluğu ve Nöbetçi Tiyatro gibi daha küçük tiyatrolarda attı. 1980’in Kasım ayında Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular Topluluğu’nda profesyonel tiyatro sanatçılığına başladı. 1980-1992 arasında “Şahları da Vururlar”, “Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı”, “İçinden Tramvay Geçen Şarkı”, “İstanbul’u Satıyorum” başta olmak üzere Ortaoyuncular Tiyatrosu’nun tüm oyunlarında rol aldı. Tiyatronun yanısıra sinema ve dizilerde de rol alan Rasim Öztekin, TRT’ye metin yazarlığı ve 1998-2002 arasında Akşam gazetesinde ve 2004’te Star gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 2009’un Ocak ayında “Boş gezen ve Kalfası” adlı oyun sırasında kalbinden rahatsızlandı. İsmail Dümbüllü’den Münir Özkul’a, Ferhan Şensoy’dan da 2016’da Öztekin’e geçen Türk Tiyatrosu’nda güldürünün ustalık mertebesini simgeleyen “kavuğu”, sağlık sorunları nedeniyle 21 Eylül 2020’de oyuncu Şevket Çoruh’a teslim etmiş; kavuğu teslim etmeden önce de şöyle demişti: 

    “Kavuk’u aldığım yaz, kalp yetersizliğinin yanına ciddi ritim problemleri de eklenince doktorum canlı performansı yasakladı. Kalbim, kavuklu olarak tiyatro yapmama izin vermedi. Bir bakıma çok sevdiğim tiyatrodan malulen emekli oldum. Sinema ve dizi projelerinde yer alarak sanatın içinde bir şekilde var olarak moral buldum. Durum böyle iken, kavuğu çok bekletmeden bir tiyatrocu kardeşime devretmeye karar verdim”. 

  • Işık, kamera, motor! Ve bir perde kapanır…

    Türkiye’nin ilk “işçi filmi” olarak gösterilen “Karanlıkta Uyananlar”ın, toplumsal gerçekçilik akımının en önemli örneklerinden “Otobüs Yolcuları” ve “Kızgın Delikanlı”nın yönetmeni Ertem Göreç, 90 yaşında hayata veda etti. Türk sineması 60’lı yılların hafızasını yeni nesillere aktaran belleklerini de bir bir yitiriyor.

    Ertem Göreç, 12 Mart’ta 90 yaşında öldüğünde uzun süredir film yapmıyor; ama sıklıkla Türk sinemasının 60’lı yıllarına dair anılarını paylaşıyordu. 

    Mayıs 1965’te gösterime giren bir film, Türkiye’de beyazperdenin görmediği bir ilki gerçekleştirmişti. Senaryosunu Vedat Türkali’nin, yapımcılığını Lütfi Akad’ın üstlendiği “Karanlıkta Uyananlar” bir boya fabrikasındaki işçilerin greve uzanan mücadeleleri üzerineydi. Türkiye’nin ilk işçi filminin yönetmenlik koltuğunda ise Ertem Göreç vardı. 

    1931 doğumlu yönetmenin ilk gözağrısı değildi sinema aslında. Kabataş Lisesi’nde okuduğu yıllarda Galatasaray’da ve millî takımda basketbol oynuyordu. Ta ki bir gün yolda Orhan Atadeniz’le karşılaşana kadar. O tesadüf yalnız onun hayatını değil, sinema tarihimizi de değiştirdi. Bir gün Nişantaşı’ndaki platoda dönemin en iyi montajcılarından Atadeniz’i ziyarete gitmiş ve bütün köprüleri atıp montajcı olmaya karar vermiş Göreç. Liseyi bırakmış; basketbolu azaltmış; kız arkadaşlarıyla görüşmeye bile ara vermişti. 1959’da ilk filmi “Kanlı Sevda”yı çekmeden önce Atıf Yılmaz, Memduh Ün, Orhan Arıburnu gibi ustaların yanında 10 sene asistanlık yapmıştı. Bir köy filmi olan “Kanlı Sevda”nın çekim sürecini şöyle anlatıyor: “Ben daha önce iki tane köy gördüm. Biri Arnavutköy, öbürü Kadıköy… Alanya’da kamerayı koyacak yer bile bulamadım. Çektim filmi ama çok kötü oldu. Sonra kendimi cezalandırdım, bir sene daha asistanlık yaptım”. Bu 1 senenin ardından 1961’de, senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı “Otobüs Yolcuları” geldi. Sansür döneminin biraz rahatladığı ortamda yeşeren toplumsal gerçekçilik akımına dahil olan filmde bir kooperatif hikâyesi anlatmıştı. Yoksul mahallelerdeki evleri yok pahasına alıp, site yapmak isteyen bir müteahhit, onun arkeoloji öğrencisi kızı ve bir otobüs şoförü üçgeninde ilerleyen hikâye, Türkan Şoray’ın da çıkış filmlerindendi… 

    Yönetmenin en ünlü filmi “Karanlıkta Uyananlar” (1965) 2. Antalya Festivali’nde “En İyi Üçüncü Film”, “En İyi Senaryo” ve “En İyi Özgün Müzik” ödüllerini kazanmış; ama film ekibi, jürinin Adalet Partili belediye başkanının yakınlarınca oluşturulduğu gerekçesiyle ödülleri iade etmişti. Bu sırada filme, karşı cepheden tepkiler de artmış; sinema salonlarının basılmak istendiği haberleri çıkmaya başlamıştı. Sonrası bitmeyen sansür hikayeleri… 

    Göreç, farklı türlerde 100’e yakın film yönetti. Seks filmleri furyasıyla “artık ben bu işi yapamam” deyip Almanya’ya gitti. 12 Mart’ta 90 yaşında öldüğünde uzun süredir film yapmıyordu. 

  • Yırtıcı bir dünyada tehlikeli bir kadın

    Yırtıcı bir dünyada tehlikeli bir kadın

    Onu ne sürgün yıldırdı, ne hapis ne de ölüm tehditleri… Adaletsizlik karşısında doğru bildiğini söyleme alışkanlığı başına ne bela getirirse getirsin yolundan dönmedi. Ülkemizde Sıfır Noktasındaki Kadın kitabıyla tanınan Mısırlı kadın hakları savunucusu, yazar-doktor Neval El Seddavi ve 90 yıllık bitmeyen mücadelesi…

    Sıfır Noktasındaki Kadın, Havva’nın Örtülü Yüzü, Şeytanın Masumiyeti gibi kitapları Türkçeye de çevrilen Neval El Seddavi 2011’de 80 yaşındayken Londra Occupy eyleminde. 

    Ona “Sen yırtıcı ve tehlikeli bir kadınsın” dediler! Gerçekten de öyleydi; yırtıcı ve tehlikeli bir dünyanın hakikatini anlatmak için bedeli ne olursa olsun böyle olmak gerektiğine de yürekten inanıyordu. 21 Mart’ta, 90 yaşında hayata gözlerini yuman Mısırlı kadın hakları savunucusu, yazar ve doktor Neval El Seddavi, daha çocukluk yaşlarından beri, adaletsizlik karşısında cesaretle ayağını yere vurmuş; karşılığında ne ceza görürse görsün doğru bildiğini söylemekten vazgeçmemişti. 

    1931’de öğretmen bir baba, Türk kökenli varlıklı bir annenin çocuğu olarak Kahire yakınlarında bir köyde doğmuştu. Ailesi onu 10 yaşında evlendirmeye kalktığında, çiğ çiğ patlıcan yiyip kapkara dişleriyle talibine gülümseyerek ilk direnişini gerçekleştirmişti. 

    Hayatının geri kalanında işini kaybedecek; yazmaktan men edilecek; hapse düşecek; ölüm tehditleri alacak ve sürgüne gönderilecek; buna rağmen 60’a yakın kitapla hem Batı’da hem de Doğu’da kadın hareketini etkilemekten onu kimse alıkoyamayacaktı. 

    Kitapları arasında en çok okunan ve tepki çekenlerden Havva’nın Örtülü Yüzü, Arap kadınları üzerindeki baskıyı İslâm’a değil patriyarki, sömürgecilik ve yoksulluğa bağlıyor; bir anlamda Batı’daki feministlerin Arap dünyasındaki kadınların durumuyla ilgili yargılarını düzeltmeyi amaçlıyordu; ama tam tersi önyargıları artırmakla suçlanmıştı. 

    Aynı kitapta, köylerde doktorluk yaparken karşılaştığı istismar vakalarıyla birlikte 6 yaşındayken korkunç bir şekilde “kadın sünneti”ne maruz bırakıldığını da yazıyordu. Hayatı boyunca bu işleme karşı mücadele etmiş; Kamu Sağlığı Dairesi’nin müdürüyken konuyla ilgili yazdığı Kadın ve Seks kitabı yüzünden alelacele görevden alınmıştı. 

    1981’de ise Enver Sedat muhaliflerine karşı yürütülen operasyonlarda tutuklanarak 3 ay cezaevinde kalmıştı. Türkçeye de tercüme edilen Sıfır Noktasındaki Kadın’ı cezaevinde tanıştığı seks işçisi Firdevs’in ağzından, bir göz kalemiyle tuvalet kağıtlarına yazmıştı. 

    Enver Sedat’ın öldürülmesinden sonra serbest kalsa da aldığı ölüm tehditleri, ABD’deki sürgün günlerinin başlamasına neden olmuştu. Ülkesine ancak 1996’da dönmüş; 2004 seçimlerinde devlet başkanlığına adaylığını da koymuştu. Hayatı boyunca çok istemesine rağmen başaramadığı tek şeyse ülkesi Mısır’da kabullenilmek olmuştu.

  • Sen de rahat uyu Armando usta…

    Sen de rahat uyu Armando usta…

    Çok sayıda genç müzisyene okul olmuş, sayısız ödül kazanmış, üstün yetenekli bir caz piyanisti; büyük bir müzisyendi Chick Corea. Ama ansiklopedik bilgileri bir kenara bırakırsak, büyük bir insandı da… 1986’da Londra’da verdiği konserin canlı tanığından nezaketinin ve alçakgönüllülüğünün altını çizen bir büyük usta anektodu. 

     Ardından yazıları zordur. Sizden hem duygusal bir ton tutturmanız hem de ebediyete intikal eden kimsenin hayattayken yaptığı önemli işlere değinmeniz beklenir. Ben bu yazıda böyle yapmayacağım. Merak eden, üstadın müzik kariyeriyle ilgili her şeyi internetten öğrenebilir. Ben bizzat tanık olduğum kişisel bir tecrübeden yola çıkarak kaleme alacağım “Ardından” yazımı. Ve sanıyorum ki bu yazı, zengin ansiklopedik malumatla donatılmış pek çok yazıdan daha iyi ayna tutacak büyük usta Armando Anthony Corea’nın hayatına… 

    Chick Corea yıllar sonra yeniden “Ronnie Scott’s”ta piyano başında, 2018. 

    Evet, farklı müzik türlerini, ardı ardına pek çok kuşağı derinden etkilemiş; çok sayıda yetenekli genç müzisyene okul olmuş, sayısız önemli ödül kazanmış, üstün yetenekli bir caz piyanisti, büyük bir müzisyendi Corea. Ama o gece büyük bir insan olduğuna da tanıklık edecektim. 1986 yılıydı, Chick Corea’nın yolu, gitarlarda Scott Henderson ile Carlos Rios, basta John Patitucci, davulda Dave Weckl’in yer aldığı yeni projesi Elektric Band’le Londra’nın dünyaca ünlü caz kulubü “Ronnie Scott’s”a düşmüştü. Harika bir konserdi, masalarda içkilerini yudumlayan dinleyiciler kendileri ustanın yeni “sound”una bırakmış, mest olmuşlardı. Bir parçanın finalinde alkışlar yine patlamış, ıslıklar, çığlıklar yükselmişken, muzip ışıkçı ön masalardan birinde uyuklayan birini fark etmiş, spotları onun üzerine çevirmişti. Mekandaki bütün gözler bir anda yorgunluktan bitmiş bu iyi giyimli genç adama dönmüş; kıkırtılar, laf atmalar başlamıştı. Müziğin susmasına, kahkaha ve ıslıklara rağmen adam uyuklamaya devam ediyordu. Chick Corea da durumu fark etmişti. Onun yerinde başka bir sahne kurdu olsaydı, iyice bir dalgasını geçer, uykucuyu içkili dinleyicilerine meze eder, performansına renk katmak için bu fırsatı kaçırmazdı. O öyle yapmadı. İşaret parmağını dudaklarına götürerek salonu sessizliğe davet etti. “Acımasız olmayın, belli ki bugün çok çalışmış, bence iyi bir uykuyu hak etmiş. Saygı gösterelim lütfen” dedi. “Alaturka repertuarımız”dan pek aşina olduğumuz “Vay sen ben sahnedeyken nasıl uyursun ulan” kompleksi bir yana, ses tonundaki şefkat tınısından bunları politik doğruculuk adına söylemediği, son derece samimi olduğu anlaşılıyordu. Ardından ışıkçıya spotu adamın üzerinden çekmesini işaret etti ve yeni parçaya girdi. İlk akorları gayet düşük volümlüydü, klavyenin üzerinde adeta parmak uçlarında yürüyordu. Ardından diğer müzisyenler de ona katıldı ve şimdi adını hatırlamadığım yumuşak parçayı geleneksel bir ninni havasında çaldılar. Uyuyan adam bir sonraki parçada dinlenmiş olarak uyandı, arkadaşlarından haberleri aldı ve konserin coşkulu ritmine küçük bir gecikmeyle de olsa neşeyle katıldı. 

    Uykuna sevenlerinin gönülden duaları ninni olsun büyük usta, hiçbir çatlak ses ebedi istirahatinde seni rahatsız etmesin. 

  • Yaşadığı sürgün hayatında yazıyı yurt edinmişti

    “Ben 1935 yılında Vefa’da doğdum. Ünlü bozacının önünden, 20 metre kadar Şehzadebaşı yönüne doğru yürürseniz, bir çıkmaz sokak vardır, orada, şimdi yıkılmış olan bir tahta evde. 1940 yılına kadar İstanbul’da kaldım. 4 yaşla 14 yaş arasında ailemle Batı Anadolu’nun ilçelerinde dolaştım. 14 yaşında İstanbul’a, liseye yatılı öğrenci olarak döndüm.” diye başlıyor önce hayata sonra edebiyata heves ettiği yılları anlatmaya Demir Özlü. Kabataş Lisesi’ndeki edebiyat öğretmeni Behçet Necatigil ona yeni bir dünyanın kapısını açıyor. Yıllar sonra eski hocası onun için “Hikâyelerinin yapısını varoluşçu ve gerçeküstücü öğelerle oluşturdu, entelektüel ve esrarlı havasıyla yalın gerçekçilerin karşıtı bir yazar oldu” diyecektir. İlk öykü kitabı Bunaltı (1958), 1950 kuşağının etkilendiği varoluşçu felsefeyi ve Sartre ile açık etkileşimini yansıtıyor. İstanbul Hukuk’un ardından önce gönüllü, ardından zorunlu sürgün yılları da başlıyor. İstanbul Üniversitesi’ndeki asistanlık pozisyonundan sakıncalı bulunarak çıkarılan Özlü, 1979’da İsveçli eşi ve oğluyla birlikte Stockholm’e uçuyor. Ne var ki bu gönüllü sürgün yılları ona pek iyi gelmiyor. Gönüllü sürgün de çok geçmeden resmî sürgüne dönüşüyor zaten. 1983’te, yazıları sebebiyle hakkında dava açılıyor; ardından vatandaşlıktan çıkarılıyor. Bu yıllardan bahsetmekten “Bana yapılan şeyleri anlatmayı küçüklük sayarım” diyerek kaçınsa da Bunaltı ile başladığı yolculuğunu 30 kitaba, onlarca ödüle, yüzlerce dergi-gazete yazısına ve binlerce okura dönüştüren Özlü, sürgün hayatının zorluklarına karşı yazıyı yurt edindiği bir hayat yaşıyor. 

  • İnsan ruhunu halka açtı, yargılamadı; anlamaya çalıştı

    “Silifke Mukaddem Mahallesi, Becirli Sokak No 1’de doğdum. 11 çocuklu bir ailenin 11 numaralı çocuğuyum” diye başlıyordu kendi hikayesini anlatmaya Doğan Cüceloğlu. Annesini erken yaşta kaybetmiş, onun yokluğunda kimsesizlik hissini kendini başkalarını memnun etmeye adayarak doldurmaya çalışmıştı. Belki onu insan ruhunun anahtarının peşinden psikoloji okumaya, İstanbul Üniversitesi’nin ardından ABD’de doktora yapmaya yönelten de buydu. Akademik bilgiyi, herkesin anlayabileceği bir dille aktarmayı başarabilmesi, Cüceloğlu’nu nesiller boyunca ebeveynlikten iletişime insan davranışını anlamak isteyen binlerce kişinin başucuna yerleştirdi. “Ben sadece neden diye bakıyorum, anlamaya çabalıyorum, arkasında ne var diye görmeye çabalıyorum” diyordu. 83 yaşında hayatını kaybeden Doğan Cüceloğlu yargılamayan, ötekileştirmeyen tavrıyla hayatına dokunduğu, yaşam hediyesini idrak etmesine yardımcı olduğu insanlarla hatırlanacak.

  • Kadıköy’ün beyefendisi nadir bir çalışma azmi

    1917’de Kadıköy’de başlayıp, maliye müfettişliğinden Enerji Bakanlığ’ına uzanan, 80 yaşından sonra 40’a yakın kitap yazarak noktalanan dopdolu, rengarenk bir hayat. Cahit Kayra, eşine nadir rastlanır bir çalışma azmiyle 104 yıllık hayatının son gününe kadar toplumsal belleğimize yaptığı katkılarla hatırlanacak.

    Kaç faniye nasip olur; Osmanlı döneminde iki sultan devrine, üstüne 98 yıllık Cumhuriyet tarihine şahitlik etmek. Şahitlikle kalmayıp, bu asırlık tarihin aktörlerinden biri olmak. Artık kenara çekilme zamanı geldiğinde de 80 yaşından sonra bütün bu birikimi müthiş bir çalışma azmiyle yazıya dökmek… Cahit Kayra’ya olmuş. 

    1917’de Kadıköy’de başlayan 104 yıllık hayatının ilk anıları İstanbul’un işgal yıllarına ait. 1938’de Mülkiye’den mezun olduktan sonra Maliye Bakanlığı’ndan işe başlamış. Daha sonra üzerine bir kitap yazacağı Varlık Vergisi yıllarında genç bir maliye müfettişiymiş. Modern Türkiye’nin değişim ve gelişim evrelerini, Anadolu’nun en yoksul yıllarını, Halk Evleri ve Köy Enstitüleri’nin kapatılmasını, Türkiye’nin NATO’ya girmesini, askerî darbeleri en ön sıradan izlemiş. 1970’lerdeyse CHP’den siyasete girmiş; 1974’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olmuş. Tam da Kıbrıs Harekatı’na denk gelmiş Bakanlığı. Harekata dair toplantı notlarını tutan, dolayısıyla tarihimizin bu kritik hadisesinin anahtarını elinde tutan da Kayra olmuş. 

    Cahit Kayra, son yıllarında neredeyse her gün ziyaret ettiği Kadıköy’deki Tarihçi Kitabevi’nde 101. yaşgününü kutluyor. 

    1980’lerde başka bir dönem açılmış hayatında. Her şeyi bırakıp İstanbul’a gelmiş; ama ölene dek emekli olmamış. “Sürekli ve hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz ve ben bu dünyada artık çok eskilerde kaldığımın bilincindeyim. Bu gerçeği giderek hüzünden umursamazlığa dönüşen duygular içinde yaşıyorum. (…) Eski yılların olayları bitip kapanmış defterler gibi. Bitip kapanmış ve bir daha açılmayacak defterlerin içindekilerle pek az insan ilgileniyor. Biz toplum olarak olayların bittiklerini sandığımız zaman defterlerini de kapatıp kaldırıyoruz. İnsanın kendi belleğinin, toplumun ortak belleğine yansıması gerek” diyerek anılarını yazmaya başlamış. 

    Belleğimize katkıları şahsi anılarıyla sınırlı kalmamış. Yalnızca 1989’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bodrumunda bulup küflenmekten kurtardığı, Atatürk Kitaplığı’na taşıdığı “Şehremaneti haritaları” bile bu büyük insanı hayırla yadetmemiz için yeter de artar. Ama o 80 yaşından sonra yokuşundan merdivenine İstanbul’un dörtbir köşesiyle; Cumhuriyet’in özellikle ekonomi tarihiyle ilgili 40’a yakın kitap yazmış. İçlerine öyküler, romanlar, çeviriler de karışmış. Nâzım Hikmet’ten Muhsin Ertuğrul’a, Ahmet Haşim’den Cemal Süreya’ya, Aziz Nesin’den Mina Urgan’a Türkiye’nin en önemli şahsiyetlerinden kimi şöyle bir kafayı uzatmış hayatına, kimi uzun yıllar dostu olarak kalmış.

    Eşine nadir rastlanır kişiliği, şaşırtıcı hayatıyla Cahit Kayra da bizim toplumsal hafızamızda kalıcı olacak.