Kategori: Ardından

  • Davulun iki efendisi veda etti

    Biri Rolling Stones’u efsane statüsüne taşıyan yolun en önemli taşlarındandı, diğeri Moğollar’dan Erkin Koray’a Anadolu Rock’ın ritmini emanet ettiği bagetlerin sahibi. Biri dünya çapında, diğeri Türkiye’de müzikseverleri yasa boğan, yerleri doldurulmaz iki kayıp ve müzikteki etkileri…

    74 yaşındaki Ayzer Danga’nın 28 Ağustos’ta koronavirüs nedeniyle hayatını kaybettiği öğrenildi.

    Yakın zamanda biri dün­ya çapında, biri Türki­ye’de müzikseverleri yasa boğan iki kayıp yaşadık: Rolling Stones’un efsanevi da­vulcusu Charlie Watts ve Mo­ğollar’dan Ayzer Danga… 58 yıldır Rolling Stones’la birlikte çalan Watts, kendi kuşağının en önemli davulcularından bi­riydi. The Beatles’tan Paul Mc­Cartney onu “Kaya gibi sağlam bir davulcu” olarak tanımlar­ken, ölümünün yarattığı şoku da tarif ediyordu. Evet, bir sü­redir hastaydı; son olarak bu yıl ABD’de yapacağı “No Filter” turnesine sağlık sorunları ne­deniyle katılamayacağını açık­lamıştı; fakat ilerleyen yaşına rağmen nesiller boyunca Rol­ling Stones’u Rolling Stones yapan en önemli parçalardan birinin kaybını kabullenmek yine de tüm müzikseverler için zor oldu.

    Charlie Watts, The Rolling Stones’un en “efendi” üyesi olarak da biliniyordu.

    Türkiye’nin gelmiş geç­miş en önemli davulcuların­dan Ayzer Danga ise Ağustos ayının son kayıplarındandı. “Moğollar’ın davulcusu” ola­rak ün kazansa da, aslında Er­kin Koray’dan Selda Bağcan’a, Edip Akbayram’dan Mavi Işık­lar’a birlikte çalmadığı Ana­dolu pop/rock’çı yok gibiydi. 1971’de Moğollar’ın Fran­sa’dan Türkiye’ye dönüşüyle gruba katılan Danga, son yılla­rına kadar sahneden inmemiş­ti. Murat Meriç onu şöyle an­latıyor: “Hikâyesini ‘yokluklar içinde kendi davulumu yaptım desem yalan olmaz’ cümlesiy­le başlatır -ki doğrudur. Onu tanımamıza sebep sihirli söz­cük, ‘hırs’. Mahallede kurdu­ğu Siyah Örümcekler, bu yolda ilk durağı. Sonrası, başarılar­la dolu. Muhabbeti aklımdan, güleryüzü gözümün önünden gitmeyecek. Alkışlarla uğurlu­yoruz…”

  • Post-modern zamanların en üretken filozoflarından

    Fransız felsefesinin en üretken düşünürlerinden, pek çok kitabı Türkçeye de çevrilen Jean-Luc Nancy, hayatının 10 yılından fazlasını sağlık sorunlarıyla boğuşarak geçirmiş; kalp naklinin ardından deneyimlerini yazdığı L’intrus, aynı adlı bir filme de konu olmuştu. Her zaman büyük bir sempatiyle yaklaştığı “insanlık durumu”, temel temalarından biriydi.

    Çağımızın en üretken düşünürlerinden, Fran­sız felsefesinin büyük isimlerinden Jean-Luc Nancy, 24 Ağustos’ta 81 ya­şında öldü. 1940’ta Bordeaux yakınlarındaki Caudéran’da doğan Nancy, 1962’de Paris Üniversitesi’nin felsefe bölü­münden mezun oldu ve son­raki 20 yıl boyunca bir yan­dan kendini yazmaya adarken bir yandan da dünyanın farklı yerlerinde ders vermeye de­vam etti.

    Birçok metni birlikte im­zalayan Nancy ve meslekta­şı Lacoue-Labarthe’ın birlikte öğretme stili, “sigara duma­nından bir sisin içinde ve oto­rite ritüelleri olmadan” diye tanımlanmıştı (John Mckea­ne-Expert Comment). 1973’te Nancy, 30 yıl boyunca çalı­şacağı Strasbourg’daki Uni­versité des Sciences Humai­nes’e öğretim görevlisi olarak girmiş; 1987’de ise özgürlük kavramını bir tür kişisel mül­kiyet olarak ortaya koyan ve Jean-François Lyotard ile Ja­cques Derrida tarafından göz­den geçirilen teziyle (L’expe­rience de la liberté – Özgürlük Deneyimi) doktorasını almıştı.

    Çağımızın en üretken düşünürlerinden Jean-Luc Nancy’nin siyasetten sanata, filmden müziğe pek çok konuda kaleme aldığı devasa külliyatında 70’e yakın eser bulunuyor.

    1980’lerin sonundan iti­baren sağlık sorunlarıyla uğ­raşan Nancy, 1991’de bir kalp nakli operasyonu geçirmişti. Bu dönemde parçası olduğu pek çok komiteden ve üniver­siteden uzaklaşsa da yazmaya asla ara vermedi. Neredeyse 10 yıl süren sağlık sorunların­dan yola çıkarak yazdığı şa­şırtıcı derecede samimi eseri L’intrus ise Claire Denis’nin aynı adlı filmine konu oldu. Kitap, başkasına ait “davetsiz bir misafir”in uzun vadede be­denin bir parçası olmaya doğ­ru gidişini anlatıyordu. İnsan bedeni üzerine yazılmış olsa da, beden burada kolaylıkla bir göçmenin, bir mültecinin gir­diği ülke olarak da okunabilir­di (Peki şimdi atmayı bırakan kimin kalbi acaba?)

    Nancy’nin sinemayla tek işbirliği değildi bu. Yazdığı çok sayıda kitap içinde İranlı yönet­men Abbas Kiarostami üzeri­ne yazdığı Filmin Kanıtı da öne çıkar. Ayrıca 2014’te insan-hay­van ilişkileri üzerine birlikte çalıştığı Phillip Warnell’in bir filminde de rol almıştı. Aslında kiminle işbirliği yapıyor olur­sa olsun, her zaman büyük bir sempatiyle yaklaştığı “insanlık durumu”, onun temel temala­rından biri olarak çalışmaları­nın merkezinde kalmıştı.

    Özgürlük Deneyimi (Ara-lık, 2006), Tanrı, Adalet, Aşk, Güzellik (Monokl, 2011), Dün­yayı Yaratmak ya da Küresel­leşme (Monokl, 2014), Alman Felsefesi Üstüne Diyalog (Me­tis, 2017) gibi eserleri Türkçe­ye de çevrilen Nancy, son ola­rak pandemi ve hükümetlerin “istisna hâli yaratması” üze­rine düşünceleriyle gündeme gelmişti.

  • Kansız darbenin lideri ve namluda bir karanfil

    Kansız darbenin lideri ve namluda bir karanfil

    Carvalho, 25 Nisan 1974’te Portekiz’deki Salazarcı faşist yönetimin kansız bir şekilde devrilmesini sağlayan “Karanfil Devrimi”nde cesareti, karizması ve iradesiyle öne çıkan bir subaydı. Askerlerin tüfek namlularına taktıkları karanfiller, devrimin alamet-i farikası hâline gelecek; Carvalho ise Portekiz’in sömürgecilik ve faşizmden kurtuluşunun simgesi olacaktı.

    Shakespeare’in “Korkak­lar, ölmeden önce defa­larca ölür; cesur insan ölümü bir kere tadar” sözünün geçerli olduğu insanlardan bi­riydi Carvalho. Bir subay ola­rak pek bilgi sahibi olmadığı siyaseti, sömürge ordusunda görevli olduğu sırasında öğ­renerek radikalleşmiş; Por­tekiz’de 25 Nisan 1974’te en uzun süreli faşist rejimin kan­sız bir şekilde devrilmesinde önemli bir rol oynayan Silahlı Kuvvetler Hareketi’nde (MFA) karizması ve iradesiyle öne çıkmıştı.

    Devrimin hemen ardından, işçiler, köylüler ve erattan oluşan komiteler kurarak kokuşmuş bir toplumdan canlı, dinamik bir topluma doğru yönelmişlerdi. Siyasi polisin mekanları basıl­mış, neredeyse yarım yüzyıllık faşist rejim mezara gömülmüş­tü. Askerlerin tüfeklerinin nam­lusuna taktıkları “karanfil”, dev­rimin alamet-i farikası olacaktı. 1 hafta sonra 1 Mayıs 1974 göste­rilerindeyse Lizbon sokakların­da askerlerle işçiler kardeşleşi­yor; denizciler ve kadınlar Ei­senstein’in “Potemkin Zırhlısı” filminden fırlamış gibi görünen bir manzarayla meydanları dol­duruyordu.

    Ordunun üst kademelerinde­ki ılımlı muhalefet, kitle baskısı­nı sönümlendirmeye yönelmiş; Carvalho 1975’teki bir darbe ve­silesiyle önce hapsedilmiş kısa süre sonra serbest kalmış; bu­nun üzerine kendi isteğiyle gö­revinden istifa etmişti. Aynı yıl Küba’da Havana Meydanı’nda Fidel Castro’nun davetlisi olarak bir konuşma yapmıştı: “Ya vatan ya ölüm”…

    Portekiz’de 1976’daki ilk baş­kanlık seçimlerinde radikal so­lun adayı olarak ikinci sıraday­dı (%16.46). Tekrar tutuklanmış, çok kısa bir süre sonra medeni hakları askıya alınarak serbest bırakılmıştı. 1980’de FUP (Halk­çı Birlik Cephesi) adında bir parti kurmuştu. 1984’te ilişkisi olmadığını iddia etse de FP25 denen terorist bir örgütün üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmış­tı. 1987’de 15 yıl hapse mahkum edilmiş; 1989’da şartlı salıveril­miş; 1996’da yüksek mahkeme tarafından affına karar veril­mişti.

    Kansız darbenin lideri ve namluda bir karanfil
    25 Temmuz’da Lizbon’da hayata veda eden Carvalho, 84 yaşındaydı.

    Farklı görüşlerde olmaları­na rağmen François Mitterrand, Willy Brandt gibi dönemin önde gelen simaları ona olan sem­patilerini gizlemediler. Ölümü­nün ardından Başbakan Antonio Costa, Karanfil Devrimi’nin bu renkli önderinin anısı önünde saygıyla eğildiklerini söylüyordu. Ne de olsa Portekiz’in sömürge­cilik ve faşizm belasından kur­tuluşunu bir simgesi varsa, o da Otelo Carvalho’ydu.

  • ‘Bombacı’ girdi mi iş biterdi Müller demek gol demekti

    15 Ağustos’ta son nefesini veren unutulmaz Alman santrfor Gerd Müller, kariyeri boyunca 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Kupası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kaldırmış; 7 sezon gol kralı olmuştu. Kimi rekorları yıllar sonra başka şartlar altında kırıldı ama, onun futbol topu ve golle unutulmaz ilişkisi efsaneydi.

    Yıllardır alzheimer hasta­lığıyla savaşan “Bomba­cı” lakaplı santrfor Gerd Müller, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden biriydi; ceza sahasında kadraja girdi mi işiniz biterdi. Müller, 15 Ağustos’ta 75 yaşında son nefe­sini verdi.

    1945’te küçücük bir şehir olan Nördlingen’de dünyaya ge­len Müller, doğduğu mıntıkanın minik ekibinde başlamıştı golle­ri sıralamaya. Delikanlı o kadar iyiydi ki büyük takımlar peşine düştüğünde henüz reşit bile de­ğildi. Önce Münih’in o zamanki devi 1860, genç santrforu kad­rosuna katmayı kafasına koydu. Ancak kader ağlarını ördü; onu kapan, bugünün devi, o dönemin iflasın eşiğinden dönmüş ufak takımı Bayern oldu.

    Onu halterciye benzeten ho­cası, kısa sürede elindeki değe­rin farkına varmıştı. O atıyor, Bayern büyüyordu. Alman Millî Takımı formasıyla 1966’da tanı­şan Müller, 1969’da Bavyeralı­ları zafere taşımıştı. Kimilerine şaka gibi gelse de bu, Bayern’in tarihindeki ikinci şampiyonluk­tu. Kırmızı-beyazlılar, 1972’den 1974’e Bundesliga’yı tahakküm altına alırken, Bombacı’nın gol­leriyle Federal Almanya aynı dö­nemde önce Avrupa şampiyonu olmuş, ardından Dünya Kupa­sı’nı kaldırmıştı.

    1974’te Panzerler’e veda eden Müller, 1979’da Bayern’den de ayrıldı. Kariyerine Ameri­ka’da veda eden futbolcu 4 lig, 4 kupa, 3 Şampiyon Kulüpler Ku­pası, 1 de Kupa Galipleri Kupası kazanmış; 7 sezon gol kralı ol­muştu.

    Biraz susmalı, akıllara dur­gunluk veren istatistiklerine göz atmalı…

    Bundesliga’da üstüste 12 se­zon boyunca en az 20 kez ağları bulan Bombacı, 5 defa da 30 gol barajını aşmıştı. Söylemeye ge­rek yok; lig tarihi boyunca onun kadar fazla fileleri sarsan yok. 427 maçta 365 defa tabelayı de­ğiştiren yıldız, Almanya Kupa­sı’nın da en golcü ismi.

    Kimi rekorlarının zaman içinde kırıldığına şahitlik ettik. Hatta birçoğumuz bazı rekorla­rının kırılmasının ardından “Bu­nu da mı o yapmıştı” diye şaşırıp kaldık. Panzerler adına 62 maç­ta 68 defa fileleri sarsan Müller, Miroslav Klose tarafından geçi­linceye kadar takımın en golcü oyuncusuydu (Gerçi halefi, onun neredeyse iki katı defa, tam 137 kez terletmişti Almanya forma­sını, ama neyse…) 1972’de tüm kulvarlarda toplam 85 kez ağları bularak taktığı, “bir takvim yı­lında en çok gol atan futbolcu” apoletini ise ancak 40 yıl sonra Lionel Messi sökmüştü. Bir za­manlar Avrupa Kupaları’nda en çok fileleri sarsan da oydu.

    Tek kelimeyle Müller demek, gol demekti.

  • Yeşilçam’ın altın çağı bize onun hediyesiydi

    1960’ların ortasından itibaren unutulmaz filmlere imza atan Kartal Tibet, okullu bir tiyatrocu, usta bir aktördü. 10 yıl süren oyunculuk kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol almış, sonrasında yine unutulmaz yapımların yaratıcısı-yönetmeni olmuştu. Hep yaşayacak.

    DEFNE AKMAN

    Vietnam savaşı 1965’te giderek şiddetlenirken, kozmonot Alexey Leonov ilk uzay yürüyüşünü gerçekleşti­rip tüm dünya Beatles’ın “Help!” şarkısıyla yankılanırken, Türki­ye’de zalimlere dünyayı dar eden bir kahraman, “Altay’dan Gelen Yiğit Karaoğlan” belirdi. Camo­ka’ya (Danyal Topatan) haddini bildiren Kartal Tibet, sinema­daki bu ilk rolünde, erkeksi ba­kışları, uzun boyu ve inandırıcı oyunuyla kısa zamanda sevildi.

    Yeşilçam’ın altın çağına imza atmış oyuncu, senarist ve yönet­men Kartal Tibet’i 2 Temmuz 2021’de 83 yaşında kaybettik. Öğretmen bir anne-babanın ilk çocuğu olarak Ankara’da doğan Tibet, aslında mimar olmak is­tiyordu. Ancak anne-babasının boşanmasının ardından sanatın ruhuna iyi geleceğini düşünerek konservatuvara girdi ve birinci­likle mezun oldu. Ardından An­kara Devlet Tiyatrosu’nda Albert Camus’nün Caligula oyunun­da rol aldı. 1961’de 4 arkadaşıy­la birlikte Ankara’nın ilk özel tiyatrosu Meydan Sahnesi’ni kurdu. Başarılı bir tiyatrocu ola­rak sinemaya adım atmaya ilk başta çok hevesli değildi. Ancak 1963’te evlendiği ve daha sonra iki çocuğu Kanat ve Kumru’nun annesi olan Gündüz Hanım’ın da teşvikiyle, Suat Yalaz’ın se­naryosunu okuyarak 1965’te si­nemaya atıldı. 10 yıl süren sine­ma kariyerinde 120’nin üzerinde filmde rol aldı. Önce Karaoğlan serüvenleri, daha sonra Sezgin Burak’ın yarattığı Tarkan ka­rakterinin uyarlamaları, ardın­dan halk tarafından çok sevilen melodramlarda oynadı. Bunlar arasında “Küçük Hanımefendi” (1970), “Son Hıçkırık” (1972) gi­bi Ertem Eğilmez filmleri, Metin Erksan’ın “Dağlar Kızı Reyhan”ı (1969), Atıf Yılmaz’ın “Ateş Par­çası” (1971) gibi yapımlar vardı.

    Seks filmleri furyasıyla si­nemaya kısa bir ara verdikten sonra Ertem Eğilmez’le Arzu Film’de çalışmaya başladı. Bura­da ilk kez 1976’da “Tosun Paşa” filmiyle yönetmenliğe adım attı. Arzu Film’in hüzünle neşenin içiçe geçtiği, halkın zevkle izle­yebileceği sinema anlayışı onun­kiyle örtüşüyordu. Aralarında Aziz Nesin uyarlaması “Gol Kra­lı” ve “Zübük”ün de bulunduğu birçok film yönetti.

    Her zaman iş yapan filmlerin oyuncusu, yaratıcısı ve yönet­meni oldu. Ancak yeni şeyler de­nemekten de hiç çekinmedi. Ke­mal Sunal’la birlikte Almanya’ya gidip zor şartlarda film çekmesi ya da Anadolu’nun farklı kentle­rinde oyunlar yönetmesi, bitmez tükenmez sanat sevdasını gös­teren birkaç örnek sadece. Tele­vizyonda ise milyonlar tarafın­dan sevgiyle hatırlanan “Süper Baba” ve “Bizim Aile” gibi dizile­ri yönetti.

    Kartal Tibet insanlara ulaş­mayı her şeyden daha çok önem­sedi. Sanatçının Zincirlikuyu Camii’ndeki cenazesi çok kala­balıktı. Yeşilçam emekçileri ve hayranları onu son yolculuğun­da yalnız bırakmadı. Sinemase­verlerin kalplerinde, yetiştirip ekrana ve sinemaya kazandırdı­ğı oyuncuların sahnelerinde her zaman yaşamaya devam edecek.

    1965’te başarılı bir tiyatro kariyerinin ardından sinemaya giren Kartal Tibet, tarihî dramalardan aşk filmlerine her rolün altında kalkan usta bir aktör, unutulmaz film ve dizilere imza atmış bir yönetmendi.
  • Rothschild’leri örnek aldı çocuklarıyla kendi işini açtı

    Sabancı ailesinin ikinci kuşak temsilcisi Şevket Sabancı, Esas Holding ve Pegasus Havayolları ile yeni bir grup kurarak perakende, gayrimenkul, eğlence ve sağlık sektörlerinde büyük bir başarı göstermişti.

    Türkiye’nin en büyük holdinglerinden Sa­bancı Holding’in ikin­ci kuşak temsilcisi ve Esas Holding’in kurucusu Şev­ket Sabancı, 22 Temmuz’da 85 yaşında hayatını kaybetti. Babaları Hacı Ömer Sabancı holdingin temellerini atmış; ikinci kuşağın temsilcileri Sakıp Sabancı, Hacı Saban­cı, Erol Sabancı ve Özdemir Sabancı elele vererek işleri adım adım büyütmüştü.

    Şevket Sabancı’nın Saban­cı Holding’den ayrılma hika­yesi oldukça ilginçti. Şevket Bey, aile şirketlerinin ikin­ci kuşaktan sonra sıkıntı ya­şaması üzerine kafa yormuş; bunu çözmek için yakın tari­hin en büyük servetlerinden birinin sahibi olan ve Avru­pa’da bankacılık sektöründe öne çıkan Rothschild ailesi­nin geçmişindeki parçalan­mayı yakından incelemişti. Bu araştırmaların sonunda Sabancı Holding’te üçün­cü kuşak temsilcilerini, önce her kardeşin birer çocuğu ol­mak üzere 5’e, sonra 2-3’e, en nihayetinde de sıfıra indir­meyi teklif etmişti. Önerisi­nin kabul görmemesi üzeri­ne ise farklı bir adım atarak 2000’de, uzun yıllar yöne­tim kurulu başkan vekilliğini yaptığı Sabancı Holding’den ortaklığını devam ettirmek kaydıyla hisselerini satarak ayrılmış; Esas Holding böyle kurulmuştu. Temellerini kı­zı Emine Sabancı Kamışlı ve oğlu Ali Sabancı ile birlikte attıkları Esas Holding, 10 yıl­da birçok sektörün liderleri arasına girmişti; Pegasus Ha­vayolları üzerinden havacılık, ayrıca gıda, perakende, gayri­menkul, eğlence ve sağlık sek­törlerinde faaliyet gösteriyor­du. Şevket Sabancı, holdingin yönetim kurulu başkanlığını geçen yıl oğlu Ali Sabancı’ya devretmişti.

  • İnsan kalabilmek için insanı güldürdü, düşündürdü

    90’lardan bu yana hem sahnede ve ekranda oyuncu olarak çalıştı hem de sahne arkasında kalemiyle siyasete dokunarak mizah yaptı. Ancak son dönemde onu kitlelerle buluşturan, evinde cep telefonuyla çektiği videolar olmuştu. “Baskının olduğu yerde mizah çoğalır” diyen sanatçıyı çok genç yaşta kaybettik.

    Son dönemde sosyal med­yada paylaştığı siyasi hi­civ skeçleriyle hatırı sayı­lır bir izleyici kitlesine ulaşan, özellikle politikacıların taklit­leriyle tanınan oyuncu Turgay Yıldız, 56 yaşında kalp spazmı geçirdikten sonra tedavi gör­düğü yoğun bakım servisinde hayatını kaybetti. Yıldız, “Bas­kının olduğu yerde mizah çoğa­lır” diyerek çekmeye başladığı videolardaki cesaretiyle övgü topluyordu. Ancak o, kendisini cesur bir insan olarak tanım­lamıyordu. Ölümünden önce verdiği son röportajlardan bi­rinde “Ben onurumu koruma­ya çalışıyorum” demişti. “Bir haksızlık ya da yanlışlık varsa, bunu görüp sessiz kalmak ağı­rıma gidiyor. Konuştuğum için cesur gibi görünüyorum. Oysa tek yaptığım bir insan olarak onurumu korumak”. Yıldız, “15 milyon takipçisi olan arkadaş­lar siyasi bir cümle kuramıyor­lar” diyerek mizahın ve sanatın halkın sorunlarına dokunma­sı gerektiğini de vurguluyordu. Son dönemde çektiği videoların dışında da bu anlayışı sürdürmüştü.

    Son stand-up gösterisi, “Ül­keyi 7 Cüceler”, Türkiye ve dün­ya gündemini yorumlayan bir siyasi hicivdi. 90’lı yıllardan be­ri, sahnede ve kamera önünde olduğu kadar perde arkasında kalemiyle de siyasete dokun­du, dokundurdu Turgay Yıldız. Hem yetişkinlere hem de ço­cuklara yönelik yazdığı oyun­larla Hasan Tahsin ve Cengiz Polatkan ödülleri başta olmak üzere pek çok ödül almıştı. 1965 doğumlu sanatçı, 1987’de Ankara Üniversitesi Dil ve Ta­rih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümünden mezun oldu. TRT Ankara Televizyonu’nda metin yazarlığı, oyunculuk, program sunuculuğu yaptı; pek çok tele­vizyon programı, dizi ve sinema filminde rol aldı. 1993’te Anka­ra’da Ali Okyar, Hüseyin Gazi İnce ve Aynur Aksoy ile beraber kurduğu “Sanatolia”, diğer adıy­la “Ankara Komedi Sahnesi”ni “Annemin çeyrek altınıyla ku­ruldu” diye anlatıyordu.

    Oyuncu ve yazar Turgay
    Yıldız, “Konuştuğum için
    cesur gibi görünüyorum.
    Oysa tek yaptığım bir insan
    olarak onurumu korumak”
    demişti.

    “Onlarca ödül de aldık, mah­kemelere de çıktık. Övgü de işittik küfür de ama yılmadık” diyen oyuncu, hikayesinin son perdesini kendi ağzından “Ame­rika gidiş, Avcılar Belediyesi’n­de 6 sene oyuncu yetiştirme, İstanbul’u terkediş, pandemi günleri… Elbette tüm bu hayhu­yun içerisinde telefonun kame­rasıyla çektiğim yüzlerce politik skeç ve bunların sosyal med­ya üzerinden estirdiği rüzgar… Eksik-gedik hikayemiz bu” diye özetliyordu.

    “Ben Demirel’i tanıdım, Türkeş’i tanıdım, Mesut Yıl­maz’ı tanıdım. Tüm rahmetli­leri tanırım. Ne ben ne başkası bu dünyada kalacağız. O yüzden kötülük etmeyin” diyerek de son noktayı koymuştu.

  • Gazeteciler için Kara Temmuz: 3 ülke, 3 cinayet ve saldırılar…

    Temmuz’da Gürcistan, Hollanda ve Afganistan’da üç meslektaşımızı kaybettik. Alexander Lachkarava LGBT karşıtı bir gösteride, Peter de Vries mafya üzerine bir program sonrasında ve Danish Siddiqui, Afganistan-Pakistan sınırında öldürüldü. Ülkemizde de bazı güvenlik güçleri gazetecileri hedef alarak darp etti.

    Önce 11 Temmuz’da Gür­cistan’da düzenlenen LGBT karşıtı bir gös­teride görev yapan kameraman Alexander Lachkarava, aşırı sağ­cılar tarafından darp edilmesi­nin ardından hayatını kaybet­ti. 50’nin üzerinde gazetecinin saldırıya uğradığı gösterilerin ardından bu kayıp, şiddete kapı açan siyasetçilere karşı öfke­ye neden oldu. Lachkarava’nın ölümünü, 15 Temmuz’da dünya çapında suç örgütlerine yönelik araştırmalarıyla tanınan Hol­landalı gazeteci Peter de Vries’in ölümü izledi. 64 yaşındaki de Vries, 6 Temmuz’da Amster­dam’da bir televizyon progra­mına konuk olduktan sonra eve dönerken başından vuruldu ve yaşam savaşını kaybetti. Sınır Tanımayan Gazeteciler, cinaye­ti “Organize suçun artık medya için büyük bir tehlike oluşturdu­ğu Avrupa’daki bir dizi cinaye­tin sonuncusu” olarak tanımladı. 2017’de Malta’da Daphne Caru­ana Galizia, 2018’de Slovakya’da Jan Kuciak ve bu yılın Nisan ayında Yunanistan’da Giorgos Karaivaz, mafya tarzı cinayet­lere kurban gitmişti. Son olarak bir hafta bile tamamlanmadan 16 Temmuz’da bir acı haber de Afganistan’dan geldi. Reuters’ın Hindistan’daki baş foto muha­biri, Pulitzer ödüllü Danish Sid­diqui, Kandahar’daki çatışmaları haberleştirirken Pakistan sını­rında Taliban pususuna düşen konvoyda hayatını kaybetti.

    Uluslararası Basın Enstitü­sü verilerine göre, son cinayet­lerle birlikte 2021’de öldürülen gazetecilerin sayısı 22’ye ulaştı. Bunların içinde 9 Mart’ta, “ya­yınlarda kullanılan bazı terimle­re kızdığı” gerekçesini öne süren bir dinleyicisi tarafından vuru­larak öldürülen Bursalı radyo programcısı Hazım Özsu da var. Katil, “Artık sesini kısıyorum” diyerek silahını çekmişti.

    Afganistan’da hayatını kaybeden Danish Siddiqui, mafya üzerine araştırmalarıyla tanınan Hollandalı gazeteci Peter de Vries ve Tiflis’te LGBT karşıtı bir gösteride darp edilerek öldürülen Alexander Lachkarava (soldan sağa).

    “Öldürülmese de” öldüresi­ye darp edilen gazetecilerin sa­yısı çok daha yüksek. Geçen ay Taksim’deki Onur Yürüyüşü’nü takip etmek isterken birkaç po­lis memurunun nefes almasını engelleyecek şekilde boğazına bastırarak, ters kelepçeyle gözal­tına aldığı AFP muhabiri Bülent Kılıç ve Almanya’daki evinin bahçesinde bıçaklı ve yumruk­lu saldırıya uğrayan Erk Acarer, yalnızca ses getirenler.

    21 Temmuz’da Kadıköy’deki Suruç anmasında haber yapma­ya çalışırken polisin alanı ter­ketmeleri talimatını verdiği, ar­dından gaz ve plastik mermilerle hedef aldığı gazeteciler ise son örnek oldu. AFP muhabiri Ya­sin Akgül ve EPA fotomuhabiri Erdem Şahin plastik mermilerle vuruldu; Dokuz8Haber’den Fa­toş Erdoğan darp edildi. Çatışma bölgelerinde, protestolarda, maf­yaya ya da hükümetlere karşı eleştirel haberler üzerinde çalı­şırken hayatlarını riske atan tüm gazeteciler adına “Daha fazla gü­venlik, daha fazla özgürlük”…

  • İstanbullu Arap Güngör: Futbolun ‘yerli Pele’si…

    Müthiş bir sol kanat oyuncusu ve santrfordu Güngör Sürel. Beyoğluspor’da başladığı kariyerini Şekerspor’da tamamladı. 2. Lig’in “first class” oyuncusu, İstanbul beyefendisi bir sporcu.

    FETHİ AYTUNA

    Futbol tarihimizin, talihi yeteneğiyle ters orantı­lı yıldızlarından “Arap Güngör” lakaplı Güngör Sürel, süratli bir sol kanat oyuncusu ve santrfordu. Büyük kulüp­lerde oynasa bir Metin Oktay veya Can Bartu gibi iz bıraka­cakken, Beyoğluspor ve Şe­kerspor’da “Yerli Pele” olarak yayılan şöhreti, futbolu bı­raktıktan sonra unutulmuştu. 1938’de Adana’da doğan Sürel, Osmanlı döneminin Afrikalı bir ailesinden geliyordu. Ba­bası son Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın sağkoluydu. Mahalle takımıyla Beylerbe­yi sahasında yapılan bir yazlık turnuvada Beyoğluspor idare­cileri onu beğenince, 18 yaşın­da profesyonel olmuştu.

    2013 başlarında yaptığımız görüşmede Beyoğluspor’un oyun tarzını şöyle anlatmış­tı: “Günay Abi Alpay’a, o bana atardı topu. Bu şekilde iki-üç pasla çabucak kaleye inen bir oyun tarzımız vardı”. Millî Lig’in ilk yıllarında yer ala­mayan Beyoğluspor, 1962- 63 sezonunda lige katılma­ya hak kazandı. Sürel, Beyoğ­luspor’un iki sezon boyunca mücadele ettiği ligde, takımı­nın en golcü ismi oldu.

    Başarısının sonucu olarak Fenerbahçe’nin transfer lis­tesine girdi, ama bu transfer gerçekleşmedi. Beyoğlusporlu yönetici “Sarı” Niko’yla birlik­te, Fenerbahçe’nin o yıllardaki ünlü yöneticisi Müslim Bağ­cılar’la yaptıkları görüşmeyi şöyle anlatmıştı: “Aralarında Arnavutça konuştular. Konuş­manın sonunda Müslim Bey bana döndü, ‘Bunlar iyi gâvur, sen kulübünde kal’ dedi”. Sü­rel Beyoğluspor’da oynarken en ciddi transfer teklifini İtal­ya’nın Bari kulübünden almış­tı. Ancak makus talihi yakası­nı yine bırakmadı; zira 15 gün önce yabancı oyunculara vergi getirilmişti. Bari yöneticileri onu beğenseler de vazgeçtiler.

    Peşpeşe hayal kırıklıkları yaşayan Sürel, ummadığı bir anda 1965-66 sezonunda An­kara ekibi Şekerspor’a trans­fer oldu. Bir aile ziyareti sıra­sında Şekerspor’da oynayan eski bir arkadaşına rastlamış, onun tavsiyesi ve antrenör Coşkun Özarı’nın ‘Hemen alın’ uyarısıyla bu transfer gerçek­leşmişti. Üstelik peşin verilen para sayesinde futbol hayatı­nın ilk ciddi gelirini elde etmiş ve Ankara’da bir daire satın al­mıştı. Her sezon küme düşme­mek için mücadele eden Şe­kerspor maçlarında attığı kri­tik gollerle takımını kurtaran kaptan hâline gelecekti.

    1972-73 sezonunda, artık 2. Lig’de mücadele eden Şe­kerspor’da futbolu bırakan Sü­rel, yine aynı kulübün altya­pısında antrenörlüğe başladı. Kısa sürede A takımın hocalı­ğına yükseldi. Ardından Ela­zığ, Lüleburgaz, Beykoz, Ana­doluhisarı, Gebze, Anadolu, Yalova takımlarını çalıştırdı. Ne var ki teknik direktörlük, iş bulmak için insanların pe­şinden koşturmayı sevmeyen bu İstanbul beyefendisinin ka­rakterine uymuyordu. Erken denebilecek bir yaşta hocalık kariyerini noktaladı. Büyüka­da’ya yerleşti.

    Ya büyük bir takıma git­seydi…

  • Bu toprakların ses kaydı ülkenin müzik hafızasıydı

    Anadolu coğrafyasının ses tarihçisi. Anadolu sosyal tarihinin görüntü ve biçim uzmanı. Olağanüstü bir arşivci ve o arşivi bugüne bağlayan bir büyük usta. Tükenmez bir enerjiyle çalışan, üreten uluslararası bir kültür insanı. Kalan Müzik’le Türkiye’nin ses-müzik arşivini evrenselleştiren müstesna bir insan evladı. Hepimizden uzun yaşayacaksın.

    Türkiye, insanıyla ve devletiyle sanatına, kül­türüne, tarihine sahip çıkan bir ülke olsaydı; Hasan Saltık nadir bir araştırmacı, müstesna bir aydın ve yayıncı sıfatıyla anılır, tarihe yazılırdı. Ülkemiz, bilindiği gibi böyle bir ülke değildir. Saltık’ın yap­tığı işler ise bunların da üze­rinde, kahramanlık seviyesin­deydi. Müzik ve insan kültürü alanında, devletin, hükümetle­rin, üniversitelerin, tarihçile­rin düşünmediği-gerçekleşti­remediği-beceremediği işleri başardı. Kah küçücük odasın­da telefonla, kah arazi üzerin­de çalışıp iz sürerek ortaya çı­kardığı, yaptığı kayıtlar dünya çapında değer taşıyan ola­ğanüstü bir arşiv, bir kültür mirası hazinesidir.

    Anadolu coğrafyasının ses tarihçisidir. Anadolu sos­yal tarihinin görüntü ve bi­çim uzmanıdır. Olağanüstü bir arşivci ve o arşivi bugüne bağlayan bir büyük ustadır. Tükenmez bir enerjiyle ça­lışan, üreten uluslararası bir kültür insanıdır… Bunu okusa, “Moruk amma abarttın ya, ça­lışıyoruz kendimizce” der veya şaka yollu “Olm, kardeşin bü­tün bu işlerin 1 Numarası; az bile yazmışsın” diyerek kendi­sini -ti’ye alırdı.

    Dergimize baştan beri
    destek veren Kalan Müzik
    sayesinde Türk okurları
    müstesna bir koleksiyon
    sahibi olmuştu.

    “Araştırdığını yaşamışsın­dır” derler. Dolayısıyla orta­lama 1000 yıl yaşadı Hasan Saltık. Onun ses ve söz dağar­cığındaki çeşitlilik-zengin­lik, bugünümüzü anlamlı kı­lan zengin bir referans sağladı gündelik hayatımıza. Aslında Saltık’ın yaptıklarını, ortaya koyduklarını görüp dinleyin­ce, bu coğrafyanın yaşayıcıla­rı olarak kendimizi bir “şey” sanıyorduk. Daha doğrusu ta­rihten gelen o sesleri duyun­ca, atalarımızın-analarımı­zın ne denli yüksek, otantik ve saygıdeğer işler yaptığını idrak ediyor; bugünkü düşük­lüğümüzü-düşkünlüğümüzü unutur gibi oluyorduk. Hasan Saltık bize umut veriyordu; “biz de yapabiliriz” diyordu; “kökü bizde, çalışalım” diyor­du. Biz ise onun gibi yapamı­yorduk. Bizim beynimiz-kal­bimiz onun gibi değildi. Bizim önemli siyasi konularımız, kıymetli dünya görüşlerimiz, dokunulmaz dinî hassasiyetle­rimiz, ideolojik-etnik pozis­yonlarımız, süper gündelik dertlerimiz ve kişilik saydığı­mız ego’larımız vardı. Biz bü­tün bunları bir kenara bırakıp, onun gibi işe, duruma, insana, meseleye, üretime ve kaliteye konsantre olamazdık.

    Tarihimizle aramızı bu­luyordu Hasan Saltık; biz ise onun yaptığı işi saygıdeğer bulmakla birlikte, bu aranın açık durmasını tercih ediyor­duk. Bu ara kapanırsa yüzleş­me, hesaplaşma, düşünme, ça­lışma, üretme gibi can sıkıcı işler vardı. Neme lazımdı. Biz böyle iyiydik. Öncesiz ve son­rasız yani şimdiki zamanın sonsuzluğunda varoluşmak varken, ne diye uğraşacaktık? Saltık’ın yaptığı işleri takdir ve stilize ederek yetinebilirdik.

    Rahatsız edici bir insandı Hasan Saltık. Batılılar ve Do­ğulular bizden çok önce onun ne kadar müstesna bir insan olduğunu idrak etmiş, resmî kurumlarına, kuruluşlarına da­nışmanlık için yalvar-yakar ol­muşlardı. Biz “kenar Batılı”lar ise bunu hafif sezer gibi olmuş, buna rağmen “daha büyük me­seleler”le uğraştığımız için çok da “şeyetmemiştik”.

    Yine de Hasan Saltık’ın ölümünden sonra gerek sosyal medyada gerekse cenazedeki mesajlar ve insanlar, Türki­ye’de çok nadir olsa da “bira­raya gelebileceğimizi” göster­di. O da yattığı yerden “söyle­dik size kardeşim” dedi büyük ihtimalle. Bundan böyle -pek umudum yok ama- umarım se­sine, eserine, mirasına kulak veririz.

    Her zaman yanımızdasın Hasan ve şüphesiz hepimizden uzun yaşayacaksın.

    HEM ARŞİVLERDE HEM SAHADA ÇALIŞTI, ÇALIŞTI…

    İnanılmaz bir miras bıraktı; geleceğe taşımak hepimizin borcu

    MURAT MERİÇ

    Birileri gelip size “Memleket müziğine en çok hizmet etmiş isim kimdir?” sorusunu sorsa ne cevap verirsiniz? Bu sorunun cevabı bende tek: Hasan Saltık. Hep öyleydi. En azından son yirmi yıldır… Hasan’ın kurduğu Kalan Müzik otuz yıl önce hayatımıza girdi ama o çok daha öncesinde bir şeyler yapmaya başlamıştı.

    “Bir şeyler” dediğime bakma­yın, büyük şeyler. Meraklısı, Ruhi Su albümlerinin, ‘80’li yılların sonun­dan itibaren Nepa bünyesinde ye­niden ve tertemiz kayıtlarla, üstelik seriye yaraşır bir kapak düzeniyle yayımlandığını bilir. Bu, Hasan Saltık’ın işi. “Gönül borcumdu” der çünkü o albümleri dinleyerek büyümüş. Sayesinde, bugün herkes onları tertemiz kayıtlarla dinliyor. Seri, Nepa’dan Ada’ya geçti ve hâlâ aynı şekilde basılıyor (…)

    Hasan Saltık, memleketin her­hangi bir döneminde görevde olan herhangi bir Kültür Bakanından çok daha fazla iş yaptı, memleket kül­türüne büyük hizmetlerde bulundu. Aynur’dan Kardeş Türküler’e bize kazandırdığı şarkıcılar, topluluklar yeter… Tülay German yıllar sonra yeniden tanınmışsa, Fikret Kızılok albümlerini istediği gibi yapabil­mişse, Selahattin Pınar’dan Seyyan Hanım’a pek çok isim arşivlerde kaybolmuş kayıtlarıyla hayatımıza girmişse ve en önemlisi dil kaygısı olmadan şarkılar/türküler seslen­dirilebilmişse, bunlar hep Hasan sayesinde (…)

    Yaptıklarının hangi birini anlatayım? Ahmed Arif’in kendi sesinden şiirlerini der­lediği (Saltuk Plak etiketiyle yayımlanan) “Hasretinden Prangalar Eskittim”den ilk Kürtçe film olan “Mem û Zin’in müziklerini topladığı albüme, Rebetiko albümlerinden kantoları, tangoları, gazelleri derlediği albümlere, bir çığır açan Arşiv Serisi’nden Neşet Ertaş külliyatına bir çırpıda onlarca isim, yüzlerce albüm sayabilirim. Kalan Müzik hepimizin çocuğuydu. Onu Hasan’la birlikte büyüttük ya da daha doğru bir deyişle Hasan büyütürken buna yakından şahit olduk.

    Kalan Müzik tarafından yayımlanan ilk kaset, Grup Yorum’un “Yürek Çağrısı” al­bümü. Mayıs 1991’de piyasaya verildiğinde herkes bu yeni firmayı merak etmişti. Hasan Saltık’ın yolu toplulukla “Cemo / Gün Gelir” albümünde kesişmiş, bu birliktelik yeni firmaya taşınmıştı. Hasan Saltık, yasaklı ol­duğu günlerde bile Grup Yorum albümlerini inatla yayımlamayı sürdürmüştü. Bir dönem albümler çıktığı anda toplatılıyor, Anado­lu’ya gönderilen koliler, kurşunlanarak ve açılmadan Kalan’a geri gönderiliyordu. Hasan buna rağmen yılmadı ve albümleri inatla yayınladı. Grup Yorum’un geldiği noktada Kalan Müzik ve Hasan Saltık’ın payı büyük.

    Sadece bunlar değil, ilk döneminde cesur adımlar attı ve kimsenin yayımlama­ya cesaret etmediği kimi albümleri Kalan Müzik etiketiyle piyasaya verdi: Asım Can Gündüz’ün ilk albümü “Anasının Gözü – Cin Gibi”, Seyir Defteri’nin “Tırışkadan Nağmeler”i, Hüsnü Arkan’ın “uzaktan” yol­ladığı “Bir Yalnızlık Ezgisi”, bu albümlerin birkaçı… Sema & Taksim albümleri, Tuncel Kurtiz’li “Şeyh Bedrettin Destanı”, Muam­mer Ketencoğlu’nun yaptığı “Halklardan Ezgiler” serisi, “Red Songs” adıyla yayımla­nan “Dünya Devrim Şarkıları” serisi ve daha nicesi, Kalan Müzik işi.

    Hasan, sonrasında bir modaya dönü­şecek “iş”leri de Kalan Müzik bünyesinde yaptı. Ayşegül’ün ilk albümü “Güzelleme”yi yayımladığında, Türkiye’de yeni bir akımı başlattığının farkındaydı. O dönem, yaptığı­mız bir söyleşide şunları söylemişti: “Paraya ihtiyacım vardı, satacağını da biliyordum. Tamamen Beyoğlu sanatçılarıyla yaptık bu kaseti. ‘Biz’ dedik, ‘halk müziğini TRT kalıp­larının dışında, bağlama kullanmadan tama­men gitarla yapacağız’. Parçaları seçtik, bas gitar, akustik gitar… Bağlama kullanmadık ama türkü hangi yöredense o yörenin renk sazlarını kullandık. Maliyeti de çok komik: 100 milyona mal ettik, bana 4 milyar para kazandırdı.” Hasan, buradan kazandığı paraları “Arşiv Serisi”nin prodüksiyonuna yatırdı. Kalan Müzik, bu adımlarla büyüdü. Yorgo Bacanos, Sabite Tur Gülerman, Deniz Kızı Eftalya, Şükrü Tunar, Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Necdet Yaşar, Cüneyd Orhon, Özdal Orhon, Lale – Nerkis Hanım­lar, Fevzi Aslangil, Kani Karaca ve nicesi, bu seriyle gün yüzüne çıktı. Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Davut Sulari, Hisarlı Ahmet, Tenekeci Mahmut Güzelgöz, Malatyalı Fahri Kayahan, Nida Tüfekçi, Talip Özkan gibi isimler de öyle…

    Belkıs Özener albümüyle başlattığı “Yeşilçam Şarkıları”, modaya dönüşen bir diğer seri. Yakın dönemde Handan Kara albümü de bu seriye dahil edildi. Şarkıları, onları söyleyenleri, bestecileri ve nicesini iğneyle kuyu kazarak aradı, buldu. Kimi eser sahiplerinin varislerini bulmak için gazeteye ilan verdi. Kimsenin hakkı onda kalmadı, Kalan, adı üzerinde tarihe “kalan” bir firma oldu. Bugün, yapılması gereken, bu firmayı ve Hasan Saltık ismini yaşatmak -ki başta eşi Nilüfer, Kalan Müzik çalışanlarının hepsi ve firmanın çevresinde olan muazzam da­nışman ordusu bu işi layıkıyla yürütecektir. Hasan’ın hayallerinden biri, Kalan’ın 30. yı­lını büyük bir şölenle kutlamaktı. Göremedi ama umarım onun adına yaraşır bir kutlama yapılır -ki bunun bir anmaya dönüşeceğini, bu hayalleri kurarken düşünemezdik.

    Hasan Saltık, bu ülkenin en büyük de­ğerlerinden biri. Artık yok ama adı yaşıyor, yaşayacak. Arkasında inanılmaz bir miras bıraktı. Bu, hepimize bırakılmış bir miras. Onu sırtlamak, büyüterek geleceğe taşımak hepimizin borcu. Kendi adıma bunu layıkıy­la yapacağıma söz veriyorum (…)

    Murat Meriç’in “Gazete Duvar”da yayımlanan yazısından, yazarın izniyle kısaltılarak yayımlanmıştır.