Harvard mezunu dâhi matematikçi Ted Kaczynski, 17 yıl boyunca Montana’da bir kulübeden gönderdiği bombalı mektuplarla, insanlığı esir ettiğini savunduğu teknolojiye karşı tek kişilik bir kampanya yürütmüştü. Özgürlük uğruna 3 kişinin ölümüne neden olan Kaczynski, 27 yılın ardından tutulduğu hücrede intihar etti.
Amerika’nın iki büyük gazetesi New York Times ve Washington Post 19 Eylül 1995’te bir manifesto yayımladılar. Metin şöyle başlıyordu: “Sanayi Devrimi ve sonuçları, insan soyu için bir felaket oldu. Bu sonuçlar ‘gelişmiş’ ülkelerde yaşayan bizlerin hayattan beklentilerini adamakıllı yükseltti; fakat toplumu istikrarsızlaştırdı, yaşamı anlamsızlaştırdı, insanı haysiyetsizliğe mahkum etti, geniş çaplı psikolojik (ve üçüncü dünya ülkelerinde fiziksel) acılara yolaçtı, doğal dünyaya ciddi hasar verdi. Teknolojinin ilerleyişine devam etmesi, bu durumu daha da kötüleştirecek (…) Bu yüzden endüstriyel sisteme karşı bir devrimi savunuyoruz. Bu devrim şiddet kullanabilir ya da kullanmayabilir, hemen gerçekleşebilir ya da on yıllara yayılmış nispeten aşamalı bir süreç izlenebilir. Ancak bu siyasi bir devrim olmayacaktır. Amacı hükümetleri değil, bugünkü toplumun ekonomik ve teknolojik temellerini yıkmak olacaktır”.
Bu satırlar FBI’ın taktığı adıyla “Unabomber” (üniversite ve havalimanı bombacısı) olarak bilinen Ted Kaczynski’nin meşhur manifestosundandı. Ancak pekala Al Gore’un Earth in the Balance’ından da alınmış olabilirdi. 1978’den 1995’e kadar 16 bombalama eyleminde pek çok insanın yaralanmasına, 3 kişinin de ölümüne neden olan Kaczynski’yle ilgili pek çok kişiye şok edici gelen de buydu: Onunla büyük oranda hemfikirlerdi. Oraya buraya bombalı mektuplar yollamıyorlardı belki, ama Sartre’dan Fanon’a ve Malcolm X’e uzanan çizgide şiddetle ilgili benzer tavır benimseyen başka birçok kişiyi de ikonlaştırmışlardı. Unabomber vakasının antisosyallikle topluma isyan, alternatif olanla su katılmamış delilik arasındaki çizgi üzerine bolca tartışmaya neden olmasının arkasında da bu yatıyordu. Kendisi, idam tehdidi altında bile akli dengesinin yerinde olmadığını kabul etmese bile…
Harvard mezunu bir matematikçiyken endüstriyel topluma karşı bombalı mektuplarla tek kişilik bir savaşa girişen Ted Kaczynski geçen ay hücresinde ölü bulundu.
Ted Kaczynski, Harvard mezunu dâhi bir matematikçiyken ancak teknolojinin ve uygarlığın uzağında özgür ve özerk olabileceği fikriyle Montana’da elektriği bile olmayan bir orman kulübesine yerleşmişti. Burada gündelik eşyalardan ürettiği elyapımı bombaları yine kitap, sigara paketi gibi gündelik nesnelerin içine gizleyerek toplumun “teknolojik temellerinin” yeniden üretiminden sorumlu gördüğü kişilere (üniversitelerin mühendislik, bilgisayar, kimya, genetik gibi bölümlerine, havayolları müdürlerine, uçak fabrikalarına vb.) gönderiyordu. Ancak ABD’nin en uzun süreli ve en maliyetli insan avının ardından, yayımlattığı manifesto yüzünden devrime varamadan yakalandı. Yazısından onu tanıyan kardeşi ihbarda bulunarak, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasını sağlamıştı.
Kaczynski, 27 senenin ardından tutulduğu hücrede intihar etti. Yapay zeka, artırılmış gerçeklik derken Orwellvari kıyamet senaryolarına giderek yaklaşan “teknoloji” ise eylemlerine devam ediyor.
“Yangın var” dendiğinde ilk akla gelen isimlerden Nurhan Damcıoğlu’nun aramızdan ayrılmasıyla neşemiz biraz daha eksildi. Damcıoğlu, yalnızca bir kanto icracısı değil, eski kantoları bulup çıkaran, dinleyiciye sunan bir araştırmacıydı da. Önemi de buradaydı. Ankara’dan başlayan ve bir ülkenin kalbinde yer eden fıkır fıkır bir ömür.
Bir geleneğin son temsilcilerinden Nurhan Damcıoğlu, 5 Haziran’da 82 yaşında hayata veda etti. Kantoyu geçmişten günümüze taşıyan Damcıoğlu, bilhassa 1970’lerde yaptığı çalışmalarla bu geleneği yeniden izleyicinin karşısına çıkardı. Elbette bunu yaparken tek başına değildi: Başta Huysuz Virjin olmak üzere, Oya Alasya’dan Ayben Erman’a o dönem gazino programlarında ya da plaklarda kanto söyleyen isimler, bu türü hep gündemde tutmuştu. Yine de kanto denince akla gelen ilk (ve çoğu zaman tek) isim hep Nurhan Damcıoğlu oldu.
Çok çocuklu bir ailenin üyesiydi Damcıoğlu. Hep kafasına koyduğunu yaptı; babası ve annesi de ondan desteklerini esirgemedi. Kulislere aşinalığı operada terzilik yapan annesinden geliyordu. Bale eğitimi alırken TRT Ankara Radyosu bünyesinde Çocuk Kulübü Korosu’nda şarkı söylemeye başladı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çocuk bölümüne girdi.
Cüneyt Gökçer, azmiyle dikkatini çeken Nurhan Damcıoğlu’nu Eskişehir’de yeni kurulan Şehir Tiyatrosu’na konuk oyuncu olarak gönderdi. Damcıoğlu, oradan da İstanbul’a sıçradı. Nisa Serezli’den Engin Cezzar’a, Sadri Alışık’tan Gülriz Sururi’ye büyük isimlerle çalıştı. Bunlar arasında biri özellikle önemli: Arena Tiyatrosu’nda yöneticiliğini yapan Mücap Ofluoğlu, ona kanto söylemesini öneren isim. Bir oyunda Toto Karaca’dan dinlediği “Fındıkkurdu” kantosuna vurulan Damcıoğlu, sonrasında onun peşine düşüyor. Bestecisi Fehmi Ege, ona bu kantoyu öğretmekle kalmıyor, başka kantoları da önüne yığıyor. Sonrası, kantolarla geçen bir ömür… Damcıoğlu, yalnızca kanto söyleyen değil, tarihini de araştıran, bulduklarını heyecanla dinleyicilerin önüne çıkartan bir isim. Önemi de burada.
1970’lerde yaptığı “Kantolar” uzunçalarının kapak fotoğrafında Nurhan Damcıoğlu.
Damcıoğlu, 12 Eylül sonrasında söyledikleri ve yaptıkları “genel ahlaka mugayir” bulunduğu için TRT’den veto yedi. Onu Ramazan’da hatırlayan yapımcılar, bu karar sonrasında tamamen unuttu. Oysa 1972’de katıldığı bir TRT programında Niko, Anjel ve İsmail Dümbüllü’den el almış; bu üç duayen bayrağı ona devretmişti. Neyse ki sahnelerden çekilmedi, hep halk huzurunda kaldı.
Nurhan Damcıoğlu, arada yaptığı “aranjman” denemelerini saymazsak, hep kanto söyledi. Kayıtlara geçsin diye altını çizeyim: Kıbrıs Harekatı sonrasında Ecevit’i destekleyen bir plağa da imza attı. Plakta, sözleri dönüştürülmüş iki kanto vardı: “Zafer Kantosu (Koşa Koşa)/ Yunanın Hâline Vay (Kabağı da Boynuma Takarım)”. Ardarda yaptığı iki albüm, “Kantolar (1977) ile “Direkler Arasında 12 Koca” (1978) ve Almanya piyasasına sunulmak üzere yaptığı “Disco Kanto” (1980) ilk dönem albümleriydi. Kanto külliyatının en bilinen eserleri bu albümler aracılığıyla evlere girdi.
Nurhan Damcıoğlu’nun aramızdan ayrılmasıyla neşemiz biraz daha eksildi. Neyse ki eski görüntüleri, kayıtları hep bizimle kalacak.
Suna Kan, adından söz ettiren kadın kemancıların bir elin parmaklarını geçmediği bir dünyada doğdu. Ne bir orkestra şefinin protejesi ne de köklü bir keman geleneğinin parçasıydı. 1948’de onun için çıkarılan özel yasanın sunduğu desteği, ülkesinin müziğine sunduğu katkıyla geri ödedi. Devlet erkanı ise cenaze törenine ilgi göstermedi.
Suna Kan denince 1952’de birincilikle bitirdiği Paris Konservatuvarı’ndan döneminin yüzakı Ankara Oda Orkestrası’na aynı ülkeyi paylaştığı kişilerin göğsünü gururla kabartan pek çok fotoğraf geliyor insanın gözünün önüne. Ancak bunlardan bir tanesi var ki onunla birlikte genç cumhuriyetin öyküsünde de bir dönüm noktası. 1948’de çekilen bu karede, bir tarafta henüz ayakları oturduğu koltuktan yere değmeyen İdil Biret, bir tarafta ömrü boyunca sol elinin bir uzantısı olacak kemanıyla 12 yaşındaki Suna Kan var. Ortalarına oturmuş Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yüzünden bu sevimli çocuklara duyduğu sempatiyle birlikte, yetenekleri karşısında gösterdiği tevazu ve saygıyı da okuyabiliyorsunuz. Klasik müzik yapan harika çocukların idollük koltuğunu epeydir genç pop starlara kaptırdığı, onların da yeni hâkim ideolojiyle çeliştikleri noktada her an alaşağı edilebilecekleri endişesiyle rol model olma sorumluluğundan kaçındıkları bir dünyaya oldukça yabancı, uzak bir dönemin hatırası bu kare.
İdil Biret’le birlikte Türkiye’nin ilk “harika çocuk”u olan Suna Kan, devlet bursuyla gönderildiği Paris Konservatuvarı’nı birincilikle bitirmişti
Aynı yıl kendi isimleriyle anılan özel bir yasayla yurtdışına gönderilen bu iki çocuk için ise sorumluluğun bambaşka bir anlamı vardı. O dönem dünyada adından söz edilebilecek kadın kemancıların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Ne büyük bir orkestra şefinin protejesi ne de köklü bir keman geleneğinin parçası olan Suna Kan, yalnızca Türkiye’de yetenekli müzisyenlere başka ihtimallerin kapısını açmadı, dünya müzik tarihinde de ilham veren bir örnek oldu. 1954’te Cenevre ve Viotti yarışmalarındaki birincilikleri, Fransa’dan Etiyopya’ya onlarca ülkede verdiği konserler ile Türkiye’den bir kadın kemancının dünya çapında başarıya ulaşabileceğini gösterdi. Üstelik bu başarıya geniş repertuvarında mutlaka Türk bestecilere de yer vererek ülkesinin müziğine katkı sunma ilkesinden taviz vermeden ulaştı.
Pekala Paris’te kalabilirdi ama Türkiye’ye dönmeyi tercih etti. 1977’de kendisi gibi devlet sanatçısı olan orkestra şefi Gürer Aykal’la birlikte kurdukları TRT Ankara Oda Orkestrası, çoğu yurtdışında 100’e yakın konser verdi. Adnan Saygun “Concerto da Camera”sını, Necil Kazım Akses “2. Senfoni”sini bu topluluk için besteledi. Fransız besteci Max Pinchard, Fransa’da ilk defa Ankara Oda Orkestrası’nın seslendirdiği “Choral” adlı yapıtını topluluğa adadı. Ölümler ve hastalıklar topluluğu dağıtmasa kimbilir daha neler olacaktı…
Bütün bu istisnai hayat, dünyaya sanki kemanıyla gelmiş gibi görünen bir çocuğun bir parça desteklenmesiyle başlamıştı. Onun için çıkarılan yasa, 1998’e kadar onlarca özel yetenekli çocuğun daha hayatını değiştirdi. Bugün ise Türkiye’nin harika çocukları dünyada tek başlarına. Aynı, devlet erkanının cenazesine uğramadığı Suna Kan’ın tek başına kalması gibi.
Türkiye’de tarih alanının en önemli isimlerinden Zafer Toprak, cumhuriyetin 100. yılında pek çok yeni çalışmaya imza atmak üzereyken aramızdan ayrıldı. Boğaziçi Üniversitesi, Tarih Vakfı ve Yurt Yayınları gibi köklü kurumların tarihinde izini bıraktı, yüzlerce öğrenci yetiştirdi, eserleriyle özgün ve çokyönlü bir tarih anlayışının temsilcisi oldu.
Zafer Toprak, zengin yayın külliyatı ve farklı alanlara yayılan çalışmalarıyla özgün bir tarihçi; bilimin temel kriterlerini içselleştirmiş, sağlam kurumların gücüne inanan, çokyönlü bir 20. yüzyıl aydınıydı.
2. Dünya Savaşı ertesinde 1946’da İstanbullu öğretmen bir anne-babanın çocuğu olarak Zonguldak’ta doğdu. İlkokul döneminde İstanbul’a döndükten sonra Saint-Joseph Lisesi’nin ardından 1969’da Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. 1968 Mülkiyesi’nde bulunmak onun için önemli bir tecrübeydi.
İngilizcenin öneminin farkında olan Toprak, üniversitenin ardından yüksek lisans eğitimini Londra Üniversitesi’nde tamamladı. Ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ndeki doktora eğitimi sırasında yazdığı 2. Meşrutiyet dönemine odaklanan “Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918)” başlıklı tezi, Türkiye’nin en çok referans verilen doktora tezlerinden biri oldu. 1977’de ise, emekliliğine dek yaklaşık 40 yıl boyunca parçası olacağı Boğaziçi Üniversitesi Beşeri Bilimler Bölümü’ne katıldı.
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nün kurucu başkanı Zafer Toprak, 40 yıl boyunca Boğaziçi Üniversitesi’nde ders vermişti. (FOTOĞRAF: SEBATİ KARAKURT)
1992’de Boğaziçi Üniversitesi’nin seçimle göreve gelen ilk rektörü Prof. Üstün Ergüder, ondan Atatürk Enstitüsü’nü farklı disiplinleri kesiştiren bir yüksek lisans ve doktora programı hâline getirmesini rica etmişti. 1992-2013 arasında enstitünün kurucu başkanı olarak görev yapan Toprak, bu süre zarfında akademik kadrodan ders içeriklerine her konuyla titizlikle ilgilendi; farklı disiplinlerden öğrencilerin çok çeşitli konular üzerinden geç Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerine eleştirel bir şekilde yaklaştığı, uluslararası saygınlığa sahip bir kurum oluşturdu.
Zafer Toprak’ın bilimsel özgünlüğünün temelinde nicelikten çok nitelikle ilgilenmesi; eserlerinin konu çeşitliliği; kaynaklarının zenginliği ve ele aldığı toplumsal kesimlerin farklılığı yatıyordu. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde (1908-1946) siyasi elitten işçilere, kadınlardan tüccarlara ve düşünürlere dek toplumun çeşitli kesimlerinin dönüşümlerini farklı boyutlarıyla değerlendirdi.
Zafer Toprak, üniversite dışında Yurt Yayınları’nın ve Tarih Vakfı’nın da kurucuları arasında yer aldı. Hazırladığı sergiler, tarihe ilgi duyan pek çok kişiye ilginç hikayeler nakletti. Yazdığı kurum tarihi kitaplarıysa, iktisadi kurumların güçlü bir ekonomik ve toplumsal hayatın ne kadar önemli bir parçası olduğunu gösterdi.
Hoca, cumhuriyetin 100. yılında pek çok çalışmaya imza atmak üzereyken aramızdan ayrıldı. Bu eserlerden bazılarının ileriki günlerde yayımlanacağını umuyoruz. Eserleri bu alanda çalışan herkes için referans olmaya devam edecek.
Bugün birçok Batılı demokraside yükselişte olan popülist, sığ milliyetçi, “palyaçovari” siyasetçilerin rol modeli eski İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi 86 yaşında hayata veda etti; arkasında 86 dava ve 4 bini aşkın duruşma bıraktı. Gaflarıyla meşhur politikacı, medya ve siyasetteki gücü sayesinde bu davalardan hiçbirinden hapis cezası almamayı başarmıştı.
Bugün Batılı ülkelerde Viktor Orbán, Donald Trump gibi birçok politikacı, siyasi tarzlarının ilhamını büyük oranda bir kişiden alıyorlar: İtalya’nın eski başbakanı ve işinsanı Silvio Berlusconi. Geçen ay lösemi nedeniyle 86 yaşında ölen Berlusconi, siyasi zaferlerle olduğu kadar gaflar, davalar ve skandallarla dolu hayatıyla da hepsinin öncülü olmuştu.
Orta hâlli bir ailenin en büyük çocuğu olan Berlusconi, iyi bir eğitim almış, hukuk okumuştu. Üniversitedeyken başladığı emlak danışmanlığı işi ve ardından babasının çalıştığı banka, ona inşaat sektörünün kapılarını açmıştı. Milano’daki dev inşaat projesi “Milano 2”, basının dikkatini çeken ilk işlerindendi. Medya sektörüne ise ilk defa 1972’de, 2 km. çapında bir alana yayın yapan, İtalya’nın ilk özel kanalı Telemilano’yla girdi; 3-4 yıl içinde tüm Lombardiya bölgesine yayın yapmaya başladı. 80’lerde ise başka yerli kanalları da şirketi Mediaset’in bünyesine katarak İtalya’nın görsel medyadaki en büyük oyuncularından oldu. 1986’da futbol kulübü AC Milan’ı satın alarak takımı batmaktan kurtardı ve sonra da onu ligin en büyüklerinden birine dönüştürdü. Medyadaki güçlü konumunun yanında, İtalya’da adı skandallarla anılan Propaganda Due Mason Locası’na üyeliği de ona hem Sağ’dan hem Sol’dan siyasetçilerle içli-dışlı olma imkanı vermişti.
Berlusconi sayısız estetik müdahaleden sonra kendi kendisinin balmumu heykeli gibi gözükmeye başlamıştı.
Kaderini tamamen değiştiren hadise ise 1992’deki “Temiz Eller” operasyonu olacaktı. Bu operasyon 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan siyasi partileri silip süpürmüş, kimilerinin “İkinci Cumhuriyet” adını verdiği 1994 seçimleri sonrası dönemde Berlusconi böylece yeni ve güçlü bir aktör olarak öne çıkabilmişti.
Berlusconi’nin siyasete girişi bugün bile tartışmalı bir konu. Medyadaki konumu ona zaten ülke siyasetinde etkili olma imkanı tanımışken, bu adımı atmasını, şirketleri hakkında başlatılan soruşturmaların önüne geçme veya “dokunulmazlık alma” amaçlarına bağlayanlar da var. Hangi amaçla olursa olsun, Berlusconi’nin seçimlerden 4 ay önce kurduğu Forza Italia partisi, medya gücü ve kurduğu ittifaklar sayesinde İtalyan siyasi tarihinde bir partinin aldığı en yüksek oyu almıştı (%21). Seçimlere girmeden önce verdiği medya patronluğundan çekilme sözünü ise açılan davalara rağmen ölene kadar yerine getirmeyecekti.
Berlusconi, 2011’de güvenoyu alamaması üzerine istifa edişine kadar sürdürdüğü üç dönemlik başbakanlığında, gafları, lakayt demeçleriyle popülist “palyaçovari” siyasetçilerin öncüllerinden oldu. Yolsuzluk, cinsel taciz suçlamalarıyla açılan sayısız davadan hapse girmeden sıyrılmayı başardı.
2011 sonrasında başbakanlık koltuğuna bir daha oturamadı belki ama İtalyan siyasetinde ölene kadar söz sahibi olmaya devam etti. Bugünkü İtalyan başbakanı sağ popülist Giorgia Meloni’yi de bulunduğu yere taşıyan onun desteğiydi. Öldüğünde hâlâ şirketlerinin çoğunluk hissesinin sahibi ve İtalya’nın en zengin iş insanlarından biriydi.
Berlusconi, 80’lerde yerli kanalları bünyesine katarak şirketi Mediaset’i görsel medyadaki en büyük aktörlerden biri hâline getirmişti.
Berlusconi ve unutulmaz gafları
2002 AB’nin gayriresmî bir toplantısında fotoğraf çekilirken İspanya Dışişleri Bakanı’nın arkasından “boynuzlanmış” anlamına gelen el hareketini yaptı.
2003 Bir röportajında Mussolini’yi savunmak üzere “Mussolini asla kimseyi öldürmedi. Tatil için insanları sürgüne gönderdi” dedi.
2002’de bir Avrupa Birliği toplantısında İspanya Dışişleri Bakanı’nın arkasından “boynuzlanmış” anlamına gelen el hareketini yapan Berlusconi…
2006 Taraftarlarına seslenirken “Sadece Napolyon benim yaptığımdan daha fazlasını yaptı, ama ben kesinlikle ondan daha uzunum” dedi.
2008 ABD’nin ilk siyah başkanı Barack Obama seçildiğinde onu “yakışıklı, genç ve yanık tenli” diye övdü.
2009 Abruzzo depremi sonrası, çadırlarda yaşayan afetzedelere “Buna bir haftasonu kampı gözüyle bakın” tavsiyesinde bulundu.
2009 “Bunga-bunga” telefon tapesi skandalından sonra “Dün yatak odamın önünde bir sıra vardı. 11 kişi bekliyordu. 8 tanesini yaptım çünkü daha fazlasını yapamazdım; herkese yetişemezsiniz” dedi.
2010 “2. Dünya Savaşı’nda bir Yahudi başka bir Yahudiyi yüksek bir kira karşılığında saklıyormuş ve ona savaşın bittiğini söylememiş” diye fıkra anlattı.
Sahaflar Çarşısı’nın son büyük isimlerinden, Şeyhü’l-sahhafin İbrahim Manav, 12 Mayıs’taki vefatının ardından Edirnekapı Mezarlığı’nda toprağa verildi. Çarşı’nın yangın öncesi günlerini görmüş son ustalarından olan Manav, Müteferrika baskısı kitaplar ve mezat yöneticiliği konusundaki uzmanlığı ile yeri doldurulamayacak bir boşluk bıraktı.
Sahaflar Çarşısı’nın yaşayan son büyük üstadı İbrahim Manav, 12 Mayıs’ta vefat etti. Siirt kökenli bir aileye mensup olan İbrahim Bey, 1939’da Vefa semtinde doğdu. Manavlık ile uğraşan babası, oğlunu Sahaf Naki Bora’nın vasıtasıyla Sahaflar Çarşısı’nın kıdemli ustalarından İsmail Dilmen’in yanına çırak olarak verdi. 6 Ocak 1951’de yanan ve daha sonra Prof. Fahrettin Kerim Gökay’ın belediye başkanlığı sırasında yeniden yapılan çarşıda çıraklığa devam eden İbrahim Manav, 2016’da geçirdiği hastalığa kadar dükkanından ayrılmamış, adeta Sahaflar Çarşısı’nın hafızası olmuştu.
Arapçayı anadili gibi bilmesi, Osmanlıcaya olan derin hakimiyeti, hat konusunda ustalardan aldığı eğitim ile uzmanlaşmış olması önemli özelliklerindendi. Çok kitap görmüş, önemli kütüphaneler satmış olması nedeniyle Ortadoğu ve Türkiye’nin sayılı yazma uzmanlarından biriydi. Ustasına duyduğu sevgi ve saygı nedeniyle, dükkanına onun soyadı olan “Dilmen” adını vermişti.
20 numaralı dükkanı adeta bir akademi gibiydi. Özellikle sabah saatlerinde, muhtelif yüzyıllara tarihlenen yazmaların durduğu raflara dayanıp meraklıya, tüccara, koleksiyoncuya eserleri gösterdiğine, göstermekle de kalmayıp özelliklerini bir bir sayıp döktüğüne şahit olurdunuz. Onun “Bak şekerim” hitabıyla başlayan hat, yazma eser, matbu kitap muhabbetlerine doyum olmazdı. Bilgi aktarmaktan asla vazgeçmez, öğretmek arzusuyla cömertçe bütün bildiklerini anlatırdı. Ustalarından aldığı terbiye gereği bunları yazmamış olsa bile “sözlü, nakli” usulle pek çok bilgiyi detaylarıyla, kaynaklarıyla, delilleriyle meraklılarına aktarmıştır.
İbrahim Manav, Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndaki Dilmen Sahaf’ta…
İbrahim Manav ustamızın en büyük özelliklerinden biri Müteferrika baskısı kitapların uzmanı olmasıydı. Ömrü boyunca Müteferrika baskıları ile uğraşmış, onları almış-satmış, bu eserlerin takımını pek çok kez biraraya getirmişti. Müteferrika baskısı kitap gördü mü, eksik, yırtık, hırpalanmış demeden dayanamaz alır, dükkanında bulundururdu. Parça Müteferrika eserlerinin eksiklerini diğer parçalarla tamamlatır, restore ettirir, özel cilt yaptırır, öyle satardı.
İbrahim Manav’ın bir başka özelliği de Beyazıt Sahaflar Çarşısı’nın son mezat ustası oluşuydu. Çarşının güzel günlerini yaşadığı 1970’lerde, bir sahaf geleneği olan kitap mezatlarının tek yöneticisi İbrahim Manav ustamızdı. Kime hangi kitabı satacağını bilir, müzayedeyi ona göre idare ederdi. Manav, Simurg Kitabevi’nin bir müzayedesinde Sahaf Murat Uncu’ya el vermiş, bundan sonra ustanın öğrettiği usulde müzayede yapmasını tembihlemişti.
Son yıllarda evden çıkamayan İbrahim Manav yine de kitap haberlerini takip ediyor, kitap hafızasını taze tutmaya çalışıyordu. 13 Mayıs 2023 günü Fatih Camii’nde pek çok kıdemli sahafın, İstanbul Valisi’nin ve üniversite hocaları, kitapsever, sahaflar çarşısı müdavimi kalabalık bir kitlenin ebediyete uğurladığı İbrahim Manav, 2021’de Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmüştü.
Kendisine dair anı ve anekdotlar, Turan Türkmenoğlu’nun yakın zamanda yayımlanan Sahaflar Çarşısı’nda Görüp İşittiklerim kitabından okunabilir.
Türkiye 2. milenyuma enflasyon ve işsizlik rakamlarındaki yükselişle girmişti. Şubat 2001’deki “Anayasa krizi” ise ekonomiyi anafor gibi dibe çeken dalganın başlangıcı olmuştu. O sırada Dünya Bankası Başkan Yardımcısı olan Kemal Derviş, ekonominin dümenine geçmeyi kabul ederek Türkiye siyasi-ekonomik tarihinde derin bir iz bırakacaktı.
Türkiye’nin 19 Şubat 2001 günü Millî Güvenlik Kurulu toplantısında yaşanan “Anayasa kitapçığı krizi” üzerine patlak veren ekonomik kriz sonrasında tanıştığı; kimilerinin çok eleştirdiği; kimilerinin ise “kurtarıcı” hatta “Mesih” gözüyle baktığı Kemal Derviş 8 Mayıs’ta 74 yaşında yaşamını yitirdi.
Derviş, Arnavut kökenli bir Türk iş insanıyla Almanya Büyükelçisi Franz Von Papen’in sekreterliğini de yapmış Alman bir annenin çocuğu olarak, 10 Ocak 1949’da İstanbul’da dünyaya gelmişti. Büyükada’da geçirdiği çocukluk ve gençlik yıllarından sonra London School of Economics’te lisans ve yüksek lisans eğitimini, ardından da 1973’te Princeton Üniversitesi’nde ekonomi üzerine doktora eğitimini tamamlamıştı.
Doktorasını bitirir bitirmez Ankara’ya gelmiş, 1973-1976 arasında bir yandan Hacettepe ve ODTÜ İktisat bölümlerinde öğretim üyeliği yaparken, bir yandan da CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit’e ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanında danışmanlık yapmıştı.
Kemal Derviş, Bakanlık döneminin ardından, 3 Kasım 2002 seçimlerinde CHP listelerinden milletvekili de seçilmişti.
Siyasete ilgisi, belki de ailevi köklerinden geliyordu; zira altıncı göbekten büyük büyük dedesi Halil Hamid Paşa da 1782’de Sultan 1. Abdülhamid tarafından tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşayan ülkenin sadrazamlık koltuğuna mali ve idari reformları hayata geçirmek üzere getirilmiş; ancak 3 yıl geçmeden sürüldüğü Bozcaada’dan kesik başı İstanbul’a gönderilmişti!
Derviş’in Türkiye siyasetiyle ilk imtihanı da çok uzun sürmemiş, 1980 darbesine giden süreçte ülkedeki şiddet olaylarının artması ve siyasi istikrar ortamının bozulmasıyla Derviş de yeniden ABD’ye dönmüştü. 1978’de “Dış Ticaret ve Planlama” üzerine teziyle Princeton’dan doçentlik unvanını alan 29 yaşındaki Derviş, uzun yıllar görev yapacağı Dünya Bankası’nda çalışmaya başlamıştı. Burada kariyer basamaklarını hızla tırmanmıştı. 1982’de Endüstri Stratejileri ve Politikaları Daire Başkanlığı’na, 1986’da Dünya Bankası’nın Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu baş ekonomistliği görevine getirilmişti. Bu görevi sürdürdüğü dönemde Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrası bir paradigma değişikliğine sürüklenen Doğu Bloku ülkelerinin pazar ekonomisine geçiş sürecinde görev almıştı. 1996’da ise Atilla Karaosmanoğlu’nun ardından Dünya Bankası Başkan Yardımcılığı görevine yükselen ikinci Türk olmuştu.
Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de içine düştüğü mali krizler, Kemal Derviş’in Dünya Bankası’ndaki 22 yıllık kariyerini sonlandırarak ülkeye geri dönmesine yolaçtı. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit tarafından Türkiye’ye davet edilen Derviş, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirildi; o dönemde “Derviş Reformları” olarak da ünlenen “Güçlü Ekonomi Programı”nı ortaya koyan ekibin lideri oldu.
Kemal Derviş, 2001 ekonomik krizinin ardından kendisini Türkiye’ye davet eden dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile…
Derviş’in ekonomi politikası, dönemin koalisyon hükümetinin Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ve Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ile görüş ayrılıkları yaşamasına rağmen, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı tarafından da sürdürüldü. Böylece mali (fiskal) disiplin ile birlikte kamu gelir-gider dengesi sağlandı, enflasyonla beraber risk primi düştü ve Türkiye ekonomisine güven geldi.
Ekonomi bilimi tarafından net bir şekilde tanımlanmış olan “ortodoks” ekonomi programının başarılı ile uygulanması sürecinde, Merkez Bankası ve bağımsız denetim-gözetim kurumlarına yasal olarak verilen ve siyasi otoritenin doğrudan müdahale etkisini azaltan Derviş dönemi reform çalışmalarının önemli katkıları vardı. Ancak siyaseten alınması zor ekonomik kararların siyasi irade tarafından alınabilmesi, ekonomik başarıyı getiren birincil neden olmuştu.
Derviş’in sosyal demokrasi, küreselleşme alanlarında yaptığı çalışmalar incelendiğinde, küresel ekonomik düzene koşulsuz destek veren “saf piyasacı” bir ekonomist olmadığı görülür. Onu, bağımsız düzenleyici ve denetleyici kurumların yardımıyla, kamu gücünün doğrudan piyasanın işleyişine karışmadığı ama etkili olduğu; adaletli bir gelir dağılımı ve fırsat eşitliğini ulaşılması gereken ana hedefler olarak gören bir ekonomist diye değerlendirmek daha doğrudur.
Foreign Policy, 2005’te Derviş’i “Dünyanın en etkili 100 entelektüeli” listesine almıştı.
Derviş, teknokrat Bakanlık döneminden sonra siyasete doğrudan katılma kararı aldı. Ekonomi programı tamamlanmadan, dolayısıyla sonuçları tam olarak alınmadan erken seçim ortamına giren Türkiye’de, Başbakan Bülent Ecevit’in yardımcısı Hüsamettin Özkan ve dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem İpekçi ile birlikte Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. Ancak daha sonra sürpriz bir şekilde Cumhuriyet Halk Partisi’nden milletvekili adayı olarak 3 Kasım 2002 seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili seçildi.
Siyasi kariyerinde istediği başarıyı yakalayamayan Derviş, 2005’te milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı’na aday oldu. Genel Sekreter Kofi Annan tarafından UNDP Başkanı olarak atandı ve 2009’a kadar bu görevi sürdürdü. 2005’te Foreign Policy tarafından “Dünyanın En Etkili 100 Entelektüeli” listesinde 67. sırada yer alan Derviş, tüm üstün meziyetlerine rağmen, bir daha Türkiye siyasetinde etkili bir görev üstlenemedi.
2.Dünya Savaşı’nın dehşetini yeni yeni üzerinden atan bir neslin genç kadınları değişimin peşindeydi. Mary Quant, mini etekten tayta, düz ayakkabılardan suya dayanıklı rimele, hayatlarının kontrolünü kendi ellerine almak isteyen bu neslin üniformalarını tasarladı. 13 Nisan’da öldüğünde 60’lar modasında estirdiği değişim rüzgarı hâlâ etkisini koruyordu.
Londra’yı sallayan 60’lar “gençlik depremi”nin soundtrack’ini Beatles yazdıysa, kostüm tasarımcısı da Mary Quant’tı. Genellikle söylendiği gibi mini eteğin mucidi değildi belki -André Courrèges de aynı dönemde etek boylarını yukarı çekmişti- ama, onun elinde bu devrimci kıyafet, savaş sonrası karneye bağlanmış bir hayatın çıkışında kadın özgürleşmesinin, eğlencenin, cüretkarlığın, aslına bakılırsa topyekun yeni bir hayatın sembolü hâline gelmişti.
O dönemin kadınları hayatlarının, kariyerlerinin, doğurganlıklarının kontrolünü ellerine alan ilk nesildi. Bu yeni nesil, 2. Dünya Savaşı’nın dehşetini taşıyan bir tarihten kopmak, ebeveynlerinden farklı seçimler yapmak istiyordu. Quant, çığ gibi yaklaşmakta olan değişim arzusunu içgüdüsel olarak sezmiş; bu yeni tavrın yeni bir gardroba ihtiyaç duyacağını isabetli şekilde öngörmüştü. Sonuç, zamanın ruhuna toz yutturarak onu peşinden sürükleyen, bugün bile moda anlayışımızı şekillendiren tasarımlar olacaktı.
Giderek kısalan etekler ve alçalan topuklarla 60’ların özgürleşen kadınlarının ihtiyaçlarına uyumlu yeni bir gardrop tasarlayan Mary Quant.
Barbara Mary Quant, 1930’da Londra’nın güneyinde iki öğretmenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1953’te Goldsmiths’in illüstrasyon bölümünden mezun oldu; sonraki 1 yılını bir şapkacıda çalışarak geçirdi ama bundan nefret etti. “Bir düşes gibi görünmekle ilgilenmiyordum” diyordu. Bir avuç kadının birkaç saatliğine takıp kenara atacağı şapkalar için günlerini harcamak onu heyecanlandırmıyordu. Birilerinin, kendisi ve arkadaşları gibi kadınları işe yetişmek için otobüsün arkasından koşarken ayaklarına dolaşacak eteklerden kurtarması gerekiyordu. Mini etek ve altında rengarenk opak taytlar, evin dışında bir hayatın ve beraberinde getireceği sonsuz olasılıkların aksesuarı olarak düşünülmüştü. Bu genç kadınları çanta taşıma yükünden azat etmek için, kıyafetlerinin her yanına cepler eklemişti. Bütün gün çalışıp, bütün gece dans edebilmeleri için ayakkabıların topuklarını alçaltmıştı.
Moda yazarı Ernestine Carter “doğru zamanda, doğru yerde, doğru yetenekle doğmak pek az kişiye nasip olur” demiş ve son dönemde bu şansa mazhar olan modacıları “Chanel, Dior ve Quant” olarak saymıştı. Mary Quant’ın 1955’te King’s Road’daki ilk mağazası Bazaar’ı açışı, Coco Chanel’in savaş sonrası Paris’teki mağazasını yeniden açmasıyla hemen hemen aynı tarihlere denk geliyordu. Her ikisi de Dior’un “New Look”unun başını çektiği yüksek modanın dışarıda bıraktığı genç-bağımsız kadınları giydirmeye talipti. Quant aralarındaki farkı “benim Chanel’den daha güzel bacaklarım vardı” diyerek özetleyecekti.
Brigitte Bardot, Audrey Hepburn, Twiggy, Beatles, Rolling Stones gibi ikonları giydirmeye başlayan Bazaar, kısa sürede 1960’lar Londrası’nın en canlı çekim merkezlerinden biri hâline geldi. Kıyafetleri ucuz değildi belki ama, çalışan bir kadın için ulaşılabilir fiyatlardaydı. Bunun da etkisiyle müşterilerin oluşturduğu kuyruklar uzarken, şemsiyelerini vitrine vurarak bu “ahlaksız” kıyafetleri protesto eden melon şapkalı İngiliz beyefendilerin sayısı da artıyordu. Quant’ın estirdiği rüzgar herkesi çarpmıştı.
Quant, 60’lar modasında neşeli bir özgürlüğün, rahatlığın ve çocuksuluğun sembolüydü.
Ancak işin ticari kısmı, tasarımları yapmakla bitmiyordu. 1961’de toptan satışa başlayan, 2 yıl sonra da Amerikalı perakendeci JC Penney danışmanlığında kurduğu Ginger Group ile kitlesel pazara açılan Quant, bir süre sonra asıl para kazanabileceği alanın “yeni nesil kadınlar için yeni bir yüz” tasarlamaktan geçtiğini farketti. 1966’da kozmetik ürünlerini mücevher kutusuna benzeyen ambalajlarından çıkarıp papatya logolu suluboya tüplerine koyarak kozmetik serisini başlattı. Kadınları gözyaşına, tere ve yağmura karşı başka bir zırhla donatan suya dayanıklı maskarası, serinin en çok ilgi çeken ürünü olmuştu. Getirdiği tüm yeniliklerde olduğu gibi burada da kadınların sınırları çizilmiş bir alanda hareket etmesi gerektiği fikrine meydan okuyor, bunun yerine insanlara kendileri olabilmeleri için alan açıyordu. Ağlamak da buna dahildi…
Bu tavır, kadınların sokak eylemlerinde savunacağı güçlü bir etki yaratmıştı
Bazaar 1969’da kapandığında, dünyanın dörtbir yanındaki gardroplarda 7 milyon Quant etiketi vardı. Kozmetik ürünleri de 70’lerde ortadan kayboldu. Tâ ki 1984’te Japonya’da canlandırılıp, 90’larda yeniden Batı’ya ihraç edilmeye başlanana kadar… Japonya, Quant için mantıklı bir pazardı. Onun, ilhamını “asla büyümek istemeyen bir çocuk”tan alan tasarımları, Japonya’nın kadınlar için ergenlik öncesi çocuksuluğu yücelten kültürüyle bir şekilde örtüşmüştü. Geriye dönüp baktığımızda, bir oyuncak bebeğinkine benzeyen Vidal Sassoon imzalı saç kesiminden kısa plili etekler, beyaz çoraplar ve rugan ayakkabılarıyla 8 yaşında bir çocuğun okul üniformasını andıran kıyafetlerine; Quant’ın tasarımlarında çok genç bir kızın cinselleştirilmiş bir izdüşümünü görmek bugün bize rahatsız edici geliyor. Ancak belki de 1950’lerin ağır, kasvetli havasını ancak gençliği ve tazeliği öne çıkaran bu yaklaşım dağıtabilirdi. Bu bakımdan 1973’te Londra Müzesi’nde açılan ilk retrospektif sergisinde, ziyaretçilerin Quant’ın yarattığı değişimi görebilmeleri için 50’lerin kıyafetlerine ayrılmış karanlık bir oda kurulacaktı.
2019’da Victoria ve Albert Müzesi’nde açılan yaşamboyu retrospektif sergisi için ise Quant, halka açık bir çağrı yayımlamış; kıyafetleri sahiplerinin eski fotoğrafları ve kişisel hikayeleriyle birlikte sergilemişti. Mini eteklerin, dizaltı çizmelerin ve dar süveterlerin henüz “skandal” sayıldığı bir dönemde bu kıyafetleri giymenin ne demek olduğunu anlatan kadınların hikayeleri, Quant devriminin özeti gibiydi.
V&A Müzesi onun ölümünün ardından “Quant’ın modaya katkısını abartmak mümkün değil. O, 1960’ların modasında neşeli bir özgürlüğün temsilcisi olarak genç kadınlar için yeni bir rol model ortaya koydu. Bugünün modası onun öncü vizyonuna çok şey borçlu” derken sonuna kadar haklıydı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) kitabıyla Kanunî döneminde Osmanlı kimliğini ustaca anlatan, klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin büyük isimlerinden Cornell H. Fleischer, 24 Nisan’da 73 yaşında hayata veda etti. Yetiştirdiği tarihçilerde, yayınlarında ve dostlarının anılarında yaşayacak.
Chicago Üniversitesi öğretim üyesi ve klasik dönem Osmanlı tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Cornell H. Fleischer’i yitirmenin üzüntüsü içindeyim. Günümüz dünyasında genç denecek bir yaşta kaybettiğimiz Cornell, çocukluğunda bir süre yaşadığı Ortadoğu’ya gönülden bağlı, Arapça, Farsça ve Türkçeye tümüyle hâkim bir insandı. Yakından tanıyabildiğim yabancı meslektaşlarım arasında kuşkusuz en iyi Türkçe konuşandı. Sohbetler koyulaştığında cümlelerine, yaşça benden büyük olmasına karşın, “abi” diye başladığını hatırlıyorum.
Osmanlı İmparatorluğu’nun 16. yüzyılı konusunda dünyaca tanınmış bir uzman olan Cornell, Türkçeye Osmanlı İmparatorluğu’nda Aydın ve Bürokrat: Tarihçi Mustafa Ali (1541-1600) başlığıyla çevrilen kitabıyla Kanunî Sultan Süleyman zamanında “Osmanlı olma”nın nasıl bir şey olduğunu çok ustaca anlatmış ve bu entelektüel biyografi kitabıyla ayrıca Osmanlı tarihçiliğinde yeni bir çığır açmıştı. Mehdilik, sahibkıranlık ve kâhinlik konularında, özellikle Hicret’in 1000. yılında beklenen kıyamete ilişkin kehanetler üzerinde çalışan Cornell’in bu konularda yazdığı makaleler de geçen yıl Türkçede yayımlandı.
Doktorasını 1982’de Princeton Üniversitesi’nden alan Cornell, hemen ertesi yıl Ohio Devlet Üniversitesi’nde hocalığa başlamıştı. 1985’te Washington Üniversitesi’ne (St. Louis) geçti ve burada 8 yıl kaldı. 1993’ten beri Chicago Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Cornell, 40 yıllık hocalık yaşamında sayısız öğrenci yetiştirdi. Bugün Osmanlı tarihçisi olarak tanıdığımız pek çok isim kendisinin rahle-i tedrisinden geçmiştir. Dolayısıyla, Cornell’in kıymetli hatırasının yalnızca üstün vasıflı yayınlarında ya da benim gibi dostu olmak ayrıcalığına erişmiş kişilerin anılarında değil, öğrencisi olmuş olan çok sayıda Osmanlı tarihçisinin eserlerinde de yaşayacağından eminim.
ROBERT G. OUSTERHOUT (1950-2023)
Bizans İstanbul’unu bugünün insanına anlattı
İstanbul, Trakya, Kapadokya ve Kudüs’te Bizans mimarisi, anıtsal sanat ve şehircilik üzerine araştırmalara imza atmış ünlü Bizans mimarisi uzmanı Robert G. Ousterhout, 23 Nisan’da hayata veda etti. Pennsylvania Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde Bizans Sanatı ve Mimarisi profesörü ve Antik Çalışmalar Merkezi Direktörü olarak görev yapan Ousterhout İstanbul, Kapadokya ve Kudüs’teki Bizans mimarisi, anıtsal resim sanatı ve şehir yaşamı üzerine çalışmalar yapmış; Sanatsal Açıdan Kariye Camii; Bizans’ın Yapı Ustaları; Tarihî Kartlarda Yaşayan İstanbul; Bizans Toplumunu Görünür Kılmak gibi önemli çalışmalara imza atmıştı. 2011’den bu yana Koç Üniversitesi’nin uluslararası yaz okulu “Bağlamda Kapadokya” lisansüstü seminerinin eş yönetmenliğini yapıyordu.
3 hafta arayla Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel’in hayata veda edişleri, Türkiye piyano sahnesinde bir perdenin kapanışı oldu. Fransız ekolü takipçisi Sarıca ile Rus ekolünün temsilcisi Karamürsel, tarzlarında ayrışsalar da müzik sevgileri, müthiş birikimlerini paylaşmaktaki cömertlikleri, tevazu ve nezaketlerinde ortaklaşıyorlardı.
Piyanonun 3 büyük ismi, Wilhelm Kempff, Rudolf Serkin ve Claudio Arrau’nun 1991’in Mayıs ve Haziran aylarında 35 günlük bir zaman dilimi içerisinde peşpeşe ölümü, bir piyano geleneğinin de sonu olmuştu. Bugün müzikseverler romantik piyano geleneğinin sembolik bitişini bu hadiseler ile anıyor ve asla unutmuyor. 3 hafta arayla Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel’i kaybedişimiz de Türkiye’nin yorumcu geleneğindeki sembolik bitişi temsil etmesi bakımından bundan farklı anılmayacak ileride.
Ayşegül Sarıca ve Arın Karamürsel, önce Avusturya asıllı meşhur piyano hocalarımızdan Ferdi Statzer ile çalışmışlardı. Daha sonra Sarıca, efsanevi Fransız pedagog Marguerite Long’un akademisinde bizzat Marguerite Long ile müzik çalışmalarına devam etmiş; Karamürsel ise benzersiz bir müzik okulu olan Çaykovski Konservatuvarı’na geçmişti. Aldıkları eğitimin kendilerine sağladığı müthiş birikimi, her daim ülkemizin konser salonlarında sergilemiş ve öğrencileriyle paylaşmışlardı.
Ayşegül Sarıca (üstte) piyanoda Fransız ekolünün, Arın Karamürsel (altta) ise Rus ekolünün temsilcisiydi.
Her ikisi de özellikle romantik dönem bestecilerinde parlayan sanatçılarımızın bir diğer ortak özelliği de Türk bestecilerin eserlerini, kimisini ilk defa olarak konserlerinde seslendirmiş olmalarıydı. Sarıca bilhassa Mozart, Beethoven ve Schubert repertuarında dinleyicileri büyülerken; Karamürsel’in Beethoven kadar Scriabin, Mussorgsky gibi Rus bestecilerine getirdiği yorumlar da eşsizdi. Sarıca’nın Mozart ve Beethoven konçerto kayıtları; Karamürsel’in ise Beethoven ve Mussorgsky albümü, müzisyenliklerinin zirvesini oluşturdu. Her ikisi de benzer dönemlerde, dünyadaki önemli piyano akımlarını ve öğretilerini takip etmiş, eğitimlerini yurtdışında almış olsalar da Sarıca, her zaman tuşesi ve duygulanımı ile Fransız ekolünü takip ederken; Karamürsel, tamperamanı, heyecanı ve tekniği ile Rus ekolünün temsilcisi olmuştu.
Hem Ayşegül Hanım hem de Arın Hanım, bugün neredeyse kimsede kalmamış bir tevazu ve nezaketin temsilcileriydi. Kendileriyle çalışma şansını yakaladığım birkaç seferde yardımseverliklerine ve içten ilgilerine birinci elden şahitlik ettim. Karşılarında müzik yapmaya çalışan birini gördükleri anda, içlerindeki müzik sevgisini yansıtmalarını, gösterdikleri ciddiyet ve çabayı tarif edebilmek pek güç. Ayşegül Hanım’ın muzip, neşeli, her daim pozitif tavırlarını; Arın Hanım’ın sevgili dostları Alisa Kezherhadze ve Ivo Pogorelich ile anılarını unutmak da zor…
Hayatlarının merkezine katıksız bir müzik sevgisini yerleştirmiş, birikimleriyle günümüz piyanistlerinin hemen hepsini geride bırakmış bu iki özel müzisyenin yeni kuşak piyanistlere ilham olması dileğiyle…