Biri Rolling Stones’u efsane statüsüne taşıyan yolun en önemli taşlarındandı, diğeri Moğollar’dan Erkin Koray’a Anadolu Rock’ın ritmini emanet ettiği bagetlerin sahibi. Biri dünya çapında, diğeri Türkiye’de müzikseverleri yasa boğan, yerleri doldurulmaz iki kayıp ve müzikteki etkileri…
74 yaşındaki Ayzer Danga’nın 28 Ağustos’ta koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği öğrenildi.
Yakın zamanda biri dünya çapında, biri Türkiye’de müzikseverleri yasa boğan iki kayıp yaşadık: Rolling Stones’un efsanevi davulcusu Charlie Watts ve Moğollar’dan Ayzer Danga… 58 yıldır Rolling Stones’la birlikte çalan Watts, kendi kuşağının en önemli davulcularından biriydi. The Beatles’tan Paul McCartney onu “Kaya gibi sağlam bir davulcu” olarak tanımlarken, ölümünün yarattığı şoku da tarif ediyordu. Evet, bir süredir hastaydı; son olarak bu yıl ABD’de yapacağı “No Filter” turnesine sağlık sorunları nedeniyle katılamayacağını açıklamıştı; fakat ilerleyen yaşına rağmen nesiller boyunca Rolling Stones’u Rolling Stones yapan en önemli parçalardan birinin kaybını kabullenmek yine de tüm müzikseverler için zor oldu.
Charlie Watts, The Rolling Stones’un en “efendi” üyesi olarak da biliniyordu.
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en önemli davulcularından Ayzer Danga ise Ağustos ayının son kayıplarındandı. “Moğollar’ın davulcusu” olarak ün kazansa da, aslında Erkin Koray’dan Selda Bağcan’a, Edip Akbayram’dan Mavi Işıklar’a birlikte çalmadığı Anadolu pop/rock’çı yok gibiydi. 1971’de Moğollar’ın Fransa’dan Türkiye’ye dönüşüyle gruba katılan Danga, son yıllarına kadar sahneden inmemişti. Murat Meriç onu şöyle anlatıyor: “Hikâyesini ‘yokluklar içinde kendi davulumu yaptım desem yalan olmaz’ cümlesiyle başlatır -ki doğrudur. Onu tanımamıza sebep sihirli sözcük, ‘hırs’. Mahallede kurduğu Siyah Örümcekler, bu yolda ilk durağı. Sonrası, başarılarla dolu. Muhabbeti aklımdan, güleryüzü gözümün önünden gitmeyecek. Alkışlarla uğurluyoruz…”
Fransız felsefesinin en üretken düşünürlerinden, pek çok kitabı Türkçeye de çevrilen Jean-Luc Nancy, hayatının 10 yılından fazlasını sağlık sorunlarıyla boğuşarak geçirmiş; kalp naklinin ardından deneyimlerini yazdığı L’intrus, aynı adlı bir filme de konu olmuştu. Her zaman büyük bir sempatiyle yaklaştığı “insanlık durumu”, temel temalarından biriydi.
Çağımızın en üretken düşünürlerinden, Fransız felsefesinin büyük isimlerinden Jean-Luc Nancy, 24 Ağustos’ta 81 yaşında öldü. 1940’ta Bordeaux yakınlarındaki Caudéran’da doğan Nancy, 1962’de Paris Üniversitesi’nin felsefe bölümünden mezun oldu ve sonraki 20 yıl boyunca bir yandan kendini yazmaya adarken bir yandan da dünyanın farklı yerlerinde ders vermeye devam etti.
Birçok metni birlikte imzalayan Nancy ve meslektaşı Lacoue-Labarthe’ın birlikte öğretme stili, “sigara dumanından bir sisin içinde ve otorite ritüelleri olmadan” diye tanımlanmıştı (John Mckeane-Expert Comment). 1973’te Nancy, 30 yıl boyunca çalışacağı Strasbourg’daki Université des Sciences Humaines’e öğretim görevlisi olarak girmiş; 1987’de ise özgürlük kavramını bir tür kişisel mülkiyet olarak ortaya koyan ve Jean-François Lyotard ile Jacques Derrida tarafından gözden geçirilen teziyle (L’experience de la liberté – Özgürlük Deneyimi) doktorasını almıştı.
Çağımızın en üretken düşünürlerinden Jean-Luc Nancy’nin siyasetten sanata, filmden müziğe pek çok konuda kaleme aldığı devasa külliyatında 70’e yakın eser bulunuyor.
1980’lerin sonundan itibaren sağlık sorunlarıyla uğraşan Nancy, 1991’de bir kalp nakli operasyonu geçirmişti. Bu dönemde parçası olduğu pek çok komiteden ve üniversiteden uzaklaşsa da yazmaya asla ara vermedi. Neredeyse 10 yıl süren sağlık sorunlarından yola çıkarak yazdığı şaşırtıcı derecede samimi eseri L’intrus ise Claire Denis’nin aynı adlı filmine konu oldu. Kitap, başkasına ait “davetsiz bir misafir”in uzun vadede bedenin bir parçası olmaya doğru gidişini anlatıyordu. İnsan bedeni üzerine yazılmış olsa da, beden burada kolaylıkla bir göçmenin, bir mültecinin girdiği ülke olarak da okunabilirdi (Peki şimdi atmayı bırakan kimin kalbi acaba?)
Nancy’nin sinemayla tek işbirliği değildi bu. Yazdığı çok sayıda kitap içinde İranlı yönetmen Abbas Kiarostami üzerine yazdığı Filmin Kanıtı da öne çıkar. Ayrıca 2014’te insan-hayvan ilişkileri üzerine birlikte çalıştığı Phillip Warnell’in bir filminde de rol almıştı. Aslında kiminle işbirliği yapıyor olursa olsun, her zaman büyük bir sempatiyle yaklaştığı “insanlık durumu”, onun temel temalarından biri olarak çalışmalarının merkezinde kalmıştı.
Özgürlük Deneyimi (Ara-lık, 2006), Tanrı, Adalet, Aşk, Güzellik (Monokl, 2011), Dünyayı Yaratmak ya da Küreselleşme (Monokl, 2014), Alman Felsefesi Üstüne Diyalog (Metis, 2017) gibi eserleri Türkçeye de çevrilen Nancy, son olarak pandemi ve hükümetlerin “istisna hâli yaratması” üzerine düşünceleriyle gündeme gelmişti.
Carvalho, 25 Nisan 1974’te Portekiz’deki Salazarcı faşist yönetimin kansız bir şekilde devrilmesini sağlayan “Karanfil Devrimi”nde cesareti, karizması ve iradesiyle öne çıkan bir subaydı. Askerlerin tüfek namlularına taktıkları karanfiller, devrimin alamet-i farikası hâline gelecek; Carvalho ise Portekiz’in sömürgecilik ve faşizmden kurtuluşunun simgesi olacaktı.
Shakespeare’in “Korkaklar, ölmeden önce defalarca ölür; cesur insan ölümü bir kere tadar” sözünün geçerli olduğu insanlardan biriydi Carvalho. Bir subay olarak pek bilgi sahibi olmadığı siyaseti, sömürge ordusunda görevli olduğu sırasında öğrenerek radikalleşmiş; Portekiz’de 25 Nisan 1974’te en uzun süreli faşist rejimin kansız bir şekilde devrilmesinde önemli bir rol oynayan Silahlı Kuvvetler Hareketi’nde (MFA) karizması ve iradesiyle öne çıkmıştı.
Devrimin hemen ardından, işçiler, köylüler ve erattan oluşan komiteler kurarak kokuşmuş bir toplumdan canlı, dinamik bir topluma doğru yönelmişlerdi. Siyasi polisin mekanları basılmış, neredeyse yarım yüzyıllık faşist rejim mezara gömülmüştü. Askerlerin tüfeklerinin namlusuna taktıkları “karanfil”, devrimin alamet-i farikası olacaktı. 1 hafta sonra 1 Mayıs 1974 gösterilerindeyse Lizbon sokaklarında askerlerle işçiler kardeşleşiyor; denizciler ve kadınlar Eisenstein’in “Potemkin Zırhlısı” filminden fırlamış gibi görünen bir manzarayla meydanları dolduruyordu.
Ordunun üst kademelerindeki ılımlı muhalefet, kitle baskısını sönümlendirmeye yönelmiş; Carvalho 1975’teki bir darbe vesilesiyle önce hapsedilmiş kısa süre sonra serbest kalmış; bunun üzerine kendi isteğiyle görevinden istifa etmişti. Aynı yıl Küba’da Havana Meydanı’nda Fidel Castro’nun davetlisi olarak bir konuşma yapmıştı: “Ya vatan ya ölüm”…
Portekiz’de 1976’daki ilk başkanlık seçimlerinde radikal solun adayı olarak ikinci sıradaydı (%16.46). Tekrar tutuklanmış, çok kısa bir süre sonra medeni hakları askıya alınarak serbest bırakılmıştı. 1980’de FUP (Halkçı Birlik Cephesi) adında bir parti kurmuştu. 1984’te ilişkisi olmadığını iddia etse de FP25 denen terorist bir örgütün üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı. 1987’de 15 yıl hapse mahkum edilmiş; 1989’da şartlı salıverilmiş; 1996’da yüksek mahkeme tarafından affına karar verilmişti.
25 Temmuz’da Lizbon’da hayata veda eden Carvalho, 84 yaşındaydı.
Farklı görüşlerde olmalarına rağmen François Mitterrand, Willy Brandt gibi dönemin önde gelen simaları ona olan sempatilerini gizlemediler. Ölümünün ardından Başbakan Antonio Costa, Karanfil Devrimi’nin bu renkli önderinin anısı önünde saygıyla eğildiklerini söylüyordu. Ne de olsa Portekiz’in sömürgecilik ve faşizm belasından kurtuluşunu bir simgesi varsa, o da Otelo Carvalho’ydu.
15 Ağustos’ta son nefesini veren unutulmaz Alman santrfor Gerd Müller, kariyeri boyunca 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kaldırmış; 7 sezon gol kralı olmuştu. Kimi rekorları yıllar sonra başka şartlar altında kırıldı ama, onun futbol topu ve golle unutulmaz ilişkisi efsaneydi.
Yıllardır alzheimer hastalığıyla savaşan “Bombacı” lakaplı santrfor Gerd Müller, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biriydi; ceza sahasında kadraja girdi mi işiniz biterdi. Müller, 15 Ağustos’ta 75 yaşında son nefesini verdi.
1945’te küçücük bir şehir olan Nördlingen’de dünyaya gelen Müller, doğduğu mıntıkanın minik ekibinde başlamıştı golleri sıralamaya. Delikanlı o kadar iyiydi ki büyük takımlar peşine düştüğünde henüz reşit bile değildi. Önce Münih’in o zamanki devi 1860, genç santrforu kadrosuna katmayı kafasına koydu. Ancak kader ağlarını ördü; onu kapan, bugünün devi, o dönemin iflasın eşiğinden dönmüş ufak takımı Bayern oldu.
Onu halterciye benzeten hocası, kısa sürede elindeki değerin farkına varmıştı. O atıyor, Bayern büyüyordu. Alman Millî Takımı formasıyla 1966’da tanışan Müller, 1969’da Bavyeralıları zafere taşımıştı. Kimilerine şaka gibi gelse de bu, Bayern’in tarihindeki ikinci şampiyonluktu. Kırmızı-beyazlılar, 1972’den 1974’e Bundesliga’yı tahakküm altına alırken, Bombacı’nın golleriyle Federal Almanya aynı dönemde önce Avrupa şampiyonu olmuş, ardından Dünya Kupası’nı kaldırmıştı.
1974’te Panzerler’e veda eden Müller, 1979’da Bayern’den de ayrıldı. Kariyerine Amerika’da veda eden futbolcu 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kazanmış; 7 sezon gol kralı olmuştu.
Biraz susmalı, akıllara durgunluk veren istatistiklerine göz atmalı…
Bundesliga’da üstüste 12 sezon boyunca en az 20 kez ağları bulan Bombacı, 5 defa da 30 gol barajını aşmıştı. Söylemeye gerek yok; lig tarihi boyunca onun kadar fazla fileleri sarsan yok. 427 maçta 365 defa tabelayı değiştiren yıldız, Almanya Kupası’nın da en golcü ismi.
Kimi rekorlarının zaman içinde kırıldığına şahitlik ettik. Hatta birçoğumuz bazı rekorlarının kırılmasının ardından “Bunu da mı o yapmıştı” diye şaşırıp kaldık. Panzerler adına 62 maçta 68 defa fileleri sarsan Müller, Miroslav Klose tarafından geçilinceye kadar takımın en golcü oyuncusuydu (Gerçi halefi, onun neredeyse iki katı defa, tam 137 kez terletmişti Almanya formasını, ama neyse…) 1972’de tüm kulvarlarda toplam 85 kez ağları bularak taktığı, “bir takvim yılında en çok gol atan futbolcu” apoletini ise ancak 40 yıl sonra Lionel Messi sökmüştü. Bir zamanlar Avrupa Kupaları’nda en çok fileleri sarsan da oydu.
1960’ların ortasından itibaren unutulmaz filmlere imza atan Kartal Tibet, okullu bir tiyatrocu, usta bir aktördü. 10 yıl süren oyunculuk kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol almış, sonrasında yine unutulmaz yapımların yaratıcısı-yönetmeni olmuştu. Hep yaşayacak.
DEFNE AKMAN
Vietnam savaşı 1965’te giderek şiddetlenirken, kozmonot Alexey Leonov ilk uzay yürüyüşünü gerçekleştirip tüm dünya Beatles’ın “Help!” şarkısıyla yankılanırken, Türkiye’de zalimlere dünyayı dar eden bir kahraman, “Altay’dan Gelen Yiğit Karaoğlan” belirdi. Camoka’ya (Danyal Topatan) haddini bildiren Kartal Tibet, sinemadaki bu ilk rolünde, erkeksi bakışları, uzun boyu ve inandırıcı oyunuyla kısa zamanda sevildi.
Yeşilçam’ın altın çağına imza atmış oyuncu, senarist ve yönetmen Kartal Tibet’i 2 Temmuz 2021’de 83 yaşında kaybettik. Öğretmen bir anne-babanın ilk çocuğu olarak Ankara’da doğan Tibet, aslında mimar olmak istiyordu. Ancak anne-babasının boşanmasının ardından sanatın ruhuna iyi geleceğini düşünerek konservatuvara girdi ve birincilikle mezun oldu. Ardından Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Albert Camus’nün Caligula oyununda rol aldı. 1961’de 4 arkadaşıyla birlikte Ankara’nın ilk özel tiyatrosu Meydan Sahnesi’ni kurdu. Başarılı bir tiyatrocu olarak sinemaya adım atmaya ilk başta çok hevesli değildi. Ancak 1963’te evlendiği ve daha sonra iki çocuğu Kanat ve Kumru’nun annesi olan Gündüz Hanım’ın da teşvikiyle, Suat Yalaz’ın senaryosunu okuyarak 1965’te sinemaya atıldı. 10 yıl süren sinema kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol aldı. Önce Karaoğlan serüvenleri, daha sonra Sezgin Burak’ın yarattığı Tarkan karakterinin uyarlamaları, ardından halk tarafından çok sevilen melodramlarda oynadı. Bunlar arasında “Küçük Hanımefendi” (1970), “Son Hıçkırık” (1972) gibi Ertem Eğilmez filmleri, Metin Erksan’ın “Dağlar Kızı Reyhan”ı (1969), Atıf Yılmaz’ın “Ateş Parçası” (1971) gibi yapımlar vardı.
Seks filmleri furyasıyla sinemaya kısa bir ara verdikten sonra Ertem Eğilmez’le Arzu Film’de çalışmaya başladı. Burada ilk kez 1976’da “Tosun Paşa” filmiyle yönetmenliğe adım attı. Arzu Film’in hüzünle neşenin içiçe geçtiği, halkın zevkle izleyebileceği sinema anlayışı onunkiyle örtüşüyordu. Aralarında Aziz Nesin uyarlaması “Gol Kralı” ve “Zübük”ün de bulunduğu birçok film yönetti.
Her zaman iş yapan filmlerin oyuncusu, yaratıcısı ve yönetmeni oldu. Ancak yeni şeyler denemekten de hiç çekinmedi. Kemal Sunal’la birlikte Almanya’ya gidip zor şartlarda film çekmesi ya da Anadolu’nun farklı kentlerinde oyunlar yönetmesi, bitmez tükenmez sanat sevdasını gösteren birkaç örnek sadece. Televizyonda ise milyonlar tarafından sevgiyle hatırlanan “Süper Baba” ve “Bizim Aile” gibi dizileri yönetti.
Kartal Tibet insanlara ulaşmayı her şeyden daha çok önemsedi. Sanatçının Zincirlikuyu Camii’ndeki cenazesi çok kalabalıktı. Yeşilçam emekçileri ve hayranları onu son yolculuğunda yalnız bırakmadı. Sinemaseverlerin kalplerinde, yetiştirip ekrana ve sinemaya kazandırdığı oyuncuların sahnelerinde her zaman yaşamaya devam edecek.
1965’te başarılı bir tiyatro kariyerinin ardından sinemaya giren Kartal Tibet, tarihî dramalardan aşk filmlerine her rolün altında kalkan usta bir aktör, unutulmaz film ve dizilere imza atmış bir yönetmendi.
Sabancı ailesinin ikinci kuşak temsilcisi Şevket Sabancı, Esas Holding ve Pegasus Havayolları ile yeni bir grup kurarak perakende, gayrimenkul, eğlence ve sağlık sektörlerinde büyük bir başarı göstermişti.
Türkiye’nin en büyük holdinglerinden Sabancı Holding’in ikinci kuşak temsilcisi ve Esas Holding’in kurucusu Şevket Sabancı, 22 Temmuz’da 85 yaşında hayatını kaybetti. Babaları Hacı Ömer Sabancı holdingin temellerini atmış; ikinci kuşağın temsilcileri Sakıp Sabancı, Hacı Sabancı, Erol Sabancı ve Özdemir Sabancı elele vererek işleri adım adım büyütmüştü.
Şevket Sabancı’nın Sabancı Holding’den ayrılma hikayesi oldukça ilginçti. Şevket Bey, aile şirketlerinin ikinci kuşaktan sonra sıkıntı yaşaması üzerine kafa yormuş; bunu çözmek için yakın tarihin en büyük servetlerinden birinin sahibi olan ve Avrupa’da bankacılık sektöründe öne çıkan Rothschild ailesinin geçmişindeki parçalanmayı yakından incelemişti. Bu araştırmaların sonunda Sabancı Holding’te üçüncü kuşak temsilcilerini, önce her kardeşin birer çocuğu olmak üzere 5’e, sonra 2-3’e, en nihayetinde de sıfıra indirmeyi teklif etmişti. Önerisinin kabul görmemesi üzerine ise farklı bir adım atarak 2000’de, uzun yıllar yönetim kurulu başkan vekilliğini yaptığı Sabancı Holding’den ortaklığını devam ettirmek kaydıyla hisselerini satarak ayrılmış; Esas Holding böyle kurulmuştu. Temellerini kızı Emine Sabancı Kamışlı ve oğlu Ali Sabancı ile birlikte attıkları Esas Holding, 10 yılda birçok sektörün liderleri arasına girmişti; Pegasus Havayolları üzerinden havacılık, ayrıca gıda, perakende, gayrimenkul, eğlence ve sağlık sektörlerinde faaliyet gösteriyordu. Şevket Sabancı, holdingin yönetim kurulu başkanlığını geçen yıl oğlu Ali Sabancı’ya devretmişti.
90’lardan bu yana hem sahnede ve ekranda oyuncu olarak çalıştı hem de sahne arkasında kalemiyle siyasete dokunarak mizah yaptı. Ancak son dönemde onu kitlelerle buluşturan, evinde cep telefonuyla çektiği videolar olmuştu. “Baskının olduğu yerde mizah çoğalır” diyen sanatçıyı çok genç yaşta kaybettik.
Son dönemde sosyal medyada paylaştığı siyasi hiciv skeçleriyle hatırı sayılır bir izleyici kitlesine ulaşan, özellikle politikacıların taklitleriyle tanınan oyuncu Turgay Yıldız, 56 yaşında kalp spazmı geçirdikten sonra tedavi gördüğü yoğun bakım servisinde hayatını kaybetti. Yıldız, “Baskının olduğu yerde mizah çoğalır” diyerek çekmeye başladığı videolardaki cesaretiyle övgü topluyordu. Ancak o, kendisini cesur bir insan olarak tanımlamıyordu. Ölümünden önce verdiği son röportajlardan birinde “Ben onurumu korumaya çalışıyorum” demişti. “Bir haksızlık ya da yanlışlık varsa, bunu görüp sessiz kalmak ağırıma gidiyor. Konuştuğum için cesur gibi görünüyorum. Oysa tek yaptığım bir insan olarak onurumu korumak”. Yıldız, “15 milyon takipçisi olan arkadaşlar siyasi bir cümle kuramıyorlar” diyerek mizahın ve sanatın halkın sorunlarına dokunması gerektiğini de vurguluyordu. Son dönemde çektiği videoların dışında da bu anlayışı sürdürmüştü.
Son stand-up gösterisi, “Ülkeyi 7 Cüceler”, Türkiye ve dünya gündemini yorumlayan bir siyasi hicivdi. 90’lı yıllardan beri, sahnede ve kamera önünde olduğu kadar perde arkasında kalemiyle de siyasete dokundu, dokundurdu Turgay Yıldız. Hem yetişkinlere hem de çocuklara yönelik yazdığı oyunlarla Hasan Tahsin ve Cengiz Polatkan ödülleri başta olmak üzere pek çok ödül almıştı. 1965 doğumlu sanatçı, 1987’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümünden mezun oldu. TRT Ankara Televizyonu’nda metin yazarlığı, oyunculuk, program sunuculuğu yaptı; pek çok televizyon programı, dizi ve sinema filminde rol aldı. 1993’te Ankara’da Ali Okyar, Hüseyin Gazi İnce ve Aynur Aksoy ile beraber kurduğu “Sanatolia”, diğer adıyla “Ankara Komedi Sahnesi”ni “Annemin çeyrek altınıyla kuruldu” diye anlatıyordu.
Oyuncu ve yazar Turgay Yıldız, “Konuştuğum için cesur gibi görünüyorum. Oysa tek yaptığım bir insan olarak onurumu korumak” demişti.
“Onlarca ödül de aldık, mahkemelere de çıktık. Övgü de işittik küfür de ama yılmadık” diyen oyuncu, hikayesinin son perdesini kendi ağzından “Amerika gidiş, Avcılar Belediyesi’nde 6 sene oyuncu yetiştirme, İstanbul’u terkediş, pandemi günleri… Elbette tüm bu hayhuyun içerisinde telefonun kamerasıyla çektiğim yüzlerce politik skeç ve bunların sosyal medya üzerinden estirdiği rüzgar… Eksik-gedik hikayemiz bu” diye özetliyordu.
“Ben Demirel’i tanıdım, Türkeş’i tanıdım, Mesut Yılmaz’ı tanıdım. Tüm rahmetlileri tanırım. Ne ben ne başkası bu dünyada kalacağız. O yüzden kötülük etmeyin” diyerek de son noktayı koymuştu.
Temmuz’da Gürcistan, Hollanda ve Afganistan’da üç meslektaşımızı kaybettik. Alexander Lachkarava LGBT karşıtı bir gösteride, Peter de Vries mafya üzerine bir program sonrasında ve Danish Siddiqui, Afganistan-Pakistan sınırında öldürüldü. Ülkemizde de bazı güvenlik güçleri gazetecileri hedef alarak darp etti.
Önce 11 Temmuz’da Gürcistan’da düzenlenen LGBT karşıtı bir gösteride görev yapan kameraman Alexander Lachkarava, aşırı sağcılar tarafından darp edilmesinin ardından hayatını kaybetti. 50’nin üzerinde gazetecinin saldırıya uğradığı gösterilerin ardından bu kayıp, şiddete kapı açan siyasetçilere karşı öfkeye neden oldu. Lachkarava’nın ölümünü, 15 Temmuz’da dünya çapında suç örgütlerine yönelik araştırmalarıyla tanınan Hollandalı gazeteci Peter de Vries’in ölümü izledi. 64 yaşındaki de Vries, 6 Temmuz’da Amsterdam’da bir televizyon programına konuk olduktan sonra eve dönerken başından vuruldu ve yaşam savaşını kaybetti. Sınır Tanımayan Gazeteciler, cinayeti “Organize suçun artık medya için büyük bir tehlike oluşturduğu Avrupa’daki bir dizi cinayetin sonuncusu” olarak tanımladı. 2017’de Malta’da Daphne Caruana Galizia, 2018’de Slovakya’da Jan Kuciak ve bu yılın Nisan ayında Yunanistan’da Giorgos Karaivaz, mafya tarzı cinayetlere kurban gitmişti. Son olarak bir hafta bile tamamlanmadan 16 Temmuz’da bir acı haber de Afganistan’dan geldi. Reuters’ın Hindistan’daki baş foto muhabiri, Pulitzer ödüllü Danish Siddiqui, Kandahar’daki çatışmaları haberleştirirken Pakistan sınırında Taliban pususuna düşen konvoyda hayatını kaybetti.
Uluslararası Basın Enstitüsü verilerine göre, son cinayetlerle birlikte 2021’de öldürülen gazetecilerin sayısı 22’ye ulaştı. Bunların içinde 9 Mart’ta, “yayınlarda kullanılan bazı terimlere kızdığı” gerekçesini öne süren bir dinleyicisi tarafından vurularak öldürülen Bursalı radyo programcısı Hazım Özsu da var. Katil, “Artık sesini kısıyorum” diyerek silahını çekmişti.
Afganistan’da hayatını kaybeden Danish Siddiqui, mafya üzerine araştırmalarıyla tanınan Hollandalı gazeteci Peter de Vries ve Tiflis’te LGBT karşıtı bir gösteride darp edilerek öldürülen Alexander Lachkarava (soldan sağa).
“Öldürülmese de” öldüresiye darp edilen gazetecilerin sayısı çok daha yüksek. Geçen ay Taksim’deki Onur Yürüyüşü’nü takip etmek isterken birkaç polis memurunun nefes almasını engelleyecek şekilde boğazına bastırarak, ters kelepçeyle gözaltına aldığı AFP muhabiri Bülent Kılıç ve Almanya’daki evinin bahçesinde bıçaklı ve yumruklu saldırıya uğrayan Erk Acarer, yalnızca ses getirenler.
21 Temmuz’da Kadıköy’deki Suruç anmasında haber yapmaya çalışırken polisin alanı terketmeleri talimatını verdiği, ardından gaz ve plastik mermilerle hedef aldığı gazeteciler ise son örnek oldu. AFP muhabiri Yasin Akgül ve EPA fotomuhabiri Erdem Şahin plastik mermilerle vuruldu; Dokuz8Haber’den Fatoş Erdoğan darp edildi. Çatışma bölgelerinde, protestolarda, mafyaya ya da hükümetlere karşı eleştirel haberler üzerinde çalışırken hayatlarını riske atan tüm gazeteciler adına “Daha fazla güvenlik, daha fazla özgürlük”…
Müthiş bir sol kanat oyuncusu ve santrfordu Güngör Sürel. Beyoğluspor’da başladığı kariyerini Şekerspor’da tamamladı. 2. Lig’in “first class” oyuncusu, İstanbul beyefendisi bir sporcu.
FETHİ AYTUNA
Futbol tarihimizin, talihi yeteneğiyle ters orantılı yıldızlarından “Arap Güngör” lakaplı Güngör Sürel, süratli bir sol kanat oyuncusu ve santrfordu. Büyük kulüplerde oynasa bir Metin Oktay veya Can Bartu gibi iz bırakacakken, Beyoğluspor ve Şekerspor’da “Yerli Pele” olarak yayılan şöhreti, futbolu bıraktıktan sonra unutulmuştu. 1938’de Adana’da doğan Sürel, Osmanlı döneminin Afrikalı bir ailesinden geliyordu. Babası son Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın sağkoluydu. Mahalle takımıyla Beylerbeyi sahasında yapılan bir yazlık turnuvada Beyoğluspor idarecileri onu beğenince, 18 yaşında profesyonel olmuştu.
2013 başlarında yaptığımız görüşmede Beyoğluspor’un oyun tarzını şöyle anlatmıştı: “Günay Abi Alpay’a, o bana atardı topu. Bu şekilde iki-üç pasla çabucak kaleye inen bir oyun tarzımız vardı”. Millî Lig’in ilk yıllarında yer alamayan Beyoğluspor, 1962- 63 sezonunda lige katılmaya hak kazandı. Sürel, Beyoğluspor’un iki sezon boyunca mücadele ettiği ligde, takımının en golcü ismi oldu.
Başarısının sonucu olarak Fenerbahçe’nin transfer listesine girdi, ama bu transfer gerçekleşmedi. Beyoğlusporlu yönetici “Sarı” Niko’yla birlikte, Fenerbahçe’nin o yıllardaki ünlü yöneticisi Müslim Bağcılar’la yaptıkları görüşmeyi şöyle anlatmıştı: “Aralarında Arnavutça konuştular. Konuşmanın sonunda Müslim Bey bana döndü, ‘Bunlar iyi gâvur, sen kulübünde kal’ dedi”. Sürel Beyoğluspor’da oynarken en ciddi transfer teklifini İtalya’nın Bari kulübünden almıştı. Ancak makus talihi yakasını yine bırakmadı; zira 15 gün önce yabancı oyunculara vergi getirilmişti. Bari yöneticileri onu beğenseler de vazgeçtiler.
Peşpeşe hayal kırıklıkları yaşayan Sürel, ummadığı bir anda 1965-66 sezonunda Ankara ekibi Şekerspor’a transfer oldu. Bir aile ziyareti sırasında Şekerspor’da oynayan eski bir arkadaşına rastlamış, onun tavsiyesi ve antrenör Coşkun Özarı’nın ‘Hemen alın’ uyarısıyla bu transfer gerçekleşmişti. Üstelik peşin verilen para sayesinde futbol hayatının ilk ciddi gelirini elde etmiş ve Ankara’da bir daire satın almıştı. Her sezon küme düşmemek için mücadele eden Şekerspor maçlarında attığı kritik gollerle takımını kurtaran kaptan hâline gelecekti.
1972-73 sezonunda, artık 2. Lig’de mücadele eden Şekerspor’da futbolu bırakan Sürel, yine aynı kulübün altyapısında antrenörlüğe başladı. Kısa sürede A takımın hocalığına yükseldi. Ardından Elazığ, Lüleburgaz, Beykoz, Anadoluhisarı, Gebze, Anadolu, Yalova takımlarını çalıştırdı. Ne var ki teknik direktörlük, iş bulmak için insanların peşinden koşturmayı sevmeyen bu İstanbul beyefendisinin karakterine uymuyordu. Erken denebilecek bir yaşta hocalık kariyerini noktaladı. Büyükada’ya yerleşti.
Anadolu coğrafyasının ses tarihçisi. Anadolu sosyal tarihinin görüntü ve biçim uzmanı. Olağanüstü bir arşivci ve o arşivi bugüne bağlayan bir büyük usta. Tükenmez bir enerjiyle çalışan, üreten uluslararası bir kültür insanı. Kalan Müzik’le Türkiye’nin ses-müzik arşivini evrenselleştiren müstesna bir insan evladı. Hepimizden uzun yaşayacaksın.
Türkiye, insanıyla ve devletiyle sanatına, kültürüne, tarihine sahip çıkan bir ülke olsaydı; Hasan Saltık nadir bir araştırmacı, müstesna bir aydın ve yayıncı sıfatıyla anılır, tarihe yazılırdı. Ülkemiz, bilindiği gibi böyle bir ülke değildir. Saltık’ın yaptığı işler ise bunların da üzerinde, kahramanlık seviyesindeydi. Müzik ve insan kültürü alanında, devletin, hükümetlerin, üniversitelerin, tarihçilerin düşünmediği-gerçekleştiremediği-beceremediği işleri başardı. Kah küçücük odasında telefonla, kah arazi üzerinde çalışıp iz sürerek ortaya çıkardığı, yaptığı kayıtlar dünya çapında değer taşıyan olağanüstü bir arşiv, bir kültür mirası hazinesidir.
Anadolu coğrafyasının ses tarihçisidir. Anadolu sosyal tarihinin görüntü ve biçim uzmanıdır. Olağanüstü bir arşivci ve o arşivi bugüne bağlayan bir büyük ustadır. Tükenmez bir enerjiyle çalışan, üreten uluslararası bir kültür insanıdır… Bunu okusa, “Moruk amma abarttın ya, çalışıyoruz kendimizce” der veya şaka yollu “Olm, kardeşin bütün bu işlerin 1 Numarası; az bile yazmışsın” diyerek kendisini -ti’ye alırdı.
Dergimize baştan beri destek veren Kalan Müzik sayesinde Türk okurları müstesna bir koleksiyon sahibi olmuştu.
“Araştırdığını yaşamışsındır” derler. Dolayısıyla ortalama 1000 yıl yaşadı Hasan Saltık. Onun ses ve söz dağarcığındaki çeşitlilik-zenginlik, bugünümüzü anlamlı kılan zengin bir referans sağladı gündelik hayatımıza. Aslında Saltık’ın yaptıklarını, ortaya koyduklarını görüp dinleyince, bu coğrafyanın yaşayıcıları olarak kendimizi bir “şey” sanıyorduk. Daha doğrusu tarihten gelen o sesleri duyunca, atalarımızın-analarımızın ne denli yüksek, otantik ve saygıdeğer işler yaptığını idrak ediyor; bugünkü düşüklüğümüzü-düşkünlüğümüzü unutur gibi oluyorduk. Hasan Saltık bize umut veriyordu; “biz de yapabiliriz” diyordu; “kökü bizde, çalışalım” diyordu. Biz ise onun gibi yapamıyorduk. Bizim beynimiz-kalbimiz onun gibi değildi. Bizim önemli siyasi konularımız, kıymetli dünya görüşlerimiz, dokunulmaz dinî hassasiyetlerimiz, ideolojik-etnik pozisyonlarımız, süper gündelik dertlerimiz ve kişilik saydığımız ego’larımız vardı. Biz bütün bunları bir kenara bırakıp, onun gibi işe, duruma, insana, meseleye, üretime ve kaliteye konsantre olamazdık.
Tarihimizle aramızı buluyordu Hasan Saltık; biz ise onun yaptığı işi saygıdeğer bulmakla birlikte, bu aranın açık durmasını tercih ediyorduk. Bu ara kapanırsa yüzleşme, hesaplaşma, düşünme, çalışma, üretme gibi can sıkıcı işler vardı. Neme lazımdı. Biz böyle iyiydik. Öncesiz ve sonrasız yani şimdiki zamanın sonsuzluğunda varoluşmak varken, ne diye uğraşacaktık? Saltık’ın yaptığı işleri takdir ve stilize ederek yetinebilirdik.
Rahatsız edici bir insandı Hasan Saltık. Batılılar ve Doğulular bizden çok önce onun ne kadar müstesna bir insan olduğunu idrak etmiş, resmî kurumlarına, kuruluşlarına danışmanlık için yalvar-yakar olmuşlardı. Biz “kenar Batılı”lar ise bunu hafif sezer gibi olmuş, buna rağmen “daha büyük meseleler”le uğraştığımız için çok da “şeyetmemiştik”.
Yine de Hasan Saltık’ın ölümünden sonra gerek sosyal medyada gerekse cenazedeki mesajlar ve insanlar, Türkiye’de çok nadir olsa da “biraraya gelebileceğimizi” gösterdi. O da yattığı yerden “söyledik size kardeşim” dedi büyük ihtimalle. Bundan böyle -pek umudum yok ama- umarım sesine, eserine, mirasına kulak veririz.
Her zaman yanımızdasın Hasan ve şüphesiz hepimizden uzun yaşayacaksın.
HEM ARŞİVLERDE HEM SAHADA ÇALIŞTI, ÇALIŞTI…
İnanılmaz bir miras bıraktı; geleceğe taşımak hepimizin borcu
MURAT MERİÇ
Birileri gelip size “Memleket müziğine en çok hizmet etmiş isim kimdir?” sorusunu sorsa ne cevap verirsiniz? Bu sorunun cevabı bende tek: Hasan Saltık. Hep öyleydi. En azından son yirmi yıldır… Hasan’ın kurduğu Kalan Müzik otuz yıl önce hayatımıza girdi ama o çok daha öncesinde bir şeyler yapmaya başlamıştı.
“Bir şeyler” dediğime bakmayın, büyük şeyler. Meraklısı, Ruhi Su albümlerinin, ‘80’li yılların sonundan itibaren Nepa bünyesinde yeniden ve tertemiz kayıtlarla, üstelik seriye yaraşır bir kapak düzeniyle yayımlandığını bilir. Bu, Hasan Saltık’ın işi. “Gönül borcumdu” der çünkü o albümleri dinleyerek büyümüş. Sayesinde, bugün herkes onları tertemiz kayıtlarla dinliyor. Seri, Nepa’dan Ada’ya geçti ve hâlâ aynı şekilde basılıyor (…)
Hasan Saltık, memleketin herhangi bir döneminde görevde olan herhangi bir Kültür Bakanından çok daha fazla iş yaptı, memleket kültürüne büyük hizmetlerde bulundu. Aynur’dan Kardeş Türküler’e bize kazandırdığı şarkıcılar, topluluklar yeter… Tülay German yıllar sonra yeniden tanınmışsa, Fikret Kızılok albümlerini istediği gibi yapabilmişse, Selahattin Pınar’dan Seyyan Hanım’a pek çok isim arşivlerde kaybolmuş kayıtlarıyla hayatımıza girmişse ve en önemlisi dil kaygısı olmadan şarkılar/türküler seslendirilebilmişse, bunlar hep Hasan sayesinde (…)
Yaptıklarının hangi birini anlatayım? Ahmed Arif’in kendi sesinden şiirlerini derlediği (Saltuk Plak etiketiyle yayımlanan) “Hasretinden Prangalar Eskittim”den ilk Kürtçe film olan “Mem û Zin’in müziklerini topladığı albüme, Rebetiko albümlerinden kantoları, tangoları, gazelleri derlediği albümlere, bir çığır açan Arşiv Serisi’nden Neşet Ertaş külliyatına bir çırpıda onlarca isim, yüzlerce albüm sayabilirim. Kalan Müzik hepimizin çocuğuydu. Onu Hasan’la birlikte büyüttük ya da daha doğru bir deyişle Hasan büyütürken buna yakından şahit olduk.
Kalan Müzik tarafından yayımlanan ilk kaset, Grup Yorum’un “Yürek Çağrısı” albümü. Mayıs 1991’de piyasaya verildiğinde herkes bu yeni firmayı merak etmişti. Hasan Saltık’ın yolu toplulukla “Cemo / Gün Gelir” albümünde kesişmiş, bu birliktelik yeni firmaya taşınmıştı. Hasan Saltık, yasaklı olduğu günlerde bile Grup Yorum albümlerini inatla yayımlamayı sürdürmüştü. Bir dönem albümler çıktığı anda toplatılıyor, Anadolu’ya gönderilen koliler, kurşunlanarak ve açılmadan Kalan’a geri gönderiliyordu. Hasan buna rağmen yılmadı ve albümleri inatla yayınladı. Grup Yorum’un geldiği noktada Kalan Müzik ve Hasan Saltık’ın payı büyük.
Sadece bunlar değil, ilk döneminde cesur adımlar attı ve kimsenin yayımlamaya cesaret etmediği kimi albümleri Kalan Müzik etiketiyle piyasaya verdi: Asım Can Gündüz’ün ilk albümü “Anasının Gözü – Cin Gibi”, Seyir Defteri’nin “Tırışkadan Nağmeler”i, Hüsnü Arkan’ın “uzaktan” yolladığı “Bir Yalnızlık Ezgisi”, bu albümlerin birkaçı… Sema & Taksim albümleri, Tuncel Kurtiz’li “Şeyh Bedrettin Destanı”, Muammer Ketencoğlu’nun yaptığı “Halklardan Ezgiler” serisi, “Red Songs” adıyla yayımlanan “Dünya Devrim Şarkıları” serisi ve daha nicesi, Kalan Müzik işi.
Hasan, sonrasında bir modaya dönüşecek “iş”leri de Kalan Müzik bünyesinde yaptı. Ayşegül’ün ilk albümü “Güzelleme”yi yayımladığında, Türkiye’de yeni bir akımı başlattığının farkındaydı. O dönem, yaptığımız bir söyleşide şunları söylemişti: “Paraya ihtiyacım vardı, satacağını da biliyordum. Tamamen Beyoğlu sanatçılarıyla yaptık bu kaseti. ‘Biz’ dedik, ‘halk müziğini TRT kalıplarının dışında, bağlama kullanmadan tamamen gitarla yapacağız’. Parçaları seçtik, bas gitar, akustik gitar… Bağlama kullanmadık ama türkü hangi yöredense o yörenin renk sazlarını kullandık. Maliyeti de çok komik: 100 milyona mal ettik, bana 4 milyar para kazandırdı.” Hasan, buradan kazandığı paraları “Arşiv Serisi”nin prodüksiyonuna yatırdı. Kalan Müzik, bu adımlarla büyüdü. Yorgo Bacanos, Sabite Tur Gülerman, Deniz Kızı Eftalya, Şükrü Tunar, Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Necdet Yaşar, Cüneyd Orhon, Özdal Orhon, Lale – Nerkis Hanımlar, Fevzi Aslangil, Kani Karaca ve nicesi, bu seriyle gün yüzüne çıktı. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Davut Sulari, Hisarlı Ahmet, Tenekeci Mahmut Güzelgöz, Malatyalı Fahri Kayahan, Nida Tüfekçi, Talip Özkan gibi isimler de öyle…
Belkıs Özener albümüyle başlattığı “Yeşilçam Şarkıları”, modaya dönüşen bir diğer seri. Yakın dönemde Handan Kara albümü de bu seriye dahil edildi. Şarkıları, onları söyleyenleri, bestecileri ve nicesini iğneyle kuyu kazarak aradı, buldu. Kimi eser sahiplerinin varislerini bulmak için gazeteye ilan verdi. Kimsenin hakkı onda kalmadı, Kalan, adı üzerinde tarihe “kalan” bir firma oldu. Bugün, yapılması gereken, bu firmayı ve Hasan Saltık ismini yaşatmak -ki başta eşi Nilüfer, Kalan Müzik çalışanlarının hepsi ve firmanın çevresinde olan muazzam danışman ordusu bu işi layıkıyla yürütecektir. Hasan’ın hayallerinden biri, Kalan’ın 30. yılını büyük bir şölenle kutlamaktı. Göremedi ama umarım onun adına yaraşır bir kutlama yapılır -ki bunun bir anmaya dönüşeceğini, bu hayalleri kurarken düşünemezdik.
Hasan Saltık, bu ülkenin en büyük değerlerinden biri. Artık yok ama adı yaşıyor, yaşayacak. Arkasında inanılmaz bir miras bıraktı. Bu, hepimize bırakılmış bir miras. Onu sırtlamak, büyüterek geleceğe taşımak hepimizin borcu. Kendi adıma bunu layıkıyla yapacağıma söz veriyorum (…)
Murat Meriç’in “Gazete Duvar”da yayımlanan yazısından, yazarın izniyle kısaltılarak yayımlanmıştır.