Güney Afrika’daki apartheid rejiminin sona erdirilmesinde önemli rol üstlenen eski başpiskopos Desmond Tutu, 90 yaşında prostat kanseri nedeniyle hayata veda etti. Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa başsağlığı mesajında Tutu’nun “simgesel bir ruhani lider, apartheid karşıtı bir aktivist ve insan hakları savunucusu” olduğunu, onun “özgürleştirilmiş Güney Afrika’nın gelecek nesillere miras bırakılmasına yardım ettiğini” söylerken haklıydı.
1931’de Klerksdorp’ta dünyaya gelen Desmond Tutu, ülkesinde 1990’ların başlarına kadar süren apartheid rejiminin son bulması için en ön saflarda mücadele eden liderlerden biriydi. King’s College London’da ilahiyat eğitimi alan din insanı, uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra 30 yaşında papaz olmuştu. Siyahlara karşı ayrımcılığı savunan ırkçı rejime karşı barışçıl mücadeleyi desteklediği için 1984’te Nobel Barışı Ödülü’ne layık görülmüştü.
Apartheid rejiminin düşüşünün ardından eşcinsel hakları için de kampanya yürütmeye başlayan ve ülkedeki tüm renkleri kapsamak için “gökkuşağı ulusu” kavramını kullanan eski başpiskopos; ırkçı suçları araştırmak üzere kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nun başkanlığını da yapmıştı. Ulusal Parti hükümetini ırkçı şiddet konusunda uyarmış, ancak bir aktivist olarak şiddet içermeyen protestoları desteklemiş; oy hakkı için dış ekonomik baskıyı savunmuştu. ANC’nin politikalarını eleştirdiği için Nelson Mandela’nın 2013’teki cenaze töreninden dışlanan Tutu, daha sonra bu tavrın onu çok incittiğini söyleyecekti.
Topyekun bir başkaldırı
Afro-Amerikalı feminist yazar, eleştirmen ve akademisyen bell hooks, 69 yaşında ABD Kentucky’de hayatını kaybetti. Feminizm Herkes İçindir kitabının sade ve yalın diliyle feminizmin geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan, cinsiyet ve ırk ayrımcılığını konu alan çalışmalarıyla kadınlar arasındaki etnik/ırksal ve sınıfsal eşitsizliklere dikkati çeken hooks, kapitalizmin her tür yansımasına olan tepkisini, adındaki büyük harfleri (ing. Capital Letters) kullanmayarak göstermişti. Ayrıca kim olduğundan ziyade, kağıda döktüğü düşüncelerini öne çıkartmak istiyordu.
Hatırlanmasına fazla fazla yetecek 30’u aşkın kitabından Hep Aşka Dair (All About Love, 1999) Sınırları Aşmayı Öğretmek (Teaching to Transgress, 1994), Duygu Yoldaşlığı-Kadınların Sevgi Arayışı (Communion: The Female Search For Love, 2002), Ain’t I a Woman? (1981) onu özellikle kadınların tarihinde unutulmaz bir köşeye yerleştirmişti.
bell hooks’un temel dertlerinden biri, feminizmin “erkek düşmanlığı” olduğu yönündeki düşünceyi kırmak, feminizmin zıt köşesine cinsiyetçiliği yer
95 yıllık ömrüne 652 beste, 256 ödül sığdıran, Klasik Türk Musikisi’nin üstadı Alâeddin Yavaşca 23 Aralık 2021’de bu dünyadan göçüp giderek bestelerini öksüz bıraktı. Binlerce hastaya doktorluğuyla, yüzbinlerce dertli gönüle besteleriyle şifa olan; “Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok”tan “Guruba Yaklaşan Ömür Bağında”ya büyük bir yetenek.
Klasik Türk Musikisi’nin son büyük temsilcisi Alâeddin Yavasca da bu dünyadan geçip gitti. 1 Mart 1926’da Kilis’te musiki meraklısı Yavaşçazâde Cemil Bey’in oğlu olarak dünyaya gelmiş; bu evde Tamburi Cemil Bey’in plaklarıyla büyümüştü. Ana lisanı olacak notalarla tanışması, ilkokul sıralarında Zeki Çelikalp’ten aldığı Batı Müziği keman derslerine; Türk musikisiyle ilişkisinin ciddileşmesi İstanbul Erkek Lisesi yıllarına dayanıyordu. İstanbul Tıp Fakültesi yıllarında da ağır ders yüküne rağmen müzikten uzak kalamamış, Ercüment Berker tarafından kurulan üniversite korosuna başlamıştı. Bu koro ona radyo sanatçılığının kapılarını da açmış, 1950’de İstanbul Radyosu ailesine katılmıştı. O yılları şöyle anlatıyordu: “Liseyi okumak için İstanbul’a geldim. O sıralar kanuna merak salmıştım. Artaki Candan’dan kanun dersi almaya başladım. İstanbul Erkek Lisesi’ndeki hocam neyzen Hakkı Süha Gezgin, musiki ile ilişkimi öğrenmiş. Bir gün dersten sonra çağırdı. Her Salı ve Cuma akşamı evinde yapılan fasıllara davet etti. Alanında en iyi hanende ve sazendeler katılırdı o fasıllara. Orada Süleyman Erguner’i tanıdım. O Sadettin Kaynak’la tanıştırdı. Daha 18 yaşındaydım”.
Hocası Sadettin Kaynak’la ilişkisi her daim vefa üzerine kuruluydu. Yavaşca, Kaynak’ı hastanede kaldığı zamanlar hiç yalnız bırakmamış, Kaynak da onun için “Çok şükür şimdi rahatım. Gözüm arkada değil. Benim düşündüğüm musikiyi devam ettirecek, yaptığım eserleri sona erdirmeyecek bir bestekâr kalıyor arkamda” demişti. Bunu hocasına söyleten, “Ümitsiz Bir Aşka Düştüm, Ağlarım Ben Hâlime” dizeleri ve dilden dile dolacak bu güfteye yazdığı Hicaz bestesiydi.
Ana lisanı notalar Klasik Türk Musikisi’nin son büyük temsilcisi Alâeddin Yavaşca, 95 yıllık ömrüne sığdırdığı 652 beste, 256 ödül, sayısız icra ile silinmez bir iz bıraktı.
Sadece kendi güftelerini değil, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi büyük şairlerin şiirlerini de bestelemişti. Şairin büyük bir aşkla bağlı olduğu eşi Azize Çamlıbel’i kaybettikten sonra, kan çanağına dönmüş gözleriyle Yavaşca’ya uzattığı sözler, daha sonra Zeki Müren’den Emel Sayın’a, Behice Aksoy’dan Ahmet Özhan’a sayısız sanatçının repertuvarına girecekti: “Artık Bu Solan Bahçede Bülbüllere Yer Yok / Bir Yer Var ki Seven Sevilenden Eser Yok”.
Kendi büyük aşkı ve eşi Ayten Yavaşca’yı da şarkısız bırakmamıştı Alâeddin Bey. “Senden Uzak Günlerim Zindan Oluyor / Hasretin Elemin Kalbime Doluyor” sözleriyle bilinen unutulmaz eseri yazmasında bir konser dönüşü yaşadıkları dargınlık etkili olmuştu. Yıllar sonra bu şarkının Ayten Hanım’ın uzakta olduğu bir zamanda yazılıp yazılmadığı sorulunca “Yoo, bitişik odadaydı” cevabı gülüşmelere sebep olmuştu.
Yavaşca, son büyük bestelerinden birini de kendi hastalığını öğrenmesinin üzerine yazmıştı. “Guruba Yaklaşan Ömür Bağında / Yapraklar Sararıp Güller Döküldü / Yalnızlığa Düştüm Bu Son Çağımda / Ümidim Kalmadı Belim Büküldü” şarkısını dinleyip de onu ve 95 yıllık ömre sığdırdığı silinmez izleri anmadan geçmek artık ne mümkün!
Türkiye’nin ve Türkçenin değer oluşturmuş, iz bırakmış sayılı şairlerindendi Sezai Karakoç. Diyarbakır-Ergani doğumlu şair, 16 Kasım 2021’deki vefatının ardından İstanbul Şehzadebaşı Camii haziresine defnedildi. Gerek eserleri ve şiir anlayışı, gerekse konuşmaları ve siyasi tutum alışlarıyla nevi şahsına münhasır bir iz bırakan Karakoç’u, Enis Batur’un 2005’te kaleme aldığı “Sezai Karakoç Okuma Saatı” başlıklı yazısıyla anıyoruz.
Yirmi yıl olmuş, edebiyat dünyamızda iki “cephe”nin biribirine sağır kalışını eleştiren yazılar kaleme almıştım peşpeşe. Şüphesiz, o dönemde de bu ayrışmaya yüz sürmeyen iki avuç has şair, yazar vardı, şimdi de olduğunu gözlemliyoruz; ama önyargılar, dünyagörüşü ya da hayat anlayışı farklılıklarının körüklediği kafa çevirişler okur çoğunluğunu hep etkiledi, sonunda kaybedenlerin kendilerinden başkası olmadığını bile algılayamadı insanlar. Bu körelme, gün geldi, ait sayıldıkları “cephe”lere bakışlarını da miyoplaştırdı kaldı ki: Görmemeye alışmışlardı.
Çevremdekilere Dağlarca’nın İncir Yürüyüşleri (1999) ve Yapıtımla Konuşmalar II (2000) gibi iki başyapıt daha yayımladığını anımsattığımda bana inanmaz gözleriyle bakıyorlar yalnızca; kimse o kitapları aramaya kalkışmıyor.
Özdemir İnce’nin, Yasakmeyve’nin 18. sayısında (Şubat 2006) “Ôscia Antica” başlıklı, onüç parçalık önemli bir şiir yayımladığından sözettiğimde, “o gazete yazılarını yazanın iyi şiir yazamayacağı” yanıtını alıyorum.
İşin kötüsü, bu tepkileri verenler, bir biçimde aynı “cephe”de yeraldıklarını ‘duruş’larından bildiğim, kültür dünyamızın ufku geniş temsilcileri. “Karşı cephe”den bir ürüne dikkat çektiğimde ise, mermer kafa eleştirmenimiz bana çıkışarak haddimi bildiriyor. Bir tanesi de, “sen kendi işine bak” demişti: “Şiirini yaz, başkalarının yazdıklarını çentiklemekten vazgeç”. Besbelli iyi geçinmenin yolu oradan geçiyor -gerçek şu ki, benim pek geçinmeye niyetim yok.
Son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirlerin de şairi olan Sezai Karakoç, kısa süren Diriliş Partisi serüveni sırasında, 1991’de Bursa’da düzenlenen bir mitingde.
Şiir ortamını, edebiyat dünyasını 1980 Eylül’ünden bu yana pus kapladı. Kişi öne çıkıyor, çıkarılıyor; yapıt hiçesayılıyor, görülmüyor. Öyle ki, takipçileri bile etkiliyor durum. M. Ş. Onaran, ‘bir vakitler’ etkili olmuş Nuri Pakdil’in sırra kadem bastığını sanıyor. Oysa Pakdil, Otel Gören Defterler üst başlığıyla vaftiz ettiği yeni yapıtlarını peşpeşe yayımlamayı sürdürüyor; gitgide derinleşen bir dünyayı gitgide incelen bir yazıyla kuşatarak hem de. “İyi de, ortalıkta görünmüyor”, denilebilir.
Bütün bu tabloyu, sözü Sezai Karakoç’a getirmek için çizdim. İki buçuk yıl önce Amerika Irak’a “demokrasi”yi getirdi: Bugün herkes biribirini öldürme özgürlüğünü kullanıyor artık. Bir buçuk ay oldu, Ortadoğu’da kan gövdeyi götürmeye başladı. Bölgede neler olabileceğini kestiremeyen kimse yoktur sanırım.
Sezai Karakoç, 1979-1988 arası yazdığı ve Alınyazısı Saatleri başlığı altında topladığı şiirlerinde bu coğrafyanın bütün iniltilerini, ağıtlarını, isyanını yoğunlaştırmıştı. Şiir ortamı dönüp oraya bakıyor mu? Bana öyle geliyor ki, o dar alandan başlayarak halka halka geniş okur kitlesinin dikkatine Karakoç’un şiirleri açılmalıydı -hiç değilse Mehmet Ocaktan’ın, İhsan Deniz’in elinden.
“Şiir halktan koptu” serzenişine girişenlerin önce köprü mühendisliğini ciddiye alması gerekmez mi?
Sezai Karakoç, “karşı cephe”nin uzun süre takibinde kalmışsa, bunu Mülkiye’den arkadaşları Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın ısrarlı hatırlatmalarına da borçluyuz; geçerken anımsatmak gerekir. Kendi cephesinde, bir tür dokunulmazlığı oldu Karakoç’un; ama bu dokunulmazlığın, onun yapıtına yaklaşılmasını neredeyse güçleştirdiği ayrı bir gerçek. Bazı şiirlerinin (sözgelimi “Balkon”), bazı kitaplarının (Gül Muştusu, Hızırla Kırk Saat) haklı ünü sonrasını haksız biçimde gölgeledi.
Karakoç’un şiirinde, birkaç uygarlık ekseni adıyla sanıyla çizilmiştir: İstanbul-Diyarbakır-Bağdat, Kudüs-Kabil-Kahire gibi. Geniş bir kültür coğrafyasına hüzün ve isyanla, umut ve öfkeyle yüzünü döner ve bir bakıma yeni bir epiğin tohumlarını saçar.
Şiirokurunun bir tuhaflığı da bu noktada biçimlenir: Mahmud Derviş’e ya da Adonis’e âşinadır da, bu defa da hipermetrobu azdığı için burnunun dibini görmez: Ortadoğu tragedyasının en çetin, sağlam şiirlerinden biri Sezai Karakoç’un yapıtında beklemektedir.
Kimi ilgilendirir bilemem ama, anımsatmak isterim: Benim Sezai Karakoç’la ortak yönüm çok fazla olmasa gerektir -aynı kuşaktan değiliz, dünyagörüşümüz ve hayat anlayışımız neredeyse iki ayrı uçtadır, onun yeri cennetse benimkisi besbelli cehennemdir; konumuz burada şiir olduğuna göre: Gün Doğmadan’ı okumadan, ince eleyip sık dokumadan olmaz derim.
Sezai Karakoç, bırakın medya maymunluğunu, kısa süren bir siyasal parti serüveni sayılmazsa, hiçbir zaman ortalıkta görünmedi.
Bu onun şiirinin hakettiği ölçüde görülmesine engel olmamalı. Alınyazısı Saati, son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirleri buluşturan toplam, kederli bir Ortadoğu destanı.
66 yılı aşkındır Milliyet’te çalışan Sami Kohen, 93 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ardında binlerce haber, makale, röportaj bırakan Kohen, ölmeden 3 hafta öncesine kadar yazılarını yayımlamaya devam eden Milliyet’te aynı gazete için en uzun süre çalışan isim oldu. Gazetecilikteki mirası…
Milliyet gazetesiyle özdeşleşen isimlerdendi Sami Kohen. 1954’te gazete kurulduğunda oradaydı ve 66 yıl boyunca yazılarını Milliyet için yazdı. Türkiye’de aynı gazete için en uzun süre hizmet etmiş isimdi. 20 Nisan 1928’de İstanbul’da doğan Kohen’in babası Albert Kohen de bir gazeteciydi. Babasından miras gazeteciliğe önce onun Ladino ve Fransızca dillerinde 1939-1949 yılları arasında çıkardığı La Boz de Türkiye gazetesini Türkiye’nin Sesi ve Haftanın Sesi adlarıyla yayımlayarak başladı. Sonra Tan, Yeni İstanbul, İstanbul Ekspres... Sonra hep Milliyet. Milliyet’te dış haberler müdürü oldu ve yıllar boyunca bu görevini sürdürürken sayısız habere, makaleye, röportaja imza attı. Milliyet’in yanısıra ABD merkezli New York Times, Christian Science Monitor’da da makaleleri yayımlandı. Newsweek, The Guardian, The Washington Post, The Economist ise zaman içinde Türkiye muhabirliğini yürüttüğü yabancı gazeteler arasındaydı. Gazetecilik yaşamı, 2007’de Özer Yelçe’nin kaleme aldığı Sami Kohen Dünyanın Yazısı ile kitaplaştı. 2021’de ise Nihal Boztekin’in Sami Kohen Anlatıyor: Ver Elini Dünya – 70 Yıllık Gazetecilik Serüveni kitabı yayımlandı.
25 Eylül’de son yazısını yayımladıktan sonra böbrek yetmezliği nedeniyle hastaneye kaldırılan Kohen, 18 Ekim’de yaşamını yitirdi.
Hoca, Bakan, yazar…
Cumhuriyetle yaşıt bir hayat. Üniversite hocalığından milletvekilliğine, Millî Eğitim Bakanlığından RTÜK Başkanlığına çalışmakla, özellikle de eğitim için çalışmakla geçen 98 yıl.
Eski Millî Eğitim Bakanı, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin kurucusu, Marmara Üniversitesi’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Orhan Oğuz, 98 yaşında hayata gözlerini yumdu. 1923 yılında Eskişehir’de doğan, üniversiteye kadar tahsilini memleketinde tamamlayan Oğuz, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu’nu bitirdikten sonra Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk doktorası yaptı. 1950’de yurda döndükten sonra İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’nda iktisat ve maliye dersleri verdi. 1951-1955 arasında Afganistan’daki Kabil Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1958’de Anadolu Üniversitesi’nin temelini oluşturan Eskişehir İktisadi ve İdari İlimler Akademisi’ni kurdu. Adalet Partisi’nden milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. 3. Süleyman Demirel hükümetinde Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. 1978’de İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Başkanlığına seçildi. 1982’de bu akademinin Marmara Üniversitesi’ne dönüştürülmesinden sonra rektörlüğe getirildi. 28 Şubat süreci sonrası Mart 1997’de RTÜK başkanlığına getirildi. Türkiye’de Zirai Reformlar (1950), Beynelmilel Ticaret (1955), Avrupa Ekonomik Topluluğu (1966), Genel İktisat Teorisi (1968), 80: Yıl Cumhuriyet’e Yaşıt Bir Hayat (2004) kitaplarını yazdı. 19 Ekim’de yaşamını yitirdi.
41 yıl önce Peru’da askerî diktatörlüğün sonunu getiren cumhurbaşkanlığı seçimleri bir sandık yakma eylemine sahne olmuştu. O gün, 70 bin insanın ölümüne sebep olacak içsavaşın fitilini ateşleyen Aydınlık Yol’un lideri Abimael Guzmán, 29 yıldır tutulduğu cezaevinde hayatını kaybetti.
Perulu Marksist gerilla örgütü Aydınlık Yol’un kurucusu Abimael Guzmán (taraftarlarının tabiriyle “Başkan Gonzales”), 29 yıldır tecritte tutulduğu cezaevinde 86 yaşında hayatını kaybetti. Peru’nun en yoksul bölgelerinden biri olan Ayacucho’da bir üniversitede felsefe hocası olarak çalışırken 60’larda kürsüsünü terketmiş ve devrimci mücadeleye katılmıştı. Komünist Partisi’nde geçirdiği kısa sürenin ardından 1969’da Partido Comunista del Perú – Sendero Luminoso’yu (Peru Komünist Partisi – Aydınlık Yol) (PCP-SL) kurmuştu. Hareketin militanları arasında oluşan kişi kültünün merkezine oturan Reynoso, Keçua dilinde “Kızıl Güneş” anlamına gelen “Puka İnti” lakabıyla yüceltiliyordu.
1969’da Peru, tarım reformu vaatlerinin hayata geçirilmemesi nedeniyle hayalkırıklığı içindeki köylüler ile ırksal ayrımcılık yüzünden diplomaları işe yaramaz hâle gelen üniversite gençliğinin umutsuzluğunu taşıyordu. Bu umutsuzluğun içinden doğan Aydınlık Yol, Çin’deki Kültür Devrimi’nden etkilenmiş ve “uzatmalı halk savaşı”nın bölgedeki ilk uygulayıcılarından biri olmuştu. 1979’da devrimi kırdan kente silahlı mücadeleyle gerçekleştirme stratejisiyle yeraltına inmişlerdi. Tekrar günışığına çıkmaları ise ancak Mayıs 1980’de 12 yıllık askerî diktatörlüğün ardından yapılan genel seçimleri protesto etmek için sandıkları yaktıklarında olmuştu.
‘Adalet’in maskeli yüzü
Kendisini “adaletin maskeli yüzü” olarak lanse eden Guzmán, 41 yıl önce Peru cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sandık yakma eylemini yapan 5 maskeli eylemciden biriydi.
Aydınlık Yol’cular başta köylülere toprak dağıttıkları için iyi karşılansalar da, çok geçmeden başlayan cinayetlerle gidişat değişecekti. Topluluk liderlerini ve köylüleri öldürmeye başlayan örgüt içinde yozlaşma ve totaliterleşme yükseliyordu. 1980-2000 arasında devam eden 20 yıllık silahlı çatışma dönemi, çoğunluğu yerlilerden olmak üzere 70 bin insanın ölümüne sahne oldu. Üstüne üstlük bu çatışmalar, hükümet güçlerinin köylü önderlerini cezalandırması için bahane oluşturmuştu. Aydınlık Yol’dan önce Peru Köylü Federasyonu hemen hemen bütün ülkede örgütlüyken, içsavaşın ardından geriye ancak birkaç birim kalmıştı.
1977’den 1991’e yani yakalanmasının eşiğine kadar Guzmán’ın değil kendisi, fotoğrafı bile hükümet tarafından ele geçirememişti. 1992’de yakalandı. Bir kafesin içinde yargılandığı askerî mahkemede, hâkimlerin yüzleri ailelerinin güvenliği gerekçe gösterilerek maskelerle kapatılmıştı. Müebbet hapse mahkum edilen Guzmán, birkaç ay sonra dönemin başkanı Alberto Fujimori ile bir anlaşmaya vardı ve taraftarlarına silahı bırakıp mücadeleyi siyasal alanda sürdürme çağrısı yaptı.
2003’te Anayasa Mahkemesi, Guzmán’ın sivil yargıçlar nezdinde yeniden yargılanmasına karar verdi. Eylül 2005’te başlayan bu dava, Ekim 2006’da yeniden ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasıyla sona erdi.
Türkiye’nin ilk rock’n’roll grubunun kurucularından ve ülkemizde cazın öncülerinden Durul Gence, icracı, aranjör, şef ve eğitimci olarak hayatını adeta müziğe adadı. Alanında “yaşam boyu başarı ödülü”nü en çok hakedenlerin başında gelen Gence’nin Deniz Harp Okulu Orkestrası’ndan başlayan yolculuğu.
Deniz Harp Okulu Orkestrası’nın efsane davulcusu Durul Gence…
Türkiye’de müziğin öncü isimlerinden, davulun ustalarından Durul Gence özellikle rock ve caz olmak üzere pek çok dalda icracı, aranjör, şef ve eğitimci kimliğiyle öğreten, yol gösteren ve yaratan bir müzisyendi. İlk rock’n’roll topluluğu Deniz Harp Okulu Orkestrası’nın (1955) kurucularındandı. İstanbul Express, Asia Minor Mission gibi gruplarıyla Ajda Pekkan, Rüçhan Çamay, Alpay, Tanju Okan, Ertan Anapa, Özdemir Erdoğan, Güneri Tecer gibi dönemin önemli solistlerine eşlik etti. Durul 5’ten DG-4’e kurduğu gruplarda Onno Tunç, Şerif Yüzbaşıoğlu, Erol Duygulu, Cezmi Başeğmez, Şanar Yurdatapan gibi müzisyenlerle biraraya geldi. İlk caz emisyonlarını gerçekleştirdiği dönemde çıkan “Şeyh Şamil” plağı (1970) ile ulusal çapta ünlendi. Yurtdışında Herb Geller, Sonny Sharock, Bertice Reading, Four Pennies, Lili Ivanova, Mads Vinding, Peter Bastian, Anders Koppel, Herbie Mann’la çalıştı. 1970’lerde özellikle İskandinav ülkelerinde verdiği konserlerle tanındı. 1982-1984 arasında Durul Gence 12’yi kurarak konserler verdi. Kariyerinin ileriki dönemlerinde Avrupa ve Amerika’da önemli festivallerde sahne aldı.
1986’dan itibaren Hacettepe ve ODTÜ’de caz tarihi üzerine dersler (İnsan, Müzik ve Caz) veren Gence, müzik yazarı Murat Meriç’in ifadesiyle “Caza asıl katkısını yıllar boyunca yetiştirdiği gençlerle” sağladı. Eşi Melda Gence ile kurduğu Gence Çocuk Yuvası ve Sanat Kursları ile eğitimciliğini farklı yaş gruplarına yaydı. 2013 yılında İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği İstanbul Caz Festivali tarafından Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü.
Uzun süre Parkinson hastalığıyla mücadele etti. 6 Ekim’de kaldırıldığı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde ardında dev bir müzik mirası bırakarak hayata gözlerini yumdu.
Mithat Fabian Sözmen
Dünyanın her yerinde Durul Gence sadece yurtiçinde değil yurtdışında da ses getiren, albümler, konserler yapan, festivallere katılan evrensel bir müzisyendi.
Türkçeye envai çeşit kelime katan bir yazar/şair; tiyatro tarihimize en büyükler arasında ismi yazılacak bir sahne emekçisi, yönetmeni, oyuncusu, kavuklusu; Galatasaray Liselilerin her daim “abi”si… Velhasıl, aynı çağı paylaşmaktan gurur duyduğumuz insanlardandı Ferhan Şensoy. Ardından kim yazsa, onun kendini anlattığı gibi olmayacaktı. Biz de aldık Kalemimin Sapını Gülle Donattım’ı elimize, Çarşamba’dan Strasbourg Devlet Konservatuvarı’na çocukluk-gençlik yıllarını, onun kaleminden aktardık. Belki ayak izlerini takip etmek isteyen olur diye…
İstanbul’a ikinci gidişim. İlki Samsun’dan gemiyle. Gene bir yaz sabahıydı. Beş yaşımdaydım. Gemiye ulaşmak için limandan sandala bindik annem, babam ve üç yaşındaki kız kardeşimle. Annem ve babam İstanbul’u biliyorlar. Evlendiklerinde bir süre orada yaşamışlar. Fatih’te oturmuşlar. Annem orada hamile kalmış. Babam benim dede evinde doğmamı istemiş, annem hamileyken İstanbul’dan Çarşamba’ya gelmişler. Babam Belediye Başkanı olmuş, bir daha İstanbul’a dönmemişler. Fatih’te annem ve babamın oturduğu evi merak etmiştim. Tohumum orda atılmış. Sonra göstermişti annem bana orayı. Edirnekapı’dan tramvayla Fatih’e gitmiştik. Oturduğum koltuğun arkasını kaydırarak her iki yönde de oturabileceğimi keşfetmiş, bir öyle bir böyle oturup oynamıştım Fatih’e kadar, annemin sürekli uyarısına rağmen: “Yapma oğlum!” “Yapıcam!”
Sınav günü gelip çatıyor, götürülüyoruz Galatasaray Lisesi’ne. Okulun kapısı ne kadar güzel, bahçe ne kadar güzel, okul çok güzel. Ellişer ellişer değişik salonlara alıyorlar bizi. Tek tek sıralara oturturuluyoruz, sınav kağıtları dağıtılıyor, başlıyor sınav. Avuçlarım terliyor… Kurşun kalemimin sürekli ucu kırılıyor… Kimi sorular çok zor… Zorlandıklarımı atlayarak devam ediyorum. Giderek daha rahatlıyor sorular… Sonuna gelince, geri dönüp atladığım soruları yapıyorum, kimisini olsa olsa ne olur mantığıyla, kimisini de kafama göre doldurup tamamlıyorum testi. Kazanıyoruz sınavı. Amcam bize birer Galatasaray rozeti armağan ediyor.
Türk tiyatrosunun kavuklusu Tuluat oyuncusu Kel Hasan Efendi’nin İsmail Dümbüllü’ye, onun da Yeşilçam’ın usta oyuncularından Münir Özkul’a devrettiği kavuğu yaklaşık 30 yıl boyunca Ferhan Şensoy taşıdı.
Galatasaray yılları
Fransızcayla cebelleşerek başladı okul. İlk yıl yalnız Fransızca okunuyor. Ve fakat bu adi Fransızca yazıldığı gibi okunmuyor, okunduğu gibi yazılmıyor. Öğretmenimiz Mösyö Arditi, tek kelime Türkçe konuşmuyor. Bilmediğinden değil, dilimizi çok iyi biliyor. İlk gün Fransızca girdi sınıfa, sen anla anlama, öyle konuşuyor adam. Nasıl olduysa bir gün sökmeye başladık Fransızcayı, hatta aramızda Fransızca şakalara geçtik. İstanbul’daki semt isimlerini, sokak isimlerini Fransızcaya çevirip, Fransız hocamızın çok Fransız kaldığı espriler türetiyoruz.
Kimi cumartesiler yengem bizi tiyatroya götürüyor. Bu cumartesilerin ilkinde, Fatih Şehir Tiyatrosu’nda tiyatroyla tanışıyorum. İlk kez tiyatro görüyorum. Cahit Atay’ın “Pusuda” ve “Sultan Gelin” oyunları oynanıyor arka arkaya. Hale Rakunt, Fuat İşhan gibi oyuncuları tanıyorum, hayran oluyorum. Sinemadan “Cilalı İbo” tipiyle tanıdığımız Feridun Karakaya’yı sahnede görünce çıldırıyorum. Çok seviyorum tiyatroyu. Ondan sonra onbeş günde bir gider oluyoruz değişik tiyatrolara. Vasfi Rıza, Bedia Muvahhit, Vahi Öz, Fadıl Garan, Ertuğrul Bilda gibi oyuncuları izliyorum. Tiyatronun büyüsü çarpıyor beni. Oyun bitince hiç çıkmak istemiyorum salondan. Eğer öksürüğüm varsa, tiyatroya gitmeden önce, Edirnekapı’daki kurukahveciden okaliptüs alıyoruz, gösteri boyunca okaliptüs emiyorum öksürmemek için. Tiyatroda öksürülmezi öğreniyorum.
Diş fırçası saçlı Mösyö Fiot, çılgın resim öğretmenimiz kırmızı saçlı Pinokyo Kemal, iş bilgisi dersini en önemli ders olarak gören Kürt Ali, sürekli burnunu karıştıran Madam Colombier… Birden renklendirdiler okul hayatımızı. Liseye geçtik. Hem de bütünlemesiz falan, haşırt diye bitirmişim ortaokulu. Yıllardır bana yaşgünlerimde hediye olarak küçük kaatlara yazılı nasihatler veren ve genelde babalar çocuklarına her zaman değil de, önemli okulları bitirdiklerinde önemli hediyeler alır, örneğin ortaokul bittiğinde gibi bir taktik izleyen babamın artık denilecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Ne istersem alınacaktı. Yazı makinesi istediğimi belirttim. Babam durumu şaşkınlıkla karşıladı: “Arzuhalci mi olucaksın oğlum sen?” Kem küm ettim, kimi Fransızca ödevleri sınıfta herkesin makinayla yazdığını, sınıfta bir sürü öğrencinin yazı makinesi olduğunu söyledim. Babam da, oğlum öbür çocuklardan geri kalmasın diye düşünerek ikna oldu. Karaköy’den gıcır bir Remington marka daktilo alındı. Gri fermuarlı çantası içinde, mutluca sallanarak girildi küf kokulu Tünel’e. Cumartesi-pazarları, şiirlerimi daktiloya çekmeye başladım.
Bir dünya rekoru 33 sene boyunca sahnede kalmış “Ferhangi Şeyler” sürekli yukarı taşımaya devam ettiği bir dünya rekorunu da elinde tutuyordu (üstte). Ferhan Şensoy (solda, en önde) Galatasaray Lisesi’nden arkadaşlarıyla (altta).
Tahir Alangu ile Edebiyat başladı. “Mollalar, o önünüzdeki, üstünde ‘Edebiyat’ yazan kitap okunmayacak! Ananıza babanıza söyleyin, size birer Sait Faik külliyatı alsın… Haftaya edebiyat! Bu ders serbestsiniz, ne isterseniz yapın” diyerek çekip gidiyor sınıftan. Bir ay içinde, herkes Sait Faik’i hatmetmiş durumda. Alangu bize hiç duymadığımız, yeni yazarlar tanıtıyor, kitaplarını getiriyor, öykülerini okutuyor, birden Osman Cemal
Kaygılı, F. Celalettin, Memduh Şevket Esendal’la doluyor küçük beyinlerimiz. Her gün yeni bir pencere açıyor bize Tahir Baba… Kimi gün bir Çehov öyküsü, kimi gün Homeros… Derken Kalevela Destanı… Daha sonra, henüz dilimize çevrilmemiş olan Heinrich Böll, Friedrich Dürrenmatt gibi yazarları, evinden getirdiği Almanca özgün baskılarını açıp, gözlüğü alnına kaldırarak, anında çeviri yöntemiyle kendisi okuyor bize… Sınıfta neredeyse herkes öykü yazmaya başlıyor… Birinin ukala velisi, müfredat programını uygulamıyor diye şikayet etmiş hocamızı Milli Eğitim Bakanlığı’na. Ankara’dan müfettiş geliyor. Sınıfa sokmuyor müfettişi: “Arkadaşlarımla edebiyat görüşüyoruz. Edebiyatın teftişi olmaz, çok ayıptır” diyerek yol ediyor, hiç böyle bir adam görmemiş olan şaşkın müfettişi. Sonra bir gün içimizden birilerini dolma parmaklarıyla göstererek: “Sen! Sen! Sen! Sizler yazar olacaksınız, bu işin peşini bırakmayın… Çok okuyun! Günlük tutun mollalar” diyor. Tahir Alangu parmakla gösterdiğinde, utanarak önüne bakan, yüzü kızaran bu küçük çocuklar: Nedim Gürsel, Selim İleri, Mahir Şaul, Engin Ardıç, İzzet Yasar, Ferhan Şensoy…
Charles de Gaulle ziyareti
1968’de onuncu sınıftaydım. 1969’da da onuncu sınıfta olacağımı henüz bilmiyordum. İlk 10’umdaydım yani. O yıl, Fransızların cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’ün Türkiye ziyareti programının içine Galatasaray Lisesi de konuşlandırılmıştı. Adam Kasım’ın sonunda geldi, fakat Eylül ayından itibaren De Gaulle’ü bekleyen bir hazırlık başladı okulda. Önce onun geçeceği orta yol asfaltlandı, asfalt yamru yumru bulundu, üstü bir kat daha asfaltlandı… O da beğenilmedi, bir yeni kat çekildi… Giderek otoyol gibi yükselmeye başladı o orta yol. Bu hazırlıklar sürerken, oraya harcanan paranın bir yerlerden kısılması gerekmiş olmalı ki, birdenbire bizim yemekler dandikleşti, haftada üç çıkan gassay pilavı haftada bire indi, genelde mercimek, nohut biçimi bir askerî tabldot uygulaması gözlenmeye başlandı. Biz de bütün bunlar De Gaulle’ün yüzünden oluyor diye, çocuk beynimizde bir De Gaulle düşmanlığı geliştirdik.
Neyse günü geldi, adam Galatasaray Lisesi’ne caddeden orta kapıdan, üstü açık siyah bir mercedesle, yanında zamanın Dışişleri Bakanı, bir Galatasaraylı ağbimiz İhsan Sabri Çağlayangil ile birlikte giriş yaptı. Alkışladık. Çünkü bizi yolun sağına soluna alkışlayalım diye dizmişlerdi ve iyi alkışlayıp alkışlamadığımız gözetim altındaydı. Çok uzun boylu adam, Tevfik Fikret salonunda, hepimizi şaşırtan bir konuşma yaptı. Bizler onu, asker olmasından ötürü biraz aşşağılıyor, alt tarafı asker işte, diye düşünerek tanıdığımız şube reislerine benzetmeye uğraşıyorduk. Ve fakat Charles De Gaulle: “Quelle secrète harmonie que ma visite en Turquie coïncide avec le centenaire du Lycée de Galatasaray” diyerek girdi söze. Ne gizemli bir uyumdur ki Türkiye’yi ziyaretim Galatasaray Lisesi’nin 100. yılına denk düşüyor, biçiminde başlayan konuşmasıyla, bambaşka bir devlet adamı olarak çıktı karşımıza. Uzun cümleli, çok noktalı virgül kullanarak, edebi ve şiirsel bir Fransızca konuşuyor, konuşmasının içinde, Baki’den, Fuzuli’den, divan edebiyatından Fransızca çeviri alıntılar söylüyor ve bütün bunları hiçbir kağıda bakmadan, o an aklına gelmiş gibi, gözümüzün içine bakarak dile getiriyordu. Sus pus olmuştuk.
Yaşayan bir tiyatro müzesi 87 yıl tiyatro, 17 yıl da sinema olarak hizmet verdikten sonra 1989’da Ferhan Şensoy tarafından bir bölüm hissesi alınarak tekrar tiyatroya çevrilen Ses Tiyatrosu (üstte)… “Şahları da Vururlar” oyuncuları (üstte, sağda)…
O gittikten hemen sonra, Yüksekkaldırım’da şapkacılara koşup lazımlık biçim şapkasının tıpkısını yaptırdım ve bu şapkayı başıma takarak, okulda De Gaulle taklitlerine başladım. Benim oynadığım De Gaulle gene aynı stilde konuşuyor, ama biraz bizim okulun iç işlerini biliyor ve yarı Fransızca, yarı Türkçe bir Galatasaray Fransızcası kullanıyor: “Quelle secrète harmonie que ma visite en Turquie coïncide avec l’asphaltage, le badanaje et le bombokation des yemekages du Lycée de Galatasaray” biçiminde, yemeklerin b.mboklaşması ve benzeri şikayetlerimizi dile getiriyor. Taklidim çok tutulur oldu. Okulda akşam ikinci etütlerde sınıfta genel istek üzerine çıkıp yapıyorum. Arkadaşlar çok eğleniyorlar. Bir daha yap deniliyor, bir daha yapıyorum. Her yaptığımda biraz geliştiriyorum. De Gaulle’ü oynuyorum, müdürü oynuyorum. Hikaye gittikçe gelişiyor. Muhalif ve gerilla bir gösteri olarak geceleri yataklar kenara çekilip, bana boşaltılan bir orta alanda, başka yatakhanelerden gelen izleyicilerle oluşan bir izdihamın ortasında taklitlerimi yaparken, kimi zaman birinin panik halinde “Müdür!” demesi üzerine izleyiciler kaçışıyor, o an taklidini yapmakta olduğum müdürle burun buruna geliyordum. Meğer müdür de kalabalığın arkasından izliyormuş beni. Genetik kopyasıyla karşı karşıya gelen müdür gülmesini tutamazken, beni de azarlamadan edemiyordu.
Şensoy; oyuncu ve yönetmen Nefrin Tokyay, Dümbüllü’nün kavuğunu devrettiği Rasim Öztekin, ve tiyatro eleştirmeni Zehra İpşiroğlu ile bir yemekte.
Strasbourg Devlet Tiyatrosu
Strasbourg Devlet Tiyatrosu’nun arka bahçesi, konservatuvar girişi. 200 kişinin üstündeyiz. Bahçeye sığamıyoruz. Herkes çok özgür ve spor giyimli, tek boyunbağı, gömlek, ceket konumlu tip benim. İş görüşmeye gelmiş gibi bir halim var. Adayların çoğu Fransız. Fransız olmayanlar da, Belçikalı, İsviçreli, Faslı, Tunuslu, Cezayirli. Bir Alman kız var, onun da annesi Fransızmış. Herkes ana dili olarak konuşuyor bana yabancı olan dili. Ve ne kadar hızlı konuşuyorlar. Bu sinir bozucu bir durum. Ben konuşmak için, önce kafamda cümlemi kuruyorum, sonra konuşma eylemine geçiyorum.
Benim adım okunmuyor. Alfabematik sırasıyla mı çağırıyorlar? Başvuru sırasına göre mi çağırıyorlar? Bir de gelmeyen var, sabahtan beri arasıra onun adı ünleniyor: “Mösyö Fernand Sansua, Mösyö Fernand Sansua!” Kimse o tip, yok, gelmemiş. Başka birinin adı çığırılıyor. Çekip gitsem mi şurdan? Ağlamak istiyorum. Her çıkandan sonra ısrarla o gelmeyen inek “Fernand Sansua”nın adı okunuyor. Yok kardeşim, adam gelmemiş, allahallah, beni çağırın artık! Bayılmak üzereyim. (…)
“Çıkın sahneye!” diyorlar. Benimle ilgili değiller, kahve makinesinin oradalar. Sahneye çıkarken tökezliyorum, düşecek gibi oluyorum, toparlanıyorum. Kendi yazdığım bir şeyi oynayacağımı açıklıyorum. “Fransızca mı yazdınız?” diyor pos bıyıklı. “Nerede öğrendiniz Fransızcayı?”, “Liseyi Fransızca okudum. İstanbul’da, lö lise dö Galatasaray!” “Kaç yıl yani?” “Aşşağı yukarı bir asır” diyorum. Gülüyorlar. Başlıyorum De Gaulle numaramı oynamaya. Jüride kıkırdama oluyor. Kahve makinası grubu da masaya yanaşıyor. Gömleği blucininden taşan gülüyor. Pos bıyıklı gülüyor. Frenkçe kahkahalar arasında indiriliyorum sahneden.
En son o kalmıştı 1987’de “İstanbul’u Satıyorum” adlı tiyatro oyununda Münir Özkul, Erol Günaydın, Rasim Öztekin ve Baykal Kent’le çekilen fotoğraftan en son Ferhan Şensoy hayatta kalmıştı.
Hayranlarının “Bébel”i diye bağrına bastığı Jean-Paul Belmondo, 6 Eylül’de 88 yaşında hayata veda etti. Arkadaşı ve zaman zaman rol arkadaşı olan Alain Delon ne kadar yakışıklı (hatta güzel) ise, o da o kadar çirkindi. Ama Amerikalı bir eleştirmenin söylediği gibi “büyüleyici bir çirkinlik”ti bu. Fransa, Yeni Dalga ile tanınıp bir dünya starına dönüşen sevgili aktörüne, bizdeki meslektaşlarını kıskandıracak denli görkemli bir törenle veda ederken, o pırıltılı hayattan geriye kalan kesitler…
Ülkesinin en büyük yıldızlarından, Yeni Dalga efsanesi Jean-Paul Belmondo’nun 6 Eylül’de hayata gözlerini yummasının ardından düzenlenen görkemli törende, üç renkli Fransa bayrağına sarılı tabutu Paris’te Les Invalides askerî müzesinin avlusundan uğurlandı. 1960’lar ile 70’lerde onunla birlikte Fransız sinemasının çehresi olan aktör Alain Delon da oradaydı. Fransa Başkanı Emmanuel Macron “Herkesin sahip olma hayali kurduğu bir dosttu o” diyor; “Adieu Bébel” diye noktalıyordu konuşmasını. Fransa halkı sevgili aktörüne bu lakabı uygun bulmuştu.
Klasik yakışıklılıktan uzak bir aktördü. Ama asi saçları, boksör burnu, pırıl pırıl parlayan gözleri, sık sık başparmağı ile ovma alışkanlığında olduğu şehvetli dudakları, kafa dengi gülüşüyle herkes onu çekici bulurdu. Arkadaşı ve zaman zaman rol arkadaşı olan Alain Delon ne kadar yakışıklı (hatta güzel) ise, o da o kadar çirkindi. Amerikalı bir eleştirmen “büyüleyici bir çirkinlik” demekten de çekinmemişti.
Jean-Paul Charles Belmondo, 9 Nisan 1933’te Paris’in orta halli banliyösü Neuilly-sur-Seine’de dünyaya geldi. O çocukken ailesi şehrin Sol Kıyı’sına, Montparnasse ve Saint-Germain-des-Prés’nin olduğu bölgeye taşındı. İtalyan asıllı bir aileden gelen Cezayir doğumlu babası Paul Belmondo saygın bir heykeltraş; Fransız annesi Madeline Rainaud-Richard ise ressamdı.
Jean-Paul Belmondo, Jean-Luc Godard’ın Yeni Dalga klasiği “A bout de souffle” (Serseri Âşıklar) (1960) filminde rol arkadaşı Jean Seberg ile…
Hiçbir zaman iyi bir öğrenci olmamıştı, ama iyi bir sporcuydu. Sonunda okuldan ayrıldı. 16 yaşında amatör boksör oldu -fakat burnu ringde değil de okul bahçesindeki bir kapışmada kırılmıştı. Sporla geçen gençliği sayesinde 1985’e kadar aksiyon sahnelerinde dublörsüz oynadı. O yıl Marc Allégret’nin filmi “Hold-Up”ta kaza geçirince, bu işten vazgeçti.
Yirmi yaşına gelene kadar ailesi ona özel bir konservatuvarda oyunculuk dersleri aldırdı. Cezayir’de geçen altı aylık askerliğinin ardından 1953’te Paris’e döndü ve üç yıl eğitim gördüğü Conservatoire National d’Art Dramatique’e kabul edildi. Okul, bu çok yetenekli ama Molière oyununa elleri ceplerinde çıkan öğrencisiyle ne yapacağını bilemedi. Mezuniyet treninde, sınıf arkadaşları hocaların sadece mansiyon verdiği Belmondo’yu salla sırt edip götürürken, genç mezun onlara hiç de nazik olmayan bir el işareti yaptı.
1950’lerin ilk yarısını tiyatroda geçirdi. 1957’de sinemaya adım attı. Marc Allégret’nin yönettiği “Sois Belle et Tais-Toi”da (1957) sonradan kendisi gibi yıldızlaşacak Alain Delon’la birlikte oynadılar. Unutulmaz filmleri arasında Jacques Deray’in yönettiği “Borsalino” da vardı. Fransız Yeni Dalga’sına yetişmiş olanlar ise onu Jean-Luc Godard’ın “A bout de souffle” (Serseri Âşıklar) filminde, masum Jean Seberg’in nefesini kesen hırsız Michel olarak hatırlar. Humphrey Bogart hayranı hırsız Michel Poiccard karakteri; sertliğiyle, fiziğiyle, aldırmaz bakışlarıyla, toplumun dışında kalmayı tercih edişiyle o yılların bütün asi gençlerinin ruhuna kazındı. Film, bir başka Yeni Dalga yönetmeninin, François Truffaut’nun bir fikri üzerine kurulmuştu. Belmondo bu filmle Fransa’nın James Dean’i, Jean Gabin’in varisi oldu. Sonraki yıllarda dramlarda, komedilerde, müzikallerde, tarihî filmlerde ve özellikle gangster filmlerinde, kısacası akla gelecek her janrda oynadı.
Çapkınlığı sadece rol değildi
1976 yapımı “Le Corps de mon ennemi”de Valerie Lemercier ile (altta) tam bir jön rolündeki Belmondo, gerçek hayatta da çapkınlığıyla oynadığı karakterleri aratmıyordu.
“Serseri Âşıklar” çekilirken Belmondo 26, Jean-Luc Godard ise 28 yaşındaydı. Aktör daha sonra başka Yeni Dalga yönetmenleriyle de çalıştı ama filmlerin bazılarının senaryoları ona biraz fazla “entelektüel” geldi. 1960’ların ortalarından itibaren bir aksiyon-komedi yıldızı olmayı tercih edişi belki de onu “satılmış”lıkla suçlayan kimi eleştirmenlere rağmen, biraz da bu yüzdendir. Alain Delon gibi o da kendi film şirketini kurdu, şirkete “Cerito” adını verdi. 1960’ların ikinci yarısından itibaren filmlerinin çoğu kendi şirketinin yapımıydı. Sette tam bir profesyonel olduğu söylenir.
Fransız sinemasında seçkin bir yer edinen Belmondo, 1963’te Fransız Oyuncular Birliği başkanlığına seçildi. 1988’de Claude Lelouch’un yönettiği “Itinéraire d’un Enfant Gaté”deki rolü ile “En İyi Oyuncu” dalında Fransa’nın César ödülüne layık görüldü, ancak ödülü geri çevirdi. Gerekçe olarak da oyunculara ancak halkın ödül verebileceğini öne sürdü. Ancak gerçek neden başkaydı. César ödülünün heykelciğini babası Paul Belmondo’nun rakibi olan ve onun hakkında ileri geri konuşan heykeltraş César Baldaccini yapmıştı.
Hollywood ona göre değildi. “Niye hayatımı zorlaştırayım?” demişti. “Dil öğrenemeyecek kadar aptalım, bir felaket olurdu.” Dört çocuğuna rağmen (biri yanarak ölmüştü) evlilik de öyleydi… İlk evliliğinde sorunun çapkınlık olduğu söylenince, “32 yaşındayım” demişti. “Farkındaysanız, Fransızım. Mutlu olduğum kadar evli kalırım. Sonrasını kimbilir?” Ertesi yıl karısı Elodie’den ayrıldı. Boşanmaya Ursula Andress’la beraberliğinin neden olduğu söylendi. Laura Antonelli ile de uzun bir beraberliği olmuştu. Yıldız gibi davranmak için ille de Hollywood’a gitmek gerekmiyor!
Türk mimarlığına ve sanatına ödeşilmez hizmetleri olan Doğan Kuban, dünya çapındaki çalışmalarıyla ünlü bir “anıt adam”dı. Mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar, Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessizliğinde gömüldü. Türkiye, ulusal-evrensel değerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?
Hayatta kalan ordinaryüs profesörlerin sonuncularından, 21. yüzyılın ilk yıllarında “Dr.” titri olmayan “profesör”lerin belki de sonuncusu, mimarlık tarihçilerinin duayeni, bilge mimar Doğan Kuban da 22 Eylül’de Yahya Kemal’in “o büyük karanlık kapıdan geçince başlayacak uzun gece” diye anlattığı kapıdan geçmiş sessiz sedasız. Anadoluhisarı Mezarlığı’na gömülmüş.
Önce bir yazgı denkliğine değinelim: Türk mimarlığına ve sanatına Kuban gibi ödeşilmez hizmetleri olan Celal Esad Arseven (1875-1951) de aynı yaşlarda ve tam elli yıl önce ölmüştü. O göçüşün hüzünlü bir öyküsü vardır: Gözleri kapalı, ölüm halindeyken İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kendisi için düzenlenen “Fahri Doktor” beratı, evine gidenlerce komadaki üstadın üstüne konulmuş; o anın ve Kültür Bakanı Talat Sait Halman’nın ziyaretinin fotoğrafları gazetelerde yayımlanmıştı. Asırlık ömrünün 80 yılını mimariye, spora, müziğe, güzel sanatlara, kültüre ve siyasete hizmetle geçiren Arseven, Türk kültürünün müstesna bir değeriydi. 1. Cihan Harbi’nde Kadıköy Belediye Başkanlığı, Cumhuriyet döneminde Halkevi başkanlığı, İstanbul milletvekilliği, Anıtlar Kurulu başkanlığı yapmıştı.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü’nü kurmuş; fakülte dekanlığı yapmış Doğan Kuban da Türk Sanatı, İstanbul anıtları, Bizans tarihi ve Eski İstanbul konularında kaynak eserler yazmıştı. Başlıcaları, Osmanlı Mimarisi, Türkiye Sanatı Tarihi, Türk Hayatlı Evi, Divriği Mucizesi, Cennetin Kapıları, Selçuklu Çağında Anadolu Sanatı, Ahşap Saraylar, Mimarlık Kavramları, İstanbul: Bir Kent Tarihi, Sinan’ın Sanatı ve Selimiye’dir.
Mirası öğrencileri, eserleri… Türkiye’nin en önemli mimarlık tarihçilerinden Doğan Kuban, 22 Eylül’de 95 yaşında vefat ettiğinde, ardında onlarca eser, binlerce öğrenci bıraktı.
Öğrenim ve iş umuduyla gözlerini dış dünyaya çeviren gençlerimizden, bu iki üstün değeri birer idol tanıyanlar belki vardır demekte duraksıyorum. Arseven’i bir kez görmüş ve dinlemiştim. Doğan Kuban’ı ise Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin Yayın Kurulu’nda birlikte maddeleri yazarken ve başka etkinliklerde tanımış bir bahtiyarım… Kuban ve Arseven çapındaki sanat- kültür insanlarımıza ilgililerin ve toplumun duyarsızlığını nasıl yorumlamalı bilemiyor ve şaşkınlıkla izliyorum.
Kuban’ın cenazesinde üniversitelerden, mimarlık fakültelerinden kimsecikler yokmuş. Din önderlerinin tabutlarına omuz veren politikacılar olasılıkla duymadıklarından (!) törende bulunamamışlar. Kuban; Sinan’ı, Süleymaniye’yi yorumlayarak yazmıştı. Divriği’deki Mengücek anıtı camiyi Cennetin Kapıları adlı bir sergi ve bir kitapla dünyaya tanıtmıştı. Gel gör ki dünya çapındaki çalışmalarıyla ünlü bu anıt adam, Yunus’un “Bir garip ölmüş diyeler” dizesini anımsatan bir İstanbul Eylül’ü serinliğinde, 50-60 kişilik bir cemaat sessizliğinde gömülmüş!
Türkiye, ulusal-evrensel değerlerini bu kadar mı tanımaz hâlde?
Tiyatro ve sinemaya adanmış bir hayattı onunkisi. “… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu geçer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu…” diyordu.
Bazı insanlar vardır; nadiren başrole soyunurlar; ama bir adım geriden, sessiz ve derinden hayata imzalarını bırakırlar. 91 yıllık hayatını 18 yaşından beri sahnede, sahne arkasında, kamera önünde geçiren; bazen müşfik, bazen sert “asil anne” rollerinin değişmez yüzü Nedret Güvenç, bu unutulmaz imzalardan biriydi. “Nedret en basit şeyi bile büyük bir duyarlılıkla ve sevgi yükleyerek anlatabiliyor. Sözgelişi patlıcan musakkasından bahsediyor. Yüzüne bakıyorsunuz anlattığı musakka değil de bir aşk masalı sanki. Gel de etkilenme…” diye anlatıyordu ünlü yönetmen Atıf Yılmaz onu.
Bu özel sanatçı 1930’da İzmir’de dünyaya gelmişti. Ankara Devlet Konservatuvarı’nda şan ve piyano okusa da gönlünü tiyatroya kaptırmıştı. İlk olarak 1948’de İzmir Şehir Tiyatrosu’nun “Kadınlar Terzihanesi” oyunuyla sahne tozunu yutmuş; 1950’de ise 1995’e kadar parçası olacağı İstanbul Şehir Tiyatroları’na katılmıştı. 1998’den beri “Devlet Sanatçısı” olan Güvenç’i 2009’da yazdığı Dünya Tiyatro Günü bildirisiyle uğurluyoruz:
“Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi. İşim gereği gece-gündüz çalışırım, buradan sizlere en güzel, en doğru, en çağdaş ve gerçekçi bir oyunla ulaşmak için… Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha… Böyle mutlu geçer ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu. Birlikte gülelim, birlikte ağlayalım, birlikte coşalım, şaşalım, sevinelim ve birlikte düşünelim”