Kategori: Ardından

  • ‘Asırlık bir bellek’ hep aramızda olacak

    ‘Asırlık bir bellek’ hep aramızda olacak

    Cumhuriyet ilan edildiğinde 13 yaşındaydı Ulviye Tur. Cumhuriyet yeniliklerini, çocuk- genç kız, çağdaş kadın-eş-anne evrelerinde yaşadı. 109 yıllık yaşamı geçen ay sona erdi ama, o hiç unutulmayacak.

    Sultan 5. Mehmed Reşad’ın (1909-1918) son saltanat yılında, 7 yaşında okula başladı. Belleğinde biriken yüzyıllık anılarıyla 6 Eylül 2019’da İstanbul’da vefat etti; Merkez Efendi Mezarlığında toprağa verildi. Ulviye Tur Türkiye’nin son 100 yılını çocukluktan ileri yaşlılığa yaşamış, belleği aydınlık bir tanıktı.

    Cumhuriyet ilan edildiğinde 13 yaşındaydı. 1927’de 17 yaşında evlendi. Daha cumhuriyet ilan edilmeden önce İstanbul’da, İzmir’de, kimi liman kentlerinde “yeni hayat” başlamış, kaç-göç sorunları doğallık sürecine yönelmişti. O ortamlarda yetişen Ulviye Hanım, Osmanlı Devleti’ni yıkılışa götüren yıllarda ilkokulu bitirdi. Cumhuriyet yeniliklerini, çocuk-genç kız, çağdaş kadın-eş-anne evrelerinde yaşadı. Basını sürekli izledi, toplumsal etkinliklere katıldı. Denize, plaja merhaba diyen ilk kadınlarımızdandı. Baş oyuncusu Cahide Sonku olan “Lüküs Hayat”ı 1934’te ilk sahneye konuluşunda seyreden, o seçkin kadroyu çılgınca alkışlayanlardandı; çünkü o piyeste özgür-yetkin kadın, kılıbık erkek tiplemeleri vardı.

    Dün / bugün ve daima Ulviye Tur beş sene önce dergimizde yer bulmuş; kızı Suna Hanım’la beraber 1937 tarihli fotoğraftakiyle aynı pozu vermişlerdi (Fotoğraf: Özgür Güvenç).

    Türkiye’de kadınlara özgürlük, ilkin o sahnelerde vurgulandı. Ulviye Tur, Atatürk döneminin ulusçu, devrimci yeniliklerini çağdaş kadın mutluluğuyla izleyenlerdendi. O dönemi ölünceye kadar andı, anlattı; 100 yılı o mutlulukla yaşadı.

    6 Eylül Cuma günü İstanbul’da vefat etti. 8 Eylül’de Merkezefendi’de toprağa verildi. Ulviye Tur’la 104 yaşındayken Ceyla Altındiş’in yaptığı “Asırlık Bir Bellek Var Aramızda” başlıklı röportaj, #tarih’in Kasım 2014 tarihli 6. sayısında yayımlandı (https:// vimeo.com/111102835).

  • Müstesna bir biliminsanı ‘vakitsiz’ bir ölüm haberi

    Müstesna bir biliminsanı ‘vakitsiz’ bir ölüm haberi

    Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Halûk Dursun, Van-Erciş yolunda trafik kazası sonucunda hayatını kaybetti. Türkiye’nin en büyük iki müzesinde, Ayasofya’da ve Topkapı’da yöneticilik yapmış, uluslararası düzeyde tanınan bir biliminsanıydı.

    Yaşamın değersizliği, ölümün sıradanlığı giderek daha yaygın benimseniyor. Buna değerleri bilinmeyen, tanınmayanlar da dahil. İnsan ölümü herhangi bir canlı ölümü gibi algılanırken, “önemli” olanlara da basın-medya haberi açısından bakılıyor. Ecel ölümleri dışında en yüksek oranda ölüm faili, trafik. Cinayetler, düğünler, asker uğurlamaları da her can alışında haber oluyor. “Törenli” cenaze kaldırılmadığı günümüz yok. Bu, her gün önemli-değerli kayıplar verdiğimizin kanıtı. 

    Telafisi ve tesellisi olanaksız bir entelektüel açığı bırakarak Van-Erciş yolunda “mıcır-takla- şarampol” kazasında Prof. Dr. Halûk Dursun’un (62) yaşamdan kopuşu, faili olmayan bir trafik cinayeti değil de nedir? Halûk Dursun bir anda öldü, bir anda gömüldü! Hepsi iki gün. Haber değeri de o kadar: 20-21 Ağustos tarihlerinde gazetelerin kaza ve defin kutucuklarında, TV’lerin altyazılarında görüldü ve unutuldu! Bu, olağanlaşan bir önemsemeyiştir. Bu ve benzer vakaların gazete ve TV kanallarındaki basmakalıp cümlesi de şudur: “Otomobili mıcıra girip şarampole yuvarlandı”. Tanımayanlar için Haluk Dursun, ha o, ha öteki bir akademisyen, son görevi de Bakan yardımcılığı olan bir kişidir. Bu tür haberler de bir bakıma hadiseyi sıradanlaştırır ve anında unutturur. 

    Prof. Dr. Haluk Dursun

    Türkiye’nin aydın yüzü, bilim kadroları, Dursun’u ne kadar tanıyor olabilir? Bunu ölçmenin yolu, ölüme koşma yazgısı olmamalıydı. Gazete haberlerine göre Malazgirt’e gidiş gerekçesi şuymuş: “Malazgirt Zaferinin 948. Yıldönümü. Bu arada Türkiye Yazarlar Birliği’nin Muş’ta düzenlediği 4. Tarihî Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni”ne de katılmış (!). Bir Bakanlığın, böyle yerel bir şölene Bakan yardımcısı düzeyinde katılmasının gerekip gerekmediğini biz bilemeyiz ama, ortada yeri doldurulamaz değerli bir entellektüel kaybı var. Şu soru da akla takılıyor: Dursun, tarih romancısı mıydı? Veya o yerel “şölen”e başka kimler katıldı ki, Dursun’un da katılması gerekti? Üçüncüsü, o gün Türkiye’nin dört tarafında herhalde onlarca etkinlik vardı; onlara da Ankara’dan gidenler oldu mu? Bürokrat üstü konumdaki devlet yetkilileri bu tür yerel-özel etkinliklere katılmalı mıdır?.. 

    Henüz merhum demeye dilim varmıyor. Halûk Bey’in bir üniversite öğretim üyesi, Türkiye’nin en büyük iki müzesinde (Ayasofya’da ve Topkapı’da) yöneticilik yapmış, uluslararası düzeyde tanınan bir biliminsanı olarak -roman yazarı da olmadığına göre- tarih romancıları toplantısında iki çift söz söylemesi gerekir miydi? Demekten de dilimi tutamıyorum.

    Prof. Dr. Halûk Dursun’la TV oturumlarında birkaç kez beraberliğimiz dışında görüşmüşlüğümüz yoktu. Son olarak Ankara’da, Özel Kaleminden arayarak bizi görüştürdüler. 7 Mayıs 2019 Salı günü saat 13.30-14.00 teki görüşmeyi günlüğüme yazmışım: “… Prof. Dr. Halûk Dursun’un Özel Kaleminden arayan görevli sayın Dursun’u bağladı. Hayat Ağacı dergisindeki “Kuyumcu Babanın Mirası” yazımı okumuş ve duygulanmış. Divriği ve Ulucami ziyaretinde çarşıyı dolaşırken babamın dükkânını sormuş. Yıllar önce yıkıldığı yeri göstermişler. Tokat ziyaretinde de Sanatçılar Müzesinde tavşan eli görünce, yazımda geçen “babamın tavşan eli”ni hatırlamış. Divriği’deki Ayan Ağa Konağı’nı da konuştuk. ‘Sivas Kongresi’nin 100. yılında birlikte olalım’ dileğinde bulundu”. 

    Şimdi ise ben bu sıcak, yetkin, çalışkan, verimli, samimi insanın ölümünü yazıyorum! Ölenlerimiz için duyduğumuz acı ve üzüntü de dileklerimiz de kendimize özeldir. Kaybedilen “sıradan” bir insan değildi. Bu nedenle onun arkasından burada, sıradan bir dilek de yazamam; duamı yüreğimde duyar ve tekrarlarım. Yürekleri yaralı yakınlarına da tesellide bulunamam. Bu zamansız ve anlamsız acı onlarındır. Ne diyebilirim ki? 

    TONI MORRISON (1931-2019)

    Tüm Siyahları güçlendirdi

    Bir halkı kendi değerine yeniden ikna eden Nobel ödüllü Morrison, 5 Ağustos’ta hayata gözlerini yumdu. Onu okuyarak değişen hayatlar ise bir çığ etkisi oluşturmaya devam ediyor. Toni Morrison, Aralık 1993’te, kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü’nün ardından Stockholm’de yaptığı konuşmada dilin gücünden bahsediyordu: “Kelimeler özgürleştirir, güçlendirir, hayal kurdurtur ve iyileştirir… Fakat, zalimane bir şekilde kullanıldıklarında da milyonlarca insanın acılarını dilsiz bırakabilir. Bu yüzden baskıcı bir dil, şiddetin bir temsili değil, ta kendisidir”.

    5 Ağustos’ta, 88 yaşındayken hayata gözlerini yuman Morrison, elindeki gücü her zaman siyahilerin, kadınların, çocukların seslerini onlara geri vermek için kullandı. Medeniyet ve doğa arasındaki çatışmayı, fantastik olanla harmanlayıp derin bir siyasi hassasiyetin ifadesi haline getirdi. 

    Köle avcıları tarafından takip edilen ve köleliğe geri döneceğini anladığında yakalanmadan önce iki yaşındaki kızını öldüren Margaret Garner’ın gerçek hikayesinden esinlendiği romanı Sevilen’i (Beloved) 1987’de kaleme aldı. Bir hayalet olarak annesini ziyaret eden bebeğin hikayesi, Morrison’a 1988’de Pulitzer ve 1993’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü getirdi. 

    UMUR BUGAY (1941-2019)

    Hem sosyolog hem senarist

    Bir apartmandan yola çıkıp tüm Türkiye’nin panoramasını yansıtabilmek… Üstelik bunu her geçen dün dönüşmekte olan bir ülkede yıllar boyunca yapabilmek… Sosyolog ve senarist Umur Bugay, “Bizimkiler”den “Kapıcılar Kralı”na, “Hababam Sınıfı”ndan “Çöpçüler Kralı”na unutulmaz dizi ve filmlere imza atmıştı. 

    Umur Bugay, yazdığı senaryolardaki dar alanlara çok çeşitli karakteri; o alanı çevreleyen sorunlara olan eleştirilerini; hepimizin bildiği başlangıç noktalarından yola çıkıp karakterler arası beklenmedik karşılaşmalarla zenginleşen ince bir gözlem yeteneğini sığdırdı. 1964’te İÜ Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitiren Bugay, 1962’den itibaren Arena Tiyatrosu, 1972’ye kadar da Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Halk Oyuncuları, Dostlar Tiyatrosu’nda, oyuncu, yönetmen, dramaturg olarak görev yaptı. Devekuşu Kabare’nin efsaneleşmiş oyunlarından “Haneler”, “Reklamlar” ve “Taşıtlar” onun kaleminden çıktı. 1988’de yazmaya başladığı “Bizimkiler”dizisiyle üne kavuştu. Zeki Ökten ile birlikte 1977’den günümüze yaptıkları filmler, unutulmazlar arasına girdi: “Kapıcılar Kralı”, “Çöpçüler Kralı”, “Pisi Pisi”, “Yoksul”, “Davacı” ve “Düttürü Dünya”. 

  • Bir Mavi Işık daha söndü

    Bir Mavi Işık daha söndü

    Pop müziğimizin iz bırakan topluluklarından Mavi Işıklar’ın unutulmaz solisti, 60’lı yılların karakteristik sesiydi Nejat Toksoy. Kendine has yorumu, bitmeyen heyecanı ve yüksek enerjili sahne performansıyla hep hatırlanacak. Sessiz sedasız gidişiyse, beyefendiliğinden.

    Türkiye’de 1960’lı yıllardan söz ederken ıskalanmaması gereken isimler, ekipler var. Bunlardan biri, Mavi Işıklar. Onlar için, “memleket müziğinin seyrini değiştiren topluluk” diyebiliriz; zira yaptıkları “iş”le bugüne uzanan bir yolu açtılar ve bu yolda ilk adımları attılar. 

    Ekip sağlam: Nejat Toksoy, Metin-Çetin Yavuzdoğan kardeşler, Zamir Manisa ve Cihat Günaydın. Enteresan bir topluluk bu: Kararlarını oybirliğiyle alıyorlar ve dönüşümlü olarak içlerinden biri “şef” oluyor. Sahneye bir örnek çıkıyorlar ve her zaman çok şıklar. Her anlamda öyleler. Topluluğun sesi, o güne dek alışılmamış tarzıyla dikkat çeken Nejat Toksoy –ki sonrasında da onun gibisi gelmedi. 

    Nejat Toksoy geçen ayın başında, uzun süredir savaştığı hastalığa yenik düştü ve sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Sessizliği, beyefendi hâllerinden. Tanıdığım en güzel insanlardan biriydi. 2000’li yılların başında kesişen yolumuz, küçük karşılaşmalarla bugüne geldi ama her karşılaşmamızda bir kere daha beni kendine hayran bıraktı. 

    Toksoy 1946 doğumlu. 73 yaşındaydı, verimli çağındaydı. Heyecanını hiçbir zaman kaybetmemiş, sahnede devleşen bir isimden söz ediyorum. Son dönemde verdikleri konserlerde üstünden gömleği atan, performansı boyunca bir an bile enerjisini kaybetmeyen bir insandan sözediyorum. 

    Kurucu kadro Mavi Işıklar’ın kurucu kadrosu (soldan sağa): Metin Yavuzdoğan (klavye), Zamir Manisa (davul), Çetin Yavuzdoğan (bas gitar), Nejat Toksoy (vokal), Cihat Günaydın (solo gitar). 

    Tartışmasız, bütün zamanların en iyi topluluklarından biri Mavi Işıklar. Şahane düzenlemeleri ve repertuvar seçimleri kadar Toksoy’un karakteristik sesi de bunda etkili. Topluluğun kuruluşu 55 yıl öncesine dayanıyor: 7 Eylül 1964. Sahne aldıkları ilk konser, Tercüman gazetesi tarafından düzenlenen bir çekiliş. Sonrası, Lale Sineması’nda düzenli olarak yapılan şovlar –ki adlarını bunlarla duyuruyorlar. Efsane gibi anlatılan bir konserleri var: Sahnede beş yatağın olduğu bu konserde, başlama saatinde çalan zillerin sesiyle ve pijamalarla yataktan çıkıyorlar, çalmaya başlıyorlar. İzleyenler anlatıyor: Her konser, ayrı bir olay! Konser öncesinde hayranlarının aklında tek bir soru var: “Bu defa ne yapacaklar?”

    Toksoy, dönemin karakteristik sesi. Gittiği her yere yorumunu da götürüyor. Son deminde, onu sahnede izleyenler, nasıl güzel bir sahne insanı olduğunu bilirler. Döneminde izleme şansına sahip olanlar, elbette bir adım ilerideler. Her şey bir yana, sahiden çok büyük bir ismi, çok büyük bir sesi kaybettik. Şunu söylemek yanlış değil: Nejat Toksoy’un aramızdan ayrılmasıyla, sadece Mavi Işıklar değil, memleket müziği de yetim kaldı.

    İzninizle, yaşadığım, beni çok gururlandıran bir hadiseyi sizlerle paylaşmak isterim. Hadise dediğime bakmayın, masal gibiydi! 2016’nın 20 Şubat gecesi, Beyoğlu’nun şahane mekânlarından COOP’ta bir gece düzenlenmiş; Mavi Işıklar yıllar sonra o gecede The Ringo Jets’le birlikte sahne almıştı. Nejat Toksoy’un 70. doğum gününe denk gelmişti gece ve sahnede onun için küçük bir kutlama yapılmıştı. Konser öncesi Toksoy yanıma yaklaştı ve Mavi Işıklar’ın aldığı kararı bana bildirdi: O gece, topluluğu benim takdim etmemi istiyorlardı. Gurur duydum, heyecanlandım, sahneye çıktım ve dilim döndüğünce oraya gelenlere Mavi Işıklar’ı anlattım. Hayatımın en heyecanlı gecelerinden biriydi, hep öyle kalacak.

    Topluluk ertesi yılın yaz aylarında bu kez Burgazada’da Cennet Bahçesi’nde bir konser verdi. Tantana Records tarafından düzenlenen ve Nejat Toksoy’un şahane rock’n’roll performansıyla tarihe geçen bu konser, tanık olduğum son Mavi Işıklar konseri. 

    Kadronun kıdemlilerinden Cihat Günaydın’ı kısa süre önce kaybetmiştik. Nejat Toksoy, geçen ay aramızdan ayrıldı. Kalan üyelere elbette sabır diliyorum ama asıl temennim, uzun ömürlü olmaları. Uzun ömürlü bir topluluk bu ve Nejat Toksoy’un mirası artık onlarda. Öyle güzel bir miras ki bu, ömre değer. 

    JOÃO GILBERTO (1931-2019)

    Bossa Nova’nın utangaç efsanesi

    Bossa Nova’nın babası João Gilberto 88 yaşında hayata veda etti. Miles Davis, Brezilyalı ünlü müzisyen hakkında “Telefon rehberini bile okusa kulağa güzel gelir” demişti. 

    Dünya üzerindeki hiçbir dilde tam karşılığı olmayan bir kelime, Portekizce “saudade”… Bir zamanlar tutkuyla sevilen bir kişinin, yerin ya da duygunun kaybının ardından hissedilen derin nostalji, melankolik özlem, sevilenin bir daha asla dönmeyebileceğini kabullenememe ve sonsuza dek bir daha asla tamamlanmış hissedememe hali… 

    1931’de Brezilya’nın kuzeydoğusunda bulunan ve Afro-Brezilya kültürüyle birlikte sambanın da doğum yeri kabul edilen Bahia eyaletinde dünyaya gelen João Gilberto, 1959’da 27 yaşındayken sambanın ateşli, yüksek ritmini gitarıyla yumuşatarak caza yaklaştırdığı 12 parçayı “Chega de Saudade” albümünde birleştirdi. Albüme ismini veren ve Bossa Nova’nın doğuşunu müjdeleyen parçada “Artık yeter” dediği bu derin özlem, Gilberto’nun fısıltılı, hüzünlü sesinin milyonlarca hayranının, onun 6 Temmuz 2019’da hayata gözlerini yummasının ardından hissettiklerini de özetliyor. 

    Bahia’dan Rio de Janeiro’ya, oradan ABD’ye uzanan yolculuğu boyunca Gilberto, “The Girl from Ipanema”, “Desafinado”, “Corcovado” gibi kayıtlarının her birinde, ‘Yeni Stil’ anlamına gelen Bossa Nova’ya yeni bir soluk getirmeyi takıntı haline getirmişti. Bu çabası onun nezdinde Brezilya müziğini dünya çapında tanınır hale getirirken müzisyene de iki Grammy Ödülü kazandırdı. Bossa Nova, Brezilya sınırlarını aşarak Miles Davis’ten Frank Sinatra’ya pek çok caz ve pop sanatçısının parçalarına sızdı. 

    88 yaşında hayata gözlerini yuman ve Brezilya’da “o mito” (efsane) olarak anılan Gilberto, son on yılını Rio de Janeiro’da bir apartman dairesinde, sahnelerden ve stüdyolardan uzak, neredeyse hiç ziyaretçi kabul etmeden yalnızlık içinde geçirdi; ama hiçbir zaman kusursuz ritmi aramaktan vazgeçmedi. 

    Dünyanın en iyi 5 caz sanatçısından Amerikan caz dergisi DownBeat, Brezilya’da “O Mito” (Efsane) olarak anılan Gilberto’yu tüm zamanların en iyi 75 gitaristi ve beş caz sanatçısı arasında gösterdi. 
  • Nâzım alıp koydu Balaban’ı kendi yerine

    Nâzım alıp koydu Balaban’ı kendi yerine

    Ünlü ressam Balaban’ın biçim arayışı, 99. yaşının içinde hayata gözlerini yumana dek devam etti. Nâzım Hikmet’in “bir ressam Yunus Emre” diye andığı Türk resminin büyük ismi İbrahim Balaban’ı oğlu Hasan Nâzım, #tarih için kaleme aldı. 

    Balaban’ın uzun sanat yolu Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet’i bulmasıyla başlıyor çoğumuzun bildiği gibi. Şair Baba ve Damdakiler kitabının girişinde şöyle diyor Balaban: “Şair Babam’la ikimiz buluşmadan önce el yordamı ile arıyordum kendi kendimi karanlıkta. 

    İlkin onu buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime”. Nâzım Hikmet, Mapushaneden Kemal Tahir’e Mektuplar’da, “Ben burda bir ressam Yunus Emre keşfetttim. Köylü, ortaköylü, köy mektebinde okumuş, berberlik ediyor içerde. Ben resim yaparken başımdan ayrılmaz, nihayet bir gün boya istedi, verdim ve ilk iş olarak aynada kendi resmini yaptı. İkinci portre bir şaheserdi ve şimdi üç aydır şaheser portreler yapmakla meşgul. Bütün boyalarımı ona verdim. Şiir yazmaya, okumaya da dehşetli merakı var. Hayranım köylüme” diye yazıyor. 

    010-013-2
    Orhan Kemal, Nâzım Hikmet ve İbrahim Balaban Bursa Cezaevi’nde. Yedi yıllık bu süre Balaban’ın hayatını değiştirdi.

    Balaban ismi daha resimlerinden önce ulaşıyor sanat çevrelerine. 

    Nâzım, Balaban’ın nasıl bir yetenek olduğunu keşfetmişti ama, şunu da biliyordu ki yetenek bilgiyle donatılmazsa bir anlam taşımaz, bir değer ifade etmez. Balaban, o sıralar sürekli desen çiziyor ve mahpus portreleri yapıyor; fakat ortaya bir kompozisyon, bir tablo çıkmıyordu. Nâzım biliyordu bunun nedenini ve tabii çözümünü de. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda aktardığı gibi hemen yurtdışından kitaplar getirterek hapishaneyi akademiye dönüştürdüler. Marksist bir akademiydi bu, hoca ise Nâzım Hikmet. Resim ve sanat tarihi dersleri yanında; felsefe, sosyoloji ve ekonomi politik dersleri alarak kendisini geliştirdi Ali. Tam yedi yıl süren bu eğitim sayesindedir ki, “İbram Ali”den bir BALABAN oluştu. 

    010-013-3
    Balaban’dan 1967 tarihli bir Nâzım Hikmet portresi.

    1949’da ilk kompozisyonlar ve tablolar ortaya çıkmaya başladı. “Yol”, “Doğum”, “Suda Dombaylar”, “Harman”, “Mapushane Kapısı”, “İlkbahar” tabloları 1950 affıyla serbest kalana kadar arka arkaya döküldü. 

    Nâzım Hikmet, Balaban’a resim öğretmedi ama çok daha önemli bir şeyi öğretti: Diyalektik bakış açısıyla hayatı ve dünyayı gözlemlemek ve sanatı bu temel üzerine oturmak. Bu büyük adam, gece gündüz aralıksız yedi yıl süren dostluklarında, şiirlerini nasıl kurguladığını, nasıl ve nerelerden esinlendiğini, her şiiri için nasıl bir “biçim” oluşturduğunu Balaban’a anlatıyordu. Nâzım’ın şiirinde ve yazılarında “biçim” çok önemliydi ve bütün sanatlar için de bunun önemli olduğunu düşünürdü. 

    010-013-4
    Genel kanının aksine, İbrahim Balaban sadece köylüleri ve onların yaşamını resmetmemiş; öğrenci olayları, demokrasi mücadelesi ve hatta Cumartesi Anneleri de Balaban’ın resminde kendisine yer buldu. 

    Nâzım’sız dönemde de, o bitmek bilmez iştahıyla okudu araştırdı; sürekli kendini yeniledi, geliştirdi. Yeni teknikler bulup zenginleştirme süreci her sergide devem etti. Biçim arayışları 99. yaşının içinde hayata gözlerini yumana dek yaşam sevinciyle dopdolu devam etti. Bunu şu örnekle açıklamak isterim: “Yaşamın Kendisi” adlı 70×85 cm boyutunda tablosunu yeni bitirmişti, bir gün ziyaretine gittiğimde. Babam bu tabloyu nasıl kurguladığını ve hangi felsefi temele oturttuğunu şöyle anlattı: İzleyiciler iki kadın görecekler baktıklarında; biri ekin demetine, diğeri çocuğuna sarılmış emziriyor. Çok basit gibi görünüyor; fakat altında yatan şu felsefe var: Yaşamın iki temel dürtüsü. Çocuğuna sarılan geleceğine sarılıyor, diğeri ise ekmeğe yani yaşamaya sarılıyor. 

    010-013-5
    İbrahim ve Nâzım Balaban İbrahim Balaban ve kendisi gibi ressam olan oğlu Nâzım Balaban, eserlerini birlikte sergilemişlerdi. 

    Genel kanı, İbrahim Balaban’ın köylüleri ve onların yaşamını resmeden bir ressam olduğudur. Bu bir noktaya kadar doğrudur. Fakat, genel sanının aksine Balaban, 1972-1980 arası öğrenci olaylarını, demokrasi mücadelesini resmetmiş ve bunları hem de o dönemde Ankara’da sergilemiştir. 1982-1990 arası halk kahramanlarını, evliyaları ve halk aşk hikayelerini, söylenceleri resmetmiştir. Son dönemde “Cumartesi Anneleri”ni ve deprem sonrası depremden etkilenen insanları resmetmiştir. Hem Marksist, hem de akademik eğitim almamış bir ressamı bizim sanat çevrelerinin hemen kabullenmesi, içine sindirmesi beklenemezdi. Bazı eleştirmenler tarafından sürekli ve sistemli saldırılara uğradı. “Köylü ressam” gibi nitelemelerle küçük görülmeye çalışıldı. Ve yine bu yüzdendir ki devlet ve belediye galerilerinde resimlerini sergileyemedi; sergileyebildiği yerlerde saldırıya uğrayıp resimleri tahrip edildi. Resimleri yüzünden kovuşturmaya uğradı, tutuklandı. Bütün bunlar onu yolundan alıkoyamadı; emin adımlarla yürüdü. Binlerce desen ve bine yakın tablo üretti. Adına basılan dört kitap haricinde, kendi kaleme aldığı ve basılıp yayımlanmış 11 kitap yazdı. 

    Hakkında en çok yazılıp çizilen sanatçıdır Balaban. Ancak bunların çoğu, ilk dönemler hariç, daha çok magazin boyutunda ve Nâzım’la olan ilişkisi ile dostluğunu öne çıkartan yazılar ve işlerdir. İnanıyorum ki Balaban’ın sanatı gelecekte hakettiği gerçek yerine oturacaktır. 

  • Yakın tarih üzerine bir otorite: Numan Taş

    Yakın tarih üzerine bir otorite: Numan Taş

    Türkiye’de geçirdiği 20 yıl boyunca, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün en renkli simalarından biri olan Norman Stone, 19 Haziran’da hayatını kaybetti. Arkasında pek çok polemikle birlikte, yakın tarih literatürünün en önemli eserlerinden sayılan çalışmalarını ve yüzlerce öğrencisinin belleğine kazıdığı silinmez izler bıraktı. 

     Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne 1995-1996 akademik yılının güz döneminde yeni bir isim katıldı. Oxford Üniversitesi’nde Yakınçağ Tarihi dersleri vermiş, Margaret Thatcher’a dış politika danışmanlığı ve metin yazarlığı yapmış, iğneleyici bir üslupla kaleme aldığı yazılarıyla birçok polemiğin öznesi olmuş olan bu isim, Norman Stone’dan başkası değildi. Türkiye’de geçirdiği 20 yılın ardından Budapeşte’ye yerleşen Norman Stone, 19 Haziran 2019’da hayata gözlerini yumdu.

    Stone, 8 Mart 1941’de Alman Hava Kuvvetleri’nin ağır bombardımanı altındaki Glasgow’da doğdu. 2. Dünya Savaşı pek çok çocuk gibi Norman’ı da, henüz 1 yaşını doldurmadan babasız büyümeye mahkum etti. Glasgow Academy’den mezun olduktan sonra devam ettiği Cambridge Üniversitesi’nden, 1965’te tarih alanında yüksek lisans derecesi alan Stone, Orta Avrupa tarihi üzerine yaptığı çalışmalarını Viyana ve Budapeşte’de sürdürdü. Çok geçmeden Cambridge Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak döndü ve 1984’te Oxford Üniversitesi’nde yakınçağ tarihi dersleri vermeye başlayana kadar orada çalışmaya devam etti. 

    Akademik kariyeri boyunca ortaya koyduğu en önemli eseri olan ve Birinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’ni ele aldığı The Eastern Front 1914-1917 (1975) ile Wolfson Tarih Ödülü’nü aldı. Kitap, yayımlanmasının üzerinden 40 yıldan fazla zaman geçmesine karşın halen bu konudaki en önemli çalışmalardan olma özelliğini koruyor. Yine bu dönemdeki bir diğer önemli çalışması olan Europe Transformed (1878-1919) ise 1983’te yayımlandı. 

    Oxford Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra Norman Stone için şöhretinin ikinci dönemi Bilkent Üniversitesi’nden gelen teklifi kabul etmesiyle başladı. Stone, 1998’de Uluslararası İlişkiler Bölümü’nün çatısı altında Rusya Çalışmaları Merkezi’nin kurulmasına öncülük etti ve uzun yıllar boyunca buranın başkanlığını yaptı. Bilkent’te çalıştığı yıllar boyunca 1. ve 2. Dünya Savaşları ile Türkiye’nin kısa tarihlerini kaleme aldı. Bu süreçte, The Spectator ve Cornucopia gibi dergilerde yazılar da yayımladı. 2005-2007 arasında Koç Üniversitesi’nde çalışan Stone, Galata’da manzarasını anlatırken gözlerinin parladığı bir ev almıştı. 

    2002’de girdiğim Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ndeki kıdemli öğrenciler, onun odasının önünden geçerken “Bu da Numan Taş hocamız” demişlerdi. Yaptıkları bu kelime oyununun arkasında, Norman Hoca’nın Türkiye’yle kurduğu yakın ilişkinin de payı olsa gerek. Ankara’nın karakışlarında, üzerinde alelade bir kazakla fakülte binasının önünde kahvesiyle sigarasını içtiğini görünce, soğuğa aldırmamasındaki kerameti kimi zaman İskoç olmasına kimi zaman da damarlarında dolaşan İskoç viskisine verirdik. Norman Hoca’dan bahsedip de onun alkol ve sigarayla, Tanju Okan şarkılarını anımsatan bir ilişkisi olduğundan bahsetmemek olmazdı. Bilkent’te onunla karşılaşmanızın en olası olduğu yer, herhalde kampüsteki Uptown Bistro’ydu. Bilkent’te hayatın kolaylığını üç yerin yaşadığı lojmana yakınlığı ile açıklamıştı: “Uptown, Sports International ve Real”. 

    1. Dünya Savaşı ve dönem uzmanı Oxford Üniversitesi Modern Tarih Kürsüsü’nün başkanlığını da yapan Stone’un yazdığı Eastern Front 1914-1917, 1. Dünya Savaşı üzerine yazılmış en önemli 10 kitap arasında gösteriliyor. 

    İlk dersine, yönetmenliğini ve başrol oyunculuğunu Mel Gibson’ın yaptığı “Braveheart” (1995) filminin ne kadar işe yaramaz bir yapım olduğunu anlatmakla başlamıştı. “Küçük” ulusların milliyetçiliğinin “anlamsızlığını”, “İskoçya bağımsız bir ülke olsaydı, kimsenin umursamadığı sarhoş bir yazar olurdum” diyerek kendi kişisel tarihi üzerinden gerekçelendirmişti. Norman Hoca, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” atasözünü duymuş mudur bilmiyorum ama aslında yaptığı Braveheart ve şahsî tarihi üzerinden bize Türkiye ve Kürtlerle ilgili duruşunu anlatmaktı sanırım. Benzer bir tavrı “Ermeni Meselesi” bağlamında da ortaya koymuş, hatta İsviçre’nin soykırımı inkar etmeyi kanunen yasakladığı dönemde “İsviçre’ye gidip, üzerinde ‘Soykırım Yoktur’ yazılı bir pankartla dolaşacağım” demişti. Kariyerinin ilk döneminde yazdığı kitapları Türkçeye çevrilmemişken, Birinci Dünya Savaşı (Doğan Kitap, 2010) ve Kısa Türkiye Tarihi (Remzi Kitabevi, 2011) yurtdışında yayımlanmalarından kısa süre sonra Türkçeye kazandırıldı. 

    Stone’un, tıpkı yazılarında olduğu gibi gündelik hayatında da normlarla ve kurallarla arası yoktu. Türkçede “Kurallar çiğnenmek içindir” olarak ifade edilen düstur, onun da hayattaki temel saiklerinden biriydi belki de. Türkiye’ye ilk kez ayak bastığı anı anlattığı şu meşhur anekdot, bunu ortaya koyar nitelikte: “Ankara’da havaalanına indiğimde ‘Sigara İçilmez’ levhasının önünde bir görevli sigara içiyordu. Bu, ülke ile ilgili önemli ipuçları veriyordu. Esneklik, hoşgörü… Bir de ben sigara tiryakisiyim. Tam bana göre yer dedim”. Kurallarla kurduğu bu sıradışı ilişkinin bir istisnası, sınavlarda yazım hatalarından puan kırmasıydı belki de.

    Kendisiyle yapılan bir röportajda, ilk kez 12 yaşında okuduğu, 20. yüzyılın büyük Britanyalı tarihçisi A. J. P. Taylor’un, üslubunda büyük etkisinin olduğunu söylüyor. Onun tarihçiliği kendinden sonraki nesli belki Taylor’ın tarihçiliği kadar etkilememiş olabilir, ama kendisine akademyada asla unutulmayacak bir yer açtığına da şüphe yok.

  • Az meşhur bir usta çok sevgili bir hoca

    Az meşhur bir usta çok sevgili bir hoca

    Polisiye roman yazarı ve Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi hocası Celil Oker, bilgisini ve deneyimini sakınmadan paylaşan, alçakgönüllü ve iyilik peşinde koşan gerçek bir aydındı. ‘Sanatta yeteneğin payının az, öğrenmenin ve çalışmanınsa çok olduğunu’ savundu ve sürekli üretti. İlk hedefin ‘diğer insanlara yararı olacak bir şeyler yapmak olduğuna inandı’.

    Celil Remzi Oker, Kayseri’de doğdu. Talas Amerikan Ortaokulu’nda, Tarsus Amerikan Koleji’nde okudu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1979’da mezun oldu. Ansiklopedi metin yazarlığı, çevirmenlik ve gazetecilikten sonra reklam yazarlığı yaptı. 1998’de İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamcılık Programı’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Aynı kurumda Yaratıcı Yazarlık Teknikleri atölyeleri yürüttü, Marka Okulu yüksek lisans programında Hikaye Anlatımı dersleri verdi.

    Yazarlık serüveni, üniversite yıllarında tiyatro oyunu metinleri, üniversitenin hemen sonrasında da Yarın dergisinde yayımlanan hikâyeleri ile başladı. 1999’daki Çıplak Ceset adlı ilk romanı, Kaktüs Kahvesi Polisiye Roman Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. Bu romanı sırasıyla Kramponlu Ceset (1999), Bin Lotluk Ceset (2000), Rol Çalan Ceset (2001), Son Ceset (2004), Bir Şapka Bir Tabanca (2005), Yenik ve Yalnız (2010), Dünya Kitap Altın Sayfa Yılın Polisiye Kitabı Ödülü’nü alan Ateş Etme İstanbul (2013) ve Sen Ölürsün Ben Yaşarım (2015) izledi. Beyaz Eldiven Sarı Zarf (2011) adlı bir hikaye kitabı da bulunan Celil Oker, 2018’de Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu’nu yazdı.Oker ayrıca, Beşpeşe (2004)adlı çok yazarlı romanın yazarları arasında yer aldı. Polisiye kültürü dergisi 221B için kısa hikayeler yazdı. Kitapları Almanya, Yunanistan, İspanya ve Hollanda’da yayınlandı.

    Yarın’da yayımlanan bazı hikayelerinde okurla tanıştırdığı (ancak o dönemde özel dedektif olarak kurgulamadığı) Remzi Ünal’ı, romanlarında Türk polisiye edebiyatının en özgün “yerli malı” dedektif kahramanlarından biri haline getirdi. Kendisini “Şu Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendisine saygısı olan hiçbir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, şu sıralar sayenizde MS Flight Simulator’un Cessna’sını her çakışında inatla bir daha yükselen eski pilot, exkaptan, nevzuhur özel detektif Remzi Ünal” (Ateş Etme İstanbul, s. 453) diye tarif eden bu dedektifin maceralarında gerilimi ve edebi ustalığı buluşturdu.

    Yazmanın ve yazarlığın kişiye bahşedilmiş ulvi bir mertebe olduğu fikrine sürekli karşı çıkarak, çalışkanlığı, emeği ve üretkenliği vurguladı. Çok okuyan, bilgisini ve deneyimini sakınmadan paylaşan, alçakgönüllü ve iyilik peşinde koşan gerçek bir aydındı. Sevtap Oker’in eşi, Ali ve Can Oker’in babasıydı.

    Uluslararası bir yazar Oker’in kitapları Almanya, Hollanda, Yunanistan ve İspanya’da da okuyucuyla buluşmuştu.

    Semih Fırıncığlu / Tiyatro Yönetmeni-Müzisyen

    Hem kendisine hem ciddi insanların hâline güldü…

    “Celil Oker’le tanışıp arkadaş olduğumuzda 16 yaşındaydım. O, kapanmakta olan Talas Amerikan Ortaokulu’ndan bizim Tarsus Amerikan Koleji’ne transfer olmuştu. Bugün lise arkadaşlarımızdan kime Celil Oker dense, sanırım aklına şunlar gelir: Futbol takımının (gözlüklü) kalecisi olduğu, yaşamın günlük rutinlerini yerine getirmekteki üşengeçliği, hepimizden daha çok kitap okuduğu ve hiç kimseyle kavgalaşmayan, iyi ve mantıklı bir insan oluşu. Gün gelip ilk polisiye romanını yazdığını öğrendiğimde bunu yapmak istediğini bana ta o yaşlardayken söylediğini anımsamıştım. Celil’le okul, sınıf ve yatakhane arkadaşlığımız üniversitede de devam etti. Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okuduk. Okula başlar başlamaz o tiyatro ve yazmaya, ben müzik ve tiyatroya öylesine merak sardık ki, derslere girmeye vakit bulamaz olduk; ikinci sınıfın sonunda not ortalaması düşüklüğünden ikimiz de neredeyse okulun edebiyat bölümünden atılıyorduk. O yıllarda Celil’le çok gülerdik: Kendi nereye varacağını hiç bilemediğimiz halimize, kendinden kuşkusu olmayan ciddi insanların haline ve genel anlamda insanlık hallerine bakıp bakıp gülerdik. 1974’te onun yazıp yönettiği, benim müzik ve dekorunu üstlendiğim ‘Meydan’ adlı metinli ortaoyunu denemesi yapmıştık. Sanatta yeteneğin payının az, öğrenmenin ve çalışmanınsa çok olduğunu ömrü boyunca savundu ve sürekli üretti. İnsanın birinci hedefinin diğer insanlara yararı olacak bir şeyler yapmak olduğuna inanırdı. Bu açıdan, üniversitede ders vermek onun başına gelen en iyi şeylerden biri oldu. Benim 2017’de İstanbul’da sahnelediğim oyunun izleyicili provasını izledikten sonra salondakilere dönüp ‘bu oyunu gördükten sonra buradan daha iyi bir insan olarak çıkmamak bence imkansız’ demesi, işim konusunda duyduğum en anlamlı övgü olabilir”.

    Eser Levi / Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi

    Loş bir ışık, soğumuş kahve ve sevgili öğrenciler…

    “1998 güzünden bize veda ettiği güne kadar İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Reklam Yazarlığı, İleri Reklam Yazarlığı, Reklam Tarihi, Reklam Kampanyaları, Mitolojik-Modern Öyküler, Hikaye Anlatımı dersleri verdi.

    Neredeyse bütün öğrencilerin ‘en sevdiğiniz hoca kim?’ sorusuna tereddüt etmeksizin ismini verdiği bir hoca oldu. Onu ofisinde hiçbir zaman yalnız görmek mümkün olmazdı; odadaki ikinci sandalye muhakkak dolu olurdu. Sandalyeyi kimi zaman çalışma arkadaşları, kimi zaman öğrencileri, kimi zaman bir okuru, onun mesleki ya da hayata ilişkin deneyimlerinden faydalanmak niyetiyle doldururdu. Biri bir hikaye yazar, onun deyimiyle ‘malı’ getirir, görüşünü alır; biri annesine kızar, sevgilisiyle küser, hocasıyla takışır ona dert yanmaya giderdi. Herkese her gün bıkmadan sorduğu soru ‘her şey yolunda mı?’ olurdu, çünkü her zaman her şeyin yolunda olmasını isterdi. İnsanı bu soruyu sorarak umutla doldurur, sonra da ‘yürü git’ diyerek cesaret verirdi. Aynı şekilde o da tüm çalışma arkadaşlarının kapısını çalar, hatırını sorardı. Öğrenciler ajans odasında çalışırken odaya girip ‘n’oluyo burda’ diye sorar, üretim süreçlerine yardım ederdi. Odasında her zaman loş bir ışık, bilgisayardan yükselen blues, soğumuş kahve, yazılmayı bekleyen yazılar ve bilgisayarının duvar kağıdında eşi Sevtap Hanım’ın ona kocaman gözlerle bakan fotoğrafı olurdu. En çok bitap düştüğü günlerde bile ders kaçırırsa içine dert olur, ‘çocuklar bekler beni’ derdi. Bize veda etmeden bir gece önce bile ‘bilgisayarımı açın, falanca dosyadan filanca ilanı yarın çocuklara gösterin’ diyordu.    

    Öğrencilerinin emeğine çok kıymet verirdi. O kadar tevazu sahibiydi ki, romanlarıyla ilgili beğeninizi dile getirdiğinizde ‘sen onu boşver, neresini beğenmedin onu söyle’ derdi. Dünyanın en içten, sevimli ve eşsiz kahkahasına sahipti”.

  • Topa hükmeden sanatçı

    Topa hükmeden sanatçı

    Zarif, şık, parlak ve usta… Avrupa kupalarında final oynayan ilk Türk futbolcu… Fenerbahçe’de, Fiorentina’da, Venezia ve Lazio’da top koşturan Can Bartu için İslâm Çupi tarihe geçen şu satırları yazmıştı: “Futbol Türkiye’de bir gün, topun insanlara kumanda ettiği terör sisteminden, insanların topa hükmettiği bir sanat haline dönüşürse, o zaman hep birlikte bağırınız: Bu ustalığı Türkiye’de ilk defa sahalarda Can tarif etmiş, Can şuurlandırmış, Can gezdirmişti”.

    Futbolumuzun gördüğü en zarif insandı Can Bartu. Şıktı, parlardı. Gerek sahalarda sanatını konuştururken gerekse ekranlarda yorum yaparken hep farklıydı. Kariyerinin ilk günlerindeki alaycılığı, hayatının sonuna kadar göğsünde bir madalya gibi taşımıştı. Zira candı; babacandı. Kimse onu sorgulayamazdı.

    1936’da İstanbul’da doğan Bartu, 1949’da Fenerbahçe Kulübü’nün kapısından içeri giriyordu. İlk aşkı basketboldu. Parkelerde döktürürken, bir Edirnespor maçında tesadüfen kramponları bağlayınca olaylar gelişmişti. Genç takıma bir karşılaşma için öylesine alınan delikanlı, kısa süre sonra kulübün as kadrosunda yer bulacaktı.

    Hem basketbol hem futbolda millî olan ilk sporcuydu Bartu, ama önünde bir engel vardı. Bir tercih yapması gerekiyordu. 1957’de profesyonel olup futbolu seçen delikanlı, böylece efsaneye giden yola sapmıştı. O zamanlar amatör olan basketbolda kalmayı tercih etse, kuvvetle muhtemel, sadece o branşa gönül verenler tarafından bilinecekti.

    Kısa sürede sarı-lacivertli tribünlere kendisine kabul ettiren Bartu, hiçbir zaman tarzından ödün vermemişti. Çamur deryalarında top koşturulan bir çağda, forması en az kirlenen hep o olmuştu. Cemal Süreya’nın da dediği gibi istediği zaman oynuyor, oynamıyorsa tenezzül etmediği için oynamıyordu.

    UEFA’dan Bartu mesajı

    Can Bartu’nun ölümünün ardından Barcelona ve Lazio ile birlikte UEFA da bir açıklama yaptı ve ünlü sporcuyu saygıyla andı.

    Şampiyon Kulüpler Kupası’nda 23 Temmuz 1959’da Budapeşte deplasmanında gösterdiği performans Can Bartu’yu Avrupa’ya taşıyordu. Onu Nep Stadyumu’nda izleyen Macarların efsane futbol adamı Nandor Hidegkuti, Fiorentina’nın başına geçtikten sonra solak yıldızı 1961’de İtalya’ya transfer etmişti. Türkiye’de “baron” olarak anılan zarafet abidesinin lakabı artık “sinyor”du. Ona göre ise bu tenzil-i rütbeden (rütbe indirimi) başka bir şey değildi. Kibrin bu kadar yakıştığı az insan vardı…

    1961’de tarihin ilk Kupa Galipleri Kupası şampiyonu olarak taçlanan Floransa ekibi, ertesi yıl “sinyor”un Budapeşte’de attığı golle final vizesi alıyordu. İki maç sonunda Atletico Madrid zafere ulaşmıştı ama, Bartu yıldızlaşmış ve Avrupa kupalarında final oynayan ilk Türk futbolcu olmuştu.

    Çizme’de ayrıca Venezia ve Lazio formalarını da terleten “sinyor”, 1967’de Türkiye’ye dönüyordu. Ertesi yıl Fenerbahçe’nin Şampiyon Kulüpler’deki unutulmaz Manchester City zaferinde sahaya kaptan olarak sahaya çıkan Bartu, devre arasında Macar teknik direktör Ignac Molnar tarafından çıkarılmak istense de araya giren takım arkadaşları sayesinde oyunda kalmıştı. Kanarya ikinci yarıda bulduğu iki golle tur atlarken, onun yıllar sonra o gün devamlı ofsayt bayrağı kaldıran yan hakemi itip kaktığını çok sonradan bir röportajında anlatmıştı. Tesadüf bu ya, yıllar sonra gazeteci olarak gittiği Galatasaray’ın bir Avrupa Kupası maçında onu çağırtan UEFA gözlemcisi o yan hakemin ta kendisiydi!

    Unutulmaz Can Bartu

    1961’de Fiorentina’ya transfer olduktan sonra İtalyan taraftarlar tarafından, “Sinyor Bartu” şeklinde adlandırılan Can Bartu Türk futbolunun unutulmazları arasındaydı.

    1970’te yeşil sahalarda topu bıraktığında, bir devir kapanmıştı. Büyük usta İslâm Çupi, onun hakkında şöyle yazmıştı: “Futbol Can’a değil de Can futbola çok şey öğretti… Ve futbol Türkiye’de bir gün, topun insanlara kumanda ettiği terör sisteminden, insanların topa hükmettiği bir sanat haline dönüşürse, o zaman hep birlikte bağırınız: Bu ustalığı Türkiye’de ilk defa sahalarda Can tarif etmiş, Can şuurlandırmış, Can gezdirmişti”.

    Bu ülkede yetişen Can’ların, Bartu’ların isim babasıydı. Bu çocukların babalarının tamamı da sarıyla laciverde gönül vermemişti. Metin Oktay’ın jübilesinde, “taçsız kral”la formaları kısa süreliğine değiştirmesi, aradan geçen yarım yüzyıla rağmen hâlâ hafızaları süslüyor; bu topraklarda neyi kaybettiğimizi kulaklarımıza fısıldıyor. Hele onun için hayatını adadığı Fenerbahçe taraftarının, Galatasaray derbisi öncesinde layıkıyla bir saygı duruşu yapamaması gözlerimizi yaşartıyor. Dünyanın dörtbir köşesinde benzer durumlarda onbinler adeta nefeslerini tutarken, biz bunu başaramıyoruz ya, neyse.

    Yine de onun ardından, her renge gönül verenlerin gözyaşı döküyor olması, bizlere bir şey anlatıyor olsa gerek. Bir devir kapandı; zira o hepimizin Can’ıydı!

    Can-Metin kardeşliği Can Bartu ve Metin Oktay’ın 1969’daki jübilede forma değişmesi, Türk spor tarihine altın harflerle kazınmıştı.
  • İleri görüşlü ekonomi tarihçisi

    İleri görüşlü ekonomi tarihçisi

    Andre Gunder Frank’la 1990’daki “İpek Yolu seferi”nde tanışmıştım. Orta Asya tarihinin hep çevre halklar çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu bölgeye dünyanın kara deliği muamelesi yapıldığını vurguluyordu. Ekonominin ancak tarih çerçevesinde anlaşılacağıni savunan bir düşünürün bakışaçısı. 

    Ankara’da ODTÜ İdari İlimler Fakültesi koridorlarında yeni fikirler ve yeni isimlerin uçuştuğu günlerdi; Immanuel Wallerstein, Andre Gunder Frank gibi düşünürlerin fikirleri tartışılıyordu. Ben daha buradaki bölümlerle yeni tanışıyordum ve bu isimler benim gibi Orta Asya ile tarih ve filoloji eğitiminden gelen birisi için çok yabancı idi. Doktora sonrasında ABD’de bulunduğum sırada Wallerstein’in adını duymuştum; eskiden Afrika tarihi ile uğraşan bir kişinin birden yaygın bir şekilde ilgi gören “dünya sistemi” görüşünü ortaya atması konuşuluyordu. 

    O sıralarda aslında hepimiz kendimize dünya tarihi içinde bir yer arıyorduk. Bu görüşler içinde Osmanlı Devleti ve tarihi yerini bulmuş ise de, Orta Asya tarihi bütün bu görüşler içinde hâlâ simidin ortası gibi bomboştu. Ben de “acaba bu teoriler arasında Orta Asya tarihine yer verenler var mı” diye her yeni duyduğum görüşle ilgilenir hale gelmiştim. Zamanla Wallerstein’ın görüşleri Janet Abu-Lughod tarafından geliştirilecekti. Abu-Lughod Amerika’nın keşfi ile başlayan Wallerstein dünya sistemi yerine, bunu 13. yüzyıl başında Çinggis Han imparatorluğu ile başlatıyor, Avrupa Hegemonyasının Öncesi adlı eseri heyecanlı tartışmalara sebebiyet veriyordu. Andre Gunder Frank’ın adını ve görüşlerini de bu çerçevede tekrar duyacaktım. 

    Aslında “bağımlılık teorisi” fikrinin öncülerinden olan A. G. Frank ile UNESCO’nun 1990’da düzenlediği “İpek Yolu seferi”nde tanışmıştım. Kendisinin çalışmalarından ODTÜ’de heyecanla bahsedildiğini söyleyince şaşırmıştı, haberi yoktu. Bu seyahati düzenleyen Senegalli Doudou Dienne, uzmanlar yanında Batılı aydınları da davet etmişti. A. G. Frank ve Avrupa merkezli teorilere karşı çıkan Samir Amin yakın dost idiler; ikisi bazen beni de yanlarına alarak gelecek ile ilgili düşüncelerini tartışırlardı. Hatta bir keresinde Taklamakan çölünden geçerken nasıl olduysa bir jeep ayarlamışlar ve çölün ortasında heyecanla altyapı- üstyapı tartışmalarına girişmişlerdi. 

    Bu tartışmalarda A. G. Frank dünya tarihinin aslında ticaretin tarihi olduğunu söylerdi. Ona göre dünya ve özellikle Asya tarihini ticaret açısından anlamak için en iyi benzetme üstü bilyelerle dolu bir tepsi idi; bir bilyenin yerinden oynaması ve oynatılması diğer bilyeleri de etkiliyordu. Onun için tarihe bütüncül bir yaklaşımla bakmak gerekiyordu. Frank bu çerçevede “Dünya Tarihinin 5000 Yılı” adlı bir makale yazmıştı. Aynı sebepten dolayı da dünya tarihinin 1492’den veya 13. yüzyılda başlatılmasına karşı idi. Onun görüşüne göre bir süredir dünya ticaret merkezleri Batı’ya doğru kayıyordu. Çinggis Han imparatorluğu döneminde ticaretin merkezi başkent Karakurum iken, özellikle kürk ticaretinin gelişmesi ile 16.-17. yüzyıllarda Moskova’ya, oradan da Londra’ya kaymıştı. Artık kürk ticaretinden değil de merkantilizmin gereği borsadan sözediliyordu. Londra’dan sonra New York’a kayan merkez, 1990’larda artık Pasifik sahillerinde konuşlanmaya başlamıştı. Bildiğimiz gibi Japonya-Kore-Çin ekseninde bu bölgenin “Doğu Asya kaplanları” şeklinde anılmaya başlaması da o yıllara rastlar. 

    A.G. Frank’ın görüşüne göre Orta Asya merkezli yeni bir sistem gelişecekti. Kendisi 1990’daki bu İpek Yolu seyahati boyunca çok soru sordu; bu konudaki literatür konusunda bilgi aldı ve seyahatin ardından hemen Orta Asya’nın Merkezîliği (Centrality of Central Asia) adlı bir kitap yayımladı (1992). Daha kitabın kapağından itibaren, Orta Asya tarihinin hep çevre halklar çerçevesinde değerlendirildiğini ve bu bölgeye dünyanın kara deliği muamelesi yapıldığını vurguluyordu. Ayrıca eserde çevre kültür ve medeniyetlerin Orta Asya halkları ile karşılıklı alışveriş çerçevesinde oluştuğu fikri hâkimdi. 

    Türkiye’ye döndükten sonra çevreme A. G. Frank’ın Orta Asya ve dünya ticaret tarihi ile ilgili fikirlerini aktardığım zaman hiç de olumlu tepkiler almamış, hatta bu “farklı” fikirlerin onun yaşlanmasına hamledildiğini görmüştüm. 2005’te vefat eden bu ileri görüşlü ekonomi tarihçisi bugünkü “Kuşak ve Yol İnsiyatifi”ni yaşamış olsaydı, Kazakistan-Çin sınırının iki tarafında Khorgos ve Khorgas adlarıyla yer alan, yoktan varedildikleri düşünülen yeni merkezler ve bunların arasındaki işlek serbest ticaret bölgesi hakkında yazılan yazıların (Çin Çölün ortasını dünya ekonomisinin merkezi haline getirebilir mi? NYT 29.1.2019) bu yolların geçmişi hakkında da bilgi vermeleri gerektiğini söylerdi. Ekonominin tarih çerçevesinde anlaşılacağı görüşünde idi. Kendisi daha sonra Re-Orient (1998) kitabıyla bunu başarmak istemişti. 

  • Tarihe adanmış bir ömür

    Tarihe adanmış bir ömür

    Ömrünü Türkiye tarihini ve toplumunu anlamaya adayan Kemal Karpat’ın eserlerine yansıyan geniş bakış açısı, ideolojik karşıtlıklara hapsolmuş Türk tarih yazımında her zaman özel bir yer taşıyacak.

    Uzun yıllar New York, Wisconsin, Johns Hopkins, Princeton gibi seçkin Amerikan üniversitelerinde ve ODTÜ, Boğaziçi, Şehir Üniversitesi dahil olmak üzere çeşitli Türk üniversitelerinde dersler veren ünlü tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat’ı 20 Şubat’ta kaybettik. Türkiye’de sosyal bilimler deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan Karpat’ın, sadece tarih alanında değil edebiyat, sosyoloji sahasında da çalışmaları vardı.

    Akademinin seçkin çevrelerince kabul gören eserleri, özellikle Osmanlı ve Türkiye tarihi alanındaki ufuk açıcı çalışmaları, öğrenmeye olan büyük tutkusu onu ülkenin en saygın tarihçilerinden biri haline getirdi.

    Üniversiteden hocalığa, hayatının büyük bir kısmını Osmanlıları ve modern Türkiye’yi incelemekle geçiren Kemal Karpat, 2004’te İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan Osmanlı Geçmişi ve Bugünün Türkiye’si adlı kitabına yazdığı önsözde, “Osmanlı’yla Cumhuriyet arasında bir kopukluk olmadığından ancak bir siyasî rejim kopukluğunun varlığından” bahseder. Ona göre, toplum ve kültür devam etmiştir. Eserlerinde Osmanlı dönemi ile cumhuriyet dönemi arasında var olduğu söylenen kesin kopuş fikrini çürütür. En önemli eserim dediği İslâm’ın Siyasallaşması kitabındaysa, kendi ifadesiyle “Osmanlı Devleti’nin son devirlerinde kimlik, devlet, toplum ve dinin tekrar yapılanmasını” titizlikle inceler.

    Temel ideolojisinin “insan sevgisi” olduğunu ve bütün işlerinde başlangıç noktasını sevginin oluşturduğunu ifade eden tarihçi, meslek seçimindeki maksadını ise bir röportajında “benim ömür boyu yaptığım Türkiye toplumunu anlamak ve onu anlatmaktır” sözleriyle açıklamıştı. Romanya’da dünyaya gelen Karpat, ahireti dünyayla birleştiren bir yaşam felsefesi olarak tanımladığı “dünyevi İslâm inancı”na sahip olduğunu söylüyordu. Romanya’da azınlıktı, Türkiye’ye dönünce muhacir oldu. Eğitimi için gittiği ABD’de göçmen oldu. Gerek yaşadığı kimliksel açmazlar gerekse kültürel mirası ile aldığı Batılı eğitimin zıtlığı, belki de onun geçmiş ve gelecek arasında kurduğu tarihsel köprünün temel taşlarını oluşturuyordu. Onun bu duruşu ve eserlerine yansıyan geniş açı, ideolojik karşıtlıklara hapsolmuş Türk tarih yazımında her zaman özel bir yer taşıyacak.

    Anlamak ve anlatmak Ünlü tarihçi insan sevgisinin temel ideolojisi olduğunu belirtmiş ve “benim yaptığım Türkiye toplumunu anlamak ve onu anlatmaktır” demişti. 
  • Mahallemizin ablası oldu sinemadan bize ayna tuttu

    Mahallemizin ablası oldu sinemadan bize ayna tuttu

    Türkiye, Ocak sonunda beyazperdeden gönlümüze taht kuran Ayşen Gruda’ya veda etti. Yeşilçam’ın önde gelen oyuncularından Gruda, hem sıradışı hem de popüler olabilmiş nadir sanatçılardan biriydi. Sadece “geri zekalının” kısaltılmışı anlamındaki “gerzek” kelimesini yaratmakla kalmadı, bize bizi göstererek bir dönemin sosyal ilişkilerine ışık tuttu.

    Türk tiyatro ve sinemasının kendine has bir ismiydi Ayşen Gruda. En büyüklerdendi. 1945’te doğduğu, tiyatro oyunculuğuna liseyi bırakıp başladığı çokça yazılıp çizildi 23 Ocak’taki ölümünden sonra. Lise 2. sınıftaydı. Kara tren makinisti babası öldüğünde para kazanması gerekti ve öyle atladı sahneye. Yıllar sonra söylediği “her şey ihtiyaçtan olur” sözünü doğruluyordu bu. Ablası Ayten Erman, Avni Dilligil’in tiyatrosunda sahneye çıkıyordu. Ayşen’den sonra küçük kardeşi Ayben de tiyatrocu olacaktı. Yeşilköy’deki Ermeni komşularının ve büyüklerinin taklidini yaparken, yeteneğinin ailesi tarafından keşfedildiği kendi anlatımıydı. Mesleğine başladığı Tevhid Bilge Tiyatrosu’nda turnelere çıktı, bir süre İstanbul ve Ankara’da çeşitli tiyatro oyunlarında rol aldı. 

    “Nahide Şerbet” karakteriyle 1970’lerde artık bir televizyon yıldızıydı. Türk halkının hayatına bu isimle girdi, en önemli kadın komedyenlerden biri oldu. Ün kazandığında evliydi; Yılmaz Gruda ile 1976’da boşansalar da soyadını bırakmadı. “Geri zekalı”nın kısaltılmışı anlamındaki “gerzek” kelimesiyle Türk argosuna kazandıran Ayşen Gruda’nın kavram üreten tarafı da eksik değildi. 

    Beyazperdede ilk rol – 1974 Ayşen Gruda’nın beyazperdedeki ilk rolü, dönemin mega projesi “Hababam Sınıfı” filminde yaklaşık 5 dakika süren bilgi yarışması sunucusu rolüydü. 

    Sinema dünyasına, dönemin mega projesi “Hababam Sınıfı” ile ayak bastı. İlk filmdeki rolü yaklaşık beş dakikaydı. Filmin afişinde yer almıyordu; künyede adı bazen yoktu bazen de en son sıralarda geçiyordu. Serinin bu ilk filminde okullararası bilgi yarışması sunucusuydu. Üç yıl sonra dördüncü filmde bu kez okula gelen kız öğrenci olarak ana karakterlerden biriydi. Böylece Arzu Film, kuruluşundan 10 yıl sonra kadrosuna sıradışı bir kadın oyuncu katmış oluyordu. Ayşen Gruda, yönetmen Ertem Eğilmez’in akıllı, çalışkan ve disiplinli oluşunu hep övdü fakat yarım asır emek verdiği oyunculukta “hak ettiği parayı kazanamadığını” da söylemekten çekinmedi. 

    Ayşen Gruda’nın filmografisinde, Neşeli Günler, Hanzo, Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Çöpçüler Kralı, Şaban Oğlu Şaban, Bizim Aile, Çiçek Abbas, Şekerpare gibi Türk sinemasının klasik haline gelmiş örnekleri vardır. Daha pekçok filmde rol almıştır. Orijinal saç rengi kızıla yakın bir turuncu; gözleri yeşil, elleri narin, teni beyaz, fiziği düzgündü. Fakat ne hikmetse Ayşen Gruda “güzel” değildir. Yeteneği, emeği ve şüphesiz tiyatro/kamera oyunculuğuna olan tutkusuyla bu müstesna durumu müthiş bir avantaja çevirmiş, büyük bir estetik yakalamıştır. 

    57 yıl aralıksız

    1962’de başladığı sahne hayatına aralıksız devam eden Ayşen Gruda, oyunculuğundaki kaliteyi, alanında dünyadaki gelişmeleri yakından izlemekle yakalamıştı. 

    1977’de edindiği “Domates güzeli” lakabıyla arası pek iyi olmamış; bunu kullananlara “Ben ondan sonra bir sürü şey yaptım, siz hâlâ orada mısınız?” dercesine bakmıştır. Oyunculukta durmaksızın emek sarfetmek gerektiğini anlamış; yaldızlı kariyeri boyunca sürekli okumuş, izlemiş, dinlemiş; hem ülkedeki hem dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmiştir. 

    Usta sanatçı, bir röportajda kendisine yöneltilen “Sahip olduğunuz şöhreti ve ilgiyi kaybetme korkusu var mı?” sorusuna, “Biliyorum ki bu halk beni nasıl gömeceğine kendi karar verecek. Vasiyete gerek yok. Onlar bilir beni nasıl gömeceklerini. O gün gelene kadar da benden sevgi ve ilgilerini esirgemeyeceklerini hissediyorum” cevabını vermişti. Sanatçının cenazesine katılan ünlülerle bir kısım vatandaş arasında fotoğraf çektirme tartışması çıksa da, Ayşen Gruda, yattığı yerden gülümseyerek ve hafif küçümseyerek bakıyor olmalı. 

    Ayşen Gruda ile Röportaj (Ocak 2018)

    ‘Sen biraz gazetecilik öğren!’

    Ayşen Gruda ile 26 Ocak 2018’de Münir Özkul’un ölümü üzerine telefonda bir röportaj yapmış, ondan Özkul hakkında birkaç söz duymak istemiştik. Yaptığımız kısa konuşmayı dergide yayımlamamış, onun yerine Seçkin Selvi’nin yazısını kullanmıştık. Yayımlanmayan bu röportajda, Ayşen Gruda’nın gazeteci Mehmet Çalışkan’a 1998’de söylediği meşhur “Sen benimle röportaj yapacak seviyede misin?” sözünü hatırlatan pek çok ifade bulunmaktaydı. Büyük kısmı bir “fırça” salvosu şeklinde geçen söyleşinin bir bölümü şöyleydi: 

    Ayşen Hanım, merhaba. Ben #tarih’ten arıyorum sizi, adım Hasan. 

    Evet. 

    Biraz önce menajerinizden randevu aldım, onunla görüştüm, bugün arayabileceğimizi söyledi. Onun için rahatsız ettim. 

    Neden bu kadar ısrarcısınız? 

    Çünkü Münir Özkul’la ilgili dergimizde… 

    Neden ben? Benden ne bekliyorsunuz? İlla benim mi bir şey söylemem gerekiyor? 

    Tabii, sizin söylemeniz daha makbul olur, mümkünse tabii. 

    Ben bu konuda bir otorite değilim. Fazla tanıdığımı da söyleyemeyeceğim; ancak setten tanıyorum. Ama çok yetenekliydi. Başka yerde doğsa herhalde beş tane falan Oscar almıştı. 

    Evet, muhtemelen. Türkiye’de de çok fazla ödülü var. 

    E, bak ne güzel. Senin de bildiklerin var işte. Yaz onları. 

    Sizden duymak daha iyi olur Ayşen Hanım. 

    Niye? Niye? Niye oğlum? Niye? Ne münasebet? 

    Çünkü siz onu yakından tanıyorsunuz… 

    Yakından tanımıyorum diyorum. Bak sen beni dinlersen… Yakından tanımıyorum. 

    Doğru, haklısınız belki de ama… 

    Evine gitmişliğim yok, bilmiyorum. Yaşam tarzını bilmiyorum. Hiçbir şeyini bilmiyorum. Sadece sette gördüğüm bir insandı. Orada da işini mükemmel yapıyor idi! Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın. 

    Haklısınız. Set hayatı ve tiyatro hayatında… 

    Ben set hayatını asla kimseye anlatmam. Tiyatro hayatını da kulisi de anlatmam. Oraları benim mutfağım. Oralara kimse giremez. Ne anlatacağım? 

    Peki sizin bir anınız… 

    Hep aynı şeyler. Münir Özkul’la birlikte sette olmak yeteri kadar anıdır. Tamam? 

    Tamam. Bir şey daha sorayım lütfen. Siz geçen görüşmemizde “oyuncular filmlerden telif haklarını alabilecek mi, merak ediyorum” demiştiniz. 

    E, onlara bakarsınız. Koca tarih dergisisiniz. Kim alıyor, kim alamıyor, alan var mı? Azıcık da onlara siz bakarsınız. Bunlar benim söyleyeceğim şeyler değil. Ne yapacağınızı siz daha iyi bilirsiniz. 

    Peki. Son bir not almak istersem eğer ne dersiniz? Hastalığından ya da öncesinden… Söylemek istediğiniz son bir şey daha var mıdır? 

    – Ben böyle goygoyculuktan hiç hazzetmem. Onu hep filmlerindeki gibi hatırlasınlar isterim. Niye hastalığından bahsedeyim. Onun tiplemelerine baksın halk; Kel Mahmut’a, baba tiplemelerine baksın… Her anlamda bu tür bir insan olmak gerektiğini zaten göreceklerdir. 

    – Ayşen Hanım, Münir Özkul’un ilk yıllarından beri… 

    – Deminden beri ne söylüyorum ben? Sen dinlemiyorsun galiba! 

    – Hayır dinliyorum ama, tekrar soruyorum. 

    – Niye? 

    – Çünkü işim bu, gazeteciyim. 

    – Gazeteci dört soru mu soracak, beş soru mu soracak onları yazar; tekrar tekrar aynı sorular sorulmaz. Aynı sorulara aynı cevaplar verilir. Böyle bir şey var mı? Ben ilk defa gazeteci görmüyorum. Sen biraz gazetecilik öğren. Ağabeylerinin yanında, ustaların yanında çalış, gazeteciliğin ne olduğunu öğren. Tamam mı oğlum? 

    – Tamam, olur. Teşekkür ederim. 

    – İyi günler. Hoşçakal. 

    – Sağolun. Görüşmek üzere.