Kategori: Ardından

  • Hem büyük tarihçi hem arazi uzmanıydı

    Hem büyük tarihçi hem arazi uzmanıydı

    Özellikle klasik Osmanlı dönemi ve Osmanlı arkeolojisine dair ufuk açan eserleri, çalışmaları ile iz bırakan Semavi Eyice, sıradışı bir bilim insanıydı. Hocanın gerçekleştirdiği inceleme gezileri ve bunlar sonucunda ortaya konan nice tarihsel bilgi, sonraki kuşakların yolunu aydınlattı, aydınlatacak.

    Semavi Eyice Hoca 96 yaşında vefat etti. Hoca, Bakanlar Kurulu kararı ile İstanbul Fatih Camii mihrabı önündeki hazireye defnedilmiştir. Aynı hazireye 2016’da vefat eden Osmanlı tarihinin büyük ismi Prof. Dr. Halil İnalcık Hoca da defnedilmişti. Her iki hocamız da, yanlarında yatan son devir Osmanlı kitap dünyasının en önemli isimlerinden Ali Emiri Efendi’nin komşuluğuna emanet edilmiştir.

    Çok yönlü uzmanlığı, renkli kişiliği, olağanüstü keyifli sohbeti ve güçlü kalemi ile o kadar çok şey yapmıştır ki, onun arkasından bir yazı hazırlamak gerçekten güç bir iştir. Birçok yayında ya da televizyon programlarında bizzat kendisi, hayatından ve araştırmalarından uzun uzun bahsetmiştir. Ayrıca Semavi Eyice hoca birçok meslektaşı için samimi, bilimsel hatıra yazıları hazırlamıştır. Bu işi daha da güç hale getiriyor.

    Ben kendisinin öğrencisi olma şansına sahip oldum. Yayınlarının neredeyse hepsini defalarca okudum. Hızla yazabilirim diye düşündüm ama defalarca farklı başlangıçlar yaptım. Metnin tamamını, bazı cümleleri, kelimeleri değiştirdim. Yine de metin eksik kaldı. #tarih dergisinin artık yazının hazırlanmasından umudunu kesmek üzere olduğu sırada, bu hali ile göndermek zorunda kaldım. Hocanın muhakkak bahsedilmesi gereken bilimsel yönü kadar farklı kişiliği de ilginçtir.

    Semavi Eyice hocaya veda İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi bölümünün en eski öğretim üyelerinden olan Semavi Hoca, uzun ömrüne inanılmaz sayıda makale, bildiri, ansiklopedi maddesi, kitap sığdırmayı başarmıştı.

    Ailesi Amasralıdır. Ama o İstanbul’da doğmuştur. Doğum tarihini bile bir bilim insanı olarak ele alır, irdeler. Resmî evraklarda yazan tarihten biraz daha önce doğmuş olması gerektiğini söylerdi. Galatasaray Lisesi’nde eğitimini tamamladıktan sonra 2. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’ya gitmiş, orada arkeoloji ve sanat tarihi eğitimi almıştır. Avrupa kıtasının korkunç bir savaş ile çalkalandığı bu yıllarda eğitim türlü güçlüklerle tamamlamış, sonunda yine binbir güçlükle Türkiye’ye dönmüştür. Neredeyse 60 sene önceki yolculuğunu, eğitimi bütün detayları ile çok keyifli tespit ve değerlendirmeler ile anlatan hoca, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünde eğitimini tamamlamış ve bu bölümün kurulup gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

    Hocanın Karaman ve Karadağ ile Silifke ve Mersin çevresinde yaptığı yüzey araştırmaları ve yayınları oldukça önemlidir. Bu çalışmalar sırasında özellikle Toroslar’da daha önce hiç yayımlanmamış bir çok yapı kalıntısı ziyaret edilmiş, kitap ve makaleler ile bilim dünyasına tanıtılmıştır. Bu yüzey araştırmaları dışında hocanın tek kazısı Kırşehir’de “Üçayak” adıyla bilinen kilise kalıntısında yapılmıştır. Sayısız inceleme gezisi yanında tatiller, dost ziyaretleri bile hocanın çalışmaları için fırsat olmuştur. Hatta askerlik görevini yerine getirdiği sırada bile Çağlayan Kasrı ile ilgili bir makale hazırlama fırsatını bulmuştur.

    Bazı araştırmacılar ve bilim insanları “anlatmayı” sever. Güzel ve etkileyici anlatabilirler. Ama onlar için yazı yazmak biraz zordur. Bazıları da tam tersi güzel yazarlar ama konuşmayı, anlatmayı hiç sevmezler. Semavi Eyice Hoca çok az bilim insanına nasip olan iki özelliğe de sahipti. Konuşurken de yazarken de olağanüstü hafızası, sınıflandırma ve değerlendirme gücü sayesinde çok sayıda yayın hazırlamış, inanılmaz keyifli dersler ve konferanslar vermiştir. Bazıları saatler süren muhteşem televizyon programlarına katılmıştır.

    Emekliliğinden sonra hocanın Bostancı’daki evi arkeoloji, sanat tarihi, tarih öğrencileri, hocaları, araştırmacıları ve meraklıları ile dolmuş ve neredeyse gelen herkesin sorularını inanılmaz detaylarla uzun uzun cevaplamıştır. Daha samimi olduğu öğrencilerine hatta bazen onu ilk kez arayan ve soru soranlara bile “telefonda verdiği konferanslar” da meşhurdur.

    Hoca uzun ömrüne inanılmaz sayıda makale, bildiri, ansiklopedi maddesi, kitap sığdırmayı başarmıştır. İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’nün en eski öğretim üyelerindendi. Makaleleri Bizans sanatı, Osmanlı sanatı, Balkanlar, Türkiye’de İtalyan şehirlerinin kolonileri, hamamlar, zaviyeli camiler, yok olmuş veya günümüze ulaşmış tek tek bir çok yapı gibi konuları kapsar. Bunların bazıları dünyanın sayılı süreli yayınlarında, bazıları popüler dergilerde, armağan ve hatıra kitaplarında, ansiklopedilerde Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca gibi birçok dilde yayınlanmıştır. Bu metinler bir-iki sayfadan adeta birer kitap hacmine ulaşan onlarca sayfaya kadar farklı boyutlardadır. Bunların bazıları bizzat Hoca tarafından çekilmiş, bazıları hocanın ya da değişik kurum ve kuruluşların arşivlerinden eski fotoğraf ve gravürlerle zenginleştirilmiştir. Çoğu ilk kez hoca tarafından tespit edilen veya ele alınan bu çalışmalar hâlâ güncelliğini korumaktadır.

    Sıkça başvurulan canlı bir tarihti

    Emekliliğinden sonra hocanın Bostancı’daki evi arkeoloji, sanat tarihi, tarih öğrencileri, hocaları, araştırmacıları ve meraklıları ile dolmuş, hoca neredeyse gelen herkesin sorularını inanılmaz detaylarla uzun uzun cevaplamıştır. Daha samimi olduğu öğrencilerine hatta bazen onu ilk kez arayan ve soru soranlara bile “telefonda verdiği konferanslar” da meşhurdur.


    (Fotoğraf: Nevzat Yıldırım.)

  • Son klasik tarihçi, son büyük şarkiyatçı

    Son klasik tarihçi, son büyük şarkiyatçı

    “Oryantalist” tanımlamasının “tepeden bakan Batılı” anlamına gelmediği yıllarda yetişen Bernard Lewis, Türkiye ve Ortadoğu üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Osmanlı arşivlerine ilk giren Batılı araştırmacı Lewis, tartışma yaratan tezleri ve dünya liderleriyle olan yakınlığıyla da eleştirilmişti.

    Akademik dünyanın tarih alanındaki en ünlü tartışmalarından biri de Bernard Lewis ile Edward Said arasında yaşanmıştır. Said sonrası dönemde “şarkiyatçı” (oryantalist), Doğu’yu özümsememiş, tam anlamı ile kavrayamamış biraz da üstten bakan bir yaklaşıma sahip Batılı (ya da kendi kültürüne yabancılaşmış Doğulu) biliminsanlarını küçümseyici bir adlandırmaya dönüşse de, Lewis’in doğduğu ve akademiye girdiği dönemde Türkiye ve Ortadoğu’yu araştıran insanlar için kullanılan, uzmanlık alanına atıfta bulunan bir sıfattı.

    1916’da Londra’da doğdu. Lewis’in kökenlerine ve tarihte köklerinin ortaya çıktığı coğrafyaya ilgisi, “bar-mitzva” (13. yaşına giren erkek çocuklarının dini sorumluluklarının başladığını vurgulayan tören) öncesi alınan İbranice dersleri ile başladı. Liseden sonra bu ilgisinin de devamı olarak Londra Üniversitesi’ne bağlı School of Orient Studies’e (Şarkiyat Çalışmaları Okulu–daha sonra SOAS) gitti. Lisansını tarih alanında tamamladı. İslâm tarihi üzerine doktorasını yaparken Ortadoğu’ya ilk ziyaretini İskenderiye’ye bir gemi seyahatiyle gerçekleştirdi. Sonrasında bir süre Paris Üniversitesi’nde yine İslâm tarihi üzerine derslere katıldı. Burada 9. yüzyıl İslâm mistiği Hallac-ı Mansur hakkında yaptığı araştırmalar ile tanınan oryantalist Louis Massignon’un yanında çalışmalar yaptı. Aynı dönemde geleceğin ünlü Türkologları Irène Melikoff ve Andreas Tietze de orada öğrenciydi. 1938’de SOAS’a geri döndü ve İslâm tarihi bölümünde öğretim üyeliğine başladı. Lisans öğrencileri bu okulda genelde Ortadoğu kökenli olduğu için Lewis’in babası ona “Londra Üniversitesi neden Araplara Arap tarihi öğretmen için sana maaş ödüyor?!” diye takılırdı.

    2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı MI6 için Ortadoğu departmanında çalıştı. 1949’da bu bölge üzerine çalışırken, sadece üç ülke Yahudi bir akademisyene açıktı: İran, İsrail ve Türkiye. O, Türkiye’yi seçti. Bu kendisi için büyük bir fırsattı, zira Osmanlı arşivlerine giren ilk Batılı akademisyen olacaktı. Burası adeta henüz keşfedilmemiş bir hazineydi; fakat nereden başlayacağını bilmek de bir o kadar zordu.

    Bu arada Yahudi kökenli bir Danimarkalı olan Ruth Oppenhejm ile evlendi ve iki çocuğu oldu. Bu beraberlik, söylentiye göre Lewis’in bir Osmanlı prensesi ile yaşadığı kısa ilişki ile 1974’te son buldu. Ardından kariyerini sürdüreceği ABD’ye yerleşti ve burada Princeton Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. 1982’de Amerikan vatandaşlığına geçti ve kariyerini aynı üniversitede tamamladı.

    Batılı ‘Yakındoğucu’ İslâm coğrafyası, Müslüman toplumların tarihi ve İslâm-Batı ilişkisi üzerine uzmanlaşan ve Princeton Üniversitesi’nde Yakındoğu Araştırmaları bölümünde profesörlük yapan Bernard Lewis, 19 Mayıs 2018’de 102 yaşında öldü.

    Aramca, İbranice, Arapça, Farsça, eski ve yeni Türkçe gibi Doğu dillerine hakim Lewis, Latince, Fransızca ve Almanca da bilmekteydi. Derslerini ve konferanslarını yalnızca İngilizce olarak yapsa da, kimi zaman öğrencilerinin dikkatini ölçmek için Arapça ve Farsça şakalar yapardı. Bir gün İsrail’de, dostu olan bir akademisyen ona “neden buradayken harika İbranicen ile konferans vermiyorsun da İngilizce kullanıyorsun” diye sorduğunda, “bir müzisyen nasıl en iyi çaldığı enstrümanla konsere çıkıyorsa, ben de en iyi olduğum enstrümanım İngilizce’yi konferanslarımda kullanıyorum” demişti.

    Ortadoğu, Modern Türkiye’nin Doğuşu gibi artık ders kitabı olmuş eserleri yazan Bernard Lewis, genelde Said’in eleştirileri doğrultusunda “emperyalistlere gerekli argümanları oluşturmak için tarih yazıyor” gibi suçlamalara maruz kalmıştır. Özellikle tartışmalı “medeniyetler çatışması” tezi, 11 Eylül sonrası ABD yönetiminin Ortadoğu’daki harekatları için teorik temel oluşturmuştur (aynı isimli çalışmaya sahip Samuel Huntington’ın tezinden ayrı tutmak gerekir). Geçmişte Golda Meir, Papa II. Jean Paul, Ürdün Kralı Hüseyin, Libya lideri Kaddafi ve Turgut Özal gibi devlet yöneticileriyle görüşen Lewis, 2002 sonrası Bush yönetiminin de sıkça görüşlerine başvurduğu bir tarihçi oldu.

    Her ne kadar “şahin” görüşleriyle anılsa ve What Went Wrong? (2002) eserinde Batılılar’ın sömürgeci politikaları nedeniyle değil de Müslümanlar’ın kendi hataları sonucu bugün geri kalmış olduğunu iddia ettiği için eleştirildiyse de, çoğunlukla birikimi doğrultusunda objektif görüşler ifade etmeye çalıştı. ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye hakkındaki resmî tarihinin oluşmasına büyük katkıda bulunmuş klasik tarihçiliğin son temsilcilerindendi.

    Siyasilerle dosttu George W. Bush’a ABD Başkanlığı sırasında danışmanlık yapan Bernard Lewis, siyasilerle iç içe bir tarihçiydi.
  • ‘Seher yeli çık dağlara güneş topla benim için’

    ‘Seher yeli çık dağlara güneş topla benim için’

    Ülkü Tamer, Nisan başında Bodrum’da hayatını kaybetti ve yine orada toprağa verildi. Şarkı-türkü olmuş ölümsüz şiirlerin, müthiş öykülerin, olağanüstü çevirilerin sahibiydi. Yerli ve dünyalı bir yazarın Gaziantep’ten Robert Kolej’e, oradan edebiyat dünyasına uzanan yaşamı…

    Rahmetli Onat Kutlar, 27 Aralık 1991 tarihindeki Cumhuriyet gazetesinde hemşerisi, dostu Ülkü Tamer’le olan bir anısını şöyle paylaşmıştı: “- Niçin Alleben? Niçin Gaziantep Ülkü? Kadehinden bir yudum aldı. Neşeli yüzü hafifçe kızarmış ‘İnsanın anayurdu çocukluğudur. Belki de ondan… Macı Hüseyin de, Çete de, Şekerci Asım da öykü kahramanlarıdır. Elbette Macı Hüseyin’de çocukluğumun sinemacısı Nakıp Ali’den izler vardır. Tıpkı öykülerin atmosferini oluşturan kentin Antep oluşu gibi. Ama ben Antep’le ilgili belgesel öyküler yazmadım. Benim Alleben’imi, benim kahramanlarımı yazdım…” Ülkü Tamer, doğup büyüdüğü memleketi Gaziantep’teki bir akarsu olan Alleben’in ismini en başta gelen kitabına vermiş: Alleben Öyküleri (1991), Alleben Anıları (1997)…

    Ülkü Tamer’in babası İpekçi Tahsin Bey’dir. Gaziantep’e ipeği o getirdiği için adı öyle kalmış. Annesi okumaya pek meraklıymış, Ülkü Tamer okuyamadığında o okurmuş kitapları.

    17 yaşında Robert Kolej’de öğrenciyken, 1954’te Kaynak dergisinde yayımlanan “Dünyanın Bir Köşesinden Lucia” şiiriyle şairliğe giriş yapan Ülkü Tamer, 50’lerde İkinci Yeni şairleri arasına katılır. Papirüs dergisinin 1966’da ikinci kez çıkışında Cemal Süreya’ya yol arkadaşlığı yapmıştır.

    Şiirlerindeki en dikkati çekici özellik naiflik, naziklik ve ironi. Onun da diğer İkinci Yeni’ciler gibi kuşlara özel bir ilgisi vardır mısralarında. “Kaynağın bekçisidir şiir” der ama çoğu ilhama kaynak olan şiirlerine bekçilik yapmamıştır hiç. Kitaplarının çok farklı yayınevlerinden çıkması, belki de cömertliğinin bir göstergesi. Dizeleri de isimsizce elden ele geçer olmuş hatta anonimleşmiştir.

    Ülkü Tamer’in şiirlerindeki en dikkat çekici özellik naiflik, naziklik ve ironidir.

    “Bu şehirde önemsemezlerdi beni, neşeliydim / Üstelik boş sözler söylemeyi severdim” mısralarının sahibi ve sorulduğunda yalnız “çevirilerim var” deyip sözü şiirlerine hiç getirmeyecek kadar alçakgönüllüdür tavrı. Halk ve divan şiirinden, mitolojiden, efsanelerden faydalanmış, yerli kaynaklarla Batı tarzı şiir yazmıştır. Gaziantepli ve Robert Kolejli oluşu gibi…

    Dünya şiirinin bir okuru ve temsilcisidir. Doğan Hızlan onun ironi üslubunu Amerikan tarzına benzetir örneğin. Nitekim arkadaşı Memet Fuat da İngiliz şiirini takip ettiğini söyler onun için. PEN kulüp kongrelerinde Türkiye’yi temsil etmiştir birçok kez. “Giyotin” şiirinde ise bir tarihçidir.

    Son 20 yılında daha çok anılarını yazar; şiirleri bundan öncesinde kalır. Çalışkan, yetenekli ve hızlı bir çevirmen olarak anıyor onu yayıncıları. O da anılarında bir düşünü şöyle anlatıyor: “Yeşil yanıyor. Arabalar duruyor. Yol bizim. Karşıya geçerken düşünüyorum: Neyse, çok beklemedik. Çeviri galiba zamanında yetişecek”. Ömrü boyunca 100’ün üstünde kitap çevirmiştir. Bunlardan biri de filminden bir yıl sonra (2003) Harry Potter ve Felsefe Taşı. Kendi dünyasında çocukluğa ve çocuklara ayırdığı yer, yalnız şiirlerindeki bir motif olarak kalmamış, Milliyet Çocuk dergisini çıkarmasıyla somutlaşmıştır da. Onar Kutlar “koca çocuk” der onun için.

    Bir keresinde Milliyet Yayınları genel yönetmeni iken ABD basın ataşesinin kendisinden Amerikan Başkanı Jimmy Carter biyografisi yayınlaması isteğine red cevabı vermiş; devamında da SSCB basın ateşesi kendisini Moskova’ya götürmek istediğinde yine reddedince, bu kez de antikomünist oluvermiştir.

    Hiçbir kesimin “yalnız bizimdir” diyemeyeceği, herkesin ilgi ve beğeniyle okuduğu bir şair, çevirmen, yazardır. Ve tiyatrocudur. Az bilinen bu tutkusunu ve okul yıllarında Genco Erkal’la birlikte pek çok kez sahneye çıkışını anılarında anlatır. Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı’nın da oyuncularındandır (Manyak Cafer). Sinema, futbol, at yarışı diğer tutkularıdır. Tiyatrocular ile edebiyatçılar arasında oynanan meşhur maçta (8 Haziran 1964) santrfor mevkiinde top koşturmuş, iki gol atmıştır. Ses dergisi Ülkü Tamer’i 5-3’lük skorla Edebiyatçılar’ın galip geldiği bu maçın yıldızı seçmiştir.

    Askerlik görevini öğretmen olarak yaparken, okuldaki çocuklara Münir Özkul’u, Cem Karaca’yı, Cüneyt Arkın’ı ve ev arkadaşı Yılmaz Güney’i tanıştırmıştır. Onun dostları hem pek çoktur hem seçkindir.

    #tarih dergisi yazarı Necdet Sakaoğlu da şöyle anlatıyor Ülkü Bey’i: “1970-1985 arasında İstanbul’da yayınevinde yeni kitapların basımında epeyce bir zorluk vardı. Çünkü dizgi, mizanpaj işleri henüz yarı eski-yarı yeni düzendeydi. 1980’in başı olması lazım… Benim Köse Paşa Hanedanı adlı kitabımı önce Hür Yayın basacaktı, rahmetli Aydın Emeç çok ilgilendi. Hatta dizgi aşaması tamamlanmak üzereydi ki Hür Yayın kapandı. Rahmetli Kemal Zeki Gençosman önerdi ve herhalde görüştü de. Ülkü Tamer o sırada sanıyorum Milliyet Yayınları’nı yönetiyordu. Kendisini ziyaret ettim. Alçakgönüllü, sıcak, nazik bir aydınımızdı. O günün koşullarını epeyce konuştuk; kitap basımları da dahil. ‘Sonuçta mutlaka basarız ama, sırada pek çok kitap var. Bir araya da sokmaya çalışırım’ dedi. Öylece bir nüsha bırakıp oradan ayrıldım ben de. Aydın Emeç’i, Kemal Zeki Beyi ve Ülkü Tamer’i, o sıkıntılı günlerin ümit veren, ilgi gösteren aydınları olarak daima saygıyla anıyorum”.

    Rahatsızlığından fazla kimseye bahsedilmemesini rica etmiş, yakınlarına da son zamanlarını evinde gökyüzüne bakarak geçirmek istediğini dile getirmiş:

    “Güneş topla benim için”!

    MILOS FORMAN (1932 –2018)

    Efsane filmlerin efsane yönetmeni

    “Guguk Kuşu”, “Amadeus”, “Hair” gibi sinema tarihinin başyapıt niteliğindeki filmleri, Oscar dahil olmak üzere onlarca ödüle layık görüldü.

    Her ne kadar ABD’ye gittiği dönemde çektiği başyapıtlarla bilinse de Çek kökenli Miloš Forman esasen yeni dalga akımının öncü isimlerindendi. 1967’de çektiği ve Oscar’a aday gösterilen filmi “The Fireman’s Ball”, Doğu Avrupa komünizminin iğneleyici bir eleştirisiydi. Uzun yılların ardından Amerika’ya taşınması ve orada çektiği filmler esasen onun usta bir yönetmen olarak görünürlüğünü sağladı.

    Annesi ve babasını Nazi işgali sırasında toplama kamplarında kaybeden Forman, iki amcası ve aile dostları tarafından büyütüldü. Çocukluğunda tiyatro yapımcısı olmak isteyen yönetmen, ünlü tiyatro yönetmeni Alfred Radok’un asistanlığını yaparak sinema kariyerine başladı. Şüphesiz, hayatının dönüm noktası 1968’deki Prag Baharı’ndan sonradır.

    1975’te Ken Kesey’in romanından uyarlayarak çektiği “Guguk Kuşu”, ardından 1984’te Mozart’ın hayatını anlattığı “Amadeus”, Oscar’larda ona en iyi yönetmen unvanını taşıdı. Sinema tarihinin en iyi filmlerinden sayılan “Guguk Kuşu”, Frank Capra’nın çektiği “Bir Gecede Oldu” filminden sonra Oscar tarihinde en önemli 5 ödülü alan ikinci film olma özelliğine de sahip. Bununla birlikte Forman’ın sinemadaki başarısı Berlinale, Altın Küre, Cannes Film Festivali ödülleriyle de birçok kez tescillendi.

    13 Nisan’da hayata gözlerini yuman Çek yönetmen, yaptığı filmlerle dünya sinemasının unutulmazları arasında yerini aldı.

  • Martin Luther King: Bir hayali vardı, göremeden öldürüldü

    Martin Luther King: Bir hayali vardı, göremeden öldürüldü

    Irkçılığa karşı mücadelenin sadece ABD’deki değil, dünya çapındaki sembolü Martin Luther King, tam 50 yıl önce Memphis’te bir suikaste kurban gitti. “I Have a Dream” (Bir Hayalim Var) cümlesiyle tarihe kazınan konuşması onu siyah mücadelenin lideri yapmış, birçok demokratik kazanım sağlamıştı. Cinayet ise bugüne dek çözülemedi. 

    Bundan tam 50 yıl önce, 4 Nisan 1968 saat 18.00’de, Afro-Amerikalıların tam eşitlik için verdikleri tarihsel mücadelenin simgesi haline gelmiş olan Martin Luther King, kimliği hâlâ belirlenememiş biri tarafından öldürüldü. Olayın hemen ardından ABD’de özellikle siyahların bulunduğu bütün kentlerde ulusal muhafızların müdahalesine yol açan, sayısız ölümle sonuçlanan gösteriler patlak verdi. 

    Martin Luther King
    Siyasi önderler 1965’te Afro-Amerikalıların siyasi önderleri yürüyüşe öncülük ediyor. Soldan: Ralph Abernathy, James Forman, Martin Luther King, Jesse Douglas, Sr. ve John Lewis. 

    Beş gün sonra başkan Johnson, ilk kez bir Afro-Amerikalı, Martin Luther King için bir günlük ulusal yas ilan etti. Başkan yardımcısı dahil, cenaze törenine 300 bin kişi katıldı. Öfke dalgası 100’den fazla kente yayıldı; çıkan olaylarda 46 kişi öldürüldü. 

    Cinayetin akabinde Memphis Belediyesi, King’in kenti ziyaretinin nedeni olan grevin çöpçülerin lehine sona erdirilmesini görüşüyordu. 

    Cinayetten sonra yapılan otopsi, henüz 39 yaşında olan King’in 13 yıl süren insan hakları mücadelesinde ne kadar yıprandığını gösterir: Kalbi 60 yaşındaki bir insanınki kadar yorgundur. King 10 yılda 2500 konuşma, 10 milyon km. yolculuk yapmıştır. 

    Martin Luther King
    Güçlü hatip Yürüttüğü siyasi mücadele ile 1964’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Martin Luther King, ülkesinin en iyi hatiplerindendi. Bir ara tutuklandı (altta) ama mücadelesini sürdürdü. 
    Martin Luther King

    Cinayeti işlediği iddia edilen James Earl Ray, hayatının sonuna kadar bunu reddeder. Hatta King’in oğlu 1997’de kendisiyle görüştüğünde, yeniden yargılanması talebinde bulunur. Mafya ile hükümetin ortak bir ürünü olarak cinayetin işlendiğine dair iddialar da dahil olmak üzere, yapılan araştırmalar sonuçsuz kalır. 

    ABD’de ırk ayrımcılığına karşı mücadelenin hâlâ devam eden bir tarihi var. Ancak özellikle 50’li yıllardan itibaren bu mücadele örgütlü ve kitlesel bir yöneliş kazanarak, önemli kazanımlar da elde etmiştir. Martin Luther King de sivil itaatsizlik, yurttaşlık hareketi ile siyahların ABD’de eşit haklar mücadelesinde unutulmaz bir yer edinmiştir. 

    Washington’da 1963’te iş ve özgürlük yürüyüşü sırasında verdiği ve “I have a dream” cümlesiyle tarihe kazınan söylevi, King’i bütün dünyada meşhur etmişti. Ülkesinin gelmiş geçmiş en büyük hatipleri arasında yer alan King, 1964’te o güne kadar ödüle sahip olan en genç aday olarak Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Hayatı boyunca ABD’deki ayrımcılığa karşı, siyahların beyazlarla eşit haklara sahip olması için mücade eden King, Vietnam Savaşı sırasında da savaş karşıtı aktif tutumuyla öne çıkıyordu. 

    1977’de Jimmy Carter tarafından başkanlık özgürlük madalyasına, 1978’de Birleşmiş Milletler insan hakları ödülüne, 2004’te Kongre’nin altın madalyasına layık görüldü. 

    1986’dan bu yana Martin Luther King Day, yani her Ocak ayının üçüncü pazartesi günü ABD’de bir anma günüdür. 

    Hâli vakti yerinde, iyi eğitim görmüş bir ailenin çocuğu olan King, 6 yaşında iken iki beyaz arkadaşının kendisiyle oyun oynamalarına izin verilmediğini söylemeleri ile ilk ırk ayrımcılğı deneyimini edinir. Kolejden sonra Boston Üniversitesi’nde okur, 1955’de ilahiyat doktorasını alır. 1953’te Baptist kilisesinde papaz olur. ABD’nin güneyi o günlerde cinayete varan ırk ayrımcılarının fütursuz şiddet kullandığı bir dönemi yaşamaktadır. Alabama’nın başkenti Montgomery’de, Aralık 1955’te otobüsteki yerini bir beyaza vermeyerek kentin ırk ayrımcılığı yasasının ihlal ettiği için bir siyah kadının tutuklanması üzerine yapılan boykot hareketine katılan Martin Luther King, 382 gün süren bu kampanya sırasında tutuklanır. Evi Ocak 1956’da beyaz ırkçılar tarafından bombalanır ve kendisi de fiziki şiddete maruz kalır. Saldırılara uğrasalar da, 40 bin siyah boykotçu işyerlerine varmak için kimi zaman 30 km yürürler. 1956’da Yüksek Mahkeme otobüslerdeki ayrımcılığı yasadışı ilan eder. 

    Martin Luther King
    M. L. King ve çocuklar 
    Martin Luther King, eşi Coretta Scott King ve çocukları Martin Luther III, Dexter Scott King, Yolanda Denise King ve Bernice King.

    1957’de seçileceği ve ölünceye kadar da başkan kalacağı Southern Christian Leadership Conference’ın (SCLC) kurulmasında etkin bir rol üstlenir. Bu kuruluş, şiddet karşıtı gösterileri düzenlemek için Afrika kökenli Amerikalıların kiliselerini örgütleyerek yurttaşlık hakları mücadelesini yükseltmeyi amaçlar. Görüşlerinin temelinde, şiddet karşıtı sivil itaatsizliğin kurucusu olarak görülebilecek Henry David Thoreau’nun ve bunu Hindistan’da başarıya ulaştıran Gandhi’nin felsefesi bulunur. 

    King her ne kadar siyahlardan oluşan örgütler kurduysa da, bu örgütlerin esas amacı ırkların kaynaşmasını ve dayanışmasını sağlamaktı. King, siyahlar ve beyazlar arasındaki bir mücadeleden sözetmiyor; hatta beyaz ırk ayrımcılarının kullandığı şiddeti göstererek bütün beyazları itham etmiyordu. Amerika’nın kurucularının vaazettiği ama ancak beyazlara mahsus olarak kalan haklarda eşitliği sağlamak için mücadele ediyordu. 

    Martin Luther King
    1960’larda okullarda ırkçı saldırılar ve şiddet arttığında, Martin Luther King çocuklarla yürümüştü. 

    Kitaplar yazar. Kısa zamanda King, hareketin sesi olarak kabul görür. Yurttaş hakları hareketine komünistlerin sızmasından kaygılanan FBI, 1961’den itibaren King’i dinlemeye alır. Altı yıllık dinlemeden sonra herhangi bir kanıt bulunamaz. 

    King, Afro-Amerikalıların oy hakkı, ırk ayrımcılığı yasalarına karşı çalışma hakkı ve diğer temel haklar için yürüyüşler düzenler. Bu taleplerin önemli bir kısmı 1964’te “Civil Rights Act” ve 1965’te “Voting Rights Act” ile yasalaşır. SCLC ve King, bu mücadelelerinde yer ve yöntemleri stratejik olarak seçmekte başarılı olurlar (Kitaplıkların, otobüs duraklarının, beyazlara ayrılmış restoranların işgali, boykotlar ve gösteriler). 

    King’in mücadelesini anlamak için Alabama-Birmingham örneği yeterince anlamlıdır. 

    1960’da üçte biri siyah, 350 bin nüfusu olan kentte, yerel yasalar dolayısıyla ABD’nin en katı ırk ayrımcısı koşulları sözkonusudur. Siyah nüfusun yalnızca %10’u seçim sandıklarına kayıtlıdır. Siyahlar herhangi bir memuriyette, görünür herhangi bir işte de(itfayici, mağazada satıcı, bankada işçi) çalışamamaktadır; yalnızca çelik fabrikasında vasıfsız işçi olarak bulunabilmektedir. 

    2. Dünya Savaşı’ndan 60’ların başına ırkçı saldırılar o kadar yoğunlaşmıştır ki, kentin adı “Bombingham” olarak da söylenegelir. Kent sakinleri yerel mücadeleler yetersiz kalınca King ve SCLC’ye başvururlar. King, müzakere kapılarının açılması için bir dizi kriz yaratacak doğrudan eylemlere başvurulmasını örgütler. 1963 Nisan’ında tutuklanır. Ünlü “Birmingham Hapishanesinden Mektup”unu yazar. Başkan Kennedy ve eşi Jacqueline Kennedy’nin desteğini alınca bir hafta sonra serbest bırakılır. 

    Martin Luther King
    2500 konuşma, 10 milyon km… Martin Luther King 13 yıl süren insan hakları mücadelesinde 2500 konuşma 10 milyon km yolculuk yaptı, birçok yürüyüşe eşiyle birlikte katıldı. 
    Martin Luther King

    2 Mayıs’ta yüzlerce öğrenci gösterilere katıldığında, polis köpekleri eşliğinde bir saldırı başlatılır. Olayların gelişmesi Güney Afrika’daki apartheid ile kıyasalanabilecek bir düzeydeki ayrımcılığı açığa çıkarır. ABD’nin güneyinde bu ırk ayrımcılığına karşı şiddet gösterisi uluslararası kamuoyunda geniş yankılar uyandırır. Hapishaneler dolup taşar. Kent felçolur. Vali yerel polisi desteklemek için yeni kuvvetler gönderirken, Adalet Bakanı da Martin Luther King’in kaldığı bir otele ve kardeşinin evine yapılan bombalı bir saldırıdan sonra Ulusal Muhafızları gönderir. 21 Mayıs’ta belediye başkanı istifa eder, polis şefi gönderilir. Haziran’da ırk ayrımcı bütün pankartlar kaldırılır ve kamusal mekanlar siyahlara açılır.

    SCLC temsilcisi olarak King, yurttaşlık hakları için mücadele eden başka örgütlerle birlikte Washington’a iş ve özgürlük başlıklı bir yürüyüş düzenlemeye girişir. O güne kadar King’i desteklemiş olan başkan Kennedy, yurttaşlık haklarına ilişkin oylamada olumsuz bir etkisi olabileceği için King’in daha yumuşak bir ifade benimsenmesini ister. Malcolm X gibi siyah militanlar, bu nedenle yürüyüşü bir “fars” olarak değerlendirirler. Yürüyüşün temel talepleri şöyle özetlenebilir: Kamu okullarında ırk ayrımcılığına son verilmesi; çalışma hayatında ırkçı ayrımcılığı yasaklayan bir yasa; ayrımsız tüm çalışanlara saat başı asgari 2 dolar ücret…

    28 Ağustos’ta başkentin tarihinde görülmedik bir kitle, bütün halklardan 250 bin kişi toplanır. King’in buradaki söylevi (I have a dream), Lincoln’ün konuşmasından sonra Amerikan tarihinin en önemli söylevi olarak tarihe yazılır.

    Siyahların mücadelesi yükseldikçe, ırkçıların şiddet barometresi de yükselir. 1967’de siyah gettolarda Amerikan tarihinin en büyük kent ayaklanmaları patlak verir. Yüze yakın insan hayatını kaybeder. Bunun üzerine Kongre, 1968 yılında Yurttaşlık Hakları yasasını kabul eder. Ancak gerekli cezalar, “sivillerin çıkardığı bir olayı bastırmakla görevli kişilerin eylemleri ve ihmallerine uygulanmayacaktır!” 

    King yasanın değinmediği, yoksulluğun getirdiği sorunlara daha fazla yönelmeye başlar ve Vietnam Savaşı aleyhine konuşmasında bunu açıkça otaya koyar: “Elimizdeki bütün parayı ölüm ve yıkıcılık için harcadığımızdan yaşam ve yapıcı bir gelişme için yeterli paramız olmuyor…” Artık FBI’ın hedef tahtasındadır. 

    Çöp işçilerin grevini desteklemek için gittiği Memphis’te, bugüne kadar açığa çıkarılmayan bir cinayete kurban gider. Ölümünden 50 yıl sonra o ünlü söylevi hâlâ kulaklarda. Tıpkı dönemin dilden dile dolaşan şarkısı “We Shall Overcome” (Üstesinden Gelmeliyiz) gibi. 

  • Stephen Hawking: Yıldızlara doğru…

    Stephen Hawking: Yıldızlara doğru…

    Galileo’nun ölüm yıldönümünde doğdu, Einstein’ın doğum gününde öldü. Doktorlar birkaç yıl ömür biçtiler ama hastalığına rağmen 76 yıl yaşadı. Uzay ve evrenin oluşumuyla ilgili çalışmaları, bilim alanında yeni bir çığır açtı. 

    İngiliz biyolog bir baba ile tıbbi araştırma merkezinde çalışan bir annenin ilk çocuğu dünyaya geldiğinde, Galileo’nun 300. ölüm yıldönümüydü. Stephen Hawking 8 Ocak 1942’de savaştan uzak durmak isteyen bir ailenin ferdi olarak Oxford’da doğdu. Annesinin aktardığına göre Hawking, çocukluğunda bilimle ilgili özel bir meraka sahip değildi. Gezer tozar, sosyalleşmeye derslerinden daha çok vakit ayırırdı. 

    Londra’nın 20 mil kuzeyindeki St. Albans şehrine taşındıklarında 8 yaşındaydı. Hayatındaki çelişkili durumlardan biri de, babasının onu bir tıpçı olarak yetiştirmek istemesine karşın onun gözünün matematikte olmasıydı. Nihayet kararını fizikten yana verdi. Oxford’da aldığı genel fizik eğitiminden itibaren, teorik fiziğe ait konulara dikkatini yöneltti. Hawking, buradan birincilikle mezun olup Cambridge’te doktoraya başlamadan kısa bir süre önce hastalandı. Doktorlar en fazla üç yıl yaşayacağını söylese de Hawking aslında hayata daha yeni başlıyordu. Önce evlendi (1965), sonra doktorasını yazdı (1966). 

    1975’ten beri zirvede 

    Stephen Hawking fizik ve kozmolojiye damgasını vuran makalesini 1975’te yazdı. 2007’de NASA tarafından Atlantik üzerinde bir jette, yerçekimsiz ortamda renkli bir görüntü vermişti (altta). 

    Belki de lisans öğrencisi Jane Wilde ile evlenmesinin önündeki yasal engel ‘zaten kısacık bir ömrü kaldı’ öngörüsüyle kaldırıldı. Fakat yaşama sımsıkı tutunan Stephen’ın “Hayatımın aşkı” dediği Jane Wilde’dan üç çocuğu oldu. 

    Yaşamının sonuna kadar çalıştı, çalıştı, çalıştı… Son makalesini 24 Temmuz 2017’de yayımlayıp 4 Mart 2018’de güncelledi. 

    Evrenin başlangıcı ve genişleme anını inceleyen “Genişleyen Evrenlerin Özellikleri” başlıklı doktora tezi, bugün dünyada en çok atıf alan doktora tezleri arasında. O bu tezi yazarken ALS hastalığı artık yürüme ve yazma yetisini elinden almaya başlamıştı. Kendi eliyle attığı son imzası doktora tezine oldu. Düğününe ve doktora savunmasına giderken baston kullandı. 

    Karadelik çalışmaları Stephen Hawking’in başlıca çalışma alanı karadeliklerdi. Onun hesaplamaları ve teorileri bilime eşsiz katkılar sunarken, popüler kültürde de büyük yankı uyandırdı.

    20. yüzyılın ilk yarısında fizik bilimindeki gelişmeleri devam ettirdi; fikirleri ve hipotezleriyle bugünün fiziğini ve gökbilimini hazırladı.

    Şüphesiz en az Einstein kadar renkli bir kişiliğe sahipti. Hastalığından kaynaklı ciddi rahatsızlığını hiçbir zaman hiçbir adımına ‘engel’ görmedi. Simpsons dahil birçok televizyon projesinde yer aldı.. 1990’ların bir “Star Trek” bölümünde Newton ve Einstein ile poker oynayan bir hologramı belirmişti. Popüler kültürden hiç uzak durmadı. Zamanın Kısa Tarihi kitabı listelerde yıllarca bestseller olarak kaldı.

    Katıldığı kampanyaları ve makalelerini sosyal medya ile paylaştı. Hakkındaki biyografik filmde (The Theory of Everything – Herşeyin Teorisi) kendisini canlandıran ve bu oyunculuğuyla Oscar alan Eddie Redmayne’i çok beğendiğini de Facebook kanalıyla duyurmuştu. 

    Hiçbir döneminde politikaya angaje olmadı ama hayattaki gelişmeleri gözden kaçıran bir biliminsanı da değildi. Çoğu seçimde İngiliz İşçi Partisi’nin destekçisi olan Hawking, partinin son yıllarda radikal sola doğru ilerlemesindense rahatsızdı. Brexit’in Birleşilik Krallık için bir felaket olacağını düşünüyordu ve özellikle devlet sağlık sisteminin daha iyileştirilmesi gerektiğini savunuyordu. Sıkı bir savaş karşıtıydı. Vietnam Savaşı’na ve ABD’nin Irak işgaline sert açıklamalarla karşı çıkmıştı. 2004 yılında Trafalgar Meydanı’nda savaş karşıtı bir mitingde “savaş cinayettir, cinayetinse her türlüsü suçtur” çıkışı çok konuşulmuştu.

    İki evlilik, üç çocuk Hawking ilk evliliğini Jane Wilde ile yapmış, bu evlilikten üç çocukları olmuştu. Hawking ile Wilde 1996’da boşandılar. Hawking 2006’da hemşiresi Elaine Mason ile evlendi. 

    Ağır hastalığına rağmen yaşama sımsıkı bağlanmasına karşın ötenaziyi desteklemesi oldukça şaşırtıcıydı: “Çok büyük acılar çeken bireylerin acısız bir şekilde yaşamını sonlandırma hakkı olmalıdır”. 

    Hawking, kendi alanı dışındaki bilimsel meselelerle de ilgiliydi. Dünyadışı yaşamın insanlara düşünüldüğü kadar dost canlısı yaklaşmayacağını iddia etmesiyle sık sık gündeme geliyordu. Hawking aksine “yaşamın varlığını saklamamız gerektiğini” düşünmekteydi; zira dünyadışı akıllı yaşam ile insanlığın karşılaşmasını Batılı emperyal devletler ile Amerikan yerlilerinin karşılaşmasına benzetiyordu. Yapay zekâ çalışmalarına da karşı çıktı; internet erişimi olan bir yapay zekanın çok kolay bir şekilde insanların kontrolünden çıkıp bir tehdit oluşturabileceğini düşünüyordu. Nitekim konuşmasını sağlayan cihaz da bir yapay zeka değil, vücut kasları hareketiyle çalışan bir mekanizmaydı. Oynatabildiği sağ gözünün altındaki kası ile kelimeleri seçiyordu. Bilimsel çalışmalarında ise önce çeşitli denklemleri aklından çözümlüyor, sonrasında birlikte çalıştığı matematikçi arkadaşı Roger Penrose bu denklemleri kağıda geçiriyordu. 

    Hayvanların bilimsel deneyler uğruna öldürülmesini onaylayarak herkesi şaşırtmıştı. Gayet ‘gerçekçi’ bir tavırla Hawking, 1998 yılında bir konferansta “tıp alanında hayvan denek kullanılmamasını istemek saçmalamaktır” demiş, bu işlemin milyonlarca insanın hayatını kurtardığını belirtmişti. Din ve Tanrı hakkındaki fikirlerini de netlikle dile getirdi; her sorulduğunda tanrıtanımaz olduğunu açıkça söyledi. 

    2006’da ikinci kez, hemşiresi Elaine Mason’la evlendi. Jane Wilde’dan sonra bu ilişkisini de “tutkulu ve ateşli” sözleriyle nitelendirdi. 

    Stephen Hawking’in doğumgünü olduğu gibi, ölüm günü de nükteliydi. Albert Einstein’ın doğumgününde hayata gözlerini yumdu. Hastalığına rağmen bu kadar uzun yaşamasının sırrı, her zaman kendisini hayata bağlayan şeyler bulması ve çevresinde onu seven insanların olmasıydı. 

    HAWKING IŞIMASI

    33 yaşında literatüre geçti

    1975’te “Karadelikler Tarafından Parçacık Üretimi” makalesiyle, uzayın sır perdesini araladı. Hawking’in bilime katkıları… 

    Stephen Hawking’i dünyadaki en önemli kozmologlardan biri yapan 1975’teki makale, karadeliklerde “Hawking Işıması” adı verilen olayı ilk kez ortaya koymuştu. Buna göre karadelikler o kadar da “kara” değildi. Karadeliklerin kütlesi ve yükünün olduğu halihazırda biliniyordu. Hawking Işıması ise karadeliklerin aynı zamanda entropiye de sahip olduğunu, yani evrenin en boş dediğimiz kısmında bile birbirinin antisi olacak, birbirlerini sönümleyecek iki parçacığın bir anda oluşup hemen sönümlenmeyeceğini gösterdi. Böylece bir enerji kaybı oluşmuyor fakat birbirinden bağımsız iki cisim ortaya çıkıyordu. Parçacık çiftlerinden birinin karadeliğin merkezine düşmesi, diğerinin kaçması olağan oluyordu. Bu sayede karadelikler de ışıma yapıyordu. Bu durumun nasıl gerçekleştiği ise halen fiziğin gizemlerinden biri. 

    Einstein karadeliklerin varlığını ilk kez dünyaya bildirdiğinde, bu cisimlerin patlama sonrası ölmüş bir yıldızın kalıntılarının kendi içine çökmesini durduracak bir mekanizma olmamasından kaynaklığını belirtmişti. Einstein’ın “genel görelilik kuramı”, kütle, uzay ve zamanı birleştiren, bunları Newton mekaniği tarzı bir yaklaşımla sistematik hale getiren bir teoriydi. Hawking ise Einstein’ın yarattığı bu modelin içindeki çözülmemiş bir fenomen üzerine çalıştı. Genel Görelilik ve Kuantum’un prensiplerini tek potada topladı ve “Karadelikler Tarafından Parçacık Üretimi” başlıklı makalesiyle teorik fizikte çığır açtı. Einstein’ın “Tanrı zar atmaz” sözüne karşılık, karadelikleri öne sürerek “Tanrı zarları görülemeyecek yerlere atıyor” dediğinde, Einstein ile karşı karşıya getirilmişti. 

  • Edebiyattan siyasete sahici bir aydındı…

    Köklü bir aileden gelen Tektaş Ağaoğlu, Türk kültür hayatının önemli simalarından biriydi. Oxford’da hukuk eğitimini tamamlamış, BBC’de çalışmış, birçok esere ve çeviriye imza atmış bir yayıncı, bir entelektüeldi. 60’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’nde başlayan siyasi kariyeri de vefatına kadar sürmüştü.

    Siyasi ve edebi çalışmala­rıyla hayli köklü ve renk­li bir ailenin çocuğu olan Tektaş Ağaoğlu’nun dedesi Ah­met Ağaoğlu, 1888’de Paris’te hukuk okudu, memleketi Azer­baycan’a döndüğünde çeşitli dergilerde çalıştı; 1909’da aile­siyle birlikte Türkiye’ye geldi. Türk Yurdu dergisinin kurucu­ları arasında yer aldı. Milletve­killiği yaptı. İT genel merkez üyeliğinde bulundu. Millî Mü­cadele’de Malta’dan sonra An­kara’ya geçti. Serbest Fırka’nın oluşumunda önemli katkıla­rı oldu. Oğlu Samet Ağaoğlu, 1950-54-57 seçimlerinde mil­letvekili olup Demokrat Par­ti’nin kurucularındandır.

    Tektaş Ağaoğlu Siyasi kimliğinin yanı sıra birçok klasik eseri Türkçeye
    kazandırmıştı.

    Samet Ağaoğlu’nun İstan­bul’da doğan oğlu Tektaş Ağaoğ­lu ise, Ankara’da Atatürk Lise­si’ni bitirdikten sonra dedesinin ve babasının hukuk kariyerini izleyerek 1956’da Oxford’dan mezun olmuş ve BBC’de redak­tör olarak çalışmıştı. Okulu bi­tirdiği yıl ilk ve tek öykü kitabı olan Ölümden Hayata, Varlık Yayınları tarafından basılmıştı.

    1956’de Paris’te resim çalış­malarını başladı ve Türkiye’ye döndüğünde 1959’dan başlaya­rak İstanbul, Milano, Londra, Floransa, Roma gibi kentler­de sık sık sergiler açtı. Kardeşi Mustafa Kemal Ağaoğlu ile bir­likte döneme damgasını vuran (1964-72) Ağaoğlu yayınlarını kurdu. Dostoyevski’nin Puş­kin Üzerine Konuşmalar’ı gibi kitapların yanısıra Mihail Şo­lohov’un dört ciltlik Ve Durgun Akardı Don kitabını çevirdi.

    Türkiye İşçi Partisi’nde ça­lıştı. 60’lı yılların sonlarındaki efsanevi Ant dergisinde yazılar yazdı. Marx ve Engels’ten der­leyip çevirdiği Politika ve Felse­fe Yazıları kitabı 142. maddeye aykırı görüldüğünden (komü­nizm propagandası) yargılandı, 7,5 yıl cezaya çarptırıldı. Beş ay mahpusluktan sonra af kanunu çıkınca serbest kaldı.

    12 Mart sonrasında kurulan Türkiye Soyalist İşçi Partisi’n­de ve yönetiminde aktif yer aldı; partinin İlke, Kitle gibi yayın or­ganlarında yazılar yazdı.

    1978’de Karanlıkta Oturma Özgürlüğü adlı bir deneme kita­bı yayımladı.

    12 Eylül sonrasında yurtdı­şına çıktı ve Zürich’te yaşamı­nı sürdürdü. Heykel çalışmaya başladı; Lozan ve Zürih’te ser­giler açtı.

    Ağaoğlu’nun sanatsal fa­aliyetleri siyasi barometreye tâbiydi. Türkiye’ye döndüğünde Sosyalist Birlik Partisi, Birleşik Sosyalist Parti ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi derken, ça­lışmaları aksadı. 1969’da başla­dığı Charles Dickens’in Mister Pickwick eserinin çeviri hika­yesi sanki bunun bir kanıtıdır. 1969’da başlanan çeviri, siyasi kesintilerle 42 yıl sonra tamam­landı.

    Aktif siyasetten uzak kaldığı son döneminde de Kızılcık adlı dergiyi çıkararak hayatını ver­diği sosyalist hareketin sorun­larına yanıtlar aramaya devam etti. Yayınevinde birçok kla­sik eseri Türkçe’ye kazandıran Tektaş Ağaoğlu, hem edebiyat çalışmaları hem de siyasi kimli­ği ile ülkenin yetiştirdiği sahici aydınlardan biriydi.

  • Ölümsüz repliklerin ölümsüz tiyatrocusu

    Bizim Aile’nin Yaşar Usta’sından Hababam Sınıfı’nın efsane hocası Mahmut Hoca’ya Münir Özkul, 60 yılı aşan sanat hayatına sayısız karakteri sığdırdı ama, asıl tiyatroya kattıkları uçsuz bucaksızdı. Rolleriyle, diyaloglarıyla, tiradlarıyla izleyenlere unutulmaz anlar yaşattı. 93 yaşında hayata veda eden dev sanatçıyı yakınındaki bir göz, çevirmen ve tiyatro eleştirmeni Seçkin Selvi yazdı.

    SEÇKİN SELVİ

    Üsküdar Amerikan Li­sesi’nde yatılı öğrenci­yim, İstanbul’da velim olan ablam hafta sonları beni okuldan alıyor, o tarihlerde birinci mevki salonunda gar­sonların beyaz eldivenle kahve servisi yaptığı Kadıköy-Kara­köy vapuruyla karşıya geçi­yoruz, tünelle Beyoğlu’na çı­kıyoruz, Küçük Sahne’ye gi­diyoruz. Münir Özkul’u ilk kez orada görüyorum. George Axelrod’un “Yaz Bekârı”nda, yani 1954 yılı. Ertesi yıl Jo­hn Patrick’in “Çayhane”sinde seyrediyorum Özkul’u.

    Münir Özkul, tiyatroda ve sinemada yeri doldurulamayacak bir isimdi.

    Sonra Joseph Kessel­ring’in “Arsenik Kurbanları” oyununda izliyorum onu. Hani yıllardır çeşitli adlarla oynan­maya devam eden o ünlü oyun. Bunlardan biri de “Ahududu”. Yıl 1956, on yedi yaşındayım, erkek arkadaşımla İstiklal Caddesi, Küçükparmakkapı Sokak’ta sanatçıların müda­vimi olduğu “Yeşil Horoz” lo­kaline gidiyoruz. Arkadaşımın nüfuzlu bir büyüğü de yanı­mızda. Bir süre sonra hatırlı müşterilerin geldiğini, masa­mıza onları da alıp alamaya­cağımızı soruyor garson. Tabii buyur ediyoruz, Münir Özkul, Çolpan İlhan, Sadri Alışık. Sa­baha karşı bir arabaya doluşup Aksaray’da bir işkembeciye gi­diliyor. O süreçte çocukluğu­mun Münir Özkul’u yeni yet­meliğimin Münir Bey’i oluyor. Sabah Aksaray’dan yine bir arabaya doluşuyoruz, Münir Bey ve Akademi’den tanıdığım Çolpan Taksim’de iniyorlar, biraz ilerde de Sadri Alışık ve­da ediyor.

    1966’da çok farklı bir bo­yutta, tiyatro dünyasında ye­niden karşılaşıyoruz. Sermet, ben ve Münir’le Suna. 1978’de de LCC tiyatrosunda Hal­dun Bey’in “Sersem Kocanın Kurnaz Karısı”. Provalardan başlayarak kimbilir kaç kez izledim oyunu. LCC’de, son­ra Şehir Tiyatrosu’nda. Ve her seferinde “Perde” tiradında gözyaşlarımı tutamadan. O ka­dar etkilendiğim bir tiraddır ki, yıllardır köşe yazılarımın başlığı hep “Ve Perde…” oldu. Tabii bu arada Münir Özkul, sonra Münir Bey ve sonunda Münir oldu, sevgili Münir.

    Altmış yıla yayılan bir sü­reç içinde yazları ve kışla­rı sahnede, sahne arkasında, meyhanede, bizim evde, onla­rın evinde, dost sohbetlerinde gördüğüm, tanıdığım bir na­if insanı anlatmaya çalışaca­ğım. Tanıdığım insanlar için­de, kibarlık, nezaket, zarafet ile çekingenliği ve utangaçlığı harmanlamış birkaç kişiden biridir Münir. Ömrü boyunca kırmak yerine kırılmayı, in­citmek yerine incinmeyi, hoş­görü beklemek yerine hoşgö­rü göstermeyi seçti. Kerameti kendilerinden menkul ünlüler, dünyaya bir kaşlarını kaldı­rıp yan gözle bakarken, Münir ününün, hem de gerçek ünün doruğundayken bir kez olsun “ben oldum” demedi, başı­nı öne eğerek, hep o mahcup, hep o naif tavrıyla sürdürdü yaşamı.

    Onun tiyatrodaki ve sine­madaki yeri hiç kuşkusuz dol­durulamayacak. Ama sanatçı kimliği bir yana, asıl o naif, o kibar, o beyefendi kişiliğinin yaşamlarımızda bırakacağı boşluk hiçbir zaman kapan­mayacak. Vay gidene… Vay ki vay…

  • Hayatını kaybetmedi hayat onu kaybetti…

    Mimar, yazar, gurme, kültür insanı bir beyefendi… Aydın Boysan’ın 96 yıllık ömrü, İstanbul’un tarihi kadar zengin ve benzersizdi. Eserleri, kişiliği ve ardında bıraktığı muazzam kişisel tarihiyle hatırlayacağız onu. Genç dostlarından, duayen gazeteci Nebil Özgentürk yazdı…

    Daha birkaç ay önce bu sözleri bırakmıştı ka­yıtlara Aydın Boysan: “Ben… Şimdi… Doğduğumda Vahdettin padişahtı. Bugüne kadar yaşadım. Bin türlü karı­şık işin içinde de oldum; gazete yazılarından tutun da, mimar­lar odası görevlerine kadar… Baştan aşağı karmakarışık işler yaptım. Ama deseniz ki “Bir da­ha dünyaya gelsen ne yapar­sın?” Tıpatıp aynı hayatı yaşa­mak isterim, dakikasından vaz­geçmem…”

    Kelimenin gerçek anlamıyla “son İstanbul efendilerinden bi­ri”ni kaybettik yakın zamanda. Cebinde kelimesi, kütüphanesi, bitirimliği ve nüktedanlığı hiç eksik olmayan bir İstanbul be­yefendisini; Aydın Boysan’ı…

    Evet, Aydın Boysan, şahane rakı içerdi, şahane sofra ada­mıydı ama sadece bu değildi ki; ne yazık ki bu dünyadan gö­çüp gitmesinin ardından, sos­yal medya sakinlerinin pekçoğu paylaşımlarında (!) ağırlığı rakı­ya, kadehe verdi. Sanki başka işi gücü yokmuş gibi! Ama bilin­meli ki hayat ustasıydı o! O ha­yatın içinde elbette meyhane de gizliydi, tarih de saklıydı, kültü­re de fazlasıyla bulanmıştı… Ve ülkenin yetiştirdiği en büyük mimarlarından biri olduğu kuş­ku götürmezdi. Şimdi dahi anıt gibi yükseliyor yaptığı, projesi­ni yürüttüğü eserler, dev sanayi tesisleri…

    Hatta bugünün mimarları­nın şükran duyması gerekiyor­du kanımca. Hatta şu anda her köşeyi tahrip eden kimi mimar­lar ya da imarımızı kirletenler biraz ders almalı diye düşünü­yorum bu “Aydın” ve “bilge” adamdan. Ve pekçoğumuz Ay­dın Abi’nin vicdan, adalet, sevgi, demokrasi kavramları üzerine gökyüzüne bıraktığı sözcükleri, kelimeleri başucu yapmalı…

    Genç kuşaklar da serüven dolu hayatını defalarca okumalı, öğrenmeli.

    Evet, Aydın Boysan’ın hikâ­yesinde de güç zamanlar, sıkın­tılı günler, yoklukla geçen ço­cukluk yılları vardır elbet. Var olmasına vardır ama bu hikâye­leri dinlemek hüzünlendirmez insanı, hüzünlendiremez.

    Hikâyenin anlatıcısı bizatihi Aydın Boysan ise eğer.

    Hikâyede ne yaşanırsa ya­şansın, hayata bir tebessüm gönderivermeniz de kaçınılmaz olur. Bilinir ki onun hikâyeleri hep neşeyle son bulur.

    O, sık sık ruhunu geçmişin en zor, en dar, en sıkıntılı ama en mutlu olduğu günlere gön­derir.

    Ve öyle bir anlatır ki size Davutpaşa Çöp İskelesi, Davut­paşa Ispanak Viranesi, Samat­ya Narlıkapı Çıkmazı, Yeşil­köy Bamya Tarlası hikâyelerini; yürüyüşe çıkarsınız Samatya sokaklarında. Onunla bera­ber karpuzu kuyuya sallandı­rarak soğutur, sandalla çıktık­ları mehtaplı gecelerde siz de söylersiniz “Ay öperken suların göğsünü, sahilde yıkan” şarkı­sını… Arife günlerinde okulu asarak gidilen Gülhane Parkı’n­da denizin dalgalarını birlikte dinler; jilete giden, dört direkli, incecik Gülcemal’in arkasından siz de ağlayıverirsiniz.

    Özgentürk’ten
    Boysan’a…

    Gazeteci Nebil Özgentürk’ün hazırladığı Aydın Boysan belgeseli Boysan’ın ölümünün hemen ardından yayınlandı.


    Yaşamına sahne olan her mekânı dostları arasına alıverir Aydın Boysan. İstanbul’u sokak sokak gezersiniz hikayelerinde.

    Hayatını mekânlar ve insan­larla ören bir yaşam gurusudur sözünü ettiğimiz.

    Narlıkapı’dan başlayıp Çi­çek Pasajı’na ve Çiçek Bar’a uzanan zamanları anlatırken başrolü hep dostlarıyla paylaşır. Ayine gider gibi hissettiği mu­habbet sofralarıdır onu genç kı­lan. Kaldı ki, tam bir muhabbet üstadıdır.

    O değil midir, daha çok dost­la buluşmak için balkonunun sınırlarını genişleten!

    Ve “Aslolan arkadaşlık­tır, hayatı paylaşmaktır” diyen adam.

    Sofrasına konuk olmak, soh­betiyle buluşmak hayatla kay­naştırır, sorunlarla barıştırır. Memleket hallerini konuşmak isterseniz, cumhuriyetin her dönemiyle tanıştırır sizi. Ya­rım asrı aşan mimarlık sanatıy­la, İstanbul’un kuytu köşelerini gezdirir. Son 50 yılı kendine has üslubuyla değerlendirir: “İstan­bul ağaçlandırılmalı, son 50 yıl­dır yapılan yapılar sarmaşıklar­la örtülüp kaybedilmeli”.

    Sofra adabı ve balık konu­su, birçok uzmanlık alanından sadece bir bölümü. Ne de olsa çocukluk yıllarında at kuyru­ğundan koparılan kıllarla avla­dığı balıkları, Güzel Sanatlar’da kalın sopaların ucuna bağladığı çatalla, mimarlık yıllarında Zap suyunda dinamitle avlayacak; balık konusundaki bilgilerinin temellerini böyle atacaktır.

    Aydın Boysan’la dostları konuşmak ise hayatın her te­line, her safhasına, her türün­de dokunmak demektir biraz da… Vehbi Koç’tan Fethi Na­ci’ye, Haldun Taner’den Bedia Muvahhit’e, Neyzen Tevfik’ten Bedri Rahmi’ye, Kirpi Ziya’dan Zambik Ahmet’e, Müezzin Os­man Efendi’ye…

    O yüzdendir ki, 95’ine gel­diği güne kadar bile neşeden, muhabbetten, dayanışmadan ve kadehten taviz vermeyecek bir dosttur o.

    Yaşamı bir oyun sahnesi olarak tanımlamıştı hep Aydın Boysan; bu oyunu hakkıyla ve­ren oyunculardandı zaten.

    Hayatı tanıyan, her zerresi­ni soluyan; sanatı ve birikimiy­le ona katkıda bulunan başrol oyuncularından…

    Öyleyse ne diyelim… Senin­le aynı sahneyi paylaşmaktan mutluluk duyan tüm oyuncular adına; teşekkürler, teşekkürler, teşekkürler Aydın Abi!

    Veee… Son yıllarının en ya­kın tanıklarından, doğum gün­lerinde seni bizlerle buluştur­mak için en çok çaba sarf eden­lerden (kadim dostun Mustafa Alabora’nın da hayat arkada­şı) Banu Zeytinoğlu’nun dediği gibi:

    “Bazı insanlar hayatını kaybetmez, hayat onu kaybeder”.

    Hayat, Aydın Abi’yi kaybetti.

    Seni çok özleyeceğiz Aydın Abi… Hiç unutmayacağız…

    Kamerama kaydettiğim şu vasiyetini de unutmayacağız:

    “Ve siz, benden çok sonra dünyaya gelmiş pırlanta insanlar, gençliğinizin kıymetini bilin! Gençliğinin kıymetini bil haa!”

  • Hem çok popülerdi hem de sıradışıydı

    Hem çok popülerdi hem de sıradışıydı

    En önemli niteliği, sesinin gücü, yaydığı enerji, derinliği ve tınısının güzelliğiydi. Teknik olarak çok üst perdelere ulaşabilmesinden, sesindeki vibrato özelliğinin opera şarkıcılarına has bir düzeyde gerçekleşmesinden sözediyor müzik uzmanları. Gerçekten de 70 yaşında en güzel sesine ulaşmıştı Johhny Hallyday. Sesinin bir tanrı vergisi olduğu kesindi ama, hep çok sıkı çalıştı. 74 yaşında, ölmeden bir ay önce, ilerleyen kanserin verdiği ağrılara rağmen Fransa turnesine devam etmişti.

    Johnny Hallyday

    Her zamanki gibi uyku­yu bir türlü bulama­yarak sabaha karşı 3’e doğru televizyonu açtığımda bir son dakika haberi geçiyor­du altyazıdan: “Johnny Hally­day az önce öldü. Eşi, Başkan Macron’u aradı ve durumu bil­dirdi”.

    Ertesi gün, haber başlık­ları büyük harflerle şöyleydi: “Fransa Johnny Hallyday için ağlıyor”. Bir başka başlık Em­manuel Macron’dandı: “Bir Fransız kahramanını kaybet­tik”. Tüm kanallarda konu ay­nıydı, şarkıcının ölümü, haya­tı, hastalığı…

    Meclis başkanı toplantı­yı Johnny’nin ölümünden du­yulan acıyı dile getirerek açtı, üyeler ayağa kalkarak uzun uzun alkışladılar sanatçıyı. Fransa’nın dörtbir yanından cenazeye katılmak için hazır­lanan 700 motosikletli, Etoile Meydanı’nda başlayacak tö­ren için yerlerini ayırtma kavgası içindeydi; Sade­ce Harley Davidson’ların alaya katılma izni büyük öfke yarattı…

    Doğrusu olayın etra­fında kopan bu fırtına­yı, Johnny Hallyday’in sesini ve tarzını 90’lar­dan beri çok beğendiğim halde yine de biraz abartılı bulmaktan alamadım kendi­mi. Toplumsal isteriye dönü­şen duygu coşkunlukları beni irkiltir; tepkilerim devreye girer hemen… Ne var ki so­kağa çıktığımda, gerçekten de cafe’lerde, markette, alışverişte, yaşı başında, düzgün tipli insanların hıçkırıklarla ağladığını gördüm. Heryerde Jo­hhny’nin şarkıları ça­lınıyor, caddeye yayın yapılıyordu.

    Johnny Hallyday
    %100 Johnny: Unutulmaz konser
    Asıl adı Philip Smet olan efsane şarkıcı, 90’larda sahneye Beethoven’ın 7. senfonisiyle çıktı, Eyfel’in dibinde verdiği konserini izleyen sayısı, resmî rakamlara göre 700 bin ila 1 milyon arasındaydı. Daha sonra bu konser “%100 Johnny” adıyla albümleştirildi ve 5 milyon sattı.

    Ağlamak çok da zor olma­yabilir böyle durumlarda… Herkesin bir derdi vardır; ki­mi kaybettiği bir yakınına ağ­lar, kimi hastadır, kimi yalnız­dır, bir diğerine yaşamak zor geliyordur… Bazıları ise geçen hayata, kaybettikleri gençlik­lerine ağlar. Özellikle müziğin etkisiyle de sular seller gibi akar gözyaşları… Ölüp giden şarkıcı, iç boşaltmak için biraz da bahane olur; sonra bir-iki gün içinde hayatını hayran­lık üstüne kurmuş fanatikler dışındaki “normal” severleri tarafından unutulur gider. Fa­natikler bambaşka bir cinstir; kendilerini seçtikleri ve hay­ranlık duydukları kişi sana­cak, tüm hayatlarını ona göre düzenleyecek ölçüde kaçıktır­lar. Bir başka Fransız pop starı Pascal Obispo’nun “Si j’existe, c’est pour etre fan” adlı şarkısı bu durumdan sözeder: “Yaşa­ma nedenim, birinin hayranı olmak içindir”.

    Bütün bunlar bir yana, Jo­hnny Hallyday gerçekten de geniş bir kitle ve yaş yelpazesi içinde benimsenmiş ve sevilen biriydi. Toplumun Fransız kül­türüne yakın olan hemen her katmanı ölümünden üzüntü duydu. Bunda müziğinin oldu­ğu kadar, yumuşak, kibar, çe­kingen kişiliğinin de etkisi var­dı kuşkusuz. 1959’dan beri eşlik ediyordu hayata şarkılarıyla. “Kırk beş yıldır sesiyle yaşantı­mın içindeydi” dedi bir hayra­nı. De Gaulle Fransa’sına rock müziğini tanıtmıştı. Cezayir savaşı sürmekteydi. Tutucu, sı­kı kurallarla çevrelenmiş genç­lik “ye-ye” diye bağırıp ortalığı parçalıyordu; şaşkın ve çaresiz kalmıştı ebeveynler. Konserler­de koltuklar, sıralar kırılıp atı­lıyor, her seferinde olay çıkıyor, polis müdahale etmek zorunda kalıyordu.

    Toplumun bu yeni başkal­dırı dalgasını kabul etmesi zordu. Johnny İngiltere’de bir konserde o zamanlar henüz tanınmayan Jimi Hendrix’le tanışmış, onu ortak bir turne­ye davet etmişti. Elvis Presley idolüydü. Ve 60 yıllık meslek hayatı boyunca da hep bir rock hayranı olarak kaldı: “Varyete söylemeyi hiç sevmedim, mec­bur kaldım. Beni sadece rock şarkıları söylemek ilgilendi­riyor. Adımın bir pop şarkıcı­sı olarak anılmasından nefret ediyorum”. Bu sözlerini vasi­yetiyle de doğruladı. Yıllardır birlikte çalıştığı müzisyenleri­nin kilisede tüm tören boyun­ca rock konseri vermesini is­temişti. Beyaz tabutun içinde Madeleine’den çıkarken çılgın bir rock müziği eşliğinde et­rafta biriken onbinlerce insan deliler gibi tepinip bağırıyor, el çırparak dansediyordu neşe içinde. Bir cenaze töreni için bu sıradışı görüntü gerçekten de etkileyiciydi. Genel geçer kurallara ölümüyle de başkal­dırmıştı Johnny.

    Asıl adı Philip Smet

    Asıl adı Philip Smet olan Joh­nny’nin en rock yanı, kendi­ne gençken seçtiği bu saç­ma ve Amerikan özentisi ad ve kıyafetleriydi bence. Oysa bunlarla çelişen biçimde hü­zünlü ve ciddiydi yüz ifade­si. Anne ve babanın terkettiği bir çocuk olmaktan kurtula­madığını her fırsatta dile ge­tiriyordu. En önemli niteliği, sesinin gücü, yaydığı enerji, derinliği ve tınısının güzelliği oldu; bir yaştan sonra özellik­le yoğunlaşan bir biçimde… Teknik olarak çok üst perde­lere ulaşabilmesinden, sesin­deki vibrato özelliğinin opera şarkıcılarına has bir düzeyde gerçekleşmesinden sözediyor müzik uzmanları. Sonuçta bir şarkıcı sadece söyleme biçi­minden ibaret değildir, hacim­li ve güzel bir sestir esas olan. Her zamanki alçakgönüllülü­ğü ve sahiciliğiyle bir röportajında “Tuhaf değil mi, şaşıyo­rum, genel olarak şarkıcıların sesi yaşlandıkça kaybolduğu halde benimki gitgide güç ka­zanıyor” demişti. Gerçekten de 70 yaşında en güzel sesine ulaşmıştı Johhny Hallyday. Sesinin bir tanrı vergisi oldu­ğu kesindi ama, yıllar içinde çok sıkı çalıştığı da bilinen bir gerçek. “Hiç dinlenmedi, hep çalıştı” dedi yakından tanıyan bir meslektaşı. 14 yaşından beri sahnedeydi. 1000’i aşkın konser vermişti. 74 yaşında, ölmeden bir ay önce, ilerleyen kanserin verdiği ağrılara rağ­men Fransa turnesine devam etmişti. Şarkılarından birinde “Yaşamayı unuttum” diyordu. Başka bir konuşmasında ise “Çalışmadan yaşamayı düşü­nemiyorum, sıkıntıdan ölür­düm” demişti.

    Uzun süren meslek haya­tı boyunca birkaç jenerasyo­nun duygularına eşlik etmiş, altı Fransız devlet başkanıyla az çok yakınlığı olmuştu. Bir ifadeyle 5. Cumhuriyet’in ta­rihi olarak adlandırılıyordu. Fransa’da 68 olayları yaşanır­ken, 89 yılında Berlin duvarı yıkıldığında, aynı yıl Pekin’de Tian’anmen meydanında genç bir adam tankın önüne dikildi­ğinde, Johnny şarkı söylemeye devam ediyordu.

    Johnny Hallyday
    Bir Fransız kahramanıydı
    Fransa başkanı Emmanuel Macron, Hallyday’i “Bir Fransız kahramanını kaybettik” cümlesiyle uğurladı.

    Cenazede üç Fransız baş­kanı en ön sırada yeraldı. Sarkozy, Hollande ve Mac­ron. Aralarındaki husume­te rağmen el sıkışıp yanyana oturdular. Emmanuel Macron bir veda konuşması yaptı; ki­lisenin içinde değil, dışında, önünde… Laiklik kuralları böy­le gerektiriyordu. Bu da önem­li bir ayrıntıydı. Politik olarak angaje bir şarkıcı değildi, öm­rü boyunca sadece müzik dü­şündü, ama Amnesty Interna­tional’in isteği üzerine, Güney Amerika’da hapiste yatan bir politik suçlu için ‘Diego’yu söylemişti gürüldeyen, isyanlı, iç titreten bir sesle… Bence en etkileyici şarkısıdır bu.

    Johnny Hallyday’in sesin­deki yaşam enerjisini, öfke­yi önemli buldum hep. Oysa gençlik yıllarımda sesinden hiç hoşlanmazdım; o dönem­lerini tanıdığımı söyleyemem bile. 85 yılından sonraki şarkı­larından, “L’Envie d’Avoir En­vie” (İstemeyi İstemek), “Viv­re pour le Meilleure’ (Daha İyisi İçin Yaşamak), “Toi, ma Gueule” (Nesi Var Suratımın, Beğenemedin mi?) gibi şarkı­lardaki ses yoğunluğu ve öz­lülük, insanın düşük ve cansız hissettiği bir gününde doping etkisi yapabilir. “Allumer le Feu” (Ateşi Yakmak) adlı şar­kı ölüyü diriltecek nitelikte­dir! Ama elbette bu sadece bir ses hacmi meselesi değil; tu­haf bir karizma, tınının güzel­liğiyle birleşen bir durum. Bu arada başka sanatçıların bazı şarkılarını da kendilerinden daha iyi söylemiştir kanımca; Jacques Brel ve Edith Piaf ör­neklerinde olduğu gibi.

    Aktörlük de yaptı

    Mösyö Johnny’nin oyunculuk yeteneğini ilk olarak Jean-Luc Godard keşfetmiş ve ona bir filminde rol vermişti. Bunu di­ğerleri, 20’yi aşkın film takip etti sonra. Bir şarkıcının iyi bir oyuncu olması, şarkılarını inan­dırıcı bir biçimde söylemesi açısından önemli sayılır. Maria Callas’ın başarısında, sesi ka­dar oyunculuk yeteneğinin rol oynadığı söylenir… Bir Fransız romanı kahramanı mıydı Joh­nny? Bazıları böyle düşünüyor. 90’larda sahneye Beethoven’in 7. Senfonisi’yle çıkmış, Eyfel’in dibinde verdiği konseri resmi rakamlara göre en az 700 bin ki­şi izlemişti. Yükseklik korkusu­na rağmen sahneye helikopter­den inmiş, Stade de France’da­ki bir başka konserinde 70 bin izleyicinin arasından geçerek sahneye çıkarken ezilme tehli­kesiyle karşılaşmıştı. Sonradan bazı kişiler tarafından 24 saat boyunca bütün kanallarda sade­ce ondan sözedilmesi eleştiril­se de, herkes halkın isteğinin bu doğrultuda olduğunda birleşi­yor. Cenazeyi de televizyonda­ki altı saatlik naklen yayında 15 milyon kişi izlemiş.

    Johnny, Antiller’deki Sa­int Barthélemy adasına gö­müldü. Vasiyeti bu yöndey­miş. Derken akşam haber­lerinde, hayranlarının sekiz saatlik bir uçak yolculuğunu ve 2500 euroluk bilet parasını göze alarak mezarını ziyare­te gitmeye hazırlandıkları du­yuruldu. Ada halkı paniğe ka­pılmaya başlamış… Hayranlık gerçekten de zor meslek, ama insanın hayranlarının olması da bence çok kolay sayılmaz.

    Tek teselli, artık herşeyin ve herkesin çok çabuk unutul­duğu gerçeği; Johhny Hallyday için de bu unutuluş sürecinin yarın, en geç öbürgün başlaya­cağı neredeyse kesin.

  • Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Halterde üç defa olimpiyat şampiyonu olan, dünya rekorlarının sahibi Naim Süleymanoğlu yaşayan bir efsane, müthiş bir başarı öyküsüydü. Başka bir ülkede yaşasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film yapılabilecek Süleymanoğlu, emekli ve küskün şekilde veda etti hayata. Hikâyesi o kadar gerçek, başarıları o kadar sahici ve unutulmaz, kendisi o kadar insandı ki.

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon

    Milyonları ekran ba­şına mıhlamayı ba­şarmış bir modern zaman kahramanı… 1.47 metre­lik boyuyla dünyaları kaldıran bir Herkül. Rekorlarla dalga geçen bir madalya koleksiyo­neri. İki komşu ülke arasında gidip gelen, filmlere konu ola­cak bir operasyonla kaçırılan sporcu. Kendi ağırlığının üç ka­tını kolaylıkla kaldıran tarihin gelmiş geçmiş en iyi haltercisi. Podyumdan uzaklaştıktan son­ra köşesine çekilen küskün bir insan. Ve 50 yaşında sonlanan buruk bir öykü…

    Naim Süleymanoğlu Bulga­ristan’da bir Türk ailenin çocu­ğu olarak dünyaya gözlerini açtığında yıl 1967’ydi. Onu en ya­kından tanıyanlardan gazeteci Celal Demirbilek’in anlattığına göre eve yetişemeyen annesi, onu mezarlıkta doğurmuştu. Ortanca oğlandı; kendi deyi­şiyle evin angaryaları ona kalı­yordu. Daha ufacıkken okulda haltere merak sarmış arkadaş­larının peşinden bu sporla ta­nışıyordu. Giderek yüklendiği ağırlık katlanıyordu.

    O kısacık boyu, başarı için biçilmiş kaftandı; gerisi des­tandı…

    Bu ufak tefek delikanlı, ilk dünya rekorunu 1982’de Dün­ya Gençler Şampiyonası’nda kırmıştı. Henüz 15 yaşınday­dı. Yaptıkları adeta yapacakla­rının teminatıydı. Ailesi Naim dese de, resmî kayıtlardaki adı Naum Shalamanov idi. Doğu Bloku 1984 Los Angeles Olim­piyat Oyunları’nı boykot edin­ce, aynı yıl dünyanın dörtbir köşesinde ağırlığının üç katını kaldıran sporcu, “47 ayın sulta­nı”yla tanışmak için beklemek durumunda kalmıştı.

    Yeri gelmişken anımsatma­lı, tarihte kendi ağırlığının üç katını kaldıran ilk sporcu Ste­fan Topurov’du. Naim’in 19 Ka­sım’daki cenaze törenine katı­lanlardan biri olan Bulgar hal­terci, 1983’te bunu başarmıştı.

    4897575Unutulmayı kaldıramayan şampiyon_17
    Şampiyon ikili
    Naim Süleymanoğlu ve kendisinden bayrağı devralan Halil Mutlu’nun satranç pozu 2001’de Visa Olimpik Koleksiyon Fotoğraf Albümü’ne girmişti.

    Derecelerini sürekli geliş­tirse de rekortmen delikanlı­nın yüzü pek gülmüyordu. Bul­garistan Devlet Başkanı Todor Jivkov’un asimilasyon politi­kaları, onu giderek ailesinin va­tanına yaklaştırıyordu. Türki­ye’ye kaçmak istediği kulaktan kulağa yayılıyordu. Daha kimse Naim’i tanımazken, Sofya’da onunla tanışan Demirbilek, birkaç yıl sonra Avustralya’da kaybolan Bulgar haltercinin haberini duyuruyordu. Bulgar yetkililer aslında onu kaybetmemek için çok çabalamıştı. Kimi organizas­yonlara götürülmüyor, sürekli korunuyordu. Melbourne’de­ki bir anlık dalgınlık, bir ülke­nin spor yazgısını değiştirdi. Büyükekçiliğe sığınan “Cep Herkül’ü”, zamanın Başbakanı Turgut Özal’ın bizzat ilgilendi­ği asrın operasyonuyla Türki­ye’ye ayak basmıştı.

    Tayfun Bayırdır Socrates dergisinin Naim dosyasında o filmlere konu olacak kaçış hikâyesini şöyle anlatıyordu: “Bu kaçış, bir yıl öncesinden planlanıyor ve şifreli olarak ya­zışmalar yapılıyor. Naim, Mel­bourne’deki dünya şampiyo­nasını kazandıktan sonra bir anlık boşlukta kafileden ayrı­lıyor, bir café’de oturuyor, onu arkadaki tuvaletten kaçırıyor­lar; Datsun marka sarı bir oto­mobile bindirip bir kahvehane­ye götürüyorlar. Sonra Naim, başka bir grupla bir caminin yolunu tutuyor. Geldiğinde ca­mideki Türk topluluğu namaz­da, o da namaza giriyor, sonra çıkıyorlar, bir eve yerleşiyor, büyükelçiliğe haber veriliyor. Büyükelçilik durumu hemen Turgut Özal’a iletiyor; Özal ‘derhal gelecek’ diyor ve Na­im önce Londra’ya, ardın­dan özel uçakla İstanbul’a ve son olarak Ankara’ya getiriliyor”.

    Örtülü ödenek kavramıyla bazıla­rı onun sayesinde tanışmıştı. Türkiye adına yarışabilme­si için Bulgaristan’a verilen para devletin kasasından çıkmıştı. 1 milyon 200 bin dola­ra asrın transferi ya­pılmıştı. Sonradan bu miktarın yedi milyon dolar olduğu ve para­nın kaybolduğuna dair haberler çıksa da bir şey kesindi, Naim Sü­leymanoğlu efsanesi resmen başlamıştı!

    Unutulmayı kaldıramayan şampiyon
    Turgut Özal, Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye getirtilmesiyle bizzat ilgilenmişti.

    Yeni adıyla yeni ülkesi adına yarıştığı 1988 Avrupa Halter Şampiyonası, aynı yıl Seul’de düzenlenecek Olimpi­yat Oyunları’nın adeta frag­manıydı. Galler’de Topurov’un önünde dünya rekoruyla gülen küçük dev adam Güney Ko­re’de kendisiyle yarışıyor, altı dünya, dokuz Olimpiyat rekoru kırarak zafere ulaşıyordu.

    1968’den bu yana Olimpi­yat’ta birinciliğe hasret olan ülkenin özlemi son bulmuştu. Güreş dışında ilk defa altın gel­mişti! Omuzlarında yükselen 190 kilo, halter tarihinin en iyi kaldırışıydı. Ülkeye dönüşünde kahramanlar gibi karşılanan sporcu, dünyaca ünlü Time dergisine de kapak olmuştu.

    Tarihe geçtiği 20 Eylül 1988 günü adeta zaman durmuş; milyonlar TRT ekranlarının başında mıhlanmıştı. Türki­ye’de haltere ilgi artıyor, onun boy gösterdiği tüm organizas­yonlar nefesleri kesiyordu. Rahmetli Hüseyin Başaran’ın sesi hafızalara kazınıyor, “Haydi Naim” milyonların duygularına tercüman olu­yordu.

    Küçük dev adam, 1992 Bar­celona’da güle oynaya unvanını koruyordu (İkinci olan Nikolay Peshalov 25 yıl sonraki cena­zede yerini alacak, rakibini son yolculuğunda yalnız bırakma­yacaktı).

    1996’da olimpiyat meşa­lesi Atlanta’da yanmıştı. Yeni Dünya’da halter tarihinin en unutulmaz müsabakası yapı­lıyordu. 64 kilogram finalleri, penaltı atışlarına giden Dünya Kupası finallerinden heyecan­lıydı. Naim ile Valerios Leoni­dis’in unutulmaz düellosunda beş dakikada dört dünya reko­ru kırılıyor; zafer yine Kırcaali­li o ufacık dev adamın oluyor­du. Cep Herkül’ü üst üste üçün­cü defa Olimpiyat’ta şampiyon olarak tarih yazmıştı. (O “hal­ter muharebesi”nin kaybeden tarafı Leonidis de, 21 yıl sonra arkadaşının tabutunu öperek uğurladı). Rakipleriyle reka­betleri muazzam dostluklar doğurmuştu. Kâh Türkçe kâh Rusça konuşmuşlar, birbirleri­ne büyük saygı duymuşlardı.

    2000’de sakatlığının göl­gesinde Sydney’e dördüncü olimpiyat zaferi için giden 33 yaşındaki efsane sporcu “sıfır çekmişti”. Altın artık Hırvatis­tan adına yarışan Peshalov’un olmuştu.

    Emekli olan Naim köşesine çekildi. Arada haberlere konu olsa da, küskünlüğü yüzün­den okunuyordu. Sonrasında ondan gelen haberler içaçıcı değildi. Hep sağlık sorunları haber oluyor, gözler doluyordu. Sanki o çekilmemiş en güzel filmin sonu geliyordu.

    Tarihin en büyük halterci­sinin öyküsü 18 Kasım 2017’de sonlandı. Başka bir ülkede ya­şasa, hakkında sayısız kitap, belgesel, film olurdu ya, neyse. MFÖ’nün ondan ilham alarak yazdığı şarkı bile kayboldu