2 Nisan’da ani bir beyin kanamasının ardından 50 yaşında hayata veda eden müzik yazarı Tolga Akyıldız; çalışkanlığı, üretkenliği, gençlere olan desteği, en önemlisi de onun çağrısıyla başlayan Müzik Yazarları Derneği’ni kurma girişimiyle, Türkiye’nin müzik tarihinde silinmeyecek bir iz bıraktı. Murat Meriç, dostu Tolga Akyıldız’ın ardından yazdı.
Şunu en başta söyleyeyim: Bir dostun ardından yazmak zor. Tanıdığım, tanıştığım insanları bir şekilde anlatabiliyorum ama bu, birlikte yola çıktığım, yoldaşlık yaptığım, aynı masaya oturduğum, sırlarımı paylaştığım, plakçı dolaştığım bir insansa, arkadaşım, dostumsa cümleler boğazımda düğümleniyor. Tolga böyle bir insan. Bunun için bu yazı çok zor.
Pat diye gitti. Ne olduğunu anlamadık. 2 yıl önce kaybettiğimiz kadim dostu, yoldaşı, canımız Çağlan Tekil gibi. Neredeyse aynı günlerde, aynı sebeple. Mart başında telefon etmiş, Karakarga bünyesinde başlattığı Müzikmentor Kitaplığı’nın son kitabını göndermek istediğini söylemişti. Konuşmayı “en kısa zamanda buluşalım” temennisiyle kapatmıştık. Kitap geldi ama buluşamadık. O kadar ani oldu gidişi.
Tolga’yla buluşulamazdı zaten. Sürekli bir işi vardı. Ancak çaldığı ya da düzenlediği gecelerde yanyana gelirdik -ki ben bunları arkadaşlarını, dostlarını görmek için yaptığını düşünüyorum. Ne zaman sözleşsek araya bir iş girerdi ve biz yine ya bir toplu yemekte ya da bir kuliste karşılaşırdık. Çalışkandı. Gençlerin elinden tutmayı, onları hayallerine yönlendirmeyi severdi. Babası, döneminin iyileri arasında anılan bir gazeteciydi; onu örnek almıştı ama babasıyla çok vakit geçiremediği için şanssızdı. Belki de bu yüzden, sevdiği insanlarla yanyana gelmeye, onları biraraya getirmeye bayılırdı.
Tolga Akyıldız, müzik yazarlarını örgütlemek için çabalamış; genç müzisyenler için Açık Sahne’ler düzenlemişti.
Dikkatliydi. Gözünden bir şey kaçmazdı. Alanına dair her şeyi okur, yeni çıkanlarla ilgilenir, bir şeyleri ıskalamak istemezdi. Iskalamak ne kelime, keşfetmeyi severdi. Düzenlediği Açık Sahne’lerde onca meşhur ismin yanına iliştirdiği gençler sonradan sükse yaptığında içten içe ve haklı olarak övünürdü.
Yazmaya başladığımda örnek aldığım isimlerdendi. Arkadaş olduğumuz andan itibaren onlarca projede yanyana geldik, omuz omuza yürüdük ve birlikte bir çok işe imza attık… En önemlisi, Tolga’nın coşkulu çağrısıyla başladığımız Müzik Yazarları Derneği kurma girişimi. Yazık ki başarısız oldu. Bu en büyük hayaliydi ama örgütlenmenin ne kadar zor olduğunu, toplantılarda ve sonrasında yapılan yazışmalarda anlamıştık. Olmadı, olduramadık. Kimbilir, belki bir gün…
Tolga denince aklıma tek bir cümle geliyor: “Senin destek verdiğin, içinde olduğun her projede koşulsuz varım”. Bunu, sonradan tamamlanamayan bir proje için yardım istediğimde kurmuştu ama bu cümle hep karşılıklıydı.
Hiç yarı yolda bırakmadı. Bu gidişini saymazsak. Çağlan’ın ardından kurduğu cümle, son noktayı koysun: “Yol biter, yoldaşlık kalır”.
Kendine özgü uzun cümleleri, incelikli üslubu ve sinema tarihine hâkimiyetiyle sinema yazarlığı alanında müstesna bir yere sahip olan Sungu Çapan, 1 Nisan’da öldü. Bir 68 kuşağı mensubu olarak hayatı boyunca politik çizgisini korumuş, basın ve sinema camiasında “bilge” bir kişilik olarak tanınmış ve gençlere hep destek olmuştu.
Yaş itibarıyla yetişemediğimiz ama okuduklarımızdan, izlediklerimizden öğrendiğimiz ve gıptayla baktığımız, öykündüğümüz bir dönemdi ‘68. Değişim isteğinin bütün dünyada dillendirildiği ve Fransa’da zirvesini bulduğu bir hareket… Sungu abimiz ise bütün bu dönemin yaşayan, yanıbaşımızda duran canlı bir kanıtıydı. Yıllar geçse, takvimler eskise de o, hayatı boyunca aynı çizgiyi, aynı profili korudu, yaşadı ve yaşattı.
Varlık gösterdiği asıl alanda, yani sinema yazarlığındaki maharetine gelince… Sungu Çapan kendine özgü uzun cümleleri, bakışaçısı ve sinema tarihine hâkimiyetiyle mesleğimiz için özel bir ses ve soluktu. İnternetin olmadığı, bilginin, birikimin kişisel hafızalar vasıtasıyla daha çok insana ulaştığı geçmiş dönemlerde bir tür “bilge” sıfatıyla yazıp çizerdi; ancak dostluğunu paylaştığınızda o sıfatın getirebileceği kibir, üstten bakış, mesafeli duruş gibi tehlikeli vasıflardan hiçbirinin onda olmadığını görürdünüz.
Abimizdi ama bunu hiçbir zaman hissettirmez; sıcak, sevecen, hemen durumu eşitleyen kişiliğiyle sıkı bir dostunuz olurdu. Kendimi yetiştirme dönemi saydığım üniversite yıllarında okuduğum ve hayran olduğum bir kalemin yıllar sonra dostluğunu kazanmak, basın gösterimlerinden festivallere onca anıyı, muhabbeti paylaşmak benim ve aynı ortamları paylaşan diğer arkadaşlarım için büyük bir kazanç ve özel bir gurur vesilesiydi.
Derin bir futbol tutkusu vardı. “Güzel oyun”un tutkulu entelektüellerinden biriydi. Birçok maçı izler, konuşur, bizlerle paylaşırdı. Hatta bazen festivallerde birlikte maç izlediğimizde önceki kuşaklara ait bilgileri de ondan edinirdim.
Bu konuya ilişkin bir anıyı nakledeyim: Ekim 2003, Altın Portakal dolayısıyla Antalya’dayız. O hafta futbolda Şampiyonlar Ligi maçları var ve Beşiktaş’ın deplasmanda Chelsea ile oynadığı maçı kaldığımız otelde izliyoruz. İzleyiciler arasında rahmetli Ömer Kavur da var. O yıllarda entelektüellerin futbola mesafeli yaklaştığını bildiğim için bu manzara bana ilginç geliyor. Aramızdaki lakabıyla “Sungu Baba”nın durumu izahı ise şöyle: “Sen ne diyorsun, Ömer gençken santrfor oynardı”.
Grafik tasarımı okumuştu, iyi bir grafikerdi; sinemaya olduğu kadar rock müziğe de hâkimdi. Fransız Yeni Dalga sineması, İtalyan sineması özel ilgi alanlarıydı. Bir yazar, dost ve abi olarak hepimize dokundu, değdi, derin izler bırakıp gitti. Yeri dolmayacak elbet. Bize düşense onu unutmamak, unutturmamak…
Fransız Yeni Dalga ve İtalyan sinemasına özel ilgi duyan sinema yazarı Sungu Çapan, futbol ve rock müzik üzerine yazılarıyla da tanınıyordu. Fotoğraf: ŞAHAN NUHOĞLU, birartibir.org
Uzun süredir sağlık durumundan endişe edilen Pelé’yle ilgili kötü haber 29 Aralık’ta geldi. Milyarları peşinden sürükleyen oyunun ilk büyük uluslararası yıldızı, 82 yaşında hayata gözlerini kapadı. Tarihe geçen başarıları, unutulmaz hareketleri ve futbol tarihine kazandırdıkları benzersizdi.
Bir yanıyla omzunda taşıdığı çarmıhın altında kalan kusurlu bir fani, öbür yanıyla yeşil sahaların gördüğü ilk ilah. Bir tarafta üç Dünya Kupası zaferi, 1.279 gol, çimlerde yazılmış sayısız şiir; öbür tarafta her zaman güçlüden yana duruşuyla özellikle yeşil sahalara veda ettikten sonra giderek karikatürleşen bir figür… Bir yanda Edson, diğer yanda Pelé…
Muhteşem final Dört Dünya Kupası’nın üçünde zafere ulaşan Pelé, 1970 finalinde ilk golünü kutluyor.
Milyarları peşinden sürükleyen futbolun ilk süper yıldızıydı Pelé. İlki 1958’de, ikincisi 1962’de, sonuncusu da 1970’te televizyonda naklen yayınlanan ilk turnuvada olmak üzere üç Dünya Kupası’nı kucaklamıştı. Topa vurmayı yaklaşık yarım asır önce bıraksa da futbolun kerteriz noktası, her tartışmanın demirbaşı olarak kalmayı sürdürmüştü. Bir anlamda, müzikte Johann Sebastian Bach neyse, futbolda da Pelé oydu. Kendisinden sonra gelen tüm meslektaşlarına ilham vermiş, onların ufkunu açmıştı. Yeşil sahalarda gördüğümüz birçok inanılmaz hareketi ilk o yapmıştı.
Fizik kurallarını yıkan bir ilah Yeşil sahaların gördüğü ilk ilah Pelé, fizik kurallarına aykırı rövaşatalarından birine imza atıyor.
Pelé Brezilya formasıyla…
23 Ekim 1940’ta Três Corações’te doğan bu çocuğun, başta kendi ülkesi olmak üzere tüm dünyayı sarsacağını kimse bilemezdi. Edson Arantes do Nascimento adındaki o bebek; yeşil sahaların ilk süperstarı olacaktı. Çok fakir bir köyde doğan, nüfusta adı ve doğum tarihi bile yanlış yazılan bu genç, tüm yeryüzünü fethedecek, sonradan herkese ismini ezberletecekti.
Tevatüre göre Nijerya, devam eden içsavaşı bile durdurmuştu onu görebilmek için. Ne de olsa savaş sonra da devam edebilirdi ama, Pelé her gün Lagos’a gelmezdi! (Nijerya’da gerçekten içsavaş onun için durmuş muydu derseniz… Efsanelerin her daim doğruyu anlatmadığını bilsek de onlara inanmanın ayrı bir büyüsü var).
Pelé, futbolcu bir babanın oğluydu. Santrfor olan babası Dondinho, dizindeki sakatlıktan sonra bir türlü eski gücüne kavuşamamıştı. Bir sağda bir solda geçirdiği kariyerinde, yıldızı hiç parlayamamıştı. Annesi Celeste ise onu doğurduğunda sadece 18 yaşındaydı.
Bir gün okuldayken, kendisini en sevdiği oyunculardan Vasco da Gama’nın kalecisi Bilé’ye benzetmiş, ancak dili sürçüp “Pilé” deyiverince bu lakap üzerine yapışmış, dilden dile yayılırken “Pelé”ye dönüşmüştü. O zamanlar farkında olmasalar da İbranice “mucize” anlamına gelen bu kelime, adeta efsanenin doğuşunu müjdeliyordu.
Yıldızının parladığı an 1958 Dünya Kupası öncesi henüz kimsenin tanımadığı 17 yaşındaki Pelé, Kupa’nın sonunda zaferine ağlıyor (üstte). Hayallerini süsleyen kupa (altta) Pelé efsanesini başlattı.
Pelé’nin düzgün bir çift ayakkabısı bile yoktu. Top yerine, içi gazete kağıtlarıyla doldurulmuş çoraplar, greyfurtlar kullanıyordu. Ancak çıplak ayakla oynadığı oyun, bir yandan tekniğini de geliştiriyordu. Küçük Edson, bu hünerlerini bir zamanlar Brezilya forması giyen Waldemar’ın çalıştırdığı Bauru minik takımında sergilemiş, yıldızı ilk defa salon futbolunda parlamıştı.
Waldemar’la birlikte Santos’un kapısından içeri girdiklerinde Pelé henüz 15’indeydi. Millî takımda oynadığı 18 maçta 18 gol atan hocası çocuğa kefil olmuştu. Hattâ daha da ileri gitmiş, onun dünyanın en iyi futbolcusu olacağı kehanetinde bile bulunmuştu. İdmanlarda döktüren gençle hemen sözleşme imzalanmıştı. 7 Eylül 1956’da daha ilk maçında golle tanışan forvetin 16. yaş gününe 6 hafta vardı.
Ertesi yılın başında takımın vazgeçilmezi hâline gelen Pelé, gol kralı olduğunda basın ona “Siyah İnci” lakabını yakıştırdı. Arjantin karşısında millî takım formasıyla ilk kez tanıştığında, takvimler 7 Temmuz 1957’yi gösteriyordu. Brezilya, mabedi Maracana’da 2-1 kaybetmişti ama, takımın tek golünü atan henüz 17’sini bile bitirmemiş bu delikanlıydı. Sambacıların tarihinin en genç yaşta golle buluşan futbolcusu unvanı 65 yıldır ona ait.
İsveç’te doğan güneş
Dünya Kupası’na ilk defa İsveç’te katılan Pelé, henüz reşit değildi. Turnuva öncesi takımın deneyimli yüzleri, dizinden hafif bir sakatlığı bulunsa da 17 yaşındaki gencin 1958 Dünya Kupası kadrosuna muhakkak alınması gerektiğini hocaları Vicente Feola’ya söylemişti. Belki de bu sayede Stockholm’ün yolunu tutmuştu.
O günlerde Brezilya kampını birçok gazeteci ziyaret ediyordu. Onlardan biri de Halit Kıvanç’tı. Dünya Kupası’nı bu topraklara sevdiren büyük usta, köşede oturan iki oyuncu görmüştü. Orta sahanın beyinlerinden Zito’yu tanıyordu da yanındaki çocuğu bilmiyordu. Herkes Zito’yla konuşurken o, yanındaki gençle sohbet etmeyi tercih etmişti. Brezilyalı bir gazeteci sayesinde sadece Portekizce konuşan bu gençle iletişim kurabilmiş, bir süre konuşmuşlardı. Ekim ayında yitirdiğimiz duayen, o anı şöyle anlatıyordu: “Daha sonra o çocuk 1958 Dünya Kupası’nın yıldızı olacaktı. Ben de Pelé ile röportaj yapan ilk uluslararası gazeteci…”
Grupta ilk iki maçta sahne almayan delikanlı, Sovyetler Birliği karşısında sahaya çıkmış, bir de asist yapmıştı. Çeyrek finalde Sambacılar Galler’i tek golle geçerken, ağları bulan Pelé’ydi. Güney Amerikalılar yarı finalde Fransa’yı 5-2’lik skorla devirirken, çocuk bu sefer hat-trick yapacaktı!
Finalden önceki seremonide İsveç Kralı 6. Gustav rakip futbolcularla tokalaşıp o gün itibarıyla Dünya Kupası tarihinin en genç oyuncusu olan ufaklığın suratına pek bakmazken; yanındaki Sambacıların yıldızı Garrincha’nın elini sıkmak için sabırsızlanıyordu. İlk düdükten sonra, o çocuğun sahada rüzgâr gibi eseceğini, iki de gol atacağını tahmin etmemişti kimse. İsveç’i 5-2’lik skorla deviren Brezilya, tarihindeki ilk Dünya Kupası’na ulaşırken, Pelé efsanesi resmen başlıyordu.
Kariyerinin çoğunu geçirdiği Santos’un formasıyla…
Dünya Kupası’nı bu topraklara sevdiren Halit Kıvanç, 1958 Dünya Kupası öncesi henüz kimsenin tanımadığı Pelé’yle röportaj yapan ilk uluslararası gazeteci olmuştu.
Aynı yıl Santos, Paulista Ligi’nde şampiyonluğa ulaşırken, 58 defa ağları havalandıran Pelé de gol kralıydı. 1959 onun için rüya gibi geçmişti. 127 golde onun imzası vardı. Avrupa’nın devleri Real Madrid, Manchester United ve Juventus yıldızın peşine düşmüştü, fakat kimse onu alamıyordu. Sonunda 1961’de Brezilya Cumhurbaşkanı Jânio Quadros, Pelé’yi “ulusal hazine” ilan edecek ve genç yıldızın yurtdışına transferi böylece devlet eliyle yasaklanacaktı.
Ertesi yıl Dünya Kupası Şili’de oynanacaktı. Pelé Meksika karşısında hem asist yapmış hem de ağları havalandırmıştı; ancak rüya bir anda kabusa dönüşmüştü. Çekoslovakya maçında sakatlanan Pelé, şampiyonada bir daha sahaya çıkamadı. Güney Amerikalılar bu sefer Garrincha’nın önderliğinde sambaya devam etti. Çekoslovakya’yı deviren Brezilya, İtalya’dan 24 yıl sonra üstüste ikinci Dünya Kupası’nı kaldırdı.
1962’de Santos, Güney Amerika’nın kulüpler düzeyindeki en büyük organizasyonunu ilk defa kazanırken Pelé adı yine manşetlere taşınmıştı. Libertadores Kupası’nda Santos, Peñarol’ü devirirken, iki gol ona aitti. Güney Amerika’yla Avrupa şampiyonunu biraraya getiren Kıtalararası Kupa’da rakip, Pelé’ye verilen “Siyah İnci” ve “Kral” lakaplarını sonradan devralan Eusébio’nun sürüklediği Benfica’ydı. İki maçı da kazanan Brezilya ekibi müzesine yeni bir parça eklerken, iki karşılaşmada beş gol atan Pelé en iyinin kendisi olduğunu dünyaya haykırmıştı. Ertesi yıl Libertadores Kupası’nda Santos unvanını korurken, oynadığı her maçta fileleri havalandıran forvet yine tarihe geçmişti. 1963’te bu defa Milan’ı yenerek, Kıtalararası Kupa’yı kaldırmışlardı.
Sayıyla 1000, yazıyla bin gol Pelé, 19 Kasım 1969’da Vasco da Gama’ya karşı oynadığı maçta, 1000. golüne imza atınca ortalık karışmış, Pelé bu golle adını yeşil sahaya futbol toplarıyla yazdırmıştı.
1966’daki Dünya Kupası’nda Bulgaristan ağlarını havalandırdığı anda, üç şampiyonada da gol atan ilk futbolcu olan Pelé’ye karşı formül bulunmuştu. Turnuva, ona sahanın her köşesinde yapılan gaddar faullerle özetlenebilirdi. Sonunda sakatlanan forvet, Macaristan karşısında forma giyememişti. Portekiz’le oynanan son grup maçına gelindiğindeyse hesap netti: Sambacılar rakiplerini farklı yenmeliydi. João Morais’in ona yaptığı faulün cezası hapisti, fakat savunma oyuncusu atılmamış, süper yıldız seke seke müsabakayı tamamlamıştı. Son iki turnuvanın muzaffer ülkesi 3-1 yenilince, gruptan çıkamamıştı. “Bir daha Dünya Kupası’nda oynamayacağım” diyen yeşil sahaların kralı ise, sonradan kararını değiştirecekti…
1000. gol
19 Kasım 1969’da Santos, Vasco da Gama’ya karşı oynuyordu. Maracana Stadyumu’nda toplanan 10 binler soluklarını tutmuştu. O güne kadar 999 defa fileleri sarsan efsane, acaba o büyülü gole ulaşabilecek miydi? 33. dakikada Rene’nin yaptığı faul, Santos’a bir penaltı kazandırmıştı. Saatler 23.11’i gösteriyordu. Beyaz noktaya gelen Pelé meşin yuvarlağı ağlarla buluşturduğunda, saha ana-baba gününe dönmüştü. Çimlere inen taraftarları muhabirler takip etmişti. Pelé kaçıyor, yüzlerce insan peşinden kovalıyordu.
Sakatlanacağı 1962 Dünya Kupası öncesinde bir maçta…
Oyun durmuştu. Zaten kimsenin maçla ilgilendiği yoktu. Omuzlara alınan yıldız, üzerine giydiği “1000” yazılı formayla Maracana’yı turluyordu. Hayat ancak yarım saat sonra normalde dönmüş, mücadeleyi 2-1 Santos kazanmıştı. Karşılaşmadan sonra askerî cuntanın lideri Emílio Garrastazu Médici’nin huzuruna çıkan Pelé’ye altın bir top hediye edilmişti.
1970 Dünya Kupası yaklaşıyordu. Oyuncularından emin olan teknik direktör Saldanha, artık 30’una merdiven dayayan süper yıldızı turnuvada oynatmak istemiyordu. Cuntanın lideri Médici’nin en sevdiği futbolcu olan Dario’yu kadroda düşünmeyen hoca koltuğundan olacak, Pelé’nin eski takım arkadaşı Mário Zagallo, Brezilya’nın başına geçecekti.
İlk naklen ve renkli Dünya Kupası
Herkesin 15 dakikalığına meşhur olabileceği dünyada Andy Warhol’un deyimiyle “15 asra bedel şöhret”e imza atan Pelé, 1962’de Amerika’nın uzaya gönderdiği Telstar uydusu sayesinde yeryüzünün dörtbir köşesinde izlenen ilk Dünya Kupası’nın yıldızı olmuştu. Birçokları beyaz camda renkli olarak gördükleri büyücüye o an âşık olmuştu. Meksika’nın çimlerinde Brezilya’nın sarı forması milyonların hafızasına kazınırken, o ve arkadaşları güle oynaya zafere ulaşmıştı. Brezilya üçüncü defa Jules Rimet Kupası’nı kazanmış, statüye göre heykelcik sonsuza dek onların olmuştu.
Bir kuşağın sevgilisi Kariyerinin çoğunu Santos formasıyla geçiren Pelé, kariyerine ABD’de Ertegün ailesinin takımı Cosmos’da veda etmişti. Katıldığı son Dünya Kupası olan 1970’i ise omuzlarda noktalamıştı (altta)
Meksika, Pelé’nin dördüncü Dünya Kupası’ydı. “Kral” kendisinden şüphe edenlere cevabı sahada verdi. Oynadığı dört turnuvada da ağları sarsan yıldızın Meksika’da gol atmadığı üç sekans tarihe geçti: Çekoslovakya karşısında orta sahadan attığı şut fileleri bulsa, belki birçok belgesel bu anla başlardı. Yerçekimine meydan okuyarak vurduğu kafayı çıkaran İngiliz Gordon Banks asrın kurtarışına imza atmış, tarih onu böyle yazmıştı. Yarı finalde Uruguay kalecisi Ladislao Mazurkiewicz’e attığı çalım ise dehasının zirve noktalarındandı. Topa değmeden rakip kaleciyi geçmeyi başarmıştı.
Finalde Sambacılar İtalya’ya fark atarken perdeyi 10 numara açtı. Bu, onun 12. Dünya Kupası golüydü. Sadece açılışı yapmamış; kapanışta da asiste imza atmıştı. Tarihin en güzel gollerinden biriydi bu. Topu rakibine göstermeyen bir takımın sanat eseriydi. Neredeyse tüm takım paslaştıktan sonra Pelé, Carlos Alberto’ya “al da at” demişti. Brezilya bu demekti; sahada şiir yazmak onların işiydi.
Pelé’nin ikonik karesi…
Ertesi yıl Yugoslavya karşısında son kez millî takım formasını giyen yıldız, o formayla 92 maçta 77 gole imza atmış oldu. Sambacılar Pelé’yle Garrincha’nın yanyana oynadığı hiçbir karşılaşmada sahadan boynu bükük ayrılmamıştı.
Kariyerine ABD’de Ertegün Ailesi’nin takımı Cosmos’da veda eden Pelé, hiç takım çalıştırmamış; 1995’te Spor Bakanı olmuştu. Ülkesinde yeşil sahalarda görülen yozlaşmaya karşı savaşmış, 1998’de istifa etmişti. UNESCO İyiniyet Elçisi, kartvizitinde yazan sayısız unvandan biriydi.
Bir kuşağın sevgilisiydi Pelé. Maradona diye haykıran sayısız çocuğun babasına bu oyunu sevdirendi. Tüm dünyanın naklen izlediği ilk Dünya Kupası sayesinde ölümsüzleşmiş, futbolu güzelleştiren birçok karenin baş figürü olmuştu. Üç Dünya Kupası kaldıran yıldızının emekliliğinden sonra Brezilya, aynı başarıyı sadece iki kez tatmıştı. Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, attığı 1.279 gol de cabası…
Fakat her daim kıyaslandığı Maradona bir asiyken, o öyle değildi. FIFA’ya yakınlığı nedeniyle kolay hedefti. Zira “patronun adamı”ydı; kurumsaldı. Meşhur polemiğin diğer tarafına bakarsak da uyuşturucu kullanmamış: insanlara ateş etmemiş, eliyle gol atmamış, mafyayla iş tutmamıştı.
Sokaklarda toplanan on binler, Pelé’nin Brezilya bayrağına sarılı tabutunu selamlıyor.
Futbol, birçok Güney Amerika ülkesinde olduğu gibi Brezilya’da da ezilen halk için bir çıkıştı. Belki de onun sayesinde, ülkesindeki diktatörlük zaman kazanmıştı (Diğer yanda Socrates ise yeşil sahaların en büyüklerinden biri olmasının yanısıra, en müthiş zaferini sahada değil cuntaya karşı sandıkta kazanacaktı).
Sonuçta ne Sağcıydı ne Solcu, sadece futbolcuydu! Hem de bir tarihe kadar en iyisi oydu. Belki de hâlâ o.
EKRANDA PELE
Belgeselden kurmacayakahramanın yolculuğu
Netflix’in 2021 yapımı “Pelé” belgeseli.
Tarihin gördüğü en büyük Brezilyalı yıldızın hayatı defalarca filmlere, kitaplara konu oldu. François Reichenbach tarafından hakkında çekilen belgesel için, 1977’de Sérgio Mendes’le bir albüm kaydetmişliği de vardı.
Netflix’teki “Pelé” belgeselinde (2021), daha önce bilinmeyen birçok görüntü eşliğinde takım arkadaşları ve siyasetçiler de Pelé’yi anlatıyordu. Ben Nicholas-David Tryhorn ikilisinin imza attığı yapım, yıldız futbolcunun hayatını Dünya Kupası ekseninde anlatıyor.
Yıldızlaştığı 1958 Dünya Kupası’nın değil de sakatlandığı 1962 Dünya Kupası’nın anlatılması; Pelé’nin yokluğunda Brezilya’yı zafere taşıyan Garrincha’nın isminin bile anılmaması ise dikkati çekici. Belgesel, askerî darbe sonrasını anlatırken her zaman iktidarlara yakın olan efsanenin sanki seyirci tarafından yargılanmasını istememiş.
Beyazperdede sahne aldığı “Zafere Kaçış” (1981) ise şüphesiz tarihin en çok bilinen futbol filmlerinden biri. Sylvester Stallone, Michael Caine ve Max von Sydow gibi usta aktörlere, Bobby Moore, Osvaldo Ardiles ve Kazimierz Deyna gibi unutulmaz futbolcularla birlikte Pelé de eşlik ediyordu.
1975-2012 arasında aralıklarla Eurovision Şarkı Yarışması’nın sunuculuğunu üstlenen, “Oylar yine komşuya gitti”den “Merhaba, iyi akşamlar… Şiş kebap”a bir dönemin popüler kültür efsanelerine imza atan ünlü spiker Bülend Özveren, 18 Ekim’de öldü. Özveren ayrıca “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Joker” programlarıyla da tanınıyordu.
Bir nesil, hatta birkaç nesil, Türkiye’nin Eurovision macerasını onun sesiyle özdeşleştirdi. “Oylar yine komşuya gitti”den “Merhaba, iyi akşamlar… Şiş kebap”a Türkiye’nin popüler kültür hafızasında kendine has bir yer edindi Bülend Özveren bu macera sayesinde. Yıllarca heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hislerini kelimelere döktü. Eurovision’a katıldıkları yıllarda henüz genç ve deneyimsiz olan, bugünse birer stara dönüşmüş pek çok müzisyen, onun güven verici sunumu sayesinde kendilerinden emin adımlarla çıktılar sahneye.
Oylar üzerinden uluslararası siyasetin inceliklerine, tarihten kalma anlaşmazlıklara, coğrafi yakınlıklara ve tabii Avrupa’da yaşayan göçmenlere dair yaptığı yorumlar unutulmazlar arasına girdi. Sonunda Riga’da Sertab Erener’in seslendirdiği “Everyway That I Can” ile tarihimizin ilk Eurovision birinciliğine kavuştuğumuzda TRT mikrofonları aracılığıyla kurduğu “Ben yıllardır bu anı bekliyordum sevgili seyirciler” cümlesi de…
Bülend Özveren ismi Eurovision’la anılsa da aslında televizyonculuk tarihine geçen başka işler de yapmıştı. 1965’te TRT mesaisine başlayan usta sunucu, “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Joker” programlarıyla da tanınıyordu. 1943’te İstanbul’da dünyaya gelen Özveren, liseyi Saint Benoît Fransız Lisesi ile Galatasaray Lisesi’nde okumuş İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştu.
Sevincin ve hüsranın sesi Bülend Özveren, yıllarca Eurovision için heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hislerini kelimelere döktü. Sonunda Sertab Erener birinciliği Türkiye’ye getirdiğinde “Ben yıllardır bu anı bekliyordum” diyecekti.
SACHEEN LITTLEFEATHER (1946-2022)
Akademi nihayet özür diledi ama aradan 50 yıl geçmişti
1973 Oscar ödül töreninde Marlon Brando’ya verilen en iyi erkek oyuncu ödülünü reddetmek üzere sahneye çıkan Amerikan yerlisi oyuncu Sacheen Littlefeather, 2 Ekim’de 75 yaşında hayatını kaybetti.
Bundan iki hafta önce Akademi, Amerikan yerlilerine karşı eğlence sektöründe yer alan önyargıları eleştirmek üzere sahneye çıktığında yuhalamalar, ırkçı sözlerle karşılaşan ve ünlü Western yıldızı John Wayne tarafından sahneden indirilmek istenen Sacheen Littlefeather’dan 50 yıl sonra özür dilemek için Los Angeles’ta özel bir etkinlik düzenlemişti. Littlefeather, “Biz yerliler çok sabırlı insanlarızdır, sadece 50 yıl beklemek zorunda kaldım. Espri yeteneğimizi her zaman canlı tutmamız gerek, hayatta kalmamızın yolu bu” demişti.
Akademi, bir süredir meme kanseriyle mücadele eden Littlefeather’ın ölümünü kendi sözleriyle duyurdu: “Ben gittiğimde, gerçeğinizi savunduğunuz her defasında benim sesimi, uluslarımızın ve halkımızın sesini de yaşatacağınızı daima hatırlayın. Ben Sacheen Littlefeather olarak kalacağım. Teşekkür ederim”.
90’lı yıllara damgasını vuran “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinde her bölümde bir cinayeti çözen Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury, 11 Ekim’de 96 yaşında yaşamını yitirdi. Londra doğumlu yıldız, filmleriyle üç defa Oscar ödülüne aday olmuş; ayrıca 2013’te Oscar ödüllerinde yaşam boyu başarı ödülünü almıştı.
Bir dönem 1984-1996 arasında TRT ekranlarında da 264 bölümü yayınlanan “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinin yıldızı, her bölümde bir cinayetin esrar perdesini kaldıran, ustaca kurduğu oyunlarla katilin suçunu itiraf etmesini sağlayan Jessica Fletcher karakterini canlandıran Angela Lansbury, 96 yıllık uzun ve üretken bir hayatın sonunda uykusunda hayata gözlerini yumdu. Çocukluk ve gençlik yılları tek kanallı televizyonda onu izleyerek geçen pek çok kişi sanki ailelerinden birini kaybetmiş gibi hissetti. Daha genç nesiller ise, onu “Güzel ve Çirkin”deki Bayan Potts rolüyle keşfetmişti.
Yaklaşık 70 yıla yayılan, kusursuz performanslarla süslenmiş kariyerinin arkasında ise yetenek ve azmini besleyen iniş-çıkışlarla dolu bir hikaye vardı. 1925’de İrlandalı aktris Moyna Macgill ve politikacı Edgar Lansbury’nin çocuğu olarak Londra’da dünyaya gelen Lansbury’nin hayatını şekillendiren ilk deneyim, dokuz yaşındayken babasının mide kanseri yüzünden ölmesi olmuştu. Okula olan ilgisi azaldıkça sinemaya sığınan Lansbury, filmlere âşık olmuş; ailesi 1940’ta savaştan kaçıp ABD’ye taşındığında oyunculuğa adım atmıştı.
90’lı yıllarda TRT’de de yayımlanan “Cinayet Dosyası”nın Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury…
1944’te bir psikolojik manipülasyon öyküsü olan “Gaslight”taki hizmetçi Nancy rolü, ona ilk Oscar adaylığını getirmişti. 40’tan fazla filmde yaşının çok üstünde, kötü karakterleri canlandırdıktan sonra başrollerde görünmeye başlaması için 1960’lı yılları beklemesi gerekmişti. 41 yaşında “Mame”in başrolünü üstlenerek ilk Broadway Tony ödülünü kazandı, ancak Hollywood uyarlamasında aynı rolü Lucille Ball’a kaptırdı.
70’lerde Malibu’daki evlerinin yanması ve kızı Deidre’nin serikatil Charles Manson’la yakın ilişkisi nedeniyle aile Hollywood’dan elini ayağını bir süre çekse de 1971’de uzun süredir beklediği fırsat Disney’in “Bedknobs and Broomsticks”inde başrol teklifiyle geldi. Lansbury’nin amatör dedektif Jessica Fletcher rolüyle dünya çapında tanınmasını sağlayan dizi ise “Murder, She Wrote” (1984- 96) oldu.
Lansbury, her sezon için bir tane olmak üzere 12 dalda Emmy’ye aday gösterilerek bir rekora da imza attı. Ancak nihayet bu olana dek 59 yaşına gelmişti. Lansbury 90’lı yaşlarında halen oyunculuğa devam ediyordu.
Türkiye sanat, edebiyat ve düşünce tarihinin benzersiz isimlerinden Komet (Gürkan Coşkun), 25 Eylül’de 81 yaşında hayatını kaybetti. Hayalle gerçeği harmanladığı resim ve gravürleriyle tanınan ressam, yaşamını çoğunlukla İstanbul ve Paris’te sürdürdü. 2004’te Koşarak Geldim Çorabı Deldim adlı anı kitabını yayımladı; ayrıca şiir kitapları da vardı.
Komet’in resimlerine bakmak kendi gördüğünüz bir rüyayı bazen puslu bir camın arkasından, bazen bir çatlak ya da yarıktan gözetlemek gibiydi. Sanki ortak bilinçaltına açılan bir çatlak keşfetmiş, oradan sızıp gelen figürleri karanlık, büyülü bir sisle çerçeveleyip yanyana koymuştu. Bir söyleşisinde “resimde aradığınız nedir” sorusuna “şiir” diye cevap vermişti. Şiirde aradığı için ise “yaşadığım çağın tanıklığını, her türlü problemleri, düşünsel derinlikleri, güncel olayları, acı ve tatlısıyla zaptetmek. Kişiselden toplumsala, toplumsaldan kişisele giden hafızayı nakşetmek” diyordu.
Çorum’daki çocukluk yıllarından başlayarak -Adnan Çoker onun için “Çorum’dan çıkmış bir Dadacı” demişti- yazılmaya başlanan bu hafızaya İstanbul’da geçen ilkgençlik yılları, devlet bursuyla gittiği Paris’teki Akademi yılları eklenmişti. Kimlik ve isimlendirme konusu onun için önemliydi. Doğumunda ona verilen Gürkan Coşkun ismini bırakıp, Bill Haley & His Comets grubundan esinle Komet adını kullanmaya başlaması bunun en net göstergesiydi. Toplumun ve iktidarın ona bir kimlik vermesini, bir ad koyup belli bir kategorinin altına eklemesini, kendi kendine koyduğu isimle reddetmişti.
‘Çorum’dan çıkmış bir Dadacı’ Adnan Çoker, çocukluk yılları Çorum’da gençlik yılları Paris’te geçen Komet için “Çorum’dan çıkmış bir Dadacı” demişti.
Ne sanatında ne şiirinde ne de her anını bir performansa çevirdiği hayatında, 81 yıl boyunca özgünlüğünü yitirmeden varolmaya devam etmesini, kendisine kalıplardan, baskıdan uzak, özgürlük, düş ve gerçekten ibaret bir dünya kurmasına da borçluydu. “Hayatın acemisi olduğumu kabul ediyorum. Çünkü her gün her şeyi ilk kez görüyormuş gibiyim. Ve her şeye şaşırıyorum” diyordu. Orhan Veli’nin “Alıştığımız bir şeydi yaşamak” dizelerine göndermeyle “Alışamadığımız bir şeydi yaşamak” demişti 1967’de yazdığı bir şiirde (Olabilir Olabilir, 2. baskı, 160. Kilometre, s. 177). Acısı-tatlısıyla yaşamı büyülü bir gösteri gibi izlemiş, tuvaline ve şiirine de böyle çizmişti. Kendi sözleriyle şöyle anlatıyordu bu bağlantıyı:
“Sanatçı yalancı olamaz. Yalan söylediği zaman artık yaratamaz. Sanatçı, özgürlük koşucusudur. Hiçbir baskı veya yöneltim önünü kesemez. Ne devlete, ne de diğer iktidar odaklarına boyun eğmez. Dünyadaki canlı cansız bütün varlıklardan sorumlu olmasını isterim sanatçıdan. Onun aşırı ve aykırı, hatta vahşi eylemleri bile, gerekli bir iletiyi-mesajı veriyor olabilir. Korkmamalı bir sanatçı. Yaptığı şey’in gerektirdiği gibi davranmalı. Bu bir dinginlik de olabilir, bir coşkunluk-taşkınlıkla da kendini ortaya çıkarabilir”.
Velhasıl, Türkiye sanat sahnesinin en yaratıcı, en üretken, en coşkulu insanlarından birini yitirdik. Artık adı kitaplarının sonuna, yitirdiği yakın dostlarını anmak için eklediği “Kayıplar” listesinde onun da. Uzun yıllar eserleriyle yaşayacak; hiç kaybolmayacak.
8 Eylül 2022’de İngiltere’nin en uzun süre tahtta kalan hükümdarı Kraliçe 2. Elizabeth, 96 yaşında hayata gözlerini kapattı. 70 yıl 214 gün boyunca bitmek bilmez bir görev bilinciyle istikrar ve güvenin kayası olmaya devam eden Kraliçe, aynı zamanda kanlı sömürgecilik döneminden kalma pek çok acının da sembolüydü. Ölümü “bir devrin sonu” mu, yoksa Brexit’in uyandırdığı “küresel İngiltere” fantezileriyle göstermelik bir şapka değişimi mi olacak?
Uzun bir hayat yaşayan Kraliçe 2. Elizabeth, 16 yıl önce 80. doğumgünü için yaptığı konuşmada Groucho Marx’ın “Herkes yaşlanabilir; tek yapmanız gereken yeterince uzun yaşamak” vecizesinden alıntı yapmıştı. Bu upuzun yaşam boyunca, dünyanın geçirdiği tüm dönüşümlere ayak uydurmanın güçlüğünden ise pek bahsetmemişti.
1952’de henüz 26 yaşındayken tahta çıktığında 2. Dünya Savaşı’nın artçı etkilerinin sürdüğü, şekerin karneye bağlı olduğu, bombaların yolaçtığı yıkıntıların halen temizlenmeye çalışıldığı bir dünyanın kilit noktalarından birinde duruyordu. ABD’de Truman, SSCB’de Stalin iktidardaydı. İlk görev yetkisi verdiği başbakan ise Winston Churchill olmuştu. O günden bu yana Margaret Thatcher, Tony Blair gibi niceleri Saray’dan geçip gitti; son olarak ölümünden iki gün önce görevlendirdiği Liz Truss olmak üzere, dile kolay 15 başbakan gördü. İmparatorluğun sınırları değişti; İngiltere AB’ye girdi ve sonra çıktı.
Tüm dönüşüm sıkıntılarıyla, dünya da İngiltere de onun ilk tahta çıktığı yıllardan bambaşka görünüyor bugün. Kraliyet’in gerçekten gerekli olup olmadığı, bitmek bilmez bir tartışma olarak süredursun, Kraliçe dönüşümün giderek hızlandığı, insanların ayaklarının altındaki zeminin kayıp gitmeyeceğine güvenemediği bir dönemin en sabit, en değişmez unsurlarından biri olmaya devam etti.
Yorulmak bilmeden 70 yıl 96 yaşında hayatını kaybeden Kraliçe 2. Elizabeth’in ardından duyulan samimi üzüntü ve matem, 21. yüzyılda halen gerekli olup olmadığı tartışılan konumundan ziyade, onun bu konuma karşı duyduğu sorumluluk bilincine hayranlıktan kaynaklanıyordu.
Üstelik York Dükü Prens Albert ve Düşesi Elizabeth Bowes-Lyon’un ilk çocuğu olarak, 21 Nisan 1926’da dünyaya geldiğinde, bir gün kraliçe olabileceği hiç düşünülmemişti. Tahtın birinci varisi amcası 8. Edward, 1936’da 2. Elizabeth’in büyükbabası Kral 5. George’un ölümüyle tacın sahibi olmuştu. 8. Edward, hem boşanmış olması hem de Amerikalı olması nedeniyle Kraliyet ailesinin onay vermediği Wallis Simpson’la evlenmeyi tahta tercih edince, o zamana dek nispeten gözlerden uzak bir yaşam sürebilmiş aile, kendisini bir anda hiç hazırlıklı olmadığı bir senaryonun içinde bulmuştu. Babası 6. George gönülsüzce tahta geçerken 2. Elizabeth de veliaht olarak “Yüce Prenses Elizabeth” unvanını almıştı.
Ocak 1952’de Elizabeth ve eşi Philip, hasta olan Kral’ın yerine denizaşırı bir tura çıktı. Babasının ölüm haberini, dolayısıyla tahtın yeni sahibi olduğunu öğrendiğinde, sömürge karşıtı Mau Mau Hareketi’nin kanlı bir şekilde bastırıldığı Kenya’daydı. Bir prenses olarak girdiği ülkeden, belki bir İmparatoriçe olarak değil -Hindistan ve Pakistan’ın 1947’de bağımsızlığını kazanması bu unvanı ortadan kaldırmıştı- ama emperyal monarşinin mirası İngiliz Milletler Topluluğu’nun yeni başkanı olarak ayrılıyordu. Kraliyet üyelerinin seyahat ederken her daim yanlarında siyah bir “yas” kıyafeti bulundurmaları kuralı da o gün ortaya çıkmıştı. Eve dönüşünde uçaktan inerken giyecek uygun bir kıyafet bulamayan Elizabeth, saraydan getirilen kıyafeti uçakta giyip dışarı çıkmıştı.
Tahta çıkışından 20 gün sonra Dorothy Wilding tarafından çekilen bu ilk resmî fotoğrafları daha sonra madeni paralar, banknotlar ve pullar üzerinde kullanıldı.
Bu, görev bilinci ve sorumluluk duygusuyla bir insan, bir kadın ve ilerleyen dönemlerde bir anne olarak duygularını ve kişiliğini arka plana attığı, gizlediği ve bastırdığı yılların başlangıcıydı. Kraliçe’nin ardından, milyonlarca insanın paylaştığı samimi üzüntü ve matemin de temelinde bu bitmek, yorulmak bilmeyen görev bilinci yatıyordu büyük ihtimalle. Ne yerine getirilmeyen seçim vaatleri ne de dünyanın en varlıklı hükümdarlarından biri olarak herhangi bir yolsuzluk söylentisiyle kariyerine gölge düşmemiş; çalkantılı bir yüzyılda istikrar ve güvenin, “devletin bekâsı”nın sarsılmaz kayası olmuş; bunu korumak için kişisel fedakarlıklar yapmaktan çekinmemişti Kraliçe. Prenses Diana’nın ölümü ve Harry ile Meghan’ın ırkçılık suçlamalarının ardından kişisel popülaritesi sarsılsa da, 70 yıl boyunca halkın gözünün önünde yaşanmış bir iktidarı olabildiğince az skandalla tamamladı.
Öte yandan Kraliçe, aynı zamanda bir semboldü. Hükümdarlığı sırasında yüzü ve beden bulmuş taşıyıcısı olduğu imparatorluk, neredeyse 50 bağımsız devlete bölünüp küresel etkisini kaybederken; onun rengarenk kıyafetleri, gözalıcı mücevherleri ve tonton gülümsemesiyle üstünü örttüğü kanlı dekolonizasyon tarihinin mirasıyla halen tüm boyutlarıyla yüzleşildiğini söyleyemiyoruz. 1953 Noel Günü mesajında “İngiliz Milletler Topluluğu geçmişin imparatorluklarıyla hiçbir benzerlik taşımıyor” dese de, bu yapı, ırkçı ve paternalistik anlayışıyla imparatorluğun devamı ve Britanya’nın uluslararası nüfuzunu korumanın bir aracıydı şüphesiz.
Siyah takımlılar arasında bir ‘anne kuğu’ Kraliçe Elizabeth 1971’deki İstanbul ziyaretinde kraliyet yatı Britannia’dan zarif bir sıçrayışla Dolmabahçe Sarayı rıhtımına çıkarken.
Sert ve disiplinli bir baba yerine, yavrularını kanatları altına almış bir anne imajını benimsese de; göreve geldiği dönemde Malaya’nın sömürge valisinin komünist gerillalarla savaşmak için olağanüstü hâl ilan etmesinin, Kenya valisinin Mau Mau olarak bilinen sömürgecilik karşıtı hareketten 10 binlerce Kenyalıyı kamplarda sistematik işkencelere maruz bırakmasının anıları henüz çok tazeydi. 1953’te İran’ın ilk seçilmiş lideri Muhammed Musaddık, İngiliz ve Amerikan istihbarat servislerinin tezgahladığı darbe ile devrildiğinde ise Elizabeth artık tahttaydı. 1955’te Kıbrıs’ta ve 1963’te Aden-Yemen’de İngiliz valiler sömürge karşıtı hareketlerle mücadele etmek için olağanüstü hâl ilan ettiklerinde; sivillere işkence yaptıklarında da…
2. Elizabeth, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi devlet başkanlarını kanatları altına almış “anne kuğu” rolünü hayatı boyunca sürdürdü.
Bu arada, İrlanda’daki “The Troubles” dönemi olağanüstü hâl dinamiklerini Birleşik Krallık’a da taşımıştı. Kuzey İrlanda’da barış için, Tony Blair’in iktidarda olduğu 1997’yi beklemek gerekmişti. Fakat çokkültürlülüğü savunan Tony Blair, bir eliyle Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’ya yetki devri getirirken, bir eliyle ABD liderliğindeki Afganistan ve Irak işgallerine katılarak Viktorya dönemi emperyal söylemi yeniden canlandırmıştı. Taşıdığı tüm anılar ve vatanseverlik çağrışımlarıyla Kraliçe’nin uzun ömrü, bu emperyal fantezilerin devamını kolaylaştırıyordu. O gün de… Brexit’in uyandırdığı “güçlü, küresel İngiltere” çağrılarıyla bugün de…
Son yıllarda, İngiliz devleti ve kurumları üzerinde imparatorluk, kölelik ve sömürgeciliğin mirasını kabul etmeleri ve telafi etmeleri için kamuoyu baskısı artıyor. 2013’te sömürge Kenya’sında işkence gören mağdurların açtığı bir davada İngiliz hükümeti hayatta kalanlara yaklaşık 20 milyon Pound tazminat ödemeyi kabul etti; 2019’da Kıbrıs’ta hayatta kalanlara bir ödeme daha yapıldı. Her bir banknotun üzerinde Kraliçe’nin gülümseyen yüzü vardı!
2005’te Kraliçe, Garter Günü’nde… En prestijli Birleşik Krallık şövalye nişanı olan Dizbağı Nişanı, 1348’den beri hükümdar tarafından veriliyor.
Kraliçe’nin ölümü şüphesiz pek çok kez tekrarlandığı gibi “bir devrin sonu” olacak, ama bu ölüm Kraliçe’nin döneminden kalan acılarla yüzleşmek için bilinçli bir çaba harcamak, Kraliyet’in rolü üzerine uzun süredir dillendirilen eleştirilere kulak vermek için bir fırsat olarak kullanılmadığı sürece bir son değil, yeni bir başlangıç olmaya da gebe.
1952’de Prenses olarak çıktığı yolculuktan babası Kral 6. George’un ölümünün ardından bir Kraliçe olarak dönerken.
Sinemaya sürekli yeni bir perspektiften bakmayı asla bırakmayan, ölene kadar üreten, Fransız Yeni Dalga akımının en önemli temsilcisi usta yönetmen Jean- Luc Godard, 13 Eylül 2022’de 91 yaşındayken yaşamaktan “sıkıldı”. Onsuz bir sinemayı hayal etmek çok zor olsa da, bu yeri dolmaz yönetmenin filmleri daha uzun yıllar yeni sinemacılara rehberlik edecek.
SEVİN OKYAY
Aslında bizi vedalar konusunda uyarmış sayılırdı. 2021 Mart’ının başında Hindistan’daki Uluslararası Kerala Film Festivali’nde uzun bir konuşma yapan (85 dakikaymış) Jean-Luc Godard (JLG), elindeki iki senaryo bitince kendini emekliye ayıracağını duyurdu. Neye uğradığımızı şaşırdık! Godard, Yeni Dalga’nın yıldızıydı. Elimizde kalmış tek genç asiydi. Ve gerçek bir öncüydü. Oysa o sıralar, bir buçuk yıl sonra ona ağıtlar yakacağımız, hayli ileri yaşına rağmen aklımızdan bile geçmiyordu. Zaten onsuz bir sinema düşünmek de zordu.
“Film hayatımı –evet, film yapma hayatımı– yazdığım iki senaryoyla sonlandırıyorum” demişti. “Ardından da, ‘hoşça kal, sinema’ diyeceğim”. Senaryolardan biri Avrupa kamu hizmetleri kanalı Arte ile çekiliyordu, diğerinin adı ise “Funny Wars”du. Ancak bir sonraki Eylül’ün ortasında, İsviçre’de Rolle’deki evinde bizimle büsbütün vedalaşacağını sanmam ki düşünmüş olalım. Vazgeçilmez kalın çerçeveli gözlükleri ve ağzından düşmeyen sigarası ya da purosuyla, çeşitli rahatsızlıkları yüzünden ölme hakkını kullanmayı seçti; genç Jean-Luc’ün de yapabileceği gibi…
Uzun süredir hukuk danışmanı olan Patrick Jeanneret, yaptığı şeyleri yapamaz hâle gelince ölmeyi istediğini söylüyor. Karısı Anne-Marie Miéville ise kestirmeden gitmiş: “Hasta değildi, canı sıkıldı”. Bunu anlıyoruz işte.
İflah olmaz bozguncu! Vazgeçilmez kalın çerçeveli gözlükleri ve hınzır bakışlarıyla, Jean-Luc Godard, sinemada da hayatta da her daim yeninin peşinde alışıldık olan her şeyi yıkmaktan çekinmedi. Kendi arzusuyla çekilmeyi seçtiği hayatı da buna dahildi…
1930’da Paris’te doğan Jean-Luc Godard, 1960’lara ve sonrasına damgasını vuran Fransız Yeni Dalgası’nın (La Nouvelle Vague) öncü isimlerinden biriydi. Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macronna Twitter’da “Yeni Dalga sinemacılarının putkırıcı olanı” diye veda etti. Godard, döneminin yönetmen ve film kuramcılarından André Bazin, François Truffaut, Eric Rohmer, Jacques Rivette ve Claude Chabrol gibi isimlerle Paris’te Cahiers du Cinéma dergisine yazılar yazdı. “A Bout de Souffle”, “Une Femme est Une Femme”, “Pierrot le Fou”, “Vivre sa Vie”, “Le Mépris”, “Bande à Part” gibi filmlerle tanındı. Pek çok ödülün yanısıra 2010’da Akademi Onur Ödülü’ne de layık görüldü.
1950’de Gazette du Cinéma ve 1952’de Cahiers du Cinéma için yazdığı yazılarla hem saygın bir film uzmanı hem de Yeni Dalga’nın önderlerinden biri olarak kabul edildi. İlk kısa filmi “Opération Beton”u 1954’te yaptı. 5 yıl sonra ise adını Yeni Dalga dahilinde, ülkesinde ve uluslararası sinema çevrelerinde duyuran, bugün de unutulmamış olan “A Bout de Souffle” (Nefes Nefese) ile yükseklere bir çıta dikti. O yıllarda sinemayı seven ve bilen bu genç eleştirmenler artık kendi filmlerini yapmak istiyorlardı ama paraları yoktu. Küçük bir mirasa konan Claude Chabrol onlara yardım ediyordu. Hâli vakti yerinde bir ailenin çocuğu olan Godard ise ailesinden, arkadaşlarından ve işyerlerinden, aslında mümkün olan her yerden para tırtıklayarak hem kendi film yapıyor, hem de Cahiers tayfasına film yapmaları için yardımcı oluyordu. 2007’de Guardian’ın onunla yaptığı bir söyleşide, “Film izlemek ve film yapmak için para çalıyordum” diyecekti.
Kameranın isyanı Godard, elinde kamerasıyla 7 Mayıs 1968’de öğrenci eylemlerini filme alıyor.
Daha sonra “Breathless” adıyla Richard Gere’li bir Amerikan versiyonu da yapılan “A Bout de Souffle”un başarısında, Yeni Dalga’nın savunduklarını uygulamalı ders olarak gösteren yönetmenin iki genç başrol oyuncusu Jean-Paul Belmondo ile Jean Seberg’in gençleri etkileyen sihrinin de payı vardı şüphesiz. Ancak sokaklara inmiş o sinema enerjisi, atlamalar, sıra bozmalar, hakim sisteme olabilecek her noktada karşı çıkmalar ve göz kamaştıran doğallık, iki kelimeyle Yeni Dalga, Godard’ın öncülüğünde yükseldi. Keşfetmekten, yeniyi bulmaktan asla vazgeçmeyerek çok sayıda film yapan Godard film eleştirmeni, akademisyen ve sinemacı olmanın ötesinde, 1972’deki “Tout va Bien”e kadar “Dziga-Vertov” grubu ile birlikte üretim ve dağıtım sistemini proletaryaya yayma amacını güden “sosyalist sinema”nın savunucusu bir siyasi eylemci olarak da adını duyurdu. Sevmediğimiz dönemleri mutlaka vardır ama, onun emsalsiz sinema anlayışının ürünleri hâlâ yeni ve sinemaseverler için büyük değer taşıyor.
Bağımsız Amerikalı sinemacı Hal Hartley, hayran olduğu Godard ile 1994’te yaptığı bir söyleşide, Fransız yönetmenin öz-portresi “JLG”ye giderken yanında bir arkadaşını da götürdüğünden sözediyor: “Ben filmlerinizi çok beğenirim ama o çok azını görmüştü. Martin Donovan, sıkça birlikte çalıştığım bir aktör. Sürekli güldü”. Godard da gülüyor. Hartley, “Sinemadan çıktığında sizin Groucho Marx’tan bu yana gördüğü en komik kişi olduğunuzu düşünüyordu” diye ekleyince üstat, “Bence bu bir iltifat” demiş.
Sağı-solu belli olmayan bir sanatçı işte. Groucho Marx gibi olmayı gülerek kabul ediyor. Kapısına vurduğunda o kapıyı açıp seni bağrına basabilir, bir tekmede merdivenlerden aşağı da yuvarlayabilir. Çok eski arkadaşı Agnès Varda uzaklardan kalkıp da onun Rolle’deki evine yemek saatinde geldiğinde uzun uzun kapıyı çaldığı hâlde açmamış. Sonunda Varda geri dönmüş ama tatlı çöreklerini de kapıya bırakmış. Bu anekdotu da son dönemindeki kişisel belgesellerinin birinde nakletmiş.
“A Bout de Souffle”un efsanevi başrol oyuncuları Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg.
Bir de şahsi anektod. Ne olsa yaşım buna müsait. Yıllar, yıllar önce Ankara’daki bir Yeni Dalga retrospektifinde; Godard’ın “Le Carabinières”inin (Jandarmalar) gösteriminde görevliler makaraları karıştırıp da ilk yarıda ölen iki adam ikinci yarıda ölü olduklarını bilmiyormuş gibi ortada dolaşmaya başlayınca, filmin çoğu genç olan izleyicileri durumu rahatlıkla kabul etmişlerdi: “Godard bu, vardır bir bildiği”. Demek ki “sinema, kahramanlarını koruyor” diye düşünmüştüm. Ne de olsa filmlerde kronolojik sırayı sevmeyen, her fırsatta bozan da JLG’nin kendisiydi.
André Bazin, genç yoldaşları Godard ve François Truffaut’nun (ki naçizane en sevdiğimdir) bir kamera-stilo ile yazarmışçasına kameralarıyla filmi yazdıklarını söylemişti. Yeni Dalga ise (Fransız Yeni Dalga’sı) 1950’lerin sonundaki kimi genç film yönetmenlerinin fevkalade bireysel üsluplarının ortak adıydı. Godard, Louis Malle, Chabrol, Truffaut, Alain Resnais, Eric Rohmer, Agnès Varda ve Jacques Demy’nin çoğu Cahiers du Cinéma kökenliydi. Dergi bazı yönetmenlerin aslında filmlerine o filmin yazarı sayılacak kadar hakim olduklarını savunan “auteur” teorisini benimsemişti. Dönemdaşları olan Fransızlar ve hatta Krzysztof Kieślowski gibi Fransız olmayan yönetmenler bu ilkeleri yüzyılın sonuna taşıdılar.
Cannes’da kargaşa 68 isyanında Godard, François Truffaut’yla 1968 Cannes Festivali’nin iptal edilmesine neden olan protestolara öncülük etti. Sahnede çıkan arbedede en önde…
Luc Besson, Patrice Leconte, Laurent Cantet ve Claire Denis sinemalarıyla Godard’ın ve Yeni Dalga’nın ilkelerini 21. yüzyıla götürdü. Yeni Dalgacılar konularını gölgelediği iddia edilen yepyeni, pırıl pırıl bir teknik kullandı. Bir filmin hem ticarî, hem sanatsal başarı kazanabileceğini kanıtladılar. Sadece Fransa ile kalmayıp, pek çok ülkenin sinemasına da o ülkenin adıyla anılan “yeni dalgalar” armağan ettiler. Torino’daki bir retrospektifte filmlerinin çoğunu görmüş olduğum yaratıcılarının huzurunda (başta Věra Chytilová olmak üzere) izlediğim Çek Yeni Dalgası ya da Prag Baharı’nı, Fransa’dan sonra ilk sıraya koyarım.
Ezcümle, yeri dolmaz bir sinemacıyı kaybettik!
Dostoyevski’nin Ecinniler’inden uyarlanan “La Chinoise”dan bir sahne.
ARDINDAN NELER DEDİLER?
Büyük yönetmenlerin vedası: ‘Onun gidişiyle yoksullaştık’
Sinemanın bugününü şekillendiren önemli yönetmenler, çalışmayı hiç bırakmayan 91 yaşındaki Godard’ın ardından, onun kendileri üzerindeki etkisini anlattı. Mike Leigh’ten Martin Scorsese’ye, Claire Denis’den Abel Ferrara’ya…
Onun filmlerini ilk kez 1960 Londra’sında 17 yaşında bir Salford’lu olduğu yıllarda izleyen ve Godard’ın ilk filminin onu gerçekten “Nefessiz” bıraktığını söyleyen İngiliz yönetmen Mike Leigh, bu kaybın ardından “nostaljik bir hüzün”le başbaşa kaldığını ifade ediyor. Martin Scorsese ise kimsenin onun kadar cüretkar olmadığını hatırlatıyor, “‘Nefes Nefese’den itibaren bir filmin ne olduğunu ve nerelere uzanabileceğini yeniden tanımladı” sözleriyle. “Onun filmlerini izlerken bir andan diğer âna, hatta bir kareden diğerine ne bekleyeceğinizi bilemezsiniz” derken onu canlı hissetmek için Godard’ın filmlerinin şimdi daha da gerekli olduğunu belirtiyor.
Avrupa’nın en iyi (ve korkusuz) yönetmenlerinden biri saydığım Claire Denis “Arkadaşlarıma benim yaşadığım ama Jean-Luc’un terk etmiş olduğu bir dünyada yaşamayı hayal edemem derdim. Varlığı bana cesaret veriyordu. Filmleri bana sinema inancı aşılamadı (çünkü zaten inanıyordum) ama kıt yeteneklerimle bile yolumu nasıl bulacağımı gösterdi” diyor.
Paul Schrader ise “Sinemada Godard’dan önce ve Godard’dan sonra vardır. 15 yıl boyunca kendi Rubik kübü hâline gelene kadar sinemayı demonte etti, yeniden monte etti ve yeniden demonte etti” sözleriyle anıyor onu.
Kelly Reichardt, Andy Warhol’dan önce ve sonra dünyanın farklı göründüğünü söyleyenlere Godard’ı düşünerek hak veriyor: “Öyle üretkendi ve öyle uzun bir ömrü oldu ki! Suyunu içmeye devam ettiğimiz derin bir kuyu”.
“Nefret verici” bulunmakta Pasolini ile yarışan ve onun çırağı olmakla iftihar eden Abel Ferrara, “Film yapmaya 1967’de 16 yaşındayken başladım ve Hollywood dışında da filmler olduğunu keşfettim” diyor. “Bir seferinde büyük bir yöntemeni yer yutar, nesi varsa izler ve ilerlerdim ama onu hiç geçip ilerleyemedim” derken, eşsiz Terence Davies Godard yalnızca o zamanki yönetmenler üstünde değil, yeni senarist ve yönetmenler üzerindeki gücünü de vurguluyor: “Etkisi ve vahşi tutkusu çok yukarıda kalıyor bize göre. Ancak onu anar ve bu yansıyan görkemin tadını çıkarabiliriz. Gidişiyle yoksullaştık”.
John Boorman ise Cannes’da filmi olduğu zaman basın toplantılarının nasıl tıklım tıklım dolduğunu hatırlıyor: “Filmler hakkında konuşurken, yaparken olduğundan daha iyiydi ama büyük bir yenilikçiydi. Film sanatını sınırlarına, hatta o sınırların ötesine uzattı”.
1.70’lik boyuna rağmen hava toplarının hâkimiydi; hafiften toplu olmasına rağmen sansasyonel vuruşların ustasıydı. Ceza sahasında topla buluştuğunu gördüğünüzde muhtemelen tabela değişirdi. Dört ayrı Dünya Kupası’nda gol atan ilk futbolcu da olan Hamburg efsanesi Uwe Seeler, 21 Temmuz’da son nefesini verdiğinde 85’indeydi.
Sayısız gole imza attığı sağ ayağının heykeli bile dikilen Hamburg efsanesi Uwe Seeler (altta).
Almanya’nın asırlarına damgasını vuran liman kenti Hamburg’da 1936’da doğan Uwe Seeler, hayata futbolcu bir babanın oğlu olarak başlamıştı. Gündüzleri işçi tulumuyla limanda çalışan, mesai sonrası formayı üzerine geçirip fileleri sarsan Baba Seeler’in amatör dönemde şehrin güzel bir mıntıkasına taşınması, zamanında haber bile olmuştu. Önce oğullarından Dieter bu oyuna sevdalanacak, ondan 5 yaş küçük kardeşi Uwe ise milyonların sevgilisi olacaktı…
2. Dünya Savaşı’nda henüz çocuk yaşta olan Seeler biraderler, harbin bitiminden ayrı altyapılarda oynamaya başlamıştı. Abi Dieter hep gölgedeydi; bastıbacak Uwe ise hep gözde! İkisinin yolu, sonradan Hamburg’da kesişecekti. Bundesliga’nın kurulmasından önce 1960’da şampiyonluk yaşamış, 1963’te Almanya Kupası’nı beraber kaldırmışlardı.
1961’de Inter’in Uwe için yaptığı astronomik teklif üzerine yakın arkadaşı Adi Dassler devreye girmişti. Kuzey Almanya’daki Adidas yönetimi de ondan soruluyordu. Efsanevi markanın yaratıcısının sağladığı ek maddi imkan, Hamburg’da kalmasını sağlamıştı. Kimbilir, gitse belki de Almanya’nın biricik Uwe’si olmayacak, ülkenin liyakat nişanı bahşedilen ilk sporcusu tarihe yazılmayacaktı.
Kariyeri boyunca Hamburg’da forma giyen Uwe, 19 yıl görev yaptığı takımında 476 karşılaşmada 404 kez fileleri sarsmıştı. Futbolu bıraktıktan yıllar sonra İrlanda’da iki gol attığında 42 yaşındaydı. Onu hazırlık maçı diye kandıran Cork Celtic, lisans çıkartıp ligde oynatmıştı.
Dünya Kupası’nda bir ikincilik, bir üçüncülük, bir de dördüncülük tadan Seeler, millî formayla 72 maçta 43 defa ağları havalandırmıştı. Dört farklı Dünya Kupası’nda gol atan ilk oyuncu olmuş, birkaç dakika sonra Pele aynı başarıyı tekrarlamıştı.
Hamburg’un bayrak adamı, Gerd Müller’den sonra Bundesliga’da en çok gol atan ikinci oyuncu durumunda. Bir ara kulübünün başkanlığını da yapan Seeler, koltuğuna sıkıntılı bir şekilde veda etmek zorunda kalmıştı. Camia, 2005’te sayısız gole imza attığı sağ ayağının dev heykelini stadın önüne dikerek ona saygısını göstermişti.
Gençler, torunu Levin Öztunalı’yı tanıyadursun, o çok özeldi; Hamburg’un gözbebeğiydi!
“Boşver Arkadaş”tan “Anlasana”ya, “Olanlar Olmuş”tan “Birleşsin Bütün Eller”e… Şarkılarıyla ışığa, sevgiye, barış ve doğaya çağıran yumuşacık bir ses sustu geçen ay. Hiçbir zaman anaakıma kapılıp gitmemiş, her dönemde kendisi olmayı, kendi sözünü söylemeyi başarmıştı. Hayalini kurduğu “Karanlıklardan sıyrılmış, her zaman hür ve aydınlık” dünyada şimdi…
Türk pop müziğinin yeri doldurulamayacak isimlerinden İlhan İrem’i, 28 Temmuz’da 67 yaşındayken böbrek rahatsızlığı nedeniyle kaybettik. Popülerliği yaşadığı nesli aşıp, onu ilk dinleyenlerin torunlarına kadar uzansa da hiçbir zaman pop’un kalıplarına sığamamış, yalnız kendi şahsına münhasır müziğini yapmaya, olduğu insan olarak kalmak için mücadele etmeye ömrü boyunca devam etmiş bir müzisyendi İlhan İrem.
1955’te Bursa’da doğmuş; çocukluk yıllarını kendi deyimiyle “olağanüstü bir düş, sonsuz bir özgürlük”le geçirmişti. Grubu Meltemler’in Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’nda Marmara birincisi olmasıyla başlayan müzik kariyeri arkasında sayısız klasik bırakmıştı. 1973’te henüz 18 yaşındayken kendi imkanları ile yaptığı ilk 45’liği “Birleşsin Bütün Eller – Bazen Neşe Bazen Keder” ona beklediği başarıyı getirmemişti belki ama, Filistin sorununun ilham verdiği “Bir dünya olsun ki barışla, sevgiyle, aşkla dolu / Bir dünya olsun ki insanların hepsi birer melekten…” sözleri onun nasıl bir müzisyen olacağının işaretiydi. Dinleyenleri her zaman iyiye, güzele, doğaya, sevgiye ve barışa çağıran; bu dünyanın ötesini görmeye çalışırken dünyanın derdine-tasasına da gözünü kapatmayan…
Yeşiller Partisi’nin de kurucuları arasında yer alan İlhan İrem bir çevre eyleminde (altta). 1974’te çekilen bir fotoğrafta kukla pozunda (altta).
İlk 45’liği sadece 96 adet satarak hayalkırıklığı olmuştu; ancak plak firmasının kendi bestelerini başka sanatçılara söyletme talebini kabul etmeyerek yaptığı ikinci 45’liği “Yazık Oldu Yarınlara – Haydi Sil Gözlerini”, dillere pelesenk olan “Boşver, boşver arkadaş, başka bulursun” sözleriyle genç sanatçıyı bir anda Türkiye’deki en popüler şarkıcılardan biri hâline getirmişti. 1975’te yayımladığı üçüncü 45’liği “Anlasana” ile ise başarısı doruğa yükseldi. Her şeyin başlangıcının bu şarkı olduğunu söylüyordu İlhan İrem: Bursa’nın Kireçocağı sahillerinde çok rüzgarlı bir havada bestelediği “Anlasana”. “Sanki o dalgaların köpükleri satır satır bana sözleri ve melodileri taşıyordu. Daha önce yaşamadığım bir yıkanmışlık duygusu içerisindeydim. Günün ilk ışıkları doğduğunda şarkı her şeyiyle tamamlanmıştı ve anlaşılmaz bir şekilde o dalgalar ve dava duruldu. Ben inanılmaz bir doğum sonrası heyecanıyla eve döndüm” diye anlatmıştı müzik tarihçisi Murat Meriç’e o günü…
1976’da dördüncü 45’liğindeki “Kuklacı Amca” şarkısının Tanrı’yı sorguladığı gerekçesiyle plak piyasadan toplatılmıştı. 80’lerin kara bulutları yaklaşırken, İlhan İrem de aşk şarkılarından memleket gerçeklerine doğru yöneldi. 1979’da senfonik yapıdaki “Sevgiliye” uzunçalarında ilk defa kendi yazdığı sözler dışında bir şiire yaptığı besteyi seslendiriyordu: Nâzım Hikmet’in “Hoşgeldin Kadınım”ı… 1981 tarihli “Bezgin” albümünde yer alan “Olanlar Olmuş” ise bir başka dönüm noktasıydı. 1980 darbesine Erzincan, Sivas ve bütün Doğu Anadolu’daki 3. Ordu bölgelerinde yaptığı iki yıllık askerliği sırasında tanık olan müzisyen, tezkeresini aldıktan sonra bir gece vakti döndüğü memleketinin siluetine bakarak yol kenarında bestelemişti “Olanlar Olmuş”u. Bir aşk acısını anlatıyor gibi görünen şarkı, aslında sokağa çıkma yasaklarında insanların evlerine çekilip ışıklarını söndürdüğü, “gülüşlerin bakış olduğu”, “mevsimlerin soğuduğu” bu kasvetli dönemde kaybedilenlere bir ağıttı.
1992 tarihli “İlhan-ı Aşk” ve 1981 tarihli “Bezgin” albümlerinin kapakları.
Bir ağıtla kapanan bu dönemi, 1983’te “Rock senfonisi” olarak tanımladığı üçlemesi “Pencere… Köprü… Ve Ötesi…”yle yeni bir dönem takip etti. İlhan İrem artık “ışık ve sevgiyle” çok daha dolu, daha mistik ama aynı zamanda daha politikti de… Kimsenin etliye sütlüye bulaşmaya cesaret edemediği bir dönemde İnsan Hakları Derneği’nin “İnsan Hakları Yarın Değil Şimdi” konserine katılıp aşkı anlatan şarkılarıyla bambaşka bir mesaj vermişti. 1988’de kurulan Yeşiller Partisi’nin ilk günlerinden itibaren içinde yer almış; hayatı boyunca da çevre yıkımına karşı sesini yükseltmiş, eylemlere katılmıştı. 1989 tarihli “Uçun Kuşlar Uçun” albümü için yaptığı “Şampiyon”da “Atmosfer yavaşça deliniyor, gökyüzü küskün üstümüzde / Makinalar bir dünya kuruyor; radyasyon, hastalık peşimizde” sözleriyle çevre hareketine müziğiyle de bir selam göndermişti. Aynı albümdeki “Blues for Molla” ise irtica eleştirisini gayet açıkça dile getiriyordu. Cevabı da açık olmuştu. “Sakıncalı” bulunan şarkının yayımlanmasına devlet izin vermedi. Bundan 10 yıl sonra Cumhuriyet’e yazdığı bir açık mektupta da “Fethullah Gülen’e Fetuş diye hitap ettiği için” yüklü bir tazminat cezasına çarptırılacaktı.
Oysa önce popüler müziğin, toplumun dayattıklarının, ardından askerî diktatörlüğün, gericiliğin ve doğa katliamlarının yeldeğirmenlerine karşı sözünü esirgemeyen bu asrî Don Kişot’un hayali hepimizi birleştirebilirdi: “Karanlıklardan sıyrılmış, her zaman hür ve aydınlık / Bir dünya olsun ki artık amaçlar bir, yok ayrılık…” Onu kendi sözleriyle uğurluyoruz: “Yeniden doğar her şey, ‘Her şey bitti’ dediğin anda bir gül kök salar damarlarında / Her şey biter, bir şey bitmez.”