Muhlis Bey, Mithat ve Mirsat, Arap Kadri, Canavar Koyun Orhan, Press Bey gibi unutulmaz tiplemelerin çizer babası Latif Demirci’yi henüz 61 yaşındayken kaybettik. Hayatın tam ortasından çizgileri ve kutuplaşmanın en ağır olduğu dönemlerde bile herkese dokunabilen mizahıyla, eleştirdiklerimize bile sevecen bir şekilde yaklaşabileceğimizin kanıtıydı.
MIZAHÇILARDAN SAYGI DURUŞU Leman’ın 8 Haziran 2022 sayısının kapağı…
Latif Demirci, 11-12 yaşlarında bir çocukken alıp eline karikatürlerini, üzerinde ütülü kısa pantolonu, Çevre Tiyatrosu’nun kapısını çaldı. Yıl 1973. Altan Erbulak’ın karikatürleriyle ortalığı kasıp kavurduğu yıllar. Demirci “Herhalde birkaç senedir karikatürle yatıp kalktığım için kendimi onunla meslektaş zannetmiştim” diye hatırlıyor o günü. Erbulak da onu kırmayıp, çizdikleriyle ilgili yorumlarını iletmiş bir sene boyunca. İlk ustasından sonra 14 yaşındayken Oğuz Aral okulu ve Gırgır günleri başladı. 47 yıl hiç durmadan üreterek geçecek bir kariyerin ilk günleri…
Fırt’ta “Tarzan”, Gırgır’da esprilerini Behiç Pek’in bulduğu “Muhlis Bey” ve ardından “Arap Kadri” tipleriyle artık geniş kitlelerce tanınır hâle geldi. Bir yandan haftalık karikatür dergilerine çizerken bir yandan da Yeni Gündem, Nokta, Panorama, Gazete Pazar, Söz gibi siyasi yayınlarda gündemin ağır havasını dağıtıyordu o günlerde. “Ağlanacak hâllere güldürmek” onun özel yeteneğiydi. Kuruculuğunu yaptığı Hıbır ve onun devamı HBR Maymun dergilerinin kapanmasından sonra, gazete çizerliğiyle birlikte yalnız buraya yönelmişti zaten. Aralarda çizdiklerini derleyip albüm hâline getirmiş; National Geoglathif ile hayvanlarla insanların ilişkilerini, Çeviren Latif Demirci ile dünya resim sanatını kendi tarzıyla birleştirmişti.
Neredeyse 20 yıl boyunca her gün, Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden birinin, Hürriyet’in baş sayfasında, okurların ilk gördüğü kişi olmak, eleştiriyi kırıp dökmeden dillendirmek, herkesin ağladığı bir gün acı da olsa yüzlere bir gülümseme yerleştirmek, bunu yaparken de mesleğin namusuna halel getirmemek için çok hassas bir terazide ölçülen bir zarafete, çok keskin bir zekaya ve neredeyse bütün bir hayatı adayacak noktada çalışkanlığa ve ne olursa olsun biraz da iyimserliğe ihtiyaç vardı. Bunların hepsini biraraya getirebilen nadir insanlardan biri olarak, dünya çapında bir sanatçı olarak hafızalarımızda kayıtlı kalacak Latif Demirci. Ve böyle insanların önünde hiçbir gücün duramayacağının kanıtı olarak yaşayacak…
Aşk filmlerinin unutulmaz jönü; tarihî dramanın Kara Murat’ı, Köroğlu’su, Battal Gazi’si; fantastik sinemanın Dünyayı Kurtaran Adam’ı; Gurbet Kuşları’nın Selim’i… Yeşilçam ışıklarının en parlaklarından, kahraman denince ilk gözümüzün önüne gelenlerden Cüneyt Arkın’ı 28 Haziran’da kaybettik. Her türde filmleri, kahramanlık destanlarıyla büyüyen üç kuşağın anılarıyla “Yıkılmayan Adam” ölümsüzlüğe kavuştu.
Kim çocukken eline aldığı bir tahta parçasını kılıç yapıp “Ben tek, siz hepiniz” diye hayalî Bizans askerlerine hücum etmemiştir? Biraz büyüyünce kendisini hoşlandığı kıza beğendirmek için ayna karşısında Cüneyt Arkın’ın “üç numaralı bakışı”nı prova etmemiştir? Yetişkinlik yaşlarımızda kimimizde intikam peşindeki “Yaralı Kurt”tan, kimimizde “Maden”in işçi lideri İlyas’tan ilhamlar yok mudur?
Türkiye’nin hikayesiyle birlikte gelişen ve dönüşen Yeşilçam’ın büyük yıldızlarına, başka kimselere kolay kolay gösterilmeyen bir sevgi ve saygıyla bağlı olmamızın ardında, belki de kim olduğumuz üzerinde bu kadar belirleyici olmaları yatıyordur. Klasik tabirle “Bizi biz yapanlar”dandı Cüneyt Arkın da…
Arkasında bıraktığı mirası, hayatının yalnızca tek bir dönemine bakarak özetlemek mümkün değil. 1963’te Halit Refiğ’in kapısını çalıp oyuncu olmak istediğini söyleyen doktor Fahrettin Cüreklibatır da odur; yıllarca aşk filmleriyle genç kızların rüyalarını süsleyen mavi gözlerin sahibi de… Maraş Katliamı’nın fitilini yakan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminde “Allahsızlığı Yayma Kürsüsü Başkanı”na haddini bildiren de odur; komünizm propagandası yapıldığı gerekçesiyle rejisörü hâkim önüne çıkarılan “Yıkılmayan Adam”ın başrolünde boy gösteren de… Onunla en çok özdeşleşen tarihî rolleri millî hassasiyetlere yaslansa da 1972’de Yılmaz Güney’den siyasi nedenlerle geri alınan Altın Koza, “Yaralı Kurt”taki performansıyla kendisine verilince geri çevirmesini bilmiştir. Cüneyt Arkın’ı bunlardan hangisiyle hatırlayacağınız biraz da sizin meşrebinize kalmış.
Ama iş çalışkanlığına, mesleğine saygısına gelince orada pek az tartışmaya yer var. Doktorluğu bırakıp, aksiyon sahnelerini hakkıyla canlandırabilmek uğruna bir sirkte akrobasi eğitimi almak, ata binmeyi, kılıç kullanmayı öğrenmek pek az örneğini gördüğümüz titizlik göstergeleriydi. En tehlikeli sahnelerde dahi dublör kullanmaması nedeniyle vücudunda kırılmadık kemik kalmamıştı. Filmlerinin etkisi bir yana, mesleğe gösterilen bu özen, arkasından en çok hatırlananlardan olacak…
Yönetmenliğini Remzi Jöntürk’ün üstlendiği 1969 yapımı “Malkoçoğlu Cem Sultan” filminde Cüneyt Arkın.
“Chariots of Fire”, “Blade Runner”, “1492: Cennetin Keşfi” filmlerinin müzikleriyle tanınan Oscar ödüllü Yunan müzisyen ve besteci Vangelis Odysseas Papathanassiou, 17 Mayıs’ta 79 yaşında hayatını kaybetti. Vangelis, ayrıca 2002 FIFA Dünya Kupası marşını bestelemişti.
Yunan müzisyen Vangelis Odysseas Papathanassiou, 79 yaşında hayatını kaybetti. “Chariots of Fire”dan (Ateş Arabaları) “Blade Runner”a 80’lerin unutulmaz film müziklerine imza atan Vangelis’in çocukluğundan beri, annesinin piyanosunun melodilerinden tabak-çanak ritimlerine, seslerle ve renklerle örülmüş bir dünyası vardı. Kendisine daha sonra Oscar heykelciğini kucaklatacak, BAFTA ve Altın Küre adaylıkları getirecek müziği, “kulaktan dolma” yöntemlerle hiçbir eğitim almadan öğrenmişti. Renklerle ilişkisi ise Güzel Sanatlar Akademisi’ne yöneltmişti onu. Hayatı boyunca nota kağıtlarının kenarlarına çizimler yapmaya devam etmişti.
Kariyerine 1967’de Paris’te kurduğu Aphrodite’s Child adlı grup için yaptığı bestelerle başlamıştı. Grubun solisti Demis Roussos adını ilk defa burada duyurmuştu. “Rain and Tears” teklileri Fransa, Belçika ve İtalyan listelerinin başına yükselmiş; İngiltere’de “Top 30”dan uzun süre çıkmamıştı. 1975’te “pop müziği artık sıkıcı bulduğunu” söyleyerek gruptan ayrılıp Londra’ya yerleşecek; 1981’de “Ateş Arabaları” filmi için yaptığı besteyle Oscar aldıktan sonra yıldızı bir daha sönmemek üzere parlayacaktı. Carl Sagan’ın “Cosmos”undan tanıdığımız “Heaven and Hell” uzunçaları 1975’te Londra’da çıkardığı ilk solo albümdü. Daha sonra Costa Gavras’tan Roman Polanski’ye pek çok yönetmenin filmi onun müzikleriyle yükselecekti. Film müzikleriyle tanınmıştı ama, yaptığı yüzlerce besteyi tasnif etmeye bile ömrü vefa etmemişti. 79 yaşında ölmeden önce hâlâ son bestesi üzerinde çalışıyordu.
Ne karmakarışık uzun saçları ve hırpani sakalını ne de Rolls Royce’unu bırakmıştı hayatı boyunca. Bir yandan da Yunan devlet kanalı ERT’nin haber bülteni için yaptığı besteden ücret bile istemeyecek kadar önemsiz buluyordu para işlerini. 1982’de Oscar aldığı yıl yaptığı beste için “Paris’e bir teneke zeytinyağı, bir kalıp beyaz peynir gönderin yeter” demişti. 2002 FIFA Dünya Kupası marşının, 2000 ve 2004 Olimpiyatları’nın müziklerinin altında da onun imzası vardı. Uzay tutkusu ise 2016’da “Rosetta”da, NASA’nın 2001’deki Mars Odyssey misyonu için yazdığı “Mythodea”da ve son albümü “Juno to Jupiter”de (2021) kendisini göstermişti.
Çok sevdiği arkadaşlarından biri onun için “Yemekten sigaraya, seyahatten piyanosunun başında dua edercesine bastığı tuşlara, her şeyi tutkuyla yapardı” diyecekti. Adını tarihe yazdırmış hemen tüm insanlar gibi, yeteneğini tutku ve çalışmayla birleştirip iz bıraktı.
Gündelik olanın hayatın her alanına yayıldığı topraklarda, fareli depolardan topladığı, ilmek ilmek biriktirdiği dev arşivle, Yeşilçam’ın tarihini neredeyse tek başına yazdı. Agâh Özgüç’ün delice emeği olmasaydı, büyük ihtimalle birçok film, yönetmen, oyuncu, yapımcı tarihin tozlu sayfaları arasında unutulurdu. Önemsiz görünüp köşeye atılan çok önemli detayların peşinde bir hayat.
Ankara Uluslararası Film Festivali jürisi 1999’da ona “Aziz Nesin Emek Ödülü”nü verirken, şöyle demişti: “Sinemamızla ilgili önemsizmiş gibi görünen tüm önemli ayrıntıları hiç durmadan belgeledi. Sinemamızla ilgili herhangi bir gerçeği araştıranlar, onun kitaplarına başvurmadan yapamazlar. Onun belgelerini karıştırmadan sinemamızı anlamamız ve doğru bir değerlendirme yapmamız olanaksızdır. Tüm yaşamı boyunca bu çalışmayı sürdürmesi nedeniyle bu en önemli ödülümüze değer görüldü”.
28 Nisan’da hayatını kaybeden sinema yazarı Agâh Özgüç, gerçekten 90 yıllık ömrünün neredeyse tamamını sinemaya adamıştı. Gündelik olanın bütün yaşama yayıldığı topraklarda hatırlamaya, gelecek için kayıt tutmaya kıymet veren, bunun için farelerden başka kimsenin uğramadığı depolara giren; oyunculardan fotoğraflarını, mektuplarını, hikayelerini toplayan Agâh Özgüç bu hazineyi yalnızca kendisine de saklamıyor; mutlaka dökümünü çıkarıyor, ya bir kitapta ya bir dergide kullanıyordu. Yalnızca araştırmacılar değil, çektiği filmlerin sayısını unutan yönetmenler, oyuncular bile ona danışıyorlardı. Örneğin Atıf Yılmaz’a kaç film çektiği sorulduğunda, “Ben unuttum, Agâh’a sorun” diyordu.
O kadar çok yazmıştı ki, “50 civarındaki” kitaplarının sayısını tam olarak veremez hâle gelmişti. Türkiye’de kaç film çekildiği sorulduğunda ise düşünmesine bile gerek kalmıyordu. Sinemamızın 100. yılı için yazdığı Türk Filmleri Sözlüğü için 1914’ten 2014’ün Ağustos ayına kadar çekilmiş tam 6.655 filmle ilgili bilgileri derlemişti. O olmasa çok yüksek ihtimal yazılamayacak olan bu ayrıntılı döküme göre Türkiye’de sinemanın ilk filmi sayılan “Ayastefanos Abidesi’nin Yıkılışı” ile ilgili herhangi bir belgeye rastlayamamıştı (hatta çekilmemiş olabileceğini bile düşünüyordu). Fakat Sedat Simavi’ye ait “Pençe” ve “Casus”un seyirci önüne çıktığından emin olduğumuz ilk filmler olduğunu, cumhuriyetten sonra çekilen ilk filmin “Facia-yı Aşk” olduğunu ondan öğreniyoruz.
Sinemanın tarihini yazmanın haricinde, sinema tarihine yazılacak işler de yaptı. Örneğin sinema yazarlığına yeni başladığında ilk röportajını Türkan Şoray’la yapmıştı; o sıralar 17 yaşında olan Türkan Şoray’ın da büyük ihtimalle ilk röportajıydı bu. Yine o zamanlar daha ilk filmini çekmiş, henüz tanınmayan Yılmaz Güney’in ilk röportajını zor bela Ses dergisine o koydurmuştu.
Türk Film Yönetmenleri Sözlüğü, Türk Sinemasında İlkler, Türk Sineması Sansür Dosyası, Türk Sinemasında Cinayetler ve İntiharlar, Türk Sinemasında Yeşilçam Aşkları, arkasında kalanlardan birkaçı.
Kendisine “sinema tarihçisi” yerine “sinema yazarı” denmesini tercih etse de Agâh Özgüç’ün sinema ile ilgili topladığı arşiv, depolara sığmayacak boyuttaydı.
2 Nisan’da bu hayata veda eden Mıgırdiç Margosyan, yalnızca Ermenileri değil, gelenekleri, kederleri ve sevinçleriyle bütün bir Anadolu’yu tanıttı okurlarına. Öykülerinin büyüsü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.
Doğup büyüdüğü Diyarbakır’ı, orada yaşayan Ermenileri, Kürtleri, Türkleri, Süryanileri, Keldanileri, Yahudileri, bugün artık tarih olmuş bir kent yaşantısının en içten hikayelerini anlatan Mıgırdiç Margosyan, 2 Nisan’da İstanbul’da hayata veda etti. 23 Aralık 1938’de Diyarbakır’da, Hançepek mahallesinde (Gâvur mahallesi) doğan Margosyan, oğullarının anadilini daha iyi öğrenmesini isteyen ailesi tarafından İstanbul’daki Ermeni ruhban okuluna gönderilmiş; hayatı boyunca yazdığı hemen tüm öykülerde, roman ve köşe yazarlarında bu iki şehir arasından dünyaya açılan, kelimelerden malul bir köprü kurmaya çalışmıştı.
İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdikten sonra Üsküdar Selamsız’da’ki Surp Haç Tıbrevank Ermeni Lisesi’nde müdürlük ve öğretmenlik yapan Margosyan, daha sonra ticarete atılsa da edebiyata hiç ara vermedi. Diyarbakır’ı, özellikle de 1940’lı, 1950’li yıllarda Diyarbakır’daki sıradan insanların günlük yaşamlarını onun rengarenk kaleminden okumak bir ayrıcalıktı. Yalnızca Ermenileri değil, gelenekleri, kederleri ve sevinçleriyle bütün bir yöreyi tanıtırdı okurlarına. Öykülerinin büyüsü de görülüp yaşandıkları gibi yazılmalarında gizliydi.
Margosyan, Marmara Gazetesi’nde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir bölümünü Mer Ayt Goğmerı (Bizim Oralar) adıyla kitaplaştırmış (1984) ve bu kitabıyla 1988’de, Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü’nü almıştı. Gâvur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) ve Biletimiz İstanbul’a Kesildi (1998), Tespih Taneleri (2006) adlı Türkçe kitaplarının yanında, Ermenice Dikrisi Aperen’i de yazmış; Evrensel, Agos, Yeni Yüzyıl ve Yeni Yaşam gazetelerindeki yazılarını Kirveme Mektuplar, Çengelliiğne, Zurna ve Kürdan isimleriyle kitaplaştırmıştı. Yazarın, dünyanın yaratılış hikayesini mizahi bir üslupla ele aldığı son kitabı Tanrı’nın Seyir Defteri ise 2016’da yayımlanmıştı.
Kafa Radyo, Rauf abisiz kaldı
Kafa Radyo ailesinin Rauf abisi, deneyimli gazeteci, radyocu, havacılık muhabiri Rauf Gerz’i çok acı bir kazada kaybettik. 4 Nisan’da tutkuyla bağlı olduğu motorsikletiyle TEM Otoyolu Sultangazi mevkiinde ilerleyen Gerz, solundaki otomobilin aniden direksiyonu kırmasıyla bariyerlere vurdu ve henüz 56 yaşında hayatını kaybetti. Dünyanın pek çok ülkesinde teker döndüren Gerz, motor sözkonusu olduğunda her zaman güvenliğe öncelik verirdi.
Kafa Radyo’da yayınlanan “Sırası Gelmişken” adlı programının son bölümünde “Sebepsiz yere tek bir gün bile mutsuz olmaya hakkımızın bulunmadığına inanırım” diyen Rauf Gerz’i güleryüzü, nezaketi, insana ve doğaya olan sevgisiyle anıyor; tüm sevenlerine sabır diliyoruz. Unutulmayacak.
Le Monde’un deyimiyle “radikal solun tarihsel siması”, eski Devrimci Komünist Birlik’in (LCR) liderlerinden, siyasetçi Alain Krivine 81 yaşında yaşamını yitirdi. 1968 Mayıs’ının önderlerinden biri olan Krivine, 1999-2004 arasında Avrupa Parlamentosu’nda milletvekilliği yapmıştı.
Alain Krivine’in kendi siyasal geleneğinin ötesinde binlerce insanın katıldığı cenazesi, Fransa’da başkanlık seçimlerinin arifesinde sanki Sol’un bir devrinin kapandığını gösteriyordu. Hüzünden ziyade bir tür melankoli ve özlem hüküm sürüyordu. Mezarı başında yakınlarının yaptığı konuşmalar, militan hayatının ötesinde, insan yanını öne çıkarıyordu. İroniyi etkileyici bir şekilde kullanan belagatli bir hatip olan Alain’den aktarılan anektodlar orada bulunanları yakınlaştırıyordu. Ne de olsa “Mezartaşına ne yazılmasını isterdin” sorusuna “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diyen bir iyimserin ardında saf tutmuşlardı.
Alain Krivine, 19. yüzyılın sonunda Yahudi aleyhtarı pogromlardan sonra Fransa’ya göçeden Ukraynalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta örgütlendiği Komünist Partisi’nin Cezayir’in bağımsızlığını kabul etmemesine karşı çıktı ve Cezayir bağımsızlığı mücadelesine aktif olarak katıldı -bu yüzden baba ocağının önünde plastik bomba patlatılacaktı. Bu mücadele içinde hayatını değiştirecek olan Troçkistlerle tanıştı. Komünist Öğrenciler Birliği’nin (UEC) önde gelen simalarındanken Cezayir darbesine tepki olarak kurulan Antifaşist Üniversite Cephesi’nin (FUA) oluşumunda önemli rol oynadı. Vietnam Savaşı’na karşı eylemlerde önemli pay üstlenecek olan Devrimci Komünist Gençlik (JCR) kuruldunda da ön saftaydı.
Krivine, 68’in barikatlarında, grevlerinde yakın arkadaşları Daniel Bensaïd, Henri Weber, Charles Michaloux ve Ernest Mandel ile birlikte tarihe damga vuracak bir yolculuğa çıkmıştı. 1969 ve 1974’te Cumhurbaşkanlığına aday oldu. “Oyların % 99’unu hep kaçırdım” diyecekti daha sonra. Rouge adıyla günlük bir gazete de yayımlamışlardı. 1973’te aşırı sağ Yeni Düzen Partisi’nin toplantısına engel olmaya kalkınca 69’da kurdukları Komünist Birlik kapatıldı ve Alain hapsedildi. Yürütülen kampanya ile serbest bırakıldı. Uzun yürüyüş çoktan başlamıştı. Artık ölene kadar işçi hareketinden asker komitelerine, feminist hareketlerden lise ve öğrenci seferberliklerine, enternasyonalist gösterilerden ırkçılık ve faşizm karşıtı mücadelelere, belgesiz göçmenlere verilen destekten barınma hakkı eylemlerine Alain hazır ve nazırdı. Avrupa Parlamentosu’na üye olduğunda da emekliliğini kazandıktan sonra da ön plandaydı. Her zaman ulaşılabilir, her zaman “yoldaşlara yardım etmeye”, bir girişimi parlatmak için etkileyici irtibat listesini kullanmaya…
Son yolculuğu da bu irtibat listesinin son satırlarıydı. Belki de onu en iyi anlatan İngiliz sinemacı, dostu Ken Loach’un şu sözleri: “Alain, kendimi bildim bileli Fransız siyasetinin merkezî bir figürüdür… Yargısı her zaman güvenilir, iyi bir arkadaş oldu. Fransa’da bir kampanya veya siyasi grubu desteklemem istenirse, tavsiye almak için Alain’e dönerdim. Paris’te bir film gösterime çıktığında, bir kahveyi paylaşır ve dünyanın iflahını keserdik. Dost olarak Alain, sadık ve cömertti. Büyük bir miras bırakan harika bir adamdı”.
Yazarımız Masis Kürkçügil, 2012’de NTV Tarih’e yazdığı Cezayir Bağımsızlık Savaşı dosyası için Paris’te Alain Krivine ile görüşmüştü.
Türkiye’nin en kıdemli gazetecilerinden Aydın Engin’in arkasında bıraktığı yaşam, onu Ödemiş’ten Hukuk Fakültesi’ne, tiyatro sahnesinden 53 yılını verdiği gazeteciliğe, Almanya’da taksicilikten “Yılın Anneliği”ne savurmuştu. Her dönem başını belaya sokmayı bilmiş, güleryüzünü hiç yitirmemiş bir gazeteci.
Türkiye’nin en kıdemli gazetecilerinden Aydın Engin, 24 Mart’ta 81 yaşında öldü. Arkasında bıraktığı yaşam, onu Ödemiş’ten alıp Hukuk Fakültesi’ne, tiyatro sahnesinden 53 yılını verdiği gazeteciliğe, sığınmacılık yıllarında taksicilikten “Yılın Anneliği”ne savurmuştu. Attığı her adımda, her dönemde başını itinayla belaya sokmayı bilmişti. Son olarak 31 Ekim 2016’da gözaltına alınıp Cumhuriyet gazetesi davasında yargılandığında 75 yaşındaydı. “Sürekli Basın Kartı”nın yenilenmemesi üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na açtığı davayı kazandığının haberi ise ölümünden 5 gün sonra geldi.
Aydın Engin, Ödemiş’te terzilik yapan Sadık Bey’le Adalet Hanım’ın oğlu olarak 1941’de dünyaya gelmiş; hukuk okumak için geldiği İstanbul’da gönlünü İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu’nda adım attığı tiyatroya kaptırmıştı. Amatörlükten profesyonelliğe Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu’nda dramaturg olarak geçmişti. 1967’de daha sonradan “çocukça” diyeceği bir kararla “Sokak Kızı İrma’yı değil devrimci oyunlar oynamak istiyoruz” diyerek Tuncel Kurtiz ve Müjdat Gezen’le birlikte topluluktan istifa etmişti. İstifa sonrası yolda rastladıkları Tuncer Necmioğlu ve Umur Bugay’ı da alıp Halk Oyuncuları’nı kurmuşlardı. Elde ne oyun ne de olunca bir süredir aklında dönüp duran ve çobanlıktan başbakanlığa yükselen Süleyman’ın hikayesini anlattığı Devr-i Süleyman’ı kaleme almaya başladı ve oyun sahnelendiği an itibarıyla kelimenin tam manasıyla “patladı”. Yasaklamalar seyircinin merakını iyice celbediyor; oyun İstanbul’dan Ankara’ya “Devr-i Küheylan” adıyla gidiyor; yasağın kaldırılmasıyla İstanbul’a “Danıştay kararıyla Devr-i Süleyman” olarak geri dönüyordu. “Yalan, yalan” nidalarıyla oyunun basılması, sopalarla dekorun parçalanması ancak oyunun şöhretini artırmıştı. 2 ay sonrasına bile biletler tükenmişti.
Aydın Engin, 12 Eylül’ün hemen öncesinde gittiği Almanya’da dil engeli yüzünden gazeteler tarafından reddedilip taksicilik yaptığı yıllarda…
Ancak tüm ilgiye rağmen, daha radikal eylemler yapma özlemi, onu tiyatroya “kederli bir elveda çekip” gazeteciliğe geçmeye itmişti. Önce haftalık dergi, sonra günlük gazete olarak çıkan Yeni Ortam’ın yazıişleri müdürü oldu. Arada 12 Mart 1971 darbesi sırasında tutuklandı. 12 Mart sonrasındaysa Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Partinin kurucularından Oya Baydar ile evlendi. Bu evlilikten oğlu Ekim Engin dünyaya geldi. 1974’te birlikte İlke dergisini kurdular. 1976’da İsmail Cem’den DİSK’in satın aldığı Politika gazetesinin genel yayın müdürü oldu. Gazetecilik yapmakla “organ yayını” olma baskısı arasında çatışmalarla da geçse, kapanana kadar gazetenin başında kaldı. “Tırmık” köşesinde yazdığı yazılar nedeniyle 7 defa hapse girdi. O kadar ki artık eşi Oya Baydar şakayla karışık “Evde mi yaşayacaksın burada mı, karar ver” demişti.
1980’de başka bir davadan 7.5 yıl hapse mahkum olduğunu öğrendiğinde halihazırda Davutpaşa Cezaevi’nde tutukluydu. “Genç bir arkadaşın annesi, görüş gününde gazeteye sarılmış temiz çamaşır getirmişti. ‘Çamaşır senin, gazete Aydın Bey’in’ demiş. O gazeteden, başka bir davada aldığım cezanın kesinleştiğini öğrendim, bu da 7.5 yıl yatacağım anlamına geliyordu” diye anlatıyordu haberi alışını. Kesinleşen cezanın haberi 2.5 saat önce cezaevine ulaşsa belki tahliye edilmesine izin verilmeyecek, “bitleri üzerinde” Düsseldorf’a gidemeyecek; 4 ay sonra 12 Eylül’de alacağı 100 yılı aşkın rekor cezayı Türkiye’de öğrenecekti.
‘Uslu bir ev kedisi değil, sokak kedisi’ Kedilere merakı arkasındaki onlarca kedi biblosundan anlaşılan Aydın Engin, köşesi için neden “Tırmık” ismini seçtiğini “Bir kere kediyi çağrıştırıyor. Ama, yumuşacık, bakımlı ve uslu bir ev kedisini değil; çöplüğe de, saray mutfağına da dalarken gözünü kırpmayan, arsız ve kopuk bir sokak kedisini” diye anlatmıştı.Tan Oral’ın çizimiyle Aydın Engin ve yıllarca ayrılmaz bir parçası olan “Tırmık”.
Dilini bilmedikleri Almanya’da hamburgerciden kağıt deposuna girip çıkmadığı iş kalmamış, yıllarca Frankfurt’ta taksicilik yaparak geçinmişti. Bir süre TKP’yle bağlantılı Türkiye Postası’nı çıkarmış, ama partiyle arası açılınca yayını bitirmişti (bir Yunanistan sayahatinde partinin onları “kafası karışık” bulduğu için gizlice dinlettiğini öğrenip ayrılmışlardı). Frankfurter Rundschau’ya yaptığı başvuru da dil bariyerine takılmıştı. Bir de “Yılın Anneliği” macerası vardı. Eşi Oya Baydar şöyle anlatıyor: “Parti’den benim Moskova’ya eğitime gitmem önerisi geldi. Hayır denilemeyecek bir şey. Marksizm bilgimi-kültürümü geliştirmek önemliydi benim için. Aydın’ın gitmeme hiç itirazı olmadığı gibi destekledi de. Henüz 1.5 yaşında bile olmayan oğlumuzun bakımını tek başına üstlenmekten çekinmedi. Aydın, o sene kendi tabiriyle ‘Yılın Annesi’ seçildi”.
12 yıllık siyasi sığınmacılığı, 1991’de Turgut Özal döneminde 141. ve 142. Maddelerin kaldırılmasıyla son buldu. Daha önce yattığı süreler düşürüldüğünde cezası 52 güne inmişti. Onu da göze alıp Türkiye’ye döndüğünde tek arzusu, ölüm döşeğinde yatan annesini görebilmek için tek bir gün izindi. “Devlet cevap bile vermedi. (…) Ben, çaresiz hapishaneye girmek üzere Frankfurt Havalimanı’nın yolunu tutmazdan iki gün önce Terzi Sadık’ın karısı Adalet Hanım’ın ölüm haberi geldi”.
Aydın Engin, tüm yaşadıklarına rağmen hiç acılaşmamayı başarmış; muzip, nüktedan, eyleme geçmekten çekinmeyen bir insan ve gazeteciliğin Türkiye’deki yüz aklarındandı.
Güney Afrika’daki apartheid rejiminin sona erdirilmesinde önemli rol üstlenen eski başpiskopos Desmond Tutu, 26 Aralık 2021’de 90 yaşında hayata veda etti. Uzun yıllardır sağlık sorunlarıyla mücadele eden Tutu’nun prostat kanseri nedeniyle öldüğü açıklandı. Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa başsağlığı mesajında Tutu’nun “simgesel bir ruhani lider, apartheid karşıtı bir aktivist ve insan hakları savunucusu” olduğunu söylüyor, onun “özgürleştirilmiş Güney Afrika’nın gelecek nesillere miras bırakılmasına yardım ettiğinin” altını çiziyordu.
1931’de Klerksdorp’ta dünyaya gelen Desmond Tutu, ülkesinde 1990’ların başlarına kadar süren apartheid rejiminin son bulması için en ön saflarda mücadele eden liderlerden biriydi. King’s College London’da ilahiyat eğitimi alan din insanı, uzun yıllar öğretmenlik yaptıktan sonra 30 yaşında papaz olmuştu. Tutu, siyahlara karşı ayrımcılığı savunan ırkçı rejime karşı barışçıl mücadeleyi desteklediği için 1984’te Nobel Barışı Ödülü’ne layık görülmüştü. Apartheid rejiminin düşüşünün ardından eşcinsel hakları için de kampanya yürütmeye başlayan ve ülkedeki tüm renkleri kapsamak için “gökkuşağı ulusu” kavramını kullanan eski başpiskopos, apartheid döneminde işlenen ırkçı suçları araştırmak üzere kurulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’nun başkanlığını da yapmıştı. Ulusal Parti hükümetini apartheid’e duyulan öfkenin ırkçı şiddete yol açacağı konusunda uyarmış, ancak bir aktivist olarak şiddet içermeyen protestoları desteklemiş; oy hakkı için dış ekonomik baskı yöntemini önermişti.
ANC’nin politikalarını eleştirdiği için Nelson Mandela’nın 2013’teki cenaze töreninden dışlanan Tutu, daha sonra bu tavrın onu çok incittiğini söyleyecekti.
UĞUR ALACAKAPTAN (1934-2022)
Hukukun hümanist yüzü
Türkiye Ceza Hukuku’nun hümanist doktrini savunan ekolünün önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, 22 Ocak 2022’de, 88 yaşında yaşamını yitirdi. Alacakaptan’ın ölüm haberini duyuran İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Bir de babam öldüğünde bu denli üzgündüm. Kader çizgimin ressamı gitti” derken, öğrencisi olduktan sonra Türkiye’nin önde gelen hukukçuları arasına adını yazdıran pek çok meslektaşının hislerini dile getiriyordu.
1967’de profesörlük unvanı alarak Türkiye’nin en genç ceza hukuku profesörü unvanını kazanan Prof. Uğur Alacakaptan, 1974-76 arasında CHP Parti Meclisi Üyesi olarak görev almış; 1975-1980 arasında Ankara Senatörlüğü yapmıştı. Ayrıca Bülent Ecevit liderliğindeki CHP’de Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde de bulunmuştu. Askerî darbe dönemlerinde çeşitli soruşturmalara uğrayan Alacakaptan, 29 yıl önce kaybettiğimiz Uğur Mumcu’yla da Mamak Cezaevi’nde aynı koğuşu paylaşmıştı.
Real Madrid’in onursal başkanı Francisco Gento, 18 Ocak’ta 88 yaşında son nefesini verdi. Aslında atlet olsa yeriydi. Sihirli sol kramponuyla çektiği mermi gibi şutlarla, çim sahalara fazla gelmişti. Alfredo di Stefano ve Ferenc Puskas’la birlikteliği ise yıllarca zaferle eşanlamlı olarak kullanılmıştı.
Aslında bütün hikaye bir salgınla başlamıştı! İki yıldır dünyaya kan ağlatan Covid-19 illetiyle tanışmamızdan bir ömür evvel, bu sefer bir grip salgını olmuştu tarihin akışını değiştiren. Başından başlayalım anlatmaya… 1933’te dünyaya gelen sol açık, La Liga’ya doğduğu mıntıkanın gözbebeği Racing Santander’de merhaba demişti. Bir türlü göze giremeyen delikanlının kaderini değiştiren ise bir Real Madrid maçı olmuştu. Karşılaşma öncesinde Santander takımının oyuncuları hastalıktan kırılınca, şans yüzüne gülmüş; 72 saat geçmeden maçta harikalar yaratan 19 yaşındaki gence Real Madrid’den transfer teklifi gelmişti.
İlk sezonunda zorlansa da, takımın yıldızı di Stefano ona kefildi. O bazuka gibi topa vurma kabiliyeti, o sürat öğrenilecek şeyler değildi. Oyun öğretebilirdi… Kısa sürede yükselişe geçen Gento, bir anda takımın vazgeçilmezi olmuştu. Di Stefano ve sonradan transfer edilen Puskas’la ortaklığı, kitaplara altın harflerle kazınacak; Şampiyon Kulüpler Kupası’nın demir almasıyla Real Madrid’i üst üste beş defa Avrupa’nın zirvesine taşıyacaktı.
Real Madrid tarihine adını altın harflerle yazdıran Paco Gento, tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi.
Tarihin gördüğü en büyük kupa koleksiyonerlerinden biriydi Gento. Real’de 18 sezonun ve 182 golün ardından 1971’de futbola veda edereken özgeçmişinde 12 lig, 6 Şampiyon Kulüpler şampiyonluğu yazıyordu.
Düşünün, İspanya tarihinin en başarılı üçüncü takımı olan Atletico Madrid’in 11 şampiyonluğu var. Kupa 1 tarihine bakacak olursak, Milan’ın 7, Bayern Münih ve Liverpool’un 6 zaferi… Tek başına köklü kulüplerden çok daha fazlasını kazanan sol açığın başarıları ise akıllara durgunluk verecek seviyede.
Tesadüf bu ya Gento, millî takımda son golünü de Türkiye’ye atmıştı. Hocalık kariyerinde pek tutunamayan efsane, di Stefano’nun ölümünden sonra da Real Madrid’in onursal başkanı olmuştu.
Kimbilir küçücük bir takımdaki salgın, belki de futbol tarihini değiştirmişti. Peki ya o gün grip Santander’i vurmasaydı?
Türk sinemasının “dört yapraklı yoncası”ndan ilk yaprak düştü. 1960’lardan itibaren Türk sinemasında silinmez bir iz bırakan, melodramların yanısıra “bitirim” kadın tiplemeleri ve anaç, dirayetli Anadolu kadını rolleriyle de kendisini seyirciye sevdiren Fatma Girik, 79 yaşında hayata veda etti.
Moskova Uluslararası Film Festivali’nde Fatma Girik, Sovyet aktris Natalia Fateeva’ya Metin Erksan’ın “Kadın Hamlet” filminin broşürünü gösteriyor.
Covid-19’a bağlı viral pnömoni tedavisi görürken gelişen çoklu organ yetmezliği sonucu yaşamını yitiren Girik, 12 Aralık 1942’de doğmuş; 16 yaşında annesinin cesaretlendirmesiyle setlerde figüranlık yaparak başladığı sinema kariyerinde, Seyfi Havaeri’nin yönettiği “Leke” filmiyle (1958) parlamıştı. 1965’te “Keşanlı Ali Destanı”, 1967’de ise “Sürtüğün Kızı” filmleriyle Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kucakladığı bu parlak kariyer boyunca neredeyse 180 filmde rol alacak; Şoför Nebahat’ten Kadın Hamlet’e unutulmaz karakterlere hayat verecekti.
Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerine değer görüldüğü “Ezo Gelin” (1968), “Büyük Yemin” (1969), “Boş Beşik” (1969) ve “Acı” (1970) da Yeşilçam tarihine geçen filmlerindendi. Kişisel tarihi için en önemli filmlerinden biri ise 1960 yapımı “Ölüm Peşimizde” idi. Memduh Ün’ün yönetmenliğini üstlendiği bu film, yarım asır sürecek bir aşkın başlangıcı olmuştu. Sanatçı, eşinin vefatının ardından verdiği bir röportajda, duyduğu özlemi şu sözlerle aktarmıştı: “Evimin damı, çatısı çöktü. Özlemek dünyanın en ağır yüküymüş. Her şeyini özlüyorum. Diş fırçasının üzerine macun sıkmasını bile. Memduh bana, ‘Ya Fatocuğum sen güzel macun sıkıyorsun, sen sıksana’ derdi. Her şeyimizi birlikte yapardık. Bir yere gideceğimiz zaman, ‘Memduh çok yorgunum gitmeyelim’ dediğimde, ‘Giyin, giyin, İnsanlar güzel kadın görsün’ derdi”.
Fatma Girik, filmlerde sıklıkla canlandırdığı “yiğit ve tuttuğunu koparan” kadın rolünü yalnızca beyazperdede değil, hayatın içinde de devam ettirmişti. 90’lı yıllarda Kanal D’de yayınlanan “Söz Fato’da” programı, Girik’in suratlarına tükürdüğü, mikrofonuyla gözdağı verdiği “kötü adamlar”ın korkulu rüyalarından olmuş; ancak çok tartışılan program Girik’i sık sık mahkemelik de etmişti. Program için bir itfaiye tatbikatı sırasında üçüncü kattan atladığı sahne gibi, öldürülen gazeteci Metin Göktepe’nin davasını gündeme taşıması, Göktepe’yi katleden polislerin avukatı Ahmet Ülger’in gizli kamera kayıtlarını programına taşıyarak davanın aydınlatılmasına sunduğu katkı da televizyonculuk tarihine geçmişti. Girik ayrıca 1989 yerel seçimlerinde SHP’den aday olarak İstanbul Şişli Belediye Başkanı da seçilmiş; 1994 yerel seçimlerine kadar görevine devam etmişti. Bu süreçte belediye emekçilerinin toplu sözleşme hakkını uygulayan ilk belediye başkanı olmuş; bunun için 3 yıl hapis cezası ile yargılanırken “Kamu emekçilerinin grevli toplu sözleşmeli sendikal mücadelesine inanıyor ve destekliyorum. Bir daha belediye başkanı olsam bir daha imzalarım” demişti.