İstanbul’da doğan Faruk Zabcı, 1968’de Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Milliyet’te “Avrupa’ya otostop maceraları”nı yazarak gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar Hürriyet’in Londra temsilciğini yapan Zabcı, yüksek habercilik heyecanı ve saha çalışmalarına verdiği önemle ülkemizde tanındı. Londra temsilcisi olmasına rağmen pek çok çatışma bölgesine bizzat giderek haberler geçti. ABD’nin Irak işgaline başladığı anlarda Bağdat’a düşen ilk bombayı görüntüleyen Zabcı, Türk askerine Süleymaniye’de çuval geçirilmesi olayına da tanıklık etti. Somali’ye giderken Mogadişu’da korsanlar tarafından kaçırılması da kariyerinin önemli anlarındandı. 1990’larda Sırpların kuşatması altındaki Saraybosna’ya girdi ve buradan önemli haberler geçti. Zabcı 27 Eylül’de Londra’da kaldığı bakımevinde öldü.
Kategori: Ardından
-

Türk basın sektöründe bir dönüm noktası olmuştu
Basının ünlü ve önemli kalemlerinden gazeteci Güneri Cıvaoğlu, 85 yaşında yaşamını yitirdi. Cıvaoğlu’nun Güneş gazetesinin başına geçtiğinde, başta köşe yazarları olmak üzere gazetecileri dönemin çok üzerinde rakamlarla transfer etmesi, sektörün yapısını tamamen değiştirmişti.
Ankara’da doğan Güneri Cıvaoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken 1963’te Tanin gazetesinde stajyer olarak gazeteciliğe başladı. Hukuk fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Barosu’na kaydoldu. Akis ve Yeni İstanbul’da çalıştı. TRT’nin kuruluşunda haber merkezinde yer aldı.
Strasbourg Üniversitesi’nde ekonomi tahsil eden Cıvaoğlu, daha sonra o dönem Türkiye’de muhafazakar kesimin en önemli gazetelerinden Tercüman’ın genel yayın yönetmenliğine getirildi. 1980’lerin başında kurulan Güneş gazetesine yayın yönetmeni olan Cıvaoğlu, dönemin önde gelen yazar ve gazetecilerini yüksek transfer ücretleriyle gazeteye aldı ve basındaki dengeleri değiştirdi. Gazetecilerin hakettikleri daha iyi koşullarda yaşaması için gerekli olan bu uygulama, sonraki dönemlerde yöneticiler ve muhabirler arasındaki ücret farkının uçuruma dönüşmesine doğru evrilecekti.
Güneş’in ardından Sabah ve Milliyet gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Güneri Cıvaoğlu, özellikle televizyon ekranlarındaki “Şeffaf Oda” programıyla da geniş kitleler tarafından tanındı. Farklı alanlarda ünlü birçok kişinin konuk olduğu program çeşitli kanallarda yayınlandı.
Talihsiz bir kaza sonucu beyin kanaması geçiren Güneri Cıvaoğlu, bir süredir tedavi gördüğü hastanede 1 Ekim 2024’te öldü; Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.
-

Öğrenci ve dostlarından Sakaoğlu’nun engin anısına
Onun benzersiz kişiliğini sayfalara sığdırmak, kelimelere dökmek imkansız. Hocamızı 1960’lardan itibaren eserlerinden, 2009’dan bu yana ise dergimizle birlikte tanıdık. #tarih dergi Necdet Sakaoğlu’yla büyüdü, gelişti. Yayın kurulu üyelerimiz, değerli hocamızın bizlere ve topluma bıraktığı mirasını, aziz hatırasını tarihe not düştü…
Zamanı anlayan tarihçi
Necdet Beyin vefatını duyunca içim yandı. Öyle zarif ve centilmen bir insandı ki… Tarihi insana yaklaştıran ve bu sebeple de okuyanın empati duymasını ve duygularıyla anlamasını sağlayan bir üslubu vardı. Tarihteki insanları düşünceleri, duyguları ve değerleri ile anlayıp günümüze aktarmayı çok başarılı bir şekilde gerçekleştiriyordu. Bir örnek vermek istiyorum. 20. yüzyıl başında İstanbul’da yaşamış bir Japon, padişahın Cuma Alayı’nda saray kadınlarının önden gittiklerini yazmıştı. Osmanlı tarihçisi olmadığım için merasimlerle uğraşan bir-iki kişiye “kadınların Cuma Alayı’nın önünde gitmeleri doğru bir gözlem midir, nasıl açıklanır?” diye sordum… Onlar o konuyla uğraşamamış olduklarını söylediler. Necdet Bey’e sorunca o “kadının önden gitmesi doğrudur, zira kadınlar önden giderek Sultanın Hırka-i Şerif’e girişi için mekanı hazırlamış olurlardı. Sultan ancak her şey hazır olduktan sonra arkadan gelirdi” demişti. İşte Necdet Bey, kaynaklara dayanarak konuşan, zamanı kendi değerleri içinde anlayıp yazan bir tarihçi idi. Ruhu şad olsun.
İsenbike Togan
Başarılmış bir ömür
30 yılı aşkın bir zaman dilimi içinde, farklı kültür kurumlarında, ama bir ansiklopedik yayının, ama bir derginin hazırlanışında yanyana geldiğim Necdet Sakaoğlu, benim “hoca”larım arasında yer aldı. Şu var: Necdet Bey asla hocalık taslamayan bir hocaydı. Sıradışı birikimi, bütünüyle kendine özgü bakışaçısı ve değerlendirme biçimiyle okulludan çok okullu, alaylıdan çok alaylıydı. Kendi payıma onda Koçu’nun özgün üslubuyla İnalcık’ın disiplininin bir ortalamasını gördüğümü söyleyebilirim. Arkasında kalıcı kitaplar, bir de tanıyan talihliler için hoş ve derin anılar bıraktı – başarılmış bir ömrün bilançosu.
Enis Batur
Bilgin bir muhibban-ı kütübe
Necdet Sakaoğlu hocamızı Çeşm-i Cihan Amasra’da kaybettik. İlk defa 1966’da tarihini de kaleme aldığı kentte yani Amasra’da toprağa verildi. #tarih dergi yayın kurullarında yanyana oturup muzip talebesi gibi davranan benim, Hocamız ile tanışıklığı ve hukuku doğal olarak Sahaflar Çarşısı’nda başladı. Necdet Sakaoğlu’nun dillere destan kitap tutkusu, yazma eser merakı, benim daha öğrenci iken çarşıya girdiğim yıllarda bile nam salmıştı. Yazma eser ve cönk toplayan sayılı insanlardan biriydi o 70’li yıllarda! Kendi gibi eğitimci ve Divriği doğumlu M. Sabri Koz ile cönk toplamak için adeta yarışırlardı. Halk edebiyatının en önemli yazılı kaynaklarını oluşturan “cönk”lere o zamanlar bolca rastlanmakta, aralarından seçme yapmak mümkün olmaktaydı. Bu iki Divriği doğumlu eğitimcinin dostlukları ve yazma toplama temposu, günümüze kadar hiç düşmedi ve bitmedi. M. Sabri Koz’a da sağlıklar dileyelim.
#tarih yayın kurulu toplantısında, 2014 Necdet Sakaoğlu, sahaflık mesleğine intisabımdan itibaren bana destek ve yol gösterici olmuş aziz bir büyüğümdü. Onun kitap sevgisi adeta bir yaşam biçimine dönüşmüştü. Sahaf dükkanlarına gidemediği zaman, özellikle yaz aylarında Amasra’da olduğu vakitler, bana veya güvendiği Müteferrika Lütfü gibi meslek erbabına telefon eder “Yazma yok mu Nedret Bey kardeşim?” diye sorardı. Bu sorunun arkasında uzun, koyu bir kitap muhabbeti başlar; kitapların eskisi gibi bulunmayışından, yazma eserlerin çok zor çıktığını üzülerek anlatır; eksik ciltleri olduğunu, onları tamamlamak istediğini söyler. Bana “Mizancı Murad’ın Tarih-i Umumisi’nin 4. ve 6. ciltleri, Ahmed Mithat Efendi’nin Üss-i İnkılab’ının 2. cildi” diye sipariş yazdırırdı. Bu konuşma hemen Üss-i İnkılab’ın bulunmayan cildinin zaten ikincisi olduğuna evrilir; eski Türkçe baskı kitapların hangisi zor bulunur, hangisi çok çıkar sohbetine döner ve dakikalarca sürerdi. Makul bir süre sonra Hoca’nın eğitimci sevgili eşi Fatma Hanım’ın uyarısı ile her ikimiz de toparlanıp konuşmayı sonlandırırdık. Her konuşmamız sonunda hem bir güzel fıkra patlatır hem de bu konuları konuşacak ne kadar az kişi kaldığını vurgulardı. Tarih literatürümüze eşsiz eserler kazandıran velut tarihçi Necdet Hocam! Bizi bırakıp gittiniz. Şimdi ben telefonla da olsa kimle Osmanlı matbuatının nadir, zor bulunan kitaplarını konuşacağım? Ya da ikimizin de ilk defa gördüğü bir risaleyi heyecanla kimle paylaşacağım? Yayın kurulu reisimiz, Atatürk rehberimiz, zarafet abidesi tarihçimiz, nur içinde yatın! Hatıranız her zaman gözümüzün önünde ve gönlümüzde olacak. Ruhunuz şad olsun. Rahmet dualarımla…
Nedret İşli
Hakikat meyveleri…
Kökleri Osmanlı döneminde olup, zihninden hakikat meyveleri idrak ettiğimiz zarif bir cumhuriyet çelebisiydi. #tarih derginin yayın kurulunda, ayda 1 dinlemek şansına sahip olduğum tadına doyulmaz sohbetlerini daima özleyeceğim. Canlı tanığı olduğu hadiseleri, kaynaklarda rastladığı ilginç malumatı, yeri geldikçe aktarmasını çok iyi bilen, sözlü tarih ustası bir hocamızdı aynı zamanda. Şimdi bir yanımız eksik kaldı. Geride bıraktığı eserleriyle bu eksiği telafi etmeye çalışacağız. Ailesine başsağlığı, tarihçilik camiasına ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Mekanı cennet olsun.
Sinan Çuluk
Tarih arkeologu
Arkeolog hedeflediğini bulmak için toprağın derinlerine inmesi gerektiğini bilen insandır. Necdet Sakaoğlu tarih bilimi içinde bir arkeolog gibi çalışmış, arşivin tozlu raflarının derinliklerinde gizli-saklı kalmış bilgilerle bizleri kavuşturmuştur. Ruhu şad olsun.
Necdet Sakaoğlu Mayıs 2012 tarihli sayımıza da konu olan Leylâ ve Mecnun elyazmasını tanıtıyor. Şevket Dönmez
Eserleriyle yaşayacak
Kimi yazarlar eserlerinden daha çok yaşar. Ne mutlu Necdet Hoca’ya ki eserleri kendisinden çok daha uzun yaşayacak.
Sedat Yaşayan
Emsalsiz bir hoca, bir baba
2014 sonbaharından bu yana geçen 10 yıl içinde Necdet Hoca kimi zaman bilge öğretmenimiz kimi zaman da nüktedan arkadaşımız oldu. Hayatın ve insanların birbirinden acımasız olduğu bir dünyada, farklı nesilden ve farklı meslekten insanlar olarak kurduğumuz dostluk emsalsizdi.
Kayıp zamanların ve insanların izinde hiç bitmeyen araştırma, öğrenme ve öğretme heyecanının ardında “ah doktor hanım…” diye başlayan cümlelerinde, yaşadığımız memleketi yeterince tanıyamadığımızın ıstırabı vardı. Necdet Hoca hayata veda ettiğinde kardeşimle ben son aile büyüğümüzü, son baba sevgimizi yitirdik. Zarif dileklerle imzaladığı kitapları başucumuzda ve aziz hatırası daima belleğimizde olacak. Saygı ve minnetle…
Fatma Özlen
Bir üstat, bir referans
Yerel tarih, kent tarihi, Selçuklu tarihi, Osmanlı tarihi ve eğitim tarihi konularında referans eserler yazmış bir üstattı. İsmi daima yaşayacak. Mekanı cennet olsun, ışıklar içinde uyusun.
Nesrin İçli
Mayıs 2024 tarihli 105. sayımız için Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinden transkripsiyon yapıyor. Ufuk açan bir insan
Necdet Sakaoğlu sadece entelektüel birikimiyle değil, gündelik hayatın ayrıntılarına gösterdiği özenle ufkumuzu açan bir insandı. Örneğin bir yayın kurulu toplantısından önce sohbet ederken, günümüz insanının giyim-kuşamı üzerine rahatsızlığını dile getirmişti: “Sokakta herkes tek tip giyiniyor, farklı giyinen yok. Ne ceketli ne de kravatlı insan görüyorum. Herkes sırt çantasıyla dolaşıyor.” Sonra bize sırt çantasının tarihinden bahsetmişti. Gömlekleri, yelekleri, kravatları ve muhteşem deri evrak çantasıyla sanki 19. yüzyıldan günümüze yadigar kalmış bir İstanbul beyefendisiydi. Bir sonraki ay yapılan yayın kurulu toplantısına kravat takıp ceket giyerek gittim. Necdet Hoca toplantı odasına girince ayağa kalkıp, “bakın sizin için böyle giyindim” dedim. “Bir de sürprizim var” diyerek pantolon askılarımı gösterdim. Çok keyiflendi. O an attığı kahkahalar, anılarımda hep yerini koruyacak.
Suha Çalkıvik
Değer, saygı ve bilgi
Necdet Hoca’yı kariyeriyle anmak, anlatmak oldukça kolay. Bizlerin artık yoksun kalacağı bilgeliğiyle somuta indirgeyerek anlatmak ise epey zor. Aksatmadan katıldığı her toplantımızda takım elbisesi, evrak çantası, günlükleri, derin bilgisi, masa çevresindeki herkese verdiği değer ve sergilediği saygı üzerinden “hocalığı” ise ancak yaşanarak ulaşılabilecek bir deneyim. Ardından kuşkusuz gözlerimiz masada kendisini ararken, kalbimiz aramızda olduğunu duyumsayacak ve içimizden bir ses “ölüm kaçınılmaz elbet, ama her yaştaki ölüm erken ölüm” diyecek.
Alp E. Aksudoğan
Bugünden düne…
Dergimizin son yayın toplantısı ilk defa Necdet Hoca’sız geçti. Onun güleryüzü, heyecanı, anıları ve yeni keşifleri olmadan yani… Hoca, yayın toplantısında masadakileri yuvarlak rakamlar konusunda da uyandırırdı: “Bakın Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun bu ay 100. yıldönümü, Abdülhak Şinasi Hisar’ın ölümünün 60. yılı…” Sonra da engin tarih ve kaynak bilgisiyle bizleri besler, aktüel konuların tarihsel arka planıyla ilgili hadiseleri dile getirirdi. Dergimizde, onun fikirleriyle örülü çok sayıda kapak konusu vardır.
Özgün Uçar
Necdet Sakaoğlu dergi ofisimizde, yazısı için çıkardığı notları inceliyor, Ocak 2010. Çalışkanlığın ışığı
Tanıdığım en çalışkan insandı Necdet Sakaoğlu. Vefatından 2 gün öncesine kadar hâlâ dergimizdeki yazıları ve başka projeleri üzerine çalışıyordu. Her ay yayın kurulu toplantımızda ufkumuzu açacak yeni önerilerde bulunurdu. Onun bu tutumu; tarih üzerine yapılabilecek çalışmaların asla bitmeyeceğini, her zaman farklı bakış açılarıyla ele alınabilecek konuların zenginliğini gösteriyordu bize. Biraraya geldiğimiz her gün ya da her telefon konuşmamızda, hayatımıza yeni bir perspektif açacak cümleleri olurdu. Genç tarihçi adaylarını desteklerdi daima, onların yollarına ışık olurdu. Her sorumuzu büyük bir özveri ve sabırla izah ederdi. Okunarak öğrenilemeyecek bilgilerin de insanıydı o. Meslek hayatının her döneminde yüzlerce yazı-makale üretmişti ama hâlâ değineceği ne çok konu vardı… Işığıyla hem etrafını hem tüm tarih çevresini aydınlatmaya devam edecek.
Seher Yeğin
Necdet Hoca, Divriği’den çocukluk arkadaşları Minas ve Mihran Pilikoğlu kardeşlerin emeklilik armağanı olarak elleriyle yaptıkları çantasını hayatının sonuna kadar yanında taşıdı Bilgiye susayanların sakası
Bir öğretmen, bir idareci, bir eğitimci. Ve bir tarihçi. Yaşarken tarih yazmış bir Hoca. Bir dizi referans kitabı var. Tarihi sadece belgeler ve bilgiler üzerinden değil, yaşayan insanlar, coğrafyalar ve anlatılanlar üzerinden, binbir değişik kaynak ve süzgeçten geçirerek imbikleyen bir usta.
Neredeyse tüm tarih zamanlarındaki farklı Türkçeleri okuyabilen- yazabilen bir dil ve anlam uzmanı.
Bugünkü aklımla 20’li yaşlarıma dönsem, Necdet Sakaoğlu’nın öğrencisi olmak isterim. Zira o sadece bilgisi ve ifadesi ile değil aynı zamanda davranışı, hâli, esprileri ve havasıyla da endemik bir insan türüdür.
Necdet Hoca gibi bu nadir türden canlıların, önemli özellikleri vardır. Bunlardan ilki insana güven vermesidir. Ancak bu, “itimat telkin etmek”ten farklı bir güven duygusudur. Onu tanıyıp, okuyup, anlayınca, “Bu topraklarda, bu coğrafyada böyle bir insan yetişebiliyormuş; demek bu mümkünmüş” dersiniz. Böylelikle umutlanır ve kendinizi yetiştirmek konusunda, “bu ülkenin kısıtlı olanakları” falan demeden -yani bahaneler bulmadan- daha çok çalışmaya koyulursunuz.
İkincisi, gündelik hâli ve görüntüsüdür. Kravatı bir aksesuar, kalemi bir stil, gülüşü bir yapmacık, hüznü bir melodram değildir; hepsi kendisidir.
Necdet Sakaoğlu, Temmuz 2016 tarihli sayımız için halifelerin hayatını aktaran kaynakları tararken. Üçüncüsü “kendi ateşiyle yanan” bir bilge olmasıdır. Enerjisini, üretimini, sesini ve yazısını kendi döner sermayesinden sağlayarak yaşar. Bunun için başkasına ihtiyaç duymaz, dışarıya borçlanmaz. Uzmanı olduğu alanlarda edindiği kıyaslamalı bilgileri o denli zengindir ki, Hoca adeta bir zaman yolcusu gibi geçmişte dolaşır, gelir-gider.
Necdet Hoca’yla yakın dönemde, 2008’de tanıştım. O vakit ntv tarih, sonrasında #tarih dergisinde onunla birlikte çalışma şansına eriştim. Bu 16 yıllık dönemde sadece ondan öğrendiğim bilgiler, daha önceki meslek hayatımda öğrendiklerimden fazladır. Ancak bu sadece sayısal bir durum değildir; ondan edindiklerim aynı zamanda kaliteli, hesaplaşılmış, teyit edilmiş ve engin tarafsızlık sularında yıkanmış bilgilerdir.
Herkesin bildiği gibi “öğrenmenin yaşı vardır” ve hayatın ilerleyen saatlerindeki insanlar yeni bir şey öğrenmekten ziyade eski bilgilerini teyit etmek isteyerek ve bunları aktararak yolun sonuna kavuşurlar. Hoca’nın örneğinde ise “merak ve hayret etmek” vardır. Yeni bir durum, yeni bir bilgi, yeni bir yaklaşım bahis veya yazı konusu olduğunda Hoca hem şüphelenir hem de şüphesini sağlayan eski bilgisini yeniden gözden geçirerek, size “yepyeni” bir analiz veya sentez sunabilir.
Bir gün kendisine “Hocam bu metotları, açıları, akıl yürütmeleri nereden, nasıl öğrendiniz, bildiniz?” diye sormuştum. “Okudum, okudum; bir de taşa- toprağa dokundum” demişti. Yani hem kitabın sözünü bellemiş hem coğrafyanın dilini öğrenmişti.
Ve zaten Hoca olmak bu demekti.
Gürsel Göncü (Necdet Sakaoğlu’na Armağan kitabından)
Necdet Sakaoğlu’nun cenazesi, 19 yılını geçirdiği Amasra’da 28 Ağustos’ta toprağa verildi. -

Necdet Sakaoğlu
Hem eğitimci hem de tarihçi kimliğiyle sayısız esere imza atan sevgili hocamız Necdet Sakaoğlu, 27 Ağustos akşamı hayata gözlerini yumdu. Hayatının önemli bir kısmını adadığı Amasra’da 28 Ağustos’ta defnedildi. Tarihe olan tutkusu ve ülkemizin kültürel mirasını koruma çabasıyla; sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmayıp, toplumun her kesimine ulaşan çalışmalarıyla öne çıkan olan Sakaoğlu her daim yaşayacak. Azmi, bilgeliği, çalışkanlığı, zarafeti, asilliği ve güleryüzüyle hatırlanacak.
Ey Sakazâde! Erişti vakt-i ecel, eyledi gözden nihân,
Göçüb de makâm-ı bekâya, oldu hâb-gâhın Çeşm-i Cihân.
(Ey Sakaoğlu! Ecel vakti erişti, görünmez oldun,
Sonsuzluk makamına göçtün de, ebedi uyku yerin (kabrin) Çeşm-i Cihân (Amasra) oldu)
Necdet Sakaoğlu Hoca’nın vefat ettiği yıla tarih düşürülen bu beyit, ikinci mısranın harflerinin Ebced hesabı ile sayı değerleri toplandığında, Sakaoğlu’nun Hicri ölüm tarihi olan 1446 (Miladi 2024) yılını vermektedir.
Muzaffer AlbayrakSivas’ın Divriği ilçesinde 29 Eylül 1939’da doğan Necdet Sakaoğlu, ilk ve ortaokulu burada tamamladı. 1954-57 arasında Sivas Öğretmen Okulu’nda eğitimine devam etti. 18 yaşında Şanlıurfa’nın Parapara Köyü’ne öğretmen olarak atanan Sakaoğlu, 1 eğitim-öğretim yılı burada kaldı ve 1959’da İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne kaydoldu. 1961’de mezun olarak Trabzon Öğretmen Okulu’na atandı. Askerlik hizmeti için yedeksubay okuluna giden Necdet Sakaoğlu, vatani görevini Çorlu’da yaptı. Daha sonra 19 yıl görev yapacağı ve sevgili eşi Fatma Hanım’la evleneceği Bartın’ın Amasra ilçesinde bulunan ortaokula tayin edildi; 1982’ye kadar burada kaldı. Amasra’da bir lise açılmasına öncülük etti; 1980’de eğitime başlayan Amasra Lisesi’nde kurucu müdür olarak göreve başladı. 1982’de Ankara’dan gelen haberle Bakanlık müfettişliğine atandığı kendisine bildirildi. Aynı yılın sonunda müfettişlik görevine başlayan Sakaoğlu, Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliği’ne atandığı 1994’e kadar, 12 sene boyunca vazifesini sürdürdü, 1998’de emekli oldu. Emeklilik döneminde Tarih Vakfı yayın kurulunda görev aldı, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Danışma Kurulu’nda çalıştı, Türkiye Tarihî Evleri Koruma Derneği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropolitan Planlama’da danışman, UNESCO İstanbul Tarihi Sit Alanları Alan Başkanlığı’nda danışman-üye ve Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası Bilim Kurulu’nda görevliydi. Hayatı boyunca tarih çalışmalarına devam etti.
Tarihe ve mimariye olan ilgisi henüz çocuk yaşlarında şekillenen Necdet Sakaoğlu, eğitimcilik kariyerini sürdürürken tarih yazımı üzerine çalışmalarını ilerletti, 1966’da ilk kitabını (Çeşm-i Cihan Amasra) yayımladı.
Türk tarihî alanlarına kaynak olan kitaplarını bilim camiasına kazandıran Sakaoğlu 1969’da Duru Tarih, 1971’de Türk Anadolu’da Mengücekoğulları adlı çalışmalarıyla iki defa Ali Naci Karacan Armağanı, 1984’te yayımlanan Köse Paşa Hanedanı ile Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler Ödülü, Bu Mülkün Sultanları ile de 2000’de İletişim Fakültesi En İyi Tarih Ödülü’nü aldı. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin ortaya çıkışında görev aldı ve içerdiği pek çok maddeyi kaleme aldı. Tarih, sanat tarihi, eğitim tarihi üzerine yazdığı onlarca kitap, makale, dergi yazısı, ansiklopedi maddesi çok uzun bir liste oluşturur. 2009’dan bu yana yayın kurulu başkanımız olan Necdet Sakaoğlu’nun dergimizde de 350’nin üzerinde yazısı yayımlandı.
(2022’de çıkan “Necdet Sakaoğlu’na Armağan – Sanat Tarihi Yazıları / Kriter Yayınevi” kitabında, Ayşe Denknalbant Çobanoğlu ve Fatih Sarımeşe’nin hazırladığı biyografi bölümünde Hocamızın ayrıntılı bibliyografisi mevcuttur.)
-

‘Yakışıklılık’ kavramı, onunla yeniden tanımlandı
Dünyaca ünlü Fransız oyuncu Alain Delon 88 yaşında öldü. 1960’lardan itibaren sinemanın en tanınmış yüzlerinden biri olan Delon, yakışıklılığıyla bir seks sembolü olarak da anıldı. Aşırı Sağcı Fransız siyasetçi Le Pen ile olan yakınlığıyla bilinen ve maçoluğu nedeniyle de eleştirilen ünlü aktör, 2019’dan beri hastaydı ve ötanazi istediği basına yansımıştı.
Sinemanın “en yakışıklı” oyuncularından Alain Delon geçen ay öldü. 8 Kasım 1935’te Fransa-Sceaux’da doğan Fransız aktör, beyazperdeye ilk adımını 1957 tarihli “Quand la Femme s’en Mêle” (“Kadın İşe Karıştığında”) filmi ile atmıştı. Delon, kariyerinde Luchino Visconti, Jean-Luc Godard, Jean-Pierre Melville, Michelangelo Antonioni ve Louis Malle gibi ünlü yönetmenlerle çalıştı.
Hem oyunculuğu hem de özellikle fiziği ile dikkati çeken ünlü aktör, sadece sinemada değil, gündelik hayatta da “yakışıklılık” kavramını adeta yeniden tanımlamıştı. Delon’un sağlık durumu, 2019’da geçirdiği felç sonrası kötüleşmişti. Aktör o tarihten bu yana, Fransa’nın Douchy kentindeki malikanesinden pek çıkmıyordu. Delon’un ölümünün ardından Barbaros Gökdemir, Medyascope’taki köşesinde şunları yazdı:
Alain Delon Avrupa ve dünya sinemasının
unutulmaz aktörlerinden biri olarak tarihe geçti.“… 1960’lar ve 1970’ler Avrupa sineması ile dünya sinemasında derin izler bırakmış ünlü Fransız oyuncu Alain Delon, 18 Ağustos’ta 88 yaşında hayata veda etti. Kendisinden üç yıl önce vefat eden Jean-Paul Belmondo ve Avrupa sinemasının diğer büyük yıldızları ve auteur yönetmenleri gibi, filmleri ve karakteriyle bir dönemi, bir üslubu ve tarzı; daha da önemlisi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya savaşları sonrasında doğan sinema akımını ardında bıraktı. Onu, canlandırdığı karanlık karakterler, fötr şapkası, sıradışı güzelliği, renkli gözleri ve çalıştığı Avrupalı ve Amerikalı usta yönetmenlerle hatırlıyoruz.
Ama madalyonun bambaşka bir yüzü de var. 2019’da Cannes Film Festivali’nde onur ödülü alan ünlü oyuncu, yapmış olduğu filmler kadar, kadınlarla olan oldukça sorunlu ilişkileri, birden fazla cinsel saldırı iddiası, homofobik-ırkçı-kadın karşıtı söylemleri ve aşırı Sağ görüşleri ile de aynı zamanda Fransız sinema perdesinin sorunlu Tanrısı.
Delon’a göre kariyerinin başlangıcı bir kaza; ancak kariyerinin durdurulamaz yükselişi öyle değil. 1956’da, hayatında ilk defa Cannes Film Festivali’ni Alfred Hitchcock filminde rol alan kız arkadaşı ile ziyaret etmesinin ardından film teklifleri almaya başlar ve ardı ardına rol aldığı “Plein Soleil” (1960), “Rocco ve Kardeşleri” (1960) ve L’Eclisse (1962) filmleri ile dünyaca tanınan bir yıldız haline gelir. Sinemaya adım attığı 1957’den itibaren başlayan popülaritesinin hiçbir zaman bitmediğini, katlanarak arttığını ve film yapmaya hiç ara vermediğini söyler. Cannes’da onur ödülünü alırken söyledikleri de dikkati çekicidir: “Ben o filmleri yapmak tabii isterdim ama sadece benim isteğimle olabilecek bir şey değildi bu. Benim yapmamı istiyorlardı! Özellikle de kadınlar. Bana filmlerimi kadınlar yaptırdı. Bu mesleği yapmam için savaştılar!…”
MEHMET GÜLERYÜZ (1938-2024)
Çağdaş sanatın duayen ismiydi
Ressam Mehmet Güleryüz çağdaş sanatın hem ülkemizdeki hem Avrupa’daki önemli imzalarından biriydi. Heykeltraş, oyuncu, yayıncı, dekor ve kostüm tasarımcısı ve hocaydı.
Ürettiği eserlerle sadece Türkiye’de değil dünyaca tanınan Mehmet Güleryüz, 86 yaşında hayata veda etti. 1938’de İstanbul’da doğan Güleryüz, Saint-Benoît Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Burayı bölüm birincisi olarak tamamladı. Öğrenciliği sırasında ve mezun olduktan sonra tiyatro ile yakından ilgilendi; profesyonel oyunculuk da yaptı.
Eğitimine Paris’te devam eden Güleryüz, ilk heykellerini bu dönemde yaptı. 1975’te Türkiye’ye döndü ve bir süre öğretim üyeliği yaptı. 1980’de gittiği New York’ta 5 yıl kaldı. 1984’te tekrar İstanbul’a döndü ve kurduğu atölyede sanat eğitimi verdi. 1986’da Kalın adlı sanat dergisini yayımlamaya başladı. 1989’da üstlendiği Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği kurucu başkanlığını 1992’ye kadar sürdürdü. Bu dönemde de kalıcı eserlere imza atan Güleryüz, kendi adını taşıyan atölyesinde sanat eğitimleri verdi. 1998’de Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde kendisinin de aralarında bulunduğu 89 kişiye verilen “Devlet Sanatçısı” unvanının iptali için Danıştay’a başvurdu.
Ayşegül Sönmezay’ın sanatçı ile yaptığı söyleşiden oluşan kitap, Güldüğüme Bakmayın-Mehmet Güleryüz Kitabı adıyla İş Bankası Kültür Yayınları’ndan 2004’te yayımlanmıştı. Sanatçı bu kitapta hayatını ve sanatçı duruşunu anlatırken ülkenin güncel durumuna, idarecilere ilişkin sert eleştiriler yöneltiyor; aynı zamanda kendisine ilişkin özeleştirilerde de bulunuyordu. 2013’ten bu yana çalışmalarını Paris’te sürdüren Güleryüz, bir süredir kanser tedavisi görmekteydi.
TOMRİS GİRİTLİOĞLU (1957-2024)
‘Dönem dizileri’ndeki klasik imza
Yönetmen, senarist ve yapımcı Tomris Giritlioğlu 67 yaşında yaşamını yitirdi. Aslen Hataylı olan Tomris Giritlioğlu, 1957’de Konya’da doğdu. TED Koleji ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra TRT’de çalışmaya başladı. 1977’de TRT Haber Dairesi Başkanı Aycan Giritlioğlu ile evlendi. Bu evliliğinden bir oğlu oldu. TRT’de çeşitli belgesellere imza atan Tomris Giritlioğlu ilk uzun metrajlı filmi, “Suyun Öteki Yanı”nı 1991’de çekti. Bu filmiyle birçok ödül aldı. Sinemada asıl ününü ise “Salkım Hanım’ın Taneleri” filmi ile kazandı. 2002’de TRT’den emekli oldu. Sanatçı, emekli olduktan sonra özel televizyonlar için dizi film projeleri üretmeye başladı. Dizilerin kiminde yapımcı kiminde ise proje tasarımcısı olarak görev aldı. “Kurşun Yarası”, “Çemberimde Gül Oya”, “Ihlamurlar Altında”, “Hatırla Sevgili”, “Karayılan”, “Asi”, “Gönülçelen”, “Kasaba”, “Bu Kalp Seni Unutur mu?”, “Her Şeye Rağmen” adlı yapımlar, Türk dizi sektöründeki “klasikler” arasında yer aldı.
METİN AROLAT (1972-2024)
‘Çapulcu’ sanatçının sahnede ölümü
Şarkıcı ve yönetmen Metin Arolat sahnede şarkı söylerken aniden fenalaştı ve yere yığıldı. Hastaneye kaldırılan sanatçı tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Henüz 52 yaşındaki Arolat’ın kalp krizi geçirdiği açıklandı. 1972 doğumlu Murat Arolat’ın babasının büyük dedesi Hasan İzzet Paşa, dedesi şair Ali Mümtaz Arolat, amcası gazeteci Osman Saffet Arolat, kuzeni ise mimar Emre Arolat’tı. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünden mezun olan Arolat, ilk defa 1995’te çıkardığı albümle adını duyurmuştu. Metin Arolat 2013’te yaşanan Gezi hadiselerine aktif desteğiyle de biliniyordu. 2017’de cumhurbaşkanı adayı olan Erdoğan’ın vizyon belgesi toplantısına da davet edilen Metin Arolat, kendisini “Ben çapulcu Murat Arolat” diye tanıtmıştı. Arolat, toplantıya katılmasına gösterilen tepkinin ardından yaptığı açıklamada, Erdoğan’a “Siz dedikleriniz de biz dedikleriniz de, başı açık olan da kapalı olan da her zaman kopmadan biz olarak kalacağız…” dediğini söylemişti.
AHU TUĞBA (1955-2024)
Türk sinemasının cesur ve ‘vamp’ kadını
1970’lerin sonunda sinema oyunculuğuna başlayan Ahu Tuğba, ABD-Miami’de yaşamını yitirdi. Gerçek adı Tuğba Çetin olan oyuncu 1955’te İstanbul’da doğdu. Robert Lisesi’nden mezun olduktan sonra gittiği Kanada’da üniversite eğitimini yarım bıraktı. Tesadüfen sinemaya başlayan Çetin, Ahu Tuğba adını kullanmaya başladı. 1973’te başladığı sinema kariyerinde 50’ye yakın filmde rol aldı; esas ününe 80’li yıllarda ulaştı ve bu yılların “vamp kadın” sembollerinden biri oldu. Sinemanın krize girdiği yıllarda sahneye de çıkan Ahu Tuğba, evlilikleri ve yaşam tarzı ile de sürekli gündemdeydi; dobra sözleri ile hafızalara kazındı. Tam 10 defa evlenen ünlü oyuncunun Arnavut asıllı ABD vatandaşı Timmy Alejtanij ile yaptığı evlilikten bir kızı da oldu. Miami’de yaşayan oyuncu bir süredir tedavi görüyordu.
METE SAKPINAR (1954-2024)
Müstesna bir müzik insanı
1991’den beri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü hocalarından Mete Sakpınar 70 yaşında vefat etti. Son günlerine kadar konservatuvarda füg dersleri vermekte olan besteci-eğitimci 1954’te Ankara’da doğdu. Opera sanatçıları Hasbiye Sakpınar ile Sadi Sakpınar’ın oğlu olan sanatçı, ilk müzik eğitimini ailesinden aldı. 1975’te Ankara Devlet Konservatuvarı’na giren Mete Sakpınar eğitimine yurtdışında devam etti. Ürettiği eserler Türkiye ve yurtdışında birçok orkestra tarafından seslendirildi.
-

Tiyatroya, yazarlığa, sunuculuğa bir ışık
Tiyatronun önemli kayıplarından biri de Kenan Işık’tı. 1947’de Malatya’da doğan Işık, öğrenciliği sırasında oyunculuğa başladı. 1972’de Devlet Tiyatroları sanatçısı oldu. Oyunculuğunun yanısıra oyun yazarlığıyla da tanındı. Yaşamı boyunca birçok ödül aldı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın genel sanat yönetmenliğini yaptı. Kariyerine gazeteciliği de ekledi. Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl ve Akşam gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan Işık, kısa bir süre Star televizyonunda ana haberleri sundu. Geniş kitleler tarafından tanınması ise “Kim 500 Bin İster?” programıyla oldu. Enflasyon nedeniyle adı “Kim Milyoner Olmak İster?” olarak değiştirilen programı yaklaşık 15 yıl boyunca sundu. 21 Mart 2014’te beyin kanaması geçiren sanatçı, 10 yıl boyunca yoğun bakımda kalmıştı.
AYDEMİR AKBAŞ (1936-2024)
Komedi filmlerinin ünlü oyuncusuydu
Aktör ve spor yazarı Aydemir Akbaş 88 yaşında öldü. 1936’da İstanbul’da doğan ve Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gören Akbaş, bir süre gazetecilik yaptı. Arkadaşlarının yönlendirmesiyle tiyatroya başladı ve birçok önemli oyunda rol aldı. 1960’larda sinemaya geçti. 1970’li yıllarda ise erotik komedi diye anılan seks filmlerinin yıldızı oldu. 2000’lerden itibaren İbrahim Tatlıses’le birlikte çalışmaya başladı, senaryolar yazdı. Yaşamının son günlerine kadar birçok dizi ve filmde rol almayı sürdürdü. Akbaş aynı zamanda Galatasaray kulübü üyesi ve takımın tutkulu bir taraftarıydı. Tabutu Galatasaray bayrağına sarılan ünlü oyuncu, doğduğu Feriköy’de toprağa verildi.
TUNCAY AKÇA (1963-2024)
‘Hababam Sınıfı’ bir kişi daha eksildi
Rıfat Ilgaz’ın eserinden uyarlanan “Hababam Sınıfı” filmlerinde “Bacaksız” rolüyle tanınan oyuncu Tuncay Akça 61 yaşında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Kastamonu doğumlu Tuncay Akça’nın hayatı, çocukken ayakkabı boyacısı olarak “Hababam Sınıfı”nın çekildiği sete gitmesiyle değişti. Sette ayakkabı boyarken attığı kahkaha Ertem Eğilmez’in dikkatini çekince, filmde çocuk oyuncu olarak rol aldı. 11 yaşında başladığı sinemada 43 yılda “Bizim Aile”, “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”, “Hababam Sınıfı Uyanıyor”, “Gülen Gözler”, “Bebek”, “Yol”, “Mavi Mavi”, “Selamsız Bandosu”, “Yılmaz Güney: His Life, His Films”, “Bizimkiler”, “Talihsiz Bilo”, “Hababam Sınıfı Üç Buçuk”, “Hababam Sınıfı Merhaba”, “Hababam Sınıfı Askerde”, “Yalancı Yarim” ve “Öğrenci İşleri”nin de içinde bulunduğu 100’den fazla yapımda rol aldı. Akça’nın cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.
MARIA BRANYAS (1907-2024)
117 yıllık bir ömür sürdü
Yaşayan ve bilinen en yaşlı insan Maria Branyas artık yaşamıyor; 19 Ağustos’ta 117 yaşında öldü. 4 Mart 1907’de San Francisco-California’da doğan Branyas, Katalan kökenli İspanyol göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Ailesiyle birlikte 1915’te Katalonya’ya döndü. 1931’de travmatolog Joan Moret ile evlendi ve 3 çocuğu oldu. 2000’de 93 yaşındayken zatürreye yakalandıktan sonra huzurevine taşındı. Hareket kabiliyeti bozuluncaya kadar egzersiz yaptı, piyano çaldı ve işitme kaybı nedeniyle iletişim kurmak için “sesten metne” platformunu kullandı. Branyas, Fransız Lucile Randon’un ölümünün ardından 17 Ocak 2023’te resmen dünyanın yaşayan en yaşlı insanı oldu. İleri yaşına rağmen akıl sağlığının ve hafızasının iyi olması bilimsel araştırmalarda ele alındı.
GÖKÇE AKÇELİK (1972-2024)
Türkiye’de ‘bir dönemin, bir neslin sesi’
Türkiye’de 90’lardan sonra müzik tarihine geçen ünlü grup Replikas’ın kurucusu ve solisti Gökçe Akçelik 47 yaşında öldü. 5 albüm yayınlayan ve birçok filme müzik yapan Replikas bir dönemin önemli gruplarındandı. Ciddi bir dinleyici kitlesine hitap eden grup Avrupa’da birçok ülkede de konserler verdi. Grubun kurucusu Gökçe Akçelik’in erken ölümünün ardından Kaan Sezyum Birgün gazetesindeki köşesinde “Türkiye için bir dönemin, bir neslin sesini kaybettik” diye yazdı. Önemli müzisyeni saygıyla anıyoruz.
UĞUR TAŞDEMİR (1965-2024)
Hollywood yıldızlarını onun sesiyle sevdik
Temmuz ayının sonunda Oyuncular Sendikası’nın X hesabından yapılan paylaşım sanat dünyasında bir kaybı daha duyurdu: “Değerli üyemiz Uğur Taşdemir’i kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine ve tüm sevenlerine sabır dileriz…” Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğunun yanısıra seslendirme sanatçısı olarak da tanınan Uğur Taşdemir, 1965 Yozgat doğumluydu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuydu ama tiyatroya gönül verdi. Amatör olarak başladığı oyunculuğu 1989’dan itibaren profesyonel işe dönüştürdü. Tiyatronun yanısıra sinemada, dizi ve filmlerde çeşitli roller üstlendi. Aynı zamanda seslendirme yapmaya başladı. Birçok Hollywood yıldızının Türkçe seslendirmesini yapan Taşdemir, en çok aktör Nicolas Cage’in sesi olarak tanındı. “Elm Sokağı Kabusu” dizilerinin karakteri Freddy Krueger’i seslendirdi. Kendi atölyesinde seslendirme eğitimi de veren Uğur Taşdemir, 28 Temmuz 2024’te kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
-

Bağımsız sinemanın yaman kadını
Onu büyükler “A Woman Under the Influence”, yeni nesil ise “The Notebook”taki derin ve incelikli performansıyla hatırlıyor. Bugün ekranda geleneksel kalıpların dışına çıkmış, çetin ceviz kadınlar görüyorsak büyük ölçüde onun sayesinde.
Ağustos’un 14’ünde hayata gözlerini yuman, Amerikan bağımsız sinemasının efsane oyuncusu Gena Rowlands, 2015’te Akademi Onur Ödülü’nü alırken “oyuncu olmanın en güzel yanı ne biliyor musunuz? Yalnızca bir değil, birçok hayatı birden yaşamak” demişti. Derin ve incelikli performanslarıyla iz bırakan Rowlands sinemada yoğun duygularla boğuşan korkusuz kadınları ölümsüzleştirdi. Bugün ekranda dürüst, sınırları aşan, geleneksel kalıpların dışına çıkmış çetin ceviz kadınlar görüyorsak büyük ölçüde onun sayesinde.
Madison-Wisconsin doğumlu Gena Rowlands siyasetçi bir babanın ve oyuncu bir annenin kızıydı. Çocukluğunu, okuduğu romanlardaki karakterleri nasıl canlandıracağını hayal ederek geçiren Rowlands, önce Wisconsin Üniversitesi’nde biraz oyalandıktan sonra 1950’de New York yolunu tuttu. American Academy of Dramatic Arts’da oyunculuk eğitimi alırken daha sonra yaratıcı ortağı ve filmlerinin yıldızı olacağı John Cassavetes ile tanıştı. 1954’te evlenen çift, yönetmen Cassavetes 1989’da hayata veda edene kadar birlikte 10 film yaptı. Amerikan bağımsız sineması dendiğinde akla ilk gelen isimlerden olan John Cassavetes ve Gena Rowlands, stüdyo sisteminin dışında çalışabilmek, istedikleri gibi filmler yapabilmek için evlerini ipotek ettiler. Ağırlıklı olarak Los Angeles’taki evlerinde çektikleri, arkadaşları Peter Falk, Ben Gazzara ve Seymour Cassel gibi oyuncuların rol aldığı “A Woman Under the Influence”, “Gloria”, “Faces” gibi filmlerde işçi sınıfının, “önemsizlerin”, “sıradan” denen insanların hikayelerini anlattılar.
Gena Rowlands (üstte) ve John Cassavetes, birlikte birçok filme imza atmış, bugün bağımsız sinemanın temel taşlarını döşemiş bir ikiliydi. Gena Rowlands, kariyeri boyunca yaptığı bilinçli tercihlerle kadınların ekrandaki temsilini yeniden tanımlamış bir oyuncu. En kırılgan karakterleri bile gustoyla, asaletle ele almasıyla ünlü bir yıldız. Oscar adayı olduğu “A Woman Under the Influence” (1974), ruhsal bozuklukları hayatın bir parçası olarak, küçümsemeden, anlayış ve incelikli olarak o güne kadar sinemada alışılmadık bir biçimde göstermesi bakımından değerli. Gloria (1980) ise ünlü oyuncuyu mafya patronu eski sevgilisi tarafından tehdit edilen bir dansçıyı anlatıyor. Mafyadan kaçmaya çalışan küçük bir çocuğu kanatlarının altına alan Gloria ile zorbalığa meydan okuyan yaman bir kadının sinema tarihindeki olağanüstü performansına tanık oluyoruz.
Rowlands’ın oyunculuğu yalnızca Cassavetes’in filmlerinden ibaret değil elbette. 1988’de Woody Allen’ın “Another Woman” filminde Mia Farrow’la karşılıklı, 1991’de Jim Jarmush’un “Night On Earth”ünde ise Winona Ryder’la birlikte rol aldı. Ayrıca televizyonda “The Skeleton Key” ve “Monk” dizilerinin oyuncu kadrosundaydı. Son filmi ise 2014 tarihli “Six Dance Lessons in Six Weeks”ti. Gena Rowlands, Oscar adaylıklarının yanısıra 3 Primetime Emmy, 1 Daytime Emmy ve 2 Altın Küre ödülü sahibi.
Üç çocuk annesi olan oyuncu tıpkı sinemacı oğlu Nick Cassavetes’in “The Notebook” (2004) filminde canlandırdığı karakter gibi hayatının sonlarına doğru Alzheimer ile mücadele etti. Hâtırası, haysiyetini korumaya ant içmiş hassas ruhlar ve yalnız kalplerde yaşayacak.
Defne Akman
-

Tarihe mecbur kılınmış bir hayat
Kürt aydın, hekim, eski TİP milletvekili Tarık Ziya Ekinci’nin yaşamı 100 yıllık cumhuriyet tarihinin ve eşitlik mücadelesinin aynası gibiydi. 99 yıllık yaşamında büyük çileler çekti ama doğru bildiklerini ve meşruiyeti savunmaktan vazgeçmedi.
Bazı insanlar çok öne çıkmasalar da yaşadıkları toplumun aynası gibidir; yaşadıkları toplumun kırılma noktalarının yansımasıdır. 15 Ağustos’ta ölen Tarık Ziya Ekinci bu nadir insanlardandı. 1926’da Şeyh Sait isyanının bastırıldığı Lice’nin ateşi içinde doğmuş, hayatı boyunca eşitlik için mücadeleden vazgeçmeden bildiği yoldan yürümüştü. Köyden çıkıp İstanbul’da tıp tahsil eden (1949 mezunu) ve eğitim hayatında kaldığı Dicle Talebe Yurdu’nda siyasi görüşleri mayalanan Tarık Ziya, uzmanlığı için gittiği Paris’te sosyalizmle tanıştı.
Anılarında çocukluğundan başlayarak yöresindeki toplumsal yaşamı ayrıntılarıyla anlatan Tarık Ziya, dönemin siyasal olaylarının da gözlemcisiydi. Diyarbakır’da bir hekim olarak hayatını sürdürürken 1957 seçimlerinden itibaren aktif siyasete katıldı. Tek parti iktidarına karşı demokrasi arayışını ilkin Hürriyet Partisi’nde, daha sonra CHP’de sürdürdü. 1960’tan sonra Hürriyet Partisi’nden CHP’ye geçenler bu defa Yeni Türkiye Partisi’nde bir arayışa girdi. Bu güzergahtaki son nokta ise 1962’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ydi. Önde gelen birçok Kürt aydını ile birlikte Tarık Ziya Ekinci de TİP’e katıldı.
Tarık Ziya Ekinci, İstanbul ve Diyarbakır’da düzenlenen törenlerin ardından Diyarbakır’da toprağa verildi. Meslek odalarında yönetici olarak da görev yapan, Diyarbakır Tabip Odası’nın kurucusu Tarık Ziya’nın yakın arkadaşlarıyla TİP’e katılımı partiye güç verdi. Kendisi de 1965 seçimlerinde Diyarbakır milletvekili seçildi. “Doğulular grubu” olarak parti içinde etkin olan Kürt aydınlarının önemli bir eylemi de 1967’deki “Doğu mitingleri” oldu.
Tarık Ziya, TİP yönetimindeki görevini sürdürürken Diyarbakır’a döndü ve DDKO’nun (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) şubesinin kurulmasına katkıda bulundu. TİP içindeki ayrışmada Mehmet Ali Aybar’ın görüşlerini savunan Tarık Ziya, 12 Mart döneminde mahkum edildi, iki yıl Diyarbakır hapishanesinde yattı.
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında da Diyarbakır’daki evinde gözaltına alınan Tarık Ziya ağır işkencelerden geçti ve 3 ay sonra serbest bırakıldı. 1982’de kaçak olarak yurtdışına çıktı ve Paris’te yıllarını geçirdi, burada mesleğini icra etti.
Ömrü boyunca demokrasiden vazgeçmedi, bir sosyalist olarak meşruiyeti savundu.
Lice’den Paris’e Anılarım başlığı altında topladığı 1050 sayfalık kitabı gözlemler kadar tanıklıkları açısından da yalnızca siyaseten değil tarihsel olarak bir dönemi anlamak için elzemdir.
Masis Kürkçügil
-

‘Hiç ölünmeyecek-miş gibi’ kendini sahneye bıraktı…
Türk tiyatrosunun duayen sanatçılarından Genco Erkal, yönettiği-oynadığı oyunlarla yakın tarihimizin bir kültür abidesiydi. Hem ülkemizde hem yurtdışında gerçekleştirdiği projelerle, benzersiz performansı ve çalışkanlığıyla müstesna bir entelektüel olan Erkal; özellikle gençlerin yetişmesi ve tiyatronun tüm Türkiye’de yaygınlaşması için uğraşmıştı.
Bu yazıyı suya bakarak yazmak isterdim. Bu biraz da size bakmaktı benim için. Tiyatrodan sonra yüzmek miydi acaba tutkunuz? Suyun içinde kendinizi tiyatro sahnesinde gibi mi hissediyordunuz? Bilmiyorum. Suya girer, bir zaman sonra gözden kaybolur, uzunca bir süre dönmezdiniz. Biz gözümüz denizde sizi beklerdik. Biraz endişelenirdik. Her seferinde yeni bir şey keşfetmiş hınzır ve muzip bakışlarla çıkardınız suyun içinden. Sürekli çalışırdınız. Bu kadar çalışkan bir insan tanımamıştım hayatımda…
Şimdi sizinle ilgili yazıları okuyorum; yakın arkadaşlarınızın, tiyatronuza kurulduğundan beri tanıklık etmiş akademisyenlerin, eleştirmenlerin yazılarını… Ve Nâzım Hikmet’in meşhur dizeleri geliyor her seferinde: “… Ona sorarsanız mikroskobik bir zaman / Bana sorarsanız 10 senesi ömrümün.” Tabii sizin vurgularınızla… Evet, ben sizin hayatınızın çok küçük bir diliminde yer aldım; bunu hep bildim; ancak bu benim hayatımın öyle büyük bir alanını kapladı ki…
1980 sonları… Herkes gibi ben de sizi tanıyordum. DTCF tiyatro bölümünde okurken hocalarım Sevda Şener, Ayşegül Yüksel, sizin Türk tiyatrosuna katkılarınızı, kimseye benzemeyen oyunculuğunuzu, yönetmen ve dramaturg olarak repertuvara kattığınız uyarlamalarınızı, sanatın her alanındaki bilginizi-hakimiyetinizi anlatırlardı. Sizinle tanışmadan, benim için “tiyatro insanı nasıl olunur”un ete-kemiğe bürünmüş hâliydiniz. Neden olmasın? Belki bir gün bu büyük aktörle aynı sahneyi paylaşabilirdim.
“Ben Bertolt Brecht” (2011) oyununda Genco Erkal ve Tülay Günal. 80 sonlarında iki oyun, herkeste olduğu gibi bende de iz bırakmıştı: “Bay Puntila ile Uşağı Matti” (1987-1988) ile “Aslan Asker Şvayk” (1990- 1991). Bugüne kadar gördüğüm oyunculuğun çok dışında, sıradışı, devingen, bedenini bir dansçı ustalığında kullanan bir aktör vardı. Sahnedeki sandalyeleri üstüste yığmış, bir “dağ” yaratmış, bize bunun bir “dağ” olduğuna inandırmıştınız. Bir illüzyonun böyle bir sahicilikle sergilenmesine şahit olmamıştım hiç. Sonra kolayca o sandalyelerin en tepesine çıkıp, çok da zor bir şey değilmiş gibi oradan konuşmaya devam ettiniz.
Devlet Tiyatrosu’nda mecburi hizmet görevimi yerine getirmek için Diyarbakır’daydım. 1993-1995 yılları. Türkiye’nin zor zamanları. “Bir Delinin Hatıra Defteri”yle turneye geldiniz. Tek kişiydiniz sahnede… Oyun bittiğinde derin bir sessizlik olmuştu. Ardından elinizi yüreğinize götürerek seyirciyi selamladınız. Seyirciyle kurduğunuz ilişkiyi, tiyatronuzu ne de güzel özetliyordu bu hareketiniz. Ve dinmeyen alkışlar… Ertesi gün kaldınız Diyarbakır’da ve akşam oyunumuzu izleyeceğiniz haberi geldi. Bunun yolun başındaki genç bir oyuncu için ne kadar kıymetli olduğunu nasıl anlatabilirim ki… Normalde turnenize devam edip, 1 gün dinlenip oyuna çıkmanız gerekmez miydi? Bunu bize, genç oyunculara güç vermek için yapmıştınız.
Gençlik sizi hep heyecanlandırdı. Hem de çok. Sivas’ta Madımak katliamını unutturmamak için sahnelediğiniz “Sivas’93” oyununa gelen genç seyirciler nasıl da sevindiriyordu sizi. 4 lisanı ana diliniz gibi konuşmanız ve oynayabilmeniz, sadece içinde yaşadığınız bu toplumun değil bütün toplumların sanatçısı olmanız demekti. 1993-98 arasında Avignon Festivali’nde sergilediğiniz oyunlar; 28 ayrı rol kişisini büyük bir ustalıkla canlandırmanız; sonrasında bütün salonun tıpkı Diyarbakır’daki gibi sessizliğe bürünmesi… Ve o büyük sessizlikten sonra kopan alkış tufanının dakikalarca sürmesi… O günün şahidi sevgili Tilbe Saran anlatmıştı.
Yine 90’ların sonlarına doğru, Simyacı romanının dünyada olduğu kadar ülkemizde de büyük ilgi gördüğü zamanlardı. Fransa’da Mehmet Ulusoy’un tiyatrosu Théatre de Liberté’de Fransız oyuncularla oynamıştınız bu oyunu; bu defa burada Dostlar Tiyatrosu prodüksiyonu olarak yapmak istiyordunuz. Yönetmen tabii büyük usta, Mehmet Ulusoy’du (Mehmet Ulusoy’un yeteneğinin, deliliğinin ve dehasının sizin oyunculuğunuza ve tiyatronuza çok şey kattığını söylerdiniz hep).
Türkiye’de sergilenecek oyun için bir erkek ve bir kadın oyuncu aranıyordu. Ben olabilir miydim? Sanmıyordum; İstanbul’da çok iyi oyuncular vardı. Ertesi gün telefonum çaldı. Siz arıyordunuz: “Mehmet Ulusoy seni Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği ‘12. Gece’ oyununda izlemiş ve ‘o kızla çalışmak istiyorum’ dedi.” Mutluluğumu anlatacak kelime yoktu. Telefonunun bir ucunda öylece kalakalmıştım.
Sahne üzerindeki beraberliğimiz böylece 1996’da “Simyacı” ile başladı. Sizin deyiminizle “gezginci” bir tiyatroyduk. Anadolu yolları kazan, biz kepçe. Her gittiğimiz şehirde büyük bir sevgi ve saygıyla karşılanıyordunuz. Oyunların güvenlik gerekçesi ile yasaklanması; emniyet görevlilerinin oyun metinleri okuyup incelemesi ve “eğer uygun görürlerse” oyunun oynanmasına izin verilmesi; sürekli olarak sivil polisler tarafından takip edilmemiz…
Özel tiyatroların, hele iktidarların korkulu rüyası olan politik tiyatro yapıyorlarsa, işleri maddi-manevi çok daha zordu. Kadıköy Halk Eğitim’deki oyunumuz öncesinde, yüzlerce ülkücü “demokratik tepkilerini” göstermek için tiyatronun çevresini sardığında, siz yine de “oynayacağız” dediniz. Seyircimiz de bizi bekliyordu ve hiçbirinde ne bir endişe ne de bir korku vardı. Cesaret bulaşıcıydı. Oyun sonrasında arka kapıdan polis korumaları eşliğinde çıkabildik. Bütün bunlar size yıldırmak şöyle dursun, daha da kamçılıyordu.
Genco Erkal, dünyaca ünlü besteci-piyanistimiz Fazıl Say’la birlikte birçok projeye imza atmıştı. Öncüydünüz, ilklerin insanıydınız hep. Genç oyuncular, sizin için bağımsız tiyatronun sönmeyen ateşiydi. “Genç Oyuncular” dönemindeki hayaliniz de, bu anlamda çok gerçekçiydi: İstanbul veya Ankara’da değil, Anadolu’da yarı-ödenekli bir bölge tiyatrosu kurmak istediniz. Pilot bölge Adana idi. Ancak ne belediyelerden ne de muhtemel sponsorlardan destek gelmedi. Füsun Akatlı “Nelerle ve kimlerle gurur duyulacağını bilen bir toplum olsaydık, alnında ışığı hisseden ve toplumu tiyatro bilinci ile kucaklayan bu tiyatro adamımız ile gurur duyardık” yazmıştı bir yazısında. Ancak bu ülkeyi seven insanların, aydınların, siyasetçilerin, gazetecilerin, sanatçıların payına hep hapislik, suikastlar, sürgünler düşüyordu. Onların sesi, yüreği oldunuz.
1999’da tekrar Devlet Tiyatrosu’na döndüm. Yıllar yılları kovaladı. 2011’e geldik. Bir gün yine telefonum çaldı ve yine sizdiniz. “Ben Bertolt Brecht” dediniz; “beraber çalışalım mı?”
Bu defa daha da kararlıydım; “illallah” deyinceye kadar yanınızdan ayrılmayacaktım. Sonrasında her aradığımda, “yine ne istiyorsun başımın belası” dediğinizde, ben de “tamam doğru yoldayım” diyordum. Muammer Karaca’da ilk oyun. Bu olağanüstü güzel ve tarihî sahne için hep endişe içindeydiniz. Sonra “sağlamlaştıracağız” bahanesi ile çıkardılar bizi. Derinlerinizde bir yerde, bir daha burada oynayamayacağınızı biliyor gibiydiniz. Ama yola devam ettiniz. Yurtiçi-yurtdışı turneler, iktidarın artık nefes aldırmaz baskısı, sponsorların korkup çekilmesi…
Genco Erkal, yurtdışında sahneye çıkmadan önce Fransızca repliklerine bakıyor… Sonra 2013’te Gezi hadiseleri, gençlerin kendiliğinden hareketi, siyasetin sahiplenmesinden önceki o dolaysız-örgütsüz ama kararlı direniş… Aynı yıl “Yaşamaya Dair”i sahneye taşımanız… 2015’teki o malum darbe teşebbüsü… İfade özgürlüğü, insan hakları, adalet ve eşitliğin sürekli tehdit altında olması, hattâ neredeyse ortadan kalkması… 2016’da “Güneşin Sofrasında Nâzım ile Brecht.” Ardından yine ve yeniden benzer olaylar, mahkemeler… “Hiç yorulduğunuz, yıldığınız olmuyor mu?” diye sormuştum bir defasında “hiç ölünmeyecek-miş gibi yaşayan” adama. Gülmüştü. “Aksine” demişti, “bunlar beni ayakta tutuyor.”
Kendisiyle dalga geçebilen nadir insanlardandınız. Kendinizi değil yaşamı, tiyatroyu, memleketi ciddiye aldınız. Hem de hiçbir şey beklemeden. Selçuk Metin’in çektiği, senaryosunu sizin yazdığınız “Genco” belgeselinde dediğiniz gibi: “Bir görevim var benim. Görevim insanları mutlu etmek, onlara moral vermek, umut aşılamak.” Dediğim gibi, ben sizin kadar çalışkan bir insan görmedim ve sizden çok şey öğrendim. Ustam, hocam, yönetmenim, sahne arkadaşım, sırdaşım, dostum… Suya bırakır gibi bıraktınız kendinizi sahneye ve bu hayata.
-

Çanakkale muharebe alanları Şahin Abi’yi bağrına bastı…
Hayatını 1915’teki Çanakkale muharebelerinin araştırılmasına adamış; gerek yazdığı kitaplar-makaleler gerekse yetiştirdiği insanlarla yakın tarihimizin bu en önemli safhalarından birine ışık tutmuş bir uzmandı. Bu müstesna insan, özellikle coğrafya bilgisi ve coğrafya koruması olmadan, bir tarihî devamlılık da sağlanamayacağını öğretmişti.
1915’te yaşananları gün gün, metre metre, tüm hadiseleriyle bilen ve bunları paylaşan müstesna bir insan… Bugün eğer tüm ağır sorunlara rağmen hâlâ bu memlekette varolabiliyorsak, bunu şüphesiz büyük oranda Mehmed Âkif Ersoy’un “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. / Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı…” dizelerindeki fedakarlara borçluyuz. Şehit oğulları-torunları bu vatanı kurtaran, yeniden kurulmasını sağlayan ana-babalarını bir ölçüde unutmadılar ama; ilk mısrada geçen “toprağı tanımak” konusunda onların kemiklerini sızlattılar. Atalarımızın kemiklerini önemsemedik biz; Âkif’in öngördüğü gibi maalesef onları incittik.
Sonra bir insan belirdi 70’li yıllarda Gelibolu Yarımadası’nda. Çocukluğundan beri ailesiyle buraya geliyordu ama, artık farklı görüyordu coğrafyayı. 12 Mart darbesi öncesinde emekli edilmiş bir deniz subayıydı; 70’li yılların başından itibaren, sivil uzun yol gemilerinde, makine dairelerinde hayat mücadelesi verdi:
Şahin Aldoğan.
Elindeki kıt-kısıtlı kaynaklarla arazide dolaşmaya, hatta arazide yatıp-kalkmaya başlaması, notlar alması… Etrafta görenlerin kendisini defineci sanıp jandarmaya ihbar etmesi… Çanakkale muharebelerini araştırdığını söyleyerek devleti ikna etmeye çalışması… Nihayet gerek otoritenin gerekse köylünün “ya bu kafadan hasta” falan deyip kendisini rahat bırakması… 74’te bölgenin millî park ilan edilerek biraz olsun korunmaya başlanması…
Şahin Aldoğan, Gelibolu Yarımadası’ndaki muharebe anı ve izlerini takip eden ve yaşatan bir zaman yolcusuydu. 80 darbesiyle bölgede başlayan sembolik şehitlik yapma faaliyetleri… Ayrıca heykel, bayrak, yol, tuvalet, çam ağacı dikme faaliyetlerinin hız kazanması… Tüm bunlar olup biterken ve muharebe arazisi devlet eliyle rezil edilirken, kimsenin Şahin Aldoğan’a hiçbir şey şey sormaması-danışmaması… Otobüs turizmiyle beraber bölgenin dokusunun-çehresinin tamamen değişmeye başlaması…
90’ların ikinci yarısında tanıdım Şahin Abi’yi. O yıllarda Yarımada’ya yerleşip arazide çalışmaya başlamama sebep olan insandır. Onun bilgisi ve yaklaşımı, alışık olmadığım tarafsızlığı, tarihî data’ların ancak arazi tetkikiyle bir bilgiye dönüşebileceğini (konfirme edilebileceğini) anlatması… ve bunun için de arazinin doğal yapısının kıskançlıkla korunması gerektiğini aktarması…
Onunla yollarımızın kesişmesi, 1915’te bu vatanı erken bir yıkımdan koruyan askerin, başta Mustafa Kemal Bey olmak üzere tüm değerli komutanların mirası, yani bu toprak sayesindeydi. Bastığımız yerleri tanımak istiyorduk. Metre metre, gün gün, saat saat… Kim ne yazmış? O yazılan cümle hangi anlamda kullanılmış? Hangi günlükte hangi detay var? Kim doğru kim yalan söylüyor? Şahin Abi’nin buna cevabı basitti ama arkasında engin bir birikim vardı: “Gürsel Bey, bizde muharebe sırasında İngiliz-Avustralyalı gibi günlük tutma geleneği yok malum; bunlar bizim tarafta çok nadir. Yazılanların büyük çoğunluğu savaş bittikten sonra. Eh, yazanlar da tabii hayatta kalanlar. Şüphesiz aralarında namuslu olanlar da var ama, yine de hepsine mesafeli yaklaşmalıyız.” Zaten mesele de mesafeyle ilgiliydi. Zira Şahin Abi, x hatıratındaki bir cümleyi okuyup “yazarın bahsettiği noktadan intikal edilen noktaya, üstelik muharebe koşullarında, üzerinde şu kadar ağırlık olan piyadenin-mekkarenin o kadar kısa sürede intikal etmesine teknik olarak imkan yoktur” diyordu. Coğrafyayı bilmeden savaş tarihini bilmenin imkansız olduğunu ondan öğrendim ve ben de gücüm-imkanım yettiğince, onun yanında çıraklık ederek Gelibolu muharebe alanlarını belledim.
Aldoğan, yapılan askerî törenden sonra Büyük Anafarta köyü mezarlığında, vasiyet ettiği yere defnedildi. 2005’te Şahin Abi’yle ortak yazdığımız Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanları Gezi Rehberi kitapları bugün konuyla ilgili en önemli referans eserler arasında. Ancak şunu belirtmem lazım: Bu kitapları esas olarak ben yazdım! Zira Şahin Abi’nin yazı dili neredeyse hiç yoktu. Tabii bunlardaki bilgilerin yüzde 80’inden fazlası Şahin Abi’ye aitti; yani o söyledi ben yazdım, düzenledim. “Kalem efendisi sensin” demişti bana arazinin efendisi. Bununla birlikte neredeyse her bir cümle için benimle didişmesini, hattâ küsüp gitmesini ve tekrar ve tekrar yeniden oturup çalışmaya başlamamızı unutamam. Onunla beraber 2000’lerin başında Atlas dergisinde, sonra bizim dergimizde yaptığımız/ yazdığımız arazi çalışmaları literatüre girmiştir. Mustafa Kemal’in arazi üzerindeki rotasını 87 yıl sonra saptayan-belirleyen-yorumlayan insan evladı Şahin Aldoğan’dır. Fransız sektörünü (Kerevizdere) ilk defa bilimsel anlamda tetkik ve analiz eden (Francine Roussanne’la birlikte) odur. Kireçtepe’den Tenger Dere’ye Çanakkale muharebe arazisinin her iki tarafını da gün gün, metre metre, yaşanan hadiselerle birlikte bellemiş, dünyanın bu coğrafyasının uzak ara 1 numaralı bilginiydi o (okusaydı “sil onu Gürsel Bey, yapma Allah aşkına” derdi).
Şahin Abi bu dünyadan geçmedi, kaldı burada ve hep kalacak. Onu Büyük Anafarta köyündeki mezarlığa gizledik ama, hep yanımızda olacak. Onun yetiştirdiği gençler, arazi uzmanları Çanakkale’yi geleceğe taşıyacak. Eğiliyorum önünde.
FERİT EDGÜ (1936-2024)
Türk edebiyatında bir usta, nadir bir entelektüel yazar…
88 yaşında yaşama veda edan Ferit Edgü, çağdaş Türk edebiyatının en önemli ve verimli isimlerindendi. Roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri, biyografi, inceleme gibi birçok türde eser verdi; dünya edebiyatının başeserlerini de Türkçeye kazandırdı.
Türk edebiyatının usta ve en üretken isimlerinden Ferit Edgü 88 yaşında hayatını kaybetti. İstnabul doğumlu yazar, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümünde aldığı eğitimine Paris’te devam etti. Académie du Feu’de seramik öğrenimi gördü; Sorbonne’da felsefe, Louvre’da sanat tarihi kurslarına katıldı.
Sonrasında edebiyatçı kimliğiyle öne çıkan Ferit Edgü, roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri, biyografi, inceleme gibi birçok türde eser verdi. Kurucusu olduğu Ada Yayınları ile çağdaş Türk edebiyatının önemli çalışmalarını yayımladı; dünya edebiyatının başeserlerini de Türkçeye kazandırdı. Bir dönem metin yazarlığı da yapan Edgü, daha sonra kendi reklam ajansını kurdu. Bir Gemide adlı kitabıyla 1979 Sait Faik, Ders Notları ile 1979 Türk Dil Kurumu, Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı ile 1988 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü aldı. Hakkâri’de Bir Mevsim romanından uyarlanan ve Erden Kıral’ın yönettiği film, Berlin 33. Film Festivali’nde, aralarında Gümüş Ayı’nın da bulunduğu 5 ödül kazandı. Romanları, öyküleri, denemeleri Japonca ve Çince dahil birçok dile çevrildi.
Edgü’nün ölümünün ardından, edebiyat dünyasının önemli isimleri, yayıncılar ve okurları üzüntülerini sosyal medya üzerinden paylaştı. Edgü için İBB’nin restore ettiği ve kültür hayatına kazandırdığı Beyoğlu’ndaki Casa Botter Apartmanı’nda bir tören düzenlendi. Edgü, Aşiyan mezarlığında toprağa verildi.
GÜNER ELİÇİN (1934-2024)
Güner Eliçin, eşi ve kızı ile TİP binasında… Yorulmak bilmez bir aydın
Türkiye Sol siyasetinin önemli isimlerinden Güner Eliçin, 29 Haziran’da hayatını kaybetti. 31 Ekim 1934’te Avanos’ta doğan Eliçin, 13 Şubat 1961’deki kuruluşundan 12 Mart darbesi sonrası 21 Temmuz 1971’deki kapatılışına kadar Türkiye İşçi Partisi’nin yöneticilerindendi. Bu dönem Emek dergisinin İzmir temsilciliğini de yaptı. Aynı dönemde İzmir’de yayımlanan Memet isimli, haftalık gazetede yazıları yayımlandı. TİP’in İzmir İl Başkanlığı ve Genel Yönetim Kurulu üyeliği de yapan Eliçin 12 Mart 1971’deki darbenin ardından tutuklandı ve bir süre Mamak’ta hapis yattı. Aynı zamanda yüksek mimar olan Güner Eliçin, üç dönem Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin başkanlığını da yaptı; 12 Eylül 1980 darbesi sırasında bu görevdeydi. 12 Eylül’den sonra Barış Derneği davasının sanıklarındandı ve gözaltında tutuldu. 12 Eylül rejimine karşı en önemli çıkışlardan biri olan Aydınlar Dilekçesi’nin Ege’deki öncülerindendi. Gazeteci Işın Eliçin’in babası olan Güner Eliçin, Urla Helvacılar mezarlığında toprağa verildi.
PROF. DR. ERDOĞAN ÖNER (1945-2024)
Bürokrasiden akademiye
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1966’da bitiren Prof. Dr. Erdoğan Öner, aynı yıl Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu’na girmişti. Müfettişlik görevinin ardından Gelirler Genel Müdür Yardımcılığı ve Bütçe Genel Müdürlüğü; 1997-2000 arasında Maliye Bakanlığı müsteşarlığı yaptı. Son olarak 2000-2003 arasında Washington Büyükelçiliği Maliye Müşavirliği görevinde bulunmuş ve oradan emekli olmuştu. Erdoğan Öner daha sonra akademik çalışmalarıyla gündeme geldi. 2011’de profesör olan Öner, Bütçe Hukuku, Vergi Hukuku ve Türk Vergi Sistemi, Sayıştay Hukuku kitaplarının yanısıra Osmanlı-Türk maliye sistemine ilişkin önemli araştırmalara da imza atmıştı. Kâmil Mutluer ve Ahmet Kesik’le birlikte kaleme aldığı Bütçe Hukuku; yine Mutluer’le ortaklaşa kaleme aldığı Teoride ve Uygulamada Mahalli İdareler Maliyesi kitapları, TÜBA tarafından sosyal bilimler ödülüne layık görüldü.
Ali Eroğul
CAN ALKOR (1936-2024)
Şair-yazarın sessiz vedası
Temmuz ayında edebiyat dünyasından bir kayıp da Can Alkor’du. Şair, çevirmen ve yazar Can Alkor, 88 yaşında hayatını kaybetti; 18 Temmuz Perşembe günü Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından İstanbul’da toprağa verildi. 29 Mart 1936 doğumlu Alkor, edebiyat dünyasına müstesna katkılarıyla tanınan önemli bir isimdi. Çok sayıda eseri Türkçeye tercüme etti. İş Bankası Kültür Yayınları, Alkor için “Şiirlerindeki özenli dili ve mükemmeliyetçi tutumuyla Rimbaud, Valéry, Rilke ve Nietzsche’den çeviriler yaptı” diye yazdı. Şiirlerini topladığı Güneşdil adlı kitabı 2007’de yayımlanmıştı.









































