Kategori: Ardından

  • Hrant Dink: Tarihten gelip tarihe giden adam

    Hrant Dink: Tarihten gelip tarihe giden adam

    AGOS gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink on yıl önce öldürüldü. Dava belirsizliğe mahkum edildi. Hrant, “Biraz iyi bir Ermeniyimdir, iyi bir solcuyumdur. İkisi yanyana geldi mi bu ülkede neler olduğunu bilirsiniz…” derken yalnızca geçmişinden değil geleceğinden de söz ediyordu. 

    Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden on yıl geçti. On yıldır davası devam ediyor. Dava hakkında kitaplar yayımlandı ve belli ki yayımlanmaya devam edecek. On yıl her 19 Ocak’ta insanlar onu anmak için yürüyorlar. On yıl önce cenazenin kaldırılışındaki o görkemli yürüyüşün bir devamı, eksik kalan parçası gibi. 

    Bugün gazetelerin birinci sayfalarını kaplayan en canhıraş meselelerin hiçbiri on yıl önce tahmin bile edilmemekteydi. Memleketin bir beka sorunu olduğundan, hatta sıralı, kokteyl terör örgütlerinden de kimse söz etmiyordu. Ekonominin tıkırında olduğuna dair rivayetler kuvvetliydi. 

    016-017[1]-2

    Cinayet güpegündüz neredeyse herkesin gözü önünde işlenmişti. On yılda hukuk tarihine geçecek bir macera ile hâlâ cinayetin kurucu unsurları aranmakta. Artık kimse adalet peşinde değil. Dava divana değilse de tarihe kalmış durumda. 

    “Bir cinayet neden işlenir” diye gündelik bir sorun olamaz ama, her cinayetten sonra bu soru insanın aklına takılır kalır. Bu işin altından tek başına kalkamayacağı belli insan isimleri savrulurken, soru bir felaketler yumağına takılır kalır.

    016-017[1]-3

    Öldürülen kimdir? Kimisi bir gazeteci diyor, kimisi bir aile babası, kimisi içten pazarlıklı bir tarih kışkırtıcısı… Sabıka kaydı bomboş. Vurulana kadar yazı-çiziden suçlanmış, yargılanmış ve bir Türkçe cümleyi algılamak ne kelime, tersinden anlayanlarca 301’den mahkum olmuş.

    Cinayet için yeterli mi?  Hrant, “Biraz iyi bir Ermeniyim’dir, iyi bir solcuyumdur. İkisi yanyana geldi mi bu ülkede neler olduğunu bilirsiniz…” derken yalnızca geçmişinden değil geleceğinden de söz ediyordu. Rakel Dink on yıl önce cenaze alayının önünde eşine, sevgilisine seslenirken belki de tarihe sesleniyordu. Onuncu yılda yaptığı konuşmada ise artık davayı tarihselleştiriyordu.  Hrant, “biz yaşadığımız cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardık” demişti. Adalet ve haysiyet ancak ona yaraşanların eseri olabilecek.

    Bekleyeceğiz ve umudumuz hiç ölmeyecek

    Türkiye’nin eserleriyle tanıdığı İngiliz aydın, kuşaklar boyu yaşayacak.

    016-017[1]-4

    İngiliz yazar ve marksist aydın John Berger, 2 Ocak 2017’de, 90 yaşında hayata veda etti. Amerikalı yazar Susan Sontag, “çağdaş İngiliz edebiyatında benzeri yok” diye takdim etmişti Berger’i. Romancı, senaryo yazarı, sanat eleştirmeni, şair, ressam… Görme Biçimleri, Sanat ve Devrim ve ardından Türkiye’den gidenler de dahil olmak üzere göçmen işçileri ele aldığı Yedinci Adam ile John Berger, Türkçe okurun müdavimi olduğu bir yazardı. 

    Yaptığı herşeyde bir tarihî hassasiyeti olan John Berger, “yazarın işi, ‘onlar’ı değil ‘biz’i anlatmaktır” diye özetliyordu kendi işini. Sanat eleştirmeni olarak yaptığı da buydu, desen çizerken de. Resimi, şiiri, gündelik notları, anıları harmanlarken bir tür veya her tür sanatla en zor zamanda bile hayata ilişkin bir umut aşılamaya çalıştı. Giderayak pek de halinden hoşnut olmadığı dünya hallerinin geçici olabilmesi için “zamana ihtiyaç var” diyordu. Ama “işini zamana havale etmeden beklemesini de öğrenmek gerek” diyordu; dayanışmayla (MK).

  • Hem mucize yarattı hem hayalkırıklığı

    Hem mucize yarattı hem hayalkırıklığı

    Küba Devrimine duyulan sempatinin nedeni komünizmin inşası değil, bu küçük ülkenin liderinin dünya jandarması ABD’ye kafa tutmasıydı. Castro, sağlık, eğitim, sosyal eşitlik konularında mucize, Sovyet yörüngesinde Çekoslavakya ve Afganistan işgallerini destekleyerek hayalkırıklığı yaratmıştı. 

    Yüzlerce suikast girişimini atlatıp, elli yıl dünya siyaset sahnesinin önündeki yerini koruyan Fidel Castro, 25 Kasım 2016’da 90 yaşında öldü. Suçlamalar veya düzülen övgülerin ötesinde hiç şüphesiz Üçüncü Dünya’nın sayılı önderlerinden biriydi. 

    Bir şeker kamışı plantasyonu olan büyük toprak sahibi bir ailenin çocuğu olarak en iyi öğretim kurumlarından sonra 1945’te Havana Üniversitesinde hukuk okuyan Fidel Castro, öğrencilik yıllarında komşu ülkelerdeki özgürlük hareketlerini yakından izledi. 1947’de Dominik Cumhuriyeti’nde diktatörlüğe karşı çıkarken, 1948’de Kolombiya başkentindeki ayaklanmaya katıldı. Küba’da ilerici ve demokratik reformları savunan Ortodoxo partisine girdi. Bu partinin gençlik örgütündeki insanları, gelecekteki mücadelesine katacaktı. Adadaki yolsuzluklara karşı çıkan Castro, bu dönemde komünizme karşı tutum almıştı. 

    1952’de bir hükümet darbesi yapan emekli general Batista’ya karşı 1953’de Moncado kışlasına başarısız bir silahlı baskın düzenledi. Tutuklandı, ama iki yıl sonra serbest bırakıldı. 

    Geleneksel siyasal partilerin çöktüğü bir dönemde Fidel Castro, Meksika’dan ünlü Granma teknesiyle hareketle, beraberindeki 81 kişiyle birlikte anayurduna çıktı. İki yıl sonra başarıya ulaşacak olan silahlı mücadelesi başlamıştı. Gösteriler, ayaklanmacı genel grev, kitle hareketiyle gerilla mücadelesini bütünleştiren bir stratejinin uygulayıcısı olarak Fidel Castro; o güne kadar bilinen modellerin dışında, esas olarak ulusal egemenliği sağlamaya yönelik bir hareketin lideri olarak öne çıkıyordu.

    Küba Devrimi hem ABD hem Rusya için beklenmedik bir gelişme oldu. Latin Amerika’yı baştan aşağıya sarsan bu olay, diktatörlüklere karşı mücadele eden muhalefet hareketlerini umutlandırdı ve geleneksel mücadele yöntemlerinin dışında Küba modelini örnek alan hareketlerin oluşumuna yol açtı. O güne kadar dünya sosyalist hareketindeki Rusya ve Çin gibi iki merkezin gündelik politikalarının dışında, Kastrizm adı verilen radikal çözüm stratejileri ortaya çıkmış oldu.

    Devrimin aldığı siyasal yöneliş ABD’yi hemen harekete geçirdi ve dünyanın en büyük gücü, burnunun dibindeki on milyonluk bir ülkedeki devrimi çökertmek için 1961’de Domuzlar Körfezi çıkarmasını gerçekleştirdi. Bu harekatın yenilgiye uğratılması, ABD’nin askerî olarak Castro’yu dize getirememesi, Küba Devrimi’ne büyük bir özgüven kazandırdı ve sonuçta ülke, 1962’den bugüne kadar devam eden ağır bir ekonomik ambargoya mâruz bırakıldı. 

    50’li yılların dünya hallerini anlamadan Castro’yu tarihselleştirmek fazlasıyla yüzeysel olacaktır. Küba Devrimi, ABD’nin Latin Amerika’yı arka bahçesi gibi kullandığı 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde ve Rusya’nın bilgisi, desteği dışında gerçekleşti. Toplumsal adalet ve ulusal egemenlik bayrağıyla Batista diktatörlüğüne son verilirken, ABD ve Rusya’nın nüfuz alanlarında olmayan bir Üçüncü Dünya hareketi şekilleniyordu. Küba Devrimi bu Üçüncü Dünya hareketinin merkezinde yer aldı. OSPAAAL’in (Afrika, Asya, Latin Amerika Halkları arasında Dayanışma Örgütü) kurucusu oldu, 1966’de Tricontinentale (Üç Kıta-Asya, Afrika ve Latin Amerika) konferansına evsahipliği yaptı, 1979’da Bağlantısızlar hareketinin başkanlığına getirildi. Gine’den Amilcar Cabral, Fas’tan Mehdi Ben Barka gibi Üçüncü Dünya’nın ünlü simalarıyla emperyalizme karşı ittifaklar kurdu. 

    Ancak Üçüncü Dünya’da Küba Devrimi’ne duyulan sempatinin kaynağı bu ülkede komünizmin inşa edilmesiyle ilgili değildi; bu küçük ülkenin dünyanın jandarması ABD’ye kafa tutmasıydı. Küba, askerî harekatlara, suikastlere, kampanyalara ve ağır ekonomik ambargoya rağmen ayakta kalmanın ötesinde, bir dizi ülkeye verdiği destekle de öne çıktı. 

    Hem mucize yarattı hem hayalkırıklığı
    Gerilla başkan Fidel Castro (sağda oturan) ve kardeşi Raul (ayakta, ortada) uzun namlulu ağır silahlarıyla Sierra Maestra’da arkadaşlarıyla bir gerilla kampında. Günümüzden tam 58 yıl önce zaferi kazanan Fidel, gerillalık döneminin ardından 33 yaşında başkanlık görevine gelmişti. 

    Dış politikada büyük soru işaretler 

    Ancak Küba’nın dışpolitikası, ABD’ye karşı müttefik edindiği Rusya’nın tavrına göre şekillendi. Örneğin Küba 1970’li yıllarda Afrika ile yakından ilgilendi ve Angola ile Güney Afrika’nın apartheid politikasına karşı durdu. Ancak Soğuk Savaş’ta Rusya’dan yana tutum alan Etyopya’daki kanlı bir diktatörlüğü destekledi. Fidel Castro, 20. yüzyıla damgasını vuran iki büyük, kritik toplumsal hadisede de Moskova’nın yanında yer aldı. 1968 Çekoslavakya olayları sorasında Rus tanklarının Prag’ı işgal etmesini ve tam da Bağlantısızlar hareketi başkanlığında bulunurken Rusya’nın 1979 sonunda Afganistan’ı işgalini destekledi. 

    “Hikmeti hükümet” gereği Meksika’nn tek parti yönetimiyle iyi ilişkiler içinde olduğu gibi, Franco İspanyası’yla da arası hiç fena değildi. 

    ABD’nin Vietnam savaşını kızıştırdığı 1965 ve ardından gelen Çin’deki Proleter Kültür Devrimi ile Küba ilk cazibesini kaybetmeye başladı ve 1970’li yıllarda Sovyet modeline doğru evrilmesiyle, devrimci bir merkez olarak eski parlaklığını yitirdi. 

    Küba Devrimi’nin uluslararası yankısı ise, devrimin hikayesinden ziyade, doğal kaynakları pek olmayan küçük bir ülkede toplumsal alandaki başarıdandı. Sağlık ve eğitim gibi evrensel kamu hizmetlerinin yaygın ve parasız olarak sunulmasının, barınma sorunlarının eşitlikçi bir biçimde ele alınmasının yanısıra, komşu kıtanın kuzeyinde ve güneyinde ciddi bir insan hakları sorunu olan ırkçılığa varan ayrımcılığa son verilmesi gibi kazanımlar, Küba’nın dikkatleri çekmesine neden oluyordu. 

    Küba toplumunda ayrımcılık olmaması sayesinde, genellikle adanın doğusunda yaşayan kırsal kökenlilerle, siyahi kökenli ailelerden en yoksul vatandaşlar için olağanüstü bir toplumsal hareketlilik imkanı doğmuştu. Fidel Castro’nun toplumsal meşruiyetinin ardında, özellikle bu kesimlerin büyük desteği vardı. Her ne kadar son yirmi yılda toplumsal eşitsizlikler yeniden belirmişse de, Küba, Latin Amerika’nın diğer ülkeleriyle kıyaslanmayacak bir konumdadır. Ayrıca Fidel Castro, Küba kültürüne siyahların katkısını her zaman öne çıkardı. Sürgündeki Kara Panterleri kabulü, Harlem’i ziyareti, Muhammed Ali, Malcolm X ve Harry Belafonte gibi insanlarla buluşması, bu konudaki samimiyetini gösterdi.

    Küba, toplumsal alandaki başarılarını ekonomik ve siyasal alanda gösteremedi. ABD gibi bir ülkenin ambargosu altında ekonomik anlamda başarılı olmak pek kolay değilse de, yönetimin yaptığı hatalar bununla açıklanamaz. Örneğin Ernesto Guevara (namı diğer Che) 60’lı yıllarda sanayi bakanı iken dışa bağımlılığı azaltmak ve yetersiz gıda üretimine son vermek için ekonomide çeşitlendirme amacındayken, Fidel Castro Sovyetler’le bir tür işbölümüne girerek şeker kamışı ihracatında yoğunlaşmayı tercih etmişti (Petrole karşı şeker).

    ABD ambargosu ve tehdidi altında kalan küçük ve yoksul bir ülkedeki beklenmedik devrimin toplumsal ve ekonomik bilançosu pek parlak değildir. Ancak böyle bir ülkenin biyoteknoloji ve ilaç üretiminde yüksek teknoloji kulübüne girmesini sağlayan eğitim ve araştırma düzeyi, kendine benzer ülkeler bir yana kendinden çok daha zengin ülkelerle bile kıyaslanmaz düzeyde yüksektir.

    Hem mucize yarattı hem hayalkırıklığı
    Fidel ve Ernesto 12 Ocak 1959 tarihli fotoğrafta Fidel ve Latin Amerika direnişinin simge ismi Ernesto (Che) Guevara bir arada. Özgürlük mücadelesinin merkezinde yer alan ikili, tüm hareketi zafere kadar birlikte yönetti. Fakat özellikle sosyalist anayasanın 1976’daki ilanından sonra kimi ufak fikir ayrılıkları da ortaya çıkacaktı. 

    15 bin ‘vatan haini’

    Yine ABD’nin baskısıyla açıklanamayacak olan siyasal demokrasi eksikliği, Küba’nın sosyalizm iddiasındaki en zayıf noktayı oluşturagelmiştir. Rosa Luxemburg’un dediği üzere “özgürlük daima başka türlü düşünenlerin özgürlüğü”yse Küba’nın sicili bu konuda pek parlak değildir. Tek parti yönetimi altında ağır sansürün varlığı bir yana, Fidel Castro’nun da 2006’da kabul ettiği üzere, ülkede bir dönem 15 bin siyasal mahkum bulunuyordu. Bunların hepsinin “vatan haini” olduğunu iddia etmek kolay değildir.

    Fidel Castro her ne kadar Kastrizm diye anılan ve Küba Devrimi modeliyle özdeşleşen bir akıma adını vermiş olsa da, bir marksist düşünür olarak belirmemiştir. 20. yüzyılın bütün sosyalist devrimleri, hatta başarısız olanları da mutlaka kuramsal bir önderle anılsa da, Küba bir istisnadır. Hatta Küba Devrimi’ne bu anlamda tarihsel bir ifade, uluslararası bir derinlik kazandıran kişinin, Castro’dan çok daha fazla kuramla haşır neşir olan Ernesto Che Guevera olduğu yaygın bir kanıdır.

    Küba, Fidel’den sonra kritik bir kavşakta bulunuyor. Ülke tek parti yönetiminde, Çin-Vietnam modeline benzer bir devlet kapitalizmine yönelecek mi? 

    Beklenmedik bir gelişme olmadığı takdirde Castro’nun kardeşi Raul 2018’de çekilecek ve artık devrimi yaşamamış bir kuşak yönetime gelecektir. Meşruiyetini devrimden alan rejim, gençliğin itibar edeceği yeni bir meşruiyet bulabilecek mi? Tarih devam ediyor.

  • Kurban taşındaki çatlak ve yüreğimize sızan sesli şiirler

    Kurban taşındaki çatlak ve yüreğimize sızan sesli şiirler

    Kanadalı şair, şarkıcı, yazar, müzik tarihinin son 50 yılına damgasını vurmuş bir bilgeydi Leonard Cohen. O şimdi Şarkıların Efendisinin huzurunda. Umarım Şarkıların Efendisi onu bir sonraki hayatında bir yıldız olarak başka, daha hakikatli bir galaksiye yollar.

    Ayırt edemezsin beni rüzgârdan

    Ne geçmişte ne de yarın

    İncil’i yazan

    Küçük Yahudi’yim ben

    Yükselişini ve çöküşünü 

    gördüm ulusların

    Öykülerini dinledim hepsinin

    Aşktır tek motoru sağ kalmanın 

    Bildiğimiz gibi İncil’i yazan küçük Yahudi, İsa değildi. Onu yerine müritleri yazdılar İncil’i; onun yerine kiliseler kurdular. Haçlı Seferlerine çıktılar, engizisyon mahkemeleri kurdular. Yahudileri ve “cadı”ları yaktılar, birbirlerini öldürdüler… Yalnızca birbirlerini değil, kendi yerlerine savaştırdıkları köylüleri, işçileri, inananları. Geçmişte oldu bunların hepsi. Cohen geleceğin de pek farklı olmayacağını, hatta gelenin gideni aratacağını söyledi bize. Az kalsın inanmıyorduk. Ama giderayak gösterdi bize: Gelen gideni aratacak; hem de nasıl… Ölmek için Trump günlerini seçmesini tesadüf mü sanıyordunuz yoksa?

    Leonard Cohen 1972

    Arada umut vermeyi de ihmal etmedi ama. Boşuna değil, çoğumuz ona ‘hoşçakal’ demek için, ‘Her şeyde bir çatlak vardır / Oradan sızar ışık içeri’ dizelerini alıntıladık. Bilgenin umudu ancak böyle dile getirilirmiş. ‘Işık’ metaforu Aydınlanma çağından beri yakamızı bırakmadı biliyorsunuz. Ama daha derin, daha ‘ruhani’ bir metafor da olabilir ışık. Mesela Cohen kadar bilge olamayan (bilgelik mertebesine ömrü vefa etmeyen), tersine materyalizmiyle, radikalliğiyle ünlü Shelley, doğruca kendi içine baktığı nadir anlardan birinde şöyle demişti:

    Hayat renkli camdan 

    bir kubbe gibi

    Lekeler sonsuzun 

    beyaz nurunu

    Ta ki Ölüm onu 

    paramparça edene kadar 

    (Adonaïs, 1821)

    Bunu yazdığında 29 yaşındaydı Shelley; bir sene sonra da öldü zaten. Yazma nedeni daha da acı: Aynı yıl daha 24 yaşındayken ölen dostu John Keats’in yasını tutuyordu. Roma’da, ‘Katolik Olmayanlar Mezarlığı’nda yatar ikisi de, yan yana olmasa da yakın.

    Cohen ise Shelley gibi radikal değildir. İmgeleri de “renkli camdan kubbelerin Ölümün çekiciyle parçalanması” gibi şaşaalı değildir. O ‘Sonsuzun beyaz nuruna’ bakmak için küçük bir çatlak açar kubbede. Oradan sızanı görür, onunla yetinir. Cohen bilgedir. Kurumlaşmış dinin despotluğundan yaka silkenlere, içinde Kabala’nın, İsa’nın sevecenliğinin ve özgürlük davetinin, Mevlana’nın, Zen’in ve Tao’nun hemhal edildiği ruhani, ama ortodoksluğa ya da kör inanca da yer bırakmayan bir dünyanın kapısını açar. O kapı ancak bilge bir şiirle açılabilirdi zaten. Kuru kuruya ‘ateist’ olmakla yetinemeyenlerimizin gönül gözünü açar, elimizden tutarak içimize baktırır.

    Leonard Cohen 2015

    Böyle bir bilgenin nasıl ölmesini, ölünce nereye gitmesini beklerdiniz? Ölmeden az önce yazdığı son şarkılarından birinde, yarı İbranice (atalarının dilinde) yarı İngilizce (gençliğinin ve şiirinin dilinde) “Buradayım, buradayım, hazırım efendim!” demişti. Oğlunu kurban taşına yatıran İbrahim’in tanrısına seslenişini tekrarlıyordu. Cohen’in o İshak’ın kurban edilişine nasıl isyan ettiğini gençliğinde, neredeyse elli yıl önce yazdığı “İshak’ın Hikâyesi” şarkısından biliriz:

    Ey bu sunakları kuranlar

    Kurban etmeye çocuklarını

    Artık yapmayın bunu

    Hesap, vahiy değildir

    Görev vermedi size

    Ne şeytan ne de tanrı

    Siz, tepesine dikilenler 

    çocukların

    Elinizde kanlı, kör baltalar

    Orada değildiniz

    (Çeviri: Barış Pirhasan)

    “Yaşlanınca ansızın dindarlaşmadı ya bu adam! Bu ‘hazırım’ da nereden çıktı?” denilebilir. Merak etmeyin; Cohen ölüme giderken de İshak’ların kurban taşına yatırılmasını onaylamıyordu. Çocukların kör inanca, millete, davaya, çıkara, hesaba, nefrete ve hasete kurban edilmesine hiçbir zaman razı gelmezdi o. Yaptığı tek şey, “Hazırım efendim!” kabullenişini İbrahim’in ağzından almak, kendisini İshak’ın yerine koymaktı. Kurban taşına uzanıp kendisini hepimiz için feda etmek… Kurban taşında küçük bir çatlak açıp, oradan hepimizin yüreğine sızmak…

    Cohen şimdi nerede olacağını neredeyse otuz yıl önceden bilmişti aslında:

    Az da olsa yaptım 

    elimden geleni

    Dokunmaya çalıştım 

    hissedemediğimde

    Hakikati söyledim hep, 

    aldatmadım hiç sizi

    Ve hiçbir şey

    Gitmese de yolunda

    Çıkacağım Şarkıların 

    Efendisinin huzuruna

    Dilimde sadece bir Halleluya 

    O şimdi Şarkıların Efendisinin huzurunda. Umarım Şarkıların Efendisi onu bir sonraki hayatında bir yıldız olarak başka, daha hakikatli bir galaksiye yollar. Umarım o galaksinin önemsiz bir yıldızının küçük bir gezegeninde yaşayan canlılar, aptallık ve cehaletten, kin ve hasetten örülü inanç sistemlerinin üstlerine örttüğü kara cübbede küçük bir çatlak açarlar da, onlara göz kırpan Bilge’nin nurunu görürler. 

  • Silahlı, bombalı ve acımasız bir barış güvercini

    Peres, İsrail’in aşırı silahlanmasının, yani savaşçılığının sembolüydü. Onun döneminde yaşanan katliamlar, uygulanan siyonist politikalar binlerce cana maloldu ama, o “Oslo barış süreci”nin mimarı, “sosyalist” ve “demokrat” olarak anıldı. “Yorulmak bilmez bir manipülatör”ün kısa hikayesi.

    Perez, 60 yıllık siyasal hayatında 1970’den başlayarak 2014’e ulaştırma, maliye, savunma bakanlıklarında bulunduktan sonra başbakan ve ardından devlet başkanlığı yaptı. Toplam 15 kez bakan, 3 kez başbakan ve4 kez başbakan yardımcısı, iki kez de (2000 ve 2007’de) devlet başkanı olan Şimon Peres, buna parlak kişisel kariyerine rağmen, partisini (İşçi Partisi) zafere ulaştırmanın yolunu bulamamış bir siyasetçiydi.

    İsrail tarihinde özellikle Yaser Arafat ile birlikte imza attığı Oslo Antlaşması vesilesiyle kendisine verilen Nobel Barış Ödülü (1994) ile uluslararası alanda bir aziz değilse bir Nelson Mandela imişcesine hüsnü kabul gören bir simaydı. Ancak Nobel Barış Ödülünün kendisinden önce Menahim Begin ve Henry Kissinger gibi eli kanlı simalara verildiği ve Oslo Antlaşmasının hiçbir şeyi çözmediği hatırlanırsa, ödülün yok hükmünde olduğu söylenebilir.

    Batı’da Filistin halkına karşı işlenen suçlarda bir uzlaşma öznesi, barıştan söz eden bir “sosyalist” olarak takdim edilen Peres, büyük bir siyaset adamı olarak son yolculuğuna çıkartılırken, Oslo görüşmeleri öncesi onu dış işleri bakanı yapan ve bir anlamda Nobel kazanmasına imkan sağlayan Izak Rabin’in anılarındaki hakkındaki sözlerini (“yorulmak bilmez manipülatör”) hatırlamamak mümkün değil. Peres’in Rabin’in öldürülmesinden sonra Oslo sürecini sabote etmesi, rakibinin kendisini çok iyi tanıdığını göstermekte.

    Ortadoğu uzmanı gazeteci ve Büyük Medeniyet Savaşı-Ortadoğu’nun Fethi kitabının yazarı Robert Fisk ise Peres’in ardından “Dünya, Şimon Peres’in ölüm haberini duyduğunda ‘Barış elçisi’ diye bağırdı. Ama ben Peres’in öldüğünü duyduğumda kan, ateş ve katliam düşündüm” diye yazıyordu. 1996’da bizzat gözlemcisi olduğu bir katliamı anlatıyordu.“…parçalanmış bebekler, çığlık atan mülteciler, tüten cesetler. Qana diye bir yerdi ve yarısı çocuk 106 ölünün çoğunluğu, İsrail topları tarafından 1996’da parçalandıkları yerde kurulan BM kampının altında yatıyor” (İsrail topçusunun ateşiyle 106 sivil ölmüş, 100’den fazla sivil yaralanmıştı).

    İsrail’de siyonist devletin yerine iki uluslu bir devletin kuruluşundan yana olan Türkçe’ye de çevrilmiş olan İsrail Toplumunun Krizi kitabının yazarı, barış militanı Michel Warschawski ise eski İsrail başkanını büyük bir siyasetçi değil “zamanımızın ihanet ve yalan sanatının büyük bir üstadı” olarak diye nitelendiriyordu.

    Peres, İsrail’in aşırı silahlanmasının yani savaşçılığının sembolüydü. 50’li yıllarda Fransız sosyalist hükümetindeki dostlarından ilk nükleer reaktörü (Dimona) ve Mirage uçaklarını sağlamış; çok daha sonraları Filistinlilerin bulundukları yerlere Yahudileri yerleştirmeyi finanse eden ve başlatan hükümette yer almıştı.

    Rabin ile birlikte Oslo Antlaşmasının İsrailli müzakerecisiydi Perez. Ancak aradan geçen çeyrek asırdan sonra herkes bu antlaşmanın devasa bir yanılsama olduğunu anladı. Filistinliler kendi tarihsel topraklarının %22’si üzerinde küçük bir Filistin devleti umut ederken, barış için muhatap olarak Şimon Perez’in prototipi olduğu insanlara güvenmişlerdi.

    Şimon Peres, Batı’da “solbir siyonizm”in varlığına dair yanılsamanın da tipik bir temsilcisiydi. Oslo’dan Rabin’in öldürülmesine kadar geçen iki yılda, İşçi Partisi hükümeti sırasında 60 bin yeni Yahudi yerleşimci, Filistinlilerin topraklarına yerleştirilmişti.

    İsrail siyasal hayatında zirvede yer alanlar, genellikle siyonist hareketin zorlu yıllarında öne çıkmışlar, ya Kibutzz’da büyümüşler ya da 2.Dünya Savaşında İngiliz ordusundaki Yahudi komandoların oluşturduğu, savaş sonrasında da İngilizlere karşı siyonist mücadelede önemli rolü olan Palmah’da yer almışlardı.

    Filistin’e varışından on yıl sonra 20 yaşında, üyesi olduğu sol parti Mapai’nin gençlik hareketinin 1943’te genel sekreteri olan Peres, Hayfa’ya bir seyahatinde hayatında belirleyici bir dönemeç olan David Ben Gurion’la tanıştı. Altmışındaki İşçi Partisi lideri, çevresine yeni ve genç bir yönetici kuşak toplamaya çalışmaktadır. “İhtiyar”, 1947’de yeraltı Yahudi ordusuna katılacak olan gencin gelecek vaadettiğini görür. Peres, Izak Rabin ve Moşe Dayan’ın yer aldığı yeni ordunun ön saflarında bulunmayı reddedince, Ben Gurion onu Arapordularına karşı İsrail’in ihtiyaç duyduğu silahları temin etmekle görevlendirir. Bundan sonra Peres’in “meslek hayatı”nın güzergahı belirlenmiş olur.

    Şimon Peres

    ABD’de eğitim ve silah temini için bulunduktan sonra, 29 yaşında savunma bakanlığında önemli bir göreve getirilir. Çek silahlarının Mısır’a teslimi karşısında İsrail ordusunun donanımında Fransa, İngiltere ve daha sonra Almanya ile bile yakınlıklar kurarak silah temin eder. 1956’da Cemal Abdelnasır’a karşı İngiltere ve Fransa ile ittifakın kurulmasında rol oynar ve bir yıl sonra da Fransa ile nükleer santral anlaşmasını yapar. İsrail’in nükleer bir güç olmasına karşı çıkan General de Gaulle’ün iktidara geçmesine rağmen, “Yahudi Devleti” Fransa’dan birkaç yıl sonra nükleer bir güç haline geldi (1967). Apartheid rejimi ile daima iyi ilişkileri olan İsrail adına Peres, Güney Afrika’nın da nükleer silah sahibi olmasına katkıda bulundu.

    Peres 1959’da parlamentoya girdi, 1967 savaşından sonra Golde Mayer tarafından bakanlığa atandı ve İşçi Partisinin 1967’den sonra giriştiği Filistinlilerin topraklarına göçmenlerin yerleştirilmesi politikasının yürütücüsü oldu. “Ulusun anası” Golde Mayer’in önce partinin sonra ülkenin başına geçirdiği İzak Rabin’in hükümetinde savunma bakanı oldu. Yirmi yıl boyunca Rabin ve Peres arasında liderlik yarışı sürecekti. Asker kökenli Rabin, “aygıt adamı” olana Peres’i küçümsüyordu. Enetelektüel Peres ise, basit fikirli olanı aşağılıyordu. Ama Peres elde ettiği neredeyse tüm başarıları seçimle yani halkın desteği ile değil, bürokratik mücadelelerle elde etmişti. 1977 yenilgisinden sonra rakibi tasfiye olunca muhalefete geçen İşçi Partisi, Simon Peres’i genel başkan olarak seçti. Şimon Peres’e Nobel kazandıracak süreç ise büyük şef Rabin’in onu dışişlerine getirmesiyle başlayacaktı.

    Siyonist devletin tarihî şahsiyetlerinden aziz çıkarmak için balık hafızasına sahip olmak gerek!

  • Türkiye’nin sanatçısı

    Türkiye’nin sanatçısı

    Meşhur, sevilen, büyük bir sanatçı olmak elbette zordur ama; tüm bir ülkenin, tüm kesimlerin ortak beğenisine mazhar olmak herhalde çok az kişiye nasip olur. Tarık Akan yaptığı filmler kadar politik duruşuyla, eğitimciliğiyle kalıcı etkiler yaratan müstesna bir insandı. Kimi yakın dostları, çalışma arkadaşları onun ardından, farklı alanlarda bıraktığı mirası yazdı.

    Şöhret peşinde değil, inançlarının izinde…

    80’lerin başıydı tanışmam Tarık Akan’la…

    Tarık Akan

    Ağabeyim, yönetmen Ali Özgentürk’ün has arkadaşla­rından biriydi; “Sürü”, “Su da Yanar”, “Mektup”ta birlikte ça­lışmışlardı… Evlerden birinde, masaların ortasında, set or­tamlarında pek çok zaman gö­rüşürlerdi..

    Ben de bu yüzden üniver­siteli yıllarımın, ilk gazeteci­lik dönemlerimin ve orta yaşlı zamanlarımın pek çok anında çok yakın oldum Tarık Ağa­bey’le… Sahiden “Abi kardeş” kaldık..

    Ama en çok da 2000’lerde sıkı sıkıya görüşürdük.. Görün­düğü, inandığı tüm kalabalık­larda yan yanaydık.. Gezi’de, Gazi anmalarında, Nâzım’a selam toplantılarında, İstan­bul’da, Moskova’da, Köln’de, Nâzım Vakfı’nın her kararında, cezaevi mağdurları için Silivri önlerinde, çok sevdiği Sinema Sevenler Derneği’ndeki (Çiçek Bar.. Ya da Arif’in Yeri) değiş­meyen masasında…

    Bu ülke tarihinin en duygu­sal, en kalabalık, en samimisin­den bir cenaze töreniyle uğur­ladık onu….Yazılı, görsel, sosyal, dijital medya ve hayat, en tarihî biçimde yazdı, daha çok yaza­cak bu uğurlamayı…

    Şair “En güzel hikaye henüz anlatılmamış olandır” der ama, bilin ki Tarık Akan’ın hikayesi, onurlu, yakışıklı ve güzeldir!

    Tarık Akan.. Hayatımıza ve tabii ki sinemamıza ilk gir­diği yılları şöyle bir hatırlaya­cak olursak, yakışıklıydı, bebek yüzlüydü, gözleri pek çok şeyi ifade ederdi.. Filmlerde o göz­lerle aşık olur, acı çeker, neşe­lenir, hatta öfkelenirdi. Film bu ya, kötülük barınamazdı o yeşil gözlerinde… Omuzlarını düşü­rerek hatta boyunu gizlemeye çalışarak yürüse de, o hepimiz­den uzundu. Ve duruşunda bir masumiyet, bir mütevazılık saklıydı sanki.

    Evet, evet… Tehlikesiz bir yakışıklılığı vardı. Dansa gö­türdüğü kızların içkisine ilaç koyan yakışıklılardan olmaz­dı hiç, genç kızların hayalleri­ne bir beyaz atlı prens misali sızar, kartpostallara, dergi ka­paklarına hatta duvarlara kazı­nırdı yüzü. Genellikle şımarı­ğı, uçarıyı, kentliyi oynardı ilk filmlerinde. Bir fabrikatörün oğlu olurdu mesela. Ama aşk için babasının parasını elinin tersiyle ittiğinde ve ailesine sırtını dönüp yoksul ama iyi in­sanlara filmin zengin ve esas oğlanı olarak filmin yoksul ve esas kızına doğru yürüdüğünde alkışa boğulurdu salonlar. Fil­min sonunda fabrikatör baba insafa gelir, yoksullardan özür diler, o da sevdiği kadına sım­sıkı sarılırken bir “son” yazısı düşüverirdi perdeye. Yani, ma­sal biter, seyirci kendi hikaye­sini yaşamaya devam ederdi.

    İşte, biz böyle bir Tarık Akan tanıdık önce. Sonra, hem sinema hem o yeni bir yol, yeni bir yolculuk aradı. Bazen o yo­lun bulunduğu sanıldı. Bazen çıkmaza girildi. Bir aktörün ya­kın dostlarının da etkisiyle us­lanmaz kimlik arayışıydı sanki. Ama oluyordu işte… Bazen yerin bin metre derinine ini­yor, bazen dağların ardına çıkı­yor, bazen de toprak ağalarına karşı geliyordu. Uçarılık ve şı­marıklık geride kalmıştı artık. O çocuksu yüzüne acıyı bilen bir erkek, ülkeyi sorgulayan bir sanatçı yurttaş gelip oturmuş­tu. Artık aynı dili konuştuğu yönetmenlerin filmlerinde oy­nuyordu. Yılmaz Güney’le buluşuyordu yolu ve diğer yönet­menlerle devam ediyordu.

    Sonra ortalık yeniden ka­rardı. Tıpkı Tarık Akan’ın si­nemaya ilk başladığı yıl olduğu gibi. 12 Mart’ın alacakaranlı­ğında ilk filmlerini çeken Akan, şimdi yani sinema hayatının ikinci döneminde bir darbe­ye daha uyanıyordu. Ve yaşamı boyunca hep öfke duyacağı, sö­zünü sakınmayacağı bir yöne­tim. O da tutuklandı, o da ha­pis yattı. O da işkence gördü ve onun da kafası bitlendi.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Ve hayatın kısmen normal­leştiği seçimler sonrası dönem­de 12 Eylül’ü ya da karabasan zamanları hatırlatan filmlerde oynamaktan hiç çekinmedi.

    Artık Yeşilçam da yoktu za­ten. Senede bir elin parmak­ları kadar film çekilirken o da iki senede bir kamera karşısına geçer oldu. Taksicilik, eğitim­cilik de vardı serde. Kartpos­tal çocuğu ve bebek yüzlü bir aktör olarak başladığı sinema­da kendi içinde kalın bir duvar yıkarak gelip geçmiş deyim ye­rindeyse kendi yıldızını bul­muştu. Hiç peşini bırakmadığı, ışığından hep yararlandığı bir yıldız…

    Tarık Akan şöhretine de­ğil inançlarına sadık kalacak­tı hep. “Yeşilçam salon filmle­rinin yakışıklı prensi” oldu­ğu günler de heybesindeydi, “memleketimizin insan man­zaraları”nı yansıtan filmlerde­ki yoksun ve yoksul karakter­ler de… Günlük yaşamında sor­gulayıcı olmayı sürdürecek­ti usta. Bazen coşarak bazen de kırılarak, üzülerek, yüreği paramparça olarak… Ama hep umudunu koruyarak.. Omuz başında hissettiği dostlarıy­la, göz hizasındaki sevenleriy­le, milyonlara ulaşan sinema seyircileriyle… Ve yüreğindeki kelimeleri, gerçekleştirdiği ve hazırladığı hayalindeki proje­leriyle…

    Tarık Üregül’den bir başka Tarık yaratan, “Solan Bir Yap­rak”taki Ferit’i reddetmeden, “Sürü”deki Şivan ya da “Ka­rartma Geceleri”ndeki Mus­tafa’yla, “Yol”daki Seyit Ali’yle mucizevi bir değişim gösteren, dik duruşunu hiç bozmayan Tarık Akan..

    Arif Keskiner

    (Yazar, yapımcı, işletmeci)

    Mustafa Kemal’den Nâzım’a uzanan yolda…

    Tarık Akan’la aynı tarih­lerde sinemaya başladık. Ben yapımcılığı, o oyunculu­ğu seçmişti. Arkadaşlığımız da rahmetli Zeki Ökten ara­cılığı ile gelişti. O sıralar Ta­rık “salon filmleri”nin aranan oyuncusuydu. Ardından “Ha­babamlar”la komedi dalında aranmaya başladı. 1977 yılı, sinemanın sansürle başının belaya girdiği günlerdi. Faşi­zan uygulamalar yüzünden iyi film yapılamaz hale gelmiş­ti. Bir çok dernek kurulmuştu ama emekçiler haklarını ala­mıyordu.

    İşte o günlerde Tarık Akan, Yavuz Özkan, Semra Özdamar ve Cüneyt Arkın öncülüğünde “Büyük Ankara Yürüyüşü” or­ganizasyonu başladı. Ben, Zeki Ökten, Şerif Gören ve Fatma Girik de organizasyona katıl­dık. Türkan Şoray ve Kadir İnanır da Eskişehir’deki işle­rini bırakıp Kızılcahamam’da bizlere katıldı. Böylece 500 kişilik bir Yeşilçam grubu olarak “Büyük Ankara­ Yürüyüşü’nü gerçekleştirdik. Bu yürüyüşten büyük dostluklar doğdu. O dostlukların sonu­cu Tarık Akan, Cüneyt Arkın, Yavuz Özkan ve ben meşhur “Maden” filmini yaptık. Film emekten yana, sosyal içerik­li bir filmdi. Antalya Festiva­li’nde 7 ödül birden almıştı ve Tarık Akan “En İyi Oyuncu” seçilmişti.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Bu filmle birlikte Tarık da­ha çok sosyal sorunlara yöne­lik filmler yapmaya başladı. “Sürü”, “Pehlivan”, “Karartma Geceleri”, “Ses”, “Adak”, “Çö­zülmeler” gibi filmlerde oy­nayarak ulusal ve uluslarara­sı bir çok ödül kazandı. Artık evrensel bir oyuncu olmuştu. Çok okuyordu. Oyunculuğu­nun dışında ülke sorunlarıy­la da ilgilenmeye başlamıştı. Emekten yana bir sosyalist­ti artık. 1 Mayıslarda işçilerle kol kola yürüyordu. Barış Bil­dirisi’ni imzalayıp mahkeme­lerde yargılanıyordu. Alman­ya’da yaptığı bir konuşmadan sonra hapishanelere atılmış, işkenceler görmüştü. Bunların hepsini Anne Başımda Bit Var adlı kitabında topladı. Kita­bın gelirini de kurucularından olduğu ve bir ara başkanlığı­nı da yaptığı, ölümüne kadar da ikinci başkanlığını yürüt­tüğü Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na bağışladı. Yine vakıf için, Köy Enstitüleri de dahil, beş belgesel yaptı. Nâzım sevgisinin dışında, en büyük aşkı Mustafa Kemal Atatürk’tü. Onun ilkelerine sa­dık ve hayrandı. Ülkenin geleceğini çağdaş nesiller yetiştir­mekte görüyordu. Bu yüzden bütün varını-yoğunu harca­yarak, bütün zorluklara göğüs gererek, doğduğu Bakırköy’de Taş Mektep Eğitim Kurum­ları adı altında ülkemizin en önemli kolejini kurdu. Her gün onlarla haşır neşir olmaktan mutluluk duyardı. Kompleks- siz bir insandı. Alçak gönül­lüydü. Kısacası çiçek gibi, gü­zel bir dosttu.

    Sanatında ise onu fark­lı kılan, sinemanın hemen her türünde başarılı olmasıydı. Oynadığı karakterler arasın­da büyük dramlar yaşayanlar da vardı, eşsiz komediler de. Diğer yandan halkın farklı ke­simlerine kucak açmıştı. Ön­ce salon filmleriyle herkesin sevgisini kazandı, ardından emekçilerin arasında yer aldı. Tavizsiz, inandığını savunan muhalif kimliği, sanat dün­yasında da onu farklı bir yere koymuştu.

    Yokluğunu nasıl doldura­cağız, bilemiyorum; ama onur­lu duruşu, insan hakları ve demokrasi için verdiği savaş ve emekten yana kişiliği ile ge­lecek kuşaklara örnek olacağı kesin. Onu hiç unutmayacağı­mız da.

    Kıymet Coşkun

    (Yazar, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Başkan Vekili)

    Nâzım Hikmet Vakfı tek gerçek örgütüydü.

    Otuz yıla yaklaşan ve bir­likte çalışmanın ötesin­de, ailece kurulan bağlara yol açan bir yoldaşlıktı bizimki! Bu yoldaşlığın tutkalı ise Nâ­zım Hikmet sevdası oldu.

    12 Eylül’e karşı yükseltilen mücadelelerin içinde durak­samadan yer alan Tarık Akan, Nâzım Hikmet’in “Yurttaşlık Hakkı” kampanyalarına da des­tek verdi. 1987’de başlayan bu süreç Nâzım Hikmet Vakfı’nın kuruluşuna değin sürecekti.

    Nâzım Hikmet’in kız karde­şi Samiye Yaltırım’ın çağrısıyla bir araya gelen Mehmet Ali Ay­bar, Mahmut Dikerdem, Emil Galip Sandalcı, Kemal Sülker, Moris Gabay, Yusuf Kurçenli gibi aydınların arasındaydı.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Vakfın kuruluş amacı, Nâ­zım Hikmet’e ait yeryüzünde yaygın ve dağınık halde bulu­nan her türlü bilgi ve belgeyi biraraya getirmek, Nâzım’a yö­nelik haksızlıkların giderilme­sini sağlamak ve hakettiği yeri vererek onu gelecek kuşakla­ra aktarabilmekti. Akan da bu amaç doğrultusunda vakfın kuruluşu için oluşturulan sek­retaryada duraksamadan görev aldı. Çalışmalar, bugün çoğu aramızda olmayan dostlarımız­la birlikte Prof. Aydın Aybay’ın başkanlığında başladı. Ressamlar resimlerini ba­ğışladılar, tiyatrocular oyunla­rının gişe gelirlerinden, yazar­lar, şairler kitap teliflerinden katkıda bulundular. Sanatçılar Nâzım şarkıları ve şiirleriyle destek verdiler bu oluşuma.

    Nâzım Hikmet Vakfı’nın kurucu başkanı, Nâzım Hik­met’in kızkardeşi Samiye Yal­tırım evlatları ve torunlarıyla birlikte bu etkinliklerin hepsi­ne katıldı ve ev sahipliği yap­tı. Tarık Akan da bu toplantı­ları kaçırmayan üyelerdendi. Türk halkına, Nâzım Hikmet’i bir yanlara çekiştirmeden ama tüm yönleriyle; siyasi duru­şu, mücadelesi, şiiri, senarist­liği, romancılığı, gazeteciliği, oyun yazarlığını anlatan, onu yaşatan programlar titizlik­le düzenlendi. Yuvarlak masa toplantıları, paneller, sergiler, söyleşiler, konserlerle Nâzım Hikmet yaşatılıyor, yayın faali­yetleri başlatılıyordu.

    Nâzım Hikmet’in 100. do­ğum yılı çalışmaları da çok yoğun geçti. Kültür Bakanlı­ğı’na başvuru yapılarak UNES­CO’nun 2002 yılını “Uluslara­rası Nâzım Hikmet Yılı” olarak dünyaya önermesi kararı aldı­rıldı. Kararın duyurulmasıyla da Nâzım Hikmet tüm dünyada anma programlarına alındı. Va­kıf gerek Türkiye’de gerek dün­yanın birçok bölgesinde prog­ramlar yaptı, yapılanlara katkı sundu, işbirlikleri sergiledi.

    Türkiye’nin sanatçısı

    2000 yılında başlayan Nâ­zım Hikmet belgeseli çalışma­larında da aktif biçimde yer aldı Tarık Akan. Kafasında daha birçok proje vardı ama, elindeki çalışmalar bitince Nâ­zım Hikmet projesine başlaya­caktı. Zaten çok sayıda kişisel tanıklık çekimleri yapılmıştı, ama yine de aceleye getirmek istemiyordu. Ancak sevgili Ta­rık’ın hastalığı başladı ve diğer belgesel çalışmalarıyla birlikte bu proje de iyileşene değin as­kıya alındı.

    Nâzım Hikmet Vakfı, günü­müze değin çok şey yaptı. An­cak hep ekonomik sıkıntılarla boğuştu. Kendisinden sonra kurulan pek çok kültür vakfı birer birer kapanmak zorunda kalırken yine de ayakta kaldı. Bu da başta Tarık Akan olmak üzere birçok üyemizin kolek­tif özverisi ve dayanışmasıyla açıklanabilir. Başta Tarık Akan diyorum, çünkü ne zaman ba­şımız sıkışsa başvuru kayna­ğımız oldu. 12 Eylül anılarını yazdığı çok ses getiren Anne Kafamda Bit Var adlı tek kita­bının ilk baskılarının telif ge­lirlerini de vakfa bağışladı. Son yıllarda “Benim gerçek anlam­da üyesi olduğum tek bir ör­gütüm var, o da Nâzım Vakfı” diyordu. Vakfın yeni binası 15 Ocak 2016 günü Şişli Belediyesi Nâ­zım Hikmet Kültür ve Sanat Evi olarak açıldı. Hepimiz çok mutluyduk ama buruk bir mut­luluk. Arkadaşımız, dostumuz, yoldaşımız hastaydı. Ama kim­senin de hastalığını bilmesini istemiyordu. Çok direndi. Yor­gunluğuna karşın son ana ka­dar hemen hemen bütün top­lantılara katıldı.

    Metin Deniz

    (Tasarımcı, yazar, sanat yönetmeni)

    Kitap sevgisi ve hayali gerçek oldu.

    Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı, Taksim- Sı­raselviler’deki yerinden atılın­ca uzun süre mekânsız kaldı. Ta ki Şişli Belediyesi, Şişli Ha­lide Edip Mahallesi’nde yeni ve boş bir binayı vakfımıza tahsis edinceye kadar. Bu va­kıf için umulmadık bir arma­ğandı.

    İçinde bir tiyatro salonu da bulunan bu bina tasarlanır­ken işlevleri pek belirlenmiş görünmüyordu. Çok büyük boş alanlar vardı ve vakıf için oldukça büyüktü. Binanın ta­mamının vakfın ihtiyaçlarına cevap verecek hale getirilmesi gerekiyordu.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Yeni konsept içinde, sevgili Tarık Akan’ın özellikle üstün­de durduğu mekân “150-200 bin kitap” kapasiteli bir kü­tüphane idi. 250 m2 ayrılmış alan için oldukça yüksek bir kitap sayısı… Bir konuşma­sında 200 bin kitabı -bırakın mekânı- nasıl temin etmeyi düşündüğünü sordum. “Me­tinciğim, 200 bin olmazsa 150 bin olur. Bunu da ben bulu­rum” dedi.

    Belediye Başkanı Sayın Hayri İnönü’ye “Kütüphane de yapacağız” sözü verilmişti. Ta­rık, bir süre sonra beni Çiçek Bar’a davet etti ve bir dostla tanıştırdı. Sayın Günay Çapan. “Kütüphaneyi artık kafana takma, işte Günay arkadaşı­mız her türlü masrafını kar­şılayacak” dedi. Kitaplar ise bağış ile toplanacaktı. Proje çizildi, 50-60 bin kitap kapasi­tesi çıktı. Kitap rafları bitme­den bağışlar akmaya başladı. Pek heyecanlı idik. Kullanışı çok kolay bir kitaplığımız ol­muştu. Daha inşaat sürerken öğrenciler kitaplığımızı dol­durmuştu. Her toplantı öncesi kitaplığa çıkıp, bugün kaç öğ­renci var diye bakıyorduk.

    Sanırım şu an 50-60 bin kitabımız var. Her gün bu sayı artıyor. Keşke Tarık Akan’ın dediğini yapabilseydik. Gele­cekte yapılacak bir tadilatla Tarık’ın söylediği sayıya ula­şabiliriz, kimbilir… Tüm se­venleri onun meziyetlerini, özelliklerini anlattı, yazdı. Ben de kitap sevgisini hatırladım.

    Ali Akdoğan

    (Özel Taş İlköğretim Okulu Müdürü)

    Bilimsel eğitimi yeni kuşaklara taşıdı.

    Tarık Akan, sanatının zir­vesinde olduğu 1991 yılın­da, beklenmedik bir atılımla, kendi toplumsal bakış açısı­nı yansıtmaya ve ilerletmeye hizmet edecek olan eğitim işi­ne girişti. Bakırköy’de kendi­nin de bir zamanlar ortaokulu okuduğu tarihî binayı resto­re ederek Taş Okul’u kurdu. Akan, uzun yıllardan beri, ulu­sal eğitimin olduğundan daha kaliteli bir şekilde yapılması gerektiğine inanıyordu. Onun eğitim ile ilgili düşüncelerinin temelini, ülkemizde maalesef zamanla silikleşen Atatürkçü ve laik eğitim anlayışı belir­ledi.

    Tarık Akan’a göre eğitim öğrenciye soru sormayı teşvik eden, buna kapı aralayan zor­lu, meşakkatli bir süreçti. Bu süreçte demokrasinin kaza­nımlarından ve Atatürk ilkele­rinden asla taviz verilemezdi.

    Ona göre, kısa sürmüş fa­kat etkisini kısmen de olsa hâlâ devam ettirmekte olan Köy Enstitüleri, dönemin ko­şulları göz önünde bulundu­rulduğunda, hayli zorlu fakat topluma malolmuş bir süreç­tir. Köy Enstitüleri’nin çoklu beceri kazandırma modelini iyi bir örnek olarak görür ve benimser. Kendi okulunun ya­pılanmasını da bir nevi Köy Enstitüleri modeli olarak gö­rür. Bu bakış açısı, romantik ya da nostaljik bir atıftan çok, ilerici ve mücadeleci bir tavır­dır. Ancak bir okul açmanın fi­ziksel bir çerçeve oluşturmak­tan öte bir anlamı olduğunun da bilincindedir.

    Türkiye’nin sanatçısı

    Öncelikle sürekli seyahat eden diplomat çocuklarının eğitimindeki aksamayı orta­dan kaldırmak amacıyla ku­rulmuş Uluslararası Bakalorya Organizasyonu’nun (Interna­tional Baccalaureate Organi­zation) İlk Yıllar Programı’nı (Primary Years Program­me) ekibi aracılığıyla keşfeder. Bu program, öğrencileri kaliteli so­rular sormaya yönlendiren, hayatı sorgulatarak becerileri geliştirmeyi amaçlayan güçlü, demokratik, idealist bir prog­ramdır. Bu programın gerek­lerini yerine getirmek için, öğretmen eğitiminin de en az öğrenciler kadar önemli oldu­ğunun farkındadır. Bu yüzden, öğretmen eğitimine de büyük destek vermiştir.

    Tarık Akan’ın bir okul ku­rucusu olarak, eğitim-öğretim işlerini de demokratik bir tu­tumla ele aldığını, eğitim işle­rini tamamıyla güvendiği kad­rosuna bıraktığını, bununla beraber bu kadronun da onun eğitim anlayışını yansıttığı­nı görmekten mutlu olduğunu söylemeliyim. Bir görüşme­sinde Akan, okulda elde edilen başarının adresini şu cüm­lelerle belirler: “Elde ettiği­miz başarı, bu işe emek veren öğretmenlere aittir. Evet, ben bu okulun sahibiyim ama eği­timci değilim. Ben bu okulda­ki herkesin bir hedefe, aynı noktaya bakmasını sağlarım. O noktayı da ben belirlerim. Amacım budur. O hedefe nasıl ulaşılacağını ise öğretmenleri­me bırakırım. Bu yüzden de el­de ettiğimiz başarının tamamı öğretmenlerime aittir” (Hür­riyet IK, 12 Ağustos 2007).

    Türkiye’nin sanatçısı

    Tarık Akan ezberci eğiti­me de karşı bir duruş sergi­ledi. Ona göre ezbercilikten demokratik ve sorgulayıcı bir tavır üretilemez. Okulunda ez­bere dayalı olmayan, sorgula­maya dayalı bir eğitim-öğre­tim modelinin varlığından hep gururla söz etti.

    Öğretmenlere ve onların duruşlarına saygıyla yaklaşır­ken kendi rolünü de en ince ayrıntısına kadar belirlemişti. “Bizim öğretmenlerimiz, önce çocuğu iyi analiz eder. Onun gramajını, eksiklerini belirler­ler. Buna göre eklenmesi ge­reken ne varsa, eklerler. Bu iş matematik gibidir ve başarı bu şekilde gelir. Bizim bu siste­mimizden anne – babalar da memnun. Bir çocuğun dere­ceye girmesini tüm okula ma­letmek yanlış olur. Bu, onun kişisel başarısıdır. Aklının, kültürünün, bilincinin sonu­cudur. Biz hiç Türkiye birin­cisi çıkaramadık. Amacımız da bu olmadı. Biz bütün bir başarıdan bahsederiz. Önemli olan tek kişinin başarısı değil, herkesin başarısını sağlaya­bilmektir. Bizim de hedefimiz bu” (BOSCH Rextroth, 2010, 1. Bülten) diyerek okulculuğu döneminde öğrencilerin kişi­sel başarısı üzerinden kurum­sal yarar devşirmeye çalışan­ları da eleştirmişti.

    Akan’ın 66 yıllık yaşamın­da eğitimle ilgilendiği dilim, çocuk sevgisi, geleceğe olan umut, öğretmenlere duyduğu inanç ve Mustafa Kemal Ata­türk’ün “Benim manevi mira­sım bilim ve fendir” sözü çer­çevesinde şekillendi.

    Umur Burgay

    (Tiyatrocu, dramaturg, yazar)

    Yılmaz bir savaşçı, sonuna kadar sanatçı!

    Tarık’la 1974’te Rıfat Il­gaz’ın ölümsüz eseri Ha­babam Sınıfı’nın ilk senar­yosunu yazmam için Ertem Eğilmez tarafından evine çağ­rıldığımda tanıştım. O geniş kadroda kimler yoktu ki… O dönem tiyatrolara ilginin azal­ması, ülkenin usta oyuncuları­nı sinemaya yöneltmişti. Adile Naşit, Münir Özkul, Halit Akçatepe, Kemal Sunal…

    Bu saydığım isimlerin ço­ğu gibi Tarık da, Arzu Film’de kadrolu oyunculardan biriy­di. Ertem Bey beni Deveku­şu Kabare tiyatrosuna yazdı­ğım oyun ve skeçlerden gözü­ne kestirmiş, Halit Akçatepe de “O yazar Ertem Abi” diye hararetle desteklemiş. Ertem Eğilmez her filminde iyi kad­rolar kuran, hangi oyuncudan neler alabileceğini iyi hesapla­yan, özellikle de komedilerde çok başarılı bir yönetmendi. İnek Şaban’ı Kemal’e, Güdük Necmi’yi Halit’e ve elbette Da­mat Ferit’i Tarık’a yakıştır­ması bu başarısını simgeler. Yazdığım senaryoyu çok be­ğendi, kendi de çok iyi yönetti. Tarık’ın ve diğer tüm oyuncu­ların da müthiş performansıy­la film o dönemin 1 numara­sı oldu. Tarık daha sonra Yıl­maz Güney’in etkisiyle Arzu Film’den, dolayısıyla kadrolu­luktan ayrıldı. Yılmaz Güney “Onlar Yeşilçam’sa biz Kızıl­çam’ız gardaş” diyordu.

    Tarık, ülkesinin yüzü Ba­tı’ya dönük, Atatürkçü ay­dınlarından biriydi. İnandığı her davanın gözünü kırpma­dan içinde oldu. Solculukla anti-emperyalist ulusalcılığı özümsemiş, “sanatçı” sıfatını sapına kadar haketmiş, alçak­gönüllü, arkadaş canlısı biriy­di. Onunla 12 Eylül darbesi­ne karşı kaleme alınan Barış Bildirisi’nde, İstanbul’dan sansüre karşı yola çıktığımız “Büyük Ankara Yürüyüşü”n­de, 1 Mayıslarda omuz omuza Taksim mi­tinglerinde, ödül törenlerinde, Silivri iş­kencehanesinin kapılarında, en son Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulunda hep beraber olduk. Sen yapacağını yaptın, artık nöbet bizde.

    Türkiye’nin sanatçısı
  • Yeni düşüncelere hep açık oldu ama, post-modernizme hiç yüz vermedi

    Yeni düşüncelere hep açık oldu ama, post-modernizme hiç yüz vermedi

    Post-modern çağımızın tarih yaklaşımında zaaf olarak gördüğüm, bana çarpan en önemli özelliklerden birisi müphemliği, muğlaklığı ve karmaşıklığı, bizatihi bir sonuç olarak ortaya koymasıdır. Halil Bey yeni akımlara hep açık oldu, ancak makale ve kitaplarında net biçimde ifade edilmiş bir problemden yola çıkan, o probleme bir çözüm öneren ve bu açıdan hiç taviz vermeyen tavrını, uzun ve verimli kariyeri boyunca korudu.

    Halil İnalcık’ın tarihçi­liği, bir yandan “millî tarih” yazma projesi­ne bağlıdır, ama bu akımın ço­ğu temsilcisinin kuramadığı bir dengeyi hassasiyetle korumaya çalışmıştır: yani komplekssiz, savunu diye niteleyebileceğimiz tavırdan çok uzak bir tarihçi­dir. Gerek daha erken eserleri arasında yer alan Kutadgu Bilig ile ilgili ya da Türk hukuk tari­hi ile ilgili makalesinde, gerekse daha yakın zamanlarda yazdığı bir makalesinde, yani “Türk Ta­rihinde Töre ve Yasa Geleneği” yazısında, Acem ve Türk siya­si düşünce geleneklerini, siyasi değerler tarihini şu şekilde ele alır:

    “Kutadgu Bilig’de devlet an­layışının siyaset ve ahlak kural­larının geniş ölçüde Hind-İran kaynaklarına dayandığına kuş­ku yoktur”.

    Ama bundan öte tabii ki Ku­tadgu Bilig gibi bir eserde “Orta­çağ Türk toplumunun kendine has bir yansıması var mı?” soru­sunu sormak çok has bir tarihçi sorusudur ve bunun kompleks­le, savunmayla alakası yoktur. Bu sorunun izini sürdüğünde şu sonuca varır: “Kutadgu Bilig’de bu köklü Türk devlet anlayışı, İran devlet anlayışındaki adalet kavramını hayli değiştirmiştir. Adalet hükümdarın bir bağışla­ma fiili değil, törünün doğru ve tarafsız bir şekilde uygulama­sıdır”.

    1272818_a7490974063af78ad51a19dd2b6dbce5_orj

    Şüphesiz, son yıllarında bizzat kendi değinişleriyle da­ha da farkında olduğumuz bir diğer çizgi, Halil Bey’in gerek Gökalp’e gerek çok daha derin birkaç yüzyıllık bir birikime dayanarak olsun kendini bağla­dığı bir diğer çizgi hermenötik (yorumsamacı) tarihçilik çiz­gisidir. Hermenötik, veri top­lama-ve-aktarma (Benjamin’in deyisiyle “bir katalogdan diğe­rine”) tarihçiliğinin dar çerçevesinde huzur bulanların elin­de, naif, filolojik ve ampirik bir tavrın düşünülmeyen, üzerin­de analitik enerji harcanma­yan bir devamına indirgenmiş, felsefi temellerinden tamamıyla iğdiş edilmiş olabilir. Ancak bu zaafı, ampirizmi öne çıkan bütün tarihçilere atfetmek bü­yük bir haksızlık olur. Mesela İnalcık, 20. yüzyılın ilk yarısın­da Türk tarihçiliğine gelen, en­telektüel derinliği ve tutarlı bir kavramsal dünyası olan bir me­tin okuma yönteminden, yani text-critique kavramından yo­la çıkar. Onun gençlik yıllarına damgasını vuran Fuat Köprü­lü ve Zeki Velidi Togan’ın usul konulu çalışmaları kendi devir­lerinin metod literatürüne ha­kim, dünya çapında çalışmalar­dır. Bu çerçevede hermenötik, gerek filolojik boyutuyla, gerek felsefi boyutuyla sonuçta tarih­çilerin ne kadar eleştirirlerse eleştirsinler vazgeçemeyecekleri çok ciddi bir birikim, bir beceri, bir kavrayış tarzıdır. Bu açıdan da Gökalp-Köprülü-İnalcık çizgisi içindeki hermenötik yaklaşımın, ciddi entelektüel tarihçilik perspektifiyle değerlendirilmesi gerekir, metod calışmalarının neden sonraları dünya tarihçiliği ile olan ilişkisinin gevşediği sorusunu da ele alarak belki.


    Bir başka yönüne eğilecek olursak, yeni akımlara açık olmakla, yeni düşünce ve yaklaşımlara ilgisini sürdürmekle birlikte, Halil Bey’in post-modernizmden esinlenmiş bir yazısını düşünemiyorum. Bunun da en belli başlı göstergesi, Halil Bey’in yola ilk çıktığı günlerde olduğu gibi son çalışmalarında da, ortaya bir problem koyan (eski tabirle, bir mes’ele “vaz’ eden”) ve onu çözüme ulaştırmaya (“hall etmeye”) çalışan tavrıdır: Üstelik, “Osmanlı toplumunda sermaye birikimi nasıl oluyordu?” ya da “Osmanlı fetihlerinin bir sistematiği var mıdır?” gibi demir leblebi soru­lar sorarak yapar bunu.

    Post-modern çağımızın ta­rihçiliğinin en yaygın özellik­lerinden ve bence zaaflarından birisi, müphemliği, muğlaklığı ve karmaşıklığı, bizatihi bir so­nuç olarak ortaya koyması. Bir problem ele alınır, incelenir, iyi bir çalışmada belirli alt-so­rular etrafında derinlemesine irdelenir ama “bu konu müp­hem kalacaktır” ya da “bu konu çok karmaşıktır, muğlaklığı­nın farkına varmalıyız” diyerek sonuçlandırılır.

    Herhangi bir olgunun veya sürecin karma­şıklığını kayda almak ve irde­lemek güzel bir şey, hatta bu karmaşıklığı bizatihi bir mese­le olarak ele almamak, üzerini indirgemeci bir üst-anlatı ile örtüvermek bir zaaf sayılabi­lir, ama karmaşıklığın kendisi bir sonuç olabilir mi? Ne kadar karmaşık olursa olsun, tablo­nun bize nasıl göründüğünü, nereye vardığımızı ifade etmek gerekmez mi? İnalcık’ın bu ko­nuda tavrı nettir ve hiç değiş­memiştir. Açıkça ifade edilmiş bir problemden yola çıkan, o probleme bir çözüm öneren ve bu açıdan hiç taviz vermeyen tavrı, uzun ve verimli kariye­ri boyunca her yazdığına sin­miştir.

    Ancak, iyi bir tarihî çözü­mün ya da açıklamanın, hiçbir zaman “işte sebep işte sonuç” basitliğine düşmeyeceğini de iyi bilir. Fransız tarihçi Lucien Febvre, Köprülü’nün Osman­lı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili kitabına dair bir değerlendirme yazısı yayımladığında, Halil Bey daha yirmilerinin başlarındadır. Övgü dolu bu kitabiyat yazısı, eserin bir özelliğinden sitayiş­le bahseder: Bir büyük devletin ortaya çıkışını tek bir nedenle açıklama kolaycılığına düşül­memiştir; yazar çok katmanlı ve çok faktörlü (yani, karmaşık) bir açıklama modelini cesaretle ve başarıyla uygulamıştır. Genç tarihçi adayı Halil İnalcık mu­hakkak bu yazıdan haberdardı ve buradaki dersi en iyi anla­yanlardandı.

  • Türk düşünce tarihinde uluslararası büyük usta

    Türk düşünce tarihinde uluslararası büyük usta

    Geçen ay 100 yaşında yitirdiğimiz tarihçi Halil İnalcık, özellikle Osmanlı tarihi üzerine verdiği eserlerle yeni belge ve bilgiler, yeni bakışaçısı ve yaklaşımlar ortaya koymuş; uluslararası literatüre önemli katkılar sağlamış; Türk tarihçiliğinde bir milat yaratmıştı. Hocanın öğrencileri ve Yayın Kurulu üyelerimizden Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Cemal Kafadar ve İsenbike Togan, İnalcık’ın Osmanlı tarihi çalışmaları içindeki yerini yazdı.

    111

    Osmanlı geçmişini çalışmanın nice yolu, nice imkanı, nice yöntemi var şüphesiz. O muazzam deryada seyredenlerin sahip olması gereken beceriler, akademik hayatta değişik disiplinlerin bünyesinde ediniliyor. Tarih, edebiyat tarihi, sanat tarihi, tasavvuf tarihi gibi. Bu disiplinlerin her birinde derinleşmek imkansız, dolayısıyla farklı becerilerin ve bunları geliştirmeye yönelik farklı eğitim kulvarlarının değerini bilmek lazım. Öte yandan geçmiş üzerine çalışan disiplinlerarası duvarları katı örerseniz, fili bir-iki yerine dokunarak tasvir etmeye çalışan körler meselindeki gibi, anlama çabanız bütünlük ve insicam kazanamaz. Ama sonuç olarak arzulanan budur; bir Âşıkpaşazade’yi ne sadece dervişliğini ne sadece tarih yazarlığını ne sadece büyüdüğü Mecidözü’ndeki zaviyeyi ve yaşadığı başka mekanları çalışarak anlayamayacağınızı bilirsiniz. İşte bu arzulanan şekliyle, yani dar anlamdaki tarihçiliği aşan; filoloji, edebiyat, kültür, bilim, müzik, sanat tarihçiliği gibi değişik alt kolları ile harmanlayan; metin yayını ve tahlili gibi bilimsel çalışmalarda herkesin uzlaştığı ol­mazsa olmaz standartları olan, geniş ufuklu ve kuşatıcı bir “Os­manlı çalışmaları” sahası son yetmiş-seksen yılda, yani tam da kasten Osmanlı geçmişini unutturmak istediği iddia edilen cumhuriyet döneminde, belirgin bir şekilde gelişti, gelişiyor. Bu süreçte rahmetli (demeğe alış­mamız lazım) Halil İnalcık’ın eserleri ve etkileri, ne açıdan ba­karsanız bakın, merkezî bir ko­numdadır.

    hinalcik.indd
    hinalcik 3.indd
    hinalcık.indd
    hinalcik.indd
    Hinalcik2.indd
    İnalcık arşivi Halil İnalcık hocamız, kitap çalışmalarının yanısıra 2009 yılından itibaren ilk kez yayımlanan makalelelerini dergimizde yazmış, aynı zamanda yayın kurulu üyemiz olarak bizleri onurlandırmıştı. Türkiye tarih arşivinin olmazsa olmaz örnekleri, onun sayesinde geleceğe kalıyor.

    Aynı zamanda, sahada ken­dine yönelik bir eleştirel süzge­cin gittikçe daha ince eler daha sık dokur bir kıvama geldiğini de kaydetmeliyiz. Ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz, iyi mi yapıyoruz, kötü mü yapıyoruz? Osmanlı toplumunu, kültürünü, iktisadi­yatını daha nüfuz edici bir şekil­de anlamak ve çözümlemek için daha neler sormalı, farklı ne gibi ne yöntemler izlemeliyiz? Top­lum ve insanbilimlerindeki ge­lişmelerin neresindeyiz, dünya toplumlarının, evrenin ve insan­lığın serüveni ile ilgili tarih söy­lemine ne katıyoruz? Herhangi bir sahanın olgunlaşma noktası­na vardığının, o kıvama geldiği­nin en iyi işareti, o sahada kalem oynatanların bu sorularla sürek­li yüzleşmeleri ve yaptıkları iş hakkında eleştirel bir sorgula­mayı, somut malzemenin üstün­de daha soyut ve yöntemsel bir başka söylemi, ince ince işleye­rek sürdürmeleridir.

    Bu kıvam kendiliğinden oluşmuyor elbette. Önce, saha­nın temel meselelerine yöne­lik çalışmalarda bir yoğunluk ve birikim gerekiyor; belirli temel sorular, yaklaşımlar ve analitik kavramların hiç olmazsa tartış­maya değer olduğu konusunda uzlaşmak gerekiyor. Bazı temel konularda tartışmaya, işlemeye değecek sağlam görüşlerin orta­ya atılmış olması gerekiyor.

    1272818_0be472ad80ac801221cc45ea17bd6fb8_orj
    CoUEQ6LWYAAsbb9
    Hoca’nın çalışma odası ve alan araştırmaları Halil İnalcık’ın gerek üniversite gerekse evindeki çalışma odaları, düzenini sadece kendisinin bildiği bir “karmaşa” içerisindeydi. Halil Hoca, 5-6 sene öncesine kadar da saha çalışmalarına bizzat katılıyor, tarihî coğrafyalarda dolaşıyordu.

    Geniş ufuklu ve kuşatıcı bir “Osmanlı çalışmaları” sahası son yetmiş-seksen yılda, yani tam da kasten Osmanlı geçmişini unutturmak istediği iddia edilen cumhuriyet döneminde, belirgin bir şekilde gelişti, gelişiyor. Bu süreçte Halil İnalcık’ın eserleri ve etkileri, ne açıdan bakarsanız bakın, merkezî bir konumdadır.

    Bu süreçte de İnalcık’ın rolü en başta zikredilmeye değer. Ta­likîzâde, 1600 yılı civarında kale­me aldığı Şehnâme-i Humâyûn adlı eserinde, bir noktada vak’a­ları ve öykülemeyi keser, anlatı­nın ortasında bir yerde oyunbaz bir fikir geliştirir. Osmanlı Dev­leti’ni diğer devletlerden üstün kılan meziyetleri yirmi mad­de olarak sıralar. Talikîzâde’nin “top 20”si oldukça sübjektiftir; mesela Osmanlı sultanlarının iyi şair olması da başka hanedan­larda bulunamayacak özellikle­rindendir, ama kendi gününün değer yargılarına dair çok iyi fi­kir verir. Ben de sübjektif olma bahasına, ama tarihçilerin belirli ortak değerlerini gözönünde bulundurarak, Halil İnalcık’ın ta­rihçiliğinde kendi perspektifim­den en kayda değer bulduğum bazı noktaları zikredeceğim. Ho­canın biyografisi ve eserlerinin toplu listesi konularında başvu­rulacak çok kaynak var artık.


    İnalcık, hem çok önemli bir rolü olan sahayı, yani Osmanlı çalışmalarını aşarak son yüzyılın Türk entelektüel tarihinin en önemli düşünce çizgilerinden birini teşkil eden Gökalp-Köprülü çizgisindeki millî tarih, millî kültür araştırmaları geleneğiyle bağlılığını sürdürmüş, hem de yeni fikir ve yöntemlerle bu çizgiyi ileriye taşımıştır.


    Bir kere, sahanın temel ko­nularından herhangi birine Halil Bey’in yazdıklarıyla başlayabi­liriz. Sonradan tartışmak üzere, bulgu ve önermelerini yeniden değerlendirmek ve dönüştür­mek üzere belki ama, muhakkak, onun yazdıklarıyla başlaya­biliriz. Hani neredeyse her türlü hastalığa “iki aspirin al, yat” di­yenler vardır ya, ben de bazen herhangi bir konuda danışmak için gelen öğrencilere benze­ri şekilde davrandığımı hisse­diyorum: “Halil İnalcık’ın git şu yazısını oku, haftaya gel”. Bu 70 küsur yıllık verimli kariyere yayılan eserlerden uygun ola­nı, aspirin gibi, temel meselele­rin herhangi biri, ama gerçekten “herhangi biri” üzerine isteyene tavsiye edilebilir.

    Bu süreç içinde Halil Bey’in görüşleri ve bir takım temel analitik kavramları içselleştiril­di. “Klasik dönem” kavramı gi­bi. Çoğu zaman düşünülmeden kullanılıyor, zihin ürünü bilim­sel bir enstrüman değil de zaten varolduğunu bildiğimiz bir nes­nenin ismi gibi, öylesine doğal­laştırıldı. Oysa “klasik dönem”, içerdikleri ve çağrıştırdıklarıyla ciddiye alınması ve tartışılması gereken bir kavram. Son zaman­larda belirli bir mesafeyle yak­laştığımız bir dönemleştirme, bilhassa bir “fanatiklik çağı” ta­rafından sonlandırıldığı ya da ta­kib edildiği savı. Ama eleştirildi­ğinde dahi, “ortada hiç olmazsa tartışmaya değecek sağlam bir kavramlaştırma var” diyerek ha­reket edebilmenin nasıl bir kaza­nım, hatta lüks olduğunu ancak İnalcık’tan önceki tarihçiliğe ba­karak anlayabiliriz.

    halil-inalcik--i477444
    Tarih dışındaki alanlarda da aktif Hocaların hocası Halil İnalcık, kendisine hediye edilen Fenerbahçe formasıyla. Tüm kulüplere eşit mesafede duran hoca, tarih dışındaki alanlarda da sohbet etmeyi severdi.

    Bir diğer yanıyla İnalcık, hem çok önemli bir rolü olan sahayı, yani Osmanlı çalışma­larını aşarak son yüzyılın Türk entelektüel tarihinin en önem­li düşünce çizgilerinden birini teşkil eden Gökalp-Köprülü çizgisindeki millî tarih, millî kültür araştırmaları geleneğiyle bağlı­lığını sürdürmüş, hem de yeni fikir ve yöntemlerle sürekli haşır neşir olmuş ve bu çizgiyi ileriye taşımıştır. Bu yönüyle de tartı­şılmalı elbet ama, zaman zaman gazetelere verdiği söyleşilerden­se -onları da gözardı etmeden ta­bii- eserlerine yansıyan entelek­tüel serüveni bir tarihçi gözüyle inceleyerek.

    Türkiye’de tarihçiliğin ev­rimini, varyantlarını, dünya ta­rihçiliğine entegre olma ham­lelerini, Türk milliyetçiliği ile girift ve çok boyutlu ilişkilerini Halil İnalcık örneği üzerinden ele alacak bir kitap, son yüzyılın belki de en kapsamlı Türk dü­şünce tarihi eseri olmağa aday­dır. Bu zor göreve talip olanlar ilk bakışta şunu göreceklerdir ki, İnalcık kariyeri boyunca hiç yerinde durmamıştır: Alır, ek­ler, eleştirir, değiştirir, dener, sınar, önerir. 20. yüzyıl başları­nın Türkçülüğünden çok şey al­mıştır ama, seminer arkadaşları Osman Turan ve Nihal Atsız’dan farklıdır; Marksizme mesafeli­dir ama, toplumsal tarihçiliğe sunduğu imkanların cazibesi­ni anlamamış değildir; Osman­lı mazisi konusunda komplek­ssizdir, hatta sadece Türklerin değil bütün insanlığın büyük bir mirası olduğunu anlamayanlara tahammülü azdır; ama cumhuri­yetçiliğinden, seküler bir siyaset ve toplum hayatı kurma projesi ile barışıklığından taviz vermez… En önemlisi, millî tarihçilik adına birtakım ezberleri ve sa­vunmacı refleksleri birkaç arşiv belgesiyle süsleyip tekrar tekrar ortaya sürenlerin aksine, dok­sanlı yaşlarında bile angajedir, yani Türkiye’de pek kullanılma­yan entelektüel anlamıyla angaje bir zihindir.

    Emeklilikten ve şöhretine şöhret kattıktan, nice ödüllerden sonra yazdığı bazı eserleri örnek göstereyim. Biri makale, biri ki­tap: “Weber ve Patrimonyalizm” makalesi ve patronaj kitabı. Os­manlı tarihçileri bizzat patronaj konusuyla pek ilgilenmemişti ama sanat ve edebiyat tarihçi­liğinde serpilen bir yaklaşımdı. Halil Bey’in, Osmanlı tarihçiliği­ne sözünü ettiğim kuşatıcı bakışı ve o alanların da içinden konu­şabilecek bir kavramsal zengin­liğe sahip olmasıyla ortaya çıkan bir kitap, Patron ve Şair, yani doksan yaşına yaklaşırken da­ha önce hiç doğrudan ele alma­mış olduğu Osmanlı şiir dünyası üzerine yazdığı eseri.

    Bir diğer tarafı, hiç üzerin­de durulmayan bir tarafı, Halil Bey’in “tarih yazıcılığı”nın sade­ce tarih tarafında değil yazıcılık, yani yazarlık tarafında da ciddi­ye alınması gereken bir akade­misyen oluşudur. Verimli yayın hayatının tümü için aynı vurguy­la söylenemez belki ama, zaman zaman bir nesir ustası olarak okumaya değer. Tarih yazmanın, akademisyenler tarafından çok­ça gözardı edilen ediplik yanının hep farkındadır, nasıl yazmalı sorusu üzerine düşünür. “Her­menötik ve Oryantalizm” maka­lesinde, hocası Fuad Köprülü ile ilgili satırlarında Köprülü’nün sağlam açık bir nesre, bu tarz bir nesir üzerinden geliştirilen bir üsluba ne kadar önem verdiğini yazar. Sanırım bu konuda da Ha­lil Bey, hocasının çizgisi içinde ­addedilebilir.


    Halil Bey’in tarihçiliğiyle üslubunu yakından birleştiren, bir özelliği de kullandığı fiillerdir. “Osmanlılar bunu böyle yapardı, Osmanlı orduları şöyle giderdi. Osmanlı kadınları şu şekilde giyinirdi” gibi. İnalcık, “-ırdı” ekiyle yaratılan geniş zamanın gevşeticiliğine kapılmamış, tarihsiz ve dönemsiz genellemelerden kaçınmıştır.


    Kendi başına bir cilt tutacak bibliyografyası içinde her oku­runun muhakkak “en beğendik­lerim” listesi vardır. Benim için ilk okuduğumdan beri şaşmaz bir şekilde başyapıtı Fatih Dev­ri Üzerine Tedkikler ve Vesika­lar adlı çalışmasıdır, hem nesir hem tarihçilik örneği olarak… Bu kitapta dünya tarihinin en önemli olaylarından birini an­lamak üzere Halil İnalcık’la bir yolculuğa çıkarız, çıktığımızın bilincindeyizdir. Eğer bu kitap başarılı ise “1453 ve sonrasını, Fatih dönemini anlayacağız” bi­linciyle okumaya başlarız. Ama bir vak’a olarak olayın kendisi üzerinde pek durmayız; kendisi de durmayacağımızı yazar, bize daha yolun başında bunu sezdi­rir. Braudel’in Akdeniz kitabında belirttiği gibi, uzun soluklu derin dinamiklerin üzerinde durmak (tembel okurların kestirme­den yorumladığı üzre), olayları önemsememekten değildir; Ak­deniz kitabının tümünü İnebahtı savaşının anlamını ortaya çıkar­ma çabasının arka planı olarak değerlendirebilirsiniz.

    İnalcık’ın eserinde de sosyal, siyasal, iktisadi, hukuki arka pla­nıyla 1453’e ve tüm Fatih döne­mine biçim veren yapısal olgu­ları ve süreci anlamaktır işimiz. Dar anlamıyla vak’a tarihçiliği­ni aşma çabasını öne çıkararak süreç ve yapıların çok boyutlu tahlilini merkeze oturtan bir ta­rihçilik, bütün dünyada yeni ye­ni eser vermektedir o yıllarda. Yani 1950’lerden konuşuyoruz ve genç bir Türk tarihçisi olarak Halil İnalcık, çağdaş akımlarla uyum içerisinde olmaktan öte, o akımların temsilcisi olarak ben­ce en kayda değer, en olgun eser­lerden birisini vermiştir. Ve ben hâlâ Avrupa dillerinden herhan­gi birine çevrilmemiş olmasına esef ederim. Tabii eserin çeşitli parçaları Balkan dillerinde klasik oldu; bilhassa “Stefan Duşan’dan Osmanlı İmparatorluğuna”; ama bir bütün olarak eseri ele alıp son yıllarda dünya tarihçilerinin yepyeni sorularına konu olan 15. yüzyılın ikinci yarısını, yani ye­niçağın başlangıcını yeniden de­ğerlendirmek üzere çevirmenin çok faydalı olacağını düşünüyo­rum. Çünkü her çeviri, bir yeni­den değerlendirmedir elbette.

    kyh_07321
    Bitmek bilmeyen bir enerjiyle çalıştı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 2009 yılındaki bir törende şeyhülmüverrihin Halil İnalcık’ın elini öpüyor. Hoca son yıllarında iyice vites yükseltmiş, müthiş bir tempoda çalışarak, birbiri ardına yeni kitap ve makaleler yayımlamıştı.

    Halil Bey’in tarihçiliğiyle üs­lubunu yakından birleştiren, be­nim çokça üzerimde durduğum bir diğer özelliği de kullandığı fiil kipleri. Tarihselleştirici yakla­şımın bence en büyük düşman­larından birisi Türkçemizdeki “-ırdı” kipidir. “Osmanlılar bunu böyle yapardı, Osmanlı ordu­ları oradan oraya şöyle giderdi. Osmanlı kadınları şu şekilde gi­yinirdi” gibi. Şüphesiz yeri geldi­ğinde kullanılması gerekir ve çok da uygun düşebilir bazı genelle­melere; ama bu dönemsiz, tarih­siz konuşma tarzı, Osmanlı ta­rihçiliği içinde haddinden fazla yaygındır. Ama ben Halil Bey’in bazı yazılarını özel olarak ele al­dım ve sadece birkaç yazısını bu açıdan inceledim… Bilhassa çok müşahhas olguları ele alan ya­zılarını değil de, daha geniş za­manlı sorular soranları. Mesela “Türk Törü Geleneği”, “Türk Hu­kuk Tarihi” gibi yazılar, şüphe­siz, “-ırdı” kipine çok elverişli ya­zılardır. “Türk hukuk tarihinde şöyle yapılırdı, böyle davranılır­dı” diyebilir insan kolaylıkla, ge­niş zamanın gevşeticiliğine ka­pılabilir; ama öyle demiyor Halil Bey. “Türk Hukuk Tarihi” yazısın­da 192 yüklem var, bunlardan sa­dece ikisi “-ırdı” kipiyle çekilmiş. Kimilerine bu “ıdının dıdısı” gibi gelebilir ama, “-ırdı” kipinin bol­ca kullanan bir makaleyi alın ve bakın. O tarihsizliği, o dönemsiz­liği hissetmezseniz şaşarım.

    Fatih Devri Üzerine Tetkik­ler ve Vesikalar kitabına döne­rek, yine bu kitapla ilgili ama, Halil Bey’in birçok çalışmasına karakterini veren bir özelliğine değinmenin yeridir. Toplumsal tarihe ve olgulara solidarist, tesa­nütçü bakışın yaygın olduğu bir dönemde, yani 1940’larda 50’ler­de yazılmıştır; ancak toplumun katmanlarını, değişik zümreleri ve bunlar arasındaki çatışmaları ciddiye alan bir çalışmadır. Yine belki solidarist geleneğin için­den gelen ama katmanlaşmayı, zümreler arasındaki çelişkileri ciddiye alan, hatta analitik çatı­sını bu eksende kuran bir eser. Fetih bu kitapta fetiş ve bir telos olmaktan çıkar, toplumsal dina­miklerin ve çelişkilerin belirledi­ği bir siyasi tercih olarak anlaşılır kılınır. Savaş ve barış partileri kavramlaştırması, nitelemesi bu­güne kadar hepimiz için 15. yüz­yılın Osmanlı dinamiklerini an­lamakta çok önemli bir rol oynar. Sultan Mehmed’in neyi değiştir­mek ve nasıl bir düzen kurmak istediğini, bu partileri ortaya çı­karan faktörleri ve oynadıkları rolleri anlamadan anlayamayız (Burada hatırlamalıyız ki 15. yüz­yıl, yine Halil Bey’in kulaklarımı­za küpe ettiği üzere, hem kuruluş dönemini hem klasik devri an­lamak için kilit konumundadır). Parti ekseninde Osmanlı tarihi­ne ilk bakıştır benim bilebildiğim kadarıyla.

    Burada değişik siyasî tavır­ların ve ekiplerin varlığı, mesela Ahmet Refik Altınay’da olduğu gibi kaba, miyop bir çıkarcılı­ğın oluşturduğu faksiyonlaşma ya da romantize edilmiş yekpa­re ve mütecanis bir toplumsal dokunun dejenerasyonu, yoz­laşması değildir. Sözcüğün en derin tarihsel anlamında parti­leşen siyasal kişilik ve zümrele­rin, aralarındaki farklılıklar do­layısıyla belirli şartlara değişik tepkiler vermesi sonucu ortaya çıkan, değişik çıkar, tarz ve gele­neklere sahip çevreler arasında doğal olarak beliren, normali­ze edilmiş bir toplumsal çatış­malar örüntüsüdür. Partileş­me normalize edilmiştir ve ne o kaba, miyop çıkarcılık anla­mında faksiyonlaşmadır ne de mütecanis bir yapının yozlaş­masıdır durum. Siyasal hayatın hiçbir zaman çatışma ve çeliş­kisiz olamayan normal, olağan akışı içinde karşımıza çıkan bir örüntüdür. Taraflar “yoz” veya “hödük” veya “müfsid” oldukla­rı için değil, yaşadıkları maddi şartların ve siyasi geleneğin im­kanları çerçevesinde kendi akıl­ları ile hareket ettikleri durum böyledir. Elbette kişilik önemli­dir ama İstanbul’un fethi, belirli kişilerin karakter düşkünlüğü ya da savaşkanlığı, korkaklığı ya da maceraperestliği ile açıklanama­yacak, yapılara ve süreçlere eğil­memizi gerektiren bir olgudur. Bırakın siyasi şov ve söylemleri, günümüz akademik literatürün­de fetihle ilgili yayınlar, bir iki istisna hariç, 1954’te yayımlan­mış bu eserin hakkını vermek­ten uzaktır.

    Gökalp-Köprülü çizgisiyle olan entelektüel bağ, Halil Bey’in ömür boyu bilinçli olarak taşı­dığı, işlediği, derinleştirdiği bir bağdır. Mesela yine (Doğu-Batı dergisinde yayımlanan) “Her­menötik ve Oryantalizm” yazı­sında Fuad Köprülü’yü ele aldığı satırlarda, bu çok açıkça ortaya çıkar. Ayrıca yine aynı dergide bir Ziya Gökalp yazısında Ha­lil Bey bu çizgiyle olan entelek­tüel bağını tahlil eder. Burada Gökalp-Köprülü çizgisi ile ilgili çok şey vurgulanabilir ama, Halil Bey’in eserlerine damgasını vu­ran bir-iki yanını yine onun ken­di satırlarıyla zikretmeğe değer. Bunlardan biri, “Osmanlı çalış­maları” kavrayışındaki kuşatıcı yaklaşımı da geliştirmeye vesile olan “bütüncüllük” diyebileceği­miz tavırdır. “Milli kültürü ede­biyattan ekonomiye kadar tüm sosyal ve kültürel etkinlikleriyle bir bütün sayan Gökalp-Köprü­lü ekolü…” diye yazar Halil İnalcık. Birkaç sayfa sonraki cüm­lesi, bu fikrin devamı gibidir: Gökalp-Köprülü ekolü “belli bir kültürün edebiyat, sanat, hukuk, iktisat gibi türlü konularının ger­çekte bir bütünün içtimai hayat dediğimiz complexus’un çeşit­li yönlerinden ibaret olduğunu göstermesiyle mümtazdır” ya da fark edilir, seçilir. Sanırım bu çizgi içinde Halil Bey’in (bunu dönüştürücü katkılarını yadsı­mamakla birlikte) bütüncül yak­laşımını daha da iyi seçebiliriz.

    EZBER BOZAN YAKLAŞIM

    Halil İnalcık hocadan tarihte metot dersleri

    Halil İnalcık hocamız tarihî olayları açıklarken, “neden-niçin” sorularını yanıtlamadan konuya girmezdi. Onun konu ve kaynaklarla ilgili çerçeveyi baştan çizmesi ve sonrasında açıklayarak devam ettiği kavramlar sayesinde, isimler ve olaylar arasında kaybolmaz, dönemin siyaseti hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.

    İSENBİKE TOGAN

    Bir zamanlar komşumun kızı bir ortaokul öğrencisi “Senin konularını okuyoruz. Herkesin ismi birbirine benziyor, sonra daha kim olduğunu anlayamadan bu kişiler birbirlerine giriyor. Buna da iç çekişmeler deniyor. Çok ilginç! Hep aynı şeyler oluyor. Sen bunları nasıl ayırıyorsun” diye sormuştu. O zamanki ortaokul ki­taplarında “iç çekişmeler” terimi yaygındı. Şimdi yeni kitaplarda bu terim yerine karışıklık sözcüğü kullanılıyor. Hangisi daha çok şey anlatıyor bilemedim. Ama komşumun kızının söyledikleri doğru idi. Kitaplarda çok isim vardı. Bu kadar çok isim olunca da, bunlar bir kulağımızda girip diğerinden çıkıyordu. Aklımızda kalan sadece iç çekişmelerdi. Zira bu terim bize bir şey anlatıyordu ama, içeriğini pek bilemiyorduk. Tabii konunun üzerinde de durmuyorduk.

    Aslında hep böyledir. İsimler ve olaylar güzel bir hikâyeyle beslenmedikçe aklımızda kalmaz; kavramlar kalır. İç çekişmeler sözü de bir kavramdır, ancak çekişmenin dışında olayın ne ol­duğunu ve nedenlerini bize söylemez. İşte daha yeni kaybettiğimiz ve bu derginin de yayın kurulunda bulunan Halil İnalcık hocamız, tarihî olayları açıklarken, neden, niçin sorularını yanıtlamadan yazma­mıştır eserlerini. Aşağıda alıntılarla örneğini vereceğim yaklaşımda da, isimler aklımızda kalmayabilir ama, ustalıklı bir kavramsallaştırma ile meselenin ne olduğunu anlarız.

    Aslında iç çekişmeler bir güç mücadelesidir. Halil İnalcık hocamızın verdiği 16. yüzyıl Kırım örneğinde, bugün çok sözü edilen bir konu karşımıza çıkmaktadır. O dönemdeki hanlar-beyler müca­delesinde, hanın elindeki “gücün temerküzü”ne (birikimine) karşı, gücün paylaşılmasını savunan beyler arasında çekişmeler ve çatışmalar ortaya çıkmıştır.

    Orta Asya kabile, boy gelenek­leri ile hareket eden, Çinggis Han evladı olmadıkları için han unvanı alamayan ve kendilerine “karaçu” denen beyler, Orta Asya atlı göçebe yönetim gelenekleri çerçevesinde, gücün han ile kendi aralarında pay­laşılmasından yana idiler. Tabii bu arada bu paylaşma eşit olarak düşü­nülmemeli, karaçu beylerin kararla­rı daha ziyade kendilerinin vermek istediği gözönünde tutulmalıdır. Halil İnalcık meseleye önce bu olay­ların anlatıldığı kaynağı tanıtarak başlar ve makalenin başında bunu açıklarken, bize kavramsallaştırma­yı da sunar (1983:52):

    IMG_9409

    “Bu eser, tipik bir bozkır hanlığını, Osmanlı İmparatorluğu modeline göre merkezî mutlaki­yetçi bir devlet haline getirmek isteyen han olan Sahip Giray’la, hanlığın “Cengiz Han’ın Yasa veya Türesi”ne göre “feodal” kabile devleti yapısını muhafaza etmek için uğraşan kabile aristokrasisi arasındaki ölümüne mücadelenin ilk elden tafsilatlı bir hikâyesini sunmaktadır”. Bilgiler ve ayrıntılar böyle bir kavramsal çerçeve içine konunca, verilen bilgilerin çetrefilli­ği bizi hiç yormaz, zira meselenin ne olduğunu biliriz. Kısacası kavramsal çerçeve rehberimiz olur, birbirine benzer isimlerle karşılaştığımız zaman kaybolmayız.

    Burada sözkonusu mücadeleler içinde Kırım han ailesinden bir ta­raftan Saadet Giray ve Sahib Giray, diğer tarafta İslam Giray bulunuyor­du (gördüğümüz gibi isimler gerçek­ten birbirine benziyor). Orta Asya gelenekleri çerçevesinde hareket eden beylerin en ileri gelenleri ise “Şirin” adını taşıyordu. Halil İnalcık, gücü eline almak isteyen hana ve taraftarlarına karşı Şirinler için “Sa­dece Kırım kabile aristokrasisinin desteğiyle İstanbul’dan bağımsız han olmak isteyen I. Mehmed Gi­ray’ın oğlu İslam Giray’da liderlerini buldular” demektedir.

    Hoca, sonrasında şöyle devam eder:

    “Saadet Giray gibi, şimdi de Sahib Giray, Osmanlı desteğinden faydalanarak hanın otoritesini tesi­se çalışıyordu. Fakat, kendisini Os­manlıların aslî arzusu olan Kırım’da barışı ve statükoyu garanti edecek yegâne güç olarak takdim eden, Şirinlerin begi otoritesini muha­faza etmeye kararlıydı. […] Ayrıca İslam Giray ve destekçileri Şirinlere karşı olan mücadelesinde Sahib Giray’ın Kırım’daki güçlü Nogay kabilelerinin işbirliğine güvendiği anlaşılmaktadır. […] Öte yandan Şi­rinler Kırım aristokrasisi üzerindeki liderliklerine meydan okuma olarak gördüklerinden, Mangıt-Nogaylar, Kırım kabile siyasetinde en önemli aktörler olarak ortaya çıkarlar”.

    Yukarıdaki anlatımdan gördü­ğümüz, statükoyu korumak isteyen beylere ve onların destekledikleri han namzedine (İslam Giray) karşı, sistemi değiştirmek isteyen hanlar (Saadet, Sahib Giraylar) içeriden temin edemedikleri desteğe karşılık dış güçlere (Nogaylar ve Osmanlılar) dayanıyorlardı. Önce kavramsal çerçevenin konması sonra da olayların sıralanması çerçeve­sinde isimler ve olaylar arasında kaybolmak yerine, o dönemdeki siyaset hakkında bir fikir sahibi olabiliyoruz. Kısacası eğitimde isimleri ezberlemek yerine, Halil Bey’in yol gösterdiği gibi kavramlarla anlama yolu­na gittiğimiz zaman algımız gelişir.


  • ‘Savaşırken yazılan tarih’in kahramanı

    Kore Savaşı’na damgasını vurmuş Kunuri Muharebeleri’nde bulunan hayattaki son subay Bahtiyar Yalta’yı kaybettik. Müstesna bir harp tarihçisi, yılmaz bir hayat savaşçısıydı.

    Yakın geçmişimizin önemli dönemeçleri­ne bizzat tanıklık etmiş; bunları kayıt altına almış, kitap­laştırmış bir emekli subayı, bir harp tarihçisini kaybettik.

    Bahtiyar Yalta 1950’de 1. Tu­gay’la Kore’de savaşıp Kunuri cehenneminden çıkmış, 1962- 63 Talat Aydemir kalkışmaları­na katılmış, hapis cezasına çarp­tırılmış, sonraki hayatını araştırmacılığa adamış müstesna bir insandı.

    2002 başlarında tanıştım kendisiyle. O tarihte Atlas der­gisi için bir Kore Savaşı dosyası hazırlamaya karar verdiğimiz­de, “bugün Kuzey Kore’de kalan Kunuri’ye gitmemiz lazım” di­ye düşünmüştük. Kore Savaşı sonundaki ateşkesten (1953) o tarihe kadar Türkiye’den bir Al­lah’ın kulu o bölgeye gitmemiş, gidememiş, ama en önemlisi, maalesef gitmeyi de düşünme­mişti! Kuzey Kore’ye öyle ko­lay kolay gidilemiyordu malum (sonradan biraz kolayladı). Hele hele gazeteci olarak imkansız­dı. Zaten vize almak için başvura­cak mercii yoktu; ya Beijing’e ya Sofya’ya gidecektiniz.

    Bu süreçte Ankara’da Genel­kurmay, Dışişleri Bakanlığı, vs. dolaşıp bir formül ararken, Bah­tiyar Yalta ismine tesadüf ettim. Kunuri muharebelerine katılıp sağ çıkmış, o sırada hayatta olan birkaç subaydan biriydi. Evinde buluştuk. İlk sözü “Ben kendimi buraya gömmüştüm, beni nasıl buldunuz?” olmuştu. “Kunuri’ye gitmek istiyoruz; Amerikalılar baş düşmanları olmasına rağ­men Kuzey Koreliler onlara izin vermiş ve orada kalan askerle­rinin kemiklerini araştırıp, geti­riyorlar. Biz niye yapmıyoruz?” dediğimde önce gülümsedi, son­ra birden ciddileşerek “tabii, çoktan yapmamız lazımdı ama bu unutulmuş bir savaş, devlet de millet de unuttu. Göncü, siz gazeteci olarak bu yolu açabilir­siniz, yılmayın” demişti.

    Kahraman savaş gazisinin cesaretlendirmesiyle, viza için bir yıl uğraştım; sonunda muci­ze gerçekleşti ve bir gece Türki­ye’nin Beijing elçiliğinden gelen telefondaki ses: “Kuzey Kore’e size 1 haftalık vize verdi, üstelik Kunuri’ye de gideceksiniz. Biz de şaşkınız, bu bir ilk, hemen buraya gelin” diyordu.

    Kuzey Kore ve Kore Sava­şı konuları, Özcan Yüksek’in fotoğrafları ile Atlas’ın kapa­ğından onbinlere ulaştı. Türki­ye’de belli bir azınlık dışında ilk kez insanlar Kore’de yaşanan­ları öğrendiler. Bahtiyar Yalta 1950 Kasım’ında 100 km. yü­rüyerek, “ümidinizi kesmeyin, çemberi kıracağız” diyerek sa­dece emrindeki 70 civarındaki askeri kurtarmamış; bizlere de aynı coğrafyaya gidip şehitleri anmak, durumu anlatmak için ümit vermiş, rehberlik etmişti.

    Sonrasında Yalta, TTK’dan yayımlanan Kunu-ri Muhare­beleri ve Geri Çekilmeler adlı eserini yazdı. Bu kitap, Kore Sa­vaşı üzerine Türkiye’de çıkan ilk ve tek harp tarihi kitabıdır. İlerleyen yıllarda, bizzat içinde bulunduğu Talat Aydemir darbe kalkışmalarına dair, Bir Darbe­cinin Gözüyle 27 Mayıs’tan 22 Şubat ve 21 Mayıs’a adlı, henüz basılmamış kitabını kaleme aldı.

    İlerleyen dostluğumuzda, onun ne kadar hayata bağlı bir insan olduğuna tanıklık ettim. Yüksek bir IQ’nun getirdiği müt­hiş mizah duygusunu ve kendini bilmenin, kendini eleştirebil­menin getirdiği objektifliği; ina­nılmaz bir disiplinle, metot bil­gisiyle birleştirmişti. Tarih onu unutmayacak.

  • Cesaretiyle hatırlanacak, fotoğraflarıyla yaşayacak

    15-16 Temmuz’da şehit edilen 237 vatandaş, büyük oranda darbeyi akamete uğrattı. Ölürken tarih yazan bu insanlar arasında, hayatını kültürel miras eserlerimize, bunların görsel kayıtlarına adamış müstesna bir gazeteci de vardı. Mustafa Cambaz ve 236 şehit unutulmayacak.

    Yakın tarihimizin en acı gecelerinden biri 15 Temmuz’da yaşandı. Ordu içerisindeki bir grubun yapmak istediği darbe, soka­ğa çıkıp tankların karşısında duran vatandaşlar ile halkın yanında yer alan asker ve po­lisler tarafından engellendi. Devletin asayiş kuvvetleri ilk anda pek de etkili olamazken, özellikle Cumhurbaşkanı’nın konuşmasıyla sokağa dökülen insanlar darbecilerin bir ope­rasyonel hakimiyet kurmasını engellediler.

    173’ü sivil 237 kişi, o gece darbecilerin kurşunlarıyla öl­dürüldü, şehit edildi. Görüşü, inancı, pozisyonu ne olursa olsun, bu hadiselerde hayatı­nı kaybedenler ortak bir yurt sevgisini, yaşadıkları toprak­larda gayrımeşru bir iradeyi, kabul etmeyeceklerini cümle aleme gösterdiler. Birçok va­tandaş, asker ve polis, son de­rece eşitsiz koşullarda, kalp­lerinde sadece cesaretle savaş makinelerinin karşısında dur­du. Karşılarında ise, gerçek­ten savaş psikolojisine geçmiş, üniforma giymiş gizli bir ör­gütün, silahsız insanlara ateş eden, bomba atan militanla­rı vardı.

    Tarih fotoğrafçısı şehit Mustafa Cambaz, Süleymaniye’de çalışırken…

    Meslektaşımız, arkadaşı­mız, Yeni Şafak muhabiri gözü­pek insan Mustafa Cambaz da, Çengelköy’de sokağa çıkan va­tandaşlardan biriydi. Ne vatan­daş ama! Batı Trakyalı Cam­baz, Yunanistan’dan Türkiye’ye gelmiş ve uzun süre haymatlos (vatansız) olarak yaşamıştı!

    Şehit gazeteci Cambaz, esas olarak profesyonel bir fo­to muhabiriydi, kendi ifade­siyle bir “kayıt fotoğrafçısı”y­dı. Özelde İstanbul’un genelde Türkiye’nin kültür varlıklarını belgeleme çalışmalarına bü­yük katkı sağlamış bir insan­dı. Mustafa Cambaz’ı birçok fotoğrafçıdan ayıran, çekti­ği bütün kareleri kendi adıyla “mustafacambaz.com” isimli web sitesinde tüm ilgililerle paylaşmasıydı. Siteyi ziyaret edenler dikkatle bakarlarsa, onun ziyaret ettiği semtleri, sokakları, yapıları, yapıların nerelerine çıktığını, kullandı­ğı vasıtaları görebiliyorlardı. Cambaz’ın hazırladığı web si­tesindeki fotoğraflar, 2002 yı­lından 5 Temmuz 2016 günü­ne kadar devam etti. Özellikle Türk-İslâm eserlerini belgele­yen Cambaz’ın, ziyaret ettiği yapıyı tüm cepheleri, iç mekâ­nı, mimari süslemelerinin de­tayları ile ele alan titiz ve ge­niş bir bakışaçısı vardı.

    Öldürülen insanların hikayeleri

    Hürriyet gazetesinin 24 Temmuz 2016 tarihli sayısıyla verilen eklerden biri de “Unutulmayacaklar…” başlığı altında hem 15-16 Temmuz günlerinde şehit olanları hem de geçmiş darbeleri konu alıyordu.

    Sadece amatörler için de­ğil, sanat ve mimarlık tarihi çalışan yerli yabancı birçok akademisyen, araştırmacı için bu anıtların güncel görselleri­ne ulaşmak, ayrıntılarını gör­mek fark yaratıyordu. İstan­bul ya da Anadolu’nun eski kentleri ve anıtlarını internet ortamında arayanlar, bu yapı­ların anlaşılmasını sağlayacak görsel malzemeye çoğu zaman onun fotoğrafları sayesinde ve ücretsiz ulaştılar.

    Mustafa Cambaz, camilere olan özel ilgisi sonunda 2016 Mayıs ayında Türkiye’de mev­cut 118 “Ulu Cami”nin detaylı fotoğraflarıyla Atatürk Kültür Merkezi tarafından yayınla­nan 576 sayfalık bir albüm ya­yımlamıştı. Bu çalışma hem özgün konu seçimi, hem Tür­kiye’nin en önemli merkez ca­milerinin güncel fotoğrafla­rı açısından tek kaynak oldu. İstanbul şehrinin çeşmeleri konulu çalışmasında ise, ken­tin bir ucundan diğer ucuna tüm semtlerinde ve en ücra sokaklarda dolaşarak tespitler yapmış ve bunları da bir kitap olarak hazırlamaya niyet et­mişti. İnşallah bu çalışma da dostları, takipçileri tarafın­dan sonlandırılır ve ülkemizde sıklıkla rastlanmayan referans kitaplarından biri daha ortaya çıkar. Çengelköy Mezarlığı’na defnedilen meslektaşımızın adı, gazetesinin bulunduğu yerdeki Metrobüs durağına verildi. Ancak onu ilelebet ya­şatacak olan, çektiği kıymetli fotoğraflar ve tarihî-kültürel mirasımıza yaptığı unutulmaz katkılar. Evet, onu öldürenler tarihin çöplüğünde unutula­cak; Mustafa Cambaz ve nice cesur yürek, biz payidar ol­dukça yaşayacak.

  • Ömür boyu satranççı

    70’inden sonra bile büyük turnuvalarda başa güreşebilen bir satranç ustasıydı. Soğuk Savaş yıllarından günümüze dek parlak kariyeriyle satranç tarihine geçti.

    Dünya satranç şampi­yonluğu unvan maç­ları arasından bazıla­rının hafızalarda özel bir yeri vardır. Capablanca-Alekhine, Spaski-Fischer, Karpov-Korç­noy, Karpov-Kasparov en çok hatırlanacak ikililer. 1972’de­ki Fischer-Spaski maçı, Soğuk Savaş dönemine rastladığından ABD-SSCB mücadelesini de yansıtmıştı. Daha bunun etkisi yok olmadan bu kez 1978’deki Karpov-Korçnoy maçı günde­me oturdu. Batı’ya iltica eden satranççının eski rejimine kar­şı mücadelesi! İşte Korçnoy’u Korçnoy yapan ilk husus budur. Çok uzun süren kariyeri ise di­ğer önemli noktayı işaret eder: 80 yaşında Cebelitarık Open turnuvasında ilk sıralarda mü­cadele edebilen bir büyük usta!

    Viktor Lvoviç Korçnoy 1931’de Leningrad’da doğdu. Le­ningrad Kuşatması (1941-1944) sürerken vefat eden anneanne­sini evin erkeği olarak gazete kağıtlarına sarıp defnetmekse küçük Viktor’a kalmıştı. Bel­ki de mücadeleci karakterinin kaynağı o yıllarda saklıdır.

    Savaş sonrası satrançta hız­la ilerleyen Korçnoy’un dünya şampiyonluğu mücadelesi 1962 Adaylar Turnuvası’yla başladı. Fischer, Petrosyan, Keres, Gel­ler gibi ustalar karşısında ba­şarılı olamadı. 1968’deki aday maçlarında, finalde vatandaşı Spaski’ye takıldı. 1971’de bu kez Geller’i geçerken ikinci etapta Petrosyan’a takıldı. Korçnoy bu noktadan itibaren kendi devri­nin oyuncularının önüne geçti ama, 1974’de bu kez Aday Maç­larının finalinde 1951 doğumlu Karpov’a kaybetti.

    Fischer’in unvanını ortaya koyup koymayacağı belli değil­ken, Amerikalı şampiyonla bir tek kendisinin mücadele ede­bileceğini iddia ettiği röportajı, Petrosyan’la yaşadığı hadise­ler Sovyet Spor Komitesi’nin şimşeklerini üzerine çekti ve 1976’daki Amsterdam Turnu­vası sırasında Korçnoy, Hol­landa’ya iltica etti. Sonrasında İsviçre’ye yerleşti ve bu ülkenin vatandaşlığını alıp, İsviçre’yi temsil etmeye başladı.

    1978’de dünya şampiyonlu­ğu unvan maçında Karpov’un karşısına çıkan ama, 16.5-15.5(6-5) kaybeden Korçnoy, kariyeri boyunca dünya şam­piyonluğu unvanını hiç kaza­namadı ama, 50 uluslararası turnuva birinciliği ve veteran­lar şampiyonlukları ile tesel­li buldu. İleri yaşlarında bile büyük uluslararası turnuvalar kazanabilen, torunu yaşında ve kendisinden daha kuvvetli bü­yük ustaların varlığında başa güreşebilen başka bir satranç­çıyı tarih yazmıyor.

    Fischer’in satranç tahtasın­daki karelerin toplamı olan yaş­ta, 64 yaşındaki vefatı gibi; “Zlo­dey” (kötü kalpli) ve “Korkunç Viktor” lakaplı Korçnoy’un da 06.06.2016’da ölmesi “sembo­lik” bulundu.