Kategori: Ardından

  • Sanat uzun hayat kısa

    Sanat uzun hayat kısa

    Bugün yeryüzünün her köşesinde, basketbolu tutkuyla seven, oynayan, izleyen milyonlar var. Önemli bir kısmının, Kobe’ye hayranlık duyarak bu güzel oyuna kapıldığı aşikar… Bu durumda onu sadece bir sporcu, bir basketbol yıldızı olarak görmek haksızlık. Aynı zamanda bir sanatçıydı Kobe Bryant ve unutulmayacak.

    Ne yazılır 41 yaşında ölüp giden dünyaca ünlü bir basketbol yıldızının ardından?

    Şampiyonlukları, unutulmaz maçları, rekorları ve aldığı ödüller mi sıralanır?

    Yalnızca ülkesi Amerika’da değil, adını kendisine armağan etmiş Asya’da, çocukluğunu geçirdiği Avrupa’da da milyonlarca hayranı olan, iki kez olimpiyat kürsüsünün tepesine çıkmış uluslararası bir şampiyon olduğu mu söylenir?

    O lanet kazadan yalnızca saatler önce sosyal medyadaki son paylaşımında “gelmiş geçmiş en büyük skorerler” listesinde kendisini geçen LeBron James’i kutlamış olduğu mu hatırlatılır?

    LeBron’un, onun rekorunu kırdığı gece ayakkabılarına “Mamba4Life” ve “KB 8/24” yazarak ustasına selam durduğu mu vurgulanır?

    Yoksa ne kadar iyi bir baba olduğundan ve ne yazık ki, dört kızından üçünü yetim bırakırken, birini kendisiyle birlikte o sonsuz yolculuğa çıkardığından mı sözedilir?

    “Kobe Bryant ölmüş” cümlesini duyduğunuz ve muhtemelen yüreğinizin ezildiği andan bu yana saydıklarımı yapan, büyük sporcuya saygı duruşunda bulunan sayısız sayfa ve ekran görüntüsü geçti gözlerinizin önünden… Eklenecek fazla bir şey yok. Elimden gelen tek şey, sizi 1999 yazına, Berlin’e götürmek olabilir. Orada, Adidas’ın Avrupalı genç yetenekler için düzenlediği birkaç günlük kampın Kerim Abdülcabbar’la birlikte onur konuğuydu Kobe Bryant… Henüz 21 yaşında, yolun başındaydı. Michael Jordan’ın tahtını sallamaya başladığı konuşuluyordu.

    Olağanüstü bir yetenek

    Olağanüstü yetenekleri ve müthiş rekabet duygusuyla yakın gelecekte kupaları kucaklayacağından herkes emindi -öyle de oldu. Kampı izleyen gazeteciler, 8-10 kişilik gruplar halinde NBA’den gelen elçilerle iki farklı odada buluşturuluyor, yarım saati geçmeyen bir zaman diliminde mümkün mertebe samimi bir ortamda soru-cevap seansı yapılıyordu. Kobe ile yüzyüze konuşabildiğim, ona dokunma mesafesi kadar yakın olabildiğim tek ortam budur.

    O gün onun İtalyancayı ana dili gibi konuşabildiğine, hatta bazı İspanyol gazetecilerin sorularına da onların dilinde cevap verebildiğine şaşırarak tanık olmuştum. Üst düzey akademisyenlerine bile yabancı dil kazandırmada yetersiz kalan Amerikan eğitim sisteminin biraz dışına düşmeyi fırsata çevirmişti. Babasının profesyonel basketbol yaşamı sayesinde Avrupa’da geçirmiş olduğu yılları iyi değerlendiren keskin bir zeka, sonsuz bir merak ve geniş bir bakışaçısı ile donanmış olduğu belliydi.

    Bugün yeryüzünün her köşesinde, basketbolu tutkuyla seven, oynayan, izleyen milyonlar var. Önemli bir kısmının, Kobe’ye hayranlık duyarak bu güzel oyuna kapıldığı aşikar… Onu sadece bir sporcu, bir basketbol yıldızı olarak görmek haksızlık. Aynı zamanda bir sanatçı…

    Kobe’nin NBA parkelerinde geçirdiği 20 yılda insan bedeninin sınırlarını zorlayarak, fizik kurallarına isyan bayrağı açarak ve hepimizin ağzını açık bırakarak yaratmış olduğu sahnelerin bir Van Gogh tablosundan, bir Pavarotti aryasından, bir Nureyev performansından ne farkı vardı? O bir sanatçı değil miydi?

    İsmi şu fani dünya üzerinde geçirdiği 41 yılın çok ötesine uzanacak, kuşaklar boyu saygıyla anılacak ve ölümsüzlük katına yükselecek bir sanatçı…

  • Bilim tarihini yazdı; ilkti, Türktü, kadındı

    Bilim tarihini yazdı; ilkti, Türktü, kadındı

    Türkiye’nin ve çok büyük ihtimalle dünyanın ilk kadın bilim tarihçisi Prof. Dr. Sevim Tekeli, Aralık ayında sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. Türkiye’de bilim tarihinin gelişmesi ve kurumsallaşmasında çok önemli katkıları bulunan Tekeli, özellikle Osmanlıların astronomi alanındaki çalışmalarını literatüre kazandırmıştı.

    Türkiye’de akademik anlamda bir bilim tarihi disiplininin oluşması, 1955’te Aydın Sayılı’nın Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Bilim Tarihi Kürsüsü’nü kurmasıyla başlamıştı. Türkiye’nin ve belki de dünyanın ilk kadın bilim tarihçisi olarak bilinen Sevim Tekeli bu taze kürsünün ilk asistanlarındandı. 1991’de aynı kürsüden emekli olana kadar da burada çalışmıştı.

    Akademik hayatı boyunca matematik, coğrafya ve teknoloji tarihi gibi çok çeşitli konuda çalışsa da Tekeli’nin asıl büyük mirası astronomi alanında oluştu. 1959’da tamamladığı doktora tezinde, 1575’te kurulan İstanbul Rasathanesi’nde Takiyüddin tarafından kullanılan gözlem araçlarını Meraga Rasathanesi’nde Nasîrüddin ve Uranienborg Rasathanesi’nde Tycho Brahe tarafından kullanılanlarla kıyaslayarak, bu dönemde Osmanlı astronomisinin dünyayla boy ölçüşecek durumda olduğunu göstermişti. 1960 ve 1967’de yayımladığı iki makale sayesinde ise o zamana dek basit bir astrolog olarak tanınan Takiyüddin’in ismi, 16. yüzyılın en önemli astronomlarından biri olarak literatüre girmişti.

    Öncü

    Sevim Tekeli bilim ve teknoloji tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla bu alanı bir disiplin hâline getirmişti.

    Ayrıca Takiyüddin’in Güneş parametrelerinin tespit edilmesine yönelik astronomik hesapları, trigonometri çalışmaları ve mekanik saat tarihindeki özel yeri de Tekeli sayesinde günışığına çıkacaktı. 1975’te kaleme aldığı Modern Bilimin Doğuşunda Bizans’ın Etkisi adlı eserinde, Rönesans’ın İstanbul’un fethinden sonra Batı’ya giden Rum biliminsanlarının eseri olduğu tezini sorguladı ve sadece Batılı kaynakları kullanarak bu tezin abartılı olduğunu, Müslüman biliminsanlarının da bu konuda önemli etkisi olduğunu ortaya koydu.

    Astronomi haricinde, 13. yüzyılın ünlü mühendisi Cezerî’nin eserlerini Arapçadan tercüme ederek, teknoloji tarihi çalışmaları alanına da önemli katkı sağladı. Alanda yazılmış ilk Türkçe kitap olan Bilim Tarihine Giriş kitabının yazarları arasındaydı. Üniversitelerde kaynak kitap olarak kullanılan bu eserin yanısıra liseler için de Felsefeye Giriş ve Bilim Tarihi kitaplarını hazırladı.

    Tekeli, vefatının ardından mezun olduğu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde düzenlenen bir törenle uğurlandı.

  • Bir ilham perisinden çok daha fazlasıydı

    Bir ilham perisinden çok daha fazlasıydı

    Fransız Yeni Dalga akımının en büyük yönetmenlerinden Jean-Luc Godard’ın meşhur filmleri, adeta ona yazılmış birer aşk mektubu… Yine de oyuncu, şarkıcı, yönetmen ve yazar Anna Karina’yı bir dehanın arkasındaki ilham perisi, kameranın sevdiği güzel bir yüz, içi boş, cansız bir ikon olarak görmek haksızlık olur.

    Kendisi “Godard’ın ilham perisi” olarak anılmaktan gurur duyduğunu söylese de oyunculuğuyla olduğu kadar, şarkıcılığı, yönetmenliği ve yazarlığıyla da Yeni Dalga’nın merkezinde yer alıyordu Anna Karina. Danimarka’da çocukluğunun dört yılını koruyucu ailelerle birlikte geçirmiş, 17 yaşında otostopla Paris’e gelmişti. Filmler onun kurtuluşu oldu. Fransızcayı kendi kendine filmlerden öğrendi; kilisenin rahibine kalacak bir yer için yalvardığı günlerden 60’ların en meşhur yüzlerinden biri haline gelmesi filmler sayesindeydi; yaptığı dört evliliğe rağmen hayatının aşkı olarak kalan Godard’la onu filmler tanıştırdı; mutsuz çocukluğunun, kalp kırıklıklarının ardından kendi sesini yine filmlerde buldu.

    Godard’ın 1960 yapımı ilk filmi “A Bout de Souffle”da (Serseri Âşıklar) küçük bir rolü (anlatılanlara göre çıplak olması gerektiği için) reddetmiş, aynı yıl içinde çekilen fakat yasaklandığı için 1963’e kadar gösterime girmeyen “Le Petit Soldat”da (Küçük Asker) oynadığı başrolle Godard’la ortaklığı başlamıştı. “Le Petit Soldat” yasaklandığı için seyircinin onu ilk defa beyazperdede görmesi ise 1961’de “Une femme est une femme”da (Kadın Kadındır) oynadığı çocuk isteyen, fakat sevgilisi tarafından reddedilince onun en yakın arkadaşına giden striptizci rolüyle olacaktı. Gerçek hayatta da Godard’la dört yıl süren evliliği (1961-1965) hamile olduğu için başlayacak; fakat bebeği daha doğmadan kaybedecekti.

    Yeni Dalga’nın en sıcak ortaklığı

    Jean-Luc Godard’ın 1962 yapımı “Vivre sa vie” (Hayatını Yaşamak) filmi, Anna Karina’nın yakın çekim sahneleriyle yönetmenin oyuncusuna olan tutkusunu da seyirciye geçiriyordu.

    Godard’la evliliğini bir kabus olarak tanımlıyor Karina. Godard’ın sigara almaya diye çıkıp, İsveç’te Bergman’la ya da ABD’de Faulkner’la buluşmaya gittiği; Karina’yı evde yalnız ve beş parasız halde bıraktığı bir evlilik… Bir süre akıl hastanesinde kalmasına yol açsa da hayatını kurtaranın da yine Godard’ın yönettiği “Bande à Part”da (Çete) oynadığı rol olduğunu söylüyor ünlü aktris.

    Evlilikleriyle birlikte sanatsal ortaklıkları da 1965’te “Pierrot le Fou” (Çılgın Pierrot) ile son buluyor. Karina ise Godard sonrası Jacques Rivette, Luchino Visconti, Volker Schlöndorff ve Rainer Werner Fassbinder gibi yönetmenlerle çalışarak oyunculuk kariyerini ustalıkla inşa etmeye devam ediyor. Serge Gainsbourg’la “Sous le Soleil Exactement” ve “Roller Girl” gibi hit parçalara imza atıyor. 1973’te yazdığı, yönettiği, yapımcılığını ve başrolünü üstlendiği “Vivre Ensemble” ile kendi sınırlarını test ediyor. Artık ilgisini çeken rollerle karşılaşmadığı dönemde ise dört kitap yazıyor.

    14 Aralık 2019’da Paris’te 79 yaşındayken kansere yenik düşen Anna Karina, sanatın hemen her dalıyla dokunduğu binlerce hayatta yaşamaya devam ediyor.

  • Damarlarında aşk kalbinde tiyatro ateşi

    “Tiyatromuzda oyuncu var, iyi oyuncu var, büyük oyuncu var, bir de Yıldız Kenter var”. Öğrencisi büyükusta Genco Erkal, bu unutulmaz sanatçıyı anlatıyor.

    Ailesinden gizli konserva­tuvar sınavlarına girme sine; Rockefeller bur­suyla ABD’de ve İngiltere’de yeni oyunculuk tekniklerini öğren­mesine; bu tekniklerle binlerce öğrenci yetiştirmesine; 85 yaşına kadar yüzlerce karakteri ete-ke­miğe büründürmesine ve Türki­ye’de neredeyse çılgınlık olsa da bir özel tiyatroyu neredeyse 60 yıl ayakta tutmasına neden olan aşktan başka bir şey olamaz. Yıl­dız Kenter’i, yıllarca aynı sahneyi paylaştığı Genco Erkal’ın cenaze­sinde yaptığı konuşma ve bize ak­tardığı mesajıyla hatırlıyoruz:

    “Tiyatromuzda oyuncu var, iyi oyuncu var, büyük oyuncu var, bir de Yıldız Kenter var. Gelmiş geçmiş tüm oyuncularımızdan apayrı bir yeri olduğuna inanıyo­rum. Antik Yunan tragedyasın­dan çılgın bir İngiliz komedisine kadar her türde başarılı, Dani­marka kraliçesinden Egeli köylü kadına her kalıba aynı kolaylıkla girebilen başka bir oyuncu dü­şünemiyorum. Sahnede onu bir kez izleyen, ışığını, enerjisini asla unutmaz, onun tiryakisi olur.

    Kim derdi ki lise yıllarım­da vurulduğum oyuncuyla, üç yıl sonra “Çöl Faresi”nde karşı karşı­ya oynayacağım; o benim ustam, hocam, kahramanım olacak; ara­mızda ömür boyu süren bir dost­luk gelişecek. Birlikte çalışmaya başlayınca sahnedeki Yıldız Ken­ter büyüsünü içeriden çözmeye başladım. O başarının nasıl bir emek ürünü olduğunu gözlem­ledim. Böyle bir çalışma azmi az görülmüştür. Elinden kitap ya da oyun teksti düşmezdi. Sürekli oy­namakta olduğu ya da prova ettiği oyunu vapurda, uçakta, otobüs­te mırıl mırıl tekrarlar, değişik yorumlar dener ya da daha sonra sahneye koyacağı oyun metinleri araştırırdı. Bir dakika boş durdu­ğunu görmedim. Ne büyük disip­lin, işine, izleyicisine ne büyük saygı, özveri…

    Yönetmenliğine gelince, ne kadar başarılı bir hoca olduğu­nu görürdünüz. Uğraşır, didinir, bazen tatlı bazen sert, acımasız, oyuncusunun içindeki cevhe­ri bulur çıkarır, ona doğru yolu gösterir. Üç yıl yanında çalıştım, konservatuvar eğitimine bedel bir deneyim edindim, sonunda onun yönetmeni de oldum. Bu kı­ratta bir oyuncuyla çalışmak ne büyük keyif!

    Sayısız ödül


    91 yaşında hayata veda eden Yıldız Kenter, birçok ulusal ve uluslararası ödül sahibiydi.

    İzleyicileri ona aşkla bağlan­dı, çünkü onları hep derinden etkiledi. Sayısız oyuncu yetiştir­di. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör’le birlikte Kenter Tiyatrosu salonunu yoktan varet­tiler. 60 yıla yakın bir süre fırtına­lı denizlerde Kent Oyuncuları’nın kaptanı oldu. Ülkemizde bir özel tiyatroyu bunca yıl ayakta tutma­nın ne demek olduğunu iyi biliyo­rum. Onca emek, onca büyük ba­şarı… Sonunda yorgun düştü.

    Son zamanlarda tek derdi şu an içinde bulunduğumuz tiyatro salonuydu. Eğlenceli geçen tatlı sohbetlerimizde söz Kenter Ti­yatrosu’na gelince durgunlaşır, yüzü kararır, sıra “Ne olacak bu salonun hali?” sorusuna gelirdi. Onun huzur içinde uyumasını istiyorsak bu sorunun çözümü­ne katkıda bulunmalıyız. Kim el verecek bilinmez. Belediye mi, Kültür Bakanlığı mı, özel bir ku­ruluş mu? Kim sahiplenirse sa­hiplensin, onun mirası olan bu tarihî salon ona yakışan şekilde düzenlenmeli; yaşayan bir mü­ze olan Kenter Tiyatrosu, İstan­bul’un kültür yaşamındaki yerini korumalıdır.

    Özlediğim Kenter Tiyatrosu şöyle: Girişte afişler, fotoğraflar… Her gece başka bir oyunun sergi­lendiği dinamik bir salon. Oyun­larda ağırlıklı olarak Yıldız Ken­ter’in öğrencisi olan ünlü isim­ler. İçeri giriyoruz; fuayede Kent Oyuncuları’nın eski oyunların­dan fotoğraflar, afişler, kostümler ve aksesuarlar. Bir köşedeki ek­randa geçmiş oyunların filmleri dönüyor. Kulisteki Yıldız ve Müş­fik Kenter’in soyunma odaları müze biçiminde düzenlenmiş. Anılar, belgeler, ödüller, peruk­lar, giysiler… Bütün bina tümüyle bir müze-tiyatroya dönüşmüş, zi­yaretçi kabul ediyor. Unutulmaz Yıldız Kenter’in evi yaşıyor…”.

  • İlkleri ve ilkeleriyle Türk siyasetinin hocası

    İlkleri ve ilkeleriyle Türk siyasetinin hocası

    61 Anayasası, dekanlığı,  dışişleri bakanlığı ve hukuk kitaplarıyla tarihi yapanlardan oldu. Türkiye’nin ilk siyasal bilgiler doktoru, Af Örgütü’nün Avrupa dışından ilk üyesi ve Nobel Barış Ödülü konuşmacısı… Kıbrıs’tan özelleştirmelere, ilkelerinden asla taviz vermeyen tavrıyla Türk siyaset tarihinde iz bırakan Prof. Dr. Mümtaz Soysal…

    Mümtaz Soysal “üç çetenin mensubuyum” diye anlatıyordu kendisini: Galatasaray çetesi, Mülkiye çetesi ve Beşiktaş çetesi… Bir de “adam olmak” için reçetesi vardı, yine üçünü de tutturduğu: Hapse girmek, askere gitmek, parasız yatılı okumak… Yatılı okuduğu Galatasaray Lisesi’ni her sene iftihar listesine girerek 1949’da bitirmiş; hariciyeci olmak hevesiyle başladığı Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin daha ilk senesinde hocaları tarafından akademisyen olmaya ikna edilmişti. 1963’te, o zamanlar yeni açılan siyasal bilgiler doktora programının ilk mezunu oldu; ardından 1969’da profesörlük ve 1971’de de aynı fakültede dekanlık geldi.  

    Türkiye’nin en özgürlükçü anayasası olarak bilinen 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’e, İsmet İnönü’nün altı kişilik kontenjanından girdiğinde henüz doçent bile olmamıştı. Ardından gelen Anayasa komisyonu ve Anayasa’nın yapılış şeklini Yön dergisinin ilk sayılarında bir yazı dizisi halinde anlatmış; bu anayasayı devrimleri ekonomik açıdan rayına oturtacak belge olarak tanımlamıştı. 

    Suikast girişimi 

    90 yaşında hayata gözlerini yuman Prof. Dr. Mümtaz Soysal, 1971’de bir suikast girişiminden kılpayı kurtulmuştu. Bir gün sonra evinde patlayan bombayı “Dün akşam deplasmandaydım; kaçırdılar” diye gülerek anlatmıştı. 

    15 Ekim 1961’de gerçekleştirilen genel seçimlerin sonucunda CHP ve Adalet Partisi birbirlerine çok yakın oy alarak bir koalisyon hükümeti kurmuştu. Mümtaz Soysal’ın Doğan Avcıoğlu ve Cemal Reşit Eyüboğlu’yla birlikte kurduğu Yön dergisi de Anayasa’yı yapanların seçim sonuçları karşısında duydukları hayalkırıklığı ve halkın yön arayışına cevap olma iddiasıyla çıkmıştı. 20 Aralık 1961’den 30 Haziran 1967’e kadar yayın hayatına devam eden dergi, tekrar tekrar yeni baskı yapan ve tamamen sosyalizme ayrılan 7. sayısından itibaren Soysal’ın deyimiyle sosyalizm tartışmalarının “karakolluk bir mesele” olmaktan çıkıp meşrulaşmasında önemli rol oynamıştı. Derginin son zamanlarında, Soysal ile Avcıoğlu’nun siyasi çizgisi ayrılmış; Soysal, Avcıoğlu’nun daha sonra çıkardığı Devrim’de ne kurucular ne yazarlar arasında yer almıştı.

    1971’de kimsenin istemediği Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanlığını kabul ettiğinde 12 Mart darbesi yaklaşıyordu. Darbeden altı gün sonra askerî bir ciple, öğrencilerinin ve meslektaşlarının protesto alkışları arasında gözaltına alınan Soysal, bu dönemde “Güzel Huzursuzluk” başlıklı bir makale kaleme almıştı. 30 günlük gözaltı süresinin son gününde, kendisini akademisyen olmaya teşvik eden hocası Turhan Fevzioğlu, Meclis kürsüsüne çıkıp bu yazıyı okumuş ve “Bu da mı suç değil” diye sormuştu. Ertesi gün birlikte tutuklandığı diğer aydınların bir kısmı bırakılırken Soysal, yıllardır öğrencilerine okuttuğu Anayasaya Giriş kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 6 yıl 8 ay hapis cezası aldı ve 14 ayını geçireceği Mamak Cezaevi’ne doğru yola çıktı. 

    Bir ders kitabından dolayı hapse atılması, Uluslararası Af Örgütü’nün dikkatini çekmişti. 1974-78 arasında önce örgütün uluslararası yönetim kuruluna Avrupa dışından seçilen ilk üye, ardından başkan yardımcısı oldu. “Fikir Suçluları Yılı” ilan edilen 1977’de Af Örgütü adına Nobel Barış Ödülü’nü alan ve Oslo’da insan hakları manifestosu sayılabilecek bir konuşma yapan da Mümtaz Soysal’dan başkası değildi. Ardından 1978’de UNESCO’nun İnsan Hakları Eğitimi Ödülü’nü vermeye başladığı sene, ilk ödülü Türkiye’ye yine o getirdi.  

    Büyük ihtimalle uluslararası alanda kazandığı ün ve destek, onu 1980 darbesi sırasında hapse atılmaktan kurtardı; fakat 1978’den beri Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yaptığı Kıbrıs’a gittiğinde Ankara’dan gelen bir mesaj bekliyordu onu: “Soysal, görüşmelere girmeyecek”. Yerine getirilen isim de hiç yabancısı değildi. Turan Fevzioğlu, ölene kadar bu danışmanlık görevini sürdürecek, onun ardından Mümtaz Soysal, yeniden Rauf Denktaş’la çalışmaya devam edecekti. Kaleme aldığı Aklını Kıbrıs’la Bozmak adlı kitabının ismi, Soysal’ın Kıbrıs meselesindeki tavizsiz tutumunu ve meseleye atfettiği büyük önemi çok iyi özetliyor.

    Mümtaz Soysal, 1991 seçimlerinden önce Hikmet Çetin’in ısrarıyla fakülteden istifa ederek, meclise girdi ve 1994’te Dışişleri Bakanı oldu. Kıbrıs meselesinde ve yine çok önemli bulduğu özelleştirmeler konusunda olduğu gibi son dönemde getirdiği Türkiye Kürtleriyle Irak Türkmenleri arasında mübadele önerisiyle de çok tartışıldı; hem tepki hem de destek gördü. Fakat hem tepki gösterenler hem destekleyenler her dönemde ilkeli tavrından dolayı kendisine saygı duydular. Mümtaz Soysal, Türkiye siyaset tarihine, inandıklarından ödün vermeyen, hiçbir zaman “vuruşmadan çekilmeyen” tavizsiz tavrıyla adını yazdırdı. 

    Tarihin içinden geçen bir aydın

    Müstesna bir zekâya sahip; inandıkları konusunda inatçılık derecesinde kararlı; yoksulların ve emekçilerin dostu; gazete köşesinde çaplı analizlere imza atan başat bir aydın. Türkiye’nin yaklaşık 40 yıllık döneminde neredeyse her an etki yaratmış büyük bir kişilik.

    AHMET SOYSAL

    Ünlü Fransız sosyolog Maurice Duverger’nin “Ordu, bazen solcu bir politik güç olabilir” sözü, Türkiye’de 1960 dönemi aydınların temel bir görüşünü dile getiriyordu. Bu alıntı, öncelikle Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrim dönemine bir göndermeydi. 27 Mayıs’ın devamındaki süreçte, Yön yazarlarının “devrim”in gidişatıyla ilgili çekinceleri kendini duyurmakta gecikmeyecekti. Özellikle sonraki Demirel iktidarı, Mümtaz Soysal ve arkadaşları (ve bütün Türk solu) için büyük bir geri adım olarak algılanacaktı. 

    Bu dönemin sonlarına doğru 68 kuşağının ünlü devrimcilerinden bazıları Soysal’ın öğrencisi oldu. Gençlerin şiddete başvuran yeni mücadele yöntemleri ise onun onay vereceği yöntemler değildi. Türkiye’de artık belirgin bir biçimde, Atatürk’ün kurduğu Devlet’in ilkesel potansiyellerine dayanan bir devrim fikrini savunanlar ile sınıf savaşını bir gerilla hareketinin başarısına bağlayan gençlerin yolu ayrılıyordu. Soysal, 12 Mart cuntasının tutukladığı aydınların başında geldi. Solcu bir orduyu hayal eden aydınların bizzat ordunun kurbanı olmasının onlarda ne büyük bir hayalkırıklığı yarattığını tahmin etmek zor değil.

    Mümtaz Soysal, bundan sonra Ecevit-Erbakan koalisyonunun destekçisi olarak karşımıza çıkıyor. 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan itibaren, “sol bir ordu”nun ve sol aydınların önderliğinde gerçekleşecek, Atatürk Devrimi’nin sosyalist aşaması olarak tanımlanan bir devrim fikrinden; varolan devlet yapısıyla daha uzlaşma içinde hatta onun bizzat hizmetinde olan bir tutuma, kapitalizme bağlı emperyalist güçlerin Türkiye üzerindeki tasarımlarıyla mücadeleyi öne çıkaran bir tutuma geçecektir. ASALA’nın terör eylemleri karşısında, Orly davasında Türk tezlerini savunmasının, insan haklarının ayaklar altına alındığı 12 Eylül döneminin hemen sonrasına rastlaması, “ulusal” çıkar diye gördüğü konulara o dönem politik öncelik verdiğinin kanıtıdır. 

    90’lardaki Mümtaz Soysal, önce SHP’de sonra da DSP’de etkin bir kimlik ortaya koyacaktır. Emekçilerin yanında, özelleştirmelere karşı amansız mücadelesi onun geçmişten gelme liberalizm karşıtı sosyalist kimliğini sürdürdüğünü belli etmektedir. Dış politika konularında anti-emperyalist bir sol ulusalcılığın başat savunucularından biri olacaktır. Bu arada, o dönem, Anayasa’daki demokratikleştirme adımlarına en çok katkı veren politikacının o olduğu anımsanmalıdır.

    Hepsinden ayrı olarak onu tanıyanlar, politik kariyerinin farklı evrelerini izleyenler; kuşkusuz müstesna bir zekâya sahip; inandıkları konusunda inatçılık derecesinde kararlı; yoksulların ve emekçilerin dostu; gazete köşesinde çaplı analizlere imza atan başat bir aydınla ve bunun da ötesinde Türkiye’nin yaklaşık 40 yıllık döneminde neredeyse her an etki yaratmış büyük bir kişilikle karşılaştıklarının bilincinde olmuşlardır.

  • Bir ‘Kızıl’ darbeydi davullara vurulan…

    Bir ‘Kızıl’ darbeydi davullara vurulan…

    Efsane İngiliz davulcu Ginger Baker (Peter Edward Baker), delilik ve dahilik kuleleri arasına gerilmiş ipte yürüyen bir canbazdı. 2. Dünya Savaşı sırasında savaş trampetlerine doğdu, Afrika davullarını duydu ve dörtnala giden atlarla birlikte koştu. Türlerle sınırlanamayacak bütün müziklerin davul vuruşlarını bütün zamanlar için değiştirdi.

    Ginger Baker, 6 Ekim 2019’da, 80 yaşında hayatını kaybetti. Bir çok ajans “Dünyanın en iyi davulcusu öldü” diye geçti haberi. Tapınma tanımlamalarına temkinli yaklaşanlar bile, Baker’a “en iyi” denmesinden rahatsızlık duymadı.

    Hayranları için, delilik ve dahilik kuleleri arasına gerilmiş ipte yürüyen bir canbazdı o. Bagetleri eline aldığı ilk günden sonra caz, rock, hard rock, punk, metal ve türlerle sınırlanamayacak bütün müziklerin davul vuruşlarında Ginger Baker adı geçti. Rock davulunun kurucuları Keith Moon (The Who), John “Bonzo” Bonham (Led Zeppelin) ile Ginger Baker’dan oluşuyordu ve bu üçgenin dik açılı köşesinde onun adı vardı.

    1939’da Londra’da dünyaya gelen Peter Edward Baker’a saç rengi dolayısıyla “Ginger” (Kızıl) lakabı takıldı. Ömrü boyunca da, kendisi dahil herkes bu lakabı kullandı.

    15 yaşında bütün kişilik özelliklerini yansıtacağı enstrümanıyla tanıştı. Charlie Parker’ın efsanevi bir kadroyla 1953’te kaydettiği “The Quintet of the Year” albümünü ve efsane davulcu Max Roach’u dinledikten sonra kararını vermişti. Doğal bir yeteneği vardı ama bununla yetinmedi ve 1960’lı yıllarda dönemin önde gelen caz davulcularından olan Phil Seamen’dan ders aldı.

    1963’te Graham Bond Organisation’la özellikle İngiltere çapında şöhret kazandı. Ama onu dünya çapında bir yıldız yapacak buluşma 1966’da gerçekleşti. Gitarda Eric Clapton ve basta Jack Bruce ile kurduğu Cream, kısa süre içinde rock müzik tarihinin en önemli gruplarından biri oldu. Üç büyük müzisyenden ve üç zorlu karakterden oluşan grubun ömrü uzun sürmedi ne yazık ki. Özellikle Baker ve Bruce arasındaki kavgalar, 1968’de Cream’in sonunu getirdi. Grup sadece iki yıllık ömründe rock müziğin dinamiklerini değiştirmeyi başarmıştı. Bunda Ginger Baker’ın büyük payı vardı kuşkusuz.

    Tarihe geçen davul solosu Ginger Baker, Cream’in 1966 tarihli “Toad” parçasını çalarken… Bu performansı, rock müzik tarihindeki ilk davul sololarından.

    Tekniğinin köklerinde caz müziği vardı ve hızdan çok karmaşıklığa, kesintisiz aynı akan ritimden çok sürekli değişime önem veriyordu. Konserlerde 20 dakika süren soloları, melodik, öfkeli ve geveze stili kendisinden sonra gelecek çok sayıda davulcuyu etkisi altına almıştı bile.

    Cream’in dağılmasından sonra Ric Grech, Eric Clapton ve Steve Winwood ile kısa süreli Blind Faith denemesi ve kalabalık Air Force çıkartmasından sonra, Ginger Baker’ın Afrika yılları başladı. Aslında Afrika ritimlerine Phil Seamen’la çalıştığı yıllardan beri ilgisi vardı. Nijeryalı müzisyen ve aktivist Fela Kuti’yle çalışmaya başlamasıyla bu ilgi, yaşamının tamamını kapladı. Üstelik yeni bir tutku daha edinmişti: Atlar. Böylece savaş trampetlerinin ve Afrika davullarının yanına bir de dörtnala koşan atlar eklendi.

    1980 sonrası Ginger Baker için Afrika, İtalya, doğa, atlar, uyuşturucudan temizlenme çabası ve kısa süreli müzik çalışmalarıyla geçti. Bu çalışmalardan en önemlisi, Charlie Haden ve Bill Frisell ile kurduğu Ginger Baker Trio oldu. Grup 1994 ve 1996’da iki albüm yayınladı. 2005’te Cream bir dizi konser için tekrar buluştu. Baker, giderek bozulan sağlığı ve dinmeyen öfkesiyle hayatının son yıllarını Nijerya’daki evinde geçirdi.

    Rock müziğini değiştiren isimlerden biriydi. Ancak tümüyle bu müzikle anılmaktan rahatsız olurdu. Şimdi artık bu dehadan ve delilikten geriye olağanüstü kayıtlar kaldı. Ginger Baker’ın yeteneğini biraz olsun anlayabilmek için büyük caz davulcuları Elvin Jones, Art Blakey, Phil Seamen, Max Roach ve Tony Williams ile gerçekleştirdikleri “davul savaşları”ndan birini dinlemek/izlemek yeterli.

  • Yirminci yüzyılın son büyük devlet adamı

    Yirminci yüzyılın son büyük devlet adamı

    20. yüzyılın son 50 senesinde iz bırakan Jacques Chirac akla gelebilecek bütün siyasi görevleri ifa etmiş; 26 yaşında milletvekili, 34 yaşından itibaren defalarca bakan, iki kez cumhurbaşkanı, iki kez başbakan, üç dönem belediye başkanı, iki ayrı partinin kurucusu olmuştu. Muhafazakar dünya görüşüne rağmen sosyal adalet, eşitlik, hümanizm gibi temel değerlere sahip çıkan Chirac, ardında bıraktığı vicdanlı, samimi ve halkçı devlet adamı portresiyle hatırlanacak…

    Fransa’da anketlerde, Charles de Gaulle’den sonra en sevilen cumhurbaşkanı çıkan Jacques Chirac’ın politikadan çekilmesiyle bir dönem kapanmıştı. Vefatıyla o dönem artık tarih oldu.

    Belki de bütün bu başarısının sırrı Charles de Gaulle’ü örnek almasındaydı. Generalin geleneğini sürdürecek RPR’i (Ressemblement Pour la République/ Cumhuriyet İçin Birlik/ Ekim 1976) kurarken halka “Sizleri de Gaulle’un temel değerlerini savunmaya ve bunu Fransız emekçiliğinin özlemleriyle birleştirmeye davet ediyorum” demişti. Nitekim sosyal adalet, eşitlik ve hümanizm gibi değerlere sahip çıkarak “sosyal sağ”ın temsilcisi oldu.

    Chirac ezeli rakibi Mitterrand’dan daha fazla halkçı, daha fazla sosyal devletçi, yabancıları daha içtenlikle kucaklayan, hümanizmi daha fazla gelişmiş biriydi. Yabancılara sayıca daha az vatandaşlık dağıtsa da bunu rakibi gibi oy kaygısıyla hiç yapmamış ve de ayrıca gerçek sığınmacılara kucak açmaya hep özel özen göstermişti. Chirac Türkiye’yi sever, Kurtuluş Savaşı’na hayranlık duyardı. RPR’in Charles de Gaulle ve Atatürk karşılaştırmalı çok sayıda kolokyumuna gitmişimdir.

    AB üyeliği

    Chirac’ın gerçeği -verdiği görüntünün tersine- Avrupa Birliği’ne inanmamasıydı. Ülkesine finansal yarar sağlayacak tüm ihalelerde devletin başkanı değil, CEO’su gibi davranırdı. Bu devletçiliğinin bir parçasıydı. Döneminde ABD’de Reagan ve İngiltere’de Thatcher ile güçlenen ultra liberalizme karşıydı. Fransa’nın sosyal liberalizme odaklanması gerektiğine inanır, söyler ve uygulardı. Devlet yatırımlarıyla desteklenen bir ekonomi anlayışını benimsemişti.

    Türkiye’nin AB üyeliğine destek, Fransa’nın devlet politikasıdır. Bunu uygulamak da ülkesinin sadık askeri Chirac için bir şiar olmuştur. Ayrıca Chirac, şayet AB yaşayacak ve gelişecekse, Türkiye’nin bu birliğin içinde olmasının, Avrupa’nın çıkarları açısından gerekliliğini görebilen politikacılarındandı. Sosyalist Mitterrand devrinde AB ancak Gümrük Birliği’ne evet derken; Avrupa Birliği’ne resmen aday ülke ilan edilmemiz, tam üyelik müzakerelerinin karara bağlanması, müzakere tarihi verilmesi, katılım müzakerelerinin başlaması, tarama sürecinin 35 başlıkta açılması, Konsey’in Türkiye için yeni Katılım Ortaklığı Belgesi’ni kabul etmesi gibi dev adımlar Chirac zamanında ve başı çektiği destek grubu sayesinde oldu. 

    Chirac, Türkiye’nin “uzun ve zorlu” AB yolunda üstüne düşeni fazlasıyla yaptı. Nitekim Türkiye ile ilişkiler, Fransa hanesine ihalelerin kârlı yönetildiği bir dönem olarak geçti.

    Aynı Chirac ne düşündüyse, giderayak kariyeri boyunca izlediği destek politikasıyla taban tabana zıt bir şey yaptı ve Türkiye’nin AB üyeliğini, bütün koşullar tamamlandığı gün, Avrupa halklarının oyuna teslim etti! (Demokraside her zaman bir çıkış yolu bulunduğundan hiçbir karar “geri dönülmez” değildir. Yine de referandum kararının değişmesi için AB Anayasasında reform gerekmektedir).

    ABD ve İsrail’e karşı duruş

    Chirac devrimle kurulan cumhuriyeti savunur, ülkenin bölünmesine mahal verebilecek en ufak bir söze dahi büyük tepki verirdi. Hissiyat böyle olunca AB içinde bazen dayanamayıp mini krizler yaratıyordu. 2006’da Brüksel’de bir Konsey toplantısında, Fransa’da TÜSİAD’ın muadili olan MEDEF’in başkanı Antoine Seillière konuşmasını İngilizce yapınca çıldırmış ve protesto için toplantıyı terketmişti! Bugün Brexit için konuşabilecek olsa zamanında söylediği şu cümleyi anımsatarak başlardı herhalde: “İngiltere’nin Avrupa icin yaptığı tek şey deli dana hastalığıdır”! Çiftçilerine AB’den tarım sübvansiyonu isterken Blair’e “Fransız çiftçisi olmasa, İngiliz halkı aç kalır, elbette yardım edeceksiniz” sözleri de gülümseyerek hatırlanan cümleleri arasındadır.

    Chirac 2003’te bütün dünyayı şaşırtan ABD karşıtı bir tutum alabilmişti Irak işgaline karşı. Birdenbire Ortadoğu’da en sevilen Batılı lider hâline gelmişti. İsrail’e bir ziyaretinde (1996), Kudüs’te Müslüman mahallesini gezmeyi de istemişti. Ramallah’a girdiklerinde Filiitinliler kendisine yaklaşmaya çalıştılar. Filistinlileri durduran İsrailli askerler Chirac’ı çileden çıkardı. “Yine ne sorun var? Artık bıkmaya başladım” diye yanındakilere sıkıldığını belli ettikten sonra hızını alamayıp, ilk kez resmî bir ortamda İngilizce konuşmaya ve bağırmaya başlamıştı koyu Fransız aksanıyla: “What do you want ? Me to go back to my plane and go back to France ? Is that what you want ? Then let them go, let them do ! No, that’s no danger, no problem ! This is not a method, this is a provocation!” Askerler Filistinlilere izin verdi. Netanyahu da özür diledi. Chirac’ın tepkisi, İngilizce orijinal haliyle siyaset tarihine geçti!

    Cezayir’de genç bir teğmen

    1956’da orduya katılan Chirac, o dönem bir Fransız sömürgesi olan Cezayir’de görev yaptı. Chirac, 2003’teçok uzun bir aradan sonra Cezayir’i ziyaret eden ilk Fransız devlet başkanı olacaktı.

    Chirac 2009 yılını “Türkiye Yılı” seçmişti. Ne var ki bu çalışmaların zamanı geldiğinde artık başkan Chirac değil Sarkozy idi. Tescilli Türk düşmanı Sarkozy “Türkiye Yılı”nı “Türkiye Mevsimi”ne çevirerek etkinliklerin süresini kısalttı. Chirac, Sarkozy’den hoşlanmıyordu ve siyasette yükselmesine yardım ettiği için de pişmandı. 2005 yılında beyin kanamasına bağlı felç geçirince, politikadan çekildi. Chirac arenadan çekildiği için 2007’de Sarkozy başkan olabildi. Fakat 2012 geldiğinde beş yıldır kameralar karşısında çıkmayan Chirac, Sarkozy’ye karşı aday olan Sosyalist Parti adayına arka çıkmış, “Oyumu Hollande’a vereceğim” demişti!

    Chirac ve kadınlar

    Chirac, gerçek Parisli, varlıklı, elit, kısmen soylu, muhafazakar “De Coucelle” ailesi ile oldukça zıttı. Eşi Bernadette ile 1956’da evlenen Chirac önce ticareti sonra askerî kariyeri denedi. Siyasi hayatı 1958’de Charles de Gaulle’le 26 yaşındayken başlayan Chirac; yakışıklı, çekici, pozitif, eğlenceli, ağzı laf yapan, kibar bir genç olarak kadınların da ilgisine de mazhar oldu. Cumhurbaşkanı Pompidou’nun danışmanı Marie France Garauld bu fetihlerin ilklerindendi. .

    Fransız politikacılarından evlilik dışı ilişkisi olmayan neredeyse yoktur. Paris’te siyaset ve medya çevrelerinde bunlar bilinir ama, bir modus vivendi anlayışı içerisinde paylaşılmaz. Özel ilişki konusunda basında sansür değil, bir centilmenlik anlaşması vardır (Bu ekolün bir üyesi olarak ben de Chirac’ın bir Türk hanımla yaşadığı ateşli ilişkisinden sözetmeyeceğim. Tıpkı zamanında haber yapmadığım gibi).

    Her şeye rağmen yanyana Zaman zaman ciddi sorunlar yaşansa da, Bernadette ve Jacques Chirac’ın evliliği 63 yıl boyunca devam etti.

    Chirac’ın günlük hayatının parçasıydı flört. Elysée’nin kiracılarının en kazanovası şüphesiz oydu. Hızlı çapkınlar için söylenen “duş dahil 5 dakika” terimi en çok onun için söylendi. Basına yansıyan ilişkileri arasında AFP muhabiri Elisabeth Friederich, Le Figaro’dan Jacqueline Chabridon, Yunanlı işkadını Gianna Daskalaki Angelopoulos, Chantal Goya, Sheila, Nana Mouskouri, Belçika Prensesi Mathilde, Brigitte Bardot, Claudia Cardinale, Marie-France Garaud ve Michele Barzack var.

    Tarih 17 Mayıs 1995, yer Paris Belediye Sarayı. Büyük Kutlama Salonu hınca hınç dolu… Cumhurbaşkanı seçilerek 30 yıllık siyasi hayatının en önemli zaferini kazanan Chirac, ilk konuşmasını orada yapmıştı. O sığ konuşmada tek anlamlı cümle vardı: “Bütün Fransızların başkanı olacağım” demişti ve sözünü tuttu.

    Mitterrand ve Chirac

    Chirac’ı uzun yıllar yüzeysel buldum. Onu Mitterrand’a karşı cesur ve başarılı bulduğum tek sefer, 1988 cumhurbaşkanlığı yarışında naklen yayınlanan düelloda Mitterrand, Chirac’a “Sayın Başbakan..” diye hitap edince Chirac “Başbakanınız olarak değil, eşit iki aday olarak karşı karşıya olduğumuzu size hatırlatırım” diyerek sözünü kesişiydi. Medyatik olma bilgesi Mitterrand, Chirac’ın bu atağına pek afallamıştı.

    Fransa’nın en akıllı kadınlarında biri olan Marie-France Garaud, Chirac için “Diğerleri kitapların içine Playboy koyarlarken, Chirac Playboy’un içine kitap koyar” dediğinde pek şaşırmıştım. Çünkü eski sevgilisi diye boş iltifatlar yapacak biri kesinlikle değildir Garaud.

    Mitterrand herkesle daha mesafeliydi. Döneminde, dünyadaki en aydın cumhurbaşkanıydı Mitterand ise Chirac da en çok dalga geçilen ve en çok sevilendi. Sokakta etrafı hemen sarılır ve o bu izdihamlardan çok zevk aldığından uzun uzun herksin elini sıkardı. Muhafazakar ama en kolay ulaşılabilene karşı, sosyalist ama mesafeli başkan!

    İnsanları ayırmaz hep kibar ve içten davranır ve genelde gülerek konuşurdu. Bu kendisine hizmet verenlere daha da fazla kibar davranma hali, ona derin bir sempati duymamın başlıca nedeniydi. İstekleri, çelişkileri, hırsları, çıkışları ile, kimi zaman sivri zekalı, kimi zaman dalgın, tereddütleri, ısrarları, vazgeçişleri ile gerçek bir Fransız ve olduğu gibi görünen vicdanlı bir insan! Özleyeceğiz. Bakalım Macron, de Gaulle’ün genç temsilcisi olarak, devletçilik ve kazanovalık hariç Chirac’ın izinden gidebilecek mi?

    PARİS-1994

    İBB Başkanı Erdoğan’ın ilk yurtdışı gezisinde…

    Paris, Dünya Metropol Belediyeleri Başkanları Zirvesine (1994) ev sahipliği yapıyordu. Paris’i yöneten Chirac’ın davetlilerinden biri de, İstanbul’un yeni Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan idi. Türkiye masasında Erdoğan, danışmanları, elçilikten bir genç memur ve biz Türk gazeteciler oturuyorduk.

    Yemek henüz başlamamıştı ki yanımızdaki masada Rahibe Emmanuelle’i farkettim. Onun yaptıkları Rahibe Teresa’dan aşağı değildi ama o derece medyatik değildi henüz. Chirac, Rahibe Emmanuelle’i onur konuğu olarak davet etmiş meğerse zirveye. Rahibe, metropolleşen Kahire’nin ana mezarlığında yaşayan evsiz sokak çocukları için yaptıklarıyla dünyaca ünlü olmadan önce, İstanbul’daki Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde öğretmendi. Biz orada karşılaşmaktan şaşkın ve mutlu konuşurken Chirac merakla yanımıza geldi ve iki eski Sion’lu olarak durumu kendisine anlattık. Chirac ortamıza geçerek masadaki şampanyalardan birini alıp Rahibe Emmanuelle’e, birini bana verdi. Birini de kendisi alarak salona döndü. Chirac “Bugün onur konuğum hepinizin tanıdığı dünya iyilik meleği Rahibe Emmanuelle. Kendisi dünyaca tanınmadan önce İstanbul’da bir Fransız okulunda öğretmendi. Ne güzel bir sürprizdir ki bugün burada o okuldan yetişmiş bir Türk gazeteci bulunuyor. Şimdi kadehlerimizi saygın rahibemize ve de çok sevdiğim, dost ve değerli ülke Türkiye’ye kaldıralım” dedi. Kadehlerimizi tokuşturduk. Erdoğan’ın belediye başkanı olarak ilk yurtdışı gezisi, benim de kendisini şahsen gördüğüm ilk toplantı olduğundan, sanırım ikimiz de unutmadık o günü. O gün masada konuştuklarımızı bana yıllar sona kendisi hatırlattı ama, zaten unutmamıştım.

    Genel başkan olarak ilk Paris ziyareti Chirac ve Erdoğan, 27 Kasım 2002’de Paris’te bir görüşme esnasında… Bu görüşme, Erdoğan’ın AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla Chirac’ı ilk ziyaretiydi. (Sabah Gazetesi, Arşiv)
  • Eşitsizliği tarif etmeye adanmış bir hayat

    Eşitsizliği tarif etmeye adanmış bir hayat

    Kapitalist ekonominin tarihsel kökenleri üzerine yaptığı çalışmalarla çığır açan Wallerstein, sistem karşıtı siyasal hareketlerin de aktif şekilde içerisinde olmuştu.

    Polonya’dan önce Berlin’e daha sonra 1923’te New York’a göç eden bir ailenin çocuğu olan 1930 doğumlu Immanuel Wallerstein, 2. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle daha o yıllarda siyasetle ilgilenmeye başladı. 1951’den 1959’a, lisansından doktoraya kadar tüm diplomalarını Columbia Üniversitesi’nden aldı. Bu yıllarda Oxford, Paris 7 Denis Diderot üniversitelerinde de ders gördü.

    İlk dönemlerinde kendini “siyaset sosyologu” olarak tanımlarken, ilgi alanı Hint Yarımadası ve Afrika gibi eski kolonyal coğrafyalar ve “postkolonyalizm” idi. 20 yıl boyunca bu konular üzerine ders verip araştırmalar yaptı; bu eski koloni devletlerinin neden “geri kaldığı” üzerine kafa yordu.

    Siyaset sosyolojisindeki hakim bakış açısı olan modernizasyon teorisi yerine, “geri kalmışlığın” kökenlerini bulmaya çalıştı. Wallerstein, bugün içinde yaşadığımız düzenin yani küresel kapitalist dünya-ekonomisinin kökenlerini “uzun 16. yüzyıl”da (1450-1640) tespit etti. Batı, feodal sistemin ürettiği krizden çıktıktan sonra coğrafi, sosyal ve demografik avantajlarını kullanarak süreç içerisinde geliştirdiği düzeni neredeyse tüm dünyaya yaymıştı. Tarihsel olarak biricik olan dünya-sisteminde tek bir işbölümü vardı ve bu sistem birleştirici bir politik yapıyla sınırlandırılmamıştı, çokmerkezliydi. Sistemde merkez-yarı çevre-çevre ülkeler de vardı. Andre Gunder Frank, Giovanni Arrighi, Oliver Cox, Samir Amin gibi dünya-sistemi teorisinin en büyük temsilcilerden biri olan Wallerstein, bu düşünürler arasında hayatta kalan son kişiydi. 1998’den beri sürdürdüğü web sitesinde (iwallerstein.com) 1 Temmuz’da yazdığı 500. yazısında bunun artık sonuncu paylaşımı olduğunu belirtti, ardından 31 Ağustos’ta öldü.

    ‘68’de Columbia Üniversitesi’nde katıldığı protestolardan sonra okuldan atılmış, sistem karşıtı hareketlerin içerisinde olmuştu. Küresel eşitsizliğin kökenleri üzerine çalışmaya devam etti; hayatını bunların ayrıntılarını ifadeye etmeye adadı.

  • Değişen iklimin ‘kötümser’ profesörü

    Değişen iklimin ‘kötümser’ profesörü

    İklim değişikliği, kirlilik kontrolü ve çevresel felaket tehdidi üzerine çalışan Weitzman, bütün çalışmalarını “yarını ne olacağı belirsiz bir dünyanın olasılıkları” üzerine konumlandırdı.

    Harvard Üniversitesi ekonomi profesörlerinden Martin Weitzman, hayatını belirsizliklerle dolu, her gün değişen dünyamızın en karmaşık iki sorununa somut yaklaşımlar geliştirmeye adamıştı: 1970’lerde işsizlik ve enflasyon, son 20 yılda ise iklim değişikliği ve çevre konuları. 70’lerde geliştirdiği çalışanlar için performansa dayalı kâr paylaşımı sistemi, The New York Times tarafından “Keynes’den bu yana en iyi fikir” olarak tanımlanmıştı.

    2015’te yazdığı İklim Şoku: Daha Sıcak Bir Gezegenin Ekonomik Sonuçları kitabında ise iklim değişikliği gibi olası felaket senaryoları karşısında normal ekonomik prensiplerin uygulanamayacağını yazdı. “Kötümserlik teoremi” adını verdiği hipotezinde, iklim değişikliği gibi dünyamızı toptan etkileyecek büyük bir tehdit karşısında, kendimizi en kötü ihtimale hazırlamamız gerektiğini söyledi. İklim değişikliğinin bir felakete dönüşme ihtimali yüzde 10 bile olsa, alınacak önlemlerin en kötü senaryoya göre planlanması gerektiğini savundu.

    27 Ağustos 2019’da hayatına son veren Weitzman’ın fikirleri, felaket ekonomisi, yeşil muhasebe, biyoçeşitlilik ve kirlilikle mücadelede alternatif yöntemlerin mukayesesi gibi konularda çevre siyasetine yön veren kişi ve kurumlar tarafından referans kabul ediliyor.

  • Esas değil, esaslı adam

    Esas değil, esaslı adam

    Türk sinemasının usta aktörlerinden, yazar, çizer, gazeteci ve entelektüel Süleyman Turan hayatını kaybetti. Başrol oyuncularının yanındaki veya karşısındaki “ikinci adam” rolleriyle tanınan Turan, nadir görülen bir kaliteyi hem işine hem hayatına taşımıştı.

    Sinema iş kolunda –sektör de diyorlar ama sektörlüğüne bin şahit bulamayabilirsiniz— “esas adam-esas kadın” diye bir kodlama sıfatı var. Başrol oyuncuları için kullanılır. Erkekse jön, kadınsa jönfiy de deniyor.

    Süleyman Turan onlardan biri olarak anılmadı hiç. Süleyman Abi uzun ve başı dik kariyeri boyunca hep ikinci adam olarak anıldı. Ya esas adamın sırtını yasladığı kader arkadaşı ya da nadir de olsa karşısına dikilen uğursuz bir mâni olarak fakat daima severek izledik onu beyazperdede.

    Meraklısı bilir, bilmeyenler için özet geçeyim; genel geçer Yeşilçam oyuncusunun çok ötesinde yeteneklere sahip bir ustaydı. Filoloji mezunuydu, temiz ve yüksek İngilizce konuşur, resim yapar, karikatür çizer, senaryo yazardı. Skeçleri vardı anlı şanlı tiyatro işlerinde. Gazetecilik de yapmıştı. Çalışkan bir okur ve haliyle görece yalnız bir adamdı. Onu skandalları, magazin haberleriyle değil hep yaptığı işlerle hatırlarsınız. Çalışmıyorsa, ortalıkta görebileceğiniz biri değildi kısaca.

    Bir Antalya Film Festivali’nde aynı otelde misafirdik. Birkaç gün boyunca uzaktan gıptayla izledim onu. Zarif beden diline, temiz şöhretine, fırından yeni çıkmış somun sıcaklığında aktörlüğüne gösterilen coşkun muhabbete şaşılası bir mahcubiyetle karşılık verişine, yabancı sinemacılarla kolayca kurduğu derin iletişime tanık oldum.

    Yanına gidip elini sıkmak, kendimi tanıtmak, onu ne çok sevdiğimi söylemek istedim; her seferinde yanına yöresine demir atanlardan ürküp erteledim heyecanımı. Sonra bir sabah, tenha bir erken kahvaltıda burun buruna geliverdik. Koltuğunun altında gazeteleriyle fit bir kahvaltı tabağı hazırlıyordu kendine. Jilet gibiydi. Mis gibi bir koku salıyordu çevresine. Başını kaldırdı, gözü bana değdi. Ben tüm sabah eblehliğimle doğru kelimeleri ararken o, “Mümtaz’cım nasılsın? Çok sevindim bu tesadüfe. Bir zamandır sana seni dikkatle takip ettiğimi, çok severek izlediğimi bildirmek istiyordum, kısmet bu güneymiş” deyiverdi.

    Ben “Asıl ben sizi…” diye gevelemek üzereyken devam etti yumuşacık ses tonuyla: “Oyunculuğuna, tiyatro yönetmenliğine diyecek yok doğrusu, fakat esasen yazılarını merakla bekliyorum her hafta”.

    O sıra Hürriyet’te haftada bir gün, çoğu zaman kavramsal denemeler yazıyordum. Okunup okunmadığından da, bu işlere yeltenmekle iyi edip etmediğimden de emin değildim.

    “Bak bu yazma işi çok mühim Mümtaz’cım. Aramızdan eli kalem tutan birilerinin çıkması kolay olmuyor. Özel bir gençsin. Seninle gurur duyuyoruz. Sakın ucunu bırakma”.

    50 yaşına yaklaşıyordum. Ne özel buluyordum kendimi ne de genç. Süleyman Abi’ye bir- iki kısa saygılı cümleyle karşılık vermeye çalıştığımı hatırlıyorum. Sonra elimi sıkıp “Takipteyim genç dostum, İstanbul’da da görüşelim” diye ekleyerek masasına yürüdü.

    Bu o güzel abiyle ilk ve son görüşmemizdi.

    Sonraki yazılarımı Süleyman Abi’nin de okuduğunu unutmadan yazdım bugüne dek.

    Esas değil, esaslı adamdır Süleyman Abi.

    Yaşlılık merakın bittiği yerde başlar. Ölüm unutulmayla gerçekleşir. O hiç yaşlanmadı, hatta ölmedi esasen.

    Ben, biz, birçoğumuz onu unutmayacağız çünkü.