Umutla yeis, imanla red arası salınan, şimdiki zamana en karamsar mercekle bakarken geleceği ışık içinde gören, kararları ve yapıtlarıyla benzersiz bir miras bırakan özel bir insan, sıradışı bir karakter.
On sekizinci yüzyılın son yılında, 42 yaşında öldü Şeyh Galip; onunla birlikte Dîvan şiiri geleneğinin altın döneminin so- na erdiğini görüyoruz: İz sürücüleri aynı düzeyi tutturamamışlardır. XIX. yüzyıl, öte yandan, ‘Batılılaşma Dönemi Türk Şiiri’ başlığı altında toplanan, kendi geleneğinden şüphesiz kopmayan, buna karşılık Avrupa uygarlığının kimi değerlerine yakınlık duyan edebiyatçıları merkeze taşıdı. Bugün dönüp bakıldığında, Tevfik Fikret’in hem şiiriyle, hem duruşuyla ilk canalıcı kırılma noktasını temsil ettiğini görüyoruz: Modern şiirimizin doğumunu, Yahya Kemal’i ve Hâşim’i olduğu kadar, Nâzım Hikmet’i ve sonrasını da tetikleyen ana figür odur.
Tevfik Fikret, Âşiyan’daki evinden hâlâ umutla Türkiye’nin geleceğine bakıyor.
Gelgelelim, sözgelimi akranı Cenap Şahabeddin gibi şaire indirgeyemeyiz Fikret’i: Bu tanımlama biçiminden bütün temsil etmiş olduklarıyla taşar: Şairden fazladır, fazlasıdır, çünkü bir simgeye de dönüşmüştür.
Her simge kaçınılmaz olarak çift kutupludur. Bir uçta Fikret’i özgürlüğün, başkaldırış ve diklenişin, gururun ve ödünsüzlüğün bayrağı olarak görenler varsa, öteki uçta onu dinsizlikle, halkı küçümsemekle, ulusal duygulardan yoksunlukla suçlayıp, karalayanlar yeralır. Kimseyi kayıtsız bırakmamıştır.
Kutuplaşma, çağdaşlarıyla başlamıştı: Âkif en ağır sözlerle kişiliğine ve şiirine yüklenirken, Halid Ziya onu Baudelaire’den kat kat üstün bulduğunu yazıyordu. Ölümünün ardından tablonun değişmediğini görüyoruz: Yahya Kemal, şiirinde nesir boyutunun ağır bastığını söyler ama kendisine ve kuşağına yolu Fikret’in açtığını teslim eder, yapıtını önemsediğini gösterir. Necip Fazıl hem “basit ve cüce kırgınlıklar”a bağlı bir kişilik eleştirisi yapar, hem şiirini küçümser. Taban tabana zıt konumdaki Dıranas, dünya şiirinde eşi görülmemiş bir girişimle Rubab-ı Şikeste’den Kırık Saz’ı doğurur. Cemal Süreya ise hiçbir şaire yöneltemediği amansızlıkta bir reddiye yazısıyla aydını ve şairi infaz eder.
Âşiyan’daki ev: Fikret’in aynası Şair, kendisinin tasarlayıp yaptırdığı evinde, bir anlamda kendi iç sisinin merkezine çekilmişti. Âşiyan Farsçada “kuşyuvası”anlamına geliyordu.
Fikret ‘bir şairden fazla’sı olduysa, burada hudayinabitliğin payı görülemez: Aydınlanma’dan, 1789 Devrimi’nden başlayarak Victor Hugo’nun siyasal çıkışına ve sürgününe, oradan Dreyfuss davasında Zola’nın ön alışına giden çizgide Avrupalı edebiyat adamları “entelektüel” kimliğinin belirip netleşmesini hazırlamışlardı; bizdeyse, öncü figür, Tanpınar’ın altını çizdiği gibi Namık Kemal’di: “Onun şahsiyetini sert vurulmuş bir mühür gibi taşıyan kelime, hürriyet kelimesidir… Başka hiçbir meziyeti olmasa, sırf bu kelimeyi ilk def ’a olarak bu cemiyetin içinde bu kadar aşkla, bu kadar gür sesle ve bu kadar sık olarak kullanmış olması onu tarihimizin en büyük ve en istisnaî hâdiselerinden biri yapmaya kifayet eder”.
İşte Fikret’i döneminin ediplerinden ayıran, karşıt kutuptaki Âkif ile aynı kavga hizasında tutan fazlalığı Namık Kemal’den devraldığı bayrağı, en az onun kadar zorlu koşullarda taşımayı üstlenmiş olmasında aranmalıdır: Türk şiirine apaçık ve doğrudan ilk siyasal duruşu taşıyan başkası değildir. Ve sözkonusu duruşun ana niteliğini “fikri ve vicdanı hür” olma özelliğinde billûrlaştığını belirtmek gerekir.
Galatasaraylı Tevfik Fikret Tevfik Fikret, Mekteb-i Sultani’de müdürlük yaptığı yıllarda, Galatasaray futbol takımıyla.
Tevfik Fikret, başlangıçta yalnız bir adam değildi. Malumat’tan Servet-i Fünun’a, çevresinde kendisine saygıyla bağlı değerli yazarlar oldu. Ülkeye, şehre nüfuz eden baskı ortamının karşısında zaman zaman ortak yılgı anlarını paylaştılar: Nuvel Zeland’a firarî çıkma ya da Ege’de bir çiftliğe çekilme düşlerini körükleyen de, son aşamaya yaklaşıldığında geri adım atan da Fikret’ti.
En gözüpek diklenişleriyle en kırılgan kabuğuna çekilişleri arasında yaşadığı gelgitleri anlamakta ve anlamlandırmakta güçlük çekenler “karakter”ine bağlı biçimde keskin yargılar geliştirmişlerdir.
Tevfik Fikret’in karakteri gündeme geldiğinde sık kullanılan sıfatlar hodbîn, bedbîn, alıngan, münzevi türünden gri siyah bir ruh atmosferini işaret edenlerdir. Bizde melankoli üzerine en kapsamlı çalışmayı (1997) yapmış olan Dr. Serol Teber’in Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası-Âşiyan’daki Kâhin (2002) başlıklı kitabı, şairin çetrefil iç dünyasının bileşenlerinin ayrıntılı çözümlemesini içerir: Umutla yeis, imanla red arası nasıl salındığını, şimdiki zamana en karamsar mercekle bakarken geleceği ışık içinde gördüğünü, kararları ve yapıtları aracılığıyla sökmemizi sağlayan bir yorumdur Teber’inki.
Karakterinin bu asal özelliği ve altında bekleyen çift kutupluluk, Tevfik Fikret’in hem yazınsal, hem siyasal, hem yaşamsal stratejisini ve onu ören hamlelerini belirlemiştir. “Sis” imgesi sözgelimi tipik bir simge olarak karşımıza çıkar: İstanbul doğasının bu vazgeçilmez arızasının hüküm sürdüğü Boğaziçi’nin en kuytu bölgesini seçerek orada Âşi- yan’ını kurmuş, böylelikle bir anlamda iç sisinin merkezine çekilmiş, en güçlü şiirlerinden birini bu s/imge üzerinden kurmuş, ülkenin siyasal atmosferini doğal atmosfer olayıyla çakıştırarak dipsiz bir derinlik alanı oluşturmayı başarmıştı.
Burada, Âşiyan’a küçük bir parantez açmak gerekiyor. Fikret’in, bize ulaşmış suluboya ev resimleri, nasıl bir “yuva” (âşiyanın Farsçada ‘kuşyuvası’ anlamını taşıdığı unutulmazsa) tasarladığını gösteriyor. Şüphesiz bütünüyle özgün bir mimarî çözümden sözedilemez Âşiyan konusunda; Afife Batur’un altını çizdiği gibi Arts and Crafts anlayışının türevi bir girişimdir bu. Gelgelelim sorunu başka bir cephesinden ele almak yanlış olmaz. Bir şairin kendi evini çizmesi ve gerçekleştirmesi sık rastlanan durum değildir; hele ki kuş ile özdeşleşerek! Öte yandan, Âşiyan, konumu ve kimi özellikleriyle enikonu şahsîleşmiş bir uzamdır. Hayatın ortasında ölümü (mezarlık) barındırması, merdivenle okula bağlanması, geri duruşuyla şehirden ve şehirlilerden kopması onu Fikret’in bir aynası kılmaya yetmiştir. Yarı zemin mutfak penceresine şairin “Sokrat’ın Penceresi” adını takmış olması, üzerinde ayrıca durulmayı bekleyen bir seçimdir.
Müdürlükten istifası üzerine Kalem dergisinde çıkan karikatürü.
Tevfik Fikret’in öğretmen kimliği, Galatasaray yıllarındaki hali tavrı, hangi ilkelerini koruma adına o “yuva”sından ayrılışı, Robert Kolej’e geçişinin yarattığı abes tartışmalar enikonu mürekkep akıtmış konular. Karakterinin çift kutupluluğunun izleri bu bağlamda da belirgindir: Köklü karamsarlığı onu dibe çökerttiğinde geleceğe inancını, güvenini, umudunu yitirir gibi olur; hemen ardından öğrencileri, gençler, bir o kadar da çocuklar karşısında harekete geçer, en büyük sorumluluğunun kaynağı olarak görür yetişmesine katkıda bulunduklarını. Âşiyan’ı okula bağlayan merdiven bu gündelik gelgitin somut sahnesi, Fikret’i içinden dışına bağlayan köprü olmuştur.
Şair, bir bakıma Rousseau’nun izini sürerek eğitimi taçlandırmıştı dünyasında. Ortasında yaşadığı gecenin bittiğini kendisi göremeyecek olsa bile, gençlere yönelik ana tasası onları geleceğin ışığına hazırlamaktı. Halûk’un Defteri’ndeki “Bu memlekette de bir gün sabah olursa Halûk” dizesi bütün bir programın sol anahtarıdır. Gene de, 1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde bu ümitleri de söner: Gençleri de sürükleyip götürecek kıyamet tablosuna bakarak bir tek çocuklara bel bağlanabileceğine varmıştır: Şermin (1914) şüphesiz ısmarlanmış bir kitaptır (Satı Bey’in kurduğu yuvadaki çocuklar için), ama neredeyse hayalî bir toruna seslenir Fikret.
Şair böyle, insan böyle. Birincisine erişmek görece daha kolay: Yapıt önümüzdedir, donanımımıza ve tercihlerimize bağlı biçimde Rubab-ı Şikeste’yi ya da Kırık Saz’ı okuyarak, yorumlayarak ona sokulabiliriz. Zor, zorlu olan: İnsana dokunmak, yaklaşmak. Tevfik Fikret’in yaşamöyküsüne ilişkin birçok iz devşirilebiliyor kaynaklardan: Çağdaşlar; Rıza Tevfik’ten Halid Ziya’ya, Hüseyin Yalçın’dan Mehmet Rauf ’a veriler sunar; izsürücülerse, Ertaylan’dan Kenan Akyüz’e, Ruşen Eşref ’ten Tanpınar’a hatları dolgunlaştırırlar. Gelgelelim ele avuca kolay sığmıyor Fikret: Çetrefil huy haritası, gizli kapaklı yaşam çizelgesiyle.
Halid Ziya’nın dediği gibi “çok okumayan” bir edip miydi? Feyhaman Duran haklı mıydı: Biriki yıl Avrupa’da resim atölyesine katılmış olsaydı, hepsinden üstün bir ressam olabilir miydi? Feridun Nigâr’ın ileri sürdüğü gibi eşi kendisine “hiç lâyık” değil miydi? Selim İleri’nin düşünü kurduğu gibi Mihri Hanım’la aralarında derin bir tutku bağı var mıydı?
Tevfik Fikret tıpkı Namık Kemal, tıpkı Sait Faik, 50 yaşını göremedi. Son günlerinin yakın tanıkları “öyle” yaşamaktan yorgun düştüğünü, gelgör ki hastalığını yenmek için gerekeni yapmaya yanaşmadığını aktarırlar. Ölümünden biriki saat sonra hekiminin ve ailenin izniyle Mihri Hanımın çıkardığı ölüm maskesine mıhlanmış ifadede yaralı, kanadı kırık bir kuşun kederli ama çekip gitmekte kararlı ifadesini okuyorum — tam yüzyıl sonra.
Yıllarca Anadolu’da ve Ortadoğu’da dolaştı, kazılar yaptı. Mezopotamya arkeolojisini, Irak müzesini kurdu. İngiliz hükümetinin binbaşı rütbeli ajanı, erkekler dünyasında parlayan bir entelektüel, müstesna bir bilim kadınıydı.
Cesur bir gezgin, titiz bir arkeolog, iyi bir yazar, binbaşı rütbeli bir casus, başarılı bir diplomat ve aşkı arayan yalnız bir kadın, Gertrude Margaret Lowthian Bell ya da Arapların ona taktığı isimle ‘Al Hatun’ bunların hepsi ve her biri…
Gertrude Bell 1868’de İngiltere’de bir malikanede başlayan hayatını Dicle kıyısındaki evinde sabaha karşı bir avuç uyku hapıyla bitirdiğinde elli sekiz yaşındaydı. Hemen o gün Bağdat’taki İngiliz Mezarlığı’na gömüldü. Mezar taşına şu satırlar yazıldı: “Gertrude Margaret Lowthian Bell, Irak Yüksek Komiserliği Doğu Sekreteri. Bağdat’ta öldü, 12 Temmuz 1926.”
Yalnızdı, kırklı yaşlarında büyük bir aşkla sevdiği ama evli olduğu için kavuşamadığı asker-diplomat sevgilisi Charles Doughty-Wylie, Çanakkale muharebelerinin hemen başında ölmüştü. Birkaç ay sonra yüzü siyah tülle örtülü bir kadının Wylie’nin mezarını ziyaret ettiği ve bu kişinin Gertrude Bell olduğu söylendi (Bir başka iddia ise gelen kişinin karısı olduğudur). Savaş ve Wylie’nin ölümü ona sıradan, normal bir hayat kurma şansı bırakmamıştı. Belki de bu yüzden 1915’te Kahire’de İngiliz İstihbaratı için çalışmayı kabul etti. Orta Doğu coğrafyasına, Arapça ve Farsçaya müthiş hakimiyeti, bölgedeki kabileler ve mezhepler hakkındaki derin ve güncel bilgisi onu kısa zamanda çok önemli bir kişi haline getirdi. Irak’ın sınırlarının çizilmesinde, peygamber soyundan gelen Haşimi sülalesinden Prens Faysal’ın İngiliz kontrolündeki Irak’a kral yapılmasında payı büyüktü. Irak’ın yeni bir ülke olarak doğduğu 1921 Kahire Konferansı’ndaki tek kadın, Binbaşı Bayan Bell’di. Piramitlerin önünde, deve üstünde, Churchill ile Lawrence arasında poz verirken bilgisine güveniyor, Irak için yapacaklarına inanıyordu.
Gertrude Bell, günümüzde bile mesai arkadaşı arkeolog T. E. Lawrence ile birlikte Ortadoğu’daki her huzursuzluktan sorumlu tutulsa da, aslında siyasal gelişmeler karşısında en büyük hayal kırıklığına uğrayanlar onlar olmuştu. Bell ve Lawrence Arap halklarının bağımsızlıklarına ve kendi kaderlerini tayin hakları olduğuna inanmışlardı. İngiliz yönetiminin verdiği sözleri tutacağını düşünüyorlardı. Ucuz Ortadoğu analizlerinde adlarının birlikte anıldığı Sykes-Pikot’nun İngiliz yarısı Sir Mark Skyes’a tahammül edemiyorlardı.
58 yıla sığan fırtınalı bir hayat Gertrude Bell gençlik yıllarında (üstte). Kahire Konferansı sırasında İngiliz delegasyonunun piramitleri ziyareti sırasında Winston Churchill ile T. E. Lawrence arasında. Ölümünden beş yıl önce: 20 Mart 1921.
Irak’da kurulan kukla krallık, Suriye’nin Fransa’ya verilmesi Lawrence için çok fazlaydı. O, sahneden daha çabuk çekildi ve İngiltere’nin güneyinde orman içinde bir kulübede münzevi bir hayat yaşamaya başladı. Gertrude biraz daha mücadele etti. Bağdat’a yerleşti. Bir yandan Kral Faysal’a danışmanlık yaparken bir yandan da onu bu topraklara çeken ilk sebebe, tarihe ve arkeolojiye sığınmıştı. Son tahlilde en kalıcı katkıları da bu alanda oldu.
Gertrude Bell 1868’de İngiltere’nin kuzeyinde, Durham’da, zengin bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Büyükbabası Britanya İmparatorluğu’nun öncü sanayicilerinden Sir Isaac Lowthian Bell’di. Servetini demir-çelik ve demiryollarından kazanan aile aydın ve ilericiydi. Zenginliğine rağmen baba Sir Hugh Bell işçi sendikalarının aktif bir savunucusuydu ve eşi, Gertrude’un üvey annesi, Florance Bell, işçi sınıfının yaşam koşulları hakkında raporlar hazırlamıştı. İçinde büyüdüğü bu ortam Bell’e küçük yaşından itibaren özgüven, entelektüel merak ve sosyal vicdan aşıladı. Babası ve üvey annesi ile olan dostluğu ve paylaşımı tüm ömrü boyunca sürdü. Gertrude, kendi kişisel tarihi kadar Ortadoğu’nun bir dönemine de ışık tutan yüzlerce mektubunu babasına ve üvey annesine yazmıştı.
Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasında yıllarca dolaşan, binlerce kilometre yol kateden Gertrude Bell, 1915’ten itibaren İngiliz hükümeti için çalışmaya başladı, ancak arkeolojik çalışmalarına ara vermedi.
Evde özel hocalardan ders alan Gertrude, eğitimine resmî olarak devam etmeye karar verdi ve ailesinin Londra’daki evine taşındı. Bir kız lisesi olan Queen’s College’ı üstün başarıyla bitirdi. Tarihe ve yabancı dillere olan merakı ve yeteneği bu yıllarda ortaya çıktı. Gertrude’un mensup olduğu yüksek sınıfta genç kızlardan beklenen müzikten, edebiyattan, güzel sanatlardan anlamaları, ata binmeleri ve zamanı geldiğinde sosyeteye takdim edilerek kendilerine denk bir eş bulmalarıydı. Av partileri, piknikler, çay davetleri ve danslı balolar bu tanışmaları sağlayan sosyal ortamlardı.
Gertrude’un üniversiteye gitme kararı liberal parti milletvekili babasını bile biraz düşündürdü ama sonuçta Getrude 1886’da Oxford Üniversitesi’nin kız öğrencilere ayrılmış iki kolejinden biri olan Lady Margaret Hall’da Yakınçağ Tarihi okumaya başladı. Derslerde erkeklerden ayrı bir yerde oturuyorlardı; hatta kızlardan sınıfta arkalarını dönerek oturmalarını isteyen hocalar dahi vardı. Oxford Üniversitesi’nden pekiyi derece ile mezun olan ilk kadın olarak yirmi yaşında diplomasını aldı. Ufukta bir evlilik görünmüyordu ve Gertrude dünyayı görmeyi seçti.
Erkekler arasında sıradışı bir kadın Bağdat dışında bir piknik sofrası. 1. Dünya Savaşı sonrası sınırlar yeniden çiziliyor. İngliz heyeti, Gertrude Bell ve genç Kral Faysal (sağdan ikinci).
Oxford sonrası yaptığı uzun yolculuklar tarihî kalıntılara ve arkeolojiye olan merakını şekillendirdi. Paris’te bir süre arkeoloji dersleri aldı, dil öğrenmeye de devam ediyordu. Gezileri sırasında arkeolog, diplomat, gazeteci birçok kişiyle tanışıyordu ve bu insanların bir çoğuyla ileriki yıllarda Ortadoğu’daki siyasi kariyeri sırasında birlikte çalışacaktı. Eniştesinin büyükelçi olduğu Tahran’da bir yıla yakın kaldı. Bu yolculuk ona hem ilk kitabını yazdıracak hem de ilk aşk ve hayalkırıklığını yaşatacaktı. Ailesi Tahran’da tanıştığı genç İngiliz diplomat Henry Cadogan ile evlenmesine karşı çıktı. İran’da bir kış günü nehre düşen Henry zatürreden öldü. Gertrude, İran izlenimlerini Safar Nameh: Pers Resimleri başlığıyla kitaplaştırdı. Birkaç yıl sonra da Farsça’dan çevirdiği ve uzun bir giriş yazdığı Hafız Divanı’nı yayınladı.
1905’te Kudüs’ten başlayıp, Lübnan’daki Dürzi dağları, Suriye ve Ürdün’de yaptığı uzun ve maceralı yolculuklardan Suriye: Çöl ve Savan (Syria: The Desert and Sown) kitabı doğdu. Çok satan bu kitap Bell’in adını duyurmaya başladı. Suriye dönüşü Anadolu’daki Roma ve Bizans kiliselerini gezdi. Bunları fotoğrafladı, planlarını çizdi ve mimari olarak tarif etti. Konya-Karaman’da Binbir Kilise’de İngiliz arkeolog William Ram- say ile ufak bir kazı yaptılar ve araştırmalarını Binbir Kilise (The Thousand & One Churches) adı ile kitaplaştırdılar.
Binbir Kilise’den Gertrude Bell geçti Karaman yakınlarındaki Maden Şehri (Binbir Kilise), Gertrude Bell’i en çok etkileyen arkeolojik alanlardan biriydi. 1911’deki ziyaret sırasında Bell’in kamerasına poz veren köylüler.
1909’da iki bin dört yüz kilometrelik zorlu bir yolculuğa çıktı. Fırat nehrinin doğu kıyısını takip ederek Mezopotamya’ya indi, sonra Dicle nehrini takip ederek tekrar Anadolu’ya döndü. Babil, Asur, Samarra gibi bir çok önemli arkeolojik alanı bu sırada ziyaret etti. Gertrude bu yolculuklarda saatlerce at ya da deve üstünde seyahat ediyor ve her zorluğa katlanıyordu. Ancak akşam olduğunda her yolculuğunda yanında taşıdığı branda banyo küveti kuruluyor, yıkandıktan sonra yine yanında taşıdığı porselen tabaklar ve kristal bardaklarla sofrası kuruluyordu. Çöl şeyhlerinin, aşiret liderlerinin çadırlarında ağırlanan ‘Hatun’ kendi sofrasında klasından taviz vermiyordu.
Bu inanılmaz Fırat-Dicle yolculuğu 1911’de Amurath’dan Amurath’a ismiyle yayınlandı. Getrude’un bu yolculuk sırasında çizerek ve fotoğraf çekerek belgelediği Güneydoğu Anadolu’da, Tur Abdin’deki kilise ve manastırların bazılarından geriye bugün orijinal bir yapı kalmamıştır. Yine bu yolculukta çektiği siyah beyaz Hasankeyf fotoğrafları yakında su altında kalacak tarihî kent için bulun- maz kayıtlardır. Irak’ta, Fırat kıyısında, bir erken İslâm dönem sarayı olan Ukhadir, Gertrude’un ilk önemli arkeoloji projesi oldu. Ukhadir’de yaptığı çalışmayı 1914’te kitap olarak yayınladı.
Bütün bu yolculuklar ve kayıtlar, Gertrude’u Ortadoğu’nun tarihini, coğrafyasını ve güncel durumunu en iyi bilen İngilizlerden biri yaparak onu 1. Dünya Savaşı’nın başlaması ile ortaya çıkacak ve Irak Devleti’nin kurulması ile sonuçlanacak bir siyasi role hazırlıyordu.
115 yıl önce Bekaa vadisinde Gertrude Bell 20. yüzyıla bugünkü Lübnan’ın tarihî şehri Baalbek’te girmişti. Roma yapısı, Arapların cenaze törenlerinde kullandıkları Kubbet Duris adlı yapının önünde, at sırtında ve henüz 32 yaşında.
1. Dünya Savaşı sonrası İngiliz yönetimi altındaki Irak, kazı çalışmalarının büyük hamle yaptığı ve Mezopotamya arkeolojisinin kurumsallaştığı bir yer haline geldi. Bell, Irak’ın “Eski Eserler Genel Müdürü” olarak, çalışacak ekiplere izin verirken son derece titiz davranıyordu. İngiliz, Amerikan, Alman ekipler arasında en eskiyi ve en bilinmeyeni ortaya çıkarma konusunda neredeyse bir yarış başlamıştı. Uruk ve Ur gibi Sümer uygarlığını günışığına çıkaran ve tarih yazan bir çok önemli kazı bu dönemde başladı. Hurriler ve Amurular gibi haklarında çok az bilgi olan kadim halkları arkeolojik olarak keşfetmek de çok moda olmuştu.
Daha çok parası olan Amerikan kurumları Irak’taki bürokratik işleri hızlandırmak için İngiliz ekipleriyle ortak projeler yaptı. Efsanevi İngiliz arkeolog Leonard Woolley’nin kazdığı Ur’da benzersiz Sümer kraliyet mezarları ve tapınaklar bulundu. Ur kazısı British Museum ile Pennsylvania Üniversitesi’nin ortak projesiydi ve Amerikalı milyarder John D. Rockefeller Jr. tarafından destekleniyordu. Bu dönemde yapılan kazıların motivasyonu kutsal kitapların tarihselliğini ispatlamak değil eski dünya kronolojisinin temellerini kurmak ve kültürleri araştırmaktı. Bilimsellik ön plandaydı. Ne var ki Woolley, Sümer kalıntılarına İncil bağlantılı referanslar vermekten kaçınmadı ve Ur kentini Hazreti İbrahim’in doğduğu yer olarak meşhur etti.
Sümer kral listelerine göre Tufan’dan sonra krallığın yeryüzüne tekrar indirildiği ilk yer olan ve dünyanın en eski sarayının kalıntılarının keşfedildiği Kish, Oxford Üniversitesi ile Chicago Field Museum’un ortak kazısıydı. Chicago Üniversitesi Diyala Nehri boyunca ve kuzeyde Asur başkentlerinden Khorsabad’ta kazılar yaptı. Alman Doğu Enstitüsü Uruk’ta Sümer uygarlığının en eski tabakalarına ve çivi yazısını önceleyen resim yazılı dünyanın en eski kil tabletlerine ulaştı.
Tüm bu kazılarda arkeolojik keşifler kadar önemli bilgiler sunan çivi yazılı tabletler de bulunuyordu. Çözülen metinlerden Sümer, Akad, Babil ve Asur uygarlıklarının dinden ekonomiye, edebiyattan hukuka kadar hayatlarının farklı alanları aydınlanıyordu.
Sultan Süleyman Camii önünde Hasankeyf’te Eyyubi Sultanı Süleyman’ın yaptırdığı 1407’de adını taşıyan caminin duvar süslemeleri. Gertrude Bell’e poz veren bir köy sakini. 1911.
Almanlar, Osmanlı zamanında kazı yaptıkları Babil’e savaş sonrası geri döndüler. Ancak Osmanlı idaresi ile yapılan paylaşım anlaşmasını yeni Irak hükümeti geçersiz saymış ve geride bırakılan tüm eserlere el konmuştu. Bell, Babil’i kazan Alman arkeologlardan, eski arkadaşı Walter Andrae’i Bağdat’a davet etti ve ona eserlerin ayrıntılı bir katalogunu hazırlattı. Sonrasında da Irak hükümetini eserlerin yarısının Berlin’e verilmesi konusunda ikna etti. Paylaşımı Gertrude kendisi yaptı ve böylece Almanlar epey bir miktar eseri Berlin’e götürürken yeni kurulan Irak Müzesi de koleksiyonunu önemli ölçüde genişletmiş oldu.
Irak Millî Müzesi bir İngiliz projesi olarak kuruldu. Sergilenen eserlerin tamamı yerliydi ve kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘Millî Müze’ydi ama kazılar, yorumlama ve kurumlaşma işlerini yabancılar yaptı. Mezopotamya 1. Dünya Savaşı’nda İngiliz kontrolüne geçtiği zamandan itibaren arkeoloji ve arkeolojik buluntular ordunun gündemine girmişti. İngilizler Irak’ın yönetimini devraldıktan sonra bu toprakların mirasını yerinde korumanın önemini anlamaya başladı. Yeni kurulan ülke için ortak bir kültürel kimlik ve geçmiş oluşturmak işin fantezi kısmıydı, daha acil ihtiyaç birçok yeni kazıdan Irak’ın payına düşen eserlerin iyi bir şekilde sergilenmesi ve korunmasıydı.
Gertrude Bell ilk adım olarak 1923’te Ur kazılarından Irak için ayırdığı eserlerle basit bir sergi düzenledi. Hükümet binalarının bulunduğu ‘Saray’ bölgesinde bir ofiste açılan sergiyi Kral Faysal ile birlikte birçok önemli kişi gezdi. Devamında, arkeolog Leonard Woolley kalabalık bir dinleyici grubuna Ur kazıları hakkında bir konferans verdi. Aynı yıl müze binasının planları hazırlanmaya başlandı. Bağdat’ın kuzeyinde yeni inşa edilen müze binası Haziran 1926’da, Gertrude’un ölümü seçmesinden yalnızca iki ay önce, Kral Faysal tarafından açıldı.
Irak’ın İslâm öncesi geçmişini gözler önüne seren müzenin kısa zamanda binlerce eseri olmuştu. Müzeyi hayata geçirmek Gertrude’u hem çok sevindirip gururlandırmış hem de çok yormuştu. Kendi tarifine göre müze ekibi “yaşlı bir Arap küratör, çok zeki Yahudi bir memur ve garip bir adam”dan oluşuyordu. Ailesine yazdığı mektuplarda müze hazırlıkları ile gece gündüz uğraştığından ama kendini yetersiz hissettiğinden söz ediyordu. Eserlerin sınıflandırılması, etiketlerin yazılması gözünde büyümüştü. Kuşkusuz moralini bozan, yolunda gitmeyen başka güncel konular vardı. Düşlediği Irak’ın geleceği ile ilgili kaygıları arttıkça, Gertrude kendini Mezopotamya’nın geçmişine gömdü. Zaten bu topraklara gelmesinin asıl sebebi de bu coğrafyanın tarihine, kültürlerine ve anıtlarına duyduğu ilgi ve meraktı.
Ölümünün ardından, Kral Faysal, onun yarattığı müzede anılmasını istedi. İngiliz heykeltraş Anne Acheson’un yaptığı Gertrude Bell büstü müzeye konuldu. Eşlik eden plaket Gertrude’un emeklerinin hakkını veriyordu: “GERTRUDE BELL. Hatırasını Araplar her zaman saygı ve muhabbetle yaşatacak. Bu Müze’yi 1923’te yarattı. Irak Eski Eserler Genel Müdürlüğü’nün Onursal Direktörü olarak olağanüstü bilgisi ve fedakarlığı ile en kıymetli eserleri bu binanın içinde bir araya getirdi. Ve yaz sıcakları boyunca öldüğü güne kadar durmaksızın eserlerle çalışmayı sürdürdü. 12 Temmuz 1926. Kral Faysal ve Irak Hükümeti bu ülke için yaptığı işleri şükranla anarak müzenin ana bölümüne onun isminin verilmesine karar verdi ve onların izniyle arkadaşları bu tableti astı.”
Gertrude’un bronz büstü ve plaket Bağdat Müzesi’nin 2003 Nisan’ındaki korkunç talanında kayboldu. Elden geçirilip, yenilenen müze yıllardır halka açılamadı. Gertrude’un mirasından bıraktığı payla kurulan Irak İngiliz Arkeoloji Okulu ise 1991 Körfez Savaşı’ndan beri çalışmalarını Irak dışında sürdürüyor.
Gertrude Bell’in hatırası Irak arkeolojisinde, kendi yazdığı ve hakkında yazılan kitaplarda ve geride bıraktığı 16 cilt tutan günlüklerde, 1600 mektupta ve çektiği binlerce kare fotoğrafta yaşamaya devam ediyor. Bugünleri görse, bağımsız bir Irak yaratmak için verdiği mücadeleden ve kendi hayatından vazgeçer miydi acaba?
IŞİD’İN TARİH KATLİAMLARI
Arkeoloji savaşları: Ya uygarlık ya barbarlık
Arkeolojik talan kazılarında artık IŞİD de ‘temsilci’ bulunduruyor. Alınan ‘khum’ vergisi Halep’te yüzde 20, Rakka’da yüzde 50. İslâmi dönem eserleri bulunduğunda vergi artıyor.
Savaş ve talan yorgunu Mezopotamya bu kez IŞİD’in ürpertici bir soğukkanlılıkla kurguladığı ve görselleştirerek elektronik medya üzerinden dünyaya sunduğu bir imha harekatının kurbanı. Sınırımızın biraz ötesinde, Irak’ın kuzeyindeki efsane Asur kentleri Ninova, Nimrud ve Roma İmparatorluğu’nun İranlı rakibi Partların mamur kenti Hatra balyozlarla, testerelerle, matkaplarla tahrip edildi. Şimdi benzer sahneler Roma’nın Suriye’deki görkemli yerleşimi, mermer sütunlu caddeleri, tapınakları, anıt mezarları ve kraliçesi Zennube ile ünlü kervan şehri Palmira’da tekrarlanıyor. Ortadoğu’daki her savaşta insanlar kadar arkeolojik yerleşmelerin ve kültürel varlıkların da zarar gördüğü artık çok iyi bilinen bir gerçek. İnsanların yaşadığı kayıpların ve acıların yanında eski taşlardan topraklardan söz etmek ve onlar için dertlenmek bir an için anlamsız gelse bile, aslında bu yaşananlar Ortadoğu’nun dünya uygarlığının temelini kurmuş uygar ve yaratıcı insanlarının izlerinin yok olması. Eylemlerin çapı ancak ‘kültürel temizlik’, ‘kültürel soykırım’ gibi ağır ifadelerle açıklanabiliyor ki Musul Müzesi’ndeki ve Ninova’daki kasıtlı tahribattan sonra yaşanan olayları tarif etmek için UNESCO da bu terimleri kullandı.
Ortadoğu’nun arkeolojik eserleri kıymetli, çok kıymetli… Bunu, o tahrip filmlerini çekenler de biliyorlar. Silahları, patlayıcıları, savaşçıları finanse etmek için para gerekiyor. Onun için bir yandan Asur krallarının heykelleri Musul Müzesi’nde balyozla parçalanırken, öte yandan kaçak kazılara ‘lisans’ verilip, standart vergiler uygulanıyor. Arkeolojik talan kazılarında IŞİD’in ‘temsilci’ bulundurduğunu,alınan‘khum’vergisinin Halep’te yüzde 20, Rakka’da yüzde 50 olduğunu, altından ve İslâmi dönem eserler bulunduğunda verginin arttığını anlatanlar, altüst olmuş ülkelerinde hâlâ işlerini yapmaya çalışan Suriyeli müzeciler.
Eski eser kaçakçılığını araştıran gazetecilerin yazdıkları, bölgedeki müzeci ve arkeologların anlattıkları, Beyrut’ta, Gaziantep’te çarşılarda gözlenenler eserlerin alıcılara Türkiye ve Lübnan üstünden ulaştırıldığını gösteriyor. Eserlerin cep telefonlarıyla çekilen fotoğrafları potansiyel alıcılara önden yollanıyor sonra deniz ya da karayoluyla hedefe ulaştırılıyorlar. Bulgaristan’da Sümer uygarlığına ait eserlerle yakalanan kaçakçılar Türk çıkıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sınırlara, gümrüklere yolladığı uyarı yazıları, Suriye ve Irak kökenli ele geçen her eserin güvenli bir ortam oluştuğunda ait olduğu toprağa geri verilmesi kararı ne yazık ki caydırıcı olamıyor.
Palmyra’dan ilk ve son resimler Gertrude Bell’in Palmyra’da bir asır önce çektiği fotoğrafta Korent sütunları ve geçen ay IŞİD’in bombardıman şovları (en üstte).
Asur İmparatorluğu’nun siyasi gücünü, sanatını ve gelişmişliğini günışığına çıkaran ilk keşiflerden sonra yapılan kazılar, hem Ninova hem de Nimrud’ta yerleşim tarihinin günümüzden sekiz bin yıl önceye gittiğini ve Dicle kıyısındaki bu kentlerin çok daha eski zamanlarda Kuzey Mezopotamya’daki kentleşmenin ve insan yaşamındaki sosyal gelişmelerin öncüsü olduğunu ortaya koydu. Bugün benim de aralarında olduğum arkeologlar, Ilısu Baraj gölü alanında yaptığımız kazılarda ortaya çıkardığımız kültürler ve kronoloji için hâlâ bu kazıları referans almakta, Yukarı Dicle’nin sınırlarındaki çalışmalarda bu kent kültürlerinin etkisini ölçmekte.
Uygarlık zincirinin halkalarını tamamlamak için daha yapılacak çok kazı, çözülecek çok tablet varken, Asur’un insan başlı, boğa gövdeli, dev tanrıları lamassu’lara vurulan her darbe bu toprakların tarihinden bir parçayı daha koparıp yok ediyor.
GERTRUDE BELL’İN MİRASI
Çölün kraliçesi sinemada
Bu yıl çekilen ve Gertrude Bell’in hayatını anlatan filmde, ünlü arkeologu Nicole Kidman canlandırıyor.
Arkasında eşsiz bir akademik miras bırakan Gertrude Bell’in etkileyici yaşamı, başrolde Nicole Kidman’ın oynadığı “Queen of the Desert” filmiyle beyazperdeye geliyor.
Gertrude Bell, gezgin, arkeolog, müzeci, hükümet ajanı gibi kimliklerle meraklısı olduğu tarihte derin bir iz bırakmıştı. Ancak bu miras akademik ve siyasi alanlarla sınırlı kalmış, 20. yüzyılın ilk yarısındaki erkek egemen İngiliz toplumu algısı Gertrude Bell’in şöhretini engellemiştir. Popüler tarihin vitrinine ise, beraber çalıştığı T. E. Lawrence çıkarılmıştır. Gertrude Bell’in sinemada canlandırıldığı ilk yapım “Al-Mas’ala Al-Kubra” (Clash of Loyalties) isimli 1983 tarihli İngiliz-Irak ortak yapımı filmdir.
Gertrude Bell arkeolog kimliğiyle “İndiana Jones’un Günlükleri” isimli Amerikan TV dizisinde de canlandırılmıştır.
Ancak Gertrude Bell’in kişisel ilişkilerini de ön plana çıkartan ilk yapım, Bağdat Demiryolu’nu konu alan “Die Baghdadbhan” isimli 2007 yapımı bir Alman belgeselidir.
Yönetmenliğini Werner Herzog’un üstlendiği, bünyesinde Robert Pattinson ve James Franco gibi ünlü isimleri barındıran ve yakında Türkiye’de gösterime girecek Çöl Kraliçesi (Queen of the Desert) ise, Bell’in maceralı yaşam öyküsünü ilk defa geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlıyor. Belki bu sayede Gertrude Bell, ölümünden uzun bir süre sonra popüler tarihin sayfalarında da hakettiği yeri alacak.
Yarış hayatı boyunca müthiş başarılara imza atan, Türkiye’nin en sevilen yarış atı Bold Pilot geçen ay 22 yaşında öldü. Ölümüyle sevenlerini yasa boğan bu müthiş İngiliz safkanın hikâyesini, yarış dünyasını yıllardır yakından takip eden spor yazarı Mehmet Ayan yazdı.
Her spor dalı kendi kahramanlarını yaratır. Spor kültürünün oluşmasında en büyük etkiyi de bu kahramanlar yapar. Sporseverler, tutkunu oldukları sporlara bu kahramanlar aracılığıyla bağlanırlar. Güreşte Adalı Halil, atletizmde Sebastian Coe, futbolda Zico, basketbolda San Epifanio, voleybolda Paidar Demir neyse at yarışlarında da Bold Pilot odur. O da diğerleri gibi gerçek bir kahramandır.
Kahramanımız Bold Pilot, 21 Nisan 1993 günü doğdu. Annesinin adı Rosa Palumbo, babasının adı Persian Bold’du. Babasından esinlenip Bold Pilot dediler adına. Sahibi Özdemir Atman, Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak’ın yaveri Ahmet Atman’ın oğluydu. Özdemir Bey de Türkiye’de modern atçılığın ilk adımlarını atan ve kökleşmesini sağlama yolunda büyük emekler sarfeden babası Ahmet Atman gibi atçılığa tutkundu. Birçok önemli safkan koşturmuş, birçok zaferin mümessili olmuştu.
Daha ilk günden Özdemir Atman’ın dikkatini çekti bu müthiş safkan. Adeta Atman’ların Boğaz’daki yalısına bereketiyle gelen bir torundu Bold Pilot. Hem Özdemir Bey, hem de eşi Maral Hanım, kızları Esra, Begüm, Lale ve Zeynep, Bold Pilot’ın üzerine titrediler ve el bebek gül bebek büyüttüler.
Yarış yerine ilk geldiği günden itibaren gözler hep ondaydı, ahırın nadidesiydi. Aslan gibi delişmen bir erkek at olmasına karşın inanılmaz duygusaldı da. Daha ilk zamanlarında kendisine can yoldaşı olacak bir jokey aranmaya başlandı. Bold Pilot’ı yeri geldiğinde sevgi ve şefkatle okşayacak, yeri geldiğinde tatlı sert uyarıp, çok afedersiniz “Çüş” diyecek, bazen de son 400 metrede “Hadi oğlum” diye haykırıp onunla zaferlere koşacak bir jokeydi aranan.
Bold Pilot’ın, 23 Haziran 1996’daki Gazi Koşusu’nda kırdığı müthiş rekor hâlâ kırılamadı, kırılacak gibi de görünmüyor.
Bu can yoldaşının da Bold Pilot ayarında olması kaçınılmazdı. Ve sonunda, Türk jokeyliğinde Ekrem Kurt, Mümin Çılgın, Süleyman Akdı gibi efsane isimlerin arasına gireceği, hatta onları geçeceği daha o günlerden belli olan Halis Karataş uygun görüldü. Sivaslı fakir bir ailenin çocuğu olan Karataş, zaten jokeyliği ve –kendi tabiriyle- hayatı öğrendiği Özdemir Atman’ın çok yakınındaydı ve Bold Pilot’a can yoldaşı olmaya en büyük adaydı. Atman’a o kadar yakındı ki, birkaç yıl sonra kızı Begüm’le evlenip damadı da olacaktı.
Karataş’la müthiş bir ikili olan Bold Pilot, galoplar, sprintler, 200 metreler, 800 metreler derken nihayet gerçek anlamda er meydanına çıktı. İlk resmi yarışı için çim pistte arz-ı endam ettiğinde tarihler 28 Mayıs 1995’i, saatler 14.30’u gösteriyordu. 900 metrelik koşuda kendinden bekleneni yaptı ve Halis Karataş’la kazandı. İkinci koşusu 24 Haziran’daydı ve çıkıp aynı şekilde kazandı yarışı. Bütün saha onu konuşuyor, Bold Pilot adı artık dilden dile dolaşıyordu. İlk 12 koşusunda dokuz kez birinci, yalnızca üç kez ikinci olup müthiş bir başarıya imza attı.
Ve ertesi yıl, yarış camiasının en önemli yarışı olan Gazi Koşusu için daha aylar öncesinden favori gösteriliyordu Bold Pilot. 1927’de Atatürk’ün emriyle koşulmaya başlanan, üç yaşındaki safkan İngiliz taylarının yarış hayatları boyunca yalnızca bir kez katılabildiği Gazi Koşusu bütün camia gibi Atman ailesinin yüreğini de pır pır ettiriyordu.
Nihayet büyük gün geldi çattı. Bold Pilot, 23 Haziran 1996’daki Gazi Koşusu’nda öyle bir performans gösterdi ki, 2400 metrelik mesafeyi 2 dakika 26 saniye 22 saliselik sürede koştuğunu görenler gözlerine inanamadı. Bu bir rekordu. Hâlâ kırılamayan ve kırılması epey zor olan bir rekor üstelik. O günün unutulmaz görüntüsü, ikinci olan Damista’nın jokeyi Süleyman Akdı’nın bitiş çizgisini geçtikten sonra daha at üstündeyken Bold Pilot’ın yanına gidip jokeyi Halis Karataş’a “çak” işareti yapıp kutlamasıydı. Bu Karataş’a olduğu kadar, Bold Pilot’a da gösterilen saygının ifadesiydi. Bold Pilot o gün Türkiye’ye mal oldu. Her yerde onunla ilgili haberler çıkıyor, yarışlarla ilgisiz insanlar bile adından sözediyordu. Ona tutulup, yarış sevdalısı olan birçok insan olduğunu biliyorum.
Doğrusu, en sevdiğim atları sıralamamı isteseler, Bold Pilot’tan önce sayacağım birçok at çıkar. Onun jenerasyonundan, Rıdvan Dilmen’in Şafak’ı, Şerafettin Gedik’in Beretta’sı, Davide Franco’nun Narino’su, Karamehmet ailesinin Black Pearl’ü… Ya da sonraki jenerasyondan tabiri caizse aşık olduğum kısrak Fair Tail, ezeli şampiyonum Trapper. Ama saygı duymak deyince bir durmak gerekir. Bold Pilot sıraladığım bu atların hepsinden daha fazla saygıyı hak etti. Sadece en başarılı yarış atı olması ya da Gazi’de kırdığı rekorla ilgili değildir bu. Aynı zamanda, insanların kafasındaki “at yarışı yalnızca kumardır” önyargısını kırdığı için de en büyük saygıyı hakeder Bold Pilot.
15 Eylül 1996’da koştuğu unutulmaz Uluslararası Boğaziçi Koşusu’nda tribündeydim. Yarışın favorisi olan ve Almanya’dan gelen Galtee ile verdiği birincilik mücadelesine canlı tanıklık etme ayrıcalığına erişenlerden biriydim yani. Adeta milli müsabaka gibi geçti yarış. Son 400 metrede herkes milli maçta Türk futbolcusunu, Türk atletini, Türk güreşçisini alkışlıyor gibiydi. Tüylerim bugün bile diken diken oluyor. Adını Gazi Koşusu’nda duymayanlar o gün duydu. Yeni yeni endüstriyelleşen ve daha geniş kitlelere ulaşmaya başlayan at yarışları döneminin ilk büyük kahramanıydı artık.
Gazi Koşusu sonrası TRT muhabiri Ender Asman, Özdemir Atman’a mikrofon uzatıp “Bold Pilot’ı kaça satarsınız?” diye sormuş, Atman “Merkez Bankası’nı verseler satmam” demişti. Bir atın kıymetini en iyi anlatan sözlerden biridir bu değer biçilememe hali.
Elbette her büyük şampiyon gibi onun da kariyerinin bir sonu olacaktı. 16 Ağustos 1998 günü en son yarışına katıldı. Kariyeri boyunca aldığı iki dördüncülükten birini o gün almış, pistlere dördüncülükle veda etmişti ama kimin umrunda! Sahneyi ayakta alkışlanarak terk etti Bold Pilot.
Sonra baba oldu. Bir sürü yavrusu, torunu koştu ama hiçbiri onun yakınından bile geçemedi. 30 Haziran 2013’te, Gazi Koşusu öncesi 20 yaşındayken resmi jubilesi yapıldı. Doğrusu pek şampiyona layık bir jubile olmamıştı bu, ama olsun.
Bold Pilot’ın sahibi Özdemir Atman, bu müthiş atın sayısız büyük zaferine tanıklık ettikten sonra 2000 yılında vefat etti. Atman’ın, Bold Pilot’ın jokeyi Halis Karataş’la evlenen kızı Begüm Atman ise 2014 yılında genç yaşında hayata gözlerini yumdu. Artık Bold Pilot da yok hayatta. Türk atçılığının başı sağolsun. Rahat uyu büyük şampiyon, gönül sayfamızdaki yerin ömür boyu kapanmayacak.
JOKEYİ ANLATIYOR
Eşkâliyle, edasıyla tam bir şampiyon
Bold Pilot’ın birlikte başarıdan başarıya koştuğu ünlü jokey Halis Karataş için anlamı çok büyüktü. Karataş, “Hayatımda çok önemli bir yer tutuyordu” dediği Bold Pilot’la ilişkisini Yarış dergisinden Reşat Köstem’e anlatmıştı.
Özdemir (Atman) Bey yeni sezonda koşacak taylarını kışın çalıştırmamı ve puan vererek aralarında bir sıralama yapmamı isterdi. 1995 Şubatında birkaç tayı çalıştırdıktan sonra sıra Bold Pilot’a geldi. Bold Pilot’tan iner inmez Özdemir Bey’e “Beyim ben bunda kalayım” dedim. O yılın tayları arasında Nedym de vardı ve o da çok kabiliyetliydi. Özdemir Bey, Nedym’i kastederek “Bir de bunu çalıştır kararını ondan sonra ver” dese de, “Yok beyim, bu tay bende kalsın” dedim. Eşkâliyle, edasıyla tam bir şampiyondu. (…)
Diğer atların sabah idmanını 10-15 dakikada tamamlarsınız, onun idmanı ise 30-35 dakika sürerdi. Önce uzun uzun etrafını izler ve sonra kendini iyi hissettiğini belli edince idmana başlardık. İdmanda önünde at göstermemeye gayret ederdim, çünkü öndeki atı yakalayıp geçmeye çalışırdı. (…)
1997’de şiddetli yağmur yağmış ve ahırların yanındaki duvarlardan biri yıkılmıştı. Sabah idmana götüreceğiz ama ne mümkün. Ahırdan çıkınca yıkık duvara bakmaya başladı. Adım atmıyordu. Ertesi sabah yine aynı. Özdemir Bey, “ben senin derdini anladım’ dedi ve duvarı yaptırdı. Ertesi gün duvarın yerinde olduğunu görünce aksilik çıkarma- dan eskisi gibi sahanın yolunu tuttu.
Jübileyle veda
Bold Pilot, 30 Haziran 2013’te Gazi Festivali etkinlikleri çerçevesinde Veliefendi’ye getirilip bir kez daha sevenleriyle buluşturulmuştu. Hipodromu dolduran binlerce yarışsever, kendisini dakikalarca ayakta alkışladı.
Geçen ay, Türkiye’de yıllarca cezaevinde yatan, şiirleri ve kitapları yasaklanan Nâzım Hikmet’in 103’üncü doğum yılıydı. Büyük şair, 1951’de gittiği Sovyetler Birliği’nde de bir süre sonra ülkesinde olduğu gibi gizli servis tarafından takip edilen bir “rejim muhalifi” olmuştu.
İslamcı hareketin önemli dergilerinden Sebilürreşad, 8 Ağustos 1953 tarihli nüshasının kapağında Nâzım Hikmet’le ilgili bir karikatür yayınladı. Karikatürde, kemerinde orak çekiç, elinde Stalin resmi taşıyan Nâzım Hikmet, “Beni Stalin yarattı” diyordu. Bu karikatür, Moskova’ya gidişinin üzerinden 2 yıl geçtikten sonra bile Nâzım’a yönelik tepkinin dinmediğini gösteriyor.
Tepkinin sadece muhafazakâr cenahta olduğu zannedilmesin. Daha Nâzım’ın gittiği hafta Cumhuriyet gazetesi, “Nâzım da Moskofların şakşakçı peyki oldu” başlığıyla çıkmış, hatta Nâzım’ın Moskova’da çekilmiş fotoğrafının altına, “Resmini, millet doya doya yüzüne tükürsün diye basıyoruz” diye yazmıştı.
Nâzım Hikmet Moskova’daki ilk günlerinde.
Vatan’da Ahmet Emin’in makalesi ise ondan, “Moskova radyosuna kapılanmış adi bir komünist ajanı” diye söz ediyordu. Türk matbuatı, soğuk savaşın antikomünist ikliminin ve Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı isteyen Moskova’ya yönelik nefretin etkisi altındaydı. Dönemin en ağır küfürleri, “Moskof ajanı”, “vatan haini”, “komünist” diye sıralanabilirdi. Nâzım’dan üçü de esirgenmedi.
2001’de, Nâzım’ın doğumunun 100. yılı nedeniyle bir belgesel hazırlığı için Moskova’ya gittiğimde, şairi orada karşılayanlar ve ağırlayanlarla görüştüm. Ve oradaki Nâzım’ın, buradaki Nâzım algısıyla taban tabana zıt olduğunu gördüm. Nâzım, Stalin’in resmini taşımak şöyle dursun, Stalin resmi taşıyan sanatçılara kafa tutan, aykırı bir adamdı Moskova’da…
Biraz geriden alalım:
Nâzım komünistti; ancak Türkiye Komünist Partisi tarafından aforoz edilmiş bir komünistti. Biyografisinde “Partimden koparmaya yeltendiler beni/Sökmedi” dediği olay, 1930’larda gerçekleşmişti. Nâzım, 1929 tevkifatından sonra, TKP’deki muhalif kanatla yakınlaşmıştı. Onun genel sekreterliğini üstlendiği muhalif komite, parti içi demokrasi ve Komintern kararlarını eleştirme özgürlüğü istiyordu.
Nâzım Hikmet 1951’de Moskova’da ünlü şair Louis Aragon ve İspanyol ressam Alberto ile…
Bu talepler nedeniyle Şubat 1932’deki parti kongresinde hararetli tartışmalar yaşanmış ve Nâzım’ın “Stalin karşıtı faaliyetleri nedeniyle” partiden resmen ihraç edilmesine karar verilmişti (Daha fazla ayrıntı için bkz: Romantik Komünist, S. Göksu, E. Timms, Doğan Y, 2001).
Orak-Çekiç dergisi, “kara liste”de adını yayınladığı Nâzım’ı “Troçkist”, “burjuva revizyonisti” ve “Mustafa Kemal’in ajanı” olmakla suçluyordu. TKP’ye göre o, “Kemalist burjuvaziye satılmış, polisin uşağı, Türkiye amelesinin ve emekçi halkının düşmanı”ydı. İşte Nâzım, bu sicille Moskova’ya uçmuştu.
Moskova’ya vardıktan sonra ilk şoku nasıl yaşadığını, daha sonra Vera ile kıyacağı nikâhta şahidi olacak, edebiyatçı dostu Antonina Svetçevskaya’dan dinlemiştim. Şöyle anlatmıştı:
“İlk taksiye bindiğinde taksici ona ‘Nereye patron’ diye sormuş. Nâzım çok bozulmuş, kızmış. ‘Ne “patron”u?’ demiş, ‘Burası emekçilerin, çiftçilerin ülkesi değil mi? Patron da nereden çıktı?’”
Nâzım, 12 yıldır hapisteydi. 1928’den beri Sovyetler’i görmemişti. Lenin’den sonra yaşananları takip edememişti. 1920’lerde, devrim ateşleri yanarken gelip eğitim gördüğü eski Moskova’ya geldiğini düşünüyordu.
O günlerden eski yoldaşlarını sorduğunda senelerdir ortada görünmediklerini öğreniyordu.
Büyük bir açlıkla peşpeşe tiyatrolara gittiğinde Meyerhold’un, Mayakovski’nin oyunlarını arıyor, onlar yerine Stalin’e “güneşimiz” övgüleriyle biten propaganda piyesleri izliyordu. Her tarafa konmuş Stalin büstlerini, heykellerini gördükçe şaşırıyordu.
İlk çıkışını, Moskova’ya varışından on beş gün sonra Yazarlar Birliği’nin onuruna verdiği yemekte yaptı. Yıllar sonra yaptığım röportajda, Sovyet şairi Yevgeni Yevtuşenko o konuşmayı şöyle aktardı:
“Nâzım orada dedi ki:
‘Sevgili dostlar. Ben hapishanedeyken Rus tiyatrosunu, Meyerhold’un, Mayakovski’nin devrimci sanatını hatırlardım. Fakat buraya gelince korkunç hayalkırıklığına uğradım. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu büyük deneysel sanat tamamen çökmüş, yerine sizin ‘sosyalist gerçekçilik’ dediğiniz, oysa sosyalizmle de gerçekçilikle de ilgisi olmayan bir sanat türemiş. Siz bu kurmaca hayata ‘cennet’ diyorsunuz, ama bu ‘devrimci sanat’ filan değil, ‘küçük burjuva’ sanatıdır. Muhtemelen bugün yarın yoldaş Stalin’i görmeye gideceğim ve komünist komüniste konuşurken ona Moskova’da kendisini güneş şeklinde tasvir eden bir sürü zevksiz heykelini, büstünü gördüğümü söyleyeceğim. Bu tür bir putlaştırmanın devrimci düşünce için tehlikesini anlatacağım’.”
O günün Moskovası için ağır sözlerdi bunlar…
Nitekim yazarlar tepki gösterdi. Simonov, “Stalin gerçekten bizim güneşimizdir. Böyle konuşamazsınız” diyerek itiraz etti. Nâzım, o konuşmadan sonra, Stalin’le görüşemedi.
10 yıl boyunca kendisine Sovyet pasaportu da verilmedi. Artık -Türkiye’de olduğu gibi- Moskova’da da gizli servis tarafından takip edilen bir “rejim muhalifi” idi. İlginç bir hatırlatma ile bitireyim: Nâzım, kalp rahatsızlıklarından birinin ardından, kendisine bakan sevgilisi Galina’ya vasiyetini yazdırmıştır. O vasiyette, telif gelirlerinin 4’te 3’ünü eşi Münevver ile oğlu Memet’e, 4’te 1’ini ise TKP’ye bırakıyordu.
Stalin için sekiz yıl arayla iki farklı şiir
Stalin, Nâzım Moskova’ya gittikten yaklaşık iki yıl sonra öldü. O dönem Yazarlar Birliği, birçok yazarla birlikte Nâzım’dan da Stalin’e bir şiir yazmasını istedi.
Memet Fuat’a göre, Nâzım, Stalin’in adını geçirmeden, Lenin’i öne çıkararak, soğukkanlı, putlaştırmayan dizeler yazdı.
“Bu hiç kuşkusuz Sovyet Yazarlar Birliği’nin nasıl bir şiir istediği bilinerek, günün genel havasına uyularak, bir yandan da kendi ortaya vuramadığı düşüncelerine büsbütün ters düşmemeye çalışarak yazılmış bir şiirdi.” (Nâzım Hikmet, Adam Yayınları, 2000)
Sekiz yıl sonra, Kruşçev sonrası Sovyetler’in yeni ortamında, Stalin’in bir put olduğunu hatırlatan, bambaşka dizeler yazacaktı. O dizeler, ancak Nâzım öldükten sonra yayınlandı.
“Yoldaşlarım, acınızı duyuyorum, Sizin duyduğunuz gibi tıpkı, Aynı şiddetle. Kardeşlerim, Hüngür hüngür ağlamak geliyor içimden, Tutuyorum kendimi sizin gibi tıpkı Aynı metanetle. Seviyorum onu Marx’ı, Engels’i, Lenin’i sevdiğim gibi Aynı muhabbetle Aynı hürmetle”
3 Mart 1953, Moskova
Taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kaattandı İki santimden yedi metreye kadar Yok oldu bir sabah Yok oldu çizmesi meydanlardan Gölgesi ağaçlarımızın üstünden Çorbalarımızdan bıyığı Odalarımızdan gözleri Ve kalktı göğsümüzden baskısı Binlerce ton taşın, tuncun, alçının ve kaadın”
Talât Sait Halman, birçok Türk şair ve yazarını İngilizceye, Shakespeare’i Türkçeye kazandıran, hayatını Türk edebiyat ve kültürünün tanınmasına, tanıtılmasına adamış bir Cumhuriyet değeriydi.
EMRAH PELVANOĞLU
Talât Sait Halman 5 Aralık 2014 akşamı öldü. Görüp görebileceğiniz en çalışkan insan olan Halman, 85 yaşındayken, ayakta ve belki tam da istediği gibi çalışıyorken terk-i diyar eyledi. Ruhu şad olsun. Ölmeden evvel Bilkent Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı, Türk Edebiyatı Bölümü ve Türk Edebiyatı Merkezi Başkanı ve Unicef Türkiye Millî Komitesi Başkanı olarak yöneticilik yapıyor ve onlarca farklı kültür, eğitim organizasyonuna ya bilfiil içinde yer alarak ya da dışarıdan destekleyerek katkı sunuyordu.
Talât Sait Halman, Cumhuriyet’in “yüksek kültür” ideallerini kendi kişiliğinde mecz etmiş bir kuşağın en verimli, en evrensel figürlerinden biriydi ve hayatı boyunca bu ideallerin uluslararası düzlemde yaşaması için çalıştı. 1952’de Columbia Üniversitesi’ndeki yüksek lisans eğitimi ile başlayan bu serüven; Columbia, Pennsylvania, Princeton ve New York Üniversiteleri’ndeki farklı akademik pozisyonlarla devam etti. Halman, genç bir insanın bireysel başarı öyküsünü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür varlığının uluslararası düzlemde tanınmasının meşakkatli serüvenine çevirdi. Onun, bu ülkenin ilk Kültür Bakanı olması tesadüf değildir.
Talât Sait Halman, onlarca farklı kültür, eğitim organizasyonunu bilfiil veya dışarıdan destekleyerek katkı sunmuştu.
Türkçenin renkli hatiplerinden biri olan Halman, onun edebiyat varlığını üst düzey çevirileri ile evrensel düzleme taşıdı. Dağlarca, Orhan Veli, Sait Faik, Melih Cevdet, Yunus Emre, Mevlânâ, Nasreddin Hoca ve Muhibbi, onun şairliğinden ve evrensel duyarlığından geçerek İngilizcede de yaşıyorlar. Ve Halman’dan evvel Shakespeare, hiç bu kadar görkemli, lirik ve Türkçe konuşmamıştı ve şüphesiz ki artıkSoneler, Türkçe şiirin de en güzel bir timsalidir. Amerikan edebiyatının köşetaşı William Faulkner’ı da, eski uygarlıkların nice şiirlerini de Türkçe ile tanıştıran yine Talât Sait Halman’dır.
Kurucusu olduğu ve son on beş yılında büyük emek verdiği Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nün mezunları, bugün çok güzel işlere, onun adına yaraşır değerli ve yenilikçi çalışmalara imza atıyorlar. Farklı lisans programlarından gelen bu parlak zekalar (onun tabiri ile genç dehalar), Talât Hoca’nın kurucu vizyonu ve iyi yöneticiliği sayesinde edebiyat doktoru olma imkanına kavuştular. Başlattığı nice güzel işlerle birlikte ideallerinin de yaşaması dileğiyle…
27 Eylül’de aramızdan ayrılan Talip Apaydın, kendi kuşağından birçok yoksul köylü çocuğu gibi Köy Enstitüsü’nü bitirmişti. Apaydın hem yıllarca öğretmenlik yaptı, hem 42 kitaba imza attı.
SENNUR SEZER
Varlık Yayınevi’nde çalışmak benim için bir üniversite bitirme deneyimine denktir. Özellikle yakından tanıdığım yazarlar bakımından. “Enstitülüler” de denilen Mahmut Makal, Mehmet Başaran ve Talip Apaydın’ı da orada tanıdım. Her birinin adının çağrışımı bir başka.
Talip Apaydın güleç bir insandı. Sarı Traktör’de makineye hakim olmanın coşkusuyla dönen delikanlıya “hey be sarı traktör” diye seslenen o olsa yakışırdı. Ben uzun süre çelebiliğini, ince davranışlarını müzik eğitimine bağladım. İnceliğinin altındaki alaycılığı fark edince bunun bir karakter özelliği olduğunu kavradım. Belki de bozkırda doğup büyümenin getirdiği inatçı, dirençli yapı:
“Polatlı’ya bağlı Ömerler köyü 1926 doğumluyum. Sonradan babamın köyü olan Kapullu (Beypazarı-Kırbaşı) köyüne göçtük. Orada büyüdüm. Anam ben üç yaşındayken öldü. Babam yoksul, hiç toprağı yoktu. Ağa tarlalarında ortakçılık (yarıcılık) yaparak zor geçiniyordu. Yoksulluk, üvey ana… Çocukluğum iyi geçmedi. Üç sınıflı köy okulunda okudum. Sonra Beypazarı’nda açılan yoksul çocuklar için pansiyonlu ilkokulu bitirdim. İlerisi karanlıktı, babamın beni okutacak gücü yoktu. Bense okuyayım, şu köyden kurtulayım düşleri içindeydim.”
Bu düşleri öğretmeni de paylaşıyor olmalı ki ona parasız yatılı bir okulun müjdesini verir: Hamidiye köy öğretmen okulu. Sonradan Çiftleler Köy Enstitüsü olur bu okul. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsüne seçilir, üç yıl daha okuyup Güzel Sanatlar Bölümü’nden 1946’da mezun olur. 30 yıl öğretmenlik yapar. 27 Eylül 2014 akşamı aramızdan ayrıldığında edebiyatımıza; şiir, anı, öykü, oyun ve roman dalında 42 yapıt kazandırmıştı.
Köy notları (Bozkırda Günler) 1952’de, şiirleri (Susuzluk) 1956’da kitaplaştı. Tütün Yorgunu’na 1976 Madaralı Roman Ödülü, Köylüler’e 1992 Orhan Kemal Roman Armağanı, Yapılar Yapılırken ve Otobüs Yarışı eserlerine 1975 TRT Yayınlanmamış Radyo Oyunları Sanat Ödülleri verildi.
Apaydın, “Yazarın, toplumun sorunlarını kendi sorunu saymasından” yanadır. Anlatılarında, bir çakımlık ışık gibi bellekte yer eden ayrıntılar sık görülür: Yar Bükü’nde alayla, itip kakmayla beslenen korunma güdüsü, Yoz Davar’da konuşamayan, Samıt Çoban’ın yoksuldan yanalığı, Bir Yol’da öğretmenin köylüler için geçim yolu ararken yonttuğu tahta…
Toz Duman İçinde (1974), Vatan Dediler (1981), Köylüler (1991) Kurtuluş Savaşı için dile getirilmesi zor bir saptama yapar: Yurt için dövüşenler, işgalci yardakçılarına yenilirler.
Öte Yakadaki Cennet öyküsü, bunu çizer: “Irmağın öte yakası yemyeşil, bu yakası bomboz. (…) Biz çocukluğumuzda bunu Allah böyle yarattı sanırdık..”
Asya Tipi Üretim Tarzı tezi ile üniversitelerdeki Marx tabusunu kıracak kadar iktisatçı, 12 Eylül’ün mantığını anlamak için Göktürkleri araştıracak kadar tarihçi olan Sencer Divitçioğlu 9 Eylül’de 87 yaşında hayatını kaybetti.
HAKAN GÜLDAĞ
12 Eylül’ün hemen öncesi, İstanbul’da o zaman etrafı yeni yeni fabrikalarla dolmaya başlayan Ayazağa’da bir kırmızı Anadol… İçinde dört kişi, karşıdan yokuş aşağıya inen Renault’yu bekliyor. Yanlarından geçer geçmez takip başlıyor. Renault kendisini bekleyenleri fark ediyor, hızla gaza basıyor. Yollar virajlı, bir an görüş mesafesinden çıkınca bir fabrikanın park yerine girip duruyor. Kırmızı Anadol ise hızla gelip geçiyor.
“Çok sonra öğrendik ki” diyor Sevgi Divitçioğlu, “Bizi öldürmeye niyetlilermiş. Epey yıllar sonra Mim Kemal Öke ile yapılan bir televizyon programında o kırmızı Anadol’un içindeki oğlanlar demişler ki, ‘Biz bu adamı öldürecektik. Oysa bu adam memleketini ne seven adammış. İyi ki o sırada elimizden kaçırmışız.’ Bunu Mim Kemal Öke’nin babası anlatmış. Çünkü o sıralar Kök Türkler’i yazmıştı Sencer…”
İstanbul İktisat’ın efsane hocası Sencer Divitçioğlu tarihle hep ilgiliydi. 12 Eylül 1980 sonrasında üniversiteden uzaklaştırılmasının ardından kendi deyimiyle “İktisadiya’dan Tarihistan’a göçmesi”, bir geçiş değil, bir dönüştür. “Tarihle ülfeti vardır çünkü…” Dostluğu, ahbaplığı vardır. Daha önceleri Asya Tipi Üretim Tarzı ve Azgelişmiş Ülkeler’i yazmıştır.
Hocanın tarihe dönüşünün nedeni bizzat 12 Eylül’dür. İki yoldan: Bir, okuldan uzaklaştırılınca artık ‘iktisat’ yapmasının zemini kalmamıştır. Çünkü iktisat teorisi ancak ‘müşteri’ ile yapılır. Müşteriler, yani öğrenciler yoksa arada alışveriş de yoktur. İki, 12 Eylül’e sadece kızgınlıkla değil, bilimsel olarak da bakma arzusu. Bunca bilim insanını üniversiteden atan devlet nasıl bir devletti? Altta yatan ne vardı? Tarih bunu açıklayabilecek miydi? Bu sorulara cevap bulmak için iki bin yıllık bir tarihi eşelemeye başlar: “En iyisi ben bütün Türk toplumlarını incelersem, mesela Göktürk’lerden başlayarak, belki nasıl bir devlettir bu, anlar ve anlatabilirim dedim kendi kendime. İşim muamma çözmek…” Divitçioğlu’na göre hep sorgulamak gerekir. Bir dönem büyük tartışmalara, sol içinde fırtınalara neden olan Asya Üretim Tarzı teorisini de sorgular ileriki yıllarda. Doçentliğini 1959’da Marx’ta İktisadi Büyüme çalışmasıyla alan, derslerinde o güne kadar tabu sayılan Marksizme yer veren efsane hoca, “Marksizm insandan bahsederken insanı unuttu” da der.
2011 yazında İbrahim Ekinci ile birlikte, Sencer Divitçioğlu Anlatıyor kitabını hazırlarken hocayla yaptığımız söyleşilerde, en fazla dikkatimi çeken de bu oldu: Sonuçlarından korkmadan sorgulamak! Dikkat ettim, Divitçioğlu’nun iliş- kilerinde hep bu yanı öne çıkıyor. Bağımsız, eleştirel bir duruş. Bilmiyorum, bu duruşta, Samsun’daki çakılı bıçaklı bitirim günlerinin ya da Paris’in 50’li yıllardaki bohem hayatına tam göbeğinden dalışın etkileri ne kadardır? Üniversitede öğrencisi olamadığım hocamızı, ben hep ‘omuzlarının üzerinde kendi kafasını taşıyan’ bir bilim adamı olarak anacağım.