Daha 13 yaşındayken başladığı siyasi mücadelesini cumhurbaşkanlığı ile taçlandıran Celal Talabani 3 Ekim günü hayata veda etti. Talabani’nin ölümü, her türden ayrışmanın keskinleştiği yakın coğrafyamızda belki de uzlaşma anlayışının sonunu temsil ediyor.
ZEYNEP ARIKANLI
Celal Talabani, namı diğer Mam Talabani (Amca Talabani), Irak ve genel olarak Arap dünyasında Arap olmayan ilk cumhurbaşkanı… Talabani’nin cumhurbaşkanı olması (2005), o dönemde, Araplar ve Kürtler arasında kalıcı bir diyalogun başlayabileceğine dair inancı arttırmış, rekabet halindeki Kürt hareket(ler) ini nihayet birleştirilebileceğine dair bir gelişme olarak da algılanmıştı. Talabani açısından bu koltuğa oturmaksa, neredeyse daha çocuk yaşta başladığı siyasi mücadelenin zirvesine ulaşmak anlamına geliyordu. Bu, Wadie Jwadieh’in deyişiyle, “en belirgin özelliği bütünleşme eksikliği” olan Kürt siyasi hareketi açısından büyük bir fırsat olabilirdi. Zira Talabani de Kürt hareketinin bütünleşememesinin iki sembol isminden birisiydi. Diğeri malumdur; Molla (Mustafa) Barzani’nin oğlu Mesut Barzani…
Celal Talabani 1933’te Kuzey Irak’ta, Erbil ili yakınlarındaki Kelkan şehrinde doğar. Siyasi mücadelesinin miladının, Kürdistan Demokratik Partisi’ne (KDP) bağlı Kürdistan Öğrenci Birliği üyeliği ve liderliği olduğu doğru olsa da, Talabani’nin 1946’da henüz 13 yaşındayken Kürt öğrencilerden oluşan gizli bir derneğe üye olduğu da biliniyor. Ardından, Kürdistan Öğrenci Birliği’ne girer ve 18 yaşında partinin merkez komitesine atanır. Mensubu olduğu Talabani aşireti, Sünni gelenekten, tasavvuf eğilimleriyle öne çıkan bir aşirettir. Bu haliyle, aşiretin Celal Talabani’yi mücadelesinde en azından görünürde desteklemediği iddia edilir.
Kuzey Irak dağlarında Celal Talabani 1978’de bir peşmergeyle birlikte Kuzey Irak’taki Kürt Yurtseverler Birliği karargâhında.
1961’de Abdülkadir Kasım hükümetine karşı gerçekleştirilen Kürt isyanına katılır. Yoğun siyasi faaliyeti, Talabani’nin hukuk fakültesini birincilikle bitirmesine engel olmaz. Bütün siyasi hayatına şekil veren hukukçu yanı, diplomasi ve müzakere becerisini de beslemiştir. Hükümetin 1963’te devrilmesinin ardından ülkenin yeni lideri Abdülselim Arif’le müzakereler yürüten Kürt delegasyonun başında Celal Talabani vardır.
Nasır’ın 1970’deki ölümüyle Arap ve Müslüman coğrafyasında dengelerin değiştiği, seküler-sosyalist formüllerin çöküşe geçip, yerlerini siyasi İslâm’a bıraktığı 70’li yıllar ortamı, Kürt hareketi açısından da yeni ve etkileri bugüne kadar süren bir ayrışmayı beraberinde getirir. Celal Talabani ile hamisi Molla Barzani’nin arası açılmaya başlar. Gerginlik çift taraflıdır; nasıl bir Kürt devleti kurulacağına dair bir fikir ayrılığı varken, aynı zamanda Kürt hareketinin ne yönde, hangi mücadele yöntemleri ve taleplerle yürütüleceğine dair temel bir ayrışmaya da işaret eder. Talabani müstakil ve sosyalist bir Kürt devleti kurulmasını, bu süreçte de Irak Komünist Partisi’yle işbirliği yapılmasını; Barzani ise Irak devleti içinde aşiret temelli özerk bir Kürt bölgesi olarak kalınmasını savunur. Fikir ayrılığının ulaştığı boyut, Talabani’nin İran’a ilk sığınışının da nedeni olur. Daha sonra Irak Baasçılarıyla anlaşıp dönse de, 1975’te partiden ayrılıp Suriye’nin başkenti Şam’da Kürt Yurtseverler Birliği’ni (KYB) kurar. Bu, Kürt siyasi hareketinin gelişim seyrine damgasını vuracak olan Barzani-Talabani ayrışmasının da miladıdır. Talabani’nin adı, önce Molla (Mustafa) Barzani ile sonra oğlu Mesud Barzani ile hep birlikte anılacak, ama genellikle Kürtlerin bölünmüşlüğüne işaret edecektir.
Irak’ın ilk Kürt cumhurbaşkanı Talabani 2005’ten 2014’e kadar cumhurbaşkanlığı yaptı. 2012’de geçirdiği felçle siyasetten uzaklaşmak zorunda kaldı. Talabani görevinin ilk yıllarında Irak’ta bir basın toplantısında.
1988’de Irak hükümetinin Kürtler’e karşı kimyasal silah kullanması ve 1991’de düzenlenen müdahale, Kürt hareketini bölen bu ayrışmanın bir süreliğine de olsa rafa kaldırılmasını sağlar. Bu dönemde KYB, özellikle Süleymaniye ve Erbil’de güç kazanır. Irak’a müdahale eden Batılı kuvvetlerin kuzeyde güvenli bölgeler kurmasıyla KDP ve KYB arasındaki buzlar kısmen erir; 1992’de Irak Kürdistan Özerk Bölgesi kurulur. Ancak bu, 1994’te çatışmaların yeniden başlamasına engel olmaz. Uzlaşma ancak 1998’de, ABD’nin arabuluculuğuyla imzalanan Washington Antlaşması’yla gelir. 4 Ekim 2002’de toplanan ve iki partiden milletvekillerinin katılımıyla gerçekleşen bölgesel parlamento toplantısı, anlaşmayı pekiştirir. Parlamentonun bu oturumunda Talabani, Kürtler arasındaki çatışmaların yasaklanmasını öngören bir yasanın çıkarılmasını önerir. Bu gelişmelerin en önemli meyvesi, iki tarafın 2003’teki müdahale öncesinde güçlerini birleştirme kararı alması olur. Bunun sonucunda, ABD’nin Irak’a ikinci müdahalesinde neredeyse tüm Kürt unsurlar Saddam Hüseyin’in devrilmesine, dolayısıyla ABD’ye yardımcı olurlar.
Saddam Hüseyin’in devrilmesi sonrasında, Talabani (ve Barzani) “Irak’ın yeni anayasası ve yapılanma sürecini hazırlayan” ve çalışmalarını 2004’e kadar yürüten Irak Yönetim Konseyi’nin üyelerinden biridir. Talabani, 6 Nisan 2005’te Irak Ulusal Meclisi tarafından cumhurbaşkanı seçilir, daha sonra 22 Nisan 2006’da “yeni anayasa altında oluşturulan Irak meclisinin seçtiği ilk cumhurbaşkanı” olur. Bu dönemde hem Barzani hem de Talabani ayrı bir devlet değil, birleşik Irak içinde özerklik talep edeceklerini bildirirler.
Talabani’nin 11 Kasım 2010’da Irak Meclisi tarafından yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi, dönemini 2014’e kadar uzatsa da, 2012’de geçirdiği felç onu siyasetten büyük ölçüde uzaklaştırır. Cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı yaklaşık dokuz yıllık süreçse, Irak’ın mezhep savaşlarıyla sarsıldığı bir dönemdir. Talabani, özellikle 1998’den beri Kürt siyasi hareketinin birleşmesini ve birarada yaşama kültürünü savunan çizgisini değiştirmez. Irak’ın geneline yayılmasa da, özellikle IŞİD’in Musul ve Kerkük’e saldırması, ardından da Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesine kadar geçen süreçte IKBY’nin göreli bir güven içinde kalmasının bir sebebi de bu olur.
Mezhepçi, aşiretçi, milliyetçi, vb. ayrışmayı vurgulayan siyasetlerin belirleyici olduğu, bu ayrışmaların giderek keskinleştiği bir dönemde, Talabani’nin ölümü uzlaşmaya ve birleştirmeye dayalı siyasetin de sonunu temsil ediyor belki…
Bundan 50 yıl önce Bolivya’da öldürüldü. 50 yıldır sadece sosyalistlerin değil, kurulu düzene karşı mücadele eden hemen herkesin sembolü oldu. İktidara değil, devrime ve insana adanmış bir hayatın anatomisi: Hasta Siempre, sonsuza kadar Che Guevara…
1961-65 yılları arasında Küba Sanayi Bakanı olan Ernesto Che Guevera, ofisinde verdiği özel bir röportaj sırasında, René Burri, 1963.
Arjantin kökenli, Küba Devrimi’nin ikinci siması Ernesto Che Guevara, elli yıl önce Bolivya’nın ücra bir köşesinde öldürülmesinden bugüne, kimseye nasip olmayan bir biçimde popülaritesini koruyor. Üstelik 13 yıl gibi kısa sayılabilecek bir siyasal yaşamı olmasına rağmen…
Hiçbir siyasal militan veye önder bu kadar uzun süre insanlara esin kaynağı olmamış ve hatta amacına uygun olmayan bir biçimde karşı çıktığı sistem tarafından da kutsanmamıştır. Che hakkında hiçbir şey bilmeyenler bile, ona ithaf edilmiş olan Carlos Puebla’nın (1965) “Hasta Siempre Comandante Che Guevara” parçasını dinlemiştir. Bir çok sanatçının yorumladığı bu parçanın yanısıra, Latin Amerika müziğinin büyük üstadı Atahualpa Yupanqui’nin “Nada más!”ı da unutulmazlar arasında. Bugün sokaklarda hiçbir siyasal kişiye nasip olmamış bir teveccühün göstegesidir bu.
Hangi Che?
Çıkartmalarla olmadık nesnelerin üzerinde resmi bulunan Che, üç-beş günde eskiyen ikonlara göre tarihin en genç marka siması olarak da görülebilir. Bu ticarileştirmenin müşterisi olanların büyük bir kısmının onun ne diye böylesine insanlığın çok geniş kesimlerine malolduğunu merak ettikleri söylenemez.
Che’nin şahsında Küba Devrimi’ni itibarsızlaştırmak için devrimden sonra eski rejim yöneticilerinin yargılanması ve infazında oynadığı rolü iddia ederek ona “katil-eşkiya” diyenler de eksik değil. Che Guevara- Devrimci Bir Hayat adlı en önemli biyografilerden birinin yazarı olan Jon Lee Anderson, Le Monde’a verdiği bir yanıtta kitabı için beş yıl çalıştığını ve görüştüğü insanlar arasında Miami veya başka yerlerdeki devrim karşıtı kesimler de olmasına rağmen Che’nin masum bir insanı infaz ettiğine dair inandırıcı herhangi bir delile ulaşamadığını; sadece cinayet, tecavüz, ihanet gibi suçlar için savaş ve savaş ertesindeki geleneksel cezalandırmaların sözkonusu olduğunu belirtir.
Bir de Che’yi “laik bir aziz” gibi takdim eden, “devrini doldurmuş, geçmişin bir kahramanı” diye sunan iki arada bir derede olanlar var. Tıpkı kimilerinin Fransız Devrimi’ne bakışı gibi… Vakti zamanında hayırlı bir iş ama bugün için kullanışsız! Öte yandan dünyanın dörtbir bucağında insanlar hakları için isyan ettiklerinde, Che’nin çıkartmasını sanki bir siyasal programmış gibi bayraklarına, tişörtlerine, rozetlerine koyarak köhne dünyaya meydan okumaktalar. Oysa Che’nin gerilla savaşı veya ekonomi üzerine yazılarıyla bu isyancıların arasında da hiçbir bağ yok.
Che’nin yerini tartışmak muhakkak ki gerekli; ancak onun sosyalist mecranın yerel değil dünya ölçeğinde sayılabilecek birkaç isminden (Marx, Lenin, Troçki, Gramsci, Rosa Luxemburg gibi) biri olduğu su götürmez.
Düzene karşı mücadelenin sembolü “Comandante” ağzından neredeyse hiç düşürmediği purosuyla, 1950’lerin sonları.
Devrimin değil, yenilginin efsanesi
Alışılmadık bir biçimde, Ernesto Che Guevara’yı böylesine bir ikon haline getiren başarısı değil başarısızlığı. Nihayetinde Küba Devrimi’nin ikinci adamlığından ve Kongo’daki hazin bir girişimden sonra Bolivya’da tükenen ve ölümle sonuçlanan bir gerilla mücadelesinin aktörü. İşbitirici söylemle “Tanrı’nın eli” diyerek elle gol atan Maradona’nın omuzundaki Che dövmesiyle bu hikaye arasında etik olarak da bir bağlantı kurmak da zor.
Başbakan Fidel Castro ve Che Guevera, 1960’ların başlarında düzenlenen bir mitingde Havana sokaklarında.
Her ne kadar “Seremos como el Che” (Che gibi olacağız) resmî söylemi Küba’da yaygın olsa da, onun dünya ölçeğinde bir efsane haline gelmesinde Küba’nın doğrudan bir desteği yok. Hele son dönemlerde ekonomideki açılımlara bakılacak olursa, herşeyin devlet tarafından denetlenmesinden yana olan Che ile hısmiyet ne kadar kalmışsa o da kaybolmakta. Muhalefetin de Che’yi kendine destek olarak gösterdiği söylenemez (Che’nin de bürokratikleşmeye karşı ciddi bir tutumu olmakla birlikte, demokrasi dersinde notunun pek iyi olmadığı eklenebilir).
Aslında Che Küba Devrimi’nin ortaya çıkardığı bir sima olsa da, bugün bir şekilde çok farklı isyancıların sahiplenmeleriyle uluslararası bir aktör olarak kabullenilmiş durumda. Örneğin Zapatistaların Che’yi sahiplenmeleri gibi, Arjantin’de bir işçi gösterisinde de onu bulmak mümkün.
Efsane ve trajedi
Öldürüldüğünde New York Times “Ernesto Che Guevara… Bolivya’da gerçekten öldürüldüyse, bir insanla birlikte bir mit de huzura kavuştu” diye yazmış. Che ölünce sanki onu harekete geçiren sorunlar çözülmüş gibi. Belki kendisi huzura kavuşmuş olabilir ama, efsane onun karşı çıktıklarını huzursuz etmeye devam edecekti.
1968’e dünya ölçeğinde bir sözcü, önder aranacaksa, And Dağları’nda yoksul bir yerli köyünde öldürülen Che’den başkası akla gelmez. Geçtiğimiz on yılda %99’un öfkesini gösteren bir dizi ülkedeki hareketlerin eğer bir “lideri” aranacaksa, hiç şüphesiz Ernesto Che Guevera açık ara diğer isimleri geride bırakacaktır. Oysa yaşadığımız dünyanın (ne Arap ne Batı ülkelerinde) Che’nin öngördüğü mücadele tarzları açısından elverişli olduğunu söylemek imkansızdır. “Fokoculuk” diye tanımlanan, yola küçük gruplarla çıkarak, giderek köylülüğü yanına alarak ve merkezî bir diktötürlük rejimini devirmeyi hedefleyen bu tarz, dile ilk getirildiğinde de hayatın gerçeklerine uygunluğu bakımından hayli eleştiriye uğramıştı. Özellikle Fransız aydını Regis Debray tarafından formüle edilen fokoculuk, neredeyse daha başlamadan bitmişti (Che’nin son günlerinde bu kitaba eleştirel notlar düştüğü bilinmekte). Che’nin izleyicisi olma iddiasındaki Şili’deki MIR, Arjantin’deki ERP gibi örgütlenmeler ise çok daha karma yollar denemişlerdir.
Yine de yalnızca Latin Amerika’da değil çok daha geniş bir coğrafyada Che, isyanın simgesi haline gelmişse bunu sadece teknikle açıklamak mümkün değildir. Milyonların arayışına esin kaynağı olan bir insanı anlamak için belki de öldürüldükten sonra çekilen resme bakmak gerekir. Fotoğrafla, sanat tarihi ile içli dışlı John Berger daha ilk günlerde bu ünlü fotoğrafa bakarak şu notu düşmüştü: “… çok az rastlanan bazı durumlarda bir insanın ölümündeki trajedi, onun tüm yaşamının anlamını tamamlar ve örnekler”. Daha ilerde onun “bir kararı” temsil ettiğini yazacaktır. Yıllar sonra Daniel Bensaid otuzuncu yıl vesilesiyle yazdığı yazının başlığını “Che: Yüzyılın Bir Evladının Trajedisi” koyacaktır. Efsane ve trajedi arasındaki ilişkiyi belki de ondan daha iyi temsil edebilecek biri henüz gelmedi.
‘Zamanın çağrısına kayıtsız kalamayız’
Bir devrimin ikinci siması iken kendi devrimini kurtarmak da dahil başka devrimler için mevkiini (huzurunu, rahatını) terkedip dilini-dinini bilmediği Afrika’nın ücra köşelerinde, o gün için dünyanın vicdanı olan Vietnam savaşını simgeselleştirerek “Bir, iki, üç… daha fazla Vietnam” diye yola koyulmuştu Che.
Kendi devriminin kaderinin insanlığın geleceğiyle yakın bağlantısını gördüğü için kolay kolay kimsenin göze alamayacağı, kimilerinin macera dediği aslında büyük bir arayışın aktörüydü. O macerayı gençliğindeki uzun motosiklet turlarında ve belki de Küba Devrimi’nde yaşamıştı. 50’li yılların başında Latin Amerika’daki iki uzun motosiklet turu ile yoksulluğu ve sömürüyü yakından tanıyan Che, Guatemela’da ilerici bir başkanın askerî darbeyle devrilmesine tanıklık ettiğinde siyasetten kaçılmayacağına karar verdi ve Meksika’da hazırlık yapan Fidel Castro önderliğinde Kübalılar’la tanıştı. Kanlı Batista diktatörlüğüne karşı başlangıçta pek de umutlu olmayan ve işlerin yine başlangıçta pek de iyi gitmediği birkaç yıldan sonra “commandante” olarak tamamladığı devrimle artık maceraya fazlasıyla doymuş bir insan olmalıydı.
Bir gerilla hayatı için pek elverişli olmayan (Bolivya’da en büyük engeli olan astımını da eklemek gerek) 37 yaşında, çoluk çocuğu, mesleği, devrimi, dünya görüşü, kendine has düşünceleri olan bir insanı maceraperest veya çocukça heveslerin esiri olarak ölümüne koştuğunu iddia etmek abestir. Küba’dan ayrılırken dolabında üç eski üniforma, bir kütüphanelik kitap ve 1956 model ikinci el bir araba kalmıştı. Dünya nimetleri onu ilgilendirmiyordu.
Sartre’a puro ikramı CIA’in düzenlediği iddia edilen bir suikastta ölen işçilerin cenaze törenine katılmak ve Küba devrimiyle dayanışma içinde olduklarını göstermek üzere Havana’ya gelen ünlü Fransız yazar çift, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, Che tarafından ağırlanıyor. Guevera, konuğu Sartre’a ikram ettiği puroyu yakarken, 1960.
60’lı yıllar, dünyanın dört bucağında insanların her an radikal dönüşümler yaşanabileceği iddiasıyla bir dizi mücadelelerde yer aldığı bir dönemdi. Örneğin, Che’nin Afrika’ya gidişi sırasında görüştüğü kendisinden çok farklı geleneklerden gelen iki Arap lider bu konuda oldukça farklı tutumlar sergiliyorlardı. Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır, “beyaz bir Tarzan olarak siyahlar arasında kalacağını” söyleyerek kendisini vazgeçirmeye çalışmıştı. Buna karşılık dostu diyebileceğimiz ve 1965’de Sovyetler Birliği’ni eleştirdiği ünlü konuşmasını yaptığı Cezayir Devlet Başkanı Ahmed Bin Bella, Afrika’da durumun müstesna bir devrimci potansiyel taşıdığını, Che’nin emperyalizmin en zayıf halkası olarak bu kıtayı gördüğünü belirtmektedir.
Che’nin şahsında çağın belli başlı sorunlarını, büyük umutlarını ve hayalkırıklıklarını izlemek mümkünken, onun bir insan olarak hasletlerini ve elbette zaaflarını incelemek için yazılan biyografilere bakınca, bu kısa hayatın bu kadar ilgi çekmesinin nedenleri anlaşılabilir. Nasıl düşündeyse öyle yaşadı.
Che’nin bütün dünyadaki popülaritesinin temelinde de bu içtenliği, kararlılığı ve fedakarlığı yatmaktadır. Yerli ve millî olmaktan uzak Afrika’dan Latin Amerika’ya oradan Asya’ya insanlığın kurtuluşu için bir efsane şart değildi; ne de olsa tarihi geniş kitleler yapıyordu. Ama efsaneyi de yaratan işte o geniş kitlelerdi.
Bolivya’nın ulusal kahramanı
Öldürüldüğü Bolivya’da Che, onursal ve “ulusal” kahraman olarak kabul ediliyor. Başkan Evo Morales, Che’yi “özgürlüğün, egemenliğin, haysiyetin ve hepsinin üzerinde adalet ve eşitliğin simgesi” olarak selamlamakta. 1967’nin Bolivya Devlet Başkanını hayırla yadeden pek kalmadığı gibi, Che’nin öldürülmesine şu veya bu şekilde dahil olmuş bir dizi insan “kaderin garip bir cilvesiyle” hayatlarını kaybettiler. Başkan Barrientos bir helikopter kazasında iki yıl sonra ölürken, bir başkası Hamburg’da öldürüldü. Dönemin genelkurmay başkanı yıllar sonra başkan oldu ise de tarihin bir başka cilvesi sonucu 1976’da Arjantin’de aşırı sağcı bir örgüt tarafından öldürüldü. Cinayeti işleyen alay komutanı, Paris’te Che Guevara Enternasyonalist Tugayı adında kısa süre varolan bir örgüt tarafından öldürüldü.
Devrime adanmış bir hayatın sonu Che, yaşarken çekilen son fotoğraflarından birinde Bolivya askerleri tarafından ölüme götürülürken görülüyor. Guevera’nın solundaki, Güney Amerika’daki hemen bütün karşı devrimci operasyonlarda parmağı olan CIA ajanı Felix Rodriguez, 9 Ekim 1967.
Gerillaya yardım etmekten sakınan yoksul köylüler, Che’nin ölümü duyulur duyulmaz bir insan seli olup askerî kordunu geçerek ona saygı duruşunda bulundular. Her tarafta mumlar yakıldı. “Bir aziz doğuyordu, yoksulların dinsiz azizi” diye yazıyor Paco Taibo 2.
İnfaz ettikleri Che’nin cansız bedeninin etrafında toplanan Bolivya güvenlik güçlerinin çok sayıdaki “zafer hatırası” pozlarından biri.
Ne taklit ne kopya!
Ernesto Che Guevara’nın siyasi eylemi, öncelikle Latin Amerika’yı arka bahçesi olarak gören Amerikan emperyalizmine karşı çıkan bütün güçler için bir esin kaynağı oldu. Ancak kıta üzerindeki egemenlik ve özgürlük mücadelesinde yaşadıklarından ve yazdıklarından bağımsız bir tarihsel kimliğe büründü. Aslında Che yaşarken de, yalnızca kendi formüle ettiği “gerilla savaşı” ile özgürlüğün sağlanabileceğini iddia etmemiştir. Henüz Şili’de başkan olmadan yalnızca parlamenter mücadeleyi seçmiş olan Salvador Allende’ye imzaladığı kitabında, onun aynı amaca başka yollarla yönelmesini selamlamıştı. Yine hayatını kaybedeceği Bolivya’da çok önemli bir tarihsel geleneği olan maden işçilerinin ayaklanmadaki rolüne işaret etmiştir. Ölüme giderken sırt çantasında Troçki’nin hacimli Rus Devriminin Tarihi kitabı bulunmaktaydı.
Kendisine mal edilen kaba iradecilikle ilişkisi olmayan bir dizi tarihsel koşulların örtüşmesi ve buluşmasıyla, devrimin kitleler tarafından nasıl gerçekleştirileceği, Che’nin temel meselesi oldu. Her yerde her anda aynı mücadele tarzını benimsediği görüşü ise şüphesiz yüzeyseldir. Birçok biyografı Che’nin zengin bir köylü hareketi geleneğine sahip olan komşu Peru’ya geçmeye niyetli olduğunu göstermekte (askerî darbe öncesinde dönemin Latin Amerika’da önde gelen köylü ve yerli önderlerinden Hugo Balanco’nun yaptığı çalışmalar henüz hafızalarda taze iken).
Hâlâ her yerde Che Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Küba’ya Şubat 2015’te yaptığı resmi ziyaret sırasında, ülkenin bağımsızlık mücadelesinin öncülerinden şair ve yazar Jose Marti’nin anısını yaşatan anıtta düzenlenen törende, Che’nin fondaki yüksek kabartmasının önünde.
Belki de tarih, hayaletlerin bir mücadelesi; Che ise bu hayaletlerin en canlılarından biri. Herşeye kadir, herşeyi bilen birinden söz etmiyoruz. Büyük miktarda yaşarken öğrenen bir insan Che. Ekonomiyle ilgisi yokken devrimden sonra sanayi bakanı olunca bir iktisat külliyatı hatmedip planlama üzerine dünya ölçeğinde tartışmalara katılabilecek ve bu konuda hacimli bir kitap yazacak kadar ilerlemişti. Hatta gerillacılığı da, Küba Devrimi’nin hazırlık evresinde dağa çıktığında, sağlık çantasıyla silah arasında tercih yapmak zorunda kaldığında öğrendiğini belirtiyor. Savaş kendi içinde askerlikten başka disiplinleri de içeren bir faaliyet. Bu konuda da yazdıkları ortada. Kübalı devrimcilerle kader birliği edene kadar ciddiye alınabilir bir siyasal faaliyeti olmadığı gibi, bu konuda ciddi bir kuramsal ilgisi bulunmadığı da söylenebilir. Tam da karakterine uygun olarak, öğrenmek için değil eylemek için okuyan-yazan ama hepsinden önce yaşayan biri.
Steven Soderbergh’in iki bölümlük Che filminde ünlü devrimciyi canlandıran ve Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü kazanan Porto Rikolu aktör Benicio del Toro, filmin bir sahnesinde.
27 yaşına kadar ne okuduğunu merak edenler, örneğin Baudelaire’i kendi dilinden okumayı sevdiğini, dağlarda köylü gerillalara Don Kişot’u anlattığını hatırlayabilir. Ama Küba’yı ziyaret eden Jean Paul Sartre’ın anılarını okuyanlar, karşılarında kalburüstü entelektüellerle aşık atacak birini bulurlar. Dağda, bayırda, evde kitapsız kalamayan biriydi Che. 1963’ten sonra düşünsel olarak resmî sosyalizmin dışında özgün arayışlar içinde olan Che, “ne taklit ne kopya” düsturuyla özgürlük rüzgarları estikçe yenileniyor.
Daniel Bensaid, 30. yıl vesilesiyle yazdığı bir yazıda Che’ye olan bu ilgiyi şöyle özetlemişti: “Bu sinik ve ahlakını yitirmiş dünyada o, ahlak ile siyaset arasında uyumun mümkün olduğunu, politikanın ille de ahlaksız, ahlakın da ille de apolitik olması gerekmediğini ve iki ucun birlikte tutulabileceğini kanıtlıyor. Onun gençliğin gözünde sahip olduğu saygınlık, aynı zamanda onun iktidara değdikten sonra -gücünü tekrar tek ülkede son bulamayacak bir mücadelenin hizmetine sunmak üzere- iktidarı terketmeyi becerebilmiş, belki de yegâne devrimci örneği temsil etmesinden geliyor”
EFSANE KARENİN HİKAYESİ
‘Guerillero Heroico’yu fotoğrafçısı anlatıyor
Fotoğrafçı Korda, pop kültürün ölümsüz ikonları arasına girecek en güzel Che fotoğrafını biraz da şansının yardımıyla çekti ama meşhur karenin ekmeğini başkaları yedi. Üstelik, üretilen milyonlarca kopyada eser sahibinin adı bile geçmedi.
Mona Lisa ve etekleri uçuşan Marilyn Monroe ile birlikte bütün zamanların en çok çoğaltılan görüntülerinden biri de, 60’lı yıllardan günümüze afişleri yeryüzünün dört bir köşesindeki devrim sevdalısı gençlerin, barışçı aktivistlerin duvarlarını süsleyen meşhur Che fotoğrafıdır. Kimilerinin “Aziz Che” diye adlandırmayı sevdiği bu kare, ismini daha sonra Korda olarak değiştirecek eski moda fotoğrafçısı Alberto Díaz Gutiérrez’in eseridir. Korda, izleyen yıllarda pop kültürün ölümsüz ikonları arasına girecek fotoğrafı biraz da şansının yardımıyla çekmişti.
Fotoğrafçı Korda’nın 1960’ta çektiği efsane fotoğrafın crop’lanmamış yatay kadrajlı orijinal hali.
4 Mayıs 1960’da Havana limanında yüzlerce işçiyi öldüren, bir patlama olur. Havaya uçan, Küba’nın Belçika’dan satın aldığı silahları gizlice Karayipler’e getiren La Coubre gemisidir. Hadise, CIA’nın işi gibi görünmektedir. Cenaze törenine gelenler arasında Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi ünlü isimler de vardır. Castro, merasimde yaptığı konuşmada patlamanın CIA sabotajı olduğunu ilan ederken, Revolución gazetesinde çalışan Korda, töreni fotoğraflamakla meşguldür. Fotoğrafçıdan dinleyelim : “…Matem için dekore edilmiş podyumun dibindeydim, gözümü makinamın vizöründen ayırmıyordum. Fidel ve etrafındakileri yakalamaya çalışıyordum. Bir anda görüş alanıma Che girdi. Yüzündeki ifadenin sahiciliği beni şaşırttı. Sadece iki kare çekebildim. Biri dikey, biri yatay. Che geldiği gibi bir anda yok oldu, üçüncü kareyi çekemedim”.
Korda yatay kadrajlı kareyi beğenir. Ama görüntüye giren yüzler ve dallar vardır. Bunun üzerine yatay kareyi, “fazlalıkları” dışarda bırakacak şekilde dikey olarak kırpar, gazeteye gönderir. Ama Revolución’un yazıişleri bu fotoğrafı kullanmayacak, ünlü konukların göründüğü bir fotoğrafa yer verecektir.
Oysa, öldürülen işçilerin ardından duyduğu acı ve kızgınlığın Che’nin bakışlarındaki “sahici” yansıması Korda’yı derinden etkilemiştir. Fotoğrafçı “Guerillero Heroico” (Kahraman Gerilla) ismini verdiği fotoğrafı evine asar.
Che, 1967’de Bolivya’da öldürülür. Onun ölümünden hemen sonra, İtalyan işadamı Giangiacomo Feltrinelli, Korda’yı ziyarete gelir. İşadamı, Küba Devrimi’nin meselelerini dünya gündemine taşıma misyonu üstlenen Casa de las Américas isimli bir “think tank” kuruluşunun başkanı Haydée Santamaría’nın selamını getirmiştir. Adam, güzel Che fotoğrafları aramaktadır. Korda onu “Guerillero Heroico’nın önüne götürür, “işte sahip olduğum en güzel Che fotoğrafı” der, eserinin kopyalarını İtalyan’a hediye eder. Giangiacomo Feltrinelli ülkesine döndükten sonra -henüz Che’nin Bolivya’daki bedeni soğumadan- fotoğraftan milyonlarca afiş yaptırıp satarak servetine servet katacak, üstelik Korda’nın adından sözetme zahmetine bile katlanmayacaktır.
KRONOLOJİ
Devrime adanmış 40 yıllık bir hayat
1928
14 Haziran günü Arjantin- Rosario’da Ernesto Guevara Lynch’in doğumu.
1946
Ernesto Guevara, Buenos Aires Tıp Fakültesi’ne kaydolur. General Juan Peron, Arjantin Cumhuriyeti’nin başkanı seçilir.
1951
Ernesto Guevara, arkadaşı Granados ile Amerika turuna çıkar: Şili, Peru, Kolombiya, Venezüela, A.B.D. İlerici bir yönelime sahip olan Albay Jacobo Arbenz, Guatemala Başkanı seçilir.
1952
Ernesto Guevara Arjantin’e döner. Bolivya’da devrim olur ve Ulusal Devrimci Hareket’ten Paz Estensoro başa geçer. Tarım reformu ve madenlerin millileştirilir. Küba’da darbe olur. Genelar Fulgencio Batista iktidara geçer.
1953
Guevara tıp doktoru olur, fakat hemen Bolivya’ya sonra da Peru ve Guatemala’ya gider. Orada ilk eşi olacak olan Hilda Gadea ile tanışır. Fidel Kastro ve yoldaşları Küba- Santiago’daki Moncada kışlasına saldırır.
1954
Guevara, bir tarım reformu yapma önerisi getiren Jacobo Arbenz hükümetinin hizmetine girer. Arbenz hükümeti, Guatemala silahlı kuvvetlerinin işbirliğiyle CIA ve United Fruit Company’nin düzenlediği bir askerî işgalin başında bulunan Castilla Armas tarafından devrilir. Guevara ülkeyi terkeder ve Meksika’ya iltica eder.
1955
Guevara, kendisi de Meksika’da sürgünde bulunan Fidel Kastro ile tanışır ve 26 Temmuz Hareketi’ne katılmaya karar verir.
1956
Granma gemisi, Fidel Kastro’nun yönetimi altında bulunan M-26-7 savaşçılarıyla birlikte Küba’ya varır. Guevara, bu çıkarmadan sağ çıkan nadir kişilerden biridir.
1957
İlk başta Kastrocu gerilla ordusunun hekimi olan Guevara –arkadaşları tarafından “Che” (tipik bir Arjantin vurgusu) adıyla bilinir– Sierra Maestra’da konuşlanan grupların komutanlarından biri olur.
1958
Hükümet tarafından Sierra Maestra’ya düzenlenen saldırının başarısızlığa uğrar. Küba’da gerillaların son saldırısı başlar. Che Guevara, düzlüğe inen kollardan birinin başındadır. Santa Clara şehrinde Batista rejimi kuvvetlerine karşı zafer kazanır.
1959
Diktatörlük devrilir. Batista kaçar. Devrimciler iktidarı alır. Havana’da ikinci kez evlenir. Küba vatandaşı olur ve Devrimci Silahlı Kuvvetler’in eğitim bölümünün başına getirilir. Gerilla Savaşı kitabını yazar. Çeşitli Afrika-Asya ülkelerine seyahat eder. Küba’ya dönüşünde Ulusal Banka’nın başkanı olur.
1960
Küba’daki yabancı şirketler ve bankalar millileştirilir. Che’nin Doğu ülkelerine gezisi (Çekoslovakya, ADC, SSCB, Çin, Kuzey Kore) başlar.
1961
ABD. Küba’yla diplomatik ilişkilerini keser. Che, Sanayi Bakanı olur. ABD destekli Kübalı karşı-devrimcilerin Domuzlar Bayırı işgali başarısızlığa uğrar. Che, Pinar del Rio bölgesinin askeri komutasına geçer. Fidel Kastro devrimin sosyalist karakterini açıklar.
1962
ABD ce SSCB arasında füze krizi patlak verir. Kruşçev, Kastro’ya danışmadan Amerika’nın koşullarını kabul eder (Sovyet füzelerinin Küba’dan çıkarılması).
1963
Küba’da, Che ve Sovyet modeli taraftarları arasında değer yasası, planlama ve piyasa, ekonomik yönetim konusunda tartışmalar başlar. Che, Cezayir’e yaptığı bir gezi sırasında, eşitsiz mübadele politikasını (sosyalist denilen ülkeler dahil) teşhir eden bir konuşma yapar.
1964
Che Guevara çeşitli uluslararası toplantılarda Küba’yı temsil eder: Cenevre’deki Dünya Ticaret Konferansı’nda (Mart) ve Birleşmiş Milletler’de (Aralık). Amerikan emperyalizmine karşı ateşli konuşmalar yapar. Rus Devrimi’nin 47. yılı vesilesiyle Moskova’yı ziyaret eder. Bolivya’da askerî darbe olur. General Barrientos, Başkan Paz Estensoro’nun yerine geçer.
1965
Che bir kez daha Afrika ülkelerine gider. Küba’ya döndükten sonra ortadan kaybolur. Fidel Kastro, Che Guevara’nın kendisine yolladığı veda mektubunu kamuoyuna açıklar. Che, Lumumbacı gerilla ordusunun mücadelelerine katılır.
1966
Che, Havana’daki Afrika, Asya ve Latin Amerika halklarının dayanışmasına yönelik konferansa bir mesaj yollar. Bolivya’ya varır ve Kübalı- Bolivyalı savaşçılarla gerilla grubunu (ELN: Ulusal Kurtuluş Ordusu) oluşturur. Güçlerini Bolivya’nın Nancahuasu nehrinin etrafında yoğunlaştırır.
1967
ELN, Bolivya hükümet askerlerine karşı başarı kazanır ancak Che 8 Ekim günü yakalanır. CIA ve General Barrientos rejiminin emriyle katledilir.
Kavramları, formülleri, tanımlamalarıyla tarih ve sosyal bilimlerin ufuk açıcı ismi olan Prof. Dr. Şerif Mardin, Eylül başında yaşamını yitirdi. Ünlü sosyolog, akademide en erken uluslararası ürün verenlerden olmuştu.
Türkiye’de sosyal bilim lerin akademide ve ka musal alanda en verim–li isimlerinden biri, Prof. Dr. Şerif Mardin, geçen ay yaşamını yitirdi. 90 yıllık hayatının yaklaşık 70 yılını verdiği akademide, dünya çapında benimsenen çalışmalara imza atan bir biliminsanıydı. Ülke gündeminin en çatışmalı konularında eserler verdi, tartışmalar açtı. Daha ilk yıllardan itibaren ortaya attığı kavramlar, formüller ve yaptığı tanımlamalarla sosyolojiye yön verdi.
Stanford Üniversitesi’ndeki doktorasından kısa bir süre sonra Genç Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu (1962) ve Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1964) kitaplarını yayınlayarak ilk eserlerini oluşturmuştu. 70’lerin gergin ortamında yazdığı İdeoloji (1976) kitabı, kapsamlı bir bilgi sosyolojisi denemesiydi. Bugün Türkiye’nin ana siyasal temalarından biri haline gelmiş olan “modernite” kavramı üzerine ilk yaklaşımları, o yıllarda Mardin üretmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş/ meydana geliş sürecini paradigma göstererek Türk siyasasını açıklama girişimi, meşhur merkez-çevre kuramı, yine bu dönemdeydi. Araştırmalarında kaynakların tamamını analiz etmesi ve derinlemesine metin çözümlemeleri onun en belirgin özelliğiydi. Bilhassa Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar olmak üzere edebiyata olan yakın ilgisi onun “Batı rüyası”, “mahalle baskısı” gibi kavramları üretmesini sağladı.
Mahalle baskısıBakış açısı ve konuları ele alış tarzıyla Türkiye’de modernleşme temasına yeni bir boyut getiren Şerif Mardin, 2007’de bir röportajında ortaya attığı mahalle baskısı kavramlarıyla son yılların en ciddi toplumbilimsel çıkışını yapmıştı.
Akademik kimliğinin yanında, yer aldığı sivil toplum kuruluşlarıyla politik bir kimlik de yarattı. 50’lerin ikinci yarısında Hürriyet Partisi’nde aldığı görevler ilk deneyimiydi. 1954’ten 1966’ya kadar Forum dergisinde yazdı.1967’de Türkiye Sosyal Bilimler Derneği’nin, 1994’te Yeni Demokrasi Hareketi’nin kurucuları arasında yer aldı. Din ve ideoloji konusuna yöneldiği araştırmaları ve yaptığı çıkışlarla eşzamanlı, Milli Nizam Partisi’nin toplum içinde örgütlenerek siyasi partiler yelpazesine katılması da ilgi çekici oldu. Türkiye’de din sosyolojisi alanında öncü çalışmalar yaptı, dinin bir toplumsal olgu/kurum olarak ele alınması gerektiğini ileri sürdü. 80’li yılların ikinci yarısında Cemil Meriç’in tavsiyesiyle Said Nursi’nin dinî söylemi ve anlayışı üzerine çalışmaya başladı. Bu çalışmasıyla American University’den davet aldı ve İslâm Araştırmaları kürsüsünün başına geçti. Burada sivil toplum, Osmanlı ve Türk entelektüel tarihi, modern dünyada İslâm, modern Türkiye’de kitle siyaseti ve sekülarizm gibi konularda çok sayıda makaleler yayımlayarak üretkenliğini sürdürdü.
Kitapları, alanında halen referans eserler arasında kabul edilen Şerif Mardin, 2000’lere gelindiğinde artık norm getiren ve standart yükselten çalışmalarıyla evrensel çapta bir entelektüeldi. Katkılarıyla Türkiye sosyolojisine Ziya Gökalp çizgisinin ötesinde anti-pozitivist, Weberyen bir içerik kazandırmıştı. Emekli olmadı, özel üniversitelerde lisansüstü ve doktora dersleri verdi. Son üç yıldır derslerini evinde vermekteydi. 90 yaşındaki ölümünden önce Fransız İhtilali üzerine bir kitap ve Nurullah Ardıç ile beraber 1930’larda meclis tartışmaları üzerine bir makale hazırlamaktaydı.
Edebiyat çevirilerinin unutulmaz ismi Ahmet Cemal’i kaybettik. Hem Türkçeye kazandırdığı unutulmaz kitaplarla hem de çeviri üzerine orijinal ve derinlikli yazılarıyla yaşayacak.
Çevirmenlik gibi, önemi varlığından çok yokluğuyla ve başarısından çok başarısızlığıyla anlaşılabilen başka bir uğraş var mıdır diye hep merak etmişimdir.
Arka planda çalışan çevirmenlere gündelik hayatımızın ne çok alanında muhtaç olduğumuzun farkına bile varmadan yaşarız çoğu zaman. Örneğin yuttuğumuz ilacın kullanım şekli ya da azami dozu yanlış çevrilmiş olsa, hapı yutacağımızın bile farkında değilizdir. Genellikle sorunsuz atlatılabilen bir şuursuzluktur bu: Dünyada her gün yutulan o milyonlarca hapın üretim formüllerinin çevirisi -ciddi bir hata içermedikleri sürece asla tüm dillere çevrilecek bir haber değeri kazanmazlar. Üstelik böyle bir durumda bile çevirmenin adı muhtemelen anılmaya değer bulunmayacaktır.
Çevirinin ustası, yazar ve akademisyen Ahmet Cemal Türkiye’de edebiyat çevirisi denince akla gelen ilk isimlerdendi. Aynı zamanda başarılı bir denemeci, yazar, şair ve akademisyendi.
İzleyebilecek ölçüde bilmediğimiz bir dilde üretilmiş edebiyat ve sanat eserlerinin çevirmenleri için de geçerli değil midir bu unutkanlık? Kaçımız bir çeviri eseri okurken merak edip kimin çevirdiğine bakarız; hele yayınevin bile adını kapağa koymaya tenezzül etmemişse? Dilini bilmediğimiz bir yazarın edebi gücünü, dil kullanma becerisini, çığır açan üslubunu överken, aslında başkasının -yani belki adını bile bilmediğimiz çevirmeninin- kaleminden çıkmış bir metinden söz ettiğimizin ne derece farkındayız?
Kötü çevirilere lanet yağdırdığımız ölçüde alkış tutuyor muyuz türünün başarılı örneklerine? Birisi, okuduğu bir çeviri eserden “çeviri kokuyor” diye yakındığında, “ya ne kokacaktı?” diye sormayı akıl ediyor muyuz? Yayımlanan toplam edebiyat eserlerinin çoğunun aslında vasat, hatta düpedüz kötü olduğunu düşünsek bile, beğenmediğimiz bir eserden söz ederken “edebiyat kokuyor” diyenimiz var mıdır?
Çevirmenlere müteşekkir olanlar bile içten içe “keşke dil bilseydik de çevirmene gerek duymasaydık” diye düşünmüyorlar mı, sanki bütün dünya dillerini bilmek mümkünmüş gibi? 1 Ağustos’ta yitirdiğimiz Ahmet Cemal, edebî çevirmenin hedefini, “yabancı bir dilde yaratılmış bir eseri kendi dilinde tekrar yaratmak” olarak tanımlamıştır (Lanetlenmiş Ağustosböcekleri, s. 113) Gerçi, bu “yaratıcılığın” bir sınırı vardır elbette, çünkü söz konusu olan, “başkasının kafasından ve kaleminden çıkma olanları, üstelik o başkasının anlatım özelliklerine olabildiğince bağlı kalarak, kendi dilinde yeniden yazmaktır” (a.g.e. s. 21).
Zaten iyi bir çevirmen, kendi sözünü susup yazarınkini dillendiren, yaratıcılık yeteneğini bir başkasınınkini hissettirebilmek için armağan eden kişi değil midir? Ve çeviride başarının ölçütlerinden biri, varlığını unutturması yani o eserin sanki kendi dilimizde yazıldığı izlenimini vermesi değil midir?
Gelgelelim, Ahmet Cemal’in tanımını mantıksal sonucuna kadar götürsek ve çevirinin de diğer yazınsal türlerle aynı ölçüde bir sanat eseri olduğunu iddia etsek, başta çeviriyi yabancı dil bilen herhangi birinin yapabileceği basit bir teknik işlem olarak görenler olmak üzere, herkes hemen itiraz etmez mi? İyi çevirmenleri (biraz tepeden bakarak da olsa) takdir etmesini bilenler bile dudak bükmez mi bu iddiaya? Hatta kimi (acemi) çevirmenler…
Avusturya devleti kıymetini bildiKendisi de Avusturya Lisesi mezunu olan Ahmet Cemal, 2010’da Avusturya Altın Liyakat Nişanı ile onurlandırıldı. 2014 yılında ise Hermann Broch’tan yaptığı Vergilius’un Ölümü çevirisi ile edebi çeviri dalında Avusturya Büyük Devlet Ödülü’ne layık görüldü.
Oysa Mayıs 2010’da Kitap-lık dergisinde yayımlanan yazısında aynı Ahmet Cemal’in söylediği tam da budur: “Ben, her edebiyat metninin çevirisini yapmaya aday olduğum ândan itibaren, adaylığımı anadilimde o eserin aslına en çok yaklaşabilecek bir ‘sanat eseri’ yaratmaya koyduğumun bilincinde oldum. Başka deyişle, uğraşıma hiçbir zaman yalnızca bir tür teknik gözüyle bakmadım. Yazarın ya da şairin, yani sanatçının elinden çıkma metni, bir başka dilde yine sanat eseri değerini taşıyabilecek bir düzeyde ‘yeniden—üretmek’. Temel hedefim hep bu oldu (…) Bugüne kadar yaptığım edebiyat çevirileri, benim dilimde ne ölçüde birer sanat eseri niteliğine kavuşabildi? — bunu nesnel olarak söyleyebilecek tek yetkili kişi ben değilim elbet. Ama öte yandan, ‘yapabildiğim kadarı’nın hep bir sanat kaygısı taşıdığı konusunda iddialıyım… O yüzden de, bugüne kadar yaptığım bütün edebiyat çevirilerine, eserin aslının yaratıcısı olan yazarın veya şairin dil düzeyindeki başkaldırılarını en ileri ölçüde yakalayabilmiş ‘sanat eserleri’ gözüyle bakıyorum…”
Bir çevirinin başarısının “teknik” ölçütlerinin neler olduğunu neredeyse sonsuza dek tartışmak mümkün, tıpkı diğer sanat eserleri için olduğu gibi… Gelgelelim çevirinin “ne” olduğunu betimlerken bu kadar net bir nitel çıta koyabilen Ahmet Cemal’e tüm dünyanın çevirmenlerinin bir teşekkür borcu olduğunu düşünüyorum: Okurundan yayımcısına, eğitimcisinden eleştirmenine kadar (çevirmenler de dahil!) herkes, çıtanın buraya konmasının anlamını idrak etmediği sürece, çeviri uğraşının hakkı verilemeyecek ve çeviri eserin sözü gerçek ağırlığıyla tartılamayacaktır. Deneme, roman, öykü, şiir, oyun yazarı ve sanat alanında öğretim üyesi olan Ahmet Cemal, çeviri uğraşının önemi konusunda bir kuşkusu olmadığı için olsa gerek, kendini öncelikle çevirmen olarak tanımlamaktan hiç yüksünmemiştir. “Kendi Hayatının Seyircisi Olabilmek” başlıklı metninde, Ahmet Cemal kendine dışarıdan bakarak hayatının tutkusunu şöyle aktarmıştır: “Karşısına çıkan olanaklara ve yapılan parlak önerilere rağmen, şansını yine para getirecek işlerde değil, fakat bu konuda en kısır sayılabilecek alanlarda denemiş. ‘Ben edebiyat çevirileri yapacağım!’ diye tutturmuş” (Lanetlenmiş Ağustosböcekleri, s. 21).
Yazko Çeviri dergisi Ahmet Cemal (üstte), Temmuz 1981-Mart 1984 tarihleri arasında iki aylık periyodlarla toplam 18 sayı çıkan ve birçok önemli edebiyat metninin ilk kez Türkçe yayımlandığı dergiyi kuran ve yöneten isimdi (altta).
Ömrünün 40 yılını alan ve ola ki “başyapıtı” olarak tanımlanması gereken çeviriyi, yani Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü adlı eserinin çevirisini tamamlayamadığı sürece de bu sıfatı tam olarak hak etmediğini düşünmüştür: “Ancak günün birinde Vergilius’un Ölümü çevirisini tamamlayabildiğim takdirde ve o günden başlayarak kendimi çevirmen sayacaktım. Peki ya o güne kadar? O güne kadar kendime sadece çeviri alanında bir çırak, kendini yetiştirme çabasında biri gözüyle bakacaktım. Ama ‘büyük sınav’, Vergilius’un Ölümü çevirisinin tamamlanması ile birlikte verilmiş olacaktı” (Vergilius’un Ölümü, “Bir Çevirinin Hikâyesi”, çevirinin önsözü). Dahası, yazarlığa başlamasını bile çevirideki başarısına bağlamaktan çekinmemiştir: “Yazarlığa başlamamı, bu işe girişmeye cesaret etmemi, çevirilerimde kendimce göstermiş olduğum başarıya borçluyum. Yaşamımın bir dönemecinde şöyle sormuş olmalıyım: Başkalarının söylediklerini yazmakta başarılı olduğuma göre, yazıyı ve yazmayı kendi söylemek istediklerim için de neden kullanmayayım? Bu, yazmaya geçiş noktamı da belirleyen soruydu” (Lanetlenmiş Ağustosböcekleri, s. 29).
O halde, “yazar eserinin neresindedir?” sorusunun cevabını rahatlıkla çevirmene de uyarlayarak, değerli meslektaşım Ahmet Cemal’in de -kendi deyişiyle “pahalı yaşanmış”koca bir ömre sığan çeviri ya da telif onca eserde, yani kaleminden çıkan her satırında bir şekilde var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ahmet Cemal’in aramızdan ayrılmasının ardından, Çevirmen’in sözünün ağırlığını en çok, “bir öteki—ben” olarak tanımladığı roman kahramanı Vergilius’un ölümünü anlatan Hermann Broch’un, çevirmeni tarafından yorumlanmış şu satırlarında hissedebiliriz belki de (mazur göreceğinizi umduğum ufak bir rötuşla):
“Söz, evrenin üzerinde, boşluktaydı, Hiçliğin üzerindeki boşluktaydı, anlatılabilenin ve anlatılamayanın ötesindeki boşluktaydı, (…) söz daha bir erişilmez ve büyük, daha bir ağır ve kaçıp gidici oluyordu, boşlukta bir denizdi, boşlukta dalgalanan bir ateşti, deniz kadar ağır ve deniz kadar hafifti, buna rağmen hala sözdü: Ahmet Cemal, onu alıkoyamıyordu, ve alıkoymak hakkına da sahip değildi; söz, onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi, çünkü dilin ötesindeydi” (Hermann Broch, Vergilius’un Ölümü, Türkçesi: Ahmet Cemal).
Cumhuriyet tarihimizin belki de en önemli ve sıradışı düşünürü İdris Küçükömer, 60’lı yıllarda ülkemiz siyasetindeki “sağ” ve “sol” kavramlarını neredeyse tersine çeviren analizleri ve tarihsel yaklaşımıyla dikkati çekmişti. En kritik konularda öne sürdüğü tezler, bugün hâlâ ve yakıcı şekilde güncelliğini koruyor.
Türkiye’de tarihyazımı 60’lı yıllara kadar çok keskin tartışmalara yol açmadan ağır aksak sürdürülmüştür. Çok köklü toplumsal ve siyasal değişimlerin yaşandığı bu dönemde ise “geçmiş” yeniden ve eleştirel bir biçimde tartışmaya açılmıştır. Bu tartışmada İdris Küçükömer olumlu-olumsuz yanıtlarıyla bir kilometre taşı olmuştur.
İdris Küçükömer İ.Ü. İktisat Fakültesi’nde hocalık yaparken Talat Aydemir’in darbe girişiminde sivil kanatta yer almış, Yön dergisinde yazılar yazmış ve Fethi Naci aracılığıyla 1963’te Mehmet Ali Aybar başkanlığındaki TİP’e (Türkiye İşçi Partisi) girmişti.
Küçükömer, Ekim 1968’de dört makaleden oluşan yazıları Akşam gazetesinde çıkana kadar öğrencileri tarafından çok sevilen, siyasetle de uğraşan ama tarihyazımı ile herhangi bir ilgisi olmayan bir hocaydı. Ancak bu yazılar ve ardından çıkan broşür ve nihayet kitap, Batılaşma- Düzenin Yabancılaşması (1969), onun bugüne kadar bir fenomen olmasına yol açtı.
Küçükömer ve öğrencileriProfesörlüğü Üniversite senatosu tarafından onaylanmayan Küçükömer ve yanında Sencer Divitçioğlu kendisini kutlayan öğrencileriyle. 1968 başı.
Tarihyazımı deyince akla hemen aykırı yaklaşımlar gelir. Bunlar arasında İdris Küçükömer’in özel bir yeri olmuştur. Küçükömer, TİP üyesi bir sosyalist olarak CHP’nin ‘Ortanın Solu’na yönelişini ve 60’lı yıllarda siyasal hayatımızda önemli bir rol oynayan, öznesi “asker-sivil-aydın zümre” olarak gösterilen “cunta girişimleri”ni hedefine alan gazete makaleleri yazdı.
Ardından öğrenci örgütlerinin ısrarıyla bir broşür kaleme aldı ve nihayet esas olarak Osmanlılar’dan gelen geleneksel kültürel-siyasal saflaşmanın geniş kitlelerin özgürleşmesinin önünde bir engel teşkil ettiğini göstermeye çalıştığı Batılaşma- Düzenin Yabancılaşması’nı yayımladı.
Küçükömer Ant dergisinde ve Milliyet gazetesinde Ali Gevgilli’nin yönettiği “Düşünenlerin Forumu”nda yazdıklarıyla iddialarını güncelleştirilmiş ve daha açık hale getirmiştir. “Tarihyazıcılığı özgürleştirmiyorsa zulme hizmet ediyordur… Tarih cilveli, hürriyet efsunkâr, zulüm kurnazdır” diye başlar Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma kitabına. Küçükömer yaşasaydı, bu cümlenin altına imza atmaktan mutluluk duyardı.
Sol ve sağı yerinden sarstı Yön ve Ant gibi siyasi dergilerden Cumhuriyet, Milliyet gibi ulusal gazetelere çeşitli makaleler kaleme alan Küçükömer, CHP’nin Ortanın Solu’na yönelişini hedefine alan makaleler yazdı. TİP üyesi bir sosyalist olarak Adalet Partisi’ni sola, CHP’yi sağa oturtan çıkışı uzun süre akıllarda kaldı.
Bizim siyasal partiler
Küçükömer, aktüel bir siyasal saflaşmayı tarihsel bir zemine oturtmaya çalışırken, o güne kadar “yukardan anlatılan” tarihe karşılık, toplumun çeşitli tabakalarının hangi saiklerle bu saflaşmada yer aldıklarını anlamaya, anlatmaya çalıştı. Örneğin Serbest Fırka’nın nasıl ve neden kurulduğu çokça belirtilmiştir; ancak Serbest Fırka’ya oy verenlerin yukardaki tartışmalardan bihaber ne demeye bu partiye oy verdiklerini, öncesi ve sonrasıyla bu desteğin kültürel ve siyasal bir zemini olup olmadığını sorgular. Osmanlılardan başlayarak dünya koşulları içinde iktidar yapısındaki değişimler (güç ilişkileri) ve halkın iktidar oyunlarındaki konumlanışı üzerinde durur.
İnşaat işçisi İdris Küçükömer İdris Küçükömer üniversitede okurken geçimini sağlamak amacıyla yaz tatilleri boyunca inşaatlarda çalışıyordu (ön sırada soldan ikinci).
Ancak kitabın kapağını bile görmemiş olanlar dahi, Küçükömer deyince, bu eserin orta yerindeki geleneksel siyasal saflaşmayı tersine çeviren tabloyu bileceklerdir: Her ikisi de Jön Türk kökenli liste başlarıyla; Prens Sabahattin’den başlayıp Adalet Partisi’ne uzanan liste solda; İttihad ve Terraki ile başlayıp CHP’ye varan ise sağdadır. Her ne kadar hemen ardından “dikkat edilirse, sağ yanda bulunan grup için ‘temsil eden’, sol yanda bulunan grup için de ‘dayanan’ ifadelerini kullanıyorum. Gerçekten her iki tarafın başında da, bürokratları görmek kabildir” diye yazsa ve iki taraf arasındaki geçişleri belirtse de, tablo “sağcılığın methiyesi” olarak hedef tahtasına konur.
CHP’nin tablonun sağında, Serbest Fırka’nın solunda bulunması o güne dek kimsenin aklının ucundan geçmemiş gibiydi. Oysa o devirde siyasal partiler üzerine üstad olarak kabul edilen Tarık Zafer Tunaya da CHP’yi benzer şekilde değerlendirmekteydi. Daha da önemlisi Mustafa Kemal, Serbest Fırka’yı kurdurttuğu yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’a, açıkça Serbest Fırka’nın CHP’nin solunda olacağını belirtiyordu! Önemli bir ayrımdı bu: Sol bir parti değil, CHP’nin solunda bir parti! İlginç olan o yıllarda Pravda gazetesinin “Fethi Bey’in programına göre, yeni fırka Meclisi Mebusan’da, serikârdaki fırkaya karşı sol cenah fırkası olacaktır” diye yazmasıydı. Tabii bundan ne Küçükömer ne muarızları haberdardı!
İdris Küçükömer askerlik yıllarında.
Küçükömer’in kitabı yazdığı tarihlerde Ecevit’i CHP’den ayrı tutması ve kendisinin de içerden çok iyi bildiği cuntacılık hareketinin tarihsel açmazlarını irdelemesi, devletluları tedirgin etmiştir. Onun söylediği ise demokratikleşme (‘sosyal yanını unutmadan’ diye sık sık eklerdi) için, o güne kadar gelen ve ilerici-gerici diye özetlenen veya Batıcı-Laik İlerici Cephe ve Doğucu-İslâmcı Halk Cephesi olarak sunulan saflaşmada yer almak değil, bu cepheleşmeyi işlevsizleştirmek gerektiğiydi. Yani aslında ne o cephe ne bu cephe, yepyeni bir cephe. CHP’nin solu gibi gözüken bir sosyalist hareketin emekçi kitlelerle buluşamayacağının tarihsel zeminini sunmaya çalışıyordu.
Düzenin Yabancılaşması’nda ünlü tablodan iki paragraf sonra da şöyle der: “Yukardaki tablo, kitabın başında değindiğim fasit daireyi açıklamaktadır. Sınıf meselelerinin neden ortaya çıkmadığının anahtarını da vermektedir”. Özetle, tablodaki sol, kendi solu değildi ve üyesi olduğu TİP de tabloda yer almıyordu.
Ekim 1968’de Akşam gazetesinde kitabın taslağı yayınlanırken, Küçükömer aynı zamanda TİP yönetimindeki yarılma karşısında bir üçüncü yol arayışında olanların da sözcüsü konumuna geldi. Parti içindeki gerilimleri değerlendirirken tarafların mevcut programı kabul ettiklerini söylüyor, oysa önce programın her kesimin katılımıyla değiştirilmesi gerektiğini savunuyordu.
Yeni saflaşmalar
Kitabın çıkmasının üzerinden bir yıl geçmeden, Milliyet gazetesi için yapılan bir açık oturumda (15 Şubat 1970), “Devlet-halk çelişkisi ise bugün artık önemini kaybetmektedir” diyerek, tarihî-kültürel-siyasal saflaşmanın yerini, yeni saflaşmaların almakta olduğunun altını çizdi.
Ecevit’in “…Marx, Türkiye’de doğsaydı, sınıf ayrımını proleter ve burjuva diye değil, halk ve aydın diye yapardı” demesine ise şöyle cevap veriyordu:
“[Marx] Türkiye’de burjuvazi gibi bir sınıf varsa, onun yerini özellikle uluslararası ilişkilere göre belirtmeye özel bir itina gösterebilirdi. Ve Türkiye proletaryasını da öylece yerine koyabilirdi… Bürokratlar karşısında yer alan kitleleri, sınıfsal ya da toplumsal yapılarına bakmaksızın herhalde sadece ‘halk’ diye ele almazdı” (3 Haziran 1969, Ant). CHP içindeki İnönü-Ecevit ayrışmasında yine tabloya döner ama, artık CHP bir yol ayrımındadır. İnönü ve çevresi tabloda eski yerlerini muhafaza ve müdafaa ederken Ecevit ve çevresi için “sosyal demokrat hale getirmek isteyen sol bir parti olacaktır” der (1972).
Ona göre Ekim 1973 seçimlerinin de gösterdiği üzere, AP’nin 12 Mart arifesinde temsil ettiği ittifakın dağılması (DP’nin ve Milli Nizam Partisi’nin kuruluşu), CHP’nin Ecevit önderliğinde geçirdiği köklü değişim (bizzat Ecevit “reddi miras” diyordu) ve MSP’nin temsil ettiği toplumsal katmanların siyasete girmesiyle tabloda belirtilen saflaşma aşılmış; yeni ve sosyal bir temsiliyet ortaya çıkmıştı.
Deniz Gezmiş ve diğerleri, 1967İdris Küçükömer, Hukuk ve İktisat Fakültelerinden öğrencileriyle (1967). Sağdan üçüncü Toktamış Ateş, dördüncü İdris Küçükömer, Beşinci Bozkurt Nuhoğlu, Altıncı Bayram Doğan, Yedinci Turgay Sönmez. Arkada Şener Mete ve ünlü öğrenci lideri Deniz Gezmiş. Önde çömelmiş Ergin Konuksever ve Erdem Hançer.
Millî Mücadele’nin farklı bir okuması
Siyasal tarihimizdeki saflaşmaları yukardan değil aşağıdan, yani basit, sade insanların haleti ruhiyesinden hareketle açıklamaya çalışan Küçükömer, 1973’te aslında önceki çalışmalarının doğal bir uzantısı olarak Millî Mücadele’yi irdeler.
Hocanın 1969’da yayınlanan meşhur kitabı, Batılaşma – Düzenin Yabancılaşması.
Cumhuriyetin 50. yılı vesilesiyle yapılan ve birkaç kesimde sürdürülen “Düşünenlerin Forumu”nda Tarık Zafer Tunaya’nın yanısıra Küçükömer’in de özel isteği ile cumhuriyetin iki önemli tanığı ve ideoloğu (Kadro dergisi kurucuları) Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Şevket Süreyya Aydemir yer alırlar. Yakup Kadri, Küçükömer için romanlarıyla aydının yalnızlığını dile getirmesi açısından önemlidir (ona göre Kemal Tahir’i de bir dizi konuda önceler); Şevket Süreyya ise sosyalist geçmişinin yanısıra 30’lu yılların önemli bir siması olduğu gibi Tek Adam, İkinci Adam gibi eserlerin de yazarı olup “tarih” yazmasa da bir biyograf olarak bu alana damgasını vurmuştu (Yakup Kadri’nin Tek Adam kitabına başlık diye “Yalnız Adam”ı uygun gördüğünü belirtelim).
Bu tartışmada Küçükömer, 1973 Ekim seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan tabloyu değerlendirirken, Ecevit CHP’sinin başarısını ve MSP’nin meclise girmesini demokratik bir adım olarak niteler ve Birinci Meclis’e de yine demokratiklik açısından bir göndermede bulunur. Ancak o güne kadar söylediklerine ilaveten Millî Mücadele’yi kast ederek “yapılan mücadele anti-emperyalist bir savaş değildi” dediğinde tartışma alevlenir. Şevket Süreyya sonraki oturumda “Sayın İdris Küçükömer’in Millî Mücadele konusunda bu forumun ilk bölümünde işaret ettiği şeyler bundan sonra bizim siyasi edebiyatımıza girecektir” dediğinde ise Küçükömer cevaben “Türkiye’nin tarihi zaten bir gün yeniden yazılacak” der ve ekler: “Jön Türk hareketi bitmiştir… İlerici-gerici kavramları ya bitmiş ya da yeni bir anlam kazanmıştır. Dogmatik-ezberci ve eski sağ- sol öğretisi tarihteki geri yerini almıştır… Yeni dönemin özelliklerinden biri “sınıflaşmadır”.
Millî Mücadele üzerine tartışma, Doğan Avcıoğlu’na da Milli Kurtuluş Tarihi adlı kapsamlı çalışmasının önsözünde genişçe yer verme ihtiyacı doğurmuştur. Kitabın önsözünde (ilk sekiz baskıda) Avcıoğlu kendi kendine şu soruyu da sormaktadır: “Türkiye’nin Millî Kurtuluş Tarihi, acaba bir millî kurtulamayışın mı tarihidir?”
Son 10 yıldan kalanlar
Ece Ayhan “… ben İdris Küçükömer’e, dünyayı ve Anadolu’yu, Tarih’i, İktisat’ı, Eski Yazın’ı, Yung ve Freud Ruhbilimi’ni… dolaşmakla görevlendirilmiş ‘Dört atlıdan biri’dir diyorum” derken, onun 70’li yılların ortalarından itibaren ilgi alanla- rını alabildiğine çeşitlendirdiğini kastetmektedir. Taslaklar halinde kalmış olan bu dönemin ürünleri (yaklaşık 300 sayfalık) aktüel tartışmaların uzağında, kimsenin ilgisini çekmemiştir. Tamamlanmamış olsa da büyük emek ürünü olan bu yazıların da tarihyazımı açısından gözden ırak tutulmaması gerekir.
Hoca’nın mezartaşında “Bilmeyen ne bilsin O’nu/Bilenlere selam olsun!” (Yunus Emre) diye yazar. Biz yine Cemal Kafadar’ın kitabının son sayfasından bir alıntıyla bitirelim: “Zamanının ulema-i zahir’i hakkında Bedreddin şöye demişti: ‘Hedeflerinin bilgi edinmek olduğunu söylüyorlar ama bütün bilgileri iktidar ve mevki edinmeye yarıyor’ (câh ve riyâset)”.
İdris Küçükömer ise tarihten ari olmayan mazlumların özgürleşmesi için bir yol aradı. “İktidar ve mevki”ye hep şüpheyle baktı.
Önce 1980’lerde Hasan Cemal’le birlikte Cumhuriyet’te, 90’larda yayın yönetmeni olarak Yeni Yüzyıl’da gerçekleştirdiği yenilik ve atılımlarla, Türk basınında uluslararası kalitenin sembolü oldu. Gazeteci-yazar Okay Gönensin, basın tarihimizin en parlak yıldızlarından biriydi.
Geçen ay yitirdiğimiz Okay Gönensin, Türkiye’de gazeteciliğin yakın tarihimizdeki köşe taşlarından biriydi. Onun 1974’te Cumhuriyet gazetesinde başlayan 43 yıllık mesleki serüveni, geçen ay Vatan gazetesinde köşe yazarlığı yaparken son buldu.
12 Eylül darbesi sonrası Cumhuriyet’in yayın yönetmenliğini üstlenen Hasan Cemal tarafından yazıişleri müdürlüğüne getirilen Okay Gönensin; o dönemin hakim gazeteci profilinin dışında, iyi eğitimli bir entelektüeldi. Saint-Joseph Lisesi ve Ankara Mülkiye mezunuydu. Gazetecilik mesleğinde hem formatların hem anlayışın hem de teknolojinin değiştiği; Türkiye’nin de bu değişime ayak uydurmaya çalıştığı zamanlardı.
Hasan Cemal ve Okay Gönensin ikilisinin 80’lerin başından itibaren Cumhuriyet’te yaptıkları değişimler, getirdikleri yenilikler; aynı zamanda Türkiye zihniyet tarihini izlemek açısından da en önemli günlük arşivleri oluşturur. Hem Cumhuriyet hem de Türkiye, 1980-90 yılları arasındaki 10 yıl boyunca büyük bir değişim, yenilenme, reform, atılım, kabuk değiştirme hareketine sahne oldu. Gazetenin sahibi Nadir Nadi ve ailenin bir kanadını temsilen Emine Uşaklıgil de, yönetimde bu ikiliye destek veren isimlerdi.
Türk basınının kurşun baskıdan ofsete, daktilodan bilgisayara, pikaj-montajdan faksa geçtiği 80’ler, gazeteciliğin de tepeden tırnağa değiştiği, tartışmaların yaşandığı, devasa yeniliklerin gündeme geldiği bir dönemdi. Bu koşullarda Cumhuriyet’in “mutfağını” idare eden Gönensin, hem yenilikleri düşünüp uygulamak, hem uygun insanları uygun yerlere yerleştirmek hem de bunları günlük haber trafiğini anbean takip ederken yapmak gibi zor bir görev üstlenmişti.
Cep telefonun olmadığı, internetin bulunmadığı, televizyon haberciliğinin başlamadığı yıllardaki günlük gazete temposu, bugün yaşı 50’nin altında olanlara distopik bir bilimkurgu gibi gelir. Bu zor geçiş koşullarındaki 10 yıl boyunca Hasan Cemal-Okay Gönensin ikilisinin Türk basınında yarattıkları değişim ve yetiştirdikleri insanlar Türk basınının dünya standartları seviyesine yaklaşmasına; Cumhuriyet’in de okurun karşısına bir referans gazetesi olarak çıkmasına yol açtı.
Yıl 1982. Yer Kumkapı. Okay Gönensin, Altan Öymen, Murat Belge ve Hasan Cemal bir yemek sırasında.
Rahat ve net sayfa düzeni, kullanılan harf karakterleri, başlık anlayışı, iyi fotoğraf kullanımı, resimaltı, haber yazım teknikleri, haber-yorum farkları, karikatürler-bantlar, özel sayfalar, özel ekler… Gazetecilikte “taraf” olmanın değil, iyi ve kaliteli bir ürün yaratmanın derdiyle çalışan insanlar… Türk basınının “bizde de özel haber, kaliteli mizanpaj, farklı görüşler, detaylı analizler, taze ve iyi fotoğraf var” dediği; okurların da hem öğrendiği hem keyif aldığı hem de zenginleştiği yıllar…
Okay Gönensin bu dönüşümün bilfiil en önemli isimlerinden biriydi. Yaratıcılığı, idareciliği ve keskin zekasıyla yönlendirdiği nüshalar, bugün Türk basınının yüzakı olarak arşivlerdedir. Cumhuriyet’teki bu değişim rüzgarı 90’ların başında kesildi. Önce Hasan Cemal, ardından Okay Gönensin ve yazıişleri/servislerde çalışan birçok isim gazeteden ayrılmak durumunda kaldı.
Okay Gönensin’in 1994’te yayın yönetmenliğini üstlendiği Yeni Yüzyıl ise Türk basınında yenilikçi ve dünya standartlarında bir ürün ortaya koyulabileceğinin kanıtıydı. Cumhuriyet’te yetişen ekip ve onlara katılan gençlerin ortak çabası, Dinç Bilgin’in desteğiyle, Okay Gönensin’in yönetiminde, basınımıza gelmiş geçmiş belki de en kaliteli günlük gazeteyi kazandırdı.
Yıl 1996. Okay Gönensin Yeni Yüzyıl günlerinde, “nefret ettiği” doğumgünü kutlamalarından birine mâruz kalırken… FOTOĞRAF: BARIŞ BIL
Bu dönemde hem mizanpaji hem özel haberleri hem de yenilikleriyle ciddi bir fark yaratan Yeni Yüzyıl gazetesinin beyni Okay Gönensin’di. Kaliteli yazı- kaliteli fotoğraf, gazetenin şiarı oldu. Ekonomi-finans sayfalarındaki detaycılık, spor sayfalarında istatistikler, haber sayfalarındaki zenginlik, özel röportajlar, sabit köşelerdeki dinamizm, kültür ekleri, uzman görüşleri, ilk internet sayfaları ve daha bir dizi yenilik Yeni Yüzyıl’ı dönemin referans gazetesi yaptı; Okay Gönensin’in meslekteki tepe noktasını oluşturdu.
Gönensin sonraki yıllarda Vatan gazetesinin kurucuları arasında yer aldı ve köşe yazılarıyla siyasi gündemin önemli kalemlerinden biri oldu.
Türk basınında Hasan Cemal’le başlayan Okay Gönensin’le devam eden kalite arayışı; gazeteciliği ve gazetecilik anlayışını dünya standartlarına taşımayı hedefliyordu. Bugün geldiğimiz noktada, günlük basının tükenmişliği, teslim alınmışlığı karşısında, bu ikilinin başardıkları da bir bilimkurgu öyküsü gibi geliyor. Ancak arşivlerdeki Cumhuriyet ve Yeni Yüzyıl gazeteleri, Türkiye’de de yüksek standartlara sahip bir gazetecilik yapılabileceğinin kanıtlarıdır. Ve kanıt varsa, herşeye rağmen umut var demektir.
(Hasan Cemal’in Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim kitabından ve Kerem Çalışkan’ın notlarından faydalanılmıştır.)
1944’ün Ağustos ayında Paris sokaklarından Nazileri temizlerken çekilen fotoğrafları onu tüm dünyaya tanıtmıştı. Başında beresi, üzerinde puanlı gömleği, altında mini şortu, elinde MP 40 makineli tüfeğiyle fotoğraf karelerine yansıyan bu narin görünümlü ve alımlı genç kız, bugün 92 yaşında.
Simone Segouin, 3 Ekim 1925’te, Paris’e yaklaşık 80 kilometre uzaklıkta bulunan Chartres şehrinde doğdu. Bir çiftçinin kızıydı, üç erkek kardeşi vardı. Büyük Harbe (1. Dünya Savaşı) katılan babasının anılarını dinleyerek büyümüştü. Erkek dünyasına böylesine aşina olması, Simone’un Fransa tarihine geçmesine neden olacak sıradışı kararını ciddi biçimde etkileyecekti.
Simone Segouin, 1944’te, henüz 18 yaşındayken komünist militanlarla vatansever gençleri Nazi işgaline karşı biraraya getiren “Keskin Nişancılar ve Partizanlar” isimli silahlı gruba katıldı. Artık Fransız direnişinin, Rezistans’ın bir üyesiydi. Bundan böyle ona savaşta kullanacağı bir de kod adı lazımdı. Kendisine Nicole Minet ismini yakıştırdı. Yeni ismine düzenlenen sahte belgeler, yakalanması halinde ailesini, yakınlarını Nazi zulmünden korumayı amaçlıyordu. Yeni kimliğine göre doğup büyüdüğü yer Dunkirk’tü. Burası savaşın başında Almanlar tarafından bombalanıp yerle bir edildiğinden, Nazilerin kayıtları kontrol edip gerçek kimlik bilgilerine ulaşması neredeyse imkansızdı.
Unutulmadı
II. Dünya Savaşı’ndan sonra sivil hayatını çocuk hemşiresi olarak sürdüren Simone Segouin, 2016’da İngiliz askeri vakfı Sharing On tarafından yeniden hatırlandığında 90 yaşındaydı.
Nicole’ün ilk eylemi bir Alman askerinin bisikletini çalmak oldu. Bu bisikleti, üyesi olduğu direniş örgütünün mesajlarını taşımakta ve Alman hedeflerini saptayıp üstlerine bildirmekte kullanacaktı. İlerleyen aylarda, Nicole bisiklet hırsızlığından daha tehlikeli eylemlere de girişecekti.
Önce eğitim gördü, silah kullanmayı öğrendi. Köprülere düzenlenen sabotajlara, Alman askerî araç konvoylarına ve trenlerine yapılan saldırılara katıldı. Chartres bölgesi Nazilerden temizleninceye kadar erkek yoldaşlarıyla omuz omuza savaştı. Çatışmalarda iki Alman askeri öldürdü, 25 Almanın esir alındığı bir operasyonda görev aldı. Bu olayı savaştan sonra şöyle anlatacaktı: “Bütün direniş boyunca yaşadığım en güzel anlardan biri, 25 Alman askerini teslim alışımızdı. Çünkü bu olay bize kurtuluşun yakın olduğunu hissettirmişti”.
Nicole daha sonra silah arkadaşlarıyla birlikte 2. Zırhlı Tümen’e katılarak general De Gaulle’ün kuvvetleriyle birlikte başkenti düşman işgalinden kurtarmaya, Paris’e yürüdü. Kendisini daha sonra “Özgürlük yolunu açan kahraman Fransız Rezistansının en gözüpek savaşçılarından biri” olarak tanıtacak Fransız gazetesi Eure-et-Loir’ın muhabirleri, onu iki çatışma arasında verdiği yemek molasında, üzerine reçel sürdüğü gevreklerini iştahla yerken bulmuştu. Nicole’ün “orada ne aradığı” sorusuna verdiği cevap da oldukça kahramancaydı: “De Gaulle’ü korumaya geldim!”.
Cesur ve güzel! Paris’i Nazilerden temizlemek için savaşan Fransız direnişçiler arasındaki genç ve güzel kadın savaşçı tüm dünyanın ilgisini çekmişti.
Direnişin Nicole’ü Simone Segouin, harpten sonra teğmen rütbesi ve Savaş Haçı’yla onurlandırıldı. Sivil hayatında Chartres şehrinde bir hastanede çocuk servisinde hemşire olarak çalıştı. İsmi, Courville-sur-Eure’de bir sokağa verildi.
Aslında Simone ve kadın yoldaşları Rezistans’ın toplam üyelerinin %10’luk bir bölümünü oluşturuyordu. Ama, bu cesur kadın savaşçıların hayatları pahasına gösterdikleri büyük yararlılıklar, Fransız toplumunda kadınların saygınlığını artırdı, kadın haklarının genişlemesinin yolunu açtı. Kadınlar ilk kez 2. Dünya Savaşı’ndan sonra düzenlenen 1945’teki yerel seçimlerde oy kullanma hakkını kazandılar örneğin, bunu daha sonra genel seçimler izledi.
O sırada 18 yaşında olan “Rezistans’ın Nicole’ü” Simone Segouin, elindeki MP 40 makineli tüfeği bir Alman askerinden “kamulaştırılmıştı”.
İngilizler de 2. Dünya Savaşı’nda sahada kendi kuvvetlerinin işini kolaylaştıran Fransız direnişinin bu kahraman kadın mensubunu unutmadı. Geçen yıl, Britanya’da faaliyet gösteren askerî hayır kuruluşu Sharing On, artık 90 yaşına gelmiş olan Simone Segouin’in cesaretini bir nişanla ödüllendirdi. Jüri başkanı olan İngiltere eski genelkurmay başkanı Lord Francis Richard Dannatt, oyunu neden Simone Segouin için kullandığını şu sözlerle açıklıyordu: “Biz bugün İngiltere’de sizin ve yoldaşlarınızın Almanların moralini yerlebir etmekte oynadığınız rolü hâlâ hatırlıyor ve bütün kalbimizle takdir ediyoruz. Çünkü, büyük fedakarlıkla üstlendiğiniz bu rol, özellikle Alman hatlarının gerisine sızan kuvvetlerimiz için hayati önemde olmuştur”.
Boğaziçi Üniversitesi hocası, fizikçi, tarihçi ve yazar John Freely, özellikle Osmanlı tarihi ve İstanbul üzerine yazdığı kitaplarıyla silinmez bir iz bıraktı.
John Freely, otobiyografik kitabı The Art of Exile’a (Sürgün Sanatı-2016) şöyle başlar: “Daha doğmadan seyahat etmeye başlamışım (…) Doğumumdan üç ay önce, annenim karnında, hayatımın ilk yolculuğuna çıkmışım, biletsiz”. 1926’da New York’ta mezar kazıcılığı ve tramvay vatmanlığı yapan bir baba ile temizlik görevlisi olarak çalışan bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Freely, altı yaşına dek Atlas Okyanusu’nu dört kez geçmiştir bile.
Freely, babasının işsiz kalması üzerine annesiyle birlikte ve çocukluğunun büyük bir kısmını geçirdiği İrlanda’ya taşınmış, 17 yaşında denizci olarak 2. Dünya Savaşı’na katılmış, Çin ve Burma’da savaşmış, Dionysos ile Ariadne’nin Ege Denizi’ndeki adalarında soluklanmış ve 1960’larda ailesiyle yerleştiği İstanbul’da uzun yıllar yaşamıştır.
John Freely bir hikayeyi ya da bir kişiyi anlatırken, sabit tanımlı kimliklerin yetersiz kalacağının en etkileyici örneklerinden biriydi. O bir gezgindi ve aynı zamanda Osmanlı tarihi ve İstanbul üzerine pekçok dile çevirilmiş, aralarında Alaaddin’in Lambası, Prens Adaları, Kayıp Mesih Sabetay Sevi’nin İzini Sürerken, Saltanat Şehri İstanbul, Osmanlı Sarayı/Bir Hanedanlığın Öyküsü, İstanbul’un Bizans Anıtları, Cem Sultan/ Rönesans Avrupası’nda Tutsak Bir Şehzade, Evliya Çelebi’nin İstanbul’u gibi eserlerin bulunduğu 50’den fazla kitabın yazarıydı. 1972’de yayımlanan ilk kitabı Strolling Through Istanbul: A Guide to the City (İstanbul’u Gezmek İsteyenler İçin Bir Şehir Rehberi), halen İstanbul üzerine yazılmış en kapsamlı eserlerden biridir.
2. Dünya Savaşı bittikten sonra Oxford Üniversitesi’nde Orta Çağ Avrupası bilim dünyası üzerine araştırma yapmış, fizik ve astronomi üzerinde uzmanlaşmış bir akademisyendi. 1960’ta bir eğitmen olarak Robert Kolej’in fizik şubesinde ders vermeye başlamıştı. Üniversitelerin bilim üreten ve düşünmeyi öğreten kurumlar olarak önemini dile getirdiği şu sözlerle de, bu kurumların günümüzün tarihsel koşullarında karşı karşıya kaldığı tehlikenin altını çizmiştir: “Üniversite bir ticaret okulu değildir. O, size ‘zihnin yaşam kaynağını’ öğretir, yani düşünmeyi! Herkes bilgisayar mühendisi, doktor veya avukat oluyor… Ama üniversite eğitimi bu demek değildir. Üniversite size zihnin yaşam kaynağını vermelidir. O zaman düşünen bir insan olursunuz; sadece bir teknisyen, fizikçi ya da sosyal bilimler profesörü değil”.
Robert Kolej’de eğitmen olarak çalışan Freely, 1971’de Boğaziçi Üniversitesi’nin kurulma sürecine de tanıklık etti. 1900’lerin başında kolejde çalışan öğretmenler için inşa edilmiş Barnum House, şimdiki adıyla 8 No’lu lojmanda yaşadı. Dünyanın dörtbir yanında pek çok önemli gelişmeye tanıklık etmiş, kurduğu yakın arkadaşlıklarla pek çok kişinin yaşamına dokunmuş olan Freely, yakın dostlarından biri olan ressam rahmetli Ömer Uluç’un ifadesiyle “İstanbul’un hafızası”ydı.
John Freely’nin uzun süre yaşadığı bina, bugün Boğaziçi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’ne ev sahipliği yapıyor.
(Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi)
Yüksel Arslan, dünya sanatının yüksek hizasını tutturabilmiş bir avuç sanatçımızdan biri olmayı, belki de onu görmezden geldiğimiz için başarmıştı.
Yüksel Arslan’ın ölümüyle birlikte, toplumumuz ve “kültür dünyamız” iri bir başbelâsından kurtulmuş oldu. Gerçi, hakkını vermek gerekir, ülke olarak önlemler almıştık çok gecikmeden: Artaud’nun Van Gogh için söylediği “toplumun intihar ettiği” sanatçı figürünün bir çeşitlemesi olarak, toplumumuz “genel adâba mugayir eser” damgasını hemen kullanarak Arslan’ı püskürtmüştü: Ömrünün son yarım yüzyılını Paris’te, aslında bir yersiz yurtsuz statüsünde geçirdi, Santral İstanbul’da düzenlenen retrospektif sergisi için bile geri dönmedi.
Nisan 2017’de hayatını kaybeden Yüksel Arslan (d. 1933)
O ki İstanbul mezarlıklarının, bir Eyüp doğumlu olarak mezartaşlarının tutkunuydu ve durmadan onları yapıtlarında ağırlamıştı, Saint-Mandé’de gömüldü — umarım, ileride bir gün, aklıevveller kemiklerini buraya taşımaya kalkışmaz: İnsan en çok nerede yaşamış, işini yapmışsa orada dinlenmeli.
Kitaplığımda Musil gibi, Benjamin gibi, gerektiği için kısa ve özlü curriculum vitae kaleme almış yazarların ürünlerinin yanıbaşında, Yüksel Arslan’ın kendi kaleminden, kronolojik eksene sadık yaşamöyküsü yeralıyor: 1996’da yazdığı metni izleyen 20 yıllık son dönemini tamamlamak başkalarına kaldı.
Kapital’in çizeri Kapital’in çizeri olarak da bilinen Yüksel Arslan bir ressamdan çok bir okur olduğunu belirtmişti (Das Kapital sergisinden bir örnek, üstte.) Halüsinasyonlar, 1988 (detay, altta).
Biliyoruz, anlatılsa herkesin hayatı “roman”, Arslan’ınki fazlası: 1933’de Eyüp’te bir işçinin oğlu dünyaya geliyor, okul yollarında yazları manavlık yapıyor, erken yaşta başlıyor resim yapmaya, 20’sinde “ressam” olmaya karar veriş, 1961’de Paris’e gidiş, uzun süren sefâlet döneminin ardından yavaş yavaş bir düzene oturuş, 1968’de Türkiye’de açtığı iki sergisiyle doğan skandalın ardından geri dönmemesiye Paris’e demir atması ve arayı dolduran peşpeşe soluklu projeler: Arture’ler, “Etkiler”, “Das Kapital” ve ötesi — her vakit çok çalışmış.
En eski ve yakın dostu, yarım yüzyılı aşkın bir süre destekçisi olmuş Ferit Edgü anlatıyordu: Son yıllarını kaplayan ağır hastalığının yolaçtığı bir düzine ameliyat, taburcu edildiği gün oturup çalışmaya koyulmasına engel olmamıştı.
Aynı metnin en önemli yanı, Arslan’ın işini ve uğraşını tanımlayış biçiminden geliyordu: Bir “yazar-çizer” olarak koyar orada kendisini: “Ben okuyarak, inceleyerek öğrenen ve öğrendiklerimden bir bölümünü resim yoluyla dile getiren biriyim. Bu nedenle resimlerimin estetik bir heyecan uyandırmasına çalışmam. Çizgilerimin düşündürmesini isterim. Benim okuduğum gibi resimlerime bakanlar da onları okusunlar isterim”.
Düşündürücü resimler Yüksel Arslan, resimlerinin düşündürücü özelliğinin ön plana çıkmasını istedi. Resimlerinde şair ve düşünürleri figüre etti (Nazım Hikmet, üstte). Devletin tekelci kapitalizmi (altta).
Gerçekten de Arslan, Brecht’çe deyişle bir Tui saymıştı kendisini, “Bir ressamdan çok bir okur”. Serüveni bu yaklaşımı doğruluyor bir yanıyla: Marx üstünden “sistem”i, Freud ve Sade (ve başkaları) üstünden “cinsellik” siyasetlerini, son derece geniş bir yaratıcılar (yazar, sanatçı, düşünür, biliminsanı) katalogundan “İnsanlık Komedyası”nın herbir ucunu okumaya ayırdı ömrünü; birkaç bin kitabı kaynakçasına koydu, birkaç binini “Arture”lerinde apaçık göndermelerle ağırladı. Denilebilir mi, bana kalırsa pekâlâ denilebilir: “İş”inin ötesinde uzunboylu bir hayatı olmamıştı.
“Bir ressamdan çok bir okur”, tabiî sözün gelişi: Yüksel Arslan hem de güçlü bir ressamdı. Doğal boyaya ilk baştan başvurması, “arture”lerinde bütünüyle kendine özgü bir “form-ül” yaratmış olması, tutarlı ve sürekli izlek haritaları kurması “tümel” bir yapıt inşa etmesini sağlayan unsurlardan birkaçı. Literatürdeki sıkıştırılmış anlamından taşmış bir “emek-çi” oldu hep: Kapital dizisinde de, “arture”lerde de en egemen figürlerin başında “el” gelir: Onu handiyse bütün hallerinde nakşetti durmadan, soylu araç saydı.
Biz henüz Arslan’ı okumuş, okuyabilmiş değiliz. Ferit Edgü’yü ayırıyorum: Başdaş, yazgıdaş bir ikiliydiler, ortak ürünleri seyrek rastlanan bir yaratıcılık paydaşlığına işaret ediyor. Arslan’ı görenler oldu: Sabahattin Eyüboğlu, Selâhattin Hilav, Sezer Tansuğ gibi üstüne bir nebze ışık tutanlar. Yapıtın değeriyle orantılı bir ilgiden sözedemeyiz ama: Yüksel Arslan’ın yapıtı, sonuç olarak, vatandaşlarımızın hiç işine gelmemiştir. Rencide eden, vicdan çizen, estetik alışkanlıklara sinkaf çeken, üstüne üstlük sırtını dönen bir yaratıcıyı istemez kara kamu.
Yüksel Arslan, dünya sanatının yüksek hizasını tutturabilmiş bir avuç sanatçımızdan biri olmayı, belki de onu görmezden geldiğimiz için başarmıştı.
Türk tiyatro tarihinde birçok ‘ilk’i gerçekleştiren Engin Cezzar cesur ve yenilikçiydi; 1959’da henüz 24 yaşında Hamlet’i oynadığında, dünyada bu rolü üstlenen en genç oyuncu olarak literatüre geçmişti. Türk tiyatrosu ve seyircileri, usta oyuncusunu 28 Ocak’ta kaybetti.
GÖKHAN AKÇURA
Engin Cezzar’ın gözlerine bakarsanız güçlü bir ışık görürsünüz. İleriye bakan, yenilik arayan, cesur gözlerdir bunlar. Sakıncasız, protokolsüz, samimi bir insanla karşı karşıya olduğunuzu hemen anlarsınız. İyi bir oyuncu, iyi bir yönetmen, hepsinden önce iyi bir insandır Engin…
Engin Cezzar, Actors’ Studio’dan İstanbul’a döndüğünde işe Hamlet’i oynayarak başlar. Yıl 1959’dur. Sanki, daha ilk adımda ne denli farklı olduğunu görmemiz için üstlenmiştir bu rolü. 24 yaşında bir Hamlet! O güne kadar ancak tecrübeli ve bu nedenle yaşlı aktörlerin üstlendiği bir rolü, gencecik omuzlarında başarıyla taşımıştır. Muhsin Ertuğrul onun farkını gözlerimizin içine sokmak istercesine sarıya boyatmıştır saçlarını…
Engin Cezzar’ın kişisel tarihi, bu noktadan sonra hayat ve sahne arkadaşı Gülriz Sururi ile birlikte yazılır. İlk bakışta aşk, ortak bir tiyatro topluluğu ile yan ürününü verir. Gülriz’in de yazdığı gibi ufuk noktasını Engin belirlemektedir. Sakin bir denizde gitmeye yanaşmayan, zor dönemeçleri arayan bir kaptan gibi yönetir gemiyi Engin. Tiyatro tarihimizde birçok “ilk”i gerçekleştirirler birlikte.
Engin Cezzar Hamlet rolünde, İstanbul Şehir Tiyatrosu, 1959.
Erskine Caldwell’in Tütün Yolu, Andreyev’in Aklın Oyunu, John Herbert’in Düşenin Dostu ve ünlü Hair müzikali gibi birçok oyunun Türkiye sahnelerinde ilk kez oynanmasını sağlarlar. Daha da önemlisi yeni Türk yazarlarını arar, bulur ve oyunlarını sahneye çıkarırlar. Güngör Dilmen’den Canlı Maymun Lokantası, Kurban, İttihat ve Terakki, Midasın Altınları; Yaşar Kemal’den Teneke; Refik Erduran’dan Direklerarası, Kelepçe; Aydın Engin’den Aykırı, Bilgesu Erenus’dan Halide ve Haldun Taner’den Keşanlı Ali, Zilli Zarife, Yalan Dünya gibi… 35 yıl aradan sonra ilk Nâzım Hikmet oyununu, Ferhat ile Şirin’i sahnelemeleri de cabası…
Engin Cezzar, 2005
Engin Cezzar’ı ilk kez İzmir Fuarı’nda Hair müzikalinde seyrettim. Yıllar sonra İstanbul’da tanıştık. O günden bu yana yakın bir ilişkimiz oldu. Çeşitli projelerinde yazarlık, araştırmacılık, dramaturgluk yaptım. Kırkıncı sanat yıldönümünde bir Engin Cezzar Kitabı hazırladım. Onun bende yarattığı en önemli izlenim samimi ve gerçek bir insan olmasıydı. Bir Dostoyevki uyarlaması üstüne uzun uzun konuşup, ardından kolkola eğlenmeye gidebileceğiniz bir insan… Ufkunu hep geniş tutmayı severdi. Sınırlardan hoşlanmazdı. Anı yaşamayı severdi, geçmişi değil geleceği merak ederdi. Bu nedenle yeniliklere hep açık, gençlere inanan bir tiyatrocu oldu.
Engin’in ufuk çizgisini anlamak için onun James Baldwin’le ilişkisinin tarihini gözden geçirmek yeter. Daha Actors’ Studio yıllarında tanışmıştı Baldwin’le. Beyaz insanlara güvenini yitirmiş bu aykırı ve siyahi yazarla arkadaş, hatta kan kardeşi oldu. Şöyle anlatır Engin Cezzar: “Jimmy itilip kakılmış, bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaklaşan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: ‘Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayıverir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bugün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım’. ‘Peki’ dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik”.
Engin Cezzar Düşenin Dostu oyununda, 1970.
Engin, James Baldwin’in Giovanni’nin Odası romanını oyunlaştırmasına yardım etti, Giovanni rolünü üstlendi. Baldwin’in yaşamının sonuna kadar sürecek olan arkadaşlıkları böyle başladı. James Baldwin bir iki gün geç de olsa Engin ile Gülriz’in evlenme törenlerine yetişti. Kendini yalnız hissettiği her dönem soluğu Türkiye’de aldı. Ne Zaman Gitti Tren adlı romanının büyük bölümünü burada yazdı. Gülriz Sururi- Engin Cezzar Tiyatrosu’nun sahnelediği Düşenin Dostu adlı oyunu yönetti. Yanyana gelmedikleri zamanlarda mektuplarla sürdürdüler arkadaşlıklarını… Bu ilişki anlayış, cesaret, sabır ve samimiyet üstüne kuruluydu. Engin’i tanımak için bir anahtardır James Baldwin’le arkadaşlığı…
En son Maksim Gorki’nin Ayak Takımı Arasında oyununda seyretmiştim Engin’i. Ona çok yakışan bir rolde. Aklımda hâlâ oradaki görünümü var. Her zamanki gibi deli, ışık dolu, cesur bakan gözleri duruyor belleğimde. Engin Cezzar tiyatro tarihimizde hep yeni kalmasını bilmiş bir isim olarak yerini her zaman koruyacak.
Gülriz Sururi ile birlikte, 2005.
YAZARIN NOTU:
Onu daha yakından tanımak için benim hazırladığım Engin Cezzar Kitabı’nı (YKY, 1995), İzzeddin Çalışlar’ın kaleme aldığı Engin Cezzar’ı Takdimimdir’i (K Kitap, 2. Baskı 2017 ve James Baldwin-Engin Cezzar imzalı Dost Mektupları’nı (YKY, 2007) okuyabilirsiniz.