Kategori: Ardından

  • Bir nesil müziği onunla sevdi kendi gitti ama kaldı izleri…

    2 Nisan’da ani bir beyin kanamasının ardından 50 yaşında hayata veda eden müzik yazarı Tolga Akyıldız; çalışkanlığı, üretkenliği, gençlere olan desteği, en önemlisi de onun çağrısıyla başlayan Müzik Yazarları Derneği’ni kurma girişimiyle, Türkiye’nin müzik tarihinde silinmeyecek bir iz bıraktı. Murat Meriç, dostu Tolga Akyıldız’ın ardından yazdı.

    Şunu en başta söyleye­yim: Bir dostun ardından yazmak zor. Tanıdığım, tanıştığım insanları bir şekil­de anlatabiliyorum ama bu, birlikte yola çıktığım, yoldaşlık yaptığım, aynı masaya otur­duğum, sırlarımı paylaştığım, plakçı dolaştığım bir insansa, arkadaşım, dostumsa cümleler boğazımda düğümleniyor. Tolga böyle bir insan. Bunun için bu yazı çok zor.

    Pat diye gitti. Ne olduğunu anlamadık. 2 yıl önce kaybet­tiğimiz kadim dostu, yoldaşı, canımız Çağlan Tekil gibi. Neredeyse aynı günlerde, aynı sebeple. Mart başında telefon etmiş, Karakarga bünyesinde başlattığı Müzikmentor Kitap­lığı’nın son kitabını göndermek istediğini söylemişti. Konuş­mayı “en kısa zamanda buluşa­lım” temennisiyle kapatmıştık. Kitap geldi ama buluşamadık. O kadar ani oldu gidişi.

    Tolga’yla buluşulamazdı za­ten. Sürekli bir işi vardı. Ancak çaldığı ya da düzenlediği gece­lerde yanyana gelirdik -ki ben bunları arkadaşlarını, dostları­nı görmek için yaptığını düşü­nüyorum. Ne zaman sözleşsek araya bir iş girerdi ve biz yine ya bir toplu yemekte ya da bir kuliste karşılaşırdık. Çalışkan­dı. Gençlerin elinden tutmayı, onları hayallerine yönlendir­meyi severdi. Babası, dönemi­nin iyileri arasında anılan bir gazeteciydi; onu örnek almıştı ama babasıyla çok vakit geçire­mediği için şanssızdı. Belki de bu yüzden, sevdiği insanlarla yanyana gelmeye, onları birara­ya getirmeye bayılırdı.

    resim_2024-08-25_171619460
    Tolga Akyıldız, müzik yazarlarını örgütlemek için çabalamış; genç müzisyenler için Açık Sahne’ler düzenlemişti.

    Dikkatliydi. Gözünden bir şey kaçmazdı. Alanına dair her şeyi okur, yeni çıkanlarla ilgilenir, bir şeyleri ıskalamak istemezdi. Iskalamak ne kelime, keşfet­meyi severdi. Düzenlediği Açık Sahne’lerde onca meşhur ismin yanına iliştirdiği gençler sonra­dan sükse yaptığında içten içe ve haklı olarak övünürdü.

    Yazmaya başladığımda örnek aldığım isimlerdendi. Arka­daş olduğumuz andan itiba­ren onlarca projede yanyana geldik, omuz omuza yürüdük ve birlikte bir çok işe imza attık… En önemlisi, Tolga’nın coşkulu çağrısıyla başladığımız Mü­zik Yazarları Derneği kurma girişimi. Yazık ki başarısız oldu. Bu en büyük hayaliydi ama örgütlenmenin ne kadar zor olduğunu, toplantılarda ve son­rasında yapılan yazışmalarda anlamıştık. Olmadı, oldurama­dık. Kimbilir, belki bir gün…

    Tolga denince aklıma tek bir cümle geliyor: “Senin destek verdiğin, içinde olduğun her projede koşulsuz varım”. Bunu, sonradan tamamlanamayan bir proje için yardım istediğimde kurmuştu ama bu cümle hep karşılıklıydı.

    Hiç yarı yolda bırakmadı. Bu gidişini saymazsak. Çağlan’ın ardından kurduğu cümle, son noktayı koysun: “Yol biter, yol­daşlık kalır”.

  • Sinema dünyasının mütevazı ve kalender bilgesi

    Sinema dünyasının mütevazı ve kalender bilgesi

    Kendine özgü uzun cümleleri, incelikli üslubu ve sinema tarihine hâkimiyetiyle sinema yazarlığı alanında müstesna bir yere sahip olan Sungu Çapan, 1 Nisan’da öldü. Bir 68 kuşağı mensubu olarak hayatı boyunca politik çizgisini korumuş, basın ve sinema camiasında “bilge” bir kişilik olarak tanınmış ve gençlere hep destek olmuştu.

    Yaş itibarıyla yetişemedi­ğimiz ama okudukları­mızdan, izlediklerimiz­den öğrendiğimiz ve gıptayla baktığımız, öykündüğümüz bir dönemdi ‘68. Değişim isteğinin bütün dünyada dillendirildiği ve Fransa’da zirvesini bulduğu bir hareket… Sungu abimiz ise bütün bu dönemin yaşayan, yanıbaşı­mızda duran canlı bir kanıtıydı. Yıllar geçse, takvimler eskise de o, hayatı boyunca aynı çizgiyi, aynı profili korudu, yaşadı ve yaşattı.

    Varlık gösterdiği asıl alanda, yani sinema yazarlığındaki ma­haretine gelince… Sungu Çapan kendine özgü uzun cümleleri, bakışaçısı ve sinema tarihine hâkimiyetiyle mesleğimiz için özel bir ses ve soluktu. İnterne­tin olmadığı, bilginin, birikimin kişisel hafızalar vasıtasıyla daha çok insana ulaştığı geçmiş dö­nemlerde bir tür “bilge” sıfatıyla yazıp çizerdi; ancak dostluğunu paylaştığınızda o sıfatın getirebi­leceği kibir, üstten bakış, mesafeli duruş gibi tehlikeli vasıflardan hiçbirinin onda olmadığını gö­rürdünüz.

    Abimizdi ama bunu hiçbir zaman hissettirmez; sıcak, se­vecen, hemen durumu eşitleyen kişiliğiyle sıkı bir dostunuz olur­du. Kendimi yetiştirme dönemi saydığım üniversite yıllarında okuduğum ve hayran olduğum bir kalemin yıllar sonra dostlu­ğunu kazanmak, basın gösterim­lerinden festivallere onca anıyı, muhabbeti paylaşmak benim ve aynı ortamları paylaşan diğer ar­kadaşlarım için büyük bir kazanç ve özel bir gurur vesilesiydi.

    Derin bir futbol tutkusu vardı. “Güzel oyun”un tutkulu entelek­tüellerinden biriydi. Birçok maçı izler, konuşur, bizlerle payla­şırdı. Hatta bazen festivallerde birlikte maç izlediğimizde önceki kuşaklara ait bilgileri de ondan edinirdim.

    Bu konuya ilişkin bir anıyı nakledeyim: Ekim 2003, Altın Portakal dolayısıyla Antalya’da­yız. O hafta futbolda Şampiyonlar Ligi maçları var ve Beşiktaş’ın deplasmanda Chelsea ile oy­nadığı maçı kaldığımız otelde izliyoruz. İzleyiciler arasında rahmetli Ömer Kavur da var. O yıllarda entelektüellerin futbola mesafeli yaklaştığını bildiğim için bu manzara bana ilginç geli­yor. Aramızdaki lakabıyla “Sungu Baba”nın durumu izahı ise şöyle: “Sen ne diyorsun, Ömer gençken santrfor oynardı”.

    Grafik tasarımı okumuştu, iyi bir grafikerdi; sinemaya olduğu kadar rock müziğe de hâkimdi. Fransız Yeni Dalga sineması, İtal­yan sineması özel ilgi alanlarıydı. Bir yazar, dost ve abi olarak hepi­mize dokundu, değdi, derin izler bırakıp gitti. Yeri dolmayacak elbet. Bize düşense onu unutma­mak, unutturmamak…

    resim_2024-08-25_171613808
    Fransız Yeni Dalga ve İtalyan sinemasına özel ilgi duyan sinema yazarı Sungu Çapan, futbol ve rock müzik üzerine yazılarıyla da tanınıyordu.
    Fotoğraf: ŞAHAN NUHOĞLU, birartibir.org
  • Pelé: Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Pelé: Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Uzun süredir sağlık durumundan endişe edilen Pelé’yle ilgili kötü haber 29 Aralık’ta geldi. Milyarları peşinden sürükleyen oyunun ilk büyük uluslararası yıldızı, 82 yaşında hayata gözlerini kapadı. Tarihe geçen başarıları, unutulmaz hareketleri ve futbol tarihine kazandırdıkları benzersizdi.

    Bir yanıyla omzunda taşıdığı çarmıhın altında kalan kusurlu bir fani, öbür yanıyla yeşil sahaların gördüğü ilk ilah. Bir tarafta üç Dünya Kupası zaferi, 1.279 gol, çimlerde yazılmış sayısız şiir; öbür tarafta her zaman güçlüden yana duruşuyla özellikle yeşil sahalara veda ettikten sonra giderek karikatürleşen bir figür… Bir yanda Edson, diğer yanda Pelé…

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Muhteşem final Dört Dünya Kupası’nın üçünde zafere ulaşan Pelé, 1970 finalinde ilk golünü kutluyor.

    Milyarları peşinden sürükleyen futbolun ilk süper yıldızıydı Pelé. İlki 1958’de, ikincisi 1962’de, sonuncusu da 1970’te televizyonda naklen yayınlanan ilk turnuvada olmak üzere üç Dünya Kupası’nı kucaklamıştı. Topa vurmayı yaklaşık yarım asır önce bıraksa da futbolun kerteriz noktası, her tartışmanın demirbaşı olarak kalmayı sürdürmüştü. Bir anlamda, müzikte Johann Sebastian Bach neyse, futbolda da Pelé oydu. Kendisinden sonra gelen tüm meslektaşlarına ilham vermiş, onların ufkunu açmıştı. Yeşil sahalarda gördüğümüz birçok inanılmaz hareketi ilk o yapmıştı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Fizik kurallarını yıkan bir ilah
    Yeşil sahaların gördüğü ilk ilah Pelé, fizik kurallarına aykırı rövaşatalarından birine imza atıyor.
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Pelé Brezilya formasıyla…

    23 Ekim 1940’ta Três Co­rações’te doğan bu çocuğun, başta kendi ülkesi olmak üze­re tüm dünyayı sarsacağını kimse bilemezdi. Edson Aran­tes do Nascimento adında­ki o bebek; yeşil sahaların ilk süperstarı olacaktı. Çok fakir bir köyde doğan, nüfusta adı ve doğum tarihi bile yanlış ya­zılan bu genç, tüm yeryüzünü fethedecek, sonradan herkese ismini ezberletecekti.

    Tevatüre göre Nijerya, de­vam eden içsavaşı bile durdur­muştu onu görebilmek için. Ne de olsa savaş sonra da de­vam edebilirdi ama, Pelé her gün Lagos’a gelmezdi! (Nijer­ya’da gerçekten içsavaş onun için durmuş muydu derseniz… Efsanelerin her daim doğruyu anlatmadığını bilsek de onla­ra inanmanın ayrı bir büyü­sü var).

    Pelé, futbolcu bir babanın oğluydu. Santrfor olan babası Dondinho, dizindeki sakatlık­tan sonra bir türlü eski gücü­ne kavuşamamıştı. Bir sağda bir solda geçirdiği kariyerin­de, yıldızı hiç parlayamamıştı. Annesi Celeste ise onu doğur­duğunda sadece 18 yaşındaydı.

    Bir gün okuldayken, kendi­sini en sevdiği oyunculardan Vasco da Gama’nın kalecisi Bilé’ye benzetmiş, ancak dili sürçüp “Pilé” deyiverince bu lakap üzerine yapışmış, dilden dile yayılırken “Pelé”ye dönüş­müştü. O zamanlar farkında olmasalar da İbranice “muci­ze” anlamına gelen bu keli­me, adeta efsanenin doğuşunu müjdeliyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Yıldızının parladığı an
    1958 Dünya Kupası öncesi henüz kimsenin tanımadığı 17 yaşındaki Pelé, Kupa’nın sonunda zaferine ağlıyor (üstte). Hayallerini süsleyen kupa (altta) Pelé efsanesini başlattı.
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Pelé’nin düzgün bir çift ayakkabısı bile yoktu. Top ye­rine, içi gazete kağıtlarıyla doldurulmuş çoraplar, grey­furtlar kullanıyordu. Ancak çıplak ayakla oynadığı oyun, bir yandan tekniğini de gelişti­riyordu. Küçük Edson, bu hü­nerlerini bir zamanlar Brezil­ya forması giyen Waldemar’ın çalıştırdığı Bauru minik takı­mında sergilemiş, yıldızı ilk defa salon futbolunda parla­mıştı.

    Waldemar’la birlikte San­tos’un kapısından içeri girdik­lerinde Pelé henüz 15’indey­di. Millî takımda oynadığı 18 maçta 18 gol atan hocası ço­cuğa kefil olmuştu. Hattâ daha da ileri gitmiş, onun dünya­nın en iyi futbolcusu olacağı kehanetinde bile bulunmuştu. İdmanlarda döktüren gençle hemen sözleşme imzalanmış­tı. 7 Eylül 1956’da daha ilk ma­çında golle tanışan forvetin 16. yaş gününe 6 hafta vardı.

    Ertesi yılın başında takı­mın vazgeçilmezi hâline gelen Pelé, gol kralı olduğunda ba­sın ona “Siyah İnci” lakabını yakıştırdı. Arjantin karşısın­da millî takım formasıyla ilk kez tanıştığında, takvimler 7 Temmuz 1957’yi gösteriyordu. Brezilya, mabedi Maracana’da 2-1 kaybetmişti ama, takımın tek golünü atan henüz 17’sini bile bitirmemiş bu delikanlıy­dı. Sambacıların tarihinin en genç yaşta golle buluşan fut­bolcusu unvanı 65 yıldır ona ait.

    İsveç’te doğan güneş

    Dünya Kupası’na ilk defa İs­veç’te katılan Pelé, henüz reşit değildi. Turnuva öncesi takı­mın deneyimli yüzleri, dizin­den hafif bir sakatlığı bulunsa da 17 yaşındaki gencin 1958 Dünya Kupası kadrosuna mu­hakkak alınması gerektiği­ni hocaları Vicente Feola’ya söylemişti. Belki de bu sayede Stockholm’ün yolunu tutmuş­tu.

    O günlerde Brezilya kam­pını birçok gazeteci ziyaret ediyordu. Onlardan biri de Ha­lit Kıvanç’tı. Dünya Kupası’nı bu topraklara sevdiren büyük usta, köşede oturan iki oyuncu görmüştü. Orta sahanın beyin­lerinden Zito’yu tanıyordu da yanındaki çocuğu bilmiyordu. Herkes Zito’yla konuşurken o, yanındaki gençle sohbet et­meyi tercih etmişti. Brezilyalı bir gazeteci sayesinde sadece Portekizce konuşan bu genç­le iletişim kurabilmiş, bir süre konuşmuşlardı. Ekim ayında yitirdiğimiz duayen, o anı şöy­le anlatıyordu: “Daha sonra o çocuk 1958 Dünya Kupası’nın yıldızı olacaktı. Ben de Pelé ile röportaj yapan ilk uluslararası gazeteci…”

    Grupta ilk iki maçta sahne almayan delikanlı, Sovyetler Birliği karşısında sahaya çık­mış, bir de asist yapmıştı. Çey­rek finalde Sambacılar Gal­ler’i tek golle geçerken, ağları bulan Pelé’ydi. Güney Ameri­kalılar yarı finalde Fransa’yı 5-2’lik skorla devirirken, ço­cuk bu sefer hat-trick yapa­caktı!

    Finalden önceki seremoni­de İsveç Kralı 6. Gustav rakip futbolcularla tokalaşıp o gün itibarıyla Dünya Kupası tari­hinin en genç oyuncusu olan ufaklığın suratına pek bak­mazken; yanındaki Sambacıla­rın yıldızı Garrincha’nın elini sıkmak için sabırsızlanıyordu. İlk düdükten sonra, o çocuğun sahada rüzgâr gibi eseceğini, iki de gol atacağını tahmin et­memişti kimse. İsveç’i 5-2’lik skorla deviren Brezilya, tari­hindeki ilk Dünya Kupası’na ulaşırken, Pelé efsanesi res­men başlıyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Kariyerinin çoğunu geçirdiği Santos’un formasıyla…
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Dünya Kupası’nı bu topraklara sevdiren Halit Kıvanç, 1958 Dünya Kupası öncesi henüz kimsenin tanımadığı Pelé’yle röportaj yapan ilk uluslararası gazeteci olmuştu.

    Aynı yıl Santos, Paulista Ligi’nde şampiyonluğa ulaşır­ken, 58 defa ağları havalandı­ran Pelé de gol kralıydı. 1959 onun için rüya gibi geçmişti. 127 golde onun imzası var­dı. Avrupa’nın devleri Real Madrid, Manchester United ve Juventus yıldızın peşine düşmüştü, fakat kimse onu alamıyordu. Sonunda 1961’de Brezilya Cumhurbaşkanı Jâ­nio Quadros, Pelé’yi “ulusal hazine” ilan edecek ve genç yıldızın yurtdışına transferi böylece devlet eliyle yasakla­nacaktı.

    Ertesi yıl Dünya Kupa­sı Şili’de oynanacaktı. Pelé Meksika karşısında hem asist yapmış hem de ağları hava­landırmıştı; ancak rüya bir anda kabusa dönüşmüştü. Çe­koslovakya maçında sakat­lanan Pelé, şampiyonada bir daha sahaya çıkamadı. Güney Amerikalılar bu sefer Garrin­cha’nın önderliğinde samba­ya devam etti. Çekoslovakya’yı deviren Brezilya, İtalya’dan 24 yıl sonra üstüste ikinci Dünya Kupası’nı kaldırdı.

    1962’de Santos, Güney Amerika’nın kulüpler düze­yindeki en büyük organizasyo­nunu ilk defa kazanırken Pelé adı yine manşetlere taşınmış­tı. Libertadores Kupası’nda Santos, Peñarol’ü devirirken, iki gol ona aitti. Güney Ame­rika’yla Avrupa şampiyonunu biraraya getiren Kıtalararası Kupa’da rakip, Pelé’ye veri­len “Siyah İnci” ve “Kral” la­kaplarını sonradan devralan Eusébio’nun sürüklediği Ben­fica’ydı. İki maçı da kazanan Brezilya ekibi müzesine yeni bir parça eklerken, iki karşı­laşmada beş gol atan Pelé en iyinin kendisi olduğunu dün­yaya haykırmıştı. Ertesi yıl Li­bertadores Kupası’nda Santos unvanını korurken, oynadı­ğı her maçta fileleri havalan­dıran forvet yine tarihe geç­mişti. 1963’te bu defa Milan’ı yenerek, Kıtalararası Kupa’yı kaldırmışlardı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sayıyla 1000, yazıyla bin gol
    Pelé, 19 Kasım 1969’da Vasco da Gama’ya karşı oynadığı maçta, 1000. golüne imza atınca ortalık karışmış, Pelé bu golle adını yeşil sahaya futbol toplarıyla yazdırmıştı.

    1966’daki Dünya Kupası’n­da Bulgaristan ağlarını hava­landırdığı anda, üç şampiyo­nada da gol atan ilk futbolcu olan Pelé’ye karşı formül bu­lunmuştu. Turnuva, ona sa­hanın her köşesinde yapılan gaddar faullerle özetlenebilir­di. Sonunda sakatlanan forvet, Macaristan karşısında forma giyememişti. Portekiz’le oyna­nan son grup maçına gelindi­ğindeyse hesap netti: Samba­cılar rakiplerini farklı yen­meliydi. João Morais’in ona yaptığı faulün cezası hapisti, fakat savunma oyuncusu atıl­mamış, süper yıldız seke seke müsabakayı tamamlamıştı. Son iki turnuvanın muzaffer ülkesi 3-1 yenilince, gruptan çıkamamıştı. “Bir daha Dünya Kupası’nda oynamayacağım” diyen yeşil sahaların kralı ise, sonradan kararını değiştire­cekti…

    1000. gol

    19 Kasım 1969’da Santos, Vas­co da Gama’ya karşı oynuyor­du. Maracana Stadyumu’nda toplanan 10 binler solukla­rını tutmuştu. O güne kadar 999 defa fileleri sarsan efsane, acaba o büyülü gole ulaşabi­lecek miydi? 33. dakikada Re­ne’nin yaptığı faul, Santos’a bir penaltı kazandırmıştı. Sa­atler 23.11’i gösteriyordu. Be­yaz noktaya gelen Pelé meşin yuvarlağı ağlarla buluşturdu­ğunda, saha ana-baba günü­ne dönmüştü. Çimlere inen taraftarları muhabirler takip etmişti. Pelé kaçıyor, yüzlerce insan peşinden kovalıyordu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sakatlanacağı 1962 Dünya Kupası öncesinde bir maçta…

    Oyun durmuştu. Zaten kimsenin maçla ilgilendiği yoktu. Omuzlara alınan yıldız, üzerine giydiği “1000” yazılı formayla Maracana’yı turlu­yordu. Hayat ancak yarım saat sonra normalde dönmüş, mü­cadeleyi 2-1 Santos kazanmış­tı. Karşılaşmadan sonra askerî cuntanın lideri Emílio Garras­tazu Médici’nin huzuruna çı­kan Pelé’ye altın bir top hediye edilmişti.

    1970 Dünya Kupası yakla­şıyordu. Oyuncularından emin olan teknik direktör Saldan­ha, artık 30’una merdiven da­yayan süper yıldızı turnuvada oynatmak istemiyordu. Cunta­nın lideri Médici’nin en sevdi­ği futbolcu olan Dario’yu kad­roda düşünmeyen hoca koltu­ğundan olacak, Pelé’nin eski takım arkadaşı Mário Zagallo, Brezilya’nın başına geçecekti.

    İlk naklen ve renkli Dünya Kupası

    Herkesin 15 dakikalığına meş­hur olabileceği dünyada Andy Warhol’un deyimiyle “15 asra bedel şöhret”e imza atan Pelé, 1962’de Amerika’nın uzaya gönderdiği Telstar uydusu sa­yesinde yeryüzünün dörtbir köşesinde izlenen ilk Dün­ya Kupası’nın yıldızı olmuştu. Birçokları beyaz camda renkli olarak gördükleri büyücüye o an âşık olmuştu. Meksika’nın çimlerinde Brezilya’nın sarı forması milyonların hafızası­na kazınırken, o ve arkadaşları güle oynaya zafere ulaşmıştı. Brezilya üçüncü defa Jules Ri­met Kupası’nı kazanmış, sta­tüye göre heykelcik sonsuza dek onların olmuştu.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Bir kuşağın sevgilisi
    Kariyerinin çoğunu Santos formasıyla geçiren Pelé, kariyerine ABD’de Ertegün ailesinin takımı Cosmos’da veda etmişti. Katıldığı son Dünya Kupası olan 1970’i ise omuzlarda noktalamıştı (altta)
    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!

    Meksika, Pelé’nin dördün­cü Dünya Kupası’ydı. “Kral” kendisinden şüphe edenlere cevabı sahada verdi. Oyna­dığı dört turnuvada da ağla­rı sarsan yıldızın Meksika’da gol atmadığı üç sekans tarihe geçti: Çekoslovakya karşısında orta sahadan attığı şut filele­ri bulsa, belki birçok belgesel bu anla başlardı. Yerçekimi­ne meydan okuyarak vurduğu kafayı çıkaran İngiliz Gordon Banks asrın kurtarışına imza atmış, tarih onu böyle yazmış­tı. Yarı finalde Uruguay kale­cisi Ladislao Mazurkiewicz’e attığı çalım ise dehasının zirve noktalarındandı. Topa değme­den rakip kaleciyi geçmeyi ba­şarmıştı.

    Finalde Sambacılar İtal­ya’ya fark atarken perdeyi 10 numara açtı. Bu, onun 12. Dünya Kupası golüydü. Sadece açılışı yapmamış; kapanışta da asiste imza atmıştı. Tarihin en güzel gollerinden biriydi bu. Topu rakibine göstermeyen bir takımın sanat eseriydi. Ne­redeyse tüm takım paslaştıktan sonra Pelé, Carlos Alberto’ya “al da at” demişti. Brezilya bu demekti; sahada şiir yazmak onların işiydi.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Pelé’nin ikonik karesi…

    Ertesi yıl Yugoslavya karşısında son kez millî takım formasını giyen yıldız, o formayla 92 maçta 77 gole imza atmış oldu. Sambacılar Pelé’yle Garrincha’nın yanyana oynadığı hiçbir karşılaşmada sahadan boynu bükük ayrılmamıştı.

    Kariyerine ABD’de Ertegün Ailesi’nin takımı Cosmos’da veda eden Pelé, hiç takım çalıştırmamış; 1995’te Spor Bakanı olmuştu. Ülkesinde yeşil sahalarda görülen yozlaşmaya karşı savaşmış, 1998’de istifa etmişti. UNESCO İyiniyet Elçisi, kartvizitinde yazan sayısız unvandan biriydi.

    Bir kuşağın sevgilisiydi Pelé. Maradona diye haykıran sayısız çocuğun babasına bu oyunu sevdirendi. Tüm dünyanın naklen izlediği ilk Dünya Kupası sayesinde ölümsüzleşmiş, futbolu güzelleştiren birçok karenin baş figürü olmuştu. Üç Dünya Kupası kaldıran yıldızının emekliliğinden sonra Brezilya, aynı başarıyı sadece iki kez tatmıştı. Guinness Rekorlar Kitabı’na göre, attığı 1.279 gol de cabası…

    Fakat her daim kıyaslandığı Maradona bir asiyken, o öyle değildi. FIFA’ya yakınlığı nedeniyle kolay hedefti. Zira “patronun adamı”ydı; kurumsaldı. Meşhur polemiğin diğer tarafına bakarsak da uyuşturucu kullanmamış: insanlara ateş etmemiş, eliyle gol atmamış, mafyayla iş tutmamıştı.

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Sokaklarda toplanan on binler, Pelé’nin Brezilya bayrağına sarılı tabutunu selamlıyor.

    Futbol, birçok Güney Amerika ülkesinde olduğu gibi Brezilya’da da ezilen halk için bir çıkıştı. Belki de onun sayesinde, ülkesindeki diktatörlük zaman kazanmıştı (Diğer yanda Socrates ise yeşil sahaların en büyüklerinden biri olmasının yanısıra, en müthiş zaferini sahada değil cuntaya karşı sandıkta kazanacaktı).

    Sonuçta ne Sağcıydı ne Solcu, sadece futbolcuydu! Hem de bir tarihe kadar en iyisi oydu. Belki de hâlâ o.

    EKRANDA PELE

    Belgeselden kurmacaya kahramanın yolculuğu

    PELE Ne sağcıydı ne solcu sadece büyük futbolcuydu!
    Netflix’in 2021 yapımı “Pelé” belgeseli.

    Tarihin gördüğü en büyük Brezilyalı yıldızın hayatı defalarca filmlere, kitaplara konu oldu. François Rei­chenbach tarafından hakkında çekilen belgesel için, 1977’de Sérgio Mendes’le bir albüm kaydetmişliği de vardı.

    Netflix’teki “Pelé” belgeselinde (2021), daha önce bilinmeyen birçok görüntü eşliğinde takım arkadaşları ve siyasetçiler de Pelé’yi anlatıyordu. Ben Nicholas-David Tryhorn ikilisinin imza attığı yapım, yıldız futbolcunun hayatını Dünya Kupası ekseninde anlatıyor.

    Yıldızlaştığı 1958 Dünya Kupası’nın değil de sakatlandığı 1962 Dünya Kupası’nın anlatılması; Pelé’nin yokluğunda Brezilya’yı zafere taşıyan Garrincha’nın isminin bile anılmaması ise dikkati çekici. Belgesel, askerî darbe sonrasını anlatırken her zaman iktidarlara yakın olan efsanenin sanki seyirci tarafından yargılanmasını istememiş.

    Beyazperdede sahne aldığı “Zafere Kaçış” (1981) ise şüphesiz tarihin en çok bilinen futbol filmlerinden biri. Sylvester Stallone, Michael Caine ve Max von Sydow gibi usta aktörlere, Bobby Moore, Osvaldo Ardiles ve Kazimierz Deyna gibi unutulmaz futbolcularla birlikte Pelé de eşlik ediyordu.

  • Eurovision’un değişmez sesi bir dönemin son temsilcisi…

    1975-2012 arasında aralıklarla Eurovision Şarkı Yarışması’nın sunuculuğunu üstlenen, “Oylar yine komşuya gitti”den “Merhaba, iyi akşamlar… Şiş kebap”a bir dönemin popüler kültür efsanelerine imza atan ünlü spiker Bülend Özveren, 18 Ekim’de öldü. Özveren ayrıca “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Joker” programlarıyla da tanınıyordu.

    Bir nesil, hatta birkaç ne­sil, Türkiye’nin Eurovi­sion macerasını onun sesiyle özdeşleştirdi. “Oylar yine komşuya gitti”den “Mer­haba, iyi akşamlar… Şiş ke­bap”a Türkiye’nin popüler kül­tür hafızasında kendine has bir yer edindi Bülend Özveren bu macera sayesinde. Yıllarca heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hisleri­ni kelimelere döktü. Eurovi­sion’a katıldıkları yıllarda he­nüz genç ve deneyimsiz olan, bugünse birer stara dönüşmüş pek çok müzisyen, onun güven verici sunumu sayesinde ken­dilerinden emin adımlarla çık­tılar sahneye.

    Oylar üzerinden uluslararası siyasetin inceliklerine, tarihten kalma anlaşmazlıklara, coğra­fi yakınlıklara ve tabii Avrupa’da yaşayan göçmenlere dair yaptığı yorumlar unutulmazlar arası­na girdi. Sonunda Riga’da Sertab Erener’in seslendirdiği “Ever­yway That I Can” ile tarihimizin ilk Eurovision birinciliğine ka­vuştuğumuzda TRT mikrofonla­rı aracılığıyla kurduğu “Ben yıl­lardır bu anı bekliyordum sevgili seyirciler” cümlesi de…

    Bülend Özveren ismi Eurovi­sion’la anılsa da aslında televiz­yonculuk tarihine geçen başka işler de yapmıştı. 1965’te TRT mesaisine başlayan usta sunucu, “Ben Bilirim”, “Banko” ve “Jo­ker” programlarıyla da tanını­yordu. 1943’te İstanbul’da dün­yaya gelen Özveren, liseyi Saint Benoît Fransız Lisesi ile Galata­saray Lisesi’nde okumuş İstan­bul Üniversitesi, Hukuk Fakülte­si’nden mezun olmuştu.

    Sevincin ve hüsranın sesi Bülend Özveren, yıllarca Eurovision için heyecanla ekran başına geçip hüsranla geceyi noktalayan milyonlarca insanın hislerini kelimelere döktü. Sonunda Sertab Erener birinciliği Türkiye’ye getirdiğinde “Ben yıllardır bu anı bekliyordum” diyecekti.

    SACHEEN LITTLEFEATHER (1946-2022)

    Akademi nihayet özür diledi ama aradan 50 yıl geçmişti

    1973 Oscar ödül töreninde Marlon Brando’ya verilen en iyi erkek oyuncu ödülünü reddetmek üzere sahneye çıkan Amerikan yerlisi oyuncu Sa­cheen Littlefeather, 2 Ekim’de 75 yaşında hayatını kaybetti.

    Bundan iki hafta önce Aka­demi, Amerikan yerlilerine karşı eğlence sektöründe yer alan önyargıları eleştirmek üzere sahneye çıktığında yuhala­malar, ırkçı sözlerle karşılaşan ve ünlü Western yıldızı John Wayne tarafından sahneden indirilmek istenen Sacheen Lit­tlefeather’dan 50 yıl sonra özür dilemek için Los Angeles’ta özel bir etkinlik düzenlemişti. Littlefeather, “Biz yerliler çok sabırlı insanlarızdır, sadece 50 yıl beklemek zorunda kaldım. Espri yeteneğimizi her zaman canlı tutmamız gerek, hayatta kalmamızın yolu bu” demişti.

    Akademi, bir süredir meme kanseriyle mücadele eden Littlefeather’ın ölümünü kendi sözleriyle duyurdu: “Ben gittiğimde, gerçeğinizi savun­duğunuz her defasında benim sesimi, uluslarımızın ve halkı­mızın sesini de yaşatacağınızı daima hatırlayın. Ben Sacheen Littlefeather olarak kalacağım. Teşekkür ederim”.

  • Başarıyı çok geç yakaladı bir daha da bırakmadı

    90’lı yıllara damgasını vuran “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinde her bölümde bir cinayeti çözen Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury, 11 Ekim’de 96 yaşında yaşamını yitirdi. Londra doğumlu yıldız, filmleriyle üç defa Oscar ödülüne aday olmuş; ayrıca 2013’te Oscar ödüllerinde yaşam boyu başarı ödülünü almıştı.

    Bir dönem 1984-1996 arasında TRT ekran­larında da 264 bölümü yayınlanan “Cinayet Dosyası” (Murder, She Wrote) dizisinin yıldızı, her bölümde bir cina­yetin esrar perdesini kaldı­ran, ustaca kurduğu oyunlarla katilin suçunu itiraf etmesini sağlayan Jessica Fletcher ka­rakterini canlandıran Ange­la Lansbury, 96 yıllık uzun ve üretken bir hayatın sonunda uykusunda hayata gözlerini yumdu. Çocukluk ve gençlik yılları tek kanallı televizyonda onu izleyerek geçen pek çok kişi sanki ailelerinden birini kaybetmiş gibi hissetti. Daha genç nesiller ise, onu “Güzel ve Çirkin”deki Bayan Potts ro­lüyle keşfetmişti.

    Yaklaşık 70 yıla yayılan, kusursuz performanslarla süs­lenmiş kariyerinin arkasında ise yetenek ve azmini besle­yen iniş-çıkışlarla dolu bir hi­kaye vardı. 1925’de İrlandalı aktris Moyna Macgill ve poli­tikacı Edgar Lansbury’nin ço­cuğu olarak Londra’da dünya­ya gelen Lansbury’nin hayatı­nı şekillendiren ilk deneyim, dokuz yaşındayken babasının mide kanseri yüzünden ölme­si olmuştu. Okula olan ilgisi azaldıkça sinemaya sığınan Lansbury, filmlere âşık olmuş; ailesi 1940’ta savaştan kaçıp ABD’ye taşındığında oyuncu­luğa adım atmıştı.

    90’lı yıllarda TRT’de de yayımlanan “Cinayet Dosyası”nın Jessica Fletcher karakterine hayat veren Angela Lansbury…

    1944’te bir psikolojik ma­nipülasyon öyküsü olan “Gas­light”taki hizmetçi Nancy ro­lü, ona ilk Oscar adaylığını getirmişti. 40’tan fazla film­de yaşının çok üstünde, kötü karakterleri canlandırdıktan sonra başrollerde görünme­ye başlaması için 1960’lı yıl­ları beklemesi gerekmişti. 41 yaşında “Mame”in başrolünü üstlenerek ilk Broadway Tony ödülünü kazandı, ancak Holl­ywood uyarlamasında aynı ro­lü Lucille Ball’a kaptırdı.

    70’lerde Malibu’daki ev­lerinin yanması ve kızı De­idre’nin serikatil Charles Manson’la yakın ilişkisi ne­deniyle aile Hollywood’dan elini ayağını bir süre çekse de 1971’de uzun süredir bekledi­ği fırsat Disney’in “Bedknobs and Broomsticks”inde başrol teklifiyle geldi. Lansbury’nin amatör dedektif Jessica Flet­cher rolüyle dünya çapında tanınmasını sağlayan dizi ise “Murder, She Wrote” (1984- 96) oldu.

    Lansbury, her sezon için bir tane olmak üzere 12 dalda Emmy’ye aday gösterilerek bir rekora da imza attı. Ancak ni­hayet bu olana dek 59 yaşına gelmişti. Lansbury 90’lı yaşla­rında halen oyunculuğa devam ediyordu.

  • Bir ‘kuyrukluyıldız’ kaydı tuvalde ve şiirde izi kaldı

    Türkiye sanat, edebiyat ve düşünce tarihinin benzersiz isimlerinden Komet (Gürkan Coşkun), 25 Eylül’de 81 yaşında hayatını kaybetti. Hayalle gerçeği harmanladığı resim ve gravürleriyle tanınan ressam, yaşamını çoğunlukla İstanbul ve Paris’te sürdürdü. 2004’te Koşarak Geldim Çorabı Deldim adlı anı kitabını yayımladı; ayrıca şiir kitapları da vardı.

    Komet’in resimlerine bak­mak kendi gördüğünüz bir rüyayı bazen puslu bir camın arkasından, bazen bir çatlak ya da yarıktan gözetlemek gibiydi. Sanki ortak bilinçaltına açılan bir çatlak keşfetmiş, ora­dan sızıp gelen figürleri karan­lık, büyülü bir sisle çerçeveleyip yanyana koymuştu. Bir söyle­şisinde “resimde aradığınız ne­dir” sorusuna “şiir” diye cevap vermişti. Şiirde aradığı için ise “yaşadığım çağın tanıklığını, her türlü problemleri, düşünsel de­rinlikleri, güncel olayları, acı ve tatlısıyla zaptetmek. Kişiselden toplumsala, toplumsaldan kişi­sele giden hafızayı nakşetmek” diyordu.

    Çorum’daki çocukluk yılla­rından başlayarak -Adnan Çoker onun için “Çorum’dan çıkmış bir Dadacı” demişti- yazılmaya başlanan bu hafızaya İstanbul’da geçen ilkgençlik yılları, devlet bursuyla gittiği Paris’teki Aka­demi yılları eklenmişti. Kimlik ve isimlendirme konusu onun için önemliydi. Doğumunda ona verilen Gürkan Coşkun ismini bırakıp, Bill Haley & His Comets grubundan esinle Komet adını kullanmaya başlaması bunun en net göstergesiydi. Toplumun ve iktidarın ona bir kimlik verme­sini, bir ad koyup belli bir kate­gorinin altına eklemesini, kendi kendine koyduğu isimle reddet­mişti.

    ‘Çorum’dan çıkmış bir Dadacı’ Adnan Çoker, çocukluk yılları Çorum’da gençlik yılları Paris’te geçen Komet için “Çorum’dan çıkmış bir Dadacı” demişti.

    Ne sanatında ne şiirinde ne de her anını bir performansa çe­virdiği hayatında, 81 yıl boyunca özgünlüğünü yitirmeden varol­maya devam etmesini, kendisine kalıplardan, baskıdan uzak, öz­gürlük, düş ve gerçekten ibaret bir dünya kurmasına da borçluy­du. “Hayatın acemisi olduğumu kabul ediyorum. Çünkü her gün her şeyi ilk kez görüyormuş gi­biyim. Ve her şeye şaşırıyorum” diyordu. Orhan Veli’nin “Alıştığı­mız bir şeydi yaşamak” dizele­rine göndermeyle “Alışamadığı­mız bir şeydi yaşamak” demişti 1967’de yazdığı bir şiirde (Ola­bilir Olabilir, 2. baskı, 160. Kilo­metre, s. 177). Acısı-tatlısıyla ya­şamı büyülü bir gösteri gibi izle­miş, tuvaline ve şiirine de böyle çizmişti. Kendi sözleriyle şöyle anlatıyordu bu bağlantıyı:

    “Sanatçı yalancı olamaz. Ya­lan söylediği zaman artık yarata­maz. Sanatçı, özgürlük koşucu­sudur. Hiçbir baskı veya yönel­tim önünü kesemez. Ne devlete, ne de diğer iktidar odaklarına boyun eğmez. Dünyadaki canlı cansız bütün varlıklardan so­rumlu olmasını isterim sanatçı­dan. Onun aşırı ve aykırı, hatta vahşi eylemleri bile, gerekli bir iletiyi-mesajı veriyor olabilir. Korkmamalı bir sanatçı. Yaptığı şey’in gerektirdiği gibi davran­malı. Bu bir dinginlik de olabi­lir, bir coşkunluk-taşkınlıkla da kendini ortaya çıkarabilir”.

    Velhasıl, Türkiye sanat sah­nesinin en yaratıcı, en üretken, en coşkulu insanlarından birini yitirdik. Artık adı kitaplarının sonuna, yitirdiği yakın dostlarını anmak için eklediği “Kayıplar” listesinde onun da. Uzun yıllar eserleriyle yaşayacak; hiç kay­bolmayacak.

    Deniz Kaynak

  • Bir elinde güven ve istikrar diğerinde emperyal iktidar

    8 Eylül 2022’de İngiltere’nin en uzun süre tahtta kalan hükümdarı Kraliçe 2. Elizabeth, 96 yaşında hayata gözlerini kapattı. 70 yıl 214 gün boyunca bitmek bilmez bir görev bilinciyle istikrar ve güvenin kayası olmaya devam eden Kraliçe, aynı zamanda kanlı sömürgecilik döneminden kalma pek çok acının da sembolüydü. Ölümü “bir devrin sonu” mu, yoksa Brexit’in uyandırdığı “küresel İngiltere” fantezileriyle göstermelik bir şapka değişimi mi olacak?

    Uzun bir hayat yaşa­yan Kraliçe 2. Eliza­beth, 16 yıl önce 80. doğumgünü için yaptığı ko­nuşmada Groucho Marx’ın “Herkes yaşlanabilir; tek yapmanız gereken yeterince uzun yaşamak” vecizesinden alıntı yapmıştı. Bu upuzun yaşam boyunca, dünyanın geçirdiği tüm dönüşümlere ayak uydurmanın güçlüğün­den ise pek bahsetmemişti.

    1952’de henüz 26 yaşın­dayken tahta çıktığında 2. Dünya Savaşı’nın artçı etki­lerinin sürdüğü, şekerin kar­neye bağlı olduğu, bombala­rın yolaçtığı yıkıntıların ha­len temizlenmeye çalışıldığı bir dünyanın kilit noktala­rından birinde duruyordu. ABD’de Truman, SSCB’de Stalin iktidardaydı. İlk görev yetkisi verdiği başbakan ise Winston Churchill olmuş­tu. O günden bu yana Mar­garet Thatcher, Tony Blair gibi niceleri Saray’dan geçip gitti; son olarak ölümünden iki gün önce görevlendirdi­ği Liz Truss olmak üzere, di­le kolay 15 başbakan gördü. İmparatorluğun sınırları de­ğişti; İngiltere AB’ye girdi ve sonra çıktı.

    Tüm dönüşüm sıkıntıla­rıyla, dünya da İngiltere de onun ilk tahta çıktığı yıllar­dan bambaşka görünüyor bugün. Kraliyet’in gerçekten gerekli olup olmadığı, bit­mek bilmez bir tartışma ola­rak süredursun, Kraliçe dö­nüşümün giderek hızlandığı, insanların ayaklarının altın­daki zeminin kayıp gitmeye­ceğine güvenemediği bir dö­nemin en sabit, en değişmez unsurlarından biri olmaya devam etti.

    Yorulmak bilmeden 70 yıl 96 yaşında hayatını kaybeden Kraliçe 2. Elizabeth’in ardından duyulan samimi üzüntü ve matem, 21. yüzyılda halen gerekli olup olmadığı tartışılan konumundan ziyade, onun bu konuma karşı duyduğu sorumluluk bilincine hayranlıktan kaynaklanıyordu.

    Üstelik York Dükü Prens Albert ve Düşesi Elizabeth Bowes-Lyon’un ilk çocuğu ola­rak, 21 Nisan 1926’da dünyaya geldiğinde, bir gün kraliçe ola­bileceği hiç düşünülmemişti. Tahtın birinci varisi amcası 8. Edward, 1936’da 2. Eliza­beth’in büyükbabası Kral 5. George’un ölümüyle tacın sa­hibi olmuştu. 8. Edward, hem boşanmış olması hem de Ame­rikalı olması nedeniyle Krali­yet ailesinin onay vermediği Wallis Simpson’la evlenmeyi tahta tercih edince, o zamana dek nispeten gözlerden uzak bir yaşam sürebilmiş aile, ken­disini bir anda hiç hazırlıklı olmadığı bir senaryonun için­de bulmuştu. Babası 6. Geor­ge gönülsüzce tahta geçerken 2. Elizabeth de veliaht olarak “Yüce Prenses Elizabeth” un­vanını almıştı.

    Ocak 1952’de Elizabeth ve eşi Philip, hasta olan Kral’ın yerine denizaşırı bir tura çıktı. Babasının ölüm haberini, do­layısıyla tahtın yeni sahibi ol­duğunu öğrendiğinde, sömürge karşıtı Mau Mau Hareketi’nin kanlı bir şekilde bastırıldığı Kenya’daydı. Bir prenses olarak girdiği ülkeden, belki bir İmpa­ratoriçe olarak değil -Hindis­tan ve Pakistan’ın 1947’de ba­ğımsızlığını kazanması bu un­vanı ortadan kaldırmıştı- ama emperyal monarşinin mirası İngiliz Milletler Topluluğu’nun yeni başkanı olarak ayrılıyor­du. Kraliyet üyelerinin seyahat ederken her daim yanlarında siyah bir “yas” kıyafeti bulun­durmaları kuralı da o gün or­taya çıkmıştı. Eve dönüşünde uçaktan inerken giyecek uygun bir kıyafet bulamayan Eliza­beth, saraydan getirilen kıyafe­ti uçakta giyip dışarı çıkmıştı.

    Tahta çıkışından 20 gün sonra Dorothy Wilding tarafından çekilen bu ilk resmî fotoğrafları daha sonra madeni paralar, banknotlar ve pullar üzerinde kullanıldı.

    Bu, görev bilinci ve sorum­luluk duygusuyla bir insan, bir kadın ve ilerleyen dönemler­de bir anne olarak duygularını ve kişiliğini arka plana attığı, gizlediği ve bastırdığı yılların başlangıcıydı. Kraliçe’nin ar­dından, milyonlarca insanın paylaştığı samimi üzüntü ve matemin de temelinde bu bit­mek, yorulmak bilmeyen görev bilinci yatıyordu büyük ihti­malle. Ne yerine getirilmeyen seçim vaatleri ne de dünyanın en varlıklı hükümdarlarından biri olarak herhangi bir yol­suzluk söylentisiyle kariyerine gölge düşmemiş; çalkantılı bir yüzyılda istikrar ve güvenin, “devletin bekâsı”nın sarsılmaz kayası olmuş; bunu korumak için kişisel fedakarlıklar yap­maktan çekinmemişti Krali­çe. Prenses Diana’nın ölümü ve Harry ile Meghan’ın ırkçılık suçlamalarının ardından ki­şisel popülaritesi sarsılsa da, 70 yıl boyunca halkın gözünün önünde yaşanmış bir iktidarı olabildiğince az skandalla ta­mamladı.

    Öte yandan Kraliçe, aynı zamanda bir semboldü. Hü­kümdarlığı sırasında yüzü ve beden bulmuş taşıyıcısı olduğu imparatorluk, neredeyse 50 ba­ğımsız devlete bölünüp küre­sel etkisini kaybederken; onun rengarenk kıyafetleri, gözalıcı mücevherleri ve tonton gülüm­semesiyle üstünü örttüğü kanlı dekolonizasyon tarihinin mi­rasıyla halen tüm boyutlarıy­la yüzleşildiğini söyleyemiyo­ruz. 1953 Noel Günü mesajın­da “İngiliz Milletler Topluluğu geçmişin imparatorluklarıyla hiçbir benzerlik taşımıyor” de­se de, bu yapı, ırkçı ve pater­nalistik anlayışıyla imparator­luğun devamı ve Britanya’nın uluslararası nüfuzunu koruma­nın bir aracıydı şüphesiz.

    Siyah takımlılar arasında bir ‘anne kuğu’ Kraliçe Elizabeth 1971’deki İstanbul ziyaretinde kraliyet yatı Britannia’dan zarif bir sıçrayışla Dolmabahçe Sarayı rıhtımına çıkarken.

    Sert ve disiplinli bir baba yerine, yavrularını kanatla­rı altına almış bir anne imajını benimsese de; göreve geldiği dönemde Malaya’nın sömürge valisinin komünist gerillalarla savaşmak için olağanüstü hâl ilan etmesinin, Kenya valisinin Mau Mau olarak bilinen sö­mürgecilik karşıtı hareketten 10 binlerce Kenyalıyı kamp­larda sistematik işkencelere maruz bırakmasının anıları he­nüz çok tazeydi. 1953’te İran’ın ilk seçilmiş lideri Muhammed Musaddık, İngiliz ve Amerikan istihbarat servislerinin tez­gahladığı darbe ile devrildiğin­de ise Elizabeth artık tahttay­dı. 1955’te Kıbrıs’ta ve 1963’te Aden-Yemen’de İngiliz valiler sömürge karşıtı hareketlerle mücadele etmek için olağanüs­tü hâl ilan ettiklerinde; siville­re işkence yaptıklarında da…

    2. Elizabeth, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi devlet başkanlarını kanatları altına almış “anne kuğu” rolünü hayatı boyunca sürdürdü.

    Bu arada, İrlanda’daki “The Troubles” dönemi ola­ğanüstü hâl dinamiklerini Birleşik Krallık’a da taşımış­tı. Kuzey İrlanda’da barış için, Tony Blair’in iktidarda oldu­ğu 1997’yi beklemek gerek­mişti. Fakat çokkültürlülüğü savunan Tony Blair, bir eliyle Galler, İskoçya ve Kuzey İr­landa’ya yetki devri getirirken, bir eliyle ABD liderliğindeki Afganistan ve Irak işgalleri­ne katılarak Viktorya döne­mi emperyal söylemi yeniden canlandırmıştı. Taşıdığı tüm anılar ve vatanseverlik çağ­rışımlarıyla Kraliçe’nin uzun ömrü, bu emperyal fantezile­rin devamını kolaylaştırıyor­du. O gün de… Brexit’in uyan­dırdığı “güçlü, küresel İngilte­re” çağrılarıyla bugün de…

    Son yıllarda, İngiliz devleti ve kurumları üzerinde impa­ratorluk, kölelik ve sömürge­ciliğin mirasını kabul etmeleri ve telafi etmeleri için kamu­oyu baskısı artıyor. 2013’te sömürge Kenya’sında işken­ce gören mağdurların açtığı bir davada İngiliz hükümeti hayatta kalanlara yaklaşık 20 milyon Pound tazminat öde­meyi kabul etti; 2019’da Kıb­rıs’ta hayatta kalanlara bir ödeme daha yapıldı. Her bir banknotun üzerinde Krali­çe’nin gülümseyen yüzü vardı!

    2005’te Kraliçe, Garter Günü’nde… En prestijli Birleşik Krallık şövalye nişanı olan Dizbağı Nişanı, 1348’den beri hükümdar tarafından veriliyor.

    Kraliçe’nin ölümü şüphesiz pek çok kez tekrarlandığı gibi “bir devrin sonu” olacak, ama bu ölüm Kraliçe’nin dönemin­den kalan acılarla yüzleşmek için bilinçli bir çaba harca­mak, Kraliyet’in rolü üzeri­ne uzun süredir dillendirilen eleştirilere kulak vermek için bir fırsat olarak kullanılmadı­ğı sürece bir son değil, yeni bir başlangıç olmaya da gebe.

    1952’de Prenses olarak
    çıktığı yolculuktan babası
    Kral 6. George’un ölümünün
    ardından bir Kraliçe olarak
    dönerken.

  • Yeni Dalga’nın putkırıcısı: Sinemayı yıktı, baştan kurdu

    Sinemaya sürekli yeni bir perspektiften bakmayı asla bırakmayan, ölene kadar üreten, Fransız Yeni Dalga akımının en önemli temsilcisi usta yönetmen Jean- Luc Godard, 13 Eylül 2022’de 91 yaşındayken yaşamaktan “sıkıldı”. Onsuz bir sinemayı hayal etmek çok zor olsa da, bu yeri dolmaz yönetmenin filmleri daha uzun yıllar yeni sinemacılara rehberlik edecek.

    SEVİN OKYAY

    Aslında bizi vedalar ko­nusunda uyarmış sa­yılırdı. 2021 Mart’ının başında Hindistan’daki Ulus­lararası Kerala Film Festiva­li’nde uzun bir konuşma ya­pan (85 dakikaymış) Jean-Luc Godard (JLG), elindeki iki se­naryo bitince kendini emekli­ye ayıracağını duyurdu. Neye uğradığımızı şaşırdık! Godard, Yeni Dalga’nın yıldızıydı. Eli­mizde kalmış tek genç asiydi. Ve gerçek bir öncüydü. Oysa o sıralar, bir buçuk yıl sonra ona ağıtlar yakacağımız, hayli ileri yaşına rağmen aklımızdan bile geçmiyordu. Zaten onsuz bir sinema düşünmek de zordu.

    “Film hayatımı –evet, film yapma hayatımı– yazdığım iki senaryoyla sonlandırıyorum” demişti. “Ardından da, ‘hoşça kal, sinema’ diyeceğim”. Se­naryolardan biri Avrupa kamu hizmetleri kanalı Arte ile çeki­liyordu, diğerinin adı ise “Fun­ny Wars”du. Ancak bir sonraki Eylül’ün ortasında, İsviçre’de Rolle’deki evinde bizimle büs­bütün vedalaşacağını sanmam ki düşünmüş olalım. Vazgeçil­mez kalın çerçeveli gözlükle­ri ve ağzından düşmeyen si­garası ya da purosuyla, çeşitli rahatsızlıkları yüzünden ölme hakkını kullanmayı seçti; genç Jean-Luc’ün de yapabilece­ği gibi…

    Uzun süredir hukuk danış­manı olan Patrick Jeanneret, yaptığı şeyleri yapamaz hâle gelince ölmeyi istediğini söy­lüyor. Karısı Anne-Marie Mié­ville ise kestirmeden gitmiş: “Hasta değildi, canı sıkıldı”. Bunu anlıyoruz işte.

    İflah olmaz bozguncu! Vazgeçilmez kalın çerçeveli gözlükleri ve hınzır bakışlarıyla, Jean-Luc Godard, sinemada da hayatta da her daim yeninin peşinde alışıldık olan her şeyi yıkmaktan çekinmedi. Kendi arzusuyla çekilmeyi seçtiği hayatı da buna dahildi…

    1930’da Paris’te doğan Je­an-Luc Godard, 1960’lara ve sonrasına damgasını vuran Fransız Yeni Dalgası’nın (La Nouvelle Vague) öncü isimle­rinden biriydi. Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macronna Twitter’da “Yeni Dalga si­nemacılarının putkırıcı olanı” diye veda etti. Godard, döne­minin yönetmen ve film ku­ramcılarından André Bazin, François Truffaut, Eric Roh­mer, Jacques Rivette ve Clau­de Chabrol gibi isimlerle Pa­ris’te Cahiers du Cinéma der­gisine yazılar yazdı. “A Bout de Souffle”, “Une Femme est Une Femme”, “Pierrot le Fou”, “Vivre sa Vie”, “Le Mépris”, “Bande à Part” gibi filmler­le tanındı. Pek çok ödülün ya­nısıra 2010’da Akademi Onur Ödülü’ne de layık görüldü.

    1950’de Gazette du Cinéma ve 1952’de Cahiers du Ciné­ma için yazdığı yazılarla hem saygın bir film uzmanı hem de Yeni Dalga’nın önderlerin­den biri olarak kabul edildi. İlk kısa filmi “Opération Beton”u 1954’te yaptı. 5 yıl sonra ise adını Yeni Dalga dahilinde, ül­kesinde ve uluslararası sine­ma çevrelerinde duyuran, bu­gün de unutulmamış olan “A Bout de Souffle” (Nefes Nefe­se) ile yükseklere bir çıta dik­ti. O yıllarda sinemayı seven ve bilen bu genç eleştirmenler artık kendi filmlerini yapmak istiyorlardı ama paraları yok­tu. Küçük bir mirasa konan Claude Chabrol onlara yardım ediyordu. Hâli vakti yerinde bir ailenin çocuğu olan Go­dard ise ailesinden, arkadaşla­rından ve işyerlerinden, aslın­da mümkün olan her yerden para tırtıklayarak hem kendi film yapıyor, hem de Cahiers tayfasına film yapmaları için yardımcı oluyordu. 2007’de Guardian’ın onunla yaptığı bir söyleşide, “Film izlemek ve film yapmak için para çalıyor­dum” diyecekti.

    Kameranın isyanı Godard, elinde kamerasıyla 7 Mayıs 1968’de öğrenci eylemlerini filme alıyor.

    Daha sonra “Breathless” adıyla Richard Gere’li bir Amerikan versiyonu da yapı­lan “A Bout de Souffle”un ba­şarısında, Yeni Dalga’nın sa­vunduklarını uygulamalı ders olarak gösteren yönetmenin iki genç başrol oyuncusu Je­an-Paul Belmondo ile Jean Seberg’in gençleri etkileyen sihrinin de payı vardı şüphe­siz. Ancak sokaklara inmiş o sinema enerjisi, atlamalar, sı­ra bozmalar, hakim sisteme olabilecek her noktada karşı çıkmalar ve göz kamaştıran doğallık, iki kelimeyle Yeni Dalga, Godard’ın öncülüğünde yükseldi. Keşfetmekten, yeni­yi bulmaktan asla vazgeçme­yerek çok sayıda film yapan Godard film eleştirmeni, aka­demisyen ve sinemacı olma­nın ötesinde, 1972’deki “Tout va Bien”e kadar “Dziga-Ver­tov” grubu ile birlikte üretim ve dağıtım sistemini prole­taryaya yayma amacını güden “sosyalist sinema”nın savunu­cusu bir siyasi eylemci olarak da adını duyurdu. Sevmediği­miz dönemleri mutlaka vardır ama, onun emsalsiz sinema anlayışının ürünleri hâlâ yeni ve sinemaseverler için büyük değer taşıyor.

    Bağımsız Amerikalı sine­macı Hal Hartley, hayran ol­duğu Godard ile 1994’te yap­tığı bir söyleşide, Fransız yö­netmenin öz-portresi “JLG”ye giderken yanında bir arkada­şını da götürdüğünden söze­diyor: “Ben filmlerinizi çok beğenirim ama o çok azını görmüştü. Martin Donovan, sıkça birlikte çalıştığım bir aktör. Sürekli güldü”. Godard da gülüyor. Hartley, “Sinema­dan çıktığında sizin Groucho Marx’tan bu yana gördüğü en komik kişi olduğunuzu düşü­nüyordu” diye ekleyince üstat, “Bence bu bir iltifat” demiş.

    Sağı-solu belli olmayan bir sanatçı işte. Groucho Marx gi­bi olmayı gülerek kabul ediyor. Kapısına vurduğunda o kapıyı açıp seni bağrına basabilir, bir tekmede merdivenlerden aşa­ğı da yuvarlayabilir. Çok eski arkadaşı Agnès Varda uzaklar­dan kalkıp da onun Rolle’deki evine yemek saatinde geldi­ğinde uzun uzun kapıyı çaldığı hâlde açmamış. Sonunda Var­da geri dönmüş ama tatlı çö­reklerini de kapıya bırakmış. Bu anekdotu da son dönemin­deki kişisel belgesellerinin bi­rinde nakletmiş.

    “A Bout de Souffle”un efsanevi başrol oyuncuları Jean-Paul Belmondo ve Jean Seberg.

    Bir de şahsi anektod. Ne olsa yaşım buna müsait. Yıl­lar, yıllar önce Ankara’daki bir Yeni Dalga retrospektifin­de; Godard’ın “Le Carabiniè­res”inin (Jandarmalar) gös­teriminde görevliler maka­raları karıştırıp da ilk yarıda ölen iki adam ikinci yarıda ölü olduklarını bilmiyormuş gibi ortada dolaşmaya başlayınca, filmin çoğu genç olan izleyici­leri durumu rahatlıkla kabul etmişlerdi: “Godard bu, vardır bir bildiği”. Demek ki “sinema, kahramanlarını koruyor” diye düşünmüştüm. Ne de ol­sa filmlerde kronolojik sırayı sevmeyen, her fırsatta bozan da JLG’nin kendisiydi.

    André Bazin, genç yoldaş­ları Godard ve François Truf­faut’nun (ki naçizane en sev­diğimdir) bir kamera-stilo ile yazarmışçasına kameralarıyla filmi yazdıklarını söylemişti. Yeni Dalga ise (Fransız Yeni Dalga’sı) 1950’lerin sonundaki kimi genç film yönetmenleri­nin fevkalade bireysel üslup­larının ortak adıydı. Godard, Louis Malle, Chabrol, Truf­faut, Alain Resnais, Eric Ro­hmer, Agnès Varda ve Jacqu­es Demy’nin çoğu Cahiers du Cinéma kökenliydi. Dergi bazı yönetmenlerin aslında filmle­rine o filmin yazarı sayılacak kadar hakim olduklarını savu­nan “auteur” teorisini benim­semişti. Dönemdaşları olan Fransızlar ve hatta Krzysztof Kieślowski gibi Fransız olma­yan yönetmenler bu ilkeleri yüzyılın sonuna taşıdılar.

    Cannes’da kargaşa 68 isyanında Godard, François Truffaut’yla 1968 Cannes Festivali’nin iptal edilmesine neden olan protestolara öncülük etti. Sahnede çıkan arbedede en önde…

    Luc Besson, Patrice Lecon­te, Laurent Cantet ve Claire Denis sinemalarıyla Godard’ın ve Yeni Dalga’nın ilkelerini 21. yüzyıla götürdü. Yeni Dalgacı­lar konularını gölgelediği id­dia edilen yepyeni, pırıl pırıl bir teknik kullandı. Bir filmin hem ticarî, hem sanatsal başa­rı kazanabileceğini kanıtladı­lar. Sadece Fransa ile kalma­yıp, pek çok ülkenin sineması­na da o ülkenin adıyla anılan “yeni dalgalar” armağan etti­ler. Torino’daki bir retrospek­tifte filmlerinin çoğunu gör­müş olduğum yaratıcılarının huzurunda (başta Věra Chy­tilová olmak üzere) izlediğim Çek Yeni Dalgası ya da Prag Baharı’nı, Fransa’dan sonra ilk sıraya koyarım.

    Ezcümle, yeri dolmaz bir sinemacıyı kaybettik!

    Dostoyevski’nin Ecinniler’inden uyarlanan “La Chinoise”dan bir sahne.

    ARDINDAN NELER DEDİLER?

    Büyük yönetmenlerin vedası: ‘Onun gidişiyle yoksullaştık’

    Sinemanın bugününü şekillendiren önemli yönetmenler, çalışmayı hiç bırakmayan 91 yaşındaki Godard’ın ardından, onun kendileri üzerindeki etkisini anlattı. Mike Leigh’ten Martin Scorsese’ye, Claire Denis’den Abel Ferrara’ya…

    Onun filmlerini ilk kez 1960 Londra’sında 17 yaşında bir Salford’lu olduğu yıllarda izleyen ve Godard’ın ilk filminin onu gerçekten “Ne­fessiz” bıraktığını söyleyen İngiliz yönetmen Mike Leigh, bu kaybın ardından “nostaljik bir hüzün”le başbaşa kaldığını ifade ediyor. Martin Scorsese ise kimsenin onun kadar cü­retkar olmadığını hatırlatıyor, “‘Nefes Nefese’den itibaren bir filmin ne olduğunu ve nere­lere uzanabileceğini yeniden tanımladı” sözleriyle. “Onun filmlerini izlerken bir andan diğer âna, hatta bir kareden diğerine ne bekleyeceğinizi bilemezsiniz” derken onu canlı hissetmek için Godard’ın film­lerinin şimdi daha da gerekli olduğunu belirtiyor.

    Avrupa’nın en iyi (ve korkusuz) yönetmenlerinden biri saydığım Claire Denis “Ar­kadaşlarıma benim yaşadığım ama Jean-Luc’un terk etmiş olduğu bir dünyada yaşamayı hayal edemem derdim. Varlığı bana cesaret veriyordu. Filmle­ri bana sinema inancı aşılama­dı (çünkü zaten inanıyordum) ama kıt yeteneklerimle bile yolumu nasıl bulacağımı gös­terdi” diyor.

    Paul Schrader ise “Sine­mada Godard’dan önce ve Godard’dan sonra vardır. 15 yıl boyunca kendi Rubik kübü hâline gelene kadar sinemayı demonte etti, yeniden monte etti ve yeniden demonte etti” sözleriyle anıyor onu.

    Kelly Reichardt, Andy Warhol’dan önce ve sonra dünyanın farklı göründüğünü söyleyenlere Godard’ı düşü­nerek hak veriyor: “Öyle üret­kendi ve öyle uzun bir ömrü oldu ki! Suyunu içmeye devam ettiğimiz derin bir kuyu”.

    “Nefret verici” bulunmak­ta Pasolini ile yarışan ve onun çırağı olmakla iftihar eden Abel Ferrara, “Film yapmaya 1967’de 16 yaşındayken baş­ladım ve Hollywood dışında da filmler olduğunu keşfettim” diyor. “Bir seferinde büyük bir yöntemeni yer yutar, nesi varsa izler ve ilerlerdim ama onu hiç geçip ilerleyemedim” derken, eşsiz Terence Davies Godard yalnızca o zamanki yönetmenler üstünde değil, yeni senarist ve yönetmenler üzerindeki gücünü de vurgu­luyor: “Etkisi ve vahşi tutkusu çok yukarıda kalıyor bize göre. Ancak onu anar ve bu yansıyan görkemin tadını çıkarabiliriz. Gidişiyle yoksullaştık”.

    John Boorman ise Can­nes’da filmi olduğu zaman basın toplantılarının nasıl tıklım tıklım dolduğunu hatırlıyor: “Filmler hakkında konuşurken, yaparken olduğundan daha iyiydi ama büyük bir yenilikçiy­di. Film sanatını sınırlarına, hat­ta o sınırların ötesine uzattı”.

  • Sansasyonel vuruşların pîri 1.70’lik Hamburg efsanesi

    1.70’lik boyuna rağmen hava toplarının hâkimiydi; hafiften toplu olmasına rağmen sansasyonel vuruşların ustasıydı. Ceza sahasında topla buluştuğunu gördüğünüzde muhtemelen tabela değişirdi. Dört ayrı Dünya Kupası’nda gol atan ilk futbolcu da olan Hamburg efsanesi Uwe Seeler, 21 Temmuz’da son nefesini verdiğinde 85’indeydi.

    Sayısız gole imza attığı sağ ayağının heykeli bile dikilen Hamburg efsanesi Uwe Seeler (altta).

    Almanya’nın asırları­na damgasını vuran li­man kenti Hamburg’da 1936’da doğan Uwe Seeler, ha­yata futbolcu bir babanın oğlu olarak başlamıştı. Gündüzleri işçi tulumuyla limanda çalışan, mesai sonrası formayı üzerine geçirip fileleri sarsan Baba Se­eler’in amatör dönemde şehrin güzel bir mıntıkasına taşınması, zamanında haber bile olmuş­tu. Önce oğullarından Dieter bu oyuna sevdalanacak, ondan 5 yaş küçük kardeşi Uwe ise mil­yonların sevgilisi olacaktı…

    2. Dünya Savaşı’nda henüz çocuk yaşta olan Seeler birader­ler, harbin bitiminden ayrı alt­yapılarda oynamaya başlamış­tı. Abi Dieter hep gölgedeydi; bastıbacak Uwe ise hep gözde! İkisinin yolu, sonradan Ham­burg’da kesişecekti. Bundes­liga’nın kurulmasından önce 1960’da şampiyonluk yaşamış, 1963’te Almanya Kupası’nı be­raber kaldırmışlardı.

    1961’de Inter’in Uwe için yaptığı astronomik teklif üzeri­ne yakın arkadaşı Adi Dassler devreye girmişti. Kuzey Alman­ya’daki Adidas yönetimi de on­dan soruluyordu. Efsanevi mar­kanın yaratıcısının sağladığı ek maddi imkan, Hamburg’da kal­masını sağlamıştı. Kimbilir, git­se belki de Almanya’nın biricik Uwe’si olmayacak, ülkenin liya­kat nişanı bahşedilen ilk spor­cusu tarihe yazılmayacaktı.

    Kariyeri boyunca Ham­burg’da forma giyen Uwe, 19 yıl görev yaptığı takımında 476 karşılaşmada 404 kez fileleri sarsmıştı. Futbolu bıraktıktan yıllar sonra İrlanda’da iki gol at­tığında 42 yaşındaydı. Onu ha­zırlık maçı diye kandıran Cork Celtic, lisans çıkartıp ligde oy­natmıştı.

    Dünya Kupası’nda bir ikin­cilik, bir üçüncülük, bir de dör­düncülük tadan Seeler, millî formayla 72 maçta 43 defa ağ­ları havalandırmıştı. Dört farklı Dünya Kupası’nda gol atan ilk oyuncu olmuş, birkaç dakika sonra Pele aynı başarıyı tekrar­lamıştı.

    Hamburg’un bayrak adamı, Gerd Müller’den sonra Bun­desliga’da en çok gol atan ikin­ci oyuncu durumunda. Bir ara kulübünün başkanlığını da ya­pan Seeler, koltuğuna sıkıntılı bir şekilde veda etmek zorunda kalmıştı. Camia, 2005’te sayısız gole imza attığı sağ ayağının dev heykelini stadın önüne dikerek ona saygısını göstermişti.

    Gençler, torunu Levin Öztu­nalı’yı tanıyadursun, o çok özel­di; Hamburg’un gözbebeğiydi!

  • Yeldeğirmenlerine karşı ışık ve sevgiyle durdu…

    “Boşver Arkadaş”tan “Anlasana”ya, “Olanlar Olmuş”tan “Birleşsin Bütün Eller”e… Şarkılarıyla ışığa, sevgiye, barış ve doğaya çağıran yumuşacık bir ses sustu geçen ay. Hiçbir zaman anaakıma kapılıp gitmemiş, her dönemde kendisi olmayı, kendi sözünü söylemeyi başarmıştı. Hayalini kurduğu “Karanlıklardan sıyrılmış, her zaman hür ve aydınlık” dünyada şimdi…

    Türk pop müziğinin yeri doldurulamayacak isim­lerinden İlhan İrem’i, 28 Temmuz’da 67 yaşındayken böbrek rahatsızlığı nedeniyle kaybettik. Popülerliği yaşadı­ğı nesli aşıp, onu ilk dinleyenle­rin torunlarına kadar uzansa da hiçbir zaman pop’un kalıplarına sığamamış, yalnız kendi şahsı­na münhasır müziğini yapmaya, olduğu insan olarak kalmak için mücadele etmeye ömrü boyun­ca devam etmiş bir müzisyendi İlhan İrem.

    1955’te Bursa’da doğmuş; ço­cukluk yıllarını kendi deyimiyle “olağanüstü bir düş, sonsuz bir özgürlük”le geçirmişti. Grubu Meltemler’in Milliyet Liselera­rası Müzik Yarışması’nda Mar­mara birincisi olmasıyla başla­yan müzik kariyeri arkasında sayısız klasik bırakmıştı. 1973’te henüz 18 yaşındayken kendi im­kanları ile yaptığı ilk 45’liği “Bir­leşsin Bütün Eller – Bazen Neşe Bazen Keder” ona beklediği ba­şarıyı getirmemişti belki ama, Filistin sorununun ilham ver­diği “Bir dünya olsun ki barışla, sevgiyle, aşkla dolu / Bir dünya olsun ki insanların hepsi birer melekten…” sözleri onun nasıl bir müzisyen olacağının işare­tiydi. Dinleyenleri her zaman iyiye, güzele, doğaya, sevgiye ve barışa çağıran; bu dünyanın öte­sini görmeye çalışırken dünya­nın derdine-tasasına da gözünü kapatmayan…

    Yeşiller Partisi’nin de kurucuları arasında yer alan İlhan İrem bir çevre eyleminde (altta). 1974’te çekilen bir fotoğrafta kukla pozunda (altta).

    İlk 45’liği sadece 96 adet satarak hayalkırıklığı olmuş­tu; ancak plak firmasının ken­di bestelerini başka sanatçıla­ra söyletme talebini kabul et­meyerek yaptığı ikinci 45’liği “Yazık Oldu Yarınlara – Haydi Sil Gözlerini”, dillere pelesenk olan “Boşver, boşver arkadaş, başka bulursun” sözleriyle genç sanatçıyı bir anda Türkiye’de­ki en popüler şarkıcılardan biri hâline getirmişti. 1975’te ya­yımladığı üçüncü 45’liği “An­lasana” ile ise başarısı doruğa yükseldi. Her şeyin başlangıcı­nın bu şarkı olduğunu söylü­yordu İlhan İrem: Bursa’nın Kireçocağı sahillerinde çok rüzgarlı bir havada bestelediği “Anlasana”. “Sanki o dalgaların köpükleri satır satır bana sözle­ri ve melodileri taşıyordu. Daha önce yaşamadığım bir yıkan­mışlık duygusu içerisindeydim. Günün ilk ışıkları doğduğun­da şarkı her şeyiyle tamamlan­mıştı ve anlaşılmaz bir şekilde o dalgalar ve dava duruldu. Ben inanılmaz bir doğum sonrası heyecanıyla eve döndüm” diye anlatmıştı müzik tarihçisi Mu­rat Meriç’e o günü…

    1976’da dördüncü 45’liğin­deki “Kuklacı Amca” şarkısının Tanrı’yı sorguladığı gerekçesiy­le plak piyasadan toplatılmıştı. 80’lerin kara bulutları yaklaşır­ken, İlhan İrem de aşk şarkıla­rından memleket gerçeklerine doğru yöneldi. 1979’da senfo­nik yapıdaki “Sevgiliye” uzun­çalarında ilk defa kendi yazdığı sözler dışında bir şiire yaptı­ğı besteyi seslendiriyordu: Nâ­zım Hikmet’in “Hoşgeldin Ka­dınım”ı… 1981 tarihli “Bezgin” albümünde yer alan “Olanlar Olmuş” ise bir başka dönüm noktasıydı. 1980 darbesine Er­zincan, Sivas ve bütün Doğu Anadolu’daki 3. Ordu bölgelerin­de yaptığı iki yıllık askerliği sıra­sında tanık olan müzisyen, tez­keresini aldıktan sonra bir gece vakti döndüğü memleketinin siluetine bakarak yol kenarında bestelemişti “Olanlar Olmuş”u. Bir aşk acısını anlatıyor gibi görünen şarkı, aslında sokağa çıkma yasaklarında insanların evlerine çekilip ışıklarını sön­dürdüğü, “gülüşlerin bakış oldu­ğu”, “mevsimlerin soğuduğu” bu kasvetli dönemde kaybedilenle­re bir ağıttı.

    1992 tarihli “İlhan-ı Aşk” ve 1981 tarihli “Bezgin” albümlerinin kapakları.

    Bir ağıtla kapanan bu dö­nemi, 1983’te “Rock senfoni­si” olarak tanımladığı üçlemesi “Pencere… Köprü… Ve Ötesi…”y­le yeni bir dönem takip etti. İl­han İrem artık “ışık ve sevgiyle” çok daha dolu, daha mistik ama aynı zamanda daha politikti de… Kimsenin etliye sütlüye bulaş­maya cesaret edemediği bir dö­nemde İnsan Hakları Derne­ği’nin “İnsan Hakları Yarın De­ğil Şimdi” konserine katılıp aşkı anlatan şarkılarıyla bambaş­ka bir mesaj vermişti. 1988’de kurulan Yeşiller Partisi’nin ilk günlerinden itibaren içinde yer almış; hayatı boyunca da çevre yıkımına karşı sesini yükselt­miş, eylemlere katılmıştı. 1989 tarihli “Uçun Kuşlar Uçun” al­bümü için yaptığı “Şampiyon”­da “Atmosfer yavaşça deliniyor, gökyüzü küskün üstümüzde / Makinalar bir dünya kuruyor; radyasyon, hastalık peşimizde” sözleriyle çevre hareketine mü­ziğiyle de bir selam göndermişti. Aynı albümdeki “Blues for Mol­la” ise irtica eleştirisini gayet açıkça dile getiriyordu. Cevabı da açık olmuştu. “Sakıncalı” bu­lunan şarkının yayımlanmasına devlet izin vermedi. Bundan 10 yıl sonra Cumhuriyet’e yazdığı bir açık mektupta da “Fethullah Gülen’e Fetuş diye hitap ettiği için” yüklü bir tazminat cezası­na çarptırılacaktı.

    Oysa önce popüler müzi­ğin, toplumun dayattıklarının, ardından askerî diktatörlüğün, gericiliğin ve doğa katliamları­nın yeldeğirmenlerine karşı sö­zünü esirgemeyen bu asrî Don Kişot’un hayali hepimizi bir­leştirebilirdi: “Karanlıklardan sıyrılmış, her zaman hür ve ay­dınlık / Bir dünya olsun ki artık amaçlar bir, yok ayrılık…” Onu kendi sözleriyle uğurluyoruz: “Yeniden doğar her şey, ‘Her şey bitti’ dediğin anda bir gül kök salar damarlarında / Her şey bi­ter, bir şey bitmez.”