Kategori: Ardından

  • Tek kareyle Türkiye’nin bütün hâlleri

    Muhlis Bey, Mithat ve Mirsat, Arap Kadri, Canavar Koyun Orhan, Press Bey gibi unutulmaz tiplemelerin çizer babası Latif Demirci’yi henüz 61 yaşındayken kaybettik. Hayatın tam ortasından çizgileri ve kutuplaşmanın en ağır olduğu dönemlerde bile herkese dokunabilen mizahıyla, eleştirdiklerimize bile sevecen bir şekilde yaklaşabileceğimizin kanıtıydı.

    MIZAHÇILARDAN
    SAYGI DURUŞU

    Leman’ın 8 Haziran 2022
    sayısının kapağı…

    Latif Demirci, 11-12 yaşla­rında bir çocukken alıp eline karikatürlerini, üze­rinde ütülü kısa pantolonu, Çev­re Tiyatrosu’nun kapısını çaldı. Yıl 1973. Altan Erbulak’ın kari­katürleriyle ortalığı kasıp kavur­duğu yıllar. Demirci “Herhalde birkaç senedir karikatürle yatıp kalktığım için kendimi onun­la meslektaş zannetmiştim” di­ye hatırlıyor o günü. Erbulak da onu kırmayıp, çizdikleriyle ilgili yorumlarını iletmiş bir sene bo­yunca. İlk ustasından sonra 14 yaşındayken Oğuz Aral okulu ve Gırgır günleri başladı. 47 yıl hiç durmadan üreterek geçecek bir kariyerin ilk günleri…

    Fırt’ta “Tarzan”, Gırgır’da esprilerini Behiç Pek’in buldu­ğu “Muhlis Bey” ve ardından “Arap Kadri” tipleriyle artık ge­niş kitlelerce tanınır hâle geldi. Bir yandan haftalık karikatür dergilerine çizerken bir yandan da Yeni Gündem, Nokta, Pano­rama, Gazete Pazar, Söz gibi si­yasi yayınlarda gündemin ağır havasını dağıtıyordu o günlerde. “Ağlanacak hâllere güldürmek” onun özel yeteneğiydi. Kuru­culuğunu yaptığı Hıbır ve onun devamı HBR Maymun dergi­lerinin kapanmasından sonra, gazete çizerliğiyle birlikte yal­nız buraya yönelmişti zaten. Aralarda çizdiklerini derleyip albüm hâline getirmiş; Natio­nal Geoglathif ile hayvanlarla insanların ilişkilerini, Çeviren Latif Demirci ile dünya resim sanatını kendi tarzıyla birleş­tirmişti.

    Neredeyse 20 yıl boyun­ca her gün, Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden biri­nin, Hürriyet’in baş sayfasında, okurların ilk gördüğü kişi ol­mak, eleştiriyi kırıp dökmeden dillendirmek, herkesin ağladı­ğı bir gün acı da olsa yüzlere bir gülümseme yerleştirmek, bunu yaparken de mesleğin namu­suna halel getirmemek için çok hassas bir terazide ölçülen bir zarafete, çok keskin bir zekaya ve neredeyse bütün bir haya­tı adayacak noktada çalışkan­lığa ve ne olursa olsun biraz da iyimserliğe ihtiyaç vardı. Bun­ların hepsini biraraya getirebi­len nadir insanlardan biri ola­rak, dünya çapında bir sanatçı olarak hafızalarımızda kayıtlı kalacak Latif Demirci. Ve böyle insanların önünde hiçbir gücün duramayacağının kanıtı olarak yaşayacak…

  • ‘Bekle beni yine geleceğim kahpe Bizans’ın yiğit güzeli’

    Aşk filmlerinin unutulmaz jönü; tarihî dramanın Kara Murat’ı, Köroğlu’su, Battal Gazi’si; fantastik sinemanın Dünyayı Kurtaran Adam’ı; Gurbet Kuşları’nın Selim’i… Yeşilçam ışıklarının en parlaklarından, kahraman denince ilk gözümüzün önüne gelenlerden Cüneyt Arkın’ı 28 Haziran’da kaybettik. Her türde filmleri, kahramanlık destanlarıyla büyüyen üç kuşağın anılarıyla “Yıkılmayan Adam” ölümsüzlüğe kavuştu.

    Kim çocukken eline aldığı bir tahta parçasını kılıç yapıp “Ben tek, siz hepi­niz” diye hayalî Bizans askerle­rine hücum etmemiştir? Biraz büyüyünce kendisini hoşlandı­ğı kıza beğendirmek için ayna karşısında Cüneyt Arkın’ın “üç numaralı bakışı”nı prova etme­miştir? Yetişkinlik yaşlarımız­da kimimizde intikam peşinde­ki “Yaralı Kurt”tan, kimimizde “Maden”in işçi lideri İlyas’tan ilhamlar yok mudur?

    Türkiye’nin hikayesiyle birlikte gelişen ve dönüşen Ye­şilçam’ın büyük yıldızlarına, başka kimselere kolay kolay gösterilmeyen bir sevgi ve say­gıyla bağlı olmamızın ardın­da, belki de kim olduğumuz üzerinde bu kadar belirleyici olmaları yatıyordur. Klasik ta­birle “Bizi biz yapanlar”dandı Cüneyt Arkın da…

    Arkasında bıraktığı mirası, hayatının yalnızca tek bir döne­mine bakarak özetlemek müm­kün değil. 1963’te Halit Refiğ’in kapısını çalıp oyuncu olmak is­tediğini söyleyen doktor Fahret­tin Cüreklibatır da odur; yıllarca aşk filmleriyle genç kızların rü­yalarını süsleyen mavi gözlerin sahibi de… Maraş Katliamı’nın fitilini yakan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminde “Allahsızlı­ğı Yayma Kürsüsü Başkanı”na haddini bildiren de odur; komü­nizm propagandası yapıldığı ge­rekçesiyle rejisörü hâkim önüne çıkarılan “Yıkılmayan Adam”ın başrolünde boy gösteren de… Onunla en çok özdeşleşen ta­rihî rolleri millî hassasiyetle­re yaslansa da 1972’de Yılmaz Güney’den siyasi nedenlerle geri alınan Altın Koza, “Yaralı Kurt”taki performansıyla ken­disine verilince geri çevirmesini bilmiştir. Cüneyt Arkın’ı bun­lardan hangisiyle hatırlayaca­ğınız biraz da sizin meşrebinize kalmış.

    Ama iş çalışkanlığına, mes­leğine saygısına gelince orada pek az tartışmaya yer var. Dok­torluğu bırakıp, aksiyon sahne­lerini hakkıyla canlandırabil­mek uğruna bir sirkte akrobasi eğitimi almak, ata binmeyi, kılıç kullanmayı öğrenmek pek az ör­neğini gördüğümüz titizlik gös­tergeleriydi. En tehlikeli sahne­lerde dahi dublör kullanmaması nedeniyle vücudunda kırılma­dık kemik kalmamıştı. Filmleri­nin etkisi bir yana, mesleğe gös­terilen bu özen, arkasından en çok hatırlananlardan olacak…

    Yönetmenliğini Remzi Jöntürk’ün üstlendiği 1969 yapımı “Malkoçoğlu Cem Sultan” filminde Cüneyt Arkın.
  • Ölümsüz film müziklerinin unutulmaz bestecisi

    “Chariots of Fire”, “Blade Runner”, “1492: Cennetin Keşfi” filmlerinin müzikleriyle tanınan Oscar ödüllü Yunan müzisyen ve besteci Vangelis Odysseas Papathanassiou, 17 Mayıs’ta 79 yaşında hayatını kaybetti. Vangelis, ayrıca 2002 FIFA Dünya Kupası marşını bestelemişti.

    Yunan müzisyen Van­gelis Odysseas Papat­hanassiou, 79 yaşında hayatını kaybetti. “Chariots of Fire”dan (Ateş Arabaları) “Blade Runner”a 80’lerin unu­tulmaz film müziklerine imza atan Vangelis’in çocukluğun­dan beri, annesinin piyanosu­nun melodilerinden tabak-ça­nak ritimlerine, seslerle ve renklerle örülmüş bir dünya­sı vardı. Kendisine daha son­ra Oscar heykelciğini kucak­latacak, BAFTA ve Altın Küre adaylıkları getirecek müziği, “kulaktan dolma” yöntemler­le hiçbir eğitim almadan öğ­renmişti. Renklerle ilişkisi ise Güzel Sanatlar Akademisi’ne yöneltmişti onu. Hayatı bo­yunca nota kağıtlarının kenar­larına çizimler yapmaya de­vam etmişti.

    Kariyerine 1967’de Paris’te kurduğu Aphrodite’s Child ad­lı grup için yaptığı besteler­le başlamıştı. Grubun solisti Demis Roussos adını ilk de­fa burada duyurmuştu. “Rain and Tears” teklileri Fransa, Belçika ve İtalyan listelerinin başına yükselmiş; İngiltere’de “Top 30”dan uzun süre çıkma­mıştı. 1975’te “pop müziği ar­tık sıkıcı bulduğunu” söyleye­rek gruptan ayrılıp Londra’ya yerleşecek; 1981’de “Ateş Ara­baları” filmi için yaptığı bes­teyle Oscar aldıktan sonra yıl­dızı bir daha sönmemek üzere parlayacaktı. Carl Sagan’ın “Cosmos”undan tanıdığımız “Heaven and Hell” uzunçala­rı 1975’te Londra’da çıkardığı ilk solo albümdü. Daha sonra Costa Gavras’tan Roman Po­lanski’ye pek çok yönetmenin filmi onun müzikleriyle yük­selecekti. Film müzikleriyle tanınmıştı ama, yaptığı yüz­lerce besteyi tasnif etmeye bi­le ömrü vefa etmemişti. 79 ya­şında ölmeden önce hâlâ son bestesi üzerinde çalışıyordu.

    Ne karmakarışık uzun saç­ları ve hırpani sakalını ne de Rolls Royce’unu bırakmıştı hayatı boyunca. Bir yandan da Yunan devlet kanalı ERT’nin haber bülteni için yaptığı bes­teden ücret bile istemeyecek kadar önemsiz buluyordu para işlerini. 1982’de Oscar aldı­ğı yıl yaptığı beste için “Paris’e bir teneke zeytinyağı, bir kalıp beyaz peynir gönderin yeter” demişti. 2002 FIFA Dünya Ku­pası marşının, 2000 ve 2004 Olimpiyatları’nın müziklerinin altında da onun imzası vardı. Uzay tutkusu ise 2016’da “Ro­setta”da, NASA’nın 2001’de­ki Mars Odyssey misyonu için yazdığı “Mythodea”da ve son albümü “Juno to Jupiter”de (2021) kendisini göstermişti.

    Çok sevdiği arkadaşların­dan biri onun için “Yemekten sigaraya, seyahatten piyano­sunun başında dua edercesi­ne bastığı tuşlara, her şeyi tut­kuyla yapardı” diyecekti. Adını tarihe yazdırmış hemen tüm insanlar gibi, yeteneğini tut­ku ve çalışmayla birleştirip iz bıraktı.

  • Sinemanın kara kutusu: Çöpleri altına çeviren emek

    Gündelik olanın hayatın her alanına yayıldığı topraklarda, fareli depolardan topladığı, ilmek ilmek biriktirdiği dev arşivle, Yeşilçam’ın tarihini neredeyse tek başına yazdı. Agâh Özgüç’ün delice emeği olmasaydı, büyük ihtimalle birçok film, yönetmen, oyuncu, yapımcı tarihin tozlu sayfaları arasında unutulurdu. Önemsiz görünüp köşeye atılan çok önemli detayların peşinde bir hayat.

    Ankara Uluslararası Film Festivali jürisi 1999’da ona “Aziz Ne­sin Emek Ödülü”nü verirken, şöyle demişti: “Sinemamızla ilgili önemsizmiş gibi görü­nen tüm önemli ayrıntıları hiç durmadan belgeledi. Sinema­mızla ilgili herhangi bir gerçe­ği araştıranlar, onun kitapları­na başvurmadan yapamazlar. Onun belgelerini karıştırma­dan sinemamızı anlamamız ve doğru bir değerlendirme yapmamız olanaksızdır. Tüm yaşamı boyunca bu çalışma­yı sürdürmesi nedeniyle bu en önemli ödülümüze değer gö­rüldü”.

    28 Nisan’da hayatını kaybe­den sinema yazarı Agâh Özgüç, gerçekten 90 yıllık ömrünün neredeyse tamamını sinema­ya adamıştı. Gündelik olanın bütün yaşama yayıldığı toprak­larda hatırlamaya, gelecek için kayıt tutmaya kıymet veren, bunun için farelerden başka kimsenin uğramadığı depola­ra giren; oyunculardan fotoğ­raflarını, mektuplarını, hikaye­lerini toplayan Agâh Özgüç bu hazineyi yalnızca kendisine de saklamıyor; mutlaka dökümünü çıkarıyor, ya bir kitapta ya bir dergide kullanıyordu. Yalnız­ca araştırmacılar değil, çektiği filmlerin sayısını unutan yö­netmenler, oyuncular bile ona danışıyorlardı. Örneğin Atıf Yıl­maz’a kaç film çektiği soruldu­ğunda, “Ben unuttum, Agâh’a sorun” diyordu.

    O kadar çok yazmıştı ki, “50 civarındaki” kitaplarının sayı­sını tam olarak veremez hâle gelmişti. Türkiye’de kaç film çe­kildiği sorulduğunda ise düşün­mesine bile gerek kalmıyordu. Sinemamızın 100. yılı için yaz­dığı Türk Filmleri Sözlüğü için 1914’ten 2014’ün Ağustos ayına kadar çekilmiş tam 6.655 filmle ilgili bilgileri derlemişti. O ol­masa çok yüksek ihtimal yazıla­mayacak olan bu ayrıntılı dökü­me göre Türkiye’de sinemanın ilk filmi sayılan “Ayastefanos Abidesi’nin Yıkılışı” ile ilgili herhangi bir belgeye rastlaya­mamıştı (hatta çekilmemiş ola­bileceğini bile düşünüyordu). Fakat Sedat Simavi’ye ait “Pen­çe” ve “Casus”un seyirci önüne çıktığından emin olduğumuz ilk filmler olduğunu, cumhuri­yetten sonra çekilen ilk filmin “Facia-yı Aşk” olduğunu ondan öğreniyoruz.

    Sinemanın tarihini yazma­nın haricinde, sinema tarihine yazılacak işler de yaptı. Örneğin sinema yazarlığına yeni başla­dığında ilk röportajını Türkan Şoray’la yapmıştı; o sıralar 17 yaşında olan Türkan Şoray’ın da büyük ihtimalle ilk röporta­jıydı bu. Yine o zamanlar daha ilk filmini çekmiş, henüz tanın­mayan Yılmaz Güney’in ilk rö­portajını zor bela Ses dergisine o koydurmuştu.

    Türk Film Yönetmenle­ri Sözlüğü, Türk Sinemasında İlkler, Türk Sineması Sansür Dosyası, Türk Sinemasında Ci­nayetler ve İntiharlar, Türk Si­nemasında Yeşilçam Aşkları, ar­kasında kalanlardan birkaçı.

    Kendisine “sinema tarihçisi” yerine “sinema yazarı” denmesini tercih etse de Agâh Özgüç’ün sinema ile ilgili topladığı arşiv, depolara sığmayacak boyuttaydı.
  • ‘Tespih taneleri’nden biri…

    2 Nisan’da bu hayata veda eden Mıgırdiç Margosyan, yalnızca Ermenileri değil, gelenekleri, kederleri ve sevinçleriyle bütün bir Anadolu’yu tanıttı okurlarına. Öykülerinin büyüsü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.

    Doğup büyüdüğü Diyar­bakır’ı, orada yaşayan Ermenileri, Kürtleri, Türkleri, Süryanileri, Kelda­nileri, Yahudileri, bugün artık tarih olmuş bir kent yaşan­tısının en içten hikayelerini anlatan Mıgırdiç Margosyan, 2 Nisan’da İstanbul’da haya­ta veda etti. 23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek ma­hallesinde (Gâvur mahallesi) doğan Margosyan, oğullarının anadilini daha iyi öğrenmesini isteyen ailesi tarafından İstan­bul’daki Ermeni ruhban okulu­na gönderilmiş; hayatı boyun­ca yazdığı hemen tüm öyküler­de, roman ve köşe yazarlarında bu iki şehir arasından dünyaya açılan, kelimelerden malul bir köprü kurmaya çalışmıştı.

    İÜ Edebiyat Fakültesi Fel­sefe Bölümü’nü bitirdikten sonra Üsküdar Selamsız’da’ki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlük ve öğret­menlik yapan Margosyan, daha sonra ticarete atılsa da edebi­yata hiç ara vermedi. Diyarba­kır’ı, özellikle de 1940’lı, 1950’li yıllarda Diyarbakır’daki sıra­dan insanların günlük yaşam­larını onun rengarenk kale­minden okumak bir ayrıcalıktı. Yalnızca Ermenileri değil, gele­nekleri, kederleri ve sevinçle­riyle bütün bir yöreyi tanıtırdı okurlarına. Öykülerinin büyü­sü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.

    Margosyan, Marmara Ga­zetesi’nde yayımlanan Erme­nice öykülerinin bir bölümü­nü Mer Ayt Goğmerı (Bizim Oralar) adıyla kitaplaştırmış (1984) ve bu kitabıyla 1988’de, Ermenice yazan yazarlara ve­rilen Eliz Kavukçuyan Edebi­yat Ödülü’nü almıştı. Gâvur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) ve Biletimiz İstanbul’a Kesildi (1998), Tes­pih Taneleri (2006) adlı Türkçe kitaplarının yanında, Ermeni­ce Dikrisi Aperen’i de yazmış; Evrensel, Agos, Yeni Yüzyıl ve Yeni Yaşam gazetelerindeki yazılarını Kirveme Mektuplar, Çengelliiğne, Zurna ve Kürdan isimleriyle kitaplaştırmıştı. Yazarın, dünyanın yaratılış hi­kayesini mizahi bir üslupla ele aldığı son kitabı Tanrı’nın Se­yir Defteri ise 2016’da yayım­lanmıştı.

    Kafa Radyo, Rauf abisiz kaldı

    Kafa Radyo ailesinin Rauf abisi, deneyimli gazeteci, radyocu, ha­vacılık muhabiri Rauf Gerz’i çok acı bir kazada kaybettik. 4 Nisan’da tutkuyla bağlı ol­duğu motorsikletiyle TEM Otoyolu Sultangazi mevkiin­de ilerleyen Gerz, solundaki otomobilin aniden direksi­yonu kırmasıyla bariyerlere vurdu ve henüz 56 yaşında hayatını kaybetti. Dünyanın pek çok ülkesinde teker dön­düren Gerz, motor sözkonu­su olduğunda her zaman gü­venliğe öncelik verirdi.

    Kafa Radyo’da yayınla­nan “Sırası Gelmişken” adlı programının son bölümünde “Sebepsiz yere tek bir gün bile mutsuz olmaya hakkı­mızın bulunmadığına inanı­rım” diyen Rauf Gerz’i gü­leryüzü, nezaketi, insana ve doğaya olan sevgisiyle anı­yor; tüm sevenlerine sabır diliyoruz. Unutulmayacak.  

  • Son 68’linin gidişiyle Sol’un bir devri kapandı

    Le Monde’un deyimiyle “radikal solun tarihsel siması”, eski Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) liderlerinden, siyasetçi Alain Krivine 81 yaşında yaşamını yitirdi. 1968 Mayıs’ının önderlerinden biri olan Krivine, 1999-2004 arasında Avrupa Parlamentosu’nda milletvekilliği yapmıştı.

    Alain Krivine’in kendi si­yasal geleneğinin ötesin­de binlerce insanın katıl­dığı cenazesi, Fransa’da başkan­lık seçimlerinin arifesinde sanki Sol’un bir devrinin kapandığını gösteriyordu. Hüzünden ziyade bir tür melankoli ve özlem hü­küm sürüyordu. Mezarı başında yakınlarının yaptığı konuşma­lar, militan hayatının ötesin­de, insan yanını öne çıkarıyor­du. İroniyi etkileyici bir şekilde kullanan belagatli bir hatip olan Alain’den aktarılan anektodlar orada bulunanları yakınlaştırı­yordu. Ne de olsa “Mezartaşına ne yazılmasını isterdin” sorusu­na “Bu daha başlangıç, mücade­leye devam” diyen bir iyimserin ardında saf tutmuşlardı.

    Alain Krivine, 19. yüzyı­lın sonunda Yahudi aleyhtarı pogromlardan sonra Fransa’ya göçeden Ukraynalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta örgütlendiği Komünist Partisi’nin Cezayir’in bağımsızlığını kabul etmeme­sine karşı çıktı ve Cezayir ba­ğımsızlığı mücadelesine aktif olarak katıldı -bu yüzden baba ocağının önünde plastik bom­ba patlatılacaktı. Bu mücade­le içinde hayatını değiştirecek olan Troçkistlerle tanıştı. Ko­münist Öğrenciler Birliği’nin (UEC) önde gelen simaların­danken Cezayir darbesine tep­ki olarak kurulan Antifaşist Üniversite Cephesi’nin (FUA) oluşumunda önemli rol oyna­dı. Vietnam Savaşı’na karşı ey­lemlerde önemli pay üstlene­cek olan Devrimci Komünist Gençlik (JCR) kuruldunda da ön saftaydı.

    Krivine, 68’in barikatla­rında, grevlerinde yakın arka­daşları Daniel Bensaïd, Henri Weber, Charles Michaloux ve Ernest Mandel ile birlikte ta­rihe damga vuracak bir yolcu­luğa çıkmıştı. 1969 ve 1974’te Cumhurbaşkanlığına aday oldu. “Oyların % 99’unu hep kaçır­dım” diyecekti daha sonra. Rou­ge adıyla günlük bir gazete de yayımlamışlardı. 1973’te aşırı sağ Yeni Düzen Partisi’nin top­lantısına engel olmaya kalkınca 69’da kurdukları Komünist Bir­lik kapatıldı ve Alain hapsedildi. Yürütülen kampanya ile serbest bırakıldı. Uzun yürüyüş çoktan başlamıştı. Artık ölene kadar iş­çi hareketinden asker komite­lerine, feminist hareketlerden lise ve öğrenci seferberlikleri­ne, enternasyonalist gösteri­lerden ırkçılık ve faşizm karşıtı mücadelelere, belgesiz göçmen­lere verilen destekten barınma hakkı eylemlerine Alain hazır ve nazırdı. Avrupa Parlamento­su’na üye olduğunda da emekli­liğini kazandıktan sonra da ön plandaydı. Her zaman ulaşıla­bilir, her zaman “yoldaşlara yar­dım etmeye”, bir girişimi parlat­mak için etkileyici irtibat liste­sini kullanmaya…

    Son yolculuğu da bu irtibat listesinin son satırlarıydı. Belki de onu en iyi anlatan İngiliz si­nemacı, dostu Ken Loach’un şu sözleri: “Alain, kendimi bildim bileli Fransız siyasetinin mer­kezî bir figürüdür… Yargısı her zaman güvenilir, iyi bir arkadaş oldu. Fransa’da bir kampanya veya siyasi grubu desteklemem istenirse, tavsiye almak için Ala­in’e dönerdim. Paris’te bir film gösterime çıktığında, bir kahve­yi paylaşır ve dünyanın iflahını keserdik. Dost olarak Alain, sa­dık ve cömertti. Büyük bir miras bırakan harika bir adamdı”.  

    Yazarımız Masis Kürkçügil, 2012’de NTV Tarih’e yazdığı Cezayir Bağımsızlık Savaşı dosyası için Paris’te Alain Krivine ile görüşmüştü.
  • Kıdemli bir basın sanığı gazeteciliğin yüz akıydı

    Türkiye’nin en kıdemli gazetecilerinden Aydın Engin’in arkasında bıraktığı yaşam, onu Ödemiş’ten Hukuk Fakültesi’ne, tiyatro sahnesinden 53 yılını verdiği gazeteciliğe, Almanya’da taksicilikten “Yılın Anneliği”ne savurmuştu. Her dönem başını belaya sokmayı bilmiş, güleryüzünü hiç yitirmemiş bir gazeteci.

    Türkiye’nin en kıdemli gazetecilerinden Aydın Engin, 24 Mart’ta 81 ya­şında öldü. Arkasında bıraktı­ğı yaşam, onu Ödemiş’ten alıp Hukuk Fakültesi’ne, tiyatro sah­nesinden 53 yılını verdiği gaze­teciliğe, sığınmacılık yıllarında taksicilikten “Yılın Anneliği”ne savurmuştu. Attığı her adım­da, her dönemde başını itinay­la belaya sokmayı bilmişti. Son olarak 31 Ekim 2016’da gözal­tına alınıp Cumhuriyet gazete­si davasında yargılandığında 75 yaşındaydı. “Sürekli Basın Kar­tı”nın yenilenmemesi üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Baş­kanlığı’na açtığı davayı kazan­dığının haberi ise ölümünden 5 gün sonra geldi.

    Aydın Engin, Ödemiş’te ter­zilik yapan Sadık Bey’le Adalet Hanım’ın oğlu olarak 1941’de dünyaya gelmiş; hukuk okumak için geldiği İstanbul’da gönlü­nü İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu’nda adım attığı tiyatroya kaptırmış­tı. Amatörlükten profesyonelli­ğe Gülriz Sururi-Engin Cez­zar Tiyatrosu’nda dramaturg olarak geçmişti. 1967’de daha sonradan “çocukça” diyeceği bir kararla “Sokak Kızı İrma’yı değil devrimci oyunlar oyna­mak istiyoruz” diyerek Tuncel Kurtiz ve Müjdat Gezen’le bir­likte topluluktan istifa etmişti. İstifa sonrası yolda rastladıkla­rı Tuncer Necmioğlu ve Umur Bugay’ı da alıp Halk Oyuncula­rı’nı kurmuşlardı. Elde ne oyun ne de olunca bir süredir aklın­da dönüp duran ve çobanlıktan başbakanlığa yükselen Süley­man’ın hikayesini anlattığı Dev­r-i Süleyman’ı kaleme almaya başladı ve oyun sahnelendiği an itibarıyla kelimenin tam ma­nasıyla “patladı”. Yasaklamalar seyircinin merakını iyice celbe­diyor; oyun İstanbul’dan Anka­ra’ya “Devr-i Küheylan” adıyla gidiyor; yasağın kaldırılmasıy­la İstanbul’a “Danıştay kararıy­la Devr-i Süleyman” olarak geri dönüyordu. “Yalan, yalan” nida­larıyla oyunun basılması, sopa­larla dekorun parçalanması an­cak oyunun şöhretini artırmıştı. 2 ay sonrasına bile biletler tü­kenmişti.

    Aydın Engin, 12 Eylül’ün hemen öncesinde gittiği Almanya’da dil engeli yüzünden gazeteler tarafından reddedilip taksicilik yaptığı yıllarda…

    Ancak tüm ilgiye rağmen, daha radikal eylemler yapma özlemi, onu tiyatroya “keder­li bir elveda çekip” gazeteciliğe geçmeye itmişti. Önce hafta­lık dergi, sonra günlük gaze­te olarak çıkan Yeni Ortam’ın yazıişleri müdürü oldu. Arada 12 Mart 1971 darbesi sırasın­da tutuklandı. 12 Mart sonra­sındaysa Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin kurucuları arasın­da yer aldı. Partinin kurucula­rından Oya Baydar ile evlendi. Bu evlilikten oğlu Ekim Engin dünyaya geldi. 1974’te birlikte İlke dergisini kurdular. 1976’da İsmail Cem’den DİSK’in satın aldığı Politika gazetesinin genel yayın müdürü oldu. Gazetecilik yapmakla “organ yayını” olma baskısı arasında çatışmalarla da geçse, kapanana kadar gazete­nin başında kaldı. “Tırmık” kö­şesinde yazdığı yazılar nedeniy­le 7 defa hapse girdi. O kadar ki artık eşi Oya Baydar şakayla ka­rışık “Evde mi yaşayacaksın bu­rada mı, karar ver” demişti.

    1980’de başka bir davadan 7.5 yıl hapse mahkum olduğunu öğrendiğinde halihazırda Da­vutpaşa Cezaevi’nde tutukluy­du. “Genç bir arkadaşın annesi, görüş gününde gazeteye sarıl­mış temiz çamaşır getirmişti. ‘Çamaşır senin, gazete Aydın Bey’in’ demiş. O gazeteden, başka bir davada aldığım cezanın kesinleştiğini öğrendim, bu da 7.5 yıl yatacağım anlamına geliyordu” diye anlatıyordu haberi alışını. Kesinleşen cezanın haberi 2.5 saat önce cezaevine ulaşsa belki tahliye edilmesine izin verilmeyecek, “bitleri üzerinde” Düsseldorf’a gidemeyecek; 4 ay sonra 12 Eylül’de ala­cağı 100 yılı aşkın rekor cezayı Türkiye’de öğrenecekti.

    ‘Uslu bir ev kedisi değil, sokak kedisi’ Kedilere merakı arkasındaki onlarca kedi biblosundan anlaşılan Aydın Engin, köşesi için neden “Tırmık” ismini seçtiğini “Bir kere kediyi çağrıştırıyor. Ama, yumuşacık, bakımlı ve uslu bir ev kedisini değil; çöplüğe de, saray mutfağına da dalarken gözünü kırpmayan, arsız ve kopuk bir sokak kedisini” diye anlatmıştı.
    Tan Oral’ın çizimiyle Aydın Engin ve yıllarca ayrılmaz bir parçası olan “Tırmık”.

    Dilini bilmedikleri Alman­ya’da hamburgerciden kağıt de­posuna girip çıkmadığı iş kal­mamış, yıllarca Frankfurt’ta taksicilik yaparak geçinmişti. Bir süre TKP’yle bağlantılı Tür­kiye Postası’nı çıkarmış, ama partiyle arası açılınca yayını bi­tirmişti (bir Yunanistan saya­hatinde partinin onları “kafa­sı karışık” bulduğu için gizlice dinlettiğini öğrenip ayrılmışlar­dı). Frankfurter Rundschau’ya yaptığı başvuru da dil bariyeri­ne takılmıştı. Bir de “Yılın An­neliği” macerası vardı. Eşi Oya Baydar şöyle anlatıyor: “Par­ti’den benim Moskova’ya eğiti­me gitmem önerisi geldi. Hayır denilemeyecek bir şey. Mark­sizm bilgimi-kültürümü geliş­tirmek önemliydi benim için. Aydın’ın gitmeme hiç itirazı olmadığı gibi destekledi de. He­nüz 1.5 yaşında bile olmayan oğlumuzun bakımını tek başına üstlenmekten çekinmedi. Ay­dın, o sene kendi tabiriyle ‘Yılın Annesi’ seçildi”.

    12 yıllık siyasi sığınmacılığı, 1991’de Turgut Özal döneminde 141. ve 142. Maddelerin kaldı­rılmasıyla son buldu. Daha önce yattığı süreler düşürüldüğünde cezası 52 güne inmişti. Onu da göze alıp Türkiye’ye döndüğün­de tek arzusu, ölüm döşeğin­de yatan annesini görebilmek için tek bir gün izindi. “Devlet cevap bile vermedi. (…) Ben, ça­resiz hapishaneye girmek üze­re Frankfurt Havalimanı’nın yolunu tutmazdan iki gün önce Terzi Sadık’ın karısı Adalet Ha­nım’ın ölüm haberi geldi”.

    Aydın Engin, tüm yaşadık­larına rağmen hiç acılaşmama­yı başarmış; muzip, nüktedan, eyleme geçmekten çekinmeyen bir insan ve gazeteciliğin Türki­ye’deki yüz aklarındandı.  

  • ‘Güney Afrika’nın vicdanı’ydı

    Güney Afrika’daki aparthe­id rejiminin sona erdiril­mesinde önemli rol üstlenen eski başpiskopos Desmond Tutu, 26 Aralık 2021’de 90 ya­şında hayata veda etti. Uzun yıllardır sağlık sorunlarıyla mücadele eden Tutu’nun pros­tat kanseri nedeniyle öldüğü açıklandı. Güney Afrika Cum­hurbaşkanı Cyril Ramaphosa başsağlığı mesajında Tutu’nun “simgesel bir ruhani lider, apartheid karşıtı bir aktivist ve insan hakları savunucu­su” olduğunu söylüyor, onun “özgürleştirilmiş Güney Afri­ka’nın gelecek nesillere miras bırakılmasına yardım ettiği­nin” altını çiziyordu.

    1931’de Klerksdorp’ta dün­yaya gelen Desmond Tutu, ülke­sinde 1990’ların başlarına kadar süren apartheid rejiminin son bulması için en ön saflarda mü­cadele eden liderlerden biriydi. King’s College London’da ilahi­yat eğitimi alan din insanı, uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra 30 yaşında papaz olmuş­tu. Tutu, siyahlara karşı ayrım­cılığı savunan ırkçı rejime karşı barışçıl mücadeleyi desteklediği için 1984’te Nobel Barışı Ödü­lü’ne layık görülmüştü. Apart­heid rejiminin düşüşünün ar­dından eşcinsel hakları için de kampanya yürütmeye başlayan ve ülkedeki tüm renkleri kap­samak için “gökkuşağı ulusu” kavramını kullanan eski baş­piskopos, apartheid döneminde işlenen ırkçı suçları araştırmak üzere kurulan Hakikat ve Uz­laşma Komisyonu’nun başkan­lığını da yapmıştı. Ulusal Parti hükümetini apartheid’e duyulan öfkenin ırkçı şiddete yol açacağı konusunda uyarmış, ancak bir aktivist olarak şiddet içerme­yen protestoları desteklemiş; oy hakkı için dış ekonomik baskı yöntemini önermişti.

    ANC’nin politikalarını eleş­tirdiği için Nelson Mandela’nın 2013’teki cenaze töreninden dışlanan Tutu, daha sonra bu tavrın onu çok incittiğini söyle­yecekti.

    UĞUR ALACAKAPTAN (1934-2022)

    Hukukun hümanist yüzü

    Türkiye Ceza Hukuku’nun hümanist doktrini sa­vunan ekolünün önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, 22 Ocak 2022’de, 88 yaşında yaşamını yitirdi. Alacakaptan’ın ölüm haberi­ni duyuran İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Bir de babam öldüğünde bu denli üzgündüm. Kader çizgi­min ressamı gitti” derken, öğ­rencisi olduktan sonra Türki­ye’nin önde gelen hukukçuları arasına adını yazdıran pek çok meslektaşının hislerini dile getiriyordu.

    1967’de profesörlük unvanı alarak Türkiye’nin en genç ce­za hukuku profesörü unvanı­nı kazanan Prof. Uğur Alaca­kaptan, 1974-76 arasında CHP Parti Meclisi Üyesi olarak gö­rev almış; 1975-1980 arasında Ankara Senatörlüğü yapmıştı. Ayrıca Bülent Ecevit liderli­ğindeki CHP’de Genel Sekre­ter Yardımcılığı görevinde de bulunmuştu. Askerî darbe dö­nemlerinde çeşitli soruştur­malara uğrayan Alacakaptan, 29 yıl önce kaybettiğimiz Uğur Mumcu’yla da Mamak Cezae­vi’nde aynı koğuşu paylaşmıştı.

  • Madrid’in virüsle parlayan sihirli sol kramponu

    Real Madrid’in onursal başkanı Francisco Gento, 18 Ocak’ta 88 yaşında son nefesini verdi. Aslında atlet olsa yeriydi. Sihirli sol kramponuyla çektiği mermi gibi şutlarla, çim sahalara fazla gelmişti. Alfredo di Stefano ve Ferenc Puskas’la birlikteliği ise yıllarca zaferle eşanlamlı olarak kullanılmıştı.

    Aslında bütün hikaye bir salgınla başlamıştı! İki yıldır dünyaya kan ağ­latan Covid-19 illetiyle tanış­mamızdan bir ömür evvel, bu sefer bir grip salgını olmuştu tarihin akışını değiştiren. Ba­şından başlayalım anlatmaya… 1933’te dünyaya gelen sol açık, La Liga’ya doğduğu mın­tıkanın gözbebeği Racing San­tander’de merhaba demişti. Bir türlü göze giremeyen de­likanlının kaderini değiştiren ise bir Real Madrid maçı ol­muştu. Karşılaşma öncesinde Santander takımının oyun­cuları hastalıktan kırılınca, şans yüzüne gülmüş; 72 saat geçmeden maçta harikalar ya­ratan 19 yaşındaki gence Re­al Madrid’den transfer teklifi gelmişti.

    İlk sezonunda zorlansa da, takımın yıldızı di Stefano ona kefildi. O bazuka gibi topa vur­ma kabiliyeti, o sürat öğreni­lecek şeyler değildi. Oyun öğ­retebilirdi… Kısa sürede yük­selişe geçen Gento, bir anda takımın vazgeçilmezi olmuştu. Di Stefano ve sonradan trans­fer edilen Puskas’la ortaklığı, kitaplara altın harflerle kazı­nacak; Şampiyon Kulüpler Ku­pası’nın demir almasıyla Real Madrid’i üst üste beş defa Av­rupa’nın zirvesine taşıyacaktı.

    Real Madrid tarihine adını altın harflerle yazdıran Paco Gento, tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi.

    Tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi Gento. Real’de 18 se­zonun ve 182 golün ardından 1971’de futbola veda edereken özgeçmişinde 12 lig, 6 Şampi­yon Kulüpler şampiyonluğu yazıyordu.

    Düşünün, İspanya tarihi­nin en başarılı üçüncü takı­mı olan Atletico Madrid’in 11 şampiyonluğu var. Kupa 1 tarihine bakacak olursak, Mi­lan’ın 7, Bayern Münih ve Li­verpool’un 6 zaferi… Tek başı­na köklü kulüplerden çok daha fazlasını kazanan sol açığın başarıları ise akıllara durgun­luk verecek seviyede.

    Tesadüf bu ya Gento, millî takımda son golünü de Türki­ye’ye atmıştı. Hocalık kariye­rinde pek tutunamayan efsa­ne, di Stefano’nun ölümünden sonra da Real Madrid’in onur­sal başkanı olmuştu.

    Kimbilir küçücük bir ta­kımdaki salgın, belki de futbol tarihini değiştirmişti. Peki ya o gün grip Santander’i vurma­saydı?

  • Menekşe gözleri hülyalı, filmler dışında da belalı

    Türk sinemasının “dört yapraklı yoncası”ndan ilk yaprak düştü. 1960’lardan itibaren Türk sinemasında silinmez bir iz bırakan, melodramların yanısıra “bitirim” kadın tiplemeleri ve anaç, dirayetli Anadolu kadını rolleriyle de kendisini seyirciye sevdiren Fatma Girik, 79 yaşında hayata veda etti.

    Moskova Uluslararası Film Festivali’nde Fatma
    Girik, Sovyet aktris Natalia Fateeva’ya Metin Erksan’ın “Kadın Hamlet” filminin broşürünü gösteriyor.

    Covid-19’a bağlı viral pnömoni tedavisi gö­rürken gelişen çoklu organ yetmezliği sonucu ya­şamını yitiren Girik, 12 Aralık 1942’de doğmuş; 16 yaşında annesinin cesaretlendirmesiy­le setlerde figüranlık yaparak başladığı sinema kariyerin­de, Seyfi Havaeri’nin yönetti­ği “Leke” filmiyle (1958) par­lamıştı. 1965’te “Keşanlı Ali Destanı”, 1967’de ise “Sürtü­ğün Kızı” filmleriyle Antal­ya Altın Portakal Film Festi­vali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kucakladığı bu par­lak kariyer boyunca neredey­se 180 filmde rol alacak; Şoför Nebahat’ten Kadın Hamlet’e unutulmaz karakterlere hayat verecekti.

    Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine değer gö­rüldüğü “Ezo Gelin” (1968), “Büyük Yemin” (1969), “Boş Beşik” (1969) ve “Acı” (1970) da Yeşilçam tarihine geçen filmlerindendi. Kişisel tarihi için en önemli filmlerinden biri ise 1960 yapımı “Ölüm Pe­şimizde” idi. Memduh Ün’ün yönetmenliğini üstlendiği bu film, yarım asır sürecek bir aşkın başlangıcı olmuştu. Sa­natçı, eşinin vefatının ardın­dan verdiği bir röportajda, duyduğu özlemi şu sözlerle aktarmıştı: “Evimin damı, ça­tısı çöktü. Özlemek dünyanın en ağır yüküymüş. Her şeyi­ni özlüyorum. Diş fırçasının üzerine macun sıkmasını bile. Memduh bana, ‘Ya Fatocuğum sen güzel macun sıkıyorsun, sen sıksana’ derdi. Her şeyi­mizi birlikte yapardık. Bir yere gideceğimiz zaman, ‘Memduh çok yorgunum gitmeyelim’ de­diğimde, ‘Giyin, giyin, İnsanlar güzel kadın görsün’ derdi”.

    Fatma Girik, filmlerde sık­lıkla canlandırdığı “yiğit ve tuttuğunu koparan” kadın ro­lünü yalnızca beyazperdede değil, hayatın içinde de devam ettirmişti. 90’lı yıllarda Kanal D’de yayınlanan “Söz Fato’da” programı, Girik’in suratları­na tükürdüğü, mikrofonuyla gözdağı verdiği “kötü adam­lar”ın korkulu rüyalarından olmuş; ancak çok tartışılan program Girik’i sık sık mah­kemelik de etmişti. Program için bir itfaiye tatbikatı sıra­sında üçüncü kattan atladığı sahne gibi, öldürülen gazete­ci Metin Göktepe’nin davasını gündeme taşıması, Göktepe’yi katleden polislerin avukatı Ahmet Ülger’in gizli kamera kayıtlarını programına taşıya­rak davanın aydınlatılmasına sunduğu katkı da televizyon­culuk tarihine geçmişti. Girik ayrıca 1989 yerel seçimlerinde SHP’den aday olarak İstanbul Şişli Belediye Başkanı da se­çilmiş; 1994 yerel seçimlerine kadar görevine devam etmişti. Bu süreçte belediye emekçile­rinin toplu sözleşme hakkını uygulayan ilk belediye başkanı olmuş; bunun için 3 yıl hapis cezası ile yargılanırken “Kamu emekçilerinin grevli toplu söz­leşmeli sendikal mücadelesine inanıyor ve destekliyorum. Bir daha belediye başkanı olsam bir daha imzalarım” demişti.