Yaptığı besteler, kurduğu orkestralar, düzenlediği şarkılar, çalıştığı sesler, parlattığı yıldızlar ve getirdiği yeniliklerle müzikal yakın geçmişimizin hemen her sayfasında imzası olan büyük bir müzisyen, bir beyefendiydi. Memleketin ortak hafızasının oluşmasında önemli bir rol oynadı.
Attila Özdemiroğlu, Türkiye’de popüler batı müziğinin temel taşlarından biri. Adı “hafif müzik”ken o vardı, “pop”a dönüşme evresinde yaptığı “iş”lerle süreci hızlandırdı. Bir anda çıkıp hızla yok olmadı. Sessiz ve derinden ilerledi. Geri planda gibi görünürdü ama aslında hep başroldeydi. Hafif Müzik Derneği’nden ŞAT Yapım’a, dönemin neredeyse bütün müzisyenlerini aynı çatı altında toplayan büyük örgütlerin kurucularındandı. En büyük kavgasını, telif hakları için verdi ama ne yazık ki müzik piyasasındaki bölünmüşlük yüzünden bu savaşı sonlandıramadı. Son dönemlerde memleketin gidişatını beğenmiyordu ve bunu her fırsatta her yerde dile getiriyordu. Sözünü sakınmayan, gücünü esirgemeyen bir insandı ve her zaman doğru bildiğinin tarafında oldu. Onu “güzel” ve özel yapan, biraz da buydu.
Attila Özdemiroğlu besteciydi. İyi bir besteciydi. “Delisin”den “Pet’r Oil”e, “Atlantis”ten “İnsanız Biz”e memleketin Eurovision tarihine damga vurmuş besteler onundu. “Firuze” ve “Sevda” gibi şarkıları, arabeske alternatif olarak üretti. “Rakkas”tan “Kalbim Ege’de Kaldı”ya her telden Sezen Aksu şarkılarıyla onu ayrı bir yere koyduk belki ama “Yedi Kocalı Hürmüz”den “Arabesk”e oyunlar ve filmler için yaptığı şarkılar, bambaşkaydı. Bunlarla, hem Türkiye’de pop müziğin gelişimine katkıda bulundu hem de memleketin ortak hafızasını oluşturma yolunda önemli bir görev üstlendi.
Müziğe ve hayata soldan bakardı. ’80 öncesinde Zülfü Livaneli’yi tanımamıza sebep albümlerin (“Atlının Türküsü” ve “Nâzım Türküsü”) düzenlemelerini yapan oydu; ’80 sonrasındaki en önemli iki albümüne (“Ada” ve “İstanbul Konseri”) yapımcı olarak imza attı. Şan Tiyatrosu’ndaki unutulmaz bir dizi Livaneli konserlerinde sergilenen şarkılar, onun düzenlemeleriyle dinleyiciye ulaştı. Yaylıları pop müziğe katan, onları bir senfoni edasıyla ince ince işleyen insanlardan biriydi – bir diğerini, Ergüder Yoldaş’ı, çok yakın zamanda kaybettik.
Şanar Yurdatapan’la birlikte pek çok “iş”e imza attı ve bir dönem, memleket pop müziğinin beste fabrikası gibi çalıştı. Birlikte kurdukları ŞAT Yapım, Sezen Aksu’dan Esmeray’a, İskender Doğan’dan Nilüfer’e pek çok insanı bize tanıttı. Onları, sağlam Şanar – Attila besteleriyle ve kimi zaman ortak kullandıkları Tuğrul Dağcı imzasıyla ürettikleri “hafif” şarkılarla tanıdık.
Attila Özdemiroğlu, çok iyi bir müzisyendi. Bütün enstrümanları çalardı. Dün – Bugün – Yarın ve İstanbul Gelişim Orkestrası, onunla büyüyen eşlik orkestralarıydı. Durul Gence’den Erol Pekcan’a pek çok mühim isimle çalıştı, memleket popunda kırılma yaratan düzenlemelere imza attı.
Her şey bir yana, Attila Özdemiroğlu, bizi biz yapan değerlerdendi. Yukarıda söyledim, altını bir kere daha çizeyim: Şu belleksiz toplumda, bizi bir araya getiren ortak hafızamızı, biraz da onun şarkılarına borçluyuz. Bu kadar önemli, bu kadar güçlü bir besteciydi. Eksikliği, eksikliğimiz.
Bir yüzü karizmatik, bir yüzü naif; işkolik ama pervasız… Kendi tınısını yaratan, ötesini umursamayan nadir müzisyenlerden olan Prince, milyonlarca hayranının hayalinde sonsuza kadar aykırı bir sembol olarak yaşayacak.
ORHAN YOLSAL
Klişedir ama doğruluk payı yüksektir: Dönemlerine damga vuran müzisyenler, sanatçılar zaman içinde birer sembol haline gelir ve bu şekilde hatırlanır. Prince şöhretinin zirvesindeyken ismini ve cismini kenara itmiş, kendini bir sembolle ifade etme cüretini göstermişti. Ani ve radikal bir kararla, albümlerinde adı yerine anlamı pek çok yoruma açık bir logo kullanmaya başlayan Prince, plak kapaklarını süsleyen sembolü ‘kendisi ve kendi müziği’ olarak tanımlamıştı. Bu tuhaf tavrın tek nedeni farklılaşma tutkusu değildi gerçi. Plak şirketi Warner Bros. ile aralarındaki anlaşmazlık Prince’in bu kararında önemli rol oynamıştı.
Yakın çevresi tarafından tam bir ‘işkolik’ olarak tanımlanan Prince, durmaksızın müzik üretiyor ve bunların hepsini yayımlatmak istiyordu. Bu Warner Bros.’un bile ayak uydurabileceği bir tempo değildi. Gerilen ipler sonunda kopma noktasına geldi, Prince’i isminden vazgeçip kendini “sembolleştirmeye” itti. 2000’de tekrar Prince ismine dönmesi de bir tesadüf değildi tabii, o yıl isim haklarını geri almayı başarmıştı. Başkası için bir felaket olabilecek bu süreci, zekası, yaratıcılığı ve cesareti sayesinde marka değerini yaralamadan atlatmayı bilmişti.
70’lerin sonunda başlayan solo müzik kariyeri 80’lerde zirveye ulaşırken, sık sık aynı dönemde dünyayı sarsan Michael Jackson ve Madonna ile kıyaslandı. Jackson’ın naif, Madonna’nın ayrıksı tavrını aynı bünyede barındırması, sadece şarkı söylemekle kalmayıp, yazan, çalan ve kaydeden bir müzisyen/prodüktör olması onu farklı bir seviyeye taşıdı. O yıllarda müzikal kökenindeki funk ve rock tavrını, dönemin synthpop ve new wave akımıyla başarıyla birleştiren Prince, dönemsel akımlar ve geleneksel tarzları büyük bir rahatlıkla harmanlayarak bir ‘Prince tınısı’ yarattı.
Müziğine katabileceği renkleri, popülerliğini kaybetme endişesi taşımadan çeşitlendirerek, bir gün ‘Kiss’ kadar basit ama vurucu bir düzenlemeyle çıktı karşımıza, başka bir gün kendini ‘3 Chains o’ Gold’ kadar süslü, ‘Zannalee’ kadar blues ya da ‘Gett Off’ kadar gözükara bir şekilde dışavurdu. Zappavari düzenlemeleri, dadaizmden nasiplenmiş davranışları, androjen tavır ve sahne kıyafetleri her yeni işinde ona hem eleştiri hem de hayranlık olarak geri döndü.
Zamanının çoğunu tek başına, kendi stüdyosu Paisley Park’da kayıt yaparak geçiren, iyi ve dişi yanını ‘Camille’, kötü ve erkek yanını ise ‘Spooky Electric’ olarak adlandıran Prince, yaklaşık 40 yıl süren uzun kariyerinde bu ikilinin bitmeyen çekismesinden doğan 39 solo albüm, henüz yayınlanmamış pek çok şarkı, aralarında Chaka Khan, Sinead O’Connor, Alicia Keys’in de yer aldığı onlarca isim için yazdığı hit şarkılar, filmler, ödüller ve gözü yaşlı hayranlar bırakarak aramızdan ayrıldı. Özlenmeye ve hatırlanmaya değer bir sembol olarak…
Türkiye bir gün şu siyah sisin içinden çıkmayı başarırsa, Ahmet Oktay, genç kuşaklar, gelecek kuşaklar için örnek olacaktır.
Ahmet Oktay sağlığında herşeyi birkaç cümleye sığdırmayı başarmıştı bana kalırsa. Anılarını topladığı güzelim Gizli Çekmece’nin önsözünden ilk cümle: “Önemli değil yaşanmış bir yaşam benimkisi”. Ötesi, Bütün Yapıtları için “Sunuş Yazısı”ndan: “İyi ya da kötü, ama benim olan 56 kitap yayımladım. Fena bir toplam değil. Yaşadım ve yazdım”. Az ileride: “Söylemeliyim: Kendimi öncelikle şair saydım”.
Kişinin kendi kimliğini, duruşunu, serüvenini doğru konumlaması kolay olmaz; Ahmet Oktay’ın cümleleri bu zorlu işin altından kalktığını gösterir. Hiç kuşku yok, öncelikle şairdi; ama bütün şiirlerini tek ciltte toplarken seçtiği başlık anlamlıydı: Kaç Kişiyiz Kendimizde — soru işareti taşımayan bir soru ifadesi.
Şiiri merkezine alan, oradan çepere doğru halkalar halinde yayılan bir yazı zinciri kurmuştu zaman içinde. Şiirin gerektirdiği soyutlama çalışmasına karşın görünen tavrını düzyazı alanında olabildiğince somutlaştırdığını görüyoruz: Sonuna dek sosyalist kaldı Ahmet Oktay; bunu yaparken alışılagelmiş, edebiyatçılar arasında oldukça yaygın “toplumcu” nitelemesinin arkasına yerleşmektense benzersiz bir kalkışıma soyundu: Sorguladı, çözümledi, gerektiğinde eleştirel tavrını koymaktan ve mesafe arayışına girmekten kaçınmadı. Kaldı ki, bir tek kavram seç denilse Ahmet Oktay’ın yazı dünyasından, o apaçık, hep, ortadaydı: Arayış.
Neydi peki aradığı? Daha iyi bir dünya, daha doğru (ya da en doğru) düzen, haklıca bir yaşam içinde bireyin özgürlüğünü koruyabileceği Ütopya. Hiç yorgun düşmedi bu arayış sevdasında Ahmet Oktay, süngüsünü hiç düşürmedi. Dönekliğin katsayısının yükseldiği, karşı-devrimciliğin neredeyse taçlandırıldığı, sonunda onursuzluğun doruğa ulaştığı dönemlerin içinde kırıntı ödün vermeksizin, leke almaksızın geçmeyi bildi.
Edebiyatın, düşüncenin, kuramın bu yenilmez savaşcısı, bir de, yıllar yılı bir basın emekçisi olarak çalıştı: Televizyonda arşiv değeri yüksek işler kotardı, gazetelerde canalıcı sorumluluklar üstlendi, bu alanda da kirlenmemeyi bildi.
Ahmet Oktay, Türkiye bir gün şu siyah sisin içinden çıkmayı başarırsa, genç kuşaklar, gelecek kuşaklar açısından bir rol modeli olacaktır — bir doğru ağabey.
Uçsuz bucaksız kültür birikimiyle bilgi insanıydı. Alçakgönüllü kişiliğiyle bilgelik mertebesine ulaşmıştı. Kendisini “haftasonu romancısı” diye niteleyen büyük bir edebiyatçı.
Bugün, yeryüzü kültür dünyasında yaşanan bir kaybın ardından, hemen herkesin değeri ve önemi konusunda ortak olumlu bir yargı getireceği durumla pek seyrek karşılaşılır: Umberto Eco’nun ölüm haberi sonrası, onun ne denli özel, ayrıcalıklı bir “figür” olduğunu bütün yorumcular gösterdi.
Bu sonucu doğuran ana etmenleri sıralamaya çalışalım:
Umberto Eco hiçbir yapaylık barındırmayan kişiliğiyle tam bir gönülçelendi. Sımsıcak, alçakgönüllü, muzip bir karakter… Eşine benzerine az rastlanır, hem yaygın hem derin bir kültür birikimine sahip olmasına karşın, kimsede tepeden baktığı izlenimini yaratmamıştı.
Umberto Eco 2013 yılında Tarlabaşı’nda
Son derece ciddi konulara eğildi bilimsel kimliğiyle, gene de ciddiyette boğulmamayı başardı, tam tersine ince mizah damarıyla hafifletici boyutlar kattı çalışmalarına.
Çıtayı indirmeden öğretici olmasını hocalık mesleğine bağlılığına, daha doğrusu tutkusuna borçluydı sanırım. Giderek dünya çapında popülerlik kazanması, yüksek irtifada uçuşunu sürdürmesini engellemedi.
Eco, 1932 doğumluydu. Bütün çocukluğu faşist İtalya’da, savaş Avrupası’nda geçmiş bir kuşaktandı; “Gruppo 63”te buluştuğu akranlarıyla birlikte, üstlerine çökmüş çok büyük bir pisliği temizlemek için işe giriştiler.
1962’de çıkan kitabı Açık Yapıt (Opera Aperta) ile göstergebilim ve edebiyat kuramları alanında çarçabuk öne çıkmıştı. Bu serüveni kesintisiz biçimde geliştirirken, İtalya’yla sınırlanmadı hocalığı, beş kıtanın üniversitelerinin aranan konuğu oldu. Bilimsel ve kültürel donanımının enginliği, onu toplumsal konular ve sorunlar etrafında da derin ve kapsayıcı bir üretime taşıdı. Görüşlerini, düzeyini koruyarak, kitle iletişim araçları üzerinden geniş kitlelere ulaştırdı.
1980’de büyük bir sürprizle çıkageldi: Gülün Adı romanıyla küre çapında etki yarattı. Kendisini bıyık altından bir “haftasonu romancısı” olarak tanımlıyordu ama, peşpeşe yayımladığı romanlarıyla ne denli cins bir edebiyat adamı kimliği geliştirdiğini kanıtlamıştı.
Umberto Eco, Rönesans’ın “Evrensel Adem” projesini çağdaş karanlık dünyamızda yeniden diriltebildiği için arkasında kalıcı izler bıraktı.
Konuşulamayanı araştıran, tabulardan korkmayan, yasaklardan yılmayan, Kadın Argo Sözlüğü’nün yazarı, gözüpek dil savaşçısı ‘muzır’ gazeteci Filiz Bingölçe 51 yaşında hayata veda etti.
Sözlük yazmak büyük bir emek ve sabır işi. Eğer söz konusu daha önce eşi benzeri yazılmamış bir sözlükse, çöldeki kumu süpürmeye çalışan bu meczuba sonsuz bir ‘dil aşkı’nı da ekleyelim. Kadın Argo Sözlüğü meraklı, çalışkan, şen şakrak, hayata aşık, dile aşık, edepsiz ve iffetsiz bir kadının yazdığı, daha önce hiç yoklama çekilmemiş kadın dilini, kadın yaratıcılığını, fantezilerini, alaylarını ortaya koyan bir sözlük. Fakat hiçbir sözlüğün asla sadece bir sözlük olmadığı gibi, Kadın Argo Sözlüğü de sadece bir sözlük değil; şehirli, köylü, kasabalı, bekar, evli, genç, yaşlı, yüzü yaralı, ciciği bereli, lanetli, defolu kadınların ruhuna ayna tutan, süslü Pakizelerin, buydum Ayşelerin, mor menekşelerin, alçak köftelerin, deliksiz incilerin, akıl güllerinin diline tercüman olan sosyokültürel bir araştırma, kadınlararası bir dil oyunu, erkeklere kapalı bir ada, kadınlara has bir makara kukara. Alanında bir ilk olan bu sözlüğün sunuş yazısında, “Kişinin tek başına sözlük yazması, sözlük üretmesi desem daha doğru, tatlı bir tür çılgınlıktır,” diyor Hulki Aktunç. Bahsettiği ‘tatlı çılgın’ Filiz Bingölçe. 2001’de henüz 36 yaşındayken ceza sahasına giriyor ve kadın dünyasının bu kendine has alaycı dilini kitaplaştırıyor. Sen misin dilinin argosuyla erkek-egemen topluma bulaşan? Erkek argosuna “genel dil unsuru” muamelesi yapan devlet, Filiz Bingölçe’yi, “toplumu yayın yoluyla tahrik etmek, cinsel arzularını uyarmak” suçundan yargılıyor; beş yıl sonra, sağolsun, suçsuz buluyor. Erkek kısmı kadın dilinden tahrik oladursun, 2005’te sözlüğün ikincisi yayımlanıyor. Bu ülkede araştıran ve üreten bir birey olarak yetişmek zaten zor zanaat. Bir de seni hor gören bir devlet, sana karşı işleyen bir adalet ve seni hırpalamaktan zevk alan bir karşı cins varken heyecanını hiç kaybetmeden üretmek apayrı bir meziyet. Filiz Bingölçe böyle bir kadın. Rahat durmuyor, Futbol Argosu Sözlüğü (2005), Asker Argosu Sözlüğü (2005), Tanıklarıyla Osmanlı Argosu Sözlüğü (2011) gibi benzersiz eserleri ve araştırmaları yazıyor, kurduğu Alt-Üst Yayınları’yla, Enderunlu Fazıl’ın 18. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kadınlar coğrafyasına dair Zenânnâme’sini, Galip Paşa’nın 19. yüzyıl Anadolusu’ndaki cinsel gelenekleri anlatan Mutayebat-ı Türkiyye’sini Türk yazın hayatına kazandırıyor.
30 Ocak 2016’da Türkiye çok genç, çok değerli bir araştırmacısını, şahakulade bir yazarını kaybetti. Adını hiç unutmayalım, kırpıp kırpıp yıldız yapalım.
KADIN ARGO SÖZLÜĞÜ’NDEN
Adisababa: Saç sakal birbirine karışmış bakımsız adam
Bingo: Orgazm
Cicik: Meme
Elektrikli battaniye: Çekici ve işini iyi yapan jigolo
Ülkenin bağımsızlık savaşı tarihinin belki de en önemli figürü, önce “demokratik ve anti feodal temelde bir modern devlet”, sonra “ne polis devleti ne köktendinci Cumhuriyet” şiarıyla kitleleri peşindenden sürüklemişti.
Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı başlatan dokuz tarihsel önderden biri ve yaşayan sonuncusu olan Hocine Ait Ahmed’in (Hüseyin Ait Ahmet) hayat hikayesi, ülkesinin tarihini anlatmak için yazılmış gibi.
Küçük yaşta Fransız sömürgeciliğine karşı Cezayir kimliğinin zaferi için Kabilce ve Fransızca şiirler yazmaya başlayan Ahmed, lisedeyken Cezayir Halk Partisi’ne (PPA) katılır ve 16 yaşında partinin merkez komitesinde görev alır. 1947’deki kongrede silahlı mücadele ihtimaline yönelik bir paramiliter özel örgüt (OS) kurulmasını önerir; partinin merkez komite ve siyasi büro üyesi iken Kasım 1947’de OS’nin başına geçer. Bir yıl sonra örgütün yetkili kademesine Cezayir tarihi ve çok muhtemel bir devrimci savaşın ideolojik yönelişlerine ilişkin bir rapor sunar.
Dönemin milli mücadele önderi Messali Hadj, Arap+Müslüman bir ideolojik mücadele yürütürken, Ahmed dil ve bölgeden azade bir “Cezayir kimliği”ni savunur. .
Ahmed, Afrika ve Asya’daki bütün sömürge karşıtı hareketler ve Üçüncü Dünya ile bağlar geliştirmek üzere bir Cezayir diplomasisi raporu hazırlar. 1952’de Kahire’de hareketin temsilcisidir. 1956’da New York’da Birleşmiş Milletler nezdinde bir FLN bürosu açar. Mart 1962’de Evian anlaşmasıyla Cezayir’in bağımsızlığı kabul edildiğinde tüm tutuklu liderlerle birlikte serbest bırakılır.
Eylül 1962’de Cezayir ordusu başkente girer. Kurucu Ulusal Meclis’e seçilen Ahmed, yeni rejimin demokratik olmadığını; “Demokratik ve anti feodal temelde bir modern devlet” için mücadele ettiklerini, bunun ancak “halkın doğrudan denetimi” ile sağlanabileceğini belirtir.
Eylül 1963’te Cezayir’in ilk (bugün en eski) muhalefet partisi olan FFS (Sosyalist Güçler Cephesi)’yi kurar. Bin Bella askerî birlikleri gönderince hesapta olmayan bir “silahlı direniş” başlatır. Ekim 1964’te yakalanır, önce idama mahkum edilir sonra bağışlanır. Hapisten partisinin gizli kanadını yönetir.
Mayıs 1966’da kaçarak İsviçre’ye geçer. Lozan’da hukuk tahsil eder. 1989’da partisinin kongresine katılmak üzere Cezayir’e döner. Aralık 1991’de yapılan seçimlerin ilk turunda FFS %10 oy alırken İslâmi Selamet Cephesi (FIS) birinci parti olur. Bunun üzerine FFS “Ne polis devleti ne köktendinci Cumhuriyet” şiarıyla başkentin bağımsızlıktan beri görmediği büyüklükte bir miting düzenler.. 1942’de özgür ve demokratik Cezayir için mücadeleye başlayan Ahmed, toplumsal ve demokratik ulusal birliğin sağlanması için bir konsensüs peşinde son ana kadar mücadelesini sürdürdü. 23 Aralıkta hasta yatağında 89 yaşında hayata veda ederken, Cezayir kendi tarihiyle bir kez daha yüzleşme imkanına kavuşuyordu.
Çin’de doğan, dünyanın birçok ülkesinde yaşayan, milliyetçilik kavramına yeni boyutlar getiren başeseriyle global bir üne kavuşan politik bilimci Anderson, 13 Aralık 2015’te Endonezya’da hayata gözlerini yumdu.
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en ünlü kitabı Hayali Cemaatler’le tanınan Benedict Anderson (Türkçe’deki diğer kitabı, Üç Bayrak Altında Sömürgecilik Karşıtı Tahayyül’dür.) 79 yaşında aşık olduğu ülke Endonezya’nın Cava adasında öldü.
Son günlerinde Japonca yayımlanan kendi anılarını tercüme etmekteydi: Sınırların Ötesinde bir Hayat. İrlandalı bir baba ile İngiliz bir anadan Çin’de doğmuş, İngiltere’de Cambridge’te eğitim görmüş, İrlanda, Endonezya ve Kaliforniya’da yaşamış, bir dizi Avrupa dilinin yanısıra Endonezya, Cava, Tayland ve Filipinler (Tagalog) dillerini öğrenmiş, bu ülkelerin tarihi, sosyal ve kültürel dünyası hakkında yazmış ve New York’taki Cornell Üniversitesi’nde hocalık yapmış bu ilginç entelektüeli başka hangi kitap ismi daha iyi tanımlayabilirdi ki?
Anderson Endonezya’daki darbenin gerçek mahiyetini ifşa edince; diline, tarihine ve insanına yakın olduğu Endonezya’ya 26 yıl boyunca gidemedi. Ancak Suharto rejimi devrildikten sonra, 1998’de eserlerinin büyük bir kısmını hasrettiği Endonezya’ya dönebildi.
Anderson’u dünyaya tanıtan Hayali Cemaatler (1983), milliyetçilik alanındaki çalışmalara yeni bir boyut getirmiştir. Genellikle Fransız Devrimi’nin ürünü olarak sunulan milliyetçilik kavramına, ayrıca bu konuda genellikle Batılı örnekler üzerinden yürütülen tartışmalara Güney Doğu Asya’yı da katarak konuya tarihi, coğrafi ve sosyolojik bir derinlik kazandırmıştır.
Amerika’nın Vietnam savaşında yenilgiye uğrayıp çekilmesinden birkaç yıl önce milliyetçiliğin kökenleri üzerine yazdığı kitap, Amerikan yenilgisinden bir kaç yıl sonra “komünist” denilen ülkeler arasında (Vietnam-Kamboçya, Çin-Vietnam) milliyetçi savaşların başlamasıyla daha da büyük bir önem kazanmıştır. Hayali Cemaat daha sonraki yıllarda Facebook, Ukraynalılar, Meksikalı kadınlar, futbol dünyası gibi pek çok değişik konuda yapılan araştırrmalarda; tarih, coğrafya, toplumbilim gibi çok farklı disiplinler tarafından referans kitabı olarak kullanılmıştır. Yapıt kimilerince her şeye rağmen Avrupa merkezci olarak nitelenmiş olsa da milliyetçilik alanında vazgeçilmez olmuş, son elli yılın en önemli eserleri arasında sayılmıştır.
Endonezya’nın yanı sıra Tayland ve Filipinler’in de toplumsal, kültürel ve siyasal dokusuna ilişkin çalışmaları olan Anderson, ünlü İngiliz tarihçisi Perry Anderson’un da kardeşiydi.
1960’ların tanınmış öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz’in ölümünün üzerinden tam 40 yıl geçti. 1969 yılında kolunda küçük bir tümör tespit edilen Karadeniz, 12 Mart darbe rejiminin tedavisini Londra’da sürdürmesine engel olması nedeniyle ilerleyen hastalığa yenik düşmüştü.
Harun Karadeniz’in bir mitingde, bir grevde kendini takdimi şu şekildedir: “Giresun’un Alucra kazasının Armutlu köyünden Rıza oğlu Harun Karadeniz”. Ben sizdenim demenin kestirme yoludur bu. Tok sesi, duruşu ve bakışıyla güven vermesi yetmezmiş gibi, kökeniyle bağlarını koparmadığını ilan etmektedir.
Harun Karadeniz, Firuzan’ın 47’liler adlı romanıyla bilinen ve 68 kuşağını imleyen kuşaktan değildir. Onlar gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında değil 1942’de savaşın içinde doğmuştur. 1962’de girdiği İTÜ İnşaat Fakültesi’ndeki ilk yılında henüz bir siyasal tavrı da yoktu.
Altmışlı yılların başlarındaki Talat Aydemir liderliğindeki iki darbe girişimi henüz 27 Mayıs’ın dumanının sönmediğini, hatta yeniden alevlendirilmesi için çabaların sürdüğünü gösteriyordu. Üniversite gençliği bu dönemde büyük miktarda 27 Mayıs’ı önceleyen 28 Nisan olaylarının etkisiyle kendisine siyasal bir rol vehmetmekteydi. Harun, Olaylı Yıllar ve Gençlik kitabında o yılları, “Diyebilirim ki 27 Mayıs’ı yapanlardan daha çok benimsemişiz” diye değerlendirecektir. Yine aynı kitapta, 1960’lı yılların ortalarında 27 Mayıs ve CHP etkisindeki gençliğin sola kaydığı dönemi, “1965’e kadar daha çok ilerici-gerici gençlik biçimindeki ayrım, 1965’ten sonra yavaş yavaş solcu-gerici ve giderek solcu-sağcı biçimini alıyordu” diye özetler.
Harun Karadeniz, altmışlı yıllardan yetmişlere gençlik hareketinin geçirdiği bütün evreleri yaşamış ve tam da ortasında kendine bir yol biçmiştir. 1964’te İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı sıfatıyla yönetiminde yer aldığı İTÜ Öğrenci Birliği, birkaç yıl içinde Maçka, Yıldız ve ODTÜ’dekilerle birlikte Türkiye’nin en önemli öğrenci derneklerinden biri olacaktır.
Harun, Nisan 1968’de İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı olduğunda gençlik eylemleri artık yörünge değiştirmişti. Kendi ifadesiyle, “1960’dan sonra önce hürriyet, sonra ekonomik sorunlar ve anti-emperyalist bir tutumla ülkenin kalkınmasını savunan gençler 1967’den itibaren artık emekçi sınıfların yanında yer almayı görev biliyor”lardı.
Kolu kesildikten sonra eşi Hülya Karadeniz’le.
İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı olarak Harun Karadeniz, sonraki hayatında belirgin bir özelliği olacak olan ekip çalışmasına önem verir. Yürütülecek kampanyalar, yapılacak işler, hem yalnızca bildirilerle sınırlı kalınmadan broşür veya başka araçlarla desteklenecek hem de yapılacak her şey birlikte tartışılarak ve kollektif bir yürütmeyle gerçekleştirilecekti. “NATO’ya Hayır!” başkanlık döneminin ilk kampanyasıydı. Taşlıtarla, İstinye (Kavel işçilerinin katılımıyla), Pendik, Gebze gibi o dönemin işçi mahallelerinde yapılan gecelerde binlerce insana sesleniyordu.
Mart 1968’den itibaren -yani Fransa’da Mayıs hareketi patlamadan- İTÜ Öğrenci Birliği, “Eğitimde Devrim” yönünde hazırlıklara başlamıştı. Rektörün, dekanın öğrenciler tarafından seçilmesi gibi bir takım talepler öne sürülüyordu. Kasım ayı için yapılmaya başlayan hazırlık Haziranda önce Ankara’da sonra İstanbul Üniversitesi’nde işgallerin başlaması ve İTÜ’nün de işgal kervanına katılması nedeniyle kesintiye uğradı.
İTÜ Öğrenci Birliği, aynı yılın yazında Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde düzenlediği Eğitim Şurası’na hazırlık için bir merkez oldu. Öğrenci derneklerinin yanı sıra onlara danışmanlık yapan İdris Küçükömer, Turgut Cansever, Demirtaş Ceyhun, Fethi Naci gibi yirmiye yakın aydının katılımıyla çalışmalar, tartışmalar yürütüldü.
Taksim’de protesto 17 Temmuz 1968 İstanbul Teknik Üniversitesi yurdu polis tarafından basılır. Öğrenciler protesto için Taksim’e çıkar. Bu olayda hastahaneye kaldırılan hukuk fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu vefat eder. Çömelmiş olan ünlü gazeteci Osman Saffet Arolat, ayakta elinde fotoğraf makinası olan dönemin gençlik olaylarının fotoğrafçısı Ergin Konuksever.
1968 Üniversite işgalleri sırasında bir sendikacı üniversiteye gelip Harun’la görüşmek ister. “Uzun süredir Derby’de grev halindeyiz, grev hiç etkili olmuyor. Biz de fabrikayı işgal edeceğiz. Bize yardım eder misiniz” diye sorar. Daha sonra Demir-Döküm, Hisar Çelik gibi fabrikalar da işgal edilecek, Türkiye siyasal tarihine yeni bir eylem türü girecekti. Bu olay Harun Karadeniz’in artık öğrenci liderliğinden emekçilerin sorunlarına doğrudan muhatap olmasına bir köprü oldu. Şubat 1969’daki, Kanlı Pazar diye anılan, “Emperyalizme Karşı İşçi Yürüyüşü”nün tertip heyetinin hepsi Kartal bölgesinden işçilerdi. Birkaç ay sonra ilişkiler, bu işçilerin öncülüğünde Kartal’da İstanbul Bölgesi İşçi Birliği (İBİB)’in kurulmasına varacaktır. İstanbul Bölgesi İşçi Birliği ne bir sendika ne partiydi. Sade işçilerin günlük sorunlarını tartışıp çözüm aradıkları bir uğraktı. Harun, Avrupa yakasında da benzer bir birlik kurmaya çalıştı. Emekçiler kendi deneyimleriyle kendi haklarına sahip çıkmalıydılar. Yani emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olabilirdi ancak. 12 Mart dönemine kadar yaklaşık iki yılını burada geçirdi.
‘Bakımsız Türkiye’ Şubat 1969. Beyazıt’tan Taksim’e yürüyüş. Protestoya Harun Karadeniz’in yanında katılan bir vatandaş “Bağımsız Türkiye” yerine “Bakımsız Türkiye” diye bağırıyor.
Ocak 1969’da ilk kez sağ dirseğinde tümör teşhis edildi. Ağustosta yurt içinde tedavi edilemeyeceği için Londra’ya gitmesi gerektiğine dair sağlık kurulu kararı çıktı. Londra’ya gitti. Ancak Londra’daki tedavisini sürdürmesi mümkün olmadı, çünkü 12 Mart 1971 darbesinden sonra tutuklanıp tutuklanıp bırakılıyordu. Üçüncü tutuklanışında gerekçe bile gösterilmemişti. Bu arada tedavi olamadığı için hastalığı ilerledi, kendi tabiriyle tümör mercimek büyüklüğünden nohut büyüklüğüne vardı. Haydarpaşa Numune Hastanesi 26 Haziran 1972’de yine Londra’da tedavisi gerektiğine dair sağlık kurul kararı verdi. Harun’un çıkışına izin verilmedi. Hastane bir buçuk yıl sonra tekrar aynı mealde bir rapor verdi. Nihayet Ocak 1974’te Londra’ya gitti. Sağ kolu kesildi. Bu, gecikmenin ilk bedeliydi. 14 Temmuz 1975’te ise “Üç aydan fazla bir süre yaşaması imkansızdır” diyen Londra’daki hekim raporuna, “Eğer hasta 1969 ile 1974 yılları arasında kontrol altında bulunsaydı, hastalık daha etkin bir biçimde tedavi edilebilirdi” notunu ekleyecekti.
‘TKP Davası’ İddanamede yazılmamasına rağmen basında ‘TKP Davası’ diye anılan davanın duruşmasında. Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu, Harun Karadeniz, Çetin Özek, Şadi Alkılıç. Kenarda Av. Gülçin Çaylıgil. (soldan sağa).
Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde yitirilenlerin ardından yazdığı Sesleniş adlı yazısında Harun’un yaşadıklarına da gönderme yapıyordu:
“Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…
Kasım 1968 Özel Okullar Devletleştirilsin Yürüyüşünde Harun Karadeniz.
Kanserdik. Ölüm, ölüm hergün sinsi bir yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurt dışına gitseydik kurtulurduk belki. Birbuçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.”
İstanbul Sıkıyönetim Adli Müşaviri ise Harun’un eşine onun yurt dışına çıkmasına izin vermemelerinin gerekçesini açıkça belirtiyordu: “Ölsün istiyoruz. O eline silah almadı, eğer eline silah alsaydı işini bitirmek çok kolaydı.”
Harun Karadeniz İngiltere’den son dönüşünde günleri sayılıydı. Bu sayılı günlerinde düzenli okuma yapmanın yanı sıra çocuklar için resmi tarihi hicvedecek masallar yazmayı tasarlıyordu. Bunun için bir yayıneviyle de görüştü. Özellikle Patrona Halil isyanına kafayı takmıştı.
Harun Karadeniz’in cenazesi Fotoğrafın arkasında yürüyenlerden sağdan birinci Şirin Cemgil, İkinci Hülya Karadeniz. Ağustos 1975
15 Ağustos 1975 sabahı erkenden uyandı. Çoktandır arayıp da bulamadığı Nusret Bezmi Kaygusuz’un Şeyh Bedreddin kitabını (nihayet Şükran Kurdakul getirmişti) karıştırarak başında bekleyen arkadaşına, “Sabah olduğunda ben okuyacağım ama” dedi. Bir daha uyanmadı…
Yakın dostu, hocası İdris Küçükömer Harun’u kendine has uslubuyla şöyle tanımlamıştı: “Düşünen, düşünmesini bilen bir insandı. Somut gözlemleri, çocukluğundan beri olan yaşamı, onu önceden öğretilen bazı kavramlardan şüphe etmeye, sonra düşünmeye yöneltti. Yoksul ve kızgın köylü çocuğu mühendis olacaktı. Matematik, bir lojik yöntem olarak onu pusatlandıracaktı (teçhizatlandıracaktı). Üniversitelerdeki öğreti ile hayattaki toplumsal ilişkilerin uyuşmazlığını anladı. Somut önerilerini lider olarak uygulamaya geçti. (…) Giderek öğrenci eylemlerinden işçiler içine karışmanın yeğ olduğunu kabul etti ve öyle eyledi.”
Harun Karadeniz (1942-1975)
1942’de Giresun’un Alucra ilçesine bağlı yoksul bir köy olan Armutlu’da doğdu. Köyünde okul olmadığı için ilk ve ortaokulu Bulancak’ta tamamladıktan sonra liseyi Samsun’da okudu. 1962’de İTÜ İnşaat Fakültesi’ne girdi. Okuldaki ikinci yılından itibaren siyasal tavrını netleştirdi ve öğrenci gençlik mücadelesinin ön saflarında yer aldı. 1964’te İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı oldu ve fakültesini İTÜ Öğrenci Birliği’nde (İTÜÖB) temsil etti. 1964’teki “Milli Petrol” ve “Özel Okullar Devletleştirilsin” kampanyaları, 13 günde tamamlanan İstanbul-Ankara yürüyüşü gibi eylemlere öncülük yapan Karadeniz, Nisan 1968’de İTÜÖB Başkanı olduğunda artık çok tanınan bir öğrenci lideriydi. 1969’da sağ dirseğinde tümör tespit edildi. 12 Mart 1971 darbesinden sonra sık sık tutuklandığı için tedavisi aksadı. Londra’da tedavi görmesi gerektiğine dair raporlar almasına rağmen yurtdışına çıkışına izin verilmedi. Nihayet Ocak 1974’e Londra’ya gittiğinde hastalığı ilerlemişti. Sağ kolu kesildi. 15 Ağustos 1975’te hayatını kaybetti.
Fikret’in sadece Tarih-i Kadim, Sis ve Doksan Beşe Doğru şiirlerinden bile, okuyanların bildiklerini sarsacak yüklü bir tarih anlatısı ortaya çıkar. Hem II. Abdülhamid istibdatı hem de II. Meşrutiyet parti diktası, dizeleriyle canlanır.
Fikret için, kısa ömründe ve ölümünden sonraki yüzyılda ününü korudu dense de 21. yüzyılda şiirlerini okuyan aydınlar artık bir yaşlılar kuşağıdır. Nice şair gibi o da “dili ağır” denilerek okunmayanlar kervanına katılmıştır. Onu bu gerekçeyle eleştirenlerse yazık ki çoklukla genç şairlerdir. Anlamak ve öğrenmek yerine kolayından reddetmek, bu çağın bir akımı, edebi sorunları (!) aşmanın bay-pası; Fikret’i, Kemalleri, Ziya Osman’ı, Cahit Sıtkı’yı, Orhan Veli’yi tanımadan, dizelerine ilgi duymadan yaşamak da günümüzün sığlıklarındandır.
‘Zelzele, Doksan Beşe Doğru, Bir Lahzâ-i Teahhur, Çınar, Sis, Hân-ı Yağma, Tarih-i Kadim…’ Ölümünün 100. yılında Fikret’e ve bu şiirlerine ilgi uyandırmak, nafile bir çabadır. Sağlığında ve ölümünden sonraki otuz-kırk yılda şaire ve şiirlerine duyulan ilgi giderek sönmüştür. Yine de bir edebiyat dünyamız varsa, Fikret’in yaşamı ve yapıtları üzerine çalışanlar, şiirlerinin hayranları, eleştirmenleri, yorumcuları her zaman olacaktır.
Üç dönemde üç Fikret Genç Tevfik Fikret, Sultani’ye ilk girdiği yıllarda (solda), birincilikle mezun olacağı okulun son sınıfında (ortada) ve oğlu Halûk’la birlikte (sağda)…
Fikret’in şiirlerini duyumsayarak okumak başka, onun düşün, duygu ve sanat dizelerindeki gerçekleri saptamak başka bir iştir. Fikret’in öldüğü, Çanakkale muharebelerinin başladığı 1915’ten, ölümünün 30. yılına rastlayan ikinci büyük savaşın bittiği 1945’e kadarki 30 yılda, onun kimi şiirleri ulusal amentüler, bağımsızlık, özgürlük şarkıları gibi okunmuşken, sonraki yıllarda ölü şairi dinsizlikle suçlama ve unutturma çabaları okul sıralarına kadar taşınmıştı. Belleklerdeki ‘Sis, Hân-ı Yağma, Doksan Beşe Doğru’lar, bu ikinci evrede kimilerince şiir abideleri, kimilerince de şairin dinsizliğinin, milliyetsizliğinin kanıtları sayıldı. Dizeleri, liselerin edebiyat derslerinde anlaşılmaz yapay bir dilin kekemelikleri denilerek tartışıldı.
Yeni alfabeyle basılan ilk eserTarih-i Kadim ve Doksan Beşe Doğru, 1928’de Hasan Âli Yücel’in önsözü ve ‘Yeni Hayat’ şiiriyle birarada, yeni Türk harfleriyle basılan ilk risaledir.
Günümüzden 100 yıl önce 19 Ağustos 1915’te ölen şairi, bugünün edebiyat öğretmenlerinin nasıl değerlendirdiklerini ise bilmiyoruz. Liselerdeki yüz binlerce öğrenci arasında, -‘Vatan Şarkısı’nı, ‘Promete’yi geçtik- ‘Balıkçılar’dan üç beş dizeyi belleğine kaydetmiş gençler bulabilir miyiz? Oysa 1930’lar Türkiye’sinde Çankaya sofralarından köy mekteplerine kadar Fikret’in şiirleri anlamlıydı. 1950’lere gelindiğinde ise Fikret’e, Amerika’da Protestan papazı olan oğlu Halûk’tan yüklenildi.
Ölümünün 100. yılında, oruç ayı ve izleyen iki bayramlar münasebetiyle ‘Ramazan Sadakası, Köprüdeki Çocuğun Tessürü, Tazarruat, Sabah Ezanında’ şiirlerini; çocukluk Ramazanlarını özleyişini, gençliğinde Mevlit okuduğunu, inanç şiirleri yazıp Sultan Abdülhamid’e saadetler dilediğini, ‘Sabah Ezanında’ şiirindeki iman heyecanını, ‘Kılıç’ta, ‘Asker Geçerken’deki kahramanlık erdemine hayranlığını medyaya, gazetelerin Ramazan sayfalarına taşıyanlara rastlamadık.
Ya çocuk edebiyatımızın klasiği, bugünün Türkçesiyle şiirler içeren ‘Şermin’in suçu ne? Tek çocuğu Halûk’a doğuşundan başlayarak şiirle seslenen başka kaç şair baba; çocukluğu ve gençliği, şair muallim pedagog babasınca şiirleştirilmiş kaç şanslı çocuk; ‘Halûk’un Bayramı’ndaki içtenlikle çocuk dünyası bayramına seslenen kaç şiir vardır? ‘Balıkçılar’daki arı duru dilli baba-oğul dramı; Balıkesir zelzelesi için yazılan ‘Verin Zavallılara’ da mı ağır ve anlaşılmaz?
Fikret’in, tarihi şiir içinde yazmaya, ‘Halûk’un Defteri’ndeki: “Yine bir simsiyah bütün bu….” dizesiyle başlayan, 31 Ağustos 1899 cülûs yıldönümü gecesini anlatan ‘Şehr-i âyin’le mi, bundan iki yıl önceki, ‘Asker Geçerken, Kenan’ın ve Hasan’ın Gazâsı, Kılıç’ şiirlerinde değindiği 1897 Yunan Harbi sürecinde, ya da ‘Sis’le mi (18 Şubat 1901) başladığı tartışma konusudur. Tarih dokunmalı şiirlerinin sonuncusu ise 1913 Ocak ayında noktaladığı ‘Doksan Beş’e Doğru’dur denir. Bu on beş yılın eserlerinden ‘Çınar, Zelzele, Bir Lahzâ-i Teahhur, Millet Şarkısı, Rücû,Sabah Olursa, Hân-ı Yağma, Ferda, Târih-i Kadîm, Târih-i Kadim’e Zeyl” ve kimi başka manzumelerinde tarihe değinmeler vardır.
Şiirlerinde tarih olaylarını işleyişine bakıldığında, şair-tarihçi değil de doğrudan tarihçi olsa, iri parmaklarının tuttuğu kalemle çağdaşı tarihçiler gibi yazmayacağı kanısına varılır. Kısa ömrünün 10 yaşından 42 yaşına kadarki otuz iki yılını mizacına aykırı istibdat rejiminde; ölümünden önceki birkaç yılı da Kayalar’daki Âşiyan’ında münzevi geçiren Fikret, en çok II. Abdülhamid’e ve II. Meşrutiyet’in parti diktasına kin duymuştu. Öyle ki, her yıl 31 Ağustos’ta şehrâyinlerle kutlanan cülus yıldönümü gecelerinde o, evinde ışık yakmaz karanlıkta otururmuş!
‘Sis’i, Bir Lahzâ-i Teahhur’u, düşlediği uzak diyarlarda kurmayı hayal ettiği yuvada değil, İstanbul’un tenha bir kırında, Amerikan okulu Robert Kolej’le Rumelihisarı arasındaki dik yamacın bir kuytağında, Kayalar mezarlığına komşu olarak 1905’te kurabildiği Âşiyan’da yazmıştır. Sevinçle karşıladığı 1908 Devrimi için ‘Rücû’yu yazsa da onaylamadığı rejime hizmet etmemek için İttihatçıların maarif nazırlığı önerisini reddederken, Galatasaray müdürlüğüne evet demiştir.
Mustafa Kemal’in Âşiyan’daki imzası
Mustafa Kemal, Tevfik Fikret’in evini ölümünden sonra ziyaret etmiş ve müzede bulunan defterde, “Eğilmeyen bir başın huzur-u manevisinde saygıyla eğiliyorum” yazısının hemen soluna imzasını atmıştı.
Fikret’in tanığı olduğu olayları şair-tarihçi bakışıyla işlemeye ‘Sis’le başladığı doğrudur. Bu manzumede, payitahtın öteki yüzünü, görkemli İstanbul’daki ahlaksızlık ve iğrençlikleri, kenti Bizans’tan beri kocamış çirkin bir fahişeye benzeterek anlatır. Bu manzume, İstanbul’u övenlere bir reddiyedir. Bu şiirde tezat sanatı yinelemeleriyle önce debdebeler, tantanalar, sonra katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar; kubbeler, şanlı yapılar, doğruluğun timsali minareler, sonra “dişleri düşmüş sırıtan sur kafileleri” betimlenmiştir. ‘Sis’te, Fikret’in,1908 Devrimine kadar bastırdığı, döneme, yönetime, topluma isyanının patlaması, korkunun ve kâbusun, bittiği, nefretin ve bedbinliğin olanca acımasızlığıyla ortaya dökülüşü vardır.
O günlerde Süleyman Nazif’e yazdığı mektupta: “En samimi arkadaşlarımın arasında sokağa çıplak çıkmış adam hissiyle titriyorum. Herkesin vicdanı kapalı, örtülü yalnız ben çıplak! İşte namus-ı kalem, namus-ı matbuat, namus-ı edep! O da öldü, o da çiğnendi. Gazetesine bir jurnal sureti basmayanlar artık gazeteci sayılmıyor” demiş. (Yarımay: 15 Aralık 1942, Enver Naci)
‘Halûk’un Amentüsü’nde “Toprak vatanım nev’-i beşer milletim İnsan, /İnsan olur ancak bunu iz’ânla inandım/ Şeytan da biziz cin de ne şeytan ne melek var / Dünya dönecek cennete insanla inandım” diyen Fikret’i yaşayan bir ideal, istibdata ayaklanan, isyankâr şair diye tanımlayanlara karşılık suçlayanları, şairliğini bile zorlama, tasannu (yapmacık) görenler her devirde olagelmiştir. Ölümünün 30. yılında (1945) Takvim-i Ebüzziya’da şu yaralayıcı sözler, bozuk cümlelerle yazılmıştır: “Robert Kolej’de muallim olarak oradan aldığı para ile yazmıştır. Öz Türk fakat Frenk-perest olmamalı idi. Dinî akideleri bozuktu. Bu akidesizliği yazmaya hakkı yoktu. Şiirleri tasannu mahsulüdür. Payidar olacak tek manzumesi ‘Sis’ manzumesidir. Nef’î’yi takliden yazılmış şiirleri hep zorla yazılmıştır!”
Daha sade ve şiirsel vurgulu ‘Tarih-i Kadim’de, ‘Sis’te betimlediği İstanbul’un tarihindeki insanlık suçları, savaşlar, ezenler ezilenler, zulme koşanlar, asılanlar, kıyılanlar anlatılmıştır. Fikret’in bu iki eserindeki telmihlerin açımından, okuyanların bildiklerini, inandıklarını sarsacak yüklü bir tarih kitabı ortaya çıkar. Trablusgarb Harbi gerekçe gösterilerek Meclis-i Meb’usan’ın kapatılması üzerine 6 Ocak 1911’de ‘Doksan Beşe Doğru’yu yazarak, saltanatı 33 yıl süren Tâc tutkunu bûm-ı habisin (uğursuz baykuş II. Abdülhamid’in) vesveseleri, desiseleri, fesatları hatırlatılmış; bu zalim hükümdarın önünde eğilen başların düşmesi, alkışlayan ellerin kopması dilenmiştir.
ÜNLÜ ŞİİRİN HİKAYESİ
İstanbul’u sis basar ve çirkinlikleri kapar
‘Sis’ten…
“Ey Marmara’nın mâî der-ağuşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde
Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı musahhir
Ey bin kocadan artakalan bîve-i bâkir
…..
Hâriçten uzaktan açılan gözlere süzgün
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün
…..
Milyonla barındırdığın ecsad arasından
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan?
…..
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar alaylar
Katil kuleler, kaleli zindanlı saraylar
….
Ey dişleri düşmüş sırıtan kafile-yi sur
Ey kubbeler, ey şanlı, mebânî-yi münacât
Ey doğruluğun mahmel-i ezkârı minârât
Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler
Ey selvilerin zıll-ı siyahında birer yer
Temin edebilmiş nice bin sa’il-i sâbir
Halife Abdülmecit’in Fikret’in ‘Sis’ şiirinden yola çıkarak yaptığı yağlıboya tablo
Meşhur ‘Sis’ şiirinin öyküsünü Ruşen Eşref anlatır: O yıllarda bir polis, her gün evini gözaltında bulundururmuş. Rutubetli bir şubat günü sis olanca yoğunluğuyla Boğaziçi’ne çökmüş. Polis duvarıyla sis duvarı arasında kalan Fikret, bir devri bütün dertleriyle o gün duymuş. Tanpınar’sa ‘Sis’ için “Belki Abdülhamid devrinin bir hasta odasını andıran vehimli İstanbul’unun romanı, geniş bir vizyonda toplanmış bütün bir romanıdır… Bu manzume değil, geniş, korkunç ve zalim bir bedduadır” demiş.
Bu şiirde İstanbul yaşlı ve ahlaksız bir kadına, onun oturduğu yeri (İstanbul) kapatan sis de çirkin olayları örten bir perdeye benzetilmiştir. Ahlak, dürüstlük ve temizlik düşkünü Fikret’e göre fahişelik iğrençliktir. Bununla İstanbul’a duyduğu nefreti ifade etmekle kalmamış, gezginlerin, tarihçilerin roman yazarlarının ressamların bin bir güzelliğini işledikleri İstanbul’un çirkinlikleri, iğrençlikleri, Bizans’tan beri yaşlanmış bir fahişe kimliğinde betimlemiştir.
Muhafazakârların hakarete vardırırcasına buralı olmamakla, yabancılaşmakla, kendi toplum ve kültürüne ihanet etmekle suçladıkları Tevfik Fikret, yüzde yüz yerli bir eğitim almış, gerçek bir geç 19. yüzyıl Osmanlısıdır.
Ruşen Eşref (Ünaydın), 1919’da yayımladığı Tevfik Fikret kitabında şairi tanıtırken, “kuvveti ifham eden serî adımlarla yaklaşır – tombul parmaklarının ucu sivri – elini size uzatır ve elinizi samimiyetle sıkar” der. Anlaşılan, Tevfik Fikret’le en az bir kere el sıkışmışlar. El sıkışmak, ikisinin de doğal bir biçimde yaptıkları bir şey gibi duruyor Ünaydın’ın anlatısında. Hatta Tevfik Fikret’in el sıkışmasından kişilik çözümlemesi yapabilecek ya da en azından bir samimilik ölçütü çıkarabilecek kadar deneyimi ve özgüveni var yazarımızın.
Halbuki el sıkışmak, söz konusu kitabın yayımlanmasından yarım asır önce, yani 1860’larda henüz toplumca yadırgadığımız, yapanlara da “garplılaşmış züppeler” gözüyle baktığımız bir şeydi. “El sıkmak” ya da “el sıkışmak” veya halk dilinde dendiği gibi “tokalaşmak”, ne sözlüklerimizde ne de günlük dilimizde yer etmişti. Tevfik Fikret doğduktan bir yıl sonra, 1868’de yayımlanmış, yazarı belli olmayan bir kitapçıkta, yurtdışına gidip yabancı adetler edinmiş olanlar mizahi bir dille eleştirilirken, olumsuz olarak kullanılan bir de “el silkmek” fiiline rastlıyoruz. Risalenin yazarı bunu, o zamanlar genellikle yapılanın aksine, Fransızcadan değil de İngilizceden çevirmiş büyük olasılıkla; ama bir yerlerden çevirdiği, “el sıkmak” diye bir fiile aşina olmadığı kesin.
Osmanlı ve Batılı Osmanlılığın çağdaş Batılı yüzünü, herhangi bir gülünçlüğe düşmeden temsil edenlerdendi.i
Pekiyi bu dostlarıyla el sıkışan Tevfik Fikret nereden çıktı? Üstelik kısa ömründe hiç yurtdışına gitmediğini de biliyoruz; birlikte Tanin gazetesini çıkardığı arkadaşı Hüseyin Cahit Yalçın gibi. 31 Mart isyancılarının gavurlukla suçlayarak öldürmek istedikleri, hatta öldürdüklerini sandıkları Hüseyin Cahit (kendisine çok benzeyen Lazkiye Milletvekili Yusuf Arslan’ı Hüseyin Cahit sanarak öldürmüşlerdi), 31 Mart Vakası’na kadar ne yurtdışına çıkmıştı, ne de yabancı bir okulda okumuştu. Mercan İdadisi mezunuydu. Demek ki yüzde yüz yerli bir eğitim dizgesinden geçerek “gavur” olunabiliyordu. Nasıl Tevfik Fikret, Mahmudiye Valide Rüşdiyesi’nde okuduktan sonra Galatasaray Sultanisi’nden birincilikle mezun olabiliyor idiyse…
Muhafazakârların hakarete vardırırcasına buralı olmamakla, yabancılaşmakla, kendi toplum ve kültürüne ihanet etmekle suçladıkları Tevfik Fikret, gerçek bir geç 19. yüzyıl Osmanlısıdır. Tanzimat döneminin bir meyvesidir o; Tanzimat’ın nasıl başarılı bir aşı gibi tuttuğunun canlı tanıklarındandır. Bu haliyle de yaşadığı II. Abdülhamit döneminin yarattığı bir şahsiyet değildir. II. Abdülhamit’in birçok okul açılmasıyla filizlenen eğitim hamlesi başladığında Tevfik Fikret liseyi bitirmişti bile. Yani 1908 Devrimi’ni gerçekleştiren nesilden olmadığını iyi anımsamakta yarar var. Yeni Osmanlıların hemen arkasından gelen o garip, talihsiz nesildendir. Fotoğraflarında kendisini hep fessiz görürüz; ama Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Beyi’yle hiçbir benzerliği yoktur. Osmanlılığın çağdaş Batılı yüzünü, herhangi bir gülünçlüğe düşmeden temsil edenlerdendir. Rakım Efendi’nin temsil ettiği sentezi de aşmıştır. Bunu yalnızca aldığı eğitimle açıklamak çok yanıltıcı olur. Zira Tevfik Fikret, gene Tanzimat döneminin yarattığı bir aile çevresine mensuptu. Babası mutasarrıf, dayısı valiydi. Kendisi de yayıncılık ve eğitim alanlarına girmeden önce devlet memurluğu yapmıştır; zamanının neredeyse tüm okumuşları gibi.
Tevfik Fikret 28 yaşında Yıl 1895. Dr. Ömer Besim Paşa’nın evinin bahçesinde solda oturan Tevfik Fikret, yanında Besim Ömer Paşa, onun önünde Fikret’in oğlu Halûk ve yanında Ayah Ömer Bey. Ayakta duranlar ise Kemal Ömer, Hüseyin Kâzım, H. Nâzım.
Şair Tevfik Fikret ise, II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinin adamıdır ve belki Meşrutiyet döneminin şairi kimliğiyle “Jöntürk” olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi politikaya karışmamış, yani Devrim’e ka- dar İttihatçı olmamıştır. Sonra katıldığı İttihat ve Terakki’den de çabuk soğumuştur; ama bu uzaklaşma, Devrim’in uyandırdığı daha özgürlükçü, daha adil, daha ahlâklı bir yönetim beklentisinde olanların bayraktarlığını sürdürmesine engel olmamıştır. Bu da, edebi niteliğinin eleştirilmesine karşın, Cumhuriyet döneminde de kendisine duyulan sevgi ve saygının kalıcılığını sağladı. Diyebiliriz ki Tevfik Fikret, II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet dönemlerinin ha- yal kırıklıklarını yaşayanlar için Tanzimat’ı Cumhuriyet’e bağlayan adam oldu.
Bireylerin temennadan el sıkışmaya, setre-pantoldan takım elbise-kravata geçtikleri süreçte, toplum da II. Mahmut mutlakiyetinden meşrutiyete, parlamentarizme geçmişti. Yani Tanzimat döneminin yarattığı ivme, henüz çok boyutlu bir toplumsal dönüşüme varamamış olsa da, toplumsal dinamikleri özgür bırakacak bir yönetim getirmişti. Vilayet meclislerinde siyasal deneyim kazanmış her din, mezhep ve etnik gruptan mebuslar, Meclis-i Mebusan’da herşeyi tartışıyor, kurumları, bakanları eleştiriyor, yeni bir seçim kanunu hazırlıyor, hatta bunu yaparken genel oy hakkı bile isteyebiliyorlardı. Ahmet Mithat Efendi, Üss-i inkılâb’ı yayımlayarak seküler Osmanlılığın zaferini ilân ediyordu. Balkanlar’da durum karışık ve Rusya’yla bir savaşa gebe, devlet de iflas etmiş ve Batı Avrupa’ca dışlanmıştı gerçi; ama Osmanlı milliyetçiliğinin dışavurumları tavan yapmış, savaşa da geleceğe de özgüven ve iyimserlikle bakan bir ortam vardı.
İmzalı fotoğrafı
Tevfik Fikret’in arkasına “Biraderim Osman (…) Beyefendi’ye, 3 Mart 1313” yazarak imzaladığı fotoğrafı.
93 Harbi’nin felâketle sonuçlandığını biliyoruz. Ama çoğumuzun bilmediği bir şey de, Saray’ın savaş sırasında ordunun başındaki komutanlara neredeyse hiç hareket özgürlüğü bırakmadığına ilişkin söylentilerin hemen savaşın bitmesiyle ortaya çıktığı. Kaldı ki, bunun bir dedikodudan ibaret olmadığı II. Meşrutiyet’te yayımlanan anılardan anlaşılmıştır. Parlamento kapandı, mebuslar evlerine yollandı. Yıldız Mahkemesi kuruldu. Tanzimat’ı Bağdat’a ve Tuna kıyılarına götüren, Meşrutiyet’in mimarı Mithat Paşa artık yok. Şeyhlerin, nakibü’l-eşrafların, aşiret reislerinin sözü vali ve mutasarrıflarınkini bastırıyor. Süleyman Paşa’nın Tarih-i âlem kitabı toplatılıp imha edildi. Ağır bir sansür basın-yayın dünyasının tepesine kara bir bulut gibi çöktü. Osmanlılığın köküne kibrit suyu döküldü. Amerikalı tarihçi Carter Findley, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’nda istihdam edilen gayrimüslimlerin oranlarını veriyor: 1850’de % 26, 1875’te % 37 (en yüksek oran), 1908’de ise % 24.
Tanzimat’ın getirdiklerinin üzerine çağdaş bir yönetim geliyor derken, II. Abdülhamit’in kendisinin söylediği gibi, II. Mahmut mutlakiyetine dönülmüştü. Otuz yıl sürecek olan bu mutlakiyet, Tevfik Fikret’i de nesliyle birlikte gündelik yaşamdan, yaşanan gerçeklikten kaçan, çünkü onunla baş edemeyen, kötümser bir şair yaptı. Ancak şair, 1908’den itibaren yazdıklarından da anlaşıldığı üzere, Namık Kemal’in “Hürriyet” kasidesini yazdığı zamanlara gerilemiş olmanın verdiği koyu bir kızgınlık da biriktirmişti bu kaçış sırasında. Tevfik Fikret’in kızgınlığı, II. Meşrutiyet’in özgürlük ortamında bir volkan gibi patladı. Şiirlerindeki II. Abdülhamit dönemi eleştirileri meşrutiyetçileri heyecanlandırırken, radikal sekülerleşme yanlısı, evrensel insanlığı savunan mısraları bir yanda “Garpçılar” denilen köktenci modernleşmeci çevrelerin sempatisini topluyor, diğer yanda da muhafazakârların sert eleştirilerine neden oluyordu.
Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Cemal Süreya’ya, edebiyat çevrelerinde Tevfik Fikret şiirinin özünde siyasal olduğu ve edebi değerinin düşük olduğuna dair bir fikir birliği mevcut. Ben de, kendi payıma, Tevfik Fikret’in ancak II. Meşrutiyet döneminin fikir ve siyaset mücadeleleri arasında “büyük şair” kabul edildiğini anlayabiliyorum. Ne de olsa yazdıklarını yayımlandıkları günlerde okuyan meşrutiyetçi nesil de on beş – yirmi yıllık bir kızgınlık, bir fikir hürriyeti özlemi biriktirmişti. Ama Tevfik Fikret’e duyulan hayranlık, II. Meşrutiyet’e özgü fikir çatışmalarının bitip Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde zayıflamadı. Bu, Cumhuriyet’in köktenci kurucularının da aynı nesle mensup olmalarıyla, yani şairi Tanzimat evrenselciliğinin sonuçta yerelci muhafazakarlığı alt etmesinin timsali olarak görmelerindendir.
HEPSİNİN YOLU GELİBOLU’DAN GEÇTİ
Süleyman Paşalar, Fikretler Namık ve Mustafa Kemaller
Tarih ve coğrafya ikilisi, ilginç rastlantıların olduğu, alınyazılarının kesiştiği, heyecan verici bir uzam olarak çıkabiliyor karşımıza. Osmanlı Beyliği’nin imparatorluğa dönüşme sürecinde önemli bir dönemeç olan Avrupa kıtasına geçişi sağlayanlardan Süleyman Paşa’yı, öldüğünde Bolayır’a gömmüşler. Yüzyıllar sonra Gelibolu’ya mutasarrıf tayin edilen, Devr-i istilâ yazarı Namık Kemal de, vefatında onun yanı başına defnedilmeyi vasiyet etmiş. Onun gibi başka bir hürriyet aşığı şair Tevfik Fikret de Namık Kemal’in kabrinin çizimini gerçekleştirmiş. Sonra da bir 1. Dünya Savaşı çıkmış ve bütün bunların yitirilmesi olasılığı belirmiş. Oraları savunmak da şairlerden birinin adını alan, diğerine de hayran bir subaya düşmüş. Acaba Mustafa Kemal Bey, bundan tam 100 yıl önce, Çanakkale’deki 6-7 Ağustos vuruşmaları sırasında bunları aklından geçirmiş miydi?
‘Avrupalılar’ Namık Kemal’in Bolayır’da bulunan kabrini Tevfik Fikret tasarlamıştı. ‘Vatan şairi’, Osmanlıların Avrupa’ya geçişinin sembolü Süleyman Paşa’nın yanına gömülmeyi vasiyet etmişti.