Kategori: Ardından

  • Savaş bölgelerinin usta gazetecisi

    Savaş bölgelerinin usta gazetecisi

    İstanbul’da doğan Faruk Zabcı, 1968’de Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Milliyet’te “Avrupa’ya otostop maceraları”nı yazarak gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar Hürriyet’in Londra temsilciğini yapan Zabcı, yüksek habercilik heyecanı ve saha çalışmalarına verdiği önemle ülkemizde tanındı. Londra temsilcisi olmasına rağmen pek çok çatışma bölgesine bizzat giderek haberler geçti. ABD’nin Irak işgaline başladığı anlarda Bağdat’a düşen ilk bombayı görüntüleyen Zabcı, Türk askerine Süleymaniye’de çuval geçirilmesi olayına da tanıklık etti. Somali’ye giderken Mogadişu’da korsanlar tarafından kaçırılması da kariyerinin önemli anlarındandı. 1990’larda Sırpların kuşatması altındaki Saraybosna’ya girdi ve buradan önemli haberler geçti. Zabcı 27 Eylül’de Londra’da kaldığı bakımevinde öldü.

    ardindan-faruki

  • Türk basın sektöründe bir dönüm noktası olmuştu

    Türk basın sektöründe bir dönüm noktası olmuştu

    Basının ünlü ve önemli kalemlerinden gazeteci Güneri Cıvaoğlu, 85 yaşında yaşamını yitirdi. Cıvaoğlu’nun Güneş gazetesinin başına geçtiğinde, başta köşe yazarları olmak üzere gazetecileri dönemin çok üzerinde rakamlarla transfer etmesi, sektörün yapısını tamamen değiştirmişti.

    ardindan-guneri

    Ankara’da doğan Güneri Cıvaoğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken 1963’te Tanin gazetesinde stajyer olarak gazeteciliğe başladı. Hukuk fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Barosu’na kaydoldu. Akis ve Yeni İstanbul’da çalıştı. TRT’nin kuruluşunda haber merkezinde yer aldı.

    Strasbourg Üniversitesi’nde ekonomi tahsil eden Cıvaoğlu, daha sonra o dönem Türkiye’de muhafazakar kesimin en önemli gazetelerinden Tercüman’ın genel yayın yönetmenliğine getirildi. 1980’lerin başında kurulan Güneş gazetesine yayın yönetmeni olan Cıvaoğlu, dönemin önde gelen yazar ve gazetecilerini yüksek transfer ücretleriyle gazeteye aldı ve basındaki dengeleri değiştirdi. Gazetecilerin hakettikleri daha iyi koşullarda yaşaması için gerekli olan bu uygulama, sonraki dönemlerde yöneticiler ve muhabirler arasındaki ücret farkının uçuruma dönüşmesine doğru evrilecekti.

    Güneş’in ardından Sabah ve Milliyet gazetelerinde köşe yazarlığı yapan Güneri Cıvaoğlu, özellikle televizyon ekranlarındaki “Şeffaf Oda” programıyla da geniş kitleler tarafından tanındı. Farklı alanlarda ünlü birçok kişinin konuk olduğu program çeşitli kanallarda yayınlandı.

    Talihsiz bir kaza sonucu beyin kanaması geçiren Güneri Cıvaoğlu, bir süredir tedavi gördüğü hastanede 1 Ekim 2024’te öldü; Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

  • Öğrenci ve dostlarından Sakaoğlu’nun engin anısına

    Öğrenci ve dostlarından Sakaoğlu’nun engin anısına

    Onun benzersiz kişiliğini sayfalara sığdırmak, kelimelere dökmek imkansız. Hocamızı 1960’lardan itibaren eserlerinden, 2009’dan bu yana ise dergimizle birlikte tanıdık. #tarih dergi Necdet Sakaoğlu’yla büyüdü, gelişti. Yayın kurulu üyelerimiz, değerli hocamızın bizlere ve topluma bıraktığı mirasını, aziz hatırasını tarihe not düştü…

    Zamanı anlayan tarihçi

    Necdet Beyin vefatını duyunca içim yandı. Öyle zarif ve centilmen bir insandı ki… Tarihi insana yaklaştıran ve bu sebeple de okuyanın empati duymasını ve duygularıyla anlamasını sağ­layan bir üslubu vardı. Tarihteki insanları düşün­celeri, duyguları ve değerleri ile anlayıp günümü­ze aktarmayı çok başarılı bir şekilde gerçekleştiriyordu. Bir örnek vermek is­tiyorum. 20. yüzyıl başında İstanbul’da yaşamış bir Japon, padişahın Cuma Alayı’nda saray ka­dınlarının önden gittiklerini yazmıştı. Osmanlı tarihçisi olmadığım için merasimlerle uğraşan bir-iki kişiye “kadınların Cuma Alayı’nın önünde gitmeleri doğru bir gözlem midir, nasıl açıklanır?” diye sordum… Onlar o ko­nuyla uğraşamamış olduklarını söyle­diler. Necdet Bey’e sorunca o “kadının önden gitmesi doğrudur, zira kadınlar önden giderek Sultanın Hırka-i Şerif’e girişi için mekanı hazırlamış olurlar­dı. Sultan ancak her şey hazır olduktan sonra arkadan gelirdi” demişti. İşte Necdet Bey, kaynaklara dayanarak ko­nuşan, zamanı kendi değerleri içinde anlayıp yazan bir tarihçi idi. Ruhu şad olsun.

    İsenbike Togan

    Başarılmış bir ömür

    30 yılı aşkın bir zaman dilimi içinde, farklı kültür kurumlarında, ama bir ansiklopedik yayının, ama bir derginin hazırlanışında yanyana geldiğim Necdet Sakaoğlu, benim “hoca”larım arasında yer aldı. Şu var: Necdet Bey asla hocalık taslamayan bir hocaydı. Sıradışı birikimi, bütü­nüyle kendine özgü bakışaçısı ve değerlendirme biçimiyle okulludan çok okullu, alay­lıdan çok alaylıydı. Kendi payıma onda Koçu’nun özgün üslubuyla İnal­cık’ın disiplininin bir ortalamasını gördü­ğümü söyleyebilirim. Arkasında kalıcı kitaplar, bir de tanıyan talihliler için hoş ve derin anılar bıraktı – başarılmış bir ömrün bilançosu.

    Enis Batur

    Bilgin bir muhibban-ı kütübe

    Necdet Sakaoğlu hocamızı Çeşm-i Cihan Amasra’da kaybettik. İlk defa 1966’da tarihini de kaleme aldığı kentte yani Amasra’da toprağa verildi. #tarih dergi yayın kurullarında yanyana oturup muzip talebesi gibi davranan benim, Hocamız ile tanışıklığı ve hu­kuku doğal olarak Sahaflar Çarşısı’nda başladı. Necdet Sakaoğlu’nun dillere destan kitap tutkusu, yazma eser me­rakı, benim daha öğrenci iken çarşıya girdiğim yıllarda bile nam salmıştı. Yazma eser ve cönk toplayan sayılı insanlardan biriydi o 70’li yıllarda! Kendi gibi eğitimci ve Divriği doğumlu M. Sabri Koz ile cönk toplamak için adeta yarışırlardı. Halk edebiyatının en önemli yazılı kaynaklarını oluşturan “cönk”lere o zamanlar bolca rastlan­makta, aralarından seçme yapmak mümkün olmaktaydı. Bu iki Divriği doğumlu eğitimcinin dostlukları ve yazma toplama temposu, günümüze kadar hiç düşmedi ve bitmedi. M. Sabri Koz’a da sağlıklar dileyelim.

    Necdet Sakaoğlu
    #tarih yayın kurulu toplantısında, 2014

    Necdet Sakaoğlu, sahaflık mesleği­ne intisabımdan itibaren bana destek ve yol gösterici olmuş aziz bir büyü­ğümdü. Onun kitap sevgisi adeta bir yaşam biçimine dönüşmüştü. Sahaf dükkanlarına gidemediği zaman, özellikle yaz aylarında Amasra’da olduğu vakitler, bana veya güvendiği Müteferrika Lütfü gibi meslek erbabı­na telefon eder “Yazma yok mu Nedret Bey kardeşim?” diye sorardı. Bu so­runun arkasında uzun, koyu bir kitap muhabbeti başlar; kitapların eskisi gibi bulunmayışından, yazma eserle­rin çok zor çıktığını üzülerek anlatır; eksik ciltleri olduğunu, onları tamam­lamak istediğini söyler. Bana “Mizancı Murad’ın Tarih-i Umumisi’nin 4. ve 6. ciltleri, Ahmed Mithat Efendi’nin Üss-i İnkılab’ının 2. cildi” diye sipariş yazdırırdı. Bu konuşma hemen Üss-i İnkılab’ın bulunmayan cildinin zaten ikincisi olduğuna evrilir; eski Türkçe baskı kitapların hangisi zor bulunur, hangisi çok çıkar sohbetine döner ve dakikalarca sürerdi. Makul bir süre sonra Hoca’nın eğitimci sevgili eşi Fatma Hanım’ın uyarısı ile her ikimiz de toparlanıp konuşmayı sonlandırır­dık. Her konuşmamız sonunda hem bir güzel fıkra patlatır hem de bu konuları konuşacak ne kadar az kişi kaldığını vurgulardı. Tarih literatürümüze eşsiz eserler kazandıran velut tarihçi Necdet Hocam! Bizi bırakıp gittiniz. Şimdi ben telefonla da olsa kimle Osmanlı matbuatının nadir, zor bulunan kitap­larını konuşacağım? Ya da ikimizin de ilk defa gördüğü bir risaleyi heyecanla kimle paylaşacağım? Yayın kurulu reisimiz, Atatürk rehberimiz, zarafet abidesi tarihçimiz, nur içinde yatın! Hatıranız her zaman gözümüzün önünde ve gönlümüzde olacak. Ruhu­nuz şad olsun. Rahmet dualarımla…

    Nedret İşli

    Hakikat meyveleri…

    Kökleri Osmanlı döneminde olup, zihninden hakikat meyveleri idrak ettiğimiz zarif bir cumhuriyet çelebi­siydi. #tarih derginin yayın kurulunda, ayda 1 dinlemek şansına sahip oldu­ğum tadına doyulmaz sohbetlerini daima özleyeceğim. Canlı tanığı olduğu hadiseleri, kaynaklarda rastladığı ilginç malumatı, yeri geldikçe aktar­masını çok iyi bilen, sözlü tarih ustası bir hocamızdı aynı zamanda. Şimdi bir yanımız eksik kaldı. Geride bıraktığı eserleriyle bu eksiği telafi etmeye çalı­şacağız. Ailesine başsağlığı, tarihçilik camiasına ve sevenlerine sabırlar diliyorum. Mekanı cennet olsun.

    Sinan Çuluk

    Tarih arkeologu

    Arkeolog hedeflediğini bulmak için toprağın derinlerine inmesi gerektiği­ni bilen insandır. Necdet Sakaoğlu tarih bilimi içinde bir arkeolog gibi çalışmış, arşivin tozlu raflarının derinliklerin­de gizli-saklı kalmış bilgilerle bizleri kavuşturmuştur. Ruhu şad olsun.

    necdet-hoca-3
    Necdet Sakaoğlu Mayıs 2012 tarihli sayımıza da konu olan Leylâ ve Mecnun elyazmasını tanıtıyor.

    Şevket Dönmez

    Eserleriyle yaşayacak

    Kimi yazarlar eserlerinden daha çok yaşar. Ne mutlu Necdet Hoca’ya ki eserleri kendisinden çok daha uzun yaşayacak.

    Sedat Yaşayan

    Emsalsiz bir hoca, bir baba

    2014 sonbaharından bu yana geçen 10 yıl içinde Necdet Hoca kimi zaman bilge öğretmenimiz kimi zaman da nüktedan arkadaşımız oldu. Hayatın ve insanların birbirinden acımasız olduğu bir dünyada, farklı nesilden ve farklı meslekten insanlar olarak kurduğu­muz dostluk emsalsizdi.

    Kayıp zamanların ve insanların izinde hiç bitmeyen araştırma, öğrenme ve öğretme heyecanının ardında “ah dok­tor hanım…” diye başlayan cümlelerin­de, yaşadığımız memleketi yeterince tanıyamadığımızın ıstırabı vardı. Necdet Hoca hayata veda ettiğinde kardeşimle ben son aile büyüğümüzü, son baba sevgimizi yitirdik. Zarif dilek­lerle imzaladığı kitapları başucumuzda ve aziz hatırası daima belleğimizde olacak. Saygı ve minnetle…

    Fatma Özlen

    Bir üstat, bir referans

    Yerel tarih, kent tarihi, Selçuklu tarihi, Osmanlı tarihi ve eğitim tarihi konularında referans eserler yazmış bir üstattı. İsmi daima yaşayacak. Mekanı cennet olsun, ışıklar içinde uyusun.

    Nesrin İçli

    necdet-hoca-4
    Mayıs 2024 tarihli 105. sayımız için Pîrî Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinden transkripsiyon yapıyor.

    Ufuk açan bir insan

    Necdet Sakaoğlu sadece entelektüel birikimiyle değil, gündelik hayatın ayrıntılarına gösterdiği özenle ufkumuzu açan bir insandı. Örneğin bir yayın kurulu toplan­tısından önce sohbet ederken, günümüz in­sanının giyim-kuşamı üzerine rahatsızlığını dile getirmişti: “Sokakta herkes tek tip giyiniyor, farklı giyinen yok. Ne ceketli ne de kravatlı in­san görüyorum. Herkes sırt çantasıyla dola­şıyor.” Sonra bize sırt çantasının tarihinden bahsetmişti. Gömlek­leri, yelekleri, kravat­ları ve muhteşem deri evrak çantasıyla sanki 19. yüzyıldan günümü­ze yadigar kalmış bir İstanbul beyefendisiydi. Bir sonraki ay yapılan yayın kurulu toplantı­sına kravat takıp ceket giyerek gittim. Necdet Hoca toplantı odasına girince ayağa kalkıp, “bakın sizin için böyle giyindim” dedim. “Bir de sürprizim var” diyerek pantolon askılarımı gösterdim. Çok keyiflendi. O an attığı kahkahalar, anılarımda hep yerini koruyacak.

    Suha Çalkıvik

    Değer, saygı ve bilgi

    Necdet Hoca’yı kariyeriyle anmak, anlatmak oldukça kolay. Bizlerin artık yoksun kalacağı bilgeliğiyle somuta indirgeyerek anlatmak ise epey zor. Aksatmadan katıldı­ğı her toplantımızda takım elbisesi, ev­rak çantası, gün­lükleri, derin bilgisi, masa çevresindeki herkese verdiği değer ve sergilediği saygı üzerinden “hocalığı” ise ancak yaşanarak ulaşılabilecek bir dene­yim. Ardından kuşkusuz gözlerimiz masada kendisini ararken, kalbimiz aramızda olduğunu duyumsayacak ve içimizden bir ses “ölüm kaçınılmaz elbet, ama her yaştaki ölüm erken ölüm” diyecek.

    Alp E. Aksudoğan

    Bugünden düne…

    Dergimizin son yayın toplantısı ilk defa Necdet Hoca’sız geçti. Onun güleryüzü, heyecanı, anıları ve yeni keşifleri olmadan yani… Hoca, yayın toplantısında masadakileri yuvarlak rakamlar konusunda da uyandırırdı: “Bakın Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun bu ay 100. yıldönümü, Abdülhak Şina­si Hisar’ın ölümünün 60. yılı…” Sonra da engin tarih ve kaynak bilgisiyle bizleri besler, aktüel konuların tarih­sel arka planıyla ilgili hadiseleri dile getirirdi. Dergimizde, onun fikirle­riyle örülü çok sayıda kapak konusu vardır.

    Özgün Uçar

    necdet-hoca-5
    Necdet Sakaoğlu dergi ofisimizde, yazısı için çıkardığı notları inceliyor, Ocak 2010.

    Çalışkanlığın ışığı

    Tanıdığım en çalışkan insandı Necdet Sakaoğlu. Vefatından 2 gün öncesine kadar hâlâ dergimizdeki yazıları ve başka projeleri üzerine çalışıyordu. Her ay yayın kurulu toplantımızda ufkumuzu açacak yeni önerilerde bulunurdu. Onun bu tutumu; tarih üzerine yapılabilecek çalışmaların asla bitmeyeceğini, her zaman farklı bakış açılarıyla ele alınabilecek konu­ların zenginliğini gösteriyordu bize. Biraraya geldiğimiz her gün ya da her telefon konuşmamızda, hayatımıza yeni bir perspektif açacak cümle­leri olurdu. Genç tarihçi adaylarını desteklerdi daima, onların yollarına ışık olurdu. Her sorumuzu büyük bir özveri ve sabırla izah ederdi. Oku­narak öğrenilemeyecek bilgilerin de insanıydı o. Meslek hayatının her döneminde yüzlerce yazı-makale üretmişti ama hâlâ değineceği ne çok konu vardı… Işığıyla hem etrafını hem tüm tarih çevresini aydınlatma­ya devam edecek.

    Seher Yeğin

    necdet-hoca-6
    Necdet Hoca, Divriği’den çocukluk arkadaşları Minas ve Mihran Pilikoğlu kardeşlerin emeklilik armağanı olarak elleriyle yaptıkları çantasını hayatının sonuna kadar yanında taşıdı

    Bilgiye susayanların sakası

    Bir öğretmen, bir idareci, bir eğitimci. Ve bir tarihçi. Yaşarken tarih yaz­mış bir Hoca. Bir dizi referans kitabı var. Tarihi sadece belgeler ve bilgiler üzerinden değil, yaşayan insanlar, coğrafyalar ve anlatılanlar üzerinden, binbir değişik kaynak ve süzgeçten geçirerek imbikleyen bir usta.

    Neredeyse tüm tarih zamanlarındaki farklı Türkçeleri okuyabilen- yazabi­len bir dil ve anlam uzmanı.

    Bugünkü aklımla 20’li yaşlarıma dön­sem, Necdet Sakaoğlu’nın öğrencisi olmak isterim. Zira o sadece bilgisi ve ifadesi ile değil aynı zamanda dav­ranışı, hâli, esprileri ve havasıyla da endemik bir insan türüdür.

    Necdet Hoca gibi bu nadir türden canlıların, önemli özellikleri vardır. Bunlardan ilki insana güven vermesi­dir. Ancak bu, “itimat telkin etmek”ten farklı bir güven duygusudur. Onu ta­nıyıp, okuyup, anlayınca, “Bu toprak­larda, bu coğrafyada böyle bir insan yetişebiliyormuş; demek bu mümkün­müş” dersiniz. Böylelikle umutlanır ve kendinizi yetiştirmek konusunda, “bu ülkenin kısıtlı olanakları” falan deme­den -yani bahaneler bulmadan- daha çok çalışmaya koyulursunuz.

    İkincisi, gündelik hâli ve görüntü­südür. Kravatı bir aksesuar, kalemi bir stil, gülüşü bir yapmacık, hüznü bir melodram değildir; hepsi kendisidir.

    necdet-hoca-7
    Necdet Sakaoğlu, Temmuz 2016 tarihli sayımız için halifelerin hayatını aktaran kaynakları tararken.

    Üçüncüsü “kendi ateşiyle yanan” bir bilge olmasıdır. Enerjisini, üretimini, sesini ve yazısını kendi döner serma­yesinden sağlayarak yaşar. Bunun için başkasına ihtiyaç duymaz, dışarıya borçlanmaz. Uzmanı olduğu alanlarda edindiği kıyaslamalı bilgileri o denli zengindir ki, Hoca adeta bir zaman yolcusu gibi geçmişte dolaşır, gelir-gi­der.

    Necdet Hoca’yla yakın dönemde, 2008’de tanıştım. O vakit ntv tarih, sonrasında #tarih dergisinde onunla birlikte çalışma şansına eriştim. Bu 16 yıllık dönemde sadece ondan öğren­diğim bilgiler, daha önceki meslek hayatımda öğrendiklerimden fazladır. Ancak bu sadece sayısal bir durum değildir; ondan edindiklerim aynı zamanda kaliteli, hesaplaşılmış, teyit edilmiş ve engin tarafsızlık sularında yıkanmış bilgilerdir.

    Herkesin bildiği gibi “öğrenmenin yaşı vardır” ve hayatın ilerleyen saat­lerindeki insanlar yeni bir şey öğren­mekten ziyade eski bilgilerini teyit etmek isteyerek ve bunları aktararak yolun sonuna kavuşurlar. Hoca’nın örneğinde ise “merak ve hayret et­mek” vardır. Yeni bir durum, yeni bir bilgi, yeni bir yaklaşım bahis veya yazı konusu olduğunda Hoca hem şüphe­lenir hem de şüphesini sağlayan eski bilgisini yeniden gözden geçirerek, size “yepyeni” bir analiz veya sentez sunabilir.

    Bir gün kendisine “Hocam bu metotları, açıları, akıl yürütmeleri ne­reden, nasıl öğrendiniz, bildiniz?” diye sormuştum. “Okudum, okudum; bir de taşa- toprağa dokundum” demişti. Yani hem kitabın sözünü bellemiş hem coğrafyanın dilini öğrenmişti.

    Ve zaten Hoca olmak bu demekti.

    Gürsel Göncü (Necdet Sakaoğlu’na Armağan kitabından)

    necdet-hoca-8
    Necdet Sakaoğlu’nun cenazesi, 19 yılını geçirdiği Amasra’da 28 Ağustos’ta toprağa verildi.
  • Necdet Sakaoğlu

    Necdet Sakaoğlu

    Hem eğitimci hem de tarihçi kimliğiyle sayısız esere imza atan sevgili hocamız Necdet Sakaoğlu, 27 Ağustos akşamı hayata gözlerini yumdu. Hayatının önemli bir kısmını adadığı Amasra’da 28 Ağustos’ta defnedildi. Tarihe olan tutkusu ve ülkemizin kültürel mirasını koruma çabasıyla; sadece akademik çevrelerle sınırlı kalmayıp, toplumun her kesimine ulaşan çalışmalarıyla öne çıkan olan Sakaoğlu her daim yaşayacak. Azmi, bilgeliği, çalışkanlığı, zarafeti, asilliği ve güleryüzüyle hatırlanacak.

    Sivas’ın Divriği ilçesinde 29 Eylül 1939’da doğan Necdet Sakaoğlu, ilk ve ortaokulu burada tamamladı. 1954-57 arasında Sivas Öğretmen Okulu’nda eğitimine devam etti. 18 yaşında Şanlıurfa’nın Parapara Köyü’ne öğretmen olarak atanan Sakaoğlu, 1 eğitim-öğretim yılı burada kaldı ve 1959’da İstanbul Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne kaydoldu. 1961’de mezun olarak Trabzon Öğretmen Okulu’na atandı. Askerlik hizmeti için yedeksubay okuluna giden Necdet Sakaoğlu, vatani görevini Çorlu’da yaptı. Daha sonra 19 yıl görev yapacağı ve sevgili eşi Fatma Hanım’la evleneceği Bartın’ın Amasra ilçesinde bulunan ortaokula tayin edildi; 1982’ye kadar burada kaldı. Amasra’da bir lise açılmasına öncülük etti; 1980’de eğitime başlayan Amasra Lisesi’nde kurucu müdür olarak göreve başladı. 1982’de Ankara’dan gelen haberle Bakanlık müfettişliğine atandığı kendisine bildirildi. Aynı yılın sonunda müfettişlik görevine başlayan Sakaoğlu, Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliği’ne atandığı 1994’e kadar, 12 sene boyunca vazifesini sürdürdü, 1998’de emekli oldu. Emeklilik döneminde Tarih Vakfı yayın kurulunda görev aldı, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Danışma Kurulu’nda çalıştı, Türkiye Tarihî Evleri Koruma Derneği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropolitan Planlama’da danışman, UNESCO İstanbul Tarihi Sit Alanları Alan Başkanlığı’nda danışman-üye ve Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası Bilim Kurulu’nda görevliydi. Hayatı boyunca tarih çalışmalarına devam etti.

    Tarihe ve mimariye olan ilgisi henüz çocuk yaşlarında şekillenen Necdet Sakaoğlu, eğitimcilik kariyerini sürdürürken tarih yazımı üzerine çalışmalarını ilerletti, 1966’da ilk kitabını (Çeşm-i Cihan Amasra) yayımladı.

    Türk tarihî alanlarına kaynak olan kitaplarını bilim camiasına kazandıran Sakaoğlu 1969’da Duru Tarih, 1971’de Türk Anadolu’da Mengücekoğulları adlı çalışmalarıyla iki defa Ali Naci Karacan Armağanı, 1984’te yayımlanan Köse Paşa Hanedanı ile Sedat Simavi Vakfı Sosyal Bilimler Ödülü, Bu Mülkün Sultanları ile de 2000’de İletişim Fakültesi En İyi Tarih Ödülü’nü aldı. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’nin ortaya çıkışında görev aldı ve içerdiği pek çok maddeyi kaleme aldı. Tarih, sanat tarihi, eğitim tarihi üzerine yazdığı onlarca kitap, makale, dergi yazısı, ansiklopedi maddesi çok uzun bir liste oluşturur. 2009’dan bu yana yayın kurulu başkanımız olan Necdet Sakaoğlu’nun dergimizde de 350’nin üzerinde yazısı yayımlandı.

    (2022’de çıkan “Necdet Sakaoğlu’na Armağan – Sanat Tarihi Yazıları / Kriter Yayınevi” kitabında, Ayşe Denknalbant Çobanoğlu ve Fatih Sarımeşe’nin hazırladığı biyografi bölümünde Hocamızın ayrıntılı bibliyografisi mevcuttur.)

    Necdet Sakaoğlu
  • ‘Yakışıklılık’ kavramı, onunla yeniden tanımlandı

    ‘Yakışıklılık’ kavramı, onunla yeniden tanımlandı

    Dünyaca ünlü Fransız oyuncu Alain Delon 88 yaşında öldü. 1960’lardan itibaren sinemanın en tanınmış yüzlerinden biri olan Delon, yakışıklılığıyla bir seks sembolü olarak da anıldı. Aşırı Sağcı Fransız siyasetçi Le Pen ile olan yakınlığıyla bilinen ve maçoluğu nedeniyle de eleştirilen ünlü aktör, 2019’dan beri hastaydı ve ötanazi istediği basına yansımıştı.

    Sinemanın “en yakışıklı” oyuncularından Alain De­lon geçen ay öldü. 8 Kasım 1935’te Fransa-Sceaux’da doğan Fransız aktör, beyazperdeye ilk adımını 1957 tarihli “Quand la Femme s’en Mêle” (“Kadın İşe Ka­rıştığında”) filmi ile atmıştı. De­lon, kariyerinde Luchino Viscon­ti, Jean-Luc Godard, Jean-Pierre Melville, Michelangelo Antonioni ve Louis Malle gibi ünlü yönet­menlerle çalıştı.

    Hem oyunculuğu hem de özellikle fiziği ile dikkati çeken ünlü aktör, sadece sinema­da değil, gündelik hayatta da “yakışıklılık” kavramını adeta yeniden tanımlamıştı. Delon’un sağlık durumu, 2019’da geçirdiği felç sonrası kötüleşmişti. Aktör o tarihten bu yana, Fransa’nın Douchy kentindeki malikane­sinden pek çıkmıyordu. Delon’un ölümünün ardından Barbaros Gökdemir, Medyascope’taki köşesinde şunları yazdı:

    ardindan-alain-1
    Alain Delon Avrupa ve dünya sinemasının
    unutulmaz aktörlerinden biri olarak tarihe geçti.

    “… 1960’lar ve 1970’ler Avrupa sineması ile dünya sinemasında derin izler bırakmış ünlü Fran­sız oyuncu Alain Delon, 18 Ağus­tos’ta 88 yaşında hayata veda etti. Kendisinden üç yıl önce vefat eden Jean-Paul Belmondo ve Avrupa sinemasının diğer büyük yıldızları ve auteur yönet­menleri gibi, filmleri ve karak­teriyle bir dönemi, bir üslubu ve tarzı; daha da önemlisi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya savaşları sonrasında doğan sinema akımını ardında bıraktı. Onu, canlandırdığı karanlık karakterler, fötr şapkası, sıradışı güzelliği, renkli gözleri ve çalış­tığı Avrupalı ve Amerikalı usta yönetmenlerle hatırlıyoruz.

    Ama madalyonun bambaşka bir yüzü de var. 2019’da Cannes Film Festivali’nde onur ödülü alan ünlü oyuncu, yapmış olduğu filmler kadar, kadınlarla olan oldukça sorunlu ilişkileri, birden fazla cinsel saldırı iddiası, homo­fobik-ırkçı-kadın karşıtı söylem­leri ve aşırı Sağ görüşleri ile de aynı zamanda Fransız sinema perdesinin sorunlu Tanrısı.

    Delon’a göre kariyerinin baş­langıcı bir kaza; ancak kariyeri­nin durdurulamaz yükselişi öyle değil. 1956’da, hayatında ilk defa Cannes Film Festivali’ni Alfred Hitchcock filminde rol alan kız arkadaşı ile ziyaret etmesinin ar­dından film teklifleri almaya baş­lar ve ardı ardına rol aldığı “Plein Soleil” (1960), “Rocco ve Kardeşle­ri” (1960) ve L’Eclisse (1962) film­leri ile dünyaca tanınan bir yıldız haline gelir. Sinemaya adım attığı 1957’den itibaren başlayan popülaritesinin hiçbir zaman bitmediğini, katlanarak arttığını ve film yapmaya hiç ara verme­diğini söyler. Cannes’da onur ödülünü alırken söyledikleri de dikkati çekicidir: “Ben o filmleri yapmak tabii isterdim ama sade­ce benim isteğimle olabilecek bir şey değildi bu. Benim yapmamı istiyorlardı! Özellikle de kadın­lar. Bana filmlerimi kadınlar yaptırdı. Bu mesleği yapmam için savaştılar!…”

    ardindan-alain-2

    MEHMET GÜLERYÜZ (1938-2024)

    Çağdaş sanatın duayen ismiydi

    Ressam Mehmet Güleryüz çağdaş sanatın hem ülkemizdeki hem Avrupa’daki önemli imzalarından biriydi. Heykeltraş, oyuncu, yayıncı, dekor ve kostüm tasarımcısı ve hocaydı.

    Ürettiği eserlerle sadece Türkiye’de değil dünyaca tanınan Mehmet Güleryüz, 86 yaşında hayata veda etti. 1938’de İstanbul’da doğan Güleryüz, Saint-Benoît Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Burayı bölüm birincisi olarak tamamladı. Öğrenciliği sırasında ve mezun olduktan sonra tiyatro ile yakından ilgilendi; profesyonel oyunculuk da yaptı.

    ardindan-mehmet

    Eğitimine Paris’te devam eden Güleryüz, ilk heykellerini bu dö­nemde yaptı. 1975’te Türkiye’ye döndü ve bir süre öğretim üyeliği yaptı. 1980’de gittiği New York’ta 5 yıl kaldı. 1984’te tekrar İstanbul’a döndü ve kurduğu atölyede sanat eğitimi verdi. 1986’da Kalın adlı sanat dergisini yayımlamaya başladı. 1989’da üstlendiği Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği kurucu başkanlığını 1992’ye kadar sürdürdü. Bu dönemde de kalıcı eserlere imza atan Güleryüz, kendi adını taşı­yan atölyesinde sanat eğitimleri verdi. 1998’de Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde kendisinin de aralarında bulunduğu 89 kişiye verilen “Devlet Sanatçısı” unvanının iptali için Danıştay’a başvurdu.

    Ayşegül Sönmezay’ın sanatçı ile yaptığı söyleşiden oluşan kitap, Güldüğüme Bakmayın-Mehmet Güleryüz Kitabı adıyla İş Bankası Kültür Yayınları’ndan 2004’te yayımlanmıştı. Sanatçı bu kitapta hayatını ve sanatçı duruşunu anlatırken ülkenin güncel durumuna, idarecilere ilişkin sert eleştiriler yöneltiyor; aynı zamanda kendisine ilişkin özeleştirilerde de bulunuyordu. 2013’ten bu yana çalışmalarını Paris’te sürdüren Güleryüz, bir süredir kanser tedavisi görmekteydi.

    TOMRİS GİRİTLİOĞLU (1957-2024)

    ‘Dönem dizileri’ndeki klasik imza

    ardindan-tomris

    Yönetmen, senarist ve yapımcı Tomris Giritlioğlu 67 yaşında yaşamını yitirdi. Aslen Hataylı olan Tomris Giritlioğlu, 1957’de Konya’da doğdu. TED Koleji ve Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra TRT’de çalışmaya başladı. 1977’de TRT Haber Dairesi Başkanı Aycan Giritlioğlu ile evlendi. Bu evliliğinden bir oğlu oldu. TRT’de çeşitli belgesellere imza atan Tomris Giritlioğlu ilk uzun metrajlı filmi, “Suyun Öteki Yanı”nı 1991’de çekti. Bu filmiyle birçok ödül aldı. Sinemada asıl ününü ise “Salkım Hanım’ın Taneleri” filmi ile kazandı. 2002’de TRT’den emekli oldu. Sanatçı, emekli olduktan sonra özel televiz­yonlar için dizi film projeleri üretmeye başladı. Dizilerin kiminde yapımcı kiminde ise proje tasarımcısı olarak görev aldı. “Kurşun Yarası”, “Çemberimde Gül Oya”, “Ihlamurlar Altında”, “Hatırla Sevgili”, “Karayılan”, “Asi”, “Gönülçelen”, “Kasaba”, “Bu Kalp Seni Unutur mu?”, “Her Şeye Rağmen” adlı yapımlar, Türk dizi sektö­ründeki “klasikler” arasında yer aldı.

    METİN AROLAT (1972-2024)

    ‘Çapulcu’ sanatçının sahnede ölümü

    ardindan-metin

    Şarkıcı ve yönetmen Metin Arolat sahnede şarkı söylerken aniden fenalaştı ve yere yığıldı. Hastaneye kaldırılan sanatçı tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Henüz 52 yaşındaki Arolat’ın kalp krizi geçirdiği açıklandı. 1972 doğumlu Murat Arolat’ın babasının büyük dedesi Hasan İzzet Paşa, dedesi şair Ali Mümtaz Arolat, amcası gazeteci Osman Saffet Arolat, kuzeni ise mimar Emre Arolat’tı. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünden mezun olan Arolat, ilk defa 1995’te çıkardığı albümle adını duyurmuştu. Metin Arolat 2013’te yaşanan Gezi hadiselerine aktif desteğiyle de biliniyordu. 2017’de cumhurbaşkanı adayı olan Erdoğan’ın vizyon belgesi top­lantısına da davet edilen Metin Arolat, kendisini “Ben çapulcu Murat Arolat” diye tanıtmıştı. Arolat, toplantıya katılmasına gösterilen tepkinin ardından yaptığı açıklamada, Erdoğan’a “Siz dedikleriniz de biz dedikleriniz de, başı açık olan da kapalı olan da her zaman kopmadan biz olarak kalacağız…” dediğini söylemişti.

    AHU TUĞBA (1955-2024)

    Türk sinemasının cesur ve ‘vamp’ kadını

    ardindan-ahu

    1970’lerin sonunda sinema oyunculuğuna başlayan Ahu Tuğba, ABD-Miami’de yaşamını yitirdi. Gerçek adı Tuğba Çetin olan oyuncu 1955’te İstanbul’da doğdu. Robert Lisesi’nden mezun olduktan sonra gittiği Kanada’da üniversite eğitimini yarım bıraktı. Tesadüfen sinemaya başlayan Çetin, Ahu Tuğba adını kullanmaya başladı. 1973’te başladığı sinema kariye­rinde 50’ye yakın filmde rol aldı; esas ününe 80’li yıllarda ulaştı ve bu yılların “vamp kadın” sembollerinden biri oldu. Sinemanın krize girdiği yıllarda sah­neye de çıkan Ahu Tuğba, evlilikleri ve yaşam tarzı ile de sürekli gündemdey­di; dobra sözleri ile hafızalara kazındı. Tam 10 defa evlenen ünlü oyuncunun Arnavut asıllı ABD vatandaşı Timmy Alejtanij ile yaptığı evlilikten bir kızı da oldu. Miami’de yaşayan oyuncu bir süredir tedavi görüyordu.

    METE SAKPINAR (1954-2024)

    ardindan-mete

    Müstesna bir müzik insanı

    1991’den beri İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü hocalarından Mete Sakpınar 70 yaşında vefat etti. Son günleri­ne kadar konservatuvarda füg dersleri vermekte olan besteci-eğitimci 1954’te Ankara’da doğdu. Opera sanatçıları Hasbiye Sakpınar ile Sadi Sakpınar’ın oğlu olan sanatçı, ilk müzik eğitimini ailesinden aldı. 1975’te Ankara Devlet Konservatuvarı’na giren Mete Sakpınar eğitimine yurtdı­şında devam etti. Ürettiği eserler Türkiye ve yurtdışında birçok orkestra tarafından seslendirildi.

  • Tiyatroya, yazarlığa, sunuculuğa bir ışık

    Tiyatroya, yazarlığa, sunuculuğa bir ışık

    Tiyatronun önemli kayıplarından biri de Kenan Işık’tı. 1947’de Malatya’da doğan Işık, öğrenciliği sırasında oyunculuğa başladı. 1972’de Devlet Tiyatroları sanatçısı oldu. Oyunculuğunun yanısıra oyun yazarlığıyla da tanındı. Yaşamı boyunca birçok ödül aldı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın genel sanat yönetmenliğini yaptı. Kariyerine gazeteciliği de ekledi. Yeni Yüzyıl, Yeni Binyıl ve Akşam gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan Işık, kısa bir süre Star televizyonunda ana haberleri sundu. Geniş kitleler tarafından tanınması ise “Kim 500 Bin İster?” programıyla oldu. Enflasyon ne­deniyle adı “Kim Milyoner Olmak İster?” olarak değiştirilen progra­mı yaklaşık 15 yıl boyunca sundu. 21 Mart 2014’te beyin kanaması geçiren sanatçı, 10 yıl boyunca yoğun bakımda kalmıştı.

    ardindan-kenan

    AYDEMİR AKBAŞ (1936-2024)

    Komedi filmlerinin ünlü oyuncusuydu

    Aktör ve spor yazarı Aydemir Akbaş 88 yaşında öldü. 1936’da İs­tanbul’da doğan ve Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gören Akbaş, bir süre gazetecilik yaptı. Arkadaşlarının yönlendirmesiyle tiyatroya başladı ve birçok önemli oyunda rol aldı. 1960’larda sinemaya geçti. 1970’li yıllarda ise erotik komedi diye anılan seks filmlerinin yıldızı oldu. 2000’lerden itibaren İbrahim Tatlıses’le birlikte çalışmaya baş­ladı, senaryolar yazdı. Yaşamının son günlerine kadar birçok dizi ve filmde rol almayı sürdürdü. Akbaş aynı zamanda Galatasaray kulübü üyesi ve takımın tutkulu bir taraftarıydı. Tabutu Galatasaray bayra­ğına sarılan ünlü oyuncu, doğduğu Feriköy’de toprağa verildi.

    ardindan-aydemir

    TUNCAY AKÇA (1963-2024)

    ‘Hababam Sınıfı’ bir kişi daha eksildi

    ardindan-tuncay-2

    Rıfat Ilgaz’ın eserinden uyarlanan “Hababam Sınıfı” filmlerin­de “Bacaksız” rolüyle tanınan oyuncu Tuncay Akça 61 yaşında İstanbul’da yaşamını yitirdi. Kastamonu doğumlu Tuncay Akça’nın hayatı, çocukken ayakkabı boyacısı olarak “Hababam Sınıfı”nın çekildiği sete gitmesiyle değişti. Sette ayakkabı boyar­ken attığı kahkaha Ertem Eğilmez’in dikkatini çekince, filmde çocuk oyuncu olarak rol aldı. 11 yaşında başladığı sinemada 43 yılda “Bizim Aile”, “Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı”, “Hababam Sınıfı Uyanıyor”, “Gülen Gözler”, “Bebek”, “Yol”, “Mavi Mavi”, “Selamsız Bandosu”, “Yılmaz Güney: His Life, His Films”, “Bizimkiler”, “Talih­siz Bilo”, “Hababam Sınıfı Üç Buçuk”, “Hababam Sınıfı Merhaba”, “Hababam Sınıfı Askerde”, “Yalancı Yarim” ve “Öğrenci İşleri”nin de içinde bulunduğu 100’den fazla yapımda rol aldı. Akça’nın cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’na defnedildi.

    ardindan-tuncay-1

    MARIA BRANYAS (1907-2024)

    117 yıllık bir ömür sürdü

    Yaşayan ve bilinen en yaşlı insan Maria Branyas artık yaşamı­yor; 19 Ağustos’ta 117 yaşında öldü. 4 Mart 1907’de San Francis­co-California’da doğan Branyas, Katalan kökenli İspanyol göç­meni bir ailenin çocuğuydu. Ailesiyle birlikte 1915’te Katalonya’ya döndü. 1931’de travmatolog Joan Moret ile evlendi ve 3 çocuğu oldu. 2000’de 93 yaşındayken zatürreye yakalandıktan sonra huzure­vine taşındı. Hareket kabiliyeti bozuluncaya kadar egzersiz yaptı, piyano çaldı ve işitme kaybı nedeniyle iletişim kurmak için “sesten metne” platformunu kullandı. Branyas, Fransız Lucile Randon’un ölümünün ardından 17 Ocak 2023’te resmen dünyanın yaşayan en yaşlı insanı oldu. İleri yaşına rağmen akıl sağlığının ve hafızasının iyi olması bilimsel araştırmalarda ele alındı.

    ardindan-maria

    GÖKÇE AKÇELİK (1972-2024)

    Türkiye’de ‘bir dönemin, bir neslin sesi’

    Türkiye’de 90’lardan sonra müzik tarihine geçen ünlü grup Replikas’ın kurucusu ve solisti Gökçe Akçelik 47 yaşında öldü. 5 albüm yayınlayan ve birçok filme müzik yapan Replikas bir dönemin önemli gruplarındandı. Ciddi bir dinleyici kitlesi­ne hitap eden grup Avrupa’da birçok ülkede de konserler verdi. Grubun kurucusu Gökçe Akçelik’in erken ölümünün ardından Kaan Sezyum Birgün gazetesindeki köşesinde “Türkiye için bir dönemin, bir neslin sesini kaybettik” diye yazdı. Önemli müzis­yeni saygıyla anıyoruz.

    ardindan-gokce

    UĞUR TAŞDEMİR (1965-2024)

    Hollywood yıldızlarını onun sesiyle sevdik

    Temmuz ayının sonunda Oyuncular Sendikası’nın X hesa­bından yapılan paylaşım sanat dünyasında bir kaybı daha duyurdu: “Değerli üyemiz Uğur Taşdemir’i kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Ailesine ve tüm sevenlerine sabır dileriz…” Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğunun yanısıra seslendirme sa­natçısı olarak da tanınan Uğur Taşdemir, 1965 Yozgat doğumluydu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunuydu ama tiyatroya gönül verdi. Amatör olarak başladığı oyunculuğu 1989’dan itibaren profesyonel işe dönüştürdü. Tiyatronun yanısıra sinemada, dizi ve filmlerde çeşitli roller üstlendi. Aynı zamanda seslendirme yapma­ya başladı. Birçok Hollywood yıldızının Türkçe seslendirmesini yapan Taşdemir, en çok aktör Nicolas Cage’in sesi olarak tanındı. “Elm Sokağı Kabusu” dizilerinin karakteri Freddy Krueger’i ses­lendirdi. Kendi atölyesinde seslendirme eğitimi de veren Uğur Taş­demir, 28 Temmuz 2024’te kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

    ardindan-ugur
  • Bağımsız sinemanın yaman kadını

    Bağımsız sinemanın yaman kadını

    Onu büyükler “A Woman Under the Influence”, yeni nesil ise “The Notebook”taki derin ve incelikli performansıyla hatırlıyor. Bugün ekranda geleneksel kalıpların dışına çıkmış, çetin ceviz kadınlar görüyorsak büyük ölçüde onun sayesinde.

    Ağustos’un 14’ünde ha­yata gözlerini yuman, Amerikan bağımsız sinemasının efsane oyuncusu Gena Rowlands, 2015’te Akademi Onur Ödülü’nü alırken “oyuncu olmanın en güzel yanı ne biliyor musunuz? Yalnızca bir değil, birçok hayatı birden yaşamak” demişti. Derin ve incelikli per­formanslarıyla iz bırakan Row­lands sinemada yoğun duygular­la boğuşan korkusuz kadınları ölümsüzleştirdi. Bugün ekranda dürüst, sınırları aşan, geleneksel kalıpların dışına çıkmış çetin ceviz kadınlar görüyorsak büyük ölçüde onun sayesinde.

    Madison-Wisconsin doğum­lu Gena Rowlands siyasetçi bir babanın ve oyuncu bir annenin kızıydı. Çocukluğunu, okuduğu romanlardaki karakterleri nasıl canlandıracağını hayal ederek geçiren Rowlands, önce Wis­consin Üniversitesi’nde biraz oyalandıktan sonra 1950’de New York yolunu tuttu. American Academy of Dramatic Arts’da oyunculuk eğitimi alırken daha sonra yaratıcı ortağı ve filmleri­nin yıldızı olacağı John Cassa­vetes ile tanıştı. 1954’te evlenen çift, yönetmen Cassavetes 1989’da hayata veda edene kadar birlikte 10 film yaptı. Amerikan bağımsız sineması dendiğinde akla ilk gelen isimlerden olan John Cassavetes ve Gena Row­lands, stüdyo sisteminin dışında çalışabilmek, istedikleri gibi filmler yapabilmek için evlerini ipotek ettiler. Ağırlıklı olarak Los Angeles’taki evlerinde çek­tikleri, arkadaşları Peter Falk, Ben Gazzara ve Seymour Cassel gibi oyuncuların rol aldığı “A Woman Under the Influence”, “Gloria”, “Faces” gibi filmlerde işçi sınıfının, “önemsizlerin”, “sıradan” denen insanların hika­yelerini anlattılar.

    ardindan-gena-1
    Gena Rowlands (üstte) ve John Cassavetes, birlikte birçok filme imza atmış, bugün bağımsız sinemanın temel taşlarını döşemiş bir ikiliydi.
    ardindan-gena-2

    Gena Rowlands, kariyeri boyunca yaptığı bilinçli ter­cihlerle kadınların ekrandaki temsilini yeniden tanımlamış bir oyuncu. En kırılgan karak­terleri bile gustoyla, asaletle ele almasıyla ünlü bir yıldız. Oscar adayı olduğu “A Woman Under the Influence” (1974), ruhsal bozuklukları hayatın bir parçası olarak, küçümsemeden, anlayış ve incelikli olarak o güne kadar sinemada alışılmadık bir biçimde göstermesi bakımından değerli. Gloria (1980) ise ünlü oyuncuyu mafya patronu eski sevgilisi tarafından tehdit edilen bir dansçıyı anlatıyor. Mafya­dan kaçmaya çalışan küçük bir çocuğu kanatlarının altına alan Gloria ile zorbalığa meydan oku­yan yaman bir kadının sinema tarihindeki olağanüstü perfor­mansına tanık oluyoruz.

    Rowlands’ın oyunculuğu yalnızca Cassavetes’in film­lerinden ibaret değil elbette. 1988’de Woody Allen’ın “Another Woman” filminde Mia Farrow’la karşılıklı, 1991’de Jim Jarmus­h’un “Night On Earth”ünde ise Winona Ryder’la birlikte rol aldı. Ayrıca televizyonda “The Skele­ton Key” ve “Monk” dizilerinin oyuncu kadrosundaydı. Son filmi ise 2014 tarihli “Six Dance Lessons in Six Weeks”ti. Gena Rowlands, Oscar adaylıklarının yanısıra 3 Primetime Emmy, 1 Daytime Emmy ve 2 Altın Küre ödülü sahibi.

    Üç çocuk annesi olan oyuncu tıpkı sinemacı oğlu Nick Cassa­vetes’in “The Notebook” (2004) filminde canlandırdığı karakter gibi hayatının sonlarına doğru Alzheimer ile mücadele etti. Hâtırası, haysiyetini korumaya ant içmiş hassas ruhlar ve yalnız kalplerde yaşayacak.

    Defne Akman

  • Tarihe mecbur kılınmış bir hayat

    Tarihe mecbur kılınmış bir hayat

    Kürt aydın, hekim, eski TİP milletvekili Tarık Ziya Ekinci’nin yaşamı 100 yıllık cumhuriyet tarihinin ve eşitlik mücadelesinin aynası gibiydi. 99 yıllık yaşamında büyük çileler çekti ama doğru bildiklerini ve meşruiyeti savunmaktan vazgeçmedi.

    Bazı insanlar çok öne çık­masalar da yaşadıkları toplumun aynası gibidir; yaşadıkları toplumun kırılma noktalarının yansımasıdır. 15 Ağustos’ta ölen Tarık Ziya Ekinci bu nadir insanlardandı. 1926’da Şeyh Sait isyanının bastırıldığı Lice’nin ateşi içinde doğmuş, hayatı boyunca eşitlik için mücadeleden vazgeçmeden bildiği yoldan yürümüştü. Köy­den çıkıp İstanbul’da tıp tahsil eden (1949 mezunu) ve eğitim hayatında kaldığı Dicle Talebe Yurdu’nda siyasi görüşleri ma­yalanan Tarık Ziya, uzmanlığı için gittiği Paris’te sosyalizmle tanıştı.

    Anılarında çocukluğundan başlayarak yöresindeki toplumsal yaşamı ayrıntılarıyla anla­tan Tarık Ziya, dönemin siyasal olaylarının da gözlemcisiydi. Diyarbakır’da bir hekim olarak hayatını sürdürürken 1957 se­çimlerinden itibaren aktif siya­sete katıldı. Tek parti iktidarına karşı demokrasi arayışını ilkin Hürriyet Partisi’nde, daha sonra CHP’de sürdürdü. 1960’tan son­ra Hürriyet Partisi’nden CHP’ye geçenler bu defa Yeni Türkiye Partisi’nde bir arayışa girdi. Bu güzergahtaki son nokta ise 1962’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ydi. Önde gelen birçok Kürt aydını ile birlikte Tarık Ziya Ekinci de TİP’e katıldı.

    ardindan-tarik-1
    Tarık Ziya Ekinci, İstanbul ve Diyarbakır’da düzenlenen törenlerin ardından Diyarbakır’da toprağa verildi.
    ardindan-tarik-2

    Meslek odalarında yönetici olarak da görev yapan, Diyar­bakır Tabip Odası’nın kurucusu Tarık Ziya’nın yakın arkadaşla­rıyla TİP’e katılımı partiye güç verdi. Kendisi de 1965 seçim­lerinde Diyarbakır milletvekili seçildi. “Doğulular grubu” olarak parti içinde etkin olan Kürt ay­dınlarının önemli bir eylemi de 1967’deki “Doğu mitingleri” oldu.

    Tarık Ziya, TİP yönetimin­deki görevini sürdürürken Di­yarbakır’a döndü ve DDKO’nun (Devrimci Doğu Kültür Ocak­ları) şubesinin kurulmasına katkıda bulundu. TİP içindeki ayrışmada Mehmet Ali Aybar’ın görüşlerini savunan Tarık Ziya, 12 Mart döneminde mahkum edildi, iki yıl Diyarbakır hapis­hanesinde yattı.

    12 Eylül 1980 darbesi sonra­sında da Diyarbakır’daki evinde gözaltına alınan Tarık Ziya ağır işkencelerden geçti ve 3 ay sonra serbest bırakıldı. 1982’de kaçak olarak yurtdışına çıktı ve Paris’te yıllarını geçirdi, burada mesleğini icra etti.

    Ömrü boyunca demokrasiden vazgeçmedi, bir sosyalist olarak meşruiyeti savundu.

    Lice’den Paris’e Anılarım başlı­ğı altında topladığı 1050 sayfalık kitabı gözlemler kadar tanık­lıkları açısından da yalnızca si­yaseten değil tarihsel olarak bir dönemi anlamak için elzemdir.

    Masis Kürkçügil

  • ‘Hiç ölünmeyecek-miş gibi’ kendini sahneye bıraktı…

    ‘Hiç ölünmeyecek-miş gibi’ kendini sahneye bıraktı…

    Türk tiyatrosunun duayen sanatçılarından Genco Erkal, yönettiği-oynadığı oyunlarla yakın tarihimizin bir kültür abidesiydi. Hem ülkemizde hem yurtdışında gerçekleştirdiği projelerle, benzersiz performansı ve çalışkanlığıyla müstesna bir entelektüel olan Erkal; özellikle gençlerin yetişmesi ve tiyatronun tüm Türkiye’de yaygınlaşması için uğraşmıştı.

    Bu yazıyı suya bakarak yazmak isterdim. Bu biraz da size bakmaktı benim için. Tiyatrodan sonra yüzmek miydi acaba tutkunuz? Suyun içinde kendinizi tiyatro sahnesinde gibi mi hissediyor­dunuz? Bilmiyorum. Suya girer, bir zaman sonra gözden kaybo­lur, uzunca bir süre dönmezdi­niz. Biz gözümüz denizde sizi beklerdik. Biraz endişelenirdik. Her seferinde yeni bir şey keş­fetmiş hınzır ve muzip bakış­larla çıkardınız suyun içinden. Sürekli çalışırdınız. Bu kadar çalışkan bir insan tanımamış­tım hayatımda…

    Şimdi sizinle ilgili yazıları okuyorum; yakın arkadaşları­nızın, tiyatronuza kurulduğun­dan beri tanıklık etmiş akade­misyenlerin, eleştirmenlerin yazılarını… Ve Nâzım Hikmet’in meşhur dizeleri geliyor her seferinde: “… Ona sorarsanız mikroskobik bir zaman / Bana sorarsanız 10 senesi ömrümün.” Tabii sizin vurgularınızla… Evet, ben sizin hayatınızın çok küçük bir diliminde yer aldım; bunu hep bildim; ancak bu benim hayatımın öyle büyük bir alanını kapladı ki…

    1980 sonları… Herkes gibi ben de sizi tanıyordum. DTCF tiyatro bölümünde okurken hocalarım Sevda Şener, Ayşegül Yüksel, sizin Türk tiyatrosuna katkı­larınızı, kimseye benzemeyen oyunculuğunuzu, yönetmen ve dramaturg olarak repertuvara kattığınız uyarlamalarınızı, sanatın her alanındaki bilgini­zi-hakimiyetinizi anlatırlardı. Sizinle tanışmadan, benim için “tiyatro insanı nasıl olunur”un ete-kemiğe bürünmüş hâliy­diniz. Neden olmasın? Belki bir gün bu büyük aktörle aynı sahneyi paylaşabilirdim.

    BEN BERTOLT BRECHT
    “Ben Bertolt Brecht” (2011) oyununda Genco Erkal ve Tülay Günal.

    80 sonlarında iki oyun, herkeste olduğu gibi bende de iz bırakmıştı: “Bay Puntila ile Uşağı Matti” (1987-1988) ile “Aslan Asker Şvayk” (1990- 1991). Bugüne kadar gördüğüm oyunculuğun çok dışında, sıradışı, devingen, bedenini bir dansçı ustalığında kullanan bir aktör vardı. Sahnedeki sandal­yeleri üstüste yığmış, bir “dağ” yaratmış, bize bunun bir “dağ” olduğuna inandırmıştınız. Bir illüzyonun böyle bir sahicilikle sergilenmesine şahit olmamış­tım hiç. Sonra kolayca o sandal­yelerin en tepesine çıkıp, çok da zor bir şey değilmiş gibi oradan konuşmaya devam ettiniz.

    Devlet Tiyatrosu’nda mecburi hizmet görevimi yerine getir­mek için Diyarbakır’daydım. 1993-1995 yılları. Türkiye’nin zor zamanları. “Bir Delinin Hatıra Defteri”yle turneye gel­diniz. Tek kişiydiniz sahnede… Oyun bittiğinde derin bir ses­sizlik olmuştu. Ardından elinizi yüreğinize götürerek seyirciyi selamladınız. Seyirciyle kurdu­ğunuz ilişkiyi, tiyatronuzu ne de güzel özetliyordu bu hareke­tiniz. Ve dinmeyen alkışlar… Er­tesi gün kaldınız Diyarbakır’da ve akşam oyunumuzu izleyece­ğiniz haberi geldi. Bunun yolun başındaki genç bir oyuncu için ne kadar kıymetli olduğunu nasıl anlatabilirim ki… Nor­malde turnenize devam edip, 1 gün dinlenip oyuna çıkmanız gerekmez miydi? Bunu bize, genç oyunculara güç vermek için yapmıştınız.

    Gençlik sizi hep heyecan­landırdı. Hem de çok. Sivas’ta Madımak katliamını unuttur­mamak için sahnelediğiniz “Sivas’93” oyununa gelen genç seyirciler nasıl da sevindiri­yordu sizi. 4 lisanı ana diliniz gibi konuşmanız ve oynayabil­meniz, sadece içinde yaşadı­ğınız bu toplumun değil bütün toplumların sanatçısı olmanız demekti. 1993-98 arasında Avignon Festivali’nde sergi­lediğiniz oyunlar; 28 ayrı rol kişisini büyük bir ustalıkla can­landırmanız; sonrasında bütün salonun tıpkı Diyarbakır’daki gibi sessizliğe bürünmesi… Ve o büyük sessizlikten sonra kopan alkış tufanının dakikalarca sürmesi… O günün şahidi sevgi­li Tilbe Saran anlatmıştı.

    Yine 90’ların sonlarına doğru, Simyacı romanının dünyada olduğu kadar ülkemizde de büyük ilgi gördüğü zamanlardı. Fransa’da Mehmet Ulusoy’un tiyatrosu Théatre de Liberté’de Fransız oyuncularla oynamış­tınız bu oyunu; bu defa burada Dostlar Tiyatrosu prodüksiyonu olarak yapmak istiyordunuz. Yönetmen tabii büyük usta, Mehmet Ulusoy’du (Mehmet Ulu­soy’un yeteneğinin, deliliğinin ve dehasının sizin oyunculuğunuza ve tiyatronuza çok şey kattığını söylerdiniz hep).

    ardindan-genco-2

    Türkiye’de sergilenecek oyun için bir erkek ve bir kadın oyuncu aranıyordu. Ben olabilir miydim? Sanmıyordum; İstan­bul’da çok iyi oyuncular vardı. Ertesi gün telefonum çaldı. Siz arıyordunuz: “Mehmet Ulusoy seni Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği ‘12. Gece’ oyununda izlemiş ve ‘o kızla çalışmak istiyorum’ dedi.” Mutluluğumu anlatacak kelime yoktu. Telefonunun bir ucunda öylece kalakalmıştım.

    Sahne üzerindeki beraberli­ğimiz böylece 1996’da “Simyacı” ile başladı. Sizin deyiminizle “gezginci” bir tiyatroyduk. Anadolu yolları kazan, biz kepçe. Her gittiğimiz şehirde büyük bir sevgi ve saygıyla karşılanı­yordunuz. Oyunların güvenlik gerekçesi ile yasaklanması; emniyet görevlilerinin oyun metinleri okuyup incelemesi ve “eğer uygun görürlerse” oyunun oynanmasına izin verilmesi; sürekli olarak sivil polisler tara­fından takip edilmemiz…

    Özel tiyatroların, hele ikti­darların korkulu rüyası olan politik tiyatro yapıyorlarsa, işleri maddi-manevi çok daha zordu. Kadıköy Halk Eğitim’deki oyunu­muz öncesinde, yüzlerce ülkücü “demokratik tepkilerini” göster­mek için tiyatronun çevresini sardığında, siz yine de “oynaya­cağız” dediniz. Seyircimiz de bizi bekliyordu ve hiçbirinde ne bir endişe ne de bir korku vardı. Ce­saret bulaşıcıydı. Oyun sonrasın­da arka kapıdan polis korumaları eşliğinde çıkabildik. Bütün bun­lar size yıldırmak şöyle dursun, daha da kamçılıyordu.

    ardindan-genco-3
    Genco Erkal, dünyaca ünlü besteci-piyanistimiz Fazıl Say’la birlikte birçok projeye imza atmıştı.

    Öncüydünüz, ilklerin insa­nıydınız hep. Genç oyuncular, sizin için bağımsız tiyatronun sönmeyen ateşiydi. “Genç Oyun­cular” dönemindeki hayaliniz de, bu anlamda çok gerçekçiydi: İstanbul veya Ankara’da değil, Anadolu’da yarı-ödenekli bir bölge tiyatrosu kurmak istediniz. Pilot bölge Adana idi. Ancak ne belediyelerden ne de muhtemel sponsorlardan destek gelmedi. Füsun Akatlı “Nelerle ve kimler­le gurur duyulacağını bilen bir toplum olsaydık, alnında ışığı hisseden ve toplumu tiyatro bilinci ile kucaklayan bu tiyatro adamımız ile gurur duyardık” yazmıştı bir yazısında. Ancak bu ülkeyi seven insanların, aydınla­rın, siyasetçilerin, gazetecilerin, sanatçıların payına hep hapislik, suikastlar, sürgünler düşüyordu. Onların sesi, yüreği oldunuz.

    1999’da tekrar Devlet Tiyatro­su’na döndüm. Yıllar yılları ko­valadı. 2011’e geldik. Bir gün yine telefonum çaldı ve yine sizdiniz. “Ben Bertolt Brecht” dediniz; “beraber çalışalım mı?”

    ardindan-genco-4

    Bu defa daha da kararlıy­dım; “illallah” deyinceye kadar yanınızdan ayrılmayacaktım. Sonrasında her aradığımda, “yine ne istiyorsun başımın be­lası” dediğinizde, ben de “tamam doğru yoldayım” diyordum. Muammer Karaca’da ilk oyun. Bu olağanüstü güzel ve tarihî sahne için hep endişe içindey­diniz. Sonra “sağlamlaştıraca­ğız” bahanesi ile çıkardılar bizi. Derinlerinizde bir yerde, bir daha burada oynayamayacağı­nızı biliyor gibiydiniz. Ama yola devam ettiniz. Yurtiçi-yurtdışı turneler, iktidarın artık nefes aldırmaz baskısı, sponsorların korkup çekilmesi…

    ardindan-genco-5
    Genco Erkal, yurtdışında sahneye çıkmadan önce Fransızca repliklerine bakıyor…

    Sonra 2013’te Gezi hadiseleri, gençlerin kendiliğinden hareke­ti, siyasetin sahiplenmesinden önceki o dolaysız-örgütsüz ama kararlı direniş… Aynı yıl “Yaşa­maya Dair”i sahneye taşımanız… 2015’teki o malum darbe teşeb­büsü… İfade özgürlüğü, insan hakları, adalet ve eşitliğin sürekli tehdit altında olması, hattâ ne­redeyse ortadan kalkması… 2016’da “Güneşin Sofrasında Nâzım ile Brecht.” Ardından yine ve yeniden benzer olaylar, mahkemeler… “Hiç yorulduğu­nuz, yıldığınız olmuyor mu?” diye sormuştum bir defasında “hiç ölünmeyecek-miş gibi yaşayan” adama. Gülmüştü. “Aksine” demişti, “bunlar beni ayakta tutuyor.”

    Kendisiyle dalga geçebilen nadir insanlardandınız. Ken­dinizi değil yaşamı, tiyatroyu, memleketi ciddiye aldınız. Hem de hiçbir şey beklemeden. Selçuk Metin’in çektiği, senaryosunu sizin yazdığınız “Genco” belgese­linde dediğiniz gibi: “Bir görevim var benim. Görevim insanları mutlu etmek, onlara moral ver­mek, umut aşılamak.” Dediğim gibi, ben sizin kadar çalışkan bir insan görmedim ve sizden çok şey öğrendim. Ustam, hocam, yönetmenim, sahne arkadaşım, sırdaşım, dostum… Suya bırakır gibi bıraktınız kendinizi sahneye ve bu hayata.

  • Çanakkale muharebe alanları Şahin Abi’yi bağrına bastı…

    Çanakkale muharebe alanları Şahin Abi’yi bağrına bastı…

    Hayatını 1915’teki Çanakkale muharebelerinin araştırılmasına adamış; gerek yazdığı kitaplar-makaleler gerekse yetiştirdiği insanlarla yakın tarihimizin bu en önemli safhalarından birine ışık tutmuş bir uzmandı. Bu müstesna insan, özellikle coğrafya bilgisi ve coğrafya koruması olmadan, bir tarihî devamlılık da sağlanamayacağını öğretmişti.

    Ardindan-Aldogan-2
    1915’te yaşananları gün gün, metre metre, tüm hadiseleriyle bilen ve bunları paylaşan müstesna bir insan…

    Bugün eğer tüm ağır sorunlara rağmen hâlâ bu memlekette varola­biliyorsak, bunu şüphesiz büyük oranda Mehmed Âkif Ersoy’un “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. / Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı…” dizelerindeki fedakarlara borçluyuz. Şehit oğulları-torun­ları bu vatanı kurtaran, yeniden kurulmasını sağlayan ana-ba­balarını bir ölçüde unutmadılar ama; ilk mısrada geçen “toprağı tanımak” konusunda onların ke­miklerini sızlattılar. Atalarımızın kemiklerini önemsemedik biz; Âkif’in öngördüğü gibi maalesef onları incittik.

    Sonra bir insan belirdi 70’li yıllarda Gelibolu Yarımadası’nda. Çocukluğundan beri ailesiyle buraya geliyordu ama, artık farklı görüyordu coğrafyayı. 12 Mart darbesi öncesinde emekli edilmiş bir deniz subayıydı; 70’li yılların başından itibaren, sivil uzun yol gemilerinde, makine dairelerin­de hayat mücadelesi verdi:

    Şahin Aldoğan.

    Elindeki kıt-kısıtlı kaynaklarla arazide dolaşmaya, hatta arazide yatıp-kalkmaya başlaması, notlar alması… Etrafta görenlerin ken­disini defineci sanıp jandarmaya ihbar etmesi… Çanakkale muha­rebelerini araştırdığını söyleye­rek devleti ikna etmeye çalış­ması… Nihayet gerek otoritenin gerekse köylünün “ya bu kafadan hasta” falan deyip kendisini rahat bırakması… 74’te bölgenin millî park ilan edilerek biraz olsun korunmaya başlanması…

    Ardindan-Aldogan-1
    Şahin Aldoğan, Gelibolu Yarımadası’ndaki muharebe anı ve izlerini takip eden ve yaşatan bir zaman yolcusuydu.

    80 darbesiyle bölgede baş­layan sembolik şehitlik yapma faaliyetleri… Ayrıca heykel, bay­rak, yol, tuvalet, çam ağacı dikme faaliyetlerinin hız kazanması… Tüm bunlar olup biterken ve muharebe arazisi devlet eliyle rezil edilirken, kimsenin Şahin Aldoğan’a hiçbir şey şey sorma­ması-danışmaması… Otobüs turizmiyle beraber bölgenin do­kusunun-çehresinin tamamen değişmeye başlaması…

    90’ların ikinci yarısında tanıdım Şahin Abi’yi. O yıllarda Yarımada’ya yerleşip arazide çalışmaya başlamama sebep olan insandır. Onun bilgisi ve yaklaşı­mı, alışık olmadığım tarafsızlığı, tarihî data’ların ancak arazi tetkikiyle bir bilgiye dönüşebile­ceğini (konfirme edilebileceğini) anlatması… ve bunun için de arazinin doğal yapısının kıs­kançlıkla korunması gerektiğini aktarması…

    Onunla yollarımızın kesiş­mesi, 1915’te bu vatanı erken bir yıkımdan koruyan askerin, başta Mustafa Kemal Bey olmak üzere tüm değerli komutanların mirası, yani bu toprak sayesindeydi. Bas­tığımız yerleri tanımak istiyor­duk. Metre metre, gün gün, saat saat… Kim ne yazmış? O yazılan cümle hangi anlamda kullanıl­mış? Hangi günlükte hangi detay var? Kim doğru kim yalan söy­lüyor? Şahin Abi’nin buna cevabı basitti ama arkasında engin bir birikim vardı: “Gürsel Bey, bizde muharebe sırasında İngiliz-A­vustralyalı gibi günlük tutma geleneği yok malum; bunlar bizim tarafta çok nadir. Yazılan­ların büyük çoğunluğu savaş bittikten sonra. Eh, yazanlar da tabii hayatta kalanlar. Şüphesiz aralarında namuslu olanlar da var ama, yine de hepsine mesafeli yaklaşmalıyız.” Zaten mesele de mesafeyle ilgiliydi. Zira Şahin Abi, x hatıratındaki bir cümle­yi okuyup “yazarın bahsettiği noktadan intikal edilen noktaya, üstelik muharebe koşullarında, üzerinde şu kadar ağırlık olan piyadenin-mekkarenin o kadar kısa sürede intikal etmesine teknik olarak imkan yoktur” diyordu. Coğrafyayı bilmeden savaş tarihini bilmenin imkansız olduğunu ondan öğrendim ve ben de gücüm-imkanım yettiğin­ce, onun yanında çıraklık ederek Gelibolu muharebe alanlarını belledim.

    Ardindan-Aldogan-3
    Aldoğan, yapılan askerî törenden sonra Büyük Anafarta köyü mezarlığında, vasiyet ettiği yere defnedildi.

    2005’te Şahin Abi’yle ortak yazdığımız Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanları Gezi Rehberi kitapları bugün konuyla ilgili en önemli referans eserler arasında. Ancak şunu belirtmem lazım: Bu kitapları esas olarak ben yazdım! Zira Şahin Abi’nin yazı dili neredeyse hiç yoktu. Tabii bunlardaki bilgilerin yüzde 80’inden fazlası Şahin Abi’ye aitti; yani o söyledi ben yazdım, düzen­ledim. “Kalem efendisi sensin” demişti bana arazinin efendisi. Bununla birlikte neredeyse her bir cümle için benimle didişme­sini, hattâ küsüp gitmesini ve tekrar ve tekrar yeniden oturup çalışmaya başlamamızı unuta­mam. Onunla beraber 2000’lerin başında Atlas dergisinde, sonra bizim dergimizde yaptığımız/ yazdığımız arazi çalışmaları literatüre girmiştir. Mustafa Ke­mal’in arazi üzerindeki rotasını 87 yıl sonra saptayan-belirle­yen-yorumlayan insan evladı Şahin Aldoğan’dır. Fransız sektörünü (Kerevizdere) ilk defa bilimsel anlamda tetkik ve analiz eden (Francine Roussanne’la bir­likte) odur. Kireçtepe’den Tenger Dere’ye Çanakkale muharebe arazisinin her iki tarafını da gün gün, metre metre, yaşanan hadi­selerle birlikte bellemiş, dünya­nın bu coğrafyasının uzak ara 1 numaralı bilginiydi o (okusaydı “sil onu Gürsel Bey, yapma Allah aşkına” derdi).

    Şahin Abi bu dünyadan geçmedi, kaldı burada ve hep kalacak. Onu Büyük Anafarta köyündeki mezarlığa gizledik ama, hep yanımızda olacak. Onun yetiştirdiği gençler, arazi uzmanları Çanakkale’yi ge­leceğe taşıyacak. Eğiliyorum önünde.

    Ardindan-Aldogan-4

    FERİT EDGÜ (1936-2024)

    Türk edebiyatında bir usta, nadir bir entelektüel yazar…

    88 yaşında yaşama veda edan Ferit Edgü, çağdaş Türk edebiyatının en önemli ve verimli isimlerindendi. Roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri, biyografi, inceleme gibi birçok türde eser verdi; dünya edebiyatının başeserlerini de Türkçeye kazandırdı.

    Türk edebiyatının usta ve en üretken isimlerinden Ferit Edgü 88 yaşında hayatını kay­betti. İstnabul doğumlu yazar, İstanbul Güzel Sanatlar Aka­demisi resim bölümünde aldığı eğitimine Paris’te devam etti. Académie du Feu’de seramik öğrenimi gördü; Sorbonne’da felsefe, Louvre’da sanat tarihi kurslarına katıldı.

    Sonrasında edebiyatçı kim­liğiyle öne çıkan Ferit Edgü, roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri, biyografi, inceleme gibi birçok türde eser verdi. Kurucusu olduğu Ada Yayınları ile çağdaş Türk edebiyatının önemli çalışmalarını yayımla­dı; dünya edebiyatının başeser­lerini de Türkçeye kazandırdı. Bir dönem metin yazarlığı da yapan Edgü, daha sonra kendi reklam ajansını kurdu. Bir Gemide adlı kitabıyla 1979 Sait Faik, Ders Notları ile 1979 Türk Dil Kurumu, Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı ile 1988 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü aldı. Hakkâ­ri’de Bir Mevsim romanından uyarlanan ve Erden Kıral’ın yönettiği film, Berlin 33. Film Festivali’nde, aralarında Gümüş Ayı’nın da bulunduğu 5 ödül kazandı. Romanları, öyküleri, denemeleri Japonca ve Çince dahil birçok dile çevrildi.

    Edgü’nün ölümünün ar­dından, edebiyat dünyasının önemli isimleri, yayıncılar ve okurları üzüntülerini sosyal medya üzerinden paylaştı. Edgü için İBB’nin restore ettiği ve kültür hayatına kazandırdı­ğı Beyoğlu’ndaki Casa Botter Apartmanı’nda bir tören düzen­lendi. Edgü, Aşiyan mezarlığın­da toprağa verildi.

    Ardindan-Ferit

    GÜNER ELİÇİN (1934-2024)

    Ardindan-Elicin
    Güner Eliçin, eşi ve kızı ile TİP binasında…

    Yorulmak bilmez bir aydın

    Türkiye Sol siyasetinin önemli isimlerinden Güner Eliçin, 29 Haziran’da hayatını kaybetti. 31 Ekim 1934’te Avanos’ta doğan Eliçin, 13 Şubat 1961’deki kuruluşundan 12 Mart darbesi sonrası 21 Temmuz 1971’deki kapatılışına kadar Türkiye İşçi Parti­si’nin yöneticilerindendi. Bu dönem Emek dergisinin İzmir temsilciliği­ni de yaptı. Aynı dönemde İzmir’de yayımlanan Memet isimli, haftalık gazetede yazıları yayımlandı. TİP’in İzmir İl Başkanlığı ve Genel Yönetim Kurulu üyeliği de yapan Eliçin 12 Mart 1971’deki darbenin ardından tutuk­landı ve bir süre Mamak’ta hapis yattı. Aynı zamanda yüksek mimar olan Güner Eliçin, üç dönem Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin başkanlığını da yaptı; 12 Eylül 1980 darbesi sırasında bu görevdeydi. 12 Eylül’den sonra Ba­rış Derneği davasının sanıklarındandı ve gözaltında tutuldu. 12 Eylül reji­mine karşı en önemli çıkışlardan biri olan Aydınlar Dilekçesi’nin Ege’deki öncülerindendi. Gazeteci Işın Eliçin’in babası olan Güner Eliçin, Urla Helvacı­lar mezarlığında toprağa verildi.

    PROF. DR. ERDOĞAN ÖNER (1945-2024)

    Ardindan-Erdogan

    Bürokrasiden akademiye

    Ankara Üniversitesi Siyasal Bil­giler Fakültesi’ni 1966’da bitiren Prof. Dr. Erdoğan Öner, aynı yıl Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu’na girmişti. Müfettişlik görevinin ardından Gelir­ler Genel Müdür Yardımcılığı ve Bütçe Genel Müdürlüğü; 1997-2000 ara­sında Maliye Bakanlığı müsteşarlığı yaptı. Son olarak 2000-2003 arasında Washington Büyükelçiliği Maliye Mü­şavirliği görevinde bulunmuş ve ora­dan emekli olmuştu. Erdoğan Öner daha sonra akademik çalışmalarıyla gündeme geldi. 2011’de profesör olan Öner, Bütçe Hukuku, Vergi Hukuku ve Türk Vergi Sistemi, Sayıştay Hukuku kitaplarının yanısıra Osmanlı-Türk maliye sistemine ilişkin önemli araştırmalara da imza atmıştı. Kâmil Mutluer ve Ahmet Kesik’le birlikte kaleme aldığı Bütçe Hukuku; yine Mutluer’le ortaklaşa kaleme aldığı Te­oride ve Uygulamada Mahalli İdareler Maliyesi kitapları, TÜBA tarafından sosyal bilimler ödülüne layık görüldü.

    Ali Eroğul

    CAN ALKOR (1936-2024)

    Şair-yazarın sessiz vedası

    Ardindan-Alkor

    Temmuz ayında edebiyat dünya­sından bir kayıp da Can Alkor’du. Şair, çevirmen ve yazar Can Alkor, 88 yaşında hayatını kaybetti; 18 Temmuz Perşembe günü Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazı­nın ardından İstanbul’da toprağa verildi. 29 Mart 1936 doğumlu Alkor, edebiyat dünyasına müstesna kat­kılarıyla tanınan önemli bir isimdi. Çok sayıda eseri Türkçeye tercüme etti. İş Bankası Kültür Yayınları, Alkor için “Şiirlerindeki özenli dili ve mükemmeliyetçi tutumuyla Rim­baud, Valéry, Rilke ve Nietzsche’den çeviriler yaptı” diye yazdı. Şiirlerini topladığı Güneşdil adlı kitabı 2007’de yayımlanmıştı.