Kategori: Ardından

  • ‘Güney Afrika’nın vicdanı’

    Güney Afrika’daki apart­heid rejiminin sona er­dirilmesinde önemli rol üstlenen eski başpiskopos Des­mond Tutu, 90 yaşında prostat kanseri nedeniyle hayata veda etti. Güney Afrika Cumhurbaş­kanı Cyril Ramaphosa başsağlı­ğı mesajında Tutu’nun “sim­gesel bir ruhani lider, aparthe­id karşıtı bir aktivist ve insan hakları savunucusu” olduğunu, onun “özgürleştirilmiş Güney Afrika’nın gelecek nesillere mi­ras bırakılmasına yardım ettiği­ni” söylerken haklıydı.

    1931’de Klerksdorp’ta dün­yaya gelen Desmond Tutu, ülke­sinde 1990’ların başlarına kadar süren apartheid rejiminin son bulması için en ön saflarda mü­cadele eden liderlerden biriydi. King’s College London’da ilahi­yat eğitimi alan din insanı, uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra 30 yaşında papaz olmuş­tu. Siyahlara karşı ayrımcılığı savunan ırkçı rejime karşı ba­rışçıl mücadeleyi desteklediği için 1984’te Nobel Barışı Ödü­lü’ne layık görülmüştü.

    Apartheid rejiminin düşü­şünün ardından eşcinsel hakla­rı için de kampanya yürütmeye başlayan ve ülkedeki tüm renk­leri kapsamak için “gökkuşa­ğı ulusu” kavramını kullanan eski başpiskopos; ırkçı suçla­rı araştırmak üzere kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komis­yonu’nun başkanlığını da yap­mıştı. Ulusal Parti hükümetini ırkçı şiddet konusunda uyar­mış, ancak bir aktivist olarak şiddet içermeyen protestoları desteklemiş; oy hakkı için dış ekonomik baskıyı savunmuştu. ANC’nin politikalarını eleştir­diği için Nelson Mandela’nın 2013’teki cenaze töreninden dışlanan Tutu, daha sonra bu tavrın onu çok incittiğini söy­leyecekti.

    Topyekun bir başkaldırı

    Afro-Amerikalı feminist yazar, eleştirmen ve akademisyen bell ho­oks, 69 yaşında ABD Kentuck­y’de hayatını kaybetti. Femi­nizm Herkes İçindir kitabının sade ve yalın diliyle feminiz­min geniş kitlelere ulaşma­sını sağlayan, cinsiyet ve ırk ayrımcılığını konu alan çalış­malarıyla kadınlar arasındaki etnik/ırksal ve sınıfsal eşit­sizliklere dikkati çeken hooks, kapitalizmin her tür yansıma­sına olan tepkisini, adında­ki büyük harfleri (ing. Capital Letters) kullanmayarak gös­termişti. Ayrıca kim olduğun­dan ziyade, kağıda döktüğü düşüncelerini öne çıkartmak istiyordu.

    Hatırlanmasına fazla fazla yetecek 30’u aşkın kitabından Hep Aşka Dair (All About Love, 1999) Sınırları Aşmayı Öğret­mek (Teaching to Transgress, 1994), Duygu Yoldaşlığı-Ka­dınların Sevgi Arayışı (Com­munion: The Female Search For Love, 2002), Ain’t I a Wo­man? (1981) onu özellikle ka­dınların tarihinde unutulmaz bir köşeye yerleştirmişti.

    bell hooks’un temel dertle­rinden biri, feminizmin “erkek düşmanlığı” olduğu yönündeki düşünceyi kırmak, feminizmin zıt köşesine cinsiyetçiliği yer­

    Deniz Kaynak

  • Türk musikisinin doktoru ruha ve bedene şifa oldu

    95 yıllık ömrüne 652 beste, 256 ödül sığdıran, Klasik Türk Musikisi’nin üstadı Alâeddin Yavaşca 23 Aralık 2021’de bu dünyadan göçüp giderek bestelerini öksüz bıraktı. Binlerce hastaya doktorluğuyla, yüzbinlerce dertli gönüle besteleriyle şifa olan; “Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok”tan “Guruba Yaklaşan Ömür Bağında”ya büyük bir yetenek.

    Klasik Türk Musikisi’nin son büyük temsilci­si Alâeddin Yavasca da bu dünyadan geçip gitti. 1 Mart 1926’da Kilis’te musiki meraklısı Yavaşçazâde Cemil Bey’in oğlu olarak dünyaya gelmiş; bu evde Tamburi Cemil Bey’in plaklarıy­la büyümüştü. Ana lisanı olacak notalarla tanışması, ilkokul sıra­larında Zeki Çelikalp’ten aldığı Batı Müziği keman derslerine; Türk musikisiyle ilişkisinin cid­dileşmesi İstanbul Erkek Lisesi yıllarına dayanıyordu. İstanbul Tıp Fakültesi yıllarında da ağır ders yüküne rağmen müzikten uzak kalamamış, Ercüment Ber­ker tarafından kurulan üniversi­te korosuna başlamıştı. Bu koro ona radyo sanatçılığının kapıla­rını da açmış, 1950’de İstanbul Radyosu ailesine katılmıştı. O yılları şöyle anlatıyordu: “Liseyi okumak için İstanbul’a geldim. O sıralar kanuna merak salmış­tım. Artaki Candan’dan kanun dersi almaya başladım. İstanbul Erkek Lisesi’ndeki hocam ney­zen Hakkı Süha Gezgin, musi­ki ile ilişkimi öğrenmiş. Bir gün dersten sonra çağırdı. Her Salı ve Cuma akşamı evinde yapılan fasıllara davet etti. Alanında en iyi hanende ve sazendeler katı­lırdı o fasıllara. Orada Süleyman Erguner’i tanıdım. O Sadettin Kaynak’la tanıştırdı. Daha 18 ya­şındaydım”.

    Hocası Sadettin Kaynak’la ilişkisi her daim vefa üzerine kuruluydu. Yavaşca, Kaynak’ı hastanede kaldığı zamanlar hiç yalnız bırakmamış, Kaynak da onun için “Çok şükür şimdi ra­hatım. Gözüm arkada değil. Be­nim düşündüğüm musikiyi de­vam ettirecek, yaptığım eserleri sona erdirmeyecek bir bestekâr kalıyor arkamda” demişti. Bu­nu hocasına söyleten, “Ümitsiz Bir Aşka Düştüm, Ağlarım Ben Hâlime” dizeleri ve dilden dile dolacak bu güfteye yazdığı Hicaz bestesiydi.

    Ana lisanı notalar Klasik Türk Musikisi’nin son büyük temsilcisi Alâeddin Yavaşca, 95 yıllık ömrüne sığdırdığı 652 beste, 256 ödül, sayısız icra ile silinmez bir iz bıraktı.

    Sadece kendi güftelerini de­ğil, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi büyük şairlerin şiirlerini de bes­telemişti. Şairin büyük bir aşkla bağlı olduğu eşi Azize Çamlıbel’i kaybettikten sonra, kan çanağı­na dönmüş gözleriyle Yavaşca’ya uzattığı sözler, daha sonra Zeki Müren’den Emel Sayın’a, Behice Aksoy’dan Ahmet Özhan’a sayı­sız sanatçının repertuvarına gi­recekti: “Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok / Bir Yer Var ki Seven Sevilenden Eser Yok”.

    Kendi büyük aşkı ve eşi Ay­ten Yavaşca’yı da şarkısız bırak­mamıştı Alâeddin Bey. “Senden Uzak Günlerim Zindan Oluyor / Hasretin Elemin Kalbime Dolu­yor” sözleriyle bilinen unutul­maz eseri yazmasında bir kon­ser dönüşü yaşadıkları dargınlık etkili olmuştu. Yıllar sonra bu şarkının Ayten Hanım’ın uzakta olduğu bir zamanda yazılıp ya­zılmadığı sorulunca “Yoo, bitişik odadaydı” cevabı gülüşmelere sebep olmuştu.

    Yavaşca, son büyük bestele­rinden birini de kendi hastalığını öğrenmesinin üzerine yazmış­tı. “Guruba Yaklaşan Ömür Ba­ğında / Yapraklar Sararıp Güller Döküldü / Yalnızlığa Düştüm Bu Son Çağımda / Ümidim Kalmadı Belim Büküldü” şarkısını dinle­yip de onu ve 95 yıllık ömre sığ­dırdığı silinmez izleri anmadan geçmek artık ne mümkün!

  • ‘Kendinden bir şeyler kattın Güzelleştirdin ölümü de…’

    Türkiye’nin ve Türkçenin değer oluşturmuş, iz bırakmış sayılı şairlerindendi Sezai Karakoç. Diyarbakır-Ergani doğumlu şair, 16 Kasım 2021’deki vefatının ardından İstanbul Şehzadebaşı Camii haziresine defnedildi. Gerek eserleri ve şiir anlayışı, gerekse konuşmaları ve siyasi tutum alışlarıyla nevi şahsına münhasır bir iz bırakan Karakoç’u, Enis Batur’un 2005’te kaleme aldığı “Sezai Karakoç Okuma Saatı” başlıklı yazısıyla anıyoruz.

    Yirmi yıl olmuş, edebiyat dünyamızda iki “cep­he”nin biribirine sağır kalışını eleştiren yazılar kale­me almıştım peşpeşe. Şüphe­siz, o dönemde de bu ayrış­maya yüz sürmeyen iki avuç has şair, yazar vardı, şimdi de olduğunu gözlemliyoruz; ama önyargılar, dünyagörüşü ya da hayat anlayışı farklılıkları­nın körüklediği kafa çeviriş­ler okur çoğunluğunu hep et­kiledi, sonunda kaybedenlerin kendilerinden başkası olmadı­ğını bile algılayamadı insanlar. Bu körelme, gün geldi, ait sa­yıldıkları “cephe”lere bakışla­rını da miyoplaştırdı kaldı ki: Görmemeye alışmışlardı.

    Çevremdekilere Dağ­larca’nın İncir Yürüyüşleri (1999) ve Yapıtımla Konuşma­lar II (2000) gibi iki başyapıt daha yayımladığını anımsattı­ğımda bana inanmaz gözleriy­le bakıyorlar yalnızca; kimse o kitapları aramaya kalkışmıyor.

    Özdemir İnce’nin, Yasak­meyve’nin 18. sayısında (Şubat 2006) “Ôscia Antica” başlıklı, onüç parçalık önemli bir şiir yayımladığından sözettiğimde, “o gazete yazılarını yazanın iyi şiir yazamayacağı” yanıtını alıyorum.

    İşin kötüsü, bu tepkile­ri verenler, bir biçimde aynı “cephe”de yeraldıklarını ‘du­ruş’larından bildiğim, kültür dünyamızın ufku geniş tem­silcileri. “Karşı cephe”den bir ürüne dikkat çektiğimde ise, mermer kafa eleştirmenimiz bana çıkışarak haddimi bildi­riyor. Bir tanesi de, “sen kendi işine bak” demişti: “Şiirini yaz, başkalarının yazdıklarını çen­tiklemekten vazgeç”. Besbel­li iyi geçinmenin yolu oradan geçiyor -gerçek şu ki, benim pek geçinmeye niyetim yok.

    Son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirlerin de şairi olan Sezai Karakoç, kısa süren Diriliş Partisi serüveni sırasında, 1991’de Bursa’da düzenlenen bir mitingde.

    Şiir ortamını, edebiyat dünyasını 1980 Eylül’ünden bu yana pus kapladı. Kişi öne çıkıyor, çıkarılıyor; yapıt hiçe­sayılıyor, görülmüyor. Öyle ki, takipçileri bile etkiliyor du­rum. M. Ş. Onaran, ‘bir vakit­ler’ etkili olmuş Nuri Pakdil’in sırra kadem bastığını sanı­yor. Oysa Pakdil, Otel Gören Defterler üst başlığıyla vaftiz ettiği yeni yapıtlarını peşpe­şe yayımlamayı sürdürüyor; gitgide derinleşen bir dünyayı gitgide incelen bir yazıyla ku­şatarak hem de. “İyi de, orta­lıkta görünmüyor”, denilebilir.

    Birincisi, Pakdil zaten görün­mezdi. İkincisi, görünmeyenin görülmesini gerektirir edebi­yat tutkusu. Üçüncüsü: Ortalık neresi? Bizim yetişmemizde payı olanlar, ‘Fizan’daysa bula­caksın’ şiarını kafamıza kazı­mışlardı.

    Bütün bu tabloyu, sözü Se­zai Karakoç’a getirmek için çizdim. İki buçuk yıl önce Amerika Irak’a “demokrasi”yi getirdi: Bugün herkes biribiri­ni öldürme özgürlüğünü kulla­nıyor artık. Bir buçuk ay oldu, Ortadoğu’da kan gövdeyi gö­türmeye başladı. Bölgede ne­ler olabileceğini kestiremeyen kimse yoktur sanırım.

    Sezai Karakoç, 1979-1988 arası yazdığı ve Alınyazısı Sa­atleri başlığı altında topladı­ğı şiirlerinde bu coğrafyanın bütün iniltilerini, ağıtlarını, isyanını yoğunlaştırmıştı. Şi­ir ortamı dönüp oraya bakıyor mu? Bana öyle geliyor ki, o dar alandan başlayarak halka hal­ka geniş okur kitlesinin dikka­tine Karakoç’un şiirleri açıl­malıydı -hiç değilse Mehmet Ocaktan’ın, İhsan Deniz’in elinden.

    “Şiir halktan koptu” serze­nişine girişenlerin önce köprü mühendisliğini ciddiye alması gerekmez mi?

    Sezai Karakoç, “karşı cep­he”nin uzun süre takibinde kalmışsa, bunu Mülkiye’den arkadaşları Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın ısrarlı hatır­latmalarına da borçluyuz; geçerken anımsatmak gere­kir. Kendi cephesinde, bir tür dokunulmazlığı oldu Kara­koç’un; ama bu dokunulmaz­lığın, onun yapıtına yaklaşıl­masını neredeyse güçleştirdiği ayrı bir gerçek. Bazı şiirleri­nin (sözgelimi “Balkon”), ba­zı kitaplarının (Gül Muştusu, Hızırla Kırk Saat) haklı ünü sonrasını haksız biçimde göl­geledi.

    Karakoç’un şiirinde, birkaç uygarlık ekseni adıyla sanıyla çizilmiştir: İstanbul-Diyarba­kır-Bağdat, Kudüs-Kabil-Ka­hire gibi. Geniş bir kültür coğ­rafyasına hüzün ve isyanla, umut ve öfkeyle yüzünü döner ve bir bakıma yeni bir epiğin tohumlarını saçar.

    Şiirokurunun bir tuhaflı­ğı da bu noktada biçimlenir: Mahmud Derviş’e ya da Ado­nis’e âşinadır da, bu defa da hipermetrobu azdığı için bur­nunun dibini görmez: Orta­doğu tragedyasının en çetin, sağlam şiirlerinden biri Sezai Karakoç’un yapıtında bekle­mektedir.

    Kimi ilgilendirir bilemem ama, anımsatmak isterim: Be­nim Sezai Karakoç’la ortak yö­nüm çok fazla olmasa gerektir -aynı kuşaktan değiliz, dünya­görüşümüz ve hayat anlayışı­mız neredeyse iki ayrı uçtadır, onun yeri cennetse benimkisi besbelli cehennemdir; konu­muz burada şiir olduğuna gö­re: Gün Doğmadan’ı okuma­dan, ince eleyip sık dokuma­dan olmaz derim.

    Sezai Karakoç, bırakın medya maymunluğunu, kısa süren bir siyasal parti serüve­ni sayılmazsa, hiçbir zaman ortalıkta görünmedi.

    Bu onun şiirinin hakettiği ölçüde görülmesine engel ol­mamalı. Alınyazısı Saati, son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirleri buluş­turan toplam, kederli bir Orta­doğu destanı.

    Ve Kudüs Şehri.

    Gökte yapılıp yere indirilen şehir.

    Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.

    Altında bir krater saklayan şehir.

    Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi.

    Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi

    Hani Şam´dan bir şamdan getirecektin

    Dikecektin Süleyman Peygamberin kabrine

    Ruhları aydınlatan bir lâmba

    İfriti döndürecek insana:

    Söndürecek canavarın gözlerini

    İfriti döndürecek insana

    (…)

    (Alınyazısı Saati’nden…)

  • ‘Dünyanın yazısı’nı yazdı

    66 yılı aşkındır Milliyet’te çalışan Sami Kohen, 93 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ardında binlerce haber, makale, röportaj bırakan Kohen, ölmeden 3 hafta öncesine kadar yazılarını yayımlamaya devam eden Milliyet’te aynı gazete için en uzun süre çalışan isim oldu. Gazetecilikteki mirası…

    Milliyet gazetesiyle özdeş­leşen isimlerdendi Sami Kohen. 1954’te gazete kurul­duğunda oradaydı ve 66 yıl bo­yunca yazılarını Milliyet için yazdı. Türkiye’de aynı gazete için en uzun süre hizmet et­miş isimdi. 20 Nisan 1928’de İstanbul’da doğan Kohen’in babası Albert Kohen de bir ga­zeteciydi. Babasından miras gazeteciliğe önce onun Ladino ve Fransızca dillerinde 1939-1949 yılları arasında çıkardı­ğı La Boz de Türkiye gazetesi­ni Türkiye’nin Sesi ve Hafta­nın Sesi adlarıyla yayımlayarak başladı. Sonra Tan, Yeni İstan­bul, İstanbul Ekspres... Son­ra hep Milliyet. Milliyet’te dış haberler müdürü oldu ve yıllar boyunca bu görevini sürdürür­ken sayısız habere, makaleye, röportaja imza attı. Milliyet’in yanısıra ABD merkezli New York Times, Christian Science Monitor’da da makaleleri ya­yımlandı. Newsweek, The Gu­ardian, The Washington Post, The Economist ise zaman için­de Türkiye muhabirliğini yü­rüttüğü yabancı gazeteler ara­sındaydı. Gazetecilik yaşamı, 2007’de Özer Yelçe’nin kaleme aldığı Sami Kohen Dünyanın Yazısı ile kitaplaştı. 2021’de ise Nihal Boztekin’in Sami Kohen Anlatıyor: Ver Elini Dünya – 70 Yıllık Gazetecilik Serüveni ki­tabı yayımlandı.

    25 Eylül’de son yazısını ya­yımladıktan sonra böbrek yet­mezliği nedeniyle hastaneye kaldırılan Kohen, 18 Ekim’de yaşamını yitirdi.

    Hoca, Bakan, yazar…

    Cumhuriyetle yaşıt bir hayat. Üniversite hocalığından milletvekilliğine, Millî Eğitim Bakanlığından RTÜK Başkanlığına çalışmakla, özellikle de eğitim için çalışmakla geçen 98 yıl.

    Eski Millî Eğitim Baka­nı, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin kuru­cusu, Marmara Üniversite­si’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Orhan Oğuz, 98 yaşında hayata gözlerini yumdu. 1923 yılında Eskişehir’de doğan, üniversiteye kadar tahsilini memleketinde tamamlayan Oğuz, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu’nu bitirdik­ten sonra Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk dokto­rası yaptı. 1950’de yurda dön­dükten sonra İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’n­da iktisat ve maliye dersleri verdi. 1951-1955 arasında Af­ganistan’daki Kabil Üniversi­tesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1958’de Anadolu Üniversite­si’nin temelini oluşturan Eski­şehir İktisadi ve İdari İlimler Akademisi’ni kurdu. Adalet Partisi’nden milletvekili se­çilerek parlamentoya girdi. 3. Süleyman Demirel hüküme­tinde Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1978’de İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Başkanlığına seçildi. 1982’de bu akademinin Marmara Üni­versitesi’ne dönüştürülmesin­den sonra rektörlüğe getirildi. 28 Şubat süreci sonrası Mart 1997’de RTÜK başkanlığına getirildi. Türkiye’de Zirai Re­formlar (1950), Beynelmilel Ticaret (1955), Avrupa Ekono­mik Topluluğu (1966), Genel İktisat Teorisi (1968), 80: Yıl Cumhuriyet’e Yaşıt Bir Hayat (2004) kitaplarını yazdı. 19 Ekim’de yaşamını yitirdi.

  • Gonzales’in ‘Aydınlık’ yolu ve arkasında bıraktığı Peru

    41 yıl önce Peru’da askerî diktatörlüğün sonunu getiren cumhurbaşkanlığı seçimleri bir sandık yakma eylemine sahne olmuştu. O gün, 70 bin insanın ölümüne sebep olacak içsavaşın fitilini ateşleyen Aydınlık Yol’un lideri Abimael Guzmán, 29 yıldır tutulduğu cezaevinde hayatını kaybetti.

    Perulu Marksist gerilla örgütü Aydınlık Yol’un kurucusu Abimael Guz­mán (taraftarlarının tabiriyle “Başkan Gonzales”), 29 yıldır tecritte tutulduğu cezaevinde 86 yaşında hayatını kaybetti. Peru’nun en yoksul bölgele­rinden biri olan Ayacucho’da bir üniversitede felsefe hocası olarak çalışırken 60’larda kür­süsünü terketmiş ve devrim­ci mücadeleye katılmıştı. Ko­münist Partisi’nde geçirdiği kısa sürenin ardından 1969’da Partido Comunista del Perú – Sendero Luminoso’yu (Peru Komünist Partisi – Aydınlık Yol) (PCP-SL) kurmuştu. Ha­reketin militanları arasında oluşan kişi kültünün merkezi­ne oturan Reynoso, Keçua di­linde “Kızıl Güneş” anlamına gelen “Puka İnti” lakabıyla yü­celtiliyordu.

    1969’da Peru, tarım refor­mu vaatlerinin hayata geçiril­memesi nedeniyle hayalkırık­lığı içindeki köylüler ile ırksal ayrımcılık yüzünden diploma­ları işe yaramaz hâle gelen üni­versite gençliğinin umutsuzlu­ğunu taşıyordu. Bu umutsuzlu­ğun içinden doğan Aydınlık Yol, Çin’deki Kültür Devrimi’nden etkilenmiş ve “uzatmalı halk sa­vaşı”nın bölgedeki ilk uygulayı­cılarından biri olmuştu. 1979’da devrimi kırdan kente silah­lı mücadeleyle gerçekleştirme stratejisiyle yeraltına inmişler­di. Tekrar günışığına çıkmala­rı ise ancak Mayıs 1980’de 12 yıllık askerî diktatörlüğün ar­dından yapılan genel seçimleri protesto etmek için sandıkları yaktıklarında olmuştu.

    ‘Adalet’in maskeli yüzü

    Kendisini “adaletin maskeli
    yüzü” olarak lanse eden
    Guzmán, 41 yıl önce
    Peru cumhurbaşkanlığı
    seçimlerinde sandık yakma
    eylemini yapan 5 maskeli
    eylemciden biriydi.

    Aydınlık Yol’cular başta köy­lülere toprak dağıttıkları için iyi karşılansalar da, çok geçmeden başlayan cinayetlerle gidişat değişecekti. Topluluk liderleri­ni ve köylüleri öldürmeye baş­layan örgüt içinde yozlaşma ve totaliterleşme yükseliyor­du. 1980-2000 arasında devam eden 20 yıllık silahlı çatışma dönemi, çoğunluğu yerliler­den olmak üzere 70 bin insanın ölümüne sahne oldu. Üstüne üstlük bu çatışmalar, hükümet güçlerinin köylü önderlerini ce­zalandırması için bahane oluş­turmuştu. Aydınlık Yol’dan önce Peru Köylü Federasyonu hemen hemen bütün ülkede örgütlüy­ken, içsavaşın ardından geriye ancak birkaç birim kalmıştı.

    1977’den 1991’e yani yaka­lanmasının eşiğine kadar Guz­mán’ın değil kendisi, fotoğrafı bile hükümet tarafından ele ge­çirememişti. 1992’de yakalandı. Bir kafesin içinde yargılandığı askerî mahkemede, hâkimle­rin yüzleri ailelerinin güvenliği gerekçe gösterilerek maskeler­le kapatılmıştı. Müebbet hapse mahkum edilen Guzmán, birkaç ay sonra dönemin başkanı Al­berto Fujimori ile bir anlaşma­ya vardı ve taraftarlarına silahı bırakıp mücadeleyi siyasal alan­da sürdürme çağrısı yaptı.

    2003’te Anayasa Mahke­mesi, Guzmán’ın sivil yargıçlar nezdinde yeniden yargılanma­sına karar verdi. Eylül 2005’te başlayan bu dava, Ekim 2006’da yeniden ömür boyu hapis ceza­sına çarptırılmasıyla sona erdi.

  • Öncü, çok yönlü ve eğitimci bir müzisyen

    Türkiye’nin ilk rock’n’roll grubunun kurucularından ve ülkemizde cazın öncülerinden Durul Gence, icracı, aranjör, şef ve eğitimci olarak hayatını adeta müziğe adadı. Alanında “yaşam boyu başarı ödülü”nü en çok hakedenlerin başında gelen Gence’nin Deniz Harp Okulu Orkestrası’ndan başlayan yolculuğu.

    Deniz Harp Okulu Orkestrası’nın efsane davulcusu Durul Gence…

    Türkiye’de müziğin ön­cü isimlerinden, davu­lun ustalarından Durul Gence özellikle rock ve caz olmak üzere pek çok dalda ic­racı, aranjör, şef ve eğitimci kimliğiyle öğreten, yol göste­ren ve yaratan bir müzisyen­di. İlk rock’n’roll topluluğu De­niz Harp Okulu Orkestrası’nın (1955) kurucularındandı. İs­tanbul Express, Asia Minor Mission gibi gruplarıyla Ajda Pekkan, Rüçhan Çamay, Alpay, Tanju Okan, Ertan Anapa, Öz­demir Erdoğan, Güneri Tecer gibi dönemin önemli solistle­rine eşlik etti. Durul 5’ten DG-4’e kurduğu gruplarda Onno Tunç, Şerif Yüzbaşıoğlu, Erol Duygulu, Cezmi Başeğmez, Şanar Yurdatapan gibi müzis­yenlerle biraraya geldi. İlk caz emisyonlarını gerçekleştirdiği dönemde çıkan “Şeyh Şamil” plağı (1970) ile ulusal çap­ta ünlendi. Yurtdışında Herb Geller, Sonny Sharock, Berti­ce Reading, Four Pennies, Lili Ivanova, Mads Vinding, Peter Bastian, Anders Koppel, Her­bie Mann’la çalıştı. 1970’lerde özellikle İskandinav ülkelerin­de verdiği konserlerle tanın­dı. 1982-1984 arasında Durul Gence 12’yi kurarak konserler verdi. Kariyerinin ileriki dö­nemlerinde Avrupa ve Ameri­ka’da önemli festivallerde sah­ne aldı.

    1986’dan itibaren Hacet­tepe ve ODTÜ’de caz tarihi üzerine dersler (İnsan, Müzik ve Caz) veren Gence, müzik yazarı Murat Meriç’in ifade­siyle “Caza asıl katkısını yıllar boyunca yetiştirdiği gençler­le” sağladı. Eşi Melda Gence ile kurduğu Gence Çocuk Yuvası ve Sanat Kursları ile eğitimcili­ğini farklı yaş gruplarına yaydı. 2013 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği İs­tanbul Caz Festivali tarafından Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

    Uzun süre Parkinson hasta­lığıyla mücadele etti. 6 Ekim’de kaldırıldığı Hacettepe Üniver­sitesi Tıp Fakültesi Hastane­si’nde ardında dev bir müzik mirası bırakarak hayata gözle­rini yumdu.

    Mithat Fabian Sözmen

    Dünyanın her yerinde Durul Gence sadece yurtiçinde değil yurtdışında da ses getiren, albümler, konserler yapan, festivallere katılan evrensel bir müzisyendi.
  • Çarşamba’dan Strasbourg’a kendi kaleminden…

    Türkçeye envai çeşit kelime katan bir yazar/şair; tiyatro tarihimize en büyükler arasında ismi yazılacak bir sahne emekçisi, yönetmeni, oyuncusu, kavuklusu; Galatasaray Liselilerin her daim “abi”si… Velhasıl, aynı çağı paylaşmaktan gurur duyduğumuz insanlardandı Ferhan Şensoy. Ardından kim yazsa, onun kendini anlattığı gibi olmayacaktı. Biz de aldık Kalemimin Sapını Gülle Donattım’ı elimize, Çarşamba’dan Strasbourg Devlet Konservatuvarı’na çocukluk-gençlik yıllarını, onun kaleminden aktardık. Belki ayak izlerini takip etmek isteyen olur diye…

    İstanbul’a ikinci gidişim. İlki Samsun’dan gemiyle. Gene bir yaz sabahıydı. Beş yaşım­daydım. Gemiye ulaşmak için limandan sandala bindik an­nem, babam ve üç yaşındaki kız kardeşimle. Annem ve babam İstanbul’u biliyorlar. Evlendik­lerinde bir süre orada yaşamış­lar. Fatih’te oturmuşlar. Annem orada hamile kalmış. Babam benim dede evinde doğmamı is­temiş, annem hamileyken İstan­bul’dan Çarşamba’ya gelmişler. Babam Belediye Başkanı olmuş, bir daha İstanbul’a dönmemiş­ler. Fatih’te annem ve babamın oturduğu evi merak etmiştim. Tohumum orda atılmış. Sonra göstermişti annem bana orayı. Edirnekapı’dan tramvayla Fa­tih’e gitmiştik. Oturduğum kol­tuğun arkasını kaydırarak her iki yönde de oturabileceğimi keş­fetmiş, bir öyle bir böyle oturup oynamıştım Fatih’e kadar, anne­min sürekli uyarısına rağmen: “Yapma oğlum!” “Yapıcam!”

    Sınav günü gelip çatıyor, gö­türülüyoruz Galatasaray Lise­si’ne. Okulun kapısı ne kadar güzel, bahçe ne kadar güzel, okul çok güzel. Ellişer ellişer değişik salonlara alıyorlar bizi. Tek tek sıralara oturturuluyoruz, sınav kağıtları dağıtılıyor, başlıyor sı­nav. Avuçlarım terliyor… Kurşun kalemimin sürekli ucu kırılıyor… Kimi sorular çok zor… Zorlan­dıklarımı atlayarak devam edi­yorum. Giderek daha rahatlıyor sorular… Sonuna gelince, geri dönüp atladığım soruları yapı­yorum, kimisini olsa olsa ne olur mantığıyla, kimisini de kafama göre doldurup tamamlıyorum testi. Kazanıyoruz sınavı. Am­cam bize birer Galatasaray roze­ti armağan ediyor.

    Türk tiyatrosunun kavuklusu Tuluat oyuncusu Kel Hasan Efendi’nin İsmail Dümbüllü’ye, onun da Yeşilçam’ın usta oyuncularından Münir Özkul’a devrettiği kavuğu yaklaşık 30 yıl boyunca Ferhan Şensoy taşıdı.

    Galatasaray yılları

    Fransızcayla cebelleşerek baş­ladı okul. İlk yıl yalnız Fransızca okunuyor. Ve fakat bu adi Fran­sızca yazıldığı gibi okunmuyor, okunduğu gibi yazılmıyor. Öğ­retmenimiz Mösyö Arditi, tek kelime Türkçe konuşmuyor. Bil­mediğinden değil, dilimizi çok iyi biliyor. İlk gün Fransızca gir­di sınıfa, sen anla anlama, öyle konuşuyor adam. Nasıl olduysa bir gün sökmeye başladık Fran­sızcayı, hatta aramızda Fransız­ca şakalara geçtik. İstanbul’daki semt isimlerini, sokak isimleri­ni Fransızcaya çevirip, Fransız hocamızın çok Fransız kaldığı espriler türetiyoruz.

    Kimi cumartesiler yengem bizi tiyatroya götürüyor. Bu cu­martesilerin ilkinde, Fatih Şehir Tiyatrosu’nda tiyatroyla tanışı­yorum. İlk kez tiyatro görüyo­rum. Cahit Atay’ın “Pusuda” ve “Sultan Gelin” oyunları oyna­nıyor arka arkaya. Hale Rakunt, Fuat İşhan gibi oyuncuları ta­nıyorum, hayran oluyorum. Si­nemadan “Cilalı İbo” tipiyle ta­nıdığımız Feridun Karakaya’yı sahnede görünce çıldırıyorum. Çok seviyorum tiyatroyu. Ondan sonra onbeş günde bir gider olu­yoruz değişik tiyatrolara. Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, Vahi Öz, Fadıl Garan, Ertuğrul Bilda gibi oyuncuları izliyorum. Tiyatro­nun büyüsü çarpıyor beni. Oyun bitince hiç çıkmak istemiyo­rum salondan. Eğer öksürüğüm varsa, tiyatroya gitmeden önce, Edirnekapı’daki kurukahveciden okaliptüs alıyoruz, gösteri bo­yunca okaliptüs emiyorum ök­sürmemek için. Tiyatroda öksü­rülmezi öğreniyorum.

    Diş fırçası saçlı Mösyö Fi­ot, çılgın resim öğretmenimiz kırmızı saçlı Pinokyo Kemal, iş bilgisi dersini en önemli ders olarak gören Kürt Ali, sürekli burnunu karıştıran Madam Co­lombier… Birden renklendirdi­ler okul hayatımızı. Liseye geç­tik. Hem de bütünlemesiz falan, haşırt diye bitirmişim ortaoku­lu. Yıllardır bana yaşgünlerimde hediye olarak küçük kaatlara ya­zılı nasihatler veren ve genelde babalar çocuklarına her zaman değil de, önemli okulları bitir­diklerinde önemli hediyeler alır, örneğin ortaokul bittiğinde gibi bir taktik izleyen babamın artık denilecek hiçbir şeyi kalmamış­tı. Ne istersem alınacaktı. Yazı makinesi istediğimi belirttim. Babam durumu şaşkınlıkla kar­şıladı: “Arzuhalci mi olucaksın oğlum sen?” Kem küm ettim, kimi Fransızca ödevleri sınıfta herkesin makinayla yazdığını, sınıfta bir sürü öğrencinin ya­zı makinesi olduğunu söyledim. Babam da, oğlum öbür çocuklar­dan geri kalmasın diye düşüne­rek ikna oldu. Karaköy’den gıcır bir Remington marka dakti­lo alındı. Gri fermuarlı çantası içinde, mutluca sallanarak giril­di küf kokulu Tünel’e. Cumarte­si-pazarları, şiirlerimi daktiloya çekmeye başladım.

    Bir dünya rekoru 33 sene boyunca sahnede kalmış “Ferhangi Şeyler” sürekli yukarı taşımaya devam ettiği bir dünya rekorunu da elinde tutuyordu (üstte). Ferhan Şensoy (solda, en önde) Galatasaray Lisesi’nden arkadaşlarıyla (altta).

    Tahir Alangu ile Edebiyat başladı. “Mollalar, o önünüzdeki, üstünde ‘Edebiyat’ yazan kitap okunmayacak! Ananıza babanı­za söyleyin, size birer Sait Faik külliyatı alsın… Haftaya edebi­yat! Bu ders serbestsiniz, ne is­terseniz yapın” diyerek çekip gidiyor sınıftan. Bir ay içinde, herkes Sait Faik’i hatmetmiş du­rumda. Alangu bize hiç duyma­dığımız, yeni yazarlar tanıtıyor, kitaplarını getiriyor, öykülerini okutuyor, birden Osman Cemal

    Kaygılı, F. Celalettin, Memduh Şevket Esendal’la doluyor küçük beyinlerimiz. Her gün yeni bir pencere açıyor bize Tahir Baba… Kimi gün bir Çehov öyküsü, kimi gün Homeros… Derken Kaleve­la Destanı… Daha sonra, henüz dilimize çevrilmemiş olan Hein­rich Böll, Friedrich Dürrenmatt gibi yazarları, evinden getirdi­ği Almanca özgün baskılarını açıp, gözlüğü alnına kaldırarak, anında çeviri yöntemiyle kendisi okuyor bize… Sınıfta neredeyse herkes öykü yazmaya başlıyor… Birinin ukala velisi, müfredat programını uygulamıyor diye şi­kayet etmiş hocamızı Milli Eği­tim Bakanlığı’na. Ankara’dan müfettiş geliyor. Sınıfa sokmu­yor müfettişi: “Arkadaşlarımla edebiyat görüşüyoruz. Edebi­yatın teftişi olmaz, çok ayıptır” diyerek yol ediyor, hiç böyle bir adam görmemiş olan şaşkın mü­fettişi. Sonra bir gün içimizden birilerini dolma parmaklarıyla göstererek: “Sen! Sen! Sen! Siz­ler yazar olacaksınız, bu işin pe­şini bırakmayın… Çok okuyun! Günlük tutun mollalar” diyor. Tahir Alangu parmakla göster­diğinde, utanarak önüne bakan, yüzü kızaran bu küçük çocuklar: Nedim Gürsel, Selim İleri, Ma­hir Şaul, Engin Ardıç, İzzet Ya­sar, Ferhan Şensoy…

    Charles de Gaulle ziyareti

    1968’de onuncu sınıftaydım. 1969’da da onuncu sınıfta ola­cağımı henüz bilmiyordum. İlk 10’umdaydım yani. O yıl, Fran­sızların cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün Türkiye ziyare­ti programının içine Galatasa­ray Lisesi de konuşlandırılmıştı. Adam Kasım’ın sonunda geldi, fakat Eylül ayından itibaren De Gaulle’ü bekleyen bir hazırlık başladı okulda. Önce onun ge­çeceği orta yol asfaltlandı, asfalt yamru yumru bulundu, üstü bir kat daha asfaltlandı… O da be­ğenilmedi, bir yeni kat çekildi… Giderek otoyol gibi yükselme­ye başladı o orta yol. Bu hazır­lıklar sürerken, oraya harcanan paranın bir yerlerden kısılma­sı gerekmiş olmalı ki, birdenbi­re bizim yemekler dandikleşti, haftada üç çıkan gassay pilavı haftada bire indi, genelde mer­cimek, nohut biçimi bir askerî tabldot uygulaması gözlenmeye başlandı. Biz de bütün bunlar De Gaulle’ün yüzünden oluyor diye, çocuk beynimizde bir De Gaulle düşmanlığı geliştirdik.

    Neyse günü geldi, adam Ga­latasaray Lisesi’ne caddeden or­ta kapıdan, üstü açık siyah bir mercedesle, yanında zamanın Dışişleri Bakanı, bir Galatasa­raylı ağbimiz İhsan Sabri Çağla­yangil ile birlikte giriş yaptı. Al­kışladık. Çünkü bizi yolun sağına soluna alkışlayalım diye dizmiş­lerdi ve iyi alkışlayıp alkışlama­dığımız gözetim altındaydı. Çok uzun boylu adam, Tevfik Fikret salonunda, hepimizi şaşırtan bir konuşma yaptı. Bizler onu, asker olmasından ötürü biraz aşşa­ğılıyor, alt tarafı asker işte, diye düşünerek tanıdığımız şube re­islerine benzetmeye uğraşıyor­duk. Ve fakat Charles De Gaulle: “Quelle secrète harmonie que ma visite en Turquie coïncide avec le centenaire du Lycée de Galatasaray” diyerek girdi söze. Ne gizemli bir uyumdur ki Tür­kiye’yi ziyaretim Galatasaray Li­sesi’nin 100. yılına denk düşüyor, biçiminde başlayan konuşma­sıyla, bambaşka bir devlet ada­mı olarak çıktı karşımıza. Uzun cümleli, çok noktalı virgül kulla­narak, edebi ve şiirsel bir Fran­sızca konuşuyor, konuşması­nın içinde, Baki’den, Fuzuli’den, divan edebiyatından Fransızca çeviri alıntılar söylüyor ve bütün bunları hiçbir kağıda bakmadan, o an aklına gelmiş gibi, gözümü­zün içine bakarak dile getiriyor­du. Sus pus olmuştuk.

    Yaşayan bir tiyatro müzesi 87 yıl tiyatro, 17 yıl da sinema olarak hizmet verdikten sonra 1989’da Ferhan Şensoy tarafından bir bölüm hissesi alınarak tekrar tiyatroya çevrilen Ses Tiyatrosu (üstte)… “Şahları da Vururlar” oyuncuları (üstte, sağda)…

    O gittikten hemen sonra, Yüksekkaldırım’da şapkacılara koşup lazımlık biçim şapkasının tıpkısını yaptırdım ve bu şapkayı başıma takarak, okulda De Gaul­le taklitlerine başladım. Benim oynadığım De Gaulle gene aynı stilde konuşuyor, ama biraz bi­zim okulun iç işlerini biliyor ve yarı Fransızca, yarı Türkçe bir Galatasaray Fransızcası kulla­nıyor: “Quelle secrète harmonie que ma visite en Turquie coïnci­de avec l’asphaltage, le badanaje et le bombokation des yemeka­ges du Lycée de Galatasaray” bi­çiminde, yemeklerin b.mboklaş­ması ve benzeri şikayetlerimizi dile getiriyor. Taklidim çok tu­tulur oldu. Okulda akşam ikinci etütlerde sınıfta genel istek üze­rine çıkıp yapıyorum. Arkadaş­lar çok eğleniyorlar. Bir daha yap deniliyor, bir daha yapıyorum. Her yaptığımda biraz geliştiri­yorum. De Gaulle’ü oynuyorum, müdürü oynuyorum. Hikaye git­tikçe gelişiyor. Muhalif ve gerilla bir gösteri olarak geceleri yatak­lar kenara çekilip, bana boşaltı­lan bir orta alanda, başka yatak­hanelerden gelen izleyicilerle oluşan bir izdihamın ortasında taklitlerimi yaparken, kimi za­man birinin panik halinde “Mü­dür!” demesi üzerine izleyiciler kaçışıyor, o an taklidini yapmak­ta olduğum müdürle burun bu­runa geliyordum. Meğer müdür de kalabalığın arkasından izli­yormuş beni. Genetik kopya­sıyla karşı karşıya gelen müdür gülmesini tutamazken, beni de azarlamadan edemiyordu.

    Şensoy; oyuncu ve yönetmen Nefrin Tokyay, Dümbüllü’nün kavuğunu devrettiği Rasim Öztekin, ve tiyatro eleştirmeni Zehra İpşiroğlu ile bir yemekte.

    Strasbourg Devlet Tiyatrosu

    Strasbourg Devlet Tiyatrosu’nun arka bahçesi, konservatuvar giri­şi. 200 kişinin üstündeyiz. Bah­çeye sığamıyoruz. Herkes çok özgür ve spor giyimli, tek boyun­bağı, gömlek, ceket konumlu tip benim. İş görüşmeye gelmiş gi­bi bir halim var. Adayların çoğu Fransız. Fransız olmayanlar da, Belçikalı, İsviçreli, Faslı, Tunus­lu, Cezayirli. Bir Alman kız var, onun da annesi Fransızmış. Her­kes ana dili olarak konuşuyor bana yabancı olan dili. Ve ne ka­dar hızlı konuşuyorlar. Bu sinir bozucu bir durum. Ben konuş­mak için, önce kafamda cümle­mi kuruyorum, sonra konuşma eylemine geçiyorum.

    Benim adım okunmuyor. Al­fabematik sırasıyla mı çağırı­yorlar? Başvuru sırasına göre mi çağırıyorlar? Bir de gelmeyen var, sabahtan beri arasıra onun adı ünleniyor: “Mösyö Fernand Sansua, Mösyö Fernand San­sua!” Kimse o tip, yok, gelmemiş. Başka birinin adı çığırılıyor. Çe­kip gitsem mi şurdan? Ağlamak istiyorum. Her çıkandan sonra ısrarla o gelmeyen inek “Fer­nand Sansua”nın adı okunuyor. Yok kardeşim, adam gelmemiş, allahallah, beni çağırın artık! Ba­yılmak üzereyim. (…)

    “Çıkın sahneye!” diyorlar. Benimle ilgili değiller, kahve ma­kinesinin oradalar. Sahneye çı­karken tökezliyorum, düşecek gibi oluyorum, toparlanıyorum. Kendi yazdığım bir şeyi oynaya­cağımı açıklıyorum. “Fransızca mı yazdınız?” diyor pos bıyıklı. “Nerede öğrendiniz Fransızca­yı?”, “Liseyi Fransızca okudum. İstanbul’da, lö lise dö Galata­saray!” “Kaç yıl yani?” “Aşşağı yukarı bir asır” diyorum. Gü­lüyorlar. Başlıyorum De Gaul­le numaramı oynamaya. Jüride kıkırdama oluyor. Kahve maki­nası grubu da masaya yanaşıyor. Gömleği blucininden taşan gülü­yor. Pos bıyıklı gülüyor. Frenkçe kahkahalar arasında indiriliyo­rum sahneden.

    En son o kalmıştı 1987’de “İstanbul’u Satıyorum” adlı tiyatro oyununda Münir Özkul, Erol Günaydın, Rasim Öztekin ve Baykal Kent’le çekilen fotoğraftan en son Ferhan Şensoy hayatta kalmıştı.
  • Fransa’nın ‘Çirkin Kralı’na görkemli bir elveda: ADIEU BÉBEL!

    Hayranlarının “Bébel”i diye bağrına bastığı Jean-Paul Belmondo, 6 Eylül’de 88 yaşında hayata veda etti. Arkadaşı ve zaman zaman rol arkadaşı olan Alain Delon ne kadar yakışıklı (hatta güzel) ise, o da o kadar çirkindi. Ama Amerikalı bir eleştirmenin söylediği gibi “büyüleyici bir çirkinlik”ti bu. Fransa, Yeni Dalga ile tanınıp bir dünya starına dönüşen sevgili aktörüne, bizdeki meslektaşlarını kıskandıracak denli görkemli bir törenle veda ederken, o pırıltılı hayattan geriye kalan kesitler…

    Ülkesinin en büyük yıl­dızlarından, Yeni Dal­ga efsanesi Jean-Pa­ul Belmondo’nun 6 Eylül’de hayata gözlerini yummasının ardından düzenlenen görkemli törende, üç renkli Fransa bay­rağına sarılı tabutu Paris’te Les Invalides askerî müzesinin av­lusundan uğurlandı. 1960’lar ile 70’lerde onunla birlikte Fransız sinemasının çehresi olan aktör Alain Delon da ora­daydı. Fransa Başkanı Emma­nuel Macron “Herkesin sahip olma hayali kurduğu bir dost­tu o” diyor; “Adieu Bébel” di­ye noktalıyordu konuşmasını. Fransa halkı sevgili aktörüne bu lakabı uygun bulmuştu.

    Klasik yakışıklılıktan uzak bir aktördü. Ama asi saçları, boksör burnu, pırıl pırıl parla­yan gözleri, sık sık başparmağı ile ovma alışkanlığında olduğu şehvetli dudakları, kafa den­gi gülüşüyle herkes onu çekici bulurdu. Arkadaşı ve zaman zaman rol arkadaşı olan Alain Delon ne kadar yakışıklı (hatta güzel) ise, o da o kadar çirkindi. Amerikalı bir eleştirmen “bü­yüleyici bir çirkinlik” demek­ten de çekinmemişti.

    Jean-Paul Charles Belmon­do, 9 Nisan 1933’te Paris’in orta halli banliyösü Neuill­y-sur-Seine’de dünyaya geldi. O çocukken ailesi şehrin Sol Kıyı’sına, Montparnasse ve Sa­int-Germain-des-Prés’nin ol­duğu bölgeye taşındı. İtalyan asıllı bir aileden gelen Cezayir doğumlu babası Paul Belmon­do saygın bir heykeltraş; Fran­sız annesi Madeline Raina­ud-Richard ise ressamdı.

    Jean-Paul Belmondo, Jean-Luc Godard’ın Yeni Dalga klasiği “A bout de souffle” (Serseri Âşıklar) (1960) filminde rol arkadaşı Jean Seberg ile…

    Hiçbir zaman iyi bir öğren­ci olmamıştı, ama iyi bir spor­cuydu. Sonunda okuldan ayrıl­dı. 16 yaşında amatör boksör oldu -fakat burnu ringde değil de okul bahçesindeki bir kapış­mada kırılmıştı. Sporla geçen gençliği sayesinde 1985’e kadar aksiyon sahnelerinde dublör­süz oynadı. O yıl Marc Allég­ret’nin filmi “Hold-Up”ta kaza geçirince, bu işten vazgeçti.

    Yirmi yaşına gelene kadar ailesi ona özel bir konservatu­varda oyunculuk dersleri aldır­dı. Cezayir’de geçen altı aylık askerliğinin ardından 1953’te Paris’e döndü ve üç yıl eğitim gördüğü Conservatoire Nati­onal d’Art Dramatique’e kabul edildi. Okul, bu çok yetenek­li ama Molière oyununa elleri ceplerinde çıkan öğrencisiyle ne yapacağını bilemedi. Mezu­niyet treninde, sınıf arkadaşla­rı hocaların sadece mansiyon verdiği Belmondo’yu salla sırt edip götürürken, genç mezun onlara hiç de nazik olmayan bir el işareti yaptı.

    1950’lerin ilk yarısını tiyat­roda geçirdi. 1957’de sinemaya adım attı. Marc Allégret’nin yö­nettiği “Sois Belle et Tais-Toi”­da (1957) sonradan kendisi gi­bi yıldızlaşacak Alain Delon’la birlikte oynadılar. Unutulmaz filmleri arasında Jacques De­ray’in yönettiği “Borsalino” da vardı. Fransız Yeni Dalga’sı­na yetişmiş olanlar ise onu Je­an-Luc Godard’ın “A bout de souffle” (Serseri Âşıklar) fil­minde, masum Jean Seberg’in nefesini kesen hırsız Michel olarak hatırlar. Humphrey Bo­gart hayranı hırsız Michel Po­iccard karakteri; sertliğiyle, fiziğiyle, aldırmaz bakışlarıy­la, toplumun dışında kalmayı tercih edişiyle o yılların bütün asi gençlerinin ruhuna kazın­dı. Film, bir başka Yeni Dalga yönetmeninin, François Truf­faut’nun bir fikri üzerine ku­rulmuştu. Belmondo bu filmle Fransa’nın James Dean’i, Jean Gabin’in varisi oldu. Sonraki yıllarda dramlarda, komediler­de, müzikallerde, tarihî filmler­de ve özellikle gangster filmle­rinde, kısacası akla gelecek her janrda oynadı.

    Çapkınlığı sadece rol değildi


    1976 yapımı “Le Corps de mon ennemi”de Valerie Lemercier ile (altta) tam bir jön rolündeki Belmondo, gerçek hayatta da çapkınlığıyla oynadığı karakterleri aratmıyordu.

    “Serseri Âşıklar” çekilirken Belmondo 26, Jean-Luc Go­dard ise 28 yaşındaydı. Aktör daha sonra başka Yeni Dalga yönetmenleriyle de çalıştı ama filmlerin bazılarının senaryola­rı ona biraz fazla “entelektüel” geldi. 1960’ların ortalarından itibaren bir aksiyon-komedi yıldızı olmayı tercih edişi belki de onu “satılmış”lıkla suçlayan kimi eleştirmenlere rağmen, biraz da bu yüzdendir. Alain Delon gibi o da kendi film şir­ketini kurdu, şirkete “Cerito” adını verdi. 1960’ların ikinci yarısından itibaren filmlerinin çoğu kendi şirketinin yapımıy­dı. Sette tam bir profesyonel olduğu söylenir.

    Fransız sinemasında seç­kin bir yer edinen Belmon­do, 1963’te Fransız Oyuncu­lar Birliği başkanlığına seçildi. 1988’de Claude Lelouch’un yö­nettiği “Itinéraire d’un En­fant Gaté”deki rolü ile “En İyi Oyuncu” dalında Fransa’nın César ödülüne layık görüldü, ancak ödülü geri çevirdi. Ge­rekçe olarak da oyunculara ancak halkın ödül verebilece­ğini öne sürdü. Ancak gerçek neden başkaydı. César ödülü­nün heykelciğini babası Paul Belmondo’nun rakibi olan ve onun hakkında ileri geri konu­şan heykeltraş César Baldacci­ni yapmıştı.

    Hollywood ona göre değil­di. “Niye hayatımı zorlaştıra­yım?” demişti. “Dil öğreneme­yecek kadar aptalım, bir felaket olurdu.” Dört çocuğuna rağmen (biri yanarak ölmüştü) evlilik de öyleydi… İlk evliliğinde so­runun çapkınlık olduğu söyle­nince, “32 yaşındayım” demiş­ti. “Farkındaysanız, Fransızım. Mutlu olduğum kadar evli kalı­rım. Sonrasını kimbilir?” Erte­si yıl karısı Elodie’den ayrıldı. Boşanmaya Ursula Andress’la beraberliğinin neden olduğu söylendi. Laura Antonelli ile de uzun bir beraberliği olmuştu. Yıldız gibi davranmak için ille de Hollywood’a gitmek gerek­miyor!

  • Bir anıt insan daha geçti o karanlık kapıdan sessizce

    Türk mimarlığına ve sanatına ödeşilmez hizmetleri olan Doğan Kuban, dünya çapındaki çalışmalarıyla ünlü bir “anıt adam”dı. Mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar, Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessizliğinde gömüldü. Türkiye, ulusal-evrensel değerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?

     Hayatta kalan ordinaryüs profesörlerin sonuncu­larından, 21. yüzyılın ilk yıllarında “Dr.” titri olmayan “profesör”lerin belki de sonun­cusu, mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar Doğan Kuban da 22 Eylül’de Yahya Kemal’in “o büyük karanlık ka­pıdan geçince başlayacak uzun gece” diye anlattığı kapıdan geçmiş sessiz sedasız. Anadolu­hisarı Mezarlığı’na gömülmüş.

    Önce bir yazgı denkliğine değinelim: Türk mimarlığına ve sanatına Kuban gibi ödeşil­mez hizmetleri olan Celal Esad Arseven (1875-1951) de aynı yaşlarda ve tam elli yıl önce öl­müştü. O göçüşün hüzünlü bir öyküsü vardır: Gözleri kapa­lı, ölüm halindeyken İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kendisi için düzenlenen “Fah­ri Doktor” beratı, evine giden­lerce komadaki üstadın üstü­ne konulmuş; o anın ve Kültür Bakanı Talat Sait Halman’nın ziyaretinin fotoğrafları gaze­telerde yayımlanmıştı. Asırlık ömrünün 80 yılını mimariye, spora, müziğe, güzel sanatla­ra, kültüre ve siyasete hizmetle geçiren Arseven, Türk kültürü­nün müstesna bir değeriydi. 1. Cihan Harbi’nde Kadıköy Be­lediye Başkanlığı, Cumhuriyet döneminde Halkevi başkanlığı, İstanbul milletvekilliği, Anıtlar Kurulu başkanlığı yapmıştı.

    İstanbul Teknik Üniversite­si’nde Mimarlık Tarihi ve Res­torasyon Enstitüsü’nü kurmuş; fakülte dekanlığı yapmış Doğan Kuban da Türk Sanatı, İstan­bul anıtları, Bizans tarihi ve Eski İstanbul konularında kay­nak eserler yazmıştı. Başlıcala­rı, Osmanlı Mimarisi, Türkiye Sanatı Tarihi, Türk Hayatlı Evi, Divriği Mucizesi, Cennetin Ka­pıları, Selçuklu Çağında Ana­dolu Sanatı, Ahşap Saraylar, Mimarlık Kavramları, İstanbul: Bir Kent Tarihi, Sinan’ın Sanatı ve Selimiye’dir.

    Mirası öğrencileri, eserleri… Türkiye’nin en önemli mimarlık tarihçilerinden Doğan Kuban, 22 Eylül’de 95 yaşında vefat ettiğinde,
    ardında onlarca eser, binlerce öğrenci bıraktı.

    Öğrenim ve iş umuduyla gözlerini dış dünyaya çeviren gençlerimizden, bu iki üstün değeri birer idol tanıyanlar bel­ki vardır demekte duraksıyo­rum. Arseven’i bir kez görmüş ve dinlemiştim. Doğan Kuban’ı ise Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin Yayın Kuru­lu’nda birlikte maddeleri yazar­ken ve başka etkinliklerde tanı­mış bir bahtiyarım… Kuban ve Arseven çapındaki sanat- kül­tür insanlarımıza ilgililerin ve toplumun duyarsızlığını nasıl yorumlamalı bilemiyor ve şaş­kınlıkla izliyorum.

    Kuban’ın cenazesinde üni­versitelerden, mimarlık fakül­telerinden kimsecikler yokmuş. Din önderlerinin tabutlarına omuz veren politikacılar olası­lıkla duymadıklarından (!) tö­rende bulunamamışlar. Kuban; Sinan’ı, Süleymaniye’yi yorum­layarak yazmıştı. Divriği’deki Mengücek anıtı camiyi Cenne­tin Kapıları adlı bir sergi ve bir kitapla dünyaya tanıtmıştı. Gel gör ki dünya çapındaki çalış­malarıyla ünlü bu anıt adam, Yunus’un “Bir garip ölmüş di­yeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessiz­liğinde gömülmüş!

    Türkiye, ulusal-evrensel de­ğerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?

  • Hem çınar hem bahar çiçeği

    Tiyatro ve sinemaya adanmış bir hayattı onunkisi. “… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu geçer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu…” diyordu.

    Bazı insanlar vardır; nadi­ren başrole soyunurlar; ama bir adım geriden, sessiz ve derinden hayata imza­larını bırakırlar. 91 yıllık haya­tını 18 yaşından beri sahnede, sahne arkasında, kamera önün­de geçiren; bazen müşfik, bazen sert “asil anne” rollerinin de­ğişmez yüzü Nedret Güvenç, bu unutulmaz imzalardan biriydi. “Nedret en basit şeyi bile büyük bir duyarlılıkla ve sevgi yükle­yerek anlatabiliyor. Sözgelişi patlıcan musakkasından bah­sediyor. Yüzüne bakıyorsunuz anlattığı musakka değil de bir aşk masalı sanki. Gel de etkilen­me…” diye anlatıyordu ünlü yö­netmen Atıf Yılmaz onu.

    Bu özel sanatçı 1930’da İz­mir’de dünyaya gelmişti. An­kara Devlet Konservatuvarı’n­da şan ve piyano okusa da gön­lünü tiyatroya kaptırmıştı. İlk olarak 1948’de İzmir Şehir Ti­yatrosu’nun “Kadınlar Terzi­hanesi” oyunuyla sahne tozu­nu yutmuş; 1950’de ise 1995’e kadar parçası olacağı İstanbul Şehir Tiyatroları’na katılmıştı. 1998’den beri “Devlet Sanatçı­sı” olan Güvenç’i 2009’da yaz­dığı Dünya Tiyatro Günü bil­dirisiyle uğurluyoruz:

    “Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi. İşim gereği gece-gün­düz çalışırım, buradan sizlere en güzel, en doğru, en çağdaş ve gerçekçi bir oyunla ulaşmak için… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu ge­çer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyu­numuzu. Birlikte gülelim, bir­likte ağlayalım, birlikte coşalım, şaşalım, sevinelim ve birlikte düşünelim”