Kategori: Ardından

  • Sesi-sanatı da vardı ama fiziği-tarzıyla dünyayı sarstı

    Sesi-sanatı da vardı ama fiziği-tarzıyla dünyayı sarstı

    Bir dönemin icon’u Françoise Hardy, uzun süredir mücadele ettiği hastalığa yenik düştü. Ancak kendisi sadece 68 kuşağının değil, sonraki kuşakların da zihninde ve kalbinde bambaşka bir format oluşturdu. “Soğuk yıldızın gölgesinde doğan Oğlak kızı”, hem dönemin en büyük isimlerini hem sokaktaki herkesi etkisine aldı, bir daha bırakmadı.

    28 Ekim 1962…

    Fransa o tarihte, rejimin değişeceği bir geceye hazırlanıyor.

    1789 İhtilali ve Paris Komünü’nden sonra ülke yeni bir reji­min eşiğinde.

    Fransa’nın “Beşinci Cumhuriyet Rejimi” gerçek anlamda o gece doğuyor.

    Ülke o gün “Başkanlık sistemi” hâline gelecek olan bir adımı oyluyor.

    Cumhurbaşkanını tarihte ilk defa direkt olarak halk seçecek.

    Katılım oranı bir Avrupa ülkesi için çok yüksek:

    Yüzde 76.97

    21 milyon Fransız sandığa gidiyor.

    (Petit-Clamart kasabasında sıkılan kurşun)

    Şimdi 9 hafta geriye dönüyoruz: 22 Ağustos 1962.

    Ağustos ayında Paris’in hemen kuzeyindeki Petit-Clamart adlı kasaba, tarihî bir kişiliği ağırlıyor.

    2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nn işgaline uğrayan Fransa’yı kurtaran büyük komutan General De Gaulle o gün kasabada ve halk kendisini coşkuyla karşılıyor.

    Ancak o sırada hiç beklenmeyen bir olay meydana geliyor.

    Jean Bastien-Thiry adlı bir yarbay (ve yanındaki 3 kişi), makineli tüfekle ateş açarak General De Gaulle’e öldürmeye teşebbüs ediyor.

    ARDINDAN-HARDY-1

    Suikastten kurtulan De Gaulle’ün zekası

    De Gaulle tesadüf eseri bu suikast girişiminden kurtuldu.

    Olay, halk arasında büyük bir tepkiye yol açtı.

    Artık tecrübeli bir siyasetçi de olan De Gaulle, o gün bu sui­kasti ve halkın tepkisini, kafasında uzun süredir varolan bir planı uygulamaya koymak için fırsata çevirdi.

    Fransa’nın başında güçlü bir cumhurbaşkanı olması şarttı. Bunun için de cumhurbaşkanının direkt olarak halk tarafın­dan seçilmesi ve gücünü halktan alması gerekirdi.

    Bu fikir 1962 Ekim sonunda uygulamaya geçiyor ve cumhur­başkanının halk tarafından direkt olarak seçilmesi referan­duma sunuluyordu.

    Oylama sonucu beklenirken ekrana çıkan cılız kız

    O gece Fransız halkı devlet radyosu ve televizyonunda refe­randumun sonuçlarını bekliyordu.

    İşte tam o sırada kimsenin tanımadığı bir kız ekrana çıktı.

    Silik mi silik duran, giydiği elbiseler de, duruşu-hâli-tavrı da iddiasız bir kızdı ekrandaki.

    Referandum sonuçları beklenirken, zaman doldurmak için ekrana çıkarılmış gibiydi.

    Üzerinde sanki annesinin ördüğü bir kazak, Katolik okulu öğrencisini andıran bir etek vardı. Kuaför dokunmamış, kendi hâline terkedilmiş dümdüz saçları ile sokakta görseniz dikkat etmeyeceğiniz bir kızdı.

    ‘Tous les garçons et les filles’ ilk defa duyuluyor

    Elinde akustik bir gitar tutuyordu.

    Sonra yavaşça çalmaya ve söylemeye başladı…

    Şarkının adı “Tous les garçons et les filles”di (Bütün erkekler ve kızlar).

    Kimsenin duymadığı, bilmediği bir şarkı.

    Kimse farkında değildi ama, müzik tarihi açısından önemli bir andı.

    (Müzik tarihini değiştiren diğer şarkı: ‘Love me do’)

    Bu şarkının duyulmasından tam 23 gün önce, İngiltere’de dünya müzik tarihini değiştirecek bir başka hadise meydana gelmişti.

    Beatles 5 Ekim 1962 tarihinde bütün dünyada “beat” akımını başlatacak olan “Love Me Do” adlı ilk 45’liğini çıkarmıştı.

    Şarkı 20 gün içinde dünyayı sarsmış ve 20. yüzyıl müzikte “Ye ye” dönemine girmişti.

    Fransız müziğini-tarzını altüst eden 10 dakika

    İşte Fransızların heyecanla sonuçları beklediği o akşam, Fransız televizyonunda bir kız oldukça aykırı bir parçayla kendini gösteriyordu.

    Ekranda kaldığı bütün süre 10 dakikaydı.

    Şarkısını söyledi ve ayrıldı.

    O ekrandan ayrıldıktan kısa süre sonra referandumun sonuçları belli olmuştu.

    Fransa halkının yüzde 62.25’i “Evet”, yüzde 37.75’i “Hayır” demişti.

    O gün Fransa yeni bir döneme adım atmıştı.

    1958’de temeli atılan “Beşinci Cumhuriyet”, en radikal kara­rını alarak başkanlık sistemine o gece geçmişti.

    O gece Fransızların konuştuğu konu, De Gaulle’un çok daha güçlü biçimde yönetime oturmasıydı.

    ARDINDAN-HARDY-4

    Ertesi gün gençler başka bir şey konuşuyor

    Ancak ertesi gün hiç beklenmeyen bir şey oldu.

    Bir gün önce referandumu konuşan Fransızlar, o günün gecesi televizyona çıkan o sade kızı ve şarkısını konuşuyordu.

    Özellikle de savaş sonrası doğmuş genç kuşaklar.

    Şarkı bir anda referandumu bile unutturmuş ve Fransa halkının diline oturmuştu.

    Daha o gün 200 bin adet 46 devirlik plak satıldı.

    Kısa süre içinde plağın satışı 2 milyona ulaşacaktı.

    Fransa tarihinin en büyük sesi Edith Piaf’ın rüyasında bile göremeyeceği bir rakamdı bu.

    İngiltere 5 Ekim 1962 günü müzikte “Ye ye” dönemini açarken, ondan 23 gün sonra bir başka güçlü kültür ülkesi Fran­sa “beat” akımına romantizmle cevap veriyordu.

    O akşam Fransız televizyonuna çıkıp 10 dakika boyunca şarkı söyleyen o kızın adı Françoise Hardy’ydi…

    O gün henüz 18 yaşındaydı.

    İşte o Françoise Hardy, 11 Haziran 2024’te öldü.

    Ve artık onu unutmuş olan dünya, bir anda yeniden hatırladı bu müziği ve tarzıyla çığır açan kadını…

    Üniversitede okurken tanıştığı genç Türk kimdi?

    Katolik okulunda okumuştu Hardy ve zeki bir kızdı.

    Bakalorya sınavını 16 yaşında vermişti

    Ertesi yıl Paris’te Sciences Po. okuyordu. Yani Siyasal Bilimler.

    Tam da o sırada bir Türk genci ile de arkadaşlığı olacaktı.

    Bugün İzmir’de yaşayan işinsanı Uğur Yüce’ydi bu genç adam…

    Françoise Hardy’nin öldüğünü öğrendiği gün bana şunu anlatacaktı:

    Burdeau’nun hukuk dersinden bize 17 aldıran kız

    “O yıl ünlü hukukçu Georges Burdeau’dan anayasa hukuku dersi alıyoruz.

    Çalışma grupları kurdu.

    Bizim grup ABD anayasasını inceleyip bir sunum yapacak. Grupta Science Po.’ dan gelen donuk bir kız var.

    Hiç bir cinsel çekiciliği yok.

    Sade ama zevkli ve pahalı giyiniyor. İsmi Françoise.

    Grupta 4 kişiyiz.

    İki hukuk, 1 Sciences Eco., bir Sciences Po. öğrencisi

    Tüm işi tek kız öğrenci olan Françoise’a yıktık.

    Soru sormazsan konuşmayan kendi hâlinde bir kız. Kimse ile fazla samimi olmadı. Ancak yazdığı sunum metni mü­kemmel idi.

    17 aldık 20 üzerinden.

    O yaz İngiltere’ye yaz çiftliklerine çalışmaya gittik.

    2.5 ay sonra Paris’e döndüğümüzde bir fırtına esiyordu.

    Herkesin dilinde ‘Tous les garçons et les filles’ şarkısı.

    ARDINDAN-HARDY-5

    Ne kadar şaşırdığımı anlatamam.”

    1981’de nikah davetiyesini gönderdi

    Uğur Yüce devam ediyor:

    “1.5-2 yıl sonra bir gün bir film için mahalleye gelmiş.

    Arkadaş grubu olarak devam etitğimiz “La Chope”un önünde krepçi dükkanım vardı. Görünce beni tanıdı. O içine kapanık kız gitmiş daha sıcak ve samimi bir kadın gelmişti. O olaydan sonra defalarca karşılaştık. Konserlerine davetiye yolladı. 1981’de de nikahına gelmem için davetiye yolladı.

    Gidemedim…

    Nikah davetiyesindeki damat, ünlü şarkıcı Jacques Dutronc’du!”

    Duvarımdaki kadına kimler âşık, kimler hayrandı?

    1960’larda, bütün dünyada “gençlerin devrimi”nin başladığı yıllarda, müzikle ilgilenen çocukların Fransa’daki idolüydü Françoise Hardy.

    Üniversiteye başladıktan sonra iki arkadaşımla birlikte kaldığım Ankara Güniz Sokak’taki öğrenci odamda, duvarda onun küçük bir resmi asılıydı.

    Küçük olması daha büyüğünü bulamadığım içindi.

    Yirmi yaşındayım.

    Duvarlarım 20 yaş gençliği ve heyecanı ile astığım poster­lerle kaplı.

    Devasa bir Karl Marx ve onun kadar devasa bir Mick Jagger posteri asılı.

    1968’de Mayıs Devrimi’ne giden yıllarda müziği seven bir gencin kafa yapısı…

    20 yıl boyunca kansere karşı büyük savaş verdi

    Hiç ölmeyecekmiş gibi bir imajdı onunki…

    2004’ten beri kansere karşı büyük bir mücadele veriyordu.

    Tam 20 yıl sürdü bu mücadele ve 11 Haziran 2024 gecesi o savaşı kaybetti.

    80 yaşındaydı…

    Saçları bembeyazdı ve hayatının son yıllarını, “insanın kendi hayatına son verme hakkını” savunarak geçirdi.

    Uzun süredir hastaydı. Tek arzusu acı çekmeden ölebilmekti.

    Bunu söyledikten 6 ay sonra gitti bu dünya­dan…

    Son defa ‘Yükselen Ay Krallığı’nda karşılaştık

    Onunla son defa Wes Anderson’un “Moonrise Kingdom” (Yükselen Ay Krallığı-2012) filminde karşılaşmıştım.

    Paris’te Odeon’da bir sinema salonunda tek başıma seyretmiştim o filmi.

    Bana göre bir Wes Anderson şaheseriydi.

    Ama benim için en büyük sürpriz filmin müziğiydi.

    Onun söylediği “Le Temps de l’Amour” şarkısı sanki filmin başoyuncusuydu.

    Meğer Salvador Dalí de ona hayranmış

    Beat müziğin dünyayı sarstığı günlerin tam ortasında, olabilecek en romantik balad’larla gelip oturmuştu aramıza.

    Ben, Ankara’nın bir mahallesinde gizli gizli ona hayranlığımı yaşarken, meğer benimle birlikte kimler aşıkmış, hayranmış o kıza…

    Mesela Salvador Dalí de ona hayranmış.

    1968’de onu Cadaqués’teki evine davet etmiş ve 1 hafta geçirmişler o evde.

    Ama başka bazıları var ki…

    O zaman daha iyi anlıyorum ben nasıl hayran olmuşum bu kıza…

    Chelsea ve Camden’ın görünmeyen kraliçesi

    Benim duvarımda olduğu gibi, 1960’larda yeni İngiliz müziği­nin nabzının attığı Chelsea’de, Camden’da yeni yükselen pop­çularının çoğunun duvarında da onun resimleri asılıymış…

    Rolling Stones’un 27 yaşında ölen üyesi Brian Jones ve Morri­sey de onun âşıkları listesindeymiş meğer.

    Françoise Hardy, 2018’de Bob Dylan ve Mick Jagger’dan kendisine gelen şarkı sözleri denemelerinin olduğunu da açıklamıştı.

    Bob Dylan ‘o gelmezse konsere çıkmam’ demişti

    Bob Dylan 1964’deki “Another Side of Bob Dylan” albümünün kapağına ona ithaf ettiği bir şiirden dizeler koymuştu.

    Ancak en ilginç hikaye Bob Dylan’la Paris’te Olympia’daki konserinde yaşadıklarıydı.

    ARDINDAN-HARDY-2

    Dylan “Françoise buraya yanıma gelmezse konserin ikinci bölümüne çıkmayacağım” diye tutturmuştu.

    O ve başka bazı sanatçılar daha sonra kaldığı Hotel George V’teki odasında yanına gitmişlerdi.

    İşte orada Dylan henüz baskıdan çıkan iki plağını Françoise Hardy’ye göstermişti:

    “Just Like A Woman” ve “I Want You…”

    Belki de onun için yazılmış iki şarkıydı.

    Kimse hiçbir zaman bilemedi.

    Mick Jagger’ın idealindeki kadındı

    Mick Jagger’a gelince…

    Onun için “idealimdeki kadın” diyordu her yerde.

    Ve bu tek taraflı değildi.

    Françoise Hardy için de o “ideal erkek”ti.

    Ancak bu iki “ideal”, hiçbir zaman fiziken birlikte olmadı.

    Lennon ve Paul McCartney de çok uğraştılar ama…

    Tabi bir de dönemin en büyükleri var…

    Beatles’ın iki üyesi John Lennon ve Paul McCartney de onun gizli hayranları arasındaydı.

    Chelsea dedikodularına bakılırsa, ikisi de şanslarını dene­miş ama başaramamışlardı.

    David Bowie’den ünlü Japon tasarımcıya…

    Ya David Bowie…

    O hünsa adam…

    Onun da Chelsea’deki odasının duvarında bir Françoise Hardy posteri varmış.

    Japon tasarımcı Rei Kawakubo…

    Hâlen dünyanın en önemli genç markalarından biri olan “Comme des Garçons”un ismini ondan ve şarkısı “Tous Les Garçons et les Filles” şarkısından esinlenerek koymuştu.

    Soğuk yıldızın gölgesinde doğan Oğlak kızı

    Françoise Hardy 17 Ocak 1944 günü doğmuştu.

    Oğlak burcuydu ve Satürn’ün gölgesinde gelmişti bu dünyaya.

    Yani “Soğuk Gezegen”in karanlık yüzünde doğmuştu.

    Belki de bunun için bütün hayatı boyunca hep mesafeli, soğuk bir insan gibi durdu.

    Onu Serge Gainsbourg’la yanyana getiren de işte bu baştan çıkarıcı mesafeydi.

    Veya bize öyle göründü.

    Kırmızı ruj olmadan Fransız tarzı olur mu?

    Kırmızı ruj sürmeyen, sigara içmeyen, bir Amerikalı editö­rün deyişiyle “mini etekli bir ceylan”dı o.

    Mini eteğin ve pantalonun en yakıştığı kızdı o günlerimde…

    Haute Couture’den ilk giydiği elbise bir Courrèges’di.

    1960’larda “Fransız genç kız tarzını” o yaratmıştı.

    Yves Saint-Laurent ona erkek “taksido”su giydirdiğinde, tasarımın bir “erkek kuralı” daha yıkılmıştı.

    Paco Rabanne da onun peşindeki tasarımcılardandı.

    Giydiği elbiselerle resimlerini ise David Bailey, Richard Ave­don ve William Klein gibi fotoğraf sanatının devleri çekmişti.

    ARDINDAN-HARDY-3

    ‘Blow-Up’ filminden fırlamış anti-Bardot karakter

    Brigitte Bardot yıllarıydı.

    O ise tam bir “anti-Bardot” olarak çıktı.

    Bardot kadınlığını ne kadar cömertçe ve cüretle teşhir edi­yorsa, o da o kadar kıskançlıkla saklıyordu.

    Antonioni’nin “Blow-Up” filminden fırlamış bir kahramandı.

    Hayranları arasında Jean-Luc Godard, Roger Vadim ve John Frankenheimer gibi dev yönetmenler vardı.

    Yani iyi kızdı Françoise Hardy.

    Çok harbi kızdı…

    Başkalarını bilemem.

    Ben unutmayacağım gençlik duvarımdaki o şahane kızı.

    ERTUĞRUL ÖZKÖK’E GÖRE

    En iyi 10 Hardy şarkısı

    ▶ Mon amie La Rose

    ▶ Le temps de l’amour

    ▶ Tous les garçons et les filles

    ▶ Comment te dire adieu

    ▶ Ma jeunesse fout le camp

    ▶ Le Large

    ▶ Un peu d’eau

    ▶ Suzanne (Leonard Cohen’in şarkısını çok güzel söylüyor)

    ▶ Que reste t-il de nos amours

    ▶ Comment te dire adieu

    AHMET UĞURLU (1952-2014)

    Disiplin, yetenek, ustalık ama esas olarak çalışkanlık

    Belleklerden ve kayıtlardan silinmeyecek oyunculuk başarılarına imza atan Uğurlu, tiyatro ve sinema tarihimizde kalıcı izler bıraktı. Emekle yoğrulmuş bir hayat, bir kariyer.

    Konya doğumlu değerli oyuncu Ahmet Uğurlu, Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun oldu. Ardından Devlet Tiyatroları’nda görev aldı. 1973-1979 arasında Bursa Devlet Tiyatrosu’nda çalıştı.

    Ahmet Uğurlu’yu sahnede ilk defa 1979’da İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun büyük prodüksiyonu olan Duruşma oyununda seyrettim. Kafka’nın eserinden sahneye uyarlanan oyunu Ahmet Levendoğlu yönetmişti. O oyunda Ahmet Uğurlu iki karakteri birden (Block ve bir polis karakteri) can­landırmıştı. Rollerden biri dizlerinden aşağısı olmayan bir karakterdi ve 3 saat süren oyun boyunca Ahmet Uğurlu yerlerde dizlerinin üzerin­de sürünerek oynamıştı. O oyunda Kafka’yı oynayan Nihat İleri, 1997’de kaybet­tiğimiz usta oyuncu Numan Tala Pakner ve Ahmet Uğur­lu belleklerden silinmeyecek oyunculuk başarılarına imza atmışlardı.

    Ahmet Uğurlu’yu Duruş­ma’dan sonra Necati Cuma­lı’nın Yaralı Geyik oyununda Sefer rolünde; Shakespe­are’in Bir Yaz Gecesi Rüyası oyununda Mekik karakterinde; Gerhart Hauptmann’ın Kunduz Kürk eserinde Wulkow rolün­de ve Jean Giraudoux’nun Truva Savaşı Olmayacak oyununda Busuris karakterinde hayranlıkla seyrettim.

    İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 1981’de öğrencilik dönemim­de kadrosuna katıldığım Turan Oflazoğlu’nun Kösem Sultan oyununda Ahmet Uğurlu ile hem tanışma fırsatını yakala­dım hem de Mustafa Ağa rolünde nasıl bir disiplin ve ustalık­la rolüne sarıldığına sahnede tanık oldum. Sahnesine daki­kalar olmasına rağmen antre alacağı köşede bekler, sahneye çok sakin ve emin adımlarla girerdi. Sonraki yıllarda Goldoni’nin İki Efendinin Uşağı (Truffaldino rolünde) ve Musahipzade Celal’in İstanbul Efendisi (İrfan rolünde) oyunlarında ustalık düzeyine taşıdı oyunculuğunu. 1987-88 sezonunda masallardan uyarlama bir müzikal çocuk oyunu olan Büyük Miras’ı yönetti. 1989’da rol aldığı Guy Foissy’nin Köprüdeki Adam oyunundan sonra Devlet Tiyatroları’ndan istifa ederek eşi senaryo yazarı Necef Uğurlu ile birlikte hem TV kanallarında komedi yapımlarına imza attı hem de kendi özel tiyatrosunu kurdu. 1997’de Ahmet Levendoğlu rejisiyle Tiyatro Stüdyosu’nda Turgay Nar’ın Çöplük oyununda rol aldı. 2004’te İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Berkun Oya’nın Yangın Duası oyunuyla sadece bir sezon oynadı.

    Sinemada yıllarca aykırı tiplemelerde boy gösterdikten sonra Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata (1996) filminde oynadığı unutul­maz rolüyle birçok ödül kazandı. Uğurlu son yıllarda TV dizileri ve sinema filmlerinde (Faint Sound, Avcı, Memleket Meselesi, Döngel Kârhanesi, Yol Ayrımı, Behzat Ç.) sıradışı karakterlere can vermiş­ti. Her türden eserde (komedi/dram/trajedi) seyrettiğimiz Ahmet Uğurlu, doğal, ekonomik ve etkili oyunculuğu ile tiyatro ve sinema tarihinde güzel izler bıraktı.

    Önceki yıllarda kaybettiğimiz değerli oyuncu arkadaşlarıyla buluştu şimdi. Tuncel Kurtiz, Turgut Savaş, Macit Flordun, Numan Tala Pakner, Nur Subaşı ve sınıf arkadaşı Civan Canova ile birlikte belki de bir tiyatro topluluğu kuruyorlardır.

    Tabutta Rövaşata’da oynadığı Mahsun karakteri ne demişti?

    “Arkadaşlar iyidir.”

    ARDINDAN-AHMET-UGURLU
    Tabutta Rövaşata, 1996.

    ERDAL ATABEK (1930-2024)

    Barış ve hak savunucusu hekim

    Yaşamı boyunca hekimliğinin yanısıra toplumsal sorunlara duyarlılığı ve mücadeleci kişiliğiyle de bilinen Dr. Erdal Atabek 31 Mayıs’ta 94 yaşında öldü. Adapazarı’nda doğan Erdal Atabek, 1954’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Uzmanlık alanını psikiyatri olarak belirleyen Atabek, 1965’te Milliyet gazetesinde köşe yazarlığına başladı, 1966’da ise Cumhuriyet gazetesine geçti; vefatına kadar bu gazetenin yazarı olarak kaldı. 1965’te Türk Tabipleri Birliği başkanı seçi­len Erdal Atabek bu görevi de 1984’e kadar sürdürdü.

    Barış Derneği’nin de kurucuları arasında yer alan ünlü hekim, bu nedenle 12 Eylül darbesinin ardından 4 yılı aşkın cezaevinde tutuldu. 1991’de beraat etti.

    Dr. Erdal Atabek, 1970’lerin başında SGK Genel Müdürlüğü ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Müsteşarlığı da yaptı. Toplumsal değişimler ve birey psikolojisi üzerine analizler yaptığı 20’nin üzerinde kitaba imza atan Atabek, için yazarı olduğu Cumhuri­yet gazetesinde bir tören düzenlendi. Burada konuşan Dr. Vedat Bulut, Türkiye’de pek çok hekimin gençlik yıllarından itibaren Atabek’in yazılarını okuduğunu belirtti ve “Onun sözlerinin ne kadar önemli olduğu her geçen yıl ortaya çıktı. Sağlık Bakan­lığı onun uyarılarını dikkate alsaydı, bu kadar hasta ve polikli­nik olmaz, pandemide bu kadar kişi yaşamını yitirmezdi” dedi.

    ARDINDAN-ERDAL-ATABEK

    ÖZLEM KUMRULAR (1974-2024)

    Tarihçi-edebiyatçı profesörden erken veda

    ARDINDAN-OZLEM-KUMRULAR

    Osmanlı tarihi üzerine akademik çalışmaları ve eserlerinin yanısıra, Kösem Sultan, Haremde Taht Kuranlar adlı kurgu romanları da bulunan Prof. Dr. Özlem Kumrular, 50 yaşında yaşamını yitirdi. İstanbul doğumlu Kumrular, li­sans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatı bölümünde, yüksek lisansını ise aynı üniversitenin Tarih bölümünde tamamladı. Doktorasını ise İspanya’daki Salamanca Üniversitesi’nde yaptı. Bahçeşehir Üniversitesi’nde görev yapan Kumrular 2018’de yılında profesör unvanını aldı.

    Kumrular, İspanya kaynaklarından Türk ve Osmanlı tarihi araştırmalarıyla tanındı. İslam Korkusu ve Osmanlı-Habsburg Düellosu kitapları yabancı dillere çevrildi. Prof. Özlem Kumrular, geçen yılın Haziran ayında Zürih’te geçirdiği bir trafik kazasında yaralanmıştı; uzun süredir tedavi gördüğü İstanbul’daki hasta­nede 29 Mayıs 2024’te hayatını kaybetti. Cenazesi Nakkaştepe Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    DONALD SUTHERLAND (1935-2024)

    En iyi ‘kötü adam’dı…

    Kanadalı ünlü aktör Donald Sutherland, 88 yaşında öldü. 20 Haziran 2024’te aktörün ölüm haberini yine başarılı bir oyuncu olan oğlu Kiefer Suther­land sosyal medya hesabından duyurdu. Donald Sutherland, “Cephede Eğlen­ce”, “Çılgın Savaşçılar”, “1900”, “Sıradan İnsanlar” gibi filmlerle ünlendi. Uzun kariyerinin sonlarında “Açlık Oyunları” serisinin ilginç ve kötü başkanı Snow’u canlandırmıştı. Eleştirmenler tarafından döneminin en iyi oyuncularından biri olarak tanımlanan Sutherland, 70’ler sinemasının normlarını zorlamış, ilerle­yen yaşına rağmen çalışmaktan geri durmamıştı.

    ARDINDAN-DONALD-SUTHERLAND

    MURAT SOYDAN (1940-2024)

    Yeşilçam’dan bir yakışıklı daha gitti

    ARDINDAN-MURAT-SOYDAN

    Türk sinemasının unutulmaz yüzlerinden biri olan ve sinema tarihimize dam­gasını vuran Murat Soydan, 11 Haziran’da hayatını kaybetti. 1940 Lüleburgaz doğumlu sanatçının gerçek adı Rüçhan Tercan’dı. İktisadi İlimler Akademisi ve İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Türk Musikisi bölümünü bitirdi. 1966’da bir derginin açtığı yarışmayı kazanarak sinemaya giren sanatçı, Yeşilçam’ın en parlak döneminin aranan yüzlerinden biri oldu. 150’den fazla filmde rol aldı. Özellikle, duygusal ve dramatik rollerdeki başarısı, onun geniş kitlelerce tanınmasını sağla­dı. Müziğe olan ilgisiyle de bilinen ünlü oyuncu zaman zaman sahnede de şarkı söy­ledi. Murat Soydan, bir dönem Sinema Oyuncuları Derneği başkanlığı da yapmıştı.

    JEAN-LOUIS BACQUE-GRAMMONT (1941-2024)

    Türklere, Türkçeye ve Türk tarihine adanan ömür

    “Kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu kanıtlayan bir yerli”ydi

    ARDINDAN-BACQUE-GRAMMONT

    Yakın tarihimizin en önemli Türkolog ve Anadolu tarihi uzmanlarından Jean-Louis Bacqué-Grammont, geçen ay hayatını kaybetti. Gerek orijinal eserleri gerekse çevirileriyle literatüre önemli eserler kazandıran Bacqué-Grammont, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu üyeliklerinde de bulunmuştu.

    Ölümünden sonra ülkemizde maalesef ilgili çevreler tarafından dahi bahsedilmeyen bu müstesna akademisyeni, Enis Batur’un ilk olarak 1999’da yayımlanan Kurşunkalem Portreler (Sel Yayınları) adlı kitabındaki yazısından bir bölümle anıyoruz:

    “Yerliliğimizin altını çizerken, “yerli”lerimizi tanımlarken dayanaklardan yoksun bir mağrurluk kaplıyor sözlerimizi, genellikle. “Yabancı”larımıza yaklaşırken, kaynağını çoktan unuttuğumuz bir paranoya yönlendiriyor bizi. “Öteki”ne öylesine kapatmışız ki kendimizi, o bize yaklaştığında, eniko­nu yaklaşıp “biz”lerden biri haline geldiğinde, hele ki “biz”den fazla “yerli”leştiğinde ne yapacağımızı, söyleyeceğimizi bilemez oluyoruz.

    Jean-Louis Bacqué-Grammont’u Türkiye’de tanıyanların sayısı az değil. Özellikle de Tarih, Toplumsal Tarih, Kültür Tarihi, Arkeoloji ya da İnançlar Tarihi bağlamında çalışan araştırmacıların yakından bildiği, çalışmalarından yarar­landığı, derinlemesine yayılan uzmanlığından etkilendiği bir isim. Bilen biliyor onu gerçi, ama kalemim burada, onu duymamış olanlara doğru hareket ediyor.

    1960’lı yıllardan başlayarak yaklaşık 10 yıl Anadolu Araş­tırmaları Enstitüsü’nün yöneticiliğini yapmış, o çerçevede çeşitli yayınların devreye girmesinde, incelemelerin başlatılmasında, öncülük görevi üstlenmiş. O gün bugün, dindirilmesi olanaksız görünen bir susuzlukla Osmanlı-Türk kültürünün “ince iz”, büyük emek ve sabır, kalıtım ve işbirliği gerektiren alanlarına uzanmış.

    Kendisi, bilgisizliğinin sınırlarını daraltmak için çırpını yordur şüphesiz; onunla karşılaşan tam tersine, birikiminin bir sınırı olmayabileceğinden ürküyor. Tek tek bütün mezar­taşlarını buluyor, görüntülüyor, okuyor sözgelimi; onlardan elde ettiği somut bilgileri (hangi tarihler arasında yaşamış, nereli ve kimlerden, ne tür görevler üstlenmiş vb.) belgeler­den topladıklarıyla besliyor. Konunun öteki uzmanlarıyla sıkı bir iletişim ağı kurmuş, böylece veri bankasını zenginleşti­riyor; üstüne üstlük, Yavuz Sultan Selim sonrası gibi uzak, zorlu bir zaman dilimini seçmiş bu araştırma için. Şimdi­lerde, bu yıl sonunda ilk cildi günışığına çıkacak, kolektif bir Tophane Monografisi araştırmasının önderliğini sürdürüyor. Ekrem Işın, bir üçgen kurup buluşturdu bizi; iğneyle (değil iğ­nelerle) kuyu (değil kuyular) kazan bu adam beni durduğum yerde büzüşmeye, iyice ufalıp kaybolmaya yöneltecek ölçüde varlıklı ve alçakgönüllüydü, gözümle gördüm. Osmanlı ölçülerinin, ölçü birimlerinin Zaman ve Mekân içindeki deği­şimlerini didiklediği bir başka çalışmasının ortasından hızla geçtik bu arada; Brest’te sütun gibi dikilmiş bir top ile Askerî Müze’deki, İstanbul’daki topların ve Paris’te, Invalides’in bahçesindeki Osmanlı toplarının arasında çılgın bir polisiye romanın sayfalarında dolaştık; müthiş birkaç saatti doğrusu. Bacqué-Grammont’un, araştırmalarının içinde kaybolmuş bir öte dünyalı sanılmasına katkıda bulunmak istemem, büsbütün yanlış olur bu. Bir dünyalı o. Tatlı dedikodu yapma­ya, rakıya, yemeye bayılıyor. İstanbul’da yaşadığı dönemde, çaktırmadan yemek yazıları da döktürürmüş. Bir ihbar: Kullandığı takma isim Maskeli Çatal’mış…

    Gene de kendimize ne kadar yabancı olduğumuzu kanıtla­yan bu yerliyi, önce araştırmalarına başvurup tanımalıyız diye düşünmeden edemiyorum ben.”

  • Hakikatin peşinde geçen ve sürgünde sona eren bir hayat

    Hakikatin peşinde geçen ve sürgünde sona eren bir hayat

    Haberleriyle tarihe önemli notlar, belgeler bırakan gazeteci Celal Başlangıç, Türk aydınının “makus talihi”ne uyarak sürgünde öldü. Almanya’da toprağa verilen Başlangıç, özellikle insan hakları ihlalleri haberleriyle tanınıyordu. Ödüller ve hapis cezalarıyla dolu şerefli bir meslek hayatı sürdü. Unutulmayacak.

    Türk basının en üretken ve etkili gazetecilerin­den Celal Başlangıç, 68 yaşında Almanya’da yaşamını yitirdi. 1956’da İstanbul’da doğan Başlangıç, 1978’de Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’n­dan mezun oldu. Gazeteciliğe de okul yıllarında İzmir’de başladı. 1975’te Ege Ekpres’te başladığı gazetecilik mesleğini ölene kadar ara vermeden sür­dürdü. Demokrat İzmir (1977), Politika’da (1979) çalıştıktan sonra Cumhuriyet gazetesine geçti; Adana bölge temsilciliği, iç politika servis şefliği ve yazı işleri müdürlüğü görevlerinde bulundu.

    Cumhuriyet gazetesinde çalışırken yaptığı Cizre’ye bağlı Yeşilyurt köylülerine dışkı yedirildiği haberi, Türkiye’nin basın ve utanç tarihine geçti ve bir dönemin simgesi oldu. Türkiye bu nedenle AİHM’de tazminata mahkum oldu, devlet yetkilileri olayın doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldı.

    Başlangıç, Cumhuriyet’in ardından Evrensel gazetesinin kurucu genel yayın yönetmeni oldu, ardından Radikal gaze­tesinde yazmaya devam etti. O dönem Cumhuriyet’in genel yayın yönetmeni olan Hasan Cemal, Başlangıç’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmada “Celal çok iyi bir gazeteciydi, çok iyi bir insandı. Huzur içinde uyu kardeşim, seni hep iyi hatırlayacağız” dedi. Yazı ve haberleri T24, Gazete Duvar, bianet.org ve Haberdar’da yayınlanan Celal Başlangıç Artı TV ile Artı Gerçek internet sitelerinin de kuruculuğunu yaptı.

    Kendisine 1 yıl 6 ay hapis cezası verilen Celal Başlangıç hakkında, yazı ve haberleri nedeniyle çok sayıda soruştur­ma da bulunuyordu. Alman­ya’da yaşamak zorunda kalan gazetecinin pasaportu da iptal edilmişti. Başlangıç’ın cenazesi Almanya’nın Köln kentinde, eşi Ayşe Yıldırım, Hasan Cemal, Can Dündar, Banu Güven, Ke­mal Göktaş, Erk Acarer, Ragıp Duran gibi çok sayıda gazeteci­nin katıldığı törenin ardından toprağa verildi. Başlangıç için Türkiye’de de Basın Müzesi’nde gazetecilerin ve dostlarının katıldığı bir anma töreni dü­zenlendi. Celal Başlangıç, Kanlı Bilmece, Hayatın Rengi Gökku­şağı, Hayata Söylenmiş Şarkılar, Ölüm Kuşun Kanadında, Korku Tapınağı, Trilye’den Yusufeli’ne Adatepe’den Derik’e Hayat Ağa­cıyla Yaşayanlar adlı kitapların da yazarıydı.

    Ardindan-Celal

    AYTEN GÖKÇER (1940-2024)

    Ödüllerle dolu bir sahne kariyeri

    Ardindan-Ayten

    Tiyatro ve sinema oyuncusu Ayten Gökçer (Ayten Kaçmaz), İstanbul’da 84 yaşında yaşamını yitirdi. Ankara Devlet Konserva­tuvarı’nda eğitim gören sanatçı, 1957’de Muhsin Ertuğrul’un tavsi­yesiyle girdiği Ankara Devlet Tiyat­roları Çocuk Tiyatrosu bölümünde profesyonel olarak oyunculuğa başladı; 1958’de Devlet Tiyatrola­rı’na girdi. 1964’te Türk tiyatro ve sinemasının ünlü isimlerinden Cüneyt Gökçer’le evlendi. 1965’ten itibaren sinema filmlerinde de rol alan sanatçının ilk filmi “Taçsız Kral” oldu. “Yedi Kocalı Hürmüz” müzikali ile geniş kitleler tarafın­dan tanındı. Devlet Tiyatroları’nda “Bu Gece Başka Gece”, “Su Kızı”, “Hafta Başı”, “Aşk Acısı”, “Klinik Bir Vaka”, “Hortlaklar”, “Bernar­da Alba’nın Evi”, “Woyzeck”, “Don Juan”, “Öp Beni Kate”, “Andora”, “On İkinci Gece”, “Vanya Dayı”, “Kaktüs Çiçeği”, “IV. Henry”, “Cadı Kazanı” ve “Lysistrata”nın gibi 30’dan fazla oyunda yer aldı.

    Sanat yaşamı boyunca birçok ödüle layık görüldü. Aktif sanat yaşamının son yıllarında tele­vizyon dizilerinde de rol aldı. Son olarak Ferzan Özpetek’in 2016 yapı­mı “İstanbul Kırmızısı” filminde, Tuba Büyüküstün, Halit Ergenç ve Mehmet Günsür ile birlikte kamera karşısındaydı.

    Devlet Sanatçısı unvanına sahip Ayten Gökçer, 14 Mayıs 2024’te İstanbul’da geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirdi ve Zincirli­kuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Cenaze törenine Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, İstanbul Valisi Davut Gül, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı, oyuncu Zerrin Tekindor, Gülenay Kalkan ve Ahmet Uğurlu’nun yanı­sıra ailesi ve sevenleri katıldı.

    ERKAN YOLAÇ (1935-2024)

    Ardindan-Erkan

    Siyah-beyaz dönemin renkli ismiydi

    Ünlü sunucu Erkan Yolaç, İstan­bul’da 89 yaşında yaşamını yitirdi. 1935’te Babaeski’de doğan Yolaç, Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde başladığı ortaöğrenimini babasının memuriyeti nedeniyle gittiği Kasta­monu Lisesi’nde tamamladı. Burada öğrenciyken, ses tonu ve Türkçesi ile tanındı ve belediye hoparlörlerin­den anons yapmaya başladı. 1959’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’n­den mezun oldu.

    Gazino programlarında sunucu­luk yaparak ismini duyurdu. Orhan Boran, Huysuz Virjin, Leyla Sayar gibi ünlü isimlerle sahne aldı. 1962’de tüm yaşamına damgasını vuracak olan ‘Evet-Hayır’ yarışmasını Cadde­bostan Gazinosu’nda sahnelemeye başladı. Daha önce BBC’de yayınlanan yarışmayı kendi tarzına uygulamıştı ve katılımcılardan iki dakika boyunca sorularına “evet” ya da “hayır” cevabı­nı vermemelerini istiyordu. 1976’da, 1970 Türkiye Güzeli Asuman Tuğberk ile evlendi. 1980’lerin başında ünlü yarışmasını TRT televizyonunda yayınlanan “Stüdyo Pazar” progra­mında sunmaya başladı. Programın o zaman tek televizyon kanalı olan TRT’de yayınlanması Erkan Yolaç’ın tüm ülke tarafından tanınmasını sağladı. Daha sonra TGRT televizyo­nunda kendi adıyla bir şov programı da yapan Erkan Yolaç, İstanbul’da çoklu organ yetmezliği nedeniyle ya­şamını yitirdi. Cenazesi Zekeriyaköy Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    PAUL AUSTER (1947-2024)

    Ardindan-Paul

    Çağdaş edebiyatın ‘süper star’ı

    Modern edebiyatın en önemli temsilcilerinden Paul Aus­ter, 77 yaşında yaşamını yitirdi. Kuşağının en önemli yazarla­rından biri olan Auster, 1947’de Newark’ta Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Columbia Üniversitesi’nde İngiliz, Fransız ve İtalyan edebiyatı üze­rine eğitim gördü. 1982’de yayım­lanan Yalnızlığın Keşfi kitabıyla tanınmaya başladı. İlk romanı City of Glass (1985), basılmadan önce 17 yayınevi tarafından reddedildi. Kitap daha sonra en ünlü eseri olan New York Üçlemesi’nin girişi oldu. New York Üçlemesi, Yalnız­lığın Keşfi, Yanılsamalar Kitabı, Kırmızı Defter, Leviathan, Keha­net Gecesi, Duman, Görünmeyen, Yükseklik Korkusu, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam gibi eserleri Türkçeye de çevrildi ve geniş bir okuyucu kitlesiyle buluştu. Auster’in Türkçedeki kitapları Can Yayınları tarafından yayımlandı.

    Sinema ile de yakından ilgile­nen Paul Auster’in iki senaryosu film oldu. Ayrıca, Lulu Köprüde adlı eserini senaryolaştırarak kendisi filme çekti. Fiziği, giyimi, tarzı ile yazardan çok bir oyuncuya benze­tilen Paul Auster’e, karizmatik du­ruşu nedeniyle “edebî süper star” nitelemesi de yapılıyordu. Solda yer alan politik tavrını da hiçbir zaman gizlemeyen ünlü yazar, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi üzerine “hayatımda siyasette gör­düğüm en korkunç şey” demişti.

    Paul Auster, 2012’de Türkiye’ye yapacağı ziyareti, gazetecilerin hapiste olmasını gerekçe göstere­rek iptal etmiş; bu da Cumhurbaş­kanı Erdoğan’ın tepkisine neden olmuştu. Yazar uzun süredir kanser tedavisi görüyordu.

    PROF. DR. ERCAN EYÜBOĞLU (1939-2024)

    Ardindan-Ercan

    Akademiden aktivizme bir ömür

    Rize-İkizdere’de doğan Ercan Eyüboğlu, 1960’ların sonunda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından verilen burs ile Fransa’da doktora yaptı. Bu dönemde Fransa’da­ki Türk Öğrencileri Birliği’nin (FTÖB) başkanlığını yürüttü. Öğrencilerin, Fransız kamuoyunu 12 Mart 1971 askerî darbesi nede­niyle Türkiye’de yaşanan anti-de­mokratik uygulamalar konusun­da haberdar etmek ve harekete geçirmek amacıyla çıkardığı Nouvelles de Turquie (Türkiye’den Haberler) isimli Fransızca süreli yayına en çok katkı verenlerden biriydi. Türkiye’ye döndükten sonra Hacettepe Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakülte­si’nde göreve başladı. Yürüyüş, Yurt ve Dünya dergilerinde yazdı. 1980’lerde TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği) yönetim kuru­lu üyesi ve genel sekreteriydi. 1980’de 1 Mayıs Tertip Komitesi’ne katıldığı için hakkında idam ce­zası talebiyle dava açılan isimler­den biri oldu. Bu dönemde tekrar Fransa’ya yerleşti, Paris Nanterre Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1990’larda Türki­ye’ye döndü, bir süre Galatasaray Üniversitesi’nde, daha sonra İstanbul Aydın Üniversitesi’nde hocalık yaptı. 17 Nisan’da vefat eden 85 yaşındaki Prof. Dr. Ercan Eyüboğlu’nun cenazesi Çekmeköy Mezarlığı’na defnedildi.

  • Dükkansız sahaf Vahan Usta’ya veda

    Dükkansız sahaf Vahan Usta’ya veda

    Beşiktaş’ta Surp Asdvadzadzin Kilisesi’nde 21 Mart’ta yapılan bir törenle toprağa verilen Vahan Kocaoğlu, kitapçılık tarihinin en renkli kişiliklerinden biriydi. Va­han Usta, İstanbul’da geleneksel seyyar sahaflığı temsil ediyordu.

    Yozgat-Boğazlıyan’da doğmuş, İstanbul’a 2 yaşın­da gelmiş, dedesi zangoç olan Vahan Usta, Beşiktaş’ta Makruhyan okulunda okudu. 1960’ta Beyoğlu’nda seyyar sahaflığa başladı; son yıllarında Beşiktaş İskelesi yanında sahaf tezgahı açtı; bütün ömrünü dükkansız, seyyar sa­haf olarak sürdürdü. “Kaldırım Sahafı, Hayal Sahaf” gibi tanımlarla da bilinen Vahan Usta’nın dostları tarafından yazılmış Hayal Sahaf, Vahan Usta Üzerine Yazılar başlıklı kitapta; Enis Batur, Oktay Güzeloğlu, Ergun Hiçyılmaz, Sevan Ataoğlu, Şule Alparslan, Ümit Bayazoğlu, Cengiz Kahraman, Hasan Coşkun’un yazıları bulunuyor (Ex Libris Sahhaf; İstanbul, Temmuz 2000). Ümit Bayazoğlu, Aras Yayınları tarafından yayımlanan Hatırda Kalmaz, Satırda Kalır isimli çalışmasında çok güzel bir Vahan Usta portresi kaleme almıştır. Kendisine 2021’de İstanbul sa­haf esnafı adına bir şükran plaketi verilmiştir. İstanbul ve Beyoğlu’nun, sahaflık tarihinin müstesna insanlarından Vahan Kocaoğlu kültür tarihimizde hep yaşayacak.

    Ardindan-Vahan

    MESUT KARA (1961-2024)

    Emekçilere başrol veren yönetmen-yazar

    Sinema yazarı ve yönetmen Mesut Kara, Söke’de yaşa­mını yitirdi. Filmlerinin yanısıra Yeşilçam’ın unutu­lan emekçileri üzerine de yazan Kara’nın Artizler Kah­vesi, Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler, Sinema ve 12 Eylül, Yeşilçam Hatırası adıyla yayımlanmış kitapları vardı. Yönetmenliğini yaptığı ve senaryosunu yazdığı “Fantas­tiğin Sineması” belgeselinde, Türk sinemasındaki bu özel alanı keyifli bir dille anlattı. Yine hem yazıp hem yönet­tiği “Işıyarak Yok Olan Aktör Erkan Yücel Şimdi Geçti Buradan” belgeselinde ise 10 Eylül 1985 tarihinde trafik kazasında yitirdiğimiz tiyatro sanatçısı Erkan Yücel’i selamladı.

    Uzun süredir Evrensel gazetesinde sinema yazıları ya­zan Mesut Kara, Pendikli Yıllar ve Sinemasal Anılar kitabın­da ise 1970’li yılların ateşli politik ortamında şekillenen kendi yaşamını anlatmıştı. Sinema yazarı Hakan Güngör, Kara’nın ardından Evrensel’e verdiği mülakatta “küçük ama etkili rolleriyle yüzüne hep aşina olduğumuz isimleri de yazdı, yazılarında onlara başrol verdi. Yeşilçam’a vefa­nın ince işçisiydi. Emeğiyle yaşayacak adı da…” dedi.

    Ardindan-Mesut

    TÜRKER İNANOĞLU (1936-2024)

    ‘Bay Sinema’ ardında yüzlerce film bıraktı

    ''1914'TEN 2018'E AFISLER ILE TURK SINEMASI''

    Türk sinemasının en önemli ve tartışmalı isimle­rinden Türker İnanoğlu, 87 yaşında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Safranbolu’da doğan İnanoğlu, 1957’de İstanbul’da öğrenciyken yönetmen yardım­cılığı ile sinema sektörüne girdi. 1959’da yönetmen olarak ilk filmini çekti. 1960’ta kurduğu Erler Film ile yüzlerce filmin yapımcısı oldu. Sinemaya onlarca yeni yüz kazandırdı.

    Türker İnanoğlu 1964’te oyuncu Filiz Akın’la evlen­di. Bu evlilikten İlker İnanoğlu dünyaya geldi (“Yu­murcak” karakteriyle çocuk oyuncu olarak sinemaya giren İlker İnanoğlu). 1975’te Filiz Akın’dan ayrıldıktan sonra oyuncu Gülşen Bubikoğlu ile evlendi; bu evlilik­ten de Zeynep isminde bir kızları oldu.

    1970’lerin sonunda videonun önemini fark eden İnanoğlu, kurduğu Ulusal Video şirketiyle Türkiye’de ilk video kaset dağıtımını başlattı. 1985’te bir tele­vizyon stüdyosu kurdu ve birçok televizyon yapımı­na imza attı. Turgut Özal’ın başbakanlığı sırasında “İcraatın İçinden” isimli programını başlattı. Dönemin yeniliklerini takip eden İnanoğlu 2005’te de İstan­bul-Maslak’taki TİM’i (Türker İnanoğlu Maslak Show Center) açacaktı. Türkiye’de sinemanın en güçlü isimlerinden olan, birçok filmde imzası bulunan Tür­ker İnanoğlu, iktidar ve devletle ilişkileri nedeniyle ve “tekelci” olmakla eleştirilmişti. İnanoğlu, 4 Nisan’da sinema ve sanat dünyasından çok sayıda kişinin katıl­dığı törenin ardından Kanlıca Mezarlığı’na defnedildi.

    GÜNDÜZ SAİT GÜNGEN (1925-2024)

    Yüksek mühendis ve ‘Devrim’ tasarımcısı

    Bir efsane hâline gelen “devrim otomobili”nin tasarımcılarından yüksek mühendis Gün­düz Sait Güngen, 99 yaşında yaşamını yitirdi. Güngen, 19 yaşında TCDD’nin bursluluk sına­vını kazanarak üniversite eğitimi için ABD’ye gönderilmişti. Yüksek mimar-mühendis olarak Türkiye’ye dönen Güngen, TCDD’de çalışarak bursunu ödedi. İlk Sivil Havacılık Genel Müdürü de olan Gündüz Sait Güngen, daha sonra ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin kurucularından biri oldu. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in talimatıyla üre­tilen “Devrim” otomobilini yapan ekip içinde yer alan Güngen, Eskişehir Demiryolu Fabrikası’nda üretilen aracın kaporta bölümlerini ve Devrim amblemini tasarlamıştı.

    Ardindan-Gunduz

    ROBERTO CAVALLİ (1940-2024)

    Bir moda ikonunun ihtişamı ve tasarımları

    İtalyan moda tasarımcısı Roberto Cavalli, 12 Nisan’da doğduğu şehir olan Floransa’da öldü. Cavalli, moda tasarımları ve oluşturduğu markalar ile bir döneme damgasını vurmuştu. Babası ünlü ressam Giuseppe Rossi’y­di. Roberto Cavalli, sanat enstitüsünde okudu ve tekstil baskısı üzerine odak­landı. 1960’ların başında profesyonel tekstil baskıları yapmaya başladı ve kendi şirketini kurdu. Derinin fark­lı biçimlerde boyanmasına ilişkin yeni bir teknik geliştirdi ve bunun patentini aldı. Bulduğu teknik moda dünyasında bir çığır açacak ve önemli markalar tarafından kullanılmaya başlanacaktı. Sophia Loren, Brigitte Bardot gibi dönemin yıldızlarının Cavalli koleksiyonundan giyinmesi ününü arttırdı.

    Blucin-deri kombinasyonu, panto­lonlara yaptığı detaylı egzotik baskılar, leopar desenleri Cavalli’nin alamet-i farikasıydı. 1994’te ilk defa “taşlanmış kot”u sergiledi ve bu tüm dünyada moda oldu. Ancak bedeli ağırdı, Cavalli ününe ün, parasına para katarken, taşlama işinde çalışan onlarca işçi yaşamını yitirdi veya sakat kaldı (silikozis). Artık rock yıldızlarının turnelerine özel kıyafetler tasarlıyor, lokantalardan çocuklara kadar birçok alanda üretim yapan yeni markalar çıkarıyor, yeni şirketler kuruyordu. Sadece giysi tasarlamıyordu; yaptığı şişeler, şarap kadehleri de ünleniyor­du. Cavalli’nin 2000’lerdeki müş­terileri arasına Kim Kardashian ve Jeniffer Lopez de girmişti.

    Roberto Cavalli, sürekli bronz teni, neredeyse hiç çıkarmadığı güneş gözlüğü, puroları ve gece hayatıyla bir rock yıldızı gibi yaşadı. Freedom adlı süper lüks yatıyla dünya turuna da çıkan ünlü modacı kadınlara düşkün­lüğüyle de ünlüydü. Roberto Cavalli moda dünyasında kalıcı bir iz, çocuk­larına ise servet bıraktı. Moda tasa­rımcısı Barbaros Şansal, Cavalli için şu çarpıcı yorumu yapmıştı: “Esas olarak bir ‘kumaşçı’dır. Cavalli tasarımlarını gerçekleştiren, eşi Eva Cavalli’dir.”

    Ardindan-Roberto

    TOGAY BAYATLI (1938-2024)

    Önce futbolcu, sonra duayen spor yazarı

    Niğde’de 20 Eylül 1938’de doğan Togay Bayatlı, Tarsus Amerikan Koleji’nin ardından İstan­bul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. İstanbulspor ve Yeşildirek kulüplerinde futbol oy­nayan Togay Bayatlı, sakatlığının ardından futbolu bırakmak zorunda kaldı. 1958’de spor yazarlığına başladı. Milliyet’te ve birçok gazetede köşe yazarı oldu. Türkiye Spor Yazarları Derneği Başkanlığı (1986-1992) ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Başkanlığı (2003-2011) yaptı. Bayatlı, Olimpiyat Nişanı (Olympic Order), Fransa Spor Bakanlığı Al­tın Madalyası, FIFA 100. Yıl Onur Nişanı ve Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibiydi. 2 Nisan’da İstanbul’da yaşamını yitiren Togay Bayatlı, Zincir­likuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

    Ardindan-Togay
  • Çiçek Arif: Binbir renkli bir aydın

    Çiçek Arif: Binbir renkli bir aydın

    Türk sinemasının ve sa­nat dünyasının efsanevi isimlerinden Arif Keskiner, 86 yaşında yaşamını yitirdi. 1 Kasım 1938’de Osmaniye’de doğan Keskiner ilk ve ortaoku­lu burada tamamladıktan sonra İstanbul’a geldi. Gazetecilik, spor yazarlığı, muhabirlik, kitapçılık, yayıncılık da yapan Keskiner, 1959’da “Cilalı İbo Perili Köşkte” filmindeki pos­tacı rolüyle sinemaya adım attı. 1971’de Ekta Film’i kurdu. “Oto­büs”, “Kapıcılar Kralı”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Maden”, “Köşeyi Dönen Adam”, “Piano Piano Bacaksız” gibi sinema tarihimizde iz bırakan filmle­re, “Bay Alkolü Takdimimdir” gibi ünlü TV dizilerine yapımcı olarak imza attı; kimi film­lerin senaryolarını da yazdı. Filmciler Kooperatifi’ni kurdu, SESAM’da başkan yardımcılı­ğı yaptı. Sinemayla ilgili yasa ve düzenlemelerin çıkmasına katkıda bulundu.

    Ardindan_Arif

    1985’te Sinema Sevenler Derneği Lokali, yaygın adıyla Çiçek Bar’ı açtı. Çiçek Bar, Kulis ve Papirüs’ün ardından sanat dünyasının, aydınların gözde buluşma mekanı oldu. Sezen Aksu ve Meral Okay’ın yaptık­ları şarkı “Yine mi Çiçek” Arif Keskiner için yazılmıştı.

    Sadece sinema değil, sanat dünyasının neredeyse tüm önemli isimleriyle yolu kesişen Arif Keskiner, anılarını Çiçek Gibi, Yine mi Çiçek, Elbette Çiçek ve Binbir Renk Binbir Çiçek adlı 4 kitapta toplamıştı. 2018’de İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülü’nü alan Arif Keski­ner, Cemal Reşit Rey konser sa­lonundaki anma töreni sonrası Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Kilyos-Demirciköy mezarlığın­da toprağa verildi.

    AARON BUSHNELL (1999 – 2024)

    Filistin için intihar eden Amerikalı asker

    İsrail’in Gazze’ye saldırısı tüm zalimliğiyle sürerken, Şubat sonunda ABD’den deh­şet verici bir protesto haberi geldi. ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli asker Aaron Bushnell, İsrail’in Washington Büyü­kelçiliği önüne gelerek “Filis­tinliler’in işgalcilerin elinde yaşadıkları karşısında benim yaptığım çok da büyük bir şey değil” dedi ve kendini ateşe verdi. 25 yaşındaki Bushnell’in son sözleri “artık soykırımın suç ortağı olmayacağım; yaşa­sın özgür Filistin” oldu. Has­taneye kaldırılan genç asker yaşamını yitirdi.

    Bushnell’in ölümünün ardından yüzlerce kişi İsrail’in saldırılarını protesto etti. Genç askerin, eyleminden önce Face­book hesabından şu mesajı pay­laştığı öğrenildi: “Birçoğumuz kendimize şu soruyu sormayı severiz: ‘Kölelik döneminde yaşıyor olsaydım ne yapardım? Ya da Jim Crow dönemindeki Güney’de? Ya da apartheid? Ülkem soykırım yapıyor olsaydı ne yapardım? Cevap şu ki, bunu yapıyorsunuz. Şu anda.”

    Ardindan_Aaron

    KAYHAN YILDIZOĞLU (1933 – 2024)

    ‘Alafranga’ rollerin sivri dilli oyuncusu

    En son geçen yıl selamlaş­mıştık, Salacak’ta, Bestekar Selahattin Pınar Sokağı’nın başındaki pastanenin önün­de. İnce bir işçilikle üretilmiş bastonuna çenesini dayamış, apartmanların arasından karşı kıyıdaki Topkapı Sarayı’nı seyrediyordu. Onunla tanışalı 40 yıl olmuştur. Artık kullan­madığımız “janti” sözcüğüne en yakışan insanlardan biriydi. Her zaman şık, havalı ve temiz kokan bir insandı. Birkaç dil bi­len, okuyan ve yazan, İstanbul Türkçesini konuşabilen ender insanlardan biriydi. Opera ve Klasik Batı Müziği eserlerini belleğine kazımıştı.

    USTA OYUNCU KAYHAN YILDIZOĞLU HAYATINI KAYBETTİ

    90 yaşında kaybettiğimiz Kayhan Yıldızoğlu’nu tiyatro­ya kazandıran kişiler, Muhsin Ertuğrul ve Haldun Taner oldu. Oysa döviz piyasasında çalışan bir insanmış gençliğinde. Hem tiyatro sahnelerinde hem de sinemada aranan bir karakter oyuncusuydu. Alafranga diye nitelendirilen rollerde hep onu seyrettik. Doğaçlama espri üretme yeteneği olan bir insan­dı. Sözünü sakınmayan, sivri dilli biriydi. Ölüm haberinin ar­dından eski eşi Suna Yıldızoğlu şu cümleleri yazdı: “İç dünyamı keşfeden insan, ne kadar çok öğrendim senden. Aşk bitince sevgi ve saygıyla dostluğumuz sürdü. Zeki, esprili, kültürlü, bilgili insan, hep soyadını taşı­maktan onur duyduğum insan, huzur içinde uyu…”

    Sinemada artık ropdöşambır (robe de chambre) giyen mon­şer (monchère) karakterlere yer verilmiyor. Zaten bu sözcükleri doğru yazabilenlerin sayısı da azaldı. “Kertenkele değilim ki 150 yıl yaşayayım?” diyen usta aktör Kayhan Yıldızoğlu güzel izler bıraktı bu hayatta.

    Suha Çalkıvik

    ALİ SİRMEN (1939 – 2024)

    Gazeteci-yazar ve barış savunucusu

    Cumhuriyet Vakfı başkan vekili ve Cumhu­riyet gazetesi yazarı Ali Sirmen, İstan­bul’da 84 yaşında vefat etti. 10 Kasım 1939’da doğan Ali Gazanfer Sirmen, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakül­tesi’nden mezun oldu. Sirmen, 1966’da Akşam gazetesinde köşe yazarlığına başladı. Yeni Ortam’ın ardından Cumhuriyet’te yazmaya başlayan Sirmen, bir süre Milliyet’te de köşe yazarlığı yaptı. Barış Derneği’nin kurucula­rından olan Ali Sirmen, bu nedenle 12 Eylül darbesinden sonra tutuklandı ve 4 yıl hapiste kaldı. Hapishanedeyken yazıları Samim Lütfü imzasıyla Cumhuriyet’te yayımlandı. Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü sahibi Ali Sirmen, Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

    Ardindan_Ali

    PROF. DR. REFİK DURU (1932 – 2024)

    Anadolu arkeolojisinin duayen hocası

    Prof. Dr. Refik Duru’nun arkeolo­jiyle dolu hayatı, aslında İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nün olgunlaşma ve uzmanlaşma süreci ile çağdaştır. 1933’te yapılan reform­la, Darülfünun’un İstanbul Üniver­sitesi’ne dönüşmesinden sonra, ona bağlı olarak Edebiyat Fakültesi’nin kurulmasının ardından; 1934’te Dr. Helmuth Theodor Bossert fakülteye profesör olarak alınır ve daha sonra bir kürsü haline gelecek olan Türk Arkeoloji Enstitüsü’nün müdürlüğü­ne getirilir. Böylece Önasya kültürle­rinin, aslında her biri farklı bir bilim­dalının çalışma sahasını teşkil eden yazıları, dilleri, maddi kültürleri yani arkeolojisi, birarada ve birbirinden faydalanarak araştırılmaya ve bu konularda uzmanlaşacak bilimin­sanları yetiştirilmeye başlanır.

    1942’de Eski Önasya Dilleri ve Kül­türleri Kürsüsü kurulur ve Bossert 1959’a kadar yürüteceği kürsü baş­kanlığı görevine getirilir. Bossert’in ilk öğrencilerinden biri olan Prof. Uluğ Bahadır Alkım ise daha sonra aynı bölümün başına gelecektir.

    BURDUR HACILAR BUYUK HOYUK KAZISININ ONURSAL BASKANI PROF. DR. REFIK DURU (92) VEFAT ETTI.(FOTO:BURDUR-DHA)
    Prof. Dr. Refik Duru, eğitmenliğinin yanında Türkiye coğrafyasındaki önemli arkeolojik kazıların da başındaydı.

    Rahmetli Refik Duru ise 1958’de Prof. Dr. Kurt Bittel’in yönetiminde Prehistorya kürsüsünden “Anado­lu’da En Eski Çağlardan Hitit Çağ­larına Kadar Savunma Sistemleri” lisans tezi ile mezun olur. 1960’ta Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri kürsü­süne asistan olarak atanır. Doktora ve doçentlik tezlerinin ardından, 1978’de “Türk Tarih Kurumu Tara­fından Yapılan Gedikli-Karahöyük Kazısı; Mimarlık, Mezarlar ve Küçük Buluntular” çalışması ile de pro­fesörlüğe yükseltilir. Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü, 1981’de Hititoloji ile Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi anabilim dalları olarak adlandırılarak, farklı bölümlerin çatısı altına konulur. Akademik hayatına Önasya Arkeolojisi Anabi­lim Dalı’nda devam eden Refik Duru, 1999’da emekliye ayrılana kadar anabilim dalı ile Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölüm Başkanlığı görevlerini yürütmüştür.

    Duru’nun 1955’te Kadirli yakın­larındaki Karatepe’de başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, sırasıyla Yesemek Heykel Atölyesi, Tilmen Höyük, Gedikli Karahöyük, Çatal Hö­yük, Değirmentepe, Kuruçay Höyük, Yassıhöyük, Höyücek, Bademağacı Höyük ve Hacılar Büyük Höyük’te 2024’e kadar kesintisiz devam etmiş­tir. Onlarca kitap, yüzlerce makale üretmiş ve binlerce öğrenci yetişti­ren hocamızı saygıyla anıyoruz.

    Şevket Dönmez

  • Süper Mario binayı terketti…

    Süper Mario binayı terketti…

    Mario Levi 31 Ocak’ta 67 yaşında ardında okuma hazzı veren onlarca eser bırakarak aramızdan ayrıldı. Romanlarında, öykülerinde İstanbul’u ve ‘az kalanlar’ı anlattı. Ölümünden sonra neden Türkçe yazdığını söylediği video çok paylaşıldı: İlk aşkımı hangi dilde yaşamışsam, sinirlenince hangi dilde sövüyorsam o dilde yazıyorum…

    Fotoğrafına bakıyorum. “Gülümsüyorsun. Buruk, acı bir gülümseme bu, görüyorum. Hikayen başka türlüsüne izin vermiyor.” Sonra aynaya bakıyo­rum. Yüzümde senin gibi acıyı, aşkı, sindirmiş o mahcup gülüm­semeden eser yok.

    Dediler ki Mario öldü. Ka­bullenememenin getirdiği bir sersemlikle aklımda oyunlar oy­nuyorum. Daha doğrusu “Benim istediğim küçük bir olasılığa, bir kez daha inanmak galiba.”

    Biliyorum, “Mevsimlerin durduramadığı anlar vardır.” Bundan böyle anlatamayacağın masallar diyarının keyfini çıka­rırsın diye umuyorum ve ümidim odur ki “hiçbir şeyi dilediğince anlatamamış olmanın kırgınlığı sarmaz ruhunu. Çünkü sen an­lattın, hem de çok güzel anlattın.”

    “Bir aşkı yaşayabileceğime kendimi inandırmak istiyordum ben.” İnandırdın, yaşattırdın.

    “Hayallerimizden yana yaptığımız seçimler bizim hep kaderimizdir zaten.” Kaderimi kendi elime almamı ve ondan gocunmamamı sağladın.

    Yanlış Tercihler Mahallesinin­ bir sakini olarak yaşadığım yeri sevmeyi öğrendim.

    Kendimi sessize almayı da öğ­rendim sayende. “Bir çıldırmanın neresindeyim dersin? Suskunluk, evet.”

    Ana dillerinden İspanyolca ve Fransızcayı bir kenara koyup, ilk aşkını yaşadığın, sokakta oyun oynarken kulladığın, içinden söverken en usturuplu küfürleri bulduğun Türkçe ile yazman bana çok şey anlattı: İçinde en do­ğal neyin varsa onu ortaya çıkar, onu sev, onunla gurur duy. Sana kaybettireceklerinden çekinme.

    Amacım birtakım çocuklar gibi, senin gibi ardımdan gelenle­re yol açmak oluverdi. “O çocuk­lar yürümeyi, mayınlı tarlalarda öğrenmişlerdi.” O mayınlı tarlada bana açtığın yolda yürürken geridekilere bir iz göstermek için adımlıyorum hayatı.

    Bana bıraktıklarınla avun­mayı öğreneceğim şimdi çünkü “Kitaplar… Ben en çok onlara güvendim.” Avunmak ve savun­mak birbiriyle bir hayli bonkör bir kafiye oluşturuyor. “Bazı gerçek­leri bilerek es geçmek de bir çeşit savunmaydı.” Savunduğun öz benliğindi, gerçekliğindi Türkçe­ye sarılarak. Bak! Ben de izinden geliyorum kör topal. Oğlum bü­yüdü, senin kitaplarının boyuna geldi neredeyse.

    Dediğinde haklısın: “Yerleşik­liklerine sığınarak yaşayanlar ayrılıkları kolay kolay taşıya­mazlardı ki…” Sığındığım, yuvam bellediğim, içimde biriktirdiğim sözlerinden ayrılmasam da bes­lenmem için yenilerine ihtiyacım var. İşte buna alışmak, bu gerçeği taşımak kolay değil.

    “Bir yere geri dönmek istiyor­san, ayrılırken arkana bak, derdi babaannem.” Baktın mı?

    Baktıysan eğer, “Hayallerim, sözcüklerim ve tüm olabilirlikle­rimle çağıracağım seni.

    Alıntılar, Mario Levi’nin Bu Oyun­da Gitmek Vardı, İstanbul Bir Masaldı, Bir Şehre Gidememek, Lunapark Ka­pandı, Bir Cümlelik Aşklar, O Pazartesi Eminönü, Size Pandispanya Yaptım eserleri ile Ayşe Böhürler ile yaptığı söyleşiden.

    ardindan_mario_levi

    FÜRUZAN (1932-2024)

    En güzel öyküler için yaşadı

    Eserlerinde ‘öteki’lerin, ezilenlerin, görmezden gelinenlerin hayatlarını anlatan Füruzan, bir süre Almanya’da yaşadı ve göçmen işçilerle ilgili çok sayıda eser de üretti. Füruzan için ‘yazınımıza göktaşı gibi düştü’ denmişti. Öyküden, romana, şiirden senaryoya kadar birçok alanda başarılı yapıta imza attı. Onlarla yaşayacak.

    ardindan_furuzan

    Türkçe edebiyatın en üretken ya­zarlarından Füruzan 11 Şubat’ta yaşamını yitirdi. Asıl adı Feruze Çerçi olan yazar 1932’de İstanbul’da doğdu. Erken yaşta tiyatro ile ilgilen­meye başladı. 1950’li yıllarda bir süre oyunculuk yaptıktan sonra tama­men edebî çalışmalara yöneldi.

    Karikatürist Turan Selçuk ile evlendi. Bu evlilikten bir kızı oldu. Eserlerinde Füruzan adını kullandı, soyadı kullanmamasını ise şöyle açıklamıştı: “Ben o yıllar çok ünlü bir soyadı taşıyordum. Çok ünlü, çok saygıdeğer iki adamın kendi akılla­rıyla, emekleriyle ve yetenekleriyle ünlendirdiği saygıdeğer bir soyadıy­dı. Ben, o ünlenmiş soyadının bana sağlama ihtimali olan kolaylıkları­na hiç yanaşmak istemedim. Ben, yazarlığımın sınanmasını öyle bir şekilde tek başıma yapıp bu büyük addan yararlanmamalıydım.”

    60’lı yıllarda çeşitli dergilerde yayımlanan öyküleriyle tanınmaya başlandı. İlk kitabı Parasız Yatılı ile Sait Faik Hikaye Ödülü’nü kazandı. Kuşatma ve Benim Sinemalarım adlı öykü kitapları yayımlandı.

    Türkiye 12 Mart darbesinin yıkı­mını yaşarken Kırkyedililer adlı ro­manı yayımlandı. Darbe, 1968 kuşağı olarak bilinen kuşağın liderlerini katletmiş, işkence ve tutuklamalar yaygınlaşmıştı. Roman çoğunlukla 1947 doğumlu olan bu kuşağı anlatı­yordu ve büyük beğeni topladı. Artık adı Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu ile, edebiyatın güçlü kadın yazarla­rıyla birlikte anılıyordu.

    Eserleri filmlere aktarılan Füru­zan, sinemayla da yakından ilgilendi. Benim Sinemalarım kitabını senar­yolaştırdı ve filmi kendisi yönetti. 1970’lerde bir süre kaldığı Alman­ya’da göçmen işçilerle ilgili çalışma­lar yürüttü. İkinci romanı Berlin’in Nar Çiçeği, Almanya’daki göçmen işçilerin hayatını konu edindi.

    Değerli yazarımızı, Yapı Kredi Yayınları editörünün Parasız Yatı­lı’ya yazdığı önsözle uğurluyoruz: “Füruzan, sanki o güzelim öyküleri yazmak için yaşamıştır. Yazınımı­za ‘göktaşı gibi düştüğü’ onun için söylenir.”  

    ALEKSEY NAVALNİ (1976-2024)

    Rus muhalif hapishanede ‘öldü’

    ardindan_navalni

    Rusya’nın otokratik lideri Putin’e muhalefetiyle tanı­nan avukat, aktivist ve siyasetçi Aleksey Navalni’nin, 16 Şubat’ta 3 yıldır tutulduğu cezaevinde hayatını kaybettiği açıklandı. 47 yaşındaki avukat, aktivist ve siyasetçi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in en önemli muhalifleri arasındaydı. Putin iktidarının yolsuzluklarına dikkat çeken Navalni, rejimin ülkeyi “bir tür feodal düzen”le yönettiğini ileri sürüyordu. Daha önce sinir gazıyla ze­hirlenen ancak hayatta kalan Navalni tutuklanmış ve 19 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Moskova’dan 1900 kilometre uzaklıktaki bir hapishaneye gönderilen Navalni’nin ölüm nedeni açıklanmadı; ancak gör­gü tanıklarına göre cesedinde morluklar vardı.  

    SEVDA FERDAĞ (1942-2024)

    Kimselere benzemeyen aktris

    ardindan_sevda_ferdag

    Aktris Sevda Ferdağ, 82 yaşında öldü. Usta yazar Selim İleri’ye göre “sinema ortamımızda salt kendisi olabilmenin mücadelesini veriyordu. Bütün gücünü, bütün sanatlık sezgisini, duyarlığını asıl bu mücadeleden almaktaydı.”

    Türk sinemasının önde gelen oyuncularından Sevda Ferdağ, 17 Şubat’ta yaşama veda etti. 1942’de Balıkesir’in Edremit ilçesinde do­ğan Ferdağ’ın çocukluğu İstanbul’da geçti. Gerçek adı Lütfiye Dumrul olan sanatçı, 1958’de ilk filmi “O Günden Sonra”da rol aldığında henüz 16 yaşın­daydı. Sonradan gazeteci-yazar Mesut Kara’yla yaptığı bir röportajda “58’de sinemaya geldiğim zaman ilişkileri, sinemanın fukaralığını hiç sevmedim. Sinema parasızlık de­mekti, yalnızlık demekti” diyecekti.

    Hemen ardından, yine oyuncu olan ablası Ferda Ferdağ’ın yanına Alman­ya’ya gitti. Burada bir süre modellik yapan Sevda Fer­dağ, aldığı sinema teklifle­rini geri çevirdi ve bir süre sonra İstanbul’a geri döndü. 1963’te Atıf Yılmaz’ın “Azrail’in Habercisi” ile tekrar sinemaya döndü. Bir yıl sonra Halit Refiğ’in “Gurbet Kuşları” filminde rol aldı.

    Birçok sinema oyuncusu gibi, Yeşil­çam’ın krize girdiği dönemde Fahrettin Aslan’ın gazinolarında şarkıcılık yaptı. 200’e yakın filmde rol alan oyuncu, bir­çok ödül de kazanmıştı. Sevda Ferdağ, sinemayla ilişkisini anlatırken şöyle demişti: “Beni yıldız olmak hiç ilgilen­dirmedi, asla istemedim. Çünkü taviz vererek yaşamak istemiyordum. Her zaman özgür oldum. Ben yıldız olma­dım ama kendimi hep yıldız gördüm. Hiçbir sinemacıyı da suçlamıyorum. Ben sadece ‘niye iyi film yapmıyorlar’ diye suçladım. Sonra bunun bir ülke so­runu olduğunu anladığımda hepsi be­nim arkadaşım oldu. Ayrıca ben birini aşmaya çalışmaktan hoşlanmıyorum. Ben kendim olmaktan hoşlanıyorum. Yaptığım şu kadar filmle hâlâ Sevda Ferdağ isem bu önemli bir şey”.

    Selim İleri, Hatırlıyorum kitabında Sevda Ferdağ’dan şöyle bahsediyor­du: “Usul usul fark ediyorum ki Sevda, herkesin başka bir kadın veya başka bir erkek olmayı denediği, bunun için var gücüyle çabaladığı sinema ortamımız­da salt kendisi olabilmenin mücade­lesini veriyordu. Bütün gücünü, bütün sanatlık sezgisini, duyarlığını asıl bu mücadeleden almaktaydı. Benzemek istediği hiç kimse yoktu. Beğenilmek, önemsenmek, alkış toplamak hiçbir zaman sorunu olmamıştı. Bireyliğini yaşamaktı seçeneği.”  

    ALEV ALATLI (1944-2024)

    Aydın ve muhafazakar…

    ardindan_alev_alatli

    Yazar Alev Alatlı 3 Şubat 2024’te 79 yaşında yaşamını yitirdi. Mene­men’de doğan Alatlı, ODTÜ’de ekonomi ve istatistik okuduktan sonra eğitimi­ne ABD’de devam etti. Burada kalkın­ma ekonomisinin yanısıra felsefe ve teoloji eğitimi aldı. Türkiye’ye döndük­ten sonra iktisatçılığından çok, yazı­larıyla da tanındı. Zaman gazetesinde köşeyazarlığı yaptı. Yaseminler Tüter mi Hâlâ (1985), İşkenceci (1986), Kadere Karşı Koy A.Ş. (1995) adlı romanları yazdı. Çok sayıda deneme, inceleme kitabı da bulunan Alatlı’ya Filistin lideri Yaser Arafat tarafından Özgürlük Ma­dalyası verildi. Alatlı, Aydınlanma Değil Merhamet eseriyle Rusya’da Şolohov Roman Ödülü’ne layık görüldü. Alatlı yazdıkları ve söyledikleriyle muhafa­zakar kesimlerin beğenisini kazanır­ken, siyasi iktidarla ilişkileri nedeniyle muhaliflerin tepkisini çekmişti.  

    NİHAT FALAY (1941-2024)

    İktisat dünyasının büyük kaybı

    ardindan_nihat_falay

    İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nde 1969-2008 ara­sında görev yapan Prof. Dr. Nihat Falay, Şanlıurfa’da doğdu. İlkokulu Diyarba­kır’da okuduktan sonra İstanbul’da Karagümrük Ortaokulu’nu ve 1961’de Vefa Lisesi’ni tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nden 1965’te mezun olan Falay, 1969’da aynı fakültede öğretim üyesi yardımcılığı yaptıktan sonra, 1988’de “Doğu-Batı Toplumlarında Mali Sistem­lerin Gelişimi ve Özellikleri” adlı tezi ile profesör oldu. Eğitimciliğinin yanısıra üniversite öğretim üyelerinin örgüt­lenmesine de büyük katkı sundu. Anka­ra’da kurulan Tüm Asistanlar Derne­ği’nin (TÜMAS) İstanbul Şubesi kurucu üyelerindendi. Falay ardında şu eserleri bıraktı: Türkiye Ekonomi Bibliyografyası, İbn-i Haldun’un İktisadi Görüşleri, Prog­ram Bütçe ve Sıfır-Esaslı Bütçe Sistem­leri, Planlama-Programlama-Bütçeleme Sistemi ve Türk Program Bütçe Modeli, Maliye Tarihi, İstanbul Üniversitesi’nin Yabancı Akademisyenleri.

    ERGUN HİÇYILMAZ (1942-2024)

    Gazeteci, sporcu, uzman sahaf

    ardindan_ergun_hicyilmaz

    Ergun Hiçyılmaz 12 Şubat’ta yaşa­mını yitirdi. 1942 yılında Eskişe­hir’de doğan Hiçyılmaz, gazeteciliğe 1960’larda başladı. Akşam, Yeni Sabah, Yeni İstanbul, Günaydın, Fotospor, Tercüman, Güneş, Erkekçe, Nokta, Yankı, Hürgün, Takvim, Sabah gibi önde gelen gazete ve dergilerde çalıştı. Aynı zamanda bisiklet sporuyla yakından il­gilenen Hiçyılmaz, 1979-80 döneminde Türkiye Bisiklet Federasyonu başkanlı­ğı da yaptı (cenazesinde federasyondan hiçbir yetkili yer almadı). Çeşitli üniver­sitelerde gazetecilik üzerine dersler de veren Ergun Hiçyılmaz, tarih çalışma­larıyla da tanınıyordu. Hayli zengin bir kitap ve belge koleksiyonuna sahipti. Uzun yıllar Beyoğlu’ndaki Avrupa Pasajı’nda sahaflık yaptı. Edebiyatla da yakından ilgilenen gazeteci, spor tari­hine ilişkin çalışmalarıyla tanınıyordu. Koyu bir Fenerbahçeli olan Hiçyılmaz, tabutuna sarılan Fenerbahçe bayrağı ile uğurlandı.

    GÜLÇIN AKSOY (1965-2024)

    Sanatçı ve hocanın erken vedası

    ardindan_gulcin_aksoy

    Hem sanat üretimi, hem akademik çalışmalarıyla tanınan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Halı Atölyesi öğretim üyesi Prof. Dr. Gülçin Aksoy, genç yaşta İstanbul’da geçirdi­ği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversi­tesi mezunu olan Aksoy, 1993’ten ölü­müne kadar bu üniversitede öğretim üyesi ve yönetici olarak çalıştı.1990 ların başından itibaren aktif sanat üretimine devam eden Gülçin Aksoy, bireysel üretiminin yanında, kolektif olarak da bir çok sanatsal eylem içer­sinde yer aldı. Prof. Aksoy’un beklen­medik ölümü büyük üzüntü yarattı.

  • ‘Hıristiyan kulübü’nde değil Türkiye’nin yanında yer aldı

    ‘Hıristiyan kulübü’nde değil Türkiye’nin yanında yer aldı

    Avrupa Birliği’nin oluşumunda büyük pay sahibi olan Jacques Delors, Türkiye’de maalesef “Batı ve Hıristiyan kulübü”nün sözcüsü olarak tanıtıldı, yansıtıldı. Kendi kulüpçülüklerini sürdürmek için Avrupa’dan medet umanların yazdıklarının aksine, “Türkiye’ye tavır almak, AB’yi Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” demişti.

    Geçen yılın son hafta­sında 98 yaşında haya­tını kaybeden Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü. Vizyonu, tutkusu ve çalışkanlığıyla en fazla iz bırakan liderlerden biri oldu. “Modern Avrupa’nın mimarı olarak” adını tarihe kazıdı.

    1985-1995 arasında AB Komis­yonu’nun başkanlığını yürüten Delors, her kafadan ayrı bir sesin çıktığı Avrupa Birliği’ni usta bir orkestra şefi gibi yönetti. Tek para birimi Euro, tek pazar, Schengen Ortak Vize Sistemi, Erasmus Öğrenci Değişim Programı, onun imzasını taşıyan eserlerden sadece birkaçı…

    Ardindan_1
    Delors’un ölümü Libération ve Le Monde’da manşet oldu.

    Türkiye’nin de 14 Nisan 1987’de AB’ye yaptığı tam üyelik başvurusu, Delors dönemine denk düştü. Delors’un Türki­ye’nin adaylığı ve AB üyeliğine dair görüş ve tutumu geçmişte çok tartışıldı. Ve akıllarda esas olarak Delors’a atfen dolaşıma sokulan “AB’nin bir Hıristiyan Kulübü olduğu” ve bu neden­le Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı cümlesi kaldı. Vefatının ardından da Türk basınında -hangi çizgide olursa olsun- bu şekilde anıldı.

    Oysa, Delors’un ağzından hiç böyle bir söz çıkmamıştı. Peki na­sıl oldu, ne oldu da bugüne kadar süren böyle bir yanlış algı oluştu?

    Ardindan_2

    O dönem Brüksel’de görev yapan Türk gazetecilerden biri olarak, gerçeğin ve hadise­nin perde arkasının en yakın tanığıyım. Her şey Delors’un 1989 Eylül’ünde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi önün­de yaptığı konuşma ile başladı. Delors, 17 sayfalık konuşmasının 8. sayfasında şöyle bir cümle kullanıyordu: “Tarihçi Fernand Braudel, Avrupa’nın Hıristiyan dini, rasyonel düşünce biçimi, bi­lim ve teknik gelişimi, devrim ve sosyal hakkaniyet arzusuyla hep birlikte aynı kadere bağlandığını ortaya koydu.” Delors tarafından Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığa atıf yapılması kimi Türk gazeteciler açısından bir yargıda bulunmak için yeterliydi.

    Konuşmasının ardından düzenlenen basın toplantısında Delors, bu konuya ilişkin bir soru­ya da şu cevabı verdi: “Okuduğum kitaplarda, Avrupa’nın kültürel açıdan Hıristiyanlığın, Roma Hukuku’nun ve Yunan hüma­nizmasının bir ürünü olduğu­nu gördüm.” İşte o sözler bazı gazeteciler için bir itiraftı. Diğer meslektaşlarımızın hakkını yemeyelim, “Delors AB’nin bir Hı­ristiyan Kulübü olduğunu kabul etti” başlığı Fehmi Koru’ya aittir. Burada daha çarpıcı olan ise, Türkiye’de kendisini “ulusalcı, milliyetçi, muhafazakar, İslâm­cı” olarak niteleyen neredeyse tüm Sol ve Sağ kesimlerin bunu doğru kabul edip “işte Avrupa’nın gerçek yüzü bu” diye ortalığı birbirine katmasıydı.

    Delors’a 1997 Mayıs ayında, İsveç’in Malmö kentinde düzen­lenen Avrupa Sosyalist Partiler toplantısında, o yaptığı konuşma­nın Türkiye’de “Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübüdür. Bu yüzden Türkiye’nin üyeliğine karşıyım” şeklinde yansıdığını söylediğim­de çok şaşıracak ve şöyle diye­cekti: “Bunu reddediyorum. Biz Hıristiyan bir Avrupa kurmuyo­ruz. Başta dinî açıdan olmak üze­re, Türkiye’ye yapılacak her türlü ayırımcılığa karşıyım. Türkiye ile ortak bir geleceğimiz var ve bu geleceği birlikte kuracağız.”

    Bu röportaj Milliyet gazetesin­de bu şekilde yayımlandığında, Fehmi Koru Zaman gazetesinde Taha Kıvanç takma adını kullan­dığı “Kulis” köşesinde “Yaşlılık Kötü Şey” başlığıyla uzun bir yazı yazacak ve Delors’un yaşlandı­ğı için o zaman söylediklerini hatırlamadığını ileri sürecekti! Koru ayrıca, “Öyle sanıyorum ki, Ahmet Sever, kendisiyle bir daha karşılaştığında, Strasbourg konuşmasını kendisine hatırlata­caktır” diyecekti.

    Ardindan_4
    Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan kulübüne dönüştürme riski taşır” sözleri Le Monde’da haber olmuştu.

    Ben de 17 Haziran 1997 tarihli Milliyet gazetesindeki köşemde, “Fehmi Koru’ya açık mektup” başlığıyla uzun bir yazı kaleme aldım. Delors’a Strasbourg’taki konuşmasını hatırlattığımı, söz­lerinin Türkiye’de, “AB Hıristiyan kulübüdür” şeklinde algılandı­ğını söylediğimde bunu kesin bir dille reddettiğini ifade ederek şunları yazdım:

    “Fehmi Koru Delors’a ‘sen bunadığın için daha önce söylediklerini hatırlamıyorsun’ diyor. Şimdi Avrupa’nın kültürel kimliğinde Hıristiyanlığın da yer aldığı yalan mı? Bu gerçeği yok mu sayacağız? Ama burada önemli bir çizgi var: Avrupa’nın temelindeki unsurlardan birinin Hıristiyanlık olduğunu söylemek başka şey, buradan yola çıkarak, ‘Avrupa’nın Müslümanlara kapalı bir Hıristiyan Kulübü’ olduğunu ileri sürmek başka şey… Her şey­den önce bir kompleksimizden kurtulmamız gerekiyor. Avrupa­lının ağzından bir Hıristiyan lafı çıkmaya görsün, bundan hemen kendimize dönük bir ‘dışlama payı’ çıkarıyoruz. Sanırsınız ki, Türkiye, ekonomide, demokrasi ve insan haklarında tüm ko­şulları yerine getirmiş; Avrupa, bizi sadece Müslüman olduğu­muz için içine almak istemiyor. Ayrıca, bir gazeteci olarak, bir konuşmayı aktarırken, ne kolay tırnak içine alıyoruz. Delors, iki nokta üst ste tırnak aç, ‘AB, Hıristiyan Kulübüdür’ tırnağı kapat dedi. Delors, ‘Ben böyle bir şey söylemedim’ dediğin­de de yanıt hazır: ‘O anlama gelen sözler söyledin’. Hem biraz da kendimize bakalım. Müslümanlık Türk kültürel kimliğinin bir parçası değil mi? Refah Partisi’ni geçtim, Türki­ye’de Avrupa bayrağını taşıyan Başbakan Çiller bile, ‘Avrupa’ya cami ve ezanı sokacağız’ diye haykırmıyor mu?”

    NINTCHDBPICT000827102345
     98 yaşında ölen Jacques Delors, bugünkü Avrupa Birliği oluşumunun, hem fikirsel hem de uygulamadaki en önemli figürüydü.

    Ancak tabii olan olmuş ve o sarfetmediği sözler Delors’un üstüne yapışıp kalmıştı.

    Oysa Delors, daha sonraki yıllarda Türkiye ve İslâm hak­kındaki görüşlerini net biçimde aktaracak; 2007’de yayımla­nan Trajik ve Muhteşem Avrupa isimli kitabında, Avrupa’nın çoğul bir kimliği olduğunu, kültürel kimliğin siyasi bir ilke haline getirilemeyeceğini, Av­rupa’nın farklılıkları biraraya getiren kimliği içinde İslâm’ın da yer aldığını vurgulayacaktı. Dahası, 27 Mayıs 2009 tarihinde Paris’te verdiği bir konferansta, Türkiye’nin üyeliğine olumsuz bakan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Alman Başbaka­nı Merkel’e hitaben şunları söyleyecekti: “Türkiye’ye ‘hayır’ denmesine kesinlikle karşıyım. Türkiye’ye karşı tavır almak, Avrupa Birliği’ni Hıristiyan ku­lübüne dönüştürme riski taşır.”

    Bu beyanat da Türkiye’de hiçbir yankı bulmadı; zira hüküm verilmişti bir kere.

    AYLA ALGAN (1937-2024)

    Türk sanatında iz bırakan emek ve ışık dolu bir yaşam

    86 yaşında aniden ölen usta sanatçı sadece başarılı bir oyuncu değil, aynı zamanda eğitimci, yönetmen ve şarkıcı olarak da hayatımızda yer aldı. En ağır rolleri daima yoğun emekle sırtladı, Türkiye prömiyerlerinde sundu. Dürrenmatt’ın “Fizikçiler” oyunundaki yorumuyla efsaneleşen oyunculuğu onu ışıltılı yıldızlar katına yükseltti.

    Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta yitirdik. 86 yaşındaki sanatçı İstanbul Drama Sanat Akademisi’nde verdiği derslerle hem tiyatro hem de dizi oyuncuları yetiştiriyordu.

    Algan, 1960’larda olgunluk dönemine ulaşan Türk tiyatrosu için bir armağan, benzeri zor bulunur bir başrol oyuncusuy­du. Paris’te Versailles Lisesi’nde okumuş, eşi yönetmen Beklan Algan’la birlikte New York’taki Actors Studio’da eğitim görmüş­tü. Ülkemize 1960’ta dönüşlerin­de Muhsin Ertuğrul genç çifte kollarını açmış, onları İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun vazgeçil­mezleri yapmıştı. Alganlar’ın, oyuncu ve yönetmen olarak ortaya koydukları yetkinliğin tanığıyım…

    Ardindan_5
    Ünlü aktris, eğitmen, yönetmen ve şarkıcı Ayla Algan’ı 4 Ocak’ta kaybettik.

    Ayla Algan, ağır rolleri yoğun emekle sırtlayarak Türkiye prö­miyerlerinde sunmayı sürdürdü. Katkıda bulunduğu “ilk”lerden yalnızca kendi bildiklerimi sıra­layayım. 1963-64’teki ilk profes­yonel Brecht oyunu Sezuan’ın İyi İnsanı, tutucu zorbalar tarafın­dan saldırıya uğramış ve kısa süre sonra kaldırılmıştı. Ayla, Türkiye’de sahneye çıkan ilk “Shen-Te/Shui-Ta” karakteriydi.

    Onu 1 yıl sonra, Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’sının Tuncay Çavdar’ın sahnelediği Kent Oyuncuları yapımında Müşfik ve Yıldız Kenter, Şükran Güngör ile birlikte görüyoruz. Gangster Ma­c’in sevgilisi Polly’deki -Brecht müziğinin gerektirdiği gibi yo­rumlanmış- şarkılarıyla ve güçlü oyunculuğuyla ustalar karşısına yaman bir “rakip” olarak çıkan sanatçıyı aynı oyunda tam 3 kez izlemiş olmanın mutluluğunu şimdi daha çok duyuyorum.

    1965’te İstanbul Şehir Ti­yatrosu’nda Türkiye prömiyeri yapılan Dürrenmatt’ın Fizikçiler oyunundaki yorumuyla efsane­leşen oyunculuğu Ayla’yı ışıltılı yıldızlar katına yükseltmiştir. Aynı dönemde dünya prömiyeri yapılan Oktay Rifat’ın Çil Ho­roz’unda yine öndedir…

    1970’te Ayla’yı, Genco Erkal ve arkadaşlarının kurdukları Dost­lar Tiyatrosu’nda izliyoruz. Alain Decaux’nun Rosenbergler Ölme­meli başlıklı yapıtında casusluk suçuyla ABD’de mahkemesi yapılan ve idam edilen Rosen­berg çiftini, hayranlık uyandırıcı yorumlarla canlandıran Ayla ve Genco’nun başarısı tiyatro tari­himize kazınmıştır.

    Ayla, Paris’in ünlü Olympi­a’sında sahneye çıkan ilk Türk şarkıcıdır (1971)…

    1984’te Bilsak Tiyatro Atölye­si’nde, 1988’de Tiyatro Araştırma Laboratuvarı’nda (TAL) çalışma­lar yapılır. Ayla, 1989’da Ulus­lararası Tiyatro Enstitüsü’nün (ITI) İstanbul kongresinde, La Mamma’nın kurucusu Ellen Stewart’ın sahnelediği, St. İrene Kilisesi’nde sunulan müzik­li “Yunus Emre” gösterisinin yıldızlarındandır. 13. İstanbul Tiyatro Festivali’nin açılışı için Rumelihisarı’nda Genco Erkal’ın düzenlediği ve tiyatromuzun “büyük kadınları”nı buluşturdu­ğu “Nâzım’a Armağan” gösteri­sinde Ayla Algan da vardır…

    Tiyatro, sinema ve dizi sa­natçısı, yönetmen, şarkı ustası, tiyatro eğitimcisi, oyuncu koçu, güzel insan Ayla Algan’ı hep o sıcacık anlarda anımsayacağım.

    (16 Ocak 2024 tarihli Cumhuriyet gazetesinden kısaltılarak alıntılanmıştır.)

    MEHMET EYMÜR (1943-2024)

    Çok fazla konuştu, ama birçok sırrı yanında götürdü

    Yazdığı MİT raporları, siyasilerle ve üst düzey bürokratlarla girdiği polemiklerle bilinen Mehmet Eymür, istihbarat dünyasının en “renkli” isimlerindendi. İşkence yaptığını gizlemeyen Eymür, 12 Mart sürecine bizzat damgasını vurmuştu.

    Türk istihbarat tarihinin en tartış­malı isimlerinden biri olan eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, 15 Ocak’ta 81 yaşında öldü. Babası MİT’in önemli isimlerinden Mazhar Eymür’dü. Baba mesleğine genç yaşta, öğrenciyken başladı. 1965’te girdiği MİT’te 12 Mart döne­minde parladı. Adı daha sonra hep birlikte geçecek olan Hiram Abas’la birlikte 1. Ordu Komutanı Faik Türün’ün emrinde çalıştı ve ünlü Ziverbey Köşkü’nün işkencecilerinden biri oldu. Dönemin Sol gençlik liderlerinin katledildiği operasyonlara bizzat katıldı.

    Ardindan_6

    12 Eylül’den sonra Kenan Evren’in damadı Erkan Gürvit tarafından ASALA’ya karşı operasyonlar için görevlendirildi. Daha sonra ‘Babalar operasyonu’ olarak bilinen yeraltı dünyasına yönelik tutukla­maları yönetti. Yazdığı raporlar da büyük sansasyon yarattı.

    1. MİT Raporu basına sızdırıldı ve aralarında Mehmet Ağar’ın da bulunduğu bir takım polis şefleri, mafya ile bağlantılı olmakla suçlandı. Yine basına sızdırılan 2. MİT Raporu’nda Abdullah Çatlı’nın devlet içindeki bir grup tarafından kullanılma­sına yer verildi. Bu raporların ardından açığa çıkan güvenlik bürokrasisi içindeki çeteler, Abdullah Çatlı’nın öldüğü Susur­luk skandalı ile gözle görülür hâle geldi. Eymür, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı birçok operasyonda kullandığını kabul etti. Ancak bu operasyonların yurtdışında yapıldığını ileri sürdü.

    Art arda patlayan skandalların ar­dından ABD’de görevlendirildi. Alaattin Çakıcı’nın yakalanması üzerine Türki­ye’ye çağırıldı ve emekli edildi. Emekliliğe bir süre direnen Eymür, yeniden ABD’ye döndü. Bu dönemde Analiz adlı bir kitap yazdı, kurduğu ATİN adlı site ile dev­let-mafya bağlantılarına yönelik birçok iddiada bulundu.

    Doğu Perinçek ile sık sık sert pole­miklere giren Mehmet Eymür, katıldığı son televizyon programında işkenceyi de savunmuştu! Mehmet Eymür, bir istihba­ratçıdan beklenmeyecek kadar çok ko­nuşmasına rağmen, birçok sır ve günahla blrlikte bu dünyadan göçtü.

    YÜKSEL UZEL (1950-2024)

    Klasik Türk Müziği’nin önemli sa­natçılarından Yüksel Uzel 7 Ocak’ta öldü. 1975-1997 arasında aktif olan Uzel, müzik dünyasına İstanbul Belediye Konservatuarı korosuyla adım attı. Sahne hayatı 1978’de Bü­yük Maksim Gazinosu’yla başladı ve 5 yıl sonra ilk albümü olan “Bir Seni Bir Gülü Öptüm”ü çıkardı. Mü­zik hayatı devam ederken sinema­ya da atılan Uzel, 1987’deki “Islak Sokak” filminde başroldeydi. Sağlık sorunlarıyla uğraşan Uzel, 1997’de sahne hayatına son verdi; 2004’te Güney Afrika’ya yerleşmişti.

    SÜREYYA BERFE (1943-2024)

    Ocak ayında Urla’da ölen usta şair, erken dönem kariyerinde Süreyya Kapınak ismini kullandı. Hukuk ve felsefe bölümlerinde öğrenim gören yazar, İkinci Yeni Akımı’nın son temsilcilerindendi. Milliyet Sanat, Varlık, Gösteri, Papirüs dergilerinde şiirleri ya­yımlanan Berfe, daha sonra İkinci Yeni Akımı’nı eleştiren bir duruş sergiledi. Çeşitli yayınevlerinde çalıştı, reklam yazarlığı yaptı, 1972’de Asyalı dergisini çıkardı. Berfe’nin şiirleri, hayatı boyunca birçok ödüle layık görüldü.

    SADULLAH CELEN (1960-2024)

    Sinema hayatı, “Züğürt Ağa” filminde yönetmen yardımcılığıyla başlayan Sadullah Celen 3 Ocak’ta öldü. Genç yaşta kaybettiğimiz yapımcı-yönetmen Celen, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümü’nden mezun oldu. Kariyeri boyunca birçok belgesel, film ve dizinin yönetmenliğini yaptı. “Fatih-Harbi­ye”, “Yedi Numara”, “Sıcak Saatler”, “Elimi Bırakma”, “Güneşin Kızları” ve “Benim Güzel Ailem” gibi bir za­manların en çok izlenen dizileriyle hep akıllarda kalacak.

  • Emperyalizme adanmış 100 yıllık bir yaşam öyküsü

    Nazi zulmünden kaçıp Amerika Birleşik Devletleri’ne sığındıktan sonra, özellikle Soğuk Savaş’ın son dönemine damgasını vuran politikalar geliştirdi. Henry Kissinger, ardında Uzakasya’dan Ortadoğu’ya kadar dünyanın her köşesinde ABD’nin emperyal çıkarları için yapılan katliamlar, işlenen cinayetler ve kanlı askerî darbeler bıraktı.

    Birleşik Devletler’in Cumhuriyetçi iki başkanı döneminde Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Henry Kissinger, bugün ne­redeyse belleklerden silinmiş olan Nixon ve Ford’un aksine 20. yüzyıl tarihine adını yazdırdı. Beyaz Saray’da ister Demokrat ister Cumhuriyetçi kimi oturur­sa otursun, diğer ülkelerin ABD politikasına ayak uyduramadık­ları hâllerde hizaya getirilmeleri “Kissinger doktrini”nin temeliy­di; bunun sonucunda da kendisi Şili’den Doğu Timor’a oldukça geniş bir coğrafyada nefretle anılır olmuştu. Tabii bu nefret kişisel değil, onun resmî Ame­rikan dış politikasının vücut bulmuş hâli olmasındandı.

    1923’te Almanya’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğan Henry Alfred Kissinger, ailesiyle Nazi zulmünden kaçıp ABD’ye iltica etmiş, 1943’te yurttaşlığa geçmiş ve 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da idari görevler almıştı. 1946’da Harvard’da siyasal bi­limler okumuş; 1954’te doktora­sını tamamlamıştı. Doktora tezi -sanki kendisinin gelecekteki misyonunu bildirircesine- 1815 Viyana Kongresi’nin mimarı ünlü Dışişleri Bakanı Metterni­ch üzerineydi (Metternich, güç ilişkileri üzerinden Avrupa’yı yeniden tasarladığına inanı­yordu. 1848 Devrimleri onun hayalinin dayandığı temelleri yıkacaktı). Kissinger’ın ikinci rol modeli ise Alman Birliği’nin mi­marı Bismarck’tı; özetle siyasete adım atmadan önce, kendini “dünyaya nizam verme”ye ha­zırlamıştı. Kissinger akademik kariyerinin yanısıra 1955’ten itibaren ulusal güvenlik danış­manlığı da yapmaya başladı. Cumhuriyetçi çevrelerle ilişki kurmadan önce, New York Valisi Nelson Rockefeller ile kurduğu ilişki üzerinden Eisenhower, Kennedy ve Johnson’a da danış­manlık verdi.

    Ardindan_Kissinger_1
    Henry Kissinger, 29 Kasım 2023’te 100 yaşındayken öldü.

    Kissinger’ın tarih sahnesine çıkışı, önce Richard Nixon ve sonra Gerald Ford döneminde yani Soğuk Savaş’ın en sıcak olduğu 1968-1977 arasındadır. Önce ulusal güvenlik danış­manı, 1973’ten sonra Dışişleri Bakanı oldu.

    Fransız, Japon sonra yine Fransız ve en son olarak da Amerikan sömürgeciliğine karşı Vietnam halkının verdiği mücadele 1973 Paris Antlaşma­sı’yla sona erdiğinde Kissinger’a da Nobel Barış Ödülü verildi! (Ancak Nobel komitesinden 2 kişi, kararı protesto ederek istifa etti). Kissinger sade­ce Vietnam’da değil, Laos ve Kamboçya’da da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan savaş suçlarından sorumluydu. O dönemde bir yandan SSCB ile ABD arasında nükleer bomba sayısının sınırlandırılması için SALT 1 Antlaşması’nı müzakere ederken, diğer yandan 1970’ten itibaren başkan Mao ile ABD-Çin yakınlaşmasının hazırlıklarını yapıyordu.

    Kissinger’ın Ortadoğu dosya­sı da oldukça kabarıktı. Bugün Gazze’de barbarlık hükmünü sürdürürken, hadiselerin bu noktaya taşınmasında Kissin­ger’ın siyonist çıkarlar doğrul­tusundaki inisiyatifleri belirle­yicidir. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında başkan Nixon, Water­gate Skandalı nedeniyle Ulusal Güvenlik Konseyi’ne başkanlık edemiyordu ve askerî-diplo­matik yönetim Kissinger’daydı. Başlangıçta dengeli bir politika yürütürken, savaşın ilk 4 gü­nünde İsrail 500 tank kaybedip zor duruma düşünce bir hava köprüsü kurdurdu. İsrail’in durumu düzeltmesinden sonra da “muteber” arabulucu rolünü üstlendi. 1974-75’te Ortadoğu’ya 11 seyahat yaparak Mısır, İsrail ve Suriye arasında müzakereleri yürüttü ve İsrail’e elverişli bir konum sundu; bu girişimleri 1978’de Mısır ve İsrail arasında­ki ünlü Camp David Antlaşma­sı’yla sonuçlanacaktı.

    Ardindan_Kissinger_2
    Henry Kissinger Kıbrıs Barış Harekatı’ndan 1 yıl sonra Başbakan Bülent Ecevit’le. Ankara, 1975.

    Kissinger’ın Latin Amerika defteri Uzakdoğu kadar kanlı olmasa da, işlenen insanlık suçları bakımından sorumlu­luğu büyüktür. 1970’te Şili’de Sosyalist Allende’nin başkan seçilmesi karşısında “halkının sorumsuzluğu nedeniyle bir ülke komünist olduğunda ne diye sessiz kalacakmışız?” di­yordu. Latin Amerika’da “Con­dor” adı altında terör estiren örgütlenmenin ardında CIA’nin olduğu biliniyordu. Kissinger 2001’de Paris’te iken, Şili’de kaybolan 5 Fransızın akıbeti nedeniyle tanık olarak mah­kemeye çağrıldı ama gitmedi. 2002’de Şili’de bir mahkeme darbeye ilişkin soruları yanıt­lamasını talep etti. “Condor” Operasyonu için Arjantinli bir yargıç, Kissinger’ı gelecekteki cezai suçlamalar için potansiyel sanık veya şüphelilerden biri olarak niteledi. Söylentilerin yoğunlaşması üzerine Brezilya gezisini iptal edecekti (Chris­topher Hitchens’in Kissinger’in Yargılanması kitabı, ayrıntı­larıyla kendisinin bu karanlık sicilini anlatır).

    Kissinger Amerikan impara­torluğunun kritik bir dönemin­de baş stratejistlerinden biri oldu. ABD’deki her iki partinin de dış politikasını belirledi. Emperyalizm onun için bir mis­yondu. Karanlık başarılarından oluşan bir miras bıraktı.

    BİLAL ÇETİN (1958 – 2023)

    Son usta gazetecilerindendi, objektif haberciliği gösterdi

    Bilal Çetin, Türk basınının en çalışkan ve güvenilir isimlerinden biriydi. Onun mesleki kalitesi günümüzde pek rastlanmayan, tarihe gömülen bir gelenek adeta. Medyadaki kirlenmenin günümüzdeki çöküşe ulaşmadığı günlerde, “angaje” olmayan bir gazeteciliğinin mümkün olduğunu Türkiye’ye kanıtlamıştı.

    Ardindan_Bilal_Cetin

    Türk basını bir dönem, üs­telik yakın bir dönemde gerçekten “gazeteci” sıfa­tını haketmiş insanlar yetiştir­di. Bu kişilerin bir ortak özelliği, şimdi neredeyse “tarih olmuş” bir nitelikleri vardı: Çalışkan­lık. Bilal Çetin’i 80’li yılların ortasında, Cumhuriyet’teyken tanıdım; daha sonra Yeni Yüzyıl gazetesinde de birlikte çalıştık. Ankara’nın politik atmosferini, dolayısıyla Türkiye’nin iktidar alanlarını siyasetüstü bir anla­yışla, habercilik yaparak aktardı Bilal Çetin. Gazeteciliği ve yöne­ticiliğiyle, Türkiye’de de “angaje” olmayan bir basının mümkün olabileceğini gösterdi.

    Bugün onun haberlerine, analizlerine baktığımızda, hep çok yönlü ve çok ihtimalli veriler sunduğunu; okurun merak etmesi muhtemel tüm tarafları yansıtmaya çalıştığını görürüz. Tabii böylesi bir kalite ve emek “pek bize göre değil”di. Safı­nı-tarafını-çizgisini belli etmiş ve onu “kahramanca” savunan karakterler; bugün her kesim­de gördüğümüz “denyo”lar; “tamamen duygusal nedenlerle” klavye oynatan meslektaşları­mız giderek “hakim tür” haline geldiler.

    Ancak Bilal Çetin, hem yazı­ları hem kitaplarıyla bizlere bir fikr-i takip, bir araştırmacılık, bir kılı kırk yarmacılık olmadan kalıcı bir iş yapılamayacağını gösterdi.

    Saat olmuş 15.00. Taşra baskısına taş çatlasa 3 saat var. Gazetenin manşeti boş. “Bilal Abi n’apıcaz ya?” diye ağlıyo­rum telefonda. “1-2 son detayı bekliyorum; yarım saate sende, merak etme” diyor. Sonunda ertesi sabah gündemi sarsacak bir röportaj ve haber geliyor. Sayfaya uyguluyoruz hızlıca.

    Anılarda değil sadece; ar­şivlerde Bilal Çetin. Bu bakım­dan hiç ölmeyecek. Gününü gün eden, “parayı öbür tarafa götüren” ve hiç hatırlanmayacak olanlar düşünsün.

    Güvenilir ve kalburüstü ekonomi muhabiri

    “…Bilal’in Ankara gazeteciliğinde temayüz etmesi, uzun yıllar Ankara Temsilciliği görevinde bulunmasın­dan çok, önce ekonomi muhabirliği alanında ortaya koyduğu başarılı mesai ile olmuştu. 1980 ve 1990’lı yıl­larda Ankara’nın kalburüstü ekonomi muhabirlerinden biri olarak haklı bir şöhret yapmıştı Bilal; özellikle makro ekonomi ve finans alanlarına dönük haberciliğiyle. (…) Bilal’in muhabir olarak en önemli hasletlerinden biri, dürüstlüğü, objektifliği ve uzmanlı­ğıyla özellikle ekonomi bürokrasinin güvenini kazanmış olmasıydı. Eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez, dünkü sohbetimizde Bilal Çetin’i ‘Ko­nularına son derece hakimdi ve neyi soracağını çok iyi bilirdi. Bizler için her zaman güven duyduğumuz, dürüst bir gazeteciydi’ diye anlattı. Daha sonra Ankara Temsilciliği yaptığı yıllarda da aynı ölçüleriyle, siyasilerle mesafe­sini koruyabilmiş saygın bir gazeteci olarak kendisini gösterdi…”

    Sedat Ergin; Hürriyet’teki köşesinden (22.12.2023)

    YUNUS EMRE GÖÇER (1985 – 2023)

    Motorkurye kazası ve skandal: ‘Biri’lerinin oğlu değildi…

    Motokurye Yunus Emre Göçer, Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlunun kullandığı aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti. Yetkililer önce, bir kaza değil “intihar” olduğunu söyleyecekti.

    Ardindan_Yunus_Emre

    Bazı kişiler ölümleriyle tarihe geçer. Bir trafik kazasıyla yaşamını yitiren motokurye Yunus Emre Göçer, geçen ayın en çok konuşulan isimlerindendi. Aslında İBB kameraları olmasaydı nere­deyse her gün yaşanan “iş kazaları”ndan biri olarak kayıtlara geçecekti. “Kaza”, 30 Kasım’da Yenikapı Sahilyolu’nda mey­dana geldi. Avraysya Tüneli çıkışında bir araç, Göçer’in kullandığı motosiklete arkadan çarptı. Ağır yaralanan genç kurye hastanede yaşamını yitirdi.

    Olay kayıtlara ‘kaza’ olarak geçti. Bir süre sonra kazayı yapan kişinin Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlu Şeyh Mahmud olduğu ortaya çıktı. Ortaya çıkan sadece bu değildi. Emniyet’ten bir yetkilinin, kazanın hemen ardından hastanede kuryenin arkadaşlarına “Göçer’in intihar ettiğini” söylediğini; Şeyh Mahmud’a daha önce siyasi sığınma hakkı verildiği­ni; sığınma hakkına rağmen diplomatik plakalı araç kullandığını; neredeyse her davada uygulanan adli kontrol uygu­laması bile yapılmadan karakoldan serbest bırakıldığını; serbest bırakılma­nın savcılığın bilgisi dahilinde olduğunu; kendisinin kazanın hemen ardından Dubai’ye gittiğini; kaza sonrası olay yeri incelemesi ve ilk kusur değerlendirmesi yapan polisler hakkında soruşturma açıldığını öğrenmiş olduk…

    CAN GÜRZAP (1944 – 2023)

    Sanat dünyasının önemli kaybı Türk tiyatrosunun Can Hoca’sı

    Tiyatro-sinema-dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı, senarist, tiyatro eğitmeni Can Gürzap 79 yaşında hayatını kaybetti. Gürzap sanat camiasında üretkenliği, mütevazılığı ve efendiliğiyle tanınıyordu.

    Ardindan_Can_Gurzap

    Türk tiyatrosunun önemli isimlerinden ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun kurucu müdürü Can Gürzap, 26 Ma­yıs 1944’te İstanbul’da doğdu. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonra eğitimine Londra’daki Central School of Speech and Drama’da devam etti. Gürzap oyunculuğunun yanısıra seslendirme, konservatuvarda öğretmenlik, çevirmenlik ve senaryo yazarlığı da yaptı. Kurucusu olduğu Dialog’da güzel ve etkili konuşma eğitimi verdi.

    Can Gürzap, Kemal Tahir’in ünlü eseri Yorgun Savaşçı’nın dizi hâline gelme­sindeki önemli isimlerden biriydi. Ünlü yönetmen Halit Refiğ ile dizinin senar­yosunu yazan Gürzap aynı zamanda Yüzbaşı Cemil karakterini canlandırmıştı. Gürzap son dönemlerinde de çok izlenen birçok televizyon dizisinde rol almıştı.

    Atatürk Kültür Merkezi’nde anısında düzenlenen törende konuşan Işıl Yüce­soy, Can Gürzap için şunları söyledi: “Çok zarif bir adamdı, şık bir adamdı. Hoca­ların hocasıydı. Ben hayatımda konser­vatuvara ilk gittiğim zaman Can’dan öğrendim Brecht adını… Can üzerine düşen işleri o kadar tevazu içinde yaptı ki, o kadar kendinden ve doğasından yaptı ki… Hiçbir cilası olmadan aramızda yaşadı; şimdi de kalbimizde yaşayacak”.

  • ‘Sesiyle Türkiye’yi etkiledi, 95 yaşında sessizce gitti…’

    Cumhuriyetin 100. yıldönümünde vefat eden Jeyan Mahfi Ayral Tözüm, seslendirme işini aşkla, tutkuyla yapmış, Türkçeyi mükemmel kullanan bir zarafet abidesi ve üstün yetenekli bir sanatçıydı. Kariyeri boyunca Belgin Doruk’tan Hülya Avşar’a kadar Türk sinemasının neredeyse tüm kadın başrol oyuncularını o seslendirmişti.

    Ardindan-Jeyan
    Belgin Doruk’tan Türkan Şoray’a, Sophia Loren’den Elizabeth Taylor’a sayısız kadın oyuncunun sesi olan Jeyan Mahfi Ayral Tözüm, 29 Ekim’de 95 yaşında hayatını kaybetti.  

    Jeyan Hanım ile 1990’ların başında TRT’nin İstanbul Ulus’taki stüdyolarında karşı­lıklı seslendireceğimiz bir sahne sebebiyle tanıştım. “Yalan Rüzga­rı” dizisinde Lauren karakterini seslendiriyordu. O dönemde ben de aynı dizide yardımcı rollerden birine sesimi veriyordum. Usta­ların ustası bir tiyatro oyuncusu ve dublaj sanatçısı olduğu için böyle insanlarla aynı sahneyi konuşmak her insan üzerinde baskı yaratır. O dönem henüz bir çömez olan ben, bu baskıyı daha da ağır hissediyordum. Zira Jeyan Hanım gibi ustalarla mikrofon paylaşıyorsanız, ağız senkronunu kaçıramazsınız, sürçme lüksünüz yoktur. Hata yaparsanız o yılların seslendirme teknolojisi, tüm sah­neyi tekrar baştan kaydetmeyi gerektirir. Dizlerimin titremesine rağmen hatasız bir dublaj kaydı olmuştu neyse ki.

    Jeyan Hanım, 6 Ağustos 1928’de İstanbul’da doğmuştu. Babası, Şehir Tiyatroları’nın efsanevi aktörü Necdet Mahfi Ayral’dı. Necdet Bey, Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’ndeki “Uyan ey yâreli şîr-i jeyân bu hâb-ı gafletden” (Ey yaralı kükreyen aslan, uyan bu gaflet uykusun­dan) dizesinden ilham alarak, kızına kimsede olmayan bir isim koymak istemiş ve Kâmûs-ı Türkî’den araştırarak “Jeyan” ismini vermişti.

    Jeyan Hanım, babasının cesa­retlendirmesiyle 1938’de henüz 10 yaşındayken Henrik İbsen’in Peer Gynt oyununda Solveige’in hayali rolü ile sahnede bulur kendini. 1985’e kadar neredeyse yarım yüzyıl sürecek tiyatro kariyeri bo­yunca Şehir Tiyatroları’nın usta oyuncularıyla başrolleri paylaşır. Sinema oyunculuğu da yapar ve 8 filmde rol alır.

    Jeyan Hanım dublaj hayatına 1930’ların sonunda Mısır filmleri furyası döneminde başladı. İlk rolü, “Aşkın Gözyaşları” filminde konuştuğu çocuk karakteriydi. 70 yıl süren dublaj kariyeri boyunca Belgin Doruk, Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Fatma Gi­rik, Müjde Ar, Hale Soygazi, Emel Sayın, Gülşen Bubikoğlu, Ahu Tuğba, Serpil Çakmaklı, Hülya Avşar, Harika Avcı gibi pek çok oyuncuyu seslendirdi.

    Aynı filmde iki farklı karaktere ses vermesiyle de ün yapmıştı. “Ağlayan Melek” (1970) filminde hem Türkan Şoray’ı hem de Oya Peri’yi seslendirirken, “Köyden İndim Şehire” (1974) adlı filmde hem Meral Zeren’i hem de Mine Mutlu’yu konuşmuştu. Özellikle “Ağlayan Melek” filminde berrak bir İstanbul ağzıyla konuşan Türkan Şoray ile Rumca aksanla konuşan Oya Peri’yi aynı kişi­nin konuştuğunun uzun yıllar farkedilmemesi, Jeyan Hanım’ın ustalığını gösterir. Yabancı film dublajında ise Sophia Loren, Eli­zabeth Taylor ve Ingrid Bergman gibi oyuncuların Türkçe sesi olmuştur.

    Cumhuriyetin 100. yıldönümü olan günde kaybettiğimiz Jeyan Mahfi Ayral Tözüm, seslendir­me işini aşkla, tutkuyla yapmış, Türkçeyi mükemmel kullanan, zarafet abidesi, üstün yetenek­li bir sanatçıydı. Yeğeni olan oyuncu ve seslendirme sanatçısı Parla Şenol, vefatının ardından şöyle seslendi: “Sesiyle Türkiye’yi etkiledi, sessizce gitti.”

    BİLAL ŞİMŞİR (1933-2023)

    38 yıllık diplomasi kariyeri onlarca cilt kitapla taçlandı

    Arnavutluk, Çin, Avustralya ve Güney Pasifik ülkelerinde büyükelçilik yapan Bilal Şimşir, aynı zamanda üretken bir yazardı. Gizlilik süresi dolan İngiliz belgeleri üzerine yaptığı araştırmalar ve bunlarla ilgili kitapları ile tanınıyordu.

    Ardindan-Bilal

    Bakanlık’ta birlikte çalıştığı mesai arkadaşlarının “deneyimleriyle genç diplomatlara yol gösteren çok kıymetli bir meslek büyüğü” olarak andığı Bilal Şimşir, 1933’te Bulgaris­tan’da dünyaya geldi. Ortaokul ve liseyi burada tamamladıktan sonra 17 yaşın­da ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç edip Gelibolu’ya yerleşti. Daha sonra Anka­ra Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne giren Şimşir, 1957’de mezun oldu ve aynı fakültenin Diplomasi Tarihi kürsüsünde Prof. Dr. Ahmet Şükrü Esmer’in asistanı olarak çalışmaya başladı.

    Şimşir’in aktif diplomasi kariyeri 1960’ta başladı. Paris, Şam, Londra, Lahey Büyükelçiliklerinde başkatip ve müsteşarlık görevlerini üstlenen Şimşir, Dışişleri Bakanlığı merkezde şube müdürü, daire başkanı, genel müdür yardımcısı ve genel müdür olarak gö­rev yaptı. Arnavutluk, Çin, Avustralya ve Güney Pasifik ülkelerinde büyükelçi olarak Türkiye’yi temsil eden Şimşir, 1998’de Dışişleri Bakanlığı’ndaki 38 senelik hizmetinin ardından emekliye ayrıldı.

    1960’lı yıllarda Türkiye Cumhuriyeti tarihi üzerine araştırma kitapları yazan Şimşir, Bakanlık’tan emekli olduktan sonra tüm mesaisini yeni kitapları üze­rine çalışmaya ayırdı. Daha çok, gizlilik süresi dolan İngiliz belgeleri üzerine yaptığı araştırmalar ve yakın Türkiye tarihi üzerine kitapları ile tanındı. Son derece iyi bir arşivci ve üretken bir ya­zar olan Şimşir’in yayınlanmış eserleri­nin sayısı 130’u buluyordu.

    ERGUN ÖZBUDUN (1937-2023)

    Türkiye kamuoyu Özbudun’u 2007 anayasa krizinde tanıdı

    Ergun Özbudun, asıl alanı olan anayasa hukukunun yanısıra siyaset bilimi üzerine de eserler verdi. Kamuoyu Özbudun’u AK Parti’nin 2007’deki anayasa taslağını hazırlayan akademisyen heyetinin başkanlığını yaptığı sırada yakından tanımıştı.

    Türkiye’nin en önemli anayasa hukuk­çularından Prof. Dr. Ergun Özbudun, 1 Kasım’da hayatını kaybetti. 1962’den itibaren 32 yıl Ankara Üniversitesi’nde, 1994’ten sonra Bilkent Üniversitesi’n­de dersler veren Özbudun, Harvard Üniversitesi’nde araştırmacı (1963-66, 1971-73), Chicago (1973), Sorbonne (1980), Columbia (1981-82) ve Princeton (1982- 83) üniversitelerinde de misafir profesör olarak ders vermişti.

    Asistanlığının ilk yıllarından itibaren anayasa hukukunun yanısıra siyaset bi­limiyle de ilgilenen Özbudun, Türkiye’nin demokratikleşme ve anayasallaşma girişimindeki sorunlu alanları, ilerleme ve gerileme dinamiklerini, ordunun siyaset­teki rolünü inceledi. 2010’da verdiği bir söyleşide siyaset bilimine ilgisini anlatır­ken şunları söylemişti: “1963-1966 arası Harvard’da en yakın çalıştığım hocam Samuel Huntington oldu. Biliyorsunuz Medeniyetler Çatışması’nın, Demokra­sinin Üçüncü Dalgası’nın yazarı. Siya­setbilimi alanında 20. yüzyılın bence en parlak dimağlarındandı ve onunla yakın çalışmak kariyerim bakımından en büyük şanslarımdan biriydi”.

    Türkiye kamuoyu Ergun Özbudun’u 2007 yılında AK Parti’nin “sivil anayasa” ismini verdiği anayasa taslağını hazırla­yan akademisyen heyetinin başkanlığını yaptığı sırada yakından tanıdı. Özbudun, bu görevi nedeniyle yapılan eleştirilere “Anayasa krizinde liberal pozisyon al­mam bazı eski arkadaşlarımda, meslek­taşlarımda haketmediğimi zannettiğim birtakım tepkiler uyandırdı” cevabını vermişti.

    Ardindan-Ergun

    YAĞMUR ATSIZ (1939-2023)

    Hayali yönetmen olmaktı, müstesna bir gazeteci oldu

    Gazeteci Yağmur Atsız, Türkçü-Turancı düşüncenin tanınmış isimlerinden Nihal Atsız’ın oğluydu ama, görüşleri babasınınkinden çok farklıydı. Tiyatro yazarı ve yönetmeni olmak isterken yolu gazetecilikle kesişen Atsız, Türkçe dışında 6 dil biliyordu.

    Ardindan-Yagmur

    Yağmur Atsız, 4 Kasım 1939’da İstanbul Cihangir’de, Alman Hastanesi’nde doğdu. Haydarpaşa Lisesi’nde okurken Haldun Dormen’in Cep Tiyatrosu kursları­na gidiyor, yazar ve yönetmen olma hayali kuruyordu. Üniversite eğitimine İstanbul Hukuk Fakültesi’nde başladı. Kısa süre sonra okulu bırakıp Almanya’ya gitti ve Bonn Üniversitesi’nde siyaset bilimi eğitimi aldı. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken bir radyonun haber merkezinde çalışmaya başlayan Atsız, 1971’den itibaren 30 yıl bo­yunca Almanya’da gazetecilik, radyoculuk ve televizyonculuk yaptı. 2002’de Türki­ye’ye dönüp köşe yazarlığına başlayan At­sız, 2016’da sağlığı bozulana kadar çeşitli gazetelere yazı yazmayı sürdürdü.

    Türkçü-Turancı düşüncenin tanın­mış isimlerinden Nihal Atsız’ın oğluydu ama görüşlerinin babasının görüşleriyle uyuşmadığını şu sözlerle açıklamıştı: “Babam Nihal Atsız, Ziya Gökalp milliyetçi­liğinin varisiydi, görüşlerime uymayan bir milliyetçilik anlayışına sahipti. O ekol bizi Orta Asya’ya bağlıyor. Ben, aidiyetimizi Osmanlı-Selçuklu medeniyetine bağlayan Yahya Kemal ekolüne mensup addederim kendimi.”

    Türkçe dışında Almanca, İngilizce, İspanyolca, Arapça ve Farsça bilen, 9 kitaba imza atan ve iyi şiirler yazan bir entelektüel olsa da hayatı boyunca “Nihal Atsız’ın oğlu” olarak anıldı. Ömrümün İlk 65 Yılı adlı kitabında bu durumdan çok sıkıl­dığını şu sözlerle açıklıyordu: “Artık 65’imi bitirdim, ‘altmışaltıya bağladım’, beni biraz da ‘ben’ olarak ele alsanız kıyamet mi kopar?”

    OSMAN SAFFET AROLAT (1942-2023)

    Ekonomi basınının duayeni ardında silinmez izler bıraktı

    Gazeteciliğin farklı alanlarında çalışmış olsa da daha çok ekonomi gazetecisi olarak tanınan Arolat, Anadolu’yu karış karış dolaşmış ve toplumun farklı kesimlerinden sayısız insanla temas edip birçok kentin gündelik-insani gerçeğini sayfalara taşımıştı.

    Osman Saffet Arolat, Türk basınına 60 yıl hizmet etmiş, lise yılların­dan beri gazetecilikle içiçe olan ve “du­ayen” sıfatını sonuna kadar hakeden bir gazeteciydi. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitü­sü’nü bitirmişti. Üniversite yıllarında gençlik hareketlerinin içinde yer aldı ve ‘68 kuşağının tanınmış isimlerinden biri oldu. Yazıları nedeniyle yargılandı ve cezaevinde yattı. Aynı zamanda dereceleri olan millî bir atletti.

    Gazeteciliğin farklı alanlarında çalışmış olsa da uzun yıllar Dünya gazetesinin yayın yönetmenliğini yap­tığı için daha çok ekonomi gazetecisi olarak tanındı. Birçok meslektaşının aksine tek ilgi alanı İstanbul merkezli iş dünyası değildi. Arolat, onyıllar boyun­ca Anadolu’yu karış karış dolaşmış ve toplumun farklı kesimlerinden sayısız insanla temas edip birçok durumu, sorunu yansıtmıştı.

    Bir Gençlik Liderinin Anıları ve Babıâli Anılarım başta olmak üzere yayınlanmış birçok kitabı vardı. Uzun yıllar birlikte çalıştığı gazeteci Hakan Güldağ, Bâbıâli Anılarım adlı kitap için kaleme aldığı yazıda Arolat’ı şöyle anlatıyordu: “Sadece gazeteciliği değil, bütün yaşamı baştan sona mücadele­dir. Koşucudur ama onun da engellisi denk gelmiştir. Ama şunu biliyorum ki, nasıl bir atlet olarak 400 metre engellide Balkanlar’da derece yap­mayı başarmışsa, Osman Ağabey o yumuşak ama mücadeleci karakteriyle her defasında karşısına çıkan sorunları aşmasını bilir.”

    Ardindan-Osman

    ORHAN TAYLAN (1941-2023)

    Kelimenin tam anlamıyla ‘sıradışı’ bir sanatçıydı

    Türkiye’nin tanınmış ressam ve heykeltıraşlarından Orhan Taylan, 82 yaşında hayatını kaybetti. Taylan, 1 Mayıs kutlamalarının iki simge afişinin, dünyayı avucuna sığdırmış, havaya kaldıran nasırlı eller ile “zincire vurulmuş işçi” afişlerinin çizeriydi.

    Gerçek bir mücadele insanıydı Orhan Taylan. Maddi durumu iyi bir ailenin çocuğu olarak çok farklı bir hayat sürebilecekken zor olanı seçmiş ve “ezilenlerden yana” saf tutmuştu. 1962’de Robert Kolej’den mezun olunca Roma Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmişti. 1966’da Türkiye’ye döndükten sonra Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katılmış ve hem partinin hem de çeşitli sendi­kaların görsel işlerini üstlenmişti. 1976 1 Mayıs’ı için tasarladığı dünyayı avucuna sığdırmış, havaya kaldıran nasırlı eller afişiyle Prag’da düzenlenen uluslararası sendikal afişler yarışmasında birincilik ödülü almıştı.

    Taylan, 2003’te kendisini şu sözlerle anlatmıştı: “Orhan Taylan’ın eserleri dün­yanın ve Türkiye’nin çeşitli müzelerinde bulunmaz. Türk resim sanatı seçkilerine adını katmamak için çabalayanla­ra kızmaz. Yurtdışında sergi açarken, oralarda ünlenmek hevesine kapılmaz. Hapishane anıları yazmak ya da sülale­siyle böbürlenmek gibi merakları yoktur. Karma sergilere katılmaz. Başka sanat­çıları yargılamaktan hoşlanmadığı için resim jürilerinde ve bilirkişi heyetlerinde yer almaz. Sakal bırakmaz, pipo içmez. Gravür yapmaz, heykellerini çoğaltmaz. (…). Suluboya kullanmaz. Yağlıboyasını kendi yapmayı, oğlu Ferhat’ı, edebiyatı, Macintosh’unu ve büyük atölye düzeninin keyfini başka şeylere değişmez. Akşam içkisini ihmal etmez. (…) Polis devletine de şeriat devletine de karşı demokrasiyi savunmayı bir erdem sayar. Yurtdışında yaşamaz. İstanbul’da, Asmalımescit’te oturur, resim yapar.”

    Ardindan-Orhan

    METİN UCA (1961-2023)

    Şöhret onu hiç bozmadı hiçbir baskı onu yıldırmadı

    On parmağında on marifet diye tanımlanan insanlardandı Metin Uca. Kimi zaman muhabir oldu, kimi zaman televizyon yapımcısı, kimi zaman sunucu… Şöhretin cazibesine kendini hiç kaptırmadı, gördüğü baskılara rağmen omurgalı duruşundan taviz vermedi.

    Ardindan-Metin

    Metin Uca, otomobil kullanırken ani­den rahatsızlandığı ve bu nedenle trafik kazası geçirdiği haberi duyulduk­tan kısa süre sonra sosyal medya hesap­larından bir açıklama yapmış, hastanede 1 hafta tedavi göreceğini duyurup “Hızla iyileşip aranıza döneceğim” demişti. Bu paylaşıma sevinen dostları ve seven­leri, kısa süre sonra gelen acı haberle sarsıldı: 62 yaşındaki Metin Uca hayatını kaybetmişti.

    Uca; kimya mühendisliği, jeoloji mü­hendisliği, tiyatro ve gazetecilik eğitimi almıştı. 1987’de Anadolu Ajansı’nın sına­vını kazanmasıyla başlayan gazetecilik kariyerinde çok sayıda ödül aldı. Sonra­sında, TRT, Kanal D, Milliyet, EP dergisi, Show TV, ATV ve Star televizyonlarının Ankara bürolarında muhabir ve prog­ramcı olarak çalıştı. 1999’dan itibaren sabah programları, yarışma programları ve sahne gösterileri ile İstanbul’da çalış­maya başladı. Geniş toplumsal kesimle­rin sevdiği programlara imza attı.

    Sokaklarda zor yürüyecek kadar ünlüydü artık ama, şöhret onu hiç değiştirmedi. Dünya görüşü nedeniyle gazetecilik yapması, ana akım televizyon kanallarına program hazırlaması engel­lenince, sahneye çıkıp tek kişilik göste­rilere başladı. Hem bunlarla hem sosyal medya paylaşımlarıyla muhalif tavrını sürdürmesi, şimşekleri bir defa daha üzerine çekti. Gözaltına alınıp yargılandı ama çizgisinden hiç taviz vermedi.

    Aynı zamanda,sokak hayvanları için de mücadele eden bir hayvan dostuydu Uca. Kendi tabiriyle “tüm sokak hayvan­larının hamisi”ydi.

  • Mustafa Kemal Atatürk: Seviliyorsa çok sebebi var

    Tarihin akışını değiştiren, ona mührünü vuran veya büyük tehlikelere mani olan Liderlere her memlekette rastlamak mümkün değildir. Ancak Atatürk bunun da ötesinde, dünya tarihinin nadir gördüğü müstesna bir asker, bütünleyici bir yönetici, bir dehadır. Bugün halen özlemle anılıyorsa ve gönülden seviliyorsa, bu beyhude değildir.

    Türkçede son yıllarda yaygın ve bazen yanlış olarak “karizmatik” kavramı kullanılıyor. Weberyen bir tabir olan, kilise literatüründen alınma ve Yunanca “karizma”, “yanılmaz- güvenilir” ile eşanlamda kullanılan bir kavramdır. Eski Türkçedeki karşılığı ise “sahibkıran” dır. Karizma kelimesi tam olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve benzeri liderleri ifade ediyor. Yanılmasına ihtimal verilmeyen, güvenilen bir lider … Kaldı ki Atatürk liderlik vasfıyla doğmuş; herkesin göremeyeceği şeyleri görebilen; ileri görüşlü ve bu sebeplerle de “karizmatik” diye tavsif edilebilecek bir şahsiyettir.

    Atatürk’ün karizmatikliğine şu iki örnek verilebilir: İstiklal Savaşı kumandanları, bilhassa kurucu üç kumandan (Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa ve Kazım Karabekir), fevkalade kıymetli insanlar olmakla beraber, içlerinde en olmayacak gibi görünen hedefleri işaretleyen Atatürk’tür. Diğer ikisi ise daha temkinli hareket etmişlerdir. Başka türlüsü de mümkün değildi; zira bu memleketi yönetenler 1. Dünya Savaşı sırasında büyük atılımlardan, ideallerden bahsetmiş, sonrasında ise olmayacak hatalar yapmışlardı; bu hatalar her şeyden önce imparatorluğun cenaze namazının kılınmasına ve büyük insan kaybına sebep olmuştu. Mekteplerde okuyan gençler yedek subay olarak askere gitmişler ve geri dönmemişlerdi. Tarlalar kıymetli çiftçiden, kasabalar zanaatkar esnaftan mahrum kalmıştı. Bu durum, kumandanlar da dahil olmak üzere, sivil ve askeri erkanın temkinli olmasına yolaçmıştır. Birçoğunda en ziyade “Evet, kurtaralım ama nasıl kurtaralım? Ne kadar kurtarabiliriz?” düşüncesi ve endişesi hakimdi.

    Ilber_Ortayli_1
    İstiklal Savaşı’nın üç kurucu kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Mustafa Kemal Paşa ve fotoğrafta yanındaki Kazım (Karabekir) Paşa fevkalade kıymetli insanlar olmakla birlikte, içlerinde en olmayacak gibi görünen hedefleri işaretleyen Mustafa Kemal Paşa’dır.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Vietnam Savaşı’nın seyrini, Nixon iktidarını değiştirdi

    1974’te Nixon yönetiminin çöküşüne giden yolda ilk adımları atan, Vietnam’a dair gizli Pentagon Belgeleri’ni New York Times’a vererek savaşın seyrini ve kamuoyundaki algısını değiştiren Daniel Ellsberg hayatını kaybetti. Ellsberg, FBI’ın ve hükümetin çabalarına rağmen pes etmeyecek, daha sonra Manning ve Snowden’a da destek verecekti.

    Pentagon Belgeleri’ni arka­daşı Anthony Russo’nun yardımıyla basına sızdırıp Richard Nixon yönetiminin çöküşünü hazırlayan Daniel Ellsberg 16 Haziran’da öldü. 7.000 sayfalık meşhur belgeler, 1971’de ardarda dört Amerikan başka­nının Vietnam Savaşı hakkında halka ve Kongre’ye yalan söyle­diğini ortaya çıkarmıştı. ABD’nin Vietnam’da gizlice bombardı­man, özel harekat operasyonları düzenlediğinin öğrenilmesi savaşın gidişatını ve dünya den­gelerini değiştirmişti.

    Ellsberg 7 Nisan 1931’de Chicago’da doğdu. Harvard’da iktisat okumak için burs kazanan Ellsberg, sınıfını 1952’de üçün­cülükle bitirdi. Doktora davetini reddedip ABD deniz piyadelerine katıldı, üsteğmen oldu. 1957’de Harvard’a geri dönüp doktora yaptı ve bu sırada ABD hükümeti için de çalışan RAND araştırma şirketine girdi. 1964’de Savunma Bakanlığı’nda uluslararası gü­venlik özel danışmanı olarak işe alındı. Vietnam’a olan ilgisinden dolayı iki sene boyunca bu konu­da çalıştı. Aynı dönemde savaş karşıtı eylemlere ilgi duymaya başladı ve 1969’da Randy Kehler adında bir asker kaçağıyla olan konuşmasından sonra protesto­lara katılmaya başladı. Bu arada RAND’den istifa etmek zorunda kalmıştı.

    resim_2024-08-31_200815649
    Daniel Ellsberg, serbest kaldığı gün, haberi veren gazeteye sarılmış eşiyle birlikte…

    1970 yılı geldiğinde, Viet­nam’da tanıştığı bir iş arkadaşı olan Anthony Russo, Ellsberg’in bir dönem üzerinde çalıştığı ve “çok gizli” olarak tanımlanan bir rapordan söz etti. Ellsberg önce Senato Dışişleri Komitesi Başkanı’na gitti ve raporun onun aracılığıyla halka sunulmasını is­tedi. Ancak başarısız oldu. 1971’de Kongre’nin hareketsizliğine artık dayanamayan Ellsberg, olası casusluk suçlamalarını göze alarak belgeleri New York Times’a göndermeye karar verdi. Gazete belgeleri 13 Haziran’da yayımla­maya başladı. Adalet Bakanlığı dava açarak belgelerin yayımını bir süre durdurabildi; ancak 30 Haziran’da Yüksek Mahkeme’nin kararıyla yayın devam etti.

    Gelişmelerin oluşturduğu tehditten çekinen dönemin başkanı Richard Nixon, Ellsberg durumunun yarattığı riski or­tadan kaldırmak için -sonradan Watergate skandalında da rol oynayacak- “Beyaz Saray Tesisat­çıları”nı oluşturdu. Grup, raporla ilgili şüphe uyandırmak için Ellsberg’in gittiği psikiyatristin ofisine bile girmiş; ancak kullanı­labilecek bilgi bulamamıştı.

    1972’de Ellsberg ve Russo, 110 yıl hapis cezası istemiyle casus­lukla suçlandılar. Dava sırasında hükümetin Ellsberg’in telefon konuşmalarını izinsiz dinlediği, hatta davadan sorumlu yargıça FBI müsteşarlığı teklif edildi­ği ortaya çıktı. Bu gelişmeler sonucu iki sanık da serbest kaldı. Tüm bu olaylar, henüz patlama­mış olan Watergate skandalına ve sonrasında Nixon’ın 1974’teki istifasına uzanacaktı.

    Pentagon Belgeleri’nden son­ra çalışmalarına devam eden Ellsberg, özellikle nükleer silah karşıtı kampanyalara katıldı; 11 Eylül saldırılarından sonra ise Afganistan ve Irak işgalle­rine karşı çıktı. Onun yolundan yürüyen Chelsea Manning ve Edward Snowden’a da destek verecekti.

    MEHMET BARLAS (1942-2023)

    resim_2024-08-31_200819905

    Sabah gazetesi başyazarı Mehmet Barlas, 1 Ha­ziran’da bir süredir zatürre tedavisi gördüğü hastanede 81 yaşında hayatını kaybetti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1971’de mezun olan Barlas, Türkiye Millî Ta­lebe Federasyonu’nda basın komisyonu başkanlığı yapmış, gazeteciliğe öğrencilik yılların­da babasının kurucusu olduğu Son Havadis’te adım atmıştı. Cumhuriyet’te başlayan profesyonel gazetecilik yılları, 12 Mart Muhtırası sonrası işten çıkarılmasının ardından, İsmail Cem’in genel müdürlüğü döne­minde TRT’nin iç ve dış haberler danışmanı olarak devam etmişti. Barlas, 1968’de Gaze­teciler Cemiyeti’nin düzenlediği yarışmada, inceleme dalında birincilik ödülü aldı. Günaydın, Milliyet, Güneş, Tercüman, Hürriyet, Türkiye, Yeni Şafak, Star, Akşam, Posta ve Sabah’ın da aralarında olduğu birçok gazetede köşeyazarlığı yaptı.

    Barlas, NTV’de Emre Kongar’la birlikte “Yorum Farkı”, Oğuz Haksever’le birlikte “Makam Farkı” adlı programları da sunmuştu. Ayrıca Rüzgar Gibi Geçti, Latife Hanım’ın Sırları ve Türk Sosyetesi, İş ve Siyaset Hayatında Kariyer Yapmak, Türkiye Üzerine Pazarlıklar, Tür­kiye’de Darbeler ve Kavgalar Dönemi, Turgut Özal’ın Anıları ve Dün Dündür adlı kitapları da vardı.

    ASTRUD GILBERTO (1940-2023)

    resim_2024-08-31_200823852

    Cazın bossa novayla flört ettiği “Agua de Beber”, “Corcova­do”, “The Girl from Ipanema” gibi unutulmaz şarkıların arkasındaki utangaç, fısıltılı ses, Astrud Gilberto, 5 Haziran’da 83 yaşında hayata veda etti. Astrud, 1964’te “The Girl from Ipanema”yı söylemek üzere mikrofon başına geçtiğinde henüz profesyonel bir şarkıcı bile değildi. Ancak albüm 1959’da evlendiği João Gilberto ve Stan Getz’le birlikte ona da sınırsız bir şöhret ve üç Grammy getirmişti. João Gilberto’yla evlilikleri uzun sürmemişti, ama önünde fırtınalı da olsa uzun bir kariyer vardı Astrud’un. Yalnız Batı’da değil, Asya’da da büyük bir hayran kitlesi oluşmuştu. En iyi şarkılarından bazılarını da Japonca söylemişti. Bası­nın João Gilberto ile evliliğinin bitmesi üzerine başlattığı karalama kampan­yası nedeniyle Brezilya’yla yıldızı pek barışmamıştı. 1966’da burada verdiği tek büyük konserde yuhalandıktan sonra bir daha kendi ülkesinde sahne­ye çıkmamıştı.

    HÜDAİ BUDANUR (1936-2023)

    resim_2024-08-31_200828827

    Türk basketbolunun önemli isim­lerinden Beşiktaşlı sporcu Hüdai Budanur, 14 Haziran’da 87 yaşında hayatını kaybetti. Basketbola, mezu­nu olduğu Darüşşafaka’da başlayan, daha sonra Beşiktaş forması giyen Hüdai Budanur, basketbol tarihimiz­de kırılması güç bir rekorun da sahi­biydi. Siyah-beyazlı takımla 1 maçta 110 sayı atarak adını spor tarihine yazdırmıştı. 1957’de İstanbul Spor ve Sergi Sarayı’nda oynanan İstanbul Ligi maçında Beşiktaş, İstanbul Karagücü’nü 110-56 mağlup etmiş, maçtaki bütün sayıları Budanur kay­detmişti. Hüdai Budanur, aktif spor yaşantısının ardından antrenörlük de yaptı.